Amandine Urruty: Doğaüstünü Çizmek

Amandine Urruty (1) bw
Amandine Urruty ‘The Fruit Triptych’ graphite on paper, 72×36 inch, 2016

Caro Buermann, Los Angeles’te Corey Helford Gallery’nin onuncu yılı için Amerikalı sanatçı Mab Graves, Japon Yoko d’Holbachie’yi ve Fransız ressam Amandine Urruty’i de içeren özel bir karma sergi düzenledi. Urruty’nin resimleri hem sempatik, hem de ürkünç.

Bu sergide gösterilecek eserlere ilişkin konuşalım; bu seçki bir bütünü yansıtacak mı?

Corey Helford için toplam on eser seçtim; hepsi aynı seriden parçalar, doğaüstü olaylara ilişkin seriden. Bu seriye baktığımda biraz daha feminen ve tatlı işler ortaya çıkarmaya çalıştığımı görüyorum. Sergiye vereceğim işlerden favorim ‘Meyve Üçlüsü’ (The Fruit Triptych); üç panelden oluşan bu resimde görkemli ve ürkütücü bir aile portresi görüyoruz.

amandine-urruty-disco-ball
Amandine Urruty ‘Disco Ball’ 70×100 cm. graphite on paper, 2015

Resimlerindeki karakterlerin, hayalgücünden beslendiği ortada fakat bu seride, özellikle göze çarpan ilginç karakterler var; ‘Fruit Triptych’deki ‘Ödlek Arslan’ ve ‘Disco Ball’daki Kurabiye Canavarı gibi. Bu karakterler görsel dünyana nasıl girdiler? 

Görsel dünyam, hafızamda kalanların bir yansıması, takıntılarım, örneğin sucuklar, meşhur televizyon karakterleri, çocukluk anılarım, oyuncaklar, Orta Çağa özgü tuhaf hayvanlar ve Rönesans manzaraları. Zihin, bir oyun bahçesi ve ben de resimlerimi Viktoryan fotoğraflar, çizgi filmler, mitolojik yaratıklar, Katy Perry kostümlerindeki köpekler, Susam Sokağı veya House of 1000 Corpses’den karakterler, oyuncak bebekler gibi bibloları andıran bir biçimde işliyorum.

Eserlerin bir çok farklı karakterden oluşan kompozisyonlar içeriyor. Böylesi karmaşık kompozisyonlar resmetmenin özel bir nedeni var mı? Hikayenin merkezine işaret eden, ana bir karakter var mı?

Bazen ana bir karakter üzerine odaklanıyorum, bu doğru. Her zaman aşırı kalabalık resimler yapmayı sevmişimdir. Hatta bu resimleri yaparken daha fazla detay eklemekten kendimi alamıyorum. Benim için bitmiş bir resim yoğun ve kalabalık bir resimdir, resme her bakışınızda dalıp gidebilmeli ve yepyeni bir detayla karşılaşmalısınız. Hieronymus Bosch’un resimlerinde olduğu gibi.

Tüm bu resimlerde gördüğümüz karakterlerin çoğu sembolik ve kişisel anılardan meydana geliyor. Bu sembollerin esası genellikle mutlu bir deneyime mi dayanıyor, yoksa mutsuz bir deneyime mi?

Bu değişiyor. Karakterlerimden bazıları çok mutsuz anılarla ilintili olmasına rağmen, kimi zaman espirili de olabiliyor. Gerçek şu ki; tüm bunlar birbiriyle bağlantılı ve aynı sahnede var olabiliyorlar, tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi. Çelişkili öğeleri bir arada resmetmeyi seviyorum. Komik, ürkünç, sevimli, müstehcen… Tatlı-ekşi bir tad bırakan işleri seviyorum, aynısını kendi resimlerimde de yapmaya çabalıyorum. Basit bir detay oldukça korkunç bir sahneyi bir anda komik gösterebiliyor, ya da bunun tam tersi. Benim için bu çelişki sanatın ta kendisi. Onu eşsiz ve büyüleyici kılan da bu.

Sanat, negatif enerjinizi atmanıza yardımcı oluyor mu? Ya da, teslim süresi belli olan bir iş ortaya çıkarırken yaşadığınız güçlükler sizi strese sokuyor mu? 

İkisi de bazen oluyor! Bence sanat için bir tür meditasyon diyebiliriz. Bir sanat eseri ortaya çıkarırken tamamen kendinizi ona vermeniz, bir parçası olmanız gerekir, çünkü yeterli düzeyde konsantre olmadığınızda bunun bedelini hata yaparak ödersiniz. Ancak şunu da itiraf etmeliyim ki hayat sahnesinde zaten fazlasıyla zamana karşı bir yarıştayız! Bu anlamda evet, sanatçılık kimi zaman insanı strese sokan bir duruma dönüşebiliyor. Sergi süreçleri yaklaşırken kimi günler hiç uyumadığım, hafta sonları dahil gece-gündüz deli gibi çalıştığım oluyor. En son yıllar evvel tatile çıktığımı hatırlıyorum ve sadece dört günlüğüne. Aslında bu çok tuhaf, çünkü insanlar, sanatçıların boşta gezen aylaklar olduklarını düşünürler. Fakat bu insanların hiçbiri, ressamlığın ne kadar zahmetli ve sabır gerektiren bir iş olduğunu bilmezler.

Amandine Urruty (7)
Amandine Urruty ‘1, 2, 3, 4’ kağıt üzerine grafit ve kömür, 61×91 cm, 2016

Karakalemle çalışıyorsun. 

Dürüst olmak gerekirse bugüne kadar boyama konusunda hep beceriksizdim. Sanat çalışmalarıma başladığımda ekspresyonist resimler yapıyordum. O günlerde, Francis Bacon gibi olmak istiyordum. Ama ne yazık ki bu olmadı ve ben de ilk göz ağrım, çok sevdiğim karakaleme geri döndüm; zaten tuhaf bir şekilde yatağımın üzerinde çalışıyorum ve karakalem gibi kuru bir teknikle çalışmak bu açıdan büyük rahatlık sağlıyor.

Siyah-beyaz çalışan ender sanatçılardansın. 

Desen çizmeyi hep sevmişimdir ancak bunu bir stil olarak benimsemem biraz zaman aldı. Akademideyken, çizim derslerinde kurşunkalem kullanmayı sevmeme rağmen farklı teknikler de denemek istedim fakat pek de beceremedim. Daha sonra fotoğraf çekmeye başladım, sosisler ve sloganlar içeren devasa posterler yaptım, bunları sağa sola asıyordum… Vintage, öğrenci işi sokak sanatı. Bir süre sonra çizime geri döndüm. İlk sergim tamamen siyah-beyaz çizimlerden oluşuyordu. İlerleyen süreçte, içine girdiğim oldukça mutsuz bir dönemle baş etmek ümidiyle çarpıcı renkler, gök kuşakları gibi öğelere giriştim. İki sene boyunca şeker pembesi ve fosforlu sarı gibi renklerle bir şeyler yaptım. Daha sonra, babam vefat ettiğinde, gökkuşağı renkleriyle aydınlatmaya çalıştığım perspektifin çok da işe yaramadığını farkettim. Bundan üç yıl önce, kesin ve tam anlamıyla siyah-beyaza geri dönüş yaptım ve de artık bunu değiştirmeye pek de niyetim yok. Desen, sonu gelmeyen bir egzersiz ve siyah-beyaz resimlerle yol almak benim için gerçekten heyecan verici.

Kendini ressamlığa vermeden önce bir müzik grubunuz vardı, ne tür müzik yapıyordunuz?

Kafası karışık bir Fransız bossa nova grubuydu. ‘Kafası karışık’ diyorum, çünkü progressive rock ve 8bit melodileri aynı anda çalıyorduk. Grubun ana dinamiği her şeyi melodiyle söylemekti; istem dışı bir şekilde. Grubun akibeti, kan revan içinde sonlanmasına rağmen, gerçekten de heyecan verici bir deneyimdi ve birçok insanın karşısında şarkı söylemek güzeldi, bu deneyim bana özgüven kazandırdı ve görsel sanatlar kariyerime başlamamda etkili oldu.

Amandine-Urruty-Greatest-It
Greatest It Cover for the ‘Greatest It’ compilation, 2009

Bu müzik grup vesilesiyle posterler, albüm kapakları, flyer’lar ve benzeri grafik materyaller üretmenin sanatsal açıdan faydasını gördüğünü söyleyebilir miyiz?

Halihazırda güzel sanatlarda okuyordum ancak grupla takılmaya başladığımda akademinin sınırlarından uzaklaşarak kendi grafik dünyamı kurmaya başladım. Ağzı, burnu, elleri, kocaman gözleri dışında hiç bir uzvu olmayan, ne idüğü belirsiz bebeksi karakterler, tuhaf hayvanlar yapmaya başladım. Bu eski işlerim fazla detaylı değildi fakat bunları yaparken harika vakit geçirdiğimi de itiraf etmeliyim. Onlar benim ilk üretimlerim, geçmişe dönüp baktığımda ilk yaptığım köpek portreleri hala hoşuma gidiyor ancak bunları anı olarak saklamayı tercih ederim.

amandine-urruty-skeleton-BG
Amandine Urruty ‘Skeleton’, 70×100 cm, Graphite on paper, 2015

Sanırım resimlerini yaparken tuhaf hikayeler ve korku filmlerinden de ilham alıyorsun.

Neden bilmiyorum ama tüyler ürperten hikayeler, her zaman beni etkilemiştir. Bu hikayeler bana ninni gibi geliyor. Ama dürüst konuşmak gerekirse seri katil hikayeleri, beni asla gerçek anlamda korkutmadı. Dokuz yaşından beri korku filmi izliyorum. Babam da bu tip gerilim ve korku filmlerini severdi, bu tutku sanırım bana ondan miras kaldı. Babamın bu tutkusu sayesinde Suspiria, The Funhouse ve Re-Animator gibi ilk sinematografik heyecanlarımı çok ufak yaşlarda yaşadım ve elimdeki meşalenin ateşi halen capcanlı!

30726671_10157312853034278_4469696047906975417_n
self portrait

PRØHBTD Content & Culture

Tercüman: Selin Oransayoğlu

amandineurruty.com


UN FAULDUO Experimenting Around Comics

Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018

Colectivo de investigación y experimentación alrededor del campo de la historieta, formado por Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky y Nicolás Zukerfeld. En un recorrido interdisciplinario que abarca las artes visuales, el cine, la música, las artes escénicas y la literatura, el grupo realizó exposiciones y performances en el Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta y Oficina 26 (Rosario). Recientemente, Un Faulduo dictó un taller y expuso su trabajo en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción” (MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017, y MACBA – Museo de Arte Contemporáneo, Barcelona, España, 2018). El colectivo también edita una revista en papel que lleva 11 números y mantiene, desde su aparición en 2005, un sistema de rotación de directores: cada número es dirigido por un miembro diferente del equipo, lo que obliga a cambios de formato, contenido y técnica. Desde 2014, Un Faulduo se propone pensar la relación entre el lenguaje de la historieta y la forma del ensayo, y de allí surge el libro “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), libremente inspirado en el célebre escrito de Oscar Masotta “La historieta en el mundo moderno” (1970).

Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015). Publicado por Tren En Movimiento Ediciones. 160 páginas. 23x16cms

Argentine art collective exploring and experimenting around comics. At present, the group is formed by Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky and Nicolás Zukerfeld. Along an interdisciplinary path that includes visual arts, film, music, performing arts and literature, the group carried out exhibitions and performances at Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta and Oficina 26 (Rosario). Recently, Un Faulduo ran a workshop and showed its production as part of “Oscar Masotta : Theory as action” exhibition at MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM (México) and MACBA – Museo de Arte Contemporáneo (Barcelona, Spain). Un Faulduo is also the name of a magazine published by the group, which has released eleven numbers since 2005. Each issue is led by a different member of the staff, forcing changes in format, content and technique. Since 2014, Un Faulduo intends to think the relationship between comics language and the essay form, and from there arises the book “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), freely inspired by Oscar Masotta’s famous writing “La historieta en el mundo moderno” (1970).

Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
UN FAULDUO N°11 (2018)

UN FAULDUO N°11: Dirigido por Nicolás Moguilevsky y editado por Tren En Movimiento Ediciones. 48 páginas. 30x40cms. Se presenta en un sobre cerrado que funciona como tapa serigrafiada, numerada e intervenida. Habrá que romper este sobre para develar los misterios que encierra: la multiplicidad de lecturas, las posibilidades del formato, el hacer colectivo y la reproducción de obra. Contiene el suplemento “La comedia y la cocaína”.

Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta (2018)

Y al final, la historieta : Performance realizada en el marco de “Revuelta en el cómic”, como parte del “Día y Noche de los Museos”. MACBA – Museu d’Art Contemporani de Barcelona, España, 2018.

Taller intensivo de historieta experimental (2018)

Taller intensivo de historieta experimental (o el historietista como detective) : Centro de producción artística Hangar.org, Barcelona, España, 2018.

Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller de historieta experimental.

Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.

Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Después de la historieta, Argentina (2017)

Después de la historieta. Performance en el marco del encuentro “Volviendo a Masotta”. Auditorio Jorge Luis Borges, Biblioteca Nacional, Buenos Aires, Argentina, 2017

Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta, Argentina (2017)

Después de la historieta. Mexico (2017)

Después de la historieta. Performance en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción“, curada por Ana Longoni. MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017.

Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)

México, 2017

Páginas originales y publicaciones expuestas en la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción”, curada por Ana Longoni (MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM) y presentación del libro La historieta en el (fauldo) mundo moderno (Museo Universitario del Chopo), México, 2017

México, 2017
México, 2017

Ruido y Contexto Editora 02
Ruido y Contexto Editora: Pequeña editorial de fanzines y taller de serigrafía centrado en la ilustración y el archivo gráfico.

unfaulduo.com

ruidoycontexto.com


Cleon Peterson: Dichotomy Between Power and Degradation

Big Black 01 flat
Cleon Peterson ‘In Nature is Dominance’ 2014. 12 parça tahta panel üzerine akrilik, 28 x 38 inç

Cleon’un resimlerinde biçem ve içerik arasındaki bilinçli gerilime ilişkin asıl zekice bulduğum nokta modern toplumda yer alan iktidar ve bozulma, güzellik ve çirkinlik, kaos ve medeniyet çelişkilerini fesatça ama oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmasıdır.

Önsöz: Shepard Fairey (Draw Down, 2015)

1997’de onunla atölyemde tanışmadan önce birkaç kaykaycı vesilesiyle Cleonun sanatından haberim vardı. O gün, bana tasarımı ve resimlemesi kendine ait bir sürü kaykay gösterdi, aynı zamanda satmaya da çalıştı. Board’ların stilleri birbirinden farklıydı fakat tutarlı bir şekilde sanatsal, zeki ve provakatiftiler. Kaykayların hiçbirini şu iki nedenden dolayı almadım: Öncelikle param yoktu, ayrıca Cleon‘un bu board’ları sanatının bir parçası olarak saklamasının daha doğru olduğunu düşündüm. Bildiğim diğer şey de Cleonun üretken ve yetenekli olduğu, bilmediğim şey ise hızlı para peşinde bir eroin bağımlısı olduğuydu. Durumla ilgili hiçbir fikrim olmamasından dolayı Cleonun elindeki son örnekleri ve ciddi yetenek ve emek işi olan bu eserlerden kurtulmaya çalışmasından kıllanmıştım.

Cleon stüdyoma tekrar geldiğinde benden iş istedi ve hapse düşüp rehabilitasyona başladığından bahsetti. Kafelerde işe alınmıyordu ve şartlı tahliye koşullarını karşılama konusunda umutsuzdu. Tam zamanlı bir iş veremezdim ona ama bir masa ve iş geldiğinde projelere yardım edebilme fırsatı verdim. Cleonun dürtülerinin ve cesaretinin farkına varmak zor değildi. Sokak sanatı yapmakta, serigrafi baskıya yardım etmekte, bilgisayar öğrenmekte, fanzin yapmakta ya da yaratıcı herhangi bir işe destek olmakta gönüllüydü. Cleonun aynı benim gibi, sanatı hem iyileştirici bir kaçış hem de muhalefet aracı ve meşgalesi olarak gördüğünü farkettim.

Başından beri Cleon’un başarılı bir sanatçı olmak için herşeyi göze alabileceğini biliyordum; stilinin ve hayalgücünün gittikçe daha ayırdedilir olduğunu görmekten de müthiş keyif alıyordum.

