Yeraltından Yerüstüne Bir Anti-Star: CEYDA ATAY

Ceyda Atay, Burgaz Adası 2024

“Samimiyet, müzik türü ve yapım yöntemi ne olursa olsun önemli bence. Sesle yapılan her türlü kompozisyon benim için heyecan verici olabiliyor. Bu albümde, tüm kayıtlar kendi zaman dilimlerinde bir bütün olarak çalındı.”

Biraz 80’ler, biraz blues, biraz alternatif, daha çok da grunge esintileri var. Rock’n Roll ruhunun son kırıntılarını tatmış, 90’ların şarkılarını dinleyerek büyümüş, öylesini yapmayı hayal etmiş, belki takılıp kalmış, ama belki de iyi ki bırakmamış bir insan olarak, aslında özlem duyduğum ve şimdilerde ihtiyaç duyulduğunu da hissettiğim bir müzik yapmak istedim. Mesela trenle bir yere giderken bir albümü baştan sona dinlerdik, hayaller kurar, heyecana kapılır, üzgünsek umut dolar, güç bulur ya da üzüntümüzü, öfkemizi yaşardık, ya da evde son ses açıp bağırarak eşlik ederdik. Ben bu hisleri yaşatabilecek bir albüm yapmak istedim. Bunun için de sıcak bir bağ kurmak kesinlikle önemli.

Hayalimdeki müziği yapıyorum diyerek yola çıktım ama bunun bir risk değil aksine bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Biraz da güncel rock sesleri ve sözleri duymaya ihtiyacımız var gibi geliyor. Riskli olan tarafı, parçaları single’lar şeklinde değil de bir albüm olarak çıkarmış olmam olabilir ama bu da tercih ettiğim bir şeydi çünkü bir duygu bütünlüğü vardı ve ben daha fazla biriktirmek istemedim. Hayalimde çok farklı müzikler yapmak da var. Şu an dünyanın her yerinde hâlâ rock, metal, punk türevleri yapılıyor; yeni gruplar çıkıyor. Amaç çok satmak olunca işin şekli ve boyutu değişebiliyor elbette ama çok “yeraltı” bir müzik de değil yaptığım, o yüzden ortada bir yerdeyim.


MUAF Kadıköy Konser_19.12.2023_Pt.2

“Zaman önüme ne getirir bilemiyorum ama farklı tarzlar ve yöntemler deneyerek ömrümün sonuna kadar müzik yapmaya devam etmek istiyorum.”

Müzik ve mimari birbirini kesinlikle besliyor ve hatta çok benziyor diyebiliriz. Ritim, doku, yapı gibi kavramlardan tutun, tasarlaması, detayları çözmesi, sonrasında hayata geçirme uygulama süreci, sunmasına kadar neredeyse aynı. İlgilendiğim konuları bir potada eritebilmek müthiş güzel bir his. Mekanların insan yaşantısını nasıl biçimlendirdiğine zaten bir mimar olarak senelerdir kafa yoruyorum, MİAM’da yazdığım tez de, canlı müzik mekanlarının kültürel değeri ile ilgiliydi. Şimdilerde ise mekanların işitme algımızı nasıl biçimlendirdiği ile ilgilenmeye başladım, hep öğrenmek istediğim bir konuydu ve ülkemizde çok az uzman var, bu yüzden kendimi şanslı hissediyorum.


Ceyda Atay ‘Sarkaç’ Live, Ali İsmail Korkmaz Parkı 2024

27 Şubay 2025

“Albümü baştan sona dinleyin.”

Kayıtlarınızı neredeyse müdahalesiz bıraktığınızı söylüyorsunuz. Bu tercih, müziğinizde nasıl bir gerçeklik arayışına işaret ediyor?

Evet bu özellikle prodüktörüm Hakan Kurşun’un tercihiydi. Her kanalı baştan sona canlı kaydettik. Volkan Öktem, üzerine canlı çaldı, ben şarkıları baştan sona söyledim. Kayıt bambaşka bir tecrübe, inanılmaz bir vücut ve ses hakimiyeti gerektiriyor. Bambaşka bir konsantrasyon. Yine de kayıtlarda neredeyse hiç düzenleme yapılmadı. Doğal ses tonum ve kusurlarım ile albümün içten bir havası oldu. Bu benim karakterimle de örtüşüyor aslında. Samimi olmak benim için insan ilişkilerinde de en önemli şey. Çoğu insan kendisiyle ve hatalarıyla yüzleşemeden bir maske ardında rol yaparak yaşıyor. Bu bence kendini tanımanın ve ilerlemenin önündeki en büyük engel. Kayıt sürecinde de heyecanlanıyorsunuz, çağrışımlar oluyor, daha önce hiç albüm çıkarmamışsınız kendinizi bile çok tanımıyorsunuz, çalıştığınız kişi de özellikle şarkılarla bir bağ kurabildiyse kendi dünyasından bir şeyler koyuyor vs. Benim için çok öğretici bir süreç oldu. // Kaynak: dergy.com ve sanatatak.com


Özlem Tekin – Herkes Şanslı Doğmuyor (Cover) 2023

“Kültürel çeşitlilik dünyada bir kalkınma hedefi olarak belirlenmesine rağmen biz hep aynı sanatçıları, aynı mekânlarda izliyoruz. Sanki Türkiye’de başka şehirlerde başka konser salonları başka müzisyenler başka (çok çeşitli) müzik türleri yokmuş gibi…”

Sizce günümüz müzik sahnesinin en büyük eksikliği nedir?

Bence en büyük eksik küçük müzik sahnelerinin önemsenmemesi ve başı-boş desteksiz bırakılması. Ülkemiz şartlarında nasıl olur bilmiyorum ama bu tür mekânlara kültür mekânları gözüyle bakılmalı, çalışanların sosyal hakları gözetilmeli vs. İngiltere ve Amerika’da bu tür mekânların yok olmaması için büyük dernekler var. (MVT, NIVA). Çünkü bu mekânlarda hem yeni müzisyenler yetişiyor hem birçok müzisyen geçimini sağlıyor hem de bu mekânlar, dinleyici ve tüm bileşenleri ile birlikte bir kültürü yaşatıyor. Kültürel çeşitlilik dünyada bir kalkınma hedefi olarak belirlenmesine rağmen biz hep aynı sanatçıları, aynı mekânlarda izliyoruz. Sanki Türkiye’de başka şehirlerde başka konser salonları başka müzisyenler başka (çok çeşitli) müzik türleri yokmuş gibi… Bu konuyla ilgili konferanslarda sunumlar yaptım, uzun uzun tartışılması gereken bir konu, ama bu sektörde pandemiden beri ara ara yapılan müzik endüstrisi tartışmalarında ben yer alamadım mesela. Sebep aynı… Tabii ekonomik politikaların etkisini de yadsıyamayız, şehirleşme tek bir merkeze toplanma vs. Hani sürdürülebilirlikten bahsediyoruz ya; ekonomik, kültürel, sosyal ya da iklim temelinde olsun, lokalleşme ortak bir çözüm olarak gözüküyor. Bu bakış açısının, bu sektörde eksik olan “dayanışma”nın da önünü açabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum.

SHE ROCKS !!

ceyda atay » apple music

Kendini güçlü hissetmek isteyenler için şarkılarımla burdayım!

CEYDA ATAY ‘DÜN’

25 Years Of Punk Ethics: A Fat Wreck Punk-U-Mentary (2016)

A Fat Wreck

The Fat Wreck Chords Story

Fat Wreck Chords… The influential music label proud to say they’ve spent the past 25 years “raining punk rock.” A Fat Wreck tells the story of founders Fat Mike (of the legendary punk band NOFX) and his ex-wife Erin Kelly-Burkett, spanning the birth, growth, struggles, and survival of the Fat Wreck Chords label. Half inspirational story of chosen family and community, half debauchery and occasionally involuntary drug use…A Fat Wreck blazes exciting nerd ground in the cinematic genre of puppet-driven punk rock music documen- tary filmmaking. If you only see one film featuring a dominatrix spanking a puppet in your lifetime… Make it A Fat Wreck!


