“Gözünü karartıp cinnet geçireni yalnızca bireysel “kötülük” kategorileriyle açıklamaya çalışmak, asıl meseleyi perdelemek demektir.” –Gökhan Gençay
Önceden de defalarca yazdım, tekrar altını çizeceğim.
Öyle o çocukları kolayca “inceller”, “caniler”, “sosyopatlar” diye etiketleyip geçemezsiniz. Bu, meseleyi ucuz bir ahlak hikâyesine indirgemekten başka bir şey değil. Çünkü bu kadar basit değil mesele. O çocuklar bu toplumun içinde büyüyor; bu toplumun diliyle, normlarıyla, beklentileriyle şekilleniyor, hatta çoğu zaman o değerlerle birlikte zehirleniyor. Görünürde bireysel bir sapma gibi sunulan şeylerin arkasında, çoğu zaman çok daha geniş bir kültürel ve yapısal zemin var.
Gözünü karartıp cinnet geçireni yalnızca bireysel “kötülük” kategorileriyle açıklamaya çalışmak, asıl meseleyi perdelemek demektir. Çünkü mesele sadece tek tek bireylerin kişisel özellikleriyle açıklanamaz. Onların nasıl var olduğu, nasıl görmezden gelindiği ve hangi toplumsal iklim içinde bu noktaya sürüklendiğini düşüneceksiniz önce.
Yok öyle yağma! Kendinizi kanat takmış birer “melek” gibi konumlandırıp, karşı tarafı sanki cehennemden fırlamış zebaniler gibi resmederek ahlaki dersler vermek kolay. Fakat bu kolaylık, gerçeğin kendisini siliyor. Rahatlatıcı bir anlatı kuruyorsunuz, evet, ama bu anlatı sizi hakikate yaklaştırmıyor. Kendi konfor alanınıza zarar gelmesin diye uğraşıyorsunuz sadece.
Asıl zor olan, o etiketlerin arkasına bakabilmek. Rahatsız edici ihtimalleri kabul edebilmek ve sorumluluğu sadece bireylere değil, onları mümkün kılan bütün bir toplumsal sisteme yöneltebilmektir.
Ve hiç unutmayın: GERÇEKLER ACITIR!
Orta Sayfa 5. Sezon 24. Bölüm – Nevşin Mengü, Deniz Zeyrek, Murat Yetkin, Çiğdem Toker, Doğan Şentürk
İki yılı aşkın bir süredir dergi hayatımız ağır aksak devam etmekteydi. İki yıl içerisinde beş sayı yayınladık ve bu sayılarla Türkçenin ilk ve tek yayını olduk ve devam ediyoruz. Dergilerimizde bilim kurgu alt türlerine dikkat çekmek için bazı akademik yayınların çevirilerini yapıp yayınlamıştık. Sadece üretimlerle değil bu üretimleri yorumlayabileceğimiz bir kritik kültürüne de katkı sunmak istedik. Güçlü katkılarımız oldu da. Fakat bunlar bize yeterli gelmedi ve Override Projesini başlattık.
Override Projesi, her dosya da bilim kurgu alt türlerini incelemeye niyet eden anti periyodik bir yayın. İki ana bölüm belirledik. Birinci bölüm; makale/deneme/kritik. İkinci bölüm; öykülerden oluşmaktadır. İlk dosyamız Cyberpunk oldu. Zaten Cyberpunk’a olan özel ilgimiz hâlihazırda ortada. 448 sayfa ve okura eleştirel düşünceden, müziğe, etimolojiden, öykülere geniş bir perspektif sunmaya çalıştık.
Override 1: Cyberpunk ekibindeki isimler şöyle; Bruce Bethke, Jack Kerouac, Christian A. Kirtchev, Alfredo M. Bonanno, Sungook Hong, Jess Flarity, Tok Thompson, Gökhan Gençay, Meltem Dağcı, Aziz Akkaya, Taylan Onur, Erdem Çılgın, Aktuğ Antika, Kâzım Demiroğlu, Adil B. Öztürk, Arda Demirkale, E. G. Kadam, Aydın Dermeci, İlhami Batı, Onur Kayra Vecer, Bünyamin Tan.
Editöryel süre ise Taylan Onur, Uğur Karabürk ve Erdem Çılgın ile yürütüldü.
Hakan Kaya’nın öncülük ettiği Eksik Harf Yayınları ise Override Projelerimize kapılarını açıp gönülden destekledi.
Alt türlere olan odağımızı devam edecektir. Override 2 dosyamızın hazırlıklarına başladık. Biopunk temalı bu sayı için kolları sıvadık. Kaldığımız yerden dünyayı rahatsız etmeye devam edeceğiz.
Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı. Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıradışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi. Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hâlâ aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde ‘Yalnız Değilsin’ yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz.
Gelecekte bol şanslar. Neon Nexus Yayın Kurulu
İnternet Çağında Dergicilik: Roket, Neon Nexus ve Orm Fantastik Buluşması 2024
‘Antares, X- Bilinmeyen, Atılgan, Nostromo, Davetsiz Misafir… Türkiye, zamanında pek çok bilimkurgu dergiciliği girişimine sahne oldu. Ancak bu topraklarda bilimkurgu dergiciliği, bir nevi rüzgâra karşı koşmak demekti. Kimi birkaç adım atıp pes etti, kimi ise gücünün son damlasına kadar direndi. İnternetin hayatlarımıza girişiyle birlikte dergiciliğin bittiğini söyleyen de var, çok masraflı ve zahmetli bir iş olduğu için pek cesaret edenin çıkmadığını ileri süren de…Şartlar ne olursa olsun, bu uğurda çabalayanlar hep vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek.’
Neon Nexus #02
‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.
Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay
“Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı.”
Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.
“Eser ortadayken, söz duvarlara kazınmışken, imgeler zaten bağırıyorken neden ille de yüz?”
Gökhan Gençay
Evet, buyurun karşınızda Banksy!
