“Melek Yüz, modern İstanbul’un sert gerçekliği içinde büyümeye, dönüşmeye ve kendi gücünü bulmaya çalışan bir genç kadının ateşle dövülmüş portresi. Şiddet, bir kurtuluş değil, bir fark edişin yolu. Ve bazen kendini bulmak, başkalarının sana biçtiği yüzü yakmakla başlar.
Gençlik altkültürleri ve dövüş sanatlarının sert birleşimi. Varoluş sancısı ve öfkenin manifestosu. Chuck Palahniuk’un sarsıcılığı, Irvine Welsh’in karanlığı, Ryu Murakami’nin stilize şiddeti.” -Selim S.
Ecca Vandal
“Bir an önce her şeyden uzaklaşmak, gelecek planlarını sonsuza dek rafa kaldırmak istiyorum… Dünyanın bu kadar hızlı dönmesine son vermek istiyorum. Düzenli olan, işleyen her çarkı kırıp dökmek, parça parça etmek istiyorum… Biraz olsun iyi hissedebilmek istiyorum. Kendime her şeyin yolunda olduğunu söylemek istiyorum.
Kadrajım daha önce hiç bana yalan söylemedi. Ben nereyi çekmek istesem, bana doğrudan o noktayı gösterdi. Hatasız, oynama yapmadan. Besbelli bana sadıktı. Şimdi neden ve niçin beni yarı yolda bıraksın ki? Dalmış gitmişken kafamı çeviriyorum, genç bir çobana denk geliyorum. Fotoğraf makinemi çıkartıp, kadrajıma bir kez daha güveniyor ve deklanşöre basıyorum. Birkaç kez bekledikten sonra makineden fotoğrafı alıyor, yırtıp atıyorum. Genç çobana doğru ilerliyorum, neden ve niçin sorusuna bir kez daha yanıt veremiyorum. Genç çoban sürüye yön veriyor. Beni görünce şaşakalıyor, duraksıyor. Sen O’sun diyor. Ben kimim? Şu yönetmen, köyümüzü filme alan adam. Şu sıralar ne olduğumu bilmiyorum. Neden bizim köyü filme alıyorsun. Bilmiyorum. Neden yönetmen oldun peki? Bilmiyorum. Kadrajın sana hiç yalan söyledi mi? Bilmiyorum, bilmiyorum. Neden yalan söylüyorsun? Ayağa kalkıyorum, fotoğraf makinesini ayağımın altına alıp, defalarca üzerinde zıplıyorum. Çoban hiç istifini bozmadan beni izliyor. Şimdi ne yapacaksın? Diye soruyor. Bilmiyorum. Bilmiyorum ve lanet olsun ki bilmiyorum. Hadi allahaısmarladık. Sis kaplı yolları, göğü deler gibi geçiyorum.
CEVAP/LAR
I
Sisi delerek göğe ulaşmayı amaçlıyorsun. Anlamsız bir yürüyüş bu, bunu sende, bende iyi biliyoruz. Yürüyorsun, yürüyorsun, engebeli yollardan geçip, bir çıkmaza sapıyorsun. Tamam, diyorsun kendine. Burası yolun sonu bende bugün burada öleceğim.
Gözlerini açıyorsun. Beyaz bir ışık görüyorsun önce. Sana doğru gitgide yaklaşan ışık
Ramak kala sönüp gidiyor.
II
Delirmeye başladım, diyorsun bu sefer. Evet bende o akıl hastalarından biri oldum.
İlaçlar alıyorsun.
Akineton, İgnis, Zedprex.
Damarlarına ilaç enjekte ediyorlar. Kanında dolaştığını hissedebiliyorsun. İlaç her enjekte edildiğinde farklılaşıyorsun. Hissizleşiyorsun. Anlamsızlaşıyor her şey, amansız geliyor varoluş. Hayır. Sartre’dan bahsetmiyorsun. Nobel’in canı cehenneme. Konumuz bu değil.
III
Çare burada da bulunmuyor. Bir ay sonra taburcu oluyorsun.
Odadasın. Masandaki lamba gözünü alıyor senin. Lambaya elinin tersiyle vurup
Yere düşürüyorsun.