A Fat Wreck: The Punk-u-Mentary [Open-Ended] Films 

25 Years Of Punk Ethics, Chosen Family, And Surviving The Music Business

Film Review: A Fat Wreck – The Punk-u-Mentary

newnoisemagazine.com

Fat Wreck Chords knows punk rock. After helping Brett Gurewitz at Epitaph Records for a week, label owner “Fat” Mike Burkett borrowed $20K from his Dad in 1990. Inspired by the seeming ease of the process, he began Fat to become a leader in the punk scene’s second wave, and continues invigorating each ongoing era. It’s not easy to run a record label, especially as the industry landscape has morphed in the past 15 years. With the accessibility of great tunes flooding the internet, the public sees music as commodity rather than creativity. So effectively, there isn’t a giant pile of gold when bands sign to Fat, but that doesn’t stop punk officials (badge and card-carrying) from crying heresy or sell-out when they join the label. The Fat crew seems undeterred and just don’t give a shit about naysayers, though. As you watch A Fat Wreck, it is clear that the label exists as a clubhouse of friends and family creating music out of passion.

The style of this documentary makes that crystal clear. Charting the history of core bands around since its inception, the doc is rich with segue elements. As you’re learning about a trajectory album-by-album timeline, signature tracks snap in for each, wrapping up in an 8-bit Nintendo animation of each band. Adding to the visuals, Jennie Cotterill of Bad Cop / Bad Cop created foam puppets for the label heroes. These characters act out scenes not caught on tape as dubbed over audio narrates. It’s like watching Sesame Street, if Sesame Street included a bit more partying and sunken eyelids.

With drug use and heavy drinking as par for many bands, you wonder how the label manages to function. Mike signs most bands, records with them, and parties with them. The day-to-day operations become clear with a peak into their San Francisco office—It’s Erin Burkett making sure that all of the details fall into place. Mike’s figurehead image as a narcotic-cornucopia eschews him from these responsibilities, and this gets him in trouble with fellow labels. Mike Park of Asian Man Records and Fat Mike both speak out about their roles and responsibilities as creators and curators.

Park says it’s irresponsible to promote heavy substance use, rather that there should focus on intelligence in punk rock. Fat Mike simply retorts that Park is crazy for believing in Noah’s Ark. This segment is followed by a story of Sam King from Get Dead dosing Fat Mike’s drink. A misplaced hallucinogenic animation sequence follows. It’s a funny visual, but seems clunky with the flow of the film narrative. This type of pacing is the hindrance of the doc as a whole. Music and imagery are edited together with quick, rough transitions—like an early draft for a music video. All of the ideas splatter into one another like a loose mood board. I suppose this fits the rhythm of the music, but visually it’s a bit too up and down.

Learning band history from a reliable source (not Wikipedia … El Hefé did NOT go to Berklee School of Music) is the most gratifying. As producer and sound engineer Ryan Greene talks about the recording process, his sporadic tricks for creating a sound are revealed. He is the master of the “Fat Sound” we’ve all admired for decades. These insider notes are like the percentages and facts that baseball fans crave. If you’re passionate about punk, this documentary fills in your scorecard. Odd tales of how to make it on the label are here, and we see Fat Mike pee from a rooftop. What else could you ask for from a documentary covering Fat Wreck Chords?

This feature length documentary film follows the early history of Fat Wreck Chords, from its founding by Fat Mike and his then wife Erin Burkett, through its cultural zenith in the late 1990’s.

afatwreck.com

Don’t forget the visit, buy or rent the movie !!


Emma Cline’ın Misafir’i üzerine: Geçici Cennetler, Kalıcı Tehlike

Emma Cline ‘The Guest’

Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.

Gökhan Gençay

Emma Cline’ın Misafir’i, tıpkı 2016’da edebiyat dünyasında büyük yankı uyandıran ilk romanı Kızlar gibi, aldatıcı derecede basit görünen bir çıkış noktasına sahip. Yüzeyde bakıldığında kısa bir zaman dilimine sıkışmış, tek bir karakterin hayatta kalma manevralarını izleyen minimal bir metin gibi duruyor. Oysa Cline’ın asıl becerisi romanın her satırında gözler önünde belirginleşiyor: Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.

Misafir, Long Island’da yazın sonuna denk gelen birkaç gün boyunca, plajdan plaja, havuz başlarından malikânelere savrulan bir hareket hâlinin tasviri. Bu coğrafya da tesadüfen seçilmemiş, tabii ki. ABD burjuvası açısından servetin sergilendiği gösterilerle dolu, mevsimlik bir cennet orası. İlişkilerin geçici, misafirliğin ise neredeyse ontolojik bir statüye dönüştüğü bu habitatta, Cline karakterini sürekli yerinden ediyor. Alex hiçbir mekâna gerçekten ait değil, her evde yabancı, her yatakta geçici, her partide reddedilme potansiyeli taşıyan bir özne.

Romanın merkezindeki 22 yaşındaki eskort Alex, Cline’ın en güçlü buluşlarından biri aslında. Tam manasıyla akışkan bir karakter; kimliğini, dilini, geçmişini bulunduğu ortama göre yeniden biçimlendirmenin ustası. Öyle ki, hayatta kalma stratejisi sabit bir özden değil, sonsuz bir doğaçlama yeteneğinden besleniyor. Onu tam anlamıyla kurban olarak görmemizi istemiyor Cline. Alex’i ilginç kılan, sürekli bir eşikte durması; manipülasyonla çaresizlik, hesapçılıkla içgüdü, kendini pazarlamayla toptan yok olma arasında bir yerlerde salınıyor sürekli.

Alex’in kendisinden otuz yaş büyük, varlıklı Simon’la ilişkisi romanın motor gücü. Simon, yalnızca bir erkek arkadaş ya da müşteri değil; bir yaşam tarzının, güvenliğin ve sınıfsal sıçrama ihtimalinin vücut bulmuş hâli. Alex’in maddi koşulları —kirasını ödeyememesi, müşteri kaybı, çaldığı para— onu zaten uçurumun kenarına getirmiş durumda. Simon’ın yazlığına gidişi, romantik bir jestten çok, bir kurtuluş hamlesi onun için; geçici ama hayati.


Eileen Noise ‘You Weren’t There’

Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?

Alex’in geçmişini geride bırakıp Simon’ın lüks dünyasına sızma hamlesi, romanın temel gerilimini oluşturuyor. Çünkü Cline, bu “sızma”yı bir başarı hikâyesi olarak değil, tehlikeli bir kumar hamlesi olarak aktarıyor. Alex’in en büyük “sermayesi” bedeni, cazibesi ve sezgileri, ama bu sermaye ziyadesiyle kırılgan ve sürekliliği garanti değil. Roman boyunca okur, her sohbetin, her bakışın, her davetin arkasında yatan sessiz soruların varlığını hissediyor: Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?

Cline’ın dili özellikle süslü değil; mesafeli, neredeyse klinik bir soğukkanlılıkla yol alıyor roman boyunca. Alex’in iç dünyasını tasvir ederken melodrama yaslanmıyor. Panik ve arzu çoğu zaman küçük jestlerle, yarım kalan düşüncelerle, bakışlar üzerinden kendini ele veriyor. Bu bilinçli minimalizm, romanın gerilimini yükselten ana unsurlardan biri. Büyük olaylardan ziyade küçük, anlık sapmaların felaket yaratabileceği bir atmosfer inşa ediyor Cline.

Misafir, yüzeysel bakıldığında “birkaç günün hikâyesi” gibi görünse de alttan alta ABD’nin sınıf yapısı, genç kadın bedeninin dolaşım ekonomisindeki yeri ve varlıklıların yeni kültürel normlarının doğası üzerine sert bir alegori içeriyor. Alex’in sürekli hareket hâlinde oluşu, yalnızca kişisel bir huzursuzluktan kaynaklanmıyor sonuç olarak, kapitalist bolluk sahnelerinin çevresinde dolaşan görünmez emekçilerin, arzu nesnelerinin ve misafir statüsündekilerin yapısal güvencesizliğinin bir sembolü o.

