Modern Teknolojinin İnsan Bedenini Yeniden Şekillendirmesi : Cronenberg ve Beden

Videodrome (1983)

“Beni ‘et’ (flesh) hakkında bilgilendirdiğini düşünüyor olabilirsin ama sen aslında herkesin anladığı ‘et’i biliyorsun. Ben burada ‘et’in maskesinin ötesine geçmekten bahsediyorum… Plazma havuzuna dalmaktan…

Cronenberg ve Beden

Orhan Anafarta, 1998

Cronenberg anlatısını motive eden temel düşünce, fizyolojik tanımı ve bütünlüğü şüphesizce kabul edilen insan bedeninin aslında baskın kültür ve ideolojinin sonsuz nesnel olasılıklar ‘zemini’ üzerine çizdiği bir ‘figür’ olmasıdır. Diğer bir deyişle, ’özne’nin malzemesi olarak algılayıp kabul ettiğimiz, sınırları, işlevleri, ve cinsel kimliği net bir şekilde tanımlanmış beden sadece görsel bir imgedir, ve bu imge, her ne kadar biyoloji tersini iddia etse de, ancak öznenin toplumsal bir dilin parçası olması ile şekillenebilir. Böyle bir süreçten henüz geçmemiş bir bilincin algılayabileceği olası beden figürleri dokunma duyumlarının değişken ve dağınık gruplaşmala­rından dolayı hem görsel bir bütünlükten uzak hem de her özne için farklı olacaktır. Lacan, görsel beden imgesinin oluşumunu ‘ayna evresi’ olarak adlandırdığı bir sürecin etkisi olarak açıklıyor. Bu süreç içinde, çocuk aynadaki tutarlı ve sınırları belli yansıması ile özdeşleşip bu imgeyi ‘ben’ olarak kabullenir, ve o andan itibaren çevresi ile girdiği her tür ilişkiyi ‘kendisi’ ile ‘öteki’ nesneler arasına kesin bir sınır koyan bu imge aracılığıyla algılar. Aslında, böyle bir algı biçimi için mutlaka aynaya bakmak gerekmiyor, zira, içine doğduğumuz sosyal ortam bedenlerin ve nesnelerin birbirleriyle girebilecekleri işlevsel ilişkileri zaten böyle bir görsel bütünlük ve ayrımı temel alarak tanımlamış durumda. Parsellenip kategorize edilmiş bedensel organların her biri onları kumanda eden aklın araçları olarak kendilerinden beklenen anlamlı hareket ve fonksiyonları yerine getirirler.

Videodrome (1983)

Kontrolden çıkan teknolojinin motive ettiği ve ölümle son bulan, psikolojik ve bedensel parçalanma…

Cronenberg’in bilinçli olarak bozmaya veya tersine döndürmeye çalıştığı bu ‘işlevsel beden’ algısı günümüzün en iddialı bilim-kurgu filmlerinde dahi gelişen teknolojiden hiç etkilenmeyen bir unsur olarak korunmakta. Buna örnek olarak Terminator 2 (Cameron, 1991) ve Robocop (Verhoeven, 1990) gibi filmlerde sıkça kullanılan bir çekim türünü gösterebiliriz: ‘android’in gözünden görünen dünya. Android etrafını üzerinde veriler ve komutlar yazan bir bilgisayar ekranı aracılığıyla algılar; bu ekran üzerinde hem görüş alanına giren bir olayın olası yorumları hem de androidin bu durum karşısında bedenini nasıl kullanması gerektiğini belirten açıklamalar yazılı şekilde belirir. Bu durumda, yarı insan yarı makina olan öznenin bedeni kafasının içinde bulunan ayrı bir bilinç tarafından yönetilmektedir; yani, akıl bedenden tamamen ayrı ve ‘rasyonel’ bir varlıktır ve kapasitelerini çok iyi bildiği bedensel organların hareketlerini kontrol eder.

