Dövmedeki Çizgiler : Ayça Ay

detay : Ayça Ay ‘Kara Sevda’ 2020

Ayça Ay Anlatıyor :

İlk gençliğimde dövmelerim dikkat çektiği zaman insanların bakışlarından rahatsız olurdum, sonra kendim gibi doğal davranmaya başladım ve hiç dikkat çekmediğimi farkettim. Hepimiz aynıyız, ben de bahçe suluyorum, yemek yapıyorum, ağlıyorum vs… 2012 yılında çırak olarak dövmeciliğe adım attım; dövmeciliğin yaşam tarzımdan ödün vermeden kendim olabileceğim bir meslek olduğunu farkettim ve ciddi anlamda çalışmaya başladım. Güzel sanatlar lisesi mezunuyum, üniversitede iç mimarlık okudum ve resim bölümünde öğrenciliğe devam ediyorum.

Ayça Ay ‘Love or Hate’ 2020

Dövmeciler olarak farklı dertlerimiz var ve bunları çözmeye, yansıtmaya, anlatmaya çalışıyoruz.

İnanılmaz detayları olan bir iş ve yaptığın işi iyi yapmak istiyorsan her şeye hakim olman gerekiyor. Ben usta çırak ilişkisinden yanayım. Eli biraz boyayla pislenmiş, kağıtlardan kesikler yemiş ya da kafası farklı çalışan yaratıcı insanların bir çok şeyi becereceğine inanıyorum.

Temiz ve steril olmak öncelikli prensibimdir, bunun dışında insanlarla olan iletişim var. Bir çok insanla yakınlık kuruyoruz, özel bir iletişim halindeyiz ve bu çoğu zaman ciddi bir yakınlık oluyor. Eminim her dövmeci, kendisi için farklı prensipler geliştirmiştir. Benim prensibim iletişim kuramayacağım, anlaşamayacağım bir kimseyle asla çalışmamak. Dövmelerimde renk kullanmaktan ve stil olarak gerçekçi, hiperrealist üsluptan uzağım; Bunun yerine kendinden emin, sade çizgiler, savaşçı, büyücü ve şifacı özelliklerimizi gösteren tribal modelleri tercih ediyorum. Herkese hitap eden bir tarzım olmadığının da farkındayım ve dolayısıyla seçkin bir azınlığa hitap ediyorum.

Ayça Ay ‘Devil’, ‘Kara Sevda’

Ülkemizde dövme sektörü gittikçe gelişiyor, genişliyor; son yıllarda çok yetenekli dövmeciler gün yüzüne çıkıyor, sektörün önünü açıyorlar, insanlar dövme sanatına daha bilinçli yaklaşmaya başladılar. Her yıl çeşitlenenen bu organizasyonlar sayesinde daha da güzel şeyler olacak şüphesiz.

artist on da beat : 2015

Sanatçının çalışmalarına göz atmak isteyenler :

instagram.com/ayaycaay

shopier.com/ayaycaay

Posta Sanatı : Mail Art

Auma Alan Turner, İngiltere

Posta sanatı, yaratıcı olan herkesin katılabileceği uluslararası bir ağdır. Posta sanatı bir deney, dışavurum, işbirliği, iletişim, özgürlük ve eğlence sanatıdır.

Şinasi Güneş

Mektup ile yollanabilen herhangi bir sanat objesi posta sanatının ilgi alanına giriyor. El yapımı kartpostallar, fotokopiler, bilgisayar baskıları, kolajlar, resimler, çizimler, çeşitli nesneler, kısaca istediğiniz her şey. Gönderilen her türlü posta sanatı objeleri elemeye tabi olmadan sergilenirler. Yapıtlar satılık değildir. Geri gönderilmezler. Fakat tüm katılımcılara, fotoğraf ve sanatçı listesi gibi dökümanlar yollanır. Posta sanatı, sanatı, tüketici zihniyetinden ve galeri monopolünden arındırmayı hedefleyen bir sanat hareketi olarak tanımlanır.

Posta Sanatı Tarihi

Posta sanatçıları sanat postasının başlangıcı için esprili bir iddiada bulunurlar. Bu iddia Kleopatra’nın kendisini, sarıldığı bir halıyla Julius Caesar’a sunmasıdır. Oysa bildik anlamda o dönemde bu ne bir posta ne de sanat ile ilişkilendirilebilir. Olay bugüne taşındığında güncel sanat mantığı dizgesinde performans sanatı ve posta sanatının bir türevi olarak değerlendirilebilir. Ki bu ekstrem bir örnektir ve nihayetinde bir pula ve adres bilgilerine ihtiyaç vardır.

1955 yılında Ray Jhonson “moticos”ları üzerine çalışmaya başladı.

1960’da Jhonson ilk “nothing/hiç” çalışmasını yaptı.

Johnson önemli bir post -sürrealizm ve pre – pop kolaj sanatçısıdır. Johnson aynı zamanda New York Correspondance (Posta) okulunun kurucusu ve Correspondance sanatının (Mail Art olarak da bilinir) orijinal başlatıcısıdır. Bu sanat, bir şekilde geleneksel posta servisi ıle yaygınlaşan uluslararası disiplinler formudur.

O kendi kolajlarını kompleks aktivite spektrumlarının bir parçası olarak gördü ki; bu aktiviteler çizimleri, mektupları, telefon görüşmelerini, performans sanatını, şiiri ve gerçek yaşamı içermekteydi. Bütün bunlar Zen ve Tao’nun bir dokunuşu ile noktalanmaktadır.

Johnson, Fluxus, Happenings, Neo-Dada, Judson Dance Church ve 1960, 70, 80’ lerdeki diğer intermedia aktivitelerine katılan bir çok sanatçının çağdaşı olduğundan, uluslararası avangardizmin değişimine faydalı olmuştur. Bunu yaparak ellinin üzerinde ülkedeki genç sanatçılar arasında istemeden bir kült kişilik haline gelmiştir.

Fluksus güzel sanatların dışında başladı. Ve bu hareket artistik geçmişi olmayan insanları içeriyordu. Fluksus posta sanatını etkiledi. Fluksus sadece teknik ve ideolojik yönüyle değil doğasıyla da posta sanatını etkiledi.

‘Damga’ by Şinasi Güneş
‘Çingeneler’ by Isabelle Vannobel, Fransa
Alexander Limarev ‘Evsizler’ Rusya

Posta sanatı sosyo-kültürel ve politikdir. Cinsellik, ekoloji, teknoloji, feminizm gibi konularda karşı duruşuyla vardır. Kapitalizm karşıtı çalışmalar sık sık kullanılır. Mektuplaşma halkası giderek büyüdü. Posta sanatı 1970’lerin başında, performans, video gibi diğer medyalar ve yeryüzü sanatı ile birlikte çıktı ve uluslararası bir nitelik kazandı.

1986’da Bağımsız Dünya Posta Sanatı Kongresi düzenlendi, posta sanatçılarının bir birleriyle tanışmaları ve düşüncelerini paylaşmaları açısından teşvik edici oldu. 500’den fazla sanatçının katılımıyla 80’nin üstünde toplantı 35’e yakın ülkede düzenlendi. İnternetin gelişmesini beklemekle değil kültürler arası iletişimi yaygınlaştırmak, canlandırmak için posta sanatını arzulamak, onu görünür kıldı. Bu açık ilişki potansiyeli, heyecan barındırmakta fakat onun, kanıksanmış sonucu, bazı beklenilen yeni sanat akımlarından daha ziyade arkadaşlık ilişkilerini geliştirdiğinin görülmesidir.

‘Gözetleme’ by Giorgio, Fransa
Gözetleme ‘Silvio de Gracia’ Arjantin

Posta sanatı gerçekten çağın ruhunu yakalamış oldu.

1988’de Uluslararası Posta Sanatçıları Birliği (IUOMA) kuruldu. Dünyanın birçok ülkesinde üyesi olan bir posta sanatçıları insiyatifidir. Bugün halen etkinliğini sürdürmektedir.

1990’ların başında internet ile birlikte geleneksel sanat postası sanatçıları “Sanat Postası Şebekesi” (Mail Art Network) hareketini oluşturdular. Bağımsız kavramsal bir ağ’dır.

