KIRÇIL FARE

Imagined by William John Sculley

KIRÇIL FARE

Gözde GENÇ

“Ben ölünce,” diyor annem, “Sakın evden çıkmayın. Sakın!”

Başımı sallıyorum. Bunu o kadar çok söyledi ki artık anlamını kaybetti. Artık bunu söylediğinde gözümün önüne ölüsü gelmiyor. Kızardeşime bakıyorum, o dönüp bakmıyor bile. Çamur sıvalı pencereden dışarı bakıyor. Sanki bir şey görebilirmiş gibi. O pencereye bakmak, bizden kaçmak demek. Ona kızıyorum. İnadına “Peki,” diyorum, “Peki Anne.” Kızkardeşime bakıyorum, istiyorum ki incinsin, annesinin artık benim annem olduğunu düşünüp üzülsün, ne de olsa benden önce sadece onun annesiydi. Ama aldırdığı falan yok, domuz gibi pencereye bakıyor sadece.

Sessizlik içinde oturuyoruz.

“Eskiden olsa,” diye mırıldanıyor kızkardeşim, “sıkılınca dışarı çıkardık.”

“Nereye?”

“Gezmeye, hava almaya…”

Hep böyle şeyler söylüyor. Nedense sürekli dışarı çıkmak istiyor. Ne varsa dışarıda? Oysa burası
dışarıdan daha güzel. Her yerden daha güzel.

Annem kalkıp yanına gidiyor, saçlarını okşamak istiyor, ama o öyle aptal ki… Hemen ağlamaya
başlıyor. “Ne zaman?” diye ağlıyor, “Ne zaman buradan çıkabileceğiz?”

“Annem, “Bilmiyorum,” diyor. “Yakında… Böyle sürüp gitmeyecektir, yakında düzelir. Merak etme, yakında…” Susup iç geçiriyor, “Ne yapabiliriz ki,” diyor.

İşimize dönüyoruz. Ben güzel çalışıyorum, kızkardeşim hiç bir işe yaramıyor. Annem onun nesini seviyor bilmiyorum. Hep sorun çıkarıyor, hep mutsuz, hep şikayetçi. Her zaman dışarı çıkmak istiyor, varsa yoksa dışarısı. Keşke annem bıraksa da çıkıp görse gününü. Dışarı çıkan herkes ölüyor mu acaba gerçekten, hem onu da anlamış oluruz.

“Ben ölünce,” diyor annem… “Biliyoruz,” diyor kızkardeşim, “Ne yapacağımızı biliyoruz anne, sus artık.” Yine ağlamaya başlıyor. O olmasa annemle çok daha mutlu olurduk.

Annem de üzgün ama o un bittiği için üzgün. Müşterimiz bu gece de gelmezse yarın yine yiyecek bir şey olmayacak. O nasıl ölmeden gelebiliyor buraya kadar, demek dışarısı o kadar da kötü değil…

Annem başını iki elinin arasına aldı gene, hep başı ağrıyor. Kızkardeşim bu kadar çok ağlamasa ağrımaz.

“Anne,” diyorum. “Ya adam bir daha gelmezse? Yani öldüyse…”

“Yerine başkası gelir. Umarım öyle olur…” Bu adamı hiç görmedik. Hep gece geliyor, paketleri alıyor, bize un bırakıyor, sonra da gidiyor. Yerine başkası gelse anlamayız, birileri geldiği sürece sorun olmaz. Tabii annem yaşadığı sürece. Annem iç geçiriyor, “Adam ölürse, işi başkasına kalacak. Ben ölürsem bu işin size kalacağı gibi. İyi bir iş bu, böyle yaşayabilirsiniz.”

“Ölmek böyle yaşamaktan daha iyi.” Kızkardeşim yine saçmalıyor. Annem üzülecek.

“Belki de öyledir,” diyor annem, “ama yine de ecelinle ölmek iyidir.”

“Ecelinle ölmek mi?”

Annem bana bakıyor, beni kızkardeşimi sevdiği gibi sevmiyor, ama olsun, “Kendiliğinden yani,” diyor.

Bu kendiliğinden ölmek meselesi kafamı karıştırıyor. Özellikle geceleri. Geceleri çalışamıyoruz. Işık yok. Yapacak hiç bir iş olmadığında, karanlıkta sessizce yatıp düşünüyorum. Eski günleri biraz hatırlıyorum, dışarı çıktığımız zamanları. Eski evimi, onu çok az hatırlıyorum. Kızkardeşimle oraya giderdik, uzun zamandır gidemedik. Orayı severdi, ben istemezdim ama hatırı için giderdim. Onun için terminali açar parolaları girerdim, o ağda oyalanırken ben de eski eşyaları karıştırıp ben yokken neler olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. Bazen hoşumuza giden şeyleri buraya getirmek için yanımıza alırdık. Bozuk bir telefor, bir elektron mikroskopu, küçük renkli şişelerde çeşit çeşit katalizörler, bir mikroreaktör, portatif bir damıtma kolonu, artık hiç bir işimize yaramayan bir mutfak koteri, bir sürü ıvır zıvır. Bir de moleküler tarayıcı getirmiştik, bunun ne işe yaradığını bilmiyordum ama nasıl çalıştığını biliyordum. İlk zamanlar saçlarımızın, yara kabuklarımızın, sümüğümüzün molekül haritalarını çıkarıp eğlenmiştik ama sonra sıkıldık. O zamanlar eğlenirdik. Dışarı çıkabildiğimiz zamanlar. Şimdi de yapabiliriz aslında, burada ya da orada, ne farkeder ki, ama artık olmuyor. Neden böyle oldu bilmiyorum. Ama değişen o, ben değilim. Boynu inceldi, yüzünde tuhaf lekeler var. Sürekli somurtmaktan yüzü uzadı. Kolları bacakları o kadar beyaz ki dokunsam moraracak gibi. Çok çirkinleşti. Artık biribirimize sarılıp yatmıyoruz. Saçları da güzel kokmuyor.

