Quando si conversa non si parli a voce troppo alta (per non assordare) né troppo fioca (per non sbancare l’ascoltatore). Non interrompiamo la persona con la quale stiamo parlando neppure se stiamo discutendo animatamente. Lasciamole dire in santa pace quel che vuol dire: avremo ugualmente modo, poi, di far sfoggio della nostra bravura, o dei nostri buoni argomenti.
Evitiamo di intavolare argomenti intorno ai quali le persone che stanno conversando con noi non sono in grado di seguirci. Sarebbe un inutile e sciocco sfoggio di erudizione. Per lo stesso motivo evitiamo di dire parole straniere con una pronuncia ridicolmente esotica e inconsueta.
Si guardi sempre bene in faccia la persona con cui si parla. Lo sguardo basso e sfuggente dà sempre un’impressione di poca franchezza e di insincerità.
Xayde Live on stage / 2025
Umano, troppo umano! by Xayde, 2025
Dario’s dark, sometimes sinister electronic sounds, paired with aggressive guitar riffs—so intense they may lose the listener along the way, as in inner journeys/trauma with Fotofagia or situations of concrete physical pain with Umano, troppo umano!
In this new album Eternità Meccanica, with the highly representative cover art by karbokroma. the Xayde decided to go further and tell stories of interaction between machine and man, addressing philosophical themes, inner turmoil, physical illnesses, fears, but also liberation from them, through Sara’s distinctive writing aimed at immersing without judgment in the narrated situations.
Xayde’s aim, through a sometimes brutal industrial-noise combined with an unusual Recitar cantando with a strong electronic base, is the same as the storytellers of the European tradition: to tell, to pass on and to arouse curiosity.
Xayde Live on stage / 2025
Non si saluti mai, con la voce una persona che si trova dall’ai tro lato della strada. Tutt’al più si ricorra a un piccolo cenno di saluto. Non si saluti una signora accompagnata se questa non mostra, per prima, di gradire il saluto.
“Norveç’teki “Black Circle” çevresinden bazı müzisyenlerin kilise kundaklamaları ve çeşitli şiddet olaylarına karışmaları, müzikal bir sembolizmin toplumsal bir krize nasıl dönüşebileceğini ispatlamıştır.”
–Başak Köktürk Paranoyanın Cep Kitabı yazılarından alıntıdır.
Küçükken sıkça duyduğumuz bir soru vardır: “Uğurlu sayın ne?” Çoğumuz, nedenini tam bilmeden, “6” deriz. Peki bu tercih gerçekten bize mi aittir, yoksa kültürel belleğin sinsi bir yönlendirmesi mi? 90’lı yıllarda televizyonun iki kanalla sınırlı olduğu dönemleri hatırlayanlar için, Susam Sokağı’ndaki “en sevdiğim sayı 6” şarkısı bilmeyen yoktur. 6, 5 ile 7 arasında ortada durur; ne sıradan ne de yücedir. Belki de tam bu aradalık yüzünden 6 sayısının ayrı bir çekiciliği vardır. Matematiksel olarak 6, “mükemmel sayı” olarak tanımlanır; çünkü çarpanlarının toplamı da çarpımı da yine kendisini verir (1, 2 ve 3). Bu simetri özelliği nedeniyle denge ve bütünlükle ilişkilendirilmiştir. Antik öğretilerde 7 ruhu temsil ederken 6 fiziksel bedene atıfta bulunur. İki üçgenin birleşimiyle oluşan altı köşeli Davud Yıldızı, düzen ve karşıtlıkların dengesi olarak tanımlanmıştır. Sayı burada yalnızca nicelik değil, sembol hâline gelir.
Hermetik ve teolojik literatürde 6, maddesel formların temeli olarak kabul edilir ve küple temsil edilir. Doğadaki heksagonal örüntüler —bal peteği, kar tanesi, altı taç yapraklı çiçekler— bu sembolizmin görünür, doğal örneğidir. Ayrıca karbonun atom numarasının 6 olması, yaşam ile bu sayı arasında kurulan bağın bilimsel bir karşılığı olarak yorumlanır. Mezopotamya uygarlıkları, 6’nın katlarına dayanan 60’lık sayı sistemini geliştirmiş; Sümerler MÖ 4000’lerden itibaren bu sistemi zaman ve açı ölçümünde kullanmışlardır: 60 dakika, 60 saniye, 360 derece. 60 sayısının çok sayıda böleni olması hesaplamaları pratik hâle getirmiştir. Bu sistem, Babil üzerinden Yunan ve Roma dünyasına, oradan da Ortaçağ Avrupa’sına taşınmıştır.
hexakosioihexekontahexaphobia
Ancak üç 6 yan yana geldiğinde anlam değişir. İncil’in Vahiy bölümünde geçen bu sayı, “canavarın sayısı” olarak yorumlanmış ve yüzyıllar boyunca korku ile gizemin kesiştiği bir sembol olarak görülmüştür. Zamanla 666 yalnızca teolojik bir işaret olmaktan çıkmış, kültürel bir merceğe dönüşmüştür; insanlar dünyayı bu sayı üzerinden okumaya başlamıştır. 666’dan korkmanın tıp literatüründeki adı ise “hexakosioihexekontahexaphobia”dır. Böylece sayı, salt matematiksel bir değerden psikolojik bir eşiğe dönüşür. Komplo teorileri de tam burada devreye girer: İbranice’de “vav” harfinin sayısal değeri 6 olduğu için “www” kısaltmasının 666’ya karşılık geldiği iddiası uzun süredir tartışılmaktadır. Benzer biçimde, medya kuruluşları ve şirket isimleri numerolojik yöntemlerle çözümlenerek 666’ya ulaşılmaya çalışılır. Pisagorcu indirgemelerle tekrar tekrar 6’ya ulaşılması, gizli bir düzenin işareti olarak sunulur. Örneğin “FOX” kelimesinin harfleri, Pisagorcu sayı indirgeme yöntemiyle 6’ya eşitlenir. Rulet masasındaki sayıların toplamının 666 olması ya da bazı resmi amblemlerde bu sayının görülmesi de aynı zihinsel örüntünün parçalarıdır.
Benzer tartışmalar müzik frekansları üzerinden de yürütülür. 20. yüzyıl başında Avrupa’da farklı akort standartları kullanılırken, zamanla 440 Hz uluslararası referans perde olarak kabul edilmiştir. Bazı müzisyenler ve araştırmacılar, 432 Hz’in “doğal” ya da “insanla daha uyumlu” bir titreşim olduğunu savunur. Örneğin Mason olduğu bilinen Mozart, hayatı boyunca 432 Hz akor dizilimini tercih ettiği biliniyor. 1970’lere gelindiğinde Profesör Winfried Otto Schumann’ın dünyanın manyetizmasını 7.83 olarak hesaplaması (Do notası 432 Hz’e göre 8 Hz’dir) uyumluluğunu kanıtlar niteliktedir. Bu sebeple 440 Hz’in küresel standart hâline gelmesi azımsanmayacak bir çoğunluk tarafından bilinçli bir yönlendirme, bir kumpas olarak yorumlanmıştır. Bu frekansın finansal ve toplumsal etki yaratmak için kullanıldığına dair komplo teorileri II. Dünya Savaşı’na kadar uzanır. 660 Hz 3:2 oranı 440 Hz’in saf beşlisi (la notası) 1939’da uluslararası standart olarak belirlenmesine ön ayak olan Joseph Goebbels’ın Hitler propagandasında yer alan aktif isimlerden olması dikkati çekici. 66 Hz’in üçüncü oktavı olan 528 Hz’in, Satürn frekansı olarak sabitlenmesi ve askeri anlamda ticarileşmesi ise Rockefeller ve Rothschild’lerin sponsorluğunda gerçekleşmiştir. İngiliz kraliyet ailesiyle ilişkilendirilen Phillips 66 ve Amerika’nın Route 66 isimlerinin de 66 Hz’e gönderme yaptığına dair paranoyalar oldukça güçlüdür.
