‘Geleceğin Amcıkları’ : VNS Matrix ve Siberfeminizm

Siberfeministler 90’lı yıllarda ortaya çıkan, teknolojiyi cinsiyet ayrımlarını bozacak bir yol olarak gören, öfkeli ve bol şamatalı, tekno-ütopist bir gruptu.

‘We Are the Future Cunt’:

CyberFeminism in the 90s

Çeviren : Öykü Kaptan

Siberfeminizm: 90’larda ortaya çıkan, Dot-com balonuyla beraber sönmesinden önce bir nesil feministi harekete geçiren düşünce, eleştiri ve sanat akımı. Siberfeminizm terimi 1991’de, siberkültürün atak yaptığı, internetin kamuda yaygınlaşmaya başladığı dönemde, İngiliz kültür teorisyeni Sadie Plant ve Avustralyalı sanat kolektifi VNS Matrix tarafından eşzamanlı olarak ortaya atıldı.

Siberfeminizm aşağı yukarı şöyle görünüyordu:

The Cyberfeminist Manifesto for the 21st Century by VNS Matrix

“biz modern amcıklarız
mantık karşıtı
sınırsız, bağımsız, merhametsiz
sanata amımızla bakar, amımızla sanat yaparız
mutluluğa deliliğe kutsallığa şiire inanırız
“yeni dünya düzensizliğinin” virüsüyüz
sembolleri içeriden bitirenleriz
kodaman işlemcisinin sabotajcıları
klitoris matrikse giden direkt yoldur
VNS MATRIX
ahlaki kodların terminatörü
çamurun askerleri
sefilliğin sunaklarına inen
içeri sızan, bozan, yok eden
biz gelecek amcıklarıyız”

Siberfeministler teknolojiyi cinsiyet ayrımcılığını bitirecek bir araç olarak gören tekno-ütopik düşünürlerdi. Elbette dijital dünyanın ve ondan doğan kültürlerin spekülatif olduğunu ve en az reel dünya kadar cinsiyet-güç dinamiği içerdiğini biliyorlardı. “Siberfeminist” kelimesinin kendisi bir bakıma 80’lerdeki siber-punk edebiyatının mizojinist eğilimlerinin bir eleştirisiydi. Yine de siberfeministler, interneti feminist özgürleşme için bir araç olarak görüyorlardı.

O dönemlerde internette sevilesi çok şey vardı. Çizgisel olmayan bir edebiyattan ve sanat pratiklerinden gelen feministler anlatısal olmayan hiper-metinleri birer iletişim aracı olarak gördüler. Feminist eleştirmenler internet bağlantılarını 70lerin kadınların bir araya gelerek benzerlik ve farklılıklarını konuştuğu farkındalık yaratıcı üçüncü nesil feminizmiyle karşılaştırdılar.

“Mevzu makinelerle iktidar veya teslimiyet ilişkisi kurmakta değil; bilakis, kadınlar ve teknoloji arasında muhtemel ittifaklar, ilişkiler ve birlikte evrimleşebilen imkanlar keşfetmekte.”

(MIT’nin sanat dergisi Leonardo, 1998.)

Siberfeminizmin net bir tanımını yapmak neredeyse imkansız. Aslında, 1997’de, Birinci Siberfeminist Enternasyonal’de katılımcılar bu terimi tanımlamamakta karar kıldılar, bunun yerine siberfeminizmin ne olmadığı üzerine 100 “Antitez” kaleme aldılar. Listeye göre siberfeminizm : satılık değildi, postmodern değildi, bir moda ifadesi değildi, piknik değildi, medya balonu değildi, bilimkurgu değildi –ve bence en iyisi- “sıkıcı oğlanlar için sıkıcı bir oyuncak değildi.”

Gerçekten de hiç sıkıcı değildi. Siberfeministler için, siber alan yaratıcı deneyimler için dolambaçlı bir alternatif evrendi. Devrim niteliğinde CD’ler yaptılar, (Linda Dement’in “Cyberflesh Girlmonster”ı) web tabanlı multimedya sanat eserleri ürettiler, Sanal Gerçeklik Modelleme Dili ile oynayıp ataerkisiz bir dünya inşa ettiler, istedikleri her şekli alıp zevk ve bilgi arayarak internette gezdiler. Video oyunları bile yaptılar. En bilinenlerinden biri bir başka VNS Matrix projesi olan All New Gen’di.

Yukarıdaki 1995 tarihli resimde, Toronto YYZ Gallery’deki All New Gen görülüyor. All New Gen’de kadın “siberorospular” ve “anarko siber-teröristler”, tekno-endüstriyel kompleksin Ödipal somutlaşması olan Big Daddy Mainframe’i hackleyerek Yeni Dünya Düzensizliği’nin tohumlarını ekiyor ve fallik gücün hükmünü sona erdiriyor.

All New Gen’e giriş yaptığında oyuncuya ilk olarak : “Cinsiyetiniz? Kadın, Erkek, Hiçbiri.” diye soruluyor. Tek doğru cevap “Hiçbiri” – çünkü diğer tüm cevaplar oyuncuyu oyunu sonlandıran sonsuz bir döngüye atıyor. All New Gen’de enerji “G-slime” ölçüsüyle ölçülüyor, Mainframe’e ve tetikçilerine karşı olan savaşta (“Circuit Boy, Streetfighter ve tüm diğer sikkafalar”) oyuncu “mutant she-ro DNA sürtükleri”nden yardım alıyor. Düşünebiliyor musunuz?

The DNA Sluts, All New Gen’den bir kare. Kaynak: Virginia Barratt

Klitoris Matrikse Giden Direkt Yoldur

Siberfeminizmi 2014’te tekrar incelemek bir zevk. Öncelikle, çok eğlenceli. Bomba gibi bir dili var. İnternet’te “klitoris matrikse giden direkt yoldur” veya “biz gelecek amcıklarıyız” gibi cümleler barındıran manifestolar yazan feministler artık yok, en azından benim okuduğum bloglarda. Ve internetin yeni imkanlarına olan ilgi hızla yayılıyor.

Romancı Beryl Fletcher, Cyberfeminism : Connectivity, Critique + Creativity için yazdığı 1999 tarihli makalesinde,

“Siber alanın hayal gücünün ve dilin sınırlarını zorlama potansiyeli var. Siber alan büyük bir kütüphane, dedikodu seansı ve politik, duygusal bir alan. Kısacası, feministler için harika bir yer.”

diye yazmıştı.

Donna Haraway, 1991 tarihli makalesi A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century’de, “Tanrıça olmaktansa cyborg olmayı yeğlerim.” diyordu.

Elbette ki bu tekno-ütopik umutlar gerçekleşmedi. Siberfeminist düşünür ve sanatçılar interneti kadın düşüncesi ve ifadesi için bir oyun alanı olarak gördüler, fakat 2014’te kadınlar internette, fiziksel alanda yaşadıkları tehdit ve anksiyeteyi yaşamaya devam ediyorlar. Susturulma, tehdit edilme, zorbalığa uğrama korkusu gerçek hayatta olduğu kadar dijital dünyada da geçerli. Anita Sarkeesian gibi video oyunu eleştirmenleri medyada kadınların daha iyi temsil edilebileceğini söylediği için düzenli olarak taciz ediliyor.

Ve elbette anonimlik! Siberfeministlerin cinsiyet sınırlarını aşmak için güzel bir yöntem olarak gördüğü anonimlik, şimdi internette vahşi mizojinist düşünceleri gerçekleştiren temel araç durumunda. YouTube yorumlarında, forumlarda, e posta kutularında ve Twitter’da kadınlara yöneltilen @yanıtlarda… Sorun, siberfeminizmde değil. Sorun, dijital ve gerçek dünyanın neredeyse tamamen kesişmesinde. Gerçek dünyanın problemleri artık dijital dünyanın problemleri oldu. İnternet artık ayrı bir alan değil, bizler de internetten ayrı düşünülemeyiz.

Yine de umut var. VNS Matrix’in kurucu üyelerinden Virginia Barratt’ın 2014’te yazdığı gibi,

“siberfeminizm katalitik bir andı, geek kızları harekete geçiren, makineleri zevkli ve ıslak kılan, küfürlü tekno-porno kodunu serbest bırakan kolektif bir memetik zihin virüsü idi… Feminist isyanın “temiz ve düzgün” bedenlere kirli bir şekilde dönüşmesini izlerken, cyborg feminist neslin zaman ve mekanı büküşünü hissediyorum.”

Yakın zamanda, hatta seneye, VNS Matrix’in 21.Yüzyıl Siberfeminist Manifestosu Forever Now isimli bir sanat projesi için uzaya gönderilecek.

Dünyaya geri dönmemiz gerekirse… Kadınlar, cinsiyet, güç ve teknoloji hakkında internette esaslı tartışmalar dönüyor. Fakat tartışma platformları Siberfeministlerin tahmin ettiğinden farklı. CD’ler aracılığıyla farkındalık yaratmıyoruz, Amazon kılığına girmiyoruz ya da hiper-romanlar yazmıyoruz. Bunlar yerine, Facebook gruplarında fikir paylaşıyor, online dergiler çıkarıyor ve sorunlara ışık tutmak için hashtagler oluşturuyoruz. 

Daha az karşıkültür, daha çok alıcı. Jian Ghameshi tacizi, Gamergate, Ray Rice’ın eşini yumruklaması gibi korkunç mihenk taşlarına rağmen, gelen ilgiyle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz: Konuşmak, eğitmek, sinirlenmek gibi.

Gamergate’in kültürel sonuçlarından sonra, Siberfeminizm’e ve meyvelerine daha makul bir paralel evren totemi olarak tutunuyorum. Teknoloji her zaman cinsiyetçi olsa da, her zaman başka ihtimaller de olduğunu bilmek beni rahatlatıyor. Teknolojik araçları var olan gerçekliğimizin bir devamı olarak kullanmak yerine, hayallerimizi düzenlemek için kullanabiliriz. Hiçbir şey için geç değil. Geçmişin başarısız ütopik fikirleri ne olabileceğini gösterirken, aynı zamanda hala neler yapabileceğimizi de gösteriyor.

“Matriks hizmetçiler video oyununda pis işler çeviriyor” Avustralyalı gazete The Age’in VNS Matrix başlığı, 1995.

Birinci dalga internet siberkültürünün aktivistlerinden, entelektüellerinden, peygamberleri ve ucubelerinden ne öğrenebiliriz? Stewart Brand, Lawrence Lessig ve daha nicelerinin ününe katkı sağlıyor olsak da, sonradan demode kalan tavırlar takınanları, yanlış tahminlerde bulunanları, internette karşılık bulamayan sesleri unutmuş gibiyiz.

Siberfeminizmi unutmamalıyız. VNS Matrix’i derinlerden çıkarıp damarlarımıza bir parça enjekte etmeliyiz. İyi gelecektir. Bu kadınların sesleri –kimi tuhaf, kimi sinirli, kimi komik ama kesinlikle Big Daddy Mainframe karşıtı- günümüzün online feminizm üzerine olan tartışmalarından oldukça uzak kaldı. Her “oyun gazeteciliği ahlakı” tartışmasında, kadınların oyunlarda temsil edilişi ve online yorumlardaki tutumlara haklı karşı çıkışları görmezden gelindiğinde, her online ölüm tehdidinde ya da ifşa girişiminde, Geleceğin Amcıkları’nın gelip sunuculara bir tutam mantık katmasını özlemle bekliyorum.


Bu yazı, internetteki feminist tarihi inceleyen bir serinin bir parçasıdır.

İkinci kısım: “İlk Siberfeministlerin Sözlü Tarihi”.

‘We Are the Future Cunt’: CyberFeminism in 90s / Claire L. Evans, Vice Media, 2014

VNS Matrix

Çeviren: Öykü Kaptan
oykukaptann @ outlook.com


Filles Derrière Les Livres : Joie Panique Èditions

Filles derrière les livres…

“Nous ne manquons d’idées, ni d’envies et comptons bien rebondir bientôt et continuer à propager la Joie Panique à travers le monde.”

L’ Interview avec Joie Panique Éditions vol.2

Bonjour Célia, l’interview que nous avons eue il y a deux ans a vraiment attiré beaucoup d’attention et elle m’a fait très plaisir. Bien que vous soyez une jeune publication, de quoi dépendez-vous pour avoir déjà un public aussi large que celui-là ?

Merci Erman ! Nous n’avons pas l’impression d’avoir un public très large… Nos publications restent encore confidentielles. Bien sûr, nous essayons d’utiliser les réseaux sociaux pour faire connaître nos livres, et nous comptons aussi beaucoup sur les libraires que nous démarchons seules !

Nous vivons en quarantaine depuis environ un an. Comment le processus de pandémie auquel les activités ont été suspendues a affecté la scène culturelle et artistique parisienne; Comment avez-vous affecté le processus en tant que JP ?

Comme tout le monde, les restrictions sanitaires nous ont durement touchées. Nous avons été freinées dans notre élan : d’abord par la fermeture des librairies, puis par la difficulté sociale qui a touché tout le monde, et enfin l’impossibilité d’organiser les événements (dédicaces, rencontres, salons, festivals) que nous avions prévus. Nous ne manquons cependant ni d’idées, ni d’envies et comptons bien rebondir bientôt et continuer à propager la Joie Panique à travers le monde. ; )

Stéphane Blanquet pour FEU (2019)

Quel genre de relation entretenez vous avec Blanquet et UDA en que JP ? Je ne savais pas que vous travailliez ensemble.

Blanquet est un artiste que l’on admire depuis toujours. Il est présent dans tous les livres Joie Panique. Et les éditions United Dead Artists sont bien sûr une référence et une source d’inspiration pour nous. Le fait que l’une d’entre nous (Célia) travaille avec lui sur la Tranchée Racine hebdomadaire est juste une ramification sans lien direct si ce n’est la curiosité insatiable, l’amour pour les belles images et le plaisir de le soutenir dans son projet fou !

Joie Panique exhibition au Bar à Bulles à Paris, 2019

Nous pensons que les émotions, fantasmes et pensées seront toujours plus forts que le medium par lequel ils sont exposés.

Souhaitez vous parler des développements depuis 2019 ? Je pense que vous avez organisé une soirée de lancement pour Prèmices et une exposition pour EAU & FEU. Quelle ligne comptez-vous continuer dans la période à venir ?

Depuis 2019, après PRÉMICES, nous avons publié deux nouveaux recueils qui se répondent en réunissant les mêmes artistes sur deux thèmes complémentaires : FEU et EAU. Nous avons effectivement fait une belle soirée de lancement à cette occasion, avec une exposition de toutes les images JOIE PANIQUE, au Bar à Bulles à Paris ! Depuis, nous réfléchissons à de nouveaux projets, sans doute hors recueils thématiques (pour lesquels nous souhaitons faire une petite pause) : peut-être des monographies d’artistes ou des duos textes-images… Le Covid nous a certes ralenties, mais nous n’avons pas dit notre dernier mot !

Feuilletage panique du recueil artistique collectif de Joie Panique Éditions : FANTASMA !

Au final, il revient à chacun de saisir la beauté, la singularité, ce qui le touche, et de laisser le reste de côté.

Dans une géographie où de nombreux artistes, éditeurs et galeristes travaillent notamment dans les grandes villes comme Paris et Marseille en France, cette situation alimente-t-elle un certain environnement concurrentiel ? Si “oui”, où vous voyez-vous dans cette atmosphère ?

Nous sommes conscientes qu’il existe une offre plurielle voire pléthorique dans l’édition indépendante de nos jours (ce qui rend plus difficile de nous faire connaître vraiment), mais nous pensons sincèrement que nous pouvons tous être complémentaires et qu’il devrait y avoir de la place pour tout le monde. Et cette profusion peut aussi être une émulation.

Qu’aimeriez-vous dire sur des écrivains comme Lydia Lunch et Kathy Acker? Qu’est-ce qui rend ces vieux artistes si spéciaux pour vous ?

Oui. À titre personnel, ces artistes font partie de nous, de nos références, depuis notre adolescence, et nous semblent parfois bien plus audacieuses et transgressives que de nombreux artistes actuels. Elles restent essentielles pour nous, et on retrouve leur empreinte dans nombre de mouvements d’aujourd’hui.

Markus Åkesson ‘Psychopomp Club’ 2014

Nous vivons à une époque où la «visibilité» à travers les médias sociaux est au premier plan; Pensez-vous que cette roue de production-consommation d’image rapide et les réseaux de partage nuisent et déprécient l’Art et l’artistique?