Birileri çıkıp bunu da kendine iş edindi: Yıllardır görünmeden konuşan, görünmeden çoğalan, görünmeden iz bırakan Banksy’nin kimliğini ifşa etmek. Üstelik bunu bir tür kamusal hizmet gibi pazarlayarak. Gizliliği bir kapris değil, doğrudan üretiminin parçası olan birinin maskesini indirmeyi marifet saydılar. Neden? Eser ortadayken, söz duvarlara kazınmışken, imgeler zaten bağırıyorken neden ille de yüz? Neden ille de et, kemik, biyografi?
Çünkü bu çağ, anlamı tek başına bırakmaya tahammül edemiyor. Her şeyi bir bedene çivilemek istiyor. İsimsiz olanı rahatsız edici buluyor; anonim olanı, kontrol edilemez olduğu için tehlikeli sayıyor. O yüzden bir sanatçıyı değil, bir “karakteri” ele geçirmek istiyorlar. Dosyalanabilir, etiketlenebilir, tüketilebilir bir karakter.
Oysa Banksy tam da bu zorlamaya karşı vardı. İmzası, imzasızlığındaydı. Varlığı, yokluğunun biçimiydi. Onu açığa çıkarmak, bir sırrı çözmek değil bir fikri sakatlamak onun için. Bir yöntemi, var olma hâlini hadım etmek. Duvara bırakılmış bir cümleyi alıp stüdyo ışıkları altında konuşturmaya zorlamak.
Banksy
Şimdi ne olacak? Yakında kapısının önünde kamp kuran kameralar, “ilk görüntü”, “özel röportaj”, “çocukluk travmaları”, “ilham kaynakları” diye didik didik edilen bir hayat. Gerilla tarzı çalışan bir sokak sanatçısını magazin figürüne çevirmenin o tanıdık, mide bulandırıcı ritüeli. Eserin önüne geçen yüz, sözün önüne geçen hikâye, duvarın önüne geçen beden.
Kısacası mesele sadece merak değil. Mesele sahip olma dürtüsü. Adını koyamadıkları şeyi parçalayarak tanıdık hâle getirme refleksi. Ve evet, bu süreçte emeği geçen herkes, bir fikri öldürmenin kolektif suçuna ortak oldu.
A new investigation claims that the artist known as Banksy is actually Robin Gunningham, seen here in an image first published in 2004 Credit: Peter Rickards
“Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli!”
Taylan Onur
Sıfır
Sanayi devrimi dünyadaki birçok kültürü budayarak tek düze militarist bir gündelik hayat yarattı. Bu devrimden sonra dünya birçok gündelik ritüeli ve kutsalını kaybetti bunun yerine daha ilginç şeyler koydu. Mesela yaz tatili ya da tatile çıkmak gibi herhangi bir proleterin 1 yıl içerisinde dinlenmesi gereken zaman dilimleri üretildi ve herkes için ulaşılabilir kılınmaya çalışıldı. Yine çok ilginç olmayacak şekilde yüzme bilenlerin sayısı bu dönemde patlama yaşadı. Sanayi devrimi ilk önce işi üretti ve sonra çalışmak yeni bir din gibi kullanıldı. Emeklilik gibi birçok fikir bu zamanda üretildi. Şirketler çağı olarak anılması da yanlış değil.
Japonya da bundan nasibini aldı. Meiji Restorasyonu, batılılaşmayı önceleyen ve bunu japon yaşamına adapte etmeye çalışılan dönem olarak tarihe geçti. Her dönüşüm kendi sancılarını yaşar ve bazen doğan yeni kutsal bir şeytan olabilir.
Bu dönemin en efsanevi ismi kesinlikle Ned Ludd adındaki dokumacıdır. Kumaş ve halı üreten insanlar bu işi makinaların daha hızlı yaptığını görünce el sanatlarının gittikçe değersizleşeceğini anlayarak, Ned Ludd adındaki adamın önderliğinde fabrikaları basarak makinaların çarklarına sabo denen terliklerini sıkıştırarak çarkları ve dişlileri kırdılar. Bu olanlar tarihin ilk sabotaj eylemleriydi. Ve bundan sonraki tüm makinekırıcı girişimler ya da sanayi karşıtı hareketler Luddizm olarak anılmaya başlandı.
Bunlar teknolojinin önünde geçici süre engel olsalar bile dünya tüm hızıyla gelişti ve sömürüldü. El sanatları da diğer kaybolan şeyler arasına karıştı. Yine ilginç olmayacak bir şekilde müze kültürü bu dönemde patlak verdi. Çünkü aslında müzeler, mumyalanmış kültürlerden oluşuyor. Samuray müzesi ya da Anadolu halk yaşamı müzeleri gibi ilginç müze anlayışları bunlara örnek. Öldürdükleri kadim geleneklerden günah çıkarır gibi bazı fabrikaların içine dahi mini müzeler yapıldı. Eski araçların ve gereçlerin sergilendiği. Bir açıdan insanın evrimini anlatmak istiyorlardı anlaşılan.
“Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.”
EksiBir
The Weavers of Nishijin – Nishijin Dokumacıları, Toshio Matsumoto’nun 1961 yılında yaptığı kısa bir filmdir. Japonya’nın deneysel sinemasında derin izler bırakan Matsumoto, bu kısa filminde tam da Kyoto’nun Nishijin bölgesindeki ünlü dokumacıların sanayi tarafından nasıl yok edildiğini göstermek istiyor bizlere. Bilindiği üzere Kyoto eski başkenttir. Ve buradaki dokumacılarda asırlardır süre gelen dokuma kültürünün aktarımcılarıdır. Kimonolar için kumaş ısmarlanan desen seçilen tarihin en renkli sokaklarına sahip yerlerden biriymiş eskiden. El işçiliği ile günlerce süren ama sonucunda nadide kimonolar üretilen bu yerler giderek batılılaşma etkisiyle önce giyim tarzını daha sonra üretim tarzını değiştirdi.