Blues geleneğinde, Robert Johnson’ın şeytanla yaptığına inanılan sembolik anlaşma ve “blue note”ların hüzünlü etkisi müzikle sayı arasındaki karanlık bağı güçlendirir. Caz ve bebop müziğinde, Dizzy Gillespie gibi sanatçılar ise triton gerilimini bilinçli olarak kullanmıştır.
Müzikal okumalar da sayı ile örüntüyü birleştirir. St. John the Baptist’in belirlediği gam, Do–Re–Mi–Fa–Sol–La diziliminde altı tam sesten oluşur; tekrar Do’ya döner. Si notasının frekansı oldukça kısa ve neredeyse görünmezdir (Aleteia, 2020). Dr. Joseph Puleo, bu düzenlemeden yola çıkarak altı farklı elektromanyetik ses frekansı keşfettiğini ileri sürmüştür. John Keely, 3, 6 ve 9’lu frekansların olağanüstü güçlü etkileri olduğunu belirtir. Robert Edward Grant, geometrinin donmuş ses dalgalarının oluşturduğu formlar olarak yorumlanabileceğini söyler. Müzik teorisinde bir notanın altılı aralığı, o notanın ilgili minörünü verir (ör. Do’nun ilgili minörü La). Doğada ve sinüs grafiğinin polar örüntülerinde de altı daireden oluşan “hayat çiçeği” motifi görülür.
Orta Çağ’da toplumda gerilim ve çatışma yarattığı gerekçesiyle kilise tarafından sakıncalı görülerek bir süre yasaklanan “Diabolus in musica” (triton aralığı), altı yarım tondan elde edilir. Bu aralığın disonans doğası, blues ve metal müziğin gerilim estetiğinde önemli bir rol oynamıştır. Blues geleneğinde, Robert Johnson’ın şeytanla yaptığına inanılan sembolik anlaşma ve “blue note”ların hüzünlü etkisi müzikle sayı arasındaki karanlık bağı güçlendirir. Caz ve bebop müziğinde, Dizzy Gillespie gibi sanatçılar ise triton gerilimini bilinçli olarak kullanmıştır. 1966’da kurulan Church of Satan ritüellerinde de triton merkezli drone yapıları tercih edilmiştir. Blues’tan heavy metale uzanan çizgide Black Sabbath, Slayer, Venom, Mayhem, Burzum gibi gruplar, müziklerinde bu karanlık tonları sürdürmüş; Norveç’teki “Black Circle” çevresinden bazı müzisyenlerin kilise kundaklamaları ve çeşitli şiddet olaylarına karışmaları, müzikal bir sembolizmin toplumsal bir krize nasıl dönüşebileceğini ispatlamıştır.
‘Gösterme kültüründe gösterilen şeye maruz kalan kitle, kendinde olmayanı isteyip kendi hayat varlığına öfkelenirken eleştirel bir noktaya da geliyor.‘
GÜNDELİK YAŞAMIN PORNOGRAFİSİ
–Ezgi Gizem Gülümser
“Gösterme kültürü”nün iyiden iyiye oturduğu günümüzde -evet bir kültür oldu bu- insanlar artık hayatlarını bir sanatçı edasi ile yaşıyorlar.
Günde kac sayfa kitap okudun? Günde kaç para kazandın? Nereye gittin, ne yedin ne içtin; bunları yaparken hangi ayakkabı vardı ayağında ya da hangi arabaya bindin? Pornografi senin haz aldığın şeye işaret ederken geride bir sürü şey olmaya devam eder. Neyi saklıyoruz? Birinin bir şey sakladığını bilerek dürüst olduğuna inanma çabamız nereden geliyor?
Çürüme, esasen bir şeyler kendi düzleminde ömrünü kendine göre parametrelerle kendi zaman algısı içinde bitirdiğinde gerçeklesir. Peki biz halen yaşarken çürüme evresini gösterme kültürü ile birleştirerek nasıl başlatıyoruz? Çürürken neyi bitiriyoruz ya da kendi zaman düzlemimizde öldürüyoruz? Yanıt sadece ahlak mı? Ahlak kavramını en basit tabiriyle neye indiriyoruz? Kendimize duyduğumuz saygı, hasta ve yaşlılara toplum olarak iyi bakım, hayvana ve ve ağaca verilen değer, soluduğumuz havadaki zehiri önemsememek, çalmamak gibi ögelerin tamamını ahlak tanımı içine doldurabiliriz. Ya da bireyselleşen günümüzde kendi ahlaki değerlerimizi de bu tanımın içine sokabiliriz.
Gösterme kültüründe gösterilen şeye maruz kalan kitle, kendinde olmayanı isteyip kendi hayat varlığına öfkelenirken eleştirel bir noktaya da geliyor. Bende niye yok, sorusu devasa bir alt kültür nidasindan öteye geçemiyor. Beynimizi uyuşturan dopamin kaynakları günden güne daha da çiğleşip elle hissedilebilen ve gözle görülebilenden uzaklaşıyor. Ve günlük yaşam pornografisine maruz kalan ya da buna maruz kalmaya bağımlı olan bir kitle oradan oraya sürüklenirken ne istediğini bilmeyen ve hızla sonuca varmak isteyen bireyimsiler olarak hayatlarına devam ediyor.
27 April 2026 / Berlin
İnsanlığın çürümeye belli belirsiz yaptığı övgü ve yok etmeye dayalı ben merkezci yaşam stili ufak haz parçaları peşinde koşmakla başlayıp bir ömre yayılıyor. Paylaşma niyeti adı altında başlayan her gösterme eylemi karşılığını büyük ya da küçük bir kitle ile bularak devleşiyor ya da kendi düzleminde varlığını sürdürebilecek motivasyonu kazanıp ilerliyor. Bu ilerleme biçiminden kendi hayat bakış açımıza kesik kesik bir çizgi indirdiğimizde denk gelen nokta bizim hayatımızda doğru bir noktada ise tebrikler(!) biz de gösterme kültürünü seviyoruz ve belki bunu biz de yaparız. Ya da zaten “farkında olmadan” yapıyoruzdur. Eğer ki o çizgi hayatımızda hiçbir noktaya inmiyorsa yine tebrikler, gösterme kültürüne mesafeliyiz ama belki biz de artık bu pornografinin bir ögesi olacağımız günü bilmiyoruzdur. Maruz kaldıkça aşina olduğumuz her şey gibi biz de alışığız. Aşina olduğumuz her şeyde olduğu gibi maruz kalmaya istekliyiz.
“Her şeye öyle bir ayar vermeli ki ramak kalsın patlamaya”
Kasım 1947; Radio-Information’ dan “La voix des poetes” adlı program için kırk beş dakikalık bir yayın teklifi aldığında ölümüne bir yıl vardı; bir kavram olarak vahşet tiyatrosu on ikinci yılını doldurmuş, Meksika’ dan, Tarahumaralar ülkesinden ayrılalı on bir yıl geçmiş, ülkesine döndüğünde dokuz yıllığına kapatıldığı klinikten henüz çıkmıştı. Antonin Artaud; 51 yaşındaydı, kafatası biçimsizleşmiş bir aktördü, şiirle varolmuyor yazıyla yaşıyordu, ateşin ve otun sınavından geçtiği, organlarından ve onların bağımsız işleyişinden kurtulup mutlak, ıstırapsız bir beden gibi varolmayı becerdiği tek ülkeyi, Güney Amerika’nın kızıl topraklarını arıyordu, yazısında da. Arayışın yorgunluğu bir çözünme, bir dilsizlik, bir dinginlik gibi gelmemişti, bir beden soğuması, bir duruş değildi, öfke ve taşkınlık sürüyordu, düşüncenin ve beynin yerine duyuları koyduğu, tasarısız, modelsiz, birikimsiz bir yazıya, sinir hücrelerini saydamlaştıracağı, barbar ve ilkel olanaklarla işleyen, brüt seslerle duraksız kımıldayan, bedende başlayan, bedenden sızan bir şiire, bir tiyatroya en çok inandığı dönemde, Babil’in imgesini bile kül etmeye hazırdı. Öte yandan kendisi, Antonin Artaud, daha o vakitlerde topraksız, bedensiz, hakikilikten uzak bir imgeye dönüştürülmüştü ve köpürüyordu.