Oui et non. Nous pensons que les émotions, fantasmes et pensées seront toujours plus forts que le medium par lequel ils sont exposés. Mais il est vrai que les réseaux sociaux peuvent induire une surconsommation voire une surenchère qui pose question… Au final, il revient à chacun de saisir la beauté, la singularité, ce qui le touche, et de laisser le reste de côté.

Merci d’avoir pris le temps de parler, nous sommes impatients de voir les nouvelles éditions de Joie Panique, si vous avez quelque chose à ajouter pour les lecteurs, soyez les bienvenus.

Merci à toi Erman, pour ton soutien indéfectible et ton enthousiasme ! À très vite pour la suite, stay tuned !!

Confinez dans la beauté avec les livres Joie Panique !!!

Carole & Célia

Joie Panique Editions


Modern Teknolojinin İnsan Bedenini Yeniden Şekillendirmesi : Cronenberg ve Beden

Videodrome (1983)

“Beni ‘et’ (flesh) hakkında bilgilendirdiğini düşünüyor olabilirsin ama sen aslında herkesin anladığı ‘et’i biliyorsun. Ben burada ‘et’in maskesinin ötesine geçmekten bahsediyorum… Plazma havuzuna dalmaktan…

Cronenberg ve Beden

Orhan Anafarta, 1998

Cronenberg anlatısını motive eden temel düşünce, fizyolojik tanımı ve bütünlüğü şüphesizce kabul edilen insan bedeninin aslında baskın kültür ve ideolojinin sonsuz nesnel olasılıklar ‘zemini’ üzerine çizdiği bir ‘figür’ olmasıdır. Diğer bir deyişle, ’özne’nin malzemesi olarak algılayıp kabul ettiğimiz, sınırları, işlevleri, ve cinsel kimliği net bir şekilde tanımlanmış beden sadece görsel bir imgedir, ve bu imge, her ne kadar biyoloji tersini iddia etse de, ancak öznenin toplumsal bir dilin parçası olması ile şekillenebilir. Böyle bir süreçten henüz geçmemiş bir bilincin algılayabileceği olası beden figürleri dokunma duyumlarının değişken ve dağınık gruplaşmala­rından dolayı hem görsel bir bütünlükten uzak hem de her özne için farklı olacaktır. Lacan, görsel beden imgesinin oluşumunu ‘ayna evresi’ olarak adlandırdığı bir sürecin etkisi olarak açıklıyor. Bu süreç içinde, çocuk aynadaki tutarlı ve sınırları belli yansıması ile özdeşleşip bu imgeyi ‘ben’ olarak kabullenir, ve o andan itibaren çevresi ile girdiği her tür ilişkiyi ‘kendisi’ ile ‘öteki’ nesneler arasına kesin bir sınır koyan bu imge aracılığıyla algılar. Aslında, böyle bir algı biçimi için mutlaka aynaya bakmak gerekmiyor, zira, içine doğduğumuz sosyal ortam bedenlerin ve nesnelerin birbirleriyle girebilecekleri işlevsel ilişkileri zaten böyle bir görsel bütünlük ve ayrımı temel alarak tanımlamış durumda. Parsellenip kategorize edilmiş bedensel organların her biri onları kumanda eden aklın araçları olarak kendilerinden beklenen anlamlı hareket ve fonksiyonları yerine getirirler.

Videodrome (1983)

Kontrolden çıkan teknolojinin motive ettiği ve ölümle son bulan, psikolojik ve bedensel parçalanma…

Cronenberg’in bilinçli olarak bozmaya veya tersine döndürmeye çalıştığı bu ‘işlevsel beden’ algısı günümüzün en iddialı bilim-kurgu filmlerinde dahi gelişen teknolojiden hiç etkilenmeyen bir unsur olarak korunmakta. Buna örnek olarak Terminator 2 (Cameron, 1991) ve Robocop (Verhoeven, 1990) gibi filmlerde sıkça kullanılan bir çekim türünü gösterebiliriz: ‘android’in gözünden görünen dünya. Android etrafını üzerinde veriler ve komutlar yazan bir bilgisayar ekranı aracılığıyla algılar; bu ekran üzerinde hem görüş alanına giren bir olayın olası yorumları hem de androidin bu durum karşısında bedenini nasıl kullanması gerektiğini belirten açıklamalar yazılı şekilde belirir. Bu durumda, yarı insan yarı makina olan öznenin bedeni kafasının içinde bulunan ayrı bir bilinç tarafından yönetilmektedir; yani, akıl bedenden tamamen ayrı ve ‘rasyonel’ bir varlıktır ve kapasitelerini çok iyi bildiği bedensel organların hareketlerini kontrol eder.

Bu tür bir akıl-beden ilişkisine muhalefet eden Cronenberg için teknolojinin insan bedeni üzerindeki olası etkileri rasyonel bilinç ve beden figürünün hala korunarak bu iki unsurun sadece bir bilgisayar ekranı ile bağdaştırılmasından çok daha karmaşık ve problemli olmalıdır. Daha doğrusu, teknoloji, çağdaş bilim­kurgunun tercih ettiği gibi, masum bir uzantı değil fakat beden denen imgeyi bozup ona farklı figür stratejileri uygulayabilecek bir ‘ajan’ konu­mundadır. Cronenberg’in bu bahane ile her filminde insan bedenine alışılagelmemiş ‘işlevler’ yüklediğini görebiliriz. Genel olarak bütün hikayelerde kahraman teknolojik bir operasyona maruz kalır ve bedeni tanıdık beden imgesine aykırı bir forma girerek kendine ve etrafına problem yaratmaya başlar. Aslında Cronenberg’in, birbirini izleyen her filminde, teknolojiyi bir ‘araç’ olmaktan bir varoluş durumu olmaya doğru dönüştürdüğü görülebilir; anlatı yöntemlerinin de farklılaştığı bu gelişim süreci içinde yönetmenin insan bedeni ile ilgili anarşik tavrı farklı açılardan ortaya konsa da kendini hep korumuştur. Rodley’in ‘Cronenberg projesi’ diye adlandırdığı bu 20 yıllık çabanın değişen bağlamlarda görüntülediği düşünce ise: insan bedeni, diğer bedenler ve nesnelerle kurduğu ilişkiler açısından, sayısız farklı olasılıkları barındırır, akıl bunları kabul etmeye yanaşmasa dahi…

Videodrome’da Bianca O’Blivion’un ‘yeni et’ [the new flesh] diye adlandırdığı şey tam da böyle bir akıl dışı beden figürü. Yeni et ne aklın komutlarını dinler ne de yaptıkları bir mantık çerçevesine oturtulabilir, o akılcı bir tanımla tam bir canavardır. 1979 yapımı The Brood’dan ’psikoplazmik’ tedavi gördüğü için kanser olan hastanın sözlerini hatırlarsak: ‘Doktor Raglan bedenimi bana karşı başkaldırmaya kışkırttı…’ Böylece, korku sinemasının kullanageldiği canavar ‘Öteki,’ Cronenberg filmlerinde teknoloji ajanlığı ile ‘kendi varlığının farkına varmış olan’ bedenin ta kendisi haline gelip onu kontrol eden özneye karşı bir tür savaş açıyor (Bukatman, 267). Bu tür bir bedensel başkaldırının en çarpıcı tezahürünü de bu filmlerde önemli yer tutan tuhaf cinsel birleşme sahnelerinde görürüz. ‘Yeni et’ özne- nesne, erkek-dişi, veya penis-vajina gibi kategorileri tanımadığı için cinsel tatmini toplumsal normlara göre iğrenç sayılabilecek karşılaşmalarda arar. Max Renn (Videodrome) sevgilisi Nicki’nin sağına soluna iğneler batırır, üzerinde sigara söndürür; Gallimard ve Song (M Butterfly) bir sandalye üzerinde yarı giyinik olarak nasıl becerdikleri belirsiz bir şekilde sevişirler; ve, tamamı bu tür bir sapkın cinsellik üzerine kurulu Crash’in (1996) bir sahnesinde James Ballard (James Spader) Gabriel’i (Rosanna Arquette) bacağındaki vajina benzeri bir yaraya girerek tatmin eder. Bu tür bir seks Elizabeth Grosz’un ‘orgazmik beden’ olarak adlandırdığı, bedenin kendine ait bir bilinç oluşturup bir bütün olarak cinsel tatmin araması, durumunu çağrıştırıyor. Grosz’a göre orgazmik beden parsellenmemiş bir et yığınıdır (plazma havuzu?) ve çoğu zaman da şehvet ile tiksintiyi birbirine çok yaklaştırır; zira akılcı kategoriler ile değerlendirildiğinde bu bedenin cinsel tatmin yöntemleri iğrenç ve hatta dehşet verici olabilir (202). Bilindik bedensel figürün parçalandığı bu anda derin ve şekilsiz yaralar, bir otomobilin içeri çökmüş kaportası, televizyon ekranı, veya bir daktilonun klavyesi son derece kışkırtıcı cinsel organlar haline gelebilirler.

Grosz’un şehvet ve tiksinti arasında kurduğu bağlantıyı düşünürsek Cronenberg filmlerinin genelde ’korku/dehşet’ türü altında gruplanması anlamlı görünüyor. Ben yine de Cronenberg’in Argento, Hooper, veya Craven gibi bir korku filmi yönetmeni olduğunu düşünmüyorum. Özellikle son filmlerine bakarsak Cronenberg’in sadece korku değil fakat bilinen diğer Hollywood türlerine de kolayca dahil edilemeyeceğini görebiliriz. Bu değişimi kendini yenileyip dönüştüren bir felsefenin doğal bir sonucu olarak ele almadan önce şimdilik bu filmlerin geneli hakkında şunu söylemekle yetineyim: Cronenberg filmleri esas anlatı yapıları itibarıyla izleyeni korkutmak üzerine kurulu değildirler, fakat sergiledikleri irrasyonel beden figürleri onları ister istemez korkunç kılar.

Scanners (1981)

“Onda senin sahip olmadığın bir şey var Max… Onun bir felsefesi var… Ve onu tehlikeli kılan da bu.”

Bu aslında Cronenberg’in de çözmeye çalıştığı bir anlatı sorunu, ve filmlerindeki farklı içerik ve yöntem arayışının temelini oluşturuyor. Bu bağlamda en çok tartışılan şey yönetmenin önerdiği ‘sapkın’ beden felsefesine karşı bir türlü üstesinden gelemediği karamsarlığıdır. Bir kaç istisna dışında bütün Cronenberg kahramanları hikayenin sonunda içinde bulundukları duruma dayanamayarak intihar ederler. Anlatının birçok yerinde beden sınırlarının ortadan kalkması son derece haz veren birşey olarak gösterilse de bu yeni beden figürü dönüp dolaşıp mevcut sosyal ortamda yeri olmayan ve yokedilmesi gereken bir canavar konumuna gelir. Belki de bunun sebebi realist film dilinin Cronenberg’in önermeye çalıştığı akıl- beden ve ben-Öteki zıtlıklarının varolmadığı irrasyonel bir bedensel varoluşu ifade edememesi. Yönetmenin bu problemi çözmek için bazen anlatılarının zaman-mekan tutarlılığını kasten bozduğunu görebiliriz. Özellikle Videodrome’un son 40 dakikası neyin gerçek neyin hallüsinasyon olduğu belli olmayan ve bu belirsizliğin de gittikçe arttığı bir olaylar zinciri sunar. Bu katman bu anlatı tekniğini Burroughs’un aklına gelenleri herhangi bir zaman-mekan bütünlüğü gözetmeden yazışına benzetip ‘cut-up’ metodu olarak tanımlıyor (79). Cut-up, tıpkı etin akla karşı çıkışı gibi, kelimeler ve cümlelerin alışılagelen gerçekçiliğe ve bunu sağlayan çizgiselliğe bir tür başkaldırısıdır. Bir beden olarak ‘yazı,’ tutarlı bir uzam içinde gelişen olayları çizgisel bir açılımla ‘temsil etmek’ yerine bir dizi anlam bütünlüğünü birbirine yapıştırarak bir ‘kolaj’ oluşturur. Cronenberg’in en son filmi Crash’in tamamını bu tür bir kolaj üzerine kurduğunu görebiliriz. Yönetmen bu filmde, gerçekçi sinema dilinin ona ister istemez dayattığı karamsarlık meselesini ortadan kaldırıp anlatısının ‘tamamının’ yeni bir bedensel varoluşu gösterebilmesi adına birbirleri ile zaman-mekansal bir tutarlılık göstermeyen ve herhangi biri bir diğerinden daha önemli olmayan bir dizi sahneyi ardarda zincirler. Böylece, ‘normal’ dünyanın varol­madığı, ve insanların birtakım sapıkça cinsel ilişkilere girmekten başka işleri yokmuş gibi görünen bir ‘Cronenberg akvaryumu’ oluşur.

‘Akvaryum’ Cronenberg film­lerindeki ortamlara atfedilen bir benzetme olmaktan öte, yönetmenin çoğu zaman açıkça gönderme yaptığı bir kavram. Suyun, içinde sayısız ilkel yaşam türleri barınabilen bir tür ‘plazma havuzu’ olması Cronenberg’in bayağı ilgisini çekmişe benziyor; parsellenmiş sosyal ortamın bir tür zıttı olan bu çok boyutlu ve akışkan habitat, önermeye çalıştığı irrasyonel varoluş şekline dair güçlü bir metafor. 1970 yapımı Crimes of the Future’da filmin kahramanı Adrian Tripod ‘Okyanus Pediatri Kliniğine bir terapist olarak katılır ve suyun dibindeki ağırlıksız ortamda huzur içinde yüzmek yerine ağırlıklarını ayakları üzerinde taşımaya mahkum olan hastalarının bu duruma alışabilmesi için psikolojik tedaviler uygular. Shivers’tâki (1975) afrodizyak virüs kurbanının bedenine girmek için ıslak ortamları tercih eder; suyla dolu bir küvetin içi veya sevişen iki insanın birbirlerine transfer ettikleri sıvılar bu penis ile tırtıl karışımı tuhaf virüsün hareket alanını oluştururlar. Dead Ringers’ın (1988) açılış sahnesinde ilkokul çağındaki Mantle ikizlerinin suyun altında canlıların bilindik anlamda seks yapmadan çoğalabilmeleri ile ilgili bir konuşmalarına tanık oluruz.

‘Cronenberg projesi’ olarak gönderme yaptığım 13 filmlik üretim süreci yönetmenin, yukarıda bahsettiğim çok boyutlu ve akım çizgiselliğine direnen bedensel varoluşu film anlatımı ile belirli bir ‘bütünlük’ içine oturtma çabasıdır. Anlatı yöntemleri ve içeriğin temkinli adımlarla dönüştüğü bu süreç içinde Cronenberg’in hayal ettiği ortamı yaratmaya gitgide yaklaştığını söyleyebilirim. Özellikle Crash, yönetmenin, projesine yönelik bilincini koruduğunun çok iyi bir kanıtı. Bu projeyi oluşturan her bir filmin 20 yıllık anlatısal dönüşüme yaptığı katkılar ve sağladığı açılımlar konusunu da gelecek sayıdaki yazıma bırakıyorum…

Kaynak : Geceyarısı Sineması no:2, 1998


Ekstra :

Prof. Dr. Türker Kılıç’ın 4. Mindfulness Sempozyumu’nda gerçekleştirdiği “Beyin araştırmalarının hızlandırdığı “Bağlantısal Bütünlük” bilimi ve yaratmakta olduğu yeni kültür” konulu konuşması.

Mine Sübiler ‘Lumineh’ : Cadı Olmaktan Korkmamalıyız !

Lumineh ‘Dreamspace’ 2019

Mine genç ve yaratıcı bir sanatçı, onunla Big-Baboli Şarküteri sergi döneminde tanıştık. Dergimizin ikinci sayısının konuklarından, “Hepimiz birer büyücüyüz.” diyor ve cadı olmaktan korkmamamız gerektiğine işaret ediyor, Mine‘yle sanat, hayat ve yeni çağ üzerine söyleştik :

2021 Kış, Kadın Harekatı Dergisi

Mine merhaba, Avrupa’ya taşındığından, çalışmalarına orada devam ettiğinden bahsettin, İstanbul’dan ayrıldığından beri neler yapıyorsun?