Hatta bu kısa filmde ilginç bir sahne var. Denim pantolon giymiş birisi eski yöntemlerle kumaş üretiyor… Kimono defilesine batılı kıyafetlerle ziyaret gerçekleştiriyor. Zarafetimiz kayboldu. Geç kaldık.
İşte Matsumoto bu konuya dikkat çekmek istiyor.
Eksiki
Mishima’nın gelenekçi ruhunun nerelerden geldiği anlaşılıyor. Dönem Japonya’sında kültürel bir hazımsızlık zaten yaşıyor. Film başladığında, Kyoto’nun bir görüntüsü var yukarıdan çekilmiş. Çatıları izletiyor bize Matsumoto. Biraz daha bakınca bunun başka bir şey anlattığını düşünmeye başlıyoruz hemen. Aslında sanayinin, dünya üzerinde binalardan yeni bir bitki örtüsü yarattığını ve iğrençliğini bizlere göstermek istiyor.
Toshio Matsumoto, 1961
“Kyoto, eski anıların yağmurunda sırılsıklam bir şehir.”
Eksiüç
Bir dokuma fabrikası ve geleneksel dokuma evleri arasında gidip geliyoruz. Matsumoto, diğer filmleri gibi burada da tekrarın rahatsız edici, iğneleyici, terörize eden yönünü kullanarak iyice gözümüze soktuğuna emin olmak istiyor. Daha sonra her yerde fabrikaların afişleri başlıyor. Eleman aranıyor. Dokumacı aranıyor. Şirketler ilk sendikal direnişlerle ve bunları durdurmakla tanışıyor. Yeni haklar ve yeni hak kayıpları doğuyor. Daha fazla dokumacı aranıyor. Daha sonra dokumacılar yetiştiriliyor. Dünyanın önde gelen 3 dokuma merkezinden biri haline geliyor. Fakat kâğıt üstündeki başarının ya da ekonomik büyümenin, neleri yokettiğini izlettiriyor bize Matsumoto.
Ned Ludd’a hak veren bir taraftan estetik çözülmenin ve zarafetin altüst oluşunu adım adım anlatıyor kendince. Ve çok terörist bir tarzda.
Eksidört
Film kaybedilmiş bir savaşın resmi gibidir. Modernizme kurban edilmiş ve artık kimsenin hatırlamadığı ya da hatırlamak için bir müzeye gitmekten başka çaresinin olmadığı bir dünya. İşverenlerin artık özgür zamanı da planladığı korkunç bir dünyanın başlangıcı. Yaşamın hızlıca adına rutin dediğimiz gündelik işkenceye dönüştürüldüğü ve sanatın giderek anlamsız bir noktaya itildiği bir dünya. Sanatın ve estetiğin üzerinden işgücü, emeğin ve zamanın kısıtlandırılarak türevler ve kopyalara dönüştürüldüğü gerçek bir canavar dünya. Ama bu dünyaya karşı bir sinetaj diyebiceğimiz bir film. Ned Ludd’un ruhu yaşıyor. Matsumoto 1961’de Kyoto’nun Nishijin mahallesinde direniyor.
Sıfır
İşi reddet, saç tıraşını değiştir, meydan oku, Matsumoto izle rutini algılamanın antropolojik vesveselerini kavra, kavrat! Yesenin, Mayakovski, Kawabata, Mishima gibi birçoğu rutini sonlandırmak adına canlarından oldular. İntihar ettiler. Bizler romantik ölü seviciler olarak sadece takdir ettik. Anlamak bizi eyleme götürmelidir. Gördüğümüz her şeyin yapısını sökmeli, bozmalı ve düzmeliyiz. Kendimizce. Ustalarımızın mesajı açık! Uygarlık derhal çökmeli!
Sinetaj sensei olarak kimi örnek alabileceğimizi ben önermiş oldum. Toshio Matsumoto üzerine kitaplar ve makaleler yayınlayarak tanınırlığına katkıda bulunmak için çabalıyorum. Şu sinema falan fakülteleri tam olarak neler çalışıyorlar. Akademisyenler tam olarak neyi çalıştırıyorlar ki böyle kuvvette bir yönetmenden hiç bahsedilmiyor.
Farkeder mi? Aziz serseriler gün gün uygarlığın altını oyuyor. Şimdi bile. Bu oyuk büyüdü!
Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.
Gökhan Gençay
Emma Cline’ın Misafir’i, tıpkı 2016’da edebiyat dünyasında büyük yankı uyandıran ilk romanı Kızlar gibi, aldatıcı derecede basit görünen bir çıkış noktasına sahip. Yüzeyde bakıldığında kısa bir zaman dilimine sıkışmış, tek bir karakterin hayatta kalma manevralarını izleyen minimal bir metin gibi duruyor. Oysa Cline’ın asıl becerisi romanın her satırında gözler önünde belirginleşiyor: Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.
Misafir, Long Island’da yazın sonuna denk gelen birkaç gün boyunca, plajdan plaja, havuz başlarından malikânelere savrulan bir hareket hâlinin tasviri. Bu coğrafya da tesadüfen seçilmemiş, tabii ki. ABD burjuvası açısından servetin sergilendiği gösterilerle dolu, mevsimlik bir cennet orası. İlişkilerin geçici, misafirliğin ise neredeyse ontolojik bir statüye dönüştüğü bu habitatta, Cline karakterini sürekli yerinden ediyor. Alex hiçbir mekâna gerçekten ait değil, her evde yabancı, her yatakta geçici, her partide reddedilme potansiyeli taşıyan bir özne.
Romanın merkezindeki 22 yaşındaki eskort Alex, Cline’ın en güçlü buluşlarından biri aslında. Tam manasıyla akışkan bir karakter; kimliğini, dilini, geçmişini bulunduğu ortama göre yeniden biçimlendirmenin ustası. Öyle ki, hayatta kalma stratejisi sabit bir özden değil, sonsuz bir doğaçlama yeteneğinden besleniyor. Onu tam anlamıyla kurban olarak görmemizi istemiyor Cline. Alex’i ilginç kılan, sürekli bir eşikte durması; manipülasyonla çaresizlik, hesapçılıkla içgüdü, kendini pazarlamayla toptan yok olma arasında bir yerlerde salınıyor sürekli.
