Erkut Tokman ‘Gölge ve Darağacı’

Erkut Tokman

GÖLGE VE DARAĞACI

Ruhun kırık sazında semah havası

Bir gölgeyle giyinir her sabah varlığın andacını
Gövdesindeki özgürlüğü ve darağacını

Kim astı buraya seni? Kırık dallar arasında birinin
Bir meydan savaşında yüzyıllardan beri çoğalan ölüsü

Kurudukça unutuşun aklında kan
Bir güvercin kanatsız yemlik sevmeyi gagalayan

Ormana kök salmış içimizin kuru yapraklı aşkı
Tomruk tomruk kesilen gövdelerinde utancı

Asırlardan beri saran kurtçukları fosillerimizi
Yığılmanın alfabesiyle doğmayan ölü dilleri

Büyüyüp diplere sızan, kara bir suyun laneti
İlerler buharlaşana dek azar azar çoğalarak gökyüzüne

Doğurduğumuz ışıkta suskun çocukların şarkısı,
Karanlıkların ortasında bir yıldız kadavrası

Kuşkuların sessiz çığlıklarını hapseden bir atom bombardımanı
Saklar içinde berfin olmuş umutların çoğalan karıncalarını
Hareket ettirir çevrimi dışarı içeri, işbirliğinin emeğini sürer
dünyada hükmünü yitirmiş iyiliğin başkentini kurmak için

İnsanlık atlasında nefesten cana aşktan canana katılan
her köşeyi içine katar dolaşır kazanılan kalpleri

Yaradan yaraya sızar kanına kazazedelerin süzülüp
sürer merhemini durmak bilmeyen acıdan azade

Onarır ebedi huzur için toz duman yıkıntılar arasından
çıkardığı ölümü ezelden ecele bulaşmış kara mürekkebinde

Kötülüğünü dolaşırken zulüm şeytani arzularda, tarumar
Zalime gönül çalan kırağı alnına yazılmış o yalnızlıklar

Kıyamet kopmuş buzul havasında, keramet yoksulu
Yalancı dünyasında doğmayan güneşin soluğu

Bellekte bilgi fırtınası hatıralarda dalga dalga çok
Beyninin boşluklarında bir beliren bir yok

Korsan gemisine koymuş çalıp insanlık hazinesini,
Yanlış topraklara yolculuğa zorlamış rehin kalmış sizi,

Bengi döngüde yaşama kilitli kalmış bir kapıda
İnsanca düşlerine bir türlü anahtar bulamadığın muamma

Huzurlu gölgelerin anısına adanmış masumun sevgisi
Tan seli gibi görünen hareli içinin varılmamış ötesi

Adım adım üzerimize yürüyen acılarda kimin izleri kalmış
Mutluluğu gelir diye bekleyen birisi adını hep lanetle anmış

2017-İzmir
Erkut Tokman


Erkut Tokman ‘Kaligrafik Şiir’ 2023

İki ateş arasındaki postula

‘Scylla ve Charybdis’

“(…) Erkut Tokman’ın şiirsel kategorileri şiir geleneklerimizin tam tersi yönünde kurgulanmış, hem gerçekçi hem hermetik üslupların bir aradalığından oluşan bir tat taşır…”

“(…) Bebek bir çağ, ihtiyar, tüketilmiş bir zaman frekansının içinden doğacaktır. Bu esnada şair Erkut Tokman’dan bir ses duyulur. Son şiir kitabından sayfalar açılmış çağa özgü çağrı, şair tarafından başlatılmıştır… Çağrı önemlidir. O aramayı, soru sormayı, yazdığı sürece sürdürecektir. Belki keşfetmenin skalasıyla sarılmış, belki zamanın ve mekânın deneysel çevresiyle uyum/uyumsuzluk mood’udur bu şairce ses…”

“(…) Bilinmez derinliklerden gelen estetik imge, şairin yerel, bireysel, mitsel simgelerine bürünerek toplumsal düzenin yeni dayanakları olduğu kadar yazın tarihinin en yeni ifadesi olmaya adaydır. Kısaca bu şiirlerde şair bize yepyeni kavramsal bir dünyanın kapılarını açar…”

“(…) Erkut Tokman yazınında olduğu gibi şair bireysel mitolojisini yaratır…”

“(…) Bu bağlamda Erkut Tokman şiiri; Türk Edebiyatında şimdiye dek varolan, akımların içinde yer alan ya da almayan şairlerden daha farklı, daha taze, daha yenilikçidir. Ne Garip’ciler gibi öyküsel bir şiir yazar ne de İkinci Yeni’nin olgunlaşmamış metafiziğini onaylar ne de Toplumcu Gerçekçiler gibi sert imgeler kullanır, ne de 80’ler şiiri tadında mesmerik öğelerle yol alır…”

Gülseli İnal, Hürriyet Gösteri, Ekim-Kasım-Aralık 2020


Uluslararası Çeviri Ödülü’nü kazanan Erkut Tokman ile söyleşi

Erkut Tokman ‘Lupoc’ Ve Yayınevi, 2019

> Lupoc


KIRMIZI

Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Ruhum kırmızı

Yokluktan geliyorum
Bir boşluğun içinde bekliyorum
Gövdeme düşen bu eşkin ışığı tanımıyorum

Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Sana sormak istiyorum
Neden ruhum kırmızı?

Önce gözlerim yoktu biliyorum
Göremiyordum ne karanlığı ne de her ne ise
İlerliyordum görmeden ve ona doğru
Duygu sessiz bir çığlığa saklı
Sana sormak istiyordum
Neden ruhum kırmızı?

Sen susuyordun,
Önce bir sesin yoktu, cevapsız
Boşlukta bekliyorken,
İçimizde adım adım bir kırmızı
Sanki en eski zamansızlıktan
Bir varlığı taşıyarak, ilerliyordu
Sana hep sormak istiyordum
Neden ruhum kırmızı?

Sana gelemiyordum
Yokluktan sana yürümek için
Ayaklarım yoktu
Kuzguni bir boşluğu dolaşıyordu
Işığa sormak istediğim soru
Neden ruhum kırmızı?

Oysa dilim yoktu
Konuşamıyordum yokluğunu
varlığın gibi
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Bir insanın kırmızı soluğu
Doğru hissedegeldiği
Boşlukta bir dili kavrıyordu
Sana sormak için
Neden ruhum kırmızı?

Dokunmak istiyordum sonra yeniden
Boşluğa ve sana, oysa ellerim yoktu
Sana söyleyecek bir şeyim de
Yoktu ne düşüncem, ne sözcüklerim
Bir çığlık büyüyordu, içinde ben
Gövdeme hapsolmuş dönüyordum
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Dilsiz de biliyordum gideceğim yeri

Kavrayan ne bu boşluğu
Kırmızı bir yalnızlık mı yutan kırmızıyı?
Sormak istiyordum
Ama yoktum
Yoktum…
Yokken de ilerliyordum
Bilmek istiyordum gerçeği
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri.

07.03.14
-e.t


> Erkut Tokman

LUPOC


Antonin Artaud: Mumyanın Yazışması

Artaud portrait by Corinne Taunay

Mumyanın Yazışması

Antonin Artaud

Artık hayatta kendine dokunmayan bu beden,
kabuğunu aşamayan bu dil
sesin yollarından geçmeyi bırakmış ses
tutmayı gerçekleştireceği uzamı bile bilemeyen, alma ha­reketinden fazlasını unutmuş şu el
Ve nihayet, içinde kavramın artık kendi çizgilerinde be­lirlenmediği şu beyincik,
benim taze etten mumyamı oluşturan bütün bunlar, tan­rıya, doğmuş olma gerekliliğinin beni yerleştirdiği boşluk hakkında bir fikir veriyor.
Ne hayatım tam ne de ölümüm mutlak biçimde başarı­sızlığa uğramış.
Fiziki olarak, artık düşüncemi besleyemeyen katledilmiş etimden dolayı, eksik değilim.
Ruhsal olarak kendi kendimi yok etmekteyim, kendimi artık canlı addetmiyorum.
Duyarlılığım yerdeki taşlar düze­yinde, nerdeyse kurtlar çıkacak içinden, terk edilmiş şantiye­lerin haşaratları.
Fakat bu ölüm çok daha rafine, bu kendimle çoğaltılmış olan ölüm, bedenimin bir tür nadirleşmesinde bulunuyor. Zekânın kanı yok artık. Kabusların mürekkep balığı, ruhun çıkışlarını tıkayan bütün mürekkebini salgılıyor. Bıçağın kes­kin yanını umursamayan bir eti damarlarına kadar kaybetmiş bir kan bu.
Bu oyulmuş bedenin, bu gevşek etin, yukarısından aşa­ğıya sanal bir ateş dolaşıyor. Hayata ve çiçeklerine ulaşan köz­lerini bir berraklık her saat başı tutuşturuyor.
Göğün sıkı kubbesi altında ismi olan her şey, alnı olan her şey, bir nefesin düğümü ve bir ürpermenin halatı olan, bütün bunlar onda etin dalgalarının gerisin geriye döndüğü o ateşin döngüsüne giriyor, bir gün bir kan seli gibi yükselen o sert ve yumuşak etin.
Olguların kesişme noktasında donmuş mumyayı gördü­nüz mü, şu cahil ve canlı mumyayı, boşluğunun sınırlarını bilmeyen ve kendi ölümünün titreşimlerinden dehşete düşen mumyayı.
Gönüllü mumya kalktı ve etrafındaki gerçeklik kıpırda­dı. Bilinç bir ihtilaf meşalesi gibi zorunlu sanallığının bütün alanını kat ediyor.
Bu mumyada bir et kaybı var, entelektüel etinin karan­lık konuşmasında o ete karşı durmada bir iktidarsızlık var. Her sarsılışı bir dünya biçimi, başka bir doğurma türü olan o gizemli etin damarlarında koşan şu anlam, hatalı bir hiçliğin yanığında kayboluyor, kendi kendini yiyor.
Ah! çıkarmalarında, çiçek sonuçlarında bu şüphenin bes­leyicisi, bu doğuruşun ve bu dünyanın babası olmak.
Ama bütün bu et sadece başlangıçlardır, sadece yokluk­lardır ve yokluklar, ve yokluklar…

Yokluklar

 -La Nouvelle Revue Française, Mart 1927, S. 162, s. 57-58 / Sürrealist Metinler’den / Fransızcadan Çeviren: Mehmet Bağış ‘Ben, Antonin Artaud’ Ve Yayınevi, 2019-


Gérard Mordillat’ın yönetmenliğini yaptığı ve Jacques Prevel’in 1974 tarihli aynı adlı romanından uyarlanarak 1993 tarihinde sinemaya aktarılan ve “My Life and Times with Antonin Artaud” adıyla da bilinen (En Compagnie d’Antonin Artaud) siyah-beyaz bu Fransız filmi, Prevel ve Antonin Artaud arasındaki dostluğu anlatıyor.