Annemin kokusunu çok seviyorum ama. Eskiden de öyleydi. Gerçek annem de güzel kokardı. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü son gidişimizde eski evden kokusunu getirdim. Ama o farklıydı. İşte, o artık yok, sadece kokusu burada, bu şişenin içinde, ne kadar garip, yüzünü hiç hatırlamıyorum. Oysa annem, şimdiki annem, benim ve kızkardeşimin annesi olan annemiz hamur gibi kokuyor. Ama bana çok güzel geliyor, şu parfümden bile güzel. Yeni unlar böyle kokmuyor. Hiç kokmuyor.

Merak ediyorum, gerçek annem eceliyle öldü mü acaba? Yani, kendiliğinden…

Annem usul usul müşterisiyle konuşuyor. “Ben öldüğüm zaman” diyor, nedense bu ölüm meselesini kafasına taktı, “böyle devam etmemesi için hiç bir neden yok. Kızlar siparişleri hazırlamaya devam edecekler. Sorun çıkmayacak. Ben…,” duraksıyor, sesi titriyor, “size güvenmek istiyorum.” Adamın ne dediğini duyamıyorum.

Fısıldıyor.

“Biliyorum,” diyor annem. “Çok kötü, çok kötü, hiç bir şey yapamazlar.Herşey böyle kalmalı.”

Adam yine bir şeyler fısıldıyor.

“Orasını düşünmek istemiyorum,” diyor annem. Kapı kapandıktan sonra ağlıyor. Bir bu eksikti…

Buzluktan kazıdığımız buz parçalarını eritip kaplara doldurduk. Annem alt kattaki yaşlı adamın sudan öldüğünden emin, o yüzden tek güvenilir su kaynağının hava olduğuna karar verdi. Donan hava nemini idareli kullanmalıyız. Tadı çok bayat ama insan çok susayınca umursamıyor. Su dolu kaplara azar azar sentetik un atıyoruz. Anında şişiyorlar. Kokusuz hamurdan küçük parçalar koparıp elimizde top top yapıyoruz. Hamur toplarını ağzımıza atıyoruz. Dilimizle ezip çiğnemeden yutuyoruz. Bazen eski günleri özlüyorum, şimdi pek fazla özlemiyorum, onun yerine kaygılanıyorum. Annem de kızkardeşim de çok az yiyorlar. Annem ikide bir de bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıyor, sonra vazgeçiyor. Kızkardeşim sonunda kalkıp içeri gidiyor, çok işimiz var. Ben de arkasından gidiyorum.

Odanın ortasında durmuş kımıldamadan bakıyor. Masanın üstündeki yaratığı görüyorum. Canlı.

Etrafı koklayarak duvarın dibine kadar gidiyor, orada durup ön ayaklarını kaldırıyor, o da bize bakıyor. Burnu, bıyıkları oynuyor. İnanamıyorum, böyle bir şeyi hayatımda ilk kez görüyorum. Canlı bir hayvan.

Dile çığlık atıyor. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Ne zamandır bu kadar yüksek bir ses duymamıştım, garip hissediyorum.

Annem koşarak geliyor. Yüzü karışmış. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Fare kaçmış bile.

“Fare,” diyorum. “Evde fare var.”

Annem rahatlıyor. “Ah, o mu?” elini göğsüne bastırıyor, “Kırçıl mıydı?”

“Nasıl?”

“Bir tane var, biliyorum. Kırçıl gri, çok yaşlanmış artık. O muydu acaba?”

“Rengine bakmadım,” diyorum.

“Kırçıldı galiba, evet,” diyor kızkardeşim. “Ne yapacağız şimdi?”

Annem gülüyor. “Hiç.” diyor. “Bir şey yapmamız gerekmez.”

“Eskiden fare görenler ne yaparlardı?”

“Öldürürlerdi.”

“A? Yenir mi o?”

Annem güldü, “Değmez.”

“Neden öldürürlerdi o zaman?”

Annem omuz silkiyor, “Bilmem ki, fareleri öldürmek çok normaldi. Öldürmemek için hiç bir neden yoktu da ondan herhalde.” Tuhaf bir gülüşle gülüyor, “Aslında bakıyorum da, değişen tek şey… ” Yüzü hala çok tuhaf.

“Aslında değişen bir şey yok sanırım…”

Yüzüne bakıp bir şey söylemesini bekliyoruz.

Kızkardeşim, “Ne yapacağız şimdi?” diyor.

“Hiç,” diyor annem.

“Biz öldürmeyecek miyiz?” diyorum.

“Hayır,” diyor Sun Annem. “Biz asla öldürmeyeceğiz.” Sesinde ürkütücü bir kesinlik var. “Eceliyle ölmesini bekleyeceğiz.”


Leave a comment