Alex’in kendisinden otuz yaş büyük, varlıklı Simon’la ilişkisi romanın motor gücü. Simon, yalnızca bir erkek arkadaş ya da müşteri değil; bir yaşam tarzının, güvenliğin ve sınıfsal sıçrama ihtimalinin vücut bulmuş hâli. Alex’in maddi koşulları —kirasını ödeyememesi, müşteri kaybı, çaldığı para— onu zaten uçurumun kenarına getirmiş durumda. Simon’ın yazlığına gidişi, romantik bir jestten çok, bir kurtuluş hamlesi onun için; geçici ama hayati.
Eileen Noise ‘You Weren’t There’
Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?
Alex’in geçmişini geride bırakıp Simon’ın lüks dünyasına sızma hamlesi, romanın temel gerilimini oluşturuyor. Çünkü Cline, bu “sızma”yı bir başarı hikâyesi olarak değil, tehlikeli bir kumar hamlesi olarak aktarıyor. Alex’in en büyük “sermayesi” bedeni, cazibesi ve sezgileri, ama bu sermaye ziyadesiyle kırılgan ve sürekliliği garanti değil. Roman boyunca okur, her sohbetin, her bakışın, her davetin arkasında yatan sessiz soruların varlığını hissediyor: Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?
Cline’ın dili özellikle süslü değil; mesafeli, neredeyse klinik bir soğukkanlılıkla yol alıyor roman boyunca. Alex’in iç dünyasını tasvir ederken melodrama yaslanmıyor. Panik ve arzu çoğu zaman küçük jestlerle, yarım kalan düşüncelerle, bakışlar üzerinden kendini ele veriyor. Bu bilinçli minimalizm, romanın gerilimini yükselten ana unsurlardan biri. Büyük olaylardan ziyade küçük, anlık sapmaların felaket yaratabileceği bir atmosfer inşa ediyor Cline.
Misafir, yüzeysel bakıldığında “birkaç günün hikâyesi” gibi görünse de alttan alta ABD’nin sınıf yapısı, genç kadın bedeninin dolaşım ekonomisindeki yeri ve varlıklıların yeni kültürel normlarının doğası üzerine sert bir alegori içeriyor. Alex’in sürekli hareket hâlinde oluşu, yalnızca kişisel bir huzursuzluktan kaynaklanmıyor sonuç olarak, kapitalist bolluk sahnelerinin çevresinde dolaşan görünmez emekçilerin, arzu nesnelerinin ve misafir statüsündekilerin yapısal güvencesizliğinin bir sembolü o.
Sonuçta Misafir, bir yükseliş anlatısı değil, bir çöküşün anatomisi.
Shock Induction, Chuck’ın önceki eserlerinin etrafında oluşan gürültülü tartışmalardan görece yoksun olabilir, fakat tam da bu sessizlik içinde, okuyucuya çok daha rahatsız edici ve sarsıcı bir deneyim sunuyor. Bu romanın asıl gücü, “ne anlattığında” değil, okuyucuya ne yaptığında yatıyor esas olarak. Chuck burada hikâye anlatmaktan ziyade bilinçle oynayan bir deney düzeneği kuruyor.
Gökhan Gençay
Son derece alışılmadık bir anlatım tarzı benimsiyor, hatta zaman zaman doğrudan okuyucuya seslenerek dördüncü duvarı yıkmakla kalmıyor, okuyucuyu metnin pasif alıcısı olmaktan çıkarıp, anlatının doğrudan hedefi hâline de getiriyor.
Hipnotizma teması, romanın yalnızca içeriğinde değil, biçiminde de kendini gösteriyor. Chuck, roman boyunca tekrarları bilinçli ve sistematik bir şekilde kullanıyor. Cümleler, kelimeler ve fikirler dönüp dolaşıp geri geliyor, fakat her dönüşte hafifçe yer değiştirerek, okuyucunun zihninde yankılanan bir motif hâline dönüşüyorlar. Hikâye yapısı sürekli bozuluyor, kesiliyor ve yeniden kuruluyor. Bu parçalanmış yapı, okuyucunun anlamı lineer bir şekilde takip etmesini engelliyor, onu, metni “okumaktan” çok metne “maruz kalmaya” zorluyor.
Amaç çok açık: Okuyucuyu, kelimeleri sindirirken trans benzeri bir bilinç durumuna sokmak. Bu nedenle anlatı, yer yer kasıtlı olarak şaşırtıcı, hatta hayal kırıklığı yaratıcı olabiliyor. Okuma deneyimi pürüzsüz değil, aksine rahatsız edici ve zorlayıcı. Chuck, bir aşamada virgül kullanmadan, aşırı uzun ve boğucu betimleyici kelimelerle dolu, neredeyse nefes aldırmayan bir paragraf bile yazmış. Bu paragraf yalnızca biçimsel bir oyun değil, okuyucunun dikkatini, sabrını ve zihinsel direncini test eden bilinçli bir saldırı aslında. Ardından gelen “Yoruldunuz mu?” sorusu, metnin en çıplak anlarından biri. Yazar, okurun zihnini yorduğunun farkında ve bunu inkâr etmek yerine açıkça yüzüne vuruyor.
Chuck burada hikâyesine açıkça meta bir katman ekliyor. Anlatı, kendi yapısının farkında ve bu farkındalığı gizlemek gibi bir niyeti yok. Yeni versiyonunu minimalist, çoğu zaman soyut bir anlatımla sunarken, tekrar ve döngüler aracılığıyla okuyucunun zihninde tek bir düşünceyi kökleştirmeye çalışıyor. Tam bu noktada, bilinçli bir şekilde alakasız bir konuya sapıyor. Böylece okuyucu, henüz tutunmaya başladığı anlamdan yoksun kalıyor, yön duygusunu yitiriyor. Ardından anlatı, sanki hiçbir şey olmamış gibi, orijinal fikrinin görece güvenli alanına geri dönüyor.