Cleonun resimleri, yaşamındaki memnun edici bir estetik arayışı ve yine yaşamında pek de memnun etmeyen estetikler arasından ortaya çıkıyordu. Çalışmalarındaki sahnelerin distopik içeriğine rağmen kompozisyonlardaki çizgisel üslup ve dokular çalışmalarını görsel açıdan baştan çıkarıcı, entelektüel olarak da tehdit edici kılıyordu. Cleonun resimlerinde biçem ve içerik arasındaki bilinçli gerilime ilişkin asıl zekice bulduğum nokta modern toplumda yer alan iktidar ve bozulma, güzellik ve çirkinlik, kaos ve medeniyet çelişkilerini fesatça ama oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmasıdır. Skate punk, madde bağımlılığı ve yeraltı sanatı Cleonun yaratıcılığına ve yabani estetik anlayışına katkıda bulunmuştur. Gerçek ve güçlü bir sanat insanlara meydan okur, Cleonun resimleri, izleyicinin estetik idealizm ve kavramsal gerçeklik arasındaki kışkırtıcı gerilimi uzlaştırması için onlara meydan okur.


small city 1 flat
Cleon Peterson ‘Only After Dark’ 2014. Acrylic on wood panel, 16×16 in.

 – ENGLISH – 

What I find brilliant about the conscious discord between style and content in Cleon’s paintings, is that it reveals a more sinister, but real, dichotomy between power and degradation, beauty and ugliness, chaos and civilization that exists in our society.

Foreword: Shepard Fairey (draw down, 2015)

Before Cleon showed up at my design studio one day in 1997, I had heard about his art from several fellow skateboarders. He dropped by to show me and then, later, to try to sell me several dozen of the skateboards he had designed and illustrated. The boards varied in style, but were consistently artful, smart, and provocative. I didn’t purchase any of the boards for two simple reasons: I didn’t have any money, and I thought Cleon should keep the boards as part of his art archive. What I knew was that Cleon was prolific and gifted, but what I did not know was that he was a heroin addict looking to make some quick money. Even in my ignorance, I was bothered that Cleon seemed so willing to part with boards that were his last copy and evidence of considerable work and talent.

The next time Cleon came to my studio, it was to ask for a job and explain that he’d just been to jail and rehab. Coffee shops wouldn’t hire him, and he was desperate to meet the conditions of his parole. I couldn’t offer him a full-time job, but I gave him a desk and an opportunity to help on projects when the work was there. I quickly experienced Cleons drive and fearlessness. Cleon was eager to do street art, help with screenprinting, learn the computer, make ’zines, or collaborate on basically anything creative. I recognized in Cleon the same tendency I have to use art both as a therapeutic escape, and as means of antagonistic expression and engagement.

I always knew Cleon had what it takes to be a successful artist, and it has been incredibly pleasing to see his style and imagery become so distinctive.

Cleons paintings have emerged from his life exploring pleasing aesthetics and from his life amidst aesthetics that are not so pleasing. The scenes in his work are graphically dystopian, but a grace of form, line, and pattern makes them as seductive visually as they are menacing intellectually. What I find brilliant about the conscious discord between style and content in Cleons paintings, is that it reveals a more sinister, but real, dichotomy between power and degradation, beauty and ugliness, chaos and civilization that exists in our society. Skateboarding, drug addiction, punk music, and underground art have all contributed to Cleons understanding of creativity, beauty, and savagery. Strong art challenges people, and Cleons paintings challenge the viewer to reconcile the provocative tension between aesthetic idealism and conceptual realism.

small city 2 flat
Cleon Peterson ‘Burning City’ 2013. Tahta panel üzerine akrilik ve sprey, 13×13 inç

1949 tarihli The Accursed Share’da Georges Bataille ‘genel ekonomi’ adını verdiği tezinde, toplumun ekonomik ve sosyal işleyişinin maddi zenginlik birikimine ancak karşı-sezgisel olarak aynı zenginliğin tüketilmesine bağlı olduğunu öne sürer. Antropolojik kavramlar arasından klasik olarak cemaat, yeniden doğma ya da ihlal olarak görülen potlaç ve kurban etme’yi seçerek Bataille, pre-modern hediye alışveriş kültürünü modern kapitalist toplumun ekonomik farzlara bir meydan okuması olarak görür. Perspektifi tersine çevirme Bataillein ekonomi bilimi ve etik biliminin çekirdek meselelerine inmesini ve aynı zamanda açık bir şekilde nasıl kurban etme pratiğine yabancılaştırıldığını ve sonuçta modern kültürün onsuz nasıl iğdiş edildiğine ışık tutmasını sağlar. Tek başına birey değil, geniş anlamda toplum, mantıksal bir tuzağa – makinenin daha büyük işleyiş ve hareketleriyle ilgili çok az bilgisi olan lastik gibi- düşmüştür.

Pre-modern kültürlerdeki kurban etme pratiğinin tam tersine aşırı düzenli çağdaş sosyal yaşamlarımızda ‘kurban etme’nin anlamı dengelilik ve hatta çekinme fikirlerine yaklaşmıştır. Ahlaki uzlaşım ve izinlerin güvenliği içinde somutlaşmış ya da hizmete ya da başka bir deyişle sosyal iyiliğe tecil edilmiş ve yüceltilmiş mutluluk deneyimlerimiz şimdilik hoşgörülmekte ve hatta dolaysız ruhaniliğimiz ya da biyolojik dengemizi tehdit etmediği sürece bizden beklenmektedir. Sigmund Freud toplumun, yıkıcı gördüğü güdüleri kontrol etme ihtiyacından bahsederken aynı güdülerin baskılanmasının da memnuniyetsizlikleri doğurduğu konusunda açıkça uyarıda bulunur. Kültür endüstrisinin potansiyel kimliklerimizi emsalsiz faydalılık gözeterek planladığı ve farklılığın kaybının keskinleştiği bu evrede etkinin üretim ve tüketim seyri içinde öznelliğin tükenişi yaygınlaşmıştır. Sonuç olarak şimdi bizden istenen gerçek kurban etme, deneyimin kendisinin doğrudan metalaştırılmasıdır. Olsa olsa bu araçsallaştırılma, öznelerin iletişimde bulunmadığı aksine sistemlerin özneler üzerinden iletişim içinde olduğu anlamına gelir. Aynı şekilde hoşgörülü toplum, Bataillein bir cesedi hesaplanabilir alana geri sürükleme sürecindeki hesapsız bir taşkınlık olarak gördüğü şeyi evcilleştirmeye ve sömürmeye çalışır.

Bu dinamikler Cleonun çalışmalarının özünü oluşturan; izleyicinin, eserin ve sergilendiği -bir galeride ya da bir sokak duvarında olabilir- ortamın arasında yakınlaşan yapım halindeki anlam düşüncesinde devinir. En azından ben böyle görüyorum. Bizi temsili tahribata yönlendirip ve kendilerine bulaştıran resimler sahte ahlaka götürür ve böylece kendimize yeniden yön vermek zorunda bırakır. Bu, doyurmak, baskılamak ve kontrol etmek için kullanılan gizli kültürel mekanizmalar, kültürel bir fakirleştirilme imtiyazına eşlik eden kentsel dönüşüm ve toplanma mitleri, etnik tüketicilerin oluşturduğu bir cemaatte öz-kutlamaya katılım satan, her birimizin kendi rolümüze sarıldığımızın kesinkes farkında olmamızı sağlayan mitler, kalıcı olarak ulaşılamayacak kalan anlam rahatlığının içine atar. Bu sahteliğin derecesini anlamak için yalnızca biraz daha derine, şu ana kadar gerçekleşmiş en uzlaşmacı ve sömürücü kültürel imparatorlukların varsayılan iyi huylu faydalarını ufak ufak biçtiğimiz bu sahteliğe bakmamız gerekir.

Leigh Ledare (Draw Down, 2015)


Med city 1 flat duble
Cleon Peterson ‘the Weak and the Powerful’ 2014

In The Accursed Share, his 1949 treatise on what he called “general economy,” George Bataille proposed that society’s economic and social functioning hinges not upon the accumulation of material wealth but, counter­intuitively, upon that same wealth’s expenditure. Culling from anthropological conceptions of potlatch and sacrifice—classically considered as communion, regen­eration, or transgression—Bataille held up premodern gift-giving cultures as a lens through which to challenge the economic assumptions of modern capitalist society. This perspectival reversal enabled Bataille to cut to the core issues of economics and ethics alike, aiming light onto how definitively alienated from the practice of sacrifice and consequently neutered without it modern culture had become. Not the individual alone but rather society at large had slipped into a logical trap—that of the tire changer who has little insight into the larger operations and movements of the machine.

In sharp contrast to the practice of sacrifice in pre­modern cultures, the meaning of “sacrifice” within our own highly regulated contemporary social lives has come to approximate notions of moderation and even abstinence. Our experience of jouissance—tempered through the safety of moral consensus and permission, or deferred and sublimated toward the service of so- called social good—is tolerated now, and even solicited, on the basis alone that it refrains from threatening our immediate psychic or biological stability. While Sigmund Freud maintained the necessity for society to control what he saw as the destructive drives within the individual, he expressly warned that the repression of those very drives produce the discontent. At a stage when the culture industry scripts our potential identities with unprecedented efficacy, and the disappearance of difference has become all the more acute, attempts to assuage this state of depleted subjectivity through the production and consumption of affect have become pervasive. As a result, the actual sacrifice that might now be asked of us is the direct commodification of experience itself. At its most instrumentalized, this implies that subjects don’t communicate, but rather, that systems communicate through subjects. Likewise, permissive society has attempted to tame and exploit what Bataille had seen as an unaccountable excess, in the process dragging its dead body back into the field of accounting.

These dynamics persist at the core of what Cleon’s works propose, meaning being constructed at that convergence among the viewer, the work, and the site in which it is staged, be it within the gallery or in the form of a mural on a public wall. At least this is how I see it. The representational devastation toward which his images direct us—and within which they implicate us—cuts through the decorum of false morality and, in doing so, forces us to reorient ourselves. This throws into relief the subtle cultural mechanisms used to satiate, to repress and control, myths of gentrification and accumulation that accompany a culturally impov­erished privilege, myths that sell us participation in a self-congratulatory community of ethical consumers, making each of us acutely aware of upholding our part, the meaning of which remains perennially out of reach. We have only to look a little deeper to realize the degree to which this is false—how in small ways we reap the supposedly benign benefits of one of the most compro­mising and exploiting cultural empires ever materialized.

Introduction by Leigh Ledare (Draw Down, 2015)


01_Cleon-Peterson
Cleon Peterson, foto by arrestedmotion.com

 Cleon Peterson ile söyleşi

Evan Pricco, Juxtapoz Magazine 2014

Tercüme: Gamze Tever

Evan Pricco: İşlerinin son zamanlarda daha minimal olmaya başladığını düşündüğümü söylesem, ne söylerdin?

Bunun iyi bir şey olduğunu söylerdim. Az çoktur. Bence resimden gereksiz şeyleri çıkartmak iyidir. Zorlama olan her zaman ilave olur. Net eylemlerde çoğu zaman daha yoğun bir dram ve güç vardır.

Resimlerinde konu ile ilişkisi olmayan detayları eleme sürecinin öz güvenle ilişkisi olabilir mi?

Sanırım, resim yaparken nevrozlarımı serbest bırakmam önemli. Resimlerimde ihtiyaç duyduğum şey olabildiğince ‘doğrudan’ olabilmeleridir. Söylemek istediğim: “Gerekli olan şey nedir?” sorusunu tekrar tekrar kendime sormaktır.

Bu karakterlerin ilk aklına geldiği ve ilk kez kağıda döktüğün zamanı hatırlıyor musun?

Bu tür çatışma sahnelerini ilkokul zamanlarımdan beri çiziyordum ama ciddi anlamda Cranbreak Academy of Art’ta okumaya başladığım dönem çizmeye başladım. Elit Earls’den 2D design programı öğrenmiştim. Ormanda kavga eden figürlerin olduğu bir kompozisyon yapmıştım, dokuz panelden oluşuyordu ve birbirlerine bağlıydılar. Daha sonra okuldan mezun olunca resimlerimle birlikte LA’ya geri döndüm. 2007’de New Image Arts’dan Marsea Goldberg ile bir kitabın tasarımı üzerinde çalışıyorduk, bir gün evime geldiğinde resimlerimi gördü ve “Ben bunlan satabilirim!” dedi. Karma bir sergiye katılmak ister misin diye sordu, ben de olur dedim. Fakat resimlerin mekanda daha uygun sergilenebilmesi için daha büyük boyutlarda olmaları gerekiyordu ve ben de dokuz panel daha ekledim. Sergi güzel geçti, resmi Jefferey Deitch almıştı, o da Deitch Projectste sergiledi. Daha sonra Miami’de Art Basel’de sergilendi. Şu an Portland Museum of Art’ın koleksiyonunda. Bana sorarsan ilk resim için fazlasıyla şanslıydım.

CleonPetersonNewImagehires flat
Cleon Peterson ‘End of Days’ 2014. Dokuz parça tahta panel üzerine akrilik 90×90 inç

Sanatçı olmaya nasıl karar verdin? Eğer biri tesadüfen resimlerini görmemiş olsaydı gene de sanatçılığın peşine düşer miydin? 

Aslında resimlerimi galerilerde gösterme niyetinde değildim. Hatta komiktir ki, Gerhardt Knodel, Detroit’te neredeyse resmin orijinalini alacaktı. Eğer almış olsaydı, eminim ki bir daha resim yapmaya devam etmezdim. Gerçek hayatta kendimi biraz Being There filmindeki Chauncey Gardner gibi hissediyorum.

Son dönem işlerine baktığımızda -daha sade ve ürkütücü olanlara- sanatına katkı sağlayacak neler öğrendin?

Sadece 2008 yılında yaptığım işleri geliştiriyordum ve kafamın içinde düşünceler yüzüyordu. Zaman geçtikçe figürlerimin birbirleriyle doğrudan daha yalın bir şekilde nasıl iletişim kuracaklarına dair fikirler ortaya çıkıyordu. Ayrıca bir şeyler çizdikçe hem çizim yeteneğim hem de çizdiğim figürlerin fiziksel özelliklerindeki güç ve kötülükleri ifade etme gücüm gelişiyordu.

Tam zamanlı tasarımcı olmanın dışında, bu resimler hayatının önemli bir bölümünü kapladığından beri günlerin nasıl geçiyor? Yaratıcılık bakımından hangisi daha verimli; ressam olan Cleon mu tasarımcı olan mı? 

Artık tasarım yaptığım günleri kısaltıyorum ve resim yapmaya daha fazla vakit harcıyorum. Günlerim yoğun geçiyor, resim yapmaya başlamak için her sabah saat dörtte kalkıyorum. Verimli olanın bu olduğunu keşfettim çünkü sabahın o saatinde kimse ayakta olmuyor, dolayısıyla dikkat dağıtıcı şeyler de olmuyor ve hala karanlık oluyor. Tasarım yaptığım günlerde, 09.30’da şehir merkezine iniyorum ve 18.00’a kadar çalışıyorum. İşten sonra çocuklarla takılıp, daha sonra saat dokuz sularında yatıyorum. Haftanın her günü çalışıyorum. Yaratıcılık açısından nasıl cevaplayabilirim bilmiyorum, sanırım çok uzun zamandır resim-tasarım işleri yaptığım için, içimde her zaman orada bulunan bir enerji var ve bu enerjiyi hayatımın her yönüne uyguluyorum. “Şimdi ne yapacağım, ne yapmam gerekiyor” diye fazlasıyla kaygılı dönemlerim oldu fakat asla yaratıcılığımın tükendiği veya tıkandığı zamanlar olmamıştır. Bu sürecin işlerimi geliştirmesine izin veriyorum.

cleon peterson - atelier
Cleon Peterson

Geçtiğimiz günlerde Dan Witz ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Dan, sokak sanatı yapıyor ve onu resimlerinden tanıyan insanlar, sokakta yaptıklarından haberdar bile değiller, sokak işlerini bilenler de resimlerini bilmiyor. O da bunun yaratıcılık akışına faydalı olduğunu dile getiriyor. Yaratıcılık açısından sıkıştığında anlık zevk veren street art ile tatmin olup, yeni enerji ile resimlerinin başına geçebiliyormuş. Tasarım işleri için senin de benzer durumlar yaşadığın oluyor mu? 

Tasarımdan zevk alıyorum çünkü etkileyici. Her zaman daha önce karşılaşmadığım, fakat çözmem gereken problemler oluyor. Bu durum, kritik yaparak düşünmeme ve izleyici ile iletişim halinde olup, sembolleri nasıl okuduklarını görmeme yardımcı oluyor. Sadece acele teslim tarihleri beni zorluyor. Hayatımın her alanında yaratıcı olmayı seviyorum ve resim yapmak, yaşadığım dünyadan arada bir çıkıp nefes almama yardımcı oluyor. Henüz üniversite öğrencisiyken bile durmadan kendimi işlerime veriyorduum, kendime ve soyutlanmaya meyilli olduğum için de kendimi az biraz çıldırmış hissediyordum.

Cleon Peterson, Pilevneli Gallery | Showcase Special 2019

Şu sıralar okuduğun bir şeyler veya takip ettiğin bir yazar var mı? 

