John Zerzan: Teknolojiye Karşı

Picture: Kronik Komiks #15

Teknolojiye Karşı, John Zerzan’ın 23 Nisan 1997 tarihli konuşmasıdır.
Türkçe’ye Anarşist Bakış tarafından çevrilmiştir.

Geldiğiniz için teşekkürler. Bu öğleden sonra sizin Luddit’iniz olacagım [Luddite: 19. yy. İngiltere’sinde Sanayi devrimine karşı çıkan, makinalara zarar vermek yoluyla aktif
direniş gösteren isçi gruplarına mensup kişiler]. Sembolik bir Luddite olarak, bu popüler olmayan veya tartışmalı bayrağı taşımak bana düşüyor. Zaman kısıtı nedeniyle vurgu daha ziyade maddelere indirgenmiş bir şekilde derinlikten çok genişliğe yapılacaktır. Ancak bunun biraz genel tespitler niteliğinde olacak konuşmamın ikna ediciliğine zarar vermeyeceğini umut ediyorum.

Bana öyle geliyor ki bizler kısır, fakirleştirilmiş, teknikleşmiş bir yerdeyiz, ve bu özellikler birbirleriyle ilişkili. Teknoloji, anlayışı genişlettiğini iddia ediyor, ancak bu genişletme
öyle gözüküyor ki, bu taahhütün iddia ettiğinin tam aksine anlayışı köreltiyor ve dumura uğratıyor. Teknoloji günümüzde her alanda, her şey için çözümler sunuyor. Cevabının olmadığı herhangi bir seyi düşünmeniz oldukça zor. Ancak neredeyse her olayda, üstesinden geleceğini söylemek için ortaya çıktığı sorunu ilk önce kendisinin yaratmış olduğunu unutmamızı istiyor. Sadece biraz daha teknoloji. Daima bunu söyler. Ve bugün sonuçları herzamankinden daha açık seçik gördügümüzü düşünüyorum. Her şeyin toplum genelinde bilgisayara bağlanmasıyla, bilgisayar denizi bir çesitlilik , bir tam erişim zenginligi sunuyor; ancak yine de Frederick Jameson’un söylemiş olduğu gibi, tarih boyunca en fazla standartlaşmış olan toplumda yaşıyoruz. Buna “araçlar ve amaçlar” önermesiyle bakalım; araçların ve amaçların eş derece geçerli olması gerekir. Teknoloji tarafsız [nötr] olduğunu, sadece bir alet olduğunu, değerinin ve anlamının yalnızca nasıl kullanıldığına dayandığını iddia ediyor. Bu yolla araçlarının üstünü örterek amaçlarını gizliyor. Öz, içsel mantık, tarihsel gömülmüşlüğü [embeddedness] veya diğer boyutları anlamında ne olduğunu anlamanın hiçbir yolu yoksa, o halde teknoloji dediğimiz şey yargıdan kaçınmaktadır. Geçerli veya iyi amaçlara, kusurlu veya geçersiz araçlarla ulaşamayacağınız etik kuralını genellikle kabul ederiz, ancak araçlara bakmadıkça nasıl bir değerlendirme yapabiliriz ki? Eğer bu asli varlığı, temelleri anlamında düşünmemiz gerekmeyen bir şeyse, bunu yapmak imkansızdır. Demek istediğim, herhangi bir klişeyi tekrar edebilirsiniz. Geçerliliği olduğunu düşündüğüm araçlar ve amaçlar tezi bir ahlaki değer olduğu için, bu bir klişe olmaması umut edilen türden bir şeydir.

Bu noktayı açığa kavuşturmak maksadıyla çok sayıda insan veya vakadan bahsedilebilir. Örneğin, Marks önceleri teknolojinin ne olduğu, üretimin ve üretim araçlarının ne olduğuyla ilgilenmişti; ve çogu insan gibi bunun temelinde isbölüşümü olduğunu tespit etmişti. Ve bu nedenle, işbölümünün ne kadar gelişmeyi engelleyici ve ne kadar olumsuz olduğu hayati bir sorudur. Ancak Marks, çok fazla incelenmemiş olduğunu bildiğimiz bu sıradanlıktan, hangi sınıfın teknoloji ve üretim araçlarına sahip olduğu ve onları kotntrol ettiği, mülksüzleştirilmiş sınıfın, yani proletaryanın teknolojiyi burjuvaziden nasıl ele geçirecegi gibi çok farklı sorulara yöneldi. Bu, teknolojiyi incelemek ve değerlendirmekten oldukça farklı bir vurguydu, ve daha önce ilgilendiği şeyleri terk ettiğini gösterir.

Tabii ki, bu noktada Marks hiç şüphesiz ki teknolojinin olumlu, iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Bugün, bunun yalnızca bir alet, tarafsız bir şey olduğundan, meselenin tamamen teknolojinin araçsal kullanımından ibaret olduğundan bahseden insanlar teknolojinin gerçekten de olumlu bir şey olduğuna inanıyorlar. Ancak onlar biraz daha ihtiyatlı olmak istiyorlar; yani bir kere daha ifade edersem, benim belirttiğim nokta, onun tarafsız oldugunu söylüyorsanız, olumlu olduğu iddiasının gerçekliğini test etmekten kaçınıyorsunuzdur. Diğer bir deyişle, onun olumsuz veya olumlu olduğunu söylerseniz, o zaman onun ne olduğuna bakmanız gerekir. Onu öğrenmeniz gerekir. Ancak eğer nötr olduğunu söylerseniz, bu inceleme yapmanın önünü oldukça iyi bir şekilde keser. Şimdi, sürekli duyup durduğum bir alıntıyı size söylemek istiyorum, zeki bir matematikçiden oldukça anlamlı bir alıntı ve –Ted Kaczynski değil!- Britanyalı bir matematikçiden, Alan Turing’den; ve eminim ki bazılarınız 1930 ve 40’larda bilgisayarların teorik temellerin pek çoğunun onun tarafından oluşturulduğunu biliyorsunuzdur. Yine, 50 yıl önce Oscar Wilde’a karşı yapılan fiile benzer bir şekilde, eşcinsel olmasından ötürü kaynaklanan bir dava nedeniyle 50’lerde kendi canına kıydığı da bahsedilmeye değerdir. Her neyse, bundan bahsediyorum (bu trajik olguyu, eşcinseldi, sonu da bu nedenle böyle oldu diye küçümsemek falan istemiyorum), ancak bir elmayı siyanürle boyayıp sonra da onu ısırarak canına kıymıştı; ve bu bana, bilgi ağacının yasak meyvesini, ve (sonuçta ne olduğunu hepimizin biliyoruz) onun buna ilişkin bir şey söyleyip söylemediğini düşündürüyor. Çalışma, tarım, sefalet ve teknoloji, tümü ondan kaynaklanıyor. Ve bu arada Apple bilgisayarlar hakkında düşünüyorum. Neden elma’yı kullanmışlardı ki? Bu benim için gizemli bir şey. [gülüşmeler.]

Her neyse, bu konu dışına taşmanın ardından, bahsettiğim alıntıya geri dönelim. 1950’de Mind dergisindeki makalesinin ortalarında, şöyle diyordu: “İnanıyorum ki, yüzyılın sonunda, kelimelerin kullanımları genel eğitimli kamuoyu görüşünde öylesine değişmiş olacak ki, aksi iddia edilmesi beklenmeyecek şekilde düşünen makinalardan bahsedilebilecek.” Burada bana göre oldukça ilginç olan şey, yüzyılın sonuna doğru insanların, makinaların düşündüklerini anlamakta zorlanmayacakları ölçüde ilerlemiş hesap yapan makinalara [computing machines] sahip olacağız demiyor (o zamanlar onlara hala hesap yapan makinalar deniliyordu), Şöyle diyor; “… kelimelerin kullanımları genel eğitimli kamuoyunun görüşünde öylesine değişmiş olacak ki.”

Şimdi, bunu muhtamelen onun aklında olandan farklı şekilde okuyorum; ancak bunun üzerine düşünürseniz, bunun toplum ile teknoloji arasındaki karşılıklı ilişki sorusuyla bir ilgisi vardır. Onun oldukça haklı olduğunu düşünüyorum; ama yine yapay zeka -tabii ki o zaman bu öyle adlandırılmıyordu- çok ilerlemiş olması nedeniyle değildi bu. Aslında, benim anladığım şekliyle, fazlasıyla tutkulu iddiaları açısından pek iyi bir performans sergilememiştir. Ancak bazı insanlar şimdi bu düşünceyle [nosyonla] oldukça ciddi bir şekilde uğraşıyorlar. Aslında, makinaların hissedip hissetmedikleri ve makinaların hangi noktada canlı olup olmadıklarıyla ilgili küçük ama dikkat çekici bir yazın da var. Ve bunun sebebi Yapay Zeka’nın çok ilerlemiş olması değil bana göre. 80’lerin başlarında, bunun “eşiğinde olduğumuz” şeklinde çok fazla laf söyleniyordu, ve ben bir YZ [yapay zeka] uzmanı değilim, ancak fazla bir ilerleme olduğunu sanmıyorum. Sanırım bayağı iyi satranç oynuyor, ancak bu diğer başarıların veya seviyelerin yakınına dahi gelmiş olduğunu düşünmüyorum.

Bilgisayarlara ilişkin algıdaki değişimi açıklayan şeyin, son elli yılda yaşanan büyük yabancılaşmanın sebep olduğu deformasyon [biçimsizleşme] olduğunu düşünüyorum. İşte bu nedenle bazıları, ve umuyorum ki sayıları pek fazla değil, bilgisayarların canlı oldukları hakkında bu noktaya tutunuyorlar.

Yapabilecekleri şeyler anlamında ise, bana öyle geliyor ki, bizlerin giderek makina-benzerleri olmamız anlamında insanlar ile makinalar arasındaki uzaklık azalırken, makinaları insan-benzeri olarak görmek açıkça daha kolaylaşlaşıyor. Bunun hakkında aşırı dramatik olmak istemiyorum, ancak giderek daha fazla sayıda insanın yaşamak bu mu veya sadece devinimler içinde mi gidiyoruz diye merak ettiğini düşünüyorum. Ne oluyor? Her şey yaşamın dışına mı süzülüyor [atılıyor]? Bütün bir doku ve değerler ve benzeri şeyler kuruyup gidiyor mu? Bu konu aslında birçok başka sunum yapılmasını gerektiriyor, ancak bu pek de teknolojinin fiili ilerlemesi değil: Eğer makinalar insan olabilirse, insanlar da makina olabilirler. Gerçekten de korkutucu olan nokta bu ikisi arasındaki mesafenin kısalması.

Benzer başka bir alıntı da yine bu çöküşe [descent] işaret ediyor, bilgisayar iletişimi uzmanı J.C.R. Licklider’dan kısa bir alıntı. 1968’de şöyle demişti: “Gelecekte, bir makina aracılığıyla yüz yüze olduğundan daha fazla iletişim kurabileceğiz.” Bu bir yabancılaşma [estrangement, bozuşma, kayıtsızlık hali] değilse, ne olduğunu bilmiyorum. Aynı zamanda, kültürel gelişme açısından bir diğer çarpıcı yön de, yabancılaşma [alienation] kavramının ortadan kaybolması, neredeyse tamamen kaybolmuş durumda. Son yirmi yıldaki kitapların fihristlerine bakacak olursanız, “yabancılaşma”nın artık orada yeri yoktur. Sanırım, o kadar banal bir hale gelmiştirki, hakkında konuşmanın anlamı bile kalmamıştır.

Başka bir konuda bir siyaset teorisyeninin, Anthony Giddens’in, sanırım aslında Sir Anthony Giddens, yeni bir değerlendirmesini okuyordum. “Kapitalizmin, kendisine karşı alternatifleri yok ettiği anda, bir inceleme nesnesi olarak ortadan kaybolmuş olması”nı dikkate değer buluyordu. Başka bir sistemin olmaması halinde başka incelenebilir ne var ki diye düşünülebilir. Ama hiç kimse bunun hakkında konuşmamaktadır;. sadece verili bir şeydir. Açıkça kabullenilmiş ve dikkatle incelenmemiş bir başka basmakalıp şeydir. Ve, tabii ki, sermaye giderek teknolojikleşmektedir. Oldukça bariz bir şey. Bunun Net’de gezinmek veya İdaho’daki kuzeninize e-mail atmak veya benzeri bir şey olduğunu düşünen insanlar, sermayenin hareketinin bilgisayarın temel işlevi olduğu olgusunu göz ardı ediyorlar. Bilgisayar, daha hızlı işlemler, malların daha hızlı değişimi ve benzeri şeyler içindir. Bunun belirtilmesine bile gerek yok.

Yani, her neyse, tüm bir alanın veya zeminin nasıl hareket ettiği, bizim teknoloji algımızın ve ona atfettiğimiz değerlerin nasıl değiştiği temasına geri dönersek, bu genellikle hissedilmez bir şekilde olur. Freud medeniyetin tam olgunlaşmasının evrensel bir nevroz anlamına geleceğini söylemişti. Ve bu, üzerine düşündüğünüzde, fazlasıyla iyimser gözükmekte. Gördüklerim karşısında fazlasıyla rahatsızlık hissediyorum. 15-19 yaş grubundakiler içinde intihar oranının 1961’den bu yana %600 arttığı Oregon’da yaşıyorum. Bu, ergenliğin ve toplumun eşiğine gelen, onu üzen gençlikten başka bir şey olmadığını düşünüyorum; ve ne görüyorlar? Mahrum edilmiş [bereft, büyük bir yoksunluk hali] bir yer görüyorlar. Onların bilinçli bir şekilde bu türden bir formülasyondan geçtiklerini söylemiyorum, ancak bir şekilde bir değerlendirme yapılıyor, ve bazıları basitçe vazgeçiyorlar.

En gelişmiş ülkelere ilişkin birçok çalışma ciddi depresyon oranının her on yılda bir ikiye katlandığını gösteriyor. Yani bu, eğer şu anda sadece günü geçirmek için anti-depressan ilaçlar kullanan yeterince insan olmasaydı, bunları biz hepimiz çok daha önceden alacaktık demek oluyor. Bu ürpertici gerçekten çıkarsamalar yapabilirsiniz. Bunun neden böyle sürüp gitmeyeceği hakkında bir sebep arıyorsanız, bu neredeyse toptan bir değişimden başka ne olabilir ki?

Ve birçok başka şey. Okur-yazarlıktan uzaklaşma. Bu oldukça şaşırtıcı olan, oldukça temel bir şey, ancak insanların artık anlamı olmayan bir şeyden içgüdüsel olarak [viscerally] uzaklaştıklarını düşünürseniz pek de şaşırıtıcı gelmiyor. Toplu cinayetlerin sayısındaki patlama. Bu, birkaç on yıl önce, bu şiddet dolu ülkede bile duyulmamış bir şeydi. Şimdi tüm ülkelere yayılıyor. L.A. [Los Angeles] veya ABD’nin herhangi bir yerinde olduğu gibi İskoçya’da veya Yeni Zelanda’da, bir McDonalds’da veya bir okulda veya başka bir yerde böylesine dehşet verici bir şeye rastlamadan gazete okumanız bile bayağı zor.

Rancho Santa Fe. Bu alıntıyı haberlerden muhtamelen hatırlayacaksınız. Oradaki Cennetn Kapıları grubunun üyesi olan bir kadın hakkında. “Belki de ben deliyim, ama umurumda değil. 31 yıldan beri burada yaşıyorum, ve burada bana göre hiçbir şey yok.” Sadece kült üyeleri için değil, boşluğu inceleyen pek çok kişi için bunun bayağı bir anlamı olduğunu düşünüyorum.

Ekolojik bir felaketten başka bir şey olmayan dışsal doğamızın kriziyle birbirine bağlanan içsel doğamızın krizi, tamamen insanlıktan çıkma [dehumanization] ihtimaliyle karşı karşıyayız. Bu ilki ile canınızı sıkmayacağım; buradaki herkes bunun tüm özelliklerini, türlerin hızla yok olmasını, vb. vb. biliyor. Oregan’da, örneğin, doğal, orijinal ormanlar yüzde bire kadar düştü; som balığı nesli tükenmenin eşiğinde. Bunu herkes biliyor. Ve bu, teknolojinin hareketiyle ve onunla ilgili olan diğer şeylerle birlikte daha da hızlandı.

Marvin Minsky — sanırım 80’lerin başındaydı– beynin etten yapılmış üç poundluk [yaklaşık 1350 gram] bir bilgisayar olduğunu söylemişti. Önde gelen Yapay Zekacılardan birisiydi. Ve ardından bir sürü şey geldi. Sanal Gerçekliğimiz var. İnsanlar, bakılacak veya uğraşılacak pek bir yönü kalmayan nesnel toplumsal varoluştan uzaklaşmak amacıyla sürüler halinde oraya doğru yönelecekler. İnsanların klonlanması muhtamelen birkaç ay uzaklıktaki bir konu. Her zaman taze dehşetler. Eğitim. Çocukları beş yaşına geldiklerinde bilgisayarın başına bağlayın. Buna “bilgi üretimi” diyorlar. Ve onun hakkında söyleyebileceğinizin en iyi şey budur.

Extropy dergisine katılımcılarından Carnegie-Mellon’daki Hans Moravec’den bir alıntı yapmak istiyorum. Şöyle diyor: “Nihai sınır, her faaliyet parçasının anlamlı bir hesaplama haline getirildiği bir arena olacaktır. Evrenin yaşanılan kısmı bir siber-alana dönüştürülecektir. Böylece en derin zihinsel süreçlerimizin bir kısmını parça parça daha fazla siber-alanla -yapay zekadan satın alınan uygun programlar ve benzeri şeylerle- değiştirmeye, kendimizi giderek ona benzeyen bir şeye dönüştermeye meyledebiliriz. En sonunda, düşünme yöntemlerimiz orijinal bedenimizin, aslında herhangi bir vücudun, tüm kalıntılarından tamamen kurtulabilecektir.” Bunun bir yorum gerektirdiğini sanmıyorum.

Ancak tabii ki aksi sesler de var. Tüm bu gelişmelerden oldukça endişelenen insanların yaptıkları analizler de var. Bunların en iyilerinden birisi, 40’larda yazılmış olan Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği çalışması. Eğer teknoloji tarafsz değilse, o zaman mantığın da tarafsız olmadığını oldukça kuvvetli bir şekilde öne sürerler. “Araçsal mantık” dedikleri şeyin eleştirisini geliştirirler. Mantık, medeniyet ve teknolojinin bayrağı altında, esasen uzaklaştırmaya ve denetime eğilimlidir. Tüm hikayeyi birkaç cümlede özetleyecek değilim, ancak kitabın hatırlanmaya değer parçalarından birisi Odyssey’den, Homer’den, Odysseus’a -Odysseus’un denizde sirenleri [siren, Yunan mitolojisinde şarkılarıyla denizcileri tehlikeli sulara çekerek ölmelerine sebep olan yarı kadın yarı kuş şeklindeki mitolojik varlık] geçmeye çalıştığı, Avrupa medeniyetinin temel metinlerinden birisi- baktıkları kısımdır. Horkheimer ve Adorno, bunun, oldukça erken bir zamanda, tensel, Eros, tarih-öncesi, teknoloji-öncesi ile geçmişe dönme ve başka bir şey yapma projesi arasındaki gerilimi resmettiğini ortaya koyarlar. Odysseus’un kendilerini gemi direklerine bağlayan, kulaklarını balmumuyla tıkayan kürekçileri vardır; böylece zevk tarafından ayartılmayacak, ve medeniyet ile teknolojinin baskıcı, tensellikten yoksun yaşamına katlanabilecektir.

Tabii ki, yabancılaşmanın [bozuşmanın] birçok başka işareti de vardır. Descartes, 350 yıl önce, “Bizler, doğanın efendileri ve sahipleri haline gelmeliyiz” demişti. Ancak Horkheimer ve Adorno’nun ve diğer başkalarının eleştirilerinde dikkat edilmeye değer şeyin şu olduğunu düşünüyorum: eğer toplum doğaya baş eğdiremezse, o zaman toplum daima doğaya tabi olacak, ve sonuçta da ortada muhtamelen toplum falan olmayacaktır. Bu uyarıyı, bu şartı daima ifade ederler, ki bu dürüstlüklerinden dolayı onlar için olumludur; ancak bu onların eleştirilerinin etkilerini frenlemektedir. Onu daha az siyah-beyaz bir şey haline getirir, çünkü doğanın hakimiyetinden gerçekte kaçınamayız, ve her şeyin, bizzat varoluşumuzun dayandığı şey de budur. Teknolojik yaşamı eleştirebiliriz, ancak o olmaksızın halimiz nice olurdu?

Ancak son 20, 30 yılda çok çok muazzam etkileri olan bir şey gerçekleşti, ve bunun pek öyle ortaya getirildiğini de düşünmüyorum. Geçmişte, medeniyetin dışında kalan yaşamın gerçekten de nasıl bir şey olduğu hakkında ilmi fikirlerde toptan bir düzeltme yaşandı. Medeniyetin, dinin, devletin, polisin, orduların, buna benzer şeylerin asli ideolojik temellerinden birisi, medeniyetten önce oldukça kana bulanmış, korkunç, insanlık dışı bir durum varolduğu düşüncesidir. Bunun uysallaştırılması ve özel olarak öğretilmesi gereklidir. Bu Hobbes’dir. Bu, medenileşme öncesi hayatın iğrenç, kaba ve kısa olduğu şeklindeki ünlü düşüncedir; ve insanlığı korku ve hurafalerden, dehşetli koşullardan kurtararak medeniyete ulaştırmak için, Freud’un “içgüdüsel özgürlükten zorla vazgeçme” dediği şeyi yapmanız gerekir. Bunu yapmak zorundasınızdır. İşte bu da onun maliyetidir. Her neyse, bunun tamamen yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Şüphesiz ki, yeni paradigmanın bazı kısımları, bazı ayrıntılar üzerinde anlaşmazlıklar vardır, ve yazının büyük bir kısmının bundan radikal sonuçlar çıkardığını da düşünmüyorum. Ancak 70’lerin başından beri, yaşamın bundan iki milyon ya da daha fazla yıl önce, yaklaşık 10.000 yıl önce sona eren bir dönemde -ki bu zaman olarak neredeyse bir hiçtir,- nasıl olduğuna dair oldukça çarpıcı bir resme sahibiz.

Tarih öncesi dönem artık zekayla, eşitlik ve paylaşmayla, boş zamanla, büyük bir cinsel eşitlikle, gürbüzlük ve sağlıklılıkla, örgütlü şiddetin hiçbir emaresinin olmamasıyla nitelendiriliyor. Bunun şok edici olduğunu düşünüyorum. Bu neredeyse toptan bir yeniden değerlendirme. Tabii ki hala kadını saçlarından tutarak mağaraya doğru sürükleyen mağara adamı, tamamen vahşi ve insanlık-dışı bir yaratık olarak Neanderthal vs. gibi karikatür benzeri imajlarla yaşıyoruz. Ancak gerçek resim tamamen değişmiştir.