Radyonun teklifini kabul etti. Edebiyat programlarından sorumlu Femarid Pouey’le yaptığı görüşmelerin ardından yayına hazırladığı Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin başlığını taşıyan parçalar bu koşullara tanıklık edecek, marazi bir umudun, karanlık bir arınma arayışının izlerini taşıyacaktı. Ancak, büyük bir şairin dizelerinin anlambilimsel, tarihsel, arkeolojik ya da mitolojik açılardan “mıncıklanmasına” asla tahammül edememiş, dizeler açıklanmaz ilkesinden şaşmamış, dahası, ayrıksın kişiliği çevresinde yaratılabilecek olası modellerden hep tiksinmiş Artaud için, başlarda pek farkına varamamış olsa da daha ilk adımda boş bir çabaydı bu belki, amacından uzak tutulacak bir uğraştı. Büyük güçlere, topluma, onun kurumlarına, “organlarına”, dinine, sanatına, gelecek tasarılarına, savaşla belirlenen ilerleme arayışına ateş püsküren, küfürler yağdıran, saldırgan bir deli şairdi görünecek olan, savaştan çıkmış Fransa’ya şizofren diliyle yaralarını ifşa edecek, edebiyat programlarının yeknesaklığına sıradışı kimliğiyle göstermelik bir ruh taşıyacaktı, kendi sesinden okuyacağı bu metinlerin uzmanlara sunacağı veriler de hesaba katılacak olursa, sıyrılmak istediği imge kabuklarına sarmalanıp katalog tutkunu Fransızlar için didik didik edilecek bir vaka olarak kitlelere sunulacaktı
Uygarlığın, sanatın ve dilin arınma anı, tıpkı erginleme süreçlerindeki gibi acının sınavından geçmekle gerçekleşecektir. Varsıllığını yok edecek bir uygarlık, birikimlerini kül edecek bir sanat, bedensel olanaklarının sonuna gidecek, ruhunu çevrimsel bir sonsuzluk makinesine değil bedensel güçlerini besleyecek bir cevhere dönüştürecek insan, ve dili bozguna uğratacak bir şair. Bir patlama.
Bunları ummuyordu Artaud, hevesliydi, iki haftada hazırladığı kısa metinler, geri planda ksilofon, tam tam, davul, borazan ve zil sesleriyle dört ağızdan yorumlanacaktı. Oyuncu arkadaşları Paule Thevenin, Roger Blin ve Maria Casares’le birlikte 28 Kasım’da stüdyoya girdi. Teknisyenler olağandışı bir iş gerçekleştirdiklerini söyleyeceklerdi kayıt sonrasında, stüdyodaki aletlere zarar verecek ölçüde hareketli ve beklenmedik bir çalışma olmuştu. Hayvan seslerinden bir senfoniydi diyecekti biri; şair bu hayvansı çığlıklar için hiçbir efekt uzmanından yardım istememiş, yer yer hiçbir anlam ifade etmeyen bütün o olağandışı sesleri yalnızca kendi gırtlağını kullanarak üretmişti. Kimi tanıklıklar stüdyoda son derece korkutucu ve saldırgan bir hava estiğini, kimileyin Artaud ve dostlarının ellerinde ziller, davullar, bir anda ayağa fırlayıp ayin dansları yapmaya başladıklarını, bu çalışmanın yalnızca aletlere zarar vermekle kalmayıp stüdyo çalışanlarının maneviyatına da dokunduğunu söyleyecekti. Radyo yönetimi olaylı geçen stüdyo kaydını görmezden gelmedi elbette, genel yayın müdürü Vladimir Porche başlığıyla bile şiddetli tepkilere yol açabilecek kaydı dinledikten sonra, yayın tarihi çoktan belirlenip ilan edilmiş dinletiyi toplumun ahlaki ve dini değerlerine bir saldırı niteliği taşıdığını öne sürerek yasaklamakta gecikmedi.
Antonin Artaud / Radio Broadcast 1948
Basit bir kayıt cihazı, dayatılan biçimleri almış, devralmış bir makine olmadığı sürece doğmamış olan her şeyi doğurabilecek bir gizilgüçtür.
Artaud’nun radyo programı sözde bir süreliğine ertelenmişti. Basının bu konudaki farklı tepkileri bir yana, radyo yönetimi içinde de anlaşmazlıklara yol açtı program. Artaud’ya teklifi götürmüş olan Femand Pouey ve Porche arasındaki tartışmaların sonunda, yönetim edebiyatçılardan oluşan bir kurul topladı. Özel bir dinletinin ardından üyeler programın yayınlanması konusunda olumlu ya da olumsuz oy verecekti. Jean Paulhan, Paul Eluard, Jean-Louis Barrault, Rene Char, Louis Jouvet ve Jean Cocteau gibi isimlerin ve sürüyle Lipp ve Flore entelektüelinin arasında Dominiken Rahip P. Laval ayrıca dikkat çekiyordu. Elli kişilik kurul programın yayınlanmasında bir sakınca görmedi, rahibin sözleri aynca ilginçti: “Acı çeken bir adamın hakiki diliyle karşı karşıyayız burada, bırakalım da Mösyö Artaud Tanrı yargısıyla işini bitirip kurtulsun.” Yine de kurulun yasağın kaldırılması yolunda bir etkisi olmadı. Müdür kararlıydı ve sonradan gelişen olaylara bakıldığında, Fransız toplumunun bu kitapta derlenen metinlerin yorumunu dinlemeye ancak yirmi yıl sonra hazır olabildiği görülüyor. Artaud yaşarken yayınlanmadı program, metinlerse çok geçmeden K. Editeur tarafından kitaplaştırıldı. Teselli armağanı olarak Artaud’nun dostları ve meraklılar için özel bir dinleti düzenlendi. Bu kapalı toplantı için Artaud, yalnızca Ivry’deki hayranları, kendisini sürekli kollayan dostları için davetiye istedi, listede şu isimler vardı:
Berber Marcel onun kalfası Robert onun çırağı Eugene patronları Mösyö Jeandreau ve lvry’nin tütüncüsü.