Bu aralar Chuck Klostermanın ‘I Wear the Black Hat: Grappling with Villains’ı okuyorum. Kitap gerçekten harika. Jery Kosinkinin ‘Being There’i kesinlikle bir şaheser. Ayrıca Kurt Vonnegutu da severim.

Karının sanat menajerliğini yaptığını duydum, bu doğru mu?

Evet, Kelly bu konuda harikadır ama kendini ‘sanat menejeri’ olarak adlandırıyor mu bilmiyorum. Kelly ailemizin bir tanesidir, her şeyin düzenli ve yolunda gitmesinde çok büyük rolü vardır. Ayrıca, iş için seyahatlerimde birlikte duvar boyuyoruz, bu da beraber daha çok zaman geçirmemizi ve eğlenmemizi sağlıyor.

Sanatın hakkında çocukların ne düşünüyor?

Bence seviyorlar ama bundan tam de emin değilim. Belki de çevrelerinde çok fazla dolandıkları için onlara normal geliyordur. Beş yaşındaki kızım mesela, resimlerimdeki insanların çıplak olmalarını oldukça komik buluyor.

Big Pink flat
Cleon Peterson ‘Glory’ 2014. On beş parça tahta panel üzerine akrilik, 90×150 inç

cleonpeterson.com


Reinhard Scheibner: Locus Animi & Great Cacophony

Reinhard Scheibner ‘Der Fall Nietzsche’, 1991, 150 x 210 cm, Oil, Tempera on Canvas

LOCUS ANIMI

(AB)ORT DER SEELE

“Il Faut Risquer Les Indigestions, Si L’on A Envie De Manger!” Francis Picabia

“L’etre Ideal? Un Ange Ravagé Par L’ Humour.” E. M. Cioran

Seit nunmehr über zwanzig Jahren bemühen sich die Stadt Berlin, als auch das restliche Deutschland mit Erfolg Reinhard Scheibner zu übersehen. Und dabei ist man hierzulande nicht gerade allzu üppig mit guten Malern bestückt. Man bedient sich lieber der weniger sperrigen, braven Geniedarsteller und pseudointellektuellen Klugscheißer, toilettenrein, geistiger Dünnschiss auf Hochglanz poliert, Hauptsache ohne Aussage. Schön alles auf Zwergen-Niveau herunterköcheln. So ist es nicht verwunderlich, dass die umfassenderen Publikationen auch ex patria erscheinen. Die deutschen Schreiberlinge und Kuratoren, seit der Eliminierung der jüdischen Intelligenz immer mehr zu Handlangern des Raubtiers Kunstmarkt verkommen, haben seit jeher äußerste Schwierigkeiten mit Bildern gehabt, die die Grenzen zum Karikaturhaften, zum Comic zu überschreiten wagen: Die hehre Kunst hat im Land der Dichter und Denker gefälligst ernst zu sein und Comic hat darin als angeblich schiere Unterhaltung aber auch gar nichts verloren, und basta! Lachen verboten! Wer lacht, kann nicht ernst sein, doch wer zu ernst ist(und das sind die Germanen leider nun mal), hat auch nix zu lachen. Also lieber Kopfschmerzen im Wasserkopf als erlösenden Humor. Wie absurd und verbohrt selbstbeschneidend diese Denkweise ist, soll hier nicht Thema sein. Schließlich gäbe es keinen Plautus, keinen Rabelais, Jarry, Rops, Ensor, Grosz, Crumb et cetera. Ein Robert Combas oder Herve di Rosa müssten in Germanien ebenso beim Sozialamt mit anstehen.

Reinhard Scheibner ‘Amok’, 1978, 130 x 200 cm
Reinhard Scheibner ‘Derision’, 1979, 180 x 250 cm
Desparet narcissus, 1982, 150 x 100 cm

Ende der Siebziger, Anfang Achtziger entstehen meist großformatige Leinwände in zeitgemäß wildem Duktus, doch seine Arbeiten unterscheiden sich grundlegend von den verhuscht dahingepinselten Flachheiten der „Moritzboys”. Wie viele Künstler ist er fasziniert von der radikalen Konsequenz des Verbrechers, dem bewussten Verstoß gegen die bürgerliche Moral. Das Abgründige, Abwegige, Albtraumhafte, “das schrecklich Schöne der Tat” (Nietzsche) sind bei weitem ergiebiger als das Schöne, Wahre, Gute. Die Niederungen der menschlichen Existenz werden hier ausgelotet, es geht stets sofort zur Sache. Rohe Gewalt beherrscht die Szenerie. Die Täter sind Ärzte, Polizisten, Lustmörder, Punks , Skinheads, scheißende Köter. Der verrückt gewordene Spießer von nebenan – er löscht gerade seine Familie systematisch aus. Riesenweiber, die sich an ihren mickrigen Männlein austoben. Perverse, die Hand an sich legen und legen lassen. Ein nettes Pandaimonion der Neuzeit wird sarkastisch mit viel Liebe auf dem Präsentierteller gereicht.

Es ist auch die Zeit des Häuserkampfes. In Ermangelung an Polizeipräsenz , haut man sich in den Kaschemmen bisweilen gegenseitig aufs Maul. Polizisten und Autonome gleichen sich in Aussehen und Gehabe immer mehr an, wer ist Täter, wer ist Opfer ?. Der Wahnsinn ist allgegenwärtig und beinahe physisch spürbar in der Frontstadt des Kalten Krieges. Reagan, schon vor seinem Alzheimerausbruch schwachsinnig genug, sinniert laut über die Gewinnbarkeit eines Atomkrieges (first-strike-capability!), 1984 steht vor der Tür, der Horla geht um. No Future – Geraunz dringt aus jedem Loch. Dann kocht auch noch Tschernobyl über, und das Affentheater ist perfekt. Die Realität ist wie immer nicht zu toppen. Scheibner versucht sich lediglich an diese heran zu tasten, sie malerisch zu begreifen. Daher die akribische Detailfreude, die barocke Fülle an Gegenständen und Personen, von denen es auf den Arbeiten häufig wimmelt. Er erzählt Geschichten aus der Großstadt, der kranken Hektik des Sommerschlussverkaufs, der Vereinsamung des Einzelnen in der Masse, dem Gebrüll in den Destillen, dem Gewusel auf den Straßen; die Architektur ist abstoßend, lebensfeindlich, monströs und bedrohlich. Natur existiert so gut wie nicht, wird höchstens angedeutet 1991 kommen während der „Operation Desert Shield” zu den apokalyptischen Darstellungen des Alltags noch Schlachtenbilder mit Panzern, Scud-Raketen und Gasmasken tragenden Soldaten hinzu, wie immer dicht am Zeitgeschehen. Auch entsteht ein fantastisches Gemälde über Nietzsches Zusammenbruch in Turin. Der das Pferd peinigende Kutscher trägt karikaturhaft Scheibners Gesichtszüge – hochrot vor Wut, drischt er auf die wehrlose, ausgemergelte Kreatur ein. Obwohl er sich auch mit dem verrückt werdenden Philosophen identifiziert, ist er Täter und Opfer zugleich, also keinen Deut besser als die Arschlöcher, die er darstellt Eben ein Arschloch unter Milliarden Bekloppter, und ein jedes bildet sich ein, irgend einem vermeintlichen Sinn hinterher traben zu müssen. Alles nur Blutbeutel voller Scheiße, ferngesteuert durch die Geißel der biologisch bedingten Hinfälligkeit, stets darauf bedacht, andere zu zerstören, bis sie selber an die Reihe kommen.

Reinhard Sceibner ‘Die Strecke des Jägers’, 1979, 120 x 180 cm
Reinhard Scheibner ‘Entartender Rockabilly’, 1982, 100 x 120 cm
Reinhard Scheibner ‘Flammenwerfer’ – flamethrower, 1996, 31 x 46 cm

In der ersten Hälfte der Neunziger werden die Bilder zunehmend plakativer, haben scharf umrissene Konturen, manchmal gibt es nur eine einzige Farbe außer schwarz und weiß. Er versucht sich zu reduzieren, sich auf das Wesentliche zu konzentrieren. Die Gesellschaft hat sich unterdessen natürlich nicht geändert, nur alles mit anderen Vorzeichen im ewigen Kreislauf. Man sitzt rauchend und saufend in Kneipen, während im Hintergrund fleißig geschossen wird, ist Opfer der Medizin, scheißt Bettlern in den Hut, Augenlose kaufen beim Neger am Imbiss Augen, die sie sich, obgleich auch noch ohne Münder, versuchen einzuverleiben. 1996 tauchen die Schließmuskelgesichter in wieder malerischer werdenden Bildern auf. Der Kopf ist zum Arschloch geworden, die Umkehr der Verdauung angesagt. Es entstehen zahlreiche Aquarelle. Die Arschlochköpfe haben anstatt Beinen oft nur einen Riesenphallus, erigiert oder schlaff, Därme schwirren durch die Lüfte, die Szenen werden aberwitziger. Aber auch eins zeichnet sich ab. Scheibners Sicht wird distanzierter und er entdeckt für sich die Flora. Es gibt auf einmal grünes Gras, Bäume und gepflegte Landschaften, eine gewisse Form von Bejahung schleicht ein. Nun ja, im Hintergrund wird immer noch gemordet, geschändet und gebrandschatzt. Er ist von der Realität bewegt, aber nicht mehr erstaunt, der ganze Quatsch der Erdianer eher amüsant als tragisch. Man wähnt sich in seinem Humor bestätigt oder lehnt ihn als zu ekelhaft ab, klare Positionen, wie bei jeder großen Kunst. Und als Konsequenz der Arschlochköpfe, die manchmal aus dem Rosettenmund Verdautes absondern, haucht Scheibner den Kotstangen Leben ein. Sie enthalten Menschenphysiognomien und entwickeln sofort ein Eigenleben. Der Mensch in seiner lächerlichen Vermessenheit, als Abfallprodukt der Evolution. Die Krone der Schöpfung eines selbsterdachten Gottes hat sich als solche disqualifiziert, wird eins mit ihrem Exkrement. Die Erde scheißt man mittels Übervölkerung, durch zu zahlreiches Da-Sein förmlich zu, wird zum eigenen Produkt sozusagen. Kloakenanbetung, Ausscheidungskämpfe, Mastdarmidylle, willkommen beim Kongress der Koprophagen. Die Köttel tummeln sich so arglos, heiter und ausgelassen in der Meeresbrandung, am Rodelberg, in Parkanlagen, in einer immer positiv erscheinenden Natur .hängen aber auch gerne in Bauhausmöbeln (zweite Natur) rum. Rollstuhlfahrerkackwürstchen werden liebevoll durch die Gemarkung geschoben. Das Künstlerhäufchen im Rollstuhl darf da selbstverständlich nicht fehlen. Die Freizeit-, Spaß- und Arbeitslosengesellschaft feiert fröhliche Urständ als Fäkalie. Man hat auswendig gelernt, Leben vorzutäuschen. Der Mensch ist auf seine einzigen wahren Beitrag in der Natur reduziert, als Düngemittel für kommende genauso nutzlose Lebensformen. Irgendwann wird der Planet nicht mehr von der Seuche Mensch befallen sein, scheißegal – können wir uns doch bei einem schönen Gläschen Wein den lustigen Artefakten eines Reinhard Scheibner hingeben und somit unser eigenes Siechtum im Geiste vorverdauen.

Klaus Theuerkauf 
Berlin, den 3.12.2000


Reinhard Scheibner on Most Interesting Person (2010)

Reinhard Scheibner ‘Invasion’, 1999, 130 x 100 cm

LOCUS ANIMI

LIEUX D’AISANCES DE L’ÂME

KLAUS THEUERKAUF.
TRADUCTION PAR FRANÇOISE CACTUS.

“Il Faut Risquer Les Indigestions, Si L’on A Envie De Manger!” Francis Picabia

“L’etre Ideal? Un Ange Ravagé Par L’ Humour.” E. M. Cioran

Depuis plus de vingt ans, Berlin mais aussi le reste de l’Allemagne s’efforcent avec succès d’ignorer Reinhard Scheibner. Pourtant dans notre pays, on ne peut pas se vanter d’être pourvu d’un nombre exubérant de bons peintres. Au lieu de cela, on se satis­fait de prétendus “génies” – plus sages et moins encombrants -et de pseudo-intellectuels arrogants, propres comme des toilettes, et qui brillent de leurs diarrhées spirituelles. L’essentiel, c’est qu’il n’y ait pas de message: laisser réduire la soupe jusqu’à néant. Il n’est donc pas étonnant que les plus amples publications parais­sent ex patria.

Reinhard Scheibner ‘Heldenplatz’, 1999, 20 x 25 cm

Depuis l’élimination de l’intelligence juive, les gratte-papiers et curateurs allemands ne sont plus que des manœuvres au service de ce rapace qu’est le marché de l’art. Depuis lors, ils ont d’ex­trêmes difficultés devant des tableaux qui osent passer la fron­tière de la caricature ou de la bande dessinée : Au pays des poètes et penseurs, l’Art sublime est tenu de rester sérieux, et la caricature n’a rien à voir là-dedans, basta ! Interdiction de rire. Evidemment, qui est trop sérieux – et malheureusement, les Germains le sont – n’a aucune raison de rire. Ces hydrocéphales donnent leur préférence aux migraines plutôt qu’à l’humour libéra­teur. Que cette façon de penser soit absurde, obstinée et auto-cas-tratrice, ce n’est pas ici notre sujet. Sans humour il n’y aurait ni Plautus, ni Rabelais, ni Jarry, ni Rops, ni Ensor, ni Grosz, ni Crumb etc. En Germanie, un Robert Combas ou un Hervé di Rosa seraient obligés de faire la queue pour le R.M.I.

Reinhard Scheibner ‘Pissbrunnen’, 1999, 20 x 25 cm

A la fin des années 70 et au début des années 80, Reinhard Scheibner peint essentiellement des tableaux grand format à la manière ” sauvage ” propre à cette époque, pourtant ses toiles diffèrent fondamentalement des platitudes rapidement peinturlu­rées des ” Moritzboys ” ou ” Neue Wilden “. Comme beaucoup d’ar­tistes, il est fasciné par le radicalisme du criminel, par son offen­se consciente à la morale bourgeoise. L’insondable, le cauchemar­desque, ” la terrible beauté de l’acte ” (Nietzsche) sont bien plus féconds que le beau, le vrai, le bon. Il examine jusqu’au bout les bas-fonds de l’humanité et entre immédiatement dans le vif du sujet. Les décors de scène sont définis par la pure violence. Les auteurs en sont des médecins, des policiers, des criminels sadiques, des punks, des skinheads, des chiens qui chient. Le bour­geois d’à coté, devenu fou, élimine systématiquement tous les membres de sa famille, des femmes gigantesques se défoulent sur leurs bonshommes maigrelets, des pervers se masturbent ou se laissent masturber : Un joli pandémonium des temps modernes nous est présenté sur le tableau de service.

Reinhard Scheibner ‘Gassi Gehen’, 1996, 23 x 32 cm
Reinhard Scheibner ‘Sich in die Wolle kriegen’, 1997, 18 x 24 cm

C’est l’époque des squatts et des bagarres de rue. Quand les poli­ciers ne sont plus là, on se démolit respectivement la gueule dans des bistrots. Les policiers et les autonomes se ressemblent de plus en plus par leur apparence et leur comportement ; Qui est l’auteur ? qui la victime ? La folie est omniprésente, on la ressent presque physiquement dans la ville de la guerre froide. Reagan, rendu idiot bien avant sa maladie d’Alzheimer, médite tout haut sur les bénéfices à gagner d’une guerre atomique (first-strike-capability !), 1984 est planté devant la porte, le Horla passe en courant. No future – de chaque trou sortent des gémissements. Puis Tschernobyl se met à trop bouillir, à déborder, et c’est le cirque complet. Comme toujours, on ne peut surpas­ser la réalité. Scheibner essaie seulement de s’en appro­cher, de la comprendre par son art. De là l’attachement aux détails méticuleux, l’abondance baroque d’objets et de person­nages qui fourmillent dans la plupart de ses œuvres. Il raconte des histoires de grandes villes, documente le stress des soldes de fin de saison, l’isolement de l’individu dans la masse, les hur­lements dans les distilleries, la confusion dans les rues ; l’archi­tecture est répugnante, inhumaine, monstrueuse et menaçante ; la nature n’existe pratiquement pas, tout au plus y fait-il allusion. Aux représentations du quotidien s’ajoutent en 1991 – pendant I’ ” Opération Désert Shield ” – des images de batailles avec des tanks, des fusées ” scuds ” et des soldats qui portent des masques à gaz : Scheibner reste comme toujours proche de l’ac­tualité. C’est à cette époque qu’il compose un fantastique tableau sur l’effondrement de Nietzsche à Turin. On reconnaît dans la caricature du cocher qui fouette le cheval les traits du visage de Scheibner. Rouge de fureur, il frappe la pauvre créature squelet-tique et sans défenses. Bien qu’il s’identifie aussi au philosophe devenu fou, il est à la fois auteur et victime, donc pas meilleur que les salauds qu’il représente : Lui-même n’est qu’un salaud parmi des milliards de cinglés, et chacun s’imagi­ne devoir trotter à la poursuite d’un présumé but vital. Ils ne sont tous que des sacs de sang remplis de merde, mis en mouvement par le fouet de leur cadu­cité biologique, obsédés par le désir de détruire les autres avant que ne vienne leur tour.

