KIRÇIL FARE

Imagined by William John Sculley

KIRÇIL FARE

Gözde GENÇ

“Ben ölünce,” diyor annem, “Sakın evden çıkmayın. Sakın!”

Başımı sallıyorum. Bunu o kadar çok söyledi ki artık anlamını kaybetti. Artık bunu söylediğinde gözümün önüne ölüsü gelmiyor. Kızardeşime bakıyorum, o dönüp bakmıyor bile. Çamur sıvalı pencereden dışarı bakıyor. Sanki bir şey görebilirmiş gibi. O pencereye bakmak, bizden kaçmak demek. Ona kızıyorum. İnadına “Peki,” diyorum, “Peki Anne.” Kızkardeşime bakıyorum, istiyorum ki incinsin, annesinin artık benim annem olduğunu düşünüp üzülsün, ne de olsa benden önce sadece onun annesiydi. Ama aldırdığı falan yok, domuz gibi pencereye bakıyor sadece.

Sessizlik içinde oturuyoruz.

“Eskiden olsa,” diye mırıldanıyor kızkardeşim, “sıkılınca dışarı çıkardık.”

“Nereye?”

“Gezmeye, hava almaya…”

Hep böyle şeyler söylüyor. Nedense sürekli dışarı çıkmak istiyor. Ne varsa dışarıda? Oysa burası
dışarıdan daha güzel. Her yerden daha güzel.

Annem kalkıp yanına gidiyor, saçlarını okşamak istiyor, ama o öyle aptal ki… Hemen ağlamaya
başlıyor. “Ne zaman?” diye ağlıyor, “Ne zaman buradan çıkabileceğiz?”

“Annem, “Bilmiyorum,” diyor. “Yakında… Böyle sürüp gitmeyecektir, yakında düzelir. Merak etme, yakında…” Susup iç geçiriyor, “Ne yapabiliriz ki,” diyor.

İşimize dönüyoruz. Ben güzel çalışıyorum, kızkardeşim hiç bir işe yaramıyor. Annem onun nesini seviyor bilmiyorum. Hep sorun çıkarıyor, hep mutsuz, hep şikayetçi. Her zaman dışarı çıkmak istiyor, varsa yoksa dışarısı. Keşke annem bıraksa da çıkıp görse gününü. Dışarı çıkan herkes ölüyor mu acaba gerçekten, hem onu da anlamış oluruz.

“Ben ölünce,” diyor annem… “Biliyoruz,” diyor kızkardeşim, “Ne yapacağımızı biliyoruz anne, sus artık.” Yine ağlamaya başlıyor. O olmasa annemle çok daha mutlu olurduk.

Annem de üzgün ama o un bittiği için üzgün. Müşterimiz bu gece de gelmezse yarın yine yiyecek bir şey olmayacak. O nasıl ölmeden gelebiliyor buraya kadar, demek dışarısı o kadar da kötü değil…

Annem başını iki elinin arasına aldı gene, hep başı ağrıyor. Kızkardeşim bu kadar çok ağlamasa ağrımaz.

“Anne,” diyorum. “Ya adam bir daha gelmezse? Yani öldüyse…”

“Yerine başkası gelir. Umarım öyle olur…” Bu adamı hiç görmedik. Hep gece geliyor, paketleri alıyor, bize un bırakıyor, sonra da gidiyor. Yerine başkası gelse anlamayız, birileri geldiği sürece sorun olmaz. Tabii annem yaşadığı sürece. Annem iç geçiriyor, “Adam ölürse, işi başkasına kalacak. Ben ölürsem bu işin size kalacağı gibi. İyi bir iş bu, böyle yaşayabilirsiniz.”

“Ölmek böyle yaşamaktan daha iyi.” Kızkardeşim yine saçmalıyor. Annem üzülecek.

“Belki de öyledir,” diyor annem, “ama yine de ecelinle ölmek iyidir.”

“Ecelinle ölmek mi?”

Annem bana bakıyor, beni kızkardeşimi sevdiği gibi sevmiyor, ama olsun, “Kendiliğinden yani,” diyor.

Bu kendiliğinden ölmek meselesi kafamı karıştırıyor. Özellikle geceleri. Geceleri çalışamıyoruz. Işık yok. Yapacak hiç bir iş olmadığında, karanlıkta sessizce yatıp düşünüyorum. Eski günleri biraz hatırlıyorum, dışarı çıktığımız zamanları. Eski evimi, onu çok az hatırlıyorum. Kızkardeşimle oraya giderdik, uzun zamandır gidemedik. Orayı severdi, ben istemezdim ama hatırı için giderdim. Onun için terminali açar parolaları girerdim, o ağda oyalanırken ben de eski eşyaları karıştırıp ben yokken neler olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. Bazen hoşumuza giden şeyleri buraya getirmek için yanımıza alırdık. Bozuk bir telefor, bir elektron mikroskopu, küçük renkli şişelerde çeşit çeşit katalizörler, bir mikroreaktör, portatif bir damıtma kolonu, artık hiç bir işimize yaramayan bir mutfak koteri, bir sürü ıvır zıvır. Bir de moleküler tarayıcı getirmiştik, bunun ne işe yaradığını bilmiyordum ama nasıl çalıştığını biliyordum. İlk zamanlar saçlarımızın, yara kabuklarımızın, sümüğümüzün molekül haritalarını çıkarıp eğlenmiştik ama sonra sıkıldık. O zamanlar eğlenirdik. Dışarı çıkabildiğimiz zamanlar. Şimdi de yapabiliriz aslında, burada ya da orada, ne farkeder ki, ama artık olmuyor. Neden böyle oldu bilmiyorum. Ama değişen o, ben değilim. Boynu inceldi, yüzünde tuhaf lekeler var. Sürekli somurtmaktan yüzü uzadı. Kolları bacakları o kadar beyaz ki dokunsam moraracak gibi. Çok çirkinleşti. Artık biribirimize sarılıp yatmıyoruz. Saçları da güzel kokmuyor.

Annemin kokusunu çok seviyorum ama. Eskiden de öyleydi. Gerçek annem de güzel kokardı. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü son gidişimizde eski evden kokusunu getirdim. Ama o farklıydı. İşte, o artık yok, sadece kokusu burada, bu şişenin içinde, ne kadar garip, yüzünü hiç hatırlamıyorum. Oysa annem, şimdiki annem, benim ve kızkardeşimin annesi olan annemiz hamur gibi kokuyor. Ama bana çok güzel geliyor, şu parfümden bile güzel. Yeni unlar böyle kokmuyor. Hiç kokmuyor.