İkinci memleketim Danimarka’ya dönüşümden bu yana kalacak yer ve yemek karşılığında bir çok yerde çalıştım. Konakladığım yerlerdeki insanlarla tanıştıkça zamanla mekanlar için de çizmeye başladım. İlk olarak eski bir seramik fabrikası için bir iş yaptım, orada çok şey öğrendim ama çok da zorlandım, ikincisi şehirde bir hosteldi ve kaldığım oda delirtici derecede ufaktı. Şimdi şehrin dışında Earthwise isimli bir yerde çalışıyorum; her şey çok tatlı fakat kendi evim olmadığı müddetçe işime ve kendime odaklanmam hep yarım kalıyor. Şu an için part-time işlerle meşgulüm, bir yandan burdaki işlere yardım ederken diğer yandan da etrafı tanımaya çalışıyor ve kendi işlerime ayırabileceğim boş zamanları kovalıyorum.

“Sanat, duyguları olduğu gibi ifade etmektir.”

Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar Lumineh olarak nasıl bir yol izledin?

Başka sanatçılar için nasıl bilmiyorum ama “sanat nedir, ne değildir?” ya da “hangi sanatla, nasıl ve neye göre?” sorularını cevaplamak benim için pek de kolay değil ama sanatçı bir ailede doğup, büyüdüm.

Oraya-buraya boyayan bir çocuk olmak hiçbir zaman sorun olmadı fakat başka sorunlarım vardı, belki de bu yüzden boyamak hep iyi geldi.

Sanat, hayatımda hep vardı ama şu an için bile sanatı istediğim şekilde hissedemiyorum. Sanat kendini ona bırakmak gibi geliyor bana ve ben bunu henüz başarabildiğimi düşünmüyorum.

Benim için sanat duyguları olduğu gibi ifade edebilmektir. Bazı insanlar belki bunu yaşıyorlar, farkında bile olmadıkları bir akış içindeler.

A little pose for Animals in Fiction sweatshirt

Lumineh mahlası henüz yeni; eski mahlasım ‘Lillust’ı bir sebepten dolayı sonlandırmam gerekti, aynı şekilde ‘Dragons of Mine’ı da. Sadık kaldığım bir ismim (mahlasım) olsun isterdim ama beceremedim.

İşlerimi dekoratif buluyorum; bu ifade biçimine daha yatkınım. Aynı zamanda kıyafetleri boyayarak başladığım ‘Animals in Fiction’ projesi de zihinsel olarak halen devam ediyor. Hayvanları, canlıları ve tabiatı algılayışıma en yakın biçimde yorumlamaya çalışıyorum. Kimi zaman bu ihtiyacımın gerisinde kalıyorum ve bu delirtici olabiliyor. Tabiatın ve hayvanların sanat literatüründeki yorumları bana halen çok ilginç geliyor. Gerçek anlamda tanımadığımız bu varlıklardan nasıl oluyor da böylesi insanca yorumlar üretebiliyoruz, gerçekten şaşırtıcı !

Çizgiye dayalı bir sanatçısın, body painting’ten mural-art’a birçok farklı disiplinde işler beceriyorsun; en son devasa bir canlı-çizim performansı sergiledin, yaptığın işleri nasıl değerlendiriyorsun?

Kağıtta iş yapmak bir noktadan sonra sıkıcı gelebiliyor; beden, kumaş, duvar gibi yüzeylerde imajlarımın canlanması ise, işe ayrı bir heyecan katıyor.

Kendimi boyamak, vücudumu, zamanımın çoğunu harcadığım işe dahil etme ihtiyacımdan kaynaklandı, çizmek çoğunlukla hareketsiz bir iş olduğundan bedenim biraz sevgisiz kalmıştı ve çizgilerimle yeniden kendine geldi. Bir şeyle barışmanın en iyi yöntemi birlikte sevdiğiniz şeyleri yaparak zaman geçirmektir.

İçinde kaybolduğum canlı beden-çizimlerimin devamı gelecek, pek yakında… Bu konuda çok heyecanlıyım aslında ama hayat gailesinden ertelemek durumda kaldım. Deneysel boyutta, daha dışavurumcu çalışmalar planlıyorum.

Mural Art by Lumineh (2018)

Bir çok yetenekli gencimiz var, ama çoğu dekoratif düzeyde kalıyorlar, kendi sanatını keşfetmek, ortaya çıkarmak için sence neler gerekiyor? Sen kendini hangi düzeyde görüyorsun?

Sanat konusunda düzey tespit etmek pek kolay değil, üstüme vazife de değil. Ama sanatçılar ilgimi çekiyor, sanat yapmak da ilginç geliyor, başka sanatçılarla bir şeyler yapmak ise en güzeli. İyi hissettiren, heyecanlandıran projeleri, insanları bulup orada, onlarda birlikte olmak gerek.

Geçmişte, üretilen işin eşsiz, daha önce hiç yapılmamış çok önemli şeyler söyleyen bir iş olması gerektiğini düşünürdüm. Bizden o beklenirdi : Aile, okul, iş hayatı hep yapılanın en iyisini yapmazsak, işin değersiz olduğunu ima ettiler fakat başkalarının ötesine geçemeyiz, ancak yeterince odaklanarak kendimizin ötesine geçebiliriz.

Lumineh, Kağıt Üzerine Mürekkep, 2021

‘Revolution will not be televised, it will be internalized.’

İnternet ve sosyal medya vasıtasıyla görünürlüğün toplumsal bir norma dönüştüğü, içinde yaşadığımız bu hızlı imaj üretim-tüketim çarkında sanatı, (sanatsal olanı) sen nasıl konumlandırıyorsun ?

Kapitalizmin sunduğu, hızlı üretim-tüketim amaçlı (içi boşalana kadar harcadığı) imgelerle bağımız ne düzeyde onu düşünüyorum. Yaratıcılığımız ve hayal gücümüzün üzerine çömmüş gibi bir şey.

Öz-benliğimiz bize unutturuldu,


Teknoloji ve internet’siz neredeyse birer hiç olduğumuz bize ezberletildi.


En büyük derdim bunu hatırlamak ve hatırlatmak, şüphesiz sanat bu konuda en iyi rehberlerden biri. Tabii ki internet’in faydaları ve iletişim imkanlarını da yadırgamıyorum ama garip bir yerlere gelmeye başladık ve zaman içe dönme zamanıdır.

Sergilediğin işlerde lirikal kompozisyonlar, düşsel temalar, dans ve maji hep bir aradalar; astroloji ve New-Age merakından bahsetmek ister misin; neler okuyorsun?

Çalışırken dinlediğim bazı kitaplar, söyleşiler ve yazılar var. Bu aralar ‘Teal Swan the Anatomy of Loneliness’, Matt Kahn’ın her türlü konuşması ve Maryann Rada dinliyorum. Ayrıca burada bir kaç kitap da buldum, bunlardan biri ‘The Mushroom at the End of the World’. Bir de CrimethInc yayınları‘nın çok faydalı olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Karşımda ‘Imagining Nature, Practices of Cosmology and Identity’ ve ‘Nature Spirits & Elemental Beings’ var fakat buraya taşındığımdan beri maalesef bir türlü başlayamadım.

Ormanın Ruhu Lumineh

‘Cadı olmaktan korkmamalıyız !’

Söyleşi için çok teşekkürler, sanatınla bizleri büyülediğin için de ayrıca teşekkürler. Kadın Harekatı dergimiz ilk sayısıyla okurlarına ‘Merhaba’ dedi, son olarak kadın bir sanatçı olarak dergimiz, uluslararası kadın harekatı ve kadınlar için neler söylemek istersin?

Tüm tecrübelerime dayanarak en başta kendimize iyi bakmamız gerektiğini söyleyebilirim. Kendimize sahip çıkmamız gerekiyor. Cadı olmaktan korkmamalıyız, olduğumuz gibi olup, kendimizi inkar etmeden yaşamalıyız. Biz kendimizi inkar edersek başkaları da inkar etmeye başlıyor. Varoluşumuz bu iç-kuvvetin gerçekleşmesiyle zamanla kolektif bir güce dönüşecektir. Kadın-erkek ayırmadan : Bu durum hepimiz için geçerli. Her konuda şu an garip bir noktadayız, belki yepyeni bir algıya erişeceğimiz sancılı bir dönüşümün içindeyiz ve bu yaşadığımız süreç önceden inşa ettiğimiz çoğu şeyin anlamsız kalacağı bir boşluk dönemi de getirebilir. Buna inanmak en iyisi yoksa kafayı yiyebilirim !

Ve ben de teşekkür ederim, emeğinize, aklınıza sağlık, bereket ve kuvvet diliyorum.

🦇 Mine Sübiler 🌟

Turkish/ Danish Visual Fuckin’ Artist

New York Underground & Punk Cinema

A still from ‘‘Fingered,’’ Richard Kern’s short film from 1986 starring Lydia Lunch and Marty Nation.

İHLAL SİNEMASI MANİFESTOSU

1985 New York

Avangardın kanunlarını, emirlerini ve görevlerini yerine getirmeyen; örneğin pratik uygunluğun dikte ettirdiği gelişi­güzel süreç sayesinde can sıkan, yatıştıran ve şaşırtan bizler iddia edilen tüm suçlarımızı kabul ediyoruz. Yapısalcılık ola­rak bilinen tembelliğe karşı bir anıt diken ve bu zırvalığın içinden görebilme vizyonuna sahip filmcileri dışarıda bırakan yerleşik akademik kendini beğenmişliği açıkça tanımıyor ve reddediyoruz. Onların sinemasal yaratıcılığa olan kolaycı yaklaşımlarını reddediyoruz, bu yaklaşım ki film okulunun kırbacının hüküm sürdüğü altmışlı yılların yeraltısını mahvetmiştir. Yanlış yönlendirilmiş bir film öğrencileri kuşağı tarafından üstlenilmiş her akıldışı yarım yamalak film yapı­mını haklı görerek, sıkıcı medya sanat merkezleri ve geriyatrik sinema eleştirmenleri insanlığın bildiği tüm değer sistemlerine doğrudan bir saldırıyla film teorisinin sıkıcı ve boğucu ceketlerini yırtıp atmaya cesaret eden yeni bir film­ciler kuşağının -ki aralarında Zedd, Kern, Turner, Klemann, DeLanda, Eros, Mare ve Direct Art Ltd gibi yeraltı gö­rünmezleri de vardır- keyif verici başarılarını tamamen gör­mezden geldiler. Bizler tüm film okullarının havaya uçurul­masını ve tüm o sıkıcı filmlerin bir daha yapılmamasını teklif ediyoruz. Mizah anlayışının akademisyenler tarafından ıs­kartaya çıkarılmış önemli bir öge olduğunu ve şoke etmeyen bir filmin izlenmeye değer olmadığını savunuyoruz. Tüm değerlere meydan okunmalıdır. Hiç bir şey kutsal değildir. Her şey sorgulanmalı ve akıllarımızı geleneğin inançlarından kurtarmak için yeniden değerlendirilmelidir. Entelektüel geli­şim risklerin alınmasını ve kim ne derse desin siyasi, seksüel ve estetik düzende değişikliklerin gerçekleşmesini talep et­mektedir. Zevk, ahlak ya da insan aklını prangaya vuran herhangi başka bir geleneksel sistem tarafından tanımlanan ya da tayin edilen tüm sınırları aşmayı savunuyoruz. Milimet­relerin, ekranların ve projektörlerin sınırlarını geçip genişle­tilmiş bir sinema haline doğru ilerliyoruz. Eski ritüellerle se­yirciyi ölümüne sıkma emir ve kanununu çiğniyoruz, olabil­diğince çok günah işleyerek çağımızın tüm tabularını yıkmayı teklif ediyoruz. Kan, utanç, acı ve şehvet, hiç kimsenin bu­güne kadar hayal dahi edemediği zevkler var olacak. Hiçbir şey doğru düzgün ortaya çıkamayacak. Ölümden sonra bir yaşam olmadığından, tek cehennem dua etmenin, kanunlara itaat etmenin ve kendimizi otorite figürleri önünde küçük düşürmenin cehennemidir, tek cennet ise günahın, asi ol­manın, eğlenmenin, düzüşmenin, yeni şeyler öğrenmenin ve olabildiğince çok kuralı çiğnemenin cennetidir. Bu cesaret gerektiren iş ihlal olarak bilinmektedir. Bizler ihlal ile dönü­şümü savunuyoruz, bilinmeyen kölelerle dolu bir dünyada özgürlüğe ulaşmak için daha yüksek bir var oluş düzlemine doğru dönüştürmeyi, yücelik vermeyi ve tamamen değiştir­meyi savunuyoruz.


You Killed Me First (1985) by Richard Kern

EKSTREMİST MANİFESTO

Nick Zedd 3/6/2013

Çeviren: Cemal Akyüz

Şimdilerde ayrıcalığı, adam kayırmayı, bağlantıları temsil eden çağdaş sanat nihayet yok oluyor, önümüzden defoluyor.

Bizler, galerilerinizin, müzelerinizin ve sanat deliklerinizin dışında tutulmuş… gözardı edilmiş, hakarete uğramış, mahkum edilmişler (ve yanlış sınıfa ait olanlar) geleceğin sesiyiz. Bugünün kültürünün o çok moda değersizliğinin üstüne tükürüyoruz. Ilımlılığın, bir neslin pek moda alaycılığının ve kasıtlı olarak sıkıcı olan çağdaş sanatın üstüne kusuyoruz. Kronik utangaçlığınızın, evcilleştirilmiş sanat anlayışınızın da içine sıçıyoruz.
Kırılma anı ve çağdaş sanatın gübresini dürüst yöntemlerle kazma zamanı geldi. Sisteminiz omurgasız ve değiştirilmeli. Sezilmez olmaktan onur duyanlar artık yok.

Bugün kapıları tutanların resim öldü dedikleri doğruysa eğer o zaman fotoğraf, sinema, müzik, heykel, performans ve insanın diğer bütün yaratıcılığı da öldü. Küratörler kültürünün hiyerarşik hakimiyetinin içeriği bireyin yerine nötr bir klon geçirmek. Bize söylenen akademinin küratör sınıfının tanrısal olduğu. Tarihi onlar belirler. Onların seçimleri üzerimize yağmur gibi yağdırılır. Ama gerçek şu ki tarihteki mihenktaşlarının yegane sahibi olan AMATÖR (üreten, yenilik yapan yalnız birey) yalıtılmış bir küratörün aynı anda iki ayrı şeye inanan gerçeklik tünelinin ötesindedir.

Bugünün küratörler eliti tutku, öfke ve mahkumiyeti alaycı bir kayıtsızlık, kendini geriye çeken bir duruş, bir kaçış ve sürüye katılışla değiştirme kararı almışlardır. Koyun gibi bir uysallıkla hiç bir görüş açışı bulunmayan takip edenler nesli türemiştir, herhangi bir şey için ayakta durmaya korkan, ama düzene uymayı kolaylaştıran alaycı kayıtsızlığın arkasına sığınıp korkusuz olduğu taklidini yapan bir nesil. Takipçi bu sanatçıların felsefesi teslimiyettir. Bu teslimiyet sayesinde takipçi yüksek sanata dahil olmayı ve onun getirdiği ödüllerden nasiplenmeyi beklemeye başlar.

Takipçilerin ve kapıları tutmuş ustalarının anlayamadığı noktaysa yüksek ve düşük sanat arasında temel bir farklılık olmamasıdır. Bugünün pornografisi yarının sanatıdır. Zamanın tezgahında kafir, kutsala dönüşür. Gerici ontolojik yorumcuların altında elli yıldır acı çekmiş ekstremist hareketi içinden çıktığı sürecin özetinden daha büyük fenomendir. Hakim kültürlerin bizi inandırdığı şey tarihin objektif olduğudur, oysa gerçekte subjektiftir ve hiyerarşik sistemin küresel elitlerin yararına sömürülmesine dayalıdır.

Ekstrem sanat metafizik değildir ve duyulara dayalıdır.
Bilgeliği tahsis eden bileşen olan insan vucüdunu nihai hakem olarak belirler.
Deneysel açıdan ekstrem sanat kişinin statükocu düşünceye direncinin ve onu dönüştürebilme yeteneğinin biricik teyididir.

Gölge iktidarlar ve gizli elitler tarafından bize dayatılan sahtecilik teşhir edilmeli ve yok edilmelidir. Bu tamamen ticarete dayalı kanserli sanat kurumlarının ve şahsi deneyimlere dayalı bireysel çıkışları da olumsuzlayan kapitalizmin yağmacı habis düsturlarının yok edilmesini de gerektirir.
Referansı olmayan, muvazaasız çıkışlar hayatın içine balıklama dalıp onu taşaklarından kavramaktır.
Bu da, şansını denemek, insanları kızdırmak, alarm zillerini çaldırmak ve genel olarak stratejik bir hareketle dengeleri sarsmaktır.