Dans la première moitié des années 90, les tableaux ressemblent de plus en plus à des affiches aux contours nets, parfois Scheibner n’utilise qu’une seule couleur mis à part le noir et blanc. Il tente de se réduire, de se concentrer sur l’essentiel. Entre-temps évidemment la société ne s’est pas transformée -des nouveaux signes précurseurs pour le même cercle perpétuel. On fume et picole dans les bistrots, tandis qu’à l’arrière pian des coups de feu sont tirés avec ardeur, on est victime de la méde­cine, on chie dans le chapeau d’un mendiant, des hommes sans yeux s’en achètent au kiosque du coin et tentent de les incorpo­rer à leur visage qui d’ailleurs n’a pas de bouche non plus. En 1996 apparaissent les ” visages-anus “dans des tableaux à nou­veau plus colorés. La tête s’est transformée en un cul, on annon­ce l’inversement de la digestion. Scheibner peint de nombreuses aquarelles : A la place des jambes, les êtres au visage-anus n’ont souvent plus qu’un phallus gigantesque, flasque ou en érection, des intestins flottent dans les airs, les scènes deviennent de plus en plus bizarres.

Mais quelque chose de nouveau fait son apparition. La vision de Scheibner se distancie et il découvre la flore. Tout d’un coup il y a de l’herbe, des arbres et des paysages soignés, une certaine forme d’approbation s’insinue. Bon, à l’arrière-plan, on continue de s’entretuer, de profaner et de mettre le feu. Scheibner est touché par la réalité, mais ne s’en étonne plus, il trouve toutes ces imbé­cillités terrestres plus amusantes que tragiques. On s’imagine complice de son humour ou bien on le réfute car on le trouve trop répugnant : devant Scheibner comme devant tout grand artiste, toute prise de position est extrême. Il donne un souffle de vie à ces visages-culs qui chient les aliments digérés par leur bouche en forme de rosette : oui, ils ont des physionomies humaines et soudain ils se mettent à vivre.

Reinhard Scheibner ‘Gewürm’, 1997, 23 x 32 cm
Reinhard Scheibner ‘Kitzelschlange’, 1997, 23 x 32 cm

L’homme avec sa ridicule audace, transformé en déchet de l’évo­lution. Le meilleur de la création d’un Dieu imaginaire s’est dis­qualifié et ne fait plus qu’un avec son excrément. Par la surpo­pulation, par la surabondance de l’existence, on chie trop sur la terre, et soudain la merde vit. Adoration des égouts, crampes de l’élimination, idylle du rectum, bienvenue au Congrès des copro-phages. Avec candeur et gaieté, les crottes prennent leurs ébats à la mer, sur la piste de luge, dans les parcs, dans une nature qui se montre de plus en plus optimiste, elles aiment aussi s’accro­cher à des meubles Bauhaus (seconde nature). Bien sur, les crottes-artistes dans des fauteuils roulants ne manquent pas. La société des loisirs, du plaisir et du chômage fête joyeusement sa résurrection, c’est-à-dire sa défécation. On a appris par cœur à faire semblant de vivre. L’homme est réduit à sa véritable fonc­tion dans la nature : celle d’un engrais pour d’autres formes de vie à venir, exactement aussi inutiles que lui. Un jour, la planète ne sera plus atteinte de cette maladie qu’est l’homme, peu impor­te, en attendant savourons un bon verre de vin, mais aussi l’art de Scheibner et ruminons ainsi notre propre état de langueur incu­rable.


Reinhard Scheibner ‘Honky Tonk Gina’ 2011

Interview mit Reinhard Scheibner

Er wurde 1953 in Bamberg geboren. Lebt und arbeitet in Berlin.

Interview Februar 2014

Willst du mit deiner Kunst etwas aussagen oder stellst du nur deine Fantasien dar?

Sowohl als auch, letztlich ist jedes Kunstwerk ein Werk der Fantasie, der Imagination.  Aber  bloße Fantasien sind sie dennoch nicht, da fliesen allerlei Beobachtungen mit ein, Überlegungen zum Inhalt,  zur Form, Intuitives, Gefühltes auch Körperliches. Ich zeichne meistens mit der rechten Hand, manchmal aber auch mit links, den Füßen oder mit geschlossenen Augen.  Dann wieder recherchiere ich vorher erst einmal gründlich, wie bei der Serie von Radierungen über die dunkleren Seiten unserer jüngeren  Vergangenheit. Das jeweilige Verhältnis kann ich nur am einzelnen Bild aufdröseln, sonst bleibt es hier bei Allgemeinplätzen. Im Laufe der Jahre habe ich ja viele verschiedene Sujets gemalt, unterschiedliche Themen, Genres und nach unterschiedlichen Methoden gearbeitet. Darunter sind einige reine Fantasiestücke, aber meist  gibt es einen Bezug zur Wirklichkeit. Schließlich sind auch unsere Fantasien wirklich, drängen zur Verwirklichung. Aber das ich  vorher schon exakt weiß was ich wie darstelle kommt  selten vor. Das wäre auch reizlos, das Bild muss zu erst einmal mich selbst überraschen, sonst stimmt etwas nicht damit.

Du hast schon merkwürdige Zeichnungen, besonders deine Frauen mit Penissen sind schwer zu verstehen. Ist das eine persönliche Fantasie oder soll es die Ermächtigung der Frau symbolisieren indem du ihr einen Schwanz anhängst? 

Nein das soll kein Beitrag zur Gleichstellung der Geschlechter sein oder die späte Erfüllung des Freudschen Penisneids. Die Figur des Hermaphroditen gibt es ja schon lange im Mythos und  so auch der Kunst.  Im Internet findet man heutzutage als eine zeitgemäße Variante derselben Idee jede Menge Fotos und Filme von Shemales und Ladyboys.

Obwohl, einmal gestand mir eine Frau, die ich damals sehr begehrte, dass sie gerne einen Schwanz hätte. Also erbot ich mich sie mit einem solchen zu malen. Das tat ich dann auch. Aber so richtig  begann ich damit erst, als ich mit Mitte 50, gelangweilt von meinem immer gleichen alten Selbst, beschloss die Wechseljahre zu nutzen und ein zweites Leben als Mädchen zu beginnen.  Nur auf mein wertvollstes Teil verzichten wollte ich dabei doch nicht.  Erst  machte ich nur ein paar Fotos und und Videos von ihr, ganz schlicht und trashig, nur zu meiner Unterhaltung. Entwarf dann in schlechtem Englisch eine kurze Biografie für das Mädchen, um so vielleicht  ein „Second Live“ auch im Internet zu beginnen. Als ich 2011  vom „Museum of Porn in Art“ in Zürich für eine Ausstellung eingeladen wurde begann ich dafür die Geschichten der beiden in einer Serie von Tuschezeichnungen zu illustrieren.  Anders als ich hat das Mädel sogar eine Philosophie, hier ein kurzer Auszug:

littleGina2011 small
Reinhard Scheibner ‘Little Gina’ 2011

“You may ask yourself how old is little Gina? Now let me tell you nobody knows this exactly, nobody needs to know this, because I will always be between thirteen and fifteen and discover sex for the first time. Like Peter Pan, in fact you can see me as his older sister, I will never grow up. I don’t want to grow up; I have no interest in your grownup world, your awful grownup politics and affairs, all your stupid money grabbing business, I only want to fuck with grownups. Even so grownups do not allow other grownups to fuck little Gina. But that’s just another one of your silly problems. I don’t need to be protected. You may need to be protected from me. Nooo, that’s not true, I am not evil, I am all sweet and nice. You may need protection from your laws and desires, but not from little Gina. I want you to have a good time with me and as I said it before, I don’t mind how you look or what’s your age. I am the sunny, the all-loving type, a real people pleaser, I want everybody to be happy with me. I don’t mean loving in the way most people, especially most other woman use it when they talk about love. Do you love me, will you always love me, why don’t you love me anymore… I don’t wont to have anything to do with this sentimental, possessive, jealous kind of love. This is just a emotional disease to me. I talk of acceptance, affirmation; I don’t cling to anything, I hop from one person to another, from young to old to a mosquito. Yes, it is all the same for little Gina, I do not charge things or people. I enjoy you playing with my girl-cock and I get excited if a cued little mosquito sits on my gland and sucks blood from me girl-cock. I have never fallen in love and I hope I never will. I also don’t wont you or anyone else to fall in love with me. I get all annoyed when I see this sheepish look on peoples faces when they do. A good fuck is all I need and want.”

Ende 2011 begann ich an dem Buch „Horny“zu arbeiten und schickte dafür die Göre erst einmal in das Berliner Nacktleben** zum recherchieren. Je mehr Wirklichkeit um so besser. Ich habe sie ja nicht als unbeteiligten Beobachter dort hingeschickt, sondern um etwas zu erleben von dem ich dann aus erster Hand berichten kann.

Erzähl mir etwas über Engelbert Kievernagel, ward ihr eng befreundet oder habt ihr euch nur für bestimmte Projekte getroffen?

Nein, wir waren nicht so eng befreundet, mich hat mehr seine Kunst und der Künstler interessiert, der Außenseiter. Zu Beginn hatte er mir auch ein paar Mal Modell gestanden. In seinem letzten Lebensjahr, als er wegen seiner Krebserkrankung seine Wohnung nicht mehr verlassen konnte oder wollte, habe ich ihn  öfters besucht und ein wenig nach ihm gesehen. Er hatte ja  keine Freunde, außer seiner Schwester die ihn pflegte. Seine Briefe an mich klingen vielleicht sehr persönlich, sogar intim, aber tatsächlich hat er sie so oder ähnlich an jeden geschrieben der auch nur entfernt dafür in Frage kam. Wenn er noch am Leben wäre würde er jetzt wohl auch an dich so schreiben. Für mich sind die Briefe Teil seiner Kunst, sonst hätte ich sie nicht veröffentlicht.

Vielleicht hätte er auch keine mehr geschrieben, denn inzwischen hat sich hier einiges verändert. Engelbert wurde seinerzeit noch von der berittenen Polizei  nackt durch den Wald gejagt, wenn er dort nackt spazieren ging, heute kann sich jedermann  nackt in irgend einem Park mitten in Berlin sonnen und kaum jemand stört sich noch daran. Dies ist eine der Segnungen die die Wiedervereinigung mit sich brachte, die ehemaligen Ostdeutschen, streng materialistisch erzogen, hatten keinerlei religiöse Hemmungen, sich in der Öffentlichkeit zu entkleiden. Auch ist die Szene heute bestens organisiert, es gibt kaum noch eine Fantasie die man nicht an irgend einem Ort in der Stadt mit gleichgesinnten ausleben kann.

Bist du eher ein sozialer Mensch oder lebst du in intellektueller Isolation? 

Ja, manchmal fühlt  es sich so an. Ich neige dazu mich selbst zu isolieren. Die einen versuchen wie ein Balzacer Held mit ihrer Kunst die Welt zu erobern, ich ziehe mich lieber aus derselben in die Kunst zurück.

Ich war nie in Berlin, es ist bestimmt schön dort. Was würdest du über Berlin sagen?

„Schön“ würde ich nicht sagen, das ist kein Wort welches ich benutzen würde um Berlin zu beschreiben, schon gar nicht in den langen kalten und nassen Wintermonaten. Selbst die Sommer sind ja oft genug noch nass und kalt. Aber es gibt so viele verschiedene Berlin, da müsstest du schon genauer fragen was du wissen willst.

Was machst du noch außer malen? 

Im Sommer faulenze ich gerne in der Sonne, wenn sie denn einmal scheint; schwimme in den Seen in und um Berlin, lese, skizziere, fotografiere und filme ein bisschen oder ich gehe Nachts aus und besaufe mich dann meist.

2_PissPotSwingers12-60x43
Reinhard Scheibner ‘Piss Pot Swingers’ 2012

In deinem Brief sprichst du von Klaus Theuerkauf und endart, einem Kunstkollektiv aus den 80er Jahren. An welchen Aktionen hast du dich beteiligt und was machen sie heute?

Das Künstlerkollektiv hat sich 1980 oder 81 gegründet und eine  große Ladenwohnung in Kreuzberg gemietet. In den hinteren Räumen haben sie zusammen gearbeitet, vorne im Laden ihre Arbeiten ausgestellt. Der Erfolg, weit über Berlin hinaus, kam dann sehr schnell. 1988 haben sie sich als Gruppe schon wieder aufgelöst. Einige machen weiter Kunst, andere gingen danach in andere Berufe. Ich kannte und schätzte ihre Arbeit, war aber nie Teil der Gruppe, persönlich lernte ich  sie überhaupt erst in den 90 er Jahren kennen. Anfang der 90 er Jahre begann  Klaus Theuerkauf  auch befreundete Künstler auszustellen oder Künstler deren Arbeiten ihn überzeugten. Ich hatte von 1994 bis 2005 an etlichen Gruppenausstellungen teilgenommen und  auch ein paar Einzelausstellungen dort  gemacht. Eine Galerie im gewöhnlichen Sinne war es nie, dazu ist er zu sehr Künstler und Chaot, kein Geschäftsmann zu unserem Leidwesen. Aber es war ein dennoch ein guter Ort, auch um andere Künstler zu treffen die in eine vergleichbare Richtung arbeiten. Heute ist der Laden meist geschlossen und zeigt wieder nur endart Arbeiten. Am Samstagnachmittag kommt dort das Oberkreuzberger Nasenflötenorchester, der Grindchor, zusammen zum üben. Dabei fliest immer auch viel Bier.

Reinhard Scheibner ‘Herma’, 2006, 39 x 28 cm

Voor verschillende boeken van kunstenaar :

> Horny (2012)

> True Devotion (2015)

> Reinhard Scheibner


Captain Cavern: İlkel Kaçak! ‘L’évadé primitif !’

Fransız yeraltı grafik sahnesinin ele avuca sığmaz kişiliklerinden biri olan sanatçı Captain Cavern, 30 yılı aşkın bir süredir pop, kübist ve saykodelik çizimleriyle bizleri büyülüyor. Onun dünyasında ufak, yeşil cüceler halüsinasyonlar görüyor.

Paskal LarsenParis, Aralık 2011 / foutraque.com
Türkçesi: Ebru Erbaş

Usta bir çizgi-romancı, illüstratör ve ressam olan Captain’in bizleri renkli dünyalara taşıması için çizgi roman kahramanlarının, tokmaklarıyla kafamıza vurmasına gerek yok; onun kalemleri, fırçaları ve mürekkebi var. Serbest çizim akımına (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito) yakın olan Captain Cavern, tıpkı gemisine sadık bir korsan gibi çizgisini grafik fanzinlerin açık sularında yüzdürüyor. Otuz yıl boyunca, sınırlı sayıda yayımlanan işlerden gazete bayilerinde satılan ticari edisyonlara kadar, sanatçılığın tüm badirelerini atlatmış biri olarak o, “Do It Yourself” ruhunun bir nevi grafik hafızası.

Paris’in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun mürekkebi gibi iz bırakan punk rock sound’unun işgal ettiği konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle, hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain’in hoşuna gitmeyen bir sürü şey de vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve müzisyenlere yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Çizim ve rock müzik onun yaşam kaynaklarıdır. Çizimin ve rock’n roll’un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında. 


– FRANÇAİS –

Depuis plus de 30 ans, l’artiste Captain Cavern, figure et gueule incontournable de la scène graphique underground hexagonale, enchante notre regard par ses dessins pop, cubistes et psychédéliques. Chez lui les petits hommes verts ont des hallucinations! 

Paskal LarsenParis, Décembre 2011 / foutraque.com

Dessinateur, illustrateur et peintre, le Captain est muni, non pas de la massue du personnage du dessin animé, mais de ses stylos, crayons, feutres et pinceaux, pour nous concocter des univers haut en couleurs. Proche de la figuration libre (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito), Captain Cavern traine sa plume dans la friche du milieu des graphzines, tel un viking accroché à son bateau. En 30 années, il aura vécu tous les aléas du support papier, de la version édité en petit nombre d’exemplaire, jusqu’à celle édité en kiosque. Il est en quelque sorte la mémoire de l’esprit “Do It Yourself” version papier.

