Yalnız Anarşi̇st Horacio Quiroga ve Orman Masalları

Foto: Fundación Horacio Quiroga

“Fransa’da her şeyden öte iki şaşırtıcı şey var: otoyollar ve ekili tarlalar. Bunlar üzerinde o kadar büyük bir aşkla, o kadar derin bir emekle çalışılıyor ki; bu toprak ana’nın hak ettiği özeni ve sevgiyi ne kadar iyi anlıyorlar; çizgilerin ve renklerin sanatsal izdüşümlerine o kadar titizlikle bakıyorlar ki, Fransa bir gün dünyanın üzerine serilmiş, şair romancının yenileyici doğurganlığını her yere taşıyacak dev bir halı gibi görünüyor.’’HORACIO

Türkçede ilk kez yayımlanan Yalnız Anarşist, aynı zamanda bugüne kadar yayımlanmış en kapsamlı Horacio Quiroga biyografisi olma özelliğini taşıyor. Latin Amerika edebiyatının karanlık ve sarsıcı kalemlerinden biri olarak kabul edilen Quiroga’nın yaşamını merkeze alan eser, yalnızca bir yazar biyografisi sunmakla kalmıyor; aynı zamanda dönemin edebiyat, siyaset ve kültür atmosferine de ışık tutuyor.

Yayın hayatına Orman Masalları ile başlayan Eksik Harf, kısa sürede Horacio Quiroga’yı benimseyerek eserlerini sistemli biçimde Türkçeye kazandırmaya başladı. İlk olarak Orman Masalları, ardından Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri yayımlandı. Şimdi ise yazarın yaşamını tüm yönleriyle ele alan Yalnız Anarşist ile, Quiroga kitaplığını daha da genişletiyor. Böylece Türkçe okuru, yalnızca öyküleriyle değil, yaşamının gölgeleri ve kırılmalarıyla da Quiroga’ya yaklaşma fırsatı buluyor.

Akademisyen ve araştırmacı Wilson Alves Bezerra tarafından kaleme alınan Yalnız Anarşist, daha önce İngilizceye çevrilerek Cambridge Scholars Publishing aracılığıyla yayımlandı. Türkçe ise kitabın çevrildiği ikinci dil oldu. Eser, Taylan Onur’un titiz ve özverili çalışmasıyla Türkçeye kazandırılırken, çeviri sürecinde yazarla kurulan sürekli iletişim sayesinde metnin ruhu korunmaya çalışıldı.

Yalnız Anarşist, yalnızca Horacio Quiroga’nın yaşamına odaklanmıyor; onun çevresindeki insanları, dostluklarını, aşklarını, kırgınlıklarını ve trajedilerini de görünür kılıyor. Hayatına giren kadınlar, ardı ardına yaşanan ölümler, intiharlar, hastalıklar ve sürgün hissi, kitabın temel izlekleri arasında yer alıyor. Quiroga’nın çocukluğundan edebiyat çevrelerine, Misiones ormanlarındaki yalnız yaşamından iç dünyasındaki kırılmalara kadar pek çok ayrıntı, kapsamlı bir araştırmanın sonucu olarak okura sunuluyor.

Akademik bir arka plana sahip olsa da kitap, ağır ve mesafeli bir anlatıya yaslanmıyor. Aksine, gündelik dili ve akıcı üslubuyla hem Quiroga okurlarını hem de onu ilk kez keşfedecek okurları içine çekmeyi başarıyor. Biyografi boyunca yalnızca bir yazarın yaşamı değil, aynı zamanda ölümle, doğayla, yalnızlıkla ve insanın karanlık tarafıyla kurduğu ilişki de anlatılıyor.

Yalnız Anarşist, Horacio Quiroga’yı daha yakından tanımak isteyen okurlar için Türkçede önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Çünkü Quiroga’nın dünyası, uzak coğrafyalarda kurulmuş olsa bile; korkuları, tutkuları, yalnızlığı ve hayata karşı direnciyle sandığımızdan çok daha tanıdık bir yerde duruyor.


Çevirmeniyle Sohbet 2.Bölüm: ‘Orman Masalları’ Taylan Onur

“Latin Amerika’nın Poe’su” olarak bilinen Horacio Quiroga’nın (1878–1937) yazılmış özgün ve kapsamlı bir biyografisidir. Akıcı ve yer yer mizahi bir üslupla kaleme alınan, aynı zamanda güçlü bir akademik temele dayanan bu çalışma; hem genel okur için hem de dünya çapında Latin Amerika edebiyatı araştırmacıları için önemli bir başvuru kaynağı niteliğindedir.

Wilson Alves – Bezerra tarafından yazılan bu güncel anlatı biyografisi, yazarın Quiroga üzerine yirmi yılı aşkın süredir sürdürdüğü çeviri ve araştırma çalışmalarına dayanmaktadır. Çalışmada, daha önce bilinmeyen ya da az bilinen belgelerin yanı sıra, 20. yüzyılın başlarına ait gazete ve dergilerden yararlanılmış; Arjantin, Brezilya, Almanya ve Uruguay’daki kütüphane ve arşivlerde yapılan kapsamlı araştırmalar temel alınmıştır.

Kitap, çağdaş bir bakış açısıyla yazılmış olup Quiroga’yı insan yönüyle ele almayı amaçlar. Aynı zamanda, onun özel ve kamusal yaşamında şimdiye dek geri planda kalmış kadın figürlerin -örneğin Alfonsina Storni ve Norah Lange- rolünü görünür kılar. Böylece, yazarın anıtsallaştırılmış imgesinin ötesine geçilerek, çelişkileriyle birlikte daha katmanlı ve karmaşık bir portre inşa edilir.

EKSİK HARF YAYINLARI

Horacio Quiroga » Orman Masalları

Wilson Alves Bezerra » Yalnız Anarşist

Horacio Quiroga Yaşam Öyküsü


Ezgi Gizem Gülümser: Gündelik Yaşamın Pornografisi

© Jeremy Profit

Gösterme kültüründe gösterilen şeye maruz kalan kitle, kendinde olmayanı isteyip kendi hayat varlığına öfkelenirken eleştirel bir noktaya da geliyor.

GÜNDELİK YAŞAMIN PORNOGRAFİSİ

Ezgi Gizem Gülümser

“Gösterme kültürü”nün iyiden iyiye oturduğu günümüzde -evet bir kültür oldu bu- insanlar artık hayatlarını bir sanatçı edasi ile yaşıyorlar.

Günde kac sayfa kitap okudun? Günde kaç para kazandın? Nereye gittin, ne yedin ne içtin; bunları yaparken hangi ayakkabı vardı ayağında ya da hangi arabaya bindin? Pornografi senin haz aldığın şeye işaret ederken geride bir sürü şey olmaya devam eder. Neyi saklıyoruz? Birinin bir şey sakladığını bilerek dürüst olduğuna inanma çabamız nereden geliyor?

