
“Norveç’teki “Black Circle” çevresinden bazı müzisyenlerin kilise kundaklamaları ve çeşitli şiddet olaylarına karışmaları, müzikal bir sembolizmin toplumsal bir krize nasıl dönüşebileceğini ispatlamıştır.”
–Başak Köktürk Paranoyanın Cep Kitabı yazılarından alıntıdır.
Küçükken sıkça duyduğumuz bir soru vardır: “Uğurlu sayın ne?” Çoğumuz, nedenini tam bilmeden, “6” deriz. Peki bu tercih gerçekten bize mi aittir, yoksa kültürel belleğin sinsi bir yönlendirmesi mi? 90’lı yıllarda televizyonun iki kanalla sınırlı olduğu dönemleri hatırlayanlar için, Susam Sokağı’ndaki “en sevdiğim sayı 6” şarkısı bilmeyen yoktur. 6, 5 ile 7 arasında ortada durur; ne sıradan ne de yücedir. Belki de tam bu aradalık yüzünden 6 sayısının ayrı bir çekiciliği vardır. Matematiksel olarak 6, “mükemmel sayı” olarak tanımlanır; çünkü çarpanlarının toplamı da çarpımı da yine kendisini verir (1, 2 ve 3). Bu simetri özelliği nedeniyle denge ve bütünlükle ilişkilendirilmiştir. Antik öğretilerde 7 ruhu temsil ederken 6 fiziksel bedene atıfta bulunur. İki üçgenin birleşimiyle oluşan altı köşeli Davud Yıldızı, düzen ve karşıtlıkların dengesi olarak tanımlanmıştır. Sayı burada yalnızca nicelik değil, sembol hâline gelir.
Hermetik ve teolojik literatürde 6, maddesel formların temeli olarak kabul edilir ve küple temsil edilir. Doğadaki heksagonal örüntüler —bal peteği, kar tanesi, altı taç yapraklı çiçekler— bu sembolizmin görünür, doğal örneğidir. Ayrıca karbonun atom numarasının 6 olması, yaşam ile bu sayı arasında kurulan bağın bilimsel bir karşılığı olarak yorumlanır. Mezopotamya uygarlıkları, 6’nın katlarına dayanan 60’lık sayı sistemini geliştirmiş; Sümerler MÖ 4000’lerden itibaren bu sistemi zaman ve açı ölçümünde kullanmışlardır: 60 dakika, 60 saniye, 360 derece. 60 sayısının çok sayıda böleni olması hesaplamaları pratik hâle getirmiştir. Bu sistem, Babil üzerinden Yunan ve Roma dünyasına, oradan da Ortaçağ Avrupa’sına taşınmıştır.
hexakosioihexekontahexaphobia
Ancak üç 6 yan yana geldiğinde anlam değişir. İncil’in Vahiy bölümünde geçen bu sayı, “canavarın sayısı” olarak yorumlanmış ve yüzyıllar boyunca korku ile gizemin kesiştiği bir sembol olarak görülmüştür. Zamanla 666 yalnızca teolojik bir işaret olmaktan çıkmış, kültürel bir merceğe dönüşmüştür; insanlar dünyayı bu sayı üzerinden okumaya başlamıştır. 666’dan korkmanın tıp literatüründeki adı ise “hexakosioihexekontahexaphobia”dır. Böylece sayı, salt matematiksel bir değerden psikolojik bir eşiğe dönüşür. Komplo teorileri de tam burada devreye girer: İbranice’de “vav” harfinin sayısal değeri 6 olduğu için “www” kısaltmasının 666’ya karşılık geldiği iddiası uzun süredir tartışılmaktadır. Benzer biçimde, medya kuruluşları ve şirket isimleri numerolojik yöntemlerle çözümlenerek 666’ya ulaşılmaya çalışılır. Pisagorcu indirgemelerle tekrar tekrar 6’ya ulaşılması, gizli bir düzenin işareti olarak sunulur. Örneğin “FOX” kelimesinin harfleri, Pisagorcu sayı indirgeme yöntemiyle 6’ya eşitlenir. Rulet masasındaki sayıların toplamının 666 olması ya da bazı resmi amblemlerde bu sayının görülmesi de aynı zihinsel örüntünün parçalarıdır.