Bu tür bir akıl-beden ilişkisine muhalefet eden Cronenberg için teknolojinin insan bedeni üzerindeki olası etkileri rasyonel bilinç ve beden figürünün hala korunarak bu iki unsurun sadece bir bilgisayar ekranı ile bağdaştırılmasından çok daha karmaşık ve problemli olmalıdır. Daha doğrusu, teknoloji, çağdaş bilim­kurgunun tercih ettiği gibi, masum bir uzantı değil fakat beden denen imgeyi bozup ona farklı figür stratejileri uygulayabilecek bir ‘ajan’ konu­mundadır. Cronenberg’in bu bahane ile her filminde insan bedenine alışılagelmemiş ‘işlevler’ yüklediğini görebiliriz. Genel olarak bütün hikayelerde kahraman teknolojik bir operasyona maruz kalır ve bedeni tanıdık beden imgesine aykırı bir forma girerek kendine ve etrafına problem yaratmaya başlar. Aslında Cronenberg’in, birbirini izleyen her filminde, teknolojiyi bir ‘araç’ olmaktan bir varoluş durumu olmaya doğru dönüştürdüğü görülebilir; anlatı yöntemlerinin de farklılaştığı bu gelişim süreci içinde yönetmenin insan bedeni ile ilgili anarşik tavrı farklı açılardan ortaya konsa da kendini hep korumuştur. Rodley’in ‘Cronenberg projesi’ diye adlandırdığı bu 20 yıllık çabanın değişen bağlamlarda görüntülediği düşünce ise: insan bedeni, diğer bedenler ve nesnelerle kurduğu ilişkiler açısından, sayısız farklı olasılıkları barındırır, akıl bunları kabul etmeye yanaşmasa dahi…

Videodrome’da Bianca O’Blivion’un ‘yeni et’ [the new flesh] diye adlandırdığı şey tam da böyle bir akıl dışı beden figürü. Yeni et ne aklın komutlarını dinler ne de yaptıkları bir mantık çerçevesine oturtulabilir, o akılcı bir tanımla tam bir canavardır. 1979 yapımı The Brood’dan ’psikoplazmik’ tedavi gördüğü için kanser olan hastanın sözlerini hatırlarsak: ‘Doktor Raglan bedenimi bana karşı başkaldırmaya kışkırttı…’ Böylece, korku sinemasının kullanageldiği canavar ‘Öteki,’ Cronenberg filmlerinde teknoloji ajanlığı ile ‘kendi varlığının farkına varmış olan’ bedenin ta kendisi haline gelip onu kontrol eden özneye karşı bir tür savaş açıyor (Bukatman, 267). Bu tür bir bedensel başkaldırının en çarpıcı tezahürünü de bu filmlerde önemli yer tutan tuhaf cinsel birleşme sahnelerinde görürüz. ‘Yeni et’ özne- nesne, erkek-dişi, veya penis-vajina gibi kategorileri tanımadığı için cinsel tatmini toplumsal normlara göre iğrenç sayılabilecek karşılaşmalarda arar. Max Renn (Videodrome) sevgilisi Nicki’nin sağına soluna iğneler batırır, üzerinde sigara söndürür; Gallimard ve Song (M Butterfly) bir sandalye üzerinde yarı giyinik olarak nasıl becerdikleri belirsiz bir şekilde sevişirler; ve, tamamı bu tür bir sapkın cinsellik üzerine kurulu Crash’in (1996) bir sahnesinde James Ballard (James Spader) Gabriel’i (Rosanna Arquette) bacağındaki vajina benzeri bir yaraya girerek tatmin eder. Bu tür bir seks Elizabeth Grosz’un ‘orgazmik beden’ olarak adlandırdığı, bedenin kendine ait bir bilinç oluşturup bir bütün olarak cinsel tatmin araması, durumunu çağrıştırıyor. Grosz’a göre orgazmik beden parsellenmemiş bir et yığınıdır (plazma havuzu?) ve çoğu zaman da şehvet ile tiksintiyi birbirine çok yaklaştırır; zira akılcı kategoriler ile değerlendirildiğinde bu bedenin cinsel tatmin yöntemleri iğrenç ve hatta dehşet verici olabilir (202). Bilindik bedensel figürün parçalandığı bu anda derin ve şekilsiz yaralar, bir otomobilin içeri çökmüş kaportası, televizyon ekranı, veya bir daktilonun klavyesi son derece kışkırtıcı cinsel organlar haline gelebilirler.