40 yıldır, 50 ülke civarında Mail Art, hızla Johnson’un orijınalleriyle aynı doğrultuda yol almaya devam ediyor. Bununla beraber bire bir uyumlulukta devam etmektedir ve “ Uyumlu Bir Akşam Yemeği” gibi uyumlu diğer işler network yoluyla yayılmaya ve hedefinden sapmadan” kendin yap-ses kayıtlarıyla desteklenerek Punk Rock’ın gelişiminde de rol oynamış, buna ilham vermiştir. Aslında mail art bir hareket olarak farzedilebilir. Bir başka hareket asla bu kadar yayılmamış ve uzun sürmemiştir.

Ryosuke Cohen ‘Beyin Hücresi‘ Japonya

Bazı posta sanatı projeleri :

Ryosuke Cohen’in Brain Cell-Beyin Hücresi Projesi 1985’te başladı. 1998 yılına gelindiğinde 400’den fazla yayına ulaşılmıştı. Robin Crozier’in Memo(random)/Memo(ry) projesi 1980’li yılların başında başladı, “ekle ve gönder” yönergesi üzerine kuruluydu.

Ryosuke Cohen’in Beyin Hücresi projesini tanıtacak olursak;

Beyin Hücresi

Ryosuke Cohen 1984’te posta sanatı yapmaya başlıyor. Şimdiye kadar kesintisiz devam eden bir proje gerçekleştirdi. Bu projenin adı “beyin hücresi” idi. Bu proje, en üstün global ağ ideallerinin bir göstergesidir.

Cohen Avrupa’da bilinmeyen bir teknikle, çok renkli A3 posterlerin baskısını alır.
Bu yöntemin çalışmalarını plastik mühür (posta sanatçılarını heyecanlandıran önemli plastik mühürlerdir.) bir logo ya da bir imgeler fragmanı ile ona gönderir. O bunu alır ve parlak renkler dizgesi içinde 40 ya da 50 farklı imajla birlikte, sticker’lar ve plastik mühürlerle yeniden yapılandırır ve elde ettiği ne varsa ona geri gönderir. O, 84’ten bugüne bunu sürdürür, tümüyle “sonsuz ağ”ın olağanüstü imajlarından oluşan yüzlerce poster birikir. “Global Beynimizin” her bir “hücre”si her biri otonom, sanatçıların seçimi olan imajları gösterir.

‘Fundamentalizm’ by Clemente Padin, Uruguay

Posta sanatçıları

  • Ray Johnson
  • Guy Bleus
  • Mark Bloch
  • Hans Braumüller
  • Al Williams
  • Crackerjack Kid
  • Snowflake
  • John Held Jr.(not to be confused with illustrator John Held Jr.)
  • Honoria
  • Ruud Janssen
  • Henning Mittendorf
  • Shozo Shimamoto
  • Ryosuke Cohen
  • Dobrica Kamperelic
  • Kiyotei
  • Jean Kusina
  • Anna Banana (VILE magazine)
  • Monte Cazazza (VILE)
  • Sean Woodward aka Planet Dada
  • Genesis P-Orridge
  • Geert de Decker
  • ex posto facto
  • buZ blurr
  • BuBu
  • Linda Hedges
  • Litsa Spathi
  • Clemente Padin
  • Simone Rondelet
  • Robin Crozier
  • Keith Bates
  • Michael Leigh
  • Ko de Jonge
  • Luc Fierens
  • Sam Six
  • Guglielmo Achille Cavellini
  • Nadia Russ
  • Fabio Sassi

Mail Art Siteleri :
simulasyon
mail art from turkey
mail art museum in turkey

Not : Bu yazı “Posta Sanatı” kitabı’ndaki Posta Sanatı Tarihi, Bazı Posta Sanatı Projeleri ve “ebenzin.com” daki Mail Art, Ray Jhonson başlıklı yazılarımın harmanlanmasından oluşmuştur.

Şinasi Güneş, 2015, İstanbul

Neslihan Yalman : DAVOS 2020

kıyamet kendini tersiyle eşitliyor

Neslihan Yalman

bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar şerefsiz olabilir

artistik piçliğin ses yükselttiği kuru kafaların oyununa geliniyor

sahne 1: pörsütülmüş memelerini sallaya sallaya kahin

mağaza yağmalamaktan duyulmuyor iniltiler

tuvalet kâğıdına sarılmış reyonların arkasında sevişen
‘‘hardcore’’ makarnalarla bir sanatçı portresi Sasha Grey

sahne 2: ceketini solundan kalkarak iliklemek

fuayelerde damızlık kahkahalarla
bir grup birbiriyle sözcük çiftleştiriyor
orada taşaklarından mercimekli soteler fışkıran
bacakları peksimet kurusu kumarbaz karılar
eğleniyorlar hep beraber dizelerle korodan şarkılar

kuyruğuna bas!.. –şimdi de ‘‘online’’ tuşuna

hiç heyecanlı değilsiniz, gizemli ve karanlık

insanlığın ortak bir düşmanı var artık
tanrısı da varsa şayet, adaleti serttir
adaleleri, penisi, açlıktan gözü dönmüş haikuları

pencereni aç
sağlığını düşünüp
mastürbasyon yap

sahne 3: birden zarif kumların zeminden kürsüleri havalandırışı

soylu ihanetlerin ağulu renk değişimi tartışılıyor
bütün sistemlerin gamsız hacimsizliği üstünden
demir atmış protokoller karşısında dimdik

çakma bir Hollywood ‘‘after efffects’’i
çöp kamyonlarıyla standa tersten dalıyor
bir Caravaggio tablosu şahikası adeta
salonlar mikrop meleğinin revirine açılıyor

ortalıkta kopmuş başlık heceleri, atılan kart sloganlar
mikrofondan art arda sıralanan kapsül isimlerle

lütfen şair B. B Blok 2. Salon’a
lütfen şair B. B Blok’ta şair B. Salonu’na

büyük vurdumduymazlıklarla ofset baskıların
deprem tehlikesi ülkeye köklerini salıyor

yooooo canım, ben hiç oturmayayım
şair dediğin evine vaktinde varmalıdır
ayakta sıçmalıdır ne biriktiyse alışveriş sepetinde
yastığa vurmalıdır öğrenciler vurulurken başını

biz böyle öğrendik ‘‘şairin namusudur şiir’’

sahne 4: domestosla yıkanmış altmış beşliler kuyruğu

yere yığılan yaşlıların hızını alamıyoruz
cinayetler akmak istiyorlar marketlere

işsizlikten mideleri kurt kabaranlar
nefret döküyorlar biriken suskunluklarından
onlar nefretlerini yüreklilikle dile getiriyorlar

şairse düt yemiş araba

hayat saçma bir devrim, kapalı spor salonları hariç

barınaklarda köpekler açlıktan taze baldır parçalıyorlar

sahne 5: silahtan sakınmak, kader peygamberleri

infial, koşun, birbirlerinin üstüne binen
azgın kitap kapaklarının 3.sayfa halvetini görün

doğada insandan daha tehlikeli insanlar da var

yazılanlar gücüne gitmesin sınıf bilinci olmayan çekirgelerin
azı kuşları, Hitchcock, Stephen Hawking’lerle
öpüşsün cigara külü kokan kâğıttan halılar

‘‘Howl’’ – ovlllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Ovvvvvvvvvvvvv vovvvvv ovvvvv

gözlerini görmediğiniz savaşa belirsizliği emanet edin
bağışıklığı ansızın çökecek taşlaşmış böbreklerinizin

füzeler tepelerde, artçılar şahlanmış denizlerle birleşerek
korkulan korkulan daha çok korkulan

bir dize doğrulmuyor ıkınsalar da yıkılan tarihin
altında Pompei’den geri kalanlardan
geliyor sokağa çıkmanın yeniden yasakları
yasaklar sizinse sokaklar bizimdir

enselerinde solucan delikli bıçak taşıyanların
tırnaklarını böceklerin yaladığı otların arasından
odalardan çalışmayan metro hezeyanlarına mecburi
açlığın azametiyle sahilleri dökecekler geliyor

sahne 6: bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar etkisiz eleman

söz sanatlarının gül suyuyla yıkandığı lokumlar nefis
ceketini iliklemenin devletle benzer tarafları var

oysa gördünüz mü, hepimizi darp ediyor bugün salgın
polisler, cemaat işbirlikçileri, çöken internet demeçleri
dişlerini ete bandırmış liberal sansarların
bencilliğin nazlı ceylanlarıyla kuduz aşırmaları

sivil toplum hizalarıyla çekilen kırmızı şeritler
şarap çeşmelerinin aktığı toplantılardan
dikenli sarmaşıkların vahşetiyle kaçacakları gün
dolandırıcıların meşruluğunu anlayacaksınız

