Emre Orhun ile Karanlıktan Aydınlığa

la nuit
Emre Orhun ‘La Nuit’ 2005

Çizerler de tıpkı çocuklar gibi sürekli bir şeyler karalayıp dururlar. Peki bu durum sende ne zaman kaçınılmaz bir hal aldı; ve neden? Mezuniyet çalışmamın üstesinden geldiğim vakitlerde büyümek istemediğimi ve çizimin o büyüleyici, fantastik dünyasında kalmak istediğimi farkettim. Sonrasında zaten mimarlık okumaya başladım. Çok geçmeden bu ‘ciddi’ sürecin ilgimi o kadar da çok çekmediğini, sanatla ya da çizimle ilişkili alanların içinde kalmak isteğimi  farkettim. Çizimin ciddiyetsiz bir mesele olduğunu kastetmiyorum ancak yirmili yaşlarındaki bir koca oğlan olarak fantastik ve renkli bir dünyanın içinde süper kahraman çizimleriyle ilgilenmeyi statik mekaniğe, geometriye ve mimari projelerin boğuculuğuna  tercih ettim…

Peki hayatının hangi noktasında bunun farkına vardın? Her şeyden vazgeçip okulu bırakmayı düşündüğüm, yaşadığım yeri terkedip seyahate çıkmak istediğim bir dönemdi. Münzevi bir halde Afrika turuna çıkmak yada Atlantik’i kanoyla geçmek istediğim dönemler. Fakat Afrika çok sıcak ve sıcağa katlanamıyorum. Sonrasında şunun farkına vardım: Okuduğumuz bu çizgi romanlar normal insanlar tarafından çizilmiş, yani zihinsel kapasitesi ekstra gelişmiş uzaylılar tarafından çizilip de  gezegene gama ışınları aracılığıyla gönderilmiş falan değiller. Şunu da fark ettim ki özel bir okula gidip çizim yapmayı öğrenebilirdim. İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa asla çizmeyi asla bırakmadım. Sanat okulunda okuduğum halde – benimki Emile Cohl’du – hep bir parantezin ve eğlencenin içinde hissettim kendimi, ta ki ‘düzgün bir meslek’ sahibi olmam gerektiğini farkedene kadar. Hala kendime iyi bir iş arıyorum… Mono-manyak gergin bir adamım ve hayatı ciddiye alacak biri gibi görünmüyorum.

 

L'ennui
Emre Orhun ‘L’ennui’ 2008

Çizim stilini ve karakterlerini  biraz anlatır mısın? Genellikle grotesk, absürd ve ekspresyonist bir sürrealizmin içinde gezindiğimi söyleyebilirim. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam ya da gerçekçi bir sanatçı olarak tanımlamıyorum. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, bu hem bir kusur hem de bir avantaj ve ben bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim anlayışıma göre resim gerçekliğin bire bir yansıması olmamalı, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bu bana saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır. İlham alınan dış dünya ile benim üreteceğim çizim arasında gözümün, beynimin ve elimin oluşturduğu kompleks bir süzgeç var. Algılarım zaten görünen şeyleri bir birinden ayırıyorlar, duyduğunu, hissettiğini… Beynim ise yeniden uyarlıyor, organize ediyor; bazen sembolik bir biçimde bazen ise anarşik bir yolla, bazen besleyici bir biçimde bazen ise sadeleştiren. Sonra bu durum elimden adeta akar, burası da en zorlu adımdır. Çünkü elin kendisi isyankar ve kontrol edilemeyen bir yaşam döngüsüyle donatılmıştır. Benim irademe karşı itaatkar görünmüyor, asi ve kontrolsüz duruyor. Yıllardır birlikte yaşamamıza rağmen, belki biraz daha huzurlu ve armonik, fakat halen bazı sürprizleri barındırıyor. Bu sürprizler bazen güzel, çoğunlukla ise felaket oluyor.

Çizmenin sana kişiliğini keşfetmende ve analiz etmende nasıl faydaları oldu? Öncelikle, bu benim sabırlı ve titiz bir insan olduğumu farketmemi sağladı. Temel olarak kullandığım scratchboard tekniği sıkıcı ve uzun bir iştir. Başka sanatçılar on tane üretirken, ben ancak bir çizim üretebiliyorum. Böyle olması hoşuma gidiyor, dünya alabildiğine hızlıyken ben bir salyangoz gibi hareket ediyorum, kendimi senkron dışı hissediyorum. Ve çizimlerin, ruhun kesinlikle bir aynası olduğu kanaatindeyim. Kimileri kurnazlığı ile bunu gizlemeye çalışsa bile şundan gayet eminim ki:  Her ne isek onu çiziyoruz. Çizimin zayıf, içeriğin tutarsız ve ilginçlikten uzak olduğu durumlarda bile – ki bunlardan fazlasıyla var – en başarısız resimlerime bile özel bir sevgi beslerim, çünkü özgün bir samimiyetleri vardır.