Buna ilişkin kanıtlar ve argümanların ayrıntılarına girerek zamanınızı almayacağım, ancak birkaç tanesinden bahsetmek istiyorum. Örneğin, paylaşım hakkında nasıl bir şeyler söyleyebiliyoruz? Bu biraz 60’ların tezlerine benziyor, değil mi? Ancak bu, ocaklar, ateş yakılan yerler, muhtamelen geçici olan yerleşim yerleri atrafındaki kanıtların incelenmesine dayanan basit bir şey aslında. Eğer bir ateş etrafında tüm güzel yiyeceklerin bulunduğunu görürseniz, bunun anlamı aşağı yukarı şefin ve diğer herkesin pek az veya hiçbir şeye sahip olmadıklarıdır. Ancak eğer herkes tamamen eşit miktarda nesnelere sahipse, o zaman bu bir eşitlik durumunu gösterir. Thomas Wynn tarih-öncesi zekayı başka bir ışık altında görmemize yardımcı olmuştur. O, basit bir taş alette bile donup kalan ve/veya gizli kalan anlamında Piaget’e dikkatimizi çekti; ona benzer bir şeyi ortaya çıkarmak ve bir alet yapmak için gerçekte neler yapıldığını göstermek amacıyla, onu sekiz farklı aşama, adım ve yöne ayırdı. Ve bunun en azından bir milyon yıl önce olduğu sonucuna vardı –benim görebildiğim kadarıyla yazında bunu çürüten bir şey yok; Homo bugünkü yetişkin bir insanınkine eşit bir zekaya sahipti. Birisi kalkıp da, tamam kültür öncesi dönemde ortalık biraz güllük gülistanlık olsa da, uzak atalarımız o kadar sönüktüler ki, tarımı, hiyerarşiyi ve tüm diğer halikulade şeyleri yapmayı beceremediler diyebilir pekala. Ancak eğer bu doğru değilse, o zaman resmin tümüne oldukça farklı bir gözle bakmaya başlarsınız.

Bir başkası: Marshall Sahlins’in Taş Devri Ekonomisi kitabı 1971’de yayınlandı, argümanların birçoğu mevcut avcı-toplayıcı insanlara, onların ne kadar çalıştıklarını gözlemlemeye -ki bu çok, çok azdı- dayanıyordu. Bu arada, onun Michigan Üniversitesi antropoloji bölümü başkanı olduğunu da belirteyim, yani saplantılı veya marjinal bir şahsiyetten bahsetmiyoruz. Antropoloji ve arkeoloji yazınına bakacak olursanız, düşündüklerimizde oldukça hayrete düşürücü düzeltmeler yapıldığını görebilirsiniz. Bu sanırım sizin medeniyetin belki de iyi bir şey olmadığını düşünmeye başlamanıza yol açacaktır. Her zaman sorulan soru, insanlığın tarımı bulmasının neden bu kadar uzun zaman aldığı sorusudur. Yani bunu görece daha dün, 10.000 yıl kadar önce düşünebilmişlerdi. Ama buradaki asıl soru tarıma neden başlamış olduklarıdır. Ki bu aslında medeniyeti niye başlatmış oldukları sorusudur aslında. İşbölümüne dayanan bir teknolojiyi neden başlattılar? Eğer bir zamanlar sıfır işbölümüne dayanan bir teknolojiye sahiptiysek eğer, benim için bunun oldukça çarpıcı sonuçları vardır; bu beni bir şekilde o noktaya geri gitmenin mümkün olduğunu düşünmeye sevk ediyor. Daha yüksek bir koşula, bana göre gerçekliğe oldukça yakın, bütünlük durumuna benzer bir koşula yeniden bağlanabiliriz.

Konuşmamın sonuna oldukça yaklaştım. Heidegger’den bahsetmek istiyorum. Heidegger pek çokları tarafından yüzyılımızın en derinlikli veya en özgün düşünürlerinden birisi olarak kabul edilir. Teknolojinin felsefenin sonu olduğunu düşünüyordu; ve bu, teknolojinin toplumu gittikçe daha fazla kuşatmasıyla [içine almasıyla] birlikte, her şeyin, hatta düşünmenin bile, onun için öğütülen, üretim için öğütülen bir şey haline gelmesi görüşüne dayanıyordu. [Felsefe] ayrı olma özelliğini, ondan bağımsız olma özelliğini kaybeder. Görüşü kısaca olsa da bahsetmeye değer. Şimdi de favori konularımdan birisine geliyorum; Heidegger’in, bunu görebilecek kadar yaşayabilseydi, zihninde olacağından emin olduğum postmodernizm. Burada postmodernizmle beraber mantığın tamamen tahtından feragat ettiğini düşünüyorum. Bu o kadar yaygınlaşmış bir şey ki, ama yine de çoğu insan ne olduğunu bilmiyor. Tamamen içine gömülmüş olmamıza rağmen, bugün bile pek azımız bunu kavramış durumdayız. Belki de bu, kendi tarzında, daha önce değindiğim banalliklere benziyor. Yani, ona yabancı olanı zararsız duruma getiren şey basitçe kabul ediliyor ve nadiren sorgulanıyor.

Böylece bir takım ev ödevleri yapmaya başladım, ve o zamandan beridir bunun üzerine bazı şeyler de yazdım, ve temel şeylerden birisi -zaten bilenlerden özür dilerim bu açıklamalarım için- Lyotard’ın 70’lerdeki Postmodern Durum adlı kitabından kaynaklanıyor. O, postmodernizmin özünde “meta-anlatılara karşı bir antipati”, yani bütünün, genelin, ve bütünü kavrayabileceğimiz şeklindeki küstahça fikrin reddi olduğunu savunuyordu. Bütünün totaliter olduğu fikrine dayanmaktadır. Bir şeyin bütününü algılayabileceğinizi düşünmeye çalışmak? Pek de iyi değil. Bunun üzerine bayağı bir düşündüm; bu arada, aydınlar arasında Fransa’da uzunca zamandır egemen olan Marksizme karşı bir tepkiydi bu; bundan ötürü ortaya çıkan aşırı bir karşı tepki olduğunu düşünüyorum.

Yani bütünlük karşıtı bir görüş açısı ve tutarlılık karşıtı bir görüş açısı var ortada; şüphe edilmesine ve hatta tiksindirici bir şey olduğu düşünülmesine rağmen. Her şey bir yana, (ve muhtamelen burada Horkheimer ve Adorno ile uzlaşıyordu), Aydınlanma düşüncesinin bize getirdikleri nelerdi? Modernist, genelci, bütünlüğe odaklı düşüncenin bize kazandırdıkları neydi? Auschwitz, Hiroşima, nötron bombaları, bunları hepiniz biliyorsunuz. Postmodernizmin belki de herşeyi bir kenara attığı, ve bir şeye karşı, yani üşüşen [unrushing, saldıran] teknolojiye karşı hiçbir savunmasının olmadığı hissine kapılmak için bu tür şeyleri savunmanıza gerek yok.

Benzer şekilde, postmodernizm, kökenler [origins] fikrine de karşıdır. Kökenler fikrinin yanlış bir fikir olduğunu düşünürler (tüm bunlar büyük genellemelerdir; muhtamelen küçük vurgu farklarına sahip olanlar bulunmaktadır.) Bizler bir kültürün içinde yaşıyoruz. Her zaman bir kültürün içinde yaşadık. Daima da bir kültürün içinde yaşayacağız. Bu nedenle kültürün dışından bakamayız. Bu nedenle, doğaya karşı kültür türü bir şey yanlış bir düşünce olur. Onlar bunu da reddediyor, ve bu nedenle şimdinin anlaşılmasını engelliyorlar. Bir nedenselliğin veya gelişmenin kökenlerine veya başlangıç noktalarına geri dönemezsiniz. Bununla ilgili olarak, tarih oldukça keyfi bir kurgudur; kurgulardan birisi en azından bir diğeri kadar iyidir. Keza parça parça olana [fragmentary], çoğulculuğa, çeşitliliğe, tesadüfi olana vurgu da vardır. Ama soruyorum, nerede tesadüfilik? Nerede çeşitlilik? Nerede? Bence, olayların genel gidişatı ve bu gidişatın anlamı bağlamında dünya giderek ıssız ve tek parçalı hale geliyor. Sınırlar ve yüzeyler hakkında vurgu yaparak etrafta dolaşmak, yüzeyin altına bakamayacağınız bu tavır, bana göre etiksel ve entelektüel bir korkaklıktır. “Gerçek ve anlam?” Bence bu tamamen saçmalık. İşi bitmiş bir şey. Buna benzer terimleri daima tırnak içine koymak. Postmodern yazılara baktığınızda bayağı bir şeyin tırnak içine alındığını görürsünüz. Ortada bayağı bir ironi var, tabii ki. Kinizmin eşiğinde bir ironi, popüler kültüre baktığınızda her yerde bunu görürsünüz. Potmodernizme göre, bu bütüne yakın bir şeydir. Her şey kaymaktadır. Fazlasıyla parçalara bölünmüştür. Bireye karşı yapılandan uzak durmanın nasıl mümkün olduğunu ve doğadan geriye ne kalacağını pek anlayamıyorum.

John Zerzan: On Modernity and the Technosphere, Binghamton University; April 2, 2008

Postmodernizmin teknolojinin büyük bir suç ortağı olduğunu ve genellikle onu açık açık kucakladığını düşünüyorum. Lyotard, “veri bankaları yeni doğadır” demişti. Tabii ki, eğer kökenleri dışarda bırakırsa, doğanın ne olduğunu nasıl bilebilir ki? Onların da kendilerine özgü bütünlük-türü varsayımları var, ancak ona yakalanmak istemiyorlar. Yalnızca eski moda insanların bu oyunu oynamak istemediklerini düşünüyorum. Bir alıntı daha: Current Anthropology dergisinin Haziran 1994 sayısında Profesör Escobar’dan. Teknolojinin norm [kural] olanı ve dışarda bırakılacak olanı nasıl belirlediğine ilişkin iyi bir alıntı. Şöyle diyordu: “Teknolojik buluşlar, hakim dünya görüşüne göre, dönemin teknolojisini meşru ve doğal kılmak üzere bir diğerini dönüştürür genellikle. Doğa ve toplum, günün teknolojik gereklerini kuvvetlendirecek şekilde açıklanmaya başlanırlar.” Gayet iyi ifade edildiğini düşünüyorum.

Böylece teknoloji hakkındaki oldukça temel bir yanlış inançla başladım. Teknoloji tarafsız değildir, toplumun bir parçası olarak toplumsal konumlanmasından veya gelişiminden bağımsız duran ayrı bir alet değildir. Sanırım diğeri ise, evet, teknoloji hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ancak o işte burada, amansız bir şey, ve onun hakkında konuşmanın faydası ne? Bu kaçınılmaz bir şey değil mi?. Yalnızca biz hakkında hiçbir şey yapmadığımız zaman, kaçınılmaz hale gelir. Bunun gayet açık bir meydan okuma olduğunu düşünüyorum. Hayal edilemez olan gerçekleşecek. Şu anda gerçekleşmekte. Ve eğer bir geleceğimiz varsa, bu ona kafa tutacağımız için, farklı bir görüşümüz olduğu için, ve onu parçalamayı düşündüğümüz için olacaktır.

Bu arada, eğer bir geleceğimiz varsa, gerçek suçluların kimler olduğu ve Unabomber’ın kimi çağrıştırdığı hakkında farklı bir görüşe sahip olabiliriz: John Brown belki de; ve John Brown gibi bizi kurtarmaya çalışan birisi.

John Zerzan
Anti-Authoritarians Anonymous
PO Box 11331
Eugene, Oregon 97440


Athena Üzerine Birkaç Satır: CEHENNEMDE BİR MEVSİM

Athena directed by Romain Gavras

Dün gece izlediğim “Athena” üzerine birkaç satır yorum yapayım.

Video klip ve reklam yönetmenliği kökenli Romain Gavras, sinema dünyasının unutulmaz yaratıcılarından biri olan babası Costa Gavras’tan bambaşka bir rota tutturuyor beyazperdede. Babasının sahiplendiği geleneksel politik film kurgusuna meyletmektense, yenilikçi, modern bir tavrı benimsiyor, hangi projeye el atarsa atsın, hareketin, eylemin, hatta katıksız kaosun hâkimiyetini görselleştiriyor. Adidas için çektiği reklam filminde de bu böyle, MIA ve Kanye West için çektiği video kliplerde de, 2010 yılında çektiği “Bizim de Günümüz Gelecek” de de. Nitekim, Venedik Film Festivali’ne bomba gibi düştükten sonra Netflix’te gösterime giren “Athena”da da aynı güzergâhı takip ediyor.

“Athena”, en temelde bir adalet arayışının hikâyesi. Romain, Fransa’nın banliyölerinde yaşayan Mağrip ve Afrika kökenli gençlerin ruh halini, öfkesini, sayılı saatlere yayılan bir çeşit “gerilla savaşı” üzerinden gözler önüne seriyor. Kamera, 13 yaşındaki kardeşleri polisin elinde can veren ve katledilme görüntüleri medyaya sızdırılan iki kardeşi takip ediyor sürekli. Banliyö bir tür mikrokozmos olarak varlık buluyor ve o âlemde seyircilerin kılavuzları bu iki kardeş, onların koşturmacaları ve eylemleri üzerinden olayları anlamlandırma şansı ediniyoruz. Karem, küçük kardeşinin intikamını almak için Athena adlı gettodaki gençleri harekete geçirmiş, havai fişekler, sopalar, molotof kokteylleriyle donanmış durumdaki gençler adalet taleplerini etkili kılmak için her şeyi göze almışlar. Bu uğurda ilk adım olarak en yakın karakolu basıp polislerin silahlarına el koyuyorlar (Film bu muazzam, tüylerinizi diken diken edecek sahneyle açılıyor zaten). Büyük kardeş Abdel ise bir ordu mensubu, küçük kardeşinin acısını yüreğinin en derininde hissetmesine rağmen, konumu gereği sistemin dışına çıkmamaya, oradan sözünü söylemeye, Karim’in önderlik ettiği ayaklanmayı yatıştırmaya gayret ediyor. Filmde geri planda kalan bir diğer üvey kardeş daha var. O da banliyölerin karanlık yüzünü simgeleyen bir uyuşturucu çetesi üyesi. Onun tek derdi, Athena’da ortalık savaş alanına dönmüşken “mallarını” güvence altına almak ve bu kargaşadan sağ salim sıyrılmak.

ATHENA directed by Romain Gavras / Official trailer, Netflix

Romain, fitil bir kez tutuştuktan sonra bombanın patlamasına kimsenin engel olamayacağını açık seçik ilan ediyor “Athena”da. Stilistik şiddet sahnelerini arka arkaya sıralıyor, fonda çalan opera parçaları eşliğinde alternatif bir mitolojik evren tahayyül ediyor ve en önemli bütün bunları gerçekçilikten uzaklaşmadan yapıyor. “Athena”, meseleyi doğru bir bakış açısıyla ele alma tavrı kadar içerdiği her sekansın profesyonelliği ve atmosfer tasarımının mükemmelliğiyle de göz dolduruyor. Filmin senaryo ekibinde Ladj Ly’ın da yer aldığını not düşeyim de, geçtiğimiz yıl bizzat onun yönettiği “Sefiller”i izleyenler “Athena”nın neye benzediği hakkında bir fikir sahibi olsun.

Romain, “Athena”da kendi tarzında, yani esas olarak harekete, görsel dinamizme dayanan, estetik fetişizminin yer yer hikâyenin akışının bile önüne geçebildiği, seyirciyi nakavt etmeye niyetli çarpıcı bir filme imza atmış. Kaosun, öfkenin dilini beyazperdeye layığıyla yansıtabilme becerisini bir kez daha dosta düşmana ilan ederek takdirimizi kazanıyor. Uzatmadan söyleyeyim, unutulmaz sahneler içeren, üzerine konuşulmayı hak eden müthiş bir filmle karşı karşıyayız.

Gökhan Gençay, 2022


Gökhan Gençay’ın Kaleminden: Emily the Criminal

Emily the Criminal, 2022

Orkları, elfleri, ejderhaları, süper kahramanları, kafa ütüleyen bütün hayal endüstrisi yapımlarını bir tarafa bırakın ve “Emily The Criminal”ı izleyin.

John Patton Ford, senaryosunu da kaleme aldığı filminde Los Angeles’ta yalnız başına ayakta kalmaya çalışan genç bir kadının sistem tarafından nasıl “gücün karanlık tarafına” itildiğini muazzam bir üslupla gözler önüne seriyor. Sevgilisinin şiddet içeren bir kavgaları sırasında polis çağırması sonucu “ağır saldırı suçu” siciline işlenen ressam Emily, okulunu son sınıfta terk etmek zorunda kalıyor. Hayatta kalmak için para kazanmak zorunda olan genç kadın “miras” olarak 60.000 dolarlık öğrenci kredisi borcunu ve her iş görüşmesinde önünü kesen “sabıkasını” devralıyor! Üç kuruş gelir için güvencesiz ve vasıfsız işlerde çalışıyor, bütün gün televizyon başından kalkmayan Koreli bir çiftin evindeki küçücük bir odada yaşıyor.

Ve bir gün Latino bir çalışma arkadaşı ona bir öneriyle geliyor: Günde 200 dolar kazanmak istiyorsan şu numarayı ara! Emily, düşünüyor taşınıyor, hayatını şöyle bir gözden geçiriyor ve o numarayı arıyor. Böylece üçkâğıtçı bir Arap çetenin yürüttüğü küçük çaplı kredi kartı dolandırıcılığı faaliyetine iştirak ediyor. O aşamadan sonra Emily’nin önünde başka bir dünya, farklı seçenekler beliriyor ve Emily kendi içindeki karanlığı da keşfedeceği zorlu bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor.

Sürpriz gelişmeleri aktarmamak için burada kesiyorum. Lakin şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, geçen seneki Sundance Film Festivali seçkisine dahil edilen “Emily The Criminal” son zamanlarda izlediğim en etkileyici ve güçlü film. John Patton Ford, mütevazı bir yaklaşımla, sınırlı bir bütçeyle müthiş bir hikâye anlatıyor ve seyirci bambaşka bir Los Angeles’a ışınlıyor. Peliküle yansıyan Los Angeles da, sakinleri de alışık olduğunuz Hollywood yapımlarından çok farklı.

Bir küçük parantez de Aubrey Plaza için açmak lazım. En beğendiğim oyuncular listesinin üst sıralarında yer alan Plaza, bir kez daha beni şaşırtmıyor ve Emily karakterini oynamak ne kelime, bilfiil üstüne geçiriyor. Karakterin iniş çıkışlarını, melankolisini, öfkesini herhangi bir diyaloga bile gerek duymadan sadece gözleriyle öyle gerçekçi biçimde aktarıyor ki, ne desek az kalır. Velhasıl “Emily The Criminal”ın en büyük kozu da o.

Çok uzatmayayım ama tekrar edeyim: “Emily The Criminal”ı mutlaka ama mutlaka izleyin. Anlatılan senin, benim, bizim hikâyemizdir!

-Gökhan Gençay

Emily The Criminal, Official Trailer

NOT: Özellikle Emily’nin büyük bir reklam ajansına kapağı atıp yırtan sanat okulundan arkadaşıyla ilişkisini dikkatle gözlemleyin.


Tunç ‘TURBO’ Dindaş -Exhibition- İSTANBUL

Brieflyart

Brieflyart’ta 4 Ekim – 12 Kasım 2022 tarihleri arasında küratörlüğünü Nilgün Yüksel’in yaptığı, Tunç “Turbo” Dindaş’ın “İstanbul” başlıklı sergisi yer alıyor.

Türkiye’de grafitinin ilk temsilcisi olan Turbo, bu sergisinde İstanbul’un altını üstüne getiriyor. Kenti, sadece toprağın üstündekilerle değil suyun altındakilerle de dillendiriyor.

Tunç “Turbo” Dindaş, İstanbul’un ikonografisini yarattığı ikonik karakterle yeniden açıklıyor. Kentin içinden ve dışından belirgin imgelerle ironiyi birleştirdiği yapıtlarında heteroptik bir dil kuruyor. Ayrıntılarla ilerleyen sonsuz figür dünyasında, alıştığımız görüntüleri kullanırken aniden aykırı olanla onları yerlerinden söküyor.

Tunç “Turbo” Dindaş’ın kentten, İstanbul’dan, Hip Hop’tan, geçmişin aklımıza kazınan imgelerinden, zamanın ruhundan beslenen yapıtları, duvarlardan inip bu kez kağıtlarda, ve farklı malzemelerde değişik baskı teknikleriyle yeniden hayat buluyor.

17. İstanbul Bienali’nin paralel etkinlikleri kapsamında da yer alan sergi, 4 Ekim 2022 saat 12:00.17:00 saatleri arasında yapılacak sanatçı performansıyla da izleyiciyi sokak sanatına bu kez içeriden bakmaya davet ediyor.

Tunç ‘Turbo’ Dindaş, CNN TÜRK, 1998 
Turbo ‘Skecth Book’ negatif
Istanbul Style ‘Black Book’ grafzine 98

“S2K Türkiye’nin ciddi anlamda ilk Grafiti grubudur. Bakırköy’den Rez ve Jemy tarafından kurulmuştur. İlk başlarda grubun adı ZBP – Zombie Boys Posse idi. Ama sonraki ‘P’ harfi yüzünden yaptığımız tag’ler filan ZB ‘Partisi‘ gibi anlamlara çekilip politik bir örgüt gibi görünüyordu. Biz de öyle bir isim bulalım ki bunu politik bir örgüt gibi algılamasınlar diye düşündük. İsmin içine sayı koymak fikri geldi aklımıza ve ‘Shot To Kill’ ismini bulduk, ve ‘To’yu sayı ile yani ‘2′ ile yazdık. Grubun kuruluşu 95-96’ya dayanır. Grupta Türkiye dışında zamanla Almanya ve İsviçre’den de üyeler oldu. Bazıları yakalandı, bazıları bıraktı. Şu anda sadece Türkiye’de ve Almanya’da üyelerimiz var.”

Turbo ‘Sketch Book’ 98
Statik grubunun 1999’da çıkan “Yeraltı Operasyonu” isimli toplamada yeralan parçası “Lanet Şehir İstanbul”un enstrümantal versiyonu.
Turbo^S2K, graff., 2009
Turbo, Meck, Bedae – İstanbul, 2013

“Bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır.”


Turbo ‘İstanbul’ sergi afişi – Brieflyart, 2022

In Brieflyart, Tunç “Turbo” Dindaş’s exhibition titled “Istanbul”, curated by Nilgün Yüksel, between October 4th and November 12th, 2022.

Turbo, the first representative of graffiti in Turkey, turns Istanbul upside down in this exhibition. He speaks of the city not only with what is above the ground, but also with what is under the water.

Tunç “Turbo” Dindaş re-explains the iconography of Istanbul with the iconic character he created. He establishes a heteroptic language in his works in which he combines irony with distinctive images from inside and outside the city. While using the images we are accustomed to in the endless figure world advancing with details, he suddenly rips them out with the contradictory one.

Turbo, Maslak, 2011
Tunç Dindaş ‘Digital Painting’ 2012

“People who do this work with feeling and have made it a passion for themselves continue are important people to me and they are people to be respected.”

Tunç “Turbo” Dindaş’s works, inspired by the city, Istanbul, Hip Hop, the images of the past that are engraved in our minds, and the spirit of the time, come down from the walls and come to life again, this time on paper and different materials, with different printing techniques.

The exhibition, which is also part of the parallel events of the 17th Istanbul Biennial, invites the audience to look at street art from the inside this time, with an artist performance to be held on October 4, 2022 between 12:00 and 17:00.

Icaf 2021

TURBO

Brieflyart: brieflyart.com


King of New York: Abel Ferrara ‘IST. Fest 2014 Session’

Ferrara at IST. Fest, 2014

Biyografisini yazan Nick Johnstone, 1990 yapımı ünlü filmi “The King of New York”a ve filmlerinin yarıdan fazlasının doğup büyüdüğü bu kentin sokaklarında geçmesine atfen kitabına “Abel Ferrara: New York’un Kralı” adını vermişti. Her krallık gibi Ferrara’nınki de kolay korunmuyor… Ne Amerika’da geniş kitleye hitap edebiliyor ne başka bağımsız yönetmenler misali dünya festivallerinde baştacı ediliyor. O yüzden yaşamını Paris’te sürdüren İranlı yönetmen Raffi Pitts’in 2003’te yaptığı belgesele verdiği “Abel Ferrara: Not Guilty / Suçsuz” adını daha esprili ve manidar buluyorum!