Bizler yeni ektremistleriz, gündemsel gerçekliğin kapılarını tutanlar tarafından bize dayatılan maskaralığa karşı silahlarımızı kuşandık, başardıkları kitlesel halüsinasyonu reddetmeyi seçiyoruz. Bizimkisi, yalanlar ve kendini aldatmaktan mürekkep sisteminizi lekeleyen ve yok eden bir zevksizlik sanatı.
Çok uzun zamandır aramızdaki koyun iflas etmiş bir sistemin yalanlarına karşı boyun eğmesi için ödüllendirildi.

TANRIYA BOYUN EĞMİYORUZ. ÇÜNKÜ TANRILAR YOK VE HİÇBİR ZAMAN DA OLMADI.
BÜTÜN TOTALİTER KONTROL SİSTEMLERİ ALT ÜST EDİLMELİ VE YIKILMALI. İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ İSTER DEVRİMCİLER İSTER KARŞI DEVRİMCİLER TARAFINDAN EMPOZE EDİLMİŞ OLSUN BÜTÜN HİYERARŞİLERE KARŞI TETİKTE DURMAYI VE KARŞI KOYMAYI GEREKTİRİR. BİZLER DEVRİMİN YERİNE GEÇECEK HIZLANDIRILMIŞ BİR EVRİM TARAFTARIYIZ.
BİZLER PROVOKASYON, AYDINLANMA, NEFRET VE AŞKI KULLANAN EKSTREMİSTLERİZ.
KARŞI UÇLARI BİRLEŞTİRECEĞİZ.


Police State (1987) by Nick Zedd

THE EXTREMIST MANIFESTO

Nick Zedd 3/6/2013

Now that contemporary art, a system that stands for privilege, nepotism and political connections is finally dying, get out of the fucking way.

We who have been locked out of your galleries, museums and art holes… ignored, reviled and cast aside for having convictions (and belonging to the wrong class) are the voice of the future. We spit on the fashionable insignificance of today’s culture. We puke on moderation, a generation’s fashionable irony and deliberately boring contemporary art. We shit on your chronic timidity and your tamed and domesticated notion of what art can be.

The time has come for a rupture, a break and an honest method of digging our way out of the manure of contemporary art. Your system is spineless and must be replaced.
Those who are proud of being imperceptible are lost.

Today´s gatekeepers remind us that painting is dead and if that’s the case, then so must be photography, movies, music, writing, sculpture, performance and all human creativity. The logical implication of curatorial culture’s hierarchical dominance is the negation and replacement of the individual with a neutered clone. Academia’s curatorial class, we are told, are god-like. They determine history. Their choices are showered upon us from above. The fact that breakthroughs in history are the exclusive domain of the AMATEUR (a lone individual who invents and innovates) is beyond the double-think reality tunnel of the insulated curator. Today´s curatorial elite have determined that passion, anger and conviction are replaced with ironic indifference, a stance of self-removal, an evasion, a retreat into the herd. With sheep-like acquiescence, a generation of followers has emerged with no point of view, afraid to stand for anything, yet pretending to be fearless while hiding behind an ironic indifference that amounts to a compulsion to conform. The follower artist’s philosophy is one of capitulation.

Through capitulation the follower is conditioned to anticipate and grovel for the expectation of inclusion into the world of high culture and its attendant material rewards.

What the followers, apologists and their gatekeeping masters fail to understand is the essential non-differentiation between high and low art. Today’s smut is tomorrow’s fine art. The profane with the passage of time becomes sacred. Having suffered under reactionary ontological hermeneutics for the last fifty years, the extremist movement constitutes an emergent phenomenon which is more than the sum of the processes from which it has emerged. Interpretation theory rewarded by dominant culture would have us believe that history is objective when in fact its subjective nature is based on hierarchical systems of exploitation benefiting a global elite.

Extremist art is non-metaphysical, based on the senses.
It establishes the human body as the ultimate arbiter, the component that allocates wisdom.

In an empirical sense, extremist art is a unified confirmation of one’s resistance to and transcendence of status quo thinking.

The Simulation imposed upon us by shadow governments and hidden elites must be exposed and destroyed. That includes a cancerous art establishment based on commerce and the malignant dictums of predatory capitalism that negates individual breakthroughs based on lived experience.
Non-referential, non-simulated breakthroughs are accomplished by plunging into life and grabbing it by the balls. This means taking chances, offending people, causing alarms to go off and generally disturbing the equilibrium in a strategic manner.
We are the new extremists, armed with a vision to see through the charade imposed upon us by the gatekeepers of consensus reality, who manage a mass hallucination we choose to reject.

Ours is the art of bad taste, which blots out and destroys your system of lies and self-delusion. For too long the sheep among us have been rewarded for their subservience to a bankrupt system of lies. WE SHIT ON GOD. BECAUSE THERE ARE NO GODS AND THERE NEVER HAVE BEEN.
ALL SYSTEMS OF TOTALITARIAN CONTROL MUST BE SUBVERTED AND DESTROYED. HUMAN FREEDOM DEMANDS VIGILANCE AND RESISTANCE TO HIERARCHIES, WHETHER IMPOSED BY REVOLUTIONARIES OR COUNTER-REVOLUTIONARIES. WE ARE FOR ACCELERATED EVOLUTION
THAT SUPERCEDES REVOLUTION.
WE ARE EXTREMISTS UTILIZING PROVOCATION, ENLIGHTENMENT, HATE AND LOVE.
WE WILL UNITE OPPOSITES.


Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Richard Kern

“Kern’in fotoğraflarında rahatsız edici ve nihayetinde herhangi bir mastürbasyon potansiyelini veya amacını baltalayan ilginç bir sıradanlık vardır.” – Artforum, NY

New York’lu film-yapımcısı, fotoğrafçı Richard Kern, 1980’lerde NY’da gerçekleşen kültürel patlamada –Lydia Lunch, David Wojnarowicz, Sonic Youth, Kembra Pfahler ve Henry Rollins gibi- dönemin marjinal kişilerini de içeren erotik ve deneysel filmleriyle ortaya çıkar ve zamanla tanınmaya başlar. Etrafındaki birçok müzisyen gibi Kern‘de ekstrem seks estetiğine, şiddet ve sapkınlığa ilgi duyar. Doksanlara geldiğimizde sanatçı, yalnızca fotoğrafa yönelir. Daha çok çıplak kadın fotoğraflarıyla tanınan Kern, aynı zamanda uluslararası bir çok yayın için ünlü simaların portreler ve vidyo-klipler de çekmektedir.

“Aslında bir ‘erotik fotoğrafçı’ olduğumu düşünmüyorum ve bu tanımdan nefret ediyorum. Akla, yağlı güreş yapan çıplak insanların siyah-beyaz fotoğraflarını getiriyor. Benim modellerim sade ve sıradan kızlar. Farklı mesleklerden her çeşit kadınla çalışıyorum, fakat en beğendiklerim kurnaz bakışlı ve tomboy tipi (erkek tavırlı) kızlar. Kuzey Carolina’da büyüdüğüm dönemlerde, (çıkmasak dahi) gene aynı, şu an hoşuma giden bu tip kızlarla takılırdım.

Ufak kasabamızda, Playboy dışında her hangi bir porno materyal bulmak çok zordu. Babam yerel gazetede çalıştığı için gazeteleri de ben dağıtıyordum ve ilk müstehcen karşılaşmalarımı da bu güzergahtaki bazı kadınlarla yaşadığımı söyleyebilirim. Fiziksel birşey yok elbette, sadece bir elinde sigara diğer elinde içkiyle gece kıyafetleriyle kapıyı açan kadınlar ve benzer basit sahneler.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Fotoğraf çekmeye nasıl başladım :

Eskiden uyuşturucu bağımlısıydım fakat 1988 yılında bıraktım ve sanat projemle ilgilenecek tanıdığım tüm kızların çıplak fotoğraflarını çekmeye başladım. Dostum Eric Kroll, tanıdığı bir dergiye bu fotoğraflardan bazılarını satabileceğini söyledi. O dönemlerde marangozlukla uğraşıyordum ve bu fikir -fotoğraflarımla para kazanabileceğim fikri- beni gerçekten heyecanlandırmıştı. Birkaç senelik deneyimin ardından Allan McDonnel ve Hustler’ın editörü, yayınlamayı düşündükleri Barely Legal isimli yeni bir dergi için benimle bağlantıya geçti. Genç, doğal görünümlü fotoğraflar arıyorlardı ve bende bunlardan bir sürü vardı böylece işe koyuldum ve para için porno çekmeye başladım.

Yaptığım işe pürüzler :

Ekonomik sorunlar, yasal tüzükler, adet günleri, kıskanç erkekler, kötü traşlı kukular, sivilceler, agresif kızlar, fotoğrafları çekildikten ve yayınlandıktan sonra fikrini değiştiren kızlar, fotoğraflarının yayınlandığı mecradan memnun kalmayan kızlar vs, vs.

Değerli olanlar :

Kimin ne düşündüğünü takmayan, kendi yolunda giden güzel bir model, akıllı bir tarza sahiptir.

Beni baştan çıkaranlar :

Baş kaldıran memeler, ince ve sıkı vücutlar, olgun erkeklerden hoşlanan kızlar.

İnternetten önce, eğer tehlikeli bir şey yaptıysanız, mesela porno magazinler için çekim gibi, makul bir şekilde kariyerinize devam edebilirdiniz. Ben bir çok güzel işi kaybettim, sırf sanat yönetmeni veya editör gidip Google’a ismimi girdiği için. Diğer açıdan bazı trendy editörler bana gelip şöyle bir şey de diyebiliyor: “Şu Vice çekimlerindeki kızlar gibi olsun.”

Internet’le çelişiyor gibi gözüksem de teknoloji karşıtı olduğumu söyleyemem. Dijitali seviyorum, dijital için Canon 5D ve filmler için Nikon FM2 kullanıyorum.

Sonuç olarak, para konusunda endişelenmek zorunda olmamayı ve oğlumun bunu çok havalı birşey olarak görmesini isterim.


Richard Kern ‘Model Release’ 2004

RICHARD KERN

MODEL RELEASE

“There exists an ordinariness in Kerns images that is disconcerting and that ultimately undermines any masturbation potential or intent.” Artforum, New York

Girls engaged in their mundane daily activities often appear more erotic than if they are staged in the studio with great lighting and all the care that goes into a major photoshoot.

That’s certainly the impression you get from Richard’s Kern’s Model Release, an e-book so aptly titled because in these 40 startling photographs the models appear to be in that very state: released from the world of hassling a job or the rent to be themselves, just themselves, without props or poses.

There is no sense that any of the shots in the collection have been staged. If the girls portrayed here are aware of the camera, they certainly don’t give that impression. They are in their own world, and we are voyeurs peeking through a crack in the wall.

There is a wonderful shot of a schoolgirl (at least she looks like a schoolgirl with a homework-strewn desk and a stack of CDs) who looks as if she has just arrived home and is showing her breasts to a neighbor across the hall. Kern has captured her pulling up her sweater and in her vague smile there is a look of defiance. The accompanying photograph shows her standing beside the bath in a pair of cheap cotton panties and dirty trainers; and there’s another with her head literally buried in the toilet bowl.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004

One girl is picking her nose while, playfully, or ironically, alongside the shot is a girl devouring a watermelon, her plump breasts resting on the table like fruit in the market. Kern has found street girls with studs in their faces, bad girls wearing black tattoos with messages as esoteric as graffiti. There are girls arm wrestling; a girl obliviously naked painting her toe-nails; and another with some rubber device creeping mysteriously from the gaping cleft between her legs, a shot that’s both sensual and alarming. In an age of restrictions and political correctness, Kern’s girls smoke, they sneer and blow bubble gum at the camera.

Model Release is fun, in-your-face and the shots stay in your mind, lodged there like incomplete memories, and you can’t help going back for a another look, for another chance to complete the picture.

Clifford Thurlow, September 2004


Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Bir zamanlar New York ‘İhlal Sineması’nın ahlaksız ve başa bela filmleriyle tanınan Kern, artık popüler bir fotoğrafçı.


Richard Kern, Filmleri ve Fotoğrafçılığı

İngilizceden çeviren : Alican Karalar

“Model Release” kitabınızdaki fotoğraflarınızın en vurucu yanı bazı filmlerinize kıyasla (mesela The Evil Cameraman) daha narin olmaları. Beklenmedik bir biçimde nezaket ve narinlik söz konusu. Richard Kern : Evet. Büyük oranda yaşlanmaktan kaynaklı sanırım. John Waters’la bir görüşmemde bana gençken sinirli olabilirsin ama yaşlandığında bunun salakça gözüktüğünü söylemişti. Hala herşeyden şikayet edip, hala oldukça karanlık bir imaj sergilemeye çalışıyor olmak. Bu kafama “dank” etti ve pek çok insanın “döneklik” şeklinde yorumlamasına sebep oldu ama bu sadece evrim. Yaptığım filmlerin çoğu uyuşturucu bağımlısı olduğum dönemdeydi ve doğal olarak daha karanlık ve daha agresif bir dünya görüşüne sahiptim, bu artık tamamen değişti.

Hala ufak da olsa uyuşturucu alıyor musun? Hayır.Yaklaşık onbeş yıldır kullanmadım.

Çıplak bir kadınla erotik bir senaryo yaratıyorsun ama “seni tahrik etmeye çalışıyorum” der gibi bir halin de yok. Hayır. Hiç düşünmem bile. En azından kendi işlerimde. Umarım pek çok fotoğraf, modelin yaşamında herhangi bir şey yaptığı bir ana denk gelip fotoğraf çektiğim hissini uyandırıyordur. Buna rağmen büyük bir bölümü fazlasıyla kurgulanmıştı.

Aynı zamanda pek çok açıdan fotoğraflarınızda Pierre et Gilles’i anımsatan bir masumluk havası da var, onlardan daha ölçülü ve yapaylıktan da belki bir miktar kurtulmuş olarak. Evet, bu güzel ve umarım yapaylıktan kurtulmuştur. Masumluk arıyorum çünkü, dünyada yeterince yok. Bu modellerin büyük bir bölümü masum dışında her şey olabilir. Yani hepsi kendi çapında masum, ama dünyevi insanlar.

Onlarla nerede tanışıyorsun? Her yerde. Birisi eski bir model tanıyordur ve onunla bağlantıya geçer. Pek çok insan benimle websitem aracılığıyla iletişim kuruyor, az da olsa ajanslardan gelenler de oluyor. Genelde arkadaşlarımın arkadaşlarının arkadaşlarıdır çoğu.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004

“Model Release”de ne tür bir film kullandın? Hepsi 35mm ve 645 medium format.

Peki bu senin erken dönem koleksiyonun “New York Girls” ile nasıl bir zıtlık gösteriyor? New York Girls, erken 90’lardaydı ve içinde fazlasıyla bondage, deri kıyafet vardı. Tüm kızların dövmeleri, piercingleri vardı ve tehditkar görünüyorlardı. Yeni işlerimdem tamamen farklı. Son beş senedir hiç fetiş çekmedim. Bir kız çektim Taboo dergisi için, bondage ve benzeri bişeyler olması gerekiyordu o kadar, gerçekten artık hiç çekmiyorum. O eskiden yaptığım özel bir alandaki işlerdi.

Elbette, şimdi daha eskiye gidelim, Amerika’nın güneyinde doğdun, North Carolina’da orası “Bible-Belt” miydi? (Bible-Belt amerikanın güneyinde dindar protestanların daha sık bulunduğu bir bölgedir) Evet. Protestan kilisesine giderek büyüdüm, üç yıl boyunca sanırım.

İşlerin yetişme tarzına karşı bir çeşit isyan mıdır peki? Bence daha çok filmleri yaptığım sırada New York’un sanat, klüp ya da herhangi bir ortamını aralayamamış olmamdı. Hep dışarıdaydım ve super-agresif bir tavrım vardı; Sex Pistols gibi. Bu kadar agresif olmasalardı hiçbir yere gelemezlerdi.

Baban yerel bir gazete editörüydü. Bunun işlerine bir etkisi oldu mu? Bence fotografçılığının oldu. Aynı zamanda fotoğrafçılardan biriydi. Üç-dört röportör ve bir çift fotoğrafçı vardı. Bu herkesin yaptığından farklı birşeydi. Bir kere bir boğulma anına, bir kere de KKK (Ku Klux Klan) mitingine gittik, ama bir grup insanın yemek yemesi gibi sıkıcı şeylerden de çokça vardı.

