Anneler öğle yemeklerini paketliyor Çocuklar silahlarını bir utancın gizlediği sakinlikle hamburgerlerini ısırıyorlar kolalarını yudumluyorlar tekmeye kafa uzatıyorlar mermiye kafa atıyorlar; terk edilmişler kendi sesine bir karanlığın gizlediği sükunetle: doğanın bittiği yerde insanlık başlıyor
Bu ambulans ne zamandır burada?
çünkü artık bir gamze de değildir suratımdaki jilet yarası, çocuklar batıya sürdü atlarını terminallerde soğuk saçlarını taradı gölgeler ve ikiye böldüler ihtiyarları ikiye böldüler çocukları ve onları gizledi soğuk hava depoları ve sürüldüler doğuya
Bu ambulans ne zamandır burada?
Yetişkinler için yeni dijital oyuncaklar: gözlerini kıs ve hiçbir şey söyleme yalnız bir su tankı bile insanı hüzünlendirebilir Dünyanın eti ne kadar lezzetli? İnsanın tadı ne kadar lezzetli? Yalnızlığın kanı ne kadar lezzetli? Devletin bittiği yerde Allah başlıyor.
Başımı sallıyorum. Bunu o kadar çok söyledi ki artık anlamını kaybetti. Artık bunu söylediğinde gözümün önüne ölüsü gelmiyor. Kızardeşime bakıyorum, o dönüp bakmıyor bile. Çamur sıvalı pencereden dışarı bakıyor. Sanki bir şey görebilirmiş gibi. O pencereye bakmak, bizden kaçmak demek. Ona kızıyorum. İnadına “Peki,” diyorum, “Peki Anne.” Kızkardeşime bakıyorum, istiyorum ki incinsin, annesinin artık benim annem olduğunu düşünüp üzülsün, ne de olsa benden önce sadece onun annesiydi. Ama aldırdığı falan yok, domuz gibi pencereye bakıyor sadece.
Sessizlik içinde oturuyoruz.
“Eskiden olsa,” diye mırıldanıyor kızkardeşim, “sıkılınca dışarı çıkardık.”
“Nereye?”
“Gezmeye, hava almaya…”
Hep böyle şeyler söylüyor. Nedense sürekli dışarı çıkmak istiyor. Ne varsa dışarıda? Oysa burası dışarıdan daha güzel. Her yerden daha güzel.
Annem kalkıp yanına gidiyor, saçlarını okşamak istiyor, ama o öyle aptal ki… Hemen ağlamaya başlıyor. “Ne zaman?” diye ağlıyor, “Ne zaman buradan çıkabileceğiz?”
“Annem, “Bilmiyorum,” diyor. “Yakında… Böyle sürüp gitmeyecektir, yakında düzelir. Merak etme, yakında…” Susup iç geçiriyor, “Ne yapabiliriz ki,” diyor.
İşimize dönüyoruz. Ben güzel çalışıyorum, kızkardeşim hiç bir işe yaramıyor. Annem onun nesini seviyor bilmiyorum. Hep sorun çıkarıyor, hep mutsuz, hep şikayetçi. Her zaman dışarı çıkmak istiyor, varsa yoksa dışarısı. Keşke annem bıraksa da çıkıp görse gününü. Dışarı çıkan herkes ölüyor mu acaba gerçekten, hem onu da anlamış oluruz.
“Ben ölünce,” diyor annem… “Biliyoruz,” diyor kızkardeşim, “Ne yapacağımızı biliyoruz anne, sus artık.” Yine ağlamaya başlıyor. O olmasa annemle çok daha mutlu olurduk.
Annem de üzgün ama o un bittiği için üzgün. Müşterimiz bu gece de gelmezse yarın yine yiyecek bir şey olmayacak. O nasıl ölmeden gelebiliyor buraya kadar, demek dışarısı o kadar da kötü değil…
Annem başını iki elinin arasına aldı gene, hep başı ağrıyor. Kızkardeşim bu kadar çok ağlamasa ağrımaz.
“Anne,” diyorum. “Ya adam bir daha gelmezse? Yani öldüyse…”
“Yerine başkası gelir. Umarım öyle olur…” Bu adamı hiç görmedik. Hep gece geliyor, paketleri alıyor, bize un bırakıyor, sonra da gidiyor. Yerine başkası gelse anlamayız, birileri geldiği sürece sorun olmaz. Tabii annem yaşadığı sürece. Annem iç geçiriyor, “Adam ölürse, işi başkasına kalacak. Ben ölürsem bu işin size kalacağı gibi. İyi bir iş bu, böyle yaşayabilirsiniz.”
“Ölmek böyle yaşamaktan daha iyi.” Kızkardeşim yine saçmalıyor. Annem üzülecek.
“Belki de öyledir,” diyor annem, “ama yine de ecelinle ölmek iyidir.”
“Ecelinle ölmek mi?”
Annem bana bakıyor, beni kızkardeşimi sevdiği gibi sevmiyor, ama olsun, “Kendiliğinden yani,” diyor.
Bu kendiliğinden ölmek meselesi kafamı karıştırıyor. Özellikle geceleri. Geceleri çalışamıyoruz. Işık yok. Yapacak hiç bir iş olmadığında, karanlıkta sessizce yatıp düşünüyorum. Eski günleri biraz hatırlıyorum, dışarı çıktığımız zamanları. Eski evimi, onu çok az hatırlıyorum. Kızkardeşimle oraya giderdik, uzun zamandır gidemedik. Orayı severdi, ben istemezdim ama hatırı için giderdim. Onun için terminali açar parolaları girerdim, o ağda oyalanırken ben de eski eşyaları karıştırıp ben yokken neler olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. Bazen hoşumuza giden şeyleri buraya getirmek için yanımıza alırdık. Bozuk bir telefor, bir elektron mikroskopu, küçük renkli şişelerde çeşit çeşit katalizörler, bir mikroreaktör, portatif bir damıtma kolonu, artık hiç bir işimize yaramayan bir mutfak koteri, bir sürü ıvır zıvır. Bir de moleküler tarayıcı getirmiştik, bunun ne işe yaradığını bilmiyordum ama nasıl çalıştığını biliyordum. İlk zamanlar saçlarımızın, yara kabuklarımızın, sümüğümüzün molekül haritalarını çıkarıp eğlenmiştik ama sonra sıkıldık. O zamanlar eğlenirdik. Dışarı çıkabildiğimiz zamanlar. Şimdi de yapabiliriz aslında, burada ya da orada, ne farkeder ki, ama artık olmuyor. Neden böyle oldu bilmiyorum. Ama değişen o, ben değilim. Boynu inceldi, yüzünde tuhaf lekeler var. Sürekli somurtmaktan yüzü uzadı. Kolları bacakları o kadar beyaz ki dokunsam moraracak gibi. Çok çirkinleşti. Artık biribirimize sarılıp yatmıyoruz. Saçları da güzel kokmuyor.