VAHŞET TİYATROSU

Artaud 51 kez elektroşok görmüş ve içinde taşıdığı umudu kaybetmemiş bir insandır. Çünkü –her ne olursa olsun- Artaud toplumun uyandırılması gerektiğine inanır, belki de inanmaz, ama eğer öyleyse amacı ulvi bir şeye dönüşür. Çünkü o zaman, asla uyanmayacağını bildiği bir toplumu uyandırmak için kendi canını yemiştir.

Tiyatronun İkizi’nde Artaud tiyatro veba ile aynı şeydir der. Veba dehşet verici ve aynı zamanda saflaştırıcıdır. Tiyatro da öyle olmalıdır. Vebanın vahşetinde bir hayat vardır, çünkü bu canlı, can veren, ölümün ve yaşamın ayırdına vardıran bir ölümdür. Böylesi bir ölüm, bu denli vurucu, bu denli çarpıcı, bu denli büyük bir çırpınış, hayatı uyandıran şeydir. Bu ölüm bir canlanma, bir canlandırmadır. Fışkıran yaşam ölgün kelimelerle donatılmış bir yaşam müsveddesi değildir, gerçek ifrazatın kokusu, görüntüsü ve anlıklığıyla (efifani tabirini kullanmıştır) en ilkel anlamıyla canlıdır. Bu canlılık ancak bir uyarılmayla insana işler, kabuğun altına iner, ve –ihtimal- o en derinde, ete gömülü kalmış küçük, yumuşak, gizli ve dokunulmamış erojen bölgeye dokunabilir. Bu bir hazırlıktır, sonrasında tiyatro durulur ve uyarılmış zihinlere hitap eder. Ancak o raddede yüksek bir ruh hali yaşanabilir. Bu bir ayindir. Bu yeniden doğuştur. Ve ancak bu bir vasatı kendine getirebilir. Eğer bir kendi varsa.

Çünkü vasat öldürücüdür. Çünkü vasat insan ölüdür. Yozlaşma onu çürütmüştür. Tüketim onu emmiştir. Yaşamadığının farkında değildir, kendinde değildir, kendi değildir. Kendi olan şeyler yokmuş gibi davranır, kendi olarak gördüğü şeyler varmış gibi davranır, herkesi kendi gibi sanır.

Sıradan insan, sıradan insan diye bir şey olmadığını bilmez.

Ama insanın içinde bir yaşam vardır, ne de olsa yaşam inatçı bir şeydir, bir öz, bir sır, bir kapsül olarak insanın içinde sürer gider, ve vasatın havasız ülkesinde soluk almanın yolları bulunur. Mesela maske takılır. İlkel canlandırma geleneğinde de, Doğu’da, Afrika’da, Güney Amerika’da maskeler vardır.

Bu maskelerin ardında birinin olduğu bilinir ama onun önemi yoktur, önemli olan maskenin verdiği doğaüstü güçtür. Çağımızda sahne büyür, antrakt kalkar, maskeler tersyüz olur. Artık maske sıradan insan maskesidir, üzgün surat, gülen surat, çalışkan, namuslu, ağırbaşlı, evcil surat, içindekileri gizler, sadece tepegözü, bıyıklı kadını, yaralı yüzü değil, kemgözü, seri katili, orospuyu, ibneyi, peygamberi de saklar. Eskiden daha yüce bir ruh durumuna yükselten gelenek, artık hemzemin etmeye yarar, ki ayrıksı ruhlar çaktırmadan aramızda sürünebilsin. Canlı kalıp da ne olduğunu saklayamayanlar, ayıklanırlar. Geri kalan hiç kimse yaşamazken, çoğu çoktan cavlağı çekmiş, bir kısmına ölü taklidi yapmaktan inme inmiş iken, bunların alenen yaşamaya hakkı yoktur.

Toplumsal suç budur.

Artaud’un yadsıdığı suçluluk budur. “Bizi rahat bırakın” der. “Rahat bırakılmaya ihtiyacımız var.” Çünkü yoldan çıkmışların yoldan çıkışı toplumu ilgilendirmez. Toplumun toplu günahlarının yanında bunlarınki nedir ki?

İşte bu yüzden, Artaud günaha inanmaz. Ama erotik suça inanır. İnandığı bu erotik suç biraz muamma olarak kalır. Çünkü Artaud’un bunu biz gibı gırtlağına kadar cenabete batmış kimselere anlatmaya ya dili ya edebi yetmez. Ama ipuçlarının peşine düşmemize izin verir. Bir defa afyon, tütün, alkol suç değildir, intihar suç değildir, otuzbir de suç değildir, hatta düzüşme isteği de erotik suç değildir. Peki nedir bu erotik suç? Öncelikle bütün psikiyatrislerin işlediği bir suçtur. Bunu etraflıca tetkik etmiş olmalıdır Artaud, çünkü tek bir istisna olabileceğini bile kabul etmez. Melekler ve bakireler de bu suçun çıbanbaşıdır. Çünkü Artaud’un indinde suç olan, sapıklık olan erotik bir zevki feci halde kışkırtırlar, ya da belki yaratırlar, ya da yaratımına alet olurlar. Çünkü teknik olarak bakire olan bir bakirenin, bakirelik imgesiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Ve teknik olarak melek diye bir şey yoktur. Bunların pezevenklerinin günlük cirosu hakkında en ufak bir bilgimiz de yoktur. İşte bu yüzden bunlar ne teknik ne de estetik olarak, ne bu dünyada ne de başka bir dünyada toplumun intihar ettiği! Van Gogh’un saflığına erişemezler.

Artaud’un tiksindiği erotik suç bu imgelerin ve nezih maskelerin kaskapalı kapılar ardındaki orjisidir. Psikiyatristin suratından akan sapıklık, yüzündeki soylu ağırbaşlılık, eğitimli, kontrollü ve kendini bilen üstünlük duygusunun nezih maskesi ve o maskenin ardında çağlayan iktidarlılıktır.

Artaud bu nezih insanlarla bu vasat insanlarda hiç bir muhteşemlik görmemenin acısıyla dolu bir adamdır. Onlarda görülmeye değer bir şey yoktur, hiç bir şey. Oysa görülecek acılar vardır, görmemiz gereken ama gözümüzden uzak bazı şeyler olmaktadır. (Bachmann, bir seferinde “Hepimizin isteği görebilen kişiler olmaktır”, der. O da insanoğlunun gerçeği taşıyabilecek güçte olduğuna inananlardandır.) Birileri bir görebilse belki bir kıyamet kopabilir. Çünkü hiç bir şeyi görmeyişimizin bir nedeni vardır. Çünkü veba ve barbarlık geçmişte kalmıştır. Çünkü topluca iyileştirilmişizdir. Çünkü afyonumuz hiç patlamamıştır. Çünkü gözümüz bakirelerde ve meleklerde kalmıştır ve alıklaşmışızdır. Oysa biri karşımızda çırpına çırpına can çekişse, belki de ondan sonra şimdiye kadar olduğumuz gibi olmazdık. İşte Artaud’un umudu budur. Karşımızda çırpına çırpına ölmüş ve yine de bizden daha çok yaşamıştır çünkü en azından umudu ve yaşamı sonuna kadar taşımıştır. Uyanışımızı ve dirilişimizi bizden çok daha fazla planlamıştır. Ve sadece huzur içinde uyumamızı dileyen tanrılarımızdan çok daha fazla şey ummuştur bizden.

İşte biz bunu yadırgamışızdır. Bize rahatsız edici, delice, tekinsiz ve densiz gelen şey budur. Ve Artaud, evet, tüm o densiz lafları etmiştir ve hoşa gitmeyen o sesleri çıkarmıştır, ama adamı osurtana kadar sıkanların payını da teslim etmek lazımdır. Kaldı ki Artaud’un bize fazla ince gelen, ya da sadece fazla gelen estetiği –ki bir at sineği olmak yerine estetik bir vahşetten medet ummuştur- önümüze bir Vahşet Tiyatrosu koymuştur. Onu da zaten sadece bir kez koyabilmiştir. Bu vahşetin metafizik bir vahşet olduğu söylenir! Belki sürreal bir vahşet olduğunu söyleyenler de olmuştur. Oysa Artaud’un vahşeti rahatsız ediciliktir.

Cocteau “Toplum bizim gibileri ancak sanatta hoşgörür,” der, “ama ben hoşgörülmeyi kabullenemem.”

En azından, toplumun Cocteau’ya yaptığını Artaud’a yapmamış olmasıyla teselli bulabiliriz.

Gözde Genç, 2.5.2006


Les deux parties du documentaire “La Véritable Histoire d’Artaud le Mômo”, par Gérard Mordillat et Jérôme Prieur, réalisées en 1993.