Okulda nasıldın? İyi bir öğrenciydim. Ama ‘outsider’ tiplerden biriydim. Dışarıda birşeyler arayan cinsten. Okuldan iki-üç çocukla takılırdık, sonra 1972’de bizi dış dünya ile bağlayan şeyler yalnızca filmler, Rolling Stones, Creem ve onun gibi birkaç şey kaldı. Woodstock filmi büyük etki yarattı. Aynı şekilde Easy Rider da. Filmi memlekette izledim ve film biterken karakterler vurulduğunda salonun yarısı ayağa kalkıp alkışladı ve diğer yarısı (bizim gibiler) “Vay canına, çok iyi; herifler uzun saçlı, motorsiklet kullanıyor, uyuşturucu alıp sex yapıyorlar” olduk.

Sonra sanat okuluna gittin, neden felsefe ve fotoğrafı seçtin? Uzunca bir süre felsefe öğrencisiydim sonra son dakikada sanata geçtim. “Felsefede nasıl bir kariyer yapacağım” diye panik yapmaya başladım ve en sevdiğim hocam bana bir bankada iyi bir iş bulabileceğimi söyledi. Sanat departmanında büyük oranda istediğinizi yapabiliyordunuz. Sanat, her zaman başka yerde bulamayacağınız türden bir heyecana sahiptir.

Seni New York’a iten ne oldu? Okulda herşeyin New York‘da olduğunu farkettim. Ve bir gün buradan ayrılmak zorunda olduğuma karar verdim.

Peki Lydia Lunch, Jim Thirwell ve Sonic Youth gibi arkadaşlarınızla nerede tanıştınız? Herkes herkesi tanırdı, her hangi bir klüp ortamı gibi. Klüplere gidersen birileriyle tanışırsın ve o kişi seni birileriyle tanıştırır. Lydia ile David Wajnorowicz aracılığıyla tanıştım, Lydia aracılığıyla Sonic Youth ve Foetus ile tanıştım. Ve böyle devam etti. Sonic Youth bir-iki kayıtla birlikte ortalıktaydı ama henüz büyük bir grup değildi. David Wajnorowicz de aynı zamanda yeniydi, ressam olarak dikkat çekmeye başlamıştı sonra da patladı zaten. Foetus, Lydia‘nın uzunca bir süre boyunca erkek arkadaşıydı. Lydia ‘No Wave’ ortamı sayesinde çoktan bir ikon olmuştu ve ben de onun büyük bir hayranıydım; doğal olarak onunla tanıştığıma sevinmiş ve birlikte çalışmak için büyük bir heyecan duymuştum.

İlk işleriniz nelerdi? İşler, sahne aksiyonlarıydı, mesela Lydia birisiyle sahnede ve ben de izleyicilerin arasındayım, onlara laf atıp sözlerini kesiyor ve sahneye çıkıp diğer elemanı bıçakla veya başka birşeyle öldürüyorum, tabii ki sahte kan ve diğer hileler söz konusuydu.

Film yapmaya nasıl geçtin? Lisede filmler yapardım ama sonra uzunca bir süre yapmadım, üniversitede baya fanzin yaptım ve New York‘ta da yapmaya devam ettim, insanların hikayeleri ve resimlerinden oluşan sanat fanzinleriydi bunlar. Bir tanesinin adı ‘The Heroin Addict’ diğeri ‘The Valium Addict’ ve bir diğeri de ‘Dumb-Fucker’. Hepsi Punk-Rock havasındaydı. Herkes bunlardan yapıyordu. Sonra farkettim ki film yaparsam fotoğrafta ilerleyebileceğimden fazla ilerlerim. İnsanlar bir filme bakarlar ve üzerlerine senin değerini artıran bir etki bırakır.

Sonra 1988’de San Francisco’ya taşındın ve temize çıktın. Uyuşturucu konusunda çok mu ileri gitmiştin?Onun gibi birşey, evet (gülüyor) ve sonra bıraktım, son noktayı koydum.

Lydia Lunch and Marty Nation in Richard Kern’s Fingered.

Nereye kadar filmler bir işbirliği süreci oldu? Mesela Lydia Lunch baya sağlam bir karaktere benziyor. Evet evet. Onunla yaptığım işler kesinlikle büyük işlerdi. Mesela ‘Fingered’da arayıp “Müşterilerinden biriyle çıkıp, birkaç insan öldürüp, müşterisiyle beraberken bir otostopçu alıp öldüren bir ALOsex operatörü hakkında bir film yapacağız.” dedi. Hikaye buydu sonra LA’e gittik ve ben filmde olacak birşeyler planladım ve Lydia ve Marty Nation – filmdeki herif- ile her gece ertesi günün diyaloglarına çalıştık. Hiçbir kelimeyi ben yazmadım. Filmin tamamı baştan sona 2 hafta sürdü. Kurgusu 4’er gün süren 2 gün çektik. Aynı süreç The Right Side Of My Brain için de geçerli.

Nick Zedd ve müzik videoları nasıldı peki? Manhattan Love Suicides diye bir film yapıyordum. Manhattan’ın aşık olanların intihar ettiği bir yer olması gerekiyordu. Nick‘in film hakkında hem kadın hem de erkek olmak gibi bir fikri vardı. Benim filmimde işe yaradı çünkü sonlarda adamın kadın tarafı kendini öldürüyordu. Rock Videoları her zaman işe yarayan ürünlerdir ve müzisyenlerin içinde olmasını istediği net şeyler vardır.

Bugün hala Lydia Lunch, Foetus ve Nick Zedd ile bağlantın var mı? Evet, Lydia ile birkaç ayda bir konuşuyorum, Foetus‘u 2-3 haftada bir şehirde görüyorum ve Zedd‘i birkaç ayda bir görüyorum. Lydia California’da yaşıyor.

Bruce LaBruce‘un websitesinde senin çektiğin bir fotoğraf olduğuna inanmakla yanılmıyorum değil mi?

Evet. Bruce’u büyük bir mum bir-iki inç kadar götüne girmiş vaziyette çektim. Ama karşılığında onun bir filmindeydim, Super 8,5 İkimiz de kimin en çılgın işi yapabileceğini merak ediyorduk ve o bir kızın beni dildoyla becermesini istiyordu ama kimyalar pek uyuşmadı.

Super 8/5‘da lezbiyen film yapımcısı Googie “Submit To My Finger” adında bir film yapıyor ve ismi Submit To Me ve Fingered isimlerini çağrıştırıyor.

Bruce, onun Fingered‘i onurlandırmak için olduğunu dile getirdi ama komik olan şey ise onun seneler önce Toronto’daki bir avangard film dergisine yazıyor olmasıydı. Birisi gelip filmlerin hakkında şu yorumu okudun mu diye sordu ve yorumda filmler yerden yere vuruluyordu ve o yorumun sahibi Bruce LaBruce‘du. Seneler sonra kendi filmlerini yapmaya başladı ve 180 derece dönüp tüm bunların bir şaka olduğunu anladı ve özür diledi.

Peki homofobi iddiaları hakkında ne hissediyorsun? Beni Jack Sergeant’la olan söyleşinde gençliğinde homofobik olduğunu itiraf ederek oldukça şaşırttın? Eğer öyle birşey dediysem, büyük ihtimalle şaka yapmışımdır. Herhangi bir heterodan daha fazla homofobik değilimdir herhalde. Hayatımda kocaman bir “bi” evresi oldu ve kız arkadaşım için sorun olmasa hala da olurdu. Homofobik olduğumu sanmıyorum, yani porno endüstrisinde pek çok herif çektim, biraz ağır homofobi gördüm, ama diğer herifleri ne kadar sert olduğun konusunda etkilemek istiyorsan en iyisi bir gay aksiyonu değil midir?!

Bruce LaBruce kendini isteksiz pornocu, Russ Meyer ise kendini birinci sınıf pornocu olarak tanımlıyor. Senin pornoyla ilişkin ne? Model Release’deki olay şu, ben pek pornografik düşünmüyorum. Sadece kıyafetsiz portreler. Pornografik şeyler çektiğim de oluyor tabii, dergilere, insanları tahrik etmesi gereken dergilere. Ama oldukça hafif. Hustler için bayaa gazetecilik yaptım. Bir röportörle bir yere gidiyor ve çılgın bir seks sahnesi çekiyorum. Şu anda en keyif aldığım işler onlar. Mesela insanları büyük Nevada genelevinde -The Big Bunny Ranch – çalışırken görmek, yapmakta olduklarımın en uç noktası. New York’ta çekmekten hatta çıplak kadın çekmekten daha da uç.

Yani düzüşmeyi ve saksoyu mu diyosun? Eh, ona pek bakmadım, sadece nasıl yaşadıkları, bilirsin, çok ilginç. Bir konuda önyargın olur ve sonra lüzumsuz olduğunu görürsün. Ama Barely Legal, Leg World, Taboo gibi başka dergilere de çekiyorum. Eskiden işlerimi dergilerde yayınlatmadığımı düşünürdüm ama sonradan farkettim ki ayda en az üç yada dört dergide işlerim yayınlanıyor, ama hepsi porno dergisi.

Filmlerin pornografik mi? O filmlerin hiçbirinde kimseyi tahrik etmeye çalışmadım; sadece nihilizm, çünkü o süreçte eroin kullanıyor ve seks yapmıyordum. Bilirsin her altı ayda bir seks yapabilirsin. Bir süre narkotiği bırakırsan biraz yüklenebilirsin olaya ama öbür türlü pek olmuyor. Ondan önce seks her şeyi mahvediyor gibi görünüyordu ama aslında sorun takıldığım tiplerdi.

Daha çok tabuları kırmaya çalıştığım bir çeşit ihlal pornosu. Mesela ‘Fingered’ın ana fikri cinselliği boktan bir şekilde gösterip izleyiciyi seksten soğutmaktı. Fakat filmi izledikten sonra gayet şehvetli deneyimler yaşadıklarını itiraf edenlerle de karşılaştım.

Lydia Lunch’un karakteriyle ve Kross’a karşı hafif tiksintisiyle daha çok ilgilenmişsin gibi. Evet. Fikir oydu. Lydia filmlerde hep kurbanı oynar, ama garip bir çeşit kurban. O filmde söylenen her şeyin klişe olması düşünülmüştü. Bir filmin tamamını fragmanda izlemek gibi.

Kadını nesneleştirmekle suçlanıyorsun, ama kendine ve erkek cinselliğine de gülüyor gibisin? Hm, The Evil Cameraman‘ın ilk yarısı ben uyuşturucu müptelası olduğumda çekildi ve dünya görüşüm oydu. Karanlık, sanki “Ben sertim, kötü adamım” şeklinde. Sonra uyuşturucuyu kestim ve ‘İki Yıl Sonra'” (yazar fılmde) bir çeşit ineksi çocuğum ve etrafta fingirdeyen bir kızın peşindeyim çükümü çıkarıyorum ve üzerimde büyük gamalı haç dövmesi var ve bundan dolayı kız bana gülüyor ve üzerinde hoplamaya başlıyor. Bu durumun daha gerçekçi yanıydı. Adı ‘Evil Cameraman’ çünkü o filmleri yaptığım zamanlar bir yere gittiğimde insanlar “O pis herifin burada olmasını dahi istemiyorum, iğrenç, berbat herif!.” derlerdi. Benle tanıştıklarında ise “Ah, hiç de öyle bir tip değilmişsin.” diye düzeltirlerdi.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Ben, sadece insanların başka bir takım şeyler yapan insanlar hakkındaki düşüncelerine oynadım.

Ayrıca tüm bunlar gerçek hayatımdan kaynaklanıyordu; ilk yarıdaki kız beraber takıldığım biriydi ve ilişkimiz garipti. Öyle çok bondage vs. yoktu belki ama sürekli uyuşturucu alıyorduk ve hayatımız tamamen karmaşadan ibaretti. Sonra o ellerinin üzerinde yürüyen kızla çıkmaya başladım ve o öyle enerjik, fingirdek bir kızdı ki önceden çıktığım insanlara kıyasla neredeyse şaka gibiydi.

S&M (sado&mazo) ile pek alakan yok yani. Özel hayatımda denemiyorum, kız arkadaşım yüzüme bakıp güler heralde ona kauçuk kıyafetler giydirmeye çalışırsam. Onu külotlu çorap giymeye bile ikna edemiyorum. Bondage çok heyecan verici çünkü karşındakine çok yakınsın. Yani birkaç santim gibi, ama onlara gerçekten dokunmuyorsun ve itiraf ediyorum bağlanmış bir kadın imajı beni çok heyecanlandırıyor, tabii bana baştan cazip gelirse. Araki‘yi tanıyorum dergiler için bondage çekiyor, eğer gerçekten ilgilenmiyorsanız oldukça sıkıcı. Ama pek çok bondage insanı için karşındakini bağlıyorsun, böylece onları tamamen kontrol edebiliyorsun. Onlardan biriydim, yani biliyorum. Demek istediğim çeken pek çok insan bunu yapıyor çünkü gerçek hayatta o insanı kontrol edemiyor ve insanı tamamen merhametine bağlı bir pozisyona sokacak bir sahne kurguluyorlar.

Bazı insanları soğutabilir ama artık seks için giyinmekle pek ilgilenmiyorum. İnsanlara “Hey ben çok çılgınım çünkü böyle kıyafetler giyiyorum!” dercesine.

Filmlerine karşı alışılmadık hakaretler oldu, özellikle Fingered ve Evil Cameraman’a? Sorun çıkacağını düşündüğüm gösterimler oldu ama sonuçta birşey olmadı, hepsi de Almanya’daydı; Seksenlerde Berlin’de kapüşonlu ve sopalı bir feminist grup gelmişti (sanırım hepsi erkekti) ve salonun projektörlerine boya fırlatıp oradaki herkesi soydular. Ama yanlış filmi mahvettiler, benimkiyle beraber oynayan diğer filmi mahvettiler ve gerçekten komikti.

Bir de Almanya’da bir üniversitede gösterim vardı ve filmi duyan bir kadın gösterimi durdurmayı kendine görev edindi. Yani gösterimi durdurmak için sürekli böyle bir heyecan vardı ve okul iptal etti ama biz yine de özel bir yerde göstermeye karar verdik. Herkes etkinliğin nerede gerçekleşeceğini buldu, fakat başka bir kapüşonlu ve sopalı feminist bir grup geldi ve bu sefer film oynarken perdeye boya fırlattılar ve sonra gittiler. Ama tüm olay şuydu ki eğer kimse birşey dememiş olsaydı en fazla elli kişi gelirdi, tüm bu şamata sayesinde yaklaşık ikiyüz kişi geldi. Sadece kendilerini alt ettiler.

Evet, Fingered’ın neden bu kadar kışkırtıcı olduğunu anlıyor musun? Fingered çok agresif bir film ve karakterlerin küfürbazlığı filmi daha da katlanılmaz kılıyor. Ama iki-üç kez izledikten sonra aslında komedi gibi olduğunu anlıyorsunuz. Bugünlerde insanlar Fingered‘daki görüntüleri görmeye alışık ama on sene once bu konuda farklı bir atmosfer vardı. Yani, böyle şeyler filmlerde zaten vardı ama o filmler 42nd Street’te gördüğüm filmlerdi. İnsanlar aynı zamanda The Sewing Circle gibi sert filmlerden de rahatsız oluyordu.

Sana ilham veren yönetmenler kimlerdir? Ben sanat sineması meraklısıydımdır, Godard ve Antonioni vb. yönetmenleri seviyordum. Her şeyi severim.

John Waters, Russ Meyer? Evet. Kesinlikle.

George Kuchar hakkında? Film yapmayı bırakana kadar onun filmlerini görmemiştim ve benimkilerle benzerliklerini görünce şok oldum. Thundercrack!‘i izlediğimde adeta beynim uçtu. Filmdeki insanlar durmak bilmiyordu, herif herifi sikiyor veya öyle birşey, sonra goril sex yapıyor ve “Müthiş, sınırsız !” diye düşündüm.

Peki, UK’de sansür problemi yaşadın mı? Bildiğim kadarıyla burada bir tek The Evil Cameraman var. Umarım British Film Institute aracılığıyla kısa bir sure sonra UK’de herşey bulunuyor olacak. Belki Fingered’da değiştirilecek birşeyler vardır. Eğer değiştirecek olurlarsa onların rahatsız edici görüntünün olduğu yere siyah bir nokta koymalarını sağlayacağım çünkü orada olan şeyden on kat daha kötü bir etki yaratıyor.

Amerika’da filmlerin NC-17 olarak mı sınıflandırılıyor? Hayır. Sınıflandırma yok. On seneden uzun süredir distribütörlerim var ve hala her ay tonlarca satıyorum ve DVD olayı başladığından bu yana hepsi yeniden satmaya başladı. İnan bana bu filmleri yaptığımda onları görmek isteyecek birileri olacağı konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Bu durum halen beni şok ediyor bazen.