*
Programın serüveni kadar kılçıklı bir okuma gerektirecek bu metinler. Özellikle de Artaud imgesiyle beslenmiş okur için. Çetrefilli biçemi derinliğine ket vurmayan yapıt, kışkırtmanın ve sövgünün de el vermesiyle kısır bir okuma sürecine açılabiliyor çünkü. Oysa kanlı ve irinli kapitalizme, pislik üretip bok saçan komünizme, akıl almaz devinileriyle fizik kurallarını ve Batı uygarlığını felce uğratan İsa’ya, Tanrı merkezli metafiziğe, varoluşçuluğun cambazlıklarına karşı bir başkaldırının, bir kıyamet haberciliğinin izini sürmek parçaları fukaralaştırmaktan öteye gitmeyecektir. Bütün bunlara karşı sistemli çıkış yollan öneren bir öğretinin vaazını çözümleme çabası da öyle, biricik bir olgunun ifadesi ya da birkaç evrensel gerçeğin ifşası için hazır edilmiş kuramsal ve kavranması kolay bilgi avcılığı da. Umutsuzluğun karşısına konan soyut bir tasarı yok çünkü. Artaud’nun yarattığı, yalvaçlıklarıyla var ettiği gerçek ya da kurmaca bir evren yok, Artaud’nun bir beden olarak konduğu tuzaklı, iki yanlı, somut bir evren var. Çizgisel kara anlatıda –Amerikalıların usul usul hazırlamakta oldukları savaş…, bok kokan yer varlık kokar… vb., aktarım mı demeli bunlara?- ağır hasta bir dünya, ama umut için -umuda patlama demeli, her şeye öyle bir ayar vermeli ki… – aktarım izlencesinin karanlığı kadar zifirli ve kapalı tözler barındıran bir evren. Patlamalarla, bünyesinin anlık yok oluşuyla iyileşme şansını yakalayacak bir evren, ama iyileşme anı da hastalığı kadar zorlu, şiddetli, kanlı olacak bir evren. Ve umut olan patlamaların -ki tezahürleri de radyonun gereçlerine zarar veren hayvansı çığlıklardır, çevirideyse, katmerlenmiş ses ya da anlam birimleriyle vurgulanıp okurun sezgisine bırakılmış yapma göstergelerdir belki- beklenmedik anlarda hastalık habercisi aktarıma sızması, öte yandan Artaud’nun aktarımın da sonuna giderek onu kimi zaman ağırlığından sıyırması, havalandırması, eğretilemelerle belirsizleştirmesi –âlemlerin âlemi asla rastlaşmasın, kesişmesin diye bir daha, diyecektir-, kimi zaman da taşlaştırıp, ikonlaştırdıktan sonra patlamasına ramak bırakması -kurutanlardan haçın kökünü, diyecektir-, umutsuz varoluşla gücül umudun sürekli iç içe geçmesi, aktarımın gücünün de patlamanın gücü kadar şiddetli ve karanlık olması, birbirlerine sürekli değer sızdırıp anlam eklemeleri bu evrenin yalnızca görünürdeki hastalıklı yanının okunmasına yol açar, tek yanlı bir okumaya el verir. Yadsınanın yok edilmesi gereken olumsuzluk olduğunu, yadsmanın yadsınmasını ve aynı anda olumluyu da zorunlu kıldığını baştan kabullenmek gerek, aktarım patlamayı var edebileceği için sövgüyle bezenmiş çünkü, patlama aktarım için mevcut, sağaltıcı tözler maraz için orada ve bu aydınlık bir okuma olabilir.
Edebiyatı kurum yapan ögelerin (yayın piyasası, okul, bunlara bağlı aracılıklar ve etkinlikler, tarihsel tasarımlar ve yerleşik tanımlar) sınırında konumlanan yazarlardan Artaud’nun yapıtına bir bakış.
Uygarlığın, büyük güçlerin ve geleneğin saçtığı mikroplarla zehirlenmiş, felç olmuş, ağır, atıl, kof, taşlaşmış bedeni gibi. Artaud bu bedeni yargılar, ve ona mikrop sızdırmış güçleri, bulanık değerleriyle bu bedeni kısıtlamayı, bağlamayı sürdüren Tanrı’yı, ve onun bu amaçla geliştirdiği somut gereçleri, haçı, İsa’yı, kiliseyi. Bu beden için hazırlar patlamayı.
Bu iki gücü ayrıştırma çabasına girmeden aktarımda var sayılan -yok sayılan!- her şeyin karanlık egemenliğine sıkışıp kalmamak üzere, ve Artaud için bir kez olsun iyimser bir okuma önermek üzere, kendisiyle ters düşmek pahasına, marazın da umudun da barınağına, Artaud’nun bedenine, düşlediği bedene nüfuz etmeli. Okunacak metinler de birer beden gibi düşünülmeli, metinlerde dile gelen uygarlık da, metinleri yapan yazı da, onun gereci olan dil de. Bir ideal olarak beden, sürekli devinen, iş gören, durağanlıktan uzak bir yarar getiren, mikroplardan arınmış, olası işlevleri ve işleyişleri sınırlandırılmamış, belli organlarının işleyişine indirgenmemiş bir arı bünyedir. Basit bir kayıt cihazı, dayatılan biçimleri almış, devralmış bir makine olmadığı sürece doğmamış olan her şeyi doğurabilecek bir gizilgüçtür. Ama edimleri düşünülmüş bir modele, tasarlanmış bir biçeme bağlı kaldığı sürece parazitlidir, ek organlar geliştirmiştir, sakildir, kendini zor taşır, sinirsel donanımı zedelenmiş, arızalı bir yapı olmaya yargılıdır, öyleyken ölüme gider. Uygarlığın, büyük güçlerin ve geleneğin saçtığı mikroplarla zehirlenmiş, felç olmuş, ağır, atıl, kof, taşlaşmış bedeni gibi. Artaud bu bedeni yargılar, ve ona mikrop sızdırmış güçleri, bulanık değerleriyle bu bedeni kısıtlamayı, bağlamayı sürdüren Tanrı’yı, ve onun bu amaçla geliştirdiği somut gereçleri, haçı, İsa’yı, kiliseyi. Bu beden için hazırlar patlamayı. Bu bedenden taşacak yeni bünye için. Bunun için önerilen patlama eşiği de ikinci metinde (Tutuguri Kara Güneş Ayini) açıkça okunabilir.
Ancak kurtuluş umudunu dile getirirken uzandığı alanın ve bu alanın gerecinin, Batı sanatının ve dilinin de birer beden olarak mikrop kapmış olduğunu bilir. Edebiyat kaygısı gütmeyen, harf ve imge yığınlarından, büyük yapıt birikintilerinden sıyrılmış bir yazıyla, poetikayla işi olmayan bir şiirle karşılaşmak bu açıdan şaşırtıcı olmamalı. Artaud’nun yazıdaki dili tiyatrodaki bedeni gibi devinir. Her sözcük, her kavram, her dize, kendisi için uygun görülmüş, sınırları ve ölçüsü önceden belirlenmiş bir alanın dışına akmalı, yüzyıllar boyu dayatılmış içeriklerden, hali hazırda göndergelerden sıyrılmalıdır. Yapı, değer ve işlev kavramlarını hiçe sayan bu dil, ilkel ve kökene dönük olmalıdır. Tıpkı uygarlığın bedeni gibi. Deleuze “arı bir itki dili” olarak tanımlar bunu, sözcüklerin anlamlarını bütünüyle yitirdikleri temel bir düzenin dilin organik yapısının yerini aldığını söyler. Yine de basit bir boşlatma işleminden, bir silicilikten çok, işin temelinde dili devindirmek, sözü eyleme çevirmek olduğuna göre, hammaddesini layıkıyla kullanan bir dilin hakiki anlamları arayışından ve bunları açık etmesinden söz etmek daha doğru olur -“ruh” dediğinde, bedenin ateşini canlı tutan bir soluğa gönderir, sonsuzluk kaygısı güdülerek törenlerle köreltilmiş ve bedeni de tüketmiş soyut bir kavrama değil. Artaud, Meksika’da totem ayinleri ve afsunlarla arındırdığı bedeni gibi bir beden arzular yazı için, taşkın, güçlü, uykuya dalmamış bir şiir bünyesi…
Uygarlığın, sanatın ve dilin arınma anı, tıpkı erginleme süreçlerindeki gibi acının sınavından geçmekle gerçekleşecektir. Varsıllığını yok edecek bir uygarlık, birikimlerini kül edecek bir sanat, bedensel olanaklarının sonuna gidecek, ruhunu çevrimsel bir sonsuzluk makinesine değil bedensel güçlerini besleyecek bir cevhere dönüştürecek insan, ve dili bozguna uğratacak bir şair. Bir patlama.
“İnsan rüyadayken bunun bir rüya olduğunu nasıl anlar? Rüyasında uyandığında başka bir düşe uyanmadığından nasıl emin olabilir? Hiçbir zaman emin olabilir mi?” –Gözde GENÇ
………..’in bir dizi felsefi düş animasyonlarından oluşan “Waking Life” çok kademeli tabir edilen filmlerden; her sahne dalgalanan bir tablo niyetine seyredilebilir, her bölüm ayrı bir felsefi akımın temsilcisi olarak fişlenebilir, ve son olarak düş örgüsü çözümlenmeye çalışılabilir.