‘Poète, homme de théâtre, acteur, Antonin Artaud (1896-1948) est l’auteur d’une oeuvre immense parmi laquelle Le Théâtre et son double, L’Ombilic des limbes, Le Pèse-nerfs, Le Voyage au pays des Tarahumaras, Van Gogh le suicidé de la société, Artaud le mômo… Le 26 mai 1946, après neuf ans d’internement dans différents asiles et pour finir à l’hospice de Rodez, Antonin Artaud revient à Paris, accueilli à la Gare d’Austerlitz par ses amis Henri et Colette Thomas, Jean Dubuffet et Marthe Robert… Arthur Adamov et Marthe Robert s’étant portés garants de sa vie matérielle, il vivra désormais à la Maison de Santé d’Ivry, sous l’autorité du Dr Delmas qui mettra à sa disposition un pavillon et le laissera entièrement libre de son temps et de ses mouvements. Nous voulons refaire avec les amis d’Antonin Artaud, ses amours, ses compagnons le chemin qu’il fit, retrouver dans leur mémoire les lieux qu’il fréquenta, refaire ses parcours entre le clinique d’Ivry et Saint-Germain-des-Prés, dans le Paris de l’immédiat après-guerre. C’est-à-dire que nous voulons retrouver la voix d’Artaud, son visage, sa présence, dans la voix, le visage, la présence de ceux qui l’accompagnèrent, et dont il a bouleversé la vie : Paule Thévenin, Henri Thomas, Marthe Robert, Anie Besnard, Jany de Ruy, Rolande Prevel, Henri Pichette…’


Elsa von Freytag Loringhoven (1874-1927)

Baroness Elsa von Freytag

1874 doğumlu Alman dada sanatçısı Loringhoven, New York, Greenwhich Village’de yaşadı, erkek dadacılar kadar adı duyulmasa da avangard ve çağının oldukça ötesinde işler üretti. Provoke etmeye ayarlı el bombası kadar güçlü şiirleri ancak 2011 yılında basılabildi. Diğer yazılarını da kapsayan bu derlemenin adı ‘Vucüt Teri: Elsa von Freytag-Loringhoven’in Sansürsüz Yazıları’ adını taşıyordu. Yazdıkları 1918’de dergilerde James Joyce’un yazıları ile yanyana basılıyordu ve Jean Heap onu ilk kadın dadacı olarak tanımladı. 1913 yılında bir Baron ileevlenerek Barones ünvanını aldı, yazıları kadar avangard fotoğrafları ile de ünlü olan Barones, Man Ray’e sadece poz vermekle yetinmedi, şu an kayıp olan ve jenital bölgeleri traş ederken çekilmiş olan kısa bir filminde de oynadı. Marcel Duchamp’ın R. Mutt adıyla imzalayıp 1917’da Bağımsızlar Sergisi’ne katmak istediği ‘Fountain’ çalışmasındaki ürinalın arkasındaki el de Barones‘e aitti. ‘Sound poetry’ denen dadacı şiirlerin ilk üreticilende de biridir. 20’li yıllarda parasızlık onu Avrupa’ya dönmeye zorladı. Almanya’da para kazanmayı umuyordu, ancak birinci dünya savaşının yıkımından beri toparlanamamış olan Almanya’da bunun imkansızlığını görüp Paris’e geçti. Durum orada da farklı değildi. Djuna Barnes gibi Amerikalı lezbiyen sanatçılar onu Amerika’ya geri aldırmaya çalışsalar da 1927’de Paris’teki evinde açık unutulan havagazından zehirlenerek öldü. Atina avangard film festivalinden Nina Veligradi’nin Ankara 4. Kuirfest için seçtiği flmler arasında gösterilen, Lily Benson ve Cassandra Guan adı sanatçıların 2013 yılında çektiği yönettiği ’The Filmballad of Mamadada’ ‘Dadaananın Şarkılı Filmi’ bu yüzyılın ilk dada sinema örneklerinden biriydi. Kült yayınlarının ‘Dada bakire bir mikroptur’ kitabında da Barones’in seçme yazılarına Türkiye’de ilk kez yer verildi.

Cemal Akyüz, 2015


GFX: Nils Bertho

’Bir Düzine Koktey— Lütfen’

Baroness Elsa von Freytag Loringhoven

Çeviri: Cemal Akyüz

Yok bana bakire lolipop – evet – yok
Muzumuz. İştahlı bir damağım var – Yerim
Onları hep – – – – — — — —
Selüloitten züppe boruları var—- her boyutta —
Şeytani bir şekilde bir babunun kıç rengine boyanmış .
Bir adam —-
Saçmalıktır!
Bir deste arzu ! İşte ürküten bu
Modern Amerikalı’nın sorunu
Ev konforu? Eksik serserilik
Aslında bakımlı olması gereken concona !
İşte başlıca sorun bu.
Vibratör var — — —
Nazlı yosmaoyuncağı ! ben erişkin bir bireyim
Oy verme hakkına sahip — — — cömertce payımı istiyorum
Hangardan – bebeğimizin cadı şabatı –
Iyon dikililitaş.
Radyo ne için — — Lütfederseniz?
Havva’nın oku ayıcıkları deler
Dikenli telin üzerinden.
Günde bir elma — — —
Gelecek — — —
Ha ! Ne zaman? Ben dil yutan bir yogi değilim.
İlerleme çok sevindirici —
Etkilemez beni –
Dürt onu –
Tekmele onu – –
Kışkırt onu – –
İt onu –
Yayınla — — — —
Şimşek çaktıran fikir bu !
S.O.S. ulusal kısaltmasıdır –
Neyin?
Nasıl reva görürüz
kalkmiş salıncağı
Pışş ! herhangi bir ibne şairin Freudcu göğsünde yeterince
Kimyasal var mı çekmek için
Kendini beğenmişliği. Kiralarız bir tane.
Lanet ! O değil de ! Sorun şu —-
Horoz kabarır aptalca !
Ah iyi !
Fransa’dalar — sıradaki hava—
Kutuplar — — — —
Onlara dalgalar yollamış — şeker gibi —
Valentinler —
Söyle beraber — — —
Vidalae!
Ah yıldırım !
Yılansı hava akıntıları — — —
Hııışşşşşşşşş ! Deler sözcükler
Sersemlemiş hissediyorum !
Bundan hoşlanıyorum. Oğlanların peşinden korkmuyorum
– Ama hakkım var
Derinden şok olmaya.
İşte biz böyleyiz – ama sen de boşlukları dolduruyorsun
Canım— Ben kuir değilim— sek istiyorum — —
Bir düzine kokteyl – lütfen — — — —

GFX: Nils Bertho

Barbarları Beklerken: Hayal Gerçek Ya Sen?

Barbarları Beklerken sayı: 12, 2022

Sunu:

Dayanışma sözcüğünün en kirli olduğu alan hangisi deseler, edebiyat deriz. Dayanışma, kolektif mücadele/müdahale pratikleri çıkar ilişkisi, reklam ve iktidar dışında gelişen, birlikte paylaşarak büyüyen bir süreçtir. Edebiyatçıların dayanışmadan anladıkları nedir peki? Hangi kitap eki’nde arkadaşın var? Şu edebiyat sitesinde tanıdığın editör var mı? Senin twitter takipçin çokmuş, şu benim kitaba da mı bir el atsan? Çok güzel şiir okuruz biz fotoğrafları. Bakın biz hem şiir okur hem şarap içeriz fotoğrafları. Bizim dayanışmadan anladığımız nedir? Melih Cevdet Anday‘ın dediği gibi “suçumuz edebiyat”tır. Biz her yerde görünmeyen isimlerle ortak bir alan yaratarak büyük bir suç işliyoruz. Her şeyin bireyselleştiği, hayatlarımızın her anının politikaya döndüğü noktada politikadan kaçanlara inat hayatın politikasını savunuyoruz. Duyar kasmak konusunda özel bir yeteneğe sahip olan edebiyat ortamı Hikmet Sami Türk vakası karşısında dil kilitlenmesi yaşadı. Biz buna hayat kilitlenmesi de diyebiliriz. Hayata bu kadar kör kalanın gözü neden görsün ki? Ha bir de aydın budalalığını entelektüel şurupla karıştıranlar var. Normalde aydının topluma şifa olması gerekirken geriye dönüp baktığımızda hastalarla karşılaşıyoruz. Haliyle budala budala olarak kalıyor. Dayanışma sahte bir fotoğraf karesine dönüşüyor ve bu fotoğrafta en silik, en iki yüzlü renk edebiyatçılara ait. Fotoğrafın sahteliğine inat sormak istedik: Hayal Gerçek Ya sen? Barbarları Beklerken’in 12. sayısı sizlerle…

“suçumuz edebiyat”

Yayına Hazırlayan: Dolunay Aker

Yayın Ekibi: Ferit Sürmeli, Dilay Kababıyık, Ömer Burçin Özkişi, Hakan Kaya, Dolunay Aker

Kapak ve Dizgi: Hakan Kaya

Okuma Bağlantısı: Barbarları Beklerken #12


Biz Burada Yokken Sanat ve Politika #1: Avangart Sanat

Sosyalist kültür ve siyaset platformu Laborans ve Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi’nin ortaklaşa hazırlayıp sunduğu “Biz Burada Yokken Sanat ve Politika” adlı programın ilk bölümünde Avangart sanat konuşuldu.


Laborans- Biz Burada Yokken Sanat ve Politika: Dadacılar, Sürrealistler ve Sanatın Özerkliğii

Sosyalist kültür ve siyaset platformu Laborans’ın Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi ile ortaklaşa yaptığı “Biz Burada Yokken Sanat ve Politika” isimli programın ikinci bölümünde “Dadacılar, Sürrealistler ve Sanatın Özerkliği”ni konuşuluyor.

Barbarları Beklerken: “yeni olanı yap!”


Gurbette Çınlayan Bir Şayir: Batuhan Dedde

killustration by erman

‘Kalbim dediğim

Evindir işte senin

Sen orada yaşarsın

Tarçın kokusu yayılır sokaklarıma

Saçlarını tararsın.’

Batuhan Dedde, yeni kitabıyla farklı bir dil deneyimini sunuyor hepimize. Kitabın akışı adeta bir ruhun pusulasını da okuruna sunuyor. Şairin, yazarın üzerinde durduğu benliği, cinneti, karanlığı, rüyaları adeta onun bir taraftan ruhsal fırtınalara diğer yandan tarihin derinliğe ve mitolojik göndermelere de zemin hazırlıyor. Antik dünyada karanlığın yaratılıştan önce geldiğine inanıyorlardı. Modern zamanlarda  “gece” sözcüğü ağırlığını hissettiriyor, sanki bireyselliğe ulaşmak için karanlığın ve de gecenin dünyasıyla yüzleşmek zorundadır günümüz insanı.


Batuhan Dedde- Beykent Üniversitesi RTS Öğrencileri ile Röportaj (2014)

‘Down the lengths of the Bosphorus runs two currents: One on the surface and the the other deep below They run in opposite directions. And here in the strait which divides the city into two lies the perfecf metaphor for the city. For its residents too push and pull each other in different directions, seemingly contradictorily but vital for tha other’s survival.’

Batuhan Dedde was born in Istanbul in 1987. He has published several books, including the poetry collection Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları, in 2013. His work brings together the sensibilities of the American Beats and the Turkish Second New.

Resource: Bosphorus Review of Books

‘Boğazin dibinden iki akıntı geçer ilki yüzeye yakın, diğeri çok daha derinden, birbirlerine zıt yönde akıp gider. Şehri ikiye ayıran bu boğaz ona en cok yakışan mecazın ta kendisidir. Zira bu şehrin sakinleri de birbirlerini farklı yönlere iter ve çeker. Tutarsız bir gayret gibi gözükse de hayatta kalmalarını sağlayan bu cekişmedir.’