nitekim, bildiği bir şeydir toprağın parçalaması omurlarını
cesetle doyan buzdolabının da tarihsel bir gün tepesi atar

uçtuğu görülmüş müdür dinginliğine aldanarak
virüsün kararlı havayollarından geçip giderek
saydam kanatlar gibi

gerçek bir yüzleşme yeniden yükleniyor
gerçek bir kilitlenme birazdan

polisler tüm pembe şeritleri şiddete boyuyor
olay yeri levazımatçılarına sorulduğunda
yalnızlığa yetişemediği görülüyor ambulansların

havayı düğmeleyip, rüzgârı pelerinine iliştirmiş salgın
kara orman vaşaklarıyla sivri sinekleri de takarak peşine
taze nefesini salıyor kent ormana
çiçekler etkilenmiyorlar, yorulmuş çakıl taşları

pekâlâ bir şair de bir öğretmen kadar mürit olabilir
bir siyasetçi kadar ebleh, bir din adamı kadar konformist

son karar lağım faresinin

Uluer Oksal Tiryaki : BORDERLINE

BORDERLINE

Uluer Oksal Tiyaki

Ego gökyüzüne yükseldikçe
kişilik ayağa düşer;
mahalle piçlerinin ilgisini çekmeyerek
ufalanırsın yarattığın atmosferden
klakson seslerini işitmen zaman alır
yüksektesindir.
Rögar kapakları kabul etmez seni
yüksektesindir.
Şehir tozu yutamazsın,
yüksektesindir.
Şaraba alışman zaman alır

yüksektesindir…

Bizlerse lağımın dibini çoktan boyladık
üzerimize binlerce kez sifon çekildi
ellerimiz sıvı sabuna saygı duydu -neşeyle
morardı kollarımız- yanlışlıktan
çekilen ilk nefes, yeni bir yanlışlıkla
bir çeşit izmarit olup ulandı
küçük odalarımızdan ormana

Bilemezsin:

Gözlerimizi kestiler
saçlarımızı yoldular
kalbimizi doğradılar..

İşte şurası her şeyin ortası
özne ve yüklemde çatısızlık
biraz hissizliği, uyku problemi
günaydın töreni, iyi akşamlar söylemi

k a f a p r e s i !

Öldürmeyi düşündüklerin
susmayı tercih ettiğin güzide anlar
adına katlettiğin önemsiz cümleler…
İşte şurası her şeyin sonrası
koptu bir parça ten insanın derisinden
karıştı ambulans sirenlerine
sevinç gösterileri eşliğinde:
Parti flamaları
Sinema afişleri
Banliyö trenleri
İşçi kanı üzerinden yükselen
kaçak gökdelenler
Sürekli eli terleyenler
Sürekli yemin edenler
Göt yalamaktan suratı
Göte dönüşenler
Üçüncü sınıf barlarda efkarı için
yeni bir neden icat etmeyi deneyenler
Seks cinayetleri
Erotizm
Klitoris

Rektum.

pedofili, parafili, nekrofili
pygmalionizm ve yakın akrabaları
daima sinek konan suratlar
gün boyu ucuz kimyasal tüketip
bir gülme krizinden bir diğerine savrulanlar
bira içmekten sidik torbası patlayanlar
tüm zamanını intihar düşüncesi ile
geçirip yine de yaşamaya devam edenler
prova odaları, süpermarketler
müşteri kavramı – silahsız soygunlar
film kareleri ve her akşam evine
metrobüsle dönerken arabeski hissedenler
aletiyle oynayanlar
iltihabıyla oynaşanlar

Eczane
Anarşizm
ve Numune Hastanesi üçgeni
arasında anlık sıkışma
yaşayıp soluğu
Yoğurtçu Parkı’nda alanlar.
İskele sokaklarında gündüz cilası
Yeldeğirmeni pavyonları

Kadıköy konsomatrisleri !

Söğütlüçeşme caddesi, martı eti
martı eti çöplükler, bodrum katları
bodrum katlarında kafayı kıranlar
izbe kafe tuvaletlerinde
götünü garsonlara siktirenler
pahalı deri giyen metalciler
babasının cüzdanını her gün
bir fare gibi kemiren punkçılar
hamsterlar – hipsterler
Allah’a uzak teras katlarında
öğle güneşinin köpek öldüreni

Öğle güneşinin köpek öldüreni !

Köprüden atlamak üzere olanlar
aynı yolda eriyip biten ayakkabılar
sayısız sakinleştiricilerle
büyümekte olan ev
sayısız sakinleştiricilerle
küçülen dünya…
dev şirketler, köle pazarları
silah endüstrisi
ve onların tekel gazeteleri
onların köşe yazarları,
onlara ait olan her şey
üçüncü dünya ülkeleri
elektrik kesintileri
iş makinaları
iş cinayetleri
yasa dışı örgütler
ve hiç bir sikime yaramadan
tıraş köpüğü gibi dağılıp giden
fraksiyonlar.

Halüsinasyonlar… Halüsinasyonlar
Halüsinasyonlar…

ve bir trajedinin arkasına sığınıp
kendine olan saygısını
geride bırakıp uzak doğuya yönelenler
sonra; ambalajlı hayvan tüketin’ler..
boğazı kesilerek öldürülenler
boğazına sarıldığın sigara
paketinde bir yazı

Smokers die younger !

Atlamayı düşündüğün balkon
parçalanmış vücudunu
park halindeki bir otomobilin iskeletinden
ucuz parke taşlı yani Avrupa taklidi
kaldırımlardan ait olduğun belediyenin
logosunu taşıyan şehir mazgalına doğru
sürüklenirken tahayyül ettiğin zemin
zemine tekamül edebilen nesneler

Sonra beni üzmeyin’ler !
beni delirtmeyin’ler !

İş arayanlar, evsizler
ve her şeyini terk edip
geri kalan hayatını
Uzak’ı görerek geçirenler
Baba evinde anarşizmi savunanlar
Takım elbisesinden kan damlayanlar
Bilinçli suikastlar
Tüm mesaisini sisteme
köpeklik ederek geçirenler
Sivil polisler ve devlet A.Ş.
Amatör ruh koleksiyonerleri
Saman kağıtları -saman kağıtları-

Robot yetiştiren eğitim sistemini
her gün düzenli olarak
bir ilk okulun bahçesine işeyerek
protesto edenler
Liseyi terk edenler

İktidar eliyle bastırılan
propaganda kitapları
Muhalif yayın organları
Militarizmin kayıp çocukları
Sırf kuşe kağıt tüketmek uğruna
ortalığa saçılan dergi müsveddeleri
Et götürebilmek için şairi oynayanlar
Her hangi bir köşeyi parsellemek adına
yaşamını sonsuz bir rezilliğe çevirenler
Gazete manşetleri
Ana haber bültenleri

Sana hiç bir zaman doğruyu söylemedi.

Sen uyuşturucuya karşıydın
fakat seni dizilerle uyuşturdular
Sen otopsiye karşıydın
fakat sabah seanslarında
beynini aldılar
Evet beynini aldılar!
Sonra bıraktılar sana oral
marifetlerini titizlikle sergileyebileceğin
yatağı koparılmış deri parçalarıyla dolu
ufak bir otel odası

Çünkü sen ağzına alacağın şeyi bilirsin

Kola gibi -kin gibi – sik gibi
soluyan nesnelere adını verdik
Cansız mankenlerine ilham
olduk vitrinlerine suçluluk duygusu
olduk matemlerine

vicdan !

hala orada mısın ?

tükür suratına !
indir pantolonunu !
yala ayaklarını

bana ilahi temenniler ver

bana kuvvetli teselliler ver

bana kullanılmamış bir gökyüzü ver

beni tedavi et

Üzülüyorum !


‘Borderline’ şiiri ilk kez Barbarları Beklerken’in 6. sayısında yayımlanmıştır.