Çatlıyor ampul, sonra buz gibi parçalanıyor.
Kan akıyor. Akan kan ses yapar mı? Bunu daha önce sormuş olan sen, bu sefer cevaplandırmıyorsun. Cevaplandırmıyorsun belki de. Ahmakça ve üst-insan gibi. Pencereden soğuk hava giriyor odaya. Bırak girsin, diyorsun annene. Hasta mı olacağım, bırak olayım. Artık tek bir amacım var. Ölmek ve de ölmek. İşte bütün mesele bu.
CEVAP
Kan ses yapar. Pıt pıt
pıt.
Akan kan senin kanın.
Elinde barut kokusu.
Pıt
Pıt
Pıt.
Cevap aynı.
REFÜLİN
A
Çalışma masandaki lambanın ışığı gözünü alıyor sanki.
Uyuyorsun bir süre.
Yok
Hayır. Uyuyamıyorsun.
Salona girip, o’na bakıyorsun.
Elinde bir kitap, divanda uzanmış duruyor.
Kapının eşiğinden onu izliyorsun.
Gözlerini bir anlık kapatıp açtığında o gidiyor.
Şoka giriyorsun
Us mu gerçek mi kestiremiyorsun.
Elini cebine atıp, karıştırıyorsun bir süre. Haplar çıkınca duruyorsun.
Bir, iki, üç
Dört, beş altı.
Hepsini yutuyorsun, üzerine soğuk bir su içiyorsun.
B/
Divandaki kitap gözüne çarpıyor.
Az önce o’nun elinde tuttuğu kitap bu.
Alıp okumaya başlıyorsun.
Ölüm yavaş yavaş geliyor bana. Alıştıra alıştıra. Alıştıktan sonra ölüm tehlikeli olmaktan çıkıyor, bir ödülmüş gibi geliyor bana.
Kitap elinden düşüyor.
Bundan sonra ne olacak kestiremiyorsun.
Tek bildiğim, bildiğin tek, bilmek istediğin, tek bilmek istediğin,
BİLİNMİYOR.
Çalışma masandaki lambanın ışığı sönüyor, sönüyor ve karalıyor oda.
60 SANİYE + BÜYÜK PATRON
Evine çıkan sokağın, bir alt mahallesinde yürüyorsun.
Yürüdükçe mahalle büyüyor,
Seni içine alıp yutmasından korkuyorsun.
Telefon sesi.
Arayan büyük patron.
Altmış saniyen var, diyor.
Elli dokuz, elli sekiz, elli yedi.
Saniyeler geçip gidiyor.
Her bir yanını bozuk saatler kaplıyor.
Diğerleri birbirine benzeyen öteki saatler aynı saati özverili bir şekilde tekrar ediyor.
‘’Ben bunu yaşar, bunu söylerim.
İnsan ancak durdurabildiği
zaman kadar yaşamıştır ömrünü.’’
On
Dokuz
Sekiz
Yedi.
Pat! Tabanca sesi.
Yere yığılma.
Beş
Dört
Üç.
Saati durduruyorsun. Uyanmana daha var, bir on dakika daha uyuyabilirsin.
Patron yerde. Yerde patron. Büyük patron yerde, kanı halıdan sızıyor.
İnce ince. Tuhaf tuhaf.
Baştan sona.
Hakan Kaya: 2000, Mersin. Öyküleri; Barbarları Beklerken, Kısa ve Öykü, Prolog, Pandabiyat, İlkyaz, Poesis, Lacivert, Karnaval gibi dergi, fanzin ve çeşitli sitelerde yayınlandı. Üç öyküsü Farsça’ya çevrilmiştir. Görsel tasarım alanında çalışmalar yapmaya devam ediyor.