Benzer tartışmalar müzik frekansları üzerinden de yürütülür. 20. yüzyıl başında Avrupa’da farklı akort standartları kullanılırken, zamanla 440 Hz uluslararası referans perde olarak kabul edilmiştir. Bazı müzisyenler ve araştırmacılar, 432 Hz’in “doğal” ya da “insanla daha uyumlu” bir titreşim olduğunu savunur. Örneğin Mason olduğu bilinen Mozart, hayatı boyunca 432 Hz akor dizilimini tercih ettiği biliniyor. 1970’lere gelindiğinde Profesör Winfried Otto Schumann’ın dünyanın manyetizmasını 7.83 olarak hesaplaması (Do notası 432 Hz’e göre 8 Hz’dir) uyumluluğunu kanıtlar niteliktedir. Bu sebeple 440 Hz’in küresel standart hâline gelmesi azımsanmayacak bir çoğunluk tarafından bilinçli bir yönlendirme, bir kumpas olarak yorumlanmıştır. Bu frekansın finansal ve toplumsal etki yaratmak için kullanıldığına dair komplo teorileri II. Dünya Savaşı’na kadar uzanır. 660 Hz 3:2 oranı 440 Hz’in saf beşlisi (la notası) 1939’da uluslararası standart olarak belirlenmesine ön ayak olan Joseph Goebbels’ın Hitler propagandasında yer alan aktif isimlerden olması dikkati çekici. 66 Hz’in üçüncü oktavı olan 528 Hz’in, Satürn frekansı olarak sabitlenmesi ve askeri anlamda ticarileşmesi ise Rockefeller ve Rothschild’lerin sponsorluğunda gerçekleşmiştir. İngiliz kraliyet ailesiyle ilişkilendirilen Phillips 66 ve Amerika’nın Route 66 isimlerinin de 66 Hz’e gönderme yaptığına dair paranoyalar oldukça güçlüdür.
Blues geleneğinde, Robert Johnson’ın şeytanla yaptığına inanılan sembolik anlaşma ve “blue note”ların hüzünlü etkisi müzikle sayı arasındaki karanlık bağı güçlendirir. Caz ve bebop müziğinde, Dizzy Gillespie gibi sanatçılar ise triton gerilimini bilinçli olarak kullanmıştır.
Müzikal okumalar da sayı ile örüntüyü birleştirir. St. John the Baptist’in belirlediği gam, Do–Re–Mi–Fa–Sol–La diziliminde altı tam sesten oluşur; tekrar Do’ya döner. Si notasının frekansı oldukça kısa ve neredeyse görünmezdir (Aleteia, 2020). Dr. Joseph Puleo, bu düzenlemeden yola çıkarak altı farklı elektromanyetik ses frekansı keşfettiğini ileri sürmüştür. John Keely, 3, 6 ve 9’lu frekansların olağanüstü güçlü etkileri olduğunu belirtir. Robert Edward Grant, geometrinin donmuş ses dalgalarının oluşturduğu formlar olarak yorumlanabileceğini söyler. Müzik teorisinde bir notanın altılı aralığı, o notanın ilgili minörünü verir (ör. Do’nun ilgili minörü La). Doğada ve sinüs grafiğinin polar örüntülerinde de altı daireden oluşan “hayat çiçeği” motifi görülür.
Orta Çağ’da toplumda gerilim ve çatışma yarattığı gerekçesiyle kilise tarafından sakıncalı görülerek bir süre yasaklanan “Diabolus in musica” (triton aralığı), altı yarım tondan elde edilir. Bu aralığın disonans doğası, blues ve metal müziğin gerilim estetiğinde önemli bir rol oynamıştır. Blues geleneğinde, Robert Johnson’ın şeytanla yaptığına inanılan sembolik anlaşma ve “blue note”ların hüzünlü etkisi müzikle sayı arasındaki karanlık bağı güçlendirir. Caz ve bebop müziğinde, Dizzy Gillespie gibi sanatçılar ise triton gerilimini bilinçli olarak kullanmıştır. 1966’da kurulan Church of Satan ritüellerinde de triton merkezli drone yapıları tercih edilmiştir. Blues’tan heavy metale uzanan çizgide Black Sabbath, Slayer, Venom, Mayhem, Burzum gibi gruplar, müziklerinde bu karanlık tonları sürdürmüş; Norveç’teki “Black Circle” çevresinden bazı müzisyenlerin kilise kundaklamaları ve çeşitli şiddet olaylarına karışmaları, müzikal bir sembolizmin toplumsal bir krize nasıl dönüşebileceğini ispatlamıştır.