Le Captain, on le croise régulièrement à Paris dans les “petits” concerts punk rock qui se joue dans les caves, bars et autres squats dédiés au son qui tache, comme son coup de crayon. Le Captain, on le voit aussi causer dans des expos de graphisme, un verre à la main, et l’esprit à la fois jovial et critique. Car le Captain, il y a pleins de chose qu’il n’aime pas! Il n’est pas du genre à cirer des pompes sur tous les artistes et rockeurs qui l’entourent, il a son caractère. Mais surtout, c’est un passionné. Le dessin et le rock, c’est pour lui une ressource vitale. Il n’y a pas un jour, où chez lui le dessin et le rock sont absent. Bref le Captain, on l’aime bien, et c’est pour ça qu’on lui donne la parole.


Captain Cavern

Neden mahlas olarak bir çizgi roman karakterini seçtin? Hanna & Barbera çizgi filmlerinin hayranı mıydın?

82’den 84’e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983’te Blank adlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve  Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığında benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic (Duck Sonic) takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertèbres Comics’i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock’a dair, ağır ve şapşal bir tarafı vardı ve bilhassa bu ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennem gemisinin kaptanını çağrıştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs’ında, Ripoulin Kardeşler’in Opera mahallesinde gerçekleştirdiğim bir korsan afişleme esnasında kullandım.

Senin çizim dünyasına atılman nasıl oldu? 

Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir alana savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı bile öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve ailenin tek çocuğu olarak çizim yapmak, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntılardan kurtardı.


Pourquoi avoir choisi le nom d’un personnage de dessin animé comme pseudo ? Tu es un fan des cartoons d’Hanna & Barbera ? 

De 82 à 84 je jouais du saxophone dans un groupe nommé Der Pim Pam Poum. En 1983 j’ai participé au graphzine Blank grâce auquel j’ai fait la connaissance des futurs Ripoulins et de Placid et Muzo. Les premiers dessins étaient signés Der Pim Pam Poum, mais comme le groupe a splitté je devais trouver autre chose. Ce fut d’abord D. Sonic (Duck Sonic), pseudo sous lequel j’ai publié mon premier graphzine personnel, Vertèbres Comics. Mais au même moment il y avait Dominic Sonic qui commençait à faire parler de lui, donc j’ai choisi Captain Cavern. Le dessin animé ne me plaisait pas particulièrement, mais dans le nom il y avait d’une part un côté rock préhistorique, lourd, crétin qui me plaisait (Primitive, The Crusher), et surtout, derrière le côté débile, ce nom évoquait pour moi le capitaine du bateau des enfers qui recueille les âmes des morts dans la mythologie grecque. J’ai utilisé ce nom pour la première lors d’un affichage sauvage 4×3 des Frères Ripoulins dans le quartier de l’Opéra en mai 1985. 

Qu’est ce qui a été le déclic, pour te lancer dans le dessin?

Ma mère. Elle avait rêvé d’être dessinatrice de mode, mais la vie en a décidé autrement. Elle m’a donc transmis sa passion en dessinant avec moi quand j’étais petit. Puis, tout naturellement, avant de savoir lire, je feuilletais avec avidité les bandes dessinées dont je suivais les péripéties en regardant justes les images. Le dessin a réellement été décisif pour moi en tant que fils unique. Il m’a sauvé de l’ennui environnemental en m’ouvrant tous les possibles de l’imaginaire avec un stylo et une feuille de papier.


Kendini nasıl tanımlıyorsun; grafiker, illüstratör, çizer, sanatçı?

Çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi.

Sanatçı bir ailede mi doğdun? Bir sanat ortamında mı büyüdün? 

Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi.

Sanat eğitimi aldın mı, yoksa kendi kendini mi yetiştirdin?

Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım.

Bize kariyerinin önemli aşamalarından, önemli anlarından bahsedebilir misin? Karşılaştığın insanlar, grafik çevrelerindeki yerin? 

1977’de Philippe Manœuvre’le tanışmak için Métal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de ciddiye alınmadığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980’de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83’te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984’te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou’da yayınladım. Sonra Blank’ın kurucusu olan Jissé beni pentüre yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin çok canlı olduğu zamanlardı.  Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress’den çok etkilenmiştim. Onun yaptığı televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, çok eğlenceli konuların kapısını aralıyordu.


Tu te considère comme graphiste, illustrateur, dessinateur ou artiste?

Malgré l’importance fondamentale du dessin pour moi, je me considère plus comme un évadé qu’autre chose. Le dessin ayant été le premier moyen d’évasion. 

Tu es né dans une famille d’artiste ? Tu as grandi dans un milieu artistique?

C’est sans doute la frustration artistique de ma famille qui a engendré le monstre. 

Tu as fait une école d’art ? Si oui tu y a appris des techniques qui t’on servi? Ou bien tu es autodidacte ?

Considérant le dessin comme moyen d’échapper à la société, je pensais à l’adolescence que faire une école d’art risquait de mettre en danger la force primitive qui m’avait conduit. Et je me suis donc lancé dans le vide. 

Tu peux nous parler/évoquer les grandes étapes/grands moments qui ont parcouru ta carrière ? Nous parler de tes rencontres, ta place dans le milieu du graphisme?

Je suis allé voir Philippe Manœuvre à Métal Hurlant en 1977. Ayant été éconduit à deux reprises, j’ai arrêté de dessiner pendant deux ans. En 1980 je me suis ressaisi et je me suis forcé à dessiner tous les jours. Comme je l’ai dit précédemment, en 83 j’ai rencontré des gens qui faisaient des graphzines. Grâce à Xavier Veilhan j’ai publié mes premiers dessins dans Zoulou en 1984. 

Puis Jissé, fondateur de Blank, m’a poussé à faire de la peinture. C’était en pleine effervescence de la Figuration libre. La peinture, ce fut une révélation. Au départ j’ai été très influencé par Nina Childress. Ses portraits grinçants de célébrités télé ouvraient les portes aux sujets les plus triviaux. 

pentür (7)
Captain Cavern

Sen Bazooka ile birlikte grafik fanzinlerinde çizen/ editörlük yapan ilk sanatçılar arasındasın. Bize bu medyada, bu düşük tirajlı basılı mecrada hoşuna gidenin ne olduğunu söyleyebilirsin. Grafik fanzinlerinin 80’li yıllardan (Bazooka), 90’lara (Le Dernier Cri) oradan da günümüzde infografik alanındaki ileri düzeylere kadar gelişimi hakkında ne düşünüyorsun? Yani kısaca bu underground basın/ dergi/ fanzin ortamının neyini seviyorsun?

İlk çizimlerimi grafik fanzinlerinde yayınlamam gayet doğal bir durumdu. Bununla birlikte Bazooka’ya daha 1976’da telefonla ulaşmıştım: “Çizerlerle görüşme yapmıyoruz.” Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, sade fotokopiler olmalarıydı. Bu basit halleri hoşuma gidiyordu.

Günümüzde grafik sanatlarına nasıl bakıyorsun? Hey! gibi dergiler hakkında ne düşünüyorsun?

İşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor.

Bizlere 80’li yıllardaki grafik ortamının atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile birlikte bir çok iş yaptın.

Halen Punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu.


Tu as fait parti (avec Bazooka) des premiers artistes à éditer/dessiner dans les graphzines. Tu peux nous dire ce qui te plait dans ce médiat, ce support papier à petit tirage. Tu penses quoi de l’évolution des graphzines des années 80 (Bazooka), années 90 (Le Dernier Cri) jusqu’à aujourd’hui avec les logiciels très poussé en infographie. Bref qu’est ce qui te plait dans cette presse/revues/bouquins underground?

C’est par la force des choses que j’ai publié mes premiers dessins dans les graphzines. J’avais pourtant contacté Bazooka par téléphone dès 1976 : « On ne reçoit pas de dessinateurs » . 

Ce qui me plaisait dans les fanzines, c’était le côté photocopie crado avec deux agrafes pas cher à faire. C’est l’urgence qui me plaisait, pas le style objet d’art artisanal qui s’était déjà abondamment développé dans les cassettes autoproduites et qui va se généraliser par la suite dans les graphzines. 

Quel regard, portes-tu aujourd’hui sur le graphisme ? Que penses-tu d’une revue comme Hey ?

Le côté chic me choque. 

Tu peux nous raconter l’ambiance du milieu graphisme dans les années 80 ? Car tu as côtoyé Bazooka, Les Frères Ripoulin, Speedy Graphito.

On était encore dans les retombées de l’explosion punk et le Do It Yourself. Il y avait un esprit d’échange et les collaborations étaient nombreuses. Je n’ai pas ressenti de véritables rivalités. La Figuration libre rendait l’art plus drôle. Le marché de l’art donna quelques temps l’illusion d’une libération possible. 


Geçenlerde Bilan Provisoire 1 isimli yeni bir grafik dergisinin yapımında yer aldın. Bizlere biraz bu sanat dergisini tanıtabilir misin, nasıl bir konsepti var ve senin nasıl bir katkın oldu? 

Bilan Provisoireın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Panique hareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurmasıydı. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi.

Gazete bayilerinde satılan dergiler hakkında ne düşünüyorsun? NMPP sistemi ‘marjinal’ dergiler açısından sürdürülebilir mi? 

Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris’teki Art Factory’de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi.  Journal de la Haute-Marne’ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi.  En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige’le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf’ün ya da Femme actuelle’in yanında onunla karşılaşmak eğlenceliydi.

Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha da ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi.


Captain Cavern (37).jpg
Captain Cavern

Tu viens de participer à la réalisation d’un nouveau graph(mag ?) qui s’appel Bilan Provisoire 1. Tu peux nous présenter cette revue artistique, son concept et nous parler de ta participation ? 

Ce qui est intéressant dans Bilan Provisoire c’est que c’est une revue transdisciplinaire et transgénérationnelle faisant le lien entre Dada, le mouvement Panique, ma génération et les jeunes. J’appréciais aussi qu’il n’y ait pas vraiment de concept, de thème ni de direction particulière mais il semblerait que ça va changer. 

Tu peux nous parler de ta vision des magazines en ventes en kiosque. Le système NMPP est t-il viable pour les revues « en marge » ?

J’ai moi-même fait un journal nommé Vertige qui a duré sept numéros (NDLR : Une exposition a eu lieu à l’Art Factory à Paris en oct.2005). Chaque participant était tout d’abord payé puis à la fin personne quand l’éditeur a mis la clé sous la porte. C’était fabuleux d’être imprimé au format tabloïde sur les rotatives du Journal de la Haute-Marne. On pouvait trouver Vertige par hasard dans les kiosques les plus improbables, ou bien le chercher sans succès dans plusieurs autres kiosques. C’était une bouteille à la mer éphémère, mais c’est plutôt amusant de trouver ça à côté de Paris Turf ou de Femme actuelle.

Mais le système des NMPP n’a jamais été très favorable aux structures aventureuses. En outre la déconfiture de la presse ne fait que s’aggraver au fil du temps. Par contre les progrès de l’imprimerie numérique favorisent une production plus souple diffusée par internet et quelques libraires courageux. 

Captain Cavern (38).jpg
Captain Cavern

Senin çizim tarzın insana çocukluğunu, ‘küçük mikileri’ hatırlatıyor. Çocukluğun senin için bir ilham kaynağı mı? Çocukken neler okurdun, ne tür yayınları severdin? Kimleri örnek aldın, favori sanatçıların, çizerlerin kimlerdir?

Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü hâlen buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…) ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri (albümleri değil, onlar çok pahalıydı). Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü’ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum.

Televizyonda Pierre Tchernia’nın sunduğu Jeux du jeudi programına bayılırdım; sonunda Club Mickey ve Zorro olurdu. Ayrıca Cinq dernières minutes programının da büyük bir hayranıydım ve Raymond Souplex’in ölümüne kadar takip ettim. Ve sonra tabii Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974’te Kraftwerk’in Autobahn albümünün kapağı ve 1975’ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim.

Sen Picsou magazine’de de çalıştın.Bize bu deneyimden bahsedebilir misin? 

Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine’in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo’nun yaptığı Coin-Coin’da çalıştım. (Editör notu: Schlingo, Profesör Choron’nun arkadaşıydı ve lanetli Hara-Kiri’de çizmişti).

Captain Cavern (39).jpg
Captain Cavern
Captain Cavern (41).jpg
Captain Cavern

Ton style de dessin fait penser à l’enfance, aux « petits mickeys ». Ton enfance est t-il une source d’inspiration ? Quand tu étais enfant, tu lisais quoi et tu aimais quel type d’émission ? Quels sont tes modèles, artistes dessinateurs préférés ?

Mon enfance a été une lutte acharnée contre l’aliénation sociale et malgré les tares et les difficultés que ça a engendré, c’est là qu’est ma force. Comme je l’ai dit précédemment, je dévorais les bandes dessinées avant de savoir lire. C’était principalement des petits formats (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…), et aussi le Journal de Mickey, le journal de Tintin (pas les albums, trop chers).

Le premier livre que je me souviens d’avoir lu c’est Le Magicien d’Oz dans la Bibliothèque Rose. Il m’a tellement plu que je l’ai relu immédiatement après l’avoir terminé. A la télé j’adorais les Jeux du jeudi présentés par Pierre Tchernia où à la fin il y avait le Club Mickey et Zorro. J’étais aussi un grand fan des Cinq dernières minutes que j’ai suivi jusqu’à la mort de Raymond Souplex. Et puis, bien sûr Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

Deux chocs visuels ont changé ma vie : la pochette du disque Autobahn de Kraftwerk en 1974 et le groupe Bazooka à partir de 1975. A partir de là j’ai senti qu’il fallait aller à l’essentiel.

Tu as travaillé chez Picsou magazine. Tu peux nous parler de cette expérience ?

Petite erreur. J’ai travaillé pour Coin-Coin qui était un encart dans Picsou Magazine et dont le rédacteur en chef était Charlie Schlingo (NDLR : Il était un pote du Professeur Choron, et il a dessiné dans le sulfureux Hara-Kiri), ce qui change tout.

pentür (13)
Captain Cavern

Tarzına geri dönersek, ben senin işlerindeki pop renkleri çok seviyorum. Bize işin tekniğinden bahsedebilir misin? Nelerden ilham alırsın? Kendini Di Rosa gibi sanatçıların serbest figürasyon hareketine yakın hissediyor musun?

Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50’li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard’lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu.

Sen Art Brut’ü de seviyorsun. Bu akım senin için bir ilham kaynağı sayılır mı?

Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut’te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet’in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım.

İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni.


Pour revenir à ton style, j’aime beaucoup les couleurs pop de tes peintures. Tu peux nous parler de ta technique ? L’inspiration, tu la puise où ? Te sens tu proche du mouvement de la figuration libre, des artistes comme Di Rosa ?

Une de mes inspirations majeures fut aussi la publicité des années cinquante avec des artistes comme Villemot, Savignac, Jean Carlu. Ce qui me plaisait dans ces images c’était la joie de vivre, la simplicité, l’exultation d’après guerre. Cette joie mélangée à la rage provoquée par les années Giscardet une certaine noirceur ambiante a servi de couleur à mes peintures. 

Tu es amateur d’art brut. Cet art est t-il une source d’inspiration pour toi ?

Le facteur Cheval et Picassiette, que j’ai découverts dans des émissions de télé étaient la preuve qu’on pouvait défier le monde à partir d’un simple rêve. J’ai trouvé dans l’art brut des modèles d’outsiders victorieux. Mais je suis devenu sceptique en découvrant le côté dictatorial et sectaire de certains amateurs d’art brut et notamment de Jean Dubuffet dont je n’ai jamais pu terminer un livre. Je tiens à préciser que je ne mène pas un combat contre l’art institutionnel, qu’il soit contemporain ou ancien. Le monochrome ne me fait pas horreur, pas plus que le vide d’une salle ou n’est perceptible que l’intention ultra cryptée de l’artiste. 


Punk-rock’ı ve endüstriyel brutal müziği de seviyorsun. Rock müziği, onun evreni, konserleri senin çalışmalarını etkiliyor mu?

17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l’écran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley’in Rock Around the Clock şarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent’ı, Velvet Underground’u ve Alman rock’unu (bilhassa Kraftwerk, Neu! ve Cluster) keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi.

19 yaşımda ilkel bir free punk endüstriyel tarzda saksafon çalmaya başladım. O zamanlar her şeyin birden yapılabileceği düşünülüyordu ve hatta şimdi hala bile bu düşünce geçerli ama bence bu bir hata. Yine de kötü de olsa müzik yapmak bana imgeleri kavramsallaştırmanın farklı bir yolunu kazandırdı. Ve bence imgelerin bu müzikalitesi temel önemde.


Captain Cavern (image de l’exposition)

Tu aimes la musique punk-rock et l’indus-bruitiste. La musique rock, son univers, ses concerts, ont-ils une influence sur ton travail?