Yazarın yayımda olan diğer kitapları :

Arabesk veyahut Death Metal (2015)

Anadolu Ekspresi şiir antolojisi (2017)

Kafa Presi (2017)

Kelimeler ve İnsan

Hep birlikte kavramların kaydığı, neyin ne anlama geldiğini unutttuğumuz bir çağ yaşıyoruz. Kelimelerle düşünen ve hisse­den insan kelimelerini ve onların içini dolduran anlamları kay­bediyor. Oysa kullanmadığımız ya da yanlış kullandığımız keli­meler aynı zamanda onların ifade ettiği düşünme ve hissetme bi­çimlerinin de soyunu tüketir. Yeni olanlar ise yeni düşüncelerin ve duyguların yolunu açar. Zihin kelimelerle genişler, büyür, te­kâmül eder. Antiütopya deyince akla gelen iki kitap vardır: Yevgeni Zamyatin‘in Biz‘i ve George Orwell‘in -bence Zamyatin‘den aşırdığı- 1984 kitabı. Her iki eserde de dilin bir toplumu değiş­tirmek için temel malzemelerden biri olduğunu görürüz. ‘Sevgi’ kelimesini yasaklamayı başarabilen bir iktidar, birkaç nesil son­ra neredeyse sevgiyi hissedemeyen, hissettiğinde adlandıramayan ve sevginin etrafındaki diğer hisleri de kaybetmiş bir insan topluluğunu kurgulayabilir. Mesela ‘cool’ kelimesinin anlamını bilen bir zihinsel yapıyı kazanırken ‘rızk’ kelimesinin barındırdı­ğı anlamları nasıl kaybettiğimize bakabilirsiniz. Genç birine ‘ve­sile olmak’ ne demek diye sorun. Eğer bilmiyorsa vesile olmaya çalışmayı da bilemiyor demektir. Eğer o genç, bir ‘hekim’ ise ola­sılıkla kendine doktor diyecektir ve hekim kelimesinin hikmet sahibi olmakla ilişkisini de bilmiyordur. Dolayısıyla bir hastanın şifasına vesile olmanın derin anlamlarını da bilemiyor olduğu için kendisini vesile olma noktasından başka bir iktidar ve hırs noktasında görmesi beklenen bir sonuçtur. Kelimeler, zihni, dolayısıyla insanı biçimlendirir; bireyin nasıl bir insan olacağını, kendisine, doğaya ve diğer insanlara nasıl bakıp, nasıl ilişki ku­racağına yön verir. Bu nedenle öğrendiğimiz yabancı diller, yeni düşüncelere ve açılımlara götürür bizi ve de unuttuğumuz her kelime de bir kaybedişin öyküsünü barındırır içinde. Küreselleş­menin biçimlendirdiği tek dile doğru gidiş, tek düşünce biçimi olan insana doğru gidiştir. Kültürlerin ve onların doğurgan memelerinden fışkıran kelimelerin her biri öldüğünde, aslında soyu tükenmiş bir düşünce ve duygudan söz ediyoruz demektir artık.

Sanatçı?

Benim çocukluğumda sanatçı deyince aklımıza Leonardo, Dostoyevski, Beethoven, Kafka, Ingmar Bergman gibi isimler ge­lirdi. Ben belki de o yüzden yazar oldum. Edebiyat bir sanattı ve yazar da bir sanatçı. Oysa şimdi bana sorsalar kendime sanatçı demekten şiddetle kaçınırım. Çünkü artık sanatçı deyince akla gelen “şey” ile hiç ilgim yok ve olsun da istemem. Mesela Safiye Soyman‘ın eşi Faik Öztürk bir sanatçı, Seren Serengil, Seray Se­ver, Doğuş ve hatta yapımcı Şahin Özer de sanatçı. Bu insanları eleştirmiyorum, sadece artık “sanatçı” kelimesinin hangi anlama doğru kaydığını anlatmaya çalışıyorum. Oysa ben yazar olurken de, sonrasında sanatsal yaratıcılık ile ilgili araştırmalar yaparken de ölçü aldığım şey bu kaymış anlam değildi. Yüksek, entelektü­el sanattan falan dem vurmuyorum; en aşağılığından en naifinden de söz etsem ‘sanat’ denilen kavram bu değil.

‘Teneke tehlikesi var beni sevme biçiminde’

Sinematografik Açılım

Pek çoğumuzun bildiği gibi geçenlerde Başbakan Erdoğan demokratik açılım için sanatçılarla buluştu. Davet edilenlerin isimlerine bakıldığında Başbakan’ın ve onun danışmanlarının da artık kavramsal bakışı kaybedip popüler olan üzerinden hareket edip düşündüklerini söyleyebiliriz. Bir başbakanın ve kültür ba­kanının en azından bu buluşmayı müzik endüstrisinde çalışan­lar, popüler figürler, müzisyenler gibi bir tanımlamayla yapma­ları gerekmez miydi? Kültür bakanımız müzik yapımcısı olmayı (derdim eleştirmek değil, o da oldukça saygın bir iş) sanatçı ol­mak olarak mı biliyor yoksa? Ülkeye yön verecek açılımlar yapa­cak en üst düzey kurumlar da magazin programlarının diliyle şe­killenmiş zihinsel standartlarda mı hareket ediyorlar? Başbaka­nın, kelimeler, onların anlamları, hatta, “Oku,” diye başlayan ki­tabı, esmâ‘yı, zikri bildiğini sanırken; şiir okuyan, kelimelerin gücünü bilen biri olduğunu sanırken biraz hayal kırıklığına uğ­radım desem yalan olmaz.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları

Toplantıda Başbakanımız, “Bu ülkenin bütün türkülerinin, şarkılarının, bu toprakların her şeyini, fakat her şeyini yansıtacak kadar güç ve bilgelik taşıdığına bütün kalbimle inanıyorum,” de­miş. Güzel söylemiş. Yaklaşık sekiz yıldır bir şekilde her adımı­nı bildiğim, hissettiğim, şaşırdığım, takdir ettiğim, eğer elimden birşeyler geldiyse esirgemediğim ve çok inandığım bir film giriyor yakında gösterime: Nezih Ünen‘in “Anadolu’nun Kayıp Şar­kıları” isimli çok kıymetli yapıtı. Demokratik açılıma bir sanatçı işte böyle katkıda bulunur. Üstelik de popüler bir terim olması­nın çok öncesinden, kendisinin bir yerleri acıdığı için, kendisi birşeyleri hissettiği için çekmeye başladı bu filmi Nezih Ünen. Film tamamlandığında bile henüz açılım lafı yoktu ortada. Kay­bettiğimiz kelimeler, unuttuğumuz hislerle birlikte ‘mozaik’ de­dikleri bu acayip, bu görkemli, bu inanılmaz çamurun, bu do­ğurgan toprağın filmini seyredin sayın Başbakan. Aradığınız sa­natçı açılımını orada göreceksiniz, olasılıkla filmin bir yerlerinde sizin de benim gibi gözleriniz dolacak ve sizin de benim gibi tüy­leriniz diken diken olacak. Filmin isminin altında “birbirimizi dinlemeye hazır mıyız?” yazıyor. Bir çoklarının aksine bana hâlis gelen açılım niyetinizin altını doğru kelimelerle, anlamlı kavram­larla doldurmanıza ihtiyaç var. Çünkü -umarım ve sanırım ki- bu filmden çıkınca, “Ne mutlu Anadolu’da doğdum, orada yaşa­dım, orada insan oldum diyene,” diyecek herkes. “Varlığım, tüm varlığa armağan olsun,” diye hissedecek çoğu insan. Kimliğini, kimliklerini diğerlerinden başka, üstün, farklı bir yere koymadan da onurlanacağı bir varoluşa sahip olduğunu hatırlayacak pek çoğu. Kendini beden sananlar ise kendilerini kanlarıyla tanımlaya devam edecekler.

Cem Mumcu ‘Kendine Bakma Kitabı’ 2010

okuyan us

Le Plaisir, Ou La Question Centrale

dessin : Nils Bertho

Purquoi est-iel si difficile d’aborder la question du porno ? Tant de personnes concer­nées qu’il paraît absurde de taire ce sujet. Pourtant, beaucoup d’autres problématiques dans le registre des luttes sociales semblent plus faciles à aborder, à clamer, voire à dénoncer. Mais le porno fait rougir, il met mal à l’aise. Pourquoi cette gêne ? Viendrait-elle du simple fait qu’on culpabilise de prendre du plaisir ? Souvent seule, parfois à plusieurs, en contemplant ces images qui nous font frétiller comme peu d’autres le peuvent. D me paraît juste, alors, d’associer le porno à cette prise de plaisir en solitaire (ou accompagné.e).

La Masturbation

Masturbation évidente et revendiquée chez les hommes cis-genres. plus taboue voire complètement tue pour tou.x les autres.

Masturbation pour le plaisir, mais plaisir honteux.