Sonuçta Misafir, bir yükseliş anlatısı değil, bir çöküşün anatomisi. 

The Form of Time: SUPREME MYSTIC ‘Kala Rupa’

Shred Master Flex OG: Guitar & Back up Vocals / Luis Ulloa: Keys / Chino Noir: Vocals & Bass / Shank Nasty on Drums

Sanskritçe’de “zamanın biçimi” anlamına gelen “Kala Rupa”, bir albümden çok daha fazlasıdır. Yaşam, ölüm, karma, illüzyon ve içsel devrim için verilen mücadeleyi doğrudan yansıtan bir aynadır. Her şarkı, onlarca yıllık yaşam deneyimlerinden damıtılmış destansı bir yolculuğun parçasıdır.

Detroit, Michigan merkezli stoner/grunge/post-hardcore grubu Supreme Mystic, 3 Ekim 2025’te MahaVishnu Records / Third House Communications tarafından yayınlanan ilk albümleri “Kala Rupa”yla müzik dünyasına sağlam bir adım attı. Bojan Bidovc / doomed-nation.com

C Squared Music’in izniyle:

Makine gürültülerinin ve isyan ateşinin dinmediği Detroit’in kalbinden yeni bir ses yükseliyor. Bu can alıcı, ham ve yakıcı ses, hiç şüphesiz grubun müzikal öfkesinden çok daha eski ve daha güçlü bir şeyin alameti. Bu ses Supreme Mystic’e ait ve grubun ilk albümü “Kala Rupa”, adeta benlik, amaç ve dönüşüme adanmış bir deklarasyon niteliğinde.

Grup, underground hardcore sahnesinin tanınmış isimlerinde Mike Couls a.k.a. Chino Noir tarafından kuruluyor. On üç yaşında kulüplerde çalmaya başlayan Couls, yirmili yaşlarına geldiğinde büyük plak şirketleriyle anlaşmalar imzalıyor ve bas gitarıyla sahnede unutulmaz izler bırakan varlığıyla zamanla bu kaosun içinden kendi yolunu çizmeye başlıyor. Couls, hardcore müzik dünyasının her zaman ünlü ve saygı duyulan gruplarının bir parçasıydı. Cold As Life, Sworn Enemy, Merauder, Terror ve Cro-Mags ile dünya turnelerine çıktı, efsanelerle aynı sahneyi paylaştı ve sahne içinde ve dışındaki mücadelelerden her seferinde galip çıkmayı başardı. Ancak bu grupların hiçbiri, Supreme Mystic’in şu an yaptığı gibi onun sesini taşıyamadı.

During the filming of Supreme Mystic’s “Halo of Vultures” music video
Supreme Mystic “Halo of Vultures” 2025 / Directed by Aaron Lumsden, Akuro Productions
A scene from the music video for Supreme Mystic’s “Halo of Vultures”

»Kala Rupa«, meaning “the form of time” in Sanskrit, is more than a record. It is a mirror. It looks directly into life, death, karma, illusion, and the struggle for inner evolution. Each song is a piece of a larger journey, built on decades of lived experience.

Sanskritçe’de “zamanın biçimi” anlamına gelen “Kala Rupa”, bir albümden çok daha fazlasıdır. Yaşam, ölüm, karma, illüzyon ve içsel devrim için verilen mücadeleyi doğrudan yansıtan bir aynadır. Her şarkı, onlarca yıllık yaşam deneyimlerinden damıtılmış destansı bir yolculuğun parçasıdır. Bu yeni bir müzik tarzı denemek için girişilen bir iş veya yan proje değil; Couls, Supreme Mystic ile sadece bir müzisyen olarak değil, bir elçi olarak da ilk kez tam anlamıyla kendini öne çıkarmıştır.

Albüm, stoner rock, post-hardcore, sludge, grunge ve doom türlerinden esintiler taşıyor, ancak kategorize etmek bu kadar basit değil. Ağırlığı çoğu zaman acımasızca, ancak bir güç gösterisi değil bu ağırlık. Distorsiyon katmanlarının altında, müzikleri ruhsallığa, felsefeye, ve hatta eski Vedik bilgeliğine kadar uzanıyor. Bunlar, zor kazanılmış içgörüler ve materyalist dünyanın tuzaklarının üstesinden gelme içgüdüsüyle yazılmış kavgacı ve aşkınlık dolu şarkılar.

Şekilciliğin acizliğini besleyen bir dünyada ihaneti ve kıskançlığı anlatan “Stealing Beauty” şarkısıyla başlayan albüm, geneline yayılan dürüstlük ve meydan okumacı temalarıyla dikkat çekiyor. “Halo Of Vultures” kötü niyetle etrafta dolaşanları hedef alırken, “Colorblind” cehaletin bir silah olarak kullanılmasını ve parçalara ayrılmış bir dünyanın ruhsal hastalığını anlatıyor. “Transmigration of the Soul” ve albüme ismini veren şarkıs “Kala Rupa”, dinleyiciyi metafizik bir dünyaya davet ediyor, benliğin görünmeyen yolculuğunu ve ‘zaman’ın düşman değil, bir öğretmen olduğu gerçeğiyle bizi yüzleştiriyor.


Supreme Mystic “Stealing Beauty”

Bu müzik, sınırları görmüş, hayatta kalmayı başarmış ve dönüşümünü becerebilmiş olanlar içindir.

Couls’a, Detroit’in deneyimli müzisyenleri ve enerjisi eşlik ediyor. Davulcu Jeff Shankin, Universal Stomp ve Earthmover gibi Detroit’in önemli gruplarında çaldığı onlarca yıllık ağır groove ve gürültülü ritimleri albüme taşıyor. Berklee’de eğitim almış, teknik becerisi ve mistik performansıyla Detroit’te tanınan gitarist Alfredo Riojas, hassas ve etkileyici bir ses, black metal ve spiritüel müziğe derin bir ilgi besleyen Honduraslı genç klavyeci Luis Ulloa ise albüme armonik renklerle farklı bir atmosfer katıyor. Birlikte, koca bir salonu yerle bir edebilecek veya dinleyicileri başka bir dünyaya taşıyabilecek güçlü bir ses yüzeyi oluşturuyorlar.

Mike Couls a.k.a. Chino Noir on stage (2024)

This is music for those who have seen the edge, survived, and returned changed.

Supreme Mystic ‘Kala Rupa’ X25

» ORDER

KALA RUPA ON 12″ VINLY


Photo by Mikel Pfeiffer^Digital Racket

Supreme Mystic’i diğerlerinden ayıran şey niyetleridir. Bu grup nostalji peşindeki bir kitleye hitap etmiyor, tamamen Krishna Bilinci’ne dayanıyor, A.C. Bhaktivedanta Swami Prabhupada’nın öğretileriyle şekillenmiş sözleriyle Sanskrit mantralar ve kutsal metinlere doğrudan atıflarla birlikte çalıyor. Bu, bir trend ya da nefret dolu bir heavy-metal değil; bu, içsel bir silah olarak müziktir ve amaçları yıkıcılıktan ziyade kurtuluştur.

Elbetteki bu durum hiçbir şeyin yumuşak ya da steril olduğu anlamına da gelmiyor. Supreme Mystic, Detroit’in sertliğinden doğuyor ve yörenin tarihsel ağırlığını da taşıyor. Buna, Couls’un hayatını şekillendiren trajediler, kavgalar ve direnişin kendisi de dahildir. Kötü şöhretli Rouge Rampage olayında babasını kaybetmesi, Cold As Life’ın orijinal solistinin ölümü, Cro-Mags olayından kaynaklanan yaralar ve iyileşmeye giden uzun ve acılarla dolu bir yol, yeni projede silinmiş değil; aksine içselleştirilmiş. Geçmiş unutulmamış, adeta bir yakıta dönüştürülmüş.