Annemin kokusunu çok seviyorum ama. Eskiden de öyleydi. Gerçek annem de güzel kokardı. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü son gidişimizde eski evden kokusunu getirdim. Ama o farklıydı. İşte, o artık yok, sadece kokusu burada, bu şişenin içinde, ne kadar garip, yüzünü hiç hatırlamıyorum. Oysa annem, şimdiki annem, benim ve kızkardeşimin annesi olan annemiz hamur gibi kokuyor. Ama bana çok güzel geliyor, şu parfümden bile güzel. Yeni unlar böyle kokmuyor. Hiç kokmuyor.
Merak ediyorum, gerçek annem eceliyle öldü mü acaba? Yani, kendiliğinden…
Annem usul usul müşterisiyle konuşuyor. “Ben öldüğüm zaman” diyor, nedense bu ölüm meselesini kafasına taktı, “böyle devam etmemesi için hiç bir neden yok. Kızlar siparişleri hazırlamaya devam edecekler. Sorun çıkmayacak. Ben…,” duraksıyor, sesi titriyor, “size güvenmek istiyorum.” Adamın ne dediğini duyamıyorum.
Fısıldıyor.
“Biliyorum,” diyor annem. “Çok kötü, çok kötü, hiç bir şey yapamazlar.Herşey böyle kalmalı.”
Adam yine bir şeyler fısıldıyor.
“Orasını düşünmek istemiyorum,” diyor annem. Kapı kapandıktan sonra ağlıyor. Bir bu eksikti…
Buzluktan kazıdığımız buz parçalarını eritip kaplara doldurduk. Annem alt kattaki yaşlı adamın sudan öldüğünden emin, o yüzden tek güvenilir su kaynağının hava olduğuna karar verdi. Donan hava nemini idareli kullanmalıyız. Tadı çok bayat ama insan çok susayınca umursamıyor. Su dolu kaplara azar azar sentetik un atıyoruz. Anında şişiyorlar. Kokusuz hamurdan küçük parçalar koparıp elimizde top top yapıyoruz. Hamur toplarını ağzımıza atıyoruz. Dilimizle ezip çiğnemeden yutuyoruz. Bazen eski günleri özlüyorum, şimdi pek fazla özlemiyorum, onun yerine kaygılanıyorum. Annem de kızkardeşim de çok az yiyorlar. Annem ikide bir de bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıyor, sonra vazgeçiyor. Kızkardeşim sonunda kalkıp içeri gidiyor, çok işimiz var. Ben de arkasından gidiyorum.
Odanın ortasında durmuş kımıldamadan bakıyor. Masanın üstündeki yaratığı görüyorum. Canlı.
Etrafı koklayarak duvarın dibine kadar gidiyor, orada durup ön ayaklarını kaldırıyor, o da bize bakıyor. Burnu, bıyıkları oynuyor. İnanamıyorum, böyle bir şeyi hayatımda ilk kez görüyorum. Canlı bir hayvan.
Dile çığlık atıyor. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Ne zamandır bu kadar yüksek bir ses duymamıştım, garip hissediyorum.
Annem koşarak geliyor. Yüzü karışmış. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Fare kaçmış bile.
“Fare,” diyorum. “Evde fare var.”
Annem rahatlıyor. “Ah, o mu?” elini göğsüne bastırıyor, “Kırçıl mıydı?”
“Nasıl?”
“Bir tane var, biliyorum. Kırçıl gri, çok yaşlanmış artık. O muydu acaba?”
Annem gülüyor. “Hiç.” diyor. “Bir şey yapmamız gerekmez.”
“Eskiden fare görenler ne yaparlardı?”
“Öldürürlerdi.”
“A? Yenir mi o?”
Annem güldü, “Değmez.”
“Neden öldürürlerdi o zaman?”
Annem omuz silkiyor, “Bilmem ki, fareleri öldürmek çok normaldi. Öldürmemek için hiç bir neden yoktu da ondan herhalde.” Tuhaf bir gülüşle gülüyor, “Aslında bakıyorum da, değişen tek şey… ” Yüzü hala çok tuhaf.
“Aslında değişen bir şey yok sanırım…”
Yüzüne bakıp bir şey söylemesini bekliyoruz.
Kızkardeşim, “Ne yapacağız şimdi?” diyor.
“Hiç,” diyor annem.
“Biz öldürmeyecek miyiz?” diyorum.
“Hayır,” diyor Sun Annem. “Biz asla öldürmeyeceğiz.” Sesinde ürkütücü bir kesinlik var. “Eceliyle ölmesini bekleyeceğiz.”
Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. Bir kitapta adımın geçmesini istiyorum. Bir değil birçok kitapta adım geçecek. Bu kitabı şuan ben yazıyorum.
Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok ve yeterince sıkı giyindiysem motorumda saçlarımı savurarak, karlar üstünde Amorna gezegeninde sen arkamdan sımsıkı sarılmışken, beni kokladığını, bedenimi ve ruhumu hatırlamak için tüm nefesinle her şeyimi içine çektiğini biliyorum… Aşkın molekülerli bir vampir gibi.
Amorna gezegeninin derinliklerine doğru ilerliyorum.
Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. İbreme yansımış kirpiklerimle hız göstergesini takip ediyorum. Aynada yüzünü görüyorum
Arkamda, bizim bir gezegenimiz var çok iyi ,çok iyi diye fısır fısır konuşuyorsun seni dinlerken korkuyorum ama bir yandan da belli bir hızın altında korkmaya gerek yok diye tekrarlıyorum
Gözyaşların boynuma düşüp oradan sırtıma doğru ilerliyor. Ağlamayı kesmeni diliyorum. Neden kask takmadığımı düşünüyorum. Ağlamanı anlayıp gaza basıyorum.
Yakıt almak için buhar atlar ormanının girişindeki yerde duruyorum. Depoyu doldurup ormana dalıyoruz.
Arkamda kıpır kıpır hareket edip dengemi bozuyorsun.
Dilara Özden aka AlternateCyborg
Biraz duraklayıp, buharlaşıp öylece kalan atları izliyoruz. Sen meraklı bir çocuk gibi çok şaşırıyorsun bu beni heyecanlandırıp eğlendiriyor. Biraz daha ilerliyorum
Amorna gezegeni tuhaflıklarla dolu, kendimi bu tuhaflıklara alışık hissediyorum ama bir maceranın içinde olmak içten içe keyiflendiriyor beni, sana diyecek yok.
