Feel the Difference: UnLEARN THE WORLD ‘The Book of Hip Hop’

UnLEARN THE WORLD / MIDNIGHT CRYSIS

“Labels are now turning into tech companies, so their not doing artist development. They fired every single production team that’s there to do artist development. Same thing with these digital distributors. They’re not developing you as an artist. Here we are as a non profit Hip Hop organization…” –UNLEARN

NOW’S THE TIME TO DISCOVER THIS AMAZING EMCEE

Story & Photos By Mr Ceza / COVER STORY / 1 WORLD MAGAZINE

Hip Hop, Unlearn The World gibi sanatçılarla anlam kazanıyor. Yetenekli, azimli ve müzikal açıdan dikkat çekici. Keşfedilmesiyle birlikte kendi hareketini oluştururken, bizler de onu takip etmekten kendimizi alamıyoruz. Unlearn the World, etkileyici bir müzik geçmişine sahip ve sanatını, mesajını okyanus ötesine taşıyarak hayran kitlesini gittikçe genişletiyor ve saygınlığını arttırmaya devam ediyor..

East Coast kökenli olmasının söz yazımındaki keskin etkisiyle Oakland’da faaliyet gösterirken bile her zaman doğru işlerin peşinde olmayı ve doğru zamanda, doğru yerde mikrofonu eline almayı her zaman bilmiştir. Her fırsatta sahneye çıkarak kitleleri coşturmasının yanı sıra, kar amacı gütmeyen kuruluşu Hip Hop For Change, Inc. aracılığıyla genç sanatçılara yardımcı olması da Unlearn The World’ün ne kadar sağlam bir yolda olduğunun bariz bir ispatı.

Öncelikle sizi tanımayan okurlar için, nerelisiniz?

Washington Heights – Manhattan (Uptown). New York’ta doğup büyüdüm, sonrasında 20 yılı aşkın bir süre önce buraya (Oakland, Kaliforniya) taşındım; o dönemler iki şehir arasında gidip geliyordum. Sonunda 2012 yılında burada karar kıldım. Bay Area’ya taşındığımdan beri 20 küsur yıldır buradayım. Yarımada, San Francisco, Daly City… Hepsinde yaşamışlığım var. Oakland, Alameda… Yani Bay Area, evet, epey bir süredir buradayım.

“Şu anda, hip hop’un bize sanki McDonald’s hamburgerleri gibi sunulduğu ve hiçbir besin değeri taşımadığı bir dönemdeyiz. Kültürü büyüklerinden devralan gençlerin zihinleri ve kalpleri için hip hop’u besin değeri taşıyan yeni bir alana taşımamız gerekiyor.” –UNLEARN

Roc Nation Distribution ile yapılan bir anlaşmaya dair yeni bir haber dikkatimi çekti. Bu anlaşma ile sizin onlarla olan ortaklığınız arasındaki fark nedir?

Roc Nation’da en az bir yılı aşkın süredir çalışıyorum. Kısa bir süre önce ofislerine gidip, Hip Hop For Change’e özel bir sanatçı geliştirme programı oluşturma fikrimi onlarla paylaştım. Programımızın bir parçası olan sanatçılar ve öğrenciler tarafından yapılan prodüksiyonları da içerecek şekilde kişisel kontrol panelimi nasıl genişletebileceğimizi konuştuk. Fikri gerçekten çok beğendiler ve bunu gerçekleştirmek için kontrol alanımı genişletmeyi başardılar. Artık Hip Hop For Change bir organizasyon ve Roc Nation aracılığıyla dağıtım kanalımız var; bu sayede programımızdaki çocukları geliştirebilir ve tanıtabiliriz. Youth albümüyle başlayacağız. Bunun yanı sıra, sanatçı geliştirme konusunda kapsamlı bir çalışma kitabı ve kurs hazırladık. Böylece çocuklar, kendilerini sanatçı olarak nasıl markalaştıracaklarını, seslerini nasıl geliştireceklerini, ekiplerini nasıl kuracaklarını ve sanatlarıyla nasıl bir network kuracaklarını ve daha yüksek sosyal amaçlarla nasıl ilişki kuracaklarını öğreniyorlar. Tüm bunlar çalışma kitabında ve kursun içeriğinde yer alıyor. Bir de Roc Nation aracılığıyla yürüttüğümüz dağıtım kolumuz var. Bu, herkese açık kayıt sisteminden daha farklı. Portland’dan bir sanatçı Roc Nation’a kayıt olabilir, ancak herhangi bir konuda konuşmak için telefonda birine ulaşamayabilir. Oysa benim telefonumda o kişilerin numaraları var. Telefon görüşmeleri yapabilirim, e-posta gönderebilirim. Yapmaya çalıştığım şey için ayrıcalıklı bir konumdayım artık. İster kendi albümümün lansmanı olsun, ister gençlerle yaptığımız işler olsun. Kariyerimin bu aşamasında, daha fazla görünürlük elde etmek ve işleri bir sonraki seviyeye taşımak için bu tür ortaklıklara girişmemizin önemli olduğunu düşünüyorum. Ardından, genç sanatçıların gelip aynı şeyi yapabilmeleri için bir yol oluşturmak. Ancak tüm bunların içinde eksik olan tek şey sanatçı gelişimi (artist development). Plak şirketleri artık teknoloji şirketlerine dönüşmüş durumda ve bu yüzden sanatçıları geliştiremiyorlar. Sanatçı gelişimi için orada bulunan tüm prodüksiyon ekiplerini işten çıkardılar. Dijital dağıtımcılar için de durum farksız. Sizi bir sanatçı olarak geliştiremiyorlar. Biz ise kar amacı gütmeyen bir Hip Hop organizasyonuyuz ve size bir çalışma kitabı, ciddi bir sanatçı olmayı öğrenebileceğiniz bir kurs sunuyoruz. Kendinizi markalaştırmanız, kendi ekosisteminizi ve topluluğunuzu geliştirmeniz için. Ayrıca size sektördeki en büyük ve kültürel açıdan en etkili plak şirketlerinden biriyle ciddi bir dağıtım kanalı sunuyoruz. Bu yüzden şimdiki durumun, eskisinden çok farklı olduğunu söyleyebilirim.

© UnLEARN THE WORLD

Follow UnLearn The World !!

© UnLEARN THE WORLD

“I say it all the time Europe, overseas, in terms of Hip Hop they still respect it on a cultural level. It’s not so much being used for brand deals. Or to sell hamburgers or whatever. They’re stil using it as counter culture. It’s still rebellion.” UNLEARN

Bu röportajı yapmak için yurtdışından dönmeni bekledim. Nerekere gittin, neler yaptın, biraz anlatır mısın?

Zürih’teydim, Berlin’de Zoo Jam adlı bir festivaldeydim. Hip Hop Zoo’ya selamlar. İsviçre’nin Zürih kentinde konserler düzenleyen harika bir kolektif. Gerçekten harika bir konserdi. Başrol DJ Premier’dı. Roc Marciano, Benny The Butcher da vardı. Rah Digga, Keith Murray, The Lost Boys’tan Mr Cheeks ve bir sürü İsviçreli sanatçı da vardı. O programda yer almak ve tüm bu harika insanlarla birlikte olmak gurur vericiydi. Zürih’e ilk gidişim Mayıs ayında oldu. Geçen yıl Ill Bill ve bir sürü başka arkadaşla turneye çıkmıştım. Hip Hop Zoo ekibiyle gerçekten iyi bir ilişki kurdum, bu yüzden beni etkinliklerine davet ettiler. Tesadüfen Dead Prez ile Almanya’da turneye çıkmıştım. Ben de Berlin’e uğradım ve Almanya’da bir konser verdik. Klasik bir mekan. Dead Prez’in Let’s Get Free albümünün 25. yıl dönümü için orada Dead Prez ile birlikte ortalığı coşturduk. Loud Records’ta stajyer olarak çalıştığımı ve onların posterlerini ve stickerlarını alıp New York’un her yerine astığımı hatırlıyorum. Benim için bu, önemli bir döngünün tamamlandığı özel bir andı. Katıldığım ilk turne Dead Prez’leydi. 2002, 2003 yıllarında Lynast Lounge Club Series Turu’ydu ve onlar asıl sanatçılardı, o dönemde çıkıp tüm turneyi tamamladık. Şimdi geri dönüp farklı bir ülkede olmak ve bu coşkuyu yeniden hissetmek gerçekten harika. Sürekli söylüyorum: Avrupa’da ve denizaşırı ülkelerde, hip hop söz konusu olduğunda -marka anlaşmaları veya ticari amaçla kullanılan uyduruk bir müzik olmanın dışında- kültürel düzeyde hâlâ saygı duyuluyor. Hâlâ bir karşı kültür ve bir isyan. Bu yüzden benim yaptığım türden Hip Hop’a ve sahneyi paylaştığım tarzdaki sanatçılara ilgi daha yoğun oluyor. Bu her zaman harika bir fırsat. Hayranlarınla bağ kurmak ve gerçek Hip Hop topluluğunun nasıl birşey olduğunu insanlara göstermek harikadır. Bu konserlere gidip, etkinlikleri yaptığımda, insanların beni tanımasına şaşırıyorum, çünkü Kaliforniya’dan ya da New York’tan o kadar uzakta benim kim olduğumu biliyorlar, şarkılarıma eşlik ediyorlar, yurtdışından bu sevgiyi görmek gerçekten cesaret verici.

UnLEARN THE WORLD with His Fans

A fresh visual filmed on the streets of San Francisco for UnLearn’s song “The New Rakim” off the album “Universes”, now on iTunes, Spotify, Pandora and all digital outlets.

Seanheal Y Presents and Tastemakers Live Presents / Rakim ‘Boom Bap Project’ UnLearn the World

The question for me, especially as an older artist is, how do you get some level of support for the music that you do considering you’re from the east coast, living on the west coast. –UNLEARN

Müzik amaçlı yurtdışına çıkan sanatçılara pek rastlanmıyor. Yeni kitlelere erişmek senin için çekici olmalı, bu işte ana akım sanatçılardan bile iyisin.