Fakat en zor zamanlarda bile, “Kala Rupa” umut duygusunu elden bırakmıyor. Dinleyicileri yalnızca azdırmaya değil, uyandırmaya da çalışıyor. Bu müzik, sınırları görmüş, hayatta kalmayı başarmış ve dönüşümünü becerebilmiş olanlar içindir.Bu acıdan kaçmak değil, uyanmış gözler ve açık bir kalple hayata yeniden yönelmekle ilgilidir. Bu albüm, yaralar, inanç, ritim ve kararlılık üzerine inşa edilmiştir.

Resource: Bojan Bidovc / doomed-nation.com


Alfredo Riojas: Guitars & back up vocals / Luis Ulloa: Keys / Chino Noir: Vocals & Bass / Jeff Shankin: Drums

DETROIT HARDCORE

Yoğunluk ve kararlılığın eşit ölçüde birleştiği Supreme Mystic, sıradan bir metal grubunun ötesinde ses ve ruhun hareketidir.

Chino Noir Vocals, Bass
Alfredo Riojas Guitar
Jeff Shankin Drums
Luis Ulloa Keyboards
Aaron Starzec Guitar


KALA RUPA !!

Listen to “Kala Rupa” on all major digital platforms!

MahaVishnu Records / Third House Communications

Supreme Mystic, Michigan, Detroit’ten gelen, hardcore ve metalin sertliğini Vedik felsefenin derinliğiyle birleştiren, ruhani bir modern rock grubudur. 2023 yılında solist ve basçı Chino Noir (Cold As Life, Sworn Enemy, Merauder ve Cro-Mags ile yaptığı çalışmalarla tanınan Mike Couls’un evrimleşmiş takma adı) tarafından kurulan grup, bir ömür boyu süren müzikal savaşlardan ve kişisel dönüşümlerden ilham almaktadır. Mo-Metal ve DefRoc olarak tanımlanan müzikleri, post-hardcore, stoner rock, grunge, doom ve groove metal unsurlarını, ruhsal gelişim, ezoterik temalar ve içsel devrimden kaynaklanan mesajlarla bir araya getirir.

suprememysticepk.com «

The Core of the Eye

Beklenmedik EP: Skarhead x Integrity

Skarhead x Integrity Split

Life is art!” -Danny Diablo

90’lı yıllarda, biri çıkıp bana Skarhead ve Integrity’nin split EP yayınlanacağını söyleseydi, onu odadan kovardım. Burada tatsız ayrıntılara girmeyeceğim, fakat o zamanlar Skarhead’den Danny “Ezec” ile Integrity’den Dwid Hellion arasında hiçbir dostluk kalmadığı ortadaydı. Bu yüzden, iki grubun güçlerini birleştirerek 12 inçlik bir albüm çıkaracakları ve iki solist arasındaki husumeti geride bırakacakları yakın zamanda açıklandığında ne kadar şaşırdığımı anlayabilirsiniz. Carlos Ramirez / NO ECHO

Ezec’e Skarhead x Integrity split albümü hakkında sorduğumda, NYHC’nin emektar ismi bu beklenmedik işbirliğinin ardındaki ilham kaynağını net bir şekilde açıkladı: “İkimiz de o pislik Chubby Fresh’ten nefret ediyoruz.” Bu konunun tarihçesini bilmeyen okuyucular için, Chubby Fresh [Tony Pines] Cleveland’lı bir grup olan One Life Crew’un kurucu davulcusudur ve bu grup hakkında pek çok efsane vardır.

Ezec şöyle devam etti: “Dwid’le geçen sene internette konuşmaya başladık, Chubby hakkında geyik yaptık, sonra hayat ve müzik hakkında konuşmaya devam ettik. Sonra da [Static Era Records’un sahibi] Jay Reason’a ulaşarak, onun plak şirketinden bir split vinil albüm çıkarmak için onunla iletişime geçtim!

“Dwid okey verdiğinde, bu albümün dünyayı alt üst edeceğini anladım! Müzik, sanat ve sözler resmen ateş gibi, dostum! Her açıdan! Albümün çıkmasını ve birlikte konserler vermeyi sabırsızlıkla bekliyorum.”

Dwid, sohbetimiz sırasında yeni split EP’nin ortaya çıkışını daha diplomatik bir şekilde açıkladı. “Danny ve ben birbirimize mesajlaşıyorduk ve bu konuşmalardan bir split albüm yapma fikri ortaya çıktı,” dedi. “Kaydedilen tüm şarkılar, sağlam ve tutkulu temalara sahip güçlü şarkılar oldu.”


Die By The Gun · Danny Diablo · Psywarfare · Tony Slippaz

Albümdeki diğer işbirliklerinde ise Dwid, Skarhead’in “Till’ Death We Part” parçasında yer alırken, “Die by the Gun” parçası ise onun Psywarfare projesi tarafından üretildi. Dwid, “Hombre ve ben, Danny ve Tony Slippaz’ın rap yapması için birkaç çılgın beat hazırladık” dedi.

“Devil Down”da Integrity, klasik kayıtlarındaki havayı estiriyor. Bu, kayıtlarda kimlerin çaldığını öğrendiğinizde pek şaşırmayacaksınız. “Gitarda Aaron Melnick çalıyor, ve bu da grubun 90’lar havasını yakalamasına kesinlikle yardımcı oluyor.”

Aaron Melnick, Integrity ile birlikte Middlesex County College, NJ’de sahne alıyor, 1994⁣. (Fotoğraf: Justin Moulder)

“Die by the Gun” hakkında konuşurken, No Echo’nun dikkatli okuyucuları bu şarkının ilk versiyonunu hatırlayabilirler. “Bu şarkıyı Danny Diablo ile birlikte yaptık ve 2005 yılında büyük ses getirdi. Ben de bu şarkıyı alıp tersine çevirdim,” diye gülerek cevap verdi, şarkının yeni yorumunu sorduğumda.

Skarhead @ Ieperfest 2008 (Fotoğraf: Michelle Olaya)

“Hayat sanattır!” -Danny Diablo

Ezec, split albümdeki daha geleneksel bir sound’a sahip Skarhead parçası “Till’ Death We Part”ta kendisine eşlik eden müzisyenlerden bahsetti. “Bulldoze’dan Zack [Thorne] ve Crown of Thornz’dan Dimi [Douvas] ile her zaman birlikte çalıyorum. Zack gitar ve bas çaldı, Dimi ise davulları çaldı. Ben olmadan stüdyoya girip Jersey’de Jay Bayway ile kayıt yaptılar!

“Sonra Brooklyn’deki Lord Jewish’in stüdyosuna gidip vokalleri kaydettim. Onların yaptıklarını dinledim ve vokaller için müziği kesip yapıştırmam gerekti. Sonra Big Rob ve Lord Jewish’in bana eşlik etmesini sağladım. Big Rob gitar soloyu üstlendi. Dwid ise yurtdışındaki stüdyosundan vokalleri kaydetti!”

“Die by the Gun” ile ilgili olarak Ezec şöyle dedi: “E-Train Records sanatçısı Tony Slippaz’ı da parçaya dahil ettim. Sonuç harika oldu ve gelecek yıl Static Era Records’ta Danny Diablo x Psywarfare EP’sini çıkarmayı planlıyoruz. Hayat sanattır!”

Integrity @ Great American Hardcore Fest, Revere, MA, 2009. (Fotoğraf: Reid Haithcock)

“I generally do not pay attention to public opinion; I have always acted on my own personal interests.” -Dwid

Skarhead x Integrity’nin split-ep haberi duyurulduğunda birçok kişi şaşırdığı için, vokaliste bu tür haberleri ne kadar yakından takip ettiğini sordum ve cevabı klasik Dwid tarzındaydı: “Başkalarının görüşlerine genelde pek aldırmam; daha çok kişisel çıkarları doğrultusunda hareket eden biriyim.”

Kaynak: NO ECHO / Carlos Ramirez, 10.31.2025


The Skarhead x Integrity split is available on vinyl via Static Era Records

Skarhead x Integrity split albümü, Static Era Records tarafından vinil formatında satışa sunulmuştur.