On izotop saati ilerliyorum. Varacağımız bir yer yok gibi. soğuk farkındalığını kaybetmiş, çırılçıplak bir kış pamuğu gibi, bir içime çekilip bir dışıma veriyorum kendimi ısıyı hissetmiyorum.
Buhar atlar ormanından sonra kuru sahaya varıyorum.
Kuru sahada belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. Motordan inip sana bakıyorum ve hala ordasın.
“Crowley’nin üç yüze yakın görsel eser ürettiği düşünülmektedir. Bunlar arasında eskizler, portreler ve manzara resimleri de mevcuttur. Anger 1955’te Thelema Manastırı’nda Crowley’nin resim sanatını gün yüzüne çıkaran sessiz bir belgesel çekmiş ancak film gösterilmemiştir.”
Burak Bayülgen aka Burak the Beast
19 Mart 2009 tarihinde Los Angeles’ta Hammer Müzesi’nin Hammer Dersleri (Hammer Lectures) başlığı altında düzenlediği etkinlikte 2023 yılında 96 yaşında hayata veda eden kısa ve sessiz film yönetmeni Kenneth Anger’ın tarihin en tartışmalı ve kötü şöhretli figürlerinden biri olan Aleister Crowley’nin günlüklerine dair anlattıkları Anger’ın neden günümüzde en iyi Crowley ve Crowley’nin başlıca doktrini Thelema uzmanlarından biri olduğunu gözler önüne seriyordu: Crowley’nin binlerce sayfadan oluşan günlüklerinin her bir sayfasını ve her bir satırını derinlemesine okuyup inceleyen Anger, günlüklerden Crowley’nin halka mal olan karakteriyle oldukça tutarlı olan anekdotlar aktarıyordu. Bunlardan en ilgi çekici olanı da Crowley’nin Dünya’yı kasıp kavuran savaşı tıpkı bir oyunmuş gibi görmesi ve Londra bombardıman altındayken “İşte! Bir tane daha” şeklinde tam da kendinden beklenecek bir tavır takınmasıydı.
Crowley’nin maji üzerine hem teorik hem de pratik deneyimlerine dair günlükler ülkemizde 2022 tarihinde Büyü Günlükleri adı altında Gece Kitaplığı’ndan yayınlandı. Aynı zamanda Crowley’nin başka deneylerini aktardığı günceler 2017’de ve 2019’da Sub Yayınları tarafından yayınlandı. Bu son iki günceyi bir arada bulunduran bir baskı da 2019’da Ganzer Kitap tarafından yapıldı. Büyü Günlükleri ile Teori ve Pratikte Büyü adlı kitapları okuyanlar ilk başta metinlerin çevirisinde bir sorun olduğunu düşünebilir. Ancak Crowley’nin de bahsettiği üzere ne metinde ne de çeviride herhangi bir sorun yoktur. Crowley bu metinleri yalnızca -ya da en iyi- Thelema’ya mensup bireylerin anlayacağını söyler.
Anger’ın Crowley’e olan ilgisi Crowley’nin başka yeteneklerini de ortaya çıkarmaktadır. 1955’te Sicilya’da yer alan, Crowley’nin ve de geçmişten günümüze Thelema’ya mensup herkes için bir mabet görevi gören Thelema Manastırı’ndaki sıvayla kaplanmış duvar resimlerini restore ederek Crowley’nin resim sanatındaki önemini de vurgulamıştır. Anger’ın açıklamalarından Crowley’nin resim sanatına olan düşkünlüğü ve Gauguin’e olan hayranlığı gün yüzüne çıkmaktadır. Teknik açıdan yetkinliği tartışmalı olan resimleri için Crowley kendisini ne bir kübist ne de bir fütürist olarak tanımlamaktadır. Aksine, bu akımlar üzerinden değerlendirilmekten hiç hoşnut değildir. Resimlerini bilinçaltının spontane izlenimleri olarak değerlendirmektedir. Anger’ın söylediklerine göre Crowley ilk resmini 1919 yılında Greenwich Village’ta yapmıştır. Bu tarih aynı zamanda onun Thelema Manastırı’nı kurmak için İngiltere’den Cefalù’ya olan yolculuğunun başlangıç tarihidir. Resim sanatını da yazarlıktan şairliğe, sporculuktan majisyenliğe uzanan geniş yelpazesine eklemekte kararlı ve ısrarcıdır. Crowley’nin resimleri yaşadığı dönem boyunca sadece iki kez sergilenmiştir. İlk sergisi 11 Ekim1931’de Berlin’de Gallery Neumann-Nierendorff’ta, ikinci ve son sergisi ise yine aynı şehirde BernzeGallery’de gerçekleşmiştir. Crowley’nin üç yüze yakın görsel eser ürettiği düşünülmektedir. Bunlar arasında eskizler, portreler ve manzara resimleri de mevcuttur. Anger1955’te Thelema Manastırı’nda Crowley’nin resim sanatını gün yüzüne çıkaran sessiz bir belgesel çekmiş ancak film gösterilmemiştir.
Baphomet’in Fırçası 2009, yönetmen Kenneth Anger
“Doğa resmedilmemelidir. İrade resmedilmelidir.” Bundan ötürü Anger’ın filminde yer alan az sayıdaki manzara resimleri de Crowley’nin kullandığı bir terim olan Magick (değişimin İradeyle uyum içinde gerçekleşmesini sağlama sanatı ve bilimi) bağlamından koparılamaz.