Haritanın zihne son düşüşü, Bakıştaki parçacık fiziği gibi Deler o, kararmış altın tozundan ayak kemiklerini İçinden hareket akar Duvara çakılı fiber- elektrik Yere çakılı o, merkezle taçlandırılmış füzyon estetiği Kelimenin biçimsel yapı havuzunda grafit bir dürtüleme Gördüğüm en hd su kuşu, Endişe kaplı tavan yapısını kanadıyla öttüren Gördüğüm en hd kum Camı yapılandırıp deformasyonunu dansa götüren Haritanın asemik ve caz parabölünde çırpınıp Can vermeyip, yüksek bilince Anti-Modern sisifos gibi Yükselip, yüksek sanata Ateş görseliyle buzdan bir simgeyi, Fizikötesi, kılcal ve damarsız yapacağım Taşın da altındaki taşta- maden kuyusunda Ne var görmek için
Crucified is I. I: once the Neophyte Then, the Hierophant for I have treated milk for the infant and meat for the cadet from the fertile fountain o’ the Absolute: The Arcane Truth; the matter in its youth, such a poet in retreat who ventured to tempt all the unhallowed who were outraged from the tumult and the mind’s graft. They: In darkness pelt the pearls before the swine, wink at the artifice that built all those Pyramids and whispered to my ears as my lips are almost there.
Burak Bayülgen, Mezunlar Derneği’nde korku sineması üzerine konuşuyor, 2013
NEOPHYTE
Burak Bayülgen
He is no longer a child nor is he a neophyte. From boon insensibleness, extracts The Omniscience – Baiame’s son Daramulun once he knew as Bimban – the pearly white molar tooth which’s blood shall not be spit or He revives the infant with many scalds deficiant, then what has been ingulfed and rousingly disgorged better be immolated to his foregone childhood.
Burak Bayülgen Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University
Gece bizi dinler, biz günü ıslıklardık; ahenk ve kaos aynı şey olurdu o vakitler. En korkunç ihtimali güzel bir şeye çevirmek çocuk oyuncağıydı. Devrin ufunetine maruz kaldığımız bir şey değildi yaşamak. Tabiatın meyvesiydik ve aklımız bedenimizin hüneriydi. Otun, böceğin, çiçeğin ve diğer varlıkların adları her çocuk gibi benim dilimde de ıslığa dönüşüyordu usulca.
Neyin nerede olduğunu, neyin ne zaman ve nasıl koktuğunu, tabiatın ne zaman uyanıp ne zaman masala dönüştüğünü bilirdik; kokusu, rengi, boyutları ve biçimleriyle orman ahalisi doluşurdu rüyamıza. Bilinç ve inanç, neşe ve ürperti, çığlık ve fısıltı, tehdit ve vaat her sabah tazelerdi kendini. Dzevağ (karayemiş) ve yux (böğürtlen), dere ve orman, ot ve toprak, ağaç ve hayvan, koku ve renk, biçim ve boyut, yani bütün bir varlık âlemi aklıma hız, inancıma renk verirdi ustalıkla.
Sempatizanıydım henüz yaşamak denen kadim meşgalenin. Karanlık ve efkâr batımızda böğüren/köpüren tehditkâr marşlarla, sır ve şifa doğumuzda dalgalanan esinli şiirlerle bulaşırdı lisanımıza. Denizin gösterdiği, dağın duyurduğu ne varsa yaşamı sakınan, aklımızdan fazlasını fısıldayan tabiatın cömert kuvvetleriydi.
Ağaçlardı ‘Hayat Bilgisi’ öğretmenimiz! Ağacın göğe uzanma hevesi ve hüneri, suyun ve ışığın yasasına boyun eğmezdi. Denizin alnında söneceğini bildiğimiz her yeni günün tekrar tekrar doğumuydu ormanın sırrı, vaadi, şifası…
Suat Hayri Küçük
Eşitsizlik üreten güç ilişkileri karşısında duruşumuz nettir. Hünerimizi sıçrayışlarda değil, duruşumuzda gösteririz. Biliriz ki şiir ve barut, gül ve balta aynı yıldızın tozudur.
–Suat Hayri Küçük
Suat Hayri Küçük ‘Bento’nun Tuhaf Huyları’ Öteki Yayınevi (2024)
Nesnesini sarmalayan kavramlar gibi adının hakkını veren “tuhaf” bir metin.
“Gerçeğin canı cehenneme” der gibi gözünü gündüz düşlerine diken Bento’nun tuhaf hikâyesini okurken, “Dur hayat, dur içimde; bulandırma aklımı” diye mırıldanırken bulacaksınız kendinizi.