» staticerarecords.com

Skarhead x Integrity Split EP

Sitüasyonizm, Otomasyon ve Yapay Zeka Çağında Felsefe

Shocking Report from the Earth

Sitüasyonizm ve Otomasyon

Internationale Situationniste #1  / Haziran 1958

İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?

Şimdiye kadar, hiç kimsenin otomasyonun sunduklarını sonuna kadar irdelemeye cesaret edememesi son derece şaşırtıcı ve bu yüzden, otomasyona dair henüz gerçek bir bakış açısı geliştiremedik. Otomasyonu gizliden gizliye toplumsal yaşama dahil etmeye çalışanlar çoğunlukla mühendisler, bilim insanları ve sosyologlar gibi gözükse de, otomasyon artık sosyalist üretim yönetimi ve serbest zamanın mesaiye kıyasla değeri meselelerinin merkezinde bulunuyor. Otomasyon sorunsalı, olumlu ve olumsuz birçok ihtimalin tartışılmasını gerektiren bir mesele.

Sosyalizmin amacı bolluktur. Mümkün olduğunca çok ürünü, mümkün olduğunca fazla insana ulaştırmayı hedefler; ki bu da istatistiksel olarak, öngörülemeyen olayların neredeyse tamamen göz ardı edilebilecek seviyeye indirgenmesini gerektirir. Ürün sayısındaki artış, her bir ürünün değerini azaltır. İnsan üretisi tüm ürünlerin “nötr değere” indirgendiği bu tür bir değerden düşürme,  tamamen bilimsel bir sosyalist gelişimin tabiri caizse kaçınılmaz sonucu olacaktır. Ne yazık ki, entelektüellerin çoğu bu mekanik yeniden üretim fikrinin ötesine geçemiyor ve insanlığı kasvetli, simetrik bir geleceğe hazırlıyorlar. Benzersizlik üzerine çalışmada uzmanlaşmış sanatçılar ise bu sebeple, her geçen gün sosyalizme karşı düşmanlığa varacak raddede tavır almaya devam ediyor. Diğer taraftan, sosyalist politikacılar ise sanatın gücünü ve özgünlüğünü ortaya koyan her şeye şüphe ile yaklaşıyorlar.

Konformist konumlarından ötürü politikacılar, bugüne kadar kültüre ve ekonomiye dair geliştirdikleri görüşleri temelinden sarsan bu otomasyon konusuna kötü bir ruh hali ile yaklaşıyor. Her “avangard” eğilimde, otomasyona karşı kendi ayağına sıkan bir tutuma, ya da en iyi ihtimalle, otomasyonun ilk aşamaları sayesinde yakınlığından kuşku duyulamayacak bir geleceğin olumlu taraflarının yetersiz değerlendirilmesine rastlıyoruz. Aynı zamanda, gerici güçler de aptalca bir iyimserlik sergiliyor.

Bu noktada, kısa bir anekdottan bahsetmek yerinde olacak. Geçtiğimiz yıl Quatrième Internationale dergisinde, militan Marksist Livio Maitan, bir İtalyan rahibin boş zamanlarındaki artıştan bahsediyordu ve şöyle diyordu: “Yeni toplumun insanının mevcut toplumdakiyle aynı olacağına inanmak yanlıştır. Gerçekte, bizim tahayyül edebileceğimizden çok daha farklı ihtiyaçları olacaktır.” Ruhun diyalektik rolü, olanakları arzu edilen formlara yönlendirmektir. Burada Maitan, Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi, “yeni toplumun unsurlarının her zaman eski toplum dahilinde biçimlendiğini” unutuyor. Yeni bir yaşamın unsurları, halihazırda aramızda–kültür düzlemi dahilinde- biçimleniyor olmalı ve bu tartışmayı geliştirmek bizim elimizde. 

Bireylerin potansiyelini ve üretim enerjisini eksiksiz biçimde serbest bırakmaya yönelen sosyalizm, otomasyona baktığında ancak bireylerin etkin olmayan enerjisini dışa aktarabilen yeni provokasyonlarla ilişkisi ile ilerici kılınabilecek, ilerleme karşıtı bir eğilim görmek zorunda kalacaktır. Şayet otomasyon, bilim insanları ve teknisyenlerin iddia ettiği gibi insanı özgürleştirmenin yeni bir aracı ise, halihazırdaki beşeri faaliyetlerin de ötesine geçilmesini sağladığı anlamına gelir. Bu, kişilerin otomasyon tasavvurunu aşmasını sağlayacak aktif bir düşünme sürecine girmesini gerektirir. İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?

Louis Salleron otomasyon üzerine çalışmalarından birinde, “ilerlemeye dair neredeyse her zaman olduğu gibi, otomasyon da yerini aldıklarından veya bastırdıklarından daha fazlasını ekliyor” diyor. “Otomasyon tek başına, faaliyet olasılığına ne ekliyor? Anladığımız kadarıyla, eylemi tamamen kendi alanına zaptediyor.”

A I – MACHINE RAMPAGE

Assos’ta Felsefe ‘Yapay Zeka Felsefesi’ 7-8 Şubat 2025

Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz.

Endüstrileşme krizi, bir tüketim ve üretim krizidir. Üretim krizi, tüketim krizinden daha önemlidir çünkü üretim, tüketimi şekillendirir. Bireysel düzeye aktardığımızda bu fikir, vermenin almaktan daha iyi olduğu savının eşdeğeridir; zaptetmektense ekleyip geliştirebilmek. Bu sebeple otomasyon iki karşıt perspektifte değerlendirilebilir: Otomatikleşen üretim, bireyleri üretime kişisel bir şeyler katmaktan yoksun kılar fakat aynı zamanda insan enerjisini kitleler halinde yeniden üretim ve yaratıcılıktan uzak faaliyetlerden kurtarır. Bu nedenle otomasyonun değeri onu aşan ve yeni insan enerjilerini üstün bir seviyede serbest bırakan projelere bağlıdır.

Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak. 

Kültürdeki deneysel faaliyetler bugün bu emsalsiz alanda yapılmakta. Burada kendi bacağına sıkan tavır, yani devrin olanaklarına teslim olmak (Edgar Morin’in sözleriyle “geçmişin kemiklerini kemirmek”) halinden memnun olan eski avangardın bir belirtisidir. Benayoun adlı bir sürrealist, sürrealizmin en güncel ifade aracı Surréalisme Même’in ikinci sayısında şöyle diyor: “Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz. Altı günlük dinlenme karşılığında bir gün mesai: ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki, tembellik ve emekçilik arasındaki denge tepetaklak olma riskiyle karşı karşıya. Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak.” Bu sürrealist, haftada altı gün tatil yapılan bir düzenin ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki “dengeyi altüst etmeyeceğini”, ciddinin de ehemmiyetsizin de doğasını değiştireceğini göremiyor. Sadece hatalı kimliklerin, halihazırda elindeki dünyaya absürt bir biçimde geri dönmesini umut ediyor (tıpkı kendinden önceki sürrealistlerin dünyayı gerçek olmayan bir hiciv tiyatrosu olarak algılayışı gibi). Bu gelecekte neden günümüzün bayağılıkları katılaşıp yerini hala koruyor olsun? Ve neden “fikirlerden yoksun” olsun? 1936 için güncellenmiş 1924 sürrealist fikirlerinden mi yoksun olacak? Muhtemelen. Peki bundan taklitçi sürrealistlerin fikirden yoksun olduğunu da çıkarabilir miyiz? Cevabı çok iyi biliyoruz.