Çürüme, esasen bir şeyler kendi düzleminde ömrünü kendine göre parametrelerle kendi zaman algısı içinde bitirdiğinde gerçeklesir. Peki biz halen yaşarken çürüme evresini gösterme kültürü ile birleştirerek nasıl başlatıyoruz? Çürürken neyi bitiriyoruz ya da kendi zaman düzlemimizde öldürüyoruz?
Yanıt sadece ahlak mı? Ahlak kavramını en basit tabiriyle neye indiriyoruz? Kendimize duyduğumuz saygı, hasta ve yaşlılara toplum olarak iyi bakım, hayvana ve ve ağaca verilen değer, soluduğumuz havadaki zehiri önemsememek, çalmamak gibi ögelerin tamamını ahlak tanımı içine doldurabiliriz. Ya da bireyselleşen günümüzde kendi ahlaki değerlerimizi de bu tanımın içine sokabiliriz.

Gösterme kültüründe gösterilen şeye maruz kalan kitle, kendinde olmayanı isteyip kendi hayat varlığına öfkelenirken eleştirel bir noktaya da geliyor. Bende niye yok, sorusu devasa bir alt kültür nidasindan öteye geçemiyor. Beynimizi uyuşturan dopamin kaynakları günden güne daha da çiğleşip elle hissedilebilen ve gözle görülebilenden uzaklaşıyor. Ve günlük yaşam pornografisine maruz kalan ya da buna maruz kalmaya bağımlı olan bir kitle oradan oraya sürüklenirken ne istediğini bilmeyen ve hızla sonuca varmak isteyen bireyimsiler olarak hayatlarına devam ediyor.


27 April 2026 / Berlin

İnsanlığın çürümeye belli belirsiz yaptığı övgü ve yok etmeye dayalı ben merkezci yaşam stili ufak haz parçaları peşinde koşmakla başlayıp bir ömre yayılıyor. Paylaşma niyeti adı altında başlayan her gösterme eylemi karşılığını büyük ya da küçük bir kitle ile bularak devleşiyor ya da kendi düzleminde varlığını sürdürebilecek motivasyonu kazanıp ilerliyor. Bu ilerleme biçiminden kendi hayat bakış açımıza kesik kesik bir çizgi indirdiğimizde denk gelen nokta bizim hayatımızda doğru bir noktada ise tebrikler(!) biz de gösterme kültürünü seviyoruz ve belki bunu biz de yaparız. Ya da zaten “farkında olmadan” yapıyoruzdur. Eğer ki o çizgi hayatımızda hiçbir noktaya inmiyorsa yine tebrikler, gösterme kültürüne mesafeliyiz ama belki biz de artık bu pornografinin bir ögesi olacağımız günü bilmiyoruzdur. Maruz kaldıkça aşina olduğumuz her şey gibi biz de alışığız. Aşina olduğumuz her şeyde olduğu gibi maruz kalmaya istekliyiz.

-Sahi bugün n’aptın? Göstersene.


Ters Taraftan Kalkmak / Waking Life

Waking Life, 2001

İnsan rüyadayken bunun bir rüya olduğunu nasıl anlar? Rüyasında uyandığında başka bir düşe uyanmadığından nasıl emin olabilir? Hiçbir zaman emin olabilir mi?” –Gözde GENÇ

………..’in   bir dizi felsefi düş animasyonlarından oluşan “Waking Life” çok kademeli tabir edilen filmlerden; her sahne dalgalanan bir tablo niyetine seyredilebilir, her bölüm ayrı bir felsefi akımın temsilcisi olarak fişlenebilir, ve son olarak düş örgüsü çözümlenmeye çalışılabilir. 

İlk bölümler gerçek gibidir. Bunların rüya olduğunu seyirci kahramanla eşzamanlı anlar. Kahramanın bir türlü uyanamadığını, daha doğrusu sürekli uyandığını ama bir türlü gerçek hayata uyanamadığını da yine onunla birlikte fark eder. Filmde “lucid dream”den ilk kez o zaman bahsedilir. İnsan rüyadayken bunun bir rüya olduğunu nasıl anlar? Rüyasında uyandığında başka bir düşe uyanmadığından nasıl emin olabilir? Hiçbir zaman emin olabilir mi?

“Lucid dream” ya da “berrak rüya”, belki en basit haliyle insanın rüya gördüğünün farkında olarak gördüğü rüya olarak tanımlanıyor. İnsan bazen düş gördüğünü fark edebilir, hatta bazen düşte olduğunun farkında olarak düşünü yönlendirebilir. Belki bu insanın bilinçli olarak bilinçaltında dolaşması da sayılabilir. Ama “lucid dream” kavramında çok daha derin anlamlar arayanlar var. Bunun sembolik düzenle koşullanmış algıların ötesinde bir kavrayış ve hatta keşif yöntemi –bu yöntemle neyin keşfedilebileceğini herkes kendi karar versin-olarak kullanılabileceği öne sürülüyor.

Yine de film sadece düşsel ve felsefi bir görsel şölen olmanın ötesinde vurucu çıkışlar yapıyor. Filmin finalinde yönetmenin kendisine tilt oynarken Philip K. Dick’in meşhur hikayesini anlattırması hiç de boş bir hareket değil. Hikaye şu: Philip K. Dick “Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis” adlı kitabını yazdıktan yıllar sonra, kitabında yazdığı bir sahneyi aynen yaşar. Yani arabası bozulan bir zenciyi arabasına alır, bir benzin istasyonuna götürür, orada bir anda fark eder. Zencinin adı kitaptaki zencinin adıyla aynıdır, aynı mizansende, aynı konuşmayı tekrarlamaktadırlar. Dick zaten bu olayla bir hayli sarsılmıştır, ama dahası da olur. Dick dindar bir adam değildir, incili de hayatında eline almamıştır. Ama bir gün tesadüfen karşısına incilden bir bölüm çıkar, ve bu bölümde anlatılan hikaye, kişiler, isimler, daha önce “Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis”te yazdığı sonra da gerçek hayatta bizzat yaşadığı o olaya bire bir denk düşmektedir. Dick’in kendi tabiriyle, bu yok sayılamayacak, tesadüftür denip geçilemeyecek bir olaydır. Bunu hayal etmiştir, sonra yaşamıştır, sonra da incilde okumuştur. Ve bu, en azından, imkansız saydığımız bir şeyin imkansız olmadığını gösterir. Yani “nedensellik belki de sandığımız gibi işlemiyor”, diye düşünür Dick. Biz her şeyi bu gerçeklik üzerine kurmuş olabiliriz, ama ya bunun altında yatan başka bir gerçeklik varsa! Hiç değişmeyen, koşullardan, kişilerden ve zamandan bağımsız bir gerçeklik! O zaman o hep oradadır, ve bizim üzerine ördüğümüz sembolik düzen belki de sadece bir kılıftır. O halde kılıf zaman zaman yarılır, ve altından bir şey çıkar. O da diğer her şeyle bağdaşmayan, apayrı bir şey olabilir. Ama bu nedenle onu yok saymak mı gerekir? Dick, “Böyle bir şeyi yok sayamadım,” diyor. “Ne olduğunu bilmiyorum, bir açıklamam yok, ama arıyorum…”