İlk bölümler gerçek gibidir. Bunların rüya olduğunu seyirci kahramanla eşzamanlı anlar. Kahramanın bir türlü uyanamadığını, daha doğrusu sürekli uyandığını ama bir türlü gerçek hayata uyanamadığını da yine onunla birlikte fark eder. Filmde “lucid dream”den ilk kez o zaman bahsedilir. İnsan rüyadayken bunun bir rüya olduğunu nasıl anlar? Rüyasında uyandığında başka bir düşe uyanmadığından nasıl emin olabilir? Hiçbir zaman emin olabilir mi?
“Lucid dream” ya da “berrak rüya”, belki en basit haliyle insanın rüya gördüğünün farkında olarak gördüğü rüya olarak tanımlanıyor. İnsan bazen düş gördüğünü fark edebilir, hatta bazen düşte olduğunun farkında olarak düşünü yönlendirebilir. Belki bu insanın bilinçli olarak bilinçaltında dolaşması da sayılabilir. Ama “lucid dream” kavramında çok daha derin anlamlar arayanlar var. Bunun sembolik düzenle koşullanmış algıların ötesinde bir kavrayış ve hatta keşif yöntemi –bu yöntemle neyin keşfedilebileceğini herkes kendi karar versin-olarak kullanılabileceği öne sürülüyor.
Yine de film sadece düşsel ve felsefi bir görsel şölen olmanın ötesinde vurucu çıkışlar yapıyor. Filmin finalinde yönetmenin kendisine tilt oynarken Philip K. Dick’in meşhur hikayesini anlattırması hiç de boş bir hareket değil. Hikaye şu: Philip K. Dick “Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis” adlı kitabını yazdıktan yıllar sonra, kitabında yazdığı bir sahneyi aynen yaşar. Yani arabası bozulan bir zenciyi arabasına alır, bir benzin istasyonuna götürür, orada bir anda fark eder. Zencinin adı kitaptaki zencinin adıyla aynıdır, aynı mizansende, aynı konuşmayı tekrarlamaktadırlar. Dick zaten bu olayla bir hayli sarsılmıştır, ama dahası da olur. Dick dindar bir adam değildir, incili de hayatında eline almamıştır. Ama bir gün tesadüfen karşısına incilden bir bölüm çıkar, ve bu bölümde anlatılan hikaye, kişiler, isimler, daha önce “Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis”te yazdığı sonra da gerçek hayatta bizzat yaşadığı o olaya bire bir denk düşmektedir. Dick’in kendi tabiriyle, bu yok sayılamayacak, tesadüftür denip geçilemeyecek bir olaydır. Bunu hayal etmiştir, sonra yaşamıştır, sonra da incilde okumuştur. Ve bu, en azından, imkansız saydığımız bir şeyin imkansız olmadığını gösterir. Yani “nedensellik belki de sandığımız gibi işlemiyor”, diye düşünür Dick. Biz her şeyi bu gerçeklik üzerine kurmuş olabiliriz, ama ya bunun altında yatan başka bir gerçeklik varsa! Hiç değişmeyen, koşullardan, kişilerden ve zamandan bağımsız bir gerçeklik! O zaman o hep oradadır, ve bizim üzerine ördüğümüz sembolik düzen belki de sadece bir kılıftır. O halde kılıf zaman zaman yarılır, ve altından bir şey çıkar. O da diğer her şeyle bağdaşmayan, apayrı bir şey olabilir. Ama bu nedenle onu yok saymak mı gerekir? Dick, “Böyle bir şeyi yok sayamadım,” diyor. “Ne olduğunu bilmiyorum, bir açıklamam yok, ama arıyorum…”
Dick’in tescilli bir paranoyak ve şizofren olmasını bu noktada bir kenara itelemek gerekebilir. Çünkü zaten şizofreninin tanımı bir nevi sembolik düzene uymamak, paranoyanınki de ondan şüphe etmek değil midir? En azından bu olayda adamın gayet mantıklı sebepleri var gibi görünüyor. Üstelik zamandan mekandan bağımsız her daim tekerrür eden aşkın bir gerçekliğin varlığından emin olan milyarlarca dini bütün insan sağlam sayılırken, bunu uhrevi olmayan nedenlerle arayan bir adamın ağır şizofreni vakası olması ilginç.
P. K. Dick alternatifi kafasının içinde arar. O kafanın çok fazla çalıştığına hiç şüphe yok. “Ubik”te ruhu, “Albemuth Özgür Radyo”da mistisizmi, “Yüksek Şatodaki Adam” da kaderi kurgulayışı son derece eşsiz ve dahiyane olmakla birlikte, bence dönüp dolaşıp söylemek istediği bir tek şey var: Her şey sandığımızdan çok başka olabilir. Belki de değildir, belki de her şey sandığımız, öğrendiğimiz gibidir, ama belki de değildir!
İşte o zaman “Dikkat et! Dikkat et! Dikkat et!”
Filmde bu sözle başlayan çarpıcı bölüm ise Lorca’ya atfedilmiştir. “Rüya görmeyenleri iguanalar ısıracak,” sözü, belki de sadece fantastik bir şiirsellikten ibaret değildir. Belki bu bir uyarıdır. Kimbilir, belki de Lorca, Dali’nin ünlü tablosunda resmedildiği veya “Bunuel ve Hazreti Süleyman’ın Masası” filminde yaptığı gibi, gerçekten denizi kaldırıp altına bakmıştır…
Waking Life (2001) is an animated philosophical drama directed by Richard Linklater. Presented in a visually striking rotoscope animation style, the film explores deep conversations about dreams, consciousness, free will, identity, and the nature of reality. Through a series of thought-provoking encounters, it invites viewers to reflect on the meaning of existence and the mysteries of the human mind. A groundbreaking work of indie cinema, Waking Life is both intellectually stimulating and visually mesmerizing.
William John Sculley
UYUMAYAN ŞEHİR
Frederico Garcia Lorca
Gökte kimse uyumaz. Kimse, hiç kimse.
Hiç kimse uyumaz.
Ay yaratıkları sinsice dolaşıp koklar kulübelerin etrafını.
Rüya görmeyenleri gelip ısırır canlı iguanalar,
ve kırık ruhunun telaşına düşen adam sokağın köşesinde
sessizce bekleyen o inanılmaz timsaha koşar
yukarıda sessizce itiraz ederken yıldızlar.
Dünyada kimse uyumaz. Kimse, hiç kimse.
Hiç kimse uyumaz.
Uzaklardaki bir mezarlıkta bir ceset
üç yıldır inler
çünkü kırlar çok kuru dizlerindeki
ve bu sabah gömülen çocuk öyle çok ağladı ki
onu susturmak için köpekleri çağırmak gerek.
Hayat bir rüya değil. Dikkat et! Dikkat et!
Nemli toprağı yemek için düşeriz merdivenlerden
ya da tırmanırız karın bıçak sırtına ölmüş yıldızçiçeği sesleriyle
Ama unutkanlık diye bir şey yok, rüyalar yok;
beden var. Öpüşler bağlar ağzımızı
taze acılardan bir çalılıkta
ve her kimin acılar canını yakıyorsa acısı sonsuzdur
ve ölümden korkan kimse ölümü taşır omzunda.
Bir gün
atlar salonlarda yaşayacak
ve öfkeli karıncalar ineklerin gözlerine sığınmış sarı göklere atacaklar kendilerini
Başka bir gün de
toplanmış kelebeklerin dirilişini seyredeceğiz
gri süngerlerin ve sessiz gemilerin ülkesinden geçeceğiz
yüzüğümüz parlayacak ve güller fışkıracak dilimizden
Dikkat! Dikkat et! Dikkat et!
İnsanlarda hala pençe ve fırtınanın izleri,
ve ağlayan çocuk hiç bilmemiş köprünün icat edildiğini
ne de ölü adam, başıyla pabucundan başka hiçbir şeyi olmayan,
onları iguanalarla yılanların beklediği duvara götürmeli
ayı dişlerinin beklediği
bir de çocuğun mumyalanmış eli
en sonunda da şiddetli bir mavi ürpertiyle devenin kürkünün beklediği.
