
“Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli!”
Taylan Onur
Sıfır
Sanayi devrimi dünyadaki birçok kültürü budayarak tek düze militarist bir gündelik hayat yarattı. Bu devrimden sonra dünya birçok gündelik ritüeli ve kutsalını kaybetti bunun yerine daha ilginç şeyler koydu. Mesela yaz tatili ya da tatile çıkmak gibi herhangi bir proleterin 1 yıl içerisinde dinlenmesi gereken zaman dilimleri üretildi ve herkes için ulaşılabilir kılınmaya çalışıldı. Yine çok ilginç olmayacak şekilde yüzme bilenlerin sayısı bu dönemde patlama yaşadı. Sanayi devrimi ilk önce işi üretti ve sonra çalışmak yeni bir din gibi kullanıldı. Emeklilik gibi birçok fikir bu zamanda üretildi. Şirketler çağı olarak anılması da yanlış değil.
Japonya da bundan nasibini aldı. Meiji Restorasyonu, batılılaşmayı önceleyen ve bunu japon yaşamına adapte etmeye çalışılan dönem olarak tarihe geçti. Her dönüşüm kendi sancılarını yaşar ve bazen doğan yeni kutsal bir şeytan olabilir.
Bu dönemin en efsanevi ismi kesinlikle Ned Ludd adındaki dokumacıdır. Kumaş ve halı üreten insanlar bu işi makinaların daha hızlı yaptığını görünce el sanatlarının gittikçe değersizleşeceğini anlayarak, Ned Ludd adındaki adamın önderliğinde fabrikaları basarak makinaların çarklarına sabo denen terliklerini sıkıştırarak çarkları ve dişlileri kırdılar. Bu olanlar tarihin ilk sabotaj eylemleriydi. Ve bundan sonraki tüm makinekırıcı girişimler ya da sanayi karşıtı hareketler Luddizm olarak anılmaya başlandı.
Bunlar teknolojinin önünde geçici süre engel olsalar bile dünya tüm hızıyla gelişti ve sömürüldü. El sanatları da diğer kaybolan şeyler arasına karıştı. Yine ilginç olmayacak bir şekilde müze kültürü bu dönemde patlak verdi. Çünkü aslında müzeler, mumyalanmış kültürlerden oluşuyor. Samuray müzesi ya da Anadolu halk yaşamı müzeleri gibi ilginç müze anlayışları bunlara örnek. Öldürdükleri kadim geleneklerden günah çıkarır gibi bazı fabrikaların içine dahi mini müzeler yapıldı. Eski araçların ve gereçlerin sergilendiği. Bir açıdan insanın evrimini anlatmak istiyorlardı anlaşılan.
“Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.”
EksiBir
The Weavers of Nishijin – Nishijin Dokumacıları, Toshio Matsumoto’nun 1961 yılında yaptığı kısa bir filmdir. Japonya’nın deneysel sinemasında derin izler bırakan Matsumoto, bu kısa filminde tam da Kyoto’nun Nishijin bölgesindeki ünlü dokumacıların sanayi tarafından nasıl yok edildiğini göstermek istiyor bizlere. Bilindiği üzere Kyoto eski başkenttir. Ve buradaki dokumacılarda asırlardır süre gelen dokuma kültürünün aktarımcılarıdır. Kimonolar için kumaş ısmarlanan desen seçilen tarihin en renkli sokaklarına sahip yerlerden biriymiş eskiden. El işçiliği ile günlerce süren ama sonucunda nadide kimonolar üretilen bu yerler giderek batılılaşma etkisiyle önce giyim tarzını daha sonra üretim tarzını değiştirdi.
Hatta bu kısa filmde ilginç bir sahne var. Denim pantolon giymiş birisi eski yöntemlerle kumaş üretiyor… Kimono defilesine batılı kıyafetlerle ziyaret gerçekleştiriyor. Zarafetimiz kayboldu. Geç kaldık.
İşte Matsumoto bu konuya dikkat çekmek istiyor.
Eksiki
Mishima’nın gelenekçi ruhunun nerelerden geldiği anlaşılıyor. Dönem Japonya’sında kültürel bir hazımsızlık zaten yaşıyor. Film başladığında, Kyoto’nun bir görüntüsü var yukarıdan çekilmiş. Çatıları izletiyor bize Matsumoto. Biraz daha bakınca bunun başka bir şey anlattığını düşünmeye başlıyoruz hemen. Aslında sanayinin, dünya üzerinde binalardan yeni bir bitki örtüsü yarattığını ve iğrençliğini bizlere göstermek istiyor.
“Kyoto, eski anıların yağmurunda sırılsıklam bir şehir.”
Eksiüç
Bir dokuma fabrikası ve geleneksel dokuma evleri arasında gidip geliyoruz. Matsumoto, diğer filmleri gibi burada da tekrarın rahatsız edici, iğneleyici, terörize eden yönünü kullanarak iyice gözümüze soktuğuna emin olmak istiyor. Daha sonra her yerde fabrikaların afişleri başlıyor. Eleman aranıyor. Dokumacı aranıyor. Şirketler ilk sendikal direnişlerle ve bunları durdurmakla tanışıyor. Yeni haklar ve yeni hak kayıpları doğuyor. Daha fazla dokumacı aranıyor. Daha sonra dokumacılar yetiştiriliyor. Dünyanın önde gelen 3 dokuma merkezinden biri haline geliyor. Fakat kâğıt üstündeki başarının ya da ekonomik büyümenin, neleri yokettiğini izlettiriyor bize Matsumoto.
Ned Ludd’a hak veren bir taraftan estetik çözülmenin ve zarafetin altüst oluşunu adım adım anlatıyor kendince. Ve çok terörist bir tarzda.
Eksidört
Film kaybedilmiş bir savaşın resmi gibidir. Modernizme kurban edilmiş ve artık kimsenin hatırlamadığı ya da hatırlamak için bir müzeye gitmekten başka çaresinin olmadığı bir dünya. İşverenlerin artık özgür zamanı da planladığı korkunç bir dünyanın başlangıcı. Yaşamın hızlıca adına rutin dediğimiz gündelik işkenceye dönüştürüldüğü ve sanatın giderek anlamsız bir noktaya itildiği bir dünya. Sanatın ve estetiğin üzerinden işgücü, emeğin ve zamanın kısıtlandırılarak türevler ve kopyalara dönüştürüldüğü gerçek bir canavar dünya. Ama bu dünyaya karşı bir sinetaj diyebiceğimiz bir film. Ned Ludd’un ruhu yaşıyor. Matsumoto 1961’de Kyoto’nun Nishijin mahallesinde direniyor.
Sıfır
İşi reddet, saç tıraşını değiştir, meydan oku, Matsumoto izle rutini algılamanın antropolojik vesveselerini kavra, kavrat! Yesenin, Mayakovski, Kawabata, Mishima gibi birçoğu rutini sonlandırmak adına canlarından oldular. İntihar ettiler. Bizler romantik ölü seviciler olarak sadece takdir ettik. Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli!
Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.
Farkeder mi? Aziz serseriler gün gün uygarlığın altını oyuyor. Şimdi bile. Bu oyuk büyüdü!



































