Dick’in tescilli bir paranoyak ve şizofren olmasını bu noktada bir kenara itelemek gerekebilir. Çünkü zaten şizofreninin tanımı bir nevi sembolik düzene uymamak, paranoyanınki de ondan şüphe etmek değil midir? En azından bu olayda adamın gayet mantıklı sebepleri var gibi görünüyor. Üstelik zamandan mekandan bağımsız her daim tekerrür eden aşkın bir gerçekliğin varlığından emin olan milyarlarca dini bütün insan sağlam sayılırken, bunu uhrevi olmayan nedenlerle arayan bir adamın ağır şizofreni vakası olması ilginç. 

P. K. Dick alternatifi kafasının içinde arar. O kafanın çok fazla çalıştığına hiç şüphe yok. “Ubik”te ruhu, “Albemuth Özgür Radyo”da mistisizmi, “Yüksek Şatodaki Adam” da kaderi kurgulayışı son derece eşsiz ve dahiyane olmakla birlikte, bence dönüp dolaşıp söylemek istediği bir tek şey var: Her şey sandığımızdan çok başka olabilir. Belki de değildir, belki de her şey sandığımız, öğrendiğimiz gibidir, ama belki de değildir!

İşte o zaman “Dikkat et! Dikkat et! Dikkat et!” 

Filmde bu sözle başlayan çarpıcı bölüm ise Lorca’ya atfedilmiştir. “Rüya görmeyenleri iguanalar ısıracak,” sözü, belki de sadece fantastik bir şiirsellikten ibaret değildir. Belki bu bir uyarıdır. Kimbilir, belki de Lorca, Dali’nin ünlü tablosunda resmedildiği veya “Bunuel ve Hazreti Süleyman’ın Masası” filminde yaptığı gibi, gerçekten denizi kaldırıp altına bakmıştır…

William John Sculley

filmmakinesi.to Hayata Uyanmak 2001

dailymotion.com Waking Life 2001

Waking Life (2001) is an animated philosophical drama directed by Richard Linklater. Presented in a visually striking rotoscope animation style, the film explores deep conversations about dreams, consciousness, free will, identity, and the nature of reality. Through a series of thought-provoking encounters, it invites viewers to reflect on the meaning of existence and the mysteries of the human mind. A groundbreaking work of indie cinema, Waking Life is both intellectually stimulating and visually mesmerizing.


William John Sculley

UYUMAYAN ŞEHİR

Frederico Garcia Lorca

Gökte kimse uyumaz. Kimse, hiç kimse.

Hiç kimse uyumaz.

Ay yaratıkları sinsice dolaşıp koklar kulübelerin etrafını.

Rüya görmeyenleri gelip ısırır canlı iguanalar,

ve kırık ruhunun telaşına düşen adam sokağın köşesinde

sessizce bekleyen o inanılmaz timsaha koşar

yukarıda sessizce itiraz ederken yıldızlar.

Dünyada kimse uyumaz. Kimse, hiç kimse.

Hiç kimse uyumaz.

Uzaklardaki bir mezarlıkta bir ceset

üç yıldır inler

çünkü kırlar çok kuru dizlerindeki

ve bu sabah gömülen çocuk öyle çok ağladı ki

onu susturmak için köpekleri çağırmak gerek.

Hayat bir rüya değil. Dikkat et! Dikkat et! 

Nemli toprağı yemek için düşeriz merdivenlerden

ya da tırmanırız karın bıçak sırtına ölmüş yıldızçiçeği sesleriyle

Ama unutkanlık diye bir şey yok, rüyalar yok;

beden var. Öpüşler bağlar ağzımızı

taze acılardan bir çalılıkta

ve her kimin acılar canını yakıyorsa acısı sonsuzdur

ve ölümden korkan kimse ölümü taşır omzunda.

Bir gün

atlar salonlarda yaşayacak

ve öfkeli karıncalar ineklerin gözlerine sığınmış sarı göklere atacaklar kendilerini

Başka bir gün de

toplanmış kelebeklerin dirilişini seyredeceğiz

gri süngerlerin ve sessiz gemilerin ülkesinden geçeceğiz

yüzüğümüz parlayacak ve güller fışkıracak dilimizden

Dikkat! Dikkat et! Dikkat et!

İnsanlarda hala pençe ve fırtınanın izleri,

ve ağlayan çocuk hiç bilmemiş köprünün icat edildiğini

ne de ölü adam, başıyla pabucundan başka hiçbir şeyi olmayan,

onları iguanalarla yılanların beklediği duvara götürmeli

ayı dişlerinin beklediği

bir de çocuğun mumyalanmış eli

en sonunda da şiddetli bir mavi ürpertiyle devenin kürkünün beklediği.

Gökte kimse uyumaz. Kimse, hiç kimse.

Hiç kimse uyumaz.

Hele biri gözünü yumsun

kırbaç, çocuklar, kırbaç!

Orada göz alabildiğine açık gözler 

ve ateş üzerinde yaralar

Hiç kimse uyumuyor bu dünyada! Kimse, hiç kimse.

Söylediğim gibi.

Hiç kimse uyumuyor.

Ama biri bu mabetlerde bir gecede çok fazla turba yetiştirse,

sahnenin gizli kapılarını açsa, ay ışığında görebilirdi

Devrilmiş kadehleri, ve zehri, ve meşum kafatasını tiyatrolardaki.


KARANLIK ÖLÜMÜN GAZELİ

Frederico Garcia Lorca / Türkçesi: Gözde Genç

Elmaların uykusu uyumak istediğim

Mezarlık işlerinden uzakta

Açık denizlerde kalbini yarıp açmak isteyen

şu çocuğun uykusunu uyumak

Ölünün hiç kanının akmadığını anlatmasınlar yine bana

dağılan ağzın su için nasıl yalvardığını

Çimlerin yataklık ettiği işkence seanslarını da duymayayım

ne de ayın işini nasıl şafaktan önce gördüğünü

yılan gibi burnuyla

Sadece yarım saniye uyumak istediğim

bir saniye, bir dakika,  yüz yıl

ama herkes bilsin yaşadığımı,

dudaklarımın içinde altın bir yemlikle,

batı rüzgarlarının küçük arkadaşı olduğumu,

kendi göz yaşlarımın gölgesi olduğumu fil büyüklüğünde.