Anger,Crowley’nin resimlerinde en kaliteli boyaları kullandığından bahseder. Crowley’nin lüks zevkleri olduğu ve beş parasız kaldığı zamanlarda bile bu şatafattan ödün vermediği Anger’ın açıklamalarında belirginlik kazanmaktadır. Anger’ın 1955’teki sessiz belgesel filmi hiçbir zaman gösterilmese de 2009’da tamamen Crowley’nin resimlerinden oluşan dört dakikalık müzikli bir sessiz film çekmiştir. (2013’te Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nden Steven Cairns ile yaptığı bir söyleşide kendi filmlerini müzikli sessiz filmler olarak tanımlamıştır.) Brush of Baphomet isimli film Crowley’nin on bir adet resmini ele almıştır ki bu resimler Crowley’nin günümüze kalan ve ölümünden sonra sergilenen ve kataloglanan resimlerinden bazılarıdır. Crowley’nin eserlerinden oluşan 20. Yy’daki en önemli sergilerden bir tanesi 8-18 Nisan 1998 tarihleri arasında Londra’daki October Gallery’de düzenlenen sergidir. Crowley’nin 1925’ten 1947’dekiölümüne dek haricî liderliğini yaptığı, 1903’te kurulan hermetik cemiyet O.T.O (Ordo Templi Orientis)tarafından düzenlenen sergi Crowley’nin ölümünden sonra resimlerinin sergilendiği ilk etkinliktir. Sergideki pek çok eser O.T.O’nun himayesinde olan eserlerdir. Aynı zamanda sergi için Anger’ın özel koleksiyonundan da yararlanılmıştır. Serginin katalogu An Old Master: The Art of Aleister Crowley başlığıyla basılmıştır. Bir diğer önemli Crowley sergisi de 2012 ve 2013 yıllarında O.T.O’nun Avustralya loncası üyesi Robert Buratti küratörlüğünde Windows to the Sacred: An Exploration of the Esoteric başlığı altında düzenlenmiştir. Burada sergilenen resimler Crowley’nin 1920-1923 yılları arasında Sicilya’daki Thelema Manastırı’nda yaptığı resimlerden oluşan ve Palermo Koleksiyonu olarak adlandırılan resimlerdir. Bu resimlere The Nightmare Paintings/Kabus Resimleri da denmektedir çünkü CrowleyThelema Manastırı’nda kendi deyimiyle bir “chamber of nightmares/kabuslar salonu” kurmayı amaçlamıştır. Robert Buratti, Stephen J. King, William Breeze, Tobias Churton, Marco Pasi ve Giuseppe Di Liberti’nin denemelerinin yer aldığı serginin katalogu aynı adla basılmıştır. Bir diğer ender bulunan katalog da Archè Edizioni yayınevinden basılan Peintures inconnues d’Aleister Crowley: La collection de Palerme/Aleister Crowley’nin Bilinmeyen Resimleri: Palermo Koleksiyonu’dur.
Anger’ın filmindeki resimlerden iki tanesi Tarot çalışmalarıdır: V. Tarot Arkana’sı için resmettiği Hiyerofant ve XVIII. Tarot Arkana’sı için resmettiği Ay. V. Tarot Arkana’sı için resmedilen Hiyerofant esasen bir otoportredir. Atelier Τελημα; Aleister Crowley: Catalog of Paintings and Drawings/Atelier Thelema, Aleister Crowley Resimleri ve Çizimleri Katalogu adlı bir başka katalogda bu resmin tam adı: Aleister Crowley as Hiyerofant/Hiyerofant olarak Aleister Crowley’dir. Bir diğer otoportre de Anger’ın filminde en sona saklanmıştır. Bu resmin adı Self Portrait as Radiant Sun/Parlak Bir Güneş Olarak Otoportre’dir. Buratti, Raw VisionDergisi’nin 86. sayısında yayınlanan bir makalesinde Crowley’den şöyle aktarmaktadır: “Doğa resmedilmemelidir. İrade resmedilmelidir.” Bundan ötürü Anger’ın filminde yer alan az sayıdaki manzara resimleri de Crowley’nin kullandığı bir terim olan Magick (değişimin İradeyle uyum içinde gerçekleşmesini sağlama sanatı ve bilimi) bağlamından koparılamaz.
In year 2000 BBC Scotland made a short documentaroy about Boleskine, Crowley’s house on the banks on Loch Ness.
“Huzurdur Kaos. Karanlık, yoğun bir karanlık, henüz ışık doğmamışken. İlk alâmeti Yaratılış’ın. Ah, mükemmel olan sen, Kaos, Kaos, Sonsuzluk, tüm çelişkilerin yalınlığı!”.
Anger’ın Crowley’e olan yoğun ilgisi, ona Crowley’nin Thelema’sı, doktrini ve yarattığı pek çok kavram hakkında kolay ve anlaşılır açıklamalarda bulunabilme cesaretini vermiştir. Böylesi açıklamalarda bulunabilmesinde Thelema Manastırı’nda inceleme ve gün yüzüne çıkarma şansı bulduğu duvar resimlerinin de katkısı vardır. Anger’ın manastırı ziyaretinde Crowley’nin yatak odasında gördüğü resimdeki figürlerin Crowley’e Kahire’de Kanunlar Kitabı’nı dikte eden varlık olan Aiwass ile The Scarlet Woman/Kızıl Kadın; Babalon olduğunu anlamıştır. Anger, Hammer Dersleri’nde duvar resimlerine bakarak Crowley’nin asla Lunar bir doktrini olmadığını, aksine Solar bir doktrini olduğunu ve hatta Crowley’nin tamamen bundan ibaret olduğunu da açık ve net bir şekilde belirtmektedir. Bu eksende filmdeki en belirgin resim isimsiz olsa da resmin doğrudan Babalon’u betimlediği apaçıktır. Atelier Τελημαtarafından yukarıda bahsedilen katalogda bu resmin Thelema’nın Babalon’a dair önemli metinlerinden olan Liber Cheth vel Vallum Abiegni’nin bilinçlice uygulanmasından ve deneyimlenmesinden kaçınılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Anger,Crowley’nin imzasıyla Babalon’un eşi Kaos’u ve Crowley’nin odaklanmış bilincini, Babalon’un parmak detayıyla da cinselliği, haz/acı ilkesini ve doğurganlığı yakın plan ve tilt hareketleri kullanarak Crowley’nin Türkçe’ye çevrilmemiş The Vision and The Voice’taki şu sözleriyle ilişkilendirmiştir: “Huzurdur Kaos. Karanlık, yoğun bir karanlık, henüz ışık doğmamışken. İlk alâmeti Yaratılış’ın. Ah, mükemmel olan sen, Kaos, Kaos, Sonsuzluk, tüm çelişkilerin yalınlığı!”.Liber Cheth vel Vallum Abiegni, sub figurâ CLVI’nin 22 pasajında da Hakikat’a ulaşmanın yolunun Babalon uğruna tenden, sağlıktan, servetten, refahtan ve sevgiden feragat etmek olduğu, bu fedakarlıklar yapılmadan ve deneyimlenmeden de Hakikat’e ulaşılamayacığı dile getirilmektedir. Burada kastedilen de İrade’nin odaklanışı, derin bir keşfi ve birliğidir.
Son olarak, filmin son resmi olan Parlak Bir Güneş Olarak Otoportre uzun uzun izleyiciye bakar ve film kapanır. Anger’ın bu resmi diğerlerine kıyasla daha uzun bir süre odaklanmasını en iyi Buratti deşifre etmektedir. Buratti’ye göre: “Crowley’nin bir sanatçı olarak önemi, sanatı evrenin maji teorisinin temel unsuru olarak değerlendirmesinde ve bilhassa “Saklı Benliğimizi – zihinsel ve bedensel biçimlerde ifade edilen bireyselliğimizin majik İmgesi olan Bilinçaltı Egomuzu uyandırma becerisinde yatmaktadır.” Dolayısıyla Anger bu filminde seçtiği resimleri Kaos’un bilişsel referansı olan İrade’nin odaklanışıyla, İrade’nin birliği ve Aiwass’ın bireyci referansı olan I/I Was/Therefore I am/Ben/Bendim/Bundan Ötürü Benim ile bitirmiştir.