Alin Taşçıyan

Haziran 2014, star.com.tr

***

Daha bir ay önce Ferrara, Cannes’da ‘paralel etkinlik’ yaptı! Eski IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın New York’ta bir otel görevlisine tecavüz ettiği iddiasıyla patlayan skandalı ve 2012 yılında her iki tarafın anlaşmasıyla düşen davadan yola çıkan “Welcome to New York”, Cannes Film Festivali’ne seçilmedi. Bunun üzerine yapımcıları, festival zamanı, Cannes’da bir sinema kiralayıp alternatif bir gösterimle basın lansmanı yoluna gitti. Kahn, kendisini ima eden şehvet düşkünü, benmerkezci finansçıyı Fransız yıldız Gerard Depardieu’nün canlandırdığı bu filme karşı dava açmıştı… Ferrara ise filmin başında yazdığı gibi bu skandaldan esinlenmediğini, olayın adeta üzerine atladığını söylüyor!

2014’te Ferrara’nın ikinci iddialı yapımı olan “Pasolini”nin çekimleri birkaç ay önce tamamlandı. Ferrara, İtalyan sinemasının büyük ustalarından Pier Paolo Pasolini’nin 54 yaşındayken kurban gittiği, bugüne dek hala çözülememiş olan gizemli cinayete odaklanıyor.

Pasolini’yi ise muhteşem Willem Dafoe canlandırıyor. Kariyerine ve biçemine bakılacak olursa her iki film de tam Ferrara’ya göre!

Pasolini’ye tutkusu bambaşka ama…

Şehre ve sokaklara tutkusu ise okul yıllarına uzanıyor. 8mm kamerasıyla New York’ta çekimler yaptığı döneme… Ki o zaman da yanıbaşında olan arkadaşı Nicholas St. John daimi senaristi oldu. B filmlerinin özelliklerini, janr elemanlarını ustaca değerlendirmesinin, her daim politik bir boyut eklemesinin yanı sıra ilk döneminin ikonik filmlerinde yer yer New York sokakları belgeseli havası vardır.

Ferrara, New York sokaklarının yanı sıra insan ruhunun karanlık yanlarını, şiddeti sergilemekten sakınmadan aktaran bir yönetmen olarak tanınır. Abel Ferrara sineması deyince suç dünyasının, kendi kanunlarına ve ahlaklarına göre toplum içinde yaşamaya azimli suçluların, çetelerin, seri cinayet işleyen katillerin, onlarla mücadele eden polislerin öykülerinin stilize edilerek beyazperdeye yansıtıldığı filmler gelir. “The King of New York”, “Kötü Dedektif / Bad Lieutenant”, “Cenaze / The Funeral” filmleriyle “Miami Vice” ve “Crime Story” dizilerinin birçok bölümü onun sinemasını en iyi temsil eden yapıtlar olarak kabul edilir. Bu filmlerden Christopher Walken ve Harvey Keitel’in imgelerinin öne çıktığını da eklersek, bugüne dek hiç Abel Ferrara filmi izlememiş olanların bile sırtlarından bir ürperti geçecektir! Daha da ürpermek isteyenler vampir öyküsü “The Addiction”ı tercih edebilir!

Abel Ferrara & Alin Tasciyan İstanbul Festival 2014 

“Kendimi kötü mü hissediyorum? Hayır. Keşke filmi anlasalardı. İntihar mı edeceğim? Asla. Sadece kiralamak zorunda kaldığım bir smokin ve yürümek zorunda olduğum bir kırmızı halıdan kurtuldum.”

Ferrara, ‘9 Lives of a Wet Pussy’den bu yana kırk yıldır ne yapıyorsa, aynısını yapıyor. Abel Ferrara’nın son filmi Cannes’deki gösterime seçilmedi ama bu filmin gösterilmeyeceği anlamına da gelmiyor. “Onlar bu şehrin sahibi değiller; bir sinema kiralarız ve filmi gösteririz ve insanlar gelir. Film kimsenin umrunda değilse kimse de gelmez…”

Fakat geldiler; “Welcome to New York” filmi kumsalda bir çadırda, katranlı bir muşambanın üzerinde hafif bir meltemin esintisiyle sahnelendi ve bu yılın en havalı etkinliğiydi. Film, festivalin bir parçası olmamasına rağmen aynı gün içinde online gösterime girdi. “Welcome to New York”un cazibesi çok açık: Cannes’deki çoğu diğer filmin aksine, o gerçekçi ve insanın yakasına yapışıp tokatlayan cinsten bir film.

Yönetmeni, IST. Festival’de yakaladım ve ona New York’u sordum:

Dostum! Sana dürüst konuşacağım. Bronx’ta doğdum ve büyüdüm. Dedem, New York’a yirmi yaşında gelmiş, babam da doğma büyüme NY’ludur; 70’lerde şehir bok gibiydi ve ben de NY’la ilgili bir şeyler göstermek istiyordum; birçok film yaptım fakat bugün New York benim için bayat, uyuşturucu ve alkol ile geçmişimi hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyor. Artık, beni çeken yer burası doğu, bu yüzden şu anda İstanbul’dayım.

İstanbul’dan beklentilerin?

Tabii ki, gerçek olan şeyler. Gerçek istanbul’u görmek istiyorum, büyüleyici caddeleri ve yaşanmış hikayeleri. Hayatım boyunca hep İstanbul’a gelmek istemiştim; doğu ve Batı, burada İstanbul’da buluşuyor ve bunu her sokakta hissedebilirsiniz. Yapılar, insanlar ve kültürel diyalog muhteşem.

“Bad Lieutenant” hakkında biraz konuşsak?

Birçok film yaptım. ‘Bad Lieutenant’ 25 yıl önceydi dostum ve hiçbir şey hatırlamıyorum. O filmi çekerken amatör bir yönetmendim ve şimdi maden suyum ve İtalyan Espresso’mla burdayım, daha yeni işlerden konuşsak!?

O halde, Gerard Depardieu gibi bir aktör ile çalışmanın en sorunlu yanı neydi?

Sorun onun enerjisiydi, aramızda kalsın boktan bir enerjisi vardı.

Bad Lieutenant, Welcome to New York ve Pasolini filmlerinde insanların bağımlılıklarına karşı zaaflarını gösteriyorsunuz..?

Saydığın filmlerden en sevdiğim sonuncu filmdir, çünkü zihnimde bu insanları bir noktadan farklı bir noktaya sürüklüyorum. Bu insanların kurtarılmasına ilişkin, özellikle “Welcome to New York” filminde kurtarılacak bir şey göremiyorum. O, Tanrıya, annesine, her şeye sayıp sövüyor… Adam kendinden sakınıyor, asla aynaya bakmıyor. Bu eğlenceli, çünkü bu filmlerde hiç ayna yok. Onlar vampir filmleri gibi. Bu insanların yansımaları yok çünkü kendilerine bile bakmıyorlar, kendilerini önemsemiyorlar, bu adamlar asla köşeyi dönemezler.

“Hikayelerdeki asıl kahraman seyircinin kendisidir”.

IFC Film, “Welcome to New York”u Amerika’da gösterime sokmayı planlıyor, geniş bir sinema gösterimi olacak mı?

Kimin umrunda! Onlardan sadece filmi dağıtmalarını ve saygı duymalarını bekledim, internet’te, veya farklı bir formatta, bir şekilde filmi temin edin ve izleyin, insanlar filmi sinemada görmek istiyorlar, evinde veya banyoda telefonda izlemek istiyorlar. Pasolini bir zamanlar güzel söylemiş: “Hikayelerdeki asıl kahraman seyircinin kendisidir”. Bir filmi izlerken de oradaki sanatçı sensin. Telefonda, yatağında, nerede olursan ol, 300 kişiyle birlikte izlemek istiyorsan, git ve 300 kişiyle izle, sadece git ve izle şu lanet filmi dostum!

Hüseyin Serbes, Dog Juice fanzin makalesinden alıntıdır.


IST’74 Presents RANDOM FOREST: A Reading Room

Johan Kugelberg sergiden ve eserlerden bahsederken. (Neşe, Sühan Sürmeli ve Alphan Eşeli)

Rastlantısal Orman ‘Bir Okuma Odası’ Sergisi Ziyarete Açıldı

ISTANBUL’74’ün, Amerikalı sanatçı ikilisi Jonah Freeman ve Justin Lowe’un, Boo-Hooray küratörlüğündeki mekana özgü tasarlanan Rastlantısal Orman (Bir Okuma Odası) sergisi açıldı. 17. İstanbul Bienali‘ne paralel olarak açılan sergi, Kasım ayına kadar Nef Bebeköy’de ziyaret edilebilecek. Sanatçılar Freeman ve Lowe, küratör Johan Kugelberg’in de katıldığı açılış gecesinde, New York merkezli Escape-Ism ve Michelle Mae’nin canlı müzik performansı gerçekleşti.

Johan Kugelberg sergiden ve eserlerden bahsederken. (Sühan Sürmeli ve Alphan Eşeli)

ISTANBUL’74 kurucu ortağı, yönetmen Alphan Eşeli sergi ile ilgili görüşlerini “Freeman ve Lowe, objeler ve mekanlar üzerinden çarpıcı hikayeler yaratmayı başaran nadir sanatçılardan. Bir Okuma Odası etrafında şekillenen bu sergide, Freeman ve Lowe’a ait duvar kağıdı eseri; sanatçıların ve Boo-Hooray’in arşivinden nadir yayınlar, Türkiye’den ve dünyadan önemli arşivler ve sanatçı kitapları ile bir araya geliyor. Serginin en heyecan verici tarafı ise interaktif bir düzende kurgulanmış olması. Ziyaretçiler, çeşitli karşıt-kültür yayınlarından kült kitapların ilk baskılarına kadar çok geniş bir seçkiyi sanatçılar tarafından tasarlanmış bir enstalasyonda inceleyebilecek” diyerek açıklıyor.

William S. Burroughs’un “Elektronik Devrim” makalesinden esinlenen New Yorklu sanatçı ikilisi Freeman & Lowe’un İstanbul’da Nef Bebeköy’e ait 19. yüzyıldan kalma tarihi bir yapıyı, bir okuma odasına dönüştürdüğü sergi; Türkiye’den ve dünyadan önemli sanatçı, yazar, yönetmen ve müzisyenler tarafından üretilen text art, sanatçı kitapları, çeşitli arşivler, albümler, kataloglar, antolojiler, denemeler, günlükler, raporlar, belgeler, grafik yapıtlar, resimli kitaplar, dergiler ve her türlü efemerayı bir araya getiriyor. 

Gündelik olanın benzersiz sanat nesnesi ile iç içe şekilde düzenlendiği sergide, ziyaretçiler yapıtları nadir kitap kütüphanelerinde olduğu gibi okuma odasında inceleme şansına sahip oluyor.

Arşivleri ile sergiye katkıda bulunanlar arasında J.G. Ballard, Do Not Research, John Waters, Issey Miyake, Anicka Yi, Harmony Korine, Jonas Mekas, New Models, Bruce Davidson, Juergen Teller, Nobuyoshi Araki, Chase Hall, Marc Caro, Dash Snow, Erman Akçay, Alphan Eşeli, Sakıp Sabancı Müzesi ve daha birçok isim yer alıyor.

Jonah Freeman ve Justin Lowe’un Random Forest (Rastlantısal Orman) adlı duvar kağıdı eseri, sergi tasarımının temelini oluşturuyor. Sanatçıların kendi görsel arşivinden 20.000’den fazla görüntünün renge göre otomatik şekilde kategorilere ayrılarak düzenlenmesiyle ortaya çıkan sonuç, imgelerden oluşan görünüşte sonsuz bir matrise işaret ediyor.

Yaratıcı disiplinlerden önde gelen isimlerin katkısıyla kürasyonu üstlenen Freeman ve Lowe, bu sergi için İsveç doğumlu müzik tarihçisi ve alt kültür eserleri koleksiyoneri Johan Kugelberg önderliğindeki Boo-Hooray ile birlikte çalıştı. Ayrıca, yönetmen Alphan Eşeli’nin özel arşivinden sınırlı sayıda plağın yer aldığı bir Müzik Odası da sergiye eşlik ediyor.

Kasım ayına kadar Salı-Pazar günleri saat 11:00-19:00 arası ziyaret edilebilecek Rastlantısal Orman sergisi esnasında, Gem Alf tarafından nadir vintage parçalarla tasarlanan ‘74 Lounge’da bir dizi söyleşi ve etkinlik gerçekleştirilecek. Ziyaretçiler aynı zamanda, Assouline Pop-Up’ta yer alan özel seçkiyi de inceleme fırsatı bulacaklar.

Johan Kugelberg with one of his book

BOO-HOORAY HAKKINDA

Boo-Hooray 20. ve 21. yüzyıla ait punk, hip hop ve karşı kültür alanlarındaki basılı eserler, efemera, fotoğraf ve kitapların arşivlenmesi ve korunmasını sağlayan New York merkezli arşiv ve proje alanıdır. 2010 yılında Johan Kugelberg tarafından kurulan Boo-Hooray, çeşitli sanatçı ve kuruluşların arşivlerini üniversiteler ve müzelerle buluştururken nadir kitaplar, fotoğraf, efemera ve sanat yayımlayıp satmaktadır ve dünyanın her yerinde sergiler düzenlemektedir.

Kaynak: cumhuriyet.com.tr, 18 Eylül 2022 Pazar


A Reading Room by ‘Boo-Hooray’ Johan Kugelberg

21st Century Book Collecting and Archiving

Johan Kugelberg

As time continues to munch on us like so many sesame bread sticks, the collecting habits of the younger generation affect the dealer habits of the older. It is always difficult to identify value and worth and historical/cultural significance in the tempora and mores that you yourself were a part of, or aware of, or ignorant of, as they co-existed with your particular inability to step twice into the same stream. As you are stepping in, other waters are ever flowing past you, and the ephemera of your time are as ephemeral. You were an accomplice in throwing stuff away, hence making the stuff ephemeral, or for that matter, an accomplice in making certain books of your time rare as you weren’t buying them.

For my generation of collectors (born in the sixties/seventies), the vigor, humors, and passions of the years surrounding our very birth become infused with potency. We feel our skills as players of knock-out ping-pong with Chronos, Ananke, and Mister Kairos is dependent on our ability to recognize and acknowledge significant artifacts of the times and days we are living through, even if we were in diapers at the time. Having just missed out on something due to date of birth, place of birth, or socio-economical-cultural-educational surroundings sure brings added MSG to the consumption of cultural goods.

My generation is able to disperse with the usual stratifications of hi- and lo-brow, driving previous generations nuts as their hard-earned accumulated knowledge was nulled and voided during the second half of the 20th century by a new and financially improved great unwashed, namely their very own sons and daughters. What the greatest generation accomplished (and how they de facto saved our collective asses) was busy-bodily taken for granted by the boomers, whose rhetoric laid claims that what they were building was a new society that was an alternative to the old. With 20/20-hindsight one can pop one’s monocle yelling “Hooey!” as we remember Mark Williams’ words in A Day In The Life:

There was never an alternative society, was there? Because if there was, there would have to be an alternative currency, and alternative property laws and so on. The alternative society was a misnomer: there was an alternative culture, but there was never an alternative society.

Some of us spend a lot of time sifting through the cultural residue of all the frantic activity of the second half of the 20th century. When I first saw punk ephemera at the ABAA Antiquarian Book Show a few years back, I remember thinking that someone was trying to finish sewing up an ermine fur by incorporating some alley cat, but by the time the second thought came around I was going “Great! About time!” It actually fit in pretty well; as Punk started happening-what-45-odd years ago, the timeline of the commencing of commerce certainly coincides not-at-all by coincidence with the similar span in time from the cultural eruption of Dada/Surrealism or, The Beats, or Japanese post-war photography books. Afterwards, the game is on to hardcore selling & collecting & exhibiting and all that…

boo-hooray.com


Jonah Freeman, Justin Lowe ve Boo–Hooray

Küratörlüğündeki Sergi

15 Eylül’de Sanatseverlerle Buluşuyor

ISTANBUL’74’ün mekana özgü sergisi Rastlantısal Orman (Okuma Odası); 15 Eylül 2022’de Nef Bebeköy’de açılacak. Amerikalı sanatçılar Jonah Freeman ve Justin Lowe ile Boo-Hooray’in küratörlüğündeki sergi, 17. İstanbul Bienali paralel sergiler kapsamında ziyaretçisiyle buluşacak.

Rastlantısal Orman (Okuma Odası) sergisi; Türkiye’den ve dünyadan önemli sanatçı, yazar, yönetmen ve müzisyenler tarafından üretilen text art, sanatçı kitapları, çeşitli arşivler, albümler, kataloglar, antolojiler, denemeler, günlükler, raporlar, belgeler, grafik yapıtlar, resimli kitaplar, dergiler ve her türlü efemerayı bir araya getirecek.

William S. Burroughs’un Elektronik Devrim makalesinden esinlenen New Yorklu sanatçı ikilisi Freeman & Lowe, sergi için İstanbul’da Nef Bebeköy’e ait 19. yüzyıldan kalma tarihi yapıyı okuma odasına dönüştürecek. Gündelik olanın benzersiz sanat nesnesi ile iç içe şekilde düzenleneceği sergide, ziyaretçiler yapıtları nadir kitap kütüphanelerinde olduğu gibi okuma odasında inceleme şansına sahip olacak.

Random Forest ‘Reading Room’ Istanbul, 2022

Jonah Freeman ve Justin Lowe’un Random Forest (Rastlantısal Orman) adlı duvar kağıdı eseri, sergi tasarımının temelini oluşturuyor. Sanatçıların kendi görsel arşivinden 20.000’den fazla görüntünün renge göre otomatik şekilde kategorilere ayrılarak düzenlenmesiyle ortaya çıkan sonuç, imgelerden oluşan görünüşte sonsuz bir matrise işaret ediyor.

Yaratıcı disiplinlerden önde gelen isimlerin katkısıyla kürasyonu üstlenen Freeman ve Lowe, bu sergi için İsveç doğumlu müzik tarihçisi ve alt kültür eserleri koleksiyoneri Johan Kugelberg önderliğindeki Boo-Hooray ile birlikte çalıştı. Her biri Freeman ve Lowe’un özel kolaj tasarımına sahip sınırlı sayıda plağın yer aldığı bir Müzik Odası da sergiye eşlik ediyor.

Rastlantısal Orman (Okuma Odası) sergisi boyunca, New York merkezli Escape-ism ve Michelle Mae’nin gerçekleştireceği müzik performansının yanı sıra Jonah Freeman, Justin Lowe, Johan Kugelberg, Ian F. Svenonius ve Alphan Eşeli ile söyleşiler de dahil olmak üzere bir dizi etkinlik düzenlenecek. 15 Eylül’de kapılarını açacak sergi, Kasım ayına kadar Nef Bebeköy’de ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek.

ISTANBUL’74


Random Forest ‘Reading Room’ Istanbul, 2022

Istanbul’74 Presents

Random Forest (A Reading Room)

by Jonah Freeman & Justin Lowe

with Boo-Hooray

ISTANBUL’74 is presents Random Forest (A Reading Room), a site-specific exhibition by Jonah Freeman & Justin Lowe with Boo-Hooray opening 15 September 2022, running parallel to the 17th Istanbul Biennial.

Inspired by William S. Burroughs’ The Electronic Revolution, the New York artist duo Freeman & Lowe take over a 19th century French orphanage in Istanbul and transform the space into a reading room. Conceived as an anachronistic vessel, the exhibition frames a group of artists, writers and musicians who have taken the language, the word and the book as a basis for broad methods for cut-up, collage and disruption.

The exhibit is organized in such a way as to have the ephemeral co-mingle with the unique art object. Functioning like a rare book room in a library, the exhibition will feature a collection of text art, book works, archives, albums, writings, diaries, statements, scores, zines, graphic works, page art, illustrated books, magazine works, and all manner of ephemera. Visitors can request a work in which they can peruse in the reading lounge.

The exhibition design will have the foundation of Jonah Freeman & Justin Lowe’s wallpaper work Random Forest. In this work, the artists have developed a pseudo-random design generator that makes color-fade grid patterns from their studio picture archive. Over 20,000 images are organized into categories according to subjects. The result is a seemingly endless matrix of imagery.

With the contribution of leading names from the creative disciplines, the artist duo undertook the curation, with Boo-Hooray led by Swedish-born music historian and collector of counter-culture artifacts Johan Kugelberg. Accompanying the Reading Room, the exhibition also features an Audio Room that showcases limited edition records, each featuring an individual collage design by Freeman & Lowe.

During the Random Forest exhibition, a series of events will take place, including a music performance by New York-based band Escape-ism with Michelle Mae and talks with Jonah Freeman, Justin Lowe, Johan Kugelberg, Ian Svenonius, and Alphan Eşeli.


Random Forest ‘Reading Room’ Istanbul, 2022
Taken from Randon Forest zine (2022)

Random Forest (A Reading Room)

Jonah Freeman

In his essay The Electronic Revolution, William S. Burroughs cites the work of German Doktor Kurt Unruh von Steinplatz who posited a theory that language originated in humans through a biological mutation of the nervous system caused by viral infection. Once the human body was infected with the language virus it would replicate and mutate exponentially.

The word begins as a viral code that mutates into a sound and then an image. The expansion continues: the alphabet is formed as coded sequences. Language evolves into the written word allowing for intergenerational communication. The Gutenberg press is invented for mass dissemination of these coded sequences. This prosthesis of the human mind expands and transforms into the electronic age. And here we are: broadened, atomized, scattered: in the kitchen with a telepathic toaster not sure who’s controlling who.

Mr. Burroughs, in the second part of The Electronic Revolution, advocates for a subversion of the control of language and all its technological extensions through the cut-up method in which all manner of media could be repurposed into false news and informational chaos. Collage as an anarchistic prank. This prophetic call to arms can be seen explicitly embodied in Memes, the language virus du jour, which spreads, mutates and evolves with pernicious fluidity. Burroughs advocated for mediated subterfuge in the era of Watergate when tape recorders were taking down a government and the lines were clearly drawn. The present is, among other things, more slippery.

It is through this lens that we propose an exhibition that takes the form of the reading room. This anachronistic vessel will frame a group of artists, writers and musicians who have taken language, the word and the book as a basis for broad methods for cut-up, collage and disruption. The exhibit will be organized in such a way as to have the ephemeral co-mingle with the unique art object. A collection of text art, book works, archives, albums, inventories, anthologies, writings, diaries, statements, scores, documentations, graphic works, page art, illustrated books, magazine works, and all manner of ephemera.

The exhibition will function like a rare book room in a library where a visitor will be able to request a work which they can then peruse in the reading lounge.

The exhibition design will have the foundation of Jonah Freeman & Justin Lowe’s wallpaper work Random Forest. In this work, Freeman & Lowe have developed a pseudorandom design generator that makes color-fade grid patterns from their studio picture archive. Over 20,000 images are organized into categories such as Food, Riot, Aztec, Sex Jokes and so on. These subject folders are processed through a computer-automated algorithm that composes the images into a grid pattern of randomized order. Each resulting subject cluster is assigned a distinct yet random color fade code. The subject clusters can then be tiled in any random, scalable order based on the character of the architectural site. The result is a seemingly endless matrix of imagery.

Artwork, custom shelving, and casework are arranged on top of the wallpaper. In the center of the room will be desks, tables and chairs for the ease and comfort of the visitors.