Grosz’un şehvet ve tiksinti arasında kurduğu bağlantıyı düşünürsek Cronenberg filmlerinin genelde ’korku/dehşet’ türü altında gruplanması anlamlı görünüyor. Ben yine de Cronenberg’in Argento, Hooper, veya Craven gibi bir korku filmi yönetmeni olduğunu düşünmüyorum. Özellikle son filmlerine bakarsak Cronenberg’in sadece korku değil fakat bilinen diğer Hollywood türlerine de kolayca dahil edilemeyeceğini görebiliriz. Bu değişimi kendini yenileyip dönüştüren bir felsefenin doğal bir sonucu olarak ele almadan önce şimdilik bu filmlerin geneli hakkında şunu söylemekle yetineyim: Cronenberg filmleri esas anlatı yapıları itibarıyla izleyeni korkutmak üzerine kurulu değildirler, fakat sergiledikleri irrasyonel beden figürleri onları ister istemez korkunç kılar.

Scanners (1981)

“Onda senin sahip olmadığın bir şey var Max… Onun bir felsefesi var… Ve onu tehlikeli kılan da bu.”

Bu aslında Cronenberg’in de çözmeye çalıştığı bir anlatı sorunu, ve filmlerindeki farklı içerik ve yöntem arayışının temelini oluşturuyor. Bu bağlamda en çok tartışılan şey yönetmenin önerdiği ‘sapkın’ beden felsefesine karşı bir türlü üstesinden gelemediği karamsarlığıdır. Bir kaç istisna dışında bütün Cronenberg kahramanları hikayenin sonunda içinde bulundukları duruma dayanamayarak intihar ederler. Anlatının birçok yerinde beden sınırlarının ortadan kalkması son derece haz veren birşey olarak gösterilse de bu yeni beden figürü dönüp dolaşıp mevcut sosyal ortamda yeri olmayan ve yokedilmesi gereken bir canavar konumuna gelir. Belki de bunun sebebi realist film dilinin Cronenberg’in önermeye çalıştığı akıl- beden ve ben-Öteki zıtlıklarının varolmadığı irrasyonel bir bedensel varoluşu ifade edememesi. Yönetmenin bu problemi çözmek için bazen anlatılarının zaman-mekan tutarlılığını kasten bozduğunu görebiliriz. Özellikle Videodrome’un son 40 dakikası neyin gerçek neyin hallüsinasyon olduğu belli olmayan ve bu belirsizliğin de gittikçe arttığı bir olaylar zinciri sunar. Bu katman bu anlatı tekniğini Burroughs’un aklına gelenleri herhangi bir zaman-mekan bütünlüğü gözetmeden yazışına benzetip ‘cut-up’ metodu olarak tanımlıyor (79). Cut-up, tıpkı etin akla karşı çıkışı gibi, kelimeler ve cümlelerin alışılagelen gerçekçiliğe ve bunu sağlayan çizgiselliğe bir tür başkaldırısıdır. Bir beden olarak ‘yazı,’ tutarlı bir uzam içinde gelişen olayları çizgisel bir açılımla ‘temsil etmek’ yerine bir dizi anlam bütünlüğünü birbirine yapıştırarak bir ‘kolaj’ oluşturur. Cronenberg’in en son filmi Crash’in tamamını bu tür bir kolaj üzerine kurduğunu görebiliriz. Yönetmen bu filmde, gerçekçi sinema dilinin ona ister istemez dayattığı karamsarlık meselesini ortadan kaldırıp anlatısının ‘tamamının’ yeni bir bedensel varoluşu gösterebilmesi adına birbirleri ile zaman-mekansal bir tutarlılık göstermeyen ve herhangi biri bir diğerinden daha önemli olmayan bir dizi sahneyi ardarda zincirler. Böylece, ‘normal’ dünyanın varol­madığı, ve insanların birtakım sapıkça cinsel ilişkilere girmekten başka işleri yokmuş gibi görünen bir ‘Cronenberg akvaryumu’ oluşur.