İki yılı aşkın bir süredir dergi hayatımız ağır aksak devam etmekteydi. İki yıl içerisinde beş sayı yayınladık ve bu sayılarla Türkçenin ilk ve tek yayını olduk ve devam ediyoruz. Dergilerimizde bilim kurgu alt türlerine dikkat çekmek için bazı akademik yayınların çevirilerini yapıp yayınlamıştık. Sadece üretimlerle değil bu üretimleri yorumlayabileceğimiz bir kritik kültürüne de katkı sunmak istedik. Güçlü katkılarımız oldu da. Fakat bunlar bize yeterli gelmedi ve Override Projesini başlattık.
Override Projesi, her dosya da bilim kurgu alt türlerini incelemeye niyet eden anti periyodik bir yayın. İki ana bölüm belirledik. Birinci bölüm; makale/deneme/kritik. İkinci bölüm; öykülerden oluşmaktadır. İlk dosyamız Cyberpunk oldu. Zaten Cyberpunk’a olan özel ilgimiz hâlihazırda ortada. 448 sayfa ve okura eleştirel düşünceden, müziğe, etimolojiden, öykülere geniş bir perspektif sunmaya çalıştık.
Override 1: Cyberpunk ekibindeki isimler şöyle; Bruce Bethke, Jack Kerouac, Christian A. Kirtchev, Alfredo M. Bonanno, Sungook Hong, Jess Flarity, Tok Thompson, Gökhan Gençay, Meltem Dağcı, Aziz Akkaya, Taylan Onur, Erdem Çılgın, Aktuğ Antika, Kâzım Demiroğlu, Adil B. Öztürk, Arda Demirkale, E. G. Kadam, Aydın Dermeci, İlhami Batı, Onur Kayra Vecer, Bünyamin Tan.
Editöryel süre ise Taylan Onur, Uğur Karabürk ve Erdem Çılgın ile yürütüldü.
Hakan Kaya’nın öncülük ettiği Eksik Harf Yayınları ise Override Projelerimize kapılarını açıp gönülden destekledi.
Alt türlere olan odağımızı devam edecektir. Override 2 dosyamızın hazırlıklarına başladık. Biopunk temalı bu sayı için kolları sıvadık. Kaldığımız yerden dünyayı rahatsız etmeye devam edeceğiz.
Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı. Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıradışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi. Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hâlâ aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde ‘Yalnız Değilsin’ yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz.
Gelecekte bol şanslar. Neon Nexus Yayın Kurulu
İnternet Çağında Dergicilik: Roket, Neon Nexus ve Orm Fantastik Buluşması 2024
‘Antares, X- Bilinmeyen, Atılgan, Nostromo, Davetsiz Misafir… Türkiye, zamanında pek çok bilimkurgu dergiciliği girişimine sahne oldu. Ancak bu topraklarda bilimkurgu dergiciliği, bir nevi rüzgâra karşı koşmak demekti. Kimi birkaç adım atıp pes etti, kimi ise gücünün son damlasına kadar direndi. İnternetin hayatlarımıza girişiyle birlikte dergiciliğin bittiğini söyleyen de var, çok masraflı ve zahmetli bir iş olduğu için pek cesaret edenin çıkmadığını ileri süren de…Şartlar ne olursa olsun, bu uğurda çabalayanlar hep vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek.’
Neon Nexus #02
‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.
Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay
“Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı.”
Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.
9 vecih: 9 mâtem. Bağrında mihman, yek metfem. Külle ovsun, yaşla aksın, ferle bitsin muzır cürüm. Kanındaki asâlet cihadın şerâfeti, aydınalp külliyâtsa langırdayan boş fıçı. Siz ki sûhân-ı ruhu maskara ededurun, celâllenmeyen tek bir gün, tek bir an bile yoktur.
içinizden söküp atması da vücudunuzu baştan aşağı sarmasına izin vermek kadar meşakkatli olacak.
Suhan Lalettayin
ağzınızı, bacak aranızı ve beyninizi sulandırmak üzere kurulan patolojik bir deneyin çıktısı: #hematom
içinizi ısıtacak bir aşk hikayesi… etik ve ahlak üzerine birkaç sıkıcı ders… çocukların erişemeyeceği yerde saklanmayan ilaçların mahvettiği hayatlara derinlemesine bir bakış imkânı… toksik ilişkilerinizi gözyaşlarıyla anacağınız bir yüzleşme seansı… değil.
şiir ile şiir olmadığı varsayılanın, gerçek ile kurmacanın, disiplin ile disiplinsizlik diye adlandırılanlar arasındaki çizgileri muğlaklaştırarak oynadığımız oyunlar esnasında meydana geldi.
yıllardır durduramadığımız kanama, besleyip büyüttüğümüz hematom, artık sizin derdiniz.
içinizden söküp atması da vücudunuzu baştan aşağı sarmasına izin vermek kadar meşakkatli olacak.
hematom‘a kucak açın, arkanıza yaslanın ve bu huzursuz eğlencenin tadını çıkarın.
Şair, yönetmen ve multidisipliner sanatçı Suhan Lalettayin’in beş yıla yayılan bir yaratım süreciyle ortaya koyduğu çok katmanlı sanatçı kitabı “hematom – adam, ceset ve benin maceraları”, klasik şiir formuna sert, cesur ve radikal bir müdahale olarak konumlanıyor.
Şiirin okuma pratiğiyle sınırlandırılamayacağına inanan Lalettayin, hematom’u salt bir şiir kitabı olarak değil; bölüm bölüm ilerleyen bir seri-şiir girişimi, çözümlenmeyi bekleyen bir vaka dosyası, paramparça olmuş bir zihnin iç hesaplaşmalarına ilişkin bir anı günlüğü ve eklektik yaklaşımla kurulan kriminal-poetik bir sanatçı kitabı olarak tanımlıyor.
‘Hematom’ 2025
Beden Korkusu, Aşk,Takıntı ve Bağımlılıkla Örülü Kriminal Bir Anlatı Deneyi
Proje, şiiri görsel, işitsel ve fiziksel anlatılarla buluşturan disiplinlerarası bir yaklaşıma sahip. Kitap, “Ben”, “Adam” ve “Ceset” isimli karakterlerin, kurgusal bir madde olan Neocorte etrafında gelişen tutku, saplantı ve intikamla örülü hikâyesini takip ediyor.
Yapay belgeler, mahkeme tutanakları, hazır nesne kolajları, konuşma deşifreleri ve çok sesli fragmanlarla örülü bu yapı; şiir ile delil, estetik ile patoloji, gerçek ile kurmaca arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kitabın illüstrasyonları ve mizanpaj tasarımı sanatçı Gizem Akgün tarafından üstlenilirken, parçalı metin yapısıyla çizimlerin fiziksel dili arasında kurulan çarpıcı uyum, okura hem içeriksel hem de biçimsel olarak çok katmanlı bir deneyim sunuyor.