Merak ediyorum, gerçek annem eceliyle öldü mü acaba? Yani, kendiliğinden…

Annem usul usul müşterisiyle konuşuyor. “Ben öldüğüm zaman” diyor, nedense bu ölüm meselesini kafasına taktı, “böyle devam etmemesi için hiç bir neden yok. Kızlar siparişleri hazırlamaya devam edecekler. Sorun çıkmayacak. Ben…,” duraksıyor, sesi titriyor, “size güvenmek istiyorum.” Adamın ne dediğini duyamıyorum.

Fısıldıyor.

“Biliyorum,” diyor annem. “Çok kötü, çok kötü, hiç bir şey yapamazlar.Herşey böyle kalmalı.”

Adam yine bir şeyler fısıldıyor.

“Orasını düşünmek istemiyorum,” diyor annem. Kapı kapandıktan sonra ağlıyor. Bir bu eksikti…

Buzluktan kazıdığımız buz parçalarını eritip kaplara doldurduk. Annem alt kattaki yaşlı adamın sudan öldüğünden emin, o yüzden tek güvenilir su kaynağının hava olduğuna karar verdi. Donan hava nemini idareli kullanmalıyız. Tadı çok bayat ama insan çok susayınca umursamıyor. Su dolu kaplara azar azar sentetik un atıyoruz. Anında şişiyorlar. Kokusuz hamurdan küçük parçalar koparıp elimizde top top yapıyoruz. Hamur toplarını ağzımıza atıyoruz. Dilimizle ezip çiğnemeden yutuyoruz. Bazen eski günleri özlüyorum, şimdi pek fazla özlemiyorum, onun yerine kaygılanıyorum. Annem de kızkardeşim de çok az yiyorlar. Annem ikide bir de bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıyor, sonra vazgeçiyor. Kızkardeşim sonunda kalkıp içeri gidiyor, çok işimiz var. Ben de arkasından gidiyorum.

Odanın ortasında durmuş kımıldamadan bakıyor. Masanın üstündeki yaratığı görüyorum. Canlı.

Etrafı koklayarak duvarın dibine kadar gidiyor, orada durup ön ayaklarını kaldırıyor, o da bize bakıyor. Burnu, bıyıkları oynuyor. İnanamıyorum, böyle bir şeyi hayatımda ilk kez görüyorum. Canlı bir hayvan.

Dile çığlık atıyor. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Ne zamandır bu kadar yüksek bir ses duymamıştım, garip hissediyorum.

Annem koşarak geliyor. Yüzü karışmış. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Fare kaçmış bile.

“Fare,” diyorum. “Evde fare var.”

Annem rahatlıyor. “Ah, o mu?” elini göğsüne bastırıyor, “Kırçıl mıydı?”

“Nasıl?”

“Bir tane var, biliyorum. Kırçıl gri, çok yaşlanmış artık. O muydu acaba?”

“Rengine bakmadım,” diyorum.

“Kırçıldı galiba, evet,” diyor kızkardeşim. “Ne yapacağız şimdi?”

Annem gülüyor. “Hiç.” diyor. “Bir şey yapmamız gerekmez.”

“Eskiden fare görenler ne yaparlardı?”

“Öldürürlerdi.”

“A? Yenir mi o?”

Annem güldü, “Değmez.”

“Neden öldürürlerdi o zaman?”

Annem omuz silkiyor, “Bilmem ki, fareleri öldürmek çok normaldi. Öldürmemek için hiç bir neden yoktu da ondan herhalde.” Tuhaf bir gülüşle gülüyor, “Aslında bakıyorum da, değişen tek şey… ” Yüzü hala çok tuhaf.

“Aslında değişen bir şey yok sanırım…”

Yüzüne bakıp bir şey söylemesini bekliyoruz.

Kızkardeşim, “Ne yapacağız şimdi?” diyor.

“Hiç,” diyor annem.

“Biz öldürmeyecek miyiz?” diyorum.

“Hayır,” diyor Sun Annem. “Biz asla öldürmeyeceğiz.” Sesinde ürkütücü bir kesinlik var. “Eceliyle ölmesini bekleyeceğiz.”


Eren Burhan: İbre*

Dilara Özden aka AlternateCyborg

İbre*

Eren Burhan

Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. Bir kitapta adımın geçmesini istiyorum. Bir değil birçok kitapta adım geçecek. Bu kitabı şuan ben yazıyorum.

Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok ve yeterince sıkı giyindiysem motorumda saçlarımı savurarak, karlar üstünde Amorna gezegeninde sen arkamdan sımsıkı sarılmışken, beni kokladığını, bedenimi ve ruhumu hatırlamak için tüm nefesinle her şeyimi içine çektiğini biliyorum… Aşkın molekülerli bir vampir gibi.

Amorna gezegeninin derinliklerine doğru ilerliyorum.

Belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. İbreme yansımış kirpiklerimle hız göstergesini takip ediyorum. Aynada yüzünü görüyorum

Arkamda, bizim bir gezegenimiz var çok iyi ,çok iyi diye fısır fısır konuşuyorsun seni dinlerken korkuyorum ama bir yandan da belli bir hızın altında korkmaya gerek yok diye tekrarlıyorum

Gözyaşların boynuma düşüp oradan sırtıma doğru ilerliyor. Ağlamayı kesmeni diliyorum. Neden kask takmadığımı düşünüyorum. Ağlamanı anlayıp gaza basıyorum.

Yakıt almak için buhar atlar ormanının girişindeki yerde duruyorum. Depoyu doldurup ormana dalıyoruz.

Arkamda kıpır kıpır hareket edip dengemi bozuyorsun.

Dilara Özden aka AlternateCyborg

Biraz duraklayıp, buharlaşıp öylece kalan atları izliyoruz. Sen meraklı bir çocuk gibi çok şaşırıyorsun bu beni heyecanlandırıp eğlendiriyor. Biraz daha ilerliyorum 

Amorna gezegeni tuhaflıklarla dolu, kendimi bu tuhaflıklara alışık hissediyorum ama bir maceranın içinde olmak içten içe keyiflendiriyor beni, sana diyecek yok.

On izotop saati ilerliyorum. Varacağımız bir yer yok gibi. soğuk farkındalığını kaybetmiş, çırılçıplak bir kış pamuğu gibi, bir  içime çekilip bir dışıma veriyorum kendimi ısıyı hissetmiyorum.

Buhar atlar ormanından sonra kuru sahaya varıyorum. 