Recluse

Batuhan Dedde

translated by Donny Smith

I come from a patriarchal solitude

I am the last hero remaining from a tribe whose reclusiveness extinguished it.

I run like a street dog after a dream that went too far

While all the conjurers are jumping off the tightrope I stretched across my heart.

God’s suffering drips on my face from the grayest of heavens

While a high-decibel symphony of separation claws at my ears:

The idiots call it rain.

I loved you in a way no human being should

I loved you with inhuman clarity and purity

I was so unrealistic I could have painted all the bloody tanks left over from the cold face of

                                           war with pink dreams

Leaving all this step-eroticism at the door of an orphanage;

Looking right into the eyes of the greatest sufferings, and those sufferings’ good credit;

With the apprehension of an excommunicated Catholic;

Against all religious duties and the Prophet’s teachings, I loved you.


Saltuk Erginer & Seni Görmem İmkansız ‘Yalnız’ca’ 2013

Hep sevmekten kaybettim ben, Hep severek kaybettim. İçimi eze eze, avuçlarımı tutuştururcasına… Eğer şahitse şu kentin asfaltlarına düşen yağmur damlaları, Suyun intihar ettiğini düşündün mü hiç? Ben bu kente ne zaman ayak bassam bir başıma, Ağaçlar, yapraklar bile yalnızlığı öğretiyor, Yalnızlığın lisanını konuşuyor; “Yalnızca.” Yalnızca, salınıyor dallar Yapraklar yalnızlık kanamış, ölüyorlar, Sonbahar bahane…

Blood of a Poet: Batuhan on instagram live

Münzevi

Batuhan Dedde

Ataerkil bir yalnızlıktan geliyorum

Münzevilikten helak olmuş bir kavmin

Kalan son kahramanıyım.

Çığırından çıkmış bir hayalin arkasında koşarken

                                                                     sokak kopekleri gibi

Kalbimde gerdiğim telden aşağı atlıyor bütün hokkabazlar

Tanrının acısı damlarken yüzüme göğün en grisinden

Yüksek desibelli bir ayrılık senfonisi kulaklarımı tırmalıyor;

Aptallar yağmur diyorlar.

Bir insana yakışmayacak şekilde sevdim ben seni

Bir insana yakışmayacak kadar duru ve net

Savaşın soğuk yüzünden kalan kanlı tankları

Pembe düşlere boyayabilecek kadar idealisttim

Bütün üvey erotizmleri bir yetimhanenin kapısına bırakarak

Tahsili yüksek acıların gözünün içine baka baka

Aforoz edilmiş bir Katolik kaygısıyla

Farzlara, sünnetlere aykırı sevdim ben seni.


Sanatçılar, şairler, yazarlar, yaratıcı süreçler için kolektif bilinç dışında kök salmış zihinsel ve yaratıcı formları kullanırlar. Sanatsal yaratım sürecinde bu zihinsel imgeler zihnin bilinçli katmanlarına ulaşır ve yapıtı ortaya çıkartır.

“Yazık Yenilenlere” kitabı çok zor bir yaşam deneyiminden süzülerek biçim bulmuş. “Corona” ve “karantina” günlerinin şiire, sanata, edebiyata nasıl yansıdı sorusunun da bir nebze yanıtıdır bu kitap. Tüm zorluklara rağmen “umut” sözcüğünün örtülü biçimde de olsa şairlerin yüreğinden yükselmesi önemlidir. Özellikle günümüzün kritik dünya koşullarında ve insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan Corona denen bir olguyla yüzleşmede umudun yeri, insanı ve insanlığı kurtarabilecek tek ışık penceresidir. Umut ise, şiirin, öykünün, sanat yapıtlarımızdan başka bir şey değil. Batuhan Dedde’nin zengin dili, bakış açısı ve şaşırtıcı derecedeki yaratıcılığı okuruna yol fenerdir.

“Terk edilmiş tren yollarında yürüsem,

Yaban otları bileklerimi yaralasa

Pardon, desem, kimse var mı?

Kim olduğu fark etmez

Sarılan şeytan da olsa…”

Batuhan Dedde


Batuhan Dedde ‘Yazık Yenilenlere’ 2022

Simurg Art


Şiir, Zen ve Ekoloji: Nedircik Yayınları

Yazılar, Şiirler

Nedircikler’den Haberler

Nedircikler hayatına 2015 yılında web üzerinden yayımlanmak üzere tasarlanmış kişisel bir yayıncılık mecrası olarak başladı. Beş yıl boyunca ekoloji alanından Zen Buddhacılık ve Tao’ya, şiirlerden radikal politik metinlere pek çok çeviri ve telif yazıya ev sahipliği yaptı. Ancak yıllardır süren bir özlemle, yayıncılığın en doğrudan yolunun nasıl olabileceğinin arayışı içindeydi. Kadim Çin köy matbaaları örneğindeki gibi zanaatkârca kendi kâğıdını yapanların bu kâğıtları Yol’un özünü taşıyan şiirler ve metinlerle buluşturduğu bir yayıncılık yolu ahir zamanda mümkün müydü? Dolayımdan olabildiğince azade, her şeyi doğrudan kendin yaparak, her şeyde olduğu gibi yayıncılığın da endüstrileşmesine sessiz sakin kafa tutan bir “Yavaş Yayıncılık” olabilir miydi? 2020 yılının sonlarında bu düşüncelerle ilk kâğıtlar yapılmaya başlandı ve Nedircik Yayınları doğdu.

Max Caffard ‘Zenarşi’ Nedircik Yayınları

Geri dönüşüm kâğıtlarının yanı sıra ellerimizle yetiştirdiğimiz ve doğadan topladığımız bitkilerin lifleri de bin bir emekle kâğıda dönüşüyor. Türlü bitkiden mürekkepler elde ediliyor. Nedircikler atölyesi adeta bir simya atölyesi gibi çalışıyor ve tüm bunlar en nihayetinde zihnin ve gönlün simya evinden çıkma sözlerin büyüsüyle buluşarak el yapımı kitaplara, defterlere ve baskılara dönüşüyor. Her kitapçık sınırlı sayfa sayısında oluyor ve sınırlı adette (50-100 adet arası) basılıyor. Bunların beraberinde Nedircikler elektronik kitapları, sesli yayınları ve gelecekte olası başka ifade biçimleriyle de yayıncılığın her alanında başka türlü bir söz üretmenin gayretini gösteriyor.


Kültürhane: Haiku Ninenin Ekolojik Hayatı

Kalemle, kâğıtla, yazıyla, çevirilerle ve çoğunlukla doğanın bağrında geçen bir ömrün semeresi Nedircik Yayınları. En dolaysız, en doğrudan tecrübenin, köklerin ve kaynağın arayışında bir yolculuğun hem yolcusu, hem taşıtı hem yolun kendisi biraz bu macera. Yavaşlayarak, yaşamın kendi ritmine uyan adımlarla talim ederek düşlerin ve gerçeğin patikalarını; kelimelerin ve şeylerin, mürekkebin ve liflerin hakkını vererek, SÖZ’ün gerçekten de YOL olduğu ve insanın YOL’la bir olduğu bir yaşamın izinde bir seyrüsefer. 

İnan Mayıs Aru ve Nedircik Yayınları

YOL’umuz hep açık

SÖZ’ümüz hep özümüz olsun. 


Metal ve Işıklar Şehri

Another World

Pantera, ileri baktı ve alev alev bir gökyüzü gördü ama bu bir ateş falan değildi, parlak bir bulut gibiydi ya da daha ziyade havada asılı kalmış floresan bir ışık lağımı sathı. Çantasının içinde nfumbe1 alarm sinyalleri yolluyordu. Hemen altındaki uçsuz bucaksız şehir yüksek, marazi ışıklara doğru sere serpe uzanıyordu. Pantera, yıldızların olmadığı bir gökyüzünü daha önce hiç görmemişti.

Işıkların haricinde şehirden bir gök gürültüsünü andıran ciyak ciyak tınlamalar ve gürültüler de geliyordu. Pantera dürbünle baktığında şehrin devasa bir metal yayılımı olduğunu gördü. Eğilip bükülen metal her yere sarmaşık gibi sarılmıştı ve çığlık atıyordu. Şehir canlıydı. Belki bir zafer çığlığı, belki de acı bir çığlık. Belki üstünde asılı duran göğe kendini sunuyordu belki de ona sayıp sövüyordu. Nfumbe de çığlık atar gibiydi: Pantera’ya burası bir ölüm diyarı diyordu.

Palero rayado, yani bir mayombe rahibi olarak geçen koca bir ömür Meksikalıyı bu sahneye hiç hazırlamamıştı. Kendininkinden daha güçlü bir büyü vadinin üstünde bir karaltı gibi asılı duruyordu. Tepeden toprak ve metal tanrısı Ogun’a sessiz bir ricada bulundu ama aktarım kesintiye uğruyordu. Çok fazla ışık vardı.

Önceki günler ve gecelerde at sırtında yolculuk ederken Pantera doğadan bir uyarı almış ve hayal avına çıkmıştı. Varmadan iki gece evvel ufkun ardından çıkan bakırımsı bir ışık huzmesi görmüştü. Bu, Şehir’di.

İşverenleri ona Şehrin aydınlığının üçte birinin göğe atıldığını söylemişlerdi. Büyük bir enerji israfı, kötülüğe sunulan bir kurban; sanki vadinin üstündeki gök, kanla beslenen bir nganga’ymış2 gibi. Her yıl iki milyar dolar, yıldızları saklamaya harcanıyordu. Sekiz milyon ton karbona eşdeğer. “Ve bu hep daha kötüye gidiyor,” demişti Doktor Sladek, “kim bilir döndüğümüzde şehir ne hale gelmiş olacak…”

Ertesi gün, şehre daha on mil yol varken, atın toynakları on santim derinlikte bir çeşit balçığın içinde bitap düşmüştü. Pantera ne olduğuna bakmak için yere atladı: çürüyen milyonlarca ölü kuş. Göç esnasında ışıklar yüzünden yollarını şaşırmış ve korkunç bir şey tarafından öldürülmüş gece kuşları.