“hematom”, bir yandan anlatıcının parçalanmış zihninde dolaşan benlik hâlleriyle uğraşırken, diğer yandan çağdaş şiirin beylik formlarına ve bireysel anlatı sınırlarına meydan okuyor. Kitap, okura yalnızca bir “okur” olma rolünü değil, aynı zamanda bir iz sürücü ve suç ortağı olma deneyimini yaşatıyor. hematom’u bir tür “suç şiiri” olarak tanımlayan Lalettayin, bu bağlamda şiirin sınırlarını genişleterek onu bir tür kriminal anlatı deneyine dönüştürüyor. Proje; klasik şiir kitaplarının çizdiği güvenli alanın dışına çıkarak, okuru belirsizliğin, obsesyonun ve parçalılığın hâkim olduğu bir evrene davet ediyor.
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Kitabın estetik yapısı; punk ve yeraltı kültürü, post-fanzin kolaj diliyle mental bozukluklar, travmalar ve bağımlılıkların kâğıt üzerindeki kanlı izdüşümlerinin ince bir işçilikle örüldüğü parçalı anlatım yapısı ve yoğun dilinin yanı sıra, sert ve rahatsız edici imgeler içeriyor. Lineer akan epizodik şiirlerin arasında non-lineer bir yaklaşımla yerleştirilen kanıtlar, mahkeme tutanağı gibi bazı yapay belgeler ve artçıl buluntularla hematom, “poetik bir hatırlama simülasyonu” olarak potansiyel suç ortaklarının karşısına çıkmaya hazır.
Kitap; gerçek ile kurmaca, şiir ile delil, estetik ile patoloji arasındaki sınırları silikleştiren, türler ötesi bir bellek deneyimi sunmayı amaçlıyor. Suhan Lalettayin’in şiir, belgesel, kurmaca dizi ve tiyatrodan beslenen yaklaşımı; beden korkusu, tıbbi patoloji, suç estetiği ve punk kültürüyle birleşerek daha önce sentezlenmemiş bir multidisipliner poetik/kriminal/belgesel sanatçı kitabı deneyimi yaratıyor.
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Aleyna Özdemir ‘Hematom’ / Foto: Mayıs Obscura, 2025
the outcome of a pathological experiment designed to tantalize your mouth, your groin, and your brain: hematoma
a heartwarming love story to warm your insides… a few tedious lessons on ethics and morality… an in-depth look into lives destroyed by drugs that weren’t kept out of the reach of children… a confrontation session where you’ll mourn your toxic relationships with tears… not.
it took shape through the games that we played by blurring the lines between poetry and what isn’t assumed to be poetry, between reality and fiction, between discipline and what is denominated as lack thereof.
the bleeding that we have been unable to stop for years, hematoma, which we have nurtured and raised together, is now your concern.
removing it from within you will be as challenging as allowing it to envelop your entire body.
embrace the hematoma, lean back, and savor the taste of this restless amusement.
dj s1ck s0ck ‘Hematom’ Hood Base, 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ Hood Base / Foto: Mayıs Obscura, 2025
hematom’unfiziksel üretimi ve yaygınlaştırma süreci, Suhan Lalettayin’in kurucusu olduğu multidisipliner bir sanatçı oluşumu olan Knownas Collective ve Gizem Akgün’ün Danshol Press girişimi çatısı altında, Converse All Stars Programı desteğiyle hayata geçirildi. Kitabın lansmanı ve sergisi, İstanbul’un önemli bağımsız kültür ve sanat alanlarından Hood Base’te hayata geçirildi.
Sergide, karakterlerin yaşadığı yatak odası ve cinayet mahalli olan banyo birebir yerleştirmelerle yeniden yaratıldı. Sergide Gizem Akgün’ün orijinal illüstrasyonların ve kitabın orijinal sayfalarının sergilendiği duvarların yanı sıra, kitabın dünyasına ait olan yerleştirmelerde Beste Kara ile İpek Candan tarafından özenle tasarlanan heykel ve nesneler yer aldı. Orijinal illüstrasyonlardan bazıları, projeksiyonlar aracılığıyla enstalasyonlara entegre edilirken, yapay belgeler ve hazır nesne kolajlarla pekiştirilen anlatı alanı, kitaptaki “yapay dokümantasyon” estetiğini fiziksel boyuta taşıdı.
1 Haziran 2025 akşamı Hood Base’te gerçekleşen açılış gecesi ve kitap lansmanında, Vaa’nın canlı performansının ardından geceye dj s1ck s0ck ve Interval dj setleri ile eşlik etti. Yoğun bir ilgiyle karşılanan serginin haftalar süren hazırlık sürecinde Gizem Akgün, Ömer Faruk Karaşahan, Serdar İleri, Esen Arıkan, Beste Candan ve İpek Kara, Mayıs Obscura, Aleyna Özdemir başta olmak üzere,Knownas Collective’in birçok üyesi ve destekçisi aktif rol aldı. “Gerçek bir suç mahalli”ni andıran enstalasyon; serginin kapanışının ardından, Vaa’nın Lale isimli parçası için Suhan Lalettayin tarafından yönetilen ve hematom’un dünyasında geçen bir müzik video klibi / video art projesine de sahne oldu. Suhan Lalettayin’in Vaa ile başrollerini paylaştığı müzik klibi ve video art projesinin 2025’in sonuna kadar yayımlanması planlanıyor.
hematom’un sergi, performans ve etkinlik serilerini Ankara ve Berlin’e de taşımayı planlayan Knownas Collective, bugünlerde destekçi ve fon arayışlarını sürdürüyor.
Suhan
Suhan Lalettayin
1999 doğumlu multidisipliner sanatçı, şair ve yönetmen. Deneyselliği bir yöntem değil, ifade biçimi olarak benimseyen Lalettayin, şiir ve hareketli görüntü tabanlı pratiklerin kesişiminde işler üretir. Hız, tekrar, kaos, sokak ve gece hayatı, patoloji, beden korkusu ve kimlik parçalanması gibi temalar etrafında şekillenen üretimleri; güncel sanat, şiir ve video sanatı arasında yeni diyaloglar yaratmayı hedefler.
Bu dünyada yaşayıp da sınıf çatışmalarını, aile travmalarını, sistemin gençleri nasıl boğduğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Ben yalnızca gözlerimi açtım ve gördüklerimi yazdım.
Gökhan Gençay, yeni romanı Melek Yüz’le ilgili ilk olarak Löpçük webzine’e konuştu. Onunla gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sıcağı sıcağına sizinle paylaşıyoruz.