Kuru sahada belli bir hızın altında korkmaya gerek yok. Motordan inip sana bakıyorum ve hala ordasın.

Galiba seni seviyorum

*Bu öykünün giriş cümlesi Rana’ya aittir.

Neon Nexus Override Projesi De Neyin Nesi?

NEON NEXUS CYBERPUNK

NEON NEXUS OVERR R RIDE

İki yılı aşkın bir süredir dergi hayatımız ağır aksak devam etmekteydi. İki yıl içerisinde beş sayı yayınladık ve bu sayılarla Türkçenin ilk ve tek yayını olduk ve devam ediyoruz. Dergilerimizde bilim kurgu alt türlerine dikkat çekmek için bazı akademik yayınların çevirilerini yapıp yayınlamıştık. Sadece üretimlerle değil bu üretimleri yorumlayabileceğimiz bir kritik kültürüne de katkı sunmak istedik. Güçlü katkılarımız oldu da. Fakat bunlar bize yeterli gelmedi ve Override Projesini başlattık.

Override Projesi, her dosya da bilim kurgu alt türlerini incelemeye niyet eden anti periyodik bir yayın. İki ana bölüm belirledik. Birinci bölüm; makale/deneme/kritik. İkinci bölüm; öykülerden oluşmaktadır. İlk dosyamız Cyberpunk oldu. Zaten Cyberpunk’a olan özel ilgimiz hâlihazırda ortada. 448 sayfa ve okura eleştirel düşünceden, müziğe, etimolojiden, öykülere geniş bir perspektif sunmaya çalıştık.

Override 1: Cyberpunk ekibindeki isimler şöyle; Bruce Bethke, Jack Kerouac, Christian A. Kirtchev, Alfredo M. Bonanno, Sungook Hong, Jess Flarity, Tok Thompson, Gökhan Gençay, Meltem Dağcı, Aziz Akkaya, Taylan Onur, Erdem Çılgın, Aktuğ Antika, Kâzım Demiroğlu, Adil B. Öztürk, Arda Demirkale, E. G. Kadam, Aydın Dermeci, İlhami Batı, Onur Kayra Vecer, Bünyamin Tan.

Editöryel süre ise Taylan Onur, Uğur Karabürk ve Erdem Çılgın ile yürütüldü.

Hakan Kaya’nın öncülük ettiği Eksik Harf Yayınları ise Override Projelerimize kapılarını açıp gönülden destekledi.

Alt türlere olan odağımızı devam edecektir. Override 2 dosyamızın hazırlıklarına başladık. Biopunk temalı bu sayı için kolları sıvadık. Kaldığımız yerden dünyayı rahatsız etmeye devam edeceğiz.

Gelecekten Naklen!
Neon Nexus Yayın Kurulu

Neon Nexus #02

Cyberpunk Neon Nexus: Override 1

Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı. Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıradışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi. Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hâlâ aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde ‘Yalnız Değilsin’ yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz.

Gelecekte bol şanslar.
Neon Nexus Yayın Kurulu


İnternet Çağında Dergicilik: Roket, Neon Nexus ve Orm Fantastik Buluşması 2024

‘Antares, X- Bilinmeyen, Atılgan, Nostromo, Davetsiz Misafir… Türkiye, zamanında pek çok bilimkurgu dergiciliği girişimine sahne oldu. Ancak bu topraklarda bilimkurgu dergiciliği, bir nevi rüzgâra karşı koşmak demekti. Kimi birkaç adım atıp pes etti, kimi ise gücünün son damlasına kadar direndi. İnternetin hayatlarımıza girişiyle birlikte dergiciliğin bittiğini söyleyen de var, çok masraflı ve zahmetli bir iş olduğu için pek cesaret edenin çıkmadığını ileri süren de…Şartlar ne olursa olsun, bu uğurda çabalayanlar hep vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek.’


Neon Nexus #02

‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.

Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay

“Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı.”

Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.

NEON NEXUS

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi!

NEON NEXUS SAYI 2

➫ NEON NEXUS


Bir Gece Ansızın: Extreme Parking

Anıl Savaş Kılıç & Kaan ‘Golem’ Akay (2003-04)

Dergiler ve magazinler de okurların şeklini aldı, gittikçe daha yüzeysel ve ortamcı oldular ya da olmak zorunda kaldılar -ayakta kalmak için-. Kendilerinin bile sevmediği ya da dalga geçtiği, inanmadığı kişilerin haberlerini yapmak zorunda kalıyor çoğu, çünkü bunlar merak ediliyor ve insanlar bunlar hakkında yazılar, linkler görmek istiyor. Kaan Akay

Golem sahne adıyla tanıdğımız Kaan Akay Dj’liğe 1997 yılında başlıyor. Bir çok festival ve mekanda beraber çaldığı Dj’ler arasında Dj Suv, Grooverider, Adam F, Goldie, Photek, Total Science, Klute, Dillinja, Paradox gibi isimler var. Yurtdışında ise Bristol ve Londra gibi şehirlerde çalmışlığı var. Prodüktörlük yakasında da Flatliners, Psycho Mantis, Extreme Parking mahlasları altında başka müzisyenlerle de işbirlikleri yaptı. Zeleia ile beraber kaydettikleri ambient türündeki albümü de bu birlikteliklere eklenebilir. Uzun zamandan beri davul çalan Kaan’ın yer aldığı gruplar arasında Proudpilot, Altgeçit, Rashit, Tatufly, Funeral Pyre of Mankind bulunuyor.

Ümit Üret 2018 / AID Zine #7

Golem: Sadece bazı şeyleri fazla ciddiye alıyorum ve kendimce ne yazık ki istemeden aşırı romantize ettiğim durum ve konular olabiliyor, müzik de bunlardan biri hatta en önemlisi. Çünkü benim için bir hobi olmanın çok ötesinde ve neyse ki benim gibi olan başka insanlar da var etrafımda, dolayısıyla onlar bu sivri dili ya da sert çıkışlarımı neden yaptığımı görüp anlayabiliyorlar sanırım. Ülkemizde de dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi yine her şey bağlantılara ve tanıdıklara bağlı, onlarla aranı iyi tuttuğun sürece onlar da seni pohpohluyor genelde, böyle karşılıklı bir körler ve sağırlar birbirini ağırlar durumu mevcut yani. Alan da memnun satan da memnun, dolayısıyla azıcık bile bu düzenin karşısında olup ortalıkta olup sevilen birileri hakkında negatif bir yorum yaparsan ya “hater” olarak anılıyorsun ya da “kıskanıyor kesin” damgası geliyor, biraz komik ve acı ama böyle ne yazık ki.