Gün doğarken üzerime bir örtü atın

çünkü şafak avuç avuç karınca atacak üstüme,

ve biraz sert su dökecek pabuçlarımın yüzüne

şafağın akrep kıskaçları üzerinden kaysın diye.

Çünkü elmaların uykusu uyumak istediğim

ve hazin bir şarkı öğrenmek beni bu dünyadan temizleyecek

çünkü açık denizlerde kalbini yarıp açmak isteyen

o gölge çocukla yaşamak, tek istediğim.


CİGARA

Jules Laforgue / Türkçesi Orhan Veli

Evet, bu dünya tatsız, ya öteki, palavra.

Boyun eğmişim kadere, yaşayarak bedbin.

Ölüm gelinceye dek, vakit öldürmek için.

İçerim tanrıların huzurunda, cigara.

Siz didinin, yarınki zavallı iskeletler;

Ben, gökyüzüne doğru kıvrılan mavi ırmak,

Uyurum bir hudutsuz dalgaya kapılarak,

Etrafta baygın kokulu buhurdanlar tüter.

Cennetteyim, çiçek açmış rüyalar aydınlık,

Tuhaf, garip valsler içinde karma karışık;

Sivrisinek korolariyle bir fil akını.

Uyanırım nihayet dilimde mısralarım;

Sevinç içinde tatlı tatlı dinlerim

Nar gibi kızarmış sevgili başparmağımı.


SİNEKLERİN TÜRKÜSÜ

Ivan Malinovski / Türkçesi: Özdemir İnce

Haziran gecesinde bu düş

kiraz ağaçlarının köpüğü götürmüş evi

boğulan kuşların kırk sayan şıpırtısında

fjord’un aynasından daha gergin bir çanın altında

benim uykum bir çitkuşu yumurtası: bir

kireç duvar ve bozulmaya hazır bir serap

gölgeye çakılı beyaz titrek bir orak

ve gürültüsüz bir gaga görünmez keser

ince tuz ve rüzgar kabuğu aynanın

az sonra kırılacak bir şey


DİSJECTA MEMBRA

Ivan Malinovski / Türkçesi: Özdemir İnce

Bir barış gezegeni arıyor bakış ama hiçbir

birlik son değil; hiçbir sınır değişmez değil.

Sonsuz aşıklar da yarıldı taa köke kadar

ve yalnız ve yalnız ateş aç yatmaz

Meyvenin iki yarısı ters düşüyor birbirine

ve ikisi de geberiyor sevinçten kendi köşesinde

Batan güneş birden düşürünce maskesini

keşfediyorsun bir korku ve kan mahzeni

Her şey aşırı uçlardan oluşmuştur orada ve

işte bu yüzden hiçbir şey ömürlü kalıcı değildir

Isırganotu ve tozdan bir güneş orada

bedelidir metallerin birliğinin ve hiçbir şey

Sağlam değildir ne acın ne de sıla hasretin bile

ot damların altında akar suların yanında

Ne denge ne de bir çözüm vardır, yoktur,

ev-bark da arama sakın yeryüzünde

Ama bu bölünmüş kan istemiyor ölümü

yola gelmezdir kemiğine yapışmış olan et.


GERÇEKLER aCıTıR !!

© Jeremy Profit

“Gözünü karartıp cinnet geçireni yalnızca bireysel “kötülük” kategorileriyle açıklamaya çalışmak, asıl meseleyi perdelemek demektir.” –Gökhan Gençay

Önceden de defalarca yazdım, tekrar altını çizeceğim.

Öyle o çocukları kolayca “inceller”, “caniler”, “sosyopatlar” diye etiketleyip geçemezsiniz. Bu, meseleyi ucuz bir ahlak hikâyesine indirgemekten başka bir şey değil. Çünkü bu kadar basit değil mesele. O çocuklar bu toplumun içinde büyüyor; bu toplumun diliyle, normlarıyla, beklentileriyle şekilleniyor, hatta çoğu zaman o değerlerle birlikte zehirleniyor. Görünürde bireysel bir sapma gibi sunulan şeylerin arkasında, çoğu zaman çok daha geniş bir kültürel ve yapısal zemin var.

Gözünü karartıp cinnet geçireni yalnızca bireysel “kötülük” kategorileriyle açıklamaya çalışmak, asıl meseleyi perdelemek demektir. Çünkü mesele sadece tek tek bireylerin kişisel özellikleriyle açıklanamaz. Onların nasıl var olduğu, nasıl görmezden gelindiği ve hangi toplumsal iklim içinde bu noktaya sürüklendiğini düşüneceksiniz önce.

Yok öyle yağma! Kendinizi kanat takmış birer “melek” gibi konumlandırıp, karşı tarafı sanki cehennemden fırlamış zebaniler gibi resmederek ahlaki dersler vermek kolay. Fakat bu kolaylık, gerçeğin kendisini siliyor. Rahatlatıcı bir anlatı kuruyorsunuz, evet, ama bu anlatı sizi hakikate yaklaştırmıyor. Kendi konfor alanınıza zarar gelmesin diye uğraşıyorsunuz sadece.

Asıl zor olan, o etiketlerin arkasına bakabilmek. Rahatsız edici ihtimalleri kabul edebilmek ve sorumluluğu sadece bireylere değil, onları mümkün kılan bütün bir toplumsal sisteme yöneltebilmektir.

Ve hiç unutmayın: GERÇEKLER ACITIR!


Orta Sayfa 5. Sezon 24. Bölüm – Nevşin Mengü, Deniz Zeyrek, Murat Yetkin, Çiğdem Toker, Doğan Şentürk

Neon Nexus Override Projesi De Neyin Nesi?

NEON NEXUS CYBERPUNK

NEON NEXUS OVERR R RIDE

İki yılı aşkın bir süredir dergi hayatımız ağır aksak devam etmekteydi. İki yıl içerisinde beş sayı yayınladık ve bu sayılarla Türkçenin ilk ve tek yayını olduk ve devam ediyoruz. Dergilerimizde bilim kurgu alt türlerine dikkat çekmek için bazı akademik yayınların çevirilerini yapıp yayınlamıştık. Sadece üretimlerle değil bu üretimleri yorumlayabileceğimiz bir kritik kültürüne de katkı sunmak istedik. Güçlü katkılarımız oldu da. Fakat bunlar bize yeterli gelmedi ve Override Projesini başlattık.