Sladek ona bu durumu açıklamıştı: “Şehrin parıltısı biyolojik ritimlerine müdahale ederek pek çok hayvan türünü tehdit ediyor. Gece kuşları, ayla yıldızlar sayesinde yollarını buluyorlar. Bazen koca bir sürü aşırı aydınlatılmış binalara, kulelere, ticaret merkezlerine çarpıyor ya da dermansız kalıp yere düşene dek etraflarında dönüp duruyor… Deniz kuşlarının durumu daha da beter: biyoluminesant planktonlarla beslenen türler tümden yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Şehrin ışıkları yiyecek arayışlarına mani oluyor. Deniz kaplumbağalarının ürediği sahillerde yeni doğan yavrular denize doğru gitmektense arkalarındaki ışığın cazibesine kapılıyor ve bu da onları Şehre ve kesin ölüme götürüyor. Her gece her sokak lambasının etrafında yüzlerce böcek ölüyor. Milyonlarca böcek ışıkların cazibesine kapılıyor ve diri diri yanıyor ve bu da ekosistemden geriye her ne kalmışsa onu muazzam bir biçimde etkiliyor. Böcekçiller yiyecek bir şey bulamıyor ve yeni bölgelere göçüyorlar. Ama belli ağaç parazitlerini kontrol altında tutan da gene aynı böcekçiller. Uzun vadede bu domino etkisi felakete davetiye çıkarıyor. Ağaç kalmayınca metaller hiçbir engelle karşılaşmadan çoğalıyor. Her tarafa yayılıyor ve her şeyi kaplıyorlar”.

Pantera tüm bu imgeleri kelimesi kelimesine kabul edemese de Şehrin bir canavar, habis bir güce sahip zalim ve çirkin bir yaratık olduğunu anlamıştı.

“Dahası,” diyordu Sladek, “bazı araştırmalar gösteriyor ki aşırı gece aydınlatması melatonin salgılanmasını engelliyor ve bu da meme kanseri riskini arttırıyor”.

Pantera melatonin hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve kaplumbağalar da pek umurunda değildi ama yıldızlara dair çok şey biliyordu. Reglas ayinlerinin çoğu gökkube altında yapılmak zorundaydı. Onun dininde sırf göğün zapt edilmesi bile müsamaha gösterilemez bir işti.

Yine de aklında soru işaretleri vardı: “Duyduğuma göre dünyanın pek çok şehrinde ışık kirliliğine dair yasalar yapıyorlarmış ve bu sorunun farkında olan pek çok insan da varmış. Benim güçlerime ne diye ihtiyaçları olsun ki?”

Sladek’in yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi, “Şehri gördüğünde Bay Pantera, sorunun iyi niyetli yasaların çok ötesinde olduğunu fark edeceksin. Şehir’de artık yasa falan yok. Daha üstün bir gücün müdahalesinin gerekli olduğuna inanıyoruz.”

Acaba karanlığın ruhu, endoki’yi mi çağırmalıydı bu koca turuncu parıltının güçlerini bozguna uğratmak için? Yoksa başka türlü bir yol mu seçmeliydi? Deri çantasının içinde duran, Prenda’nın bir parçası olan ölü kafatasına, nfumbe’ye danıştı. Sordu ve etrafına bakındı. Bakışları, atının hâlâ ölü kuşların kalıntılarıyla dolu toynaklarına takıldığında, ölüler ona açık seçik bir umut ışığı sundu. Prenda’ya ışıklar tarafından öldürülmüş hayvanların kemiklerini eklemesi gerekiyordu. Bu hayvanların ruhlarını, binlerce ruhu geri çağırmak üzere. Cesetleri her taraftaydı.

Pantera yere çömeldi ve ellerini balçığa daldırdı. Özenle minik kemikleri ve kafataslarını çıkarıp temizledi. Düzinelercesini düz bir kayanın üstüne yerleştirdi. O uğraşıp dururken metalin feryadı yeniden göğe yükseldi, bu kez daha da güçlü. Pantera’nın tecrübesine sahip bir palero’nun bile dikkati dağılabilirdi. Nfumbe’den yardım istedi ve o da onu yatıştırdı.

Minik kemiklerden yeterince topladığına ikna olduğunda onları bir taşla öğüterek toz haline getirdi. Çantasını açtı, nganga’yı çıkarıp kayanın üstüne yerleştirdi, birleşimden bir kaç öğeyi çıkarttı ve hepsinin etrafına ve aralara tozu serpiştirdi. Sonra ayağa kalkıp orishalara yakardı.

Bir anda toprak canlandı ve balçık binlerce kanat çırpışıyla sarsıldı. Topraktan yayılıp, her tarafa yayılmış çürüyen cesetlerin sathına ulaşana dek millerce genişleyen bir dalga haline geldi.

Topraktan muazzam bir sürü havalandı; Şehrin üstünde bir örtü oluşturup onu büsbütün kaplayarak göğe ağan ışığı kapatan binlerce uçan ruh. Pantera, metal feryadı daha da güçlü duydu; feryat, bir hırıltıya, astımlı bir soluğa dönüşene ve nihayet durana dek.

Kuşlar yeniden havalandı ve geceye karışarak uzaklara uçtular. Metal sessiz, kımıltısız kalakaldı. Şehir, hâlâ hayatta olduğuna hayret eden biri gibi ihtiyatla nefes alıyordu sanki. Üzerinde, gök karardı ve bir kez daha yıldızlara boyandı. Tam ortada Samanyolu’nun bir ucu görünüyordu. Pantera, bunun tıpkı milyonlarca kuşun ruhundan oluşan kozmik bir çamura benzediğini düşündü.

Wu Ming 1 / Çeviri: İnan Mayıs Aru

Üstad Valerio Evangelisti’ye ithaf olunmuştur.

Pantera, Valerio Evangelisti’nin, Metal Hurlant (Einaudi 1998), Black Flag (Einaudi 2002) ve Anthracite (Mondadori 2003) kitaplarının baş kahramanıdır.

Sayfada kullanılan İllüstrasyon Éric Chahi ‘Another World’ oyunundan alıntıdır.


  1. Nfumbe Kongo kökenli bir Afro-Küba sözcüğü. Hatırı sayılır bir interaktif ağ içerisinde dünyevi ilişkilere dahil olan ruhlar için kullanılır. Ataları tanımak ve onlara itibar etmek pek çok Afrika, Asya ve Amerikan yerlisi halkların kadim ilkelerinden biridir. Nfumbe kavramı değişen bir modern çevreye uyum sağlayan geleneksel manevi bağlarla ilişkildir. ↩︎
  2. Nganga toprak, dal parçaları, kemikler, bitkiler ve diğer kutsal nesnelerle doldurulmuş kutsal bir kazan, su kabağı ya da kil çömlektir. Palo Mayombe dinsel pratiğinde merkezi bir yeri vardır. Nganga (Prenda ya da cazuela da denir), aynı zamanda ölülerin ruhlarına ve Santeria/Candomble dinlerindeki Orishalara eşdeğer sayılabilecek güçlü ruhlar olan Nikisilere ev sahipliği eder. Prenda genelde Nikisi’yi temsil eder ve bu iki sözcük zaman zaman birbirinin yerine kullanılır. Ancak tam olarak erginlenmiş bir Palero/Palera bir Nganga/Prenda sahibi olabilir. Bir Prena’ya sahip olmak kişiye kendi Manansa ya da Palo Evi’ni kurma imkânı verir. Farklı Nkisileri barındıran pek çok Nganga’ya sahip olmak da yaygın bir durumdur.

    Bir nganganın içerebileceği öğeler: dal parçaları; kemikler (hayvan ve insan); deniz kabukları ve taşlar; mezarlık toprağı; kumaş; kutsal bitkiler; nikisileri temsil eden tahta heykelcikler; oyuncaklar, kelepçeler, silahlar gibi sembolik eşyalar; haçlar ya da çarmıhlar; mıknatıstaşları; bilyeler, atnalları, çiviler, zincirler gibi metal eşyalar vs. ↩︎

Söyleşi: Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’

Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021

Dünyayı Güzellik Kurtarmayacak!

Uzun bir zaman boyunca adına yeraltı denen edebi tür hakkında çalışmalar ve okumalar yaptım. Dünyada ve Türkiye’de bu türün gelişimini seyre koyuldum. Bu akımın motivasyon kaynaklarını kavramaya çalıştım ve bazen bunun kaynaklarına kendi hayatımda rastladığım da oldu. Yeraltının ana hatlarından bahsetmek zor olsa da ortak bir tavrı sahiplendiği apaçık ortada bence. Türkiye’de yeraltı edebiyatının çıkışı romanlarla oldu, dersem yanlış olmaz, fakat bu edebi dünya kavrayışına şiir ve öykü türlerinde rastlamak da mümkün.

Yaşadığımız coğrafyada bu seçenekler çok az tabii ve bu alana yatkın olanların Benim Kanım’la çarpışmaması olanaksız. Bu rastlantının bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Sizleri de rızanızı almadan bu rastlantı sıçramasına davet ediyorum. Şişirilmiş üfürükten edebiyat oyunlarının karşısında duran yazarlara hayranlık duymayı kozmik bir borç sayıyorum. Hâkim Bey’in dediği gibi “Yaşam tarzı değil yaşam edinin!’ Başlayalım o halde, Gökhan Gençay anlatsın.

Taylan Onur: Merhaba Gökhan Gençay. Okurlar sizi Benim Kanım isimli kitabınızla tanıdı, lakin bunun dışında yıllardır altkültürlerle ilgili olduğunuzu, bu konuda pek çok metin kaleme aldığınızı da biliyoruz. Benim Kanım’ı çıkar çıkmaz okudum. Eseriniz bende teke tek bir kavgada dayak yemenin neden olduğu gurur kırılmasına yakın bir his yarattı. Türkçede yazılmış bundan daha sert bir eser olduğunu düşünmüyorum. Kitabınız sizin için ne anlam taşıyor? Topluma atılan bir yumruk diyebilir miyiz?

Pozitif yorumlar için teşekkür ederim. Bana sorarsan, Benim Kanım, tam manasıyla sert bir kitap değil. Aksine, çok daha sert ve yıkıcı vurgularla işlenebilecek konulara mümkün mertebe yalın ve “ılımlı” yaklaşmaya çalıştım. Yazar sıfatıyla altını çizmem gerekirse, kitaptaki karakterleri ve karşılaştıkları durumlara verdikleri tepkilerin çoğunu desteklemiyorum. Zayıflıkları, çaresizlikleriyle var oluyorlar Benim Kanım’daki karakterler. Bu arada söz konusu karakterlerin hepsinin erkek olması ve benzer sorunlardan mustarip olmaları öyküler arasında bir paslaşma hali de yaratıyor. Hepsi maddiyata takıntılı bir kültürden kaçmak istese de aldıkları tavırlar manasında çoğunun pozisyonunu onaylamıyorum, attıkları adımları yanlış buluyorum. Yegâne empati kurduğum karakter, yaşadığı varoluşsal bunaltıya eylem yoluyla müdahale etmesi hasebiyle “Hiç”in kahramanı, zaten kitapta en sevdiğim öykü de o açıkçası.