Ortada ne söylenirse buna inanan ya da zaten bir sürü şeyi sindirmeden tüketen bir topluluk var, dolayısıyla dergiler ve magazinler de okuyucuların şeklini aldı, gittikçe daha yüzeysel ve ortamcı oldular ya da olmak zorunda kaldılar ayakta kalmak için. Kendilerinin bile sevmediği ya da dalga geçtiği, inanmadığı kişilerin haberlerini yapmak zorunda kalıyorlar; çünkü bunlar merak ediliyor ve insanlar bunlar hakkında yazılar, linkler görmek istiyor. O zaman okunur oluyorsun ve devam edebiliyor yoluna herkes bir şekilde. Ya da bana öyle geliyor, bilemedim.


GOLEM ROCKS !!

The Future is Now > Golem Radio Shows


Kaç yıldır radyo programcılığı yapıyorsun? Dinamo.fm ve standard.fm’den sonra şimdi sub.fm’e geçtin. Bu keskin geçişin altında ne yatıyor? Bir de günümüzde fm bandı harici internet radyolarının çok da eskisi gücünün olmadığını savunanlar var, bu konudaki fikrini de merak ediyorum. Türkiye’deki dinleyici ile diğer ülke dinleyicileri arasında bir fark olduğunu düşünüyor musun?

Bu sene Kasım ayının ortaları gibi radyoculukta tam 15 yıl dolmuş olacak. Aslında çok da keskin bir geçiş olmadı belki de, sadece senelerdir devam ettirdiğim bu “öğreten adam” rolünden çok sıkıldım ve gördüm ki zaten kimsenin de pek bir şeyler öğrenmeye ya da keşfetmeye pek de niyeti yok. Sonuçta türk bir Dj’sin ve tabii ki adam gidip rinse fm setlerini ve oradakileri tercih ediyor. Kool bir şey değil çünkü. Türk dinleyicisi ile yabancı dinleyiciler arasında da tabii ki ufak tefek farklar var, onlar biraz daha az kompleksli ve ego problemleri de biz Türklere göre daha az gibi. Seninle iletişime daha rahat geçip bir şeyleri beğeniyorsa bunu dile getirmekten çekinmiyorlar. Burada ise mesela benim programımı 5 sene boyunca sürekli takip edip bunu 5 sene sonra bana dile getirip bana söyleyen insanlar olabiliyor. Ya da genel olarak sessizce dinleyip hiçbir şey söylememeyi tercih ediyorlar. İnternet radyolarının eskisi kadar güçlü olmadığı konusuna da kesinlikle katılıyorum, çünkü gittikçe değişiyor müzik dinleme şekilleri ve insanlar yeni müzik dinlemektense bildikleri şeyleri dinleyerek eğlenmeyi tercih ediyorlar.

Eskimeyen müzik yani klasikleşen ile yeni çıkan müzikler konusunda ne söylemek istersin. İyi de bir dinleyici olduğun için -merakın bir yana- işin gereği de yeni müzikleri takip ediyorsundur ister istemez, bu konudaki fikirlerini merak ediyorum. Yeni müzik türleri gelecek mi ve eskilerinden ne kadar farklı olacak? Ya da teknolojini gelişimiyle müzik performansı mı önem kazanacak? Ya da dinleyicinin pozisyonunda bir değişim mi olur? Ya da başka bir şeyler mi…

Yeni müzik ya da müzikler diyelim, hala beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Dolayısıyla hayatımın nerdeyse büyük bir bölümünü yeni şeyler arayıp araştırarak geçirdiğimi söyleyebilirim. Eski klasikleşen şeylerin dışında bir de şöyle bir durum olduğunu düşünüyorum, genelde herkes kendi gençliğinde ne dinlediyse onun en iyi olduğunu düşünüyor; bunu anlayabiliyorum çünkü bir yandan çok duygusal bir durum bu. Zaten yeni açılan bir beyin ve kulaklar ilk defa duyduğu şeylerle çok daha farklı bir iletişim ve bağ kuruyor. Bu yüzden herkesin kendine has klasikleri oluyor, bütün dünya tarafından kabul edilen klasik şeyler dışında. Yeni müzikler elbette gelecektir diye umuyorum. Ve hatta umarım insanlar tekrar ve sadece, o sırada başka hiçbir şeyle ilgilenmeden müzik dinlemenin ne kadar güzel ve özel bir şey olduğunu hatırlayıp yeniden keşfederler.


Extreme Parking ‘Snow’ 2016

Kaan Akay ve Anıl Savaş Kılıç’lı Extreme Parking’in eski kayıtları “S/T” albümünde toplandı

Özellikle uzun yılladır “Golem” ismiyle drum & bass türünde DJ setler ve radyo programları yapan Kaan Akay’ın, Anıl Savaş Kılıç ile birlikte 2003 – 2006 yılları arasında kaydettikleri parçalar, M4NM etiketiyle karşımızda.

2003-2006 yılları arasında Taşoda’da Kaan Akay ve Anıl Savaç Kılıç’ın kaydettiği lo-fi, deneysel ve noise türündeki kayıtlar, uzun bir zamandan sonra nihayet gün yüzüne çıktı. Extreme Parking ismiyle karşımızda olan ikili S/T albümlerinde tam altı kayıt paylaştı. M4NM etiketiyle yayınlanan ve Bandcamp üzerinden ücretsiz bir şekilde dinlenebilen albümü, aşağıdaki bağlantıdan dinleyebilirsiniz. // Kaynak: Bant mag.


Kaan ‘Golem’ Akay & Anıl Savaş Kılıç (2003-04)

EXTREME PARKING > ÆVOM Portal 3 Live

Deneysellik son zamanlarda çok satmaya başladı ve aslında belki yine hoyratça kullanılıyor. Son zamanlarda biraz çizgi dışına çıktığına inanılan, az biraz bi gürültülü gelen ya da her şeyin kolayca nitelemesi olduğunu görüyorum. Sence bir tür olarak değil ama özellikle de üretim sürecinde ya da müzikal fikirlerin oluşumu ve gelişiminde deneysellik gibi bir şeyden bahsedebilir miyiz?

Deneysel müzik konusu biraz sıkıntılı bir hal almaya başladı, en azından bana öyle geliyor; bahsettiğin şekilde üretim aşamasında oluşan deneysellik tabii ki de harika bir şey ama çok garip ve tuhaf şeylere bile “abi ama bu deneysel müzik” diyebiliyorsun ve işin içinden çıkıyorsun o şekilde mesela. Kimse bir şey diyemezmiş gibi bir durum oluşuyor bir anda, biraz saçmalamanın entellektüel olma şekli gibi bir şeye dönüşme tehlikesi var sanki.