Gökte kimse uyumaz. Kimse, hiç kimse.
Hiç kimse uyumaz.
Hele biri gözünü yumsun
kırbaç, çocuklar, kırbaç!
Orada göz alabildiğine açık gözler
ve ateş üzerinde yaralar
Hiç kimse uyumuyor bu dünyada! Kimse, hiç kimse.
Söylediğim gibi.
Hiç kimse uyumuyor.
Ama biri bu mabetlerde bir gecede çok fazla turba yetiştirse,
sahnenin gizli kapılarını açsa, ay ışığında görebilirdi
Devrilmiş kadehleri, ve zehri, ve meşum kafatasını tiyatrolardaki.
KARANLIK ÖLÜMÜN GAZELİ
Frederico Garcia Lorca / Türkçesi: Gözde Genç
Elmaların uykusu uyumak istediğim
Mezarlık işlerinden uzakta
Açık denizlerde kalbini yarıp açmak isteyen
şu çocuğun uykusunu uyumak
Ölünün hiç kanının akmadığını anlatmasınlar yine bana
dağılan ağzın su için nasıl yalvardığını
Çimlerin yataklık ettiği işkence seanslarını da duymayayım
ne de ayın işini nasıl şafaktan önce gördüğünü
yılan gibi burnuyla
Sadece yarım saniye uyumak istediğim
bir saniye, bir dakika, yüz yıl
ama herkes bilsin yaşadığımı,
dudaklarımın içinde altın bir yemlikle,
batı rüzgarlarının küçük arkadaşı olduğumu,
kendi göz yaşlarımın gölgesi olduğumu fil büyüklüğünde.
Gün doğarken üzerime bir örtü atın
çünkü şafak avuç avuç karınca atacak üstüme,
ve biraz sert su dökecek pabuçlarımın yüzüne
şafağın akrep kıskaçları üzerinden kaysın diye.
Çünkü elmaların uykusu uyumak istediğim
ve hazin bir şarkı öğrenmek beni bu dünyadan temizleyecek
Anneler öğle yemeklerini paketliyor Çocuklar silahlarını bir utancın gizlediği sakinlikle hamburgerlerini ısırıyorlar kolalarını yudumluyorlar tekmeye kafa uzatıyorlar mermiye kafa atıyorlar; terk edilmişler kendi sesine bir karanlığın gizlediği sükunetle: doğanın bittiği yerde insanlık başlıyor
Bu ambulans ne zamandır burada?
çünkü artık bir gamze de değildir suratımdaki jilet yarası, çocuklar batıya sürdü atlarını terminallerde soğuk saçlarını taradı gölgeler ve ikiye böldüler ihtiyarları ikiye böldüler çocukları ve onları gizledi soğuk hava depoları ve sürüldüler doğuya
Bu ambulans ne zamandır burada?
Yetişkinler için yeni dijital oyuncaklar: gözlerini kıs ve hiçbir şey söyleme yalnız bir su tankı bile insanı hüzünlendirebilir Dünyanın eti ne kadar lezzetli? İnsanın tadı ne kadar lezzetli? Yalnızlığın kanı ne kadar lezzetli? Devletin bittiği yerde Allah başlıyor.
Başımı sallıyorum. Bunu o kadar çok söyledi ki artık anlamını kaybetti. Artık bunu söylediğinde gözümün önüne ölüsü gelmiyor. Kızardeşime bakıyorum, o dönüp bakmıyor bile. Çamur sıvalı pencereden dışarı bakıyor. Sanki bir şey görebilirmiş gibi. O pencereye bakmak, bizden kaçmak demek. Ona kızıyorum. İnadına “Peki,” diyorum, “Peki Anne.” Kızkardeşime bakıyorum, istiyorum ki incinsin, annesinin artık benim annem olduğunu düşünüp üzülsün, ne de olsa benden önce sadece onun annesiydi. Ama aldırdığı falan yok, domuz gibi pencereye bakıyor sadece.
Sessizlik içinde oturuyoruz.
“Eskiden olsa,” diye mırıldanıyor kızkardeşim, “sıkılınca dışarı çıkardık.”
“Nereye?”
“Gezmeye, hava almaya…”
Hep böyle şeyler söylüyor. Nedense sürekli dışarı çıkmak istiyor. Ne varsa dışarıda? Oysa burası dışarıdan daha güzel. Her yerden daha güzel.
Annem kalkıp yanına gidiyor, saçlarını okşamak istiyor, ama o öyle aptal ki… Hemen ağlamaya başlıyor. “Ne zaman?” diye ağlıyor, “Ne zaman buradan çıkabileceğiz?”
“Annem, “Bilmiyorum,” diyor. “Yakında… Böyle sürüp gitmeyecektir, yakında düzelir. Merak etme, yakında…” Susup iç geçiriyor, “Ne yapabiliriz ki,” diyor.
İşimize dönüyoruz. Ben güzel çalışıyorum, kızkardeşim hiç bir işe yaramıyor. Annem onun nesini seviyor bilmiyorum. Hep sorun çıkarıyor, hep mutsuz, hep şikayetçi. Her zaman dışarı çıkmak istiyor, varsa yoksa dışarısı. Keşke annem bıraksa da çıkıp görse gününü. Dışarı çıkan herkes ölüyor mu acaba gerçekten, hem onu da anlamış oluruz.
“Ben ölünce,” diyor annem… “Biliyoruz,” diyor kızkardeşim, “Ne yapacağımızı biliyoruz anne, sus artık.” Yine ağlamaya başlıyor. O olmasa annemle çok daha mutlu olurduk.
Annem de üzgün ama o un bittiği için üzgün. Müşterimiz bu gece de gelmezse yarın yine yiyecek bir şey olmayacak. O nasıl ölmeden gelebiliyor buraya kadar, demek dışarısı o kadar da kötü değil…
Annem başını iki elinin arasına aldı gene, hep başı ağrıyor. Kızkardeşim bu kadar çok ağlamasa ağrımaz.
“Anne,” diyorum. “Ya adam bir daha gelmezse? Yani öldüyse…”
“Yerine başkası gelir. Umarım öyle olur…” Bu adamı hiç görmedik. Hep gece geliyor, paketleri alıyor, bize un bırakıyor, sonra da gidiyor. Yerine başkası gelse anlamayız, birileri geldiği sürece sorun olmaz. Tabii annem yaşadığı sürece. Annem iç geçiriyor, “Adam ölürse, işi başkasına kalacak. Ben ölürsem bu işin size kalacağı gibi. İyi bir iş bu, böyle yaşayabilirsiniz.”
“Ölmek böyle yaşamaktan daha iyi.” Kızkardeşim yine saçmalıyor. Annem üzülecek.
“Belki de öyledir,” diyor annem, “ama yine de ecelinle ölmek iyidir.”
“Ecelinle ölmek mi?”
Annem bana bakıyor, beni kızkardeşimi sevdiği gibi sevmiyor, ama olsun, “Kendiliğinden yani,” diyor.