Bu teknik, Chuck’ın sıkça başvurduğu şok taktiğinin en rafine örneklerinden biri. Alışılmış anlatı ritmini bozarak zihinsel otomatikliği kırmak, okuyucunun gardını düşürmek ve ardından asıl mesajı daha derin bir katmana yerleştirmek. Shock Induction, bu yönüyle klasik bir roman olmaktan ziyade, okur üzerinde etkisi ölçülen bir deney. Hikâye anlatımı ikinci planda; asıl mesele, okurun dikkatinin nasıl yönlendirildiği, nasıl dağıtıldığı ve nasıl yeniden yakalandığı.
Sonuçta Shock Induction, Chuck’ın en “okur düşmanı” ama aynı zamanda en dürüst metinlerinden biri. Bu roman, sevilmek ya da kolayca tüketilmek istemiyor. Okuyucusunu yormaktan, sıkmaktan, kafasını karıştırmaktan çekinmiyor. Çünkü Chuck’a göre anlam, ancak zihinsel konfor bozulduğunda ortaya çıkabilir. Bu daShock Induction‘ın özünü oluşturuyor.
Türkçede ne zaman yayımlanacağı henüz bilinmiyor ama Shock Induction bir şekilde elinize geçerse kaçırmayın!
Fredox ‘Dossiers Noirs De L’histoire’ 2005 (Dekupe)
Yayıncılık dediğin şey, bir “kültürel ekosistem” falan değil. Bir denetim aygıtı. Bir filtreleme merkezi. Bir çeşit kültürel sınır kapısı.
Gökhan Gençay
Senin yazdığın her cümle, onlar için bir “güvenlik taraması.” X-Ray’den geçmeyen kelime: Yasaklı madde. Sarsıcı fikir: Potansiyel tehdit. Sistem eleştirisi: İdeolojik risk.
Çünkü uyandıran yazar piyasa ilişkilerini bozar ve “operasyon riski” taşır!
Bu sektörün kanunları var. Ekonominin, siyasi atmosferin, piyasa korkularının yazara dayattığı görünmez kelepçeler.
Yazar özgür değildir. Okur hiç özgür değildir.
Yalnızca satış rakamları özgürdür. Dolasıyla sadece grafikler konuşur. Onlar “edebiyat” demez; “ürün” der. “Yazar” demez; “içerik sağlayıcı” der. “Okur” demez; “müşteri segmenti” der.
Kelimelerin metafizik ağırlığı yoktur, pazar payı vardır. Metnin estetik değeri yoktur, finansal riski vardır. Ve bütün bunların üstünde, görünmeyen ama her yeri yöneten bir otorite vardır: Trend!
Trend dediğin şey, kültür endüstrisinin parti bayrağıdır. Ona biat etmeyen “piyasa dışı” ilan edilir. Özgünlük ise ceza gerektirir. Radikalliğe barikat oluşturulmalıdır. Politik keskinlik, “ülke şartlarına kesinlikle uygun değildir.”
Sansür artık makasla yapılmaz. Excel tablosuyla yapılır.Artık kimse sana “Bunu yazma,” demez. Onun yerine şöyle derler:
“Bu okura ağır gelebilir.” “Satışları düşürür.” “Bu bölüm çok karanlık.” “Bu fikir politik olarak riskli.” “Bu karakter fazla gerçekçi.”
Fazla gerçek olmak suçtur artık. Çünkü gerçeklik yönetilemez. Kontrol edilemez. Kalıba girmez.
Excel para basar, gerçeklik sorun çıkarır.
Bunlar seni durdurmasın o yüzden. Unutma ki, sen raflara girmek için değil, raf sistemini çökertmek için yazıyorsun!
Yayıncılık bir tür ılımlı otoriterliktir. Devlet açıktan sansür uygulamak zorunda bile kalmaz; çünkü yayınevi “piyasa hassasiyetlerine” göre davranıyordur zaten. İktidar seni yasaklamaz; editör “Geniş kitlelere uygun değil bu kitap,” der. Toplumsal tabular seni öldürmez; satış ekibi “Reklam verirken zorlanırız,” der.
Bu kibar cümlelerin hepsi tek bir anlama gelir: “Söylemek istediğini sakın söyleme.”
Kültür endüstrisi radikal yazar sevmez. İşte en kirli gerçek de tam burada: Seni susturmak istemezler. Seni yönetmek isterler. Yönetilebildiğin sürece en sıkıntılı meseleleri konu almanda bir sakınca yoktur. Çünkü radikalliğin paketlenebilir olanı makbuldür.
Yayıncılık bir kolonizasyon biçimi, yazar ise kolonileştirilecek toprak.Metnin benzersiz olan her yanı “fazlalık” sayılır. Üslubun “risk” unsudur. Politik duruşun “kriz yönetimi gerektirir.”
Sana özgü olan her şeyi kesmek, törpülemek, zımparalamak isterler. “Deneysel”, “cesur,” “sınırları zorlayan”…Bunlar gerçek nitelikler değil, etiketlerdir. Seni övmek için değil paketlemek için sarf edilir.
Fazla keskin olandan, fazla sert olandan, fazla dürüst olandan, fazla karanlık olandan korkarlar.
Sonuçta, seni törpülemeye çalışacaklar. Her zaman. Her dosyada. Her kitapta. Bahaneler belli. Çünkü kelimelerin steril değil. Ontolojik olarak, doğası gereği böyle. Mesele “sert” yazman değil aslında, senin sert olman.
Sen “postmodern ironi” değil; damakta pas yapan metal tadısın. Sen “piyasa kitabı” sunmuyorsun, elektrik panosuna tornavida sokuyorsun.
Bunlar seni durdurmasın o yüzden. Unutma ki, sen raflara girmek için değil, raf sistemini çökertmek için yazıyorsun!