Extreme Parking ‘Wherever U Go’ 2016

EXTREME PARKING XTRM PRKNG X16

Peki müzik birleştirir mi? Sosyo-kültürel bir statü belirtisi olabilir mi müzik dinlemek ya da dinlediğimiz şeylerin niteliği?

Müzik birleştirir ama bir yandan da insanları ayırabiliyor da bence. Neye iyi ve kaliteli müzik dendiği ya da denebileceği ise zaten başka bir tartışma konusu aslında. Kim nasıl karar veriyor buna mesela? Çoğunluk dinliyor ve seviyorsa biz de buna güvenip kanmalı mıyız? Eğer çoğunluğun sevdiği bir şeye dandik dersek “kool olmak için popüler müzik bokluyor” damgası yer miyiz? Tabii ki yeriz ve yiyoruz da afiyetle bazen.


Anıl Savaş Kılıç & Kaan ‘Golem’ Akay at Roxy (2003-04)

“İyi bir şeyler yapmak için sadece laptop kullanmanın yeterli olmadığı o garip ama bir yandan da hoş zamanları özlediğim oluyor.”

Yani artık herkes her şeye ulaşabiliyor ve kaliteli müzik dinleyebiliyor mu? Sanki üretim arttıkça “kaliteli” olana ulaşabilmek güçleşti.

Üretim ve djlik mevzuları da oldukça ilginç noktalara gitti. Mesela eskiden sadece plak almaya devam eden insanlar dj olarak kalabiliyordu. Eğer senin için önemliyse bu iş ona para harcıyordun mesela. Elbette bu beraberinde şu soruyu da getirmiyor değildi “o zaman sadece zenginler mi dj olmalı?” Aynı şey müzik yapmak, prodüksiyon konusunda da böyleydi. İyi bir şeyler yapmak için sadece laptop kullanmanın yeterli olmadığı o garip ama bir yandan da hoş zamanları özlediğim oluyor. Neden hoş diyorum çünkü tüm bu zorluklar bir yandan da kendi kendine bir eleme oluşturuyordu, cidden sadece eğlenmek ya da takılmak isteyen insanlar bir noktada pes edip vaz geçebiliyordu. Dolayısıyla da orada da şu an olduğu kadar çöp müzik ya da dandik djler olmayabiliyordu. // Kaynak: AID Zine #07

Kaan ‘Golem’ Akay

KAAN AKAY X HUMAN SCUM


Hematom: Adam, Ceset ve Benin Maceraları

Suhan Lalettayin, Vaa & Aleyna Özdemir ‘Hematom’ / Foto: Mayıs Obscura, 2025

H E M A T O M

içinizden söküp atması da vücudunuzu baştan aşağı sarmasına izin vermek kadar meşakkatli olacak.

Suhan Lalettayin

ağzınızı, bacak aranızı ve beyninizi sulandırmak üzere kurulan patolojik bir deneyin çıktısı: #hematom

içinizi ısıtacak bir aşk hikayesi… etik ve ahlak üzerine birkaç sıkıcı ders… çocukların erişemeyeceği yerde saklanmayan ilaçların mahvettiği hayatlara derinlemesine bir bakış imkânı… toksik ilişkilerinizi gözyaşlarıyla anacağınız bir yüzleşme seansı… değil.

şiir ile şiir olmadığı varsayılanın, gerçek ile kurmacanın, disiplin ile disiplinsizlik diye adlandırılanlar arasındaki çizgileri muğlaklaştırarak oynadığımız oyunlar esnasında meydana geldi. 

yıllardır durduramadığımız kanama, besleyip büyüttüğümüz hematom,
artık sizin derdiniz.

içinizden söküp atması da vücudunuzu baştan aşağı sarmasına izin vermek kadar meşakkatli olacak.

hematom‘a kucak açın, arkanıza yaslanın ve bu huzursuz eğlencenin tadını çıkarın.


Suhan Lalettayin, Vaa & Aleyna Özdemir ‘Hematom’ / Foto: Mayıs Obscura, 2025

Şiirin Suç Mahalline Dönüştüğü Bir Sanatçı Kitabı

Şair, yönetmen ve multidisipliner sanatçı Suhan Lalettayin’in beş yıla yayılan bir yaratım süreciyle ortaya koyduğu çok katmanlı sanatçı kitabı “hematom – adam, ceset ve benin maceraları”, klasik şiir formuna sert, cesur ve radikal bir müdahale olarak konumlanıyor.

Şiirin okuma pratiğiyle sınırlandırılamayacağına inanan Lalettayin, hematom’u salt bir şiir kitabı olarak değil; bölüm bölüm ilerleyen bir seri-şiir girişimi, çözümlenmeyi bekleyen bir vaka dosyası, paramparça olmuş bir zihnin iç hesaplaşmalarına ilişkin bir anı günlüğü ve eklektik yaklaşımla kurulan kriminal-poetik bir sanatçı kitabı olarak tanımlıyor.

‘Hematom’ 2025

Beden Korkusu, Aşk,Takıntı ve Bağımlılıkla Örülü Kriminal Bir Anlatı Deneyi

Proje, şiiri görsel, işitsel ve fiziksel anlatılarla buluşturan disiplinlerarası bir yaklaşıma sahip. Kitap, “Ben”, “Adam” ve “Ceset” isimli karakterlerin, kurgusal bir madde olan Neocorte etrafında gelişen tutku, saplantı ve intikamla örülü hikâyesini takip ediyor.

Yapay belgeler, mahkeme tutanakları, hazır nesne kolajları, konuşma deşifreleri ve çok sesli fragmanlarla örülü bu yapı; şiir ile delil, estetik ile patoloji, gerçek ile kurmaca arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kitabın illüstrasyonları ve mizanpaj tasarımı sanatçı Gizem Akgün tarafından üstlenilirken, parçalı metin yapısıyla çizimlerin fiziksel dili arasında kurulan çarpıcı uyum, okura hem içeriksel hem de biçimsel olarak çok katmanlı bir deneyim sunuyor.