Une question est alors centrale : comment est-il encore possible de pouvoir prendre du plaisir en se masturbant sur du contenu qui ne représente en rien qui nous sommes, ni même ce que nous véhiculons dans nos sphères publiques ? Et donc, d’une certaine manière, notre plaisir est-il encore abordable ?

Je repense à toutes les fois où, avant de connaître l’existence des pornos alternatifs, féministes et bienveillants, à l’âge où le porno se vêt du rôle de guide sexuel, j’ai été déçue, seule devant mon écran, à choisir des vidéos peu glorieuses par dépit. A tous ces visionnages qui ne m’ont pas ouverte sur le champ des possibles, qui ne m’ont pas montré des modèles de sexualités variés, d’orientations diverses auxquelles j’aurais pu m’identifier mais qui au contraire, de par leur monotonie et leurs stigmates, ont tenté de me formater aux pra­tiques consensuelles d’une culture hétéro-patriarcale blanche comme neige.

Par ailleurs, il est un phénomène de production d’images diminuant toujours plus la frontière entre érotisme et pornographie. Une projection/captation photographique de vulve ou de pénis n’est souvent plus pornographique, à la limite de l’érotisme, aux grands bienfaits de l’émancipation des corps et des représentations et expressions de genre, bien entendu.

dessin : Nils Bertho

Alors nous cherchons d’autres moyens, puisque la sexualisation des corps a aussi pris d’assaut toute notre culture de l’image. On tombe dans le trash, l’hy­per violent, cette culture du viol perpétuelle qui fait en sorte que nos yeux y soient habitués et en redemandent toujours plus, errant d’images en images, de scènes en scènes d’une rudesse comparable à un Salô ou les 120 journées de Sodome sauce 2020 pour combler cette avarice de douceur et de romantisme.

Est-ce alors ça, une pornographie alternative ? La conséquence de tout ce ramassis de hardcore qui nous fait saigner la cornée rien que d’y penser ? Son enjeu principal serait-il de recouvrer une douceur initiale et redécouvrir les plaisirs d’un coït sans violence ? Ou est-ce justement de ramener de la réalité à ce que l’on a toujours considéré comme de la fiction pour se déculpabiliser, par exemple, d’un fantasme du viol couvé par cette culture ultra violente, mais d’une manière déjouée et peut-être plus subtile ?

En intégrant de l’art à la pornographie, nous entrons dans ce type de contenus que l’on devrait appeler post-pont, et c’est peut-être ainsi que ce texte aurait dû commencer, mais c’est là où nous en arrivons après ces cheminements de pen­sées balbutiants. Le post-porn, c’est très certainement Annie Sprinkle qui nous l’introduit en 1990 avec ses performances The public cervix announcment qui avaient pour but de « démystifier le corps féminin » et d’amorcer une scission entre sphère publique et sphère privée des sexualités, en invitant le public à venir ausculter l’intérieur du vagin de l’artiste à l’aide d’un spéculum (événement avec lesquels Rachele Borghi nous introduit son éminent article « Post-porn » en accès libre à la fin de ce fanzine, que je vous invite chaleu­reusement à dévorer).

Le post-porn nous permet de nous réapproprier nos corps et nos images, afin de transformer nos sexualités en des actions non plus privées mais publiques et politiques et d’en parler librement, sans tabou, sans honte ni gêne et surtout avec beaucoup de paillettes et d’amour.

Pour une pornographie émancipée, qui nous veut du bien et nous fait du bien !

Dafno Distraite, Dans ta gueule fanzine #02, Juin 2020

Dans ta gueule est une publication collaborative rassemblant divers formes de participations autour des thème liés aux violences intégrées, organisant des évènements visant à créer du lien social .

contact : dtgfanzine@protonmail.com

Sanatın Sınır Tanımaz Çağrışım Gücü : Retina Dekadans

Uzay Çöpü : exhibition poster (2020)

Artık kültürel evrim, bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve tüm insani değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde boşa dönmektedir. Sözün çürüdüğü, insanın (hayvanın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendilerinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.

Hem boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi hem de yeni bir çağın habercisi. Bizim sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.

Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin tiranları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiç bir işe yaramayacak kadar bayat. Kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.

Bizlere dayatılmış boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Gece Yarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.

Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, hiçbir şey ifade etmediği körelmiş, boğucu bir atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.

Yaşasın Sokaklar !
Yaşasın Dekadans !

Erman Akçay, 11 Eylül 2020
East Kadıköy Graphic Resistance

• • •

Zigendemonic : permanent marker on paper 31×42 cm (2020)

Evolution of Consciousness

The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its Art. Retina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.

Erkut Tokman, October 2020
Osmanağa, Kadıköy – İstanbul

• • •

R.E.T.I.N.A. D.E.C.A.D.E.N.C.E.

• • • Six Years of Löpçük Fanzine • • •

Viva la Graphic Revolution

20-25 OCTOBER

UNDERGROUND COMICS & GRAPHIC ARTS
Group Exhibition +30 Contemporary Artists
w/ zine release party + experimental cinema screening

Artists :

Valfret Aspératus • Daniel Azélie
Bahadır Baruter • Nils Bertho
Pakito Bolino • Daniel Cantrell
Oktay Çakır • Uzay Çöpü
Burak Dak • Robert D. Elwood
Elif Varol Ergen • Rafaël Houée
Daisuke Ichiba • Memo Kosemen
Anne Van der Linden • Dave de Mille
Miron Milic • Emre Orhun
Boris Pramatarov • Luca Pravadelli
James Quigley • Julien Raboteau
Sam Rictus • Reinhard Scheibner
Norihiro Sekitani • Roman Shcherbakov
Caroline Sury • Burak Şentürk
Tetsunori Tawaraya • Erkut Terliksiz
Marco Toxico • Zavka Zavka
Zigendemonic

• • •

Dave de Mille a.k.a. Sazalamuth ‘Les microns’ video-animation (2020)

Experimental Cinema &
Video-Art Screening :

Ezgi İrem Mutlu
e333 – İçindekiler (03:36) / 2020
e333 – Darağacında Eldivenler (02:25) / 2020
e333 – Winter Files (05:07) / 2013

DAVE2000 x CXNCXR
Acid TV (animation works from 2018-2020)
Dave2000 – Löpçük intro (00:20)
Dave2000 – Micron Fields (01:27)
Dave2000 – Space (00:57)
Dave2000 – Z Phantom (00:41)
Dave2000 – Vomir des Yeux (00:12)
Dave2000 – Zoltar (00:32)
Dave2000 – Teotwiok (01:39)
Dave2000 – Daturacide (02:47)
Dave2000 – Zone A (02:23)
Dave2000 – Smog (00:10)
Dave2000 – Electron (00:38)
Dave2000 – Smurf (00:14)
Dave2000 – Zombborg (00:50)
Dave2000 – Crack Pills (00:41)

Zigendemonic
Zigendemonic – Dinner Near the Monitor (01:02) / 2015
Zigendemonic – Fatal Error – Blue Screen (49sn) / 2015
Zigendemonic – Trauma (01:30) / 2017
Zigendemonic – Web Mold (45sn) / 2015

Humans Fly production
Cactus Boy – animation movie (06:46) / 2016

Retina Decadence / Group Exhibition

Roman Shcherbakov ‘Duchess 2365’ ink on paper (2020)

Big Baboli Şarküteri
Fenerbahçe Mahallesi, Rüştiye Sokak no: 23/A
Kadıköy, İstanbul

Re:Surgo! Strikes Back with a ‘Bongoût’ than Ever

‘Bongoût 09’ fold out poster zines (2020)

Legendary silkscreen duo Re:Surgo! started to print some old style Bongoût grafzines again as we miss, if you want to join the adventure, you would get in contact with them via email : christian@resurgo-berlin.com. First experiment ‘Bongoût 667‘ is featuring Guillaume Moinet, Jana Barthel, Mathieu Desjardins, Arnaud Loumeau, Rob Barber, FTZ, Franziska Schaum, Raimon Keimig, Pete Corrie, Benedikt Rugar & Miroslav Weissmüller and it tastes Bongoût than ever !