ISTANBUL’74


Dave 2000: Un Château Perpétuel -Interview Exclusive-

Vues d’ exposition ‘Un Château perpétuel’ Le Dernier cri, La friche belle de mai
Photographié par REAP, Marseille, Février 2022

“Un château perpétuel est un vortex, une méta-peinture sans limites de dimensions ni de bords où l’ héritage dadaïste, expressionniste et médiéval se colisionnent avec d’ anciennes cultures et d’ autres plus modernes dans une vision fantastique.

Un château perpétuel est un fleuve de papiers peints puis découpés, un flux continu de peinture comme une fin en soi qui ne propose pas un résultat mais de multiples formes et combinaisons.Un château perpétuel se développe et étend son espace au gré des pinceaux et de leur fantaisie. Dans un chateau chaque élément fonctionne en lui même comme dans un tout fractal. Quant-au peintre d’ un château, il s’ y trouve comme Alice au pays des merveilles, il rêve et fabrique sa réalité en même temps qu’ il la traverse. Dans un château perpétuel, un peintre ne s’ autorise pas de s’accompagner de croquis préparatoires, pas plus qu’ il ne se permet une esquisse sur les supports.”

Vues d’ exposition ‘Un Château perpétuel’ Le Dernier cri, La friche belle de mai
Photographié par REAP, Marseille, Février 2022

Bonjour Dave, après une longue pause, j’espère que vous pourrez nous accorder un peu de temps pour avoir une petite conversation spécialement lorsque vous serez de retour dans le cyberespace avec vos aquarelles. Tout d’abord, merci beaucoup pour vos efforts et votre soutien pour notre exposition collective “Retina Decadence” il y a 2 ans. Malgré la faible participation due à la pandémie, l’exposition a été l’un des jalons de l’histoire de l’art souterrain d’Istanbul. Nous n’avons toujours pas réussi à nous débarrasser des effets des vidéo-animations d’Acid TV.

Malheureusement, la galerie a été bientôt fermée, mais les activités clandestines continuent à plein régime, et en tant que fanzine Löpçük, je fais de mon mieux pour créer une culture graphique critique anti-impérialiste.

Peut-on parler d’un vivre-underground computer culture aujourd’hui, où même le concept de « cyberpunk » s’est éloigné de son contexte et s’est transformé en une perception techno-fétichiste et s’est vidé ?

Il semble que la scène démo est toujours et contre toute attente encore extrêmement vivace. On peut y voir des choses artistiquement significtatives par exemple dans les compétitions de démos limitées à 4kb octets. Pour donner un ordre d’ idée un CV sauvegardé sous Word pèse entre 20 Kb et 30 Kb. Dans ces 4 Ko octets des orfèvres du code peuvent faire tourner : un moteur 3D et un contenu pour le moteur 3D. Ces démos sont de véritables performances, le code est au caractère près. C’ est de la pure poésie mathématique et syntaxique. Certains codeurs ont mis au point des moteurs 3D pour des ordinateurs “obsolètes” tels que des Commodore 64 ou même des ZX spectrum tandisqu’ il étaient considérés impossibles à programmer du temps où ces machines étaient utilisées dans les années 80/90. C’ est un point important ici et qui fait écho à l’ émergence des IA génératrices d’ images (Midjourney, DALL E 2 …). Ces IA sont proposées à qui le voudra pour jouer le rôle de “directeur artistique”; il s’ agit d’ écrire une simple phrase qui sera ensuite interprêtée par l’ IA qui produira une image faisant appel à des supercalculateurs dont l’ énergie nécessaire au fonctionnement est celle d’ un avion de ligne à sa vitesse de croisière.

Dreamdealers ‘Inner Vision’ Amiga demo (1991)

Pour en revenir à nos coders architectes des mathématiques ils ont le rôle inverse de ces IA dopées aux supercs aclculateurs en codant aujourd’ hui des programmes inconcevables dans les années 80, non pas car la technologie n’était pas assez avancée pour les concevoir – un Commodore 64 est aujourd’ hui le même qu’ en 1982 – mais bien par les progrès de la connaissance humaine en matière de programmation, non par un progrès technologique. Ces rétro demo makers sont les anges maudits des industriels du tout numérique leur philosophie n’ étant non pas le progrès en ligne droite de la technologie (et jusqu’ au mur s’ il le faut) mais la compréhension des technologies qui furent en place puis trop rapidement – progrès oblige – mises au rebus et sous exploitées.

Ces demo makers proposent le progrès de la connaissance et une certaine humilité dans le caractère dit “obsolète” du matériel employé tandis-que l’ industrie propose une course à l’ armement technologique explosive infinie dans un milieu fini. Choisis ton camp camarade, surtout si tu as des gosses : )

Vues d’ exposition ‘Un Château perpétuel’ Le Dernier cri, La friche belle de mai
Photographié par REAP, Marseille, Février 2022
Vues d’ exposition ‘Un Château perpétuel’ Le Dernier cri, La friche belle de mai
Photographié par REAP, Marseille, Février 2022

Call from the grave II, Group Exhibition, La Pop Galerie, 2020
Call from the Grave ll (Group Exhibition, 2020) Jurictus, Sam Rictus, Zven Balslev, Dave 2000, Andy Bolus, Le Dernier Cri

“Après, vous n’achèterez jamais plus le paquet de bandes dessi nées à la con que vous lisiez d’habitude” ,avait écrit Willem. illus­tre dessinateur et caricaturiste, notamment dans les colonnes de “Libé”, à propos du “Dernier Cri”.

Mondo Dernier Cri, Affiche 2020

Un “graphzine” à qui. à Sète, jamais à court d’idées quand il s’agit de mettre en relief les arts graphiques modernes (qu’ils oient brut ou rock’n’roll), Pascal Saumade a ouvert les portes de la “Pop Galerie”, quai du Pavois ‘Or. Et ce en marge de l’exposition “Mondo Dernier Cri, une Internationale Serigrafike” pré­sentée au Miam.

En tant qu’artiste de la vieille école, comment évaluez-vous les sous-cultures actuelles des jeunes par rapport aux années 90 ?

Les sous-cultures se numérisent, comme à peu près tout ce qui peut être convertie sous forme de “0” et de “1”. C’ est un constat factuel. Le numérique ne complète plus, il remplace. Les sous-cultures numérisées sont comme tout ce qui est numerisable et en conséquence révisionnable, censurable par ceux qui ont la main mise sur les serveurs. Alors maintenant que je suis barbu comme un gandalf je pense que la liberté et l’ énergie que j’ ai pu vivre dans les années pré-internet étaient bien entendu beaucoup plus riches de rencontres et de chocs artistiques intenses que ce qu’ il est encore possible de vivre aujourd’ hui. Il l’ étaient forcément d’ autant plus intenses que l’ accès à la culture – et encore plus aux sub-cultures – ne se faisait PAS par internet. Ce qui impliquait une durée, entre deux chocs esthétiques. Cette durée a été anéantie à l’ avènement des moteurs de recherche. Jusqu’ au milieu des années 90 nous n’ étions pas en fRance globalement équipés d’ internet, le monde n’ entamait alors que sa lente et exponentielle glissade vers l’ empire de la suggestion. Aujourd’ hui des algorithmes nous suggèrent de partout, nous manifestent ce que nous sommes censés aimer – ils le savent mieux que nous ou plutôt il ne le savent pas mais ont le pouvoir de nous imposer les opinions que nous sommes censés adopter. Les années 90 – 80 bien qu’ elles aussi numériques mais très peu connectée furent dispensées de cette machine à uniformiser les désirs et les comportements. Pour accéder aux sous-cultures il fallait par exemple envoyer de l’ argent et une lettre postale dans un pays lointain pour recevoir quelques semaines plus tard la démo de tel ou tel groupe. Ces groupes étaient référencés dans des fanzines papier eux même commendables de la même façon. Le façonnage d’ un goût artistique se faisait lentement, rythmé par les lenteurs de la poste, les limites des moyens financiers, les difficultés à contacter ces groupes obscurs et bien sûr le degré d’ ivenvestissement personnel (trouver des timbres étrangers, écrire une lettre et attendre un retour demandait un effort beaucoup plus conséquent que de cliquer des liens sur internet). Une démo se refilait de la main à la main entre amateurs locaux de la même musique générant du contact humain, de l’ échange verbal et un tissus culturel et social d’ initiés. Exactement le contraire du bazar illimité ultra suggestif d’ internet . La rareté et l’exception était le corolaire de l’ absence d’ un moyen de diffusion massive et nous étions suggérés et conseillés par des amis, des artistes, des amateurs forcenés, pas par des algorithmes appartenant à des entreprises cotée au premier marché.

Alors ce qu’ on peut penser de l’ état des subcultures c’ est qu’ elles survivent avec l’ élégance d’ une mauvaise herbe, du genre de celle qui sont matures à cinq mois et libère plus d’ oxygène que les tractopelles de l’ industrie et leur parterres de ronds-points.

Call from the Grave ll (Group Exhibition, 2020) Jurictus, Sam Rictus, Zven Balslev, Dave 2000, Andy Bolus, Le Dernier Cri

Synthèse & collage numérique (2018)
Dave 2000 ‘Phase 1’ Graff. 2020

Quand on regarde les réseaux sociaux, on voit tout le monde dans une attitude anticapitaliste et complaisante, mais que se passe-t-il réellement ? En tant qu’artiste, comment évaluez-vous ces extensions médiatiques qui nous sont présentées alors que « l’humanité » gémit de douleur dans la captivité des puissances impérialistes supranationales ?

Les populations sont sans défense devant des industriels, des banquiers, des militaires, des administrations et le contrôle inédit des GAFAM qui permettent de faire tourner le cirque. Mauvaise nouvelle, le monde a été kidnappé. Les medias sociaux sont des jeux vidéos dangereux, bien plus dangereux que le plus dégueulasse des FPS ou on pourrait torturer des petits chats au fer à souder. On attend Insta Kids avec une impatience à peine dissimulée. Victime de sa construction neurologique, le sapiens sapiens peut supporter sa vie vide de sens si il peut s’ en rêver une autre plus glamour sur Instagram.Echange paillettes virtuelles contre acceptation de soi même. Ca doit embaucher sec en psychiatrie en ce moment non ?

Dave 2000 ‘Phase 2’ Graff. 2020

Quatre entreprises (Twitter, Youtube, Instagram, Facebook) dominent le monde ; Si nous considérons la civilisation comme un processus qui progresse jusqu’à sa perte, que pensez-vous que la jeunesse actuelle et l’humanité sont en train de perdre ? Suis-je trop pessimiste, corrigez-moi si je le suis.

Au contraire, je te trouve même plutôt optimiste. Les populations vont perdre progressivement et par à-coups leurs libertés jusqu’ à l’ asservissement total car elles acceptent massivement (car suggérées en permanence et de plus en plus efficacement) de troquer leurs libertés contre du confort. Ce troc est rendu ludique, donc en quelque sorte distrayant (crédit social, évaluation permanente dans les écoles, permis à …,media sociaux et followers etc … ) et donc accepté sans mouvement sociaux massifs. On nous fourgue l’ objet de notre asservissement en nous ventant libertés et facilités (encore de la suggestion). Par exemple aujourd’ hui ne pas posséder de smartphone revient a accuser un déficit de connectivité aux autres, un handicap social. Ne pas posséder de smartphone est aussi un handicap lorsqu’ il faut présenter des QR codes à la chaine. Il faut se soumettre au geste de dégainer le smartphone sinon le prix à payer sera l’ inconfort d’ une exclusion d’ abord moindre et qui deviendra invivable.

J’ ai dessiné nombreuses personnes dans la rue cet été. Beaucoup avaient des smartphones, une sur deux, à la main ou nà l’ oreille … Lorsqu’ elles le regardent elles sont toutes les sourcils plus ou moins froncés et ont l’ air éberluées lorsqu qu’ elles relèvent la tête et se sortent la gueule de la matrice LCD. Ce n’ est pas drôle de dessiner ces gens, les mêmes poses, les mêmes trognes mollement accaparées, mais en même temps si moi aussi j’ étais happé par un téléphone je ne pourrais pas les dessiner. Comme eux qui ne me voient pas, je ne les verrai pas non plus et il ne se passerait rien d’ autre que le croisement de plusieurs corps en mouvement enregistrés par des caméra 360° à tous les coins de rue pour seuls témoins. Zéro conscience les uns des autres. Les zombies m’ ont toujours fascinés et lorsque je regarde cette population avec un regard curieux semblable, l’ humanité s’ ensevellissant elle même dans une matrice totalitaire parait être un spectacle grotesque qui ne manquerait pas de pépitos s’ il n’était pas aussi tragique. Le spectacle “des sidérés” même s’ il ne m’ inspire guère me fascine.

Dave’s sketchbook or Carnets ambulatoires, 2022
Dave’s sketchbook or Carnets ambulatoires, 2022
Dave’s sketchbook or Carnets ambulatoires, 2022

Le serment des voraces – 80x60cm – acrylique sur toile
France – acrylique et encres sur papier craft blanc – 97×205 cm

En tant qu’artiste, comment évaluez-vous la période à venir et le “Great Reset” ? Êtes-vous mondialiste ou nationaliste, de quel domaine vous sentez-vous le plus proche ?

Je suis une personne qui regarde le cirque du pouvoir devenir dingue et les populations du monde écrasées à tous les niveaux par une oligarchie discrète dans ses agissements et disposant de moyens de contrôles des masses inédits dans l’ histoire de l’ humanité. La position nationaliste est elle encore viable lorsque les nations ne sont plus que des parts de marché divisées par cette oligarchie?

Que voudriez-vous dire sur le fait que Banksy et des artistes similaires, qui ont développé des critiques politiques radicales du siècle avec leurs œuvres, poursuivent également leur carrière avec les valeurs bourgeoises auxquelles ils s’opposent et avec de riches collectionneurs ?

A mon sens Banksy n’ est pas un artiste mais un communicant habile doublé d’ un piètre graphiste. Je laisse la parole à ses sponsors et aux trépannés du bulbe qui voient en lui une sorte de demi dieu de la suverssion pour parler de son book a défaut de parler d’ une oeuvre.


“Le Dernier Cri”, c’est d’abord une aventure artistique lancée par un artiste-punk phocéen. Pakito Bolino. Aux confins de l’art brut, du fanzine (ces petits jour­naux artisanaux alternatifs épris de rock, de bande dessinée, de SF…) il est l’un des fers de lance internationaux de ce mouve­ment rebelle qui a tenu à se libé­rer du marketing, en favorisant et décuplant la créativité de bon nombre d’artistes “under­ground”, pour beaucoup fans de métal et musiques extrêmes.

La Pop Galerie ‘Call from the Grave ll’ 2020

Vous souhaitez parler de l’exposition ‘Call From the Grave’ qui se tient à La Pop Gallery ? Cela ressemble à une exposition impressionnante et fantastique qui réunit les grands noms de la culture Grafzine, je me demande si l’événement n’a pas été un peu éclipsé par la pandémie ?

C’ est très flatteur, je suis sûr que Sam Rictus et Jurictus qui y ont participé auront une érection telle en lisant tes mots qu’ espérons qu’ elle ne leur soit pas fatale. Andy Bolus et Zven Balslev ont aussi exposé des peintures, dessins et collages. Bien sûr l’ exposition fut rendue difficiles par les règles arbitraires sans cesse changeantes de notre gouvernement fantoche mais ce fut l’ occasion de rencontrer Pascal Saumade, curateur au Musée International des Arts Modestes et qui tient la Pop Galerie. Il se définit non pas comme un collectionneur (au sens de “qui voudrait tout” comme il le dit) mais un amateur de pièces singulières. Je m’ arrêterai vite ici sinon je me perdrais sur la rivière étoilée du souvenir : l’ alerte à la bombe en gare de Sète; le couvre feu déclaré à Montpellier qui empêche les habitants de venir jusqu’ à Sète, l’ imitation sonore du chanteur de Pantera par Sam Rictus avant le premier café … Le mime de la copulation du diable de Tazmanie par Judex qui nous avait rejoint et les truculents récits liégeois de Cha Kinon qui ont pour héros des sacs de sport, des étrons et des belges …

Call from the Grave ll (Group Exhibition, 2020) Jurictus, Sam Rictus, Zven Balslev, Dave 2000, Andy Bolus, Le Dernier Cri
Zven Balslev, Call from the Grave ll (2020)
Andy Bolus, Call from the Grave ll (2020)
Dave De Mille, Sam Rictus, Jurictus, Call from the Grave ll (2020)
l’exposition est une excuse, la conversation est merveilleuse

“A la Pop Galerie de Pascal Saumade, une rencontre du troisième type”

“La preuvre à travers le panel d’œuvres, pour la plupart dessi­nées à l’encre de chine, qui or­nent les cimaises de la Pop Ga­lerie. Elles sont signées Jurictus, Sam Rictus, Zven Balslev et Dave 2000. El elles envoient… grave.”

Citations d’Marc Caillaud
mcaillaud@midilibre.com

Call from the Grave ll (Group Exhibition, 2020) Jurictus, Sam Rictus, Zven Balslev, Dave 2000, Andy Bolus, Le Dernier Cri
Article de Marc Caillaud
Dave De Mille, Call from the Grave ll (2020)
Call from the Grave ll (Group Exhibition, 2020) Jurictus, Sam Rictus, Zven Balslev, Dave 2000, Andy Bolus, Le Dernier Cri
Sam Rictus, Call from the Grave ll (2020)

Comment trouvez-vous Zven Balslev et Cult Pump, êtes-vous intéressé par son travail ? Il semble très bien garder l’esprit Underground Comix vivant à Copenhague.

C’ est un des dessinateurs les plus drôle et les plus poétique de notre époque. Le Docteur Good a rendu son energy drink par le nez en tournant les pages de son livre YAMA HAHA . Tous les dessins se composent de figures qui évoquent plus qu’ elles explicitent, et quand elle le font on se demande bien des pourquoi ? Des mais ? Bref, on s’invente une histoire contrairement aux comics qui nous en raconte une. On se marre de la naiveté décidée de ces compos en forme de mini poèmes absurdes, énigmatiques comme des figures de tarots sous LSD. Ses dessins me renvoient à une enfance intérieure, de jeu, de décodage, de figurines en plastiques sorties des tirettes mystérieuses de fêtes foraines. C’ est généreux, sans complexe, faussement évident et enfantin, comme tout ce qui est génial.

For Zven Balslev & Andy Bolus LDC Editions:

lederniercri.org/artiste/zven-balslev

lederniercri.org/artiste/andy-bolus


A6 – technique mixte

Qu’as-tu fait depuis ‘Call From the Grave’, tu sembles être sérieusement dans l’aquarelle, l’acrylique, les dessins et tu n’hésites pas à porter l’aventure aux graffitis ; en même temps, compte tenu du Kaizer Satan 3 sorti de LDC, nous dirions que vous êtes dans une période très productive où vous avez beaucoup développé votre art.

Dans le parc d’ attractions qui me sert d’ esprit et d’ agenda j’ ai mis en place plusieurs manèges. Les aquarelles de mes carnets sont la résultante de mes errance dans la ville de Marseille ou ailleurs. L’ aquarelle est une technique fabuleuse à bien des égards. Elle est très nomade, une boite de couleurs de la taille d’ un paquet de cigarettes, un carnet , un pinceau à réserve et en route pour l’ aventure. J’ observe dans la rue, dessine parfois d’ après nature pour capturer des formes, des rythmes. Me sert globalement de l’ ambiance urbaine pour dessiner ce qui me passe par la tête durant ces immersions. Ca a pour effet de radicalement changer mon rapport à la ville et de rendre ludique la réalité sordide des zombies ultra-connectés, des arbress coupés pour être remplacés par des sucettes publicitaires automatisées etc … L’ épouvante normale devient un jeu et ce jeu m’ appartient.

“Un château perpétuel” est une des attraction phare de mon esprit. Il s’ agit d’ une méta-peinture sans limite de bord ou de format composée de grands papiers peints à l’ acrylique. Chaque élément étant indépendant des autres mais fonctionnant dans un tout. Un château perpétuel n’ a pas non plus de nombre d’ éléments définis. Ainsi un peintre se lève le matin et si il se trouve désoeuvré après sa deuxième cafetière il n’ a qu’ à se dire à lui même “un peintre va perpétuer un château perpétuel”. “Un château …” n’ est donc pas un Work in progress comme on dit dans la société globale car un WIP a un début et une fin mais une peinture sans fin si ce n’ est la mort du peintre ou la cessation de sa pratique. Cette idée de peinture sans fin, sans bords et sans cadre m’ est venue d’ un ras le bol des expositions montrant des formats A5/A6 diposés orthogonalement dans des cadres Ikea et parfois même avec le sur-cadre d’ une Marie-Louise. Je trouve à titre tout à fait personnel indigne d’ artistes qui se réclament d’ une expression brute, sans tabou de se fourvoyer avec ce genre d’ accrochage standardisé. Je veux montrer de la peinture brute, sans fards, sans ce dispositif de mise en exergue ridicule soumis aux codes des galeries. De la peinture qui dit au spectateur “regarde, je ne suis qu’ un bout de papier peint qui est beau en lui même et par lui même”. Cette nudité dans la scénographie permet aussi au spectateur grâce aux relatifs grands formats de s’ immerger dans une oeuvre qui sans apparats semble alors accessible dans le sens d’ un “moi aussi je peux le faire, ce n’ est que du papier, de la peinture, des brosses, le coeur, l’ esprit et la main” au contraire des cadres et sur-cadres qui signifient “c’ est encadré, c’ est précieux, c’ est expert, voila ce que tu dois admirer et ne pourras jamais faire pauvre spectateur”.

Dave 2000, drawing, 2021
Dave 2000, drawing, 2021

J’ imagine en ce moment un nouveau manège urbain qui s’ intitulera “7074L GLO34L” et consistera à coller des peintures ironiques qui nieront ou détourneront les affiches de politiciens ou d’ annonceurs qui envahissent les panneaux d’ expression dites “libres”.

Pour finir et en prévision de l’hiver il me reste à terminer une animation 3D noir et blanc dans la lignée de “5 automates” et basée sur le roman “Le maître et Marguerite” de Mikhaïl Boulgakov.

Brown posca on paper – A4

Dans ce nouvel épisode, on pousse les portes du dernier cri, maison de micro-édition underground pilotée par le terroriste graphique Pakito Bolino. Basé à la Friche depuis 1995, cet atelier s’attache à promouvoir des auteur·trice·s en marge de l’industrie et de l’art contemporain.

Qu’aimeriez-vous dire à propos de l’exposition NAROK, je pense que cet événement était plus une exposition essayant de capturer l’atmosphère Asian Extreme. Comment trouvez-vous ces idées créatives de Pakito ; il synthétise les mouvements graphiques et d’illustration modernes avec des écoles excentriques qui ont germé dans des contrées lointaines (comme le japonais Heta-Uma), et il arrive toujours à nous surprendre ; Selon vous, qu’est-ce qui le rend si créatif comme ça, pensez-vous qu’il a un vrai côté malveillant et négatif ? Ou ne montre-t-il que cette facette de lui-même dans ses œuvres artistiques ?