Avant l’âge de 17 ans je n’écoutais pas de musique. Un soir, en regardant les Dossiers de l’écran à la télé, j’ai entendu Rock Around the Clock de Bill Haley, la chanson du générique du film Graine de violence. Ca a été le déclic. J’ai découvert peu après, avec émerveillement, Gene Vincent, le Velvet Underground et le rock allemand (surtout Kraftwerk, Neu ! et Cluster). Et ce qui devait s’ensuivre s’ensuivit.

A 19 ans je me suis mis à jouer du saxophone dans un style proto free punk indus. A l’époque, et même encore maintenant, on pensait qu’on pouvait tout faire à la fois, mais à mon avis c’est une erreur. Pourtant jouer de la musique, même mal, m’a apporté une autre façon de concevoir les images. Et cette musicalité des images me semble essentielle.

Dans les Mondes de

Captain Cavern


Emre Orhun ile Karanlıktan Aydınlığa

la nuit
Emre Orhun ‘La Nuit’ 2005

Çizerler de tıpkı çocuklar gibi sürekli bir şeyler karalayıp dururlar. Peki bu durum sende ne zaman kaçınılmaz bir hal aldı; ve neden?

Mezuniyet çalışmamın üstesinden geldiğim vakitlerde büyümek istemediğimi ve çizimin o büyüleyici, fantastik dünyasında kalmak istediğimi farkettim. Sonrasında zaten mimarlık okumaya başladım. Çok geçmeden bu ‘ciddi’ sürecin ilgimi o kadar da çok çekmediğini, sanatla ya da çizimle ilişkili alanların içinde kalmak isteğimi  farkettim. Çizimin ciddiyetsiz bir mesele olduğunu kastetmiyorum ancak yirmili yaşlarındaki bir koca oğlan olarak fantastik ve renkli bir dünyanın içinde süper kahraman çizimleriyle ilgilenmeyi statik mekaniğe, geometriye ve mimari projelerin boğuculuğuna  tercih ettim…

Peki hayatının hangi noktasında bunun farkına vardın?

 Her şeyden vazgeçip okulu bırakmayı düşündüğüm, yaşadığım yeri terkedip seyahate çıkmak istediğim bir dönemdi. Münzevi bir halde Afrika turuna çıkmak yada Atlantik’i kanoyla geçmek istediğim dönemler. Fakat Afrika çok sıcak ve sıcağa katlanamıyorum. Sonrasında şunun farkına vardım: Okuduğumuz bu çizgi romanlar normal insanlar tarafından çizilmiş, yani zihinsel kapasitesi ekstra gelişmiş uzaylılar tarafından çizilip de  gezegene gama ışınları aracılığıyla gönderilmiş falan değiller. Şunu da fark ettim ki özel bir okula gidip çizim yapmayı öğrenebilirdim. İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa asla çizmeyi asla bırakmadım. Sanat okulunda okuduğum halde – benimki Emile Cohl’du – hep bir parantezin ve eğlencenin içinde hissettim kendimi, ta ki ‘düzgün bir meslek’ sahibi olmam gerektiğini farkedene kadar. Hala kendime iyi bir iş arıyorum… Mono-manyak gergin bir adamım ve hayatı ciddiye alacak biri gibi görünmüyorum.

L'ennui
Emre Orhun ‘L’ennui’ 2008

Çizim stilini ve karakterlerini  biraz anlatır mısın? 

Genellikle grotesk, absürd ve ekspresyonist bir sürrealizmin içinde geziniyorum. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam ya da gerçekçi bir sanatçı olarak tanımlamam. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, bu hem bir kusur hem de bir avantaj ve ben bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim anlayışıma göre resim gerçekliğin birebir yansıması olmamalıdır, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bu bana saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır İlham alınan dış dünya ile benim üreteceğim çizim arasında gözümün, beynimin ve elimin oluşturduğu kompleks bir süzgeç var. Algılarım zaten görünen şeyleri bir birinden ayırıyorlar, duyduğunu, hissettiğini… Beynim ise yeniden uyarlıyor, organize ediyor; bazen sembolik bir biçimde bazen ise anarşik bir yolla, bazen besleyici bir biçimde bazen ise sadeleştiren. Sonra bu durum elimden adeta akar, burası da en zorlu adımdır. Çünkü elin kendisi isyankar ve kontrol edilemeyen bir yaşam döngüsüyle donatılmıştır. Benim irademe karşı itaatkar görünmüyor, asi ve kontrolsüz duruyor. Yıllardır birlikte yaşamamıza rağmen, belki biraz daha huzurlu ve armonik, fakat halen bazı sürprizleri barındırıyor. Bu sürprizler bazen güzel, çoğunlukla ise felaket oluyor.

Çizmenin sana kişiliğini keşfetmende ve analiz etmende nasıl faydaları oldu?

 Öncelikle, bu benim sabırlı ve titiz bir insan olduğumu farketmemi sağladı. Temel olarak kullandığım scratchboard tekniği sıkıcı ve uzun bir iştir. Başka sanatçılar on tane üretirken, ben ancak bir çizim üretebiliyorum. Böyle olması hoşuma gidiyor, dünya alabildiğine hızlıyken ben bir salyangoz gibi hareket ediyorum, kendimi senkron dışı hissediyorum. Ve çizimlerin, ruhun kesinlikle bir aynası olduğu kanaatindeyim. Kimileri kurnazlığı ile bunu gizlemeye çalışsa bile şundan gayet eminim ki:  Her ne isek onu çiziyoruz. Çizimin zayıf, içeriğin tutarsız ve ilginçlikten uzak olduğu durumlarda bile – ki bunlardan fazlasıyla var – en başarısız resimlerime bile özel bir sevgi beslerim, çünkü özgün bir samimiyetleri vardır.

Sperzilla
Emre Orhun ‘Sperzilla’ 2011

Siyah beyaz çalışırken hissettiklerini nasıl yorumlarsın?

Aslında rengi severim. Ama çizime sırf renkli olsun diye ya da onu daha sevimli bir hale getirmek için renk katma fikrini sevmiyorum. Siyah- beyaz ve gri tonlar geniş bir palet şeklinde arayışlarımı yeterince karşılıyor, kendimi ifade etmeme yetiyor. Tekniğin ağırbaşlılığı belli bir soyutlamayı da beraberinde getiriyor ve bu da beni sayısız renk karmaşasından, amacımdan sapmamı engelliyor. Siyah ve beyazın direk kullanımı her yönüyle zaten mevcut; bunun kompozisyon için sadece biçim ve ışığa ihtiyacı var. Ve benim açımdan meselenin özü, sahneyi canlandıracak bu ışığın arayışıdır, scratchboard tekniğine has ince beyaz çizgilerinin, formları meydana çıkarması ve siyah bir yüzeyde ışığı yoğunlaştırarak canlandırması. Bundan sonraki asıl problem ise dozaj, siyah ve beyaz arasındaki doğru dengeyi bulmak ve nasıl altından kalkacağını keşfetmek. Hepsinden öte, özenti çizimler yapmamayı öğreniyorsun, fazla ileri gitmeyi göze alamadığın işlere nazaran çok daha uzaklara gidiyorsun. Bu, katettiğin yoldan çok da fazla geri dönemediğin bir teknik… Son yıllarda işlerimde siyah-beyaza daha yoğun bir biçimde odaklandım, özellikle de bunu gerektiren bazı projelerde. Kendimi doğuştan pek renkli biri olarak görmesem de bazı işlerimde renk kullanmayı seviyorum. Benim için renkler çoğunlukla sembolik, en azından bu benim renkleri kullanmayı sevdiğim bir yorum biçimi ve sadece gerekli durumlarda renklere soyut değerler vererek uyguluyorum. Ayrıca ben gerçekçi olmaktan oldukça uzağım; renk sadece nerelerde benim amacıma hizmet ediyorsa oralarda var ve bu durum dış gerçekliğin yansıması da değil.

Senin işlerini ve başarılarını göz önüne alırsak , senin için neler saygıdeğer ve önemli? Öncelikle kendini, gelişmenin önemli olduğu yönünde ikna etmelisin, öyle ya da böyle kendini yenilemek, tekrara düşmemek açısından. Ve sonra, yüzlerce çizimden sonra farkediyorsun ki yapmış oldukların aslında aynı tema üzerinden yola çıkılmış bir çeşitlemeden ibaret, tabi zamanla yeni şeyler eklenmiş, gelişim göstermiş. Benim perspektifimden bakınca bunlar çoğu zaman kaçış, kendine acımak, kendine dönüşüm, yaşamın traji-komik doğası etrafında dönüp duruyor.

Sanatsal amaçların neler? Kendine ne gibi hedefler koydun? Ya da neler seni gerçekten motive eder, her ne kadar kendini bunlara uzak hissediyor olsan da…

‘Amaç’ ve ‘Sanat’ ele alındığında çok farklı iki sözcük. Sanat, benim açımdan, ilgisiz olmalıdır. Açık konuşmak gerekirse sanat tüm estetik, teknik veya ticari hedeflerden sıyrılmalıdır. Bir sanat eseri ancak görüldüğünde varolur ve amaç tabii ki de izleyiciyi göz ardı etmemektir. Kağıdın saflığına müdahele etmek kadar izleyicinin beklentilerini karşılama konusunda da oldukça becerikliyim. İsterdim ki çok daha fazla çizimim olsun. Hatta bunlar illüstrasyon, çizgi roman ve kurumsal işler dahi olsalar.

emre 02
Emre Orhun ‘Whiny Tunes’

Emre Orhun, 1976’te Çin’de doğdu. 1993 yılından bu yana Fransa’da yaşıyor ve çalışıyor.

Röportaj Anne & Julien tarafından yapılmıştır. HEY ! Modern art & Pop Culture #15 (Eylül 2013)

emreorhun.com


Mavado Charon: Qui Se Vengent de la Normalité

Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

The uneasy spring of 1988. Under the pretext of drug control suppressive police states have been set up throughout the Western world. The precise programing of thought feeling and apparent sensory impressions by the technology outlined in bulletin 2332 enables the police states to maintain a democratic facade from behind which they loudly denounce as criminals, perverts and drug addicts anyone who opposes the control machine. Underground armies operate in the large cities enturbulating the police with false information through anonymous phone calls and letters. Police with drawn guns irrupt at the Senator ’s dinner party a very special dinner party too that would tie up a sweet thing in surplus planes.

Mavado : A propos de mon travail artistique, je fais des dessins et des bande dessinées depuis que je suis enfant, et aussi longtemps que je me souvienne, j’ai toujours voulu représenter des scènes sexuelles et violentes. Mais pendant des années et des années, je n’étais pas du tout satisfait du résultat! J’ai réalisé des milliers de dessins ratés que je ne montrerai jamais à personne. J’utilisais alors la technique classique des auteurs de BD:  d’abord un crayonné, puis l’encrage à la plume, mais je n’étais pas à l’aise avec ce procédé lamentable. Lorsqu’il y a cinq ans, j’ai commencé à improviser mes dessins avec un simple crayon bille sur une bête feuille de papier, j’ai été vraiment épaté par le résultat: le dessin était soudainement devenu vivant! Ha… ça a été le début de la carrière de Mavado Charon!

En ce qui concerne mes publications, j’ai d’abord commencé à montrer mes dessins sur mon blog, et ils ont très vite été repérés par le rédacteur en chef de la mythique revue homo Straight to Hell basée à New-York. Il m’a encouragé à montrer mon travail, et j’ai commencé à être publié à partir de ce moment-là.

mavado 01
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

We been tipped off a nude reefer party is going on here. Take the place apart boys and you folks keep your clothes on or I’ll blow your filthy guts out.

Peux-tu me parler des sources d’inspiration qui alimentent ton imagination?

J’ai, bien sûr, de très nombreuses sources d’inspiration pour mon travail, mais tout est un peu mélangé. Il y a les choses de mon enfance, comme le manga post-apocalyptique Hokuto No Ken que je regardais à la télé quand j’étais petit; ou encore des jeux vidéo violents comme Mortal Kombat ou Final Fight, et même le catch! Je peux aussi mentionner les films pornos gays, qui vont des productions extrêmes de Treasure Media Island aux grands classiques du studio Falcon en passant par des œuvres plus expérimentales, comme celles de Bruce LaBruce. En ce qui concerne le cinéma traditionnel j’ajouterai le chef d’œuvre méconnu Singapore Sling (1990) aussi les 3-4 premiers films de John Waters, Pink flamingo en tête! Chose plaisante, Billy Miller a montré mon tout premier fanzine à John Waters, et il m’a dit qu’il avait adoré !

Je dois évidemment mentionner aussi la scène graphique internationale: j’adore les mouvements japonais Heta-Uma et Ero-Guro (avec le très grand Maruo en tête !), les bandes dessinées italiennes ultra-violentes des années 80 comme Ranxerox ou Necron, et bien sûr des fanzines et graphzines, comme ceux produits par Le Dernier Cri de Pakito Bolino ou United Dead Artists de Stéphane Blanquet… pour qui je prépare en ce moment une énorme bande dessinée d’ailleurs! Parmi les dessinateurs que j’aime particulièrement, il y aussi C.F., entre autres !

Une autre de mes sources d’inspiration importante est l’artiste Henry Darger. Bien sûr parce qu’il a dessiné des scènes avec des centaines de personnages qui se torturent et s’entretuent, mais aussi parce que son travail parle de vengeance! Ses Vivian Girls se vengent de tous les adultes qui ont tué et molesté des enfants innocents, et mes dessins sont aussi l’expression d’une vengeance. Celles des gens bizarres, pas conformes, les homos, les trans, les bi, les barjos, les monstres… qui se vengent de la normalité qu’on leur impose.

Mais ma source principale d’inspiration vient de la littérature! Je lis énormément, et je me retrouve complètement dans les œuvres de Williams Burroughs, D.A.F. de Sade, Pierre Guyotat…

J’aime beaucoup l’idée que lorsque vous décrivez quelque chose, avec des mots ou des dessins, vous la rendez présente, vivante. Sans les écrits de Sade, Burroughs, Guyotat, je crois que je me sentirai seul, perdu dans ce monde. S’il y a une place pour moi c’est qu’avec leurs mots, ils ont créé un espace où je peux me réfugier pour vivre. Je ne me vis pas comme un grand artiste, mais je tiens à créer avec mes images pornographiques des espaces pour que d’autres puissent y vivre.

mavado 02
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

We put out false alarms on the police short wave directing patrol cars to nonexistent crimes and riots which enables us to strike somewhere else. Squads of false police search and beat the citizenry. False construction workers tear up streets, rupture water mains, cut power connections. Infra-sound installations set off every burglar alarm in the city. Our aim is total chaos. 

On peut tracer un chemin logique dans la littérature française,qui va des surréalistes à Bataille, avec Sade comme point de départ. Selon toi, d’où vient toute cette tradition ? Peux-tu l’expliquer comme le produit des religions hétérodoxes sur le territoire français ? 

Il me semble juste de dire que, comme pour beaucoup d’autres, la religion a été quelque chose de fondamental dans la culture française, mais je ne pense pas que ce soit toujours aussi vrai. Et je pense que la culture française actuelle est tout autant issue de la libre pensée, des hérétiques. Les Philosophes des Lumières, ainsi que René Descartes ont aussi été très important: ce fut à mon sens le début d’une époque où l’on pouvait concevoir un monde sans dieu. Toute l’œuvre de Sade n’est qu’une violente déclaration de guerre contre l’idée de Dieu, et sa lecture a été fondamentale pour moi. Il a aussi été l’un des premier à parler librement d’homosexualité, de sodomie… mes dessins doivent beaucoup à Sade!

mavado 04
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

Loft room map of the city on the wall. Fifty boys with portable tape recorders record riots from TV. They are dressed in identical grey flannel suits. They strap on the recorders under gabardine topcoats and dust their clothes lightly with tear gas. They hit the rush hour in a flying wedge riot recordings on full blast police whistles, screams, breaking glass crunch of nightsticks tear gas flapping from their clothes. They scatter put on press cards and come back to cover the action. Bearded Yippies rush down a street with hammers breaking every window on both sides leave a wake of screaming burglar alarms strip off the beards, reverse collars and they are fifty clean priests throwing petrol bombs under every car WHOOSH a block goes up behind them. Some in fireman uniforms arrive with axes and hoses to finish the good work.

Tu m’as dit que tu te sentais plus proche de la littérature que de l’art graphique. Quand on regarde précisément ton travail, on constate en effet que tu travailles tes scènes chaotiques comme une narration, en racontant une histoire… 

Je lis effectivement beaucoup plus de textes que de bande dessinées; Je vais rarement voir des expositions, ou dans les musées, et j’ai vraiment une culture très littéraire. J’ai d’ailleurs commencé à écrire des textes pornographiques quand j’étais adolescent, avant de me consacrer entièrement au dessin, qui est vraiment la façon dont je respire !