Berlin-based duo Bongoût talks about applying their unique approach to screen printing to everything from wallpaper to album covers.
Gfeller & Hellsgård ‘Bongoût 667’ fold out poster zine (2020)
‘Bongoût 667’ fold out poster zine (2020)

While new issues are on the way, don’t forget to visit Re:Surgo! web store for ‘Beuys on Sale’ collection also for possible screen-printed artists’ books, riso & graph’zines, gigposters and prints, Bongoût rules forever !

beuysonsale.com

Bir Resim Yapacağız Birlikte Modern : Serhat Köksal

Yeşilçam’ın arka bahçesinde yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle egzotiksiz büyüyen 2/5bz adlı gözelleştirme derneğinin, demoralize yöntemini kullanarak modern resme yansıttığı çalışması. ( 1991 – 2011 )

“ Yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var. “

Bir resim yapacagiz birlikte… modern…

Saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek teröre destek veriyor.

Belki resim yaparak, tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor.

Doğrudan çalışmasına, yazısına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalısıyor.

Terörün arkadan dolanarak, arka bahçede yürüttüğü faaliyetler – ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, Washington’dur, her neyse…

Çağın gereği. Ne kadar sivil toplum kuruluşumuz varsa, o kadar demokratik bir ülkeyiz. vakaa bu.

Ama oraya da sızmak lazım terör açısından.
sızılır, sızarsınız, sızmışlardır.

Masum dernektir, bakmışsınız güzelleştirme derneği, bakmışsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği, bakarsınız bir think tank kuruluşu.

Düşünce üretim merkezi. silahlı terör değil.

Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var. Bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var.

Bir başka ifadeyle sanatına konu yaparak… Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor….

Bir resim yapacağız birlikte… modern…

Vicdani Cinnet Kurbanı
REMAKE REMIX RIPOFF TURKISH REMAKES AND COPYCULTURE OF CINEMA

Interviewed 4.5.2013

hayatta muvaffak
belinde oynak

Serhat Köksal’la muhalif sanat üzerine

Osman Odabaş’ın 2012 senesinden hazırladığı “1990 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatta Politik Görüntü ve Eleştiri” başlıklı doktora tezinden alıntıdır :

Türkiye’de eleştirel/ muhalif bir kültür yapılanması var mı? Yoksa bu bir avuç insanın çabalamasından mı ibaret ?

Serhat Köksal: Öncelikle, “eleştirelliğin biçimi ve bo­yutu bu kadar önemli midirden başlayayım. “Eleştirel/ muhalif kültür yapılanması” ile “bir avuç insanın çabala­ması” birbirinin ikâmesi, önkoşulu yahut zıttı mıdır? Eğer “bir avuç insanın çabalaması”nın “eleştirel/ muhalif kültür yapılanması”nın önkoşulu yahut gerekliliği olduğu düşü­nülüyorsa, buna pek katılmadığımı söylemeliyim. Aynı şe­kilde, “yapılanma”nın sürdürülebilir olma gerekliliği bulunduğunu da düşünmüyorum -bu, süreksiz, pekâlâ bir avuç muhalif insanı oluşturabilecek bir “yapılanma” da ola­bilir. Mesela, 2010’da Berlin’de bir sirk çadırında gerçekleştirdiğimiz ve “Urban Jealousy / Kentsel Kıskançlık” başlıklı bağımsız Gezici Tahran Bienali’nin performans sa­natçılarından bir kısmının katıldığı bir program olan “Urban Lousy / Kent Berbat”ın çağrı metninde de dediği­miz gibi, bu, zaman zaman birleşip, zaman zaman dağılan bir “yapılanma”dır. Kendiliğinden, zaman zaman birleşip zaman zaman dağılma hali, “yapılanma”nın dönüşebile­ceği kurumsallaşma ve dolayısıyla evcilleşme tehlikesinin de bertaraf edilmesine yarar. Fakat, elbette, bu kastettiğim muhalefet etmenin tek biçimi yahut kuralı da değildir. Bana kalırsa, muhalif kültür geleneği ve bunun nasıl manipüle edildiği / unutulduğu/ unutturulduğu, muhalif/ eleş­tirel tavrın nasıl bir biçimde olduğundan, nasıl bir biçim alacağından daha önemli bir nokta. Bu coğrafyada, halktan yana, kurulu düzene, muktedirlere karşı olmanın, bu mu­halefeti mizah da dahil çeşitli araçlarla hayata geçirmenin bir izi var. Bu iz, yine muktedirler tarafından manipüle edilen, unutturulan bir iz. Mesela, karşımıza iktidarın maskotu, milliyetçi kahraman, köyün şaklabanı, hatta yoğurt markası olarak çıkabi­len Nasreddin Hoca, aslında halktan yana, mizahı kullanarak iktidara karşı duran bir muhalif. Ayrıca, öyle görünüyor ki, bu coğ­rafyada çeşitli yerlerde, farklı zamanlarda, baskıya karşı ortaya çıkan ve Hoca’ya atıfla anlatılan fıkra­ların bahsettiğim “kendiliğinden toplanıp dağılan muhale­fet etme biçimi” ile de ilişkisi var. Bu izi takip etmek, bu tecrübeyi bilmek ise, her şeyden önce, her şeyi yeniden de­şifre etmekle, keşfetmekle vakit kaybetmenin ve muktedir­lerin yemlerini yutmanın önüne geçiyor -ki, baskının arttığı ve dolayısıyla bu yemleri yutmamanın çok daha önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Serhat Köksal ‘DNA Fascism’ grafik müdahele

Başka bir kültür, dünya, sistem istemek ve iktidar odaklı, otoriter yaptırımlara muhalif durmak neyi gerektiriyor?

Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmayı gerekti­riyor ve elbette cesur olmayı… Muktedirlerin attığı yem­lere karşı tetikte durmakta, yukarıda bahsettiğini muhalefet çabasından, bu izlerin bilgi ve tecrübesinden beslenmenin ve bu çabanın nasıl manipüle edildiği, unutturulduğu üzerine kafa yormanın önemli olduğunu düşü­nüyorum. Bu çabanın muktedirlerin çıkarlarına göre yeniden imâl edildiği, muhalefetin piyasaya ancak tehlike­sizce yahut tehlike geçince verildiği bir ortamdayız. Üs­tüne üstlük, devamlı kabuk değiştiren baskı, giderek ağırlaşan bir şekilde, mesela, iyiliksever parıltılarla dona­tılmış gözyaşları, vicdan bombaları olarak üzerimize gel­meye devam ediyor. Bu da bir dönemeçtir. Bu dönemeçte. Aziz Nesin’in “Bu bir dönüm noktasıdır. Bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kişilikler zayıflar ve kişiliksizleşirler” cümlesi de aklıma gelmiyor değil. Dikkatli olalım ve yemleri yutmayalım derken de, aslında neye ihtiyacımız olduğunu yeniden gözden geçirmek, hep “daha fazla’sını istemekten vazgeçmek, vazgeçerken de, yapıcı olma zorun­luluğunu bir yana bırakıp yıkımı da göze alma cesaretini göstermek lâzım diye düşünüyorum.

Senin yaptıklarına, Foucault’nun parrhesia kavramı, yani sanat aracılığıyla iktidara, güç odaklarına doğrudan hakikati, görmek istemediklerini göstermek, gerçeği dile getirmek ve “toplumsal muhalefette bağımsız bir ses olmak” di­yebilir miyiz?

Bunu bu kavramlarla değil de daha yalın kelimelerle yapsak daha iyi, Bu ağır akademik referanslarla süslü kavramsallaştırmaların in­sana hem vakit kaybettiren hem de insanın zihnini başka iktidar bi­çimlerine bağlayan bir tarafı var. Muhalefeti seçkin bir akademik dil, seçkin bir referans çerçevesi peşine düşmeden, basit bir dille yapmak daha doğru. Çoğu zaman bu akademik dil ve bu akademik dilin bir üst referans çerçevesi ola­rak üretilmesi, bahsettiğim muha­lefet geleneğinin manipülasyonundan / unutturulmasından, bu muhalefet geleneğinin bıraktığı izin üstünün örtülmesinden çok da farklı değil. Meselenin özünü kaçırıp biçimin ve şık gönder­melerin peşine düşen, bunu da muhalefet etme adına yapan, okulun rendesinden parası ve vakti çalınarak geçmiş, aklı karışık okumuş cahillerden olmamak lâzım.

Kendi İşlerini politika ve sanat ilişkisi üzerin­den nasıl değerlendiriyorsun?