‘Akvaryum’ Cronenberg film­lerindeki ortamlara atfedilen bir benzetme olmaktan öte, yönetmenin çoğu zaman açıkça gönderme yaptığı bir kavram. Suyun, içinde sayısız ilkel yaşam türleri barınabilen bir tür ‘plazma havuzu’ olması Cronenberg’in bayağı ilgisini çekmişe benziyor; parsellenmiş sosyal ortamın bir tür zıttı olan bu çok boyutlu ve akışkan habitat, önermeye çalıştığı irrasyonel varoluş şekline dair güçlü bir metafor. 1970 yapımı Crimes of the Future’da filmin kahramanı Adrian Tripod ‘Okyanus Pediatri Kliniğine bir terapist olarak katılır ve suyun dibindeki ağırlıksız ortamda huzur içinde yüzmek yerine ağırlıklarını ayakları üzerinde taşımaya mahkum olan hastalarının bu duruma alışabilmesi için psikolojik tedaviler uygular. Shivers’tâki (1975) afrodizyak virüs kurbanının bedenine girmek için ıslak ortamları tercih eder; suyla dolu bir küvetin içi veya sevişen iki insanın birbirlerine transfer ettikleri sıvılar bu penis ile tırtıl karışımı tuhaf virüsün hareket alanını oluştururlar. Dead Ringers’ın (1988) açılış sahnesinde ilkokul çağındaki Mantle ikizlerinin suyun altında canlıların bilindik anlamda seks yapmadan çoğalabilmeleri ile ilgili bir konuşmalarına tanık oluruz.

‘Cronenberg projesi’ olarak gönderme yaptığım 13 filmlik üretim süreci yönetmenin, yukarıda bahsettiğim çok boyutlu ve akım çizgiselliğine direnen bedensel varoluşu film anlatımı ile belirli bir ‘bütünlük’ içine oturtma çabasıdır. Anlatı yöntemleri ve içeriğin temkinli adımlarla dönüştüğü bu süreç içinde Cronenberg’in hayal ettiği ortamı yaratmaya gitgide yaklaştığını söyleyebilirim. Özellikle Crash, yönetmenin, projesine yönelik bilincini koruduğunun çok iyi bir kanıtı. Bu projeyi oluşturan her bir filmin 20 yıllık anlatısal dönüşüme yaptığı katkılar ve sağladığı açılımlar konusunu da gelecek sayıdaki yazıma bırakıyorum…

Kaynak : Geceyarısı Sineması no:2, 1998


+

Prof. Dr. Türker Kılıç’ın 4. Mindfulness Sempozyumu’nda gerçekleştirdiği “Beyin araştırmalarının hızlandırdığı “Bağlantısal Bütünlük” bilimi ve yaratmakta olduğu yeni kültür” konulu konuşması.

Mine Sübiler ‘Lumineh’ : Cadı Olmaktan Korkmamalıyız !

Lumineh ‘Dreamspace’ 2019

Mine genç ve yaratıcı bir sanatçı, onunla Big-Baboli Şarküteri sergi döneminde tanıştık. Dergimizin ikinci sayısının konuklarından, “Hepimiz birer büyücüyüz.” diyor ve cadı olmaktan korkmamamız gerektiğine işaret ediyor, Mine‘yle sanat, hayat ve yeni çağ üzerine söyleştik :

2021 Kış, Kadın Harekatı Dergisi

Mine merhaba, Avrupa’ya taşındığından, çalışmalarına orada devam ettiğinden bahsettin, İstanbul’dan ayrıldığından beri neler yapıyorsun?

İkinci memleketim Danimarka’ya dönüşümden bu yana kalacak yer ve yemek karşılığında bir çok yerde çalıştım. Konakladığım yerlerdeki insanlarla tanıştıkça zamanla mekanlar için de çizmeye başladım. İlk olarak eski bir seramik fabrikası için bir iş yaptım, orada çok şey öğrendim ama çok da zorlandım, ikincisi şehirde bir hosteldi ve kaldığım oda delirtici derecede ufaktı. Şimdi şehrin dışında Earthwise isimli bir yerde çalışıyorum; her şey çok tatlı fakat kendi evim olmadığı müddetçe işime ve kendime