Bence her sanatçı için önemli olan, sevginin olduğu yere gitmektir. Bazen memleketin, tam da ait olduğun yer olmayabilir. Güzel görünmektense, takdir edilmeyi tercih ederim. Bu yüzden bazen sadece “yerli” bir sanatçı olmak kesmeyebilir. Ayrıca, ben çok nevi şahsına münhasır bir konumdayım. Çünkü New York’ta doğup büyümüş, Bay Area’da yaşayan bir MC’yim ve müziğim Bay Area’nın müziğinden farklı. Bay Area’ya uyum sağlamak için müziğimden hiç taviz vermedim, kendimden böyle bir beklentim, böyle bir düşüncem de olmadı. Bu, benim yaptığım türde müzik yapan Bay Area sanatçılarının olmadığı anlamına da gelmiyor. Sadece hyphy, hyphy benzeri ya da Thizzler’da gördüğünüz türde şeylerde öne çıkarılmıyor ve takdir edilmiyor. Benimkisi tamamen farklı bir dünya. Benim için, özellikle de nispeten yaşlı bir sanatçı olarak, doğu yakasından gelip batı yakasında yaşadığını göz önünde bulundurursak, yaptığın müzik için nasıl bir destek elde edebilirsin?

UnLEARN THE WORLD

Klasik Hip Hop. Başlangıçta hepimizi bu kültüre çeken o frekans. İster 80’ler, ister 90’lar, ister 2000’lerin başı, ister blog dönemi olsun, hepimizi birleştiren Hip Hop, benim yapmaya çalıştığım Hip Hop işte bu! –UNLEARN

Bende Batı Yakası tarzı bir ses yok. Bubbling yapmaya başlayan ya da hareke geçenlerin çoğu, bölgesel alanlardan geliyor. Kendi bölgeleri tarafından destekleniyorlar. Bu yüzden benim için asıl mesele, bunu temel Hip Hop’un özüne geri döndürmek. Klasik Hip Hop. Başlangıçta hepimizi bu kültüre çeken o frekans. İster 80’ler, ister 90’lar, ister 2000’lerin başı, ister blog dönemi olsun, hepimizi birleştiren Hip Hop, benim yapmaya çalıştığım Hip Hop işte bu! Her şeyi kültürel düzeyde anlamlı tutmaya çalışıyorum, bunu bağımsız olarak da değerlendirebilirsiniz, underground olarak da değerlendirebilirsiniz. Çünkü bu tür müzikler ana akım tarafından artık rağbet görmüyor. Bununla sorunum yok çünkü yaptığım iş sayesinde benimle aynı kafadan olan insanlarla bir ittifak kurabiliyorum. En havalı isimlerle sahneleri salladım. Kültürümüzün efsaneleriyle aynı şarkılarda söyledim. Tüm bunlar sayesinde şimdi yurtdışına çıkıp uluslararası bir iletişim kurabiliyorum. İster Avrupa olsun, ister Afrika’ya ya da Orta Doğu’ya gideyim. Orta Amerika’ya da gittim. Bütün bunlar, bizim Hip Hop kültürü olarak gördüğümüz şey için uluslararası bir ittifak kurmak amacıyla. Sahnede sunduğum şey, gerçek Hip Hop kültürü. Hepimizin bildiği ve sevdiği Hip Hop frekansı, Unlearn The World olarak sahneleniyor.

‘Black Angels’ from Crowns, 2022

Buraya geldiğinden beri, müziklerin içeriği, enerjisi ve tavrı açısından seninle aynı frekansta olan, dinlemekten hoşlandığın sanatçılar kimler?

Bay Area’da birlikte çalıştığım ve hala birlikte takıldığım birçok sanatçı var. Locksmith‘e selamlar. Locksmith ile benim Crowns albümüm için Black Angels adlı bir şarkı yaptık. Buffalo’dan 7xvethgenius da vardı, Conway’in ekibinden. Orada harika bir şarkı yaptık. MacArthur Maze, Grand Nationxl ve Jane Handcock’a da selamlar. Bu heriflerin hepsi, klasik veya tipik Bay Area sound’una sahip olmayan harika sanatçılar. LaRussell’ın yaptığı şey de muhteşem. Onun geçiş sürecini gözlemledim: eskiden bizim standart Hip Hop olarak gördüğümüz tarzda müzik yaparken, şimdi daha Batı Kıyısı tarzına yöneliyor. Bence bunun kendisi için bir anlamı var. Ama Bay Area’da harika, yükselişte olan ve hala ortalığı sallayan pek çok sanatçı var. Lil MC’ye selamlar, Tope’ye selamlar. Bunlar, son 10 yıl boyunca birlikte çalıştığım, hala bu işi iyi yapan, hala burayı canlı tutan sanatçılar. Ve geleneksel Bay Area sound’unun ritminden ve yolundan uzaklar. Rexx Life Raj’a ve yaptığı işe selamlar, çünkü bence yaptığı müziğe maneviyat ve zindeliği dahil etme konusunda olağanüstü yetenekli. Bunların hepsi, kendi alanlarında öncü olan ve günümüzdeki gelişmelere zemin hazırlayan insanlar. Buralı olmasam da, benim için gerçek ve canlı Hip Hop olarak nitelendirdiğim şeyin ne olduğunu bilsem veya da hissetsem de, bölgeden bağımsız olarak bunun örneklerini görebiliyorum.


MUSIC, MERCHANDISE AND SO MUCH MORE!

More Music, Artists and interviews you love

Order your copy at Galacticdistro.com


Albümün, “The God That Sins” 2023’te mi çıktı?

2023’ün sonunda çıktı. 2024’te müzik platformlarında yayınlandı. Yani, 2024 Ocak ayı olarak sayılır.

Kısa bir süre önce albümün deluxe versiyonunu çıkardın. Nasıl gidiyor, anlatır mısın?

İyi gidiyor. Katalog giderek genişliyor. Bu durum Roc Nation meselesiyle bağlantılı, çünkü deluxe versiyonu piyasaya sürerken başıma gelen pek çok sorunla uğraşmak zorunda kaldım. Yeterli bir temsilim yoktu. Sonunda, tüm konuk sanatçıların izinlerinin alındığını teyit ettirmek için bir avukat tutmak zorunda kaldım. Her şey hazırdı, tüm evraklar hazırdı, sonunda piyasaya çıkabilirdi. Ama birinci sınıf bir dağıtımcıyla çalışmıyorsanız, pek destek bulamıyorsunuz. Bu yüzden, deluxe versiyonu piyasaya çıkarmak için çok mücadele etmek zorunda kaldım. Bu, ivmemi bozdu çünkü çok daha erken çıkarmak istiyordum. Bunu başarmak biraz zaman aldı. Ama artık piyasada olduğuna göre, insanlar hala albümle uyum içinde. En çok dinlenen şarkılarımdan bazıları deluxe versiyondan. 8 şarkı daha ekledim. Papoose, Ab-Soul ve sık sık birlikte çalıştığım bir sürü başka kişiyle işbirliği yaptım. Instagram ve YouTube’da iyi performans gösteren “No Saviors” adlı bir şarkım var. Bence çıkardığım her albüm, kendimi yeniden tanıtmak için bir fırsat. Daha fazla hayran kazanmak için bir fırsat. Daha fazla insanın bu akıma ilgi duymasını sağlamak için. Bu yüzden, albümleri çıkardıktan sonra, o enerjiyi canlı tutmak için albümün deluxe versiyonunu da çıkarmayı seviyorum. O kataloğun değerini korumak için. Çoğu zaman sanatçılar bir albüm çıkarır, 3 hafta boyunca üzerinde çalışır ve sonra başka bir şeye geçerler. Çünkü o şarkılarla o kadar uzun süredir uğraşıyorlar ki, kendi çalışmalarından bıkmış durumdalar. Benim için ise, kendi çalışmalarımdan bıkmış olsam bile – ki aslında pek bıkmış sayılmam – onlara inanıyorum. Repertuara yeni bir enerji katmayı kendime ilke edindim, çünkü bunu yapmak zorundasın. Eğer elinden gelenin en iyisini yapmayacaksan, tüm bu parayı bu şarkılara ve repertuara neden harcayasın ki?


A haunting yet powerful visual that’s blends style and substance. UnLearn provides a poignant and provocative lyrical performance unleashing both aggressive social commentary and classic Hip Hop braggadocio with an unpredictable beat switch over Nikonor’s unique production.

1 WORLD MAGAZINE / ISSUE 16
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Ben büyürken, annemin salsa plaklarını alıp onları bir Hip Hop ritmine dönüştürürdüm. Bu yeniden düzenleme yeteneği, Hip Hop’un her alanında gerekli olan eleştirel düşünmedir. İster break dansçı, ister grafiti sanatçısı, rapçi, DJ veya beatmaker olun, bunu yapabilirsiniz. Eleştirel düşünme ve gerçekliğinizi yeniden düzenleme becerisine sahip olduğunuzda, işler sizin için değişmeye başlar.

Peki ya son single’ın, “Beg Ya Pardon”?

İyi gidiyor. Yeni albüm “Midnight Crysis”in ilk single’ı. Bu albümün öncü single’ı. Birçok farklı çalma listesine ve kataloğa eklendi. İnsanlar bu şarkıya büyük ilgi gösteriyor. Albümün tepkisini görmek için turnedeydim. Sanırım bu, kariyerim boyunca çektiğim en kaliteli müzik videosu. CGI, yeşil ekran ve yapay zeka kullandık. Tüm bu ivmeyi ve enerjiyi bir sanat eserine dönüştürük. İnsanların bunu hissetmesini istiyoruz.

New York’ta büyüdün. Bize bu kadar iyi bir MC ve sahne sanatçısı olmanın hikâyesini biraz daha anlatır mısın?

Ağabeyim beni mahalle partilerine sürüklerdi, sırf onun rap yapmasını izlemem için. Rap yapan oydu, ben henüz rapçi değildim. Kendi yolumu bulmaya çalışıyordum. Beni mahalle partilerine sürüklerdi ki, ünlü olmayan diğer insanların rap yapışını görebileyim. Tüm gençlik yıllarım, ana akımda hiç ün kazanmamış bu insanları izleyip onlardan bir şeyler öğrenmekle geçti. Büyük Hip Hop tartışmalarında tanınmayan ama yine de efsane olan insanlardı. Washington Square Park’ta kafasından rap yapan MC Super Natural ve onu New Yorican’da görmek. Jean Grae gibi insanların stüdyolarda bana şarkı yazmayı öğretmesi. Benim kökenim budur. Canlı performansları izlemek, bu yüzden benim canlı performansım da öyle. Çünkü insanları izleyerek öğrendim. İster cypher’da olsunlar, ister sahnede. The Rock Steady Crew Anniversary ya da Zulu Nation partileri gibi etkinliklere gitmek, ya da her neyse. Bu, 80’lerde, 90’larda ve 2000’lerde New York’ta büyürken edindiğim deneyim. Plak şirketi işleri bir yana. Tüm bu süreci özümsemiş olmam sahne performansımı her zaman etkilemiştir. Şarkı yazışımı da her zaman etkiledi. Artık insanları Hip Hop ile tanıştıran faktörün dijital ortam olduğu farklı bir çağda yaşıyoruz. Yani TikTok’ta popüler olmadığı sürece, bizim çocukken aldığımız türden bir heyecan veya ilham alamayacaklar.

Sana katılıyorum.

Emeklerimin meyvelerini gördüm. Her ne olursa olsun, bu bana gelecek nesillere kendilerini dönüştürebilmeleri için ihtiyaç duyacakları şeyleri öğretme ilhamı veriyor.

Hip Hop For Change’in amacı biraz da bu sanırım.

Hip Hop For Change’in amacı, öncelikle Hip Hop kültürünü ve ilkelerini korumaktır. Ancak bunu, yerel sanatçıların mentor olarak görev almasını sağlayarak, bu kültürü gelecek nesillere sorumlu bir şekilde aktarmak suretiyle yapıyoruz. Sadece bunu yapmakla kalmıyor, bir adım daha ileri gidiyoruz. Zaten var olan sosyal eşitlik temalarını da işin içine katarak bunu bir üst seviyeye taşıyoruz. Kişisel gelişim ve zindelik unsurlarını da katıyoruz, böylece bu çocuklar büyüdüklerinde çöküş yaşamayacaklar. Ve bunun Hip Hop kültürü içinde takınılması gereken gerçek tavır olduğunu bilirler. Ayrıca daha fazla kariyer yolu sunmak istiyoruz. Hip Hop sadece ritim ve kafiyelerden ibaret değildir, çok boyutlu bir düşünce biçimidir. Bu, olguları remix’lemenize, yeniden düzenlemenize izin veren bir düşünme biçimi: Ben büyürken, annemin salsa plaklarını alıp onları bir Hip Hop ritmine dönüştürürdüm. Bu yeniden düzenleme yeteneği, Hip Hop’un her alanında gerekli olan eleştirel düşünmedir. İster break dansçı, ister grafiti sanatçısı, rapçi, DJ veya beatmaker olun, bunu yapabilirsiniz. Eleştirel düşünme ve gerçekliğinizi yeniden düzenleme becerisine sahip olduğunuzda, işler sizin için değişmeye başlar.

HIP HOP FOR CHANGE


HONORTHECULTURE.COM

unlearntheworld.bandcamp.com


DEMET ADALAYDİS ve OmA: Söylediğinden Fazlası, Duyduğundan Ötesi

DEMET ADALAYDİS

OmA şarkılarında başlangıcı belirsiz, ezeli birtakım meseleler, hisler mevcut. Hangi zamanda yazıldığı, söylendiği, hangi dönemin dertlerinden dem vurduğu yer yer kendisini daha açık belli etse de OmA’da hep ucu daha eskiye dayanan birtakım dertler olduğunu hissediyorsun. –Tuğçe Yapıcı

Kaynak: birbabaindie.com 2018

Nükleer santraller, temel hak ve özgürlükler gibi somut ifadelerin yanı sıra aynı ismi taşıyan şarkıda tekrar eden bir “Zürafa” sembolü var ki !!… OmA sözcüklere av olmayan, bilakis onları ustalıkla eğip büken şarkı sözleriyle dengeyi henüz ilk albümünde ustalıkla kuruyor. “Sen Harikalar Diyarı ol, ben de Alice” dese de kendi dolaştığı diyarları bize ancak ucundan gösteriyor. Oralara zahmetsizce ulaşmak öyle pek de mümkün sayılmaz.

Son dönemde şarkı sözlerinde günlük hayata dair sıradan mevzuları ifade etmenin niteliksiz söz yazmakla pekâlâ da karıştırıldığını düşünüyorum. “Sıradan” olanı ifade etmenin de hafife alınmaması gereken bir zorluğu, ustalık gerektiren bir inceliği var halbuki. Öylesine bir tuzak ki, yetkin değilsen birdenbire kendini “hiçbir şey” derken bulman an meselesi. “Sıradan olanı” anlatmaya düzülen methiyeler, çoğu zaman özünde sakil bir niteliksizliği örtmek için şahane bir kisve olmaktan öteye geçemiyor. OmA’ya dönersek, projenin ismi Almanca’da “nene” veya “büyükanne” anlamlarına gelmekle birlikte, “Om” ve “A” kadim ses ve sembollere de çağrışımda bulunuyormuş. 

Kadim ses ve semboller.

“Tohum” albümünün büyülü atmosferini düşününce

taşlar yerli yerine oturuyor.

Demokrasi ve zürafa, Çözüm barış Zürafa

OmA’nın Tohum albümünde yer alan Zürafa şarkısı, klibiyle yayında!

Sen bana bir Zürafa, Bundan böyle ben de Zürafa

Demet Çizenel ve Burak Güngörmüş tarafından 2014 yılında İstanbul’da kurulan OMA, trip hoptan bluesa, elektronikten funka birçok adrese uğrayan soundlarıyla dikkat çekmeye devam ediyor. Eylül 2018’de On parçalık ‘Tohum’ albümünü yayınlayan ikili, 2021’de ise ‘İki’ albümünü yayınladı.

Kendi deyişleriyle “OmA’nın tohumu, Alman-Türk şarkıcı ve şarkı yazarı Demet ile müzisyen ve müzik yapımcısı Burak Güngörmüş’ün 2014 yılında Büyükada’da yollarının kesişmesiyle” atılmış. -Adaların kerametine daima inandığım için böyle bir albümün temellerinin de bir adada atılmış olması benim için şaşırtıcı değil. Olağanın sınırlarının aşılmasına, olağanın üstüne çıkılmasına imkan tanır adalar.- 2014 yılında Büyükada’da başlayan kayıt süreci Babajim Stüdyoları’nda nihayete ermiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Çıkalım çıkmasına da, asıl masal biz kerevete çıktıktan sonra başlıyor.

Anlayan anladı

Anlamayan kafasına takmadı

Kafasına takmayan, seni kurtarmadı

Anlayan gece uyutmadı

Sen Harikalar Diyarı ol, ben de Alice

//

İletişim ve İşbirliği için:

➫ instagram.com/omamusiki

➫ demeta.bandcamp.com


Trip hop’tan blues’a, elektronik müzikten funk’a çeşitli stilleri iç içe sunan OmA’nın tohumu, Alman-Türk şarkıcı ve şarkı yazarı Demet Çizenel ile müzisyen ve müzik yapımcısı Burak Güngörmüş’ün 2014 yılında Büyükada’da yollarının kesişmesiyle atıldı. OmA, Almanca’da nene veya büyükanne anlamına gelmekle birlikte, Om ve A kadim ses ve sembollere de çağrışımda bulunmaktadır.

İnsana ve hayata duyarlı modern insanın şiirini duyurma duygusunda buluşan, dört yıl içinde otuzdan fazla şarkı yazan ikili, bunların arasından Türkçe olan şarkılardan bir demet seçerek ilk albümlerini yayınlamaya karar verdi. Elektronik dans müziği projelerinde birçok dj ve prodüktörle çalışan Demet’in trip hop ve hip hop ilgisi ile Burak’ın rock, blues, soul ve funk köklerinin karışımı sonucunda OmA’nın kendine has sesi ortaya çıkmış oldu. İki insanın yaşadıklarını, hayallerini, farklı tepki ve sorularını aktardıkları şarkı sözlerinde; herhangi bir saptama yapmak yerine basit ve anlaşılır bir dille olanı biteni tüm dünya perspektifinden görmeye çalışmakta, arkaik insandan modern insana, insanın değişmeyen özelliklerini, doğa ve şehir ilişkisini vicdanları rahatlatırcasına deşmekteler.

2014 yılında Büyükada’da başlayan kayıt süreci Babajim Stüdyoları’nda sonlanan, kapak tasarımı Banu Uğural’a ait olan OmA’nın ilk albümü “Tohum” 6 Eylül 2018’de People Make Music etiketiyle yayınlandı.

Freedom For the Lost and the Lunatics: PROLIFIK

“It’s time.. The new album on deck…”

Sıkı çalışma ve adanmışlığa dayalı bir hayatın mirasıyla Prolifik, underground hip-hop’un sınırlarını zorlamaya ve sahnedeki saygınlığını korumaya devam ediyor.

Prolifik, 2004 yılından bu yana hip-hop sahnesinde adından sıkça söz ettiren, Wisconsin doğumlu ve Milwaukee merkezli bir rapçidir. “Wicked Wisconsin” adlı yeraltı hareketinden gelen Prolifik’in kariyeri, azim, yaratıcılık ve sanatına olan bitmez tükenmez bağlılığıyla şekillenen yaklaşık yirmi yılı kapsıyor.

Colt 45 grubuyla başlayan Prolifik, 2005 yılında ilk albümü “Children Of The Darkside”ı yayınladı. Ardından solo sanatçı olarak kendini kanıtladı, Orta Batı’da konserler verdi ve diğer önemli sanatçılarla işbirliği yaptı. Hot Box Boyz’un kurucu üyesi olarak Prolifik, ülke çapında turnelere çıktı ve grubun 2010’da dağılmasından önce eleştirmenlerce beğenilen HBB EP’sini yayınladı.

Altı yıllık bir aradan sonra Prolifik, 2016 yılında ilk solo albümü “Prolifik 1990”u yayınlayarak güçlü bir dönüş yaptı. Albümün başarısı, Force 5 Records ile bir plak anlaşmasına vesile oldu ve 2020 yılında, underground sahnesinin en büyük isimlerinden bazılarının yer aldığı ikinci albümü “Cabin Fever”ı tamamladı. Son olarak Prolifik, They Liv3 ile güçlerini birleştirerek 2023 yılında aynı adı taşıyan albümleriyle geri döndü ve bu albüm iTunes hip-hop listelerinde 42. sıraya kadar yükselmeyi başardı.


A poet who lost a letter from his name in a gamble
NEW SINGLE OUT NOW !!

Available on all digital platforms under @etrainrecords


BEWAR3 MY FRIENDS, BEWAR3 !!

The first video from Prolifik’s ‘Cabin Fever’ album: ‘Whisky Drinkin’ featuring Rick Dogg & The DRP.

» dannydiablomerch.com

» NEWYORK HARDCORE STREETWEAR


Prolifik “Lunatic” features King Iso of Strange Music, D-Loc The Gill God, Donnie Menace

A master focused on the goal

Prolifik is a Wisconsin-bred, Milwaukee-based rapper who’s been making waves in the hip-hop scene since 2004. With roots in the underground movement “Wicked Wisconsin,” Prolifik’s career spans nearly two decades, marked by perseverance, creativity, and a relentless pursuit of his art.

Starting in the group Colt 45, Prolifik released his debut album”Children Of The Darkside” in 2005. He then established himself as a solo artist, playing shows across the Midwest and collaborating with other notable underground artists. As a founding member of the Hot Box Boyz, Prolifik toured the nation and released the criticallyacclaimed HBB EP before the group’s eventual breakup in 2010.After a six-year hiatus, Prolifik returned with a vengeance, releasing his debut solo album “Prolifik 1990” in 2016. The album’s success led to a record deal with Force 5 Records, where he dropped his sophomore album “Cabin Fever” in 2020, featuring some of the biggest names in the underground. Most recently, Prolifik joined forces with They Liv3, releasing their self-titled album in 2023, which charted at #42 on the iTunes hip-hop charts. With a legacy built on hard work and dedication, Prolifik continues to push the boundaries of underground hip-hop, solidifying his position as a respected figure in the scene.


A Brief History of Force 5 Records

Force 5 Records was created in 2002 by 5 guys with dreams to take the world over with their ruckus. The DRP narrates a brief history of the label and many of its releases. He goes through the beginning with his band SORE, his time with Primer 55, his new lead vocal duties with thrash metal kings, MOD ClassicTK and every release put out by the label over the course of the last 18 years.

Releases include Danny Diablo (Skarhead, Crown of Thornz), Saint Dog (Kottonmouth Kings, DGAF), The Nomadz (Chucky Chuck, Insane Poetry, The DRP), Mars, Skribbal, Prolifik, Jaysin Logik, King Relik, Cousin Cleetus (Boondox) and more with Suburban Noize Records/SRH Productions collab albums.

Force 5 Records history is a testament to the labels staying power in the industry. Their are many powerhouse artists that have come through and shared a piece of the RUCKUS history. The fans help us to continue on.


In this episode of, “The Ruckus Podcast Show” our hosts, The DRP & Rick Dogg invite special guest Prolifik on to talk about his album, “Cabin Fever” and the brand new, “The Ruckus Mixtape Volume 2”.
For more info and to pre-orderds

Join the RUCKUS MOVEMENT!

» force5records.com


Her Babayiğidin Harcı Değil: RADYO MODART

Türk müziğinde “Yeni Dalga”

Modart, değişen dinleme alışkanlıklarına rağmen radyo kültüne ve kültürüne, radyonun etkisine inanan bir oluşumdur. Bizim “Yeni Dalga” dediğimiz, piyasanın görmezden, duymazdan geldiği birçok müzisyenin dinleyicileri olduğu muhakkaktır. Radyo Modart, tam da buradan yola çıkarak bu dalgayı yayacaktır. 

Modart, modern, alternatif, yerli müziğe yer veren bir radyodur. İster yeraltında, ister popüler müzik alanında üretilsin, müziğin yaratıcılığıyla ve hakim piyasa anlayışına getirdiği alternatiflerle ilgilenir. 

Modart seçkileri; rock, punk, caz, hip hop, pop ve elektronik müzik türleri ve bu türlerin açılımlarına öncelik verir. Bu türlerin güncel örnekleri, modern sound’ları ilgi alanımızdır. Modart seçkilerinin “Yeni Dalga” motto’suyla kendini ifade ettiği müzik budur. 

Bağımsız müzisyenler ve firmalar, yeni ozanlar, kendi sound’unu inşa edenler, yeni fikirler ortaya koyan, tekrara ya da taklide başvurmayan müzisyenlerin çalışmalarını duyurmak önceliğimiz olacaktır. Blues, rock, caz, punk, elektronik müziğin bazı dalları gibi kendi standartları olan müzik türlerinde yaratıcılık ve özgünlük öne çıkan özellikler olmayabilir. Ama bu türlerin yeni üretimlerine de her zaman yer vereceğiz.


Tayfun Polat Vs Hakan Tamar

Güzel müzik, güzel insanları bir araya getirecek!

“Modart’ın ortaya çıkış sürecine, nasıl çalıştığına ve gelecek planlarına dair sorularımız vardı. Kendilerine ulaştık. Datça (Tayfun Polat) – Kadıköy (Hakan Tamar) ve Ankara (not the news) üçgeninde çevrimiçi bir görüşme gerçekleştirdik ve aldığımız cevaplar, Modart’a dair etkilendiğimiz  ne varsa, bunun sadece buzdağının görünen yüzü olduğunu gösteriyordu.” –nothenews.com


Medyascope’un yeni programı Ben Devri’nin ilk bölümünde Harun Şahnacı, konukları Tayfun Polat ve Hakan Tamar ile Radyo Modart’ın serüvenini, dijital ve karasal radyoculuğun farklarını, bağımsız müzik kültürünü ve müzikte “yeni dalga” anlayışını konuşuyor.

Powered by MODART

Sadece ve sadece modern, alternatif, yerli müziğe yer veren Radyo Modart, 16 Kasım 2024’ten beri 24 saat kesintisiz online test yayını yapıyor…

Söyleşi: Raife Polat / K24, Ocak 2025

Hakan Tamar, 90’ların başında özel radyoların açılmasıyla radyo programcılığına başlayan kıdemli bir radyocu. 9 yıldır Radyo Eksen’de süren MOD adlı yerli alternatif sahneye odaklandığı programını MOD Sessions adıyla canlı performans serisine de dönüştürdü. Aynı zamanda müzik yazarı, sunucu, yapımcı ve bağımsız plak şirketi Tamar Records’un kurucusu. 2019 yılında kurulan şirket 100’den fazla yerli yapım yayınladı, yayınlamaya da devam ediyor.

Tayfun Polat, müzik yazarı, şair, DJ, organizatör. Birçok genç müzisyenin ilk çıkışını yapmasını sağlayan Kadıköy’ün önemli konser mekânlarından kargART’ın mimarlarından. Açık Radyo’da 9 yıl boyunca anaakımın dışında kalan müzisyenlere yer verdiği “yerli” programının yapımcısı. Türkiye’de Bağımsız Müzik –Başlangıç kitabının yazarı.

Anaakım dışında kalan yerli müzik üretiminin uzun yıllardır takipçisi, destekçisi, dinleyicisi ve arşivcisi bu iki önemli isim şimdi bilgi ve deneyimlerini birleştirerek yepyeni ve heyecan verici bir maceraya yelken açtılar. Sadece ve sadece modern, alternatif, yerli müziğe yer veren bir radyo kurdular: Radyo Modart.

➫ radyomodart.com


Tayfun Polat & Hakan Tamar, Bant Bina / Foto by Deniz Bankal

XXTRA:

FIRÇAF(AL) = (Crowley/Resim) (Anger/Film)

LUCIFER RISING

“Crowley’nin üç yüze yakın görsel eser ürettiği düşünülmektedir. Bunlar arasında eskizler, portreler ve manzara resimleri de mevcuttur. Anger 1955’te Thelema Manastırı’nda Crowley’nin resim sanatını gün yüzüne çıkaran sessiz bir belgesel çekmiş ancak film gösterilmemiştir.”

Burak Bayülgen aka Burak the Beast

19 Mart 2009 tarihinde Los Angeles’ta Hammer Müzesi’nin Hammer Dersleri (Hammer Lectures) başlığı altında düzenlediği etkinlikte 2023 yılında 96 yaşında hayata veda eden kısa ve sessiz film yönetmeni Kenneth Anger’ın tarihin en tartışmalı ve kötü şöhretli figürlerinden biri olan Aleister Crowley’nin günlüklerine dair anlattıkları Anger’ın neden günümüzde en iyi Crowley ve Crowley’nin başlıca doktrini Thelema uzmanlarından biri olduğunu gözler önüne seriyordu: Crowley’nin binlerce sayfadan oluşan günlüklerinin her bir sayfasını ve her bir satırını derinlemesine okuyup inceleyen Anger, günlüklerden Crowley’nin halka mal olan karakteriyle oldukça tutarlı olan anekdotlar aktarıyordu. Bunlardan en ilgi çekici olanı da Crowley’nin Dünya’yı kasıp kavuran savaşı tıpkı bir oyunmuş gibi görmesi ve Londra bombardıman altındayken “İşte! Bir tane daha” şeklinde tam da kendinden beklenecek bir tavır takınmasıydı.   

Crowley’nin maji üzerine hem teorik hem de pratik deneyimlerine dair günlükler ülkemizde 2022 tarihinde Büyü Günlükleri adı altında Gece Kitaplığı’ndan yayınlandı. Aynı zamanda Crowley’nin başka deneylerini aktardığı günceler 2017’de ve 2019’da Sub Yayınları tarafından yayınlandı. Bu son iki günceyi bir arada bulunduran bir baskı da 2019’da Ganzer Kitap tarafından yapıldı. Büyü Günlükleri ile Teori ve Pratikte Büyü adlı kitapları okuyanlar ilk başta metinlerin çevirisinde bir sorun olduğunu düşünebilir. Ancak Crowley’nin de bahsettiği üzere ne metinde ne de çeviride herhangi bir sorun yoktur. Crowley bu metinleri yalnızca -ya da en iyi- Thelema’ya mensup bireylerin anlayacağını söyler. 

Anger’ın Crowley’e olan ilgisi Crowley’nin başka yeteneklerini de ortaya çıkarmaktadır. 1955’te Sicilya’da yer alan, Crowley’nin ve de geçmişten günümüze Thelema’ya mensup herkes için bir mabet görevi gören Thelema Manastırı’ndaki sıvayla kaplanmış duvar resimlerini restore ederek Crowley’nin resim sanatındaki önemini de vurgulamıştır. Anger’ın açıklamalarından Crowley’nin resim sanatına olan düşkünlüğü ve Gauguin’e olan hayranlığı gün yüzüne çıkmaktadır. Teknik açıdan yetkinliği tartışmalı olan resimleri için Crowley kendisini ne bir kübist ne de bir fütürist olarak tanımlamaktadır. Aksine, bu akımlar üzerinden değerlendirilmekten hiç hoşnut değildir. Resimlerini bilinçaltının spontane izlenimleri olarak değerlendirmektedir. Anger’ın söylediklerine göre Crowley ilk resmini 1919 yılında Greenwich Village’ta yapmıştır. Bu tarih aynı zamanda onun Thelema Manastırı’nı kurmak için İngiltere’den Cefalù’ya olan yolculuğunun başlangıç tarihidir. Resim sanatını da yazarlıktan şairliğe, sporculuktan majisyenliğe uzanan geniş yelpazesine eklemekte kararlı ve ısrarcıdır. Crowley’nin resimleri yaşadığı dönem boyunca sadece iki kez sergilenmiştir. İlk sergisi 11 Ekim 1931’de Berlin’de Gallery Neumann-Nierendorff’ta, ikinci ve son sergisi ise yine aynı şehirde Bernze Gallery’de gerçekleşmiştir. Crowley’nin üç yüze yakın görsel eser ürettiği düşünülmektedir. Bunlar arasında eskizler, portreler ve manzara resimleri de mevcuttur. Anger 1955’te Thelema Manastırı’nda Crowley’nin resim sanatını gün yüzüne çıkaran sessiz bir belgesel çekmiş ancak film gösterilmemiştir.


Baphomet’in Fırçası 2009, yönetmen Kenneth Anger

“Doğa resmedilmemelidir. İrade resmedilmelidir.” Bundan ötürü Anger’ın filminde yer alan az sayıdaki manzara resimleri de Crowley’nin kullandığı bir terim olan Magick (değişimin İradeyle uyum içinde gerçekleşmesini sağlama sanatı ve bilimi) bağlamından koparılamaz. 

Anger, Crowley’nin resimlerinde en kaliteli boyaları kullandığından bahseder. Crowley’nin lüks zevkleri olduğu ve beş parasız kaldığı zamanlarda bile bu şatafattan ödün vermediği Anger’ın açıklamalarında belirginlik kazanmaktadır. Anger’ın 1955’teki sessiz belgesel filmi hiçbir zaman gösterilmese de 2009’da tamamen Crowley’nin resimlerinden oluşan dört dakikalık müzikli bir sessiz film çekmiştir. (2013’te Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nden Steven Cairns ile yaptığı bir söyleşide kendi filmlerini müzikli sessiz filmler olarak tanımlamıştır.) Brush of Baphomet isimli film Crowley’nin on bir adet resmini ele almıştır ki bu resimler Crowley’nin günümüze kalan ve ölümünden sonra sergilenen ve kataloglanan resimlerinden bazılarıdır. Crowley’nin eserlerinden oluşan 20. Yy’daki en önemli sergilerden bir tanesi 8-18 Nisan 1998 tarihleri arasında Londra’daki October Gallery’de düzenlenen sergidir. Crowley’nin 1925’ten 1947’deki ölümüne dek haricî liderliğini yaptığı, 1903’te kurulan hermetik cemiyet O.T.O (Ordo Templi Orientis) tarafından düzenlenen sergi Crowley’nin ölümünden sonra resimlerinin sergilendiği ilk etkinliktir. Sergideki pek çok eser O.T.O’nun himayesinde olan eserlerdir. Aynı zamanda sergi için Anger’ın özel koleksiyonundan da yararlanılmıştır. Serginin katalogu An Old Master: The Art of Aleister Crowley başlığıyla basılmıştır. Bir diğer önemli Crowley sergisi de 2012 ve 2013 yıllarında O.T.O’nun Avustralya loncası üyesi Robert Buratti küratörlüğünde Windows to the Sacred: An Exploration of the Esoteric başlığı altında düzenlenmiştir. Burada sergilenen resimler Crowley’nin 1920-1923 yılları arasında Sicilya’daki Thelema Manastırı’nda yaptığı resimlerden oluşan ve Palermo Koleksiyonu olarak adlandırılan resimlerdir. Bu resimlere The Nightmare Paintings/Kabus Resimleri da denmektedir çünkü Crowley Thelema Manastırı’nda kendi deyimiyle bir “chamber of nightmares/kabuslar salonu” kurmayı amaçlamıştır. Robert Buratti, Stephen J. King, William Breeze, Tobias Churton, Marco Pasi ve Giuseppe Di Liberti’nin denemelerinin yer aldığı serginin katalogu aynı adla basılmıştır. Bir diğer ender bulunan katalog da Archè Edizioni yayınevinden basılan Peintures inconnues d’Aleister Crowley: La collection de Palerme/Aleister Crowley’nin Bilinmeyen Resimleri: Palermo Koleksiyonu’dur.   

Anger’ın filmindeki resimlerden iki tanesi Tarot çalışmalarıdır: V. Tarot Arkana’sı için resmettiği Hiyerofant ve XVIII. Tarot Arkana’sı için resmettiği Ay. V. Tarot Arkana’sı için resmedilen Hiyerofant esasen bir otoportredir. Atelier Τελημα; Aleister Crowley: Catalog of Paintings and Drawings/Atelier Thelema, Aleister Crowley Resimleri ve Çizimleri Katalogu adlı bir başka katalogda bu resmin tam adı: Aleister Crowley as Hiyerofant/Hiyerofant olarak Aleister Crowley’dir. Bir diğer otoportre de Anger’ın filminde en sona saklanmıştır. Bu resmin adı Self Portrait as Radiant Sun/Parlak Bir Güneş Olarak Otoportre’dir. Buratti, Raw Vision Dergisi’nin 86. sayısında yayınlanan bir makalesinde Crowley’den şöyle aktarmaktadır: “Doğa resmedilmemelidir. İrade resmedilmelidir.” Bundan ötürü Anger’ın filminde yer alan az sayıdaki manzara resimleri de Crowley’nin kullandığı bir terim olan Magick (değişimin İradeyle uyum içinde gerçekleşmesini sağlama sanatı ve bilimi) bağlamından koparılamaz. 


In year 2000 BBC Scotland made a short documentaroy about Boleskine, Crowley’s house on the banks on Loch Ness.

“Huzurdur Kaos. Karanlık, yoğun bir karanlık, henüz ışık doğmamışken. İlk alâmeti Yaratılış’ın. Ah, mükemmel olan sen, Kaos, Kaos, Sonsuzluk, tüm çelişkilerin yalınlığı!”.

Anger’ın Crowley’e olan yoğun ilgisi, ona Crowley’nin Thelema’sı, doktrini ve yarattığı pek çok kavram hakkında kolay ve anlaşılır açıklamalarda bulunabilme cesaretini vermiştir. Böylesi açıklamalarda bulunabilmesinde Thelema Manastırı’nda inceleme ve gün yüzüne çıkarma şansı bulduğu duvar resimlerinin de katkısı vardır. Anger’ın manastırı ziyaretinde Crowley’nin yatak odasında gördüğü resimdeki figürlerin Crowley’e Kahire’de Kanunlar Kitabı’nı dikte eden varlık olan Aiwass ile The Scarlet Woman/Kızıl Kadın; Babalon olduğunu anlamıştır. Anger, Hammer Dersleri’nde duvar resimlerine bakarak Crowley’nin asla Lunar bir doktrini olmadığını, aksine Solar bir doktrini olduğunu ve hatta Crowley’nin tamamen bundan ibaret olduğunu da açık ve net bir şekilde belirtmektedir. Bu eksende filmdeki en belirgin resim isimsiz olsa da resmin doğrudan Babalon’u betimlediği apaçıktır. Atelier Τελημα tarafından yukarıda bahsedilen katalogda bu resmin Thelema’nın Babalon’a dair önemli metinlerinden olan Liber Cheth vel Vallum Abiegni’nin bilinçlice uygulanmasından ve deneyimlenmesinden kaçınılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Anger, Crowley’nin imzasıyla Babalon’un eşi Kaos’u ve Crowley’nin odaklanmış bilincini, Babalon’un parmak detayıyla da cinselliği, haz/acı ilkesini ve doğurganlığı yakın plan ve tilt hareketleri kullanarak Crowley’nin Türkçe’ye çevrilmemiş The Vision and The Voice’taki şu sözleriyle ilişkilendirmiştir: “Huzurdur Kaos. Karanlık, yoğun bir karanlık, henüz ışık doğmamışken. İlk alâmeti Yaratılış’ın. Ah, mükemmel olan sen, Kaos, Kaos, Sonsuzluk, tüm çelişkilerin yalınlığı!”. Liber Cheth vel Vallum Abiegni, sub figurâ CLVI’nin 22 pasajında da Hakikat’a ulaşmanın yolunun Babalon uğruna tenden, sağlıktan, servetten, refahtan ve sevgiden feragat etmek olduğu, bu fedakarlıklar yapılmadan ve deneyimlenmeden de Hakikat’e ulaşılamayacığı dile getirilmektedir. Burada kastedilen de İrade’nin odaklanışı, derin bir keşfi ve birliğidir.  

Son olarak, filmin son resmi olan Parlak Bir Güneş Olarak Otoportre uzun uzun izleyiciye bakar ve film kapanır. Anger’ın bu resmi diğerlerine kıyasla daha uzun bir süre odaklanmasını en iyi Buratti deşifre etmektedir. Buratti’ye göre: “Crowley’nin bir sanatçı olarak önemi, sanatı evrenin maji teorisinin temel unsuru olarak değerlendirmesinde ve bilhassa “Saklı Benliğimizi – zihinsel ve bedensel biçimlerde ifade edilen bireyselliğimizin majik İmgesi olan Bilinçaltı Egomuzu uyandırma becerisinde yatmaktadır.” Dolayısıyla Anger bu filminde seçtiği resimleri Kaos’un bilişsel referansı olan İrade’nin odaklanışıyla, İrade’nin birliği ve Aiwass’ın bireyci referansı olan I/I Was/Therefore I am/Ben/Bendim/Bundan Ötürü Benim ile bitirmiştir. 

Kaynak: Barbarları Beklerken Ekim-Kasım 2025

Kaynakça:


Neon Nexus Override Projesi De Neyin Nesi?

NEON NEXUS CYBERPUNK

NEON NEXUS OVERR R RIDE

İki yılı aşkın bir süredir dergi hayatımız ağır aksak devam etmekteydi. İki yıl içerisinde beş sayı yayınladık ve bu sayılarla Türkçenin ilk ve tek yayını olduk ve devam ediyoruz. Dergilerimizde bilim kurgu alt türlerine dikkat çekmek için bazı akademik yayınların çevirilerini yapıp yayınlamıştık. Sadece üretimlerle değil bu üretimleri yorumlayabileceğimiz bir kritik kültürüne de katkı sunmak istedik. Güçlü katkılarımız oldu da. Fakat bunlar bize yeterli gelmedi ve Override Projesini başlattık.

Override Projesi, her dosya da bilim kurgu alt türlerini incelemeye niyet eden anti periyodik bir yayın. İki ana bölüm belirledik. Birinci bölüm; makale/deneme/kritik. İkinci bölüm; öykülerden oluşmaktadır. İlk dosyamız Cyberpunk oldu. Zaten Cyberpunk’a olan özel ilgimiz hâlihazırda ortada. 448 sayfa ve okura eleştirel düşünceden, müziğe, etimolojiden, öykülere geniş bir perspektif sunmaya çalıştık.

Override 1: Cyberpunk ekibindeki isimler şöyle; Bruce Bethke, Jack Kerouac, Christian A. Kirtchev, Alfredo M. Bonanno, Sungook Hong, Jess Flarity, Tok Thompson, Gökhan Gençay, Meltem Dağcı, Aziz Akkaya, Taylan Onur, Erdem Çılgın, Aktuğ Antika, Kâzım Demiroğlu, Adil B. Öztürk, Arda Demirkale, E. G. Kadam, Aydın Dermeci, İlhami Batı, Onur Kayra Vecer, Bünyamin Tan.

Editöryel süre ise Taylan Onur, Uğur Karabürk ve Erdem Çılgın ile yürütüldü.

Hakan Kaya’nın öncülük ettiği Eksik Harf Yayınları ise Override Projelerimize kapılarını açıp gönülden destekledi.

Alt türlere olan odağımızı devam edecektir. Override 2 dosyamızın hazırlıklarına başladık. Biopunk temalı bu sayı için kolları sıvadık. Kaldığımız yerden dünyayı rahatsız etmeye devam edeceğiz.

Gelecekten Naklen!
Neon Nexus Yayın Kurulu

Neon Nexus #02

Cyberpunk Neon Nexus: Override 1

Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı. Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıradışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi. Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hâlâ aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde ‘Yalnız Değilsin’ yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz.

Gelecekte bol şanslar.
Neon Nexus Yayın Kurulu


İnternet Çağında Dergicilik: Roket, Neon Nexus ve Orm Fantastik Buluşması 2024

‘Antares, X- Bilinmeyen, Atılgan, Nostromo, Davetsiz Misafir… Türkiye, zamanında pek çok bilimkurgu dergiciliği girişimine sahne oldu. Ancak bu topraklarda bilimkurgu dergiciliği, bir nevi rüzgâra karşı koşmak demekti. Kimi birkaç adım atıp pes etti, kimi ise gücünün son damlasına kadar direndi. İnternetin hayatlarımıza girişiyle birlikte dergiciliğin bittiğini söyleyen de var, çok masraflı ve zahmetli bir iş olduğu için pek cesaret edenin çıkmadığını ileri süren de…Şartlar ne olursa olsun, bu uğurda çabalayanlar hep vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek.’


Neon Nexus #02

‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.

Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay

“Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı.”

Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.

NEON NEXUS

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi!

NEON NEXUS SAYI 2

➫ NEON NEXUS


Hakan Kaya: şarkı sürüyor

CRASH & BURN

şarkı sürüyor

Hakan Kaya

vapur.
soğuk ve kar.
adam ve kadın.
usta ve çırak.

kahve bardağına uzanıyorsun. sıcak geliyor, diğer elinden destek alarak tutuyorsun.
sigara içiyor musun? diye soruyor kadın.
hayır, diyorsun. içmiyorum.
güzel, diyor. çakmağımı kullananları hiç sevmem. bu riske girmeyecek olman güzel, diyor.
çakmağı cebine değil, sehpanın üzerine bırakıyor.

boğaza çeviriyorsun başını, manzara karşısında şaşırıp kalıyorsun.
güneş yavaş yavaş batıyor, son ışınları pencereden içeri sızıyor.

biliyor musun, diye söze başlıyor kadın. tekrardan şiir yazmaya başladım. dün gece, sen gittikten sonra masama oturdum ve şöyle bir vapurları izledim. geçip giden, yüzlerce insanı taşıyan vapurları. sonra birkaç dize yazdım. içime sindiler, uzun zaman sonra olmuş hissettim.
çok güzel, diyorsun. tekrardan yazmaya başlamanız benim içinde bir neşe kaynağı oldu.
sesin sonlara doğru yavaş yavaş azalıyor, bakışlarını kaçırıyorsun.
gülüyor. neden? diye soruyor.
bilmem, sadece sizin gibi bir şairin tekrardan yazıyor olması benim için sevindirici.
bardağı sehpaya koyuyorsun.
radyonun sesini biraz açar mısın? diye soruyor.
açıyorsun. tekrar yerine otururken durduruyor. bu en sevdiğim müzik, nasıl bildin? diyor.
bilmem, hissettim, diyorsun.
oturma lütfen, dans edelim.
ayağa kalkıp yanına geliyor. elini beline atıyor, dansa başlıyorsunuz.
kafasını omzuna koyuyor.
güneş batıyor.
fırtına çıkıyor.
deniz çalkalanıyor.
vapur kornaya basıyor.
dalga yutuyor her birini.
tepedeki evinizin penceresine damlalar şiddetle vuruyor.
dansınız sürüyor.
ağzından sürekli, bu en sevdiğim şarkı, çıkıyor.
sende, biliyorum, diyorsun. kim sevmez ki?

CRASH & BURN

Bir Fikri Sakatlamak

Banksy’den Mutlu Noeller!

“Eser ortadayken, söz duvarlara kazınmışken, imgeler zaten bağırıyorken neden ille de yüz?”

Gökhan Gençay

Evet, buyurun karşınızda Banksy!

Birileri çıkıp bunu da kendine iş edindi: Yıllardır görünmeden konuşan, görünmeden çoğalan, görünmeden iz bırakan Banksy’nin kimliğini ifşa etmek. Üstelik bunu bir tür kamusal hizmet gibi pazarlayarak. Gizliliği bir kapris değil, doğrudan üretiminin parçası olan birinin maskesini indirmeyi marifet saydılar. Neden? Eser ortadayken, söz duvarlara kazınmışken, imgeler zaten bağırıyorken neden ille de yüz? Neden ille de et, kemik, biyografi?

Çünkü bu çağ, anlamı tek başına bırakmaya tahammül edemiyor. Her şeyi bir bedene çivilemek istiyor. İsimsiz olanı rahatsız edici buluyor; anonim olanı, kontrol edilemez olduğu için tehlikeli sayıyor. O yüzden bir sanatçıyı değil, bir “karakteri” ele geçirmek istiyorlar. Dosyalanabilir, etiketlenebilir, tüketilebilir bir karakter.

Oysa Banksy tam da bu zorlamaya karşı vardı. İmzası, imzasızlığındaydı. Varlığı, yokluğunun biçimiydi. Onu açığa çıkarmak, bir sırrı çözmek değil bir fikri sakatlamak onun için. Bir yöntemi, var olma hâlini hadım etmek. Duvara bırakılmış bir cümleyi alıp stüdyo ışıkları altında konuşturmaya zorlamak.

Banksy

Şimdi ne olacak? Yakında kapısının önünde kamp kuran kameralar, “ilk görüntü”, “özel röportaj”, “çocukluk travmaları”, “ilham kaynakları” diye didik didik edilen bir hayat. Gerilla tarzı çalışan bir sokak sanatçısını magazin figürüne çevirmenin o tanıdık, mide bulandırıcı ritüeli. Eserin önüne geçen yüz, sözün önüne geçen hikâye, duvarın önüne geçen beden.

Kısacası mesele sadece merak değil. Mesele sahip olma dürtüsü. Adını koyamadıkları şeyi parçalayarak tanıdık hâle getirme refleksi. Ve evet, bu süreçte emeği geçen herkes, bir fikri öldürmenin kolektif suçuna ortak oldu.

A new investigation claims that the artist known as Banksy is actually Robin Gunningham, seen here in an image first published in 2004 Credit: Peter Rickards

Can Ömer Uygan ve Göçebeliğin Hâletirûhiyesi

Karizmatik Lider Can Ömer Uygan

Doğaçlama kafana göre çalmak değildir. Öz birliktelik gerektirir, kendinle başbaşalık gerektirir. Bugüne kadar yaptığın bütün provalardır, sazınla sözünle baş başa kaldığın bütün anların yansımasıdır. Her seferinde bir sınavdır. Anlık bir aranjedir. Kendi patikasını güden ve de sürekli yeni patikalar güden çobandır.” –Can Ömer Uygan

Kaynak: darkbluenotes.com / birbabaindie.com

Yörükler ve göçebe toplumların kültürlerine bakınırıken KAM ismi ile karşılaştım. Coğrafyasına göre farklı anlamları olan bir kelime; Osmanlıca’da; zaman, yüzyıl, sese kulak vermek, Farsça’da; zevk, dilek ve mutluluk anlamında, Anadolu ve Orta Asya’da da; ozan, şifacı, destan anlatıcısı ve şaman olarak anlamlanıyor. Bu karşılaşma sonucunda KAM ismi gruba ‘‘konmuş’’ oldu. İlk konseri 2011 Mart ayında, Şenol Küçükyıldırım’ın davetiyle Başka Şeyler Başka Sesler Festivalinde verdik. Grubu hayata geçiren bu ilk kadrosunda ben (trompet-fx) ve o dönem ev arkadaşı olduğumuz Taner Yücel (gitar-fx), Fehmican Gözüm (saksafon-fx) ve zaman zaman bizim evin salonunda bi şekilde bir projeksiyon bulup trompet ve görseller olarak takılmalar yaptığımız Candaş Şişman (görseller) olarak sahne aldık. Bu konserden sonraki 6 yıl içinde kadro bir kaç kez daha değişti, yeni parçalar eklendi, aranjmanlar gelişti ve hepsi de grubun gelişmesinde rol oynayan değerli müzisyen arkadaşlarımızdır. Artık KAM olarak kemik kadroyu oluşturduk; Ethem Saran (Davul), Cansun Küçüktürk (Gitar), Okan Kaya (Bas) ve Can Ömer Uygan (Trompet & Flugelhorn) olarak yola devam ediyoruz.


Live at Gazhane, İstanbul, 2024

“KAM’ın rol paylaşımları aslında doğal olan, birbirini dinleme üzerine kurulu; provalarda, sahnede ve birbirmizle herhangi bir iletişim kurarken olabildiğince sese, müzik içindeki müzikal zevklerimize, yani bu yoldan çıkarak birbirimize kulak vermeye çalışıyoruz.”

“Doğaçlama kafana göre çalmak değildir. Öz birliktelik gerektirir, kendinle başbaşalık gerektirir. Bugüne kadar yaptığın bütün provalardır, sazınla sözünle baş başa kaldığın bütün anların yansımasıdır. Her seferinde bir sınavdır. Anlık bir aranjedir. Kendi patikasını güden ve de sürekli yeni patikalar güden çobandır. Doğaçlama Garip Akımı’dır. Orhan Veli ve en yakın arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’dir. Bukovski’dir. Küçük İskender’dir. Murat abi’nin Baba Zula’sıdır. Kumarda isminin bir harfini kaybetmiş şairdir, Cemal Süreya’dır. Çıplak Ayaklar’dır. Chesney’nin savaşıdır, Chet Baker olmasıdır. İmer abi’nin Odin’leşmesidir. Baştan sağma değildir, ancak ve ancak onu uygulayan kişi baştan sağma olursa o kişinin yansıması olarak o da baştan sağma olur. Miles’ın dediği gibi Sosyal Müzik’tir. Ozan’ların nefesidir.”


Land Of Session Afiş -London Edition- 2025

Eskişehir Caz Festivali / Can Ömer Uygan & KAM Band

Land Of Session Afiş -Groove Edition- 2025

Can Ömer Uygan, Dorock XL Venue, 2024

“The way roles are shared in KAM is actually quite natural and based on listening to one another; during rehearsals, on stage, and whenever we communicate with one another, we try to focus as much as possible on the sound and our musical sensibilities within the music—in other words, we strive to listen to one another through this approach.” –Can Ömer Uygan

Can Ömer Uygan founded the group ‘Gevende’ with his friends in 2000. In 2006 he and the band decided to move to Istanbul and toured as “Gevende on the roof” project in Iran, Pakistan, India and Nepal. They played together at many festivals and concert venues around the world as well as in Türkiye. Ömer parted ways with Gevende in 2007. He then founded his new band, KAM with colleagues in 2010. 

Ömer collaborated with many musicians, such as: Tobias  Klein, Yahya Dai, Mark Alban Lotz, Yasemin Mori, Şenol Küçükyıldırım “Ways”, Şevket  Akıncı, İzzet Kızıl, Jürg Solothurnmann, Korhan Futacı, Tom Freyer,  Okay Temiz, Mircan Kaia, Natalia Mann, Şirin Soysal, Jean-Pierre Smadj,  Benjamin Skeeper, Replikas, Ayyuka, Pinhani, Candaş Şişman (Visuals),  Senem Diyici  ”Mavi Yol Quartet”, Alain Blesing, Enzo Ikah,  Yolda, Emin Fındıkoglu ‘’Unique Horns’, Anatolian Brass Quartet, Mark  O’Leary and many more. Thereby he was a part of experimental, pschedelic  folk, free jazz, pop, historical turkish music and classic music projects.

Can  Ömer Uygan has performed on stage in New York, Amsterdam, Berlin and  London. Apart from this he toured in Belgium, Greece, Indonesia and China,  etc. Along with these projects, he is currently teaching trumpet in his studio from 2007.


Can Ömer Uygan: Trompet, Loop, FX / Netam: Live Producing, Synthsizer

“Can Ömer Uygan’ın trompetiyle katıldığı çığlıksı gelgitler karmaşık bir ilişki biçimi sayılmamalı. Ses dokularının üzerinde Uygan’ın tiz kontrast trompet performansı etkisi giderek artan elektronik vuruşlarla örülü ikili müzikal anlatıyı yeni bir atmosfere çevirmekte mahir duygusal bir çeviklik üretiyor ve bu anlar son derece nitelikli bir yaklaşık yedi dakika olarak elimizin altında artık kayıtlı duruyor.”

Kaynak: cazkolik.com

Uygan’ın farklı müzisyenlerle buluştuğu müzikal deney projesi Land of Session’da elektronik müzik sanatçısı NETAM ile beraber geliştirdiği CAVE II (Live) single çalışması müzikal olarak dinleyici üzerinde etkileyici bir ortam dinlemesi yaratıyor.

Yıllar önce büyüleyici tarihi atmosfere sahip bir mekânda Norveçli gitar ustası Eivind Aarset’in elektronik setiyle dinlettiği müzik o gece konserde bulunanların aklından çıkmamıştır. Keza, yine Norveçli Terje Rypdal’in elli yıldır yaptığı orijinal müzikler de öyle. Aarset ve Rypdal örneklerinde olduğu gibi elektronik alt yapıların elektrik/akustik enstrümanlarla ilişkisi güçlü bir müzikal dil üretmeye muktedir ve farklı örneklerde gördüğümüz gibi bu dil yıllardır kuvvetle gelişiyor. CAVE II (Live) isimli single çalışma bunu bize bir kez daha ispatlıyor.

Özellikle Netam’ın iki yıl önceki albümü “Yabani”yi dinlemekle işe başlamak Can Ömer Uygan’ın trompetiyle katıldığı yeni çalışma CAVE II için iyi bir geçiş ilişkisi sağlayacaktır.


Can Ömer Uygan: Circle Horn X Yasemin Mori

Her hafta farklı konuk sanatçılarla bir araya gelen Circle Horn, sanatsal derinlikteki boyutları, kendi uzantısı olan ArtD’yi tanımlamak için kullanıyor.

Hafıza” başlığı etrafında toplanan Circle Horn, koreografileri ile dans sanatçısı Tuğçe Göncü ve Berk Can Ceylan; görsel sanatlarda Meltem Şahin, Serra Utkum İkiz ve Zeynep Erkman; video sanatçısı Cem Çat; elektronik müzik sanatçısı Emin Gök, Netam; trompette Can Ömer Uygan ana ekibinden oluşuyor.


KAM ‘Nikriz Longa’

Türkiye’de dinleyici profili sizce nasıl değişti? Daha mı açık, daha mı hızlı tüketen, daha mı seçici?

Can Ömer Uygan: Genelliyorsak, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada değişti diye düşünüyorum. Dinleyici profili artık daha açık, daha hızlı ve daha seçici. Türler arasındaki sınırlar yumuşadı, melez işler daha doğal karşılanıyor artık. Dijital platformlarla birlikte keşif hızlandı ama bu, kullanana göre kimi için bir yüzeysellik getirdi, kimi için de aksine bilinçli bir seçicilik getirdi diyebilirim. Dinleyici samimiyet, özgünlük ve güçlü bir prodüksiyon dili arıyor ve karakteri net olmayan işleri çabuk eliyor.


Mine Gürevin: Türkiye’de caz üretmek sizce ne anlama geliyor? Yerel bir mücadele mi, küresel bir dil mi, yoksa ikisinin arasında bir salınım mı?

KAM: Sanırım her ikisi de diyebiliriz. Yerelde piyasada çok da geniş bir yer edinmiş bir tür değil caz ne yazık ki. O yüzden belli başlı köşeleri tutulmuş durumda; bu nedenle yerel bir mücadele demek doğru. Ama aynı zamanda bu tarzın müzik piyasasında çok geniş bir paydaya sahip olmamasının sebeplerinden biri de küresel bir dil üzerinden bu topraklara gelmiş olması.

Emin Fındıkoğlu, Tuna Ötenel, İmer Demirer, Yahya Dai, Kerem Görsev gibi isimler global olan dile hâkim olarak Türkiye caz sahnesinde bir bayrağı taşıyorlar aslında yaptıkları müzikle.

Bir yandan da Ayten Alpman, Senem Diyici, İlhan Erşahin İstanbul Sessions, Okay Temiz, Asia Minor, Ayşe Tütüncü Piyano Perküsyon Grubu, Korhan Futacı gibi isimler yerel dil ile bir harman yaratarak cazı Türkiye’de kitlelere ulaştırabilmiş isimler.

EP ve single yayınlama pratiği, özellikle dijital çağda daha sık tercih ediliyor. Siz uzun form albüm ile kısa format arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

KAM: Hem bütçe hem konfor hem de dönemle alakalı bir durum bizce. Kam albümü uzun formattaydı çünkü biriktirdiklerimiz ve bunları değerlendirebileceğimiz daha çok bir arada olma şansımız vardı. Şu anda bu daha kısıtlı. Grup arkadaşlarımızın hepsi yaşam mücadelesinde. Mesafeler uzun, bu da ister istemez bir kopukluk yaratıyor. Yoksa uzun formda bir albüm yapmak ve onu single olarak teker teker yayınlamak da tercih edebileceğimiz bir yol.