Politika ile sanat arasında ilişkiler tarif etmenin, iktidarı ve politikayı teorize et et bitmeyen bir şeye dönüştürmek, daha da fenası, bunun üzerinden en muhalif zeminlerde dahi, orada duy­mayı beklemeyeceğiniz bir iktidar dili üretmek ve bunun içinden, insanların zihinlerini ve eylemliliklerini kapatmaya çalışmak gibi bir riski var zannediyorum. Böyle olunca da, akademik boğuntunun demin bahsettiğim sorunları dışında, iktidarın dilinden, sanatı politikanın taşe­ronu yahut şık duran vitrinine dönüştürme gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Nitekim, bu bir yanıyla, tam olarak neyi eleştirdiği belli olmayan bir dil yaratırken, diğer yanda da asıl eleştirilmesi gere­ken şeyi bir hokus-pokus ile gözden kaybediveriyor. Bol bol eleştiri yapılıyor da, mesela, bunun ekonomik zemini gözden kaybediliveriyor.

Bunu da görmek gerekiyor. Bu iki itirazın birbirini beslemesi bana çok daha doğru ve beklenmedik gelişmelere açık geliyor Bu çerçe­vede, itirazımı, kendi dilim içinde, çeşitli araçlar kullanarak söylemeye gayret ediyorum, içinde yaşadığımız, iktidarın bas­kısını çeşitli araçlarla artırdığı bu dönemde, iktidarın, akademik bo­ğuntuların da dahil olduğu yemle­rine karşı geliştirilecek itirazın bazen “kör gözüme parmak’’ açık­lığında olması gerektiğini düşünü­yorum. Bu türden bir muhalefet tehlikesiz bir iş değil, iktidar canını yakacak ve devşiremediği türden muhalefeti ortadan kaldır­maya yönelik olarak çok ağır bedeller ödetmek için elinden geleni yapıyor.

Yahut ekonomik zeminden kaynaklanan itiraz, kendine-sivil bir toplumculuk içinde eritiliyor. Muhalefet, kerameti kendinden menkul bir üst-dil içerisinde, iktidarın işine yarayacak şekilde sulandırılıyor. Mesela, 1 Mayıs için dahi, “keşke işveren örgütleri de burada olsa’’ yahut “Türkiye’nin bütün renkleri burada” dangalaklığının etkisi altında kalmak ve mesela, “seneye de tek konuşmayı eski bir işçi lideri olarak Başbakan yapsın” gibi bir hezeyan içine girmek mümkün. At izi, fena halde it izine karışıyor. Bu türden bir karışıklığa, en basit gerçeklerin dahi görülmemesine yahut çarpıtılmasına karşı da, Aziz Nesin’in büyük bir heyecanla “bunları görmemek için insanın toplumsal gözünün kör olması lâzım” deyişi aklıma geliyor. Zaman zaman cin­nete de dönüşebilen bir itiraz / muhalefet / eleştiri hali, sadece yemleri, tuzakları bol zihinsel çerçevelerden beslenmiyor, bunun hayatta somut ve ağır koşullardan kaynaklanan bir karşılığı var

Sanat ve eleştiri üzerinden kendini tanımlar­ken, yakın hissettiğin bir ideolojiden bahset­mek mümkün mü? Sitüaşyonistler gibi sanat yapıtı fikrine de karşı mısın mesela? Yani, poli­tikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesindense, sanatı alternatif bir politika üretmek için bir aracı, bir araç mı görüyorsun?

Sanat yapıtı bu kadar tanımlı, belirli bir şey olmamalıdır -yani, ne“politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sü­rülmesi” ne de “sanatı alternatif bir politika üretmek için araç / aracı olarak kullanmak”gibi kesin ve keskin ayrımlar doğru. Sanat yapıtı denilen şey tama­men “tanımlanamazlık” etrafın­dan inşa edilmelidir demek istemiyorum, ama bir o kadar da belirsiz, tanımlanamayan bir ta­rafı, duygusu vardır bence. Ay­rıca, sanat yapıtını katı bir çerçevede tanımlayıp sanatçıyı bir sanat yahut düşünce akımına yamayarak yaptığımız işi, “rek­lam”ı teorisyenler, küratörler, sanat eleştirmenleri eliyle yapılan, “ambalaj de­ğeri” belli, piyasada gideri olan “mal’a yahut ha­lihazırda patenti alınmış bir “mal”ın Türkiye bayiliğine dönüştürme fikri çok rahatsız edici.

Sitüasyonizmle macerama gelince, seneler önce, Türkiye’de ilk defa Sitüasyonizm özel sayısı yapan bir sanat dergisi benden iki sayfa istemişti. Hazırlayıp teslim ettim, ama işi yeterince Sitüasyonist bulmamışlar olacak ki, sümenaltı ettiler. Ben de böylelikle Sitüasyonizme yaman­maktan son dakikada kurtuldum.

Güncel sanat kurumsallaşma altında zoraki bir politik tavır sergiliyor, eleştirinin hakikati değil de, kurumlar tarafından öne sürülen simülasyonuyla yüz yüzeyiz gibi. Senin yaptığın işler ve yer aldığın projeler bunun tam karşısında duru­yor, bunu nasıl icra ediyorsun?

Bu işleri / projeleri yapmayı bilmek ve istemek, ısrarcı olmak ve yaptığın işe inanmak gerekiyor. Yine de, yaşama koşullarından dolayı istediğini hayata geçiremeyebiliyorsun. Şanslıydım ki, ‘90’larm başlarından beri ürettiklerimi birtakım kurumlara ait sergi salonu yahut onun türevi “al gülüm ver gülüm art camialarına” muhtaç olma­dan insanlara ulaştırabildim. Üretilen demo ka­setler, posterler, dergiler arkadaşlarımın dükkânları vasıtasıyla ve posta yoluyla insanlara ulaştı, Türkiye’deki ve dünyadaki meraklıları, bu işleri bu şekilde elde etti. Sözünü her şeye rağmen ve samimiyetle, bağımsız bir şekilde söyle­mek isteyen sanatçılarla yapılan grup projelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadan 650 sanatçının katıldığı, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da konaklayan ve o şehirler­deki arkadaşlarımızın desteğiyle bağımsız ortamlarda gerçekleşen Gezici Tahran Bienali de böyle bir deneyimdi. Zübük dergisinde 1962’de yayınlanan bir reklamda dalga geçildiği gibi, “hayatta muvaffak, belinde oynak!” olmayan, gerçek, samimi, gözükara bir muhalefete ve bu türden muhalefeti dile getiren sanatçıya, bugü­nün ağırlaşan koşullarında çok ihtiyaç var. Dola­yısıyla, yine aynı reklamda yazıldığı gibi, “Hocasız olarak iki ayda belinizi 120 derecelik demokratik biçime sokabilirsiniz” isteğinin yakı­nından geçmeden, çok büyük sonuçlar bekleme­den, bireysel yahut kolektif olarak, herkesin gücü, sınırları, çapı dahilinde ve bunları zorlaya­rak, sözünü bağımsız bir şekilde söylemeye devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bienaller Türkiye’de güncel/ çağdaş sanat piyasasının temel dinamiklerini oluşturu­yor. “En politik bienal bu”, “en eleştirel sergi bi­zimki” gibi söylemler medyada sık sık yer alıyor. Dünyada yeniden yükselen politik, eleşti­rel, muhalif duruşlar, toplumsal değişimler üze­rine yeni bir kültür endüstrisi inşa ediliyor. Eleştiri, merkezi bir otorite tarafından tanımla­narak piyasaya sürülüyor. Bu konu hakkında fi­kirlerin nedir?

Kültür ve sanat kurumları bu sürecin ve küresel­leşen sanat piyasasının kapı bekçiliğini yapıyor. Yani, sanatçının samimi eleştirisini olumluyormuş gibi görünerek sistemin dilini başka bir noktadan yeniden üretiyor. Böylece, doğrudan sansür yerine, daha dolaylı bir mekanizma işle­tilmiş oluyor -sanatçının eleştirisi, kurumun bakış açısı içinde zararsızlaştırılıyor, sanatçının dili ehlileştiriliyor. Bunun içinde, sanatçının eleştirisinin normalleştirilmesi de var, sanatçı­nın işinin küresel bir pazarda satışa uygun egzo­tik mal haline getirilmesi de.

“Direnistanbul” kapsamındaki, Siemens’teki ya da 2/5bz projelerindeki İşlerin kurumsal bir hi­maye sisteminin içine girmeden, onun dışında durarak geliştirilen eleştirel tutuma örnek. Yap­tığın o işleri sen nasıl tanımlıyorsun?