Avec mes dessins, j’essaie de rendre une certaine étrangeté, qui est vraiment propre au texte, selon moi. Beaucoup de dessins manquent de mystère, de dimensions… ça ne me produit pas toutes ces pétillantes explosions dans ma tête que me procure la littérature. Les textes me paraissent en général beaucoup plus proches du rêve que les dessins (même si paradoxalement les rêves nous paraissent très visuels). J’ai oublié de mentionner Abe Kobo parmi mes auteurs favoris. Si vous lisez La femme des sables, vous y trouverez différentes focales : des très gros plans (le monde des insectes, les grains de sable…) mais aussi une profondeur, une impression de vertige, avec ce trou que la femme doit faut sans cesse creuser sous peine d’être ensevelie. Je trouve que le film qui a été tiré de cette œuvre littéraire exprime très bien ce que j’essaie de faire en dessin, à partir des images que j’ai en tête !

Dans l’idéal, je voudrais que mes dessins soient assez « proches » pour qu’on puisse distinguer le grain de la peau de mes personnages, mais aussi comme s’ils étaient en même temps très « lointains »… C’est un peu dur à expliquer !

mavado 08
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

In Mexico, South and Central America guerrilla units are forming an army of liberation to free the United States. In North Africa from Tangier to Timbuctu corresponding units prepare to liberate Western Europe and the United Kingdom. Despite disparate aims and personnel of its constituent members the underground is agreed on basic objectives. We intend to march on the police machine everywhere. We intend to destroy the police machine and all its records. We intend to destroy all dogmatic verbal systems. The family unit and its cancerous expansion into tribes, countries, nations we will eradicate at its vegetable roots. We don’t want to hear any more family talk, mother talk, father talk, cop talk, priest talk, country talk or party talk. To put it country simple we have heard enough bullshit.


Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

Quels auteurs as-tu lu quand tu étais plus jeune ? Aimes-tu Jean Genet ? Un de tes livres, publié par Re:Surgo, s’intitule “Burroughs on Tumblr”, je suppose donc que tu aimes particulièrement cet auteur ? Que lis-tu en ce moment ? 

Une de mes révélations de jeunesse a été “Les 11000 verges” de Guillaume Apollinaire… ce livre est tellement porno, sale et drôle, je n’en reviens toujours pas! Je me le suis procuré quand j’étais très jeune, sans doute vers 12-13ans : il existait dans une version de poche à un prix ridiculement bas, et il n’y avait aucune mention sur la couverture comme quoi il était interdit aux moins de 18 ans ! Je ne sais pas s”il y a quelque chose de grand dans la culture française, mais le fait qu’on puisse acheter librement ce type de texte me semble fabuleux !

J’ai pour le moment assez peu lu Jean Genet, mais je commence à m’y mettre et j’adore. Le monde qu’il décrit, de malfrats, de prostitués et de travestis, toute cette fange et cette trivialité qu’il élève au niveau poétique le plus élevé, cela me parle, bien évidemment !

J’ai un amour immodéré pour les œuvres deBurroughs, même celles qui sont moins connues, comme sa seconde trilogie (Cities of the Red Night, etc.) et j’étais vraiment heureux de pouvoir exprimer cet attachement dans un de mes titres, grâce à Re :Surgo!

En ce moment, je lis deux livres : Prostitution de Pierre Guyotat qui est un fabuleux travail de la langue autour d’un bordel pour garçon dans l’Algérie des années 60, et Héros de Denis Jampen. C’est un auteur français qui n’a écrit qu’un seul livre, dans les années 70, et qui n’a été publié que cette année ! Cela raconte les massacres et les viols commis par quatre soldats sur de jeunes garçons, dans une ville imaginaire… Là encore, le travail de la langue est expérimental et ardu, mais remarquable ! J’aimerais vraiment arriver à un tel résultat avec mes dessins !

La France a été le berceau de bien des avant-gardes. Quelle est la situation aujourd’hui? Que se passe-t ‘il dans les domaines de la littérature, de l’art, du théâtre ? Y’a-t-il des artistes que tu veux nous recommander ? Que penses-tu d’Olivier de Sagazan par exemple ?

Là encore, je ne pense pas être le mieux placé pour en parler, je connais assez peu la nouvelle scène littéraire ou théâtrale. En dessin en revanche, je trouve qu’il se passe énormément de choses passionnantes sur la scène du graphzine et du fanzine! Des gens comme François de Jonge (qui dirige SuperStructure) ou encore le collectif réuni autour de la Revue Collection (qui est en partie à l’origine des fabuleux graphzines Lagon ou Volcan) produisent des choses fabuleuses en ce moment, équivalant à la revue Américaine Kramers Ergot des années 2000! J’aime bien aussi ce que font les anglais de la revue Mould Map… là encore, ce sont des sources d’inspirations importantes pour moi!

C’est amusant, je ne connaissais pas Olivier de Sagazan avant, mais je viens de regarder son site internet, et je trouve ça très fort! Mon travail artistique est essentiellement un travail autour de la représentation en dessin du corps, et ce qu’il fait me parle beaucoup!

» mavadocharon.blogspot.com

» dirtycharon.tumblr.com

l’interview avec Mavado Charon 09/ 15

segments en italiques extraits de WSB ‘Les garçons sauvages’


 

Mavado Charon: Take Revenge on Normalcy

mavado 01
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

The uneasy spring of 1988. Under the pretext of drug control suppressive police states have been set up throughout the Western world. The precise programing of thought feeling and apparent sensory impressions by the technology outlined in bulletin 2332 enables the police states to maintain a democratic facade from behind which they loudly denounce as criminals, perverts and drug addicts anyone who opposes the control machine.

Underground armies operate in the large cities enturbulating the police with false information through anonymous phone calls and letters. Police with drawn guns irrupt at the Senator ’s dinner party a very special dinner party too that would tie up a sweet thing in surplus planes.

Mavado Charon: About my artwork, I’m making comics and drawings since I’m a child, and I always wanted to express violent and sexual scenes… but didn’t really succed for many, many years. I’ve got thousands of bad drawings that I won’t show to anybody, because they’re awful. I was using the classical technique teached by comic artists: first you draw with graphit pen, then you ink with china ink and a (plume), but I was not comfortable with this technique. Then, five years ago, I started to (improviser mes dessins) with a rollpoint pen, on small sheets of bad paper. I was very happy with the result that make the drawing much more (vivant)! It was the begining of Mavado Charon’s career!

About publication, I first started to port my drawings on a blog, and was spotted by Billy Miller, the editor of the famous american gay magazine ‘Straight-to-hell’. He encourages me to show my artwork, and then I’ve started to publish here or there.

mavado 02
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

We been tipped off a nude reefer party is going on here. Take the place apart boys and you folks keep your clothes on or I’ll blow your filthy guts out.

Could you tell us about the resources feeding this imagination?

Mavado Charon: I’ve got, of course, numerous ressources of inspiration for my artwork, that are mixed togheter! There is childhood inspiration like Hokuto No Ken, the post-apocalyptic manga i was watching at TV when i was a kid, violent video games like Mortal Kombat or Final Fight, or even pro-wrestling! I can mention all the gay porn that i watch since i’m a teenager: from Treasure Island Media films (bareback movies focused on sperm) to the classical Falcon studios movies. The first John Waters movies!

I can of course mention the international weird graphic i love: the japanese Ero-Guro (the great Maruo) and Uta-Hema styles, italian 80′ violent and porn comics loke Ranxerox or Necron, and of course fanzines and graphzine, Le Dernier Cri and United Dead Artists at the first place!

One of my main graphical ressources is Henry Darger, the fabulous american artist! Of course because he made huge drawings with thousand and thousand characters that kill and torture each others, but also because he is talking about vengeance: the Vivian Girls are avenging themselves against adults, that kill children. I oftent think about this idea of “vengeance”, and my drawings can also express the vengeance of queer people (gay, trans, bi, weirdos, creeps…) against normality.

But my main source of inspiration come from litterature! I read a lot, and (l’oeuvre) of William Burroughs, D.A.F. de Sade, Pierre Guyotat,… this is where i find myself!

I love the idea that when you express something in artwork (drawings, texts…) you make it live, you make it happen. If Sade, Burroughs or Guyotat didn’t write what they write, I would be absolutly lost in this world! There is a place for me to live here because of there words, that create places to live for people like me. I just trying to make differents places where different people can live and (trouver refuge).

mavado 03
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

We put out false alarms on the police short wave directing patrol cars to nonexistent crimes and riots which enables us to strike somewhere else. Squads of false police search and beat the citizenry. False construction workers tear up streets, rupture water mains, cut power connections. Infra-sound installations set off every burglar alarm in the city. Our aim is total chaos.

We trace distinctive a way longing from the Surrealists to Bataille, then to Sade in French Literature. Where do you think this tradition is attached to; can we explain it as results of the effects of heterodoxal religions within that geography?

Mavado Charon: It’s true that, like many others, religions were very important for French culture, and I don’t know if it’s still that important. I think this tradition is also attached to (l’hérétisme) that mean “freedom of toughs” in Greek. The “Pilosophes des Lumières” form the French 18e centuries, the René Descartes was very important: It was a begining of an era where you can think the world without any god. Of course, the whole oeuvre de Sade was a war declaration against god, and it is fondamental for me. He was also one a the first writer to talk about homosexuality, sodomy… My drawings refer a lot to Sade!

mavado 04
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

Loft room map of the city on the wall. Fifty boys with portable tape recorders record riots from TV. They are dressed in identical grey flannel suits. They strap on the recorders under gabardine topcoats and dust their clothes lightly with tear gas.

They hit the rush hour in a flying wedge riot recordings on full blast police whistles, screams, breaking glass crunch of nightsticks tear gas flapping from their clothes. They scatter put on press cards and come back to cover the action. Bearded Yippies rush down a street with hammers breaking every window on both sides leave a wake of screaming burglar alarms strip off the beards, reverse collars and they are fifty clean priests throwing petrol bombs under every car WHOOSH a block goes up behind them. Some in fireman uniforms arrive with axes and hoses to finish the good work.

Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

In Mexico, South and Central America guerrilla units are forming an army of liberation to free the United States. In North Africa from Tangier to Timbuctu corresponding units prepare to liberate Western Europe and the United Kingdom.

Despite disparate aims and personnel of its constituent members the underground is agreed on basic objectives. We intend to march on the police machine everywhere. We intend to destroy the police machine and all its records. We intend to destroy all dogmatic verbal systems. The family unit and its cancerous expansion into tribes, countries, nations we will eradicate at its vegetable roots. We don’t want to hear any more family talk, mother talk, father talk, cop talk, priest talk, country talk or party talk. To put it country simple we have heard enough bullshit. 


Interview with Mavado Charon 09, 2015 / Segments in italics excerpted from W.S.B. ‘Wild Boys’

» mavadocharon.blogspot.com

» dirtycharon.tumblr.com


Mavado Charon: Normallikten İntikam Almak

mavado 01
Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

O huzursuz 1988 baharı. Uyuşturucu kontrolü bahanesiyle bütün Batı dünyasında baskıcı polis devletleri kuruldu. Duyuru 2332’de özetlenen, düşünce duygu ve duyumsal izlenimlerin teknoloji tarafından kesinkes programlanması politikası saye­sinde, polis devletleri demokratik bir görünümün ardına gizle­nip kontrol makinesine karşı çıkan herkesi yüksek sesle suçlu, sapkın ve uyuşturucu bağımlısı ilan edebiliyor. İsimsiz, sahte telefon ve mektuplar aracılığıyla verdikleri yanlış bilgilerle polisleri şaşırtan yeraltı orduları büyük şehirlerde faaliyet gösteriyor. Polisler silahları ellerinde Senatör’ün akşam yemeği davetini basıyor; ihtiyaç fazlası uçaklara dair ballı bir anlaşmanın yapıla­cağı çok özel bir parti bu.

Mavado Charon: Sanat eserlerimle ilgili olarak çocukluğumdan beri çizgi roman ve çizimler yaptığımı söyleyebilirim ayrıca şiddet ve cinsel sahneler resimlemek istemişimdir hep. Ancak bu konuda yıllarca pek başarılı olamadım. Kimseye göstermek istemeyeceğim binlerce kötü çizimim var, çünkü berbatlar. Çizgi roman sanatçılarının kullandığı klasik tekniği kullanıyordum: önce karakalemle çizersin, sonra çini mürekkebi ile dolguyu yaparsın, bu teknikten nefret ediyordum. Sonraları, beş yıl önce, basit ve küçük sayfalar üzerine tükenmez kalemle serbest çizimler yapmaya başladım ve çizimi daha ‘canlı’ kılan bu sonuçtan çok memnun kaldım. Mavado Charon hikayesi böyle başladı.

Yayınlarla ilgili olarak, önce çizimlerimi bir blog’a göndermeye başladım, ünlü Amerikan gay dergisi ‘Straight-to-hell’ in editörü Billy Miller’ın dikkatini çektim. Eserlerim konusunda beni cesaretlendirmesinden bu yana çeşitli yerlerde yayınlamaya başladım.

mavado 02
Mavado Charon, Kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

Bize burada çıplak bir esrar partisi yapıldığı ihbarı geldi. Ço­cuklar şöyle biraz açılın ve siz de üstünüzdekileri çıkarmayın sa­kın yoksa o pis bağırsaklarınızı havaya uçururum.

Bu imgelemi besleyen kaynaklardan biraz bahseder misin?

Eserlerimde tabii ki birbirine karışmış sayısız ilham kaynağı var! Çocukken televizyonda izlediğim post-apocalyptic anime Hokuto No Ken gibi, Mortal Kombat veya Final Fight gibi oyunlardaki şiddet ve hatta pro-wrestling. Ergenlik dönemimden beri izlediğim tüm gay-porno videolarını da sayabilirim: Sperme odaklı Treasure Island Media filmlerinden klasik Falcon Studios filmlerine kadar. Ve hatta John Waters’ın ilk filmleri.

Tabii ki uluslararası tuhaf grafik sanatlarından da bahsetmeliyim burda: Japon Ero-Guro (yüce Maruo) ve Uta-Hema tarzı, 80’lerin İtalyan şiddet ve porno çizgi romanları Ranxerox veya Necron, ayrıca  Le Dernier Cri ve United Dead Artists başta olmak üzere fanzin ve graf-zinler.

Asıl ilham kaynaklarımdan biri de efsanevi Amerikalı sanatçı Henry Darger’dır. Birbirini öldüren, birbirine şiddet uygulayan onlarca karakterli muazzam çizimler yaptığı için ve ayrıca intikamdan bahsettiği için : Vivian Girls, çocukları öldüren yetişkinlerden intikamlarını alır. İntikam kavramını sık sık düşünürüm ve çizimlerimde ibnelerin (gay, trans, ucube, sapık…) normallikten intikamlarını alması anlatılır.

Ama temel kaynağımın edebiyattır; çok okurum ve William S. Burroughs’un  l’oeuvre’si, de Sade’in D.A.F’ı,  Pierre Guyotat… bunlar kendimi  bulduklarım.

Bir sanat eserinde (çizim, metin…) ifade ettiğin bir şeye aynı zamanda hayat verdiğini, onu oldurttuğunu düşünmeye bayılıyorum. Sade, Burroughs ya da Guyotat düşlerini kaleme almamış olsalardı bu dünyada kaybolmuştum ben. Burada yaşayacak bir yerim var çünkü onların kelimeleri benim gibi insanlara yaşayacak alan yarattı. Ben, yalnızca farklı insanların yaşayabileceği ve iltica edebileceği farklı dünyalar yaratmaya çalışıyorum.

Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

Polisin kısa dalgasına yanlış alarmlar koyarak devriye araba­larını var olmayan suç ve ayaklanmalara yönlendiriyoruz, bu da başka bir yerden saldırıya geçmemize olanak tanıyor. Sahte po­lis timleri vatandaşların üstünü arayıp onları dövüyor. Sahte in­şaat işçileri caddeleri parçalıyor, su borularını ve elektrik bağlantılarını kesiyor. Ses-altı aygıtları şehirdeki bütün hırsız alarmlarını devreye sokuyor. Amacımız mutlak kaos.

Fransız edebiyatında sürrealistlerden Bataille’ye oradan Sade’a kadar uzanan ayrıksı bir edebiyat okuyoruz. Bu geleneği sen neye bağlıyorsun;  heterodox dinlerin bu coğrayadaki etkilerini öne sürebilir miyiz?

Dinin diğer toplumlarda olduğu gibi Fransız kültürü için de önemli olduğu doğru ama bu halen geçerli mi bilmiyorum. Sanırım bu gelenek ayrıca yunancada ‘düşünce özgürlüğü’ anlamına gelen ‘l’hérétisme’ le bağlantılı. 18. yüzyıldan ‘Pilosophes des Lumières’,  René Descartes çok önemli: artık Tanrısız bir dünyayı düşünebilme çağının başlangıcıdır. Tabiki de Sade’in tüm eserleri Tanrıya karşı açılmış bir savaş demekti ve bu benim için bir çok şeyin kökenidir. Ayrıca eşcinsellikten, sodomiden bahseden ilk yazardır. Çizimlerimde Sade’a bir sürü gönderme var.