What else does it offer to the azymous wafer o’ an Austin hermit and his pentecostal portent with the viscounts on the spot who jesuitically herald the invalid light or soot, maybe Lilith and Cain ‘s gooch a seed will reign the Juidcium crusis for a wretched in jaundice the malice o’ an apprentice with the last words in his deathbed?
Burak Bayülgen ile “Destination Fear: Trail to Terror” filmi üzerinden “Mimari Yapılarda Paranormal Fenomenler” anlatımı.
ARCANA
Burak Bayülgen
Above mountains a dynasty battles with the icons’ faulty solar, icy thorned Awrystli where arcana has befallen.
The ebony o’ sheet pendants seizes uneath eased triumphs before bigot goat disciples among distinct oaths’ beguilements which descent the signs blatant: Ra’s genesis – torn factitious spake a grim temper heinous amid the snow – pure ametist when arcana has befallen.
Bostancı Underground (2024)
YE’R MAKER’S GUTTER
Burak Bayülgen
This is the womb Ye’re supposed to be born while ye’r maker’s gutter has chosen a cloister But the fancy reverie cloaked by the ancestry o’ mercyful oaths that demand pungent deeds such as the argent thoughts conquered the urgent needs o’ infernal temptations soothed by frank regressions demised with the suspicions o’ a maker well informed.
Burak Bayülgen Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University
ölümü düşünen kan dünyadan kurtuldu bir diğeriyle karışmış kan isotype yağmur damlalarıyla pirinç yaprakları eğerek yerleşti atom kafalara afrika talanından, siyah inci magma kalıtlarına afrika talanından, geniş yeşil kubbenin hilal ve haç örtü tünelinin eşilmiş sağır ve vakum kökgazına kırmızı köstebek yoluna davul vuruşlarıyla yanık kan sıçradı, gök gövde, meleksel obruk: tamtam ve obua bulunmaz kan arandı durdu kuru hasta ve kısa kan, afrika tanrısından, evrensel saf, kalsit dudak ve ciğerler beşgen hole iç gıdıklayıcı yumuşak yüz açık tür gideri mineral afrika tanrısından, afrikaya bolca blackmail.
İlker Artıran, Gizem Aktan ve Eren Burhan ‘Uzay Kışı & Atomilk’ Kolektif Şiir Kitabı (2024) Sub-Press
Yanlış oyununla işaretledin rüya makinelerini bebek dişinle. Mülkiyetini sordun gerçekliğin etine Bitişi zamansal bir nesne ya da bir varlıkla değil Hayvani rabbaninin Geçiş nefesleriyle kendi ses sekanslarının yağmurunu aldın içeriye mülkiyetini sordun utopik gerçekliğe suçsuz, çıplak ve çalışamayan bir makine memelisiyle new ant museum yeni sonsuz aşkın asansör görevlerini vertigonun ateşiyle inişi ve kalkışı sordun gerçekliğin etine exist, exit
Eren Burhan ‘Dağ Orkestrası’ Lethe Kitap, 2019
98′ model bir şairressam Eren Burhan.
Dağ Orkestrasıyla sesleniyor.
Orkestra mümkün olan her yerde!