Festival sahneleri ile kulüp konserleri arasında sizin için ne fark var? Büyük sahnede mi daha özgürsünüz, küçük mekânda mı?

KAM: Çok fazla büyük festivallerde ve sahnelerde yer almadığımız için alışık olduğumuz yer küçük sahneler açıkçası. Hem duyum hem de birlik olarak. Seyirciye de daha yakın oluyoruz. Ancak büyük sahnelerde şarkılarımızı bilen kitlelere çalıyor olma durumu örneğin, I. Eskişehir Caz Festivali’nde oldu. Seyirci bizi biliyordu ya da bilmeyenler de çok katılımcıydı açıkçası.


Can Ömer Uygan

» canomeruygan.art


Türkiye’nin progresif rock grubu Gevende ve Anadolu motiflerini caz soundları ile harmanlayan KAM’ın kurucularından ve Circle Horn ve Land Of Session’dan tanıdığımız Uygan, İzmir Devlet Opera ve Balesi Çocuk korosunda eğitimi sonrası 1994 yılında Carmen Operasında korist olarak yer aldı ve profesyonel müzik hayatına başladı. Eğitimini Anadolu Üniversitesi Üflemeli ve Vurmalı Çalgılar Ana SanatDalı’nda Mehmet Erten ve Erden Bilgen ile tamamlayan, Vincent DiMartino, Marvin Stam, Rich Illman, Matthias Kamps, John Hangstrom, Bill Mays, İmer Demirer, Gerassimos İoannidis, Graham Nicholson ve Yahya Dai gibi isimlerle İstanbulda ve yurtdışında çalışmalarına devam etti. Okay Temiz, Kalben, Yahya Dai, Şenol Küçükyıldırım “WAYS”, Pinhani, Yolda,Yasemin Mori, Anadolu Nefesli Quartet, Şevket Akıncı, Emin Fındıkoğlu “UniqueHorns”, İzzet Kızıl, Senem Diyici, Jean-Pierre Smadj, Korhan Futacı ve Kara Orkestra, Tobias Klein, Mircan Kaya, Julian Bonequi, Jürg Solothurnmann, Natalia Mann, Benjamin Skeeper, Candaş Şişman (Görsel), Tom Freyer, Mark Alban Lotz, Alain Blesing ve Mark O’Leary gibi isimlerle de sahne ve albüm çalışmaları gerçekleştirdi. Eğitim dönemi ve sonrasında bazı kısa film ve tiyatro projelerinde de müzisyen/ oyuncu olarak yer aldı. Bugüne kadar deneysel, psikodelic folk, free jazz, pop, etnik, Tarihi Türk müziği ve Klasik Batı Müziği projeleri ile New York, Amsterdam, Londra, Belçika, Berlin, Yunanistan, Çin ve Endonezya gibi bir çok ülkede sahne aldı.


Toshio Matsumoto ve Nishijin Dokumacıları: The Weavers of Nishijin

The Weavers of Nishijin

“Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli!”

Taylan Onur

Sıfır

Sanayi devrimi dünyadaki birçok kültürü budayarak tek düze militarist bir gündelik hayat yarattı. Bu devrimden sonra dünya birçok gündelik ritüeli ve kutsalını kaybetti bunun yerine daha ilginç şeyler koydu. Mesela yaz tatili ya da tatile çıkmak gibi herhangi bir proleterin 1 yıl içerisinde dinlenmesi gereken zaman dilimleri üretildi ve herkes için ulaşılabilir kılınmaya çalışıldı. Yine çok ilginç olmayacak şekilde yüzme bilenlerin sayısı bu dönemde patlama yaşadı. Sanayi devrimi ilk önce işi üretti ve sonra çalışmak yeni bir din gibi kullanıldı. Emeklilik gibi birçok fikir bu zamanda üretildi. Şirketler çağı olarak anılması da yanlış değil. 

Japonya da bundan nasibini aldı. Meiji Restorasyonu, batılılaşmayı önceleyen ve bunu japon yaşamına adapte etmeye çalışılan dönem olarak tarihe geçti. Her dönüşüm kendi sancılarını yaşar ve bazen doğan yeni kutsal bir şeytan olabilir. 

Bu dönemin en efsanevi ismi kesinlikle Ned Ludd adındaki dokumacıdır. Kumaş ve halı üreten insanlar bu işi makinaların daha hızlı yaptığını görünce el sanatlarının gittikçe değersizleşeceğini anlayarak, Ned Ludd adındaki adamın önderliğinde fabrikaları basarak makinaların çarklarına sabo denen terliklerini sıkıştırarak çarkları ve dişlileri kırdılar. Bu olanlar tarihin ilk sabotaj eylemleriydi. Ve bundan sonraki tüm makinekırıcı girişimler ya da sanayi karşıtı hareketler Luddizm olarak anılmaya başlandı.

Bunlar teknolojinin önünde geçici süre engel olsalar bile dünya tüm hızıyla gelişti ve sömürüldü. El sanatları da diğer kaybolan şeyler arasına karıştı. Yine ilginç olmayacak bir şekilde müze kültürü bu dönemde patlak verdi. Çünkü aslında müzeler, mumyalanmış kültürlerden oluşuyor. Samuray müzesi ya da Anadolu halk yaşamı müzeleri gibi ilginç müze anlayışları bunlara örnek. Öldürdükleri kadim geleneklerden günah çıkarır gibi bazı fabrikaların içine dahi mini müzeler yapıldı. Eski araçların ve gereçlerin sergilendiği. Bir açıdan insanın evrimini anlatmak istiyorlardı anlaşılan.

“Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.”

EksiBir 

The Weavers of Nishijin – Nishijin Dokumacıları, Toshio Matsumoto’nun 1961 yılında yaptığı kısa bir filmdir. Japonya’nın deneysel sinemasında derin izler bırakan Matsumoto, bu kısa filminde tam da Kyoto’nun Nishijin bölgesindeki ünlü dokumacıların sanayi tarafından nasıl yok edildiğini göstermek istiyor bizlere. Bilindiği üzere Kyoto eski başkenttir. Ve buradaki dokumacılarda asırlardır süre gelen dokuma kültürünün aktarımcılarıdır. Kimonolar için kumaş ısmarlanan desen seçilen tarihin en renkli sokaklarına sahip yerlerden biriymiş eskiden. El işçiliği ile günlerce süren ama sonucunda nadide kimonolar üretilen bu yerler giderek batılılaşma etkisiyle önce giyim tarzını daha sonra üretim tarzını değiştirdi.

Hatta bu kısa filmde ilginç bir sahne var. Denim pantolon giymiş birisi eski yöntemlerle kumaş üretiyor… Kimono defilesine batılı kıyafetlerle ziyaret gerçekleştiriyor. Zarafetimiz kayboldu. Geç kaldık. 

İşte Matsumoto bu konuya dikkat çekmek istiyor.

Eksiki

Mishima’nın gelenekçi ruhunun nerelerden geldiği anlaşılıyor. Dönem Japonya’sında kültürel bir hazımsızlık zaten yaşıyor. Film başladığında, Kyoto’nun bir görüntüsü var yukarıdan çekilmiş. Çatıları izletiyor bize Matsumoto. Biraz daha bakınca bunun başka bir şey anlattığını düşünmeye başlıyoruz hemen. Aslında sanayinin, dünya üzerinde binalardan yeni bir bitki örtüsü yarattığını ve iğrençliğini bizlere göstermek istiyor.


Toshio Matsumoto, 1961

“Kyoto, eski anıların yağmurunda sırılsıklam bir şehir.”

Eksiüç

Bir dokuma fabrikası ve geleneksel dokuma evleri arasında gidip geliyoruz. Matsumoto, diğer filmleri gibi burada da tekrarın rahatsız edici, iğneleyici, terörize eden yönünü kullanarak iyice gözümüze soktuğuna emin olmak istiyor. Daha sonra her yerde fabrikaların afişleri başlıyor. Eleman aranıyor. Dokumacı aranıyor. Şirketler ilk sendikal direnişlerle ve bunları durdurmakla tanışıyor. Yeni haklar ve yeni hak kayıpları doğuyor. Daha fazla dokumacı aranıyor. Daha sonra dokumacılar yetiştiriliyor. Dünyanın önde gelen 3 dokuma merkezinden biri haline geliyor. Fakat kâğıt üstündeki başarının ya da ekonomik büyümenin, neleri yokettiğini izlettiriyor bize Matsumoto.

Ned Ludd’a hak veren bir taraftan estetik çözülmenin ve zarafetin altüst oluşunu adım adım anlatıyor kendince. Ve çok terörist bir tarzda.

Eksidört

Film kaybedilmiş bir savaşın resmi gibidir. Modernizme kurban edilmiş ve artık kimsenin hatırlamadığı ya da hatırlamak için bir müzeye gitmekten başka çaresinin olmadığı bir dünya. İşverenlerin artık özgür zamanı da planladığı korkunç bir dünyanın başlangıcı. Yaşamın hızlıca adına rutin dediğimiz gündelik işkenceye dönüştürüldüğü ve sanatın giderek anlamsız bir noktaya itildiği bir dünya. Sanatın ve estetiğin üzerinden işgücü, emeğin ve zamanın kısıtlandırılarak türevler ve kopyalara dönüştürüldüğü gerçek bir canavar dünya. Ama bu dünyaya karşı bir sinetaj diyebiceğimiz bir film. Ned Ludd’un ruhu yaşıyor. Matsumoto 1961’de Kyoto’nun Nishijin mahallesinde direniyor.

Sıfır

İşi reddet, saç tıraşını değiştir, meydan oku, Matsumoto izle rutini algılamanın antropolojik vesveselerini kavra, kavrat! Yesenin, Mayakovski, Kawabata, Mishima gibi birçoğu rutini sonlandırmak adına canlarından oldular. İntihar ettiler. Bizler romantik ölü seviciler olarak sadece takdir ettik. Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli! 

Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.

Farkeder mi? Aziz serseriler gün gün uygarlığın altını oyuyor. Şimdi bile. Bu oyuk büyüdü!