Bir sanatçı olarak kimi zaman kendini edebiyata daha yakın hissettiğinden bahsetmiştin. Eserlerini incelediğimizde karmaşık sahnelere tanıklık ediyoruz, sanırım hikaye ve kurguya dayalı bir sanatçısın? 

Gerçekten de çizgi romanlardan daha çok edebiyatla ilgileniyorum. Nadiren sergileri ya da müzeleri gezmeye gidiyorum, ve aslında derin bir edebi kültüre sahibim. Zaten ergenlik dönemimde, kendimi tamamen çizime adamadan önce, pornografik metinler yazmaya başlamıştım, aslına bakarsanız bu benim yaşam tarzım.

Çizimlerimle birlikte, belirli bir yabancılık (tuhaflık) hissi vermeye çalışıyorum, bana göre bu daha çok edebiyata özel bir durum. Bir çok çizim, gizem ve boyuttan yoksun; edebiyatın kafamın içinde oluşturduğu tüm o parlak kıvılcımlara ve parıltılara yol açmıyorlar.

Edebiyat genellikle bana rüyaya, çizimlerden çok daha yakın görünüyor (rüyalar paradoksal olarak bize daha görsel görünse bile). Bu arada, favori yazarlarım arasından Abe Kobo’yu anmayı unuttum. La femme des sables (Kumların Kadını) kitabını okursanız, orada değişik odaklar bulacaksınız: Çok büyük planların (böceklerin dünyası, kum taneleri…) yanında, kadının durmadan kazmak zorunda olduğu çukura gömülmenin acısı altında bir derinlik, bir baş dönmesi etkisi… Bu romandan uyarlanan filmin, kafamdaki görsellere dayanarak, benim çizimde yapmaya çalıştığımı çok iyi ifade ettiğini düşünüyorum. İdeal olarak, çizimlerimin yeteri kadar ‘yakın’ olmalarını isterdim, karakterlerimin tenlerindeki grenler ayırt edilebilsin diye, ama aynı zamanda sanki çok ‘uzakta’ olmalarını… Bunu açıklamak biraz zor.

mavado 04
Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

‘Çatı katında bir oda, duvarda şehrin haritası. Elli oğlan taşı­nabilir ses kayıt cihazlarıyla TV’den ayaklanmaları kaydediyor. Tek tip gri flanel takım elbiseler var üzerlerinde. Kayıt cihazlarını gabardin pardösülerinin altına takıyor ve kıyafetlerinin üzerine birazcık göz yaşartıcı gaz püskürtüyorlar. Kama düzeninde bir grup oluşturup en kalabalık saatte saldırıya geçiyorlar, kayıt ci­hazları açık: ses patlaması, polis sirenleri, çığlıklar, polis copla­rının kırdığı camların sesleri, kıyafetlerinden çevreye yayılan göz yaşartıcı gaz. Etrafa dağılıp basın kartlarını takıyor ve olayları takip etmek için geri dönüyorlar. Sakallı Yippiler caddede elle­rinde çekiçlerle koşup her iki yandaki camları kırıyor ve geride çığlık çığlığa öten hırsız alarmları bırakıyor, sonra sakallarını çı­karıp yakalarını ters çeviriyorlar ve elli temiz rahibe dönüşüyor­lar ve bütün arabaların altına molotof kokteyli atıyorlar, BUUUMMM, arkalarında bıraktıkları cadde patlıyor. Bazıları işi bitirmek için itfaiyeci üniformaları içinde ellerinde çekiç ve hor­tumlarla olay yerine geliyor.’

Gençken kimleri okurdun, Jean-Genet’i sever miydin? Ayrıca Re:Surgo!’dan ‘Burroughs on Tumblr’ başlıklı ufak bir kitap yayınladın.

ençlik esinlerimden biri Guillaume Apollinaire’in Les onze milles verges’i (On Bir Bin Kırbaç)… Bu kitap o kadar pornografik, komik ve pisti ki hala atlatamıyorum. Çok gençken, tahminen 12-13 yaşlarındayken edinmiştim: Gülünç derecede düşük fiyatlı bir cep versiyonu vardı ve kapağında, 18 yaşın altındakilere yasak olduğuna ilişkin hiç bir ibare yoktu! Fransız kültüründe büyük bir şey var mı bilmiyorum, ama böyle kitapların özgürce satın alınabilmesi bana inanılmaz geliyor. Şu ana kadar pek fazla Jean Genet okumadım, ama kendimi vermeye başlıyorum ve tapıyorum! Tasvir ettiği dolandırıcıların, fahişelerin ve travestilerin dünyası; en yüksek şiirsel seviyeye çıkarttığı tüm bu çirkeflik ve bayağılığın, açıkçası benim için bir anlamı var!

Burroughs’ın eserleri için değişmeyen bir aşkım var, en az tanınanlara karşı bile, ikinci üçlemesi (Cities of the Red Night vs.) gibi. Ve Re:Surgo sayesinde, kitap başlıklarımdan birinde bu bağlılığı anlatabildiğim için gerçekten de mutlu oldum!

Bu aralar neler okuyorsun? 

Şu anda iki kitap okuyorum: Pierre Guyotat’dan Prostitution, harika bir çalışma, 60 yıllarında Cezayir’de bir genelev etrafında geçiyor, ve de Denis Jampen’den Héros. Bu Fransız yazar, 70 senelerinde sadece tek bir kitap yazmış, ve o da sadece bu yılda yayımlanmış! Hayali bir şehirde, dört asker tarafından genç oğlanlara yapılan katliam ve tecavüzleri anlatıyor… Burada da edebiyat deneysel ve gayretli, aynı zamanda dikkat çekici; ben de gerçekten çizimlerimle böyle bir sonuca ulaşmak isterdim.

mavado 05
Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

Meksika, Güney ve Orta Amerika’da gerilla birimleri Amerika Birleşik Devletleri’ni özgürleştirmek için bir kurtuluş ordusu ku­ruyor. Kuzey Afrika’da, Tanca’dan Timbuktu’ya kadar benzer bi­rimler Batı Avrupa ve Britanya’yı özgürleştirmeye hazırlanıyor. Uzlaşmaz amaçlarına ve üyeler arası farklılıklara rağmen yeraltı hareketi temel hedefler konusunda uzlaşıyor. Her yerde polis makinesine karşı yürümek istiyoruz. Polis makinesini ve bütün kayıtlarını yok etmek istiyoruz. Bütün dogmatik sözel sistemleri yok etmek istiyoruz. Aile birimini ve onun kabilelere, ülkelere ve uluslara kanserojen bir madde gibi yayılımını kökünden yok edeceğiz. Ailelerin, annelerin, babaların, polislerin, rahiplerin, ülkelerin ya da partilerin konuşmasını istemiyoruz artık Taşra ağzıyla söyleyecek olursak; yeterince saçmalık duyduk biz.

Fransa erken avangard’ın beşiğiydi. Şu an durum nasıl? Edebiyat, sanat, tiyatro alanlarında neler olup bitiyor, tavsiye edebileceğin bir şeyler var mı?

Burada, bu konu hakkında konuşacak en doğru kişi olduğumu sanmıyorum, yeni edebi ve teatral sahneleri pek az biliyorum. Öte yandan, çizimde, graf-zin ve fanzin sahnelerinde çok tutkulu şeyler olduğunu görüyorum. François de Jonge (SuperStructure yöneticisi) gibi insanlar ya da Revue Collection etrafındaki kolektif (Lagon ya da Volcan kökeninin bir parçası) bu aralar harika graf-zinler, muhteşem çalışmalar üretiyor, tıpkı 2000’lerin Amerikan dergi Kramers Ergot gibi. İngilizlerin yaptığı Mould Map dergisini de seviyorum. Bunlar yine benim için önemli ilham kaynakları!

Olivier de Sagazan hakkında ne düşünüyorsun? 

İlginçtir, Olivier de Sagazan’ı daha önceden tanımıyordum, ama internet sitesine baktım, ve çok güçlü buldum! Benim artistik çalışmam, esas olarak bedenin çizimdeki temsili üzerine bir çalışmadır ve bu beni çok konuşturur!


Mavado Charon ile söyleşi 09/ 2015

*italik bölümler: William S. Burrough ‘Vahşi Oğlanlar’. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Ahmet Ergenç çevirisinden alınmıştır. Özgün Adı: The Wild Boys


mavadocharon.blogspot.com

mavadocharon.bigcartel.com


 
 

Drawing A Bird: Dilara Özden ‘Bir Kuşu Çizmek’

Dilara Özden

‘William Gibson’ın romanları ve bilgisayar oyunları sayesinde Cyberpunk kültürüne pek de uzak sayılmam, bunlar beni zamanla bu dünyanın içine çektiler.’

27 Aralık 2018

Dilara merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden bahsetmeni istesek!?

Merhabalar! Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım bölümü mezunuyum. Üniversite döneminde, yaklaşık beş sene boyunca farklı tasarım ajanslarında çalıştım fakat istediğim hep daha özgün şeyler üretebilmekti. Çocukluğumdan beri çiziyorum ve hiç bırakmadım, fakat bunun ofislerde harcadığım vakitle birlikte yitip gitmesinden korkuyordum. Sanırım bu yüzden okulu bitirdikten sonra kendimi tekrardan çizime verdim. İstanbul’da bir kaç karma sergiye katıldım, dergilere, kitaplara bir çok şey çizdim ve pek çok mekan için illüstratif afişler yaptım.

Tokyo’da yaşadığından bahsettin, bunun senin için özel bir nedeni var mı?

Okulu bittikten dört gün sonra Tokyo’ya yerleştim. Evet, biraz hızlı oldu belki ama olması gereken de buydu. Erkek arkadaşım orada yaşıyor ve çalışıyordu, benim için de Tokyo’ya gitmek hep bir hayaldi, ta ki erkek arkadaşımın patronu, çalışmalarımı görüp, beni de ekibine dahil edene kadar. Şanslı olduğumu söyleyebilirim. Yapacağım iş yine grafik tasarım elbette ama daha fazlasını istiyordum. Tokyo’ya taşındığımdan bu yana hem çalışıp, hem de buradaki manga festivalleri ve küçük çaplı sergilere katılmaya başladım. Tokyo’da yer aldığım uluslararası sanatçılar platformu sayesinde çalışmalarımla neler yapabileceğimi keşfettim.

Bundan sonrası için hangi alana ağırlık vermeyi düşünüyorsun?

Bunu ben de kendime pek çok kez sordum; eğitim aldığım bıranşın benim için yeterli olacağını düşünmüştüm fakat sektördeki deneyimlerim bunun pek de böyle olmadığını kısa zamanda ispatladı ve kendimi yine en rahat ifade edebildiğim alanın çizgi alanı olduğunun farkettim, bundan sonrası için de pek değişeceğini sanmıyorum.

Dilara Özden ‘Don’t Wake Up’ 2016

Erotizm ile bilim-kurgunun harmanlandığı provokatif ve cesur bir stilin var…

William Gibson‘ın edebiyatı ve sci-fi video-oyunları sağolsun Cyberpunk kültürüne pek de uzak büyümedim ve bunlar beni zamanla o dünyanın içine çektiler. Teknolojinin dejenere ettiği yozlaşmış bir dünya kurgusu her ne kadar korkunç bir manzara olsa da sahnelediği çarpıcı gerçeklik, beni her zaman kendine çekmeyi başarmıştır. O dünya, bir gün gerçek olabilirdi; belki de oluyordu; bunları resmetmek istiyordum, bunları kurgulamaktan hoşlanıyordum.

Ve işlerimi sergileme konusunda şansım yaver gitti, çevremde kendimi ifade etmekten çekinmeyeceğim bir ortam vardı. Fakat bu küçük halkanın dışına çıktığınız vakit yandınız! Herkes size ‘marjinal’ demeye başlar. Sanırım Türkiye’de yaşadığım dönem daha provokatif bir tarz sergiliyordum; belki de yaşadığım coğrafyanın üzerimde yarattığı stresten dolayı. Buraya yerleştiğimden beri yaptığım çalışmaların daha sakin olduğunu kolayca farkedebilirsiniz.

Tokyo gibi gelişmiş bir metropolde yaşıyorsun, bizimkisi gibi geleneksel bir toplumsal geçmişi olan Japonya’nın modernleşme süreci hakkında ne düşünüyorsun?

Tokyo’nun, daha doğrusu Japonların, yaşamın her alanında, bugün için bile geleneklerinden kopmadıklarını görüyorum. Muhafazakar ve dışa kapalı bir topluluk, onları tanımak, anlamak pek de kolay değil. Yaşamlarında bir ‘saygı olgusu’ var ve bu saygılı olma durumunu korumak onlar için önemli. Hatta öyle ki Japonca ‘Saygılı Japonca’ ve ‘Normal Japonca’ diye ikiye ayrılmış durumda. Sanırım toplumun ‘efendi ve saygılı insan’ olma tahakkümü yüzünden günümüzde Japonya akıl almaz fantezilerin ve aşırılıkların merkezine dönüşmüş.


The third episode of AnsweRED is here! We turned to our Brand Creative team and invited Gabi Pešková and Dilara Özden to tell us more about their work at CD PROJEKT RED. Apart from that, we discussed game dev myths, video game quotes, and what it’s like to draw all day for work.

Dilara Özden was born in Istanbul in 1993, She’s a graphic designer and illustrator based in London. After studying graphic design at the Faculty of Fine Arts, Mimar Sinan University, she has worked for several design studios and companies in both Tokyo and Istanbul. Her works are based mostly on creating colorful, futuristic worlds with compelling stories. She has worked on titles like Cyberpunk 2077 and The Witcher Franchise with Cd Projekt Red and she is currently working as a Senior Illustrator at Ghost Story Games.


Dilara Özden ‘Ghost in the Shell’ 2018
Oyunlarla Dans / Dilara Özden / Cyberpunk 2077
Dilara Özden ‘Sexotheche’ 2016

Manga çizgi-roman, anime dünyasında ‘Princess Mononoke’, ‘Spirited Away’ gibi destansı eserlere paralel sapkın ve sadistik bir üretim alanının da varolduğundan bahsettin, sen kendini daha çok hangi alana yakın buluyorsun?

Haha! Güzel soru. Memleketteyken dile getirdiğin ‘sapkın ve sadistik’ yönü daha çok ilgimi çekiyordu fakat buraya gelip yaşamaya başladığınızda üretilen tüm bu eserlerin, toplumun bastırılmışlığından başka bir şey olmadığını farkediyorsunuz. İnsanlar çok sakin, en azından öyle olmaya alıştırılmışlar; siz de ister istemez uyum sağlıyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz ve zamanla kendi içinizde kaybolmaya başlıyorsunuz. Buraya taşındığımdan bu yana ‘ruhsal derinliği olan’ türlere kendimi daha yakın hissediyorum.

Japonya’nın tuhaf eğlence anlayışını ve karanlık iç dünyasını merak edenlere Rieko Yoshihara ve Hideaki Anno’nun animasyon filmlerini ve Junji Ito’nun mangalarını tavsiye ederim.

Edebiyatla aran nasıl, neler okursun?

William Gibson ile başlayan bir bilim-kurgu tutkusu var bende. Memleketten ayrılmadan önce en son Andy Weir’in iki kitabını bitirmiştim, Weir‘in son yıllarda macera/ bilim kurgu alanında ciddi bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Japoncam henüz okuma yapabilecek seviyede olmadığı için şimdilik burada bulabildiğim İngilizce romanlarla yetiniyorum; böyle olunca da maalesef pek de seçme şansım olmuyor.

Löpçük’ü nasıl buldun?

Löpçük gibi bir zine’i ‘ekstrem underground annual’ formatında raflarda görmeyi çok isterdim, şöyle en kalın siyah ciltlisinden. Çizerler olarak Löpçük’e daldığımızda dünyadan haberimiz yokmuş diyebiliyoruz. Orada, her zaman bilmediğimiz, anlayamadığımız bir sanatçı bulabiliriz. Dahası Löpçük, bu işlerin çözümlerine ve sanatçıların iç dünyalarına da yolculuk ediyor. Güzel bir sığınak diyebilirim.

Dilara Özden ‘Aki & Rabbit’ 2018

Bu aralar üzerinde çalıştığın özel bir şeyler?

Aki & Rabbit serisi üzerine çalışıyorum. Hikayesi kısmen yazıldı, Mart’tan sonra çizim aşamasına geçilecek. Bilim kurgu ve aksiyon türünden bir çizgi roman. Şimdilik bu kadar ipucu vereyim.

Alternatecyborg 2020 Teaser

頑張って!!!

alternatecyborg.net


SECRET LEVELS: