Anarşik bir Eylem Olarak Tzara’yı Anlamak

Un photo peinture de Véro, 2013

“Ütopyacı pasifizmin yüzeysel tuzağına düşmeksizin savaşa en sert biçimde karşıyız; savaşın köklerinden kurtulmadan savaştan kurtulamayacağımızı biliyoruz…”

“Bu savaş bizim savaşımız değil; bize göre bu savaş, yanlış duyguların ve zayıf meşrulaştırmaların savaşıdır…”

Tristan Tzara

Savaşları yaratan unsurların kökenindeki tabi olmanın yokedilmesine atıftır Tzara‘nın bu sözleri. Her anlamdaki biçimleri kuralları bir başka deyişle bütün yönetim ilkelerini reddeder. Öyle ki mantığın emrettiği şeyleri de dahil eder buna ve mantıksal düzene alternatif yaratmak ve mantık dışı bir düzen oluşturmak ve yeni bir gerçekliğe ulaşmak amacıyla Dada manifestosunu yaratır.

Songül Eski

DADA BİLDİRİSİ (1918)

“Ailenin yadsınmasını doğuran nefretin tüm ürünü dadadır; yerle bir edici eylemin, var güçle yumruklarda anlatılışı: DADA; incelik ya da uysal bir uzlaşmanın utangaç duygusuyla, günümüze değin yadsınmış tüm yolların tanınması: dada; doğuştan zavallıların dansı olan mantığın yok edilişi: DADA; tüm hiyerarşiler ve uşaklarımızca bir değer olarak ortaya atılan her tür toplumsal eşitsizliğin yok edilişi: DADA; eşyanın her biri ve tümü, duygular ve karanlıklar, görünüşler ve koşut çizgilerin belirgin çarpışması kavga için birer yoldur: DADA; belleğin yok edilişi: DADA; kazıbilimin yok edilişi: DADA; peygamberlerin yok edilişi: DADA; geleceğin yok edilişi: DADA; saflığın doğrudan ürünü olan her Tanrı’da tartışılmaz salt inanç:

DADA; öbür küreye, uyum gözetmeksizin, zarif atlayış; haykırırcasına çınlayan disk gibi fırlatılmış sözün izlediği yol; ciddi, tasalı, utangaç, ateşli, güçlü, kararlı ya da tutkulu olsun, ona bağlı çılgınlıkları içinde tüm kişiliklere saygı; kilisesini, gereksiz, ağır tüm süspüsünden arındırmak, sevimsiz ya da sevdalı düşünceyi parıltılı bir çağlayan gibi tükürmek ya da onu göklere çıkarmak -olması ile olmaması bir büyük doyum duygusuyla- ve çalılıklardakine denk yoğunlukla, meleklerin vücutlarının ve ruhunun soylu ve altın kanı için saf, temiz böcekler. Özgürlük: DADA DADA DADA, kasılmış acıların uluması, çelişkilerin, aykırılıkların, kabalık ve tuhaflıkların (grotesque), bağdaşmazlıkların sarmaşması: YAŞAM.”-Tristan Tzara

İlkince otoriteyi, sonra hayatın bir yumruk olduğu ve mantığın dışlanışı ve düzene sisteme karşıtlık! En çok tartışılan mantığın dışlanması, sanat ve mantığın biraraya getirilmemesi ki ana sebepleri; daha anlaşılır olması açısından, mantıktaki, aynılık prensibi (bir şey ne ise odur), çelişkisizlik prensibi (bir şey, aynı zamanda hem kendisi, hem başkası olamaz veya bir şey aynı zamanda hem var, hem yok olamaz) ve determinizmin her şeyin bir sebebi vardır) sanatta mutlak geçerli olmaması diyebiliriz.

Mantığın karşısında duran ilkel bir düşünüş !

Tzara‘nın sanattaki mantığın ilkel bir düşünüşle işlemesi düşüncesine kafadan bir karşı duruş ise biçimin ve formel mantığın ürünü. Buna karşı duranların sığındıkları sezgi, his, ilham diye adlandırdıkları sanat yaratma materyalleri neye karşılık gelir acaba ?! (İlkel benlikten gelen düşünceden başka).

Lakin bu ilkel düşünüş ilkel sanat olarak algılanıp herkesin yapabileceği manasını taşımaz, mantığın yapay diline karşı, alt benliğe ait bir dilin sanatının onu avam yapmayacağı gibi . Her ne kadar o dönem veya sonraki dönemlerde Tzara‘nın manifestosundan bu çıkarım yapılsa da sanatın yetenek olduğunu, biçimlenerek asla bir sanatçı olunmayacağı görüşünü de manifesto içinde barındırır; zira bu provakatif yaratımın içinde ”DADA; mantığı ve yaratıcılık yoksunlarının dansını ortadan kaldırma.” der Tzara. Yani herkesin sanat yapmasını salık vermemiştir. Bu yoksunluklar yeteneksizlikle beraber taklit edilen tekrar olana biat eden bütün yaratıcılıklar için de geçerlidir.

Benliğe ait bir dilin sanatı, yaratıcılığın özüne yönelmek.

Bilinçakışının bilinçaltı ile ilgili ipuçları verdiğini düşünürek sanatın ana kaynağı konusunda Tzara‘ya katılmamak mümkün değil. Mantığın asgariye indirgenmesi gerekliliği fikrine ya da. Bu aynı zamanda kural ve dogmalardan kurtulmak demek. Ya da başka bir ifadeyle bir tutsağın zincirlerini kopartıp ışığa doğru hareket etmesi, sınırları kaldırarak geride kalanla bütünleşmesi.

Dolayısıyla dönüşüm ve değişim için gereken alana kavuşma.

Burada mantık bir esarettir. Çünkü mantıktaki ispat ve önermeler bir tabii olmanın, bağlanmanın, bağlamların sonucudur. Oysa sanatın ispat ya da önerme yaratma gibi bir yükümlülüğü yoktur. Sanat onu yapan sanatçının bile kontrolüne girmemelidir Tzara‘ya göre.

Sanatı özgür ve öznel yapan şey de budur. Nesnel olan onun kalıp ve formlarda sunulmasıdır, onun dokunulabilir hale gelmesinden çok. Nesnel olan bu formda özgür bırakılan ise yalnızca sanatçı yorumu. Peki sanatçı yorumuna bu noktada özgürlük demek ?… ne kadar doğru. (Özgürlüğüne kavuşmamış, bağımlıyken üstelik geleneksel dini sanatsal tarihi değerlere)

Tzara sanatın iddasını anlatmıştı bağıra bağıra; öz ben‘e ve özgürlüğe işaret ederek. Halbuki onu anlamayanların özgürlük anlayışı çok başkaydı . Belki de o yüzden hiçbir zaman özgür olmadı sanat ve sanatçılar. Tzara en iyi sanat bile taklittir dediğinde sanat ve gerçek yoktur söylemiyle; özgür olamayan özgünlük taklittir diyordu ve gerçeğin yokluğuna, başka gerçeklerin peşine düşmek için parmak basıyordu. Nitekim dil bir koddu, mavi biz mavi dediğimiz için maviydi ve tekti. Ama mavinin alt benimizde yarattığı etki bireyler kadar çeşitliydi (yaşanmışlıklıklara göre). Bunu ifade etmenin bilinen gerçeğin karşısında bir delilik bir saçmalık olarak görülmesi olağandı. Ezberlerin dışına çıktığınızda gösterilen tepkiler gibi.

Gördüğümüz ve yaşadığımız olumsuzlamaların negatif yaşanmışlıkların alt benimizdeki etkilerinin farkındalığına varılması için sanatı, sanatçıyı kışkırtıyor, provoke ediyordu Tzara.

Provoke olmuş kışkırtılmış insanın öz benliğini ortaya çıkartacağını, içindeki bilinmeyeni keşfedeceğini ve sonunda bunlardan sebep kendini kuracağını düşünüyordu büyük ihtimal.

Sanatla birlikte toplumu da ateşleyen anarşik bir eylem.

Tzara‘nın bu yıkma arzusu yaratma arzusuydu aynı zamanda; Tıpkı anarşizmin babası Bakunin gibi. Ve Bakunin‘in soyut fikirlerin, formüllerin, bilimsel yasa ve teorilerin hayata hükmetmesine ve onu yönlendirmesine karşı çıkma, ya da kendiliğindenliği, içgüdüleri yüceltme, benimseme düşüncesini de paylaşıyordu Tzara.

Ve sanattaki yıkım ve aynı zamanda yaratım arzusunu şöyle örnekliyordu Dada manifestosu‘nda:

ŞİİR YAPMAK

Bir gazete alın.
Bir makas alın.
Bir makaleden şiirinizi yapmak istediğiniz uzunlukta bir makale seçin.
Makaleyi kesin.
Daha sonra bu makaleyi oluşturan kelimelerin her birini dikkatlice keserek, hepsini bir torbaya koyun.
Hafifçe sallayın.
Sonra her kesimi birbiri ardına çıkarın.
Torbayı terk ettikleri sırayla dikkatli bir şekilde kopyalayın.
Şiir sana benzeyecek.

Herkesin verdiği, vereceği ilk kesin tepki ‘saçmalık’. Ne kadar saçmalık dense de, desekte diğer saçmalık dediğimiz şeyler gibi mutlak deneyimlemeye kalkılmış, kalkacağımız bir saçmalık, ne kadar mantıklı diye! Bir uyarılma etkisi! Kısmi ya da bütün mantıklı anlamsızlıkları yıkma ve yeniden yaratım ve akışına bırakılan bir kendiliğindenlik. Yorumu dışlayan bir gerçeklik. Tinsel olanın aktarımından, gerçeğin tine etkisine kadar herşeye başkaldırı. Yadsınmış ve bastırılmış duyguları açığa çıkartma.

İçinizde bulunduğunuz koşullar buna müsaitken yalnız gerçeği göstermek ya da ruhsal devinimleri, yalnızlıkları, acıları, karamsarlıkları aktarmak ya da dini ve insani değerleri savunma ve sorgulama istekleri eskimiş ve çürümüştür artık. Ve Tzara‘ya göre bir çürümüşlüğe doğayı sevip, din konusunda duygusal olarak, ve ahlak kurallarının tamamen yok edilmesinden korkarak bakılmamalıdır. Hem bu çürümüşlüğü hem de çürümüşlüğe olan tepkiyi aynı anda aktarmak gereklidir.

Sanatsal normlara meydan okumanın ve sanatçının sanatsal süreçteki rolünü sorgulamanın en keskin yolu belki de.

İpinizi kopartın !

İçinizdeki hayvanı salın !

“Bırakın herkes bizlerin büyük bir yıkım ve olumsuzluk işiyle meşgul olduğumuzu söylesin. Temiz ve açık. Hemcinslerimizin arınması ve yüzyılları parçalayan ve yok eden haydutların ellerinde çok uzun zamandır kalmış bir dünyanın izinin temizlenmesi topyekun bir delilik ve saldırganlık döneminin ardından gerçekleşecektir.”

Herkesin birbirini boğazladığı bir çağda Tzara elinde tuttuğu metal boya tüpünü öfkeyle tiksintiyle kağıda yayarken bize şiir yazmayı tarif ediyor, bir makaleden kelimeler alın, torbaya koyun, torbadan çekin mi diyordu?! Torbada bulunan gerçekten bir gazeteden kesilmiş makalenin parçaları mıydı ?

Şiir sana benzeyecek“‘ bir eleştiri mi bir temenni mi ?

Bir manifestoya girişmek için a.b.c.’yi istemek gerek, 1,2,3’e karşı ateş püskürmek, sinirlenmek ve kanatları bileylemek, fethedip yaymak için küçük ve büyük a’ları, b’leri, c’leri, imzalamak, haykırmak, sövmek, mutlak, çürütülemez bir açıklık biçiminde düzenlemek düz yazıyı, doruk noktasını ispatlamak ve nasıl bir yosmanın son kez belirmesi tanrı’nın özünü ispatlarsa, işte öyle, yeniliğin yaşama benzediğini ileri sürmek ki varlığı akordeonla, manzarayla ve tatlı sözlerle çoktan ispatlanmıştı. kendi a.b.c.’sini dayatmak doğal bir şeydir, dolayısıyla da acınacak bir şeydir. Herkes bir billur ‘blöfmeryemana’ biçiminde öyle yapar, para sistemi, exza maddesi, ateşli ve kısır birini çağıran çıplak bacak biçiminde.Tzara (DADA)

İşte bütün bunları parçalayın ve içinde barındırdığınız öfkeyle yeniden dizin, çürütülemez ve eskimez olan odur. Her uzlaşma bir biattır. Bir tek doğa kendini dayatabilir. Ve bir taşma noktası ancak alt beninizdeki hayvanı açığa çıkartır. Burada bize dayatılan şey (otorite veya bir makale) yani kutsallaştırdığınız her şey! Tabiat hariç. Tzara hem eleştiri hem de yöntemi aynı anda sunuyordu özetle. Manifestosunda geçirdiği ”Otorite (tanrı)’nin siktiği bireyin son oyununun, yenilik ve sanata benzediğini söylerken kullandığı ironideki gibi ”şiir sana benzeyecek” diyordu.

Bir yerde sanatın yıkıcı ve yaratıcı egemenliğini dikte ediyordu Onu hiç olarak görüp gösterirken. DADA bütün metafiziği parçalıyordu, akıl, din, dil üzerine bütün felsefeleri.

Savaşın ağır kayıpları ortada iken, bunun üzerine ne akıl yürütmek ne ruh halinizi yansıtmak bu görüntüyü parçalayabilirdi. Bunun için onu parçalamak gerekirdi bir tiksintiyle.

Ne de olsa denenmişti uzlaşma ya da gösterme halinde bütün tezahürler. İzlenimcilik, dışa vurumculuk vs. Ne görünen, ne gördüğünün sendeki tezahürü gerçekti, hepsi mantıklı bir anlamsızlıktı. Ve onda olanı ona koyduğun sürece herşey birbirinin tanıdığıydı.

Un photo peinture de Véro, 2013

Yüzyıllar boyunca süren baskılar, zorlamalar ve şartlanmalar.

Tzara bu mantıklı anlamsızlıkların ortasında bastırılmış olanın saçmalığıyla insana ayna tutuyor. Aynada görünen bir çeşmenin şişeye akışına tanıklık ediyordu. Zorlama baskı şartlanma ve otoritenin hapsetmeye çalıştığı bir şişe.

Herkese her şeye başkaldırması gereken bir şişe.

Uzlaşmanın yaratıcılık, yenilik önünde bir engel olduğuna dikkat çekiyordu Tzara. Bu uzlaşmama hali Dada‘nın içinde de vuku buluyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın Almanya’sında “Çağın acı ve ölüm boğazlarına” yol açan her şeyi temsil eden rasyonel modernist dilinden kurtulmayı savunan DADA‘nın mimarı Hugo Ball ile Tzara‘nın Dada‘yı sistematik bir doktrinle uluslararası bir harekete sokma arzusunun aralarında ayrılık yaratması gibi. Bunun sonucunda Ball oluşuma aktif katılımını çekiyor, Tzara arzu ettiği gibi Dada manifestosunu yayımlıyordu…

Dadayı bir devrim unsuruna dönüştüren Tzara‘nın işte bu uzlaşmaz tavrı ve anlaşılmaktan kaçınılmasına karşı tutunduğu kaygısızlık.

Verili olarak bulunan bütün gerçekliklere yönelik bir karşı duruş. Tzara‘nın şeylerin gerçeklikle ilişki kurma biçimindeki ilkel duyguların ancak devrim yaratabileceğine inancı Alfred Jarry‘nin patafizik düşüncesine benziyordu. Bir insanın doğduğu tarihe ölüm tarihim demesi patafiziği temsil ederken. Tzara‘ya göre bu ölümün yaşanmasına sebep olan bütün parçalar o kadar ölüme aittir. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ortada bir ölüm vardı her anlamda. Bunu yaratan her unsur tiksindiriciydi. DADA‘nın doğuşuydu bu tiksinti. Ve tabiri caizse Tzara sanatçılara boku ağzınıza almadan yaptığınız sanat sanat değildir diyordu. Bunu gereken yerde kullanmaktan kaçınmanız bokun üstünü örter diyordu.

Bunu derken sanatını destekleyen sanatçıların da otorite karşısında birbir saflarını terkedeceğini biliyordu Tzara. DADA‘nın yeterince anlaşılmaması ya da kısa süreli olması da bundan kaynaklanıyordu, hareketin başarısızlığından değil asla.

Ve yalnız kalan Tzara‘nın DADA‘dan ayrılmasıyla DADA defteri Tzara için kapanırken Dada‘nın etrafında epey dolaşan Andre Breton‘un o sıralar adı sonradan Sürrealizm olarak anılacak bir akımın defteri açılıyordu.

Aragon Sürrealizm’in Breton ve Soupault’yla birlikte Dada’ya karşı gizliden gizliye kurdukları bir komplo olduğunu söylemişti o sıralar, ‘Henüz iyi tanımlanmamış ama giderek berraklaşan’ bir kumpas. Dada‘nın altını oyma çalışmaları diye bahsediyordu.

1922 başlarında Breton ve Tzara arasında Çağdaş Zihniyeti Savunma İlkelerini Belirleme Kongreleri kapsamında sert tartışmalar gerçekleşir. Breton kongre bildirileri üzerinden “Zürih’den gelme bir hareket’in öncüsü olarak tanınan kişinin tutum ve davranışlarına karşı kamuoyunu uyanık olmaya çağırır, reklam hırsına kapılmış iki yüzlü bir adamın çıkar hesaplarına izin vermeyeceğimizi açıklarız” der. Her fırsatta başarısızlıkla suçlar Tzara‘yı.

Sürrealizmin günyüzüne çıkmasından sonra Breton‘un çıkışlarının sebebi de daha net anlaşılır. Tzara‘yla tartışmaları dışında Freud‘a yakınlığı ya da Ernst‘in dada eserlerini sürrealist adı altında tekrar yayınlaması gibi. Breton, Tzara’yı gözden düşürmek, silip atmak için elinden geleni yapmıştır. 1924’de yayınlanan bir bildiriyle Gerçeküstücülük‘ü kurarak DADA etkinliği’nin defterini kapatır. Dada’nın içinden çıkmış biri olarak; Sürrealizm için Dada’nın ‘yıkıcı’ evresinden daha ‘kurucu’ bir yaklaşıma geçme arzusunun neticesi der.

Kurucu kavramı, kurmak için beklenen şans faktörünün disiplini ve/veya reddidir sadece oysa. Seçimlerin yaratıcının eline verilmesi, bağlanma ihtiyacının gereği olduğu gibi nesneden çok yaratıcıyı kutsayan bir durumdur. Buradaki algı, öğretilerin bilginin yeniden kurulması oluşturmacılık-yapısalcılıkla kendimizde yorumlanmasıdır. Oysa Tzara kendiliğinden durumuyla objektiftir. Soyut olanla ilişkisinde metafor kavramının önünü açmıştır. Sürrealizm imgelemin önünü açarken kendini bir bakıma merkeziyetleştirmiştir. Sanat onun patafiziğindeki egosudur.

Sürrealizm aynı zamanda akıl ve niyet okuma iddiasında gizli kalmış düşleri açığa çıkartmayı hedefliyordu (Siyasal ve Toplumsal anlamda da). Oysa bu bile sürrealizmin reddettiğini öne sürdüğü aklın ürünüydü. Tzara‘nın o şartlar içerisinde psikanalizi dışarıda görmesi de işte bu yüzdendi. Çünkü ortada şüphe götürmez gerçekler vardı (savaş ,faşizm, yıkım ) yoruma gerek duyulmayan ve yine aklın ürettiği.

Sanatın sanat olmasının önüne geçen bu koşullar içinde sebeplerin aranması orada haklılık aranmasından farksızdı. Ve sorunun tahlil edilme zamanı çoktan geçmişti. Yenilikleri temellendirmek için evvel sahanın temizlenmesi gerekiyordu. Bağlılıkların sizi güvende tutmadığı yerde bağlanabileceğiniz tek şey öfkeydi. Tzara nesnel olana da böyle bağlanıyordu işte; yıkma ve parçalama duygusuyla.

Güzel olan birşey yoktu, sanat yoktu. Dada imhanın kanıtı, kendini yeniden varetmenin yöntemiydi aynı zamanda… Sanatı ve sanatçıyı da dolayısıyla… Zira, imha yoluyla kirlenmiş bireylerin olduğu yerde tepkiler şiddetli olacak, tepkiler tükendiğinde mantıklı anlamsızlıklarıyla otorite ve düzen yoluna devam edecekti. Bu buhran dönemleri, tükenme zamanı değildi ve Tzara sanatçıda bir uyarılma yaratmak, tepki vermesini sağlamak için sahnedeydi.

Tepkiler tükendiğinde o da sistemin içinde farklı rollerde yer aldı diğer dadacılar gibi. Ball dine yönelmiş, dört dadacı ise intihar etmişti, Tzara örgütlenmeye ihtiyaç duymuş, Komunizme yönelmişti. Komunist düşünce içinde proleter, devrim, sanat kavramları nasıl şekillenir bilinmez ama Dada içinde bulunduğu süre içinde daima Proleter Sanat demişti.

Un collage de Jean-Kristau ‘La mort de Bergotte’ series (2015-2018)

Tzara’ya göre sanatı çirkin kılan sanattan anlamayan, hazzetmeyen kültürsüzler değil, sanatın gücünü istismar eden kültür ve sanat düşkünleriydi.

Tzara proleter sanatı dada‘nın ışığında dile getiriyordu. ‘Sanat sanat içindir‘den ziyade bilinçaltı akışında yapılan sanatın, sınıfları böleceği inancıyla proleter sanat diyordu. Onun proleteri alt sınıf olmadığı gibi alt bilinçle beraber ortaya çıkan bütün sanatların, devrimin diliydi. Çünkü başka türlü sanat, görüş açısından incelendiğinde bir yapıt burjuva ya da proleterya; biri diğerine göre dalavere olacaktı hep. Özetle ne proleter devrim; ne kültür; ne sanat bütün öğretilerin dışında, otoriteye ihtiyaç duymadan kendiliğinden ortaklaşır düşüncesini taşıyordu Tzara.

Buna eşlik eden I. K. Bonse‘in, “Tot een constructieve Dichtkunst”, Mécano‘da yazdığı yazıda şöyle der Bonse, Dada’ya isnat:

Eski, vadesi dolmuş ifade biçimlerine duydukları muhafazakâr sevgiyle ve yeni sanattan tamamen anlaşılmaz bir biçimde hoşlanmayışlarıyla, kendi programlarına göre mücadele etmeleri gerektiği şeyi –burjuva kültürünü– hayatta tutuyorlar. Bu yüzden burjuva duygusallığı ve burjuva romantizmi radikal sanatçıların onları yok etmeye yönelik tüm yoğun çabalarına rağmen, hâlâ ayakta kalıyor ve hatta yenileniyor. Komünizm de parlamenter sosyalizm gibi bir burjuva olayıdır, yeni bir kılığa bürünmüş kapitalizmdir. Burjuvazi proletarya tarafından değil burjuvalar tarafından icat edilmiş komünizm aygıtını, yalnızca kendi çürümüş kültürünü yenileme aracı olarak kullanıyor (Rusya). Bunun sonucunda proleter sanatçı sanat için veya gelecekteki yeni yaşam için değil, burjuvazi için savaşıyor. Her proleter sanat yapıtı, burjuvazi için yapılmış bir afişten ibarettir.”

”Buna karşılık, bizim burada hazırladığımız, topyekûn sanat yapıtıdır, ister köpüklü şarap, isterse komünist diktatörlük için yapılmış olsunlar, tüm afişlerden üstündür.

Tzara proleter devrim diyen Breton‘dan farklı düşünüyordu yani. Sürrealizmle yollarını 1934 yılında ayırdıktan sonra Fransa’nın komünist partisine katıldı. Sol siyasete olan bağlılığı arttıkça, şiiri daha fazla politik içerik içeriyordu ve özgür imge ve dil deneylerine yaşam boyu ilgisini korurken devrimci ve insani değerleri vurguladı. Midis Gagnes (1939) ülkenin iç savaşı sırasında Tzara‘nın İspanya izlenimlerine odaklanırken, La fuite (1947) II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Fransa’nın çılgınca Alman tahliyesini tasvir ediyor. Nesir şiirleri Sans coup ferir (1949) ve Haute flamme (1955), İkinci Dünya Savaşı ile ilgili siyasi konulara da değinmektedir. Eleştirmenler genellikle daha sonraki çalışmaları Terre sur terre (1946), Parler seul (1950) ve Le fruit permis (1956) olarak daha az güçlü ve yaratıcı, ancak önceki şiirinden daha kontrollü olarak görürler.

Tzara 25 Aralık 1963’te Paris’te öldü.

Dada, 20. yüzyılın DNA’sına radikal bir inkâr sayesinde girdiyse ve birçok sanatsal ve politik akıma (konstrüktivizm gibi) ilham kaynağı olmuşsa. Sürrealizm, Varoluşçuluk, Absürt tiyatro, Durumculuk (İng. Situationalism), Somut şiir, Fluxus, Soyut Sanat ve Popüler Sanat gibi pek çok sanata; bunda Tzara‘nın gücü ve gayreti yadsınamaz.

Onun savunusunda özetle çıkarılabilecek sav;
Mantıklı anlamsızlıklara karşı anlamlı saçmalıklar, insani ihtiyaçların ve tepkilerin ürünü olarak ortaya çıkabilir ancak. Burada birleşebilir ve burada objektik ve özgür olabiliriz.

Songül ESKİ

Kolajlar : Jean Kristau & Véro


ANLAŞILMAZLIĞIN BÜYÜK YAKINMASI (2)

bak saçların dağılmış

beynimin yayları yere serili sararmış kertenkeleler
kimi zaman asılı
delik deşik ağaç
asker
kuşların sessizce toplandığı çamurlu yerlerde gökyüzü şovalyesi
solmuş halılar kafeslerde pantenvari
yanıcı olmayan bir asit
bir fıskiye firar etmiş yükselişte diğer renklere doğru
titremeler acı mavi ve uzak
hiçliğin varlığı kızım
kafam bir otel dolabı gibi boş
alçak gönüllülerin balıkları titrek , kırılıyor de bana usul usul
istersen bir gün gitmek
pasaport kumdan
istek üçüncü direnmede yıkılan köprü
boşluk polislerden
imparator ağır kum
hangi eşya hangi lamba gerekli ruhunu keşfetmek için

matbaada gaz kağıdı eylülü
ve seni
seviyorum
buz üstüne şişen limonlar ayırıyor bizi
annemi
damarlarımı

tanrı boyunca annem
annem annem bekliyorsun sen kar yığınında
elektrikte masalsı bir disiplin
yapraklar kanatları oluşturmak için toplanıp bizi yatıştıran bir adada
ve ölü ve masum meleklerin
düzeniyle yükselen

Tristan Tzara

Rafet Arslan : Kolaj Kitaplar

Rafet Arslan ‘Electricity’ serisinden kolaj, 2015

Electricity : William Burroughs Kitabı

Rafet Arslan

Electricity : William Burroughs Kitabı
30 x 20 cm, 24 sayfa, 2015 – İstanbul

Yazar, düşünür ve tuhaf işler adamı William S. Burroughs, 20. yüzyılın ortasından 21. Yüzyılın başına, küresel kültürün (ve karşı-kültürün) merkezinde bir imge oluşturdu. Electricity Kitabı, W.S.B’un delişmen imge dünyasına dair kişisel bir yorumdur. Kitap, Burroughs’a özgü dünyayı illüstre etmeye kalkmaz, onun yerine yazarın yarattığı evren ve onun ruhunu yeniden kurgulamaya ve geliştirmeyi heves eder.

Rafet Arslan ‘Electricity’ serisinden kolaj, 2015
Rafet Arslan ‘Electricity’ serisinden kolaj (çift sayfa), 2015

Rafet Arslan ‘Post-Soviet Parallel Universe’ kitabı (kapak), 2016

Post Soviet Parallel Universe

Rafet Arslan, 16 sayfa mixed media ‘İmge Kitap’, 2016 – İstanbul

Geçmişin imgesi uçucu olsa da belki de onda, yaşanmamış bazı mutlu, oyuncul anların geleceğe sızabilecek ışıltısı hala saklı olabilir. Tıpkı 20. Yüzyıl başında Rus Avangard’ının hayatın sanata, sanatın da gündelik hayata dönüşmesi düşünde saklı; mutlu/ umutlu anlar, imgeler gibi. Bu düş; devriminden daha 4-5 yıl sonra büroktarikleşmeye yüz tutan rejimin bürokrasi canavarının dişlilerinde, Stalinizmin Gulag kamplarında, Amerika ile girişilen teknoloji yarışının katı rasyonalizminde ve sosyalist gerçekçilik denilen kaba estetik kalıbın deli gömleğinde boğulmuşsa da sanki; onda nefes alan delişmen bir rüyanın bir potansiyeli var.

Belki de bir paralel evren de hala..

Rafet Arslan ‘Post-Soviet Parallel Universe’ kitabı (iç kapak), 2016
Rafet Arslan ‘Post-Soviet Parallel Universe’ kitabı (kapak), 2016
Rafet Arslan ‘Post-Soviet Parallel Universe’ kitabından kolaj (çift sayfa), 2016

to be continued…


İstanbul Sokaklarında Bir Yalnız Kurt : JİRA

JiRA, Suadiye, İstanbul (2019)
JiRA iş başında

Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları, bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.

Jira merhaba, seni tanımayan okuyucular için kendinden bahsetmek ister misin? Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar ne tip işler yaptın?

JİRA : Merhabalar ben Jira, aklım yettiğinden beri kendimi yetiştiriyorum. Öğrenmeye, anlamaya, öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum genel olarak. Dillerle uzun zamandır alakalıyım, okulunu bitirmeme çok az kaldı. Herkes gibi çocukluğumdan beri resim yapıyorum yada ellerimle bir şeyler üretiyorum. Sanat olarak nitelendirilebilir mi hiç düşünmedim. Ürettiğim şeyler bana ait olan bir dünyanın içinde var olan şeyler gibi geliyor. Bazen sokağa çıkıyor bazen odasına kapanıyor bu dünya.

Birkaç senedir yılbaşlarında kartpostal yapıyorum, kendim için gelenekselleştirmeye çalıştığım bir şey oldu, annemin biriktirmesi hoşuma gidiyor. Onun dışında sticker‘lar bastırıyorum yolum Copy Center’a düşünce. Galiba insanların karşılaşabileceği işlerimin büyük kısmı sokakta. Ama çoğu insanın haberdar olmadığı benim de hala keşfetmeye devam ettiğim kağıtlar, kumaşlar oyuncuklar ve çeşitli eşyalarla ürettiğim başka odacıklar da var.

Pandemide handpoke dövme yapmayı öğrendim. İnsan derisi üstüne boyamak garip hissettirdi açıkçası, kanatabilmek, derinin içine bir şey yerleştirmek. Kendi topuğuma dövme yaparken, iğneyi her saplayışımda bir spell okumaya odaklandım ve bittiğinde böylesi daha iyi hissettirdi. O zamandan beri ‘dilekli’ yapıyorum. En yakın arkadaşıma kötü rüyalardan koruması niyetiyle bir göz yapmıştım mesela.

JiRA ‘Sad Yeehaw’ grafiti

Seni daha çok sokaklara işlediğin sade ve renkli figürlerle tanıyoruz, ne zamandır grafitiyle uğraşıyorsun, senin için sokakta olmanın anlamı nedir?

Üç yıl önce spreyle tanışmıştım, o zamandan beri zaman zaman kızlar yapıyorum bazen de süslü Jira yazıyorum.

Grafitiyle tanışmam Paris’te geçirdiğim kısa sürede yaşandı, duvarlara bu gözle bakmayı orada öğrendim. Sonra İstanbul’a döndüğümde tekrar büyük şehirde yaşamak, üst üste hayatlar ve kalabalık sokaklar beni kötü hissettirdi. Yolda yürürken dikkatimi dağıtmak için duvarlara bakmaya başladım, çoğu writer‘la bu dönemde işlerini incelerken tanışmıştım.

O zamanlar Rakun’un grotesk adamları çok dikkatimi çekiyordu ki kendisiyle tanıştık. O zamandan beri ondan çok şey öğreniyorum, boyalarını ve fikirlerini her zaman benimle paylaşır, ona buradan kalpler. Bir çok şey öğrendiğim başka arkadaşların da oldu, bazıları grafitiyi bırakmamı bile söylediler.

JiRA, grafiti – İstanbul
JiRA : Train Bombing
JiRA : Train Bombing
GESk, RUKUS & JiRA
JiRA’dan mesaj: ‘Keep Going !’

Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.

Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları ve bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.

Ne tip insanlar asabını bozuyor?

Kaba saba insanlar keyfimi kaçırıyor. Sokakta insanlar oldukça kaba ama ben kibar kalmaya çalışıyorum.

Daha çok erkek uğraşısı olarak bildiğimiz grafitiye kadınların ilgisini nasıl değerlendirirsin?

Erkek uğraşısı olarak bakılması, öyle nitelendirilmesi ve bunun genel olarak kabul görmesi durumu pek hoşuma gitmiyor. Bunu bize söyleyen/ söyleten yine eril dilin kendisiymiş gibi geliyor. Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.

İlk boyamaya başladığımdan beri takip ettiğim Lady K. hem kendi duruşu hem de graffiti stili olarak baya ilgimi çekiyor. Paris’te Kadına Şiddet Protestoları‘nda aktivistlerle ortak yaptıkları çalışmalar ona olan saygımı daha da arttırdı. Sassy’nin stilini de kendime yakın buluyorum. Son zamanlarda keşfettiğim Lauren Ys, Caratoes ve Hera’nın murallarını de inceliyorum.

Türkiye’de aktif boyayanlardan İstanbul’da Oslo ve Rhea, İzmir’de Riot Girl Attack beni oldukça heyecanlandırıyorlar. Özellikle Riot Girl Attack sadece kadınlardan oluşması bakımından Türkiye’de bana kalırsa parmakla gösterilecek bir grup.

JiRA’dan çatık kaşlı bir figür

Jira’yla birlikte İstanbul’da yeni kadın grafiticiler görecek miyiz, Jira’nın feminist devrimci bir yönü olduğunu düşünüyor musun ?

O yönlerimle henüz tanışmadım sanırım, ben daha çok kadın graffiti sanatçısı kategorisinde anılmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Ben kadın Jira’dan bağımsız, sadece Jira olduğum için anılayım isterim. Bu sıfat beraberinde bir sürü başka düşünce baloncuğu getiriyor, ben o baloncuklarla ilişkilendirilmek istemiyorum. Bununla birlikte kadın grafiticiler eminim görürüz hep birlikte, böylece kadınlığın altının çizilmesine gerek kalmaz.

Bunlar haricinde son zamanlarda sokakta çok sık gördüğümüz 6284 ile alakalı işler kesinlikle görünürlüğü ve farkındalığı arttırdı. Emeği geçen herkesin ellerine, kalbine sağlık. Uygun projelerde kadın dayanışmasının sokaktaki yansıması içinde yer almak, destek vermek her zaman çok isterim.

Jira ‘Phantasy’ fanzin
Jira ‘Awareness’ fanzin

Geçtiğimiz aylarda Whydah Gally ‘37,5’ karma sergisinde yer aldın, sergiye ilişkin gözlemlerini ve yayımladığınız fanzinlere ilişkin bir şeyler söylemek ister misin?

Sergiyi düzenleyen, içinde yer alan sanatçıların bazıları sokaktan arkadaşımdı, diğerleriyle tanışmış olduk, süreç olarak başından sonuna orada olmak bana çok şey kattı. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı görmek bu pandemi sürecinde ilaç gibi geldi. Evde oturup küçük çemberimizle sağlıklı kalıyoruz ama insanın sosyal bir canlı olduğunu düşünürsek çoğumuzun kendini çeşitli şekillerde gerçekleştirebilmesi için başkasına ihtiyacı var. Yani kısacası sergiler uzak kaldığım taraflarımı hatırlattı, tekrar dengelendim, bir ay kocaman bir yıl gibi dolu geçti. Sergiler başka yerlerde başka şekillerde devam eder mi bilmiyorum ama hepimizin elinde fanzinler kalmış oldu bu zamanlardan.

Fanzin yapmak fikri bir zarfın içinde uzun zamandır aklımdaydı, bu kadar arkadaşımla ve büyük writer’larla birlikte böyle bir süreç için çalışırken zarf kendiliğinden açıldı. Serginin bir parçası olarak doğmuş olsa da bizim, Oslo, Max ve benim için üzerine düşünüp oynayabileceğimiz özgür bir alan açılmış oldu.

İlk fanzinin fikri çıktıktan sonra planının oluşması, işlerin toplanıp düzenlenmesi ve baskının alınması tam 5 gün içinde olmuştu. İkincisi için de durum çok farklı değildi, istenen/ toplanan iş sayısı daha fazla olduğu için işlerin karıştığı noktalar da oldu. Tüm bu aceleden çıkıp ne yaptık diye baktığımızda elimizdeki kitapçık önemli bir arşiv olmuş oldu.

Bıyıkof ‘Awareness’ fanzin
‘Awareness’ fanzin‘den Ketum x Mutaf

İlk iki sayıda sergiye dahil olan, olmayan sokaktan insanlardan işler toplayıp, bazı kelimelerle birlikte yerleştirdik. Kelime seçkisi için kaynak olarak Psikoloji Terimleri Sözlüğü‘nü kullanmıştık. Sadece tanımlanmış olan kelimeler ve çizimlerin yan yana durmalarından dolayı birbiriyle bağlantılı olması ve aynı zamanda aralarında bu yerleştirme dışında hiçbir bağın olmaması, bu aradaki gıcık boşluk beni çok heyecanlandırıyor açıkçası.

Fanzinin ismine henüz karar vermemiş olsak da, graffiti fanzini kimliğinde bir sonraki sayıda mercek altına alacağımız kelimelerin temasını “Lubunca Sözlük” olarak belirledik. Sokakta doğmuş bir dil olarak, sürekli akan/ değişen yapısıyla birçoğumuzun öğreneceği şeyler olduğuna eminim.

Önceden tanımlanmış kelimeleri kullanmak yerine bu defa dili günlük hayatında kullanan, yeniden tanımlayabilecek LGBTİQA+cemiyetinden arkadaşlarımızla oluşturacağımız mini bir arşiv hayal ediyoruz. Sadece kelime olarak kısıtlamadan kültürü gözlemleyebileceğimiz anlardan; sahnelerden, yürüyüşlerden, fotoğraflar, yazılar, her türlü paylaşıma kalbimden açık bir davet şimdiden yapmış olayım. Sevgilerle.

Yalnız kurt JiRA

Sanatçının çalışmalarına göz atmak isteyenler :

LONE WOLF JiRA


BONUS :

intro : Catfight magazine #0 April 2005
Catfight magazine, April 2005

Catfight is a dope all female graffiti magazine based out of The Netherlands. All of their issues are available in downloadable PDF form, so check it out :

Catfight magazine – #0 April 2005

Catfight magazine – #01 July 2005

Catfight magazine – #02 October 2005

Catfight magazine – #03 April 2006

Catfight magazine – #04 August 2006

Catfight magazine – #05 December 2006

Catfight magazine – #06 August 2007 – missing !

Catfight magazine – #07 August 2007

Catfight magazine – #08 October 2008

Catfight magazine – #09 August 2009

Ron Mueck

Ron Mueck ‘Big Man’, 2000

Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.

Sabahattin Ali

2006 yılının Ağustos ayında İskoçya’nın Edinburg şehri Royal Scottish Academy Building’de Ron Mueck’un “Sensation” isimli etkileyici bir heykel sergisini gezme fırsatım olmuş idi. Ben ve sergiyi gezen insanların bu sergi karşısında elektriklenme nedenlerini üzerinde oldukça kafa yormuştum. Bu nedenlere geçmeden önce önce Ron Mueck ve yaptıkları hakkında bilgi vermek gerekiyor.

Ron Mueck 1958’de Avustralya’nın Melbourne şehrinde doğdu. Halen Londra’da yaşıyor ve hiperrealist bir heykeltraş olarak tanınıyor. Mueck çocukluğunda oyuncak ve kukla yapımcısı olan babasından oldukça etkilenmiştir. Sanat okuluna girmek için elemeleri kaybedince vitrin dekaratörü olarak çalışmıştır. 80’li yılların ortalarında Londra’ya yerleşmeden evvel Amerika’da yaşarken, çocuk televizyon programlarında kuklalar yapmış ve Muppet Show’da hünerlerini sergilemiştir. Londra’ya yerleştikten sonra “Dream Child” (1985) ve “ Labrynth” (1986) filmlerinde realistik modeller oluşturmuş ve filmin özel efektlerini asiste etmiştir.Bu çalışmaları onun sanatsal yaşamını oldukça etkilemiştir.

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
detail : Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997

1990 yılında ise kendi atölyesini kurarak çeşitli modeller yapmaya başlamıştır. Kendi kurduğu atölyede gerçekçi modeller yapmaya başladıktan sonra, sanat dünyasına 1996 da bir rastlantı ile girmiştir. İlk kez Portekiz-İngiliz asıllı ressam Paulo Rego’nun isteği üzerine ona bir Pinokyo figürü yapmış ve bu işi Londra’daki Hayward galerisinde “Spellbound” sergisinde Paulo Rego’nun resimleri ile birlikte sergilemiştir. Paulo Rego, Ron Mueck’i Charles Saatchi ile tanıştırmış ardından bu yapıt Charles Saatchi’nin ilgisini çekmiş ve o günden itibaren Mueck’un eserlerini toplamaya başlamıştır. Saatchi, Mueck’i 1997 de Royal Akademi‘deki “Sensation” sergisine davet etmiştir. Mueck bu sergide “Ölü Baba” adlı işini sergilemiştir “Ölü Baba” Mueck’in babasının 2/3 boyutunda bir heykeli idi. Mueck, bu heykel ile uluslararası ortamda tanınmaya başlamıştır. Aynı heykel daha sonra “Genç Britanyalı Sanatçılar” içeriğiyle Charles Saatchi koleksiyonuna eklenmiştir. Bu heykeli Mueck hafızasından yapmıştı, figür tamamı ile çıplaktı ve ayrıca bu iş için kendi saçlarını kullanmıştı. Bu sergi daha sonra Berlin ve Brooklyn’e gitmiştir

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Ghost’ 1998

1998’de yaptığı “Hayalet” heykeli 8 fit yüksekliğinde bir kız çocuğu idi ve onun genişletilmiş boyutu, üzgün hali ergenlik aksiyetesini yansıtmaktaydı.

Ron Mueck ‘Mother and Child’

Ron Mueck 2,5 metre boyutundaki “Hamile Kadın” heykelini Londra’da National Galeri‘deki kalışlı programda yapmıştır. “Anne ve Çocuk” heykeli göbek kordonu ile annesine bağlı ve annesinin karnına tırmanmakta olan yeni doğmuş bir bebekten oluşmaktadır.

Ron Mueck ‘Autoportrait’

Uyuyan kendi portresi de ilginç çalışmalarından birisidir. Onun daha önce Londra Milenyum Kubbe’de sergilenen 4,5 m’lik “Erkek Çocuk” heykeli, 2001 yılında Venedik Bienali‘nde de sergilenmiş ve New York Artforum dergisine kapak olmuştur. Berlin tıp tarihi müzesinde sergilenen ”Çarşaflı Adam”, adlı çalışmada heykelin yanındaki duvarda Nazi tıp deneyleri kurbanlarının isimleri yazıyordu. “Büyük adam” heykelinde ise köşede duran bir figür umutsuzluk halini yansıtıyordu. “Vahşi Adam‘ 2005 heykeli de son dönmede üretilmiş ilgi çekici heykellerindendir.

Ron Mueck, çektiği foroğraflardan ve gördüğü imajlardan etkilenerek çalışmalarını oluşturuyordu. Mueck’in heykelleri samimi bir şekilde vücut detaylarını sergilemekteydi. İlk çalışmalarında kendi bacağındaki kılları kullanmış ancak bir süre sonra benek benek göründüğünü fark ederek bu uygulamaya son vermiştir.

Mueck’in insan simulasyonları kusursuz bir gerçekliğe sahiptir. Gerçeğe en yakın malzeme olarak fiberglas ve resin kullanmaktadır. Arkadaşlarını ve akrabalarını konu almaktadır, fakat konu olarak seçtiği bu insanlardan kalıp almamaktır. Mueck, kilden heykeli yapmadan önce küçük seri maketler ve büyük çizimler hazırlamakta ve sonuca fiberglas ve resin ile ulaşmaktadır. Mueck, heykellerinin boyutlarını bozup biçimsiz postürler oluşturarak konu ettiği kişilerin ruhsal auralarını yansıtmaktadır.

Ron Mueck ‘Boy’

Ron Mueck’in heykellerinde maddenin yapısına bire bir uygunluktaki detaylar, gerçeklik duygusunu yansıtırken; ölçek değişiklikleri ise izleyicide yanılsama duygusunun oluşmasını sağlıyor. Birey her an aynı büyüklükte görmeye alıştığı bir varlığı yine aynı gerçeklik duygusu ile devasal bir şekilde gördüğünde dehşetengiz bir irkilme duygusu içinde kalıyor. Ayrıca heykellerin mekanla ilişkisi ile oluşan psikoloji, izleyicide içsel bir rahatsızlığı daha da arttırıyor.

Ron Mueck irritan bir şekilde yaşlılık, doğum, hamilelik ve ölüm gibi konulardan heykellerini oluşturuyor. Ron Mueck’un heykellerinde varlık sancısını sağaltmaya yönelik bir bakış açısı hakim. Beden ile var olan ve yok olan bir gerçeklik. Bu beden üzerine okumalar tutsaklığı açığa çıkarıyor. İzleyici üzerinde oluşan bu çöküntünün kaynağı, bu bedenlerin ölüm psikolojisini yansıttığıdır. İnsanın ölüm duygusu yüzünden şimdiki zamanı kabullenememesinin yarattığı etkilerdir bunlar.

Ron Mueck başlangıç ve sonu yansıtan heykelleri ile geleceğe dair ön görülerde bulunur. Ölüm, yaşama dair tüm anlamları götürür. Nitekim, insanın gerçeklik duygusunun sarsılmasına yol açar. Bu heykellere bakan izleyici heykellerin gerçek olmadığını fark edince şok yaşar. Heykellerdeki korku ve endişenin kaynağı gerçek ile gerçek olmayana yönelik olan yanılsamadır. İşte bu durum izleyiciyi etkilerken irkilten sıkıntının kaynağıdır.

Ron Mueck ‘Two Women’ 2006

Belki de Ron Mueck’in heykellerinde ölüm duygusunun bu derece yansıtılması, ölüm duygusunun sindirilebilmesi ve yaşamın pozitif olarak algılanmasının bir yoludur. İnsan ölüm duygusunun üzerine giderek üzerindeki yükü hafifletmekte, atmaktadır. Özgürlük ölümün ele geçirilmesinden geçmektedir.

Şinasi Güneş, 2008

The Art of Memo Kosemen

Kosemen ‘Paper Bone Makers’ acrylic on paper

C. M. Kosemen is an artist and researcher born in Ankara, Turkey. He studied at Cornell University, Istanbul’s Sabancı University, and holds a Masters’ degree from London’s Goldsmiths College.

Kosemen‘s areas of interest include surreal art, Mediterranean history, palaeontology, evolution, zoology and visual culture.

Kosemen’s art has been displayed in exhibits in Italy, Vienna, Istanbul, Ankara and London. His exhibits with Empire Project include his solo show, “Unutterable Expressions,” in 2014, the Bashibazouk group exhibit in 2013, the Contemporary Istanbul Fairs in 2012, 2013 and 2014. His other solo shows include “City of Love, City of Death,” at the Siyah Beyaz Arts Gallery in Ankara, 2015.

As a researcher, Kosemen is the author of books on various subjects. His book credits include Osman Hasan and the Tombstone Photographs of the Dönmes, from Libra Books of Istanbul, and All Yesterdays: Unique and Speculative Views of Dinosaurs and Other Prehistoric Animals, and the Cryptozoologion, the Biology, Evolution and Mythology of Hidden Animals from Irregular Books of London

Kosemen was also an editor with Benetton Magazine‘s Colors magazine and worked in various advertising agencies.

Kosemen ‘Paper Bimble A’ acrylic on paper

“Man has gone out to explore other worlds and other civilizations without having explored his own labyrinth of dark passages and secret chambers, and without finding what lies behind doorways that he himself has sealed.”

― Stanisław Lem, Solaris

Kosemen ‘Hatm Diplocaulus’ A & B, acrylic on paper
Kosemen ‘Black Hole Head’, ‘Diplocaulus Australis’ acrylic on paper

The Art of C. M. Kosemen

I believe that one can relate to humanity’s most common emotions by applying the right “combination code” of anatomical details and archetypical figures. We respond instinctively to raw images of limbs, faces, eyes, teeth, sexual organs, and the body parts of animals are instinctively recognizable thanks to our evolutionary heritage. Like the keys on a piano, each feature triggers a specific feeling, reflex or memory in the human psyche. The juxtaposition of such forms thus leads the viewer through a kaleidoscope of emotional responses, a journey into his or her subconscious. I believe this is one of the most primal aspects of all art. From the cave drawings of Lascaux onwards, people have used such symbolic forms to face their own, personal and collective “demons.”

My artwork focuses on such “demons” one encounters in life. With my series of simplistic, grotesque paintings, I aim to invoke the archetypical feelings of love, fear, regret, curiosity and lust that are shared by all people of all cultures. My personal adventures and secrets are all in here, and I’m certain that they will relate to your memories as well.

C. M. Kosemen

Kosemen is painting, 2015, Beşiktaş – İstanbul

cmkosemen.com
instagram : cmkosemen

Kim Bu Barbarlar ?

Barbarları Beklerken Edebiyat Fanzini (Sanat Kolektifi) üzerine Dolunay Aker ile söyleşi
Aykut Akgül

Öncelikle merhaba Dolunay. Ben senin adını ilk duyduğumda 2016 Altın Defne Genç Şiir Ödülü’nü almıştın. Seninle her ne kadar çok eskilere dayanan bir tanışıklığımız olmasa da, kısa zamanda birbirini tamamlayan fikirlerle birlikte, heyecanla karışık, çarçabuk kaynaşan bir dostluğumuz oldu. Bundan hiç rahatsız olmadım ve bunu niye belirtiyorum çünkü hız bende şüphe demektir, hem sanatsal, hem insan ilişkileri açısından, hızın işe yaradığı hiçbir branş bana samimi gelmemiştir. Birçok sebebi olmasına rağmen kapitalist düzenden içten içe olan rahatsızlığımda aslında bu yüzden. Hız, kimin işine yarıyorsa, o kişi işini sevmeyi bırakmıştır bana göre. Aslında çemberi daha da fazla aşmadan soruma geçsem iyi olacak. Daha öncelerden ismine aşina olmama rağmen ben seni Barbarları Beklerken ile tanıdım ve takip etmeye başladım. Her sayıyla daha çok kendine gelen, yükselen bir oluşum oldu Barbarları Beklerken. Öyle ki artık benimde dahil olduğum kolektif bir vücuda dönüştü. Merak ettiğim şu: Seni Barbarları Beklerken’e iten neydi, niye böyle bir oluşum olsun istedin, nasılsa herkes çeşit çeşit oluşumlar kurup, şiirler, öyküler vs yazmıyor muydu? Barbarları Beklerken’in çıkışı dönemiyle ne kadar alakalı sence, Barbarlara ihtiyaç var mıydı gerçekten?

Evet yazıyordu fakat bir kenetlenme eksikliği vardı. Yan yana görünenler aslında kendi konfor alanını oluşturmaya çalışıyordu. Barbarları Beklerken ansızın bir refleks olarak ortaya çıkmadı. Her adımı, içerik ve yaklaşımları, sanatsal ve politik müdahaleleri hep bir meseleden doğarak kendisini büyütmeye çalıştı. Bunu ne kadar başardı bilemem. Ama zaten bir başarı hedefiyle ortaya çıkmadı. Kazmak ve dikkati farklı bir noktaya çekmek derdindeydik. Hâlâ da öyleyiz. Barbarları Beklerken minimal bir oluşum. Çokluğu sevmeyen bir oluşum. Çok olmak, çok görünmek sadece geçici içerikler yaratıyor, düşünce değil. Düşüncenin, sanatsal bir pratiğin yükümlülükleri var. Dünya kapitalist bir çarkın içinde kirleniyor. Sınıfsal çatışmalar şiddetleniyor. Saflar belirginleşiyor. Beklerken ne yapabiliriz sorusu her zaman gündemimizde oldu. Sanırım Barbarları Beklerken bu sesi yükselmek istiyor. Adı Kavafis’ten alt söylemi Ezra Pound’tan. İnsanlar Barbarları Beklerken’de bir sıcaklık gördüler. Ateşin hızla yanıp sönmesini değil ateşe verilen bir ifadeyi gördüler. Bu bizi daha çok iş yapmaya yöneltiyor. Seninle bu ateşin ivme kazanacağını düşündüğümüz için bir araya geldik.  Başka arkadaşlar da yavaş yavaş bizimle yol almaya başlıyor. Şimdi derdimiz kağıdın dışına çıkmak. Bu yüzden Barbarları Beklerken sanat kolektifine dönüştüğünü ilan etti. Buradan da tekrar duyurmuş olalım. “Ateşi çalmak” isteyenleri bekliyoruz.

Sorunun diğer kısmına gelecek olursak Türkiye’de dergi sayısının çokluğu o dergilerin bir mücadele alanı olduğu anlamına gelmiyor. Bir vitrin var ve birçok edebiyatçı orada kendisini satma derdinde. Biz vitrini bir gösteri alanına dönüştürmekten çok orada insanların ifadelerini özgürleştirmeyi amaçladık. İlk sayıdan itibaren her dergide görünen isimleri almamaya çalıştık. Metni bizim poetik çizgimizi karşılıyorsa ve metin gerçekten içinde kendi yazarını da aşan bir güce sahipse fanzinin sayfalarında yer alabildi. Dergiye gelen eserlerle birlikte biz metnine güvendiğimiz, okuru olduğumuz hatta daha önce hiç konuşmadığımız insanlardan metinler istedik. Bu bizim estetik taleplerimizin göstergesidir. Sırf dolsun diye kimseden eser istemedik. Sevmediğimiz metni yayınlamadık. Sırf baskı sayısı mükemmel kurnazlığını yapmamak için her sayıyı sınırlı tuttuk. Güzel yorumlar aldık. Dolaşım ağını yeterli seviyede kullanmamamıza rağmen okurlar küçük yaktığımız ateşlerin ışığını gördü. Bu bize yetiyor. Şimdi ışık nerelere ulaşacak ona bakacağız.

Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul

Barbarları Beklerken ile bir şeyler değişti mi, değişiyor mu, değişecek mi? Değişim mikro bir yol çiziyor şimdilik. Ama bu bütünsel bir çabaya dönmeyeceği anlamına gelmiyor. Küçük öbekler halinde insanlar bir şeyleri değiştirme derdine düşüyor. Bence bu kıymetli. O küçük öbekler yeni okuma sahaları yaratıyor. O okumanın, o pratiğin içinden geliyoruz. Ben kendi öznelliğimde yazdığım şiiri ve poetikayı değiştirme hamleleri yapıyorum. Demek ki bir değişim başlamış ve bizi de çoktan etkilemiş.

Şairlerin geçinilmesi zor insanlar olduklarını düşünüyorum. Geçmişte bir çok hareketin içinde bulunduğum için az çok genelleme yapacak kadar şair tanıdığımı da düşünüyor ve sana Barbarları Beklerken ekibinin ilk kurulduğu andan bu yana çektiği zorlukları, kayıpları ve başarılarını sorsam neler söylersin? Barbarları Beklerken’i bir arada tutmanın bir sırrı var mı yoksa onlar zaten bir aradaydı da sen birbiriyle mi tanıştırdın? Barbarları Beklerken ilk toparlanma süreceni yaşadıktan sonra kendisine sorduğu sorularla ilerledi. Biz kimiz ve kimlerle olmak, birlikte üretmek, paylaşmak, büyümek istiyoruz. Bu kalanları ve gidenleri belirledi haliyle. Bize dışarıdan katkı sağlayan çok insan var. Ekipte değiller fakat fanzini sıcak bulduklarını düşünüyorum. Yoksa neden yazsınlar ki? İlk andan itibaren seçen bir yayın olduk. Düşünce, estetik, eleştiri; bu üç faktörün görgüsüyle bütünsel bir yayını sürdürüyoruz. Toplamacı mantığı sevmiyor, en azami seviyede de olsa fanzinde metni yayınlanan yazarların bu üç faktöre yakınlığını önemsiyoruz. Bizi bu aura bir arada tutuyor. Bizden uzaklaşanları da bu dinamizm uzaklaştırıyor. Onları birer kayıp değil sürece emek veren insanlar olarak görüyoruz. Tabi ki herkesten aynı performans beklenemez.

Barbarları Beklerken ekip olarak hiç denenmemiş projeler peşinde ve bu projelerle birlikte bir sürü insanı da peşinden sürüklüyor, bu dikkat çekme çabası mıdır? Öyleyse bile neden dikkat çekmek istiyor? Örneğin; “Biz Sokakta Mıyız?” projesi zannedildiğinden daha büyük bir kitleye ulaştı ve bu bağlamda projenin amacına ulaştığını düşünüyor musun? Dikkat çekme çabası değil. Daha öncede belirttiğim gibi biz bir düşünce doğrultusunda hareket ediyoruz. Bu düşünce edebiyatta kanıksanmış şeyleri denemek istiyor. Daha önce denenmiş olanı yenileyip, özgün frekanslarla yeniden sunmak istiyor. Hiç denenmemiş olanın sınırında tecrübe kazanmak istiyor. “Biz Sokakta Mıyız?” projesini sorman güzel oldu. Çünkü bu proje sadece yazarları ilgilendiren bir şey değildi. Ortaya atılan çıplak bir soruydu. İstanbul, İzmir, Antakya eksenli faaliyet yürüten bir ekibin sokağa dair eleştirel yaklaşımını, sokak hakkında konuşurken o kadar da rahat olmamamız gerektiğini ironik ve eleştirel bir şekilde ifade etti. Sahi sokakta mıyız? Ben daha çok barda bira içip “aydın” rolünü oynadığımızı düşünüyorum. Sokakla alakası olmayan insanların sokak satmasına karşı bir tepkiydi “Biz Sokakta Mıyız?”

 Yeni projeler var mı? Elbette var. Önce kendimizi sonra bize bakanları şaşırtacağız.

Anladığım kadarıyla Barbarları Beklerken elbette şiirden ibaret değil, ama şiire bir zaafı olduğu da aşikar, peki neden şiir? Yani aslında şiir değil sorum, Barbarları Beklerken’in şiiri neleri karşılıyor, karşılamalı sence? Şiir diğer türlere göre konfor alanını daha fazla rahatsız ediyor. Bunun şairlerle alakası yok. Edebiyat ortamına bakarsak dünyanın en konformist, en kaprisli insanlarını görürsünüz. Bu insani ilişkilerle de böyledir. Giydirilmiş imaj ve imge yığını şiirin önüne geçmiş artık; söz söyleyen şiir değil, şiir dışında aklınıza gelebilecek her şeydir. Ancak takip ettiğim bu unsurların dışında oluşumlar yok mu tabi ki var. Natama, Kaygusuz, Başka Dünyalar, Sürem Şiir Dergisi, Açık Şiir, Lümpen, Neden Şiir… Bulmak isteyene çok huzursuzluk var.

Barbarları Beklerken’in uluslararası anlamda benimsediği, kendine yakın hissettiği, takip ettiği başka oluşumlar var mı? Farklı ülkelerdeki Sürrealist grupları takip ediyoruz. Hindistan’da Açlık Kuşağı şairi Malay Roychoudhary hâlâ yaşıyor ve bizim için doyumsuz bir ilham kaynağı. Burada olduğu gibi dünyada da vasat iş üretenler oluyor. Ama yeni hayaletlerin dolaşmadığını kim söyleyebilir ki?

Barbarları Beklerken kendine rakip bir oluşum, başka kolektif bir yoğunluk ister mi? Rakip değil dayanışma ister.

Barbarları Beklerken’i hemen hemen var olmaya çalıştığı her alan, her hareketini göz önünde bulundurarak bizim için eleştirir misin? Tekil kazanımlar var. Kolektif avangard bir huzursuzluğu daha yakalayamadık. Dikkat edersen Sürrealistler, Sitüasyonistler bu konuda daha disipline daha örgütlü hareket ediyorlardı. Bence eksik olan bu. İşler biraz sıkıya alınmalı.

Barbarlar’ın Garip akımı ve 2000’li yılların şiir oluşumlarına, deneylerine ve tepkilerine karşı bakış açısı nedir? 2000’ler bence çok fazla şey getirdi şiire. Yoğun bir dinamizm, yoğun ve kanonik olmayan fakat kısa bir sürede İkinci Yeni’yi bile sollayan bir kanonlaşma. Şiirin muhafazakar algılarına indirilen sert bir darbe. Etliye sütlüye karışmayanların ister istemez üzerine söz söylemek zorunda kaldığı bir kuşak. Barbarları Beklerken hepsinin okuruydu. Öyle de olmaya devam ediyor.

Garip şiiri popüler anlar yaşasa da doğru bir değerlendirmeye çok az tutuldu. Erhan Altan’ın Ölçü Kaçarken’ine bakılmalı. Orada neden ölçünün kaçtığı ve hangi ölçülerde kaçması gerektiği anlatılıyor. Değişim ölçüsüz olmaz. Yoksa savrulur gider.

Toparlarsak geniş bir külliyatın içinde eleştirdiğimiz noktalar olsa da kazanımları alıyoruz biz. Donuk, sadece kendine bakan bir şiirin dışında güçlü bir şiir yazılabileceğini gösteren bu huzursuz geleneğe çok şey borçluyuz.

Son olarak söz Barbarları Beklerken’de, takipçilerine ve dahil olmak isteyenlere söylemek istediklerin nelerdir? Beklerken yalnız olmak istemiyoruz. Kesinlikle Godot’yu beklemiyoruz.

Barbarları Beklerken

‘yeni olanı yap’

Dolunay Aker tarafından yayına hazırlanan “DADA PROVOKASYON” kitabı

Istanbul Underground Alternative Arts / Graffiti Scene Report : part 2

Artık kültürel evrim, bilişim ve sibernetik teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve insana dair tüm değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde boşa dönmektedir. Sözün çürüdüğü, insanın (hayvanın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.

Hem boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi hem de yeni bir çağın habercisi. Bizim sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.

Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin kodamanları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiçbir işe yaramayacak kadar bayat. Kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.

Bizlere dayatılmış boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Geceyarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.

Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, hiçbir şey ifade etmediği körelmiş, boğucu bir atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.

Yaşasın Sokaklar !
Yaşasın Sokağın Sınır Tanımaz Çağrışım Gücü !

Erman Akçay, 11 Eylül 2020
East Kadıköy Graphic Resistance


WiCX, Suadiye, İstanbul 2019

The Boundless Reflective Power of Art

Now the cultural evolution, poisoned by the cybernetics and information tech, has been accelerated ad nauseam, and is wasting its energy explicitly out of any touch with human values and needs. Where the word has rotten, where human (and animal, sentient) life has been reduced to mere consumer goods, where all modes of expression has been put out of touch with the reality, reduced to their own parodies, what we need is a constructive upheaval in all sectors of social life. This very upheaval is our art.

It is both the reaction of a youth being suffocated, and the herald of a new age. Our art is revolutionary, it does not come to terms with the ideals of the past, it hounds the new. It is the expression of a will to live that is as powerful as the resistance it encounters and a pioneering scream in the struggle to build a new society.

The bourgeois excrement penetrated into all aspects of life and the tyrants of media organisations even dare to offer us art. Their offerings are useless and stale beyond recognition. What shows us that we, as humans, are born to express ourselves, are the pavements and the graffities on the streets; thus starts our war against the mediatic powerholders, who turn us into passive viewers or social media apes, preventing us from satisfying this very biological urge to express and create.

The antagonism between the hooligans of this suffocating culture that is imposed on us and those who resist it finds its foundation here. This crisis of  the conservative society (and its art) that nourished this established meaninglessness and isolation, can only be transcended via the experience of alternative modes of living, via attempts at such experiences. A painting is not only a composition made up of colours and lines, but also life itself Vibrating, it is Midnight, a Human being, a Lightning.

Revolutionary artists, those who call for resistance, are those who dared to interrupt, to spoil this spectacle, to devastate it. Art should step out of this strangulating atmosphere where it means nothing, into a new, alive epoch, where it will mean everything.

Viva La Graphic Revolution !

Viva La Boundless Reflective Power of Art !

Erman Akçay, September 11, 2020

Translation from Turkish to English by Mutlu Yetkin

East Kadıköy Graphic Resistance

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: img_2936.jpg
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Emre Orhun ‘La Nuit’ 2014
Memo Köseman ‘Black Hole Head’, ‘Triskelion Garden’ 2015
Burak Dak ‘Submarine’ 2016
Daniel Cantrell ‘comic strips’ 2015
Jurictus ‘French Steel’ 2015
Caroline Sury ‘Poisson Ferré’, ‘Chignon Choc Nerf’ 2015
Retina Decadence vflyer by Sazalamuth a.k.a Dave2000
Boris Pramatorov ‘Fear, My Friemd’ 2015

The Heart of Rock’n Roll

Beats in This Gallery :

Big Baboli Şarküteri

from Istanbul

Not long ago, around three or four years, I met Zezeah and his husband Moklich, at their workshop in Kızıltoprak. They showed me the examples of the prints they made, mostly silk-screen posters produced for music groups with a collection value. Then came the Krüw events and exhibitions where the original works of young talents were displayed and were quick to bring a strong dynamism to our contemporary graphic / illustration world. These handcrafted paintings brought us together with the most color­ful and exciting examples of Illustration Art. Those works of many different styles and artists were literally fascinating.

Apart from the drawings produced in a commercial context, this young generation of artists, who adopt “illustration” or “illustrative works” as a serious discipline and style, display quite different and original works from those of the previous generations, which were published in old humor magazines or on our classical comic-novels. The­re is a better understanding with the works they produce. On these younger artists it is possible to approach all the traces of the computer and cybernetic age : alienation, rootless cosmopolitanism, madness and perversion, which gained momentum after the beginning of the new millennium. There is a huge cultural pool of psychedelic rock pos­ters, underground comics, graffiti and manga culture, computer-generated graphics and all kinds of cyberpunk interactions.

Opening its doors last winter, Big Baboli Şarküteri also hosts different events such as movie screenings and artist talks. We interviewed Zezeah, the favorite name of the team, during the epidemic days, for those who give value to art in an age where the human is defined with its shadow.

Hello Zezeah, since we are in the “epidemic days”, we are spending days under quarantine, it looks like Na­palm Death record covers; to what extent did this affect the art market, how did this situation affects you as a gallery owner? ZEZEAH: Hi Erman, thank you very much on my behalf for asking our state first. It is understandable that art lovers and collectors restrict luxury expenses apart from their individual needs in this pessimistic period. The same is true for us; We say “Health first!”. Apart from that, online exhibitions, conversations etc. we are not enthusiastic about these areas as we do not like virtual events.

Last winter, Big Baboli Şarküteri met with art lovers; you hosted many di­fferent events from group exhibitions to movie screenings, displaying big names such as Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir. How did the transition from artist to gallery owner show affect you? ZEZEAH: Yes, we had the opportu­nity to exhibit and share the works of the artists whose work we have been following with enthusiasm for years. This was a calendar of events, mostly made up of our friends and close circle. As you may say, I am not a gallery owner, I can­not claim that I am very experien­ced in art direction, marketing and exhibitions, but for about ten years we have been running our own Big Baboli Print House art print works­hop with the pseudonyms Moklich and Zezeah, and we produce and sell our own works. In the spring of 2019, we joined forces with our friend Berk Kula to make a common dream come true and we took steps together to open the Şarküteri. We wanted to create a different concept by combining Berk‘s contributions and our expe­riences and possibilities. As an artist, we nourished the Şarküteri with our creative environment. We have a cu­rious audience that trusts our since­rity and supports the new generation of artists as much as they can; and thanks to them we have created a truly independent structure that does not need the support of any brand or company.

The Şarküteri prioritizes the artists in terms of commission, the second priority is the ability of the gallery to stand on its own feet and to keep the platforms such as advertising, pho­tography and online sales, which are necessary for the artists to present their works better. We are a small crew that does all this with self-sacri­fice. Despite all this, this building has been greeted with enthusiasm by people and we hope we can already be an exemplary venue.

You started organizing open studio days with artists. ZEZEAH: Together with the days of Open Studio, we created a presen­tation for collectors to better observe and understand the stages through which a poster they purchased from Şarküteri is printed and why the pie­ce they have is so valuable. Our first studio experience was realized with curious participants who wanted to meet the artist and who already had little knowledge about screen prin­ting. We hope we can reach a more enthusiastic and excited audience that has no idea about the subject in the upcoming studio days.

You create groundbreaking works in the field of graphics and illus­tration both as an atelier and as a gallery, we also see many quality publications on the shelves, you also combine artists’ drawings with cool clothing styles. ZEZEAH: The idea in our mind for a limited number of products was that people could reach their favorite ar­tists at every price scale, so we pro­duced a limited number of by-pro­ducts such as stickers, t-shirts and pins for the artists we worked with. Şarküteri undertook the entire cost, so we diversified the product scales of the artists and filled our catalog with many different options such as original work, limited edition, pain­ting, fanzine, sticker, pin, tshirt. Limit-editon compromises have been given to artists and collectors for all these products; This is also a guarantee that unlimited profits will not be made through their arts, so every product purchased from our ga­llery carries a collection value. We are pleased that the preference is mostly for silkscreen prints and stickers, be­cause the popularity of original pieces is always a great motivation for artists.

Thank you very much for the inter­view Zeynep, If you have something to add, please. ZEZEAH: Many greetings to all our friends who have been with us until to­day with their support, contribution and cooperation; Hope to see you at new events as soon as possible, goodbye for now.

Zeynep a.k.a. Zezeah, April 2020

for more info and details :

Big Baboli Şarküteri

Tetsunori Tawaraya, 2015

Evolution of Consciousness

The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its ArtRetina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.

Erkut Tokman, October 2020, İstanbul

Burak Şentürk ‘Woman’ & ‘Pan’ 2016
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Zigendemonic x Daniel Cantrell, 2017
Valfret Aspératus, 2015
Anne Van der Linden ‘Nostalgie’, ‘Navigation’ 2017
Zigendemonic ‘Dessin composition’ 2020
Dave de Mille ‘Dessin composition’ 2010-15
Daisuke Ichiba ‘Untitled’ 2012
Sam Rictus ‘Hypsignatus’ 2020
Bahadır Baruter ‘Ruhaltı’ 2001
Elif Varol Ergen ‘Theriantropy’, Memento Mori’ 2020
Miron Milic ‘dessin’ 2020
Daniel Azélie ‘dessin’ 2020
Erkut Terliksiz ‘desen kompozisyon’ 2010-15
Roman Shcherbakov a.k.a Dasetatoo, dessin 2020
Pakito Bolino ‘dessin’ 2020
Zavka Zavka ‘Bomb Girl’ comic strips 2020
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Humans Fly production ‘Cactus Boy’ animation movie (06:46) / 2016

Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
Jira, Suadiye, İstanbul (2019)
Rukus & Rakun, Suadiye – İstanbul (2019)
Hose, Suadiye – İstanbul (2019)
Brake, Suadiye – İstanbul (2019)
Rust, Suadiye – İstanbul (2019)
SOB^Hash Crew, Suadiye, İstanbul (2019)
Pes, Suadiye, İstanbul (2019)
Dank, Suadiye – İstanbul (2019)
Mad, Suadiye – İstanbul (2019)

B-boy ve turntable’ı

almaz ki o Beyin !

Rash, Suadiye – İstanbul (2019)
Mr. Hube, Suadiye – İstanbul 2018
Murys, Suadiye – İstanbul 2019
Karanlık Fısıltı : RHO & Rakun, Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
CiNS, S0MON, ASBEStOS, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
ASBEStOS, Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
KMR, Suadiye, İstanbul 2019
TABONe, Suadiye, İstanbul 2019

Meriç the Pro. teftişte (2019)

Kütük Fanzine

on the Road !

Düz duvara tırmananların dergisi Kütük fanzin, dördüncü sayısı için yola çıktı, Arno Suna tarafından hazırlanan yayın, Kadir Küçük, Orhan Kiraz, Tollie Tolga, Tessa Fox gibi İstanbul sokaklarının en tehlikeli kaykaycılarından fotoğraf ve hikayelere yer veriyor, ayrıca KK‘den çizimler ve Arno‘dan editöryal espiriler de fanzine farklı bir hava katmış. İlk üç sayısı A5 renkli formatta hazırlanan derginin eski-yeni sayıları için erişim adresi : Arno Suna, kutukfanzin @ gmail.com / kutukfanzin

Yağız Eryılmaz
Egzantrik kişilik Çağatay’dan bir Frontside Smith
kk
Kadir Küçük’den bir BS Wallkickbox
kutuk_01
Kütük #01’den : Kadir Küçük
Okan Şen
Okan Şen (2019)
Adem Ustaoğlu, Başakşehir – İstanbul
KK’den Mesaj: Go Faster !

Istanbul based skate punk ‘zine Kütük‘s new issue is out now ! Editing by Arno Suna w/ cool artworx and photos by Kadir Kiraz. Dont forget to ask 4 yer copy : kutukfanzin @ gmail.com

Stay tuned for new issues !!

arnography


Wick, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Esk Reyn, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Esk Reyn, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Canavar, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Rekkolaa, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Max, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
C Lupus, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020

Hatasız Kunst Olmaz !’

Doğal İkona-Kırıcılar Olarak Sokak Sanatçıları

Ferhat Kamil Satıcı, 2010

“İçinde yaşadığımız çağa ya imge enflasyonu yaşanan bir çağ olarak bakmak ya da bir adım daha ileri gitmek ve “imgesiz bir çağ” olarak yaklaşmak gerekir.” *

Sanatçısı Bilinmiyor ‘Hatasız Kunst Olmaz!’ 2007, Beyoğlu – İstanbul

İmgeyi yaratan onun varlıksal olarak anlam oluşturmasını sağlayan kültürde, dilde yer alan ideolojik ortaklıkla imge bombardımanı çağında her şey iç içe geçmiş ve kopyalama teknikleri ve çoğaltma ile anlam yitimine uğramıştır. Bu da modern yaşam içindeki bireyleri sürekli şimdi içinde yaşamalarını ve geçmiş ile gelecekten kopartan şizofrenik bir unutuş olan afazi rahatsızlığına iter. Belleksizlik temel ideoloji halini alır. Çünkü hafızada tutulması gereken her şey sistem tarafından tutulmaktadır. Bizlere ise sunulan anlamları koşulsuz kabullenip uyum sağlamak kalır. Bu geçici fakat etkili fantazya dünyasında karşı tarafa geçmek ve sınırları aşmak gereksizdir. Gerekli olan her şey size sunulur. Bu, meta fetişizminin motive ettiği ve bir arada tuttuğu bu sistem tam olarak bir simülasyon dünyasıdır. Bu dünyanın ikonları ise gösteri dünyasının pop yıldızları, futbolcular, modeller, vb.dir. Eğer bir entelektüel ya da bir toplumsal hareketin önderi iseniz de gösteri dünyasının ikonlaştırma sistemi içinde yerinizi alırsınız.

Bizanslılar ikonayı varlıksal bir problemin yansıması olarak görmüşler, ruhani olanın varlığının doğal bir yansıması olarak algılamışlardır.

Gerek bu dünyada gerekse ötesinde iki ayrı mekana sahip olan ikona, Kendini çürütmekten, kendi çöküşünü imlemekten kendini gizlemekten asla sakınmayan bir aşkınlıktır.

İkona kendi çöküşünü göze alabildiği için görünmeyenin gösterenidir.

Bu şekilde ikona’nın maddesel varlığının ortaya koyduğu ruhani tarafın parçası yada kendisi olma iddiası, ikonanın aynı zamanda bu çok taraflı varoluşunu da tehlikeye sokar. Burada resmin temsil problemi, resim olarak ikona’yı yalancı durumuna sokabilmekte dinsel bir konuyu imleyen kutsanmış maddesinin iffetini kaybetmesine yol açmaktadır. İkona “İçinde saklı bütün olasılıkları barındıracağı ve gözü görünenin zincirlerinden kurtaracağı yerde onu yerçekimi kurallarına mahkum eder” Hem kendisi ile bir olan hemde olmayan ikona aynı zamanda kendini bu varlıksal ortaya koyuşla inandırıcılığını da ikona kırıcılara göre yitirmektedir. İnandırıcılığını yitirmiş sistem inancın yok olduğu bir boşluk sunar.

Gerçek ile kurgu arasındaki bu muğlak ilişki Bizanslıların kiliselerde o dönemlerde okuma yazması olmayan halka Hristiyanlık dinini anlatma işlevi olan ikonaları kırma ve kaldırma anlamına gelen ikonaklasm döneminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu gün İstanbuldaki Aya İrini Kilisesi‘ndeki devasa Haç’ın soyut simgesel anlamı daha çok bu dönemin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İkon’un kendi varlıksal durumu, temsil etme-etmeme arasında gidip gelen ikircikli doğası onun ve sanatın gerçekle kurgu arasında duran temsil problemini oluşturur. Bu problem görünen ve söylenen ilişkisini ortaya koyar. “Görünen ve okunan her şey göründüğünde susar, okunduğunda saklanır” sözünden de anlaşılacağı üzere resmin ve yazı’nın doğasındaki bu durum ikona’nın ve gösteri objesinin varoluş problemi ile örtüşür.

Oysa günümüzün ikonları da bir metanın parçası olarak bu ruhani yapıyı içermez, kendi maddi varlığı dışında sunabileceği bir şeyi yoktur. Gösterinin içinde yer alan her şey metaya dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu varlıksal problemi aşmanın yolu gündelik yaşamlarımızı kuşatan ikonları bir işlemden geçirmek olabilir. Eğer ikon kendi çöküşünü ya da anlam yitimini kendi içinde barındırırsa yönlendiriciliğini kaybeder.

Sahrayıcedit Catacomb Creature : CiNS – İstanbul (2007)

Bu bağlamda günümüzün görsel enflasyonu içinde kendi varlığını arayan writer ve grafiti sanatçısı bir tür varolan baskın sistemi yerinden etme sayılabilecek müdahalesini çağın görsel imgelerine ve mekanına yönelterek kendi bireysel ve aynı zamanda potansiyel anonim ve kolektif ruhuna yer açarken çağın baskın yaşama biçimlerinin temsilleri olan ikonların, anlamını bozan, yer değiştiren, ya da görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran, bir deneyim geliştirmektedirler.

_______

* Zeynep Sayın ‘İmgenin Pornografisi’ Metis yayın evi s.8


Şevket Akıncı & Anıl Çelik feat. Burcu Eken ‘Şehir Ölü’ müzik-şiir, 2020

Dövmedeki Çizgiler : Tuğçe Türksoy x Ayça Ay

Tuğçe Türksoy, King of Ink Tattoo Studio – İstanbul (2016)

Love Hurts

King of Ink dövme stüdyosunun sahibi Tuğçe Türksoy, 1989 Ankara doğumlu; Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu. Dövmeye olan tutkusu ve arkadaşlarının da ısrarına dayanamayarak 2007 yılında dövme makinesini eline alıyor ve 2010 senesinden bu yana profesyonel olarak bu işle uğraşıyor. Tuğçe, bir kadın olarak dövme sektöründe çalışmanın zorluklarından ziyade faydası olduğunu dile getiriyor ve ekliyor :

Müşteriler bizim daha hijyenik olduğumuzu, elimizin daha hafif olduğunu, daha hassas çalıştığımızı görüyorlar ve dolayısıyla daha rahat davranıyorlar. Bu işe ilk başladığımda ülkemizde kadın dövmeci pek yoktu, sanıyorum ben de sektördeki ilk kadın dövmecilerden biriyim. Geçtiğimiz senelerde kadın dövmecilerin sayısı gittikçe arttı ve bu durum bizleri gerçekten sevindiriyor.

Tuğçe Türksoy, King of Ink Tattoo Studio – İstanbul (2015)

Dövme Stilleri

Geleneksel Amerikan dövmeleri olan oldschool denizci dövmelerinde çapalar, kırlangıçlar, gemiler, boks yapan erkekler, güzel çingene kızları gibi klasik figürler kullanılıyor ve kalın çizgilerle işleniyor (ince tercih edenler de olabilir). Bu dövmeler denizcilerin hayatlarını anlatıyorlar : Örneğin ‘kırlangıç’ figürü, geminin karaya yaklaştığı günü, kırlangıçların görünmesi ve eve dönüşü, ‘çapa’ ise sadakati sembolize ediyor. Bunun dışında neo-traditional dediğimiz bir tarz var. Bunun için oldschool‘un yeni versiyonu diyebiliriz fakat daha karmaşık ve karanlık formlar barındırıyor. Ayrıca ön planda kalın çizgilerle figürün, ardında sulu boya lekelerin uygulandığı Sulu Boya dövmeleri de bu sıralar çok moda.

Trash Polka denilen tarzda ise figürlerin arkasına daha çok fırça darbesi uygulanıyor. Üstünde daktilo yazıları veya karanlık figürler tercih ediliyor. Çoğunlukla Kırmızı- Siyah veya Mavi- Siyah gibi çift renkler tercih ediliyor. Yine 90’ların modası Tribal dövmeler‘imiz var : Sert ve siyah dövmeler bunlar; özel bir anlam taşımayan estetik modeller. Bunun dışında noktalama dot-work ve çizgileme ‘linework’ dediğimiz yeni nesil dövme tarzları da mevcut. Bu tarz dövmelerde daha çok doğa manzaraları yapılıyor; geometrik bir şeklin içine dağlar, ormanlar, nehirler gibi çizimler yapılıyor. Bunların dışında klasik dövmeler var : Çok tercih edilen Atatürk imzası gibi. Yazılar, sonsuzluk işareti, kanatlar, kelebekler, melekler ve periler insanların en çok tercih ettiği figürler arasında ve bunlar hiç bir zaman eskimeyecek gibi.

Ama birer klişe olduklarını da unutmamalıyız.

Evet Acıyor..!

tugce turksoy


detay : Ayça Ay ‘Kara Sevda’ 2020

Ayça Ay Anlatıyor :

İlk gençliğimde dövmelerim dikkat çektiği zaman insanların bakışlarından rahatsız olurdum, sonra kendim gibi doğal davranmaya başladım ve hiç dikkat çekmediğimi farkettim. Hepimiz aynıyız, ben de bahçe suluyorum, yemek yapıyorum, ağlıyorum vs… 2012 yılında çırak olarak dövmeciliğe adım attım; dövmeciliğin yaşam tarzımdan ödün vermeden kendim olabileceğim bir meslek olduğunu farkettim ve ciddi anlamda çalışmaya başladım. Güzel sanatlar lisesi mezunuyum, üniversitede iç mimarlık okudum ve resim bölümünde öğrenciliğe devam ediyorum.

Ayça Ay ‘Love or Hate’ 2020

Dövmeciler olarak farklı dertlerimiz var ve bunları çözmeye, yansıtmaya, anlatmaya çalışıyoruz.

İnanılmaz detayları olan bir iş ve yaptığın işi iyi yapmak istiyorsan her şeye hakim olman gerekiyor. Ben usta çırak ilişkisinden yanayım. Eli biraz boyayla pislenmiş, kağıtlardan kesikler yemiş ya da kafası farklı çalışan yaratıcı insanların bir çok şeyi becereceğine inanıyorum.

Temiz ve steril olmak öncelikli prensibimdir, bunun dışında insanlarla olan iletişim var. Bir çok insanla yakınlık kuruyoruz, özel bir iletişim halindeyiz ve bu çoğu zaman ciddi bir yakınlık oluyor. Eminim her dövmeci, kendisi için farklı prensipler geliştirmiştir. Benim prensibim iletişim kuramayacağım, anlaşamayacağım bir kimseyle asla çalışmamak. Dövmelerimde renk kullanmaktan ve stil olarak gerçekçi, hiperrealist üsluptan uzağım; Bunun yerine kendinden emin, sade çizgiler, savaşçı, büyücü ve şifacı özelliklerimizi gösteren tribal modelleri tercih ediyorum. Herkese hitap eden bir tarzım olmadığının da farkındayım ve dolayısıyla seçkin bir azınlığa hitap ediyorum.

Ayça Ay ‘Devil’, ‘Kara Sevda’

Ülkemizde dövme sektörü gittikçe gelişiyor, genişliyor; son yıllarda çok yetenekli dövmeciler gün yüzüne çıkıyor, sektörün önünü açıyorlar, insanlar dövme sanatına daha bilinçli yaklaşmaya başladılar. Her yıl çeşitlenenen bu organizasyonlar sayesinde daha da güzel şeyler olacak şüphesiz.

artist on da beat : 2015

Sanatçının çalışmalarına göz atmak isteyenler :

ay ayca ay

shopier : ay ayca ay


Posta Sanatı : Mail Art

Auma Alan Turner, İngiltere

Posta sanatı, yaratıcı olan herkesin katılabileceği uluslararası bir ağdır. Posta sanatı bir deney, dışavurum, işbirliği, iletişim, özgürlük ve eğlence sanatıdır.

Şinasi Güneş

Mektup ile yollanabilen herhangi bir sanat objesi posta sanatının ilgi alanına giriyor. El yapımı kartpostallar, fotokopiler, bilgisayar baskıları, kolajlar, resimler, çizimler, çeşitli nesneler, kısaca istediğiniz her şey. Gönderilen her türlü posta sanatı objeleri elemeye tabi olmadan sergilenirler. Yapıtlar satılık değildir. Geri gönderilmezler. Fakat tüm katılımcılara, fotoğraf ve sanatçı listesi gibi dökümanlar yollanır. Posta sanatı, sanatı, tüketici zihniyetinden ve galeri monopolünden arındırmayı hedefleyen bir sanat hareketi olarak tanımlanır.

Posta Sanatı Tarihi

Posta sanatçıları sanat postasının başlangıcı için esprili bir iddiada bulunurlar. Bu iddia Kleopatra’nın kendisini, sarıldığı bir halıyla Julius Caesar’a sunmasıdır. Oysa bildik anlamda o dönemde bu ne bir posta ne de sanat ile ilişkilendirilebilir. Olay bugüne taşındığında güncel sanat mantığı dizgesinde performans sanatı ve posta sanatının bir türevi olarak değerlendirilebilir. Ki bu ekstrem bir örnektir ve nihayetinde bir pula ve adres bilgilerine ihtiyaç vardır.

1955 yılında Ray Jhonson “moticos”ları üzerine çalışmaya başladı.

1960’da Jhonson ilk “nothing/hiç” çalışmasını yaptı.

Johnson önemli bir post -sürrealizm ve pre – pop kolaj sanatçısıdır. Johnson aynı zamanda New York Correspondance (Posta) okulunun kurucusu ve Correspondance sanatının (Mail Art olarak da bilinir) orijinal başlatıcısıdır. Bu sanat, bir şekilde geleneksel posta servisi ıle yaygınlaşan uluslararası disiplinler formudur.

O kendi kolajlarını kompleks aktivite spektrumlarının bir parçası olarak gördü ki; bu aktiviteler çizimleri, mektupları, telefon görüşmelerini, performans sanatını, şiiri ve gerçek yaşamı içermekteydi. Bütün bunlar Zen ve Tao’nun bir dokunuşu ile noktalanmaktadır.

Johnson, Fluxus, Happenings, Neo-Dada, Judson Dance Church ve 1960, 70, 80’ lerdeki diğer intermedia aktivitelerine katılan bir çok sanatçının çağdaşı olduğundan, uluslararası avangardizmin değişimine faydalı olmuştur. Bunu yaparak ellinin üzerinde ülkedeki genç sanatçılar arasında istemeden bir kült kişilik haline gelmiştir.

Fluksus güzel sanatların dışında başladı. Ve bu hareket artistik geçmişi olmayan insanları içeriyordu. Fluksus posta sanatını etkiledi. Fluksus sadece teknik ve ideolojik yönüyle değil doğasıyla da posta sanatını etkiledi.

‘Damga’ by Şinasi Güneş
‘Çingeneler’ by Isabelle Vannobel, Fransa
Alexander Limarev ‘Evsizler’ Rusya

Posta sanatı sosyo-kültürel ve politikdir. Cinsellik, ekoloji, teknoloji, feminizm gibi konularda karşı duruşuyla vardır. Kapitalizm karşıtı çalışmalar sık sık kullanılır. Mektuplaşma halkası giderek büyüdü. Posta sanatı 1970’lerin başında, performans, video gibi diğer medyalar ve yeryüzü sanatı ile birlikte çıktı ve uluslararası bir nitelik kazandı.

1986’da Bağımsız Dünya Posta Sanatı Kongresi düzenlendi, posta sanatçılarının bir birleriyle tanışmaları ve düşüncelerini paylaşmaları açısından teşvik edici oldu. 500’den fazla sanatçının katılımıyla 80’nin üstünde toplantı 35’e yakın ülkede düzenlendi. İnternetin gelişmesini beklemekle değil kültürler arası iletişimi yaygınlaştırmak, canlandırmak için posta sanatını arzulamak, onu görünür kıldı. Bu açık ilişki potansiyeli, heyecan barındırmakta fakat onun, kanıksanmış sonucu, bazı beklenilen yeni sanat akımlarından daha ziyade arkadaşlık ilişkilerini geliştirdiğinin görülmesidir.

‘Gözetleme’ by Giorgio, Fransa
Gözetleme ‘Silvio de Gracia’ Arjantin

Posta sanatı gerçekten çağın ruhunu yakalamış oldu.

1988’de Uluslararası Posta Sanatçıları Birliği (IUOMA) kuruldu. Dünyanın birçok ülkesinde üyesi olan bir posta sanatçıları insiyatifidir. Bugün halen etkinliğini sürdürmektedir.

1990’ların başında internet ile birlikte geleneksel sanat postası sanatçıları “Sanat Postası Şebekesi” (Mail Art Network) hareketini oluşturdular. Bağımsız kavramsal bir ağ’dır.

40 yıldır, 50 ülke civarında Mail Art, hızla Johnson’un orijınalleriyle aynı doğrultuda yol almaya devam ediyor. Bununla beraber bire bir uyumlulukta devam etmektedir ve “ Uyumlu Bir Akşam Yemeği” gibi uyumlu diğer işler network yoluyla yayılmaya ve hedefinden sapmadan” kendin yap-ses kayıtlarıyla desteklenerek Punk Rock’ın gelişiminde de rol oynamış, buna ilham vermiştir. Aslında mail art bir hareket olarak farzedilebilir. Bir başka hareket asla bu kadar yayılmamış ve uzun sürmemiştir.

Ryosuke Cohen ‘Beyin Hücresi‘ Japonya

Bazı posta sanatı projeleri :

Ryosuke Cohen’in Brain Cell-Beyin Hücresi Projesi 1985’te başladı. 1998 yılına gelindiğinde 400’den fazla yayına ulaşılmıştı. Robin Crozier’in Memo(random)/Memo(ry) projesi 1980’li yılların başında başladı, “ekle ve gönder” yönergesi üzerine kuruluydu.

Ryosuke Cohen’in Beyin Hücresi projesini tanıtacak olursak;

Beyin Hücresi

Ryosuke Cohen 1984’te posta sanatı yapmaya başlıyor. Şimdiye kadar kesintisiz devam eden bir proje gerçekleştirdi. Bu projenin adı “beyin hücresi” idi. Bu proje, en üstün global ağ ideallerinin bir göstergesidir.

Cohen Avrupa’da bilinmeyen bir teknikle, çok renkli A3 posterlerin baskısını alır.
Bu yöntemin çalışmalarını plastik mühür (posta sanatçılarını heyecanlandıran önemli plastik mühürlerdir.) bir logo ya da bir imgeler fragmanı ile ona gönderir. O bunu alır ve parlak renkler dizgesi içinde 40 ya da 50 farklı imajla birlikte, sticker’lar ve plastik mühürlerle yeniden yapılandırır ve elde ettiği ne varsa ona geri gönderir. O, 84’ten bugüne bunu sürdürür, tümüyle “sonsuz ağ”ın olağanüstü imajlarından oluşan yüzlerce poster birikir. “Global Beynimizin” her bir “hücre”si her biri otonom, sanatçıların seçimi olan imajları gösterir.

‘Fundamentalizm’ by Clemente Padin, Uruguay

Posta sanatçıları

  • Ray Johnson
  • Guy Bleus
  • Mark Bloch
  • Hans Braumüller
  • Al Williams
  • Crackerjack Kid
  • Snowflake
  • John Held Jr.(not to be confused with illustrator John Held Jr.)
  • Honoria
  • Ruud Janssen
  • Henning Mittendorf
  • Shozo Shimamoto
  • Ryosuke Cohen
  • Dobrica Kamperelic
  • Kiyotei
  • Jean Kusina
  • Anna Banana (VILE magazine)
  • Monte Cazazza (VILE)
  • Sean Woodward aka Planet Dada
  • Genesis P-Orridge
  • Geert de Decker
  • ex posto facto
  • buZ blurr
  • BuBu
  • Linda Hedges
  • Litsa Spathi
  • Clemente Padin
  • Simone Rondelet
  • Robin Crozier
  • Keith Bates
  • Michael Leigh
  • Ko de Jonge
  • Luc Fierens
  • Sam Six
  • Guglielmo Achille Cavellini
  • Nadia Russ
  • Fabio Sassi

Mail Art Siteleri :
simulasyon
mail art from turkey
mail art museum in turkey

Not : Bu yazı “Posta Sanatı” kitabı’ndaki Posta Sanatı Tarihi, Bazı Posta Sanatı Projeleri ve “ebenzin.com” daki Mail Art, Ray Jhonson başlıklı yazılarımın harmanlanmasından oluşmuştur.

Şinasi Güneş, 2015, İstanbul

Neslihan Yalman : DAVOS 2020

kıyamet kendini tersiyle eşitliyor

Neslihan Yalman

bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar şerefsiz olabilir

artistik piçliğin ses yükselttiği kuru kafaların oyununa geliniyor

sahne 1: pörsütülmüş memelerini sallaya sallaya kahin

mağaza yağmalamaktan duyulmuyor iniltiler

tuvalet kâğıdına sarılmış reyonların arkasında sevişen
‘‘hardcore’’ makarnalarla bir sanatçı portresi Sasha Grey

sahne 2: ceketini solundan kalkarak iliklemek

fuayelerde damızlık kahkahalarla
bir grup birbiriyle sözcük çiftleştiriyor
orada taşaklarından mercimekli soteler fışkıran
bacakları peksimet kurusu kumarbaz karılar
eğleniyorlar hep beraber dizelerle korodan şarkılar

kuyruğuna bas!.. –şimdi de ‘‘online’’ tuşuna

hiç heyecanlı değilsiniz, gizemli ve karanlık

insanlığın ortak bir düşmanı var artık
tanrısı da varsa şayet, adaleti serttir
adaleleri, penisi, açlıktan gözü dönmüş haikuları

pencereni aç
sağlığını düşünüp
mastürbasyon yap

sahne 3: birden zarif kumların zeminden kürsüleri havalandırışı

soylu ihanetlerin ağulu renk değişimi tartışılıyor
bütün sistemlerin gamsız hacimsizliği üstünden
demir atmış protokoller karşısında dimdik

çakma bir Hollywood ‘‘after efffects’’i
çöp kamyonlarıyla standa tersten dalıyor
bir Caravaggio tablosu şahikası adeta
salonlar mikrop meleğinin revirine açılıyor

ortalıkta kopmuş başlık heceleri, atılan kart sloganlar
mikrofondan art arda sıralanan kapsül isimlerle

lütfen şair B. B Blok 2. Salon’a
lütfen şair B. B Blok’ta şair B. Salonu’na

büyük vurdumduymazlıklarla ofset baskıların
deprem tehlikesi ülkeye köklerini salıyor

yooooo canım, ben hiç oturmayayım
şair dediğin evine vaktinde varmalıdır
ayakta sıçmalıdır ne biriktiyse alışveriş sepetinde
yastığa vurmalıdır öğrenciler vurulurken başını

biz böyle öğrendik ‘‘şairin namusudur şiir’’

sahne 4: domestosla yıkanmış altmış beşliler kuyruğu

yere yığılan yaşlıların hızını alamıyoruz
cinayetler akmak istiyorlar marketlere

işsizlikten mideleri kurt kabaranlar
nefret döküyorlar biriken suskunluklarından
onlar nefretlerini yüreklilikle dile getiriyorlar

şairse düt yemiş araba

hayat saçma bir devrim, kapalı spor salonları hariç

barınaklarda köpekler açlıktan taze baldır parçalıyorlar

sahne 5: silahtan sakınmak, kader peygamberleri

infial, koşun, birbirlerinin üstüne binen
azgın kitap kapaklarının 3.sayfa halvetini görün

doğada insandan daha tehlikeli insanlar da var

yazılanlar gücüne gitmesin sınıf bilinci olmayan çekirgelerin
azı kuşları, Hitchcock, Stephen Hawking’lerle
öpüşsün cigara külü kokan kâğıttan halılar

‘‘Howl’’ – ovlllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Ovvvvvvvvvvvvv vovvvvv ovvvvv

gözlerini görmediğiniz savaşa belirsizliği emanet edin
bağışıklığı ansızın çökecek taşlaşmış böbreklerinizin

füzeler tepelerde, artçılar şahlanmış denizlerle birleşerek
korkulan korkulan daha çok korkulan

bir dize doğrulmuyor ıkınsalar da yıkılan tarihin
altında Pompei’den geri kalanlardan
geliyor sokağa çıkmanın yeniden yasakları
yasaklar sizinse sokaklar bizimdir

enselerinde solucan delikli bıçak taşıyanların
tırnaklarını böceklerin yaladığı otların arasından
odalardan çalışmayan metro hezeyanlarına mecburi
açlığın azametiyle sahilleri dökecekler geliyor

sahne 6: bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar etkisiz eleman

söz sanatlarının gül suyuyla yıkandığı lokumlar nefis
ceketini iliklemenin devletle benzer tarafları var

oysa gördünüz mü, hepimizi darp ediyor bugün salgın
polisler, cemaat işbirlikçileri, çöken internet demeçleri
dişlerini ete bandırmış liberal sansarların
bencilliğin nazlı ceylanlarıyla kuduz aşırmaları

sivil toplum hizalarıyla çekilen kırmızı şeritler
şarap çeşmelerinin aktığı toplantılardan
dikenli sarmaşıkların vahşetiyle kaçacakları gün
dolandırıcıların meşruluğunu anlayacaksınız

nitekim, bildiği bir şeydir toprağın parçalaması omurlarını
cesetle doyan buzdolabının da tarihsel bir gün tepesi atar

uçtuğu görülmüş müdür dinginliğine aldanarak
virüsün kararlı havayollarından geçip giderek
saydam kanatlar gibi

gerçek bir yüzleşme yeniden yükleniyor
gerçek bir kilitlenme birazdan

polisler tüm pembe şeritleri şiddete boyuyor
olay yeri levazımatçılarına sorulduğunda
yalnızlığa yetişemediği görülüyor ambulansların

havayı düğmeleyip, rüzgârı pelerinine iliştirmiş salgın
kara orman vaşaklarıyla sivri sinekleri de takarak peşine
taze nefesini salıyor kent ormana
çiçekler etkilenmiyorlar, yorulmuş çakıl taşları

pekâlâ bir şair de bir öğretmen kadar mürit olabilir
bir siyasetçi kadar ebleh, bir din adamı kadar konformist

son karar lağım faresinin