Film, black metal estetiğini dekor olarak değil, bir tür ritüel alanı olarak kullanıyor. Konser sahneleri sadece performans sunumu değil bir arınma tarzı. Luana sahnede Wiktor’u izlerken, o sahnede sadece etkileyici bir adam değil, bir inanç sistemi görüyor.
Gökhan Gençay
Karanlık, bazı filmlerde sadece bir atmosfer değildir; bir inanç biçimidir. Jonas Ulrich’in Wolves’u da tam olarak bunu yapıyor; karanlığı bir estetik değil, bir varoluş kanıtı gibi kullanıyor. Film, genç bir kadının, Luana’nın, metal müzik sahnesiyle ve politik radikalleşme sarmalıyla çakışan hikâyesini konu alıyor. Lakin burada hikâye, esas olarak olayların değil, duyguların ritmiyle ilerliyor. Ulrich’in kamerası bir anlatıcıdan ziyada bir tanık; soğuk, sessiz ve dürüst bir tanık.
Luana’nın yalnızlığı, filmin asıl belirleyicisi. Evdeki sessizlik, işyerindeki floresan ışığı, hastane koridorlarının antiseptik kokusu… Hepsi aynı tonda. Onun içsel boşluğu, Wolves’un estetiğinde yankı buluyor: kar altında kalmış otoyollar, sisli otobüs durakları, metal sahnesinin gürültüsü bile o sessizliğin birer uzantısı. Ulrich burada bir çelişki inşa ediyor: Gürültü, yalnızlık kadar sessiz olabilir.
Film, black metal estetiğini dekor olarak değil, bir tür ritüel alanı olarak kullanıyor. Konser sahneleri sadece performans sunumu değil bir arınma tarzı. Luana sahnede Wiktor’u izlerken, o sahnede sadece etkileyici bir adam değil, bir inanç sistemi görüyor. Wiktor’un sesi, ideolojinin sesiyle bir oluyor, iç içe geçiyor.
AMENRA “A SOLITARY REIGN” Live at Rock Werchter 2023
Aşk, öfke ve politik şiddet aynı tonda titreşiyor.
İşte bu nedenle Wolves, müziği bir özgürleşme biçimi değil, bir tür bağlanma biçimi olarak resmediyor. Tıpkı modern insanın aidiyet arayışı gibi; bazen sadece bağ kurmak istiyoruz, neyle olduğunun önemi kalmıyor.
Ulrich, film boyunca politik radikalleşmeyi anlatırken didaktik olmaktan uzak duruyor. Propaganda yapmıyor, esas olarak duygusal bulaşmaya, ilişkilenmeye odaklanıyor. Bir insanın nasıl radikalleştiğini değil, neden o fikre sarıldığını soruyor.
İnancın bazen sadece korkunun ters çevrilmiş hâli olduğunun farkında. Wiktor’un çizgisi, karanlık bir cazibe taşıyor: Disiplin, saflık, kimlik… Hepsi modern hayatın boşluğuna panzehir gibi sunuluyor. Luana da aslında kendini arıyor, aşkın gölgesinde ideolojiye dönüşen bir sadakat ikliminde.
Tobias Kubli’nin görüntü yönetimi, filmdeki en güçlü damar. Kamera, hiçbir zaman karakterlere yaklaşmıyor, hep bir mesafe hissi var arada. Bu soğukluk, duygusal olarak da yıkıcı. Ulrich’in dünyasında renk yok, sadece tonlar var: Kurşuni, soluk, donuk. İşte tam da bu solgunluk içinde, sıcaklık içeren anlık sahneler daha çok çarpıyor; bir bakış, bir nefes, bir dokunuş. Film, aşırı minimalizmini bir tür duygusal işkenceye dönüştürüyor; izleyiciye alan bırakmıyor, sadece soğuğu hissettiriyor.
Wolves, finalde de umut vaat etmiyor. Luana’nın gözlerinde bir cevap yok, sadece yorgunluk var. Fakat bu yorgunlukta, farkındalığın ilk kıvılcımı yanıyor:
Hiçbir ideoloji bizi kurtaramaz. Belki tek kurtuluş, karanlığı tanımaktan geçer.
Ulrich’in Wolves’u, melodramla nihilizmin kesiştiği sert bir film. Dışarıdaki kurt ulumalarını değil, içimizde yankılanan kendi sesimizi dinlememiz öneriliyor. Ve kulak verdiğinizde o yankı bazen çok tanıdık gelebilir size. Çünkü o kurtlar belki de dışarıda değil, içimizdeler.
NOT: Tam yeni romanım Boşluğun Çağrısı’nı bitirmişken Wolves’u izlemek bir tuhaf oldu kendi adıma. Tematik ve duygu olarak metnime çok yakın buldum. Mutlaka izleyin.
Attığı taşın arkasında durmayan adamlarla işimiz olmaz !!
Kitap, Türkiye’deki gençlik altkültürlerinin teknolojik dönüşüm ve toplumsal yapı içinde nasıl yeni ifade alanları kurduğunu tartışırken, fanzinleri “sistemin filtrelerinden geçmeyi reddeden” estetik-politik nesneler olarak konumlandırıyor.
Algoritmaların, veri akışlarının ve yapay zekânın yön verdiği bir çağda kültürel üretim biçimleri de sessizce dönüşüyor. Hüseyin Serbes’in kaleme aldığı Fotokopiden Dijitale: Türkiye’deki Punk Fanzinlerinin Kültürel Antropolojisi adlı yeni kitap, fotokopi makinelerinin sıcak yüzeyinden dijital ekranların soğuk ışığına uzanan bir hattı izliyor.