Melek Yüz oldukça sarsıcı, sert ve içten bir metin. Bu romanı yazma fikri nasıl doğdu? Yazım sürecinde seni en çok zorlayan neydi?
Gökhan Gençay: Açıkça söylemek gerekirse, her şey bir “hayır”la başladı. Türkiye’deki alışıldık roman kalıplarına, edebiyat denildiğinde anlaşılan her şeye “hayır” diyerek ortaya çıktı Melek Yüz. Belagatı, laf kalabalığını, hikâyenin akışından kopuk duygusal sayıklamaları arka arkaya sıralamayı iyi yazarlık sananlara, bu tür kitapları yayınlayarak böylesi romanları “has edebiyat” sanan okurlar yetiştiren ne şiş yansın, ne kebap yayıncılık anlayışına başkaldırının ürünüdür Melek Yüz.
Birilerinin “bu dille, üslupla yazılan, bu karakterleri içeren roman bu topraklarda olmaz,” tavrına karşı mücadele verdim, inat ettim. Yazım süreci boyunca da direndim; yumuşatmaya, törpülemeye yanaşmadım. Çünkü Elif’in hikâyesi, aynen anlatıldığı gibi yaşanıyor bizim zihnimizde. Ben de o sesi hak ettiği biçimde açığa çıkarmaya uğraştım. Yani empati kurmak veya açıklamak değil, öncelikle dürüstlük gerekiyordu.
Bu roman özelinde seni etkileyen edebi ya da kültürel kaynaklar nelerdi?
Gökhan Gençay:Benim Kanım’dan bildiğiniz üzere, ben transgresif minimal edebiyat janrını benimsiyorum. Chuck Palahniuk’un grotesk rahatsız ediciliği, Bret Easton Ellis’in hissizlikle yüklü keskin anlatımı, Amy Hempel’ın bilinçli sadeliği… Onlar yazarken arkamdan fısıldayan hayaletlerdi. Ama beni en az onlar kadar, Kadıköy sokaklarındaki geceler, skatepark’ta konuşulanlar, kavgalar, yaşadığımız varoluşsal çelişkiler de etkiledi. Melek Yüz, kültürel açıdan sadece edebiyattan değil, hardcore punk’tan, hatta duvardaki grafitilerden bile beslendi, diyebilirim.
Melek Yüz okurlarıyla…
Şunu gönül rahatlığıyla ifade edebilirim ki, Melek Yüz, dil, üslup, içerik ve stil olarak anaakım edebiyat kulvarında okuduğunuz hiçbir şeye benzemiyor, siz de göreceksiniz.
Elif/Annabel Lee karakteri ne kadar kurmaca, ne kadar kişisel deneyimlerden veya gözlemlerinden ortaya çıktı?
Gökhan Gençay: Anna veya Elif tek bir kişi değil aslında, birçok kişinin birleşimi. Benim gözlemlerim, arkadaşlarımın yaşadıkları, anlatılan hikâyeler ve evet, biraz da benim başımdan geçenler ve kendi iç sesim. Kitaptaki karakterlerin hepsi de öyle.
Peki, Melek Yüz’de ne var, diye soracak olursanız, kısaca şöyle yanıt vereyim size: Melek Yüz’de var olma bunalımı ve öfke var, sıkışmışlık hissi ve depresyon var, özgürlük arayışı var, eylem ve anarşi var, dövüş sanatları var. Kaykaycılar ve punklar, anarşistler ve boksörler, kekolar ve züppeler var. Gençliğin kutsal yıkıcı enerjisi üzerinden bütün bu aktörleri içeren bir hikâye var. Ve tabii ki Kadıköy sokakları var.
En önemlisi de, hiçbiri işkembeden sallanmıyor, otobiyografik pek çok öğe mevcut. Kurgudan çok daha gerçek okuyacaklarınız ve yaşanmışlıklara kıyasla eksiği var, fazlası yok. Kısacası anlatılan benim hikâyem, senin hikâyen, onun hikâyesi, bizim hikâyemiz! Şunu gönül rahatlığıyla ifade edebilirim ki, Melek Yüz, dil, üslup, içerik ve stil olarak anaakım edebiyat kulvarında okuduğunuz hiçbir şeye benzemiyor, siz de göreceksiniz.
Karakterin kendi adını bırakıp “Annabel Lee”yi seçmesi… Bu kimlik devrimini nasıl yorumlarsın?
Gökhan Gençay: Bu, bir genç kızın kimliğinden sıyrılıp kendi kendinin varisi olma iradesi. Annabel Lee, Elif’in Poe’ya yönelttiği bir çığlık. Aileden, devletten alınan isimlerle değil kendi adıyla yeniden doğma arzusu.
Show Me The Body – Stomach Ft. High Vis
Romanın dili doğrudan, zaman zaman sert ve yer yer mizahi. Bu anlatım dilini özellikle mi seçtin
Gökhan Gençay: Başka türlüsü sahte ve samimiyetsiz olurdu. Günümüz edebiyatında her şeyi sterilize etmeye çalışıyorlar ve bu benim hem yazar hem de okur olarak hiç hoşuma gitmiyor. Gerçekler steril değil, küfür, karmaşa, çatışmalar da gerçeğe içkin. Dürüst bir anlatım için o dili benimsemem kaçınılmazdı.
Elif’in iç sesi çok güçlü. Bu sesi oluştururken hangi tekniklerden faydalandın?
Gökhan Gençay: Teknik mi? İç sesin tekniği “tekniksizlik”tir bence. Şaka bir tarafa, aslolan kitaptaki bütün karakterlerin kendi gerçekliklerini, kendi üsluplarıyla dillendirmesidir. Yazarın görevi de buna yoğunlaşmaktır zaten, diğer türlü roman değil deneme yazmak daha doğru olur. Dolayısıyla Elif’in iç sesi, herhangi bir süzgeçten geçmedi. Kendi kendine konuşuyormuş gibi değil, kendi kendine bağırıyormuş gibi satırlara yansısın istedim. Başarabildiysem ne mutlu!
Roman gençlik, sınıf farklılıkları, aile yapısı ve yalnızlık üzerine güçlü bir eleştiri barındırıyor. Bu konuları ele alırken neyi hedefledin?
Gökhan Gençay: Aslında oturup somut hedefler belirlemedim. Bu dünyada yaşayıp da sınıf çatışmalarını, aile travmalarını, sistemin gençleri nasıl boğduğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Ben yalnızca gözlerimi açtım ve gördüklerimi yazdım.