Override Projesi, her dosya da bilim kurgu alt türlerini incelemeye niyet eden anti periyodik bir yayın. İki ana bölüm belirledik. Birinci bölüm; makale/deneme/kritik. İkinci bölüm; öykülerden oluşmaktadır. İlk dosyamız Cyberpunk oldu. Zaten Cyberpunk’a olan özel ilgimiz hâlihazırda ortada. 448 sayfa ve okura eleştirel düşünceden, müziğe, etimolojiden, öykülere geniş bir perspektif sunmaya çalıştık.

Override 1: Cyberpunk ekibindeki isimler şöyle; Bruce Bethke, Jack Kerouac, Christian A. Kirtchev, Alfredo M. Bonanno, Sungook Hong, Jess Flarity, Tok Thompson, Gökhan Gençay, Meltem Dağcı, Aziz Akkaya, Taylan Onur, Erdem Çılgın, Aktuğ Antika, Kâzım Demiroğlu, Adil B. Öztürk, Arda Demirkale, E. G. Kadam, Aydın Dermeci, İlhami Batı, Onur Kayra Vecer, Bünyamin Tan.

Editöryel süre ise Taylan Onur, Uğur Karabürk ve Erdem Çılgın ile yürütüldü.

Hakan Kaya’nın öncülük ettiği Eksik Harf Yayınları ise Override Projelerimize kapılarını açıp gönülden destekledi.

Alt türlere olan odağımızı devam edecektir. Override 2 dosyamızın hazırlıklarına başladık. Biopunk temalı bu sayı için kolları sıvadık. Kaldığımız yerden dünyayı rahatsız etmeye devam edeceğiz.

Gelecekten Naklen!
Neon Nexus Yayın Kurulu

Neon Nexus #02

Cyberpunk Neon Nexus: Override 1

Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı. Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıradışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi. Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hâlâ aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde ‘Yalnız Değilsin’ yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz.

Gelecekte bol şanslar.
Neon Nexus Yayın Kurulu


İnternet Çağında Dergicilik: Roket, Neon Nexus ve Orm Fantastik Buluşması 2024

‘Antares, X- Bilinmeyen, Atılgan, Nostromo, Davetsiz Misafir… Türkiye, zamanında pek çok bilimkurgu dergiciliği girişimine sahne oldu. Ancak bu topraklarda bilimkurgu dergiciliği, bir nevi rüzgâra karşı koşmak demekti. Kimi birkaç adım atıp pes etti, kimi ise gücünün son damlasına kadar direndi. İnternetin hayatlarımıza girişiyle birlikte dergiciliğin bittiğini söyleyen de var, çok masraflı ve zahmetli bir iş olduğu için pek cesaret edenin çıkmadığını ileri süren de…Şartlar ne olursa olsun, bu uğurda çabalayanlar hep vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek.’


Neon Nexus #02

‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.

Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay

“Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı.”

Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.

NEON NEXUS

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi!

NEON NEXUS SAYI 2

➫ NEON NEXUS


Bir Fikri Sakatlamak

Banksy’den Mutlu Noeller!

“Eser ortadayken, söz duvarlara kazınmışken, imgeler zaten bağırıyorken neden ille de yüz?”

Gökhan Gençay

Evet, buyurun karşınızda Banksy!

Birileri çıkıp bunu da kendine iş edindi: Yıllardır görünmeden konuşan, görünmeden çoğalan, görünmeden iz bırakan Banksy’nin kimliğini ifşa etmek. Üstelik bunu bir tür kamusal hizmet gibi pazarlayarak. Gizliliği bir kapris değil, doğrudan üretiminin parçası olan birinin maskesini indirmeyi marifet saydılar. Neden? Eser ortadayken, söz duvarlara kazınmışken, imgeler zaten bağırıyorken neden ille de yüz? Neden ille de et, kemik, biyografi?

Çünkü bu çağ, anlamı tek başına bırakmaya tahammül edemiyor. Her şeyi bir bedene çivilemek istiyor. İsimsiz olanı rahatsız edici buluyor; anonim olanı, kontrol edilemez olduğu için tehlikeli sayıyor. O yüzden bir sanatçıyı değil, bir “karakteri” ele geçirmek istiyorlar. Dosyalanabilir, etiketlenebilir, tüketilebilir bir karakter.

Oysa Banksy tam da bu zorlamaya karşı vardı. İmzası, imzasızlığındaydı. Varlığı, yokluğunun biçimiydi. Onu açığa çıkarmak, bir sırrı çözmek değil bir fikri sakatlamak onun için. Bir yöntemi, var olma hâlini hadım etmek. Duvara bırakılmış bir cümleyi alıp stüdyo ışıkları altında konuşturmaya zorlamak.

Banksy

Şimdi ne olacak? Yakında kapısının önünde kamp kuran kameralar, “ilk görüntü”, “özel röportaj”, “çocukluk travmaları”, “ilham kaynakları” diye didik didik edilen bir hayat. Gerilla tarzı çalışan bir sokak sanatçısını magazin figürüne çevirmenin o tanıdık, mide bulandırıcı ritüeli. Eserin önüne geçen yüz, sözün önüne geçen hikâye, duvarın önüne geçen beden.

Kısacası mesele sadece merak değil. Mesele sahip olma dürtüsü. Adını koyamadıkları şeyi parçalayarak tanıdık hâle getirme refleksi. Ve evet, bu süreçte emeği geçen herkes, bir fikri öldürmenin kolektif suçuna ortak oldu.

A new investigation claims that the artist known as Banksy is actually Robin Gunningham, seen here in an image first published in 2004 Credit: Peter Rickards

Toshio Matsumoto ve Nishijin Dokumacıları: The Weavers of Nishijin

The Weavers of Nishijin

“Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli!”

Taylan Onur

Sıfır

Sanayi devrimi dünyadaki birçok kültürü budayarak tek düze militarist bir gündelik hayat yarattı. Bu devrimden sonra dünya birçok gündelik ritüeli ve kutsalını kaybetti bunun yerine daha ilginç şeyler koydu. Mesela yaz tatili ya da tatile çıkmak gibi herhangi bir proleterin 1 yıl içerisinde dinlenmesi gereken zaman dilimleri üretildi ve herkes için ulaşılabilir kılınmaya çalışıldı. Yine çok ilginç olmayacak şekilde yüzme bilenlerin sayısı bu dönemde patlama yaşadı. Sanayi devrimi ilk önce işi üretti ve sonra çalışmak yeni bir din gibi kullanıldı. Emeklilik gibi birçok fikir bu zamanda üretildi. Şirketler çağı olarak anılması da yanlış değil. 

Japonya da bundan nasibini aldı. Meiji Restorasyonu, batılılaşmayı önceleyen ve bunu japon yaşamına adapte etmeye çalışılan dönem olarak tarihe geçti. Her dönüşüm kendi sancılarını yaşar ve bazen doğan yeni kutsal bir şeytan olabilir. 