Plüton Kolektif tarafından yayımlanan eser, Türkiye’de punk fanzinlerini konu alan ilk kapsamlı akademik çalışmalardan biri. Serbes, Akmar Pasajı’nda başlayan kişisel iz sürücülüğünü, punk sahnesinin bağımsız üretim kültürüne dair bir kültürel antropoloji denemesine dönüştürüyor. Yazar hem kendi saha deneyimlerinden hem de Türkiye’nin farklı dönemlerine ait punk fanzinlerinden hareketle, fotokopi estetiğinin direniş ve yaratıcılık ekseninde nasıl bir kültürel bellek oluşturduğunu inceliyor. Punk fanzinleri ekseninde gelişen bu yolculuk, kendin-yap (DIY) etiği, ifade özgürlüğü, alternatif iletişim biçimleri ve estetik direniş üzerine odaklanıyor.
Kitap, Türkiye’deki gençlik altkültürlerinin teknolojik dönüşüm ve toplumsal yapı içinde nasıl yeni ifade alanları kurduğunu tartışırken, fanzinleri “sistemin filtrelerinden geçmeyi reddeden” estetik-politik nesneler olarak konumlandırıyor. Žižek’in, sindirilmiş kahve çekirdeklerinden yapılan “kopi luwak” metaforuna göndermeyle, bu üretimlerin ticarileşme döngüsüne girmemek için direndiğini savunuyor.
Foucault, Benjamin, Tzara, Braudel ve Sontag gibi düşünürlerden beslenen Fotokopiden Dijitale, punk sahnesinin Türkiye’deki çok katmanlı hafızasını arşivlemenin, üretmenin ve paylaşmanın farklı biçimleri üzerinden ele alıyor. Kitap, modernliğin tahakkümcü yapıları karşısında alternatif bir medya belleği olarak fanzinlerin hâlâ nasıl dirençli bir üretim alanı sunduğunu gözler önüne seriyor.
Securse w/Hellshock at Karga 09.25 İstanbul
“…denizlerin altında savaştan kaçarken diğer ülkelerin sahil güvenlikleri tarafından yok edilen milyonlarca göçmen çocuğa adanmış ‘Artık Yeter’; ve Gazze savaşını aslında diğer iç savaşlara da gönderme yaparak eleştiren ‘Öldü İnsanlık’ gibi güncel politik şarkılarımız da var.” –Kerem Onan
BOSTANCI UNDERGROUND SINCE 1998
“Fanzin, erkeğin namusudur.” –Erman Akçay
MONSTERS Vs META
Erman Akçay’la yaptığım görüşmelerin çığır açıcı olduğunu belirtmem gerekir. Akçay, ilkokuldan bu yana içinde sakladığı çizgi ve yayına olan tutkusunu büyük bir hevesle benimle paylaştı. Bilgisayarına aktardığı [ve kendisi için arşivlediği] çalışmaları, onun erken dönemden günümüze tıpkı Kaczynski’nin de önerdiği gibi sisteme kesin sonuç getiren noktalara yönelik kişisel bir girişimdir.
Kişisel olana başka bir örnekse, grafik sanatçısı Erman Akçay’ın giriştiği bir zine’dir: Löpçük, bir yanıyla basılı bir neşriyatken sonraları webzine’e dönüşerek dijital bir yayıncılık etrafında şekillenir. Şubat 2014 ve Nisan 2015 arasındaki dönemde matbu olarak çıkan yedi sayısı ile hem bir fanzin formunu korumuş hem de dijital olanakları ile bir webzine görevini üstlenmiştir. Bir yıl kadar fotokopiyi bir karşı sanat biçimiyle kullandıktan sonra sadece webzine olarak yayınlanan Löpçük’ün içeriğini yeraltı sanatının her bir formu ilgilendirirken ana akımla olan savaşın yeni mücadele alanı dijital sahadır. Yapıtlarına yer verdiği sanatçıların radikal bir yanı her zaman vardır. İktidar dışı ve ana akım karşıtı bir mecrada, yayına alınan işler ve çeşitlilik Akçay’ın kimi grafik oyunlarıyla süslenir. Burada ‘oldschool fanzin’lerin tersine renkli bir dünya vardır. Çizgi ve sanat ön plandadır. Bağımsız bir alandır Löpçük ve herhangi bir ticari olanağa imkân dahi verilmez, böylece zin’de yer alan sanatçıların özgür hissedildiği bir ortam sağlanmış olur. Eserleriyle ana akımı elinin tersiyle iten sanatçıların görsel dünyasının yansıtıldığı dijital fanzinde yer alan sanatçılardan Dilara Özden’in tabiriyle “güzel bir sığınak” olan Löpçük, altkültürlerin gizli hazinesidir.
Türkiye’de Fanzin Kültürü / Tolga Güldallı & Deniz Beşer / İstanbul Comics & Art Festival 2021
Tolga Güldallı, Türkiye’de punk ve underground tarihinin en önde gelen isimlerinden biri. Geçmişte Crunch ve Haossa gruplarında çalan Güldallı, An Interrupted History of Punk and Underground Resources in Turkey 1978-1999 kitabının yazarlarından (Sezgin Boynik ile birlikte, BAS, İstanbul, 2007) ve aynı zamanda Punk Travma: Collective Memory of Punk in Turkey web sitesini yönetiyor.