Bu kendiliğinden ölmek meselesi kafamı karıştırıyor. Özellikle geceleri. Geceleri çalışamıyoruz. Işık yok. Yapacak hiç bir iş olmadığında, karanlıkta sessizce yatıp düşünüyorum. Eski günleri biraz hatırlıyorum, dışarı çıktığımız zamanları. Eski evimi, onu çok az hatırlıyorum. Kızkardeşimle oraya giderdik, uzun zamandır gidemedik. Orayı severdi, ben istemezdim ama hatırı için giderdim. Onun için terminali açar parolaları girerdim, o ağda oyalanırken ben de eski eşyaları karıştırıp ben yokken neler olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. Bazen hoşumuza giden şeyleri buraya getirmek için yanımıza alırdık. Bozuk bir telefor, bir elektron mikroskopu, küçük renkli şişelerde çeşit çeşit katalizörler, bir mikroreaktör, portatif bir damıtma kolonu, artık hiç bir işimize yaramayan bir mutfak koteri, bir sürü ıvır zıvır. Bir de moleküler tarayıcı getirmiştik, bunun ne işe yaradığını bilmiyordum ama nasıl çalıştığını biliyordum. İlk zamanlar saçlarımızın, yara kabuklarımızın, sümüğümüzün molekül haritalarını çıkarıp eğlenmiştik ama sonra sıkıldık. O zamanlar eğlenirdik. Dışarı çıkabildiğimiz zamanlar. Şimdi de yapabiliriz aslında, burada ya da orada, ne farkeder ki, ama artık olmuyor. Neden böyle oldu bilmiyorum. Ama değişen o, ben değilim. Boynu inceldi, yüzünde tuhaf lekeler var. Sürekli somurtmaktan yüzü uzadı. Kolları bacakları o kadar beyaz ki dokunsam moraracak gibi. Çok çirkinleşti. Artık biribirimize sarılıp yatmıyoruz. Saçları da güzel kokmuyor.
Annemin kokusunu çok seviyorum ama. Eskiden de öyleydi. Gerçek annem de güzel kokardı. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü son gidişimizde eski evden kokusunu getirdim. Ama o farklıydı. İşte, o artık yok, sadece kokusu burada, bu şişenin içinde, ne kadar garip, yüzünü hiç hatırlamıyorum. Oysa annem, şimdiki annem, benim ve kızkardeşimin annesi olan annemiz hamur gibi kokuyor. Ama bana çok güzel geliyor, şu parfümden bile güzel. Yeni unlar böyle kokmuyor. Hiç kokmuyor.
Merak ediyorum, gerçek annem eceliyle öldü mü acaba? Yani, kendiliğinden…
Annem usul usul müşterisiyle konuşuyor. “Ben öldüğüm zaman” diyor, nedense bu ölüm meselesini kafasına taktı, “böyle devam etmemesi için hiç bir neden yok. Kızlar siparişleri hazırlamaya devam edecekler. Sorun çıkmayacak. Ben…,” duraksıyor, sesi titriyor, “size güvenmek istiyorum.” Adamın ne dediğini duyamıyorum.
Fısıldıyor.
“Biliyorum,” diyor annem. “Çok kötü, çok kötü, hiç bir şey yapamazlar.Herşey böyle kalmalı.”
Adam yine bir şeyler fısıldıyor.
“Orasını düşünmek istemiyorum,” diyor annem. Kapı kapandıktan sonra ağlıyor. Bir bu eksikti…
Buzluktan kazıdığımız buz parçalarını eritip kaplara doldurduk. Annem alt kattaki yaşlı adamın sudan öldüğünden emin, o yüzden tek güvenilir su kaynağının hava olduğuna karar verdi. Donan hava nemini idareli kullanmalıyız. Tadı çok bayat ama insan çok susayınca umursamıyor. Su dolu kaplara azar azar sentetik un atıyoruz. Anında şişiyorlar. Kokusuz hamurdan küçük parçalar koparıp elimizde top top yapıyoruz. Hamur toplarını ağzımıza atıyoruz. Dilimizle ezip çiğnemeden yutuyoruz. Bazen eski günleri özlüyorum, şimdi pek fazla özlemiyorum, onun yerine kaygılanıyorum. Annem de kızkardeşim de çok az yiyorlar. Annem ikide bir de bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıyor, sonra vazgeçiyor. Kızkardeşim sonunda kalkıp içeri gidiyor, çok işimiz var. Ben de arkasından gidiyorum.
Odanın ortasında durmuş kımıldamadan bakıyor. Masanın üstündeki yaratığı görüyorum. Canlı.
Etrafı koklayarak duvarın dibine kadar gidiyor, orada durup ön ayaklarını kaldırıyor, o da bize bakıyor. Burnu, bıyıkları oynuyor. İnanamıyorum, böyle bir şeyi hayatımda ilk kez görüyorum. Canlı bir hayvan.
Dile çığlık atıyor. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Ne zamandır bu kadar yüksek bir ses duymamıştım, garip hissediyorum.
Annem koşarak geliyor. Yüzü karışmış. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Fare kaçmış bile.
“Fare,” diyorum. “Evde fare var.”
Annem rahatlıyor. “Ah, o mu?” elini göğsüne bastırıyor, “Kırçıl mıydı?”
“Nasıl?”
“Bir tane var, biliyorum. Kırçıl gri, çok yaşlanmış artık. O muydu acaba?”
Annem gülüyor. “Hiç.” diyor. “Bir şey yapmamız gerekmez.”
“Eskiden fare görenler ne yaparlardı?”
“Öldürürlerdi.”
“A? Yenir mi o?”
Annem güldü, “Değmez.”
“Neden öldürürlerdi o zaman?”
Annem omuz silkiyor, “Bilmem ki, fareleri öldürmek çok normaldi. Öldürmemek için hiç bir neden yoktu da ondan herhalde.” Tuhaf bir gülüşle gülüyor, “Aslında bakıyorum da, değişen tek şey… ” Yüzü hala çok tuhaf.
“Aslında değişen bir şey yok sanırım…”
Yüzüne bakıp bir şey söylemesini bekliyoruz.
Kızkardeşim, “Ne yapacağız şimdi?” diyor.
“Hiç,” diyor annem.
“Biz öldürmeyecek miyiz?” diyorum.
“Hayır,” diyor Sun Annem. “Biz asla öldürmeyeceğiz.” Sesinde ürkütücü bir kesinlik var. “Eceliyle ölmesini bekleyeceğiz.”
Charismatic gangsta Prolifik & the secrets he hides from society
With a legacy built on hard work and dedication, Prolifik continues to push the boundaries of underground hip-hop, solidifying his position as a respected figure in the scene.
Starting in the group Colt 45, Prolifik released his debut album “Children Of The Darkside” in 2005. He then established himself as a solo artist, playing shows across the Midwest and collaborating with other notable underground artists. As a founding member of the Hot Box Boyz, Prolifik toured the nation and released the criticallyacclaimed HBB EP before the group’s eventual breakup in 2010.After a six-year hiatus, Prolifik returned with a vengeance, releasing his debut solo album “Prolifik 1990” in 2016. The album’s success led to a record deal with Force 5 Records, where he dropped his sophomore album “Cabin Fever” in 2020, featuring some of the biggest names in the underground. Most recently, Prolifik joined forces with They Liv3, releasing their self-titled album in 2023, which charted at #42 on the iTunes hip-hop charts.
Horrorcore Magazine #30
Interview by Kirk Chewning
HORRORCORE Magazine / issue 30 / November 2016
How long have you been in the scene?
I’ve been writing and have been involved with music since 2004, but wasn’t able to record my first track until 2006.
How many albums have you released?
My first album was a group project called “Colt 45” that was developed in 2006 with my lil bro, the album was called “Children Of The Darkside” and was released for free on the web in 2008. My seconed project was the “Hot Box Boyz Demo” in early 2010 and was also free on the web. My First Full Length “Prolifik” album “EST. 1990” came out this past September of 2016.
The brand new single, “Ooh La La” from Prolifik
Horrorcore Magazine #30
“To many younger artist are trying to be who they are inspired by, its ok to take notes but turn it into your own craft.” –PROLIFIK
Download Prolifik’s new single “Rollin On” featuring Mars from your favorite digital music provider!
Prolifik is a Wisconsin-bred, Milwaukee-based rapper who’s been making waves in the hip-hop scene since 2004. With roots in the underground movement “Wicked Wisconsin,” Prolifik’s career spans nearly two decades, marked by perseverance, creativity, and a relentless pursuit of his art.
Have any albums or projects in the works?
I am currently working on my next album called “Cabin Fever” that is expected to be released early to mid 2017.