Bu dönemin en efsanevi ismi kesinlikle Ned Ludd adındaki dokumacıdır. Kumaş ve halı üreten insanlar bu işi makinaların daha hızlı yaptığını görünce el sanatlarının gittikçe değersizleşeceğini anlayarak, Ned Ludd adındaki adamın önderliğinde fabrikaları basarak makinaların çarklarına sabo denen terliklerini sıkıştırarak çarkları ve dişlileri kırdılar. Bu olanlar tarihin ilk sabotaj eylemleriydi. Ve bundan sonraki tüm makinekırıcı girişimler ya da sanayi karşıtı hareketler Luddizm olarak anılmaya başlandı.

Bunlar teknolojinin önünde geçici süre engel olsalar bile dünya tüm hızıyla gelişti ve sömürüldü. El sanatları da diğer kaybolan şeyler arasına karıştı. Yine ilginç olmayacak bir şekilde müze kültürü bu dönemde patlak verdi. Çünkü aslında müzeler, mumyalanmış kültürlerden oluşuyor. Samuray müzesi ya da Anadolu halk yaşamı müzeleri gibi ilginç müze anlayışları bunlara örnek. Öldürdükleri kadim geleneklerden günah çıkarır gibi bazı fabrikaların içine dahi mini müzeler yapıldı. Eski araçların ve gereçlerin sergilendiği. Bir açıdan insanın evrimini anlatmak istiyorlardı anlaşılan.

“Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.”

EksiBir 

The Weavers of Nishijin – Nishijin Dokumacıları, Toshio Matsumoto’nun 1961 yılında yaptığı kısa bir filmdir. Japonya’nın deneysel sinemasında derin izler bırakan Matsumoto, bu kısa filminde tam da Kyoto’nun Nishijin bölgesindeki ünlü dokumacıların sanayi tarafından nasıl yok edildiğini göstermek istiyor bizlere. Bilindiği üzere Kyoto eski başkenttir. Ve buradaki dokumacılarda asırlardır süre gelen dokuma kültürünün aktarımcılarıdır. Kimonolar için kumaş ısmarlanan desen seçilen tarihin en renkli sokaklarına sahip yerlerden biriymiş eskiden. El işçiliği ile günlerce süren ama sonucunda nadide kimonolar üretilen bu yerler giderek batılılaşma etkisiyle önce giyim tarzını daha sonra üretim tarzını değiştirdi.

Hatta bu kısa filmde ilginç bir sahne var. Denim pantolon giymiş birisi eski yöntemlerle kumaş üretiyor… Kimono defilesine batılı kıyafetlerle ziyaret gerçekleştiriyor. Zarafetimiz kayboldu. Geç kaldık. 

İşte Matsumoto bu konuya dikkat çekmek istiyor.

Eksiki

Mishima’nın gelenekçi ruhunun nerelerden geldiği anlaşılıyor. Dönem Japonya’sında kültürel bir hazımsızlık zaten yaşıyor. Film başladığında, Kyoto’nun bir görüntüsü var yukarıdan çekilmiş. Çatıları izletiyor bize Matsumoto. Biraz daha bakınca bunun başka bir şey anlattığını düşünmeye başlıyoruz hemen. Aslında sanayinin, dünya üzerinde binalardan yeni bir bitki örtüsü yarattığını ve iğrençliğini bizlere göstermek istiyor.


Toshio Matsumoto, 1961

“Kyoto, eski anıların yağmurunda sırılsıklam bir şehir.”

Eksiüç

Bir dokuma fabrikası ve geleneksel dokuma evleri arasında gidip geliyoruz. Matsumoto, diğer filmleri gibi burada da tekrarın rahatsız edici, iğneleyici, terörize eden yönünü kullanarak iyice gözümüze soktuğuna emin olmak istiyor. Daha sonra her yerde fabrikaların afişleri başlıyor. Eleman aranıyor. Dokumacı aranıyor. Şirketler ilk sendikal direnişlerle ve bunları durdurmakla tanışıyor. Yeni haklar ve yeni hak kayıpları doğuyor. Daha fazla dokumacı aranıyor. Daha sonra dokumacılar yetiştiriliyor. Dünyanın önde gelen 3 dokuma merkezinden biri haline geliyor. Fakat kâğıt üstündeki başarının ya da ekonomik büyümenin, neleri yokettiğini izlettiriyor bize Matsumoto.

Ned Ludd’a hak veren bir taraftan estetik çözülmenin ve zarafetin altüst oluşunu adım adım anlatıyor kendince. Ve çok terörist bir tarzda.

Eksidört

Film kaybedilmiş bir savaşın resmi gibidir. Modernizme kurban edilmiş ve artık kimsenin hatırlamadığı ya da hatırlamak için bir müzeye gitmekten başka çaresinin olmadığı bir dünya. İşverenlerin artık özgür zamanı da planladığı korkunç bir dünyanın başlangıcı. Yaşamın hızlıca adına rutin dediğimiz gündelik işkenceye dönüştürüldüğü ve sanatın giderek anlamsız bir noktaya itildiği bir dünya. Sanatın ve estetiğin üzerinden işgücü, emeğin ve zamanın kısıtlandırılarak türevler ve kopyalara dönüştürüldüğü gerçek bir canavar dünya. Ama bu dünyaya karşı bir sinetaj diyebiceğimiz bir film. Ned Ludd’un ruhu yaşıyor. Matsumoto 1961’de Kyoto’nun Nishijin mahallesinde direniyor.

Sıfır

İşi reddet, saç tıraşını değiştir, meydan oku, Matsumoto izle rutini algılamanın antropolojik vesveselerini kavra, kavrat! Yesenin, Mayakovski, Kawabata, Mishima gibi birçoğu rutini sonlandırmak adına canlarından oldular. İntihar ettiler. Bizler romantik ölü seviciler olarak sadece takdir ettik. Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli! 

Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.

Farkeder mi? Aziz serseriler gün gün uygarlığın altını oyuyor. Şimdi bile. Bu oyuk büyüdü!


Emma Cline’ın Misafir’i üzerine: Geçici Cennetler, Kalıcı Tehlike

Emma Cline ‘The Guest’

Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.

Gökhan Gençay

Emma Cline’ın Misafir’i, tıpkı 2016’da edebiyat dünyasında büyük yankı uyandıran ilk romanı Kızlar gibi, aldatıcı derecede basit görünen bir çıkış noktasına sahip. Yüzeyde bakıldığında kısa bir zaman dilimine sıkışmış, tek bir karakterin hayatta kalma manevralarını izleyen minimal bir metin gibi duruyor. Oysa Cline’ın asıl becerisi romanın her satırında gözler önünde belirginleşiyor: Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.