Je pense que Pakito n’ a pas besoin de chercher d’ idées, les intermittents de l’ art “cherchent”, Pakito “trouve” sur son chemin artistique car pour lui l’ intermittence de l’ artiste n’ existe pas. Quand il n’ est pas à imprimer pour le DC, il est en vadrouille pour on ne sait quelle intervention, rencontre, ou salon d’ édition. Hors des heures ou il n’ est pas pris dans le courant des activités du DC il dessine quotidiennement ce dont il parle comme d’ un défouloir. Ce qui le rend si créatif est d’ avoir dédié sa vie à l’ art sans calcul, sans carrière et dans ce que l’ art a de plus humain, énergique, partageur, inventif, et résistant au formatage global. Avec Odile de La Platine (chargée des impressions en offset pour le Dernier cri et à la tête d’ une des dernières imprimerie artisanales de Marseille) le Dernier cri possède ses propres moyens de production autonomes ce qui est aussi une pièce maitresse de la créativité car ces moyens permettent la liberté, autant dans le propos que dans des choix techniques (nombre de couleurs, formats, pages si il s’ agit de livres).


B E W A R E !!
Xavier-Gilles Néret「GRAPHZINE GRAPHZONE」

Il y a quelques années, grâce à Mavado Charon, il m’a envoyé le livre Graphzine Graphzone. Comme le livre est en français, je n’ai pas pu tout lire, mais il est évident que des études sérieuses ont été faites en France depuis les années 70, quand on regarde les artistes de l’ancienne génération comme Pascal Doury, Bruno Richard, Olivia Clavel , et des magazines de contre-culture comme Elles Sont de Sortie et Bazooka. En tant que l’un des artistes phares de ce domaine aujourd’hui, de quelle école vous sentez-vous plus proche ? Et de combien de générations peut-on parler ?

Je me trouve bien mal placé pour en parler car avant le début des années 90 je vivais dans un bled situé dans les montagnes vosgienne en fRance et ce que je connaissais de l’ underground se limitait à la musique, à la scène démo et au piratage informatique. Je ne connaissais presque rien aux sous mondes de l’ art si ce n’ est des jaquettes photocopiées de démos de metal ou de punk et des cracktros des jeux vidéos piratés avec leurs lettrage délirants. C’ était déjà très fort, d’ autant plus que ces choses difficiles à se procurer révelaient à mes oreilles et mes yeux l’ existence d’ un monde d’ autonomie et de liberté jusqu’ alors complètement absent de ma réalité colonisée par la télévision et les livres sur les vainqueurs (souvent post-mortem) de l’ histoire de l’ art. Lorsque je rencontrais le travail des artistes dont tu parles plus haut j’ avais déjà une culture sub-graphique construite sur ma pratique et aussi les rencontres faites à Strasbourg, notamment avec Vida Loco qui préparait alors son premier livre “8Pussy” qu’ il serigraphiait lui même. Pour en revenir aux artistes que tu évoques, même si leur travail n’ a pas eu d’ influence sur moi je sentais cette vivacité, cette volonté libertaire et ce refus des limites de l’ industrie. Tout ça m’ inspirait énormément et cette même énergie continue à porter ma pratique et définir mes choix actuellement.


Tranchée Racine Hebdomadaire – N°9 – 12 artists /12 artworks

Quand on regarde Stéphane Blanquet et l’UDA, on voit une attitude surréaliste, élitiste qui vient surtout de l’école de Roland Topor ; Bien qu’il y ait aussi des artistes très talentueux chez LDC, c’est comme une équipe qui travaille plutôt dans une ambiance rock’n roll. Pakito a-t-il une attitude ou une position contre l’art élitiste dans un sens réel, dans un contexte idéologique, ou est-ce que tout le processus fonctionne comme ça à cause de son style de vie ou de celui des artistes collaborateurs ?

UDA et LDC ne proposent pas la même chose. UDA permet à des artistes underground de voir leurs oeuvres diffusées par exemple dans “La tranchée racine”, un hebdomadaire au format d’ un quotidien d’ information imprimé en quadrichromie par une entreprise en sous-traitance. Les moyens de productions sont ici ceux de n’ importe quel éditeur mainstream en somme. UDA organise aussi des expositions collectives dans des lieux prestigieux tels que la Halle Saint Pierre à Paris tournant autour de la personnalité de Stéphane Blanquet, CF : “Stéphane Blanquet et ses invités” à Aix en Provence.

LDC quant-à lui propose à des artistes de venir dans son atelier avec des originaux, de les scanner, les mettre en couleur si nécessaire, de choisir un papier, un format, des encres. Le DC permet aussi d’ apprendre à imprimer en sérigraphie si les artistes ne savent pas le faire eux même et pour finir de monter une exposition dans l’ espace dédié pour célébrer la sortie de leur livre. Tout comme UDA, les artistes se voient proposé de participer à des expositions collectives mais qui ne tournent pas autour du personnage d’ un leader mais de la structure elle même par exemple “Mondo DC” ou d’ une idée générique – “Heta Huma” ou “Narok”. De plus chaque année a lieu le festival de micro-édition Vendetta qui fait se converger de nombreux artistes, éditeurs et qui est organisé par le DC.

On a donc deux éditeurs/producteurs d’ artistes underground et deux moyens de production fondamentalement différents, l’ un va dans le sens d’ une production assistée relativement massive et impressionnante en terme de format, d’ exposition dans des lieux prestigieux, de technique quadri et de nombre de multiples permis par la sous-traitance. L’ autre avance dans le sens d’une auto suffisance de production, de liberté de choix d’ édition, de qualité et de savoir faire artisanal, d’ élévation et d’ émulsion artistique. Bon nombre de structures tendent vers cette autonomie salvatrice et cette liberté courageuse initiée et perpétuée par LDC, comme Epox et Botox, Le Garage Hell, Cult Pump, Meconium, Turbo Format, Papier Gachette etc … Ils sont légion car l’ intégrité fait des enfants.


UFOE ‘Exhibit’ 3D video animation by Dave 2000

Je demande cela parce que, cela me rend triste que de si bons artistes comme vous soient coincés uniquement dans le domaine de la bande dessinée. Quand on regarde l’art contemporain et les biennales exposées aujourd’hui dans le monde, on voit bien la crasse bourgeoise. Et je pense que vous avez essayé de peindre cette aliénation synthétique et cette dévaluation dans votre tournée d’exposition d’animation 3D que vous avez récemment publiée.

Cette animation dont tu parles montre une exposition virtuelle dans un futur assez proche et qui me met en scène (bien que j’ y sois invisible) en tant qu’ artiste inutile et donc à réhabiliter socialement Dans cette courte fiction animée les moyens de réhabilitation font l’objet d’ un vote du public – le travail forcé dans les mines de siliciums, la castration au laser, la lobotomie etc … exactement comme on vote pour le départ d’ un participant à une émission de télé-réalité. La visite virtuelle est faite par un guide, lui même en cours de réhabilitation et sérieusement alcoolique, chargé de montrer au public les oeuvres dégénérées d’ un artiste nuisible au bon fonctionnement sociétal selon le pouvoir en place. Je vois ce film comme une à peine parodie gentillette de ce que l’ oligarchie globalisée et son armada numérique nous préparent en termes de surveillance, de contrôle, d’ uniformisation, de formatage des esprits et bien entendu de violence.

Quant aux artistes conceptuels du milieu dit de “l’art contemporain” que tu évoques je vais faire court à leur sujet. A mon sens un artiste plastique est un pantin méprisable si il n’ est pas capable une fois jeté nu dans une cellule de tapisser de graffitis les murs de sa prison et de les transformer en une oeuvre merveilleuse à faire Michel Ange se lever de sa tombe pour aller repeindre les plafonds de la chapelle Sixtine avec l’ enthousiasme d’ une jeunesse retrouvée. Partant de ce postulat, ces fifrelets, ces remplisseurs de dossiers de demande de subventions, ces branles-verbe ne m’ intéressent guère, tu t’ en doutes et ce qu’ ils pourraient penser de mes activités artistiques n’ a pas la moindre importance en comparaison du rire d’ un enfant qui me regarde dessiner un “père noël qui fait caca”.

Dave de Mille à son atelier

Merci beaucoup Dave d’avoir pris le temps de parler, et merci de partager les dernières nouvelles de France ; nous suivons votre travail avec enthousiasme, au revoir pour l’instant, mon ami, prenez soin de vous !

Bon courage mon ami prends soin de toi !


Pour suivre les dernières évolutions de l’artiste :

protopronx.free.fr

pitpool.free.fr

Pour une conversation plus ancienne avec l’artiste :

Dave 2000: Pas un Artiste un Ninja


With Miron Zownir in the Days of War

Kiev/ Majdan 2014 – Funeral rite for victim of Majdan uprise

“The world wasn’t as aggressively polarized since the late 30’s of the last century. It is ruled by bankers, ethical castrates, fanatics, megalomaniacs, hypocrites, opportunist, tyrants, technocrats & computer nerds. It’s getting gloomier by the minute.”

Miron Zownir Special Interview

Burak Bayülgen & Erman Akçay, March 2022

Istanbul, 2019

“Modern skyscrapers, multiple ethnic neighbourhoods, alternative cultural institutions and clubs, independent underground papers and galleries, street venders, transgender prostitutes, freaks, slums, seagulls, alley cats and its magic light, Istanbul is definitely one of the most exciting cities in the world.”

Hello Zownir, we’ve been surprised to see you in Istanbul again two years after your last visit in 2019. What has drawn you here again within these hard pandemic conditions?

After my first two visits to Istanbul in September and November 2019, it was clear to me that my visual output would amount to a photobook. But with the outbreak of corona and a new dimension of existential pressure on the health and economics of its citizens I decided to go back. It was December 2021, the city was blessed with a soft and pleasant glow of winter sunlight and on the surface, you couldn’t detect any changes of spirit. However, roaming around the city at night the increasing level of misery was more than apparent. It was shocking to see how many seemingly unattended children, were begging in the middle of overcrowded streets, facing for hours thousands of unanimous legs and feet. Beggars exposing their amputated limbs, homeless families sleeping in drifty doorways or cardboard boxes. Old women and men groaning and whining for a modest aid.

As you have worked in many capitals of Europe, what can you say about your visit in Istanbul as an artist in terms of Muslim geography and a cosmopolitan capital? What have you noticed in comparison with the West?

With its location at the Golden Horn and the Bosporus, many traces of its long history, impressive sacred and secular buildings, modern skyscrapers, multiple ethnic neighbourhoods, alternative cultural institutions and clubs, independent underground papers and galleries, street venders, transgender prostitutes, freaks, slums, seagulls, alley cats and its magic light, Istanbul is definitely one of the most exciting cities in the world. It may be too overcrowded, polluted, segregated between believers and non-believers, free spirited people and those believing in secular, holy and political authorities. The economic pressure to survive is immense and the division between people with very different outlooks, values and dreams is incredible. But I didn’t sense anywhere any hostility against me as a stranger. And I never witnessed any open hostility between people of different faith. In a way Istanbul surprised me as a reasonably tolerant, open minded and extremely lively, cosmopolitan and exciting city.

‘Istanbul Noir’ article by Georgia Hart, Zoo Magazine, 2022
İstanbul 2019

Have you found anything interesting in terms of daily and social life?

Of course, that would have been unavoidable. I lived in different areas on the European and the Asian side. Private accommodations and hotels. Safe and unsafe arias. I was always on the move and hardly slept a couple of hours a day. I was on a mission and high on adrenaline.

Just to mention some unusual incidents: Once a pimp attacked me. He hit me with his best shot on the chin while I was photographing two transgender prostitutes hustling for customers. He was a head smaller than me but a trained boxer. Probably a welterweight. But since he didn’t shake or impress me, he got scared and run away. One prostitute yelling after him, probably calling him a coward, the other one yelling at me, in English to erase my photo. Not knowing that I work analogue.

Another time a beggar threw his crotch at me, missed and wasn’t able to reach it anymore by himself. I picked it up and brought it back to him. He thanked me for it and tried to hit me again, just missing my legs.

Another time I got almost arrested for making a photo of a police officer, but I talked my way out of it, though he did not understand much of what I was saying. There were other incidents but most of the time it was reasonably relaxed and civilised.

Odessa 2013

“That level of state propaganda in Russia is exactly the same one that Trump used in the States to demonise people. Only taken to another extreme to rationalise a genocide…”

As a son of an Ukrainian father, what would you like to say about the war in Ukraine? You had serious studies in Odessa, Kiev and Majdan between 2012-2014. Have you ever noticed the signs of the current crisis in that period?

Yes, my father was Ukrainian and I still have many relatives and friends in the Ukraine…

To answer your question. Before Majdan there weren’t any detectible signs for an up rise or a revolt. But in late November 2013 Ukrainians took to the streets in peaceful protests after Viktor Yanukovych chose not to sign an agreement that would have connected the country more closely to the EU. The consequences was a brutal retaliation from the then government with more than a hundred lethal victims. After Yanukovych’s flight to Russia the situation in the Ukraine was very uncertain but most Ukrainians had a strong commitment to democracy and a potential integration into the EU. With the annexation of the Crimea and the increasing military involvement of the Russians in the Donbass, it should have been obvious that Putin was planning to punish, humiliate and defeat the Ukrainians for choosing their own fate.

As to this senseless slaughter in Ukraine, I’m totally outraged! Putin is lying, thieving and killing as if he was untouchable in his megalomaniac crusade against freedom and democracy. He is an imperialistic glutton who has to be stopped any way possible. But what about the Russians? Those openly outspoken against his monstrosities immigrated, are dead, or imprisoned. But much too many seem to support or tolerate him. That level of state propaganda in Russia is exactly the same one that Trump used in the States to demonise people. Only taken to another extreme to rationalise a genocide…

The pandemic, the war in Ukraine, famine and immigration based on global warming have all been discussed in Turkish media. How are the conditions in Europe? As an artist, how do you evaluate the upcoming period and “Big Reset”?

I’m no Nostradamus, but to be honest I’m not optimistic. The world wasn’t as aggressively polarized since the late 30’s of the last century. It is ruled by bankers, ethical castrates, fanatics, megalomaniacs, hypocrites, opportunist, tyrants, technocrats & computer nerds. It’s getting gloomier by the minute. Everything seems to collapse at once. We’re approaching a potentially darker age than we experienced in our lifetime. Nobody knows what’s ahead of us. Wars, famines, inflations, overpopulation, pollution, droughts, impoverishments, fires, storms, pandemics, unknown diseases and catastrophes. Certainly, the future looks bleak. But we only live once and as long as we have a choice to determine our own fate, it’s up to us what we give, take, wish, express, create or accept.

Simferopol 2012

“We only live once and as long as we have a choice to determine our own fate, it’s up to us what we give, take, wish, express, create or accept.”

How do you find the vision of Bene Taschen as a young entrepreneur and gallery owner? In the past few years, Hardhitta Gallery has exhibited the works of Jamel Shabazz, Joseph Rodriguez Gregory Bojorquez and you.

I have only the highest admiration for Bene Taschen. He is a great gallerist with a strong conviction, representing a wide range of world-class photographers. Having the strongest bonds to each of them, only showing images he is a hundred percent of convinced. Regardless of its commercial or controversial context.

Can we equate the portraits of famous people which appeal to the marginal collectors with the documental works? Which field do you feel more close? What does determine the photography scene in Europe in general?

Goya portrait rich, famous and powerful people as well as the freaks, the poor and the dammed. Some photographer choose still-life’s, landscapes, portraits, collages or whatever. I have no prejudice against any style, some I like more some I like less. Of course, I prefer hard-core street and documentary photography. I guess that’s obvious!

Miron Zownir – Absturz Trailer

“My movies are psychotic, raw, iconoclastic and anti-cinematic nightmares far of any mainstream enjoyment. You got to have a twisted mind or strange sense of humour to appreciate them.”

As an artist who reached at maturity period, do you think your literature, poetry, photography and cinema can say anything to the world? After all these years, how could you summarize the story you have manifested fearlessly throughout the all kinds of states and darkness which were immanent to be a human?

Well, it’s hard to judge the value of your own work, creative output or impact. My goal was never to please, become rich or famous. I was always expressing my personal viewpoint in any genre I was productive in, regardless of its potential consequences. Things that were important for me to show or express, whether others would appreciate, ignore or condemn it. I was never mainstream and are still controversial to this day. Even so, some of the great galleries and museums of this world exhibited me. I guess I’ve documented the Zeitgeist of the last 40 years in all its aspects, without glorifying or condemning the sometimes bitter truth I discovered. I might have influenced and encouraged quite a few younger photographers to ventures into the darker areas of our existence.

I wrote some novels, poems and short stories, which won’t be fully appreciated until they are translated into English and into many other languages. My movies are psychotic, raw, iconoclastic and anti-cinematic nightmares far of any mainstream enjoyment. You got to have a twisted mind or strange sense of humour to appreciate them. But everything I did is out there, will stay and grow in its attention.

Artist Portrait by Michele Corleone

Istanbul Noir

Georgia Hart, Zoo Magazine, 2022

Since President Erdogan’s election. Turkey has experienced severe restrictions on democratic freedoms and civil rights, causing growing tensions between the EU and Turkey. Since the mid-2010s Turkey has experienced severe stagflation – low rates of economic growth combined with inflation. These consequences on its economy and trade have led to Western tourists being rare, as well as Istanbul becoming a city non grata. Furthermore, coinciding with the devaluation of the Lira, collapsing construction industry, misinformation, women’s rights abuses, and many other factors have resulted in high percentages of unemployment and a high ranking in the world misery index. German photographer Miron Zownir wanted to explore more of this, and from his impressions from collaborating with alternative subcultural Istanbul magazines, assumed it would be reasonably safe to visit. This led to the beginning of the artist’s upcoming photobook “Istanbul Noir”. The focus of Zownir’s trip was primarily on the down and outs, homeless, transgender prostitutes, street vendors, and beggars but also on what he described as the energy and magic atmosphere of the city as well as the light and shadow over the Golden Horn and Bosporus. The imagery throughout depicts his multiple expenences during three different visits to Istanbul, where he lived in a variety of different areas on the European and Asian sides. After a few hours of sleep each night, the images are shot on a high of adrenaline. Various experiences prevail through these images, through discussions with artists, musicians, writers, poets, and publishers, all of whom Zownir describes as having a strong commitment to freedom and democracy. Many of these talents screened his films, published photos, and organized public events that in the West would be deemed radical. This conveys that in Istanbul there are still loopholes for alternative anti-establishment activities, but many of these could be discovered and classified as dangerous. Both “Istanbul Noir” and photos exhibited at the Gallery Bene Taschen will be presented in winter 2022/23.

A short clip from Zownir’s 2019 İstanbul reading.
Some Posters of Zownir’s events in 2019, İstanbul

Istanbul 2019

ISTANBUL NOIR

Georgia Hart, Zoo Magazine, 2022

Türkçesi: Burak Bayülgen

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçilmesinden bu yana, Türkiye demokratik özgürlükler ve insan hakları açısından Avrupa Birliği ile gerilimin artmasına sebep olan katı kısıtlamalara maruz kaldı. 2010ların ortasından beri yoğun fiyat artışlarıyla boğuşan Türkiye’de ekonomik büyümedeki düşük oranlar enflasyonla birleşti. Bu ekonomik ve ticari sonuçlar Batılı turistlerin azalmasına ve aynı zamanda İstanbul’un istenmeyen bir şehir haline gelmesine sebep oldu. Daha da ötesinde, Türk lirasının değer kaybıyla birlikte çöken inşaat sektörü, dezenformasyon ve kadın hakları ihlali gibi pek çok etken işsizlik oranlarının yüksek oranda artmasına ve Türkiye’nin dünya sefalet endeksinde üst sıralarda yer almasına neden oldu. Alman fotoğrafçı Miron Zownir tam da bunu araştırmak üzere, alternatif alt-kültür dergileriyle yaptığı ortak çalışmalarından edindiği izlenimlere dayanarak İstanbul ziyaretinin makul ölçüde güvenli olacağını düşündü. Bu da sanatçının fotokitabı ‘Istanbul Noir’a başlamasını sağladı. Zownir’in ziyaretinin odak noktası kendi tabiriyle şehre Haliç ve Boğaz’ın gölge ve ışıkları kadar enerji ve büyülü bir atmosfer veren fakir fukaralar, evsizler, trans seks işçileri, seyyarlar ve dilencilerdi. İmgelemi İstanbul’a yaptığı üç farklı seyahati ve Asya ve Avrupa yakası gibi şehrin çeşitli bölgelerinde yaşarken edindiği tecrübeleri tasvir etmektedir. Fotoğraflar geceleri sadece birkaç saatlik uykunun ardından yüksek adrenalinle çekilmiştir. Zownir’in özgürlük ve demokrasiye sonuna dek bağlı kaldığını belirttiği sanatçılar, müzisyenler, yazarlar, şairler ve yayıncılarla yaptığı tartışmalar gibi pek çok deneyim bu fotoğraflarda baskın çıkmıştır. Bu yetenekli insanlar Zownir’in filmlerini göstermiş, fotoğraflarını çeşitli dergilerde yayınlamış ve Batı’ya göre bile oldukça radikal organizasyonlar düzenlemişlerdir. Bu da İstanbul’da hala düzen karşıtı eylemlerin olduğuna dair bir umut vadetmekte, ancak pek çoğu tehlikeli sayılmaktadır. Hem ‘Istanbul Noir’ hem de Bene Taschen Galerisi’ndeki fotoğrafları 2022-23 kışında sergilenecektir.


Odessa 2013

Savaş Günlerinde Zownir ile…

Erman Akçay & Burak Bayülgen
1 Mart 2022

Portrait by Nico Anfuso

“Putin yalan söylüyor, soyuyor ve öldürüyor; sanki bu özgürlük ve demokrasiye olan megaloman savaşında dokunulmazmış gibi. Putin emperyalist bir açgözlü ve bir şekilde durdurulması gerek.”

Ukraynalı bir babanın oğlu olarak yaşanan Ukrayna savaşına ilişkin neler söylemek istersin? 2012-2014 yılları arasında Odessa, Kiev, Majdan gibi Ukrayna’nın çeşitli bölgelerinde ciddi çalışmalar yaptın. Şu anki krizin sinyallerini o dönemden alıyor muydun?

Evet, babam Ukraynalıydı ve halen Ukrayna’da pek çok akrabam ve arkadaşım var… Soruna cevap vermem gerekirse, Majdan’dan önce bir isyan ve ayaklanmanın belirgin işaretleri ortada yoktu. Ama 2013 Kasım’ında Viktor Yanukovych ülkeyi AB’ye yakınlaştıracak anlaşmayı imzalamayı reddedince Ukraynalılar barışçıl bir protesto için sokaklara indi. Sonuç, o zamanki hükümet tarafından yüzden fazla kişinin öldüğü vahşi bir misillemeydi. Yanukovych Rusya’ya gittikten sonra durum oldukça belirsizdi ama çoğu Ukraynalı’nın demokrasiye büyük bir bağlılığı ve AB’ye potansiyel bir entegrasyonu söz konusuydu. Kırım’ın ilhakı ve Rusya’nın Donbass’taki askeri müdahalesiyle bariz bir biçimde görüldü ki Putin kendi kaderlerini seçtiği için Ukraynalıları cezalandırmayı, aşağılamayı ve yok etmeyi planlıyordu. Ukrayna’daki bu anlamsız katliama gelince, inanılmaz öfkeliyim. Putin yalan söylüyor, soyuyor ve öldürüyor; sanki bu özgürlük ve demokrasiye olan megaloman savaşında dokunulmazmış gibi. Putin emperyalist bir açgözlü ve bir şekilde durdurulması gerek. Peki Ruslara ne demeli? Putin’in gaddarlığını açıkça beyan edenler ya kovuldu ya öldürüldü ya da hapsedildi. Fakat pek çok kişi de onu destekliyor gibi görünüyor. Rusya’da devlet propagandası Trump’ın Amerika’da insanları şeytanlaştırmak için yaptığı propagandayla tıpatıp aynı. Sadece başka bir radikal tarafından soykırım rasyonel gösteriliyor.