Gökhan Gençay, İstanbul 2025
Valla bu yönetmenlerin hepsini severim ve keşke imkân olsa da Melek Yüz onların eline ulaşsa, beyazperdeye onların perspektifiyle taşınsa. İlla bir seçim yapmam gerekirse, kültürel açıdan anlattıklarıma yakınlık duyacağını düşündüğüm için Fatih Akın’ı tercih ederdim; tabii şimdiki küresel yıldız yönetmen kimliğiyle değil eski sokak tarzıyla hikâyeyi ele almasını isterim.
Günümüz gençliğini bu kadar yakından gözlemlemeyi nasıl başardın?
Gökhan Gençay: Gördüm, dinledim, analiz ettim. Yargılamadım. Skatepark’larda, forumlarda, fanzinlerde, sokaklarda gençlerle yan yanayım zaten. Bir cümleyle tanımlamam gerekirse, onlara bir ses verdim.
Romanın birçok yerinde hardcore punk altkültürüne referanslar var. Bu bağ kurgu mu, kişisel mi?
Gökhan Gençay: Altkültürler benim için bir direnme biçimi. Minor Threat, Turnstile, Show Me The Body… Bu gruplar da romandaki karakterler kadar gerçek. Bazen kafamızın içinde dönen şarkılar bizden daha çok şey anlatır. Okuyanlar görecek, Melek Yüz, punk ritminde akan bir roman zaten. Müzik, başkarakterin de iç haritasıydı.
Elif’in hikâyesi bir noktada açık kalıyor. Bu karakterle işin bitti mi?
Gökhan Gençay: Elif’in hikâyesi hiçbir zaman bitmez. Çünkü o bir sembol. Belki ileride farklı karakterlerle aynı evrende geçen yeni hikâyeler anlatırım. Ama şu an onun biraz yalnız kalması gerek.
Sen aynı zamanda çeşitli gazete ve internet sitelerinde kültür sanat editörlüğüyle sinema yazarlığı da yaptın. Melek Yüz’ün sinematografik bir anlatımı var. Peki, romanın filme çekilse hangi yönetmenin yönetmesini isterdin; David Fincher, Darren Aronofsky, Fatih Akın?
Gökhan Gençay: Valla bu yönetmenlerin hepsini severim ve keşke imkân olsa da Melek Yüz onların eline ulaşsa, beyazperdeye onların perspektifiyle taşınsa. İlla bir seçim yapmam gerekirse, kültürel açıdan anlattıklarıma yakınlık duyacağını düşündüğüm için Fatih Akın’ı tercih ederdim; tabii şimdiki küresel yıldız yönetmen kimliğiyle değil eski sokak tarzıyla hikâyeyi ele almasını isterim.
Günlerin hep aynı geçiyor, dedi kızım. Durdum, durdum ve uzunca bir süre konuşamadım. Galiba haklısın kızım, dedim. O kapıdan çıkıp giderken onu izledim. Başaramadım. O da mı sıkılmıştı bu rutinden? Her gün aynı kitapları, aynı raflara koymaktan insan sıkılır mıydı? Kafka’nın kanon olması, onun da mı canını sıkmıştı? Sıkılmıştı besbelli.
Yeni gelen kitapları yerlerine yerleştirip, stoklarını girdim. Ama aklımda halen o sözler vardı. Ağlamamak için direndim. Ama yenik düştüm. Birkaç müşteri girdi. Onlarda pes peşe terk ettiler dükkânı. Ağlayan birini görmek uğursuzluk getirmezdi oysa. Getirse getirse hüzün getirirdi.
Hakan Kaya’dan
Şimdi aynalara bakmaya korkar oldum. İhtiyarlamıştım. Kadın beni yatağına almak bile istemiyordu. Kendimden tiksindiğim zamanlar olmuştu yaşam boyunca. Bu farklıydı. Farklı. Artık kitap okumuyorum. Tüm ömür bir kitapçı duvarları arasında geçerken, insan en sevdiği şeyden korkar olurmuş. Kendi suretinden korkan, ondan doğan birinden nefret edebilir miydi? Gölge gölgeye benzerse, gölge rengini kaybedebilir miydi? Kaybeden gölge, bir silüet mi olurdu, Yoksa sadece bir renk mi? Bilmiyorum.
Sabah dükkânın kepenklerini açtım. İçeriden bir ışık hüzmesi geliyordu. İçeri girdim. Işığın geldiği yeri bulduğumda, bir mektupla karşılaştım. Titrek eller ile mektubu açıp baktım. Kızımın el yazısıydı.
Topyekün bir kafa genç yaratıcı kimlik Hakan Kaya konuğumuzdu…
Sürekli aynı rutin absürt bir duruma dönüştü baba. Ben bu rutine sıkışmayacağım. Kafka’nın Kanon olmasını kaldıramıyorum. Belki dünyanın başka bir yerinde Kafka hala kafkadır. Öyleyse onu bulmam gerek. Elveda.
Sonunda bu da olmuştu. Mektubu masaya bıraktım. Kafka bunu da yapmıştı. Dolabı açtım. Anımsadım, ağlamaya başladım. Bunu aldığım günü düşündüm. Kim korkar ki bir kitapçının silahından? Tüfeği aldığım gibi koşmaya başladım. Yolum uzun, amacım kesindi.
Kafkayı vurmak amacıyla Prag’a kadar koşmayı ümit ettim. Birinin onu uyarması gerekiyordu çünkü.
Yazılamaya komünistlik yapıp, yazılamayı kapatmadan müdahele etmek sokak etiğine uygundur elbette; gelgelelim herkez, her defasında gibi herkesi de çağrıştıran bir sözcük bozumu, elbette eleştirmene de katkıda bulunup onu eğitmek elzemdir
duchamp ile magritte gibi kavramsalcı sürrealist olur
görülen rüya değil
kurulan düş
kurulan empati değil
duyulan sempati ile hem kontrollü hem de doğal
ölümün sonucu doğa-tanrıyı emzirmektir
ölüm ve aşka
acımıyorum
acıyıp kurulan dostluk düşü men eder
duygusal takıntısı olmayıp tekrar eden karamsar düşünceler
beni meşin yuvarlağa çekemiyor
bir sevgili yeterince acı çektin artık çekmene gerek yok demişti
nesneleri doğal çevrelerinden ayırıp
bağlamlar arası bir jump-cut yaparsan patlıyor hepsi
gür canlı renklerle
vereceksin kendini alkole
—öyle olmaz kağan
—size sadece keskin zekanın deliliğe sürtünmesi diyorum
kimse ya da herkes
kimse merkez değil
herkez merkez
‘Herkes Merkez’ İstanbul, 2025
Şevket Kaan Şimşekalp: Şair, çevirmen, liberter. Dört şiir ve 10 çeviri kitabı var. Özellikle savaş sonrası Amerikan şiiri ve Anadolu yeraltı arkeolojisinde menzili vardır.