Misafir, Long Island’da yazın sonuna denk gelen birkaç gün boyunca, plajdan plaja, havuz başlarından malikânelere savrulan bir hareket hâlinin tasviri. Bu coğrafya da tesadüfen seçilmemiş, tabii ki. ABD burjuvası açısından servetin sergilendiği gösterilerle dolu, mevsimlik bir cennet orası. İlişkilerin geçici, misafirliğin ise neredeyse ontolojik bir statüye dönüştüğü bu habitatta, Cline karakterini sürekli yerinden ediyor. Alex hiçbir mekâna gerçekten ait değil, her evde yabancı, her yatakta geçici, her partide reddedilme potansiyeli taşıyan bir özne.

Romanın merkezindeki 22 yaşındaki eskort Alex, Cline’ın en güçlü buluşlarından biri aslında. Tam manasıyla akışkan bir karakter; kimliğini, dilini, geçmişini bulunduğu ortama göre yeniden biçimlendirmenin ustası. Öyle ki, hayatta kalma stratejisi sabit bir özden değil, sonsuz bir doğaçlama yeteneğinden besleniyor. Onu tam anlamıyla kurban olarak görmemizi istemiyor Cline. Alex’i ilginç kılan, sürekli bir eşikte durması; manipülasyonla çaresizlik, hesapçılıkla içgüdü, kendini pazarlamayla toptan yok olma arasında bir yerlerde salınıyor sürekli.

Alex’in kendisinden otuz yaş büyük, varlıklı Simon’la ilişkisi romanın motor gücü. Simon, yalnızca bir erkek arkadaş ya da müşteri değil; bir yaşam tarzının, güvenliğin ve sınıfsal sıçrama ihtimalinin vücut bulmuş hâli. Alex’in maddi koşulları —kirasını ödeyememesi, müşteri kaybı, çaldığı para— onu zaten uçurumun kenarına getirmiş durumda. Simon’ın yazlığına gidişi, romantik bir jestten çok, bir kurtuluş hamlesi onun için; geçici ama hayati.


Eileen Noise ‘You Weren’t There’

Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?

Alex’in geçmişini geride bırakıp Simon’ın lüks dünyasına sızma hamlesi, romanın temel gerilimini oluşturuyor. Çünkü Cline, bu “sızma”yı bir başarı hikâyesi olarak değil, tehlikeli bir kumar hamlesi olarak aktarıyor. Alex’in en büyük “sermayesi” bedeni, cazibesi ve sezgileri, ama bu sermaye ziyadesiyle kırılgan ve sürekliliği garanti değil. Roman boyunca okur, her sohbetin, her bakışın, her davetin arkasında yatan sessiz soruların varlığını hissediyor: Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?

Cline’ın dili özellikle süslü değil; mesafeli, neredeyse klinik bir soğukkanlılıkla yol alıyor roman boyunca. Alex’in iç dünyasını tasvir ederken melodrama yaslanmıyor. Panik ve arzu çoğu zaman küçük jestlerle, yarım kalan düşüncelerle, bakışlar üzerinden kendini ele veriyor. Bu bilinçli minimalizm, romanın gerilimini yükselten ana unsurlardan biri. Büyük olaylardan ziyade küçük, anlık sapmaların felaket yaratabileceği bir atmosfer inşa ediyor Cline.

Misafir, yüzeysel bakıldığında “birkaç günün hikâyesi” gibi görünse de alttan alta ABD’nin sınıf yapısı, genç kadın bedeninin dolaşım ekonomisindeki yeri ve varlıklıların yeni kültürel normlarının doğası üzerine sert bir alegori içeriyor. Alex’in sürekli hareket hâlinde oluşu, yalnızca kişisel bir huzursuzluktan kaynaklanmıyor sonuç olarak, kapitalist bolluk sahnelerinin çevresinde dolaşan görünmez emekçilerin, arzu nesnelerinin ve misafir statüsündekilerin yapısal güvencesizliğinin bir sembolü o.

Sonuçta Misafir, bir yükseliş anlatısı değil, bir çöküşün anatomisi. 

Chuck Palahniuk’tan Yeni Bir Kroşe: SHOCK INDUCTION!

SHOCK INDUCTION

Shock Induction, Chuck’ın önceki eserlerinin etrafında oluşan gürültülü tartışmalardan görece yoksun olabilir, fakat tam da bu sessizlik içinde, okuyucuya çok daha rahatsız edici ve sarsıcı bir deneyim sunuyor. Bu romanın asıl gücü, “ne anlattığında” değil, okuyucuya ne yaptığında yatıyor esas olarak. Chuck burada hikâye anlatmaktan ziyade bilinçle oynayan bir deney düzeneği kuruyor.

Gökhan Gençay

Son derece alışılmadık bir anlatım tarzı benimsiyor, hatta zaman zaman doğrudan okuyucuya seslenerek dördüncü duvarı yıkmakla kalmıyor, okuyucuyu metnin pasif alıcısı olmaktan çıkarıp, anlatının doğrudan hedefi hâline de getiriyor.

Hipnotizma teması, romanın yalnızca içeriğinde değil, biçiminde de kendini gösteriyor. Chuck, roman boyunca tekrarları bilinçli ve sistematik bir şekilde kullanıyor. Cümleler, kelimeler ve fikirler dönüp dolaşıp geri geliyor, fakat her dönüşte hafifçe yer değiştirerek, okuyucunun zihninde yankılanan bir motif hâline dönüşüyorlar. Hikâye yapısı sürekli bozuluyor, kesiliyor ve yeniden kuruluyor. Bu parçalanmış yapı, okuyucunun anlamı lineer bir şekilde takip etmesini engelliyor, onu, metni “okumaktan” çok metne “maruz kalmaya” zorluyor.

Amaç çok açık: Okuyucuyu, kelimeleri sindirirken trans benzeri bir bilinç durumuna sokmak. Bu nedenle anlatı, yer yer kasıtlı olarak şaşırtıcı, hatta hayal kırıklığı yaratıcı olabiliyor. Okuma deneyimi pürüzsüz değil, aksine rahatsız edici ve zorlayıcı. Chuck, bir aşamada virgül kullanmadan, aşırı uzun ve boğucu betimleyici kelimelerle dolu, neredeyse nefes aldırmayan bir paragraf bile yazmış. Bu paragraf yalnızca biçimsel bir oyun değil, okuyucunun dikkatini, sabrını ve zihinsel direncini test eden bilinçli bir saldırı aslında. Ardından gelen Yoruldunuz mu?” sorusu, metnin en çıplak anlarından biri. Yazar, okurun zihnini yorduğunun farkında ve bunu inkâr etmek yerine açıkça yüzüne vuruyor.