The DRP, Rick Dogg, Jaysin Logik, Prolifik, and King Relik opened up for Rehab at The Annex, in Madison, WI on 12.2.22
“I’ve opened for a lot of people! Some bigger names, would be Kottonmouth Kings, Saint Dog & DGAF, Prozak, ABK, Sen Dog of Cypress Hill, Twisted Insane, Mars & Kung Fu Vampire, just to name a few.” –PROLIFIK
If you could tell an upcoming artist ONE thing what would be your advice?
Be unique, don’t try to be like everyone else, be creative and speak from the heart, that will take you a long way! To many younger artist are trying to be who they are inspired by, its ok to take notes but turn it into your own craft.
Where can we find your music?
You can find most of my music soundcloud.com/Prolifik-1990 any updates of mine will be posted on facebook.com/Prolifik608
Any last words?
I would really like to thank Horrorcore Magazine for giving me the oppertunity to be apart of this and spreading my music. Big shout out to my family, Rick Dogg, The DRP, Damien Quinn and everyone apart of Wicked Wisconsin tor pushing me and supporting me!
Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. Bir kitapta adımın geçmesini istiyorum. Bir değil birçok kitapta adım geçecek. Bu kitabı şuan ben yazıyorum.
Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok ve yeterince sıkı giyindiysem motorumda saçlarımı savurarak, karlar üstünde Amorna gezegeninde sen arkamdan sımsıkı sarılmışken, beni kokladığını, bedenimi ve ruhumu hatırlamak için tüm nefesinle her şeyimi içine çektiğini biliyorum… Aşkın molekülerli bir vampir gibi.
Amorna gezegeninin derinliklerine doğru ilerliyorum.
Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. İbreme yansımış kirpiklerimle hız göstergesini takip ediyorum. Aynada yüzünü görüyorum
Arkamda, bizim bir gezegenimiz var çok iyi ,çok iyi diye fısır fısır konuşuyorsun seni dinlerken korkuyorum ama bir yandan da belli bir hızın altında korkmaya gerek yok diye tekrarlıyorum
Gözyaşların boynuma düşüp oradan sırtıma doğru ilerliyor. Ağlamayı kesmeni diliyorum. Neden kask takmadığımı düşünüyorum. Ağlamanı anlayıp gaza basıyorum.
Yakıt almak için buhar atlar ormanının girişindeki yerde duruyorum. Depoyu doldurup ormana dalıyoruz.
Arkamda kıpır kıpır hareket edip dengemi bozuyorsun.
Dilara Özden aka AlternateCyborg
Biraz duraklayıp, buharlaşıp öylece kalan atları izliyoruz. Sen meraklı bir çocuk gibi çok şaşırıyorsun bu beni heyecanlandırıp eğlendiriyor. Biraz daha ilerliyorum
Amorna gezegeni tuhaflıklarla dolu, kendimi bu tuhaflıklara alışık hissediyorum ama bir maceranın içinde olmak içten içe keyiflendiriyor beni, sana diyecek yok.
On izotop saati ilerliyorum. Varacağımız bir yer yok gibi. soğuk farkındalığını kaybetmiş, çırılçıplak bir kış pamuğu gibi, bir içime çekilip bir dışıma veriyorum kendimi ısıyı hissetmiyorum.
Buhar atlar ormanından sonra kuru sahaya varıyorum.
Kuru sahada belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. Motordan inip sana bakıyorum ve hala ordasın.
TONY SLIPPAZ AKA SLIPPAZ DADON / 2025 RESURRECTION
“I’ve witnessed almost everything one can witness from the good to bad; my story has stories within them, that are genuine and that’s what makes me different, tells my story through my eyes, my way!” –SLIPPAZ
April 2026 / İstanbul – New York
First of all, I want to thank you for the interest you’ve shown in my amateur webzine. It’s really cool to hear from you—it’s like facing your fears! As an MC who’s battled alongside and shared the stage with key figures in the New York hardcore scene for so long, I was honestly disappointed to find almost no written material about you online.
I do all of my work myself, I’m kinda anti social and don’t jump on to others connections, so I slip right through just doing what I do!
Is there no longer as much value placed on music writing or intellectual depth as there used to be?
I def think there is, I’ve seen some good write ups recently, just maybe lack of interviewing the underdog cause everyone chasing a name to attach to!
Or is it that kids passionate about underground publishing—those who really put their minds to this work—are gradually becoming powerless under the hegemony of bigger platforms like YouTube or social media?
I believe social media has shaped the way people support or work, everyone rather use a cheat code and go for what viral instead of making something viral.
What do you want to say?
I wanna say I appreciate you taking your time to interview me and anyone who hasn’t heard me check it out may not be your cup of tea but it’s something you can enjoy, refreshing!
Slippaz, Rivet Joseph & Danny Diablo / NY 2026
Tony Slippaz ‘2 Sides’ directed by Whiz Kid Jerm / Produced by Carnage The God in collaboration with John Solinas
Slippaz, Danny Diablo & William Trag Yage (2026) Albany, N.Y.
“When I went through my federal charges a lot of people left my side – a lot – Diablo never did; its why I go so much love for him!”–SLIPPAZ
Some serious MCs lament that hip-hop culture is becoming increasingly degenerate and simplistic—do you agree?
I believe the whole world has become simplistic, so there hip hop follows…
From your perspective, considering the music you make and your life experiences, what have you witnessed in your personal history?
I’ve witnessed almost everything one can witness from the good to bad, my story has stories within them, that are genuine and that’s what makes me different, tells my story through my eyes my way !
How would you summarize the phases that hip-hop, rap, or hardcore music has gone through, based on your own observations and experiences?
I believe it’s growing as all of humanity – 100 years ago none of this existed – music started with no hold and I feel slowly grew to be molded !
“Some still break the mold but you gotta find them.”–SLIPPAZ
“The game is def more for the listeners, without them we don’t exist – ask the under dog – so much Welton not searched but so much work being done off of love for creativity !!! That I love most about music – I hate people who waste time or talent.“ –SLIPPAZ
Given your close ties to old-school legends like Danny Diablo, I imagine you’re been part of the scene since the ’90s.
I actually was a street guy and a bit younger then most of them. I didn’t really be introduced to the scene till I met Danny Diablo and we met on a street level but been doing music ever since – when I went through my federal charges alot of people left my side – a lot – Diablo never did; its why I go so much love for him!
Instead of focusing on an album release, artists are choosing to release singles at regular intervals. How would you interpret this shift, considering both the positive and negative impacts of the internet and digital services on music?
I actually signed up for BMI a long time before I started releasing music and I remember they use to email letter on how to be a better artist and one was always drop single and not albums cause if you ever go to show your number your albums says don’t look like they flopped – grow with single and when they demand give then the hole thing.
There are also critics who, taking both artists and listeners into account, argue that this system is exploitative.
The game is def more for the listeners, without them we don’t exist – ask the under dog – so much Welton not searched but so much work being done off of love for creativity !!! That I love most about music – I hate people who waste time or talent.
Special guest is E Train Records recording artist, TONY SLIPPAZ talking about his newest release, The Button Man”
TONY SLIPPAZ !!
“Music always related to me of the street stuggle. Thug life was really an agenda pushed by the government, but it’s a life of many perceptions to different people.” –SLIPPAZ
I’m a 90s baby a product of the 80s crack era – my mother was a junky and my father a piece of shit so that music always related to me of the street stuggle.
Tony Slippaz ‘Relax Your Mind’ Directed by Whiz Kid Jerm, 2022
“I believe being a gangster is stupid, someone who doesn’t think consciously, no thought of consequences or others lives – sometimes it a faze, sometimes it how some people grow.” –SLIPPAZ
How and to what extent is being masculine and tough important for you in life and art?
Protection of my loved ones – I have a child – younger brothers and sisters – also a masculine man should protect those weaker than them!
*This conversation took place between eRmano (Istanbul) & Tony Slippaz (New York) on April 26, 2026, via Facebook Messenger. And our work will continue…