“munch; çığlık, rimbaud’un keskin dumanı; çığlık! göktürk; çığlık, derinlik; çığlık, uzay; çığlık sanayide yontuluyor mermer dikilmek için toprağa; çığlık gökyüzünden inen boş kargo; çığlık demir; çığlık, kablo; çığlık, çığlık; çığlık! ruhun sırtında taşıdığım odun ordusu; çığlık…
son sert dumanı son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım otuzdan düşsün gerisin geriye dünya zamandan çürüyüşümü dikkatle izledim aynamdan ona yanlışlardan bahsettim kıskıvrak yakalanmış kısrakların nasıl ivme kaybettiğini tosba sokakta bir gök yaşar artık inzivasında geçmiş zamanın tıka basa dolu kipleri kirpikler ipek ama evhamlı türk mü bilmem elbette ölçmeden hiç hayallerinden birini kıskanmadım da hiç son sert duman son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım otuzdan düşsün diye volta kesme önümü ölmeden önce kaçıncı gök bu kaçıncı türk yaşar kendinde giderek ölmeden dipdiri yasu dediler mi karşı kıyıdan cevap versem hain olacağım küfür etsem barbar otuzumdan sonra duymayı bıraktım dil bir göğe değse bir yere salya sümük ağlarım yine de anlamam korkma ışıkları bağladım bir makaraya sardırdım elimdeki yumakla yeni günü ördüm kendime otuzumdu bu son
Libidinal cinnetin lirik tezahürü… Ehlileşmiş, düzenliliği kural bellemiş dile, serbest vezin, sağlı sollu girişiyor Taylan Onur. Gökhan Gençay
Bu aşağılık tımarhanede binlerce yıldır tek geçerliliğini koruyan o eski his hâlâ çok taze: İyi bir enstrüman çalabilirsen kapitalizmin zehrini uyuşturma gücü bulursun… Göktürk Yaşar
Kirlenmiş hayatın ilkel aynı zamanda sert anları. Cehennemin sakin izdüşümü ve sözcüklerin yeni başkaldırısı. Taylan Onur ile Erdem Çılgın’dan edebi bir düello… Uğur Karabürk
kafkavâri bir koyuluğu + tam da (en damarın zor x bulun duğu yerden z,erk ediyo) + r = metin: taylan onur çizim: erdem çılgın
Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler gerçekliğin sınırlarında dolaşan ve uçuruma gözlerini dikenlerin ürkütücü anlarına odaklanan sert bir öykü kitabı. Yurtdışı festivallerinde ses getiren Baskın filmi ile Çıplak dizisinin ödüllü yönetmeni ve yazarı Can Evrenol doksanlar Türkiye’sini arka planına alarak tekinsiz köprü altlarında, boş sahil kasabalarında hatta insan beyninin içinde bile en beklenmedik durumlarla yüzleştiriyor okurunu.
Can Evrenol 19 Ağustos 1982, İstanbul doğumlu. Üsküdar Amerikan Lisesi mezunu. University of Kent’ten ‘Sanat Tarihi’ ve ‘Sinema Sanatları’ dallarında çift diploma sahibi. ‘Sinema Sanatları’ gibi teorik bir bölümden mezun olduktan sonra kamerayla tanışmak için NYFA’in 8 haftalık “film yapım” kursuna katıldı. Kursa başladıktan 4 hafta sonra ilk filmi olan Vidalar’ın çekimini tamamladı. Sulhi Dölek’in aynı adlı kısa hikayesinden uyarladığı Vidalar, aynı sene, Boğaziçi Üniversitesi’nin düzenlediği ”Hisar Kısa Film Seçkisi”nde yılın en iyi 10 kısa filmi arasına seçildi. 2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ”Fantasia Film Festival”, ”BIFFF” ve ”Frightfest” başta olmak üzere, İngiltere, Kanada, Fransa, Avustralya ve Belçika’da, dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Daha sonra Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ”Moving Image” master’ı yaptıi. 2009 yılında Kanada’da bir dağıtımcı firma ile, Sandık ve My Grandmother adlı kısa filmlerin dünya dağıtım hakları için 3 senelik bir sözleşmeye imza attı. 2009 yılında, ”A Film About Races” adlı Uzun metraj belgeselin montajını üstlendi… (Kaynak: kameraarkasi.org)
‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.
Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay
İnternet Çağında Dergicilik: Roket, Neon Nexus ve Orm Fantastik Buluşması 2024
‘Antares, X- Bilinmeyen, Atılgan, Nostromo, Davetsiz Misafir… Türkiye, zamanında pek çok bilimkurgu dergiciliği girişimine sahne oldu. Ancak bu topraklarda bilimkurgu dergiciliği, bir nevi rüzgâra karşı koşmak demekti. Kimi birkaç adım atıp pes etti, kimi ise gücünün son damlasına kadar direndi. İnternetin hayatlarımıza girişiyle birlikte dergiciliğin bittiğini söyleyen de var, çok masraflı ve zahmetli bir iş olduğu için pek cesaret edenin çıkmadığını ileri süren de…Şartlar ne olursa olsun, bu uğurda çabalayanlar hep vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek.’
NEON NEXUS
Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı.
Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.