Chuck burada hikâyesine açıkça meta bir katman ekliyor. Anlatı, kendi yapısının farkında ve bu farkındalığı gizlemek gibi bir niyeti yok. Yeni versiyonunu minimalist, çoğu zaman soyut bir anlatımla sunarken, tekrar ve döngüler aracılığıyla okuyucunun zihninde tek bir düşünceyi kökleştirmeye çalışıyor. Tam bu noktada, bilinçli bir şekilde alakasız bir konuya sapıyor. Böylece okuyucu, henüz tutunmaya başladığı anlamdan yoksun kalıyor, yön duygusunu yitiriyor. Ardından anlatı, sanki hiçbir şey olmamış gibi, orijinal fikrinin görece güvenli alanına geri dönüyor.

Bu teknik, Chuck’ın sıkça başvurduğu şok taktiğinin en rafine örneklerinden biri. Alışılmış anlatı ritmini bozarak zihinsel otomatikliği kırmak, okuyucunun gardını düşürmek ve ardından asıl mesajı daha derin bir katmana yerleştirmek. Shock Induction, bu yönüyle klasik bir roman olmaktan ziyade, okur üzerinde etkisi ölçülen bir deney. Hikâye anlatımı ikinci planda; asıl mesele, okurun dikkatinin nasıl yönlendirildiği, nasıl dağıtıldığı ve nasıl yeniden yakalandığı.

Sonuçta Shock Induction, Chuck’ın en “okur düşmanı” ama aynı zamanda en dürüst metinlerinden biri. Bu roman, sevilmek ya da kolayca tüketilmek istemiyor. Okuyucusunu yormaktan, sıkmaktan, kafasını karıştırmaktan çekinmiyor. Çünkü Chuck’a göre anlam, ancak zihinsel konfor bozulduğunda ortaya çıkabilir. Bu da Shock Induction‘ın özünü oluşturuyor.

Türkçede ne zaman yayımlanacağı henüz bilinmiyor ama Shock Induction bir şekilde elinize geçerse kaçırmayın!

Yayıncılık Sadece Bir Endüstri Değil, Bir Rejimdir!

Fredox ‘Dossiers Noirs De L’histoire’ 2005 (Dekupe)

Yayıncılık dediğin şey, bir “kültürel ekosistem” falan değil. Bir denetim aygıtı. Bir filtreleme merkezi. Bir çeşit kültürel sınır kapısı.

Gökhan Gençay

Senin yazdığın her cümle, onlar için bir “güvenlik taraması.” X-Ray’den geçmeyen kelime: Yasaklı madde. Sarsıcı fikir: Potansiyel tehdit. Sistem eleştirisi: İdeolojik risk.

Her yayınevinin görünmeyen bir protokolü var:

1-Okuru radikalleştirmeden eğlendir.
2-Düşündürmeden oyala.
3-Uyandırmadan uyut.

Çünkü uyandıran yazar piyasa ilişkilerini bozar ve “operasyon riski” taşır!

Bu sektörün kanunları var. Ekonominin, siyasi atmosferin, piyasa korkularının yazara dayattığı görünmez kelepçeler.

Yazar özgür değildir. Okur hiç özgür değildir.

Yalnızca satış rakamları özgürdür. Dolasıyla sadece grafikler konuşur. Onlar “edebiyat” demez; “ürün” der. “Yazar” demez; “içerik sağlayıcı” der. “Okur” demez; “müşteri segmenti” der.

Kelimelerin metafizik ağırlığı yoktur, pazar payı vardır. Metnin estetik değeri yoktur, finansal riski vardır. Ve bütün bunların üstünde, görünmeyen ama her yeri yöneten bir otorite vardır: Trend!

Trend dediğin şey, kültür endüstrisinin parti bayrağıdır. Ona biat etmeyen “piyasa dışı” ilan edilir.
Özgünlük ise ceza gerektirir. Radikalliğe barikat oluşturulmalıdır. Politik keskinlik, “ülke şartlarına kesinlikle uygun değildir.”

Sansür artık makasla yapılmaz. Excel tablosuyla yapılır. Artık kimse sana “Bunu yazma,” demez. Onun yerine şöyle derler:

“Bu okura ağır gelebilir.”
“Satışları düşürür.”
“Bu bölüm çok karanlık.”
“Bu fikir politik olarak riskli.”
“Bu karakter fazla gerçekçi.”

Fazla gerçek olmak suçtur artık. Çünkü gerçeklik yönetilemez. Kontrol edilemez. Kalıba girmez.

Excel para basar, gerçeklik sorun çıkarır.

Bunlar seni durdurmasın o yüzden. Unutma ki, sen raflara girmek için değil, raf sistemini çökertmek için yazıyorsun!

Yayıncılık bir tür ılımlı otoriterliktir. Devlet açıktan sansür uygulamak zorunda bile kalmaz; çünkü yayınevi “piyasa hassasiyetlerine” göre davranıyordur zaten.  İktidar seni yasaklamaz; editör “Geniş kitlelere uygun değil bu kitap,” der. Toplumsal tabular seni öldürmez; satış ekibi “Reklam verirken zorlanırız,” der.

Bu kibar cümlelerin hepsi tek bir anlama gelir: “Söylemek istediğini sakın söyleme.”

Kültür endüstrisi radikal yazar sevmez. İşte en kirli gerçek de tam burada: Seni susturmak istemezler. Seni yönetmek isterler. Yönetilebildiğin sürece en sıkıntılı meseleleri konu almanda bir sakınca yoktur. Çünkü radikalliğin paketlenebilir olanı makbuldür.

Yayıncılık bir kolonizasyon biçimi, yazar ise kolonileştirilecek toprak. Metnin benzersiz olan her yanı “fazlalık” sayılır. Üslubun “risk” unsudur. Politik duruşun “kriz yönetimi gerektirir.”

Sana özgü olan her şeyi kesmek, törpülemek, zımparalamak isterler. “Deneysel”, “cesur,” “sınırları zorlayan”…Bunlar gerçek nitelikler değil, etiketlerdir. Seni övmek için değil paketlemek için sarf edilir. 

Fazla keskin olandan, fazla sert olandan, fazla dürüst olandan, fazla karanlık olandan korkarlar. 

Sonuçta, seni törpülemeye çalışacaklar. Her zaman. Her dosyada. Her kitapta. Bahaneler belli. Çünkü kelimelerin steril değil. Ontolojik olarak, doğası gereği böyle. Mesele “sert” yazman değil aslında, senin sert olman.

Sen “postmodern ironi” değil; damakta pas yapan metal tadısın. Sen “piyasa kitabı” sunmuyorsun, elektrik panosuna tornavida sokuyorsun.

Bunlar seni durdurmasın o yüzden. Unutma ki, sen raflara girmek için değil, raf sistemini çökertmek için yazıyorsun!