“hematom”, bir yandan anlatıcının parçalanmış zihninde dolaşan benlik hâlleriyle uğraşırken, diğer yandan çağdaş şiirin beylik formlarına ve bireysel anlatı sınırlarına meydan okuyor. Kitap, okura yalnızca bir “okur” olma rolünü değil, aynı zamanda bir iz sürücü ve suç ortağı olma deneyimini yaşatıyor. hematom’u bir tür “suç şiiri” olarak tanımlayan Lalettayin, bu bağlamda şiirin sınırlarını genişleterek onu bir tür kriminal anlatı deneyine dönüştürüyor. Proje; klasik şiir kitaplarının çizdiği güvenli alanın dışına çıkarak, okuru belirsizliğin, obsesyonun ve parçalılığın hâkim olduğu bir evrene davet ediyor.

Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025

Kitabın estetik yapısı; punk ve yeraltı kültürü, post-fanzin kolaj diliyle mental bozukluklar, travmalar ve bağımlılıkların kâğıt üzerindeki kanlı izdüşümlerinin ince bir işçilikle örüldüğü parçalı anlatım yapısı ve yoğun dilinin yanı sıra, sert ve rahatsız edici imgeler içeriyor. Lineer akan epizodik şiirlerin arasında non-lineer bir yaklaşımla yerleştirilen kanıtlar, mahkeme tutanağı gibi bazı yapay belgeler ve artçıl buluntularla hematom, “poetik bir hatırlama simülasyonu” olarak potansiyel suç ortaklarının karşısına çıkmaya hazır.

Kitap; gerçek ile kurmaca, şiir ile delil, estetik ile patoloji arasındaki sınırları silikleştiren, türler ötesi bir bellek deneyimi sunmayı amaçlıyor. Suhan Lalettayin’in şiir, belgesel, kurmaca dizi ve tiyatrodan beslenen yaklaşımı; beden korkusu, tıbbi patoloji, suç estetiği ve punk kültürüyle birleşerek daha önce sentezlenmemiş bir multidisipliner poetik/kriminal/belgesel sanatçı kitabı deneyimi yaratıyor.


Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Aleyna Özdemir ‘Hematom’ / Foto: Mayıs Obscura, 2025

adventures of man, corpse and me

> HEMATOMA

the outcome of a pathological experiment designed to tantalize your mouth, your groin, and your brain: hematoma

a heartwarming love story to warm your insides… a few tedious lessons on ethics and morality… an in-depth look into lives destroyed by drugs that weren’t kept out of the reach of children… a confrontation session where you’ll mourn your toxic relationships with tears… not.

it took shape through the games that we played by blurring the lines between poetry and what isn’t assumed to be poetry, between reality and fiction, between discipline and what is denominated as lack thereof.

the bleeding that we have been unable to stop for years, hematoma, which we have nurtured and raised together, is now your concern.

removing it from within you will be as challenging as allowing it to envelop your entire body.

embrace the hematoma, lean back, and savor the taste of this restless amusement.

dj s1ck s0ck ‘Hematom’ Hood Base, 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ Hood Base / Foto: Mayıs Obscura, 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ Hood Base, 2025

HEMATOM

Türler Ötesi Bir Hafıza Deneyimi:

Kitap, Enstalasyon, Performans ve Video Art 

hematom’un fiziksel üretimi ve yaygınlaştırma süreci, Suhan Lalettayin’in kurucusu olduğu multidisipliner bir sanatçı oluşumu olan Knownas Collective ve Gizem Akgün’ün Danshol Press girişimi çatısı altında, Converse All Stars Programı desteğiyle hayata geçirildi. Kitabın lansmanı ve sergisi, İstanbul’un önemli bağımsız kültür ve sanat alanlarından Hood Base’te hayata geçirildi.

Sergide, karakterlerin yaşadığı yatak odası ve cinayet mahalli olan banyo birebir yerleştirmelerle yeniden yaratıldı. Sergide Gizem Akgün’ün orijinal illüstrasyonların ve kitabın orijinal sayfalarının sergilendiği duvarların yanı sıra, kitabın dünyasına ait olan yerleştirmelerde Beste Kara ile İpek Candan tarafından özenle tasarlanan heykel ve nesneler yer aldı. Orijinal illüstrasyonlardan bazıları, projeksiyonlar aracılığıyla enstalasyonlara entegre edilirken, yapay belgeler ve hazır nesne kolajlarla pekiştirilen anlatı alanı, kitaptaki “yapay dokümantasyon” estetiğini fiziksel boyuta taşıdı. 

1 Haziran 2025 akşamı Hood Base’te gerçekleşen açılış gecesi ve kitap lansmanında, Vaa’nın canlı performansının ardından geceye dj s1ck s0ck ve Interval dj setleri ile eşlik etti. Yoğun bir ilgiyle karşılanan serginin haftalar süren hazırlık sürecinde Gizem Akgün, Ömer Faruk Karaşahan, Serdar İleri, Esen Arıkan, Beste Candan ve İpek Kara, Mayıs Obscura, Aleyna Özdemir başta olmak üzere, Knownas Collectivein birçok üyesi ve destekçisi aktif rol aldı. “Gerçek bir suç mahalli”ni andıran enstalasyon; serginin kapanışının ardından, Vaa’nın Lale isimli parçası için Suhan Lalettayin tarafından yönetilen ve hematom’un dünyasında geçen bir müzik video klibi / video art projesine de sahne oldu. Suhan Lalettayin’in Vaa ile başrollerini paylaştığı müzik klibi ve video art projesinin 2025’in sonuna kadar yayımlanması planlanıyor.

hematom’un sergi, performans ve etkinlik serilerini Ankara ve Berlin’e de taşımayı planlayan Knownas Collective, bugünlerde destekçi ve fon arayışlarını sürdürüyor.


Suhan

Suhan Lalettayin

1999 doğumlu multidisipliner sanatçı, şair ve yönetmen. Deneyselliği bir yöntem değil, ifade biçimi olarak benimseyen Lalettayin, şiir ve hareketli görüntü tabanlı pratiklerin kesişiminde işler üretir. Hız, tekrar, kaos, sokak ve gece hayatı, patoloji, beden korkusu ve kimlik parçalanması gibi temalar etrafında şekillenen üretimleri; güncel sanat, şiir ve video sanatı arasında yeni diyaloglar yaratmayı hedefler.

röportaj, etkinlik, performans daveti ya da kitap hakkında detaylı bilgi için:
knownascollective@gmail.com

hematom hakkındaki güncel gelişmeleri
aşağıdaki sosyal medya adreslerinden takip etmek mümkün:

@knownascollective / @suhanlalettayin / @hemat0m________ 


Taylan Onur x Erdem Çılgın ‘Sıradan Günahlar Cehennemi’