Ters Adam Gökhan Gençay

Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada.

Şunu da belirteyim ki, Benim Kanım rahatta, evde veya ofiste kıçını devirip otururken ortaya çıkmadı. Sokaklarda işsiz güçsüz flanörlükle iştigal ederken, çaresizce saatlerimi geçirmek zorunda kaldığım kafelerde okumaktan usanıp bilgisayarı önüme açıp yazmaya başlayınca kafamda belirdi öykü ve karakterler. Alışıldık profesyonel hazırlık aşamaları da söz konusu değil, metnin ruhunu korumayı önemsediğim için üzerinde oynama yapmayı da reddettim; hepsi neyse odur, eksiğiyle gediğiyle yazarken ne hissediyorsam onu yansıtıyorlar. Beni sorarsan, hâlâ o sınırda yaşıyorum, daha doğrusu soluk alıp vermeye devam ediyorum, çünkü bu mahkûm kılındığımıza hayat denmez.

Kitap yayımlandığında, “Nedir bu?” diye soranlara kısaca şöyle tanıtmıştık, onu sizinle de paylaşayım:

Benim Kanım, kalbi kırıklara, kaçıklara, dünyaya karşı öfke biriktirenlere, var olana uymayanlara, her yeni güne “Acaba şimdi kahve mi içsem, yoksa intihar mı etsem?” seçeneklerini ciddi ciddi değerlendirerek başlayanlara, deli olarak kodlananlara, değerlerini hiçlikten çıkaranlara hitap eder. Yalnızlıktan hamamböceğiyle arkadaşlık edenlerin, iş denen kölelik çukurunda ruhunu yitirenlerin, “dost kazığı” yiyenlerin, kendini kaybederek kendini bulmaya başlayanların, oyuncak tabancayla bankaya dalanların öykülerini içerir.

Diğer yandan, evet, kitap benim açımdan hayatı yaşanmaz kılanlara, varoluşumuzu değersizleştirenlere, emir ve talimatnamelerle hayatı şekillendirmeye yeltenen otoritelere, birilerinin sistemin çarklarının güzelce dönmeye devam etmesi için koyduğu kariyer, toplumsal saygınlık ve kurumsal uyum gibi “adam olma” kriterlerinin şekillendirdiği hâkim kültüre kelimeler aracılığıyla atılmış bir yumruktur. Bu yumruk içine hapsedildiğimiz çirkin dünyanın sahiplerini nakavt etmeye yeter mi? Hiç sanmıyorum! Ama şundan eminim ki, tarihin en güzel sayfaları mağlup olarak kodlananların muazzam jest ve eylemlerini içerir. Tek başına kaldığı barikatı terk etmeyenler, idam sehpasını kendisi tekmeleyenler, kalabalıklar tarafından linç edilirken son gücüyle ayağa kalkanlar unutulmaz; en çok parası olanların, en güzel evlerde yaşayanların adları ise kimsenin aklında kalmaz.

Sık sık tekrarlıyorum, Benim Kanım, metin olarak politik manifesto işlevi üstlenmez, yol ve yöntem önermez, çare sunmaz. Benim Kanım’da yer alan öykülerde tekno-endüstriyel sistemin izolasyon boyutuna varan bir yalnızlığa, çaresizliğe ve yabancılaşmaya mahkûm ettiği alt orta sınıf erkeklerin yaşadıkları, hayal ve gerçeklikleri mevcut. Onların -dolayısıyla bizim-sürüklendiği/sürüklendiğimiz büyük çöküşün ruhsal dışavurumlarına odaklanmaya gayret ettim. Taklidin taklidinin altın çağını yaşadığı bu dünyada, yalandan ibaret bir söylem düzeninde varoluşa içkin anlam arayışının nafileliğine işaret ettim gücüm yettiğince. Tabii, özel olarak vurgulamalıyım ki, kitap sadizm, şiddet, intihar girişimi ve had safhada depresyon içeriyor, dolayısıyla siyaseten doğruculuğu ilke bellemiş cici çocukların bünyesine hiç uygun değil.

Benim açımdan yegâne önemli kriter, gerçek hislerle, gerçek düşüncelerle ve gerçek acılarla dolu olup olmaması. Bu konuda sınıfı geçtiyse gerisini umursamıyorum.


Cleon Peterson ‘Med City’ 2014

Bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir!

Yayımlandığından günümüze kitaba nasıl tepkiler geldi?

Benim Kanım’ın herhangi bir tanıtımının, reklamının, hatta çıktığını haber veren bir duyurusunun yapılmadığını biliyorsun zaten. Anaakım yayınevlerinin bazılarının metnin akışına müdahale etmek istemesi ve seçtiğim estetik formu kabul etmemeleri üzerine bu konuda herhangi bir zorluk çıkarmayacak butik bir yayınevi bastı kitabı. Kitaba destek veren uluslararası underground illüstratör kardeşlerimizin çizimleri bu sayede karşınıza gelebildi. Erman Akçay’ın hazırladığı muhteşem kapakla basılması da bu seçimin bir diğer kazancı. Kayıplara gelirsek, demin de dediğim gibi, yayınevi cephesinde kitabın herhangi bir duyurusunun bile yapılmaması, Benim Kanım’ı bir çeşit “korsan kitap” havasına büründürdü. Şu ana kadar beğenen, ilgi duyan insanların kulaktan kulağa birbirine aktarmasıyla kitabın adı duyuruluyor, bundan başka bir kanalımız yok açıkçası.

Buna rağmen punkların, skateboarderların, üniversiteli gençlerin beğeni dolu mesajlarını alıyorum; okunsun diye kitabı metro vagonunda bırakanları, alıntılar paylaşanları, elinde kitapla fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşanları görüyorum. Geçen gün Kadıköy’de kitap kapağının stencil olarak duvara işlendiğini de gördüm ve çok şaşırdım. Velhasıl, Benim Kanım, kitapla içerik ve biçim açısından bağ kuranlar tarafından içtenlikle sahipleniliyor. Diğer yandan, yıllarca çalıştığım dergi ve gazetelerde tanıştığım, hukukum olan yazarlar, editörler ve “tanınmış simalar” tarafından bilinçli biçimde görmezden geliniyor! Kendi camialarına mensup birileri Cin Ali seviyesinde bir metin kaleme alsa yere göğe sığdıramama yarışına giren bu zat-ı muhteremler Benim Kanım’ın adını bile anmıyor. Hani tek satır eleştiri bile yazsalar, hatta beğenmedik deseler, samimiyetlerine inanacağım da, bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir! Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada. Yani, bizim yaptığımız aslında akıntıya karşı kürek çekmeye denk düşüyor.

“Güzel ve yalnız ülkemizde” herkes işini biliyor aslında. İşi bilmek, iş bitirici olmak sadece kapitalistlere ve patronlara mahsus bir ayrıcalık değil artık. Yazdığı kitaplarla üne kavuşan ihtiyar ve çirkin erkek yazarlar, kazandıkları bu şöhreti yazdıklarına hayran genç kadınlardan cinsel açıdan faydalanmak için kullanmayı biliyor. Şöhrete kavuşmak isteyen kadın yazarlar, kitaplarını bastırmak için popüler ve yaşlı erkek yazarların evlerine gitmeleri gerektiğini, orada kurulan bağlantıların yayınevlerine dosya gönderilerek kesinlikle kurulmayacağını biliyor. Yayınevlerinde editör olarak işe girmek isteyenler derebeyi misali koltuklara kurulmuş yayın sorumlularına yaltaklanmadan o kapılardan içeri adım dahi atamayacaklarını biliyor. Hasbelkader entelektüel alanda söz sahibi olmayı başarmış bütün erkekler, genelde çirkin ve vasıfsız olmaları nedeniyle, yanlarında çalışan olarak sadece kadınları görmek istiyor; kadın editörlerden, kadın asistanlardan bir ordu kuruyorlar. Çünkü koltuklarının onlara verdiği gücü kullanmadan herhangi bir kadınla ilişki kurma şansları olmayan zavallılardan mürekkep hepsi! Lakin onlarla çalışan kadınlar da ulaştıkları mevkilere mesleki becerilerinden ziyade kadın oldukları için ulaştıkları gerçeğini itiraf etmiyorlar. Yayın dünyasında erkeklerin çoğuna kapanan kapıların niye kendilerine sonuna kadar açıldığını sorgulamıyorlar. Velhasıl, alanın da, verenin de razı olduğu bir oyun oynanıyor yıllardır. Olan bizim gibi “işini bilmeyenlere” oluyor sadece!

Hem kendi deneyimlerim hem de bilfiil içinde yer aldığım dönemde yaptığım gözlemler neticesinde şunu net biçimde anladım ki, Türkiye yayın dünyası istisnasız olarak yaratıcılık ve zekâdan yoksun, esnaf zihniyetinin, ahbap çavuş dengelerinin hâkim olduğu bir çukurdur. Bu dünyadaki en temel kural, “Sen benim kıçımı yala, ben de seninkini yalayayım,”dır. Onun için bu topraklarda hakiki, özü ve sözüyle bir yazarlara rastlanmıyor artık.


Brutus – War (live in Ghent)

Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!

Kolayca sevmek varken neden nefret kuşanıyorsunuz dünyaya karşı? Topluma uyum sağlamakta kötü olan ne var?

Topluma uyum sağlamak, başlı başına özgürlük ve özerklik hedefinden vazgeçmektir. Toplum adını verdiğimiz ilişkiler sisteminin temeli iktidar arzusuna dayanır, bireylere sosyal roller ve kurallar dayatılmadan da toplum var olamaz. Nitekim özgürlük ruhunun serpilip gelişmesinin önündeki en büyük engel bu kurallardır. Dolayısıyla toplumla, toplumun sürekliliğini garanti altına alan değer ve geleneklerle mücadele etmeden bir adım yol alamayız.