Yeni boş zaman kavramı,  günümüz toplumunun aşmak için onu alelade oyun benzeri faaliyetlerle doldurmaktan daha iyi bir köprü bulamadığı bir uçurum gibi görünüyor. Ancak aynı zamanda, bugüne kadar hayal edilen en büyük kültürel yapının inşa edilebileceği zemindir. Bu hedef açıkça otomasyon partizanlarının ilgi alanına girmiyor. Mühendislerle tartışmak istiyorsak, onların ilgi alanına girmemiz gerekir. Şimdilerde Ulm’daki Hochschule für Gestaltung’ün başkanı Maldonado, otomasyonun gelişiminin tehlikeye girdiğini, çünkü kültürel perspektiften yoksun otomasyon alanında uzmanlaşmış kişilerin haricinde, gençlerin politeknik alanına pek ilgi duymadığını söylüyor. Ancak böyle bir perspektifi aktarması gereken kişi olan Maldonado, bunun farkında değil: “Otomasyon, ancak kendi kuruluşuna aykırı bir bakış açısını amaç olarak aldığında ve ancak gelişim süresinde böyle bir bakış açısını gerçekleştirebildiğimizde hızla gelişebilir.”

A I – R A M P A G E
Teke Tek Bilim’de Prof. Dr. Ahmet Arslan & Prof. Dr. Türker Kılıç
End of 2nd Renaissance

Maldonada bunun aksini öneriyor: Önce otomasyon, sonra kullanımları. Amaç kesin olarak otomasyon olmasaydı bu yöntemi tartışabilirdik, çünkü otomasyon bir alandaki bir faaliyet değildir, öyle olsa faaliyet karşıtlığını teşvik ederdi. Otomasyon, bir alanın tarafsızlaştırılmasıdır ve muhalif faaliyetlere girişilmediği takdirde içinde bulunduğu alanın dışını da tarafsızlaştıracaktır.

5 Ocak 1957 tarihli Le Monde’de konuşan Pierre Drouin, hobilerin büyümesini işçilerin artık mesleki faaliyetlerinde kullanamadıkları fikirleri gerçekleştirmeleri olarak tanımlıyor ve her insanın içinde “uyuyan bir yaratıcı olduğu” sonucuna varıyor. Bu eski klişe sözü günümüzün gerçek fiziksel olanaklarına bağlayabilirsek doğruluğu gün gibi ortaya çıkacaktır. Uyuyan yaratıcı uyanmalı. Bu uyanıklık halinin adı pek tabii situasyonizm olabilir.

Standartlaştırma kavramı, en fazla sayıda insani ihtiyacını, en yüksek eşitlik derecesine erişene kadar azaltma ve basitleştirme çabasıdır. Standardizasyonun kapattıklarından daha ilginç deneyim alanları açıp açmayacağı bize kalmıştır. Sonuca bağlı olarak, insan yaşamının tamamen bozulmasına sebep olabilir veya daimi olarak yeni arzuların keşfedilmesini sağlayabiliriz. Ancak dünyamızın baskıcı çerçevesinde bu arzular kendi kendine ortaya çıkmayacak. Onları tespit etmek, beyan etmek ve gerçekleştirmek için ortaklaşa hareket edilmelidir.

İkinci Rönesansın Sonu

Internationale Situationniste #1 / Haziran 1958

Türkçeleştiren: Tunç Olcay


Tuncay Koçal ile Ağır Adım: SONY NEX-FS700

TUNCAY 0N AIR

Türkiye’nin en iyi kaykaycılarından biri olan Tuncay Koçal’ı, kaykayı ile akrobatik hareketler yaparken uyguladığım deneme çekimleri esnasında, saniyede 400 ve 800 kare çekim hızını sıkça kullandım. –Oytun Orgül

SONY’nin geçtiğimiz aylarda piyasaya çıkardığı ve NXCAM ürün grubunun bir üyesi olan NEX-FS700, birçok üstün özelliği ve yenilikçi tasarımı ile ilgi görüyor.

4K Super 35 CMOS sensörü, dahili ND filtreleri ve yakın bir gelecekte piyasaya çıkacak yazılım güncellemesi ile HD-SDI çıkışından 4K çözünürlüğünde görüntü çıkışı verecek olmasının yanısıra, saniyede 960(fps) kareye kadar çıkabilen ağır çekim yapabilmesi, kameranın kendi sınıfındaki ürünler arasında bir ilk olmasını sağlıyor.

Tüm bu özellikler arasında en ilginç olan ve kamera ile yaptığım testlerde en çok denediğim özellik, SONY’nin “Super Slow Motion” olarak isimlendirdiği ağır çekim modu oldu.


Oytun Orgül’ün FS700 eğitimi için büyük bölümünü saniyede 400 kare olarak çektiği kısa klip.

Günümüzde, her türlü film ya da video projesine görsel zenginlik katmak ve benzerlerinden farklı kılmak için değişik yaratıcı çekim tarzları kullanılıyor. Bunlar arasında, verimli kullanıldığında, belki de en etkili olanı ağır çekim.

Bugün piyasada olan birçok video kamerada saniyede ulaşacağınız maksimum kare hızı 50 ya da NTSC sisteminde en fazla 60’tır ve bu kare hızlarına HD’den daha düşük bir çözünürlükte ulaşabilirsiniz. Genellikle, birçok yaygın uygula- ma için yeterli sayılabilecek bu değerler, daha özel ve HD çözünürlüğünde olması istenen bazı çekimler için yetersiz kalmaktadır. İşte bu noktada, saniyede 1000 kare hızına ulaşabilen ama fiyatları son derece pahalı olan özel ağır çekim kameralarını kullanmak gerekmektedir. Ancak SONY, FS700 ile hem büyük sensörlü bir 4K video kamerayı, hem de bir ağır çekim kamerasını birleştirmiş bulunuyor.

FS700, tam HD olarak NTSC sisteminde saniyede 240, PAL sisteminde ise 200 kare gibi son derece yüksek bir hıza ulaşabiliyor. Ayrıca bu kaydı, düşük maliyetli SD (minimum class 10 tavsiye ediliyor) kartlara da yapabiliyor.

Beşiktaş Meydanı, Kay Kay’da Tuncay !!

Bunun yanısıra, FS700 tam HD’den biraz daha düşük ama son derece kabul edilebilir bir çözünürlükte NTSC sisteminde saniyede 480, PAL sisteminde ise 400 kare hızına çıkabiliyor. Saniyede 960 kare hızına NTSC sisteminde, daha da düşük bir çözünürlükte ve sensörün yaklaşık olarak dörtte birini kullanarak (çarpı dörtlük bir çarpan faktörü var) çıkıyor. Tüm bu “Super Slow Motion” modu kayıtlarını direkt olarak hafıza kartına değil, öncelikle kendi dahili ara belleğine kayıt ediyor ve kayıt kesildiğinde tercihe göre SD karta ya da Flash Memory Unit’e aktarıyor.

Türkiye’nin en iyi kaykaycılarından biri olan Tuncay Koçal’ı, kaykayı ile akrobatik hareketler yaparken uyguladığım deneme çekimleri esnasında, saniyede 400 ve 800 kare çekim hızını sıkça kullandım.

Gözle bakıldığında ya da normal kayıt hızında görüntülendiğinde anlaşılamayan hareketler ve detaylar, saniyede 400 kare ile son derece akıcı ve net görünebiliyor. Bu kadar önemli bir imkânın elinizin altındaki bir video kamerada olması ve elde ettiğiniz etkileyici kareler kesinlikle çok değerli.

“Super Slow Motion” özelliğini kullanırken dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktalar var. Öncelikle, tüm ağır çekimlerde olduğu gibi, normal kayıt hızına nazaran daha fazla ışığa ihtiyaç duyuluyor. Bunun temel nedeni, normal kayda göre çok daha hızlı bir pozlama yapılması ve böylesine bir pozlama için görüntülenen obje ya da kişiye düşen ışık miktarının normalden çok daha fazla olması gereği. Yapay bir ışıkla çalışılıyorsa, pozlama hızındaki bu fazlalık, bir çeşit ağır çekim sorunu olan “flicker”a; yani çekilen görüntülerdeki ışıktaki titremeye neden olabiliyor. Yaptığım testlerde standart floresan ampüller kullanılırken saniyede 100, standart tungsten ışık kaynaklarında ise saniyede 200 kareye kadar çıktığımda herhangi bir sorunla karşılaşmadım. Daha yüksek kare hızlarına çıkılması gerekiyorsa, ya titreşimsiz (flicker free) ışıklar ya da LED ışıklar kullanılmalı. Hiç biri sağlanılamıyorsa ve mümkünse, gün ışığı kullanılmalı. Son olarak, ağır çekim kayıt anında kameranın LCD ekranına gerçek kayıt hızında görüntü gönderilmediği için, ışıktaki olası bir titreşimin her zaman LCD ekrandan belli olmayacağını hatırlatmak gerek.