 

Sperzilla
Emre Orhun ‘Sperzilla’ 2011

Siyah beyaz çalışırken hissettiklerini nasıl yorumlarsın? Aslında rengi severim. Ama çizime sırf renkli olsun diye ya da onu daha sevimli bir hale getirmek için renk katma fikrini sevmiyorum. Siyah- beyaz ve gri tonlar geniş bir palet şeklinde arayışlarımı yeterince karşılıyor, kendimi ifade etmeme yetiyor. Tekniğin ağırbaşlılığı belli bir soyutlamayı da beraberinde getiriyor ve bu da beni sayısız renk karmaşasından, amacımdan sapmamı engelliyor. Siyah ve beyazın direk kullanımı her yönüyle zaten mevcut; bunun kompozisyon için sadece biçim ve ışığa ihtiyacı var. Ve benim açımdan meselenin özü, sahneyi canlandıracak bu ışığın arayışıdır, scratchboard tekniğine has ince beyaz çizgilerinin, formları meydana çıkarması ve siyah bir yüzeyde ışığı yoğunlaştırarak canlandırması. Bundan sonraki asıl problem ise dozaj, siyah ve beyaz arasındaki doğru dengeyi bulmak ve nasıl altından kalkacağını keşfetmek. Hepsinden öte, özenti çizimler yapmamayı öğreniyorsun, fazla ileri gitmeyi göze alamadığın işlere nazaran çok daha uzaklara gidiyorsun. Bu, katettiğin yoldan çok da fazla geri dönemediğin bir teknik… Son yıllarda işlerimde siyah-beyaza daha yoğun bir biçimde odaklandım, özellikle de bunu gerektiren bazı projelerde. Kendimi doğuştan pek renkli biri olarak görmesem de bazı işlerimde renk kullanmayı seviyorum. Benim için renkler çoğunlukla sembolik, en azından bu benim renkleri kullanmayı sevdiğim bir yorum biçimi ve sadece gerekli durumlarda renklere soyut değerler vererek uyguluyorum. Ayrıca ben gerçekçi olmaktan oldukça uzağım; renk sadece nerelerde benim amacıma hizmet ediyorsa oralarda var ve bu durum dış gerçekliğin yansıması da değil.

Senin işlerini ve başarılarını göz önüne alırsak , senin için neler saygıdeğer ve önemli? Öncelikle kendini, gelişmenin önemli olduğu yönünde ikna etmelisin, öyle ya da böyle kendini yenilemek, tekrara düşmemek açısından. Ve sonra, yüzlerce çizimden sonra farkediyorsun ki yapmış oldukların aslında aynı tema üzerinden yola çıkılmış bir çeşitlemeden ibaret, tabi zamanla yeni şeyler eklenmiş, gelişim göstermiş. Benim perspektifimden bakınca bunlar çoğu zaman kaçış, kendine acımak, kendine dönüşüm, yaşamın traji-komik doğası etrafında dönüp duruyor.

Sanatsal amaçların neler? Kendine ne gibi hedefler koydun? Ya da neler seni gerçekten motive eder, her ne kadar kendini bunlara uzak hissediyor olsan da… ‘Amaç’ ve ‘Sanat’ ele alındığında çok farklı iki sözcük. Sanat, benim açımdan, ilgisiz olmalıdır. Açık konuşmak gerekirse sanat tüm estetik, teknik veya ticari hedeflerden sıyrılmalıdır. Bir sanat eseri ancak görüldüğünde varolur ve amaç tabii ki de izleyiciyi göz ardı etmemektir. Kağıdın saflığına müdahele etmek kadar izleyicinin beklentilerini karşılama konusunda da oldukça becerikliyim. İsterdim ki çok daha fazla çizimim olsun. Hatta bunlar illüstrasyon, çizgi roman ve kurumsal işler dahi olsalar.

 

emre 02
Emre Orhun ‘Whiny Tunes’

 

*1976’te Çin’de doğdu. 1993 yılından bu yana Fransa’da yaşıyor ve çalışıyor.
Röportaj Anne & Julien tarafından yapılmıştır. HEY ! Modern art & Pop Culture #15 (Eylül 2013)

emreorhun.com

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s