Taksim 2024
Çizgiler uyumsuza seslenir. Çizgi bir sınır talebidir. Uyumsuzluğun sınır kaldıraçları renkleri, duyumları karıştırır. Erman Akçay’ın işleri de bu uyumsuz çizginin sınırlarını yokluyor. Onun dünyasında nefessiz kalmak mübah. Çünkü dünyayla cebelleşirken, dünyaya sataşırken aynı nefesi bırakamayız. Akçay’ın çizimlerinde bir korku geleneği hakim. Çağın sesini bu korkudan alıyor. Korku yerleşik bir sonuç olarak değil Munch’un çığlığını güncelleyerek bugüne geliyor. Ölü sesler, iskeletler, kuru kafalar, yarılmış bedenler, metafizik ve maddenin içinde sürüklenen özne sesini imgelerin korkusuyla birleştiriyor. Bir uçta kendi yarattığı dünyanın sınırlarına hapsolmuş bir özne, diğer yanda bütün kayboluşlara rağmen yaşamda ayak direten bir sesleniş. –Dolunay Aker
Second – Teker Teker / RaShit Greatest Shits
“Bu kitap, fotokopiyle çoğaltılan seslerin, sokakta büyüyen kelimelerin ve görünmeyeni görünür kılan direniş pratiklerinin izini sürüyor. Geçmişe saplanmadan, bugünü anlamak ve yarını sorgulamak isteyen herkes için buradaki satırlar hâlâ güncel, hâlâ rahatsız edici, hâlâ sahici.” –Tolga Özbey (Rashit)
Kitaptan: Fanzinci, fanzinleri kesip, yapıştırıp yeni bir gerçekliğin peşindeyken, kendini niş bir dünyanın kollarına bırakır. Nasıl Braudel’in söylemiyle “toprak bahçıvanın çapasına yapışmışsa” fotokopi kağıtlarındaki kolajlar da fanzincinin belleğine yapışmıştır. Fanziniyle zamanı durdurmak, gazetelerden küpürleri kesip yeni sayfalara aktarmak, sonra durup yaptığı kes-yapıştır’ı yeniden ele almak ve bu yapıtı [artefact] dolaşıma sokmak: bir fanzinciyi kendinden geçiren işlerdir bunlar ve hangi çağda, hangi medya biçimi kullanılırsa kullanılsın ‘söyleyecek söz’ var olduğu sürece, nihayetinde kendini deyiş yerindeyse bir metalaşma cenderesinin dışında bırakacaktır. Foucault’nun kullanıldıktan sonra kendilerini yok etmek isteyen kitaplarıyla başladık, Tzara’nın patlamak isteyen sayfalarıyla ilerleyelim: Bu çalışma, ‘rizomatik’ bir metodolojik hat üzerinde her türden egemen medyadan ve sermaye yüklü sanatsal uzamdan uzaklaşarak Feyerabend’çi bir karşı çıkışı yaşatan, bu yönüyle altkültür ‘sahne’sinde kalabilen fanzinleri birer fetiş nesneleri olarak görmüştür. Ne de olsa biliyoruz ki, fanzinler eskimeye yüz tuttukları ya da içindeki çağa yenik düşecekleri zaman değil “kendileriyle daha az ilgilendikleri ve daha az keyif alındıkları zaman” asıl kimliklerine ulaşmış olabilirler.
yitirmekle ilgili toplumsal bir trafik yaratıyoruz yatağın üstünde çırpınan çocuk halimiz ile en barbar kinli bakışların arasında küfürlerin arasında birkaç saniye var manik libido depremlerine maruz kalıyoruz abi hayat boş ya diyenler sakladıkları hedeflerine usulca ilerlerken adaletin üstüne basarlar ki sadece onlar değildir hayatta kalma dürtüsüyle adaletin üstüne basanlar çünkü kendi yokluğuna tahammül edemeyenler hayatını sonuna kadar savunurken bir şeyleri ve birilerini yok saymadan onları tahrip etmeden bunu başaramaz bunu dediğim hayatta kalmayı yani beni tamda bu noktada yıkıma iten katalizör devreye girer varlık kusursuzca ihlal edilirken yaşam artık sadece bir hobidir
2.kesik
sizler için intihar etmiş yazarlar reklamlanır müzisyenlerin eserleri basılır t-shirtler rozetler göstergeye dair ne varsa hepsi! intihar cafcaflı bir pakette önümüze gelir fakat ölün diye değil yaşayın diye zaten istatistikler ne diyor intihar edenler çok satar sonra yalnızlık yere göğe sığmaz olur oysa ben tek’im yekpare biricik benimle yalnız yalnıza dövüşemezsin sadece teke tek dövüşebilirsin
3.kesik
intikam alacak o kadar şey var ki insandan inkâr edilemez kendi kendine infilakını beklemek insanın boş yere edilmiş bir beddua öncelikle bir şeyleri açık edeceğim sonra üstüne tüküreceğim bu bir kavga çıkarırken ki tükürüğün tıpkısının aynısı aynası
4.kesik
ruhu çekilmiş bir ajitasyon evrenindeyiz gerçekten kan dökülmüyor boya o boya vallahi kan olsa ağlarsın ağlamadın bugün barbar yanımız baskın bugün de anti-sosyal ortamımda sosyalleşip acıyı aldatıyorum -halledeceğiz -yapacağız -başaracağız -inanacağız -hep birlikte -alkışlar -şak şak -şak (son alkış sesi hep duyulur bu o)
5.kesik
o birden gandhi oluyor ben sabırsız sovyet çocuğu o barışçı bir pasifist ve makul bir insan ben borderline öyleyse bir line daha no border
6.kesik
arzulanmadan doğanlar ana akım bir intihar seferberliğinin ekonomi politik kurbanları olurlar yaşamalarına bir mani yok hepsi bu
lyncburg lemonade tequila sunrise ile bunalıma girmeye çalışan nesil için bu yazı kamyon arkası yazısı ve rakı acı bir tattır
7.kesik
komplikasyon dehlizlerinde anti-depresan müptelaları bugün ilaç aldım diyerek alkolsüz kokteyl söyler panik ataklar manik ataklar majör depresyonlar agora fobi derken cyber bir gangstar olup çıkar bu toplum sadece yazılım bilerek devrim yapanlar konulu filmler çekilir sen bu sırada hala like alıyorsundur ve yüzündeki tebessüm kendi benliğini katledene kadar büyür büyür sonra yarı insan yarı tebessüm karışımı yeni bir türün öncüsü olursun
8.altın vuruş
buradan bakınca sisifos bad tribe girmiş bir Atinalıdır
Taylan Onur ‘Mawwal Okuma Rehberi’ Sub Press, 2025
mawwāl ( Arapça : موال ; çoğul: mawāwīl , مواويـل ), ritmi çok yavaş ve doğası gereği duygusal olan , uzun sesli heceler, duygusal vokallerle karakterize edilen ve genellikle gerçek şarkı başlamadan önce sunulan geleneksel ve popüler bir vokal müzik türüdür.