Bu nedenle, kurgu sürecinde tatsız bir sürpriz ile karşılaşmamak için, öncelikle kısa bir deneme kaydı yapıp bu kaydın izlenmesinden sonra asıl çekimin yapılmasında büyük fayda var. Haliyle, böylesine yüksek veri akışı gerektiren bir işlemin bir de kısıtlaması olması son derece normal. FS700, kesintisiz olarak, saniyede 100 kare hızında çekimi maksimum 19 saniye, 200 kare hızında çekimi maksimum 9 saniye, 400 kare hızında çekimi maksimum 12 saniye, 800 kare hızında çekimi ise maksimum 23 saniye yapabiliyor. Dolayısıyla, çekim veya sahne planının bu kısıtlamalara göre yapılması gerekiyor.

Video profesyonellerine birçok üstün özelliği ve geleceğin kayıt standardı olacak olan 4K’yı sunan FS700; daha şimdiden, elde ettiği yüksek satış rakamları ile uzun yıllar boyunca başarıyla kullanılacak gibi görünüyor.

TUNCAY 0N AIR

Oytun Orgül / Serbest Kamera Operatörü / Kaynak: broadcaster #100 2012

15 yılı aşan meslek hayatı boyunca, birçok ulusal ve uluslararası yapım şirketi için hem Türkiye’nin hem de dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli çekimler yapmıştır. Görüntü yönetmeni veya kamera operatörü olarak görev aldığı projeler National Geographic, BBC, Smithsonian Channel ve Discovery Channel gibi birçok uluslararası televizyon kanalının yanı sıra, dünyanın farklı ülkelerindeki film festivallerinde gösterilmiştir. Görüntü Yönetmenleri Derneği (GYD) ve Sinema Televizyon Sendikası üyesidir.

cytunorgul.com

Sam Rictus X Jurictus : Blasphemo Magus

Jurictus + Sam Rictus ‘BlasphemoMagus’ LDC Edition, 2025

As E² Gallery also points out, Sam Rictus gives his drawings the appearance of an encrypted image, forbidden to the uninitiated.

Born in 1980 in Alençon, Sam Rictus has been drawing comics and horror stories since he started out. He enrolled at the Beaux-Arts in Le Mans in 2001 and spent three years there. He was more interested in applied arts, design, and architecture. These years gave him the opportunity to travel and visit places such as the studio of Joep Van Lieshout in Rotterdam. It was also during this time that he formed “Rictus” with one of his friends. Together, they drew large-format, highly detailed images of monumental characters, somewhere between futuristic machines and Gothic architecture. They exhibited little, but produced editions for themselves. In 2005, he discovered screen printing at Pakito Bolino’s Dernier Cri. He painted the mural in his studio in Marseille in May 2007.


Stop-motion animation, assembled from photocopied fragments of my drawings. 2022

His comic book-inspired drawings feature monsters and cyborgs in dense, grandiose black-and-white compositions. Sam Rictus’s universe is dystopian yet grotesque, borrowing from popular culture and mythology in an ancestral process where the imagination of monsters is constantly reactivated, right up to modern creations in manga, video games, and role-playing games. The composition is organic and psychedelic: monsters and landscapes are intertwined in the same hard and liquid matter, where architecture combines with creatures. The artist gives his drawings the appearance of an encrypted image, forbidden to the uninitiated. His graphic style is influenced by the popular culture of the 80s and 90s, metal bands, and album covers by Magma (“Attahk”) and Motorhead (“Orgasmatron”), which captured his imagination from an early age.

facebook.com/Sam-Rictus
instagram.com/samrictus


Jurictus + Sam Rictus ‘BlasphemoMagus’ LDC Edition, 2025
Jurictus + Sam Rictus ‘BlasphemoMagus’ (2025) LDC Edition

JURICTUS + SAMRICTUS BLASPHEMAGUS

32 Pages Sérigraphiées / CVR Papier Noir 320 Gr.

Intérieur Ivory 300 Gr. Fedrigoni / 150 Extra


Jurictus + Sam Rictus ‘BlasphemoMagus’ LDC Edition, 2025

Jurictus was born in 1981 and lives and works in Alençon. He has lived in Marseille, where he was involved in the underground scene in the Provence-Alpes-Côte d’Azur region, exclusively at Le Dernier Cri. His artistic universe is inspired by Black Metal, with large, monstrous figures based on veiny drawings with multiple spikes and peaks filled with convoluted organs. His images are part of a search for form, with highly detailed arborescent patterns where the eye can get lost in the complexity of the detail. An incantatory drawing that brings forth monsters, chimeras, and a whole universe in which one evolves with patience and determination. Jurictus shows a tormented vision, a permanent chaos where light and hope can spring forth through the gentle and naive appearance of little men and joyful, smiling animals.

facebook.com/jurictus.necatombe
instagram.com/jurictus


Sam Rictus & Jurictus ‘BlasphemoMagus’ Interview

Art continues to pursue its emancipation, and graphic novels continue their metamorphosis by freeing themselves from constraints: constraints of form, format, codes, narration, storytelling, commercial constraints, printing constraints, constraints of expression, drawing, and representation. From an underground perspective, comics published by major publishers are mired in academicism, with narratives and styles that copy each other. What is marginal today will one day be mainstream. A utopia? Or an already well-established movement that is profoundly changing the way artists can invest themselves in books.” –Gabriel Delmas

SPECIAL DELMAS x JURICTUS INTERVIEW

Conducted by email in October-November 2019 for DU9.ORG


JURICTUS ‘MAD Drakar’ LDC Specials

JURICTUS MAD DRAKER

2 COLOR SICKSCREEN POSTER

70-100 CM / 40 COPIES / Paper Fedrigoni 300 gr


SAM RICTUS !!

lederniercri.org

GRAFIK PURIFICATION SINCE 1993

Erdem Çılgın ve Gökten Gelen Kukuletalı Leviathanlar

Erdem Çılgın ‘Armağan’

Leviathan için hala konsept çalışmalar yapıyorum, ileride resimli novele dönüştürme gibi bir hayalim var; henüz yazı aşamasını kağıda dökmedim. Gökten gelen kukuletalı Leviathanlar ve değiştirdikleri dünyalar ile ilgili bir proje.

Taylan Onur: Naber Erdem, ne zamandır çiziyorsun, çizginde neleri bulup kaybettiğini düşünüyorsun, sence de biraz karanlık değil mi?

Erdem Çılgın: Selamlar, elim kalem tutmaya başladığından beri çizim yapmaktayım aslında. Bu işe herkes gibi merakla, gördüğümü çizmekle başladım. Ama sanırım çizimlerimin değiştiği ve şekillendiği an 2016’da üniversiteye başladığım zaman oldu. O zamana kadar yine bu karanlık tonu elbette kullanıyordum, sadece çizimlerimin belli bir yönü yoktu. Üniversitede Siyasi Tarih dersinde Thomas Hobbes’un Leviathan eserini görmemle birlikte yönümü konseptsel anlamda tamamiyle değiştirdim. Leviathan’ın kapağında Abraham Bosse’nin bir gravürü var; Taç giymiş kral ve kralı var eden bir halk. Yüzleri krala dönük şekilde hepsi bedeninin bir parçasını oluşturuyor. İçinde daha bir sürü sembolik detaylar ve yerleştirmeler var. Bu kapağı gördüğümde bende kendi Leviathan’ımı yaratmak istedim. Bunu en iyi nasıl sembolize edebilirim diye düşünürken aklıma mor bir küreyle bunu vermek geldi, Çizgimi bulduğum en parlak an bu diyebilirim.