Bu eleştirel tutumu sürdürmenin ve kurumların cevabının hayattaki karşılıkları üzerinde dur­mak gerekiyor. Demin söylediğim gibi, kültür ve sanat kuramlarının işi doğrudan sansüre vardır­madan içeriği ve dili normalleştirmek / ehlileş­tirmek gibi bir işlevi var. Fakat, gayet nötr bir dille, isim verme­den, teorik yapılabilecek bir eleştiriyi, sorunun asli olabilecek unsurlarını, can alıcı noktalarını “kör gözüme parmak” yaptığında, sistemin “demokratik” ve “çok­sesli” kurumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Mesela, 2009’daki Beğenal projesi için, birçok gazete ve televizyon röportaj istediğinde, demeçlerimiz yerine işlerimiz, ör­neğin, yaptığımız poster görünsün istemiştik. Röportaj için peşi­mizde koşanlar bu isteğimi önce onayladılar, sonra “başka bir anlam yüklü kurum logolarını, isimlerini gösteremiyoruz, çünkü üstlerimiz bizi işten atmakla teh­dit etti” noktasına gelindi. Yahut, bir kurum hedef alındığında, o kurumun medyada köşe kapmış sözcülerinin saldırılarına maruz kalındı. Fakat, Beğenal’e ve 2009’a gelmeden de enerji boru hatlarının kültürel diyalog zorlamalarıyla ilişkisi, uluslararası sermayenin köprü kurmayla ilgisi ve büyük sanat etkinlikleriyle bağlantısı, şehirlerin markalaştırılma çabaları üzerine, uzun süredir çeşitli ülkelerde performanslar ya­pıyorum. İstanbul’da da, Direnistanbul’dan önce, Gözel Geceler kapsamında böyle etkinlik­ler düzenliyordum. Mesela, 2007’deki “Bugün Bienal ve 2010 için Ne Yaptın” böyle bir etkin­likti. “Bienalleri niye sadece Kültür Bakanlıkları, büyük sanat vakıfları veya modern çağdaş hol­dingler yapar” sorusuna cevapla 2008’de gerçek­leştirilen Gezici Tahran Bienali de bu kapsamda sayılabilir. 2009‘daki IMF-Dünya Bankası toplantılarından önce de, neoliberal dönüşüme ve bu dönüşümün cici vitrini olarak aynı döneme denk gelen Bienal’e dikkat çekmek için Beğenal’i gerçekleştirdik. Hatırlanırsa, açılışı 12 Ey­lül’e denk getirilen 2009’daki Bienal ve etrafındaki tartışmalar, emek üze­rindeki baskıyı bir tarafa bıraka­rak, “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” diyen ne idüğü belirsiz bir “demo­kratikleşme’yi yahut kendine-sivilliği her şeyin çaresi olarak gören bir zihniyetin de doğuşu gibiydi. Bu zihniyet 2010’da “Yetmez ama Evet” şiarıyla karşımıza geldi ve zihin bulandırmanın, zemin kay­dırmanın neredeyse etiketi oldu. Buradan hareketle, asıl dokunul­ması gereken bir başka nokta da, sistemin ve sistemin kuramlarının ürettiği, henüz kurumsallaşmamış yapılar ve bu yapılar eliyle dola­şıma sokulan gayrı-aklî /gayrı-ahlâkî düşünme biçimleri. Bu düşünme biçimleri, tartışma gö­türmeyecek şekilde ahlâklı ve akılcı olarak sunu­luyor ve insanların düşünme biçimlerini devşirerek, GDO’lu ürünler gibi mutasyona uğ­ratıyor. En alternatif alandan anaakım medyaya kadar “sızan” / “sızdırılan” ve benim “libertür ka­fası” dediğim düşünme biçimi de bu.

Serhat Köksal ‘Siemens Savaş Aletleri’ afiş uygulama, 2005

Siemens Sanat Galerisindeki tank işini ve ser­gide olanları anlatabilir misin?

25 Ocak 2005’te Siemens Sanat Galerisi’nde sergi kapsamında bir sunuş yapmak için davet alıyo­rum, Ön konuşmada sergiye galerinin duvarla­rına posterimi yapıştırarak katılacağımı beyan ediyorum. Sunuş bu posterle sınırlı değil, ayrıca bir saat boyunca çeşitli videolarım gösteriliyor ve sunuş günü, hazırladığım bu özel posterin sekiz- dokuz tanesini Simens Sanat Galerisinin duvar­larına yapıştırıyorum. Posterin başlığı “Siemens Savaş Aletleri Sergisi”, Leopard tanklarını ve ay­rıca bunların elektronik düzeneğini üreten Siemens’ın dijital kültür içindeki yerini göstermeye çalışan posterde Leopar tankı Fındıklı Simens Sanat Galerisinin önünde duruyor. Bana göre, böyle bir sunuş Siemens’in kendisi tarafından bile gelecek vakitlerde yapılabilecektir, “bakın biz ne kadar açığız” mantığıyla. Oraya gelen kit­leyle bir kaynaşmamız oluyor. Bu yaptığım pos­teri isteyenlerle, web sitemi alıp kontaktta kalmak isteyen yeni insanlarla tanışıyorum. Ama sunuş sonunda çok ilginç bir tepkiyle karşılaşıyo­rum. Küratör arkadaş diyor ki: “Galerinin mü­dürü yaptığın poster nedeniyle zor durumda. Posteri ve galerinin içinde bu posterle ilgili çekti­ğin videoyu hiçbir yerde yayınlayamazsın. Sie­mens’in adının kapatılması lâzım. Adam işten atılacak. Çok şeker bir adam, iki çocuğu var…” Acı ve komik bir tepki. Halbuki, serginin katoloğunda ve dvd’sinde yer alması için hazırlamıştım o posteri. Hatta, olayın ilk dakikalarında serginin yardımcı küratörü de posterleri video kamerasına çekmişti, kendi dvd katalogları için. Üzülüyorum, küratör benim işimi destekleyeceğine olayı kapat­maya çalışıyor. Ben de en sonunda rüşvet olarak Leopar tankı istiyorum onlardan…

2/5BZ ‘Dişın’ grafik müdahale (date unknown)

don’t forget to check for more at

2-5bz.tumblr.com

Barbarları Beklerken : Biz Sokakta Mıyız ?

Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi’nden güncel müdahale pratiklerine katkı…

Biz Sokakta Mıyız, sanatın sokakla ilişkisine eleştirel bir bakıştır. Katılımcılar, sokakla birlikte kendi beden ve zihinlerine aynı soruyu soruyor : Biz Sokakta Mıyız?

Biz Sokakta Mıyız?” içsel bir çağrışım. Sokağın içinden ayrılmış bir yol, patika, evrenin anında bir kilit. Sokağın temel normlarına ters politik bir noktadan bakmak istedik. Sokak konuşuluyor, sokak eleştiriliyor, sokak zihinde yaşıyor. Peki, biz hangi sokaktayız? Kavramlar yaşamın dinamikleridir. Yozlaşan dünyanın, sanal profil kredilerinin çapraz ateşe tutulduğu bir dünya istiyoruz. Zaman ve mekân algısının yerleşik düzeylerde seyrettiği bir panoramada sorular güncel ve etkindir. Sanat bu etkin anı yüceltmek yerine sorularla sorgulamalıdır. İnsanların konfor anını, sanatla ilgilenenlerin sözcüklerini konfor düzeyinden kurtarmak için sorduk, dünya ve sokak sadece zihinde kalmasın diye sorduk : Biz Sokakta Mıyız?

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi
İletişim : barbarlaribeklerken@gmail.com

Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul

Katkı Sunanlar :
Ferit Sürmeli
Dolunay Aker
Erkan Karakiraz
Erkut Tokman
Aykut Akgül
Mehmet Çiçek
Aydın Zeyfeoğlu
Görkem Özçelik
Mustafa Erden Kahveci
Arif Kuzuluk
Erman Akçay
Dilay Kababıyık
Soner İflazoğlu
Ali Erdal
Uğur Sözal

Sevda Kaçtı ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020

Not :Biz Sokakta Mıyız?” sonsuz devam edecek bir müdahaledir. Başlangıç amacıyla koyduğumuz ileti tarihi artık ortadan kalkmıştır. Siz de “Biz Sokakta Mıyız?” pankartlarıyla çekilmiş fotoğraflarınızı bize iletebilir yahut kendi mecralarınızda #bizsokaktamıyız #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi hashtangleriyle paylaşabilirsiniz.

yeniolaniyap.blogspot.com