Hiç Underground olmayan bir film çekmeye heves ettin mi ? Yapmayı isterdim ama nereden başlayacağımı bilemezdim ve şu anda fotoğraf’la daha çok ilgileniyorum. Söyleyecek birşeyim olduğunu sanmıyorum ve bir film bir-iki yıl alıyor, ayrıca kim bana destek olacak?

Şu anda ne yapıyorsun? Şu anda sürekli fotoğraf çekiyorum. Son sekiz aydır sürekli moda fotoğrafı çekiyorum. Nylon, I-D, Spoon, Purple ve diğerleri için çektim. Hala porno ve kendi işlerim için de çekiyorum. Kern Noir adında bir kitap çıkacak Eylül’de. Model Release adlı kitabım da Taschen tarafından cep kitabı olarak yeniden basılacak. Sanırım o eski güzel sinema günlerim artık sona erdi.


Blank City (2010)

BLANK CITY Documentary 2010

Before HD there was Super 8; before Independent film there was Underground Cinema and in the late 1970’s and 80’s, downtown Manhattan was the epicentre of a new kind of explosive, raw and confrontational filmmaking that bore witness to the rising East Village art and No Wave music scenes and the birth of hip hop.

Filmmakers such as Jim Jarmusch, Beth B, Lizzie Borden and Amos Poe captured New York’s gritty vibrance with dissonant tales and deadpan humour. BLANK CITY tells their story and succeeds in capturing the glorious and grungy creative energy of another age, illustrated by extraordinary footage of their early work and the derelict landscapes of the Lower East Side.

Interviews with Jim Jarmusch, John Waters, Steve Buscemi, Debbie Harry, Fab 5 Freddy, Thurston Moore and Lydia Lunch explore how a group of young visionaries pooled resources to create a DIY film movement that had a major influence on independent film today.


Nick Zedd

Underground Poetix Özel Röportajı

Şenol Erdoğan & Oya Yalçın / Tercüme: Mayıs Aru

Daha önce dergimizde bir Richard Kern röportajı yayınladık ve ikinizin birlikte yaptığı bazı filmleri gösterdik. Şu sıralar Richard Kern’le aranız nasıl? Zedd : Kendisini nadiren görüyorum ama bazen telefonda veya e-posta üstünden konuşuyoruz ya da iki yılda bir falan kaldırımda yürürken rastlaşıyoruz. ikimiz de yakın zamanda Blank City adında uzun metraj bir belgeselde ve de Llik Youridols adında bir diğerinde yer aldık.

2010 yılına girdik. New York City’de 85’e dair herhangi bir şeyi özlüyor musunuz? Hareketli günlerindeki Aşağı Doğu Yakası’nda olmayı özlüyorum. Her yeri ele geçiren açgözlü mülk sahipleri ve konformistler oranın da canına okudu. Underground filmler gösterecek ya da sıkıcı olmayan tiplerle buluşacak tek bir mekân bile kalmadı. Canlı müzik seyredecek tek bir mekân yok. Her şey çok pahalı. Her taraf bebek arabası dolu. NYC’deki insanlar çok sıkıcı, NYC dışmdakiler daha da sıkıcı.

2001’le 2005 arasında bir süreliğine her şey biraz daha iyi gibiydi ama sonra açık mikrofon çevresi iç çatışma ve arkadan konuşmalar içine battı ve şimdi giderek küçülen bir kıç yalayıcı güruhundan aldıkları ucuz ego dopingleriyle kendilerini bir bok sanan yeniyetme şımarık veletler sahneyi ele geçirdi.

New York City, kendilerini ‘çığır açıcı’ olarak yutturmaya çalışan içten içe muhafazakâr yaratıklar tarafından yönetiliyor. Her gün daha da kötüye gidiyor. Özgünlük yoksunluğu hiç tecrübe etmedikleri bir geçmişin nostaljisine saplanmış bir kuşak yetiştirdi. Herkes yenilik ve riske yönelik inançlı bir direniş geliştirmiş, insanlar benden veba mikrobuymuşçasına kaçıyorlar.

Güzel çevrelerin hepsi bir şekilde dağılıyor ve ben de yeni bir güzel çevre yaratabileceğim insanlar çıkagelene kadar vakit öldürüyorum. Ben muhteşem şeyler yaparken dış dünyanın beni yakalaması asırlar alıyor.

Güncel siyasetle ilgileniyor musun? Hayır. Siyaset devasa bir kitle kandırmacası.

Neler izliyorsun; underground mu yoksa ana akım mı? En çok kendi TV dizim olan Electra Elf‘in bölümlerini ya da Alex Jones filmlerini ve bir de Dark Shadows‘un eski bölümlerini izlemeyi seviyorum.

Son zamanlarda The Black Cat gibi Edgar G. Ulmer filmlerini ve Orson Welles‘in tüm filmlerini izliyorum.
Japon yapımı, Johnny Sokko and His Flying Robot adında bir TV dizisini de seviyorum. Ana akım filmler arasında sevdiğim üç beş filmden biri Idiocracy’di; Zeitgeist ve Zeitgeist Addendum‘u da sevdim.

Her hangi bir şekilde Beat Kuşağı’yla bir alakanız oldu mu ya da var mı? Hayır, fazla abartılıyorlar. Onlar hakkında sürekli bir şeyler duymaktan bıktım usandım. Bebek patlaması [Baby boomers: 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da nüfusun düşme eğilimi göstermesi üzerine reklamlarla ve devlet eliyle desteklenen nüfus patlaması döneminde doğan nesil.] son elli yıldır gerçekleşen her şeyi hiçe sayarak onlardan bahsedip duruyorlar.

City Ligts, Re-search, Headpress yayınları size ne ifade ediyor? Miyopluk.

Neler okuyor ve dinliyorsun – özellikle şu aralar? Kitap: Art That Kills, El futuro más acá, Howard Bloom‘un The Lucifer Principle‘ı, YVebster Griffin Tarpley’in 9/11 Synthetic Terror, Made in Usa’i.

Müzik: Pierre Henry Messe Pour Le Temps Present; eski film müzikleri.

Yapmak isteyip de yapamadığınız bir film projeniz oldu mu? Geçen sene çekmeye başladığım ama herkesin vaktini çalıp bizi yarı yolda bırakan kadın başrol oyuncusu tarafından baltalanıp mahvedilen Electra Elf filmi. Bunun dışında yıllardır Underground Film Bültenleri‘mden yaptığım bir derlemeyi bastırmaya uğraşıyorum, yayınlanmayı bekleyen bir de 7.000 sayfa kadar kişisel hatıratım var. Şimdiye dek kimse bunları basmaya cesaret edemedi.


Kara Panterler : Black Panther Party (1966-1982)

In 1969, Black Panthers from Sacramento attend a Free Huey Rally in Oakland, California.

“Öksüz bir çocuk gibi hissediyorum kendimi,

Yetim bir çocuk,

Evinden çok uzaklarda.”

Kara Panterler Partisi’ne Genel Bakış

Bobby, Fred, Huey, Mumia ve diğerlerine…

Kerem Kamil Koç, 2010

Kara Panterler‘den bahseden bir tarihçeyi 1960 senesinde, ki oldukça sıra dışı birkaç senenin öncülüdür, Bobby Seale ve Huey Newton‘un tesadüfi olarak okullarının Afro-Amerikan Birliği‘nde gerçekleştirilen tartışmalardaki tanışıklığına bağlamak onu tarihsel gelişimi içersinden soyutlayarak; tarihi sebep sonuç ilişkileri içersinde bir akış olarak değil, birbirinden kopuk olay bütünlerinin bir aradanlığı olarak sunmaya yarar.

Nasıl ki Fransız Devrimi‘nden bahsedilirken doğru bir izlekte ilkel komünal toplumlardan yola çıkılması gerekliyse, mevzubahis Kara Panterler olduğunda da, sayfa sınırlılığından ötürü çok eskilere gidemesek de kökeni belirtmek bakımından gereklidir.

Siyahilerin Amerika Birleşik Devletleri‘ndeki mücadelesi 1960’larda kitleselleşip genel form ve taleplerini belirginleştirmekle beraber, Kıta Avrupa‘sının kolonyal çağında Kolomb‘un Amerika kıtasına ayak basmasıyla birlikte başladığını söyleyebiliriz.

15- 19. yy.lar arasında iyimser bir tahminle 15 milyon siyahinin bulundukları topraklardan kendi rızaları dışında, zorla, elleri ayakları zincirlenerek ve türlü işkencelerle Amerika Kıtasına getirildiği bilinmektedir. Bir başlangıç olarak gemilerdeki bireysel ya da birkaç kişilik isyanlar, itaatsizliklerden bahsedilebilse de, panoramik bir kareye alabilmek için kıtaya çıkış ve sonrasından bahsetmek daha isabetli olur.

Kıtaya çıkıldığında gemilerdeki bu siyahi yükün gemilerle oraya zengin olmak, yeni bir hayat kurmak; yeni ve ‘fethedilmemiş’ topraklarda kendine fırsatlar yaratmak gibi amaçlarla gitmedikleri, sadece ucuz, hatta ucuzun da ötesi, neredeyse karşılıksız iş gücü olarak götürüldükleri gerçeği siyahileri kendini Amerikalı diye tanımlamaktansa, farklı coğrafyalardan da gelmiş olsalar ten rengi üstünden bir enternasyonalizme yönelip siyahi olarak adlandırmaya götürür.

1730’lar ve 40’lar arası irili ufaklı ve birbirinden kopuk onlarca isyan gerçekleşmiştir. 1776’daki, İngilizlere karşı bağımsızlığın elde edildiği Amerikan Devrimi Mumia Ebu – Cemal tarafından “Siyahileri Amerikalıların mı yoksa ingilizlerin mi sömüreceklerine dair..” bir küçük burjuva devrimi olmaktan ileriye gitmemiştir.

Black Panther demonstration, Alameda Co. Court House, Oakland, Calif., during Huey Newton’s trial.

Cemal hiç de haksız değildir; siyahiler açısından sadece ‘efendi’nin değişeceği, ama yaşam koşullarında herhangi bir düzelmeye sebep olmayacak bu devrimden sonra Amerika’daki ‘nesnelik’leri 1850 senesinde çıkartılan Kaçak Köle Yasası ile tescillenmiştir. Bu yasaya göre kaçan köleler ‘sahip’lerine iade edileceklerdir. Tüm kıta siyahiler için II. Dünya Savaşı‘nn toplama / çalışma kampları gibi bir kampa dönüşmüştür. Kader olarak kabul etmeye zorlandıkları konumları artık yasalaştırılarak kanunen de bir metaya indirgenmişlerdir. Önlerinde iki seçim şansı vardır, ya kabullenecekler ya da özgürlükleri için direneceklerdir. Her ne kadar psikolojide “öğretilmiş çaresizlik” konumunda kalan kesimler olsa da yüzlerce siyahi tutuldukları zorunlu çalışma ve barınma yerlerinden bir şekilde edindikleri kamalar ve silahlarla firar etti, mevcut şartlarda yaşamaktansa, ölmeyi göze firarı tercih ettiler.

Bu firarların hemen ardından, Kaçak Köle Yasası’nın kendisine tanıdığı haklarla firar eden kölelerinin peşine düşen Edward Gorsuch‘e karşı verilen mücadele ile Christiana Direnişi (1851) patlak verdi. Bu direniş aynı zamanda Amerikan İç Savaşı olarak da bilinen Kuzey- Güney savaşlarının tetikleyicisi olarak kabul edilir.

Sene 1865′ e dayandığında siyahilerin çoğu kez Christiana Direnişi kadar organize olmamış onlarca orta çapta, yüzlerce de bireysel denecek kadar küçük isyanı ve firarı mevcuttu. Bu isyan ve firarlara karşı hem toprak sahiplerinin ekonomik çıkarları hem de siyahileri aşağı bir ırk olarak kabul eden yaklaşımlardan , günümüzde de varlığını devam ettiren, Ku Klux Klan doğdu ve siyahilere karşı şiddet eylemlerine başladı.

Ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki ekonomik farklılıklar ve buna bağlı olan sosyolojik şartlar değişiyor ve uçurum açılıyordu. En temelde kuzeyde sanayileşme yoğundu; bunun için serbest iş gücüne ihtiyaç duyulmaktaydı; güneyde ise tütün, şeker kamışı ve pamuk ekimlerinin yoğun olduğu bir tarım toplumu hayat sürmekteydi ve serbest iş gücü için ihtiyaç duyulan köleliğin kaldırılması, sistem köleliğe dayandığından ve büyük aileler çok geniş toprakları ellerinde bulundurduğundan, onlar açısından ekonomik bir çöküş demekti.

Seçimlerin ardından, köleliği kaldırma sözü ile burjuvazinin oylarıyla iktidara gelen Lincoln‘ün görüşlerinden endişelenen güney eyaletleri statükonun devamını sağlayabilmek için kendi aralarında uzlaşarak Jefferson‘un önderliğinde bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kısa süre içerinde menfaat çatışmaları iki devleti savaşın içersine soktu ve ekonomik olarak her ne kadar birbirlerine yakın olsalar da 1867-1865 seneleri arasında devam eden savaşların ardından, sanayi gücünü arkasında barındıran kuzey, ekonomisi tarıma dayanan güneyi mağlup etti. Siyahilerin bu savaşlardaki konumları önemliydi; hatta savaşın gidişatını şekillendiren güçtü. Güneyin kaybetmesi ile tüm ülkeye hakim olan kuzey dediğini yaptı ve kölelik kaldırıldı.

Şak, şak, şak… Alkışlar, sloganlar kuzey için, kalbimiz bu özgürlük savaşçılarıyla… Ne kadar duyarlı ve ulvi insanlardı… Gönülleri özgürlüğü yayma ve neredeyse ölüm ile yaşam arasındaki siyahi kardeşlerini kurtarma aşkıyla yanıyordu; öyle ki yaşamlarını sürdüler ortaya. Aslında sadece ekonomik sistemin revizyonu olan ve öngörülen sistemin faydası için yapılan bu iç savaşm siyahilere getirdiği yasal olarak kabul edilmiş bir özgürlük oldu. Siyahilerin Amerika’ya gelişinden itibaren köleleştirilmişlikleri üzerinden nesilden nesle akan, neredeyse genetik koda dönüşmüş olan siyahilerin aşağı oldukları düşüncesi kanunlarla engellenebilecek bir şey değildi. Nitekim kölelik kaldırılsa da ırkçılık sona ermedi. Özgürleşen siyahiler oy haklarını da kazandılar. 1877’de Hayes‘in ( Zamanın ABD başkanı ) ülkenin güneyinde konuşlandırılan ve yeni yasaların uygulatılmasını gözeten askeri birlikleri siyahların da ekonomik hayatta söz sahibi olmasıyla ekonomik anlamda zorlanan beyazların oylarını alma kaygısıyla geri çekmesiyle 1965 yılında yapılan yeni yasal düzenlemelere karşı siyahilerin yeniden karanlık yılları başladı.

“Children walking by Panther graffiti” by Stephen Shames

Tüm bu olanlar, birinci dalga diye adlandıracağımız süreçte olanların satır başlarıydı. Bahsettiğimiz karanlığa dönüş; siyahilerin politik alandan dışlanması, dinsel alanın politik alanın yerini almasına sebep oldu. Aynı zaman dilimi yavaş yavaş siyahilerin birbirine yardımını bir bakış açısı olarak edinmiş, kendine yeterli siyahi yaşam birimleri oluşturmayı hedefleyen insanların bir araya gelmeye başladıkları zaman dilimi olarak tarihe geçti.

Bu yakınlaşma ve topluluklaşma çabaları devam ederken 1930’da baş gösteren Büyük Buhran ile güneyden sanayi’de çalışmak üzere gelmiş olan siyahilerin işten çıkartılmaya başlanmasıyla oluşan kaotik geçişte gerçek adı FBI kayıtlarına göre Wallace Ford olan ama kendini insanlara Fard olarak tanıtan kişi ortaya çıktı.