Erdem Çılgın ‘Legion’ Leviathan Serisi 2025

İkonik bir tarz var be bu fırça darbelerinin sendeki evrimi nasıl oldu?

Bu tarzımı yaratmada babamın çok payı olduğunu söyleyebilirim, karakalem çizim yapmayı hiçbir zaman tam olarak sevemediğim zamanlarda yağlı boya çizimler yapmaya başladım. Babam ben çocukken değişik boyutlarda çeşit çeşit tuvaller çalışırdı. İlk defa onun fırçaları ve boyalarıyla yağlı boya tuval çalıştım. Yağlı boyanın oluşturduğu desenleri çok sevdim ve bunu dijital çizimlere aktarmak için fırçalar aradım, yumuşak ve desen belirtmeyen fırçalarla çalışınca bir şeyler hep eksik duruyordu çünkü. Dijital çizimin en özgür yanı ben ne kadar desen ve eskimişlik eklersem tuvalin bunu kaldırabiliyor oluşuydu. Resimlerde onun için hep bir gürültü var ve bu şekilde devam ediyor.

Son işlerin neler ve gelecekte yapmak istediğin ne kaldı?

Şu anda Leviathan için hala konsept çalışmalar yapıyorum, ileride resimli novele dönüştürme gibi bir hayalim var; henüz yazı aşamasını kağıda dökmedim. Gökten gelen kukuletalı Leviathanlar ve değiştirdikleri dünyalar ile ilgili bir proje. Onun dışında Taylan Onur ile yapmayı düşündüğümüz Sıradan Günahlar Cehennemi için ikinci kitap projesi var. Başka projeler de kafamızda yavaş yavaş şekilleniyor. Kim bilir, belki gelecekte okurlarla buluşur. 

Erdem Çılgın ‘Mühendisler’ Leviathan Serisi 2025

Krita İnsanı Erdem Çılgın


KRAMP Yeniden ‘Tek Tabanca’

Taylan Onur ve KRAMP Ekibi

En güzeli ise henüz on sekiz ya da yirmili yaşlarında bir çok gencin konserlere gelip, şarkıları ezbere söyleyip, cd’leri imzalatmalarıydı. Bu da demek oluyor ki doğru yoldayız.

Taylan Onur: Doğan abi kaç senedir krampta çalıyorsun? Kramp üyelerinden bize bahsedebilir misin?

Doğan Buruk: Sanırım iki bin yılıydı. Kramp o dönem vokalde Ahmet Karaferya, davulda İdris Tubcil, Gitarda Özer Sarısakal ve bas gitarda Serdar Abi (soy adını hatırlamıyorum) kadrosu ile Taksim’de Sadri Alışık sokaktaki Ekol Rock Bar’da çalıyordu. Nezih abi bazı özel sebepleri yüzünden o ara kadroda yer alamıyordu.Ben de 18 yaşındaydım hafta içi aynı barda kendi grubumla müzik yapıyorduk. Serdar abi hatırladığım kadarıyla Antalya’ya yerleşme kararı alınca Ahmet abi bana bizimle çalar mısın demişti. Tabi ben heyecandan kalp krizi geçirecektim az daha. Biraz prova yaptık ve ben Ekol barda 18 yaşında Kramp ile Cuma, Cumartesi günleri sahne almaya başladım. Yaklaşık 1,5 – 2 yıl kadar da çaldık birlikte. Sonrasında ben çok çeşitli projelerde yer almaya devam ettim yıllar yılları kovaladı. Kramp ailesi ile iletişim hiç kopmadı Ahmet abi, İdris abi, Özer abi ile bir şekilde irtibatımız vardı. Yeni döneme geldiğimizde ise biliyorsunuz peşi sıra Nezih abi ve Doğan abi’yi kaybettik. Kemik kadrodan sadece İdris abi kaldı. İdris abi ile bu üzücü olaylardan sonra görüştüğümüzde Kramp’ın daha söyleyecek sözü olduğunu, çıkmayı bekleyen şarkılar olduğunu bu işin burda bitemeyeceğini ve hem eskileri anmak hem de yep yeni Kramp şarkıları için grubun devam etmesi gerektiğini anlattı ve yeni ekibe yıllar sonra tekrar dahil olmuş oldum. 3 Yıldır da yeni ekip ile devam ediyoruz. 

Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak biz aslında Kramp üyeleri demiyoruz. Kramp ailesi diyoruz. Bundan sonra aile üyeleri diyerek devam edelim. Kramp ailesinin bel kemikleri herkesin malumu Nezih Onur, Doğan Sakin ve İdris Tubcil. Efsane bu üçlü tarafından Bakırköy de yaratılıyor. Sonradan aileye Erdinç Ünlü, Ahmet Karaferya, Özer Sarısakal gibi isimler dahil oluyor. Sonraki dönemlerde ben, Anıl Kovastan ve en son da Aytek Akçakaya aileye katılıyor.

Eski kramp yeni kramp diye bir şey var mı?

Bu bazen hayranların anılarını muhafaza etmek adına kendilerince haklı sebepler dolayısı ile çokça sorulan bir soru aslında. İlk soruda bahsettiğim gibi Kramp bir aile ve aileler iç içe geçmiş yapılardır aslında. Kemik kadro bu Efsaneyi yarattı ete kemiğe büründürdü bizler de o ruhu taşıyarak devam etmeye çalıyoruz. Keşke grup adına acı kayıpları yaşamasaydık ve bizler de sahnenin önünde Kramp şarkıları ile kafa sallasaydık. Kramp devam ediyor isteyen yeni Kramp diyebilir bunda bence bir sorun yok. Ama ben böyle keskin sınırlı bir ayrım yapmıyorum.


Kramp – Tek Başına (Dorock 2024)

Biz dinleyicimiz ile konserlerde buluşmayı yakın temasta olmayı seviyoruz.

Yeni bir albüm çıktı sanırım biraz bahseder misin?

Aslında şu an yayınlanan maksi single Doğan Abi’nin aramızdan ayrılmadan önce kayıtlarına başladığı 3 şarkıdan oluşuyor. Biz Doğan Abi’nin çaldığı demo gitar kayıtlarına hiç dokunmadan onun mirasını ilettik sadece. Bundan sonraki süreçte yepyeni Kramp şarkıları geliyor. Kayıtlar devam ediyor yani şu anda.

Konserlere hız kesmeden devam ediyorsunuz ama senin için unutulmaz olanı hangisiydi?

Biz dinleyicimiz ile konserlerde buluşmayı yakın temasta olmayı seviyoruz. Ailenin en önemli parçası aslında onlar. Elimizden geldiğince konser vermeye çalışıyoruz ve konserlerimiz ne mutlu ki coşkulu ve kalabalık oluyor. Ama en sevdiğim konser geçtiğimiz yıl Müze Gazhane’de verdiğimiz konserdi. Yaş sınırı ve giriş ücreti de olmadığından hatrı sayılır bir kalabalık vardı. En güzeli ise henüz 18 yada 20’li yaşlarda bir çok gencin konsere gelip şarkıları ezbere söyleyip edindikleri cd’leri imzalatmalarıydı. Bu da demek oluyor ki biz doğru yoldayız. Gençler bir şekilde Kramp’tan haberdar olup destek için konserlere geliyorlar bu tüm ekip için çok mutlu edici.


The story of legendary Turkish Rock group Kramp.

Özetle yeni konserler geliyor. Şehir içi ve Şehir dışı. Yep yeni şarkılar geliyor.  Kramp logolu tişört’ler tasarlıyoruz. Hepsi için çalışıyoruz. 

Yeni konser ve başka projelerden varsa bahsedebilir misin?

Yeni konserler her zaman var. Ama 2026 yılında biraz istanbul dışına çıkmak istiyoruz. Biliyorsunuz şehir dışı konser maliyetleri artık inanılmaz derecede külfetli. Bu yüzden kolay organize olamıyoruz ama canla başla çalışıyoruz.

TEK TABANCA