Kiev, Majdan 2014

Fakat bu dünyaya bir kere geldik ve kendi kaderimize kendimiz karar verdiğimiz sürece ne alıp ne verdiğimiz, dilediğimiz, ifade ettiğimiz, yarattığımız ve kabullendiğimiz bize bağlı.

Türkiye medyasında pandemi, peşi sıra gelen Ukrayna savaşı, yakın dönemde küresel ısınmaya dayalı kıtlık ve bu durumun tetikleyeceği göçler tartışılıyor. Avrupa’da durum nasıl? Bir sanatçı olarak önümüzdeki süreci ve ‘Big Reset’i nasıl değerlendiriyorsun?

Ben bir Nostradamus değilim ama dürüst konuşmak gerekirse pek iyimser de değilim. Dünya geçen yüzyılın 30’lu yıllarından beri hiç bu kadar agresif bir biçimde kutuplaşmamıştı. Sarraflar, ahlak düşkünleri, fanatikler, megalomanlar, riyakarlar, fırsatçılar, tiranlar, teknokratlar ve bilgisayar uzmanları tarafından yönetiliyor. Her dakika daha da kasvetli bir hale bürünüyor. Sanki her şey, bir anda çökecekmiş gibi. Potansiyel olarak hayat boyu deneyimlediğimizden çok daha karanlık bir döneme giriyoruz. İleride ne olacağını kimse bilmiyor. Savaşlar, kıtlıklar, enflasyon, nüfus artışı, hava kirliliği, kuraklık, yoksulluk, yangınlar, fırtınalar, pandemi, bilinmeyen hastalıklar ve felaketler. Kesinlikle gelecek umutsuz görünüyor. Fakat bu dünyaya bir kere geldik ve kendi kaderimize kendimiz karar verdiğimiz sürece ne alıp ne verdiğimiz, dilediğimiz, ifade ettiğimiz, yarattığımız ve kabullendiğimiz bize bağlı.

İstanbul, 2019 September

2019 yılındaki ziyaretinden iki sene sonra seni tekrardan İstanbul’da görmek bizleri şaşırttı. Zorlu pandemi koşullarında seni tekrardan buraya çeken şey neydi?

2019 Eylül ve Kasım’ında İstanbul’a yaptığım iki ziyaretin ardından görsel birikimim bir photobook için oldukça zengindi. Fakat koronanın patlak vermesiyle, sağlık ve ekonomi üzerinden vatandaşlara kurulan varoluşsal baskının yeni bir biçim almasıyla geri dönmeye karar verdim. 2021 Aralık’ıydı. Şehir ılık ve tatlı bir kış güneşiyle kutsanmıştı ve görünürde herhangi bir değişiklik yoktu. Gel gör ki, geceleyin şehirde gezerken sefaletin artışı görünenin de ötesindeydi. Başıboş çocukları o tıklım tıklım sokaklarda binlerce bacağın ve ayağın arasında görmek şok ediciydi. Dilenciler sakat uzuvlarını teşhir ediyor, evsiz aileler kapı boşluklarında ve kolilerde uyuyor, yaşlı kadınlar ve erkekler bir lokma için sızlayıp inliyordu.

İstanbul, 2021 December

Avrupa’nın birçok kentinde çalışmış bir sanatçı olarak İstanbul ziyaretine ilişkin kabaca neler söylemek istersin? Müslüman bir coğrafya, kozmopolit bir kent, batıya kıyasla ne tip farklılıklar dikkatini çekti?

Haliç ve Boğaz’daki konumuyla, uzun tarihinin bir çok iziyle, o hem kutsal hem de seküler etkileyici mimarisiyle, modern gökdelenleri, çeşitli etnik mahalleleri, alternatif kültür kuruluşları ve kulüpleri, bağımsız yeraltı gazeteleri ve sergileri, işportacıları, trans seks işçileri, ucubeleri, gecekonduları, martıları, sokak kedileri ve o büyüleyici ışığıyla İstanbul kesinlikle dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri. Çok kalabalık, havası kirli, inançlı ile inançsız, özgür ruhlu/seküler ile kutsal/politik otoriteye inananlar arasında bölünmüş de olsa ekonomik baskıya direnmesi ve çok farklı bakış açılarına, değerlere ve hayallere göre ayrışması muazzam. Aynı zamanda bir yabancı olarak hiçbir yerde bana karşı bir düşmanlık sezmedim. Ve farklı inançtan insanlar arasında hiçbir zaman açık bir düşmanlığa tanık olmadım. Kısacası İstanbul hoşgörüsü, açık fikirliliği, ziyadesiyle yaşanabilirliği, kozmopolitizmi ve heyecanıyla beni oldukça şaşırttı.

Istanbul, 2021 December

Gündelik hayat ve sosyal açıdan ilgini çeken farklı konular bulabildin mi?

Tabii ki, kaçınılmaz olarak. Asya ve Avrupa yakalarında çeşitli yerlerde yaşadım. Özel pansiyonlar ve oteller. Hem güvenli hem de güvensiz yerler. Hep hareket halindeydim ve zar zor bir kaç saat anca uyuyabiliyordum. Bir misyonum vardı ve adrenalin yüklüydüm. Bir kaç tuhaf olaya değinirsem: Pezevengin biri bana saldırdı. Müşteri peşinde koşan iki trans seks işçisini fotoğraflarken çeneme kuvvetli bir darbe indirdi. Benden kısaydı ama antremanlı bir boksçuydu. Sanırım ortasikletti. Fakat beni pek de korkutamadığından kaçtı. Bir seks işçisi arkasından haykırdı, muhtemelen “korkak” gibi bir şeyler dedi, diğeri de bana İngilizce fotoğrafı silmem için bağırdı. Halbuki ben analog çalışırım. Başka, bir dilenci bana çatalını fırlattı, ıskaladı ve uzanamadı. Çatalı yerden aldım ve geri verdim. Teşekkür etti ve tekrar bana saldırmaya çalıştı, bu sefer de bacaklarımı ıskaladı. Bir diğer sefer de az kalsın bir polisi fotoğrafladığım için tutuklanıyordum, fakat konuşarak yırttım, zaten ne dediğimi de anlamadı. Daha başka şeyler de oldu ama genellikle huzurlu ve rahattı.

King Kahn, Berlin 2013

Genç bir girişimci ve sanat adamı olarak Bene Taschen’nin vizyonunu nasıl değerlendirirsin? Hardhitta Galeri olarak geçtiğimiz yıllarda Jamel Shabazz, Joseph Rodriguez, Gregory Bojorquez gibi fotoğrafçıların işlerini sergilediler.

Bene Taschen’e çok büyük bir hayranlık duyuyorum. Derin fikirleri olan, geniş bir yelpazede birinci sınıf fotoğrafçıları sergileyen harika bir galerici. Bu saydığın isimlerle güçlü bağlar kuran, sergilediği sanatçıların ticari veya tartışmalı yönlerine önem vermeden yüzde yüz ikna olan biri.

Marjinal koleksiyonerlere hitap eden ünlü simaların portreleriyle belgesel nitelikli işleri aynı kefeye koyabiliriz miyiz? Sen kendini daha çok hangi alana yakın görüyorsun?

Goya ucube, fakir, lanetliler gibi zengin, ünlü ve güçlü insanları da resmetti. Bazı fotoğrafçılar natürmort, manzara, portre veya kolaj çalışmayı seçer. Hiçbir stile karşı bir ön yargım yok, bazılarını az bazılarını çok severim. Tabii ki esas olarak sokak ve belgesel fotoğrafçılığını tercih ediyorum. Zaten belli değil mi?

Zownir, Germany

Olgunluk dönemine yaklaşmış bir sanatçı olarak edebiyatın, fotoğrafların ve sinemanla dünyaya bir şeyler söyleyebildiğine inanıyor musun?

Tabii ki insanın kendi eserinin kalitesini, yaratıcı birikimini ve etkisini tartışması güç. Amacım hiçbir zaman memnun etmek, zengin ya da ünlü olmak değildi. Hangi türde çalıştıysam, her zaman bireysel bakış açımı potansiyel sonuçları kale almadan ifade ettim. Bana önemli gelen şeyleri başkalarının takdirine, hiçe saymasına ya da yargılamasına aldırmadan. Hiçbir zaman anaakım olmadım ve bu da halen tartışma konusu. Böyle olmasına rağmen, büyük galeriler ve müzeler benim eserlerimi sergiledi. Sanırım son kırk yılın ruhunu tüm çıplaklığıyla belgeledim ve o keşfettiğim acı gerçeği ne yücelttim ne de yargıladım. Bazı genç fotoğrafçıların varoluşumuzun karanlık taraflarına yönelmesine etki etmiş olabilirim. Romanlar, şiirler, kısa öyküler yazdım ve hiçbirinin değeri İngilizce veya başka dillere çevrilmeden bilinmeyecek. Filmlerim anaakım zevklere meydan okuyan psikotik, ham, put kırıcı ve anti-sinematik filmlerdir. Beğenmen için hasta bir ruha ya da garip bir mizah anlayışına sahip olman gerekiyor. Ama yaptığım her şey burada, kalıcı ve dikkat çekici olacaktır.

Miron Zownir’s second feature film ‘Back to Nothing’ teaser (2015)

Mariupol 2013

UKRAINIAN NIGHT

Zownir toured several parts of the Ukraine and met with a wide range of realities of urban life in different regions. Through close contact with local activists he obtained insights into the often abysmal social life of different marginalized groups, for example drug addicted homeless adolescents dwelling in run down houses and ruins in Odessa. In the course of their photographic journey Zownir, whose father was Ukrainian, photographed also TB patients, HIV-positive orphans or residents of various Roma camps, showing the fringe of society that has been invisible so far in the Ukrainian and foreign media. In his b/w photographs signs of the revolution are already perceptible. The images demand a social and political reflection of the now ubiquitous nationwide crisis. In 2014 Zownir again went to visit Kiev and documented the Majdan as the central square of the visible chaos of the post-revolution, as a place of desolation, great perplexity and silent grief about the people who lost their lives in the uprise.

Kiev 2012- Celebration at Majdan
Lemberg 2012– Nuns demonstrating for the preservation of their convent
Sewastopol 2013– Celebration of the WWII victory
Sewastopol 2013
Odessa 2012
Jalta 2013- Lenin memorial
Kiev /Majdan 2014

Not to Exist for a While

Listening to a sad symphony
Didn’t pick up my mood
I turned it off and listened
To the sound of the City
Not wanting to listen
To anything
Not to exist for a while
Not to eat breath or think
Is as good a vacation
As any
As long as you have your return-ticket
To your meaningless virtues
Countless secrets
Solitary petting orgies
And nine to five job
Once you have been
Where you should have never returned from
You know it doesn’t matter
If you lived your life with a hard on
Or a fist up your ass
And that’s as sad as it gets
Sadder than the saddest symphony
Or the birth of your offspring

Mona Mur & Miron Zownir – Live at Theater Metropolis, 2018

Bir Süre Var Olmamak

Türkçesi: Burak Bayülgen

Dinlerken hüzünlü bir senfoni
Getirmedi yerine keyfimi
Kapattım ve dinledim
Şehrin sesini
İstemiyor canım bir şey
Dinlemek
Bir süreliğine var olmak
Yememek, solumamak ve düşünmemek
Güzel herhangi bir tatil
Kadar
Gidiş-dönüş biletin olduğu sürece
Anlamsız erdemlere
Sayısız sırlara
Tek başına orjilere
Ve dokuz-beş işine
Oradaydın bir zamanlar
Hiç dönmemen gereken yerde
Ne fark eder ki, bilirsin
Hayatını yaşadıysan erekte
Yahut bir yumrukla kıçında
Ve bu da hüzünlüdür olabildiğince
En acıklı senfoniden
Yahut oğlunun doğumundan.


Erman Akçay, 2019 İstanbul

Sources about the Artist:


Le Poète de la Folie: Michael Potier

Michael Potier, Peintures Portraits, 2022

Michael Potier comes from the luminous forces of Jazz and he has played in many groups all over France. He relentlessly writes trashy-surreal poetry, paints, draws and uses his body as an object of Raw Art. He also likes the disturbing and the caustic humor and borrows the carcasses of art to invent a sound poetry without restrictions.

Archéologie ténébreuse des sexes by Michaël Potier.
Michael Potier, Dessins Ornithorynque, 2022
Cicatrices sur les nerfs by Michaël Potier.
Michael Potier, Dessins Ornithorynque, 2022

Ornithorynque de l’art

Musicien Gonflable

Écriture Hallucinée

“Je viens des forces lumineuses du jazz et j’ai joué dans de nombreux groupes en peu partout en France J’écris avec acharnement de la poésie trashy-surréaliste Je peins et je dessine et je me sers de mon corps comme un objet d’art brut J’aime ce qui dérange et l’humour caustique J’emprunte les carcasses de l’art pour inventer une poésie sonore sans restrictions.”

Avortement des Larsens by Michaël Potier, 2022
Michael Potier, Peintures Portraits, 2022

Un feu terrible by Michael Potier.
Le Sang d’un poète

Michael Potier Facebook

Michael Potier Musique


Adem Ekip Havva Biçerken, Efendi Kimdi?

Aboriginal man using newly installed phone for the first time in Arnhem Land, Australia. (1975)

Zamanın Başlangıcı, Zamanın Sonu

John Zerzan

Çeviren: Cemal Atila, Kaos Yayınları

Günümüzün en saplantılı kavramlarından biri nasıl ki zaman denen maddi gerçeklik ise, kendinden menkul zaman anlayışı da sosyal yaşamın ilk yalanı olmuştur. Başka türlü
söylemek gerekirse, insan doğadan kopmadan önce zaman diye bir şey yoktu. Bu can alıcı şeyleşme -zamanın başlangıcı- İlk Günah’ı; yani yabancılaşmanın ve tarihin başlangıcını teşkil eder.

Spengler bir kültürü başka bir kültürden ayıran özelliklerin zamana atfedilen sezgisel anlamlar olduğunu gözlemlerken, Canetti, zamanı düzenlemenin tüm yönetimlerin başlıca özelliği olduğunu belirtmiştir. Öte yandan, topluluktan yola çıkıp uygarlığa varan akışın kendisi de zamana dayandırılmaktadır. Zaman teknolojinin temel dili ve tahakkümün ruhudur.

Zamanın günümüzde kazandığı erişilmez hız ve buna ek olarak zamanı uzamsallaştırma doğrultusundaki “çözümlerin” uğradığı başarısızlık, baskıcı bir güç olan zaman ile ona
eşlik eden İlerleme ve Gelişmenin yapaylığını apaçık biçimde gözler önüne sermektedir. Daha somut konuşmak gerekirse, zamanın aleni boyunduruğunu, teknoloji ve çalışma çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Nereden bakılırsa bakılsın, tarihi ve zaman düzenini ortadan kaldırma isteği Orta Çağlardan beri, hatta daha da önce, tarımı doğuran Neolitik devrimden beri, bugünkü kadar güçlü olmamıştır.

Teknoloji ile çalışmanın insancıllaştırılmasının kuşkulu bir önermeye dönüştüğü günümüzde, zamanın insancıllaştırılması da bizzatihi sorgulanmaktadır. En can alıcı sorulardan biri şudur; zamanın yarattığı temel baskı etkin bir şekilde nasıl kontrol altına alınabilir veya reforme edilebilir? Oysa bunu yapmak yerine, neden bu baskıyı tamamen ortadan kaldırmayalım?

Hegel’i onaylayarak ondan alıntı yapan Debord şöyle yazmıştı; “Varlığı bastırdığı ölçüde var olan negatif bir varlık olarak’ insan, zamanla özdeştir.” Artık reddedilen bu denklemi aydınlatmanın en iyi yolu belki de zamanın kökenine, evrimine ve mevcut konumuna bakmaktır.

Horkheimer ile Adorno’nun anlamlı bir şekilde dile getirdiği gibi, eğer “her türlü şeyleşme bir unutuş” ise, zamanın bulunmadığı kökenimizden kopuşumuz ve ebedi bir şekilde “zamana yenilmemiz” bağlamında her türlü “unutuşun” bir şeyleşme olduğu da bir o kadar doğrudur. Esasen tüm diğer şeyleşmeler buradan doğmaktadır.

Zaman denilen nesneleşme ve onun akışının şimdiye dek hiç kimse tarafından tatminkar bir şekilde tanımlanmaması, konunun bir hayli karmaşık olmasından kaynaklanıyor olmalı. Zamandan başlayarak tarihe, oradan ilerlemeye, ilerlemeden de ölümcül bir gelecek putperestliğine dönüşen bu akış günümüzde türleri, dilleri, kültürleri ve neredeyse tüm doğal dünyayı öldürmektedir. O nedenle, daha baştan niyet ve stratejiyi vurgulamak istiyorum; teknolojik toplum ancak zamanın ve tarihin ortadan kaldırılmasıyla tasfiye edilebilir (ve yeniden ortaya çıkması da ancak bu şekilde engellenebilir).

Spengler tarafından da belirtildiği gibi, “Tarih öncesiz sonrasız bir oluştur ve bu yüzden öncesiz sonrasız bir gelecektir; Doğa ise var olandır ve bu yüzden sonsuz bir geçmiştir.” “Tarih doğanın inkandır” diyen Marcuse, neredeyse insanı insan olmaktan çıkaran ve giderek daha da hızlanan bu ilerleyişi iyi yakalamıştır. Bu sürecin odak noktasını, ilk insanlarda var olmayan hükmedici bir zamansallık anlayışı oluşturur.

Levy-Bruhl konuya şöyle girer: “Zaman anlayışımız, insan aklının doğal bir niteliğiymiş gibi görünüyor. Oysa bu bir yanılgıdan ibarettir. Zira ilkel düşünüş tarzının söz konusu olduğu yerlerde, böyle bir anlayışa nadiren rastlarız…” Frankfurt okulunun mensupları ise şu sonuca varmıştı ; “eski çağların düşüncesi, zamanı tekdüze bir süreklilik veya nitel olarak farksız anlardan oluşan bir ardışıklık olarak ele almaz.” Bunun yerine ilk insanlar, “her an bir arada var olan ve böylece hem nicel hem de nitel bakımdan sürekli olarak değişen olaylar bütününü beraberinde getiren bir iç ve dış deneyim akışı içinde yaşamıştır.”

Ovalarda yaşamış olan avcı-toplayıcı kadın kafatasları üzerinde çalışan Jacquetta Hawks, “ovadaki tüm günlerin, tüm mevsimlerin direşimli bir birlik oluşturduğu öncesiz sonrasız bir şimdiyi” tasavvur etmiştir. Gerçekten de yaşam, sürekli bir şimdi içinde yaşanmaktaydı; bu ise, tarihsel zamanın gerçekliğe içkin olmadığı, tersine gerçeklik üzerinde bir dayatma olduğu anlamına gelmekte dir. Kendisi olaylardan bağımsız kalarak tüm olayları birbirine bağlayan o sonsuz ilerleme içinde açılan bir “yumağı” andıran böylesine soyut bir zaman anlayışına tümüyle yabancıydılar.

Henri-Charles Puesch’ün “eklemli zamandışılık” terimi, örneğin belirgin bir zaman anlayışının olmadığı dönemlerde, zaman aralığı bilincinin var olduğunu yansıtan yararlı bir terimdir. Açıktır ki, zamansal mesafe davetsiz bir misafir gibi insan aklına girmeden önce, özne ile nesne arasında tamamen farklı bir ilişki vardı. Algı dediğimiz şeyin, doğanın dışlanmasına ve tahakküm altına alınmasına yol açan uzaklaşmayı yaratan günümüzdeki tek boyutlu eylemle herhangi bir benzerliği yoktu.

Şüphesiz bu özgün durumun yansımalarını, varlıklarını hala sürdüren kabilelerde farklı derecelerde görebiliriz. Wax on dokuzuncu yüzyıl Pawnee Kızılderililerinden söz ederken şöyle der; “Yaşamlarında bir ritim var, ama ilerleme yok.” Hopi dili ne geçmişi ne şu anı ne de geleceği çağrıştıran hiçbir referans içermez. Tarih doğrultusunda biraz daha ilerlemiş olan Tivlerin düşüncesinde ve konuşmasında zaman öğesi göze çarpmakla birlikte ayn bir kategori oluşturmamaktadır; bir diğer Afrikalı grup olan Nuerler de bağımsız bir dü şünce olarak herhangi bir zaman anlayışına sahip değildir. Zamana yenilme aşamalı bir yenilgidir; tıpkı eski Mısırlıların, biri gün dönümlerini diğeri ise tekbiçimli “nesnel” zamanı ölçen iki ayrı saat geliştirmesi gibi, Balililerin takvimi de “zamanın birimini değil, daha ziyade ne tür bir zamanda olunduğunu gösterir.”

Yukarıda genel olarak değinilen ilk avcı-toplayıcı insanlık bağlamında birkaç şey daha söylemek yararlı olabilir; hele de 1960’lı yılların sonlarından beri “antropolojik ortodoksluğun neredeyse tamamen tersyüz edildiği” olgusu dikkate alındığında. Yaklaşık 10.000 yıl önce ortaya çıkan ilk tarım toplumları öncesindeki yaşam uzunca bir süre boyunca çirkin, kısa ve hayvani bir varoluş olarak görülmüştür, ancak Marshall Sahlins, Richard Lee ve diğer araştırmacıların yaptığı çalışmalar bu yaklaşımı kökünden değiştirdi. Asgari bir çabayla yaşamın idame edilmesini sağlayan ve çok çeşitli hazlar veren yiyecek toplayıcılığı artık özgün ve varlıklı bir toplumu temsil etmektedir; çalışma katı bir sosyal maliyet olarak değerlendiriliyor ve armağan etme ruhu ağır basıyordu.

İşte zaman dışı olma böyle bir yaşama dayanıyordu ki bu da akla Whitrow’un sözlerini getiriyor; “İlkel insanlar mevcut an içinde yaşarlar, tıpkı bizlerin de eğlenirken mevcut anda yaşaması gibi.”ıs Benzer bir yaklaşımı Nietzsche şöyle dile getirir; “Tüm zevkler sonsuzluğu arzular; derin, çok derin bir sonsuzluğu.”

Bir zamanlar zevklerin ve mükemmelliğin hüküm sürdüğü özgün bir yaşam olduğu düşüncesi oldukça eski ve neredeyse evrensel bir düşüncedir. Sadece birkaç örnek vermek gerekirse, “Kaybedilmiş Cennet” anılan, sonraki varoluşun yıkımını talep eden bir eskatologya* ile birlikte, Taocu Altın Çağ düşüncesinde, Roma’daki Kronia ve Saturnalia bayramlarında, Yunanlıların Elizyum’unda ve Hıristiyanlık’taki Cennet Bahçesi ile Cennetten Kovulma söylencesinde rahatlıkla görülebilir (ki muhtemelen bu düşünceler, efendisiz bir toplumdaki eski mutluluğun yitirilişini konu alan Sümer ağıtlarından kaynaklanmaktadır). Zamanın ortaya çıkışıyla birlikte yitirilen bu cennetvari varoluş, zamanın Cenneten Kovulma’nın getirdiği bir uğursuzluk, tarihin ise İlk Günah’ın sonuçlarından biri olduğunu göstermektedir. Norman O. Brown’a göre “Ayrılmışlık Cennetten Kovulma’ya, yani bölünmeye tekabül eder ve o ilk yalana yenik düşme anlamına gelir.” Walter Benjamin’e göre ise, “soyutlamanın kökeni… İlk Günah’ta aranmalıdır.” Buna karşılık, şaman faaliyetlerinde bir “cennet nostaljisi” keşfeden Eliade’a göre, “bir şamanın ancak kendisinden geçerek yapabildiği şey”, zamanın hegemonyasından önce, “tüm insanlar tarafından somut bir şekilde yapılabiliyordu.” Öyleyse Loren Eisely’nin “yüce bir zamansızlıkla, hiçbir değişimin olmadığı o mutlu ülkeyle bağdaşmayan her şeyi kararlı bir şekilde ortadan kaldırmak veya göz ardı etmek üzere yoğun ve etkin bir çaba gösteren” yerli halklardan bahsetmesinde şaşıracak bir şey yok. Hakeza, ilkel toplumların “kendi aralarında tarihi doğurabilecek her türlü yapısal değişikliğe karşı amansız bir direniş sergilediklerini” gören Levi-Strauss’un bu tespiti de pek şaşırtıcı olmasa gerek.