JUMO ART

işlek bir hayatın rengarenk siyahı

ya da zurnanın zırt dediği

Taylan Onur

son sert dumanı son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım
otuzdan düşsün gerisin geriye dünya zamandan
çürüyüşümü dikkatle izledim aynamdan
ona yanlışlardan bahsettim
kıskıvrak yakalanmış kısrakların nasıl ivme kaybettiğini tosba sokakta
bir gök yaşar artık inzivasında geçmiş zamanın
tıka basa dolu kipleri
kirpikler ipek ama evhamlı
türk mü bilmem elbette
ölçmeden hiç hayallerinden birini
kıskanmadım da hiç
son sert duman son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım
otuzdan düşsün diye volta
kesme önümü
ölmeden önce kaçıncı gök bu kaçıncı türk
yaşar kendinde giderek ölmeden
dipdiri
yasu dediler mi karşı kıyıdan
cevap versem hain olacağım
küfür etsem barbar
otuzumdan sonra duymayı bıraktım
dil bir göğe değse bir yere
salya sümük ağlarım
yine de anlamam
korkma
ışıkları bağladım bir makaraya
sardırdım
elimdeki yumakla yeni günü ördüm kendime
otuzumdu bu son


Libidinal cinnetin lirik tezahürü… Ehlileşmiş, düzenliliği kural bellemiş dile, serbest vezin, sağlı sollu girişiyor Taylan Onur.
Gökhan Gençay

Bu aşağılık tımarhanede binlerce yıldır tek geçerliliğini koruyan o eski his hâlâ çok taze: İyi bir enstrüman çalabilirsen kapitalizmin zehrini uyuşturma gücü bulursun…
Göktürk Yaşar

Kirlenmiş hayatın ilkel aynı zamanda sert anları. Cehennemin sakin izdüşümü ve sözcüklerin yeni başkaldırısı. Taylan Onur ile Erdem Çılgın’dan edebi bir düello…
Uğur Karabürk

kafkavâri bir koyuluğu + tam da (en damarın zor x bulun duğu yerden z,erk ediyo) + r = metin: taylan onur çizim: erdem çılgın

tam bir

anlatısı
Umut Yalım


> Sıradan Günahlar Cehennemi


klarosyayinlari.com


Metal ve Işıklar Şehri

Another World

Pantera, ileri baktı ve alev alev bir gökyüzü gördü ama bu bir ateş falan değildi, parlak bir bulut gibiydi ya da daha ziyade havada asılı kalmış floresan bir ışık lağımı sathı. Çantasının içinde nfumbe1 alarm sinyalleri yolluyordu. Hemen altındaki uçsuz bucaksız şehir yüksek, marazi ışıklara doğru sere serpe uzanıyordu. Pantera, yıldızların olmadığı bir gökyüzünü daha önce hiç görmemişti.

Işıkların haricinde şehirden bir gök gürültüsünü andıran ciyak ciyak tınlamalar ve gürültüler de geliyordu. Pantera dürbünle baktığında şehrin devasa bir metal yayılımı olduğunu gördü. Eğilip bükülen metal her yere sarmaşık gibi sarılmıştı ve çığlık atıyordu. Şehir canlıydı. Belki bir zafer çığlığı, belki de acı bir çığlık. Belki üstünde asılı duran göğe kendini sunuyordu belki de ona sayıp sövüyordu. Nfumbe de çığlık atar gibiydi: Pantera’ya burası bir ölüm diyarı diyordu.

Palero rayado, yani bir mayombe rahibi olarak geçen koca bir ömür Meksikalıyı bu sahneye hiç hazırlamamıştı. Kendininkinden daha güçlü bir büyü vadinin üstünde bir karaltı gibi asılı duruyordu. Tepeden toprak ve metal tanrısı Ogun’a sessiz bir ricada bulundu ama aktarım kesintiye uğruyordu. Çok fazla ışık vardı.

Önceki günler ve gecelerde at sırtında yolculuk ederken Pantera doğadan bir uyarı almış ve hayal avına çıkmıştı. Varmadan iki gece evvel ufkun ardından çıkan bakırımsı bir ışık huzmesi görmüştü. Bu, Şehir’di.

İşverenleri ona Şehrin aydınlığının üçte birinin göğe atıldığını söylemişlerdi. Büyük bir enerji israfı, kötülüğe sunulan bir kurban; sanki vadinin üstündeki gök, kanla beslenen bir nganga’ymış2 gibi. Her yıl iki milyar dolar, yıldızları saklamaya harcanıyordu. Sekiz milyon ton karbona eşdeğer. “Ve bu hep daha kötüye gidiyor,” demişti Doktor Sladek, “kim bilir döndüğümüzde şehir ne hale gelmiş olacak…”

Ertesi gün, şehre daha on mil yol varken, atın toynakları on santim derinlikte bir çeşit balçığın içinde bitap düşmüştü. Pantera ne olduğuna bakmak için yere atladı: çürüyen milyonlarca ölü kuş. Göç esnasında ışıklar yüzünden yollarını şaşırmış ve korkunç bir şey tarafından öldürülmüş gece kuşları.

Sladek ona bu durumu açıklamıştı: “Şehrin parıltısı biyolojik ritimlerine müdahale ederek pek çok hayvan türünü tehdit ediyor. Gece kuşları, ayla yıldızlar sayesinde yollarını buluyorlar. Bazen koca bir sürü aşırı aydınlatılmış binalara, kulelere, ticaret merkezlerine çarpıyor ya da dermansız kalıp yere düşene dek etraflarında dönüp duruyor… Deniz kuşlarının durumu daha da beter: biyoluminesant planktonlarla beslenen türler tümden yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Şehrin ışıkları yiyecek arayışlarına mani oluyor. Deniz kaplumbağalarının ürediği sahillerde yeni doğan yavrular denize doğru gitmektense arkalarındaki ışığın cazibesine kapılıyor ve bu da onları Şehre ve kesin ölüme götürüyor. Her gece her sokak lambasının etrafında yüzlerce böcek ölüyor. Milyonlarca böcek ışıkların cazibesine kapılıyor ve diri diri yanıyor ve bu da ekosistemden geriye her ne kalmışsa onu muazzam bir biçimde etkiliyor. Böcekçiller yiyecek bir şey bulamıyor ve yeni bölgelere göçüyorlar. Ama belli ağaç parazitlerini kontrol altında tutan da gene aynı böcekçiller. Uzun vadede bu domino etkisi felakete davetiye çıkarıyor. Ağaç kalmayınca metaller hiçbir engelle karşılaşmadan çoğalıyor. Her tarafa yayılıyor ve her şeyi kaplıyorlar”.

