
“Samimiyet, müzik türü ve yapım yöntemi ne olursa olsun önemli bence. Sesle yapılan her türlü kompozisyon benim için heyecan verici olabiliyor. Bu albümde, tüm kayıtlar kendi zaman dilimlerinde bir bütün olarak çalındı.”
Biraz 80’ler, biraz blues, biraz alternatif, daha çok da grunge esintileri var. Rock’n Roll ruhunun son kırıntılarını tatmış, 90’ların şarkılarını dinleyerek büyümüş, öylesini yapmayı hayal etmiş, belki takılıp kalmış, ama belki de iyi ki bırakmamış bir insan olarak, aslında özlem duyduğum ve şimdilerde ihtiyaç duyulduğunu da hissettiğim bir müzik yapmak istedim. Mesela trenle bir yere giderken bir albümü baştan sona dinlerdik, hayaller kurar, heyecana kapılır, üzgünsek umut dolar, güç bulur ya da üzüntümüzü, öfkemizi yaşardık, ya da evde son ses açıp bağırarak eşlik ederdik. Ben bu hisleri yaşatabilecek bir albüm yapmak istedim. Bunun için de sıcak bir bağ kurmak kesinlikle önemli.
Hayalimdeki müziği yapıyorum diyerek yola çıktım ama bunun bir risk değil aksine bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Biraz da güncel rock sesleri ve sözleri duymaya ihtiyacımız var gibi geliyor. Riskli olan tarafı, parçaları single’lar şeklinde değil de bir albüm olarak çıkarmış olmam olabilir ama bu da tercih ettiğim bir şeydi çünkü bir duygu bütünlüğü vardı ve ben daha fazla biriktirmek istemedim. Hayalimde çok farklı müzikler yapmak da var. Şu an dünyanın her yerinde hâlâ rock, metal, punk türevleri yapılıyor; yeni gruplar çıkıyor. Amaç çok satmak olunca işin şekli ve boyutu değişebiliyor elbette ama çok “yeraltı” bir müzik de değil yaptığım, o yüzden ortada bir yerdeyim.
“Zaman önüme ne getirir bilemiyorum ama farklı tarzlar ve yöntemler deneyerek ömrümün sonuna kadar müzik yapmaya devam etmek istiyorum.”
Müzik ve mimari birbirini kesinlikle besliyor ve hatta çok benziyor diyebiliriz. Ritim, doku, yapı gibi kavramlardan tutun, tasarlaması, detayları çözmesi, sonrasında hayata geçirme uygulama süreci, sunmasına kadar neredeyse aynı. İlgilendiğim konuları bir potada eritebilmek müthiş güzel bir his. Mekanların insan yaşantısını nasıl biçimlendirdiğine zaten bir mimar olarak senelerdir kafa yoruyorum, MİAM’da yazdığım tez de, canlı müzik mekanlarının kültürel değeri ile ilgiliydi. Şimdilerde ise mekanların işitme algımızı nasıl biçimlendirdiği ile ilgilenmeye başladım, hep öğrenmek istediğim bir konuydu ve ülkemizde çok az uzman var, bu yüzden kendimi şanslı hissediyorum.

“Albümü baştan sona dinleyin.”
Kayıtlarınızı neredeyse müdahalesiz bıraktığınızı söylüyorsunuz. Bu tercih, müziğinizde nasıl bir gerçeklik arayışına işaret ediyor?
Evet bu özellikle prodüktörüm Hakan Kurşun’un tercihiydi. Her kanalı baştan sona canlı kaydettik. Volkan Öktem, üzerine canlı çaldı, ben şarkıları baştan sona söyledim. Kayıt bambaşka bir tecrübe, inanılmaz bir vücut ve ses hakimiyeti gerektiriyor. Bambaşka bir konsantrasyon. Yine de kayıtlarda neredeyse hiç düzenleme yapılmadı. Doğal ses tonum ve kusurlarım ile albümün içten bir havası oldu. Bu benim karakterimle de örtüşüyor aslında. Samimi olmak benim için insan ilişkilerinde de en önemli şey. Çoğu insan kendisiyle ve hatalarıyla yüzleşemeden bir maske ardında rol yaparak yaşıyor. Bu bence kendini tanımanın ve ilerlemenin önündeki en büyük engel. Kayıt sürecinde de heyecanlanıyorsunuz, çağrışımlar oluyor, daha önce hiç albüm çıkarmamışsınız kendinizi bile çok tanımıyorsunuz, çalıştığınız kişi de özellikle şarkılarla bir bağ kurabildiyse kendi dünyasından bir şeyler koyuyor vs. Benim için çok öğretici bir süreç oldu. // Kaynak: dergy.com ve sanatatak.com
“Kültürel çeşitlilik dünyada bir kalkınma hedefi olarak belirlenmesine rağmen biz hep aynı sanatçıları, aynı mekânlarda izliyoruz. Sanki Türkiye’de başka şehirlerde başka konser salonları başka müzisyenler başka (çok çeşitli) müzik türleri yokmuş gibi…”
Sizce günümüz müzik sahnesinin en büyük eksikliği nedir?
Bence en büyük eksik küçük müzik sahnelerinin önemsenmemesi ve başı-boş desteksiz bırakılması. Ülkemiz şartlarında nasıl olur bilmiyorum ama bu tür mekânlara kültür mekânları gözüyle bakılmalı, çalışanların sosyal hakları gözetilmeli vs. İngiltere ve Amerika’da bu tür mekânların yok olmaması için büyük dernekler var. (MVT, NIVA). Çünkü bu mekânlarda hem yeni müzisyenler yetişiyor hem birçok müzisyen geçimini sağlıyor hem de bu mekânlar, dinleyici ve tüm bileşenleri ile birlikte bir kültürü yaşatıyor. Kültürel çeşitlilik dünyada bir kalkınma hedefi olarak belirlenmesine rağmen biz hep aynı sanatçıları, aynı mekânlarda izliyoruz. Sanki Türkiye’de başka şehirlerde başka konser salonları başka müzisyenler başka (çok çeşitli) müzik türleri yokmuş gibi… Bu konuyla ilgili konferanslarda sunumlar yaptım, uzun uzun tartışılması gereken bir konu, ama bu sektörde pandemiden beri ara ara yapılan müzik endüstrisi tartışmalarında ben yer alamadım mesela. Sebep aynı… Tabii ekonomik politikaların etkisini de yadsıyamayız, şehirleşme tek bir merkeze toplanma vs. Hani sürdürülebilirlikten bahsediyoruz ya; ekonomik, kültürel, sosyal ya da iklim temelinde olsun, lokalleşme ortak bir çözüm olarak gözüküyor. Bu bakış açısının, bu sektörde eksik olan “dayanışma”nın da önünü açabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum.

ceyda atay » apple music
Kendini güçlü hissetmek isteyenler için şarkılarımla burdayım!










