*Ölümden sonraki hayattan söz eden bir doktrin. Ç.n.

Eğer tüm bu anlatılanlar zaman gibi ciddi bir konu hakkında fazlaca sert görünüyorsa, bilgeliğin hangi noktada yitirildiğini göstermeleri bakımından, bazı modern klişeler bize soluk aldırabilir. “Zaman yaşantıyı düzenlemeye yarayan bir biçimdir” diyen John G. Gunnell, teknolojinin tarafsız olduğunu savunan mantık dışı yaklaşımla mutlak bir paralellik oluşturmaktadır. Zamana çok daha aşırı bir sadakat gösteren yaklaşımlardan biri de Clark ile Piggott’nun tuhaf iddiasıdır; “insan topluluklarını hayvan topluluklarından ayıran şey, son tahlilde, insanların sahip olduğu tarih bilincidir.” “İlkel halklar bireysellik duygusuna hemen hemen hiç sahip olmadıkları için, özel mülkiyetleri yoktur” diyen Erich Kahler’in bu düşüncesi de tıpkı Leslie Paul’un “İnsan doğanın dışına adım atmakla kendisini zaman boyutundan özgürleştirmektedir” biçimindeki sözleri gibi kökten yanlıştır. Şunu da eklemek gerekir ki, ilk insanın “kendi evrenine ve topluluğuna ilkel bir şekilde katılımının, zamanın devreye girmesiyle birlikte çatırdamaya başladığını” gören Kahler daha sağlam bir zemin üzerinde durmaktadır. Bu kaybediş Seidenberg’ in gözünden de kaçmamıştır; Seidenberg’e göre atamız “kendi içgüdüsel armonisinden tamamen koparak, istikrarsız sentezlerden oluşan tehlikeli bir yola sapmıştır. Tehlikelerle dolu olan bu yolun adı tarihtir.”

Mitik boyuta yeniden dönmek gerekirse, pratikte avcı-toplayıcı yaşama tekabül eden genelleşmiş antik bir Cennet Bahçesi’ne duyulan özlemlerde, tüm ırklarda ve tüm ilk toplumlarda izine rastlanılan büyü faaliyetleriyle karşılaşmaktayız. Zamana dayalı teknolojik tarzlarda olduğu gibi, bu faaliyetlerde de gözümüze çarpan şey, “doğanın olağan düzenliliğini yeniden sağlamayı” amaçlayan zaman karşıtı bir müdahaledir. Böylece asıl vurgulanması gereken olgu, doğanın süreçlerinin aşılması değil, bu süreçlerdeki düzenliliğe ilk insanlar tarafından gösterilen ilgidir. Büyünün bir diğer boyutu da, bütün canlı varlıklar arasındaki akrabalığı en yüce değer olarak gören totemciliktir; büyü ve onun totemsel çerçevesine göre, doğaya katılım her şeyin temelidir.

“Gerçek totemcilikte,” der Frazer, “… totem [ata, koruyucu] asla bir tanrı değildir ve ona hiçbir zaman tapılmamaktadır.” Katılımdan dine, doğa ile özdeşleşmeden dışsallaşmış tanrı tapıncına doğru atılan adım, zamanı doğuran yabancılaşma sürecini teşkil eder. Ratschow, büyünün çöküşünden ve onun yerine dinin geçirilmesinden, bu can alıcı ilişkiyi sağlayan tarihsel bilincin yükselişini sorumlu tutmuştur. Durkheim tam da böyle bir anlayıştan yola çıkarak zamanı “dinsel düşüncenin bir ürünü” olarak değerlendirmiştir. Eliade artık iyice su yüzüne çıkan bu ayrışmayı görmüş ve onu sosyal yaşamla ilişkilendirmiştir; “en mantıksız efsaneler ve ritüeller, Tanrı ve Tanrıçaların hemen hemen tüm çeşitleri, Atalar, maskeler, gizli topluluklar, tapınaklar,
papazlıklar ve benzerleri; tüm bunlar, toplayıcılık ve oyun tarzı avcılık aşamasının ötesine geçen kültürlerde ortaya çıkmaktadır… “

Elman Service, avcı-toplayıcı dönemde gruplar halinde yaşayan toplulukların “şaşırtıcı ölçüde” eşitlikçi olduklarını fark etmiştir; bu eşitlikçiliğe damgasını vuran şey yalnızca otoriter şeflerin yokluğu değil, ama aynı zamanda, uzmanların, her türlü aracı unsurun, işbölümünün ve sınıfların bulunmayışıdır. Freud’un tekrar tekrar işaret ettiği gibi, özü yabancılaşma olan uygarlığın, ilk çağlardaki bu zaman dışı ve üretken olmayan mutluluğu ortadan kaldırması gerekiyordu.

Bu uzun ve bozulmamış çağda, yabancılaşma önce zaman biçiminde ortaya çıktı; ne var ki, zamanın mutlak zafere ulaşıp tarihe dönüşebilmesi için, on binlerce yıl süren bir direnişin kırılması gerekiyordu. Teknolojinin motoru olan uzamsallaştırmanın izi, zamanla birlikte ortaya çıkan ilk acı yoksullaşma deneyimlerine, zamana geçişi sağlamak üzere yaşam alanlarının genişletilmesini hedefleyen ilk çabalara dek sürülebilir. Eski Ahit’te geçen “Verimli ve üretici olun” emri Cioran tarafından bir “suç” olarak değerlendirilmiştir. Muhtemelen Cioran bu emirde ilk uzamsallaşmayı -bizzat insanların kendi kendilerini uzamsallaştırmalannı- görmüş olsa gerek; zira ilerlemeci bir müdahaleyle yıkılan avcı-toplayıcı yaşamdan sonra ortaya çıkan işbölümü ve onu takip eden diğer ayrışmaların, insan nüfusundaki hızlı artıştan kaynaklandığı söylenebilir. Bu yıkımı burjuva tarzda dile getiren klişeleşmiş söyleme göre, tahakküm (yani yöneticiler, şehirler, devletler vb.) “nüfus baskısının” doğal bir sonucudur.

Avcı-toplayıcılıktan göçebeliğe geçilirken, uzamsallaşma, yaklaşık olarak i.ö. 1200 dolaylarında, iki tekerlekli savaş arabası (ve yan insan yan at biçimindeki bir figür) olarak karşımıza çıkmaktadır. Zamanı kontrol altına almanın bir telafisi olarak, yayılmanın ve hızlanmanın getirdiği zafer sarhoşluğu artık belirgin bir şekilde varlığını hissettirmektedir. Bir tür gurur vesilesidir bu durum; zaman anlayışının yarattığı tedirgin edici enerji, en basitinden uzamsal tahakküme kanalize
edilmiştir.

Göçebe yaşamın sona ermesiyle birlikte, toplumsal düzen, yeni bir uzamsallaştırma olan sabit mülkiyet üzerinde inşa edilmiştir. Tam da bu noktada Euclid sahneye çıkar; Euclid tarafından geliştirilen geometri, ilk tarım sistemlerinin ihtiyaçlarını yansıttığı gibi, yaşam alanlarının ölçülüp biçilmesini başlıca ilke olarak kabul etmekle, bilimi yanlış bir zemin üzerine oturtmuştur.

Eşitlikçi bir toplum portresi çizmeye çalışan Morton Fried, böylesi bir toplumun hiçbir şekilde düzenli bir işbölümü sergilemediğini (ve böylece politik bir iktidar için hiçbir temel yaratmadığını) belirtir; “Bu toplumların neredeyse tümü, avcılık ile toplayıcılığa dayanmaktadır ve büyük yiyecek rezervlerinin depolanmasını sağlayan önemli hasat dönemlerinden yoksundurlar.” Artı ürünü ve uzmanlaşmayı geliştirerek üretimi doğuran tarım uygarlığı her şeyi temelden değiştirdi. Kendisine sunulan artı ürün sayesinde, rahip zamanı ölçmeye, gökyüzü hareketlerini tanımlamaya ve gelecekteki olayları öngörmeye başladı. Güçlü bir elitin denetimi altında olan zaman, doğrudan, devasa sayılardaki erkek ve kadının yaşamlarının kontrol altına alınmasında kullanıldı. Lawrence Wright’a göre, ilk takvim ustaları ve onların bilgili yardımcıları “bağımsız bir rahip sınıfı haline geldi.” Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, yoğun bir şekilde zaman saplantıları olan Mayalar’dı. G.J. Whitrow şöyle der; “tüm antik halklar arasında, en ayrıntılı ve en doğru astronomik takvimi geliştirenler ve böylece kitleler üzerinde muazzam bir denetim kuranlar Maya rahipleri olmuşlardır.”

Biçimsel zaman anlayışının tarımın gelişimiyle birlikte ortaya çıktığını söyleyen Henry Elmer Barnes haklı görünüyor. Eski Ahit’te, çalışmanın ve tahakkümün habercisi olan Cennetten Kovulma sahnesinde geçen ünlü tarım bedduasını hatırlamamak mümkün değil (Eski Ahit 3: 17-18). Çiftçilik kültürünün ilerlemesiyle birlikte, zaman düşüncesi daha ayrıntılı bir şekilde tanımlanıp algılanabilir hale geldi ve zamanın yorumlanmasında ortaya çıkan farklılıklar, doğa ile uygarlık, eğitimli sınıflar ile kitleler arasında kesin bir sınır çizgisi oluşturdu. Bu ayrım, yeni Neolitik olgunun tanımlayıcı niteliği olarak kabul edilir. Nilsson’a göre, “uygarlaşmış antik halklar, tam anlamıyla geliştirilmiş bir zaman hesaplama sistemiyle tarih sahnesine çıkarlar,” Thompson’a göre ise, “takvimin yapısı, uygarlığın yapısına temel teşkil eder.”

Babilliler günü 12 saate, İbraniler haftayı 7 güne böldü ve kısmen de olsa yeniden başlangıç noktasına dönme iddiasında olan eski döngüsel zaman anlayışı, adım adım, çizgisel doğrultuda ilerleyen bir zaman anlayışına boyun eğdi. Zaman ve doğanın evcilleştirilmesi, ağır bir bedel pahasına ilerledi. “Tarımın keşfedilmesi,” diye iddia eder Eliade, “modern aklın hiçbir şekilde algılayamayacağı muazzam alt üst oluşlara ve ruhsal çöküntülere yol açmıştır.” Bu zehir zemberek ortaklık koca bir dünyayı yıktı; tabii ki inanılmaz bir mücadeleyi yenilgiye uğrattıktan sonra. Öyleyse, Jacob Burckhardt’ın deyimiyle tarihe “sanki tarih bir patologmuş gibi” yaklaşmalıyız; Hölderlin’e göre ise, “Her şeyin nasıl başladığını, kötülüğün kim tarafından icat edildiğini” öğrenmek üzere çaba sarf etmeye devam edeceğiz.

Öykümüze tekrar devam etmek gerekirse, zamana yönelik direnişin izleri Yunan uygarlığına dek bile gitmektedir. Gerçekten de, Sokrates’te, Platon’da ve sistematik felsefenin öne çıktığı dönemde bile, zamanın dizginleri henüz tamamen serbest bırakılmamıştı; çünkü zaman dışı ilk çağların “unutuluşu” hala bilgeliğe ve kurtuluşa giden yolda önemli bir engel olarak değerlendiriliyordu. J.B. Bury’nin The Idea of Progress (İlerleme Düşüncesi) adlı klasik eseri, insan ırkının başlangıçtaki “yalın bir altın çağdan” kendi isteğiyle vazgeçerek yozlaştığını savunan ve ilerleme düşüncesinin ilerleyişi önünde uzun vadeli bir engel oluşturan inancın Yunan’da “son derece yaygın olduğuna” işaret eder. Christianson, ilerleme karşıtı tutumun daha sonraki önemlerde de sürdüğünü keşfetmiştir: “Romalılar da, Yunanlılardan ve Babillilerden daha az olmayacak ölçüde, zamandaki döngüsel tekrara işaret eden çeşitli anlayışları terk etmemişlerdir…”

Ne var ki, Yahudilik ve Hıristiyanlık’la birlikte, zaman son derece belirgin bir şekilde keskinleşerek çizgisel bir ilerlemeye dönüştü. Radikal bir kopuş söz konusuydu ve zamanın ivediliği insanlığı ele geçiriyordu. Bu kopuşun standart özellikleri, hiç de rastlantısal olmayacak biçimde, tarihin en feci anlarından birinde, yani antik dünya ile Roma’nın çöktüğü bir dönemde, Augustin tarafından özetlenmiştir. Geri dönülmez bir biçimde zaman içinde ilerleyen tekil bir insanlık tablosunu tasavvur eden Augustin, açıkça döngüsel zamana saldırmıştır; yaklaşık olarak İ.S. 400 yıllarında ortaya çıkan bu yaklaşım, kayda değer ilk tarih teorisidir.

Galip gelen çizgisel zamana damgasını vuran Hıristiyanlığın göstergelerinden biri olarak, kısa bir süre sonra feodal Avrupa’ da, katı bir zaman tarifesi altında yönetilen ilk günlük yaşam örneğiyle karşılaşıyoruz; bu örnek manastırdır. Adeta bir saat gibi işletilen, katı bir şekilde düzenli ve mutlak olan manastır, bireyi, tıpkı duvarlarıyla kuşatır gibi zaman içine hapsetmiştir. Kilise, zamanın ölçülmesine katılan ve zamana göre düzenlenmiş bir yaşam tarzını dayatan ilk güç olmuş ve bu projesini katı bir şekilde uygulamaya devam etmiştir. Bu yüzden, vurmalı ve yelkovanlı saatin Papa 11. Sylvester tarafından 1000 yılında icat edilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Özellikle Benediktin tarikatı, Coulton, Sombart, Mumford ve diğer tarihçiler tarafından, modern kapitalizmin ilk kurucusu olarak değerlendirilmiştir. İktidarlarının zirvesinde oldukları Ortaçağ’da yaklaşık olarak kırk bin manastırı yöneten Benediktin papazları, insanları “saatinde” çalışmaya zorlamakla, insan yaşamının bir makinanın doğal olmayan ritimlerinin boyunduruğu altına girmesine yardım etmişlerdir. Bu ise, saatin yalnızca zamanı gösteren basit bir araç olmadığım, ama aynı zamanda insan eylemini eşzamanlı hale getiren bir araç olduğunu göstermektedir.

Orta Çağlarda, özellikle de 14. yüzyılda, zamanın yürüyüşü, muhtemelen Neolitik tarım devriminden beri sürmekte olan benzersiz bir direnişle karşılaştı. Bu iddia, zaman ile toplumsal ayaklanmaların temel gelişimleri arasında yapılacak bir kıyaslamaya dayandırılabilir; böyle bir kıyaslama, zaman ile toplumsal ayaklanma arasındaki mutlak ve derin çatışmayı gözler önüne serecektir.

1300’lü yıllara gelindiğinde, niceliği artan resmi zaman, modern yaşamı tahakküm altına alma talebiyle gelip kapıya dayanmıştı; bu noktadan itibaren zaman tamamen soyutlanarak, anlardan ve bölümlerden oluşan tekdüze bir birimler silsilesine dönüşüyordu. Tüm kaçış yollarım tutan teknoloji tarafından, söz konusu yüz yılın başlarında üretilen ilk mekanik saat, nitel bakımdan yepyeni bir tutsaklık çağını temsil ediyor ve böylece zamansal öğeler doğadan tamamen kopuyordu. Avrupa çapında yayılan çeşitli kullanım tarzlarına ek olarak, 1345 yılı civarında kamusal zamanlama ortaya çıktı ve ardından bir saatin altmış dakikaya, bir dakikanın da altmış saniyeye bölünmesi yaygınlaştı. Evcilleştirmenin kazandığı yeni boyut için gerekli olan bu mutlaklaştırma, çok daha katı bir eşzamanlılığı da beraberinde getirdi. Zamanın elde ettiği yeni gücün “kişisel deneyimlerdeki şiirselliğin ve yakınlığın yitirilmesine” yol açtığını savunan Glasser’a göre, kendisini bu şekilde ortaya koyan zaman, gündeki akışın ve sevincin yerine geçerek, günü kullanılabilir zamansal bir birime indirgemiştir. Böylece günler, saatler ve dakikalar, birbirinin yerine geçebilen standart parçalara ve öncülük ettikleri çalışma süreçlerine dönüşmüş oluyordu.

Öte yandan bu tayin edici ve baskıcı değişimler, bizzat döneme denk düşen büyük toplumsal ayaklanmaların tam ortasında gerçekleşmiş olmalı. Sadece en çok bilinen üç örneği hatırlatmak gerekirse, 1323 ile 1328 yılları arasında Belçika’da, 1358 yılında Fransa’daki Jacquerie ayaklanmasında ve 1381 yılında İngiltere’de patlak veren ayaklanmalarda, tekstil işçileri, köylüler ve kent yoksulları, toplumun normlarını ve bariyerlerini yıkımın eşiğine getirecek ölçüde sarsmıştı. Bohemya ve Almanya’ da 16. yüzyılın başlarına kadar bile ısrarla süren bu dönemdeki devrimci başkaldırının binyılcı karakteri, şaşmaz bir zaman öğesine işaret etmekte ve dolaylanmamış özgün bir yaşama duyulan özlemin eski örneklerini çağrıştırmaktadır. Örneğin, İngiltere’deki Free Spirit’in mistik anarşizmi doğallığı arıyordu, aynen isyancı John Ball’ün ünlü sözünde vurgulandığı gibi; “Adem ekip Havva biçerken, efendi kimdi?” Oldukça öğretici olan örneklerden biri de, Kölnlü radikal mistik Suso’nun yaklaşık 1330’daki kurgusudur: “Nereden geldin sen?” Suso’ya görünen “Hiçbir yerden geliyorum” diye cevap verir. “Söyle bana, nesin sen?” “Ben yokum.” “Ne istiyorsun?” “Ben istemem.” “Bu bir mucize! Söyle bana, adın ne?” “Bana İsimsiz Vahşilik derler.” “Senin anlayışın nereye varır?” “Dizginsiz bir özgürlüğe.” “Söyle bana, dizginsiz özgürlük dediğin nedir?” “Bir insanın geriye ve ileriye bakmaksızın ve kendisi ile Tanrı arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın geçici heveslerine göre yaşamasıdır…”

“Her şeyi olduğu gibi tutma,” sınıfları ve hiyerarşileri ortadan kaldırma arzusu, tıpkı Suso’nun açıkça zaman karşıtı olan sözcesinde olduğu gibi, 14. yüzyıl toplumsal ayaklanmasının en uç arzularını yansıtmakta ve bu toplumsal ayaklanmadaki zaman karşıtı öğeleri ortaya koymaktadır. Ortaçağın son dönemlerine denk gelen bu dönüm noktası, perspektifin ölçülen alanının saatlerin ölçülen zamanını takip ettiği sanat aracılığıyla da anlaşılabilir. 14. yüzyıldan önce herhangi bir perspektif girişiminde bulunulmamıştı. Çünkü ressam şeyleri göründükleri gibi değil, oldukları gibi resmetmeye çalışıyordu. Ancak 14. yüzyıldan sonra, güçlü bir zaman anlayışı sanata damgasını vurmaya başlar; Bronowski’nin tanımladığı gibi, “Tıpkı an gibi, hiçbir yer bizim için sabit değildir; ve anın hızlanması ile bakış açısının ortaya çıkması daha ziyade zaman içinde gerçekleşmektedir.” Benzer şekilde Yi-Fu Tuan, ancak 15. yüzyılda ortaya çıkan manzara resminin, hem zamanın hem de resmin perspektifinin tamamen yeniden düzenlenişini temsil ettiğine işaret etmiştir.

Alanlar arasındaki benzerliği zaman içinde cereyan eden bir olaya dönüştüren perspektif, devinimi baskı altına almaktadır; bu ise, uzamsallaştırma teması dikkate alındığında, zamanda ortaya çıkan “nitel sıçrayışı” gösteren bir başka örnektir. 14. yüzyılda zamana karşı sergilenen direnişin yenilgiye uğramasıyla birlikte, ileriye yönelik akış bir kez daha değerlerin çıkış noktası haline geliyordu; 15. yüzyılda ortaya çıkan modern haritadan ve onu takip eden büyük seferler çağından da rahatlıkla anlaşılacağı gibi, yeni bir uzamsallaştırma boyutu söz konusuydu. Bu veriler ışığında bakıldığında, Braudel tarafından kullanılan modern uygarlığın “boşluğa yönelik savaşı” biçimindeki terim yerli yerine oturmaktadır.

Kantorowicz, zamanın yeni ve güçlenmiş hegemonyasını şu sözlerle ifade etmiştir: “Artık iyice su yüzüne çıkan zamana atfedilen bu yeni değer, Batı düşüncesinin Orta Çağın sonunda dönüşüme uğratılmasını sağlayan en güçlü etmenlerden biri haline geldi.” Bu resmi, legal ve olgulara dayalı objektif aktif zamansal düzende yalnızca uzamsal zaman gerçek ifade olanağını yakalayacağına göre, her türlü düşünme tarzı zorunlu olarak biçim değiştirecek ve aynı zamanda yoksullaştırılacaktı. Bu yeni yönelimin özü, 15. yüzyılın ilk dönemIeri hakkında yalın bir değerlendirme yapan Le Goffun şu Hiizlerinden de anlaşılabilir; “hümanistin ilk erdemi bir zaman anlayışına sahip oluşudur.”

Öyle ya, zaman ile teknolojinin beraberce kazandığı yeni boyutlar olmaksızın, bu iki öğe arasındaki özel ve mükemmelleşmiş birleşme olmaksızın, moderniteye başka türlü nasıl varılacaktı? Lilley, “Orta Çağda üretilen en komplike makinaların mekanik saatler olduğunu” belirtirken, Mumford, “modern endüstriyel çağın kilit aletinin buhar makinası değil, saat olduğu” sonucuna varmıştır. Hakeza, Marx da makina sanayisinin ilk temelini burada görmüştür; “Saat, pratik amaçlara uygulanan ilk otomatik makinadır ve düzenli devinime dayalı üretim sisteminin genel teorisi saat üzerine inşa edilmiştir.” Bir başka şaşırtıcı çakışma da, 15. yüzyıl ortalarında, Gutenberg’in matbaa makinasında basılan takvimin bilinen ilk basılı belge olmasıdır (takvim İncil’den bile önce basılmıştır). Ayrıca, 15. yüzyılda Bohemya’da patlak veren Taborites ayaklanması ve 16. yüzyıl başlarında Münster’de gerçekleşen Anabaptist ayaklanması türünden binyılcı başkaldırıların, mekanik saatlerin yaygınlaşmasına ve mükemmelleşmesine denk düşmesi de dikkate değer bir olgudur. Peter Breughel’in The Triumph of Time (Zamanın Zaferi, 1574) adlı eserinde betimlenen pek çok nesne ve düşünceye modern saat figürü hakimdir.