Valla, açıkça söylemem gerekirse, dünyada sevecek çok az şey kaldı. Zaten sevdiği şeyleri araştırmaya girişen herkesin nefret ettiği şeylerle karşılaşacağına ve birinin diğerine ulaşmayı engelleyeceğine inanıyorum. Yaşadığımız dünya herkesin herkesten nefret etmesi üzerine kurulu. Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan; çocuklar ebeveynlerinden, ebeveynler çocuklarından; yoksullar zenginlerden, zenginler yoksullardan; güzeller çirkinlerden, çirkinler güzellerden; akıllılar aptallardan, aptallar akıllılardan ölesiye nefret ediyor ve işin kötüsü herkes haklı.

Ayrıca şu hayatta bir insan sevdiklerinden, dostundan, yoldaşından, sevgilisinden (hepsinin önüne eski sıfatını koymayı unutmayalım) benim kadar kazık yediğinde motorunun çalışmaya devam etmesi için kullanabileceği tek yakıt olarak nefret kalıyor geriye. Benim Kanım’ın kapağında Love and Hate (Sevgi ve Nefret) dövmesinin mevcut olduğu yumrukları kullandık ama gerçekte-metafor değil hakikaten- benim her iki elimin parmaklarında da Hate (Nefret) dövmesi var.

Geçenlerde yazmıştım: Beyaz solculara göre nefretten sadece faşizm türeyebilir. Öyle bir ihtimal mevcut, tabii ki. Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!


Jeremy Profit ‘Darty Cheval Eventré’ 2005

Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.

Altkültürün tüketim aracı olması hakkında neler diyebilirsiniz? Yani bir altkültürün tanınır olması iyi mi, kötü mü?

Guy Debord’un ustalıkla tarif ettiği Gösteri Toplumu, bir dönem egemen kültürün karşısına dikilmiş, ona meydan okumuş alternatif kültürel akımların zamanla sisteme içkin kılınması, hatta tüketim nesnesi haline getirilmesi üzerine kurulu. Bu nedenle yıkıcı ruhu sürekli teyakkuz halinde tutmayan her altkültür, bir aşamadan sonra gevşemeye, sistemin normlarına dahil edilmeye mahkûm. Punk’ı düşünelim mesela. 80’lerin başlarında sokağın, uyumsuzluğun, var olanı reddedişin şiirsel estetiğini yansıtan punk, büyüyüp geliştikçe Sex, Drugs and Rock’n Roll dejenerasyonunun bir parçası haline geldi ve hedonizme, uyuşturucu kültürüne teslim oldu. Onun içinin boşaltılmasına isyan edenler hardcore altkültürüyle direniş fitilini ateşledi. Yani, demem o ki, herhangi bir altkültürün sonsuza kadar sistem karşıtı bir misyon üstlenmesi imkânsız. Hepsinin bir son kullanma tarihi var ve ayakta kalanların nostaljik duygularla oyalanmayı bir tarafa bırakıp yeni olanın, eskinin zaaflarını ve çürümüşlüğünü aşanların yanında saf tutması gerekiyor. Bitmeyen bir bayrak yarışı olarak tarif edebiliriz bu durumu.

Bir öykünüzün sinemaya uyarlanması istense hangisini seçerdiniz? Bence hepsi oldukça sinematografik ve kültürel sabotaj içeriyor.

Teşekkür ederim. Şu ana kadar okurlar tarafından en çok ilgi gören, “Keşke devam etseydin, roman formunda ilerleseydin,” denilenler “Şövalye” ve “Barok Seven Hamamböceği”. Fakat en başta da belirttiğim gibi, benim için “Hiç”in yeri ayrı, onun peliküle aktarılmasından memnun olurdum.


‘Gerçeklik Bir Hayaldir’ détournement by Gökhan Gençay x Erman Akçay / İst.Fest 2014, İstanbul

Okunmasını önerdiğiniz yazarlar var mı? Benim Kanım’ı okumamış birinin dayak yemeden önce antrenman yapması gerekir, diye düşünüyorum.

Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.

Chuck Palahniuk’u, Irvine Welsh’i, Bret Easton Ellis’i, Tibor Fischer’ı saymama gerek yok sanırım, eserleri üzerine defalarca yazdım çünkü. Boris Vian’a, Amy Hempel’a, Albert Camus’ye, Henry Miller’a, J.D. Salinger’a, Paul Nizan’a, Jack Kerouac’a, J.G. Ballard’a hayranım. Philippe Djian’ı, Erlend Loe’yü, Linda Boström Knausgaard’ı, Elfriede Jelinek’i ve Tim Winton’ı da seviyorum. Metni belagat ve tasvire boğup olay örgüsünü umursamayanları, “büyük büyük” yazmaya çalışıp okurun ağzına sıçanları, eylemsiz karakterler yaratanları sevmiyorum. Anlatabilmişimdir umarım.

Müzik, sinema, edebiyat alanlarında yıllardır itinayla en aykırıları, uyumsuzları ve yıkanmak istemeyen çocukları bulup tanıtmaya çalıştığınızı görüyorum. Bu hususta edindiğiniz bilgi ve deneyimleriniz nelere mal oldu?

Esasında özel bir çaba gerekmiyor bunun için. Herkes kendine yakın olanı, kendini ait hissettiklerini öne çıkarır, sevdiklerinin sevilmesini ister. Üzerine söz söylediğim isimlerle aynı kaderi sahipleniyor, aynı rotada yürüyorum, onun için onlar bana dışarıdan birileri gibi gelmiyor, ait olduğumuz kabilenin asli özneleri hepsi. Sınıfsal ve kültürel yönlerden de ortaklığımız söz konusu. Benzer acıları çekiyor, aynı sorunlarla boğuşuyoruz.

Bu rotadan ilerlemenin bir faydasını gördüm mü? Tabii ki, hayır! Sefalet, sıkıntı, yokluk… Gelen her günün bir öncekinden daha kötü gelişmelere gebe olmasına alıştırıyorlar insanı. Onuruna, değerlerine sahip çıkmak ve bir çeşit Bushido (Samurayın Yolu) ahlakıyla var olmaya çalışmak kolay değil. Üstelik çevreniz kendini satmayı marifet bilen, -miş gibi yapıp rol keserek parsa toplamaya çalışan aşağılık insanlarla doluyken daha da zor. Velhasıl, bizim gibilere sadece istediğimiz gibi ölme serbestliğini tanıyorlar. Nihayetinde biz hayata küsmüyoruz ama hayatla aramızdaki ilişki bir noktadan sonra tek taraflı aşka dönüşüyor, onun da mutlu bir finale evrilmeyeceği açık.

Matrix esprisinden yürürsek, kırmızı hap yerine maviyi tercih edenlerin kazandığı, mutlu olduğu bir dünyadayız. Öyle ki, hakikati, onuru tercih etmek en büyük günah sayılıyor ve kimse günahkârları çevresinde görmek istemiyor! Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, soyumuzun giderek tükendiği net biçimde görülüyor.


Uyumsuzlar Fraksiyonu Flyer ‘Exploited’ (2014)

Teke tek dövüşme şansınız olsaydı rakip olarak ilk beşte kimleri seçerdiniz? Nedenleriyle birlikte öğrenebilir miyiz?

Bu dövüşlerin dayak atma motivasyonuyla örgütlenmediğini belirteyim önce. Fight Club misali birbirimizi özgürleştireceğimiz, attığımız ve yediğimiz yumruklardan gocunmayacağımız, finalde birbirimize sarılacağımız onurlu rakipler seçeceğim onun için.

Boks ve muay-thai gibi dövüş sporlarıyla aktif olarak ilgilenen bir insan olarak, ilk dövüşümün uyumsuzların önderi, alter-egom Arthur Cravan’la olmasını isterdim. Biliyorsun, kendisi zamanın dünya ağır sıklet boks şampiyonuyla maça çıkabilecek cesarete sahipti ve ringte ona altı round dayanabilen, “boksu edebiyata yeğlediğini” açıkça ifade eden bir avangarttı. İki metreye yakın boyu (ben de 1.90’ım) ve çevikliğiyle zorlu bir rakip olurdu, diye düşünüyorum.

İkinci rakibim de tabii ki Ernst Hemingway. Yumruklarını kullanmaktan imtina etmeyen, özü sözü bir, karakter sahibi bir yazardı kendisi. Alkol bağımlılığı ve fazla kiloları ringte onu zorlar ve maça hızlı başlayarak beni hemen indirmeye çalışır, sonra da yorulup savunmaya geçerdi muhtemelen. İlk iki round onun ofansif tarzına direnebilirsem galip geleceğime inanıyorum.

Üçüncü maçım yaşayan yazarlar arasında en çok sevdiğim, hayranlığımı defalarca dillendirdiğim Chuck Palahniuk’la olsun. Chuck, düzenli olarak fitness yaptığı için formunu koruyor lakin yumruklarını kullanmakta ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Nitekim Fight Club romanına esin veren de sokakta sarhoş bir grup genç tarafından ağır biçimde dövülmesiydi. Her ne kadar ona kıyamayacağımı düşünsem de, en kolay galibiyete bu maçta ulaşırım gibi geliyor.

Dördüncü rakibim Japon yazar Yukio Mishima. Dürüst olmam gerekirse, beni en çok endişelendiren kapışma da bu olurdu. Yıllarca ağır idmanlar yaparak bedenini güçlendiren, karate ve judoda usta seviyesindeki Mishima’yı yenme şansım olacağını sanmıyorum ama elimden geldiğince ayakta kalmaya çalışırdım karşısına çıkma olanağım olsaydı.

Beşinci ve son maç için de Bertrand Cantat’ı seçiyorum. Dağılan Noir Desir’in solisti, müzik tarihinin en duygulu ve öfkeli seslerinden, şiir olarak nitelenebilecek şarkılar besteleyen Bertrand’ın fiziği yeterince sağlam olsa da, çektiği acıların ruhunda ağır hasarlar bıraktığı malûm. Dolayısıyla onunla ringe çıktığımızda birbirimize yumruk atmaktansa sımsıkı sarılıp birlikte gözyaşı dökeceğimizi tahmin etmek için kâhin olmaya lüzum yok.

“Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim”

-Ulrike Meinhof

karaisyan


Melâli Anlamayan Nesne Âşinâ Değiliz

Roland Topor

Melankoli Üstüne Kısa Bir Yazı

Cem Mumcu

Zannedilir ki melankoli acının peşinden gelir insana. Acıyla yaralanıp örselenen ruhun zayıf düşen yerinden kara safra girer sanılır. Oysa pek öyle değildir. Melankoli acının sonrası veya öncesi değil bizzat kendisidir çünkü. Öyle durup dururken, hiçbir şey olmadan damdan düşer gibi iner insanın tepesine. Tolstoy, ne kadar başarılı, ne kadar mutlu olduğunu düşündüğünün ertesi günü düşer zifiri karanlığa. İçinden dalga dalga kalkar ölme isteği. Eros, Thanatos’la savaşa tutuşur. Ne mene bir şey olduğunu yaşamayan bilmez. Savaş meydan savaşıdır; üstelik meydan insanın kendisidir. İki türlü kanarsın. Tolstoy, evdeki silahları kilit altına alır, saklar. Kimden mi saklar? Kendinden tabii. Tetiği çekmek üzere olan da, dolapları kilitleyen de aynı kişidir. Kütüğün üstüne konan başla, celladın başı aynıdır yani.