Pantera tüm bu imgeleri kelimesi kelimesine kabul edemese de Şehrin bir canavar, habis bir güce sahip zalim ve çirkin bir yaratık olduğunu anlamıştı.

“Dahası,” diyordu Sladek, “bazı araştırmalar gösteriyor ki aşırı gece aydınlatması melatonin salgılanmasını engelliyor ve bu da meme kanseri riskini arttırıyor”.

Pantera melatonin hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve kaplumbağalar da pek umurunda değildi ama yıldızlara dair çok şey biliyordu. Reglas ayinlerinin çoğu gökkube altında yapılmak zorundaydı. Onun dininde sırf göğün zapt edilmesi bile müsamaha gösterilemez bir işti.

Yine de aklında soru işaretleri vardı: “Duyduğuma göre dünyanın pek çok şehrinde ışık kirliliğine dair yasalar yapıyorlarmış ve bu sorunun farkında olan pek çok insan da varmış. Benim güçlerime ne diye ihtiyaçları olsun ki?”

Sladek’in yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi, “Şehri gördüğünde Bay Pantera, sorunun iyi niyetli yasaların çok ötesinde olduğunu fark edeceksin. Şehir’de artık yasa falan yok. Daha üstün bir gücün müdahalesinin gerekli olduğuna inanıyoruz.”

Acaba karanlığın ruhu, endoki’yi mi çağırmalıydı bu koca turuncu parıltının güçlerini bozguna uğratmak için? Yoksa başka türlü bir yol mu seçmeliydi? Deri çantasının içinde duran, Prenda’nın bir parçası olan ölü kafatasına, nfumbe’ye danıştı. Sordu ve etrafına bakındı. Bakışları, atının hâlâ ölü kuşların kalıntılarıyla dolu toynaklarına takıldığında, ölüler ona açık seçik bir umut ışığı sundu. Prenda’ya ışıklar tarafından öldürülmüş hayvanların kemiklerini eklemesi gerekiyordu. Bu hayvanların ruhlarını, binlerce ruhu geri çağırmak üzere. Cesetleri her taraftaydı.

Pantera yere çömeldi ve ellerini balçığa daldırdı. Özenle minik kemikleri ve kafataslarını çıkarıp temizledi. Düzinelercesini düz bir kayanın üstüne yerleştirdi. O uğraşıp dururken metalin feryadı yeniden göğe yükseldi, bu kez daha da güçlü. Pantera’nın tecrübesine sahip bir palero’nun bile dikkati dağılabilirdi. Nfumbe’den yardım istedi ve o da onu yatıştırdı.

Minik kemiklerden yeterince topladığına ikna olduğunda onları bir taşla öğüterek toz haline getirdi. Çantasını açtı, nganga’yı çıkarıp kayanın üstüne yerleştirdi, birleşimden bir kaç öğeyi çıkarttı ve hepsinin etrafına ve aralara tozu serpiştirdi. Sonra ayağa kalkıp orishalara yakardı.

Bir anda toprak canlandı ve balçık binlerce kanat çırpışıyla sarsıldı. Topraktan yayılıp, her tarafa yayılmış çürüyen cesetlerin sathına ulaşana dek millerce genişleyen bir dalga haline geldi.

Topraktan muazzam bir sürü havalandı; Şehrin üstünde bir örtü oluşturup onu büsbütün kaplayarak göğe ağan ışığı kapatan binlerce uçan ruh. Pantera, metal feryadı daha da güçlü duydu; feryat, bir hırıltıya, astımlı bir soluğa dönüşene ve nihayet durana dek.

Kuşlar yeniden havalandı ve geceye karışarak uzaklara uçtular. Metal sessiz, kımıltısız kalakaldı. Şehir, hâlâ hayatta olduğuna hayret eden biri gibi ihtiyatla nefes alıyordu sanki. Üzerinde, gök karardı ve bir kez daha yıldızlara boyandı. Tam ortada Samanyolu’nun bir ucu görünüyordu. Pantera, bunun tıpkı milyonlarca kuşun ruhundan oluşan kozmik bir çamura benzediğini düşündü.

Wu Ming 1 / Çeviri: İnan Mayıs Aru

Üstad Valerio Evangelisti’ye ithaf olunmuştur.

Pantera, Valerio Evangelisti’nin, Metal Hurlant (Einaudi 1998), Black Flag (Einaudi 2002) ve Anthracite (Mondadori 2003) kitaplarının baş kahramanıdır.

Sayfada kullanılan İllüstrasyon Éric Chahi ‘Another World’ oyunundan alıntıdır.


  1. Nfumbe Kongo kökenli bir Afro-Küba sözcüğü. Hatırı sayılır bir interaktif ağ içerisinde dünyevi ilişkilere dahil olan ruhlar için kullanılır. Ataları tanımak ve onlara itibar etmek pek çok Afrika, Asya ve Amerikan yerlisi halkların kadim ilkelerinden biridir. Nfumbe kavramı değişen bir modern çevreye uyum sağlayan geleneksel manevi bağlarla ilişkildir. ↩︎
  2. Nganga toprak, dal parçaları, kemikler, bitkiler ve diğer kutsal nesnelerle doldurulmuş kutsal bir kazan, su kabağı ya da kil çömlektir. Palo Mayombe dinsel pratiğinde merkezi bir yeri vardır. Nganga (Prenda ya da cazuela da denir), aynı zamanda ölülerin ruhlarına ve Santeria/Candomble dinlerindeki Orishalara eşdeğer sayılabilecek güçlü ruhlar olan Nikisilere ev sahipliği eder. Prenda genelde Nikisi’yi temsil eder ve bu iki sözcük zaman zaman birbirinin yerine kullanılır. Ancak tam olarak erginlenmiş bir Palero/Palera bir Nganga/Prenda sahibi olabilir. Bir Prena’ya sahip olmak kişiye kendi Manansa ya da Palo Evi’ni kurma imkânı verir. Farklı Nkisileri barındıran pek çok Nganga’ya sahip olmak da yaygın bir durumdur.

    Bir nganganın içerebileceği öğeler: dal parçaları; kemikler (hayvan ve insan); deniz kabukları ve taşlar; mezarlık toprağı; kumaş; kutsal bitkiler; nikisileri temsil eden tahta heykelcikler; oyuncaklar, kelepçeler, silahlar gibi sembolik eşyalar; haçlar ya da çarmıhlar; mıknatıstaşları; bilyeler, atnalları, çiviler, zincirler gibi metal eşyalar vs. ↩︎