Yukarıda değindiğimiz bu zafer, büyük bir uzamsal tutkuyu alevlendirerek, bazı ganimetleri de beraberinde getirdi; yerkürenin dört bir yanına düzenlenen seferler ve geniş kara parçalarının aniden keşfedilmesi bu ganimetin bir göstergesidir. Ancak en az bunun kadar gerçek olan bir diğer olgu da, Charles Newman’ın deyimiyle, söz konusu dönemden başlayarak “dünyanın ilerlemeci bir mantıkla gözden çıkarılması” olmuştur. İfadesini tahakkümde bulan ve modern tarihin şafağına tamı tamına uyan bu yayılmacı tutum, dünyadan yabancılaşmaya belirgin bir önem atfediyordu.

İnsanların birbirlerine söylediği her sözü filtresinden geçiren ve çarpıtan resmi zaman böylece hem gözle görülen hem de tüm çıkış noktalarını tutan bir engel haline geliyordu. Bu noktadan itibaren resmi zaman, şaşmaz bir şekilde, insanlar arasındaki ilişkilere yeni bir mesafe dayatarak duygusal tepkileri dizginlemeye başladı. Rönesansın zirvesinde, sıra dışı el yazmalarını ve klasik antikiteleri arayıp bulma çabası, bir bakıma, böylesine güçlenmiş bir zamana karşı koyma arzusunu ifade eder. Ne var ki bu savaşın sonu artık tayin edilmiş ve soyut zaman, yaşamın çehresi ve yeni çerçevesi haline gelmişti. Ellul, “varoluşun bir bütün olarak” artık “mekanik soyutlama ve değişmezlik” tarafından yönlendirildiğini söylerken, kesinlikle zaman boyutunu kastediyordu.

Tüm bu gelişmeler 1600’lü yıllarda kaydedildi; modernitenin doğa üzerindeki tahakkümünü ilk kez ilan eden Bacon ile; Descartes’ın, “doğa üzerindeki emperyalist denetimi öngören ve ifadesini modern bilimde bulan” maıtres et possesseurs de la nature (doğanın efendileri ve sahipleri) biçimindeki formülasyonuyla; ve de Galileo ve söz konusu yüzyılda gerçekleştirilen bilimsel devrimler silsilesi ile. Yaşamı ve doğa basit bir niceliğe dönüşmüş, biriciklik gücünü kaybetmiş ve bundan kısa bir süre sonra da, dünyayı saat gibi işleyen bir mekanizmaya benzeten Newtoncu imge galibiyetini ilan etmişti. Asıl modeli tek biçimli bir zaman olan eşdeğerlik, “benzersiz olanı soyut bir niceliğe indirgeyerek kıyaslanabilir hale getiren” bir dizi gelişmeyle beraber başlıca ilke oldu.

Şair Ciro di Pers, saatin zamanı azalttığını ve yaşamı kısalttığını fark etmişti. Pers’e göre saat, Kaçmakta olan yüzyılın akışını hızlandırır, Ve onun yolunu açmak için, Her saati mezara gömer. Daha sonra, 17. yüzyılda, Milton’ın Paradise Lost (Kayıp Cennet) adlı eseri, zamanın bulunmadığı ihtişamlı yaşantıya çamur atacak ölçüde, muzaffer zamanın tarafını tutar:

emekle kazanmalıyım
Ekmeğimi; ne acı değil mi?
Ama aylaklık daha kötüydü.

Öyleyse zaman, endüstriyel kapitalizmin ortaya çıkışından çok önce, yaşamı tamamen boyunduruk altına alıp eşzamanlaştırmıştı; bu açıdan bakıldığında, ilerlemekte olan teknolojinin, daha önce zaman tarafından yaşamda açılan gediklerden doğduğu söylenebilir. Octavio Paz şu sonuca varmıştır; “Teknolojinin hızını mümkün kılan şey, modern zamanın ortaya çıkışıydı.” E .P. Thompson’ın “Zaman, Çalışma Disiplini ve Endüstriyel Kapitalizm” adlı ünlü eserinde, zamanın endüstriyelleşmesi ele alınmaktadır, ancak bunun daha da ötesinde, endüstriyelleşmeyi sağlayan şey bizzat zamanın kendisiydi; tabii, 18. yüzyıl ile 19. yüzyıl başlarında fabrika sistemine karşı girişilen büyük günlük yaşam mücadelelerini de unutmamak gerekiyor.

Modern döneme geçmek gerekirse, her ne kadar yanın kalmış olsalar da, toplumsal ayaklanmalardaki aleni zaman karşıtlığı boyutu rahatlıkla ayırt edilebilir. Örneğin 18. yüzyıl sonlarında gerçekleşen iki devrimin çerçevesinin Kant’ı etkilediği düşünülebilir; zira Kant’a göre, uzam ile zaman ampirik dünyanın öğeleri değildir, tersine, edindiğimiz özneler arası yeteneklerden kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Fransız Devrimi’nin yeni ve kısa ömürlü bir takvim yaratmış olması, karşıdevrimci bir sapmadır; zamana karşı direnmek yerine, zaman yeni bir yönetim altında yeniden düzenlenmiş oluyordu! Çatışmanın ilk anlarında “saat kulelerindeki saatlere, Paris’in birkaç yerinden eşzamanlı ve bağımsız bir şekilde ateş edildiği” olgusuna dikkat çeken Walter Benjamin, 1830’daki Temmuz Devrimi’nde ortaya çıkan fiili zaman karşıtlığını kaleme almıştır. Benjamin’in canlı bir tanıktan yaptığı alıntı aşağıdaki mısraları içerir:

Buna kim inanırdı ki? Bize söylendiğine göre
her kulenin dibindeki yeni Yusuflar,
sanki zamanın kendisine öfkelenmiş gibi,
günü durdurmak üzere saat kadranlanna ateş ediyordu.

Üstelik zamanın tiranlığına karşı sergilenen duyarlılık bu kısacık ayaklanma anlarıyla da sınırlı değil. Poulet’ye göre hiç kimse, zamanın başkalaşarak aşağılayıcı bir olguya dönüşmesini, eserlerinde, “çalışmanın getireceği kurtuluşu reddeden” ve “Cenneti hemen şimdi, bu dünyada isteyen” doyumsuzları işleyen Baudelaire kadar derinden hissetmemiştir; bu doyumsuzları, “Zaman tarafından şehit edilen Köleler” olarak adlandıran Baudelaire’in bu görüşü, zaman içinde var olmanın bir skandal olduğunu savunan Rimbaud tarafından da tekrarlanmıştır. Bu iki şair, 19. yüzyılın ortasında ve sonunda şahlanan sermayenin uzun ve karanlık gecesinde bir hayli acı çekmiştir; öte yandan onların eriştiği zaman bilincinin, 1848 Devrimi’ne ve 1871 Komünü’ne aktif bir şekilde katılmaları sayesinde netleştiği söylenebilir.

Samuel Butler’ın Erewhon adlı ütopyası, makinalar kendilerini ortadan kaldırmasın diye, makinaları ortadan kaldıran işçileri betimler. Eserin giriş konusu bir saat takma olayından başlar, ardından bir ziyaretçinin saati zorla, geçmişteki kötülüklerin sergilendiği bir müzeye kaldırılır. Robert Louis Stevenson’un aynı ruhu fazlasıyla yansıtan aşağıdaki sözleri de yine aynı dönemde kaleme alınmıştır: Yolun kenarında istediğiniz kadar oyalanabilirsiniz. Sanki saatlerimizi çöplüğe atıp artık zamanı ve mevsimleri hatırlamayacağımız yeni bir bin yıl gelmiş gibi. Diyecektim ki, saatlerden ömür boyu vazgeçmek, sonsuza dek yaşamak anlamına gelir. Sadece açlıkla ölçülen ve uykunun çökmesiyle sona eren bir yaz gününün nasıl sonsuz bir şekilde uzun olduğunu denemeden anlayamazsınız.

Büyük siyasal olaylar gibi fenomenlerden söz eden Benjamin, “Mekanik Üretim Çağında Çalışma Sanatı” adlı eserinde şu sonuca varır; “Kitlesel üretim özellikle kitlelerin üretilmesinden destek almaktadır… “ Ancak bunun da ötesine geçerek, üretimin bizzat kitlelerin veya kitle insanının üretilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Birbiri yerine geçen standart parçalardan oluşan ve değeri ücretli emek ile belirlenen kitlesel üretimin bizzat kendisi, Benjamin’in zihnini kurcalayan faşist gösterilerden çok daha önce, günlük yaşamdaki faşizmi yaratmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu faşist gösterilerden birkaç yüzyıl önce, yaşamı düzenleyen tekdüze ama parçalı birimlerde ifadesini bulan kategorik kitlesel üretim paradigmasını yaratan şey, bizzat zamanın kendisi olmuştur.

Stewart Ewen’a göre, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında, “baş göstören toplumsal huzursuzluğun özünü, endüstriyel bir şekilde tanımlanan sosyal zaman ve uzam teşkil etmektedir,” ki bu kesinlikle doğrudur; ne var ki, modernitenin yarattığı kitle çağını iyi anlayabilmek için, zamanın genişliği ve uzam “sorununa” geniş bir tarihsel perspektiften bakmak gerekiyor.

Başka bir çalışmamda savunduğum bir tezde de belirttiğim gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki yıllar, ancak ürkütücü bir savaşla gerçekleştirilebilecek katliamların saptırıp yok edeceği radikal bir meydan okuyuşu ifade ediyordu. Bu meydan okuyuşun derinliğini kavramanın en iyi yolu, ona zaman karşıtlığı açısından bakmaktır. Yaşam alanı ile zamanın alanı arasındaki çağdaş gerilim ilk defa, savaş öncesi dönemde, mekanik zamanın öğütücü ve baskıcı karakterine karşı çıkan Bergson tarafından dile getirilmiştir. Bilime itimat etmeyen Bergson, nitelikli bir zaman anlayışının, yaşanmış bir deneyim veya durée anlayışının, resmileştirilip uzamsallaştırılan zamana karşı direnmeyi gerektirdiğini savunmuştur. Bir parça sınırlı olsa da, Bergson’un bu yaklaşımı, esaretin pek çok öğesini doğurma noktasına gelen bir tiranlığa karşı sergilenecek muhalefetin önüne yeni bir çığır açıyordu.

Bu yüzyılda ortaya konulan zaman karşıtı istemlerin önemli bir kısmı, ifadesini en eksiksiz biçimde, savaşın hemen öncesinde gelişen hareketlerde buldu. Kübizmin görünümleri acilen yeniden incelemesi elbette bu hareketlere ilişkin bir olgudur; Kübistler, Rönesansın ilk önemlerinden itibaren hakimiyetini sürdüren görsel perspektifi ortadan kaldırmakla, gerçekliği, zamanın herhangi bir diliminde göründüğü gibi değil, olduğu gibi kavramaya çalışıyorlardı. Böyle bir kavrayış tarzı John Berger’ın şu yorumu yapmasına yol açmıştı; “Kübist formül tarihte ilk defa… doğadan yabancılaşmamış bir insanlığı öngördü.” Mutlak zamana ve uzama dayalı ünlü Newtoncu evren saçmalığı ile çatışan Einstein ve Minkowski de zaman karşıtı bir bağlamı savunmuştur. Müzik alanında ise, Arnold Schoenberg ahenksizliği, müziğe hakim olan yapay bir pozitivitenin baskılarından kurtarırken, Stravinsky, tıpkı aynı şeyi edebiyat alanında yapan Proust ve Joyce gibi, zamansal sınırlamalara karşı bir dizi yeni yöntemle cepheden saldırıya geçti. Donald Lowe’a göre, tüm bu ifade biçimleri, ” 1905 ile 1915 arasındaki o sarsıcı on yıl boyunca, çizgisel görsellik perspektifini ve Arşimendci aklı reddediyordu!”

1920’li yıllarda Heidegger, çağdaş metafiziğin odak noktasını oluşturan ve öznelliğin temel yapısını biçimlendiren faktörün zaman olduğunu vurguluyordu. Ancak savaşın doğurduğu yıkıcı sonuçlar, toplumsal gerçeklikteki olanaklara ilişkin anlayışı derinden değiştirmişti. Bu anlamda, Heidegger’ in Being and Time (Varlık ve Zaman, 1927) adlı eseri, zamanı sorgulamak şöyle dursun, varlığın anlaşılmasını sağlayacak yegane faktör olarak tamamen zamana teslim oluyordu. Benzer bir paralellik de Adorno tarafından kurulmuştur; “emirlere fiilimsi cümle kılıfı giydiren askeri komuta hilesi… ‘Ölüm vardır’ cümlesindeki yardımcı fiili italik olarak yazan Heidegger de kamçıyı şaklatmaktadır.”

Hakikaten de, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kırk yıl boyunca, zaman karşıtı ruh neredeyse tamamen bastırılmıştı. 1930’lu yıllara gelindiğinde, örneğin Sürrealist harekette ya da Aldous Huxley’in romanlarında88 hala bu ruhun izlerine rastlamak mümkündü, ancak döneme damgasını vuran asıl olgu, teknoloji ile tahakkümün yenilenen telaşıydı. Bunun yansımaları, Katayev’in Beş-Yıllık-Planı konu alan Time, Forward! (Zaman, İleri!) adlı romanında veya edebi bir binyılcı sembol olan Bin Yıllık Reich’ta ifade edilen acımasız deformasyonda görülebilir.

Sözü çağdaş durumumuza getirmek gerekirse, yeni bir mücadele evresine girilmesiyle birlikte, rahatsız edici bir zaman bilinci yeniden ortaya çıkmaya başladı. 1950’li yılların ortalarında bilim adamı N.J. Berrill, oldukça tarafsız bir kitapla, tartışmanın seyrini değiştirerek, topluma hakim olan “hiçbir çıkışı olmayan hiçbir yerden hiçbir yere gitme” arzusunu yorumluyor ve şöyle bir gözlemde bulunuyordu; ”Ve buna rağmen bir dakika sonsuzluğu kucaklayabiliyorken, bir ay tamamen anlamsız olabiliyor.” Berrill daha da ileri giderek ürkütücü bir çığlık atıyordu; “Uzun süre boyunca, tıpkı bir kaçış yolu bulmaya çalışan bir mahkum gibi, zaman tarafından kapana kıstınldığımı hissetmişimdir.” Bilim gibi beklenmedik bir alandan böylesine rahatça dile getirilen düşünceleri duymak şaşırtıcı olsa gerek, ancak Berrill’den kırk yıl önce başka bir bilim insanı, tam da Birinci Dünya Savaşı’nın onlarca yıllık başkaldınları ezdiği bir dönemde benzer bir açıklamada bulunmuştu. Şöyle diyordu Wittgenstein; “Zaman içinde değil, sadece mevcut an içinde yaşayan insan mutludur.”

Yalnızca mevcut anın bütün olabileceği düşüncesini ille de örneklendirmek gerekirse, çocukların mevcut an içinde yaşadıklarına ve mutluluğu hemen şimdi istediklerine şüphe yok. Zaman tarafından yabancılaştırılma, zamanın “yabancı” bir öğe olarak ortaya çıkışı, oldukça erken bir dönemde, annenin koruyuculuğu altındaki ilk bebeklik döneminde başlamaktadır. Öte yandan Joost Meerloo’nun şu sözleri de şüphesiz doğrudur; “Yaşamdaki her travmayla, her yeni ayrımla birlikte, zaman bilinci de artmaktadır.” Eğitimin işlevini mükemmel bir şekilde özetleyen Raoul Vaneigem, zaman bilincini yaratan öğeyi yakalamıştı: “Çocuğun günleri büyüklerin zamanından yakasını sıyırır; çocukların zamanı, düşsellikle, tutkuyla ve gerçeklik tarafından tutsak edilen düşlerle doludur. Dışarda ise, kolları saatli eğitimciler çocukları izlemekte ve onların gelip saatlerin devrine ayak uyduracakları anı beklemektedirler.” Şartlandırmanın eriştiği bu düzey, elbette, zamanın mevcut anı bizden tamamen çaldığı, son derece anlamsızlaştırılıp yabancılaştırılan bir dünyayı yansıtmaktadır. “Geçen her saniye beni, bir sonraki anın öncesi olan andan koparıyor. Her saniye ruhumu benden çekip alıyor; şimdi denilen an asla var olmuyor.”

Endüstriyel yaşamın tekrardan ibaret olan rutin doğası, zamanın ve teknolojinin en somut ürünlerinden biridir. Zaman dışı avcı-toplayıcı yaşamın önemli boyutlarından biri de, bu yaşamdaki etkinliklerin, tekrarı içermeyen biricik ve benzersiz niteliğiydi; kısacası, sayılar ve zaman, nitel olana değil, nicel olana uygulanabilen olgulardır. Bu noktaya dikkat çeken Richard Schlegel’e göre, eğer yaşantı hep bir romandaki gibi olsaydı, sadece düzen ve rutin imkansız hale gelmekle kalmayacak, ama aynı zamanda zaman nosyonu da ortadan kalkacaktır.

Couverture Kronik Komiks, 15 Jurg

Beckett’ın Godot’yu Beklerken adlı oyunundaki iki önemli karakter, bir ziyaretçiyi ağırladıktan sonra, karakterlerden biri şöyle iç çeker; “Eh, en azından zamanın geçmesine yardımcı oldu.” Diğer karakter şu cevabı verir; “Saçmalıyorsun, zaman zaten geçecekti.” Modern yaşamın ürkütücü dehşeti bu yavan diyalogdan bile anlaşılabilir. Artık bir metaya dönüşmüş olan zaman, günümüzde, esaret altına aldığı bireylerden gayet bağımsız bir şekilde var olan son derece baskıcı bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. George Morgan’ın şu yorumu her şeyi yerli yerine oturtuyor: “yenilikten yeniliğe koşan huzursuz bir hareketlilik ve ‘zaman öldürmek’ gibi sıkıntı dolu bir meşguliyet, dört bir yanı saran beyhudelik ve saçmalık duygusunu gizliyor. Modern insan bu sonsuz kazanımların göbeğinde, aslında insan yaşamının özünü kaybetmektedir.”

Bir zamanlar Loren Eisely, bir arkadaşıyla birlikte bir kafatasını incelerken, kendilerini adeta “her şeyi silip süpüren bir fırtınanın ortasında” bırakan “anlatılamaz bir terör duygusu”na kapıldığından söz etmişti. Eisely’nin bu duygusunu gayet iyi anlayan arkadaşı, onun durumunu şu sözlerle ifade eder; “zamanı bilmek zamandan korkmak anlamına gelir, uygar zamanı bilmek ise terör kurbanı olmak anlamına gelir.” Zamanın tarihi ve bizim bu tarih içindeki mevcut esaretimiz dikkate alındığında, bundan daha çarpıcı bir mesaj düşünmek hemen hemen imkansızdır.

Robert Lowell 1960’lı yıllarda, zamanın getirdiği yabancılaşmayı az ve öz bir şekilde ifade etmişti:

Tarih içinde yaşamayı öğreniyorum.
Tarih ne peki? Tarih kendisine dokunulamayandır.

Neyse ki, yine 60’lı yıllarda, kol saati ve keyif verici madde kullanmaktan vazgeçen pek çok kişi, tarih içinde nasıl yaşanılacağını öğrenmekten vazgeçmeye başlıyordu. Bu eğilimin belki de en paradoksal göstergelerinden biri de, Fransız isyancılar tarafından Mayıs 1968’de haykırılan tek kelimelik popüler slogandı; “Çabuk!” zaman karşıtı güçlü öğeler içeren 60’lı yılların başkaldınsı, zamanda ortaya çıkan yeni ve aşın uzamsallaştırmalarla çekişmesine rağmen, bu başkaldırının -aynen çalışmaya yönelik direniş gibi- giderek derinleştiğini gösteren pek çok işaret var. Marcuse’ün “zaman ile baskı düzeni arasındaki ittifak” hakkında yazdıklarından, Norman O. Brown’ın zaman veya tarih anlayışını baskının bir işlevi olarak tanımlamasından beri, bu ilişki etkin bir şekilde güçlenmiştir.

Christopher Lasch, 70’li yılların ortalarında şu gözlemde bulunur; “Zaman anlayışımızda meydana gelen köklü değişim, iş alışkanlıklarını, değerleri ve başarının tanımını önemli bir dönüşüme uğratmıştır.” Nasıl ki çalışma zamanın kilit bir bileşeni olarak reddediliyorsa, tüketimin zamanı nasıl diri diri yediği de aynı çıplaklıkla ortaya çıkmaya başlıyor. Tüketim tarafından yutulan zamanın günümüzdeki en mükemmel uzamsal sembollerinden biri, zamanı öldürmek üzere abartısız bir şekilde uzayı yiyen Pac-Man video oyunundaki figürdür.

Milyonlarca kişi, tıpkı Aldous Huxley’in romanındaki Bay Propter gibi, zamanı “özü gereği dehşet saçan bir şey”olarak görme noktasına geliyor. Lasch ve diğerleri tarafından da belirtildiği gibi, yaş saplantısı ve yaşam süresini uzatma çabaları, zamanın dayattığı esaretin yalnızca iki göstergesidir. Adorno bir zamanlar şöyle demişti: “Kullar daha az yaşadıkça, ölüm daha dayanılmaz, daha ürkütücü bir hale gelmektedir.” Giderek daha somut hale gelen zaman 60’lı yıllardan itibaren daha da hızlandığı için, neredeyse her üç-dört yılda bir, gençlik arasında yeni bir kuşağın ortaya çıktığı anlaşılıyor.

Bilim zamana karşı gösterilen direnişi en azından iki fenomenle popülerliğe kavuşturdu; şu veya bu ölçüde kara delikler, zaman eğrilikleri, uzay zamanının tuhaflıkları türünden fiziksel teorilerden doğan zaman karşıtı anlayışlara gösterilen yaygın rağbet ile; John McPhee’nin Basin and Range (Havza ve Menzil, 1981) adlı eserinde olduğu gibi, sözüm ona jeolojik öykülerdeki “derin zaman”a gösterilen rahatlatıcı rağbet.

Benjamin, “insanın tarihsel ilerleme ilkesinin, homojen bir zaman içinde ilerleme ilkesinden koparılamayacağını” belirtirken, hem zaman hem de ilerleme ilkesinin eleştirilmesi çağrısında bulunuyordu ve bu çağrısının bir gün ne kadar çok yankı bulacağının pek de farkında değildi. Hakeza, “Kendisi tarihi bizzat yaşamamış olan hiçbir insan tarihi sorgulayamaz”108 diyen Goethe de, bu öngörüsünün, zamanın en gerçek ve en ağır boyut olduğu günümüzde, nasıl böylesine toptan pazarlanacağını öngöremezdi. Bu yüzden zamanı ve tarihi ortadan kaldırma projesinin, insan özgürleşmesinin biricik umudu olarak geliştirilmesi gerekecektir. Zaman ve zamanın uzamsallaştırılması olmaksızın bilincin mümkün olamayacağını savunmaya devam eden ve insanlığın zaman dışında var olduğu uzun bir dönemi ellerinin tersiyle bir kenara iten bilgelerin kıt olması gibi bir sorunumuz şüphesiz yok. Böylesi tahakküm bilgelerine verilecek en iyi cevap, William Morris’in Hiçbiryerden Haberler adlı eserinden kısa bir alıntı yaparak sözü bağlamaktır: “Efendilik bir gün dostluğa dönüştüğünde, gününüzün tüm şaşmaz özdeyişlerine rağmen, yine de koca bir dünyaya yetecek kadar zaman kalacaktır geriye.”

Kitabın orijinali ve daha fazlası için:

Gelecekteki İlkel

John Zerzan Kaos Yayınları


Anarcho-primitivist author and host of Anarchy Radio.