Bende ilkin küllük arazı başlar. Evdeki küllükler çıkartabilecekleri yangın ihtimaline karşı suyla doldurulur ha babam. Yakıp kavuracak olan küllükler değildir oysa. İçimden dalga dalga kalkmaya başlayan gece kuşlarıdır. İlkin teslim olunmaz onlara. Direnir insanın öte yanı, öte yanındaki beyaz kuşlar… İnsan, kendindeki karanlıktan haber alınca kendinden kaçar. Bir yerde bir taraf kazanacaktır. Halının üzerine kırmızının döküldüğünü gördüm ben düpedüz. Eşarbı boynuna dolanmış, ayakları yerden kesilmediği halde gitmeyi nasılsa başarmış bir kadının karanlığını da elledim sabaha karşı bir kliniğin alt katında. Görmedim ama bilirim Hemingway’in kendini uçağın pervanesine atmaya çalıştığını da.

Ama çağın hastalığı bu ya, hep bilindik nedenler ararız olup bitene. Oysa her şeyin bir nedeni yoktur ya da -daha doğrusu -nedenler hep bize görünür cinsten değildir. Aslında en önemli şeyler çoğunlukla bizim görmediğimiz, bilmediğimiz, bilemediğimiz nedenlerle olanlardır. Haleti ruhiye de öyledir. Niye dalgalandığını her zaman bilemeyiz. Ama bazılarında, bazılarımızda başka türlü bir geçmişin izleri vardır. Dionysos’tan, Empedokles’ten beri kanımıza işaretlenmiş bazı izler, bazı yaralar bize karanlığın da karanlığı bir dehlizi gösterir. Ama acılar hep armağanlarla birliktedir. Sanırım armağanlar da acılarla.

Melankoli, kapkara bir kepçedir. Kendi derinlerimize daldırdığımız kapkara bir kepçe. Ama yukarı çıkardığımız balçık kendi hamurumuza eklenir. Eğer çıkabildiysek karanlıktan, iyi bile gelir. İnsan ki; kendi aynasında büyüdükçe küçülür, küçüldükçe büyür. Onun için Ahmet Haşim, “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” der. Hüzün acılı ama erdemlidir çünkü.

Şimdilerde üzerinde çalışıyorlar. Sarmalların arasında hüznün genini bulacaklar. Ve sonra hüzne yakın çocukları doğmadan alacaklar analarının karnından. Hüzün bu sistemde maliyeti artırıyor zira. İnsanı sadece üreten sonra da tüketen bir malzeme olarak gördükleri için bir mal gibi maliyetine dikkat kesildiler çünkü. Yani doğmadan ölecek yakında melankolikler. Ve tabii Tolstoy’lar, Hemingway’ler, Plath’lar, Haşim’ler, Leonardo’lar, Nietzsche’ler, Zweig’lar, Pavese’ler ve onların sarmalından gelen, insanı insan yapan yani “melali anlayan” bütün nesiller.


Uluer Oksal Tiryaki: BORDERLINE

‘Derin Kabal’ın Hizmetkarları’ by eRmano, 2018

BORDERLINE*

Uluer Oksal Tiryaki

Ego gökyüzüne yükseldikçe
kişilik ayağa düşer;
mahalle piçlerinin ilgisini çekmeyerek
ufalanırsın yarattığın atmosferden
klakson seslerini işitmen zaman alır
yüksektesindir.
Rögar kapakları kabul etmez seni
yüksektesindir.
Şehir tozu yutamazsın,
yüksektesindir.
Şaraba alışman zaman alır

yüksektesindir…

Bizlerse lağımın dibini çoktan boyladık
üzerimize binlerce kez sifon çekildi
ellerimiz sıvı sabuna saygı duydu -neşeyle
morardı kollarımız- yanlışlıktan
çekilen ilk nefes, yeni bir yanlışlıkla
bir çeşit izmarit olup ulandı
küçük odalarımızdan ormana

Bilemezsin:

Gözlerimizi kestiler
saçlarımızı yoldular
kalbimizi doğradılar..

İşte şurası her şeyin ortası
özne ve yüklemde çatısızlık
biraz hissizliği, uyku problemi
günaydın töreni, iyi akşamlar söylemi

k a f a p r e s i !

Öldürmeyi düşündüklerin
susmayı tercih ettiğin güzide anlar
adına katlettiğin önemsiz cümleler…
İşte şurası her şeyin sonrası
koptu bir parça ten insanın derisinden
karıştı ambulans sirenlerine
sevinç gösterileri eşliğinde:
Parti flamaları
Sinema afişleri
Banliyö trenleri
İşçi kanı üzerinden yükselen
kaçak gökdelenler
Sürekli eli terleyenler
Sürekli yemin edenler
Göt yalamaktan suratı
Göte dönüşenler
Üçüncü sınıf barlarda efkarı için
yeni bir neden icat etmeyi deneyenler
Seks cinayetleri
Erotizm
Klitoris

Rektum.

pedofili, parafili, nekrofili
pygmalionizm ve yakın akrabaları
daima sinek konan suratlar
gün boyu ucuz kimyasal tüketip
bir gülme krizinden bir diğerine savrulanlar
bira içmekten sidik torbası patlayanlar
tüm zamanını intihar düşüncesi ile
geçirip yine de yaşamaya devam edenler
prova odaları, süpermarketler
müşteri kavramı – silahsız soygunlar
film kareleri ve her akşam evine
metrobüsle dönerken arabeski hissedenler
aletiyle oynayanlar
iltihabıyla oynaşanlar

Eczane
Anarşizm
ve Numune Hastanesi üçgeni
arasında anlık sıkışma
yaşayıp soluğu
Yoğurtçu Parkı’nda alanlar.
İskele sokaklarında gündüz cilası
Yeldeğirmeni pavyonları

Kadıköy konsomatrisleri !

Söğütlüçeşme caddesi, martı eti
martı eti çöplükler, bodrum katları
bodrum katlarında kafayı kıranlar
izbe kafe tuvaletlerinde
götünü garsonlara siktirenler
pahalı deri giyen metalciler
babasının cüzdanını her gün
bir fare gibi kemiren punkçılar
hamsterlar – hipsterler
Allah’a uzak teras katlarında
öğle güneşinin köpek öldüreni

Öğle güneşinin köpek öldüreni !

Köprüden atlamak üzere olanlar
aynı yolda eriyip biten ayakkabılar
sayısız sakinleştiricilerle
büyümekte olan ev
sayısız sakinleştiricilerle
küçülen dünya…
dev şirketler, köle pazarları
silah endüstrisi
ve onların tekel gazeteleri
onların köşe yazarları,
onlara ait olan her şey
üçüncü dünya ülkeleri
elektrik kesintileri
iş makinaları
iş cinayetleri
yasa dışı örgütler
ve hiç bir sikime yaramadan
tıraş köpüğü gibi dağılıp giden
fraksiyonlar.

Halüsinasyonlar… Halüsinasyonlar
Halüsinasyonlar…

ve bir trajedinin arkasına sığınıp
kendine olan saygısını
geride bırakıp uzak doğuya yönelenler
sonra; ambalajlı hayvan tüketin’ler..
boğazı kesilerek öldürülenler
boğazına sarıldığın sigara
paketinde bir yazı

Smokers die younger !

Atlamayı düşündüğün balkon
parçalanmış vücudunu
park halindeki bir otomobilin iskeletinden
ucuz parke taşlı yani Avrupa taklidi
kaldırımlardan ait olduğun belediyenin
logosunu taşıyan şehir mazgalına doğru
sürüklenirken tahayyül ettiğin zemin
zemine tekamül edebilen nesneler

Sonra beni üzmeyin’ler !
beni delirtmeyin’ler !

İş arayanlar, evsizler
ve her şeyini terk edip
geri kalan hayatını
Uzak’ı görerek geçirenler
Baba evinde anarşizmi savunanlar
Takım elbisesinden kan damlayanlar
Bilinçli suikastlar
Tüm mesaisini sisteme
köpeklik ederek geçirenler
Sivil polisler ve devlet A.Ş.
Amatör ruh koleksiyonerleri
Saman kağıtları -saman kağıtları-

Robot yetiştiren eğitim sistemini
her gün düzenli olarak
bir ilk okulun bahçesine işeyerek
protesto edenler
Liseyi terk edenler

İktidar eliyle bastırılan
propaganda kitapları
Muhalif yayın organları
Militarizmin kayıp çocukları
Sırf kuşe kağıt tüketmek uğruna
ortalığa saçılan dergi müsveddeleri
Et götürebilmek için şairi oynayanlar
Her hangi bir köşeyi parsellemek adına
yaşamını sonsuz bir rezilliğe çevirenler
Gazete manşetleri
Ana haber bültenleri

Sana hiç bir zaman doğruyu söylemedi.

Sen uyuşturucuya karşıydın
fakat seni dizilerle uyuşturdular
Sen otopsiye karşıydın
fakat sabah seanslarında
beynini aldılar
Evet beynini aldılar!
Sonra bıraktılar sana oral
marifetlerini titizlikle sergileyebileceğin
yatağı koparılmış deri parçalarıyla dolu
ufak bir otel odası

Çünkü sen ağzına alacağın şeyi bilirsin

Kola gibi -kin gibi – sik gibi
soluyan nesnelere adını verdik
Cansız mankenlerine ilham
olduk vitrinlerine suçluluk duygusu
olduk matemlerine

vicdan !

hala orada mısın ?

tükür suratına !
indir pantolonunu !
yala ayaklarını

bana ilahi temenniler ver

bana kuvvetli teselliler ver

bana kullanılmamış bir gökyüzü ver

beni tedavi et

Üzülüyorum !

Yazarın diğer kitapları:

Oda Orkestrası (2021)

Kafa Presi (2017)

Anadolu Ekspresi Şiir Antolojisi (2017)

Arabesk veyahut Death Metal (2015)