Fard ipekli kumaşlar satan bir doğuluydu. Suriye ya da Lübnanlı olduğuna dair rivayetler vardır. Fard durumun şartlarından faydalanmakta gecikmedi. Siyahilerin aslen oralı olmadıkları ve doğal yaşamlarından kopmaları bir hatayken kendi yaşam tarzlarını bırakıp beyaz insan gibi davranmaya çalışmalarının hatalarını katmerlediğini söylüyordu. Peki, ne yapmalılardı? Mesela atalarının giyindiği gibi giyinmelilerdi… Tesadüfe bakın ki Fard‘ın sattığı ipek kumaşlar atalarının yaşadıkları yerlerdeki kumaşlardandı. Zamanla siyahiler Fard‘a atalarını sormaya başladılar. Devamlı atalarından bahseden bu insan atalarını, hiç görmedikleri köklerini biliyor olmalıydı. Şüphesiz ki biliyordu Fard, zeki, çenebaz ve menfaatlerin kokusunu uzaklardan alabilen bir insandı. Hikâye basitti… Siyahiler Şahbaz kabilesinden ilk insanların soyundan gelmekteydiler ve dinleri İslam, dilleri de Arapçaydı. Anlaşılan o ki Fard zaten bildiği şeyleri kullanmaya kararlıydı.

Kökenine dönmek isteyen, beyazların kendilerine hitap şekli olan isimlerini bir kenara bırakmalı ve atalarının isimlerini kullanmaya başlamalıydı. Siyahiler kendi aralarında örgütlenmeli, birbirlerine sıkıca tutunmalıydı. Bu birkaç paragraf yukarıda belirttiğimiz gibi süregiden bir çabaydı zaten. Ama atalarının yaşadıkları yerlerden gelen bu adam tüm diğer çaba içindekilere göre avantajlıydı; kökenden gelmekteydi. Topluluk oluşmaya başladıkça Fard onları bir arada tutabilmek için bir alt-kültür yaratması gerektiğini fark etti. Giyimle kendini sokakta belli etmeye başlayan bireyler için şüphesiz ki bu yeterli değildi. Beyaz adam kötü, pis ve ahmaktı. Onu fıtratı kadar yedikleri de etkiliyordu. O zaman beyaz adamın yediklerinden yememeliydiler. Hiç merak etmesinlerdi, zira Fard atalarının ne yediğini de şüphesiz bilmekteydi ve yeni açtığı markette tam da o gıdalardan satmaktaydı. Bir taraftan bir kitleyi bir arada tutan ortaklıkları yaratırken, öte yandan da bunu paraya çeviriyordu.

Büyük Buhran‘da işini kaybedenlerden birisi de o güne kadar adı fabrika vardiyalarında önemsiz, benzeri yüzlercesi gibi yazılıveren Elijah Poole (Daha sonrasında Fard’ın öğretileriyle Poole yerine Muhammad’i alacak olan) Elijah Muhammad‘ti. Fard‘ın kendisini Tanrı olduğuna inandırdığı Elijah Muhammad, kısa sürede azmi ve kıvrak zekâsını fark ettiği ve sadakatinden emin olduğu bu genci artık kendisini İslam Ümmeti olarak adlandıran hareketinin ‘Rehber’i ( Ki burada rehber’in Farsça bir kelime olduğunu Rah + Borden’den oluştuğunu, bunun da yol gösterici olarak gündelik hayatta kullanılsa da, dinsel alanda peygamberlik müessesini imlediğini belirtelim ) ilan etti. Gelişmelere seyirci kalmak niyetinde olmayan Amerikan Hükümeti’nin kolluk güçlerinin devamlı takibinde olan Fard‘ın açıklanamayan 1934 seneli kaybından sonra Elijah Muhammed doğal önder olarak cemaatin 8000’e varan müridini kontrol etmekteydi. Bu insanlardan cemaati maddi olarak destekleyenlerden, tüketimi ile kalkındıranlardan gelen tüm para aynı zamanda cemaatin bankası olan Elijah Muhammad‘in kontrolündeydi. Reddini deklare edip askere gitmediği için 1942- 46 seneleri arasında cezaevinde yatan Muhammad için çok sayıda siyahi hükümlü barındıran cezaevi kolaylaştırılmış şartlarda örgütlenme hizmeti sağladığı için oldukça elverişli bir yer oldu. Elijah bu zamanda ve sonrasında, gelişmekte olan ayrılıkçı iradeyi kuramsallaştırmak için bir öğreti metni hazırladı. Bu metin bir anlamda teolojik ve siyasi bir manifesto niteliğindeydi, içeriğinde özellikle teolojik anlamda Batıni yaklaşımı benimsemişti ve sosyal meseleler konusunda da siyahi evanjelizmin etkisi görülüyordu. Batıni yaklaşımın benimsendiği kısımlar İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik ve Zerdüştlük inançlarının karışımı durumundadır. Bir tutarlılık arayışı da yoktur esasen. Zira 1930’larda Amerika’da İslamiyeti iyi bilen kimse neredeyse yoktur. Siyasi kısımlarda, teolojik hatta kozmogonik kısımlarda bile egemen Amerikan kültürünün siyahlara biçtiği değersizlik imgesinin tersine çevrilmiş halidir.

Bu noktada İslam, birleşebilecekleri soyut bir kimlik olmanın yanında aynı zamanda beyaz kesime karşı mutlak ötekileşme konumunun da bir simgesidir.

Elijah zamanında İslam Ümmeti, Fard‘ın zamanındaki örgütlenme çabalarını aşıp artık örgütlü bir güç haline gelmiş; “Amerikan toplumunun pazarından sıyrılarak” süpermarketlerinden bankalarına kadar kendi pazarını oluşturmuş ve 1975 senesine kadar 46 milyon dolarlık bir anonim şirketine dönüşmüştür.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Çin devrimi, Latin Amerika’daki devrimci hareketlerin başarıları ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişi, ABD’de de devrimci akımların güç kazanması için bir moral motivasyon yaratmıştı. 1960’larda bütün dünyanın içinden geçtiği politik süreç göz önüne alındığında, ABD’nin de bu politik ivmeden mahrum kalamayacağı açıktı. Bir de bunun üstüne 1956’da ABD’nin Vietnam’a müdahale ederek Fransa’nın başlattığı savaşı sürdürmesi eklenirse, ABD’nin içinde bulunduğu koşullar daha iyi anlaşılabilir.

Members of the Black Panther Party, stripped, handcuffed, and arrested after Philadelphia police raided the Panther headquarters, August, 1970

1955 sonrası siyahi hareket ivme kazandı. Bu sene içersinde meydana gelen bir olay sonrası, otobüse binen siyahi bir kadının hakaretlere uğraması, 381 günlük bir otobüs boykotuna sebep oldu. Bahsettiğimiz boykot siyahilerin bu kitlesellikte ilk eylemleriydi. Boykotu düzenleyen isim aşina olduğumuz bir isimdi: Martin Luther King. Bunlar olurken siyahiler arasından bir ses de İslam Ümmeti cenahından cılızdan da olsa güçlenerek yükselmekteydi: Malcolm X. Eğitimli bir siyahi burjuva ailede siyahilerin genel yoksulluğundan uzakta büyümüş bir Martin Luther King karşısında Malcolm X yoksulluk içersinde büyümüş, suça bulaşmış ve düşük eğitimli ancak gelişmeye açık ve zeki birisiydi. Martin Luther King‘in önerdiği çözüm burjuva siyahilere daha yakın olan ve çekici gelen uzlaşmacı, Gandhivari, sivil itaatsizliklere dayanan ve eşitlik ilkesinde haklarını talep etmekle yetinen, neredeyse komprador bir vizyona sahipken, Malcolm X‘in çözüm için önerdiği tek yol olan Bağımsız Siyahi Devleti düşüncesi, devrim, özellikle işsiz, gettolarda tecrit edilmiş ve uyuşturucu satıcılığı ya da seks emekçiliğinden başka bir iş yapma şansı bırakılmamış insanları ve gençleri etkiliyordu.

1964-1965 yıllarına gelindiğinde ABD‘nin her tarafı kaynamaya başladı. Florida’da bir siyah kadının öldürülmesi, siyah çocukların okudukları okulların bombalanma tehditleri alması, polislerin siyah çocuklara yaptıkları baskılar ve siyahlara uygulanan şiddet, toplum içindeki gerginliğin artmasına yol açmıştı. Siyah bir sürücünün tutuklanması ve genç bir siyah kadının polise tükürmekle suçlanarak haksız yere tutuklanması fitili ateşleyen kıvılcım oldu. Asırlar boyunca ezilen, hor görülen, insan yerine konulmayan siyahların beyazlara karşı öfkesi, 1965 Ağustosunda büyük bir isyana dönüşecekti. 11-16 Ağustos tarihleri arasında devam eden Watts isyanı sırasında dört binden fazla siyah tutuklandı. Ama sonrasında isyanın bitmediği, kendi içinde geri çekilerek geliştiği anlaşılacaktı. 1966 yazında kentler yakıldı, silahlı siyah gruplar ile ABD polisi arasında büyük çatışmalar oldu. 1967 yılma gelindiğinde isyan dalgası bütün ABD‘ye yayıldı. Bu tarihteki polis kayıtları, irili ufaklı 123 olayın vuku bulduğunu gösteriyor. Bu olaylar sırasında büyük bir çoğunluğu siyahlardan oluşan 83 kişi ateşli silahlarla öldürülmüştü.

October 1966 the Black Panther party was founded for self defense. The two founders were Huey Newton and Bobby Seale.

Tüm bu karmaşanın öncesinde tanışan ve okuldaki tartışmalarda dikkatleri üzerlerine toplayıp yavaş yavaş etkinlik alanlarını genişleten Seale ve Newton‘un varlıkları önemliydi. Zira siyahi toplumdaki örgütlenme anlamındaki dağılmışlığı gidermek için başlattıkları Kara Panterler hareketi söylemleri ile 1965 senesinde öldürülen ve ölümünden önce, tek kurtuluşun silahlı mücadeleye dayandığını vaaz etmeye başlayan Malcolm X‘ in taraftarları içinde, mücadeleci çizgisinden dolayı, yaygın bir popülariteye sahip oldu. Partinin liderlerinden biri ve kurucusu olan Huey Newton, beyaz liberaller ya da siyah burjuvalarla hareketin bir yere gidemeyeceğini, asıl hedefin siyah varoşlara ve silahlı mücadeleye dayanan bir yoksul siyahlar hareketi olması gerektiğini söylüyordu.

Özetle Kara Panterler olarak andığımız Öz Savunma İçin Kara Panterler Partisi disiplinli, beyazların baskı ve tacizlerine karşı tüm siyahilere şemsiye olabilecek ve gerektiği durumlarda kendisini silahla da savunmaktan geri durmayacak ve kendini Marksist olarak niteleyen; dahil olabilmek için başvuran herkesin Mao‘nun Kızıl Kitap‘ını okumuş olması gereken, eğer okuma yazması yoksa kitap hakkında düzenli olarak yapılan genel ve açık toplantılara katılmış olmayı şart koşan bir oluşumdu. Küba Devrimi ve Çin Devrimi‘ni referans alan, zaman zaman gerilla mücadelesi taktikleriyle hareket eden, mücadeleyi işçi sınıfına değil beyazların ezdiği etnik gruplara dayandıran devrimci bir önderlikti söz konusu olan.

15 Ekim 1966 tarihinde açıklanan parti programı temel ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak hazırlanmıştı :

1. Özgürlük İstiyoruz. Siyahi toplumumuzun itibarını belirleme gücü istiyoruz.

2. İnsanlarımız için tam istihdam İstiyoruz.

3. Siyahi toplumumuz Üzerindeki kapitalist soyguna son vermek istiyoruz.

4. İnsanın barınabileceği saygınlıkta konutlar istiyoruz.

5. Bu saygın Amerikan toplumunun gerçek doğasını yansıtan tüm İnsanlarımız için eğitim İstiyoruz.

6. Tüm siyahi erkeklerin askerlikten muaf tutulmasını İstiyoruz.

7. Polis vahşetine ve siyahi insanların öldürülmesine derhal son verilmesini istiyoruz.

8. Biz federal, devlet, bölge ve şehir cezaevlerinde ve nezaretlerde tutulan tüm siyahiler için özgürlük istiyoruz.

9. Mahkemeye çıkarılacak tüm siyahi insanların içlerinde kendi siyahi toplumlarından insanların veya akran gruplarının da olduğu bir jürinin olmasını istiyoruz.

10. Toprak, ekmek, konut, eğitim, giyim, adalet ve barış istiyoruz.

( Parti bu taleplerde bulunurken aynı zamanda içinden çıktığı dinamik olan siyahi toplumla bağlarını kopartmadı, yaptıklarıyla isteklerindeki samimiyeti de ortaya koydular. Bunlardan en önemlileri şunlardı :

  • Polis- uyarı devriyeleri: Parti üyeleri siyahilerin yoğun olarak bulundukları semtlerde kameralar, fotoğraf makineleri, kanun kitapları ve gerekli durumlarda kendilerini korumak için silahlarla semtlerine giren polis devriyelerini izlerlerdi. Bu öylesine kurumsal bir hale gelmişti ki, artık düzenli olarak bu devriyeye çıkan Panterler neredeyse stajyer bir avukatın karşılaştıkları durumda bilmesi gereken şeylerin tümünü biliyor gibilerdi. Bu keyfi uygulamaları ve buna dayana polis şiddetini azalttığı gibi, personelinin çoğu güney kökenli olan polis departmanı üzerinde zaman içersinde büyük bir demoralizasyona sebep oldu. Devriyelerin kararlı karşı duruşları yüzyıllardır guruları durmaksızın kırılan siyahiler üzerinde olumlu etki yarattı ve partiye büyük katılımlar sağladı.
  • 1968′ de partinin başlattığı çocuklar için bedava kahvaltı programında panterler kendilerini destekleyen yerel esnaflardan topladıkları gıda maddelerini kahvaltı halinde çocuklara sunmaya başladı. Kahvaltılar yoksul siyahi semtlerde çocukların çoğunun evinde bulamayacağı ama gelişimleri açısından da oldukça faydalı sahanda yumurta, ekmek, birkaç dilim jambon ve mısır gevreğiydi.
  • Çocuklar için düzenlenen bir başka kampanya da sabahları erkenden kalkıp onlar okullarına gitmeden evvel onlarla zaman geçiren Panterler kampanyasıydı
22nd July 1968: Black Panthers march to a news conference in New York to protest at the trial of one of their members Huey P Newton. Newton was later convicted for the manslaughter of an Oakland policeman.

1971’lerde partinin programları arasında topluluklararası haber servisi, polisin topluluklarca kontrolü, özgürlük okulları, halkın ücretsiz tıbbi araştırma sağlık kliniği, bedava giyecek programı, cezaevlerine ücretsiz otobüs programı, ürkütücü çevreye karşı büyükler programı, anemi araştırma vakfı, bedava mesken kooperatifi programı yanında bedava ayakkabı programı, bedava ambulans servisi, ücretsiz yiyecek programı gibi hizmetler de eklenmişti.)

İşte bu taleplerle 15 kişinin birlikteliği ile ortaya çıkan parti 1969’a gelindiğinde on binlerce üyesi olan ve beyaz Amerika tarafından “Bir numaralı toplum düşmanı” payesiyle nişanlandırılan konumuna yükselecekti. 1970 senesi Kara Panterler Partisi‘nin kadınların özgürlüğü konusunda resmi tavır aldığı senedir.

1970 sonrasında ise Malcolm X‘in çoğu söylemini eyleme geçirebilmiş olan parti, hedeflediği siyahi mücadeleyi tek organda yürütmek hedefine hemen hemen ulaşmıştı. Bunun getirdiği öz güvenle söylemini revize ederek salt siyahilere değil; beyaz Amerika’nın köşe ve kuytuluklarında kalmış diğer etnisitelere de hitap eden ve sempatizan toplayan bir harekete dönüştü. Siyahi milliyetçiliğinin ve Bağımsız Siyahi Devleti arzusunun terk edilmeksizin, soruna salt siyahilerin değil, öncelikle yerelleri olan Amerika’daki, ardından da dünyanın tüm ezilenlerinin sorunu olarak bakması, sahiplenmesi ve desteklemeye çalışması partiyi devrimci enternasyonalist çizgiye taşıdı.

Vietnam Savaşı‘na gönderilen siyahi askerlere yönelik olarak kaleme aldıkları bildiride şöyle diyordu Panterler: “ABD sizin ülkeniz değil, ABD için savaşmayın!“, “Vietnamlı kardeşlerinizi değil, sizlere onları öldürmeniz için emirler veren ırkçı domuzları öldürün!” Bununla da kalmayarak Güney Vietnam Halkın Kurtuluş Ordusu Komutanlığı‘na gönderilen özel bir mektupla belirsiz sayıda Kara Panterler Partisi mensubunu da Amerikan Emperyalizmine karşı savaşlarında destek olmak üzere göndermeyi teklif etmiştir. Bilinen bir başka örnek ise, Filistin’ in İsrail işgaline karşı mücadelesinde Filistinli Kurtuluş Cephesi El-Fetih‘e destek verilmesi ve El-Fetih‘le yaşanan yakınlaşmalardır.

CBS muhabiriyle görüşen El- Fetih‘in Cezayir sorumlusu, Panterlerle ilgili sorulan bir soru üzerine El- Fetih karargâhının, kendisinin kara panterlere şehir gerillası taktikleri ve sabotaj eğitimi verilmesi konusuna sıcak baktıklarını söyleyip şöyle devam ediyordu: “Zamanı gelince Panterler ABD’ ye ani ve derin darbeler indirecekler, ırk ayrımı politikasından sorumlu her düzeydeki yetkiliyi öldürecekler ve fabrikalarla kapitalist kurumlara sabotajlar düzenleyeceklerdir.

Amerika tüm bu gelişmelere karşı elinden geleni yapıyor, lakin siyasi arka planı güçlü olan, geniş bir toplumsal zemin üzerine kurulu, sempatizan sayısının bilinmediği ve gerektiğinde ne öldürmekten ne de ölmekten çekinmeyecek binlerce silahlı militanları bulunan Kara Panterlere karşı istediği etkinlikte karşı önlemler alamıyordu. Hukukun ayak bağı olduğu durumlarda hukuku aşabilmek ve “etkin” çözümler yaratabilmek amacıyla FBI‘in altında oluşturulan ve Karşı İstihbarat Programı olarak adlandırılan Cointelpro projesi hayata geçirildi. Cointelpro bir kontrgerilla oluşumuydu ve 1956 – 1971 yılları arasında Martin Luther King ve Malcolm X‘in öldürülmeleri haricinde, kara panterler partisi ve yöneticilerine yönelik baskı ve şiddet içerikli 295 operasyon düzenlemiştir.

Hoover‘ın, zamanın FBI başkanı, başkanlığında 1968- 69 senelerinde düzenlenen operasyonlarla partinin 14 üst düzeyli yöneticisi öldürülmüş, binlerce militan tutuklanmış ve yüzlerce üyenin de ömür boyu hapis cezalarma çarptırılmıştı. Bu operasyonların hedefi Kara Panterler olmakla beraber, aynı zamanda ülkedeki tüm devrimci ve demokrat yapılara da gözdağı verme niyetindeydi.

Kara Panterler Partisi, maruz kaldığı ağır devlet terörü altında büyük ölçüde gücünü yitirdi. Daha sonraki yıllar içinde ABD’ de yaşayan diğer etnik grupları da çevresinde barındırmaya başlamasına rağmen eski gücüne bir daha kavuşamadı. Böylece 60’lar ve 70’lerin başlarındaki devrimci kabarışla birlikte doğan tüm devrimci örgütlenmeler gibi, o da, dalganın geri çekilmesiyle birlikte zayıfladı. Ancak yine de siyah varoş gençliği içinde bir efsane olarak yaşamayı sürdürdü.


When gays and Panthers were united

“Jean Genet, 1970 yılının 1 Mayıs günü Yale Üniversitesi’nin kampusunda toplanmış olan yaklaşık 25 bin kişiye bir konuşma yapmak üzere evinden ayrıldığında, Amerikan polisinin onu yakalayamayacağı kaçak yolları denemek zorundaydı. Kürsüye çıkmayı başardığında, Dreyfus Davası’nı örnek vererek şunları söyledi : “Geçmişte Fransa’da tek bir suçlu vardı : O Yahudi’ydi; şimdi burada, ABD’de geçmişte ve bugün için bile tek bir suçlu var : O da Zenci.”

“Kara Panterler Partisi tarih olabilir,

ama Onu yaratan güç halen bizimledir.”

– Mumia Ebu Cemal


Hebdomadaire Manifeste Impact : La Tranchée Racine

Couverture Hilal Can / La Tranchée Racine Hebdomadaire N°14

Fransız sanatçı Stéphane Blanquet 1980’lerden bu yana çağdaş sanat dünyasındaki en üretken figürlerden biridir. İllüstrasyon, çizgi film, tiyatro, yayıncılık, sanat yönetmenliği gibi bir çok farklı dalda çalışan Blanquet, çocukken izlediği ‘Creature from the Black Lagoon’ filminden çok etkilenir ve bu deneyim onun mitoloji ve popüler kültür kodları arasında güçlü bir bağ kurmasına yol açar: Çizgi romanlar, şaka oyuncakları, sihirbazlık ve lunaparklar.

Hem sanatçı hem de yayıncı olarak üretken bir pozisyonda olan Blanquet çok geçmeden 1990’ların başında yeraltı sanat dünyasının liderlerinden biri haline gelir. Eserleri 1993’te Paris Regard Moderne‘de, 1996’da ise Amerika ve Kanada’da sergilenir. Çalışmaları Blab!, AX gibi çizgiroman antolojilerine girer. 1996 yılında Angoulême International Comics Festivali’nde yayıncılık alanında prestigious Alph Art du fanzine ödülüne layık görülür.

Blanquet 2007 yılından bu yana United Dead Artists isimli yayınevi işletmektedir. Roland Topor, Gary Panter, Tanaami Keiichi gibi büyük sanatçıların kitaplarının yanısıra Tendon Revolver, Muscle Carabine, Tranchée Racine gibi çeşitli dergi ve özel edisyonlar da yayımlamaktadır.

Tranchée Racine Hebdomadaire – N°10, UDA, vidéo by Célia Döring 2020

La Tranchée Racine Hebdomadaire N°10

This is the 10th of 42 issues. It features artworks by the following artists: Natsuko Tanihara, Arnaud Loumeau, Pascal Doury & Bruno Richard, Zven Balslev, Tommaso Buldini, NEHAMA, Orsten Groom, Gea Philes, JJ Cromer, Thomas Ott, Laurent Benaïm, Tony Fitzpatrick.


Stéphane Blanquet & the Tranchée Racine team

‘Stéphane Blanquet is a prolific figure in the contemporary art scene since the end of the 1980s. He creates and is involved in the graphzine scene, art installations, artwork, urban art, animation movies, theater, books, publishing, art direction. He has been strongly interested by the myths and codes of popular culture: illustrated magazines, joke shops, magic tricks, optical illusions and fairground art.

In the 1990s, Blanquet was very active both as an artist and a publisher and became one of the leaders of the underground art scene. His art was exhibited at the “Regard Moderne” gallery/library (Paris, France) in 1993 and 1996, in the USA and in Canada. It has been published in Blab! (USA), AX (Japan) and in Europe. In 1996, he received the prestigious Alph Art du fanzine prize at the Angoulême International Comics Festival for his work as a publisher…


La Tranchée Racine Hebdomadaire N°9

This is the 9th of 42 issues. It features artworks by the following artists: Damien Deroubaix, Alice Hualice, Jeremy Boulard Le Fur, Margaret Curtis, Aleksandra Waliszewska, Olivier de Sagazan, Gonzalo Garcia, Nazanin Pouyandeh, Erik Thor Sandberg, Les Krims, Ion Birch, Kwame Akoto.


Tranchée Racine Hebdomadaire – N°8, UDA, vidéo by Célia Döring 2020

La Tranchée Racine Hebdomadaire N°8

This is the 8th of 42 issues. It features artworks by the following artists: Ryan Heshka (cover), Julia Wernig, Féebrile, Francis Deschodt, Nicolas Pegon, Paul Henderson, Hermann Josef Hack, Jon Todd, Marc Brunier-Mestas, Betty Tompkins, Philipp Kremer, Matthew Barney.

Buy it at the Halle Saint Pierre, in all the good bookstores or on blanquet.com

you can also subscribe for the whole collection !!

magazine de proximite

Don’t forget to check UDA website & instagram for more information :

instagram: latrancheeracine / facebook: latrancheeracine

Hebdomadaire Manifeste Impact !!

blanquet.com

Dişi Bir Kalkışma : Kadın Harekâtı

Couverture : Caroline Sury ‘Calamity Jane’

8 Mart 2021 günü ‘MERHABA’ diyerek yayın hayatına başlayacak olan KADIN HAREKÂTI, Neslihan Yalman’ın editörlüğünde çıkıyor. Dergi, ‘Dişi bir kalkışma dil göstergesidir’ mottosuyla ilerleyerek, disiplinlerarası düzlemde birçok kadını kucaklamak için estetik bir kalkışmayı hayata yaymayı arzu ediyor. Kadınlarla beraber; kadın direnişi için mücadele etmiş, içeriden ya da dışarından destek sağlayan ve üreten erkeklere de kısmen yer verecek olan dergi, transeksüel, travesti, lezbiyen, biseksüel vb. gibi kimliklerle de kendilerini tanımlayan bireylere alan açmayı umut ediyor. Dergi, seslerini duyurmak isteyen her kesimden kadına da alan yaratmak istiyor.

Bununla birlikte, üç ayda bir çıkacak olan bu kadın dergisi, günlük hayattan pratik mücadeleye, sanattan düşün dünyasına değin farklı kulvarlarda, farklı jenerasyonlardan ve farklı yaşlardan kadınları ortak üretimin ekseninde, bir araya getiriyor. Dergi, ulusal platformla birlikte, uluslararası anlamda da birçok kadınla dirsek temasına girmeyi ve kadınlığın evrensel vurgusuna dair önemi öncellemek istiyor. Farklılıklarımız renklerimizdir, aynılıklarımızı bizi birleştirir diyen KADIN HAREKÂTI, kadınlara bir kadın editörün birinci elden desteğiyle kadınca alan açmaya hazırlanıyor. Yolu açık olsun!

Bu yönde, katılımınız beni sevindirecektir. Birlikte, daha da güçleneceğimizi düşünüyorum. Kadınlara özgür bir alan açılsın istiyorum. Çevrenizde, denk geldiğiniz ve güvendiğiniz isimler olursa, onlara da bu metni iletebilirsiniz.

Saygılarımla…
Neslihan Yalman


Eser Gönderme Tarihleri :

5 Nisan 2021 (2. Sayı)

5 Tem. 2021 (3. Sayı)

5 Ekim 2021 (4. Sayı)

Eserlerin Gönderileceği İletişim Adresi:

pikarakadinharekati@gmail.com


Pikaresk Yayınevi

Kiremitleri Kıran Kız : Birce Seymen

Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bigisayar renklendirme, 2021

Bir Punk Rock şarkıcısı, müzisyen, aynı zamanda isyankar ruhlu bir sanatçı Birce; kendisine bizlerle paylaştığı çizimler için çok teşekkürler.

Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bilgisayar renklendirme, 2020
Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bilgisayar renklendirme, 2020
Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bilgisayar renklendirme, 2020

monxx art

Voyage en Grande Paréidolie

Voyage en Grande Paréidolie

Bonjour,
Depuis environ trois ans, avec l’ami Janko et un groupe d’invités, nous avons réalisé un grand livre de bande dessinée et dessins paréidoliques intitulé « Voyage en Grande Paréidolie ». Nous vous invitons ici à participer à sa coédition.

MONTPELLIER, JANVIER 2021

LA PARÉIDOLIE

Paréido-quoi ?! La pareidolie, c’est reconnaître dans des motifs abstraits des formes figuratives, telles que des visages, des têtes, des corps animaux et humains. L’exemple le plus connu, c’est le fait de voir des figures dans les nuages.

TECHNIQUE

Pour ce livre, nous sommes parti d’une idée / technique de Mattt, qui consiste à tamponner des planches d’empreintes de papiers froissés humectés d’encre. Certaines de ces planches d’empreintes, points de départ pour la rêverie et l’inspiration, seront inclues au livre.

Ces tampons se prêtant merveilleusement à y déceler des images organiques, on a ensuite révélé ces figures en traçant contours et détails autour de ces traces d’encre, complétant ainsi le dessin initié par l’empreinte. Ensuite, nous avons de préférence présenté ces dessins dans la forme bande dessinée, en les entourant de phylactères, en les mettant en cases, ou en suites…

Voyage en Grande Paréidolie

DESSINS COLLECTIFS

Nous avons réalisé des planches avec Janko, le plus souvent à deux, plus nombreux, ou même parfois en solo. En cela, nous continuons notre démarche de Comix Band qui consiste à dessiner à plusieurs sur les mêmes feuilles, comme on fait de la musique en groupe sur les mêmes morceaux ! Nous avons dessiné en tablées à l’atelier En Traits Libres à Montpellier, sur les mêmes planches, et nous avons aussi invité des dessinateurs d’ailleurs à nous envoyer leurs variations à partir des mêmes séries d’empreintes. Ces planches ont pu librement prendre la forme de bandes dessinées ou de dessins, avec ou sans textes… Les formes communes des empreintes de papiers froissés encrés donnent à l’ensemble sa cohérence graphique.

ARTISTES PARTICIPANTS (NON EXHAUSTIF)

Attic Ted, Marthes Bathori, Nils Bertho, Georges Boulard, Pablo Boulinguez, Maxime Borowski, Louis Cadias, Sénile Céline, Alice el Rakun, El Rotringo, Audrey Faury, Freaky, Nico Fremz, Gui Mia, Jo 99, Julien Gardon, Janko, Julie Graf, Laure, Lilas Mala, Lilie Kitsch, Zad Kokar, Mattt Konture, Jaky La Brune, Sylvain Le Chanteur, Vincent Lefèbvre, Luca, Jude Mas, Manoï, Benjamin Montio, Gérard Nicollet, Fanny Nie, Delphine Phan, Angélique Raymond, David Vincent Richard, Thomas Romarin, El Rotringo, Nadine Simon, Qu_uH, Vanessa, Sandra Verine, Gilles Vigne, Jacques Velay…

Voyage en Grande Paréidolie

COÉDITION, CODIFFUSION

Dans la pratique du dessin collectif, ce projet fait suite à notre première expérience d’édition avec le livre ManGeA Table, recueil de bandes dessinées en bande. Nous l’avions tout simplement auto-édité à deux avec Éric Arnaud / Rico comme un de nos fanzines, sous le nom La Table Editions. Cela nous a permis finalement d’éviter des démarches de demandes de subventions, de crowdfunding, de dépôt légal. Par contre le choix de ne pas faire appel à un diffuseur / distributeur avait limité la distribution et la vente du ManGea Table.

Pour ce nouveau livre à plusieurs, nous espérons vivement arriver à réaliser ce à quoi on avait renoncé pour le ManGeA Table : une coédition. C’est en voyant comment les disques alternatifs sont coédités par plusieurs labels que nous est venue l’idée de procéder de la même façon pour éditer un livre.

CONSTRUCTION DU LIVRE

Après quelques années sur ce projet, et de multiples sessions de codessinage, nous avons récolté beaucoup de matière. Cela représente environ 400 dessins en noir et blanc. Certains d’entre eux seront présentés en pleine page, d’autres en moitié ou en quart de page. Pour organiser le tout, nous le présentons sous la forme d’un recueil de comix. Nous prévoyons un livre d’environ 200-250 pages. Le format, entre A4 et A3, ainsi que le nombre de tirages, restent à préciser.

Voyage en Grande Paréidolie

PARTICIPER À LÀ COÉDITION

Nous vous proposons plusieurs moyens de participer à notre coédition :

⦁ soit en tant que coéditeurs par votre participation financière aux frais d’impression et fabrication du livre vous donnant un nombre d’exemplaires correspondant à votre investissement, et bien sûr, l’inscription de votre logo d’éditeur en couverture avec les autres comme pour les disques a colabels.
⦁ soit en tant que libraires, ou vendeurs ou troqueurs, aux meilleures conditions que nous préciserons et officialiserons ensemble.
⦁ d’autres formes de participation peuvent être envisagées, en en discutant avec vous.

A ce jour, nous avons réalisé la première version d’une partie de la maquette du livre ; nous aurons bientôt une idée précise du nombre de pages, et nous pourrons décider ensemble de l’édition et de la diffusion de ce livre.

Donc, nous vous proposons ici de participer à cette expérience de coédition pour ce livre Voyage en Grande Paréidolie. Pour cela, nous joignons à ce courrier un choix représentatif de nos pages, en espérant que cela vous donne l’envie de faire partie de notre groupe de coéditeurs-codiffuseurs pour ce livre unique en son genre et précurseur d’une alternative éditoriale nouvelle pour la bande dessinée!

Animation paréidolique par Mattt Konture et Janko pour le film Mondo DC

CONTACT Mattt: matttkonture@gmail.com

Amicales salutations, Mattt Konture et l’équipe du Paréidolie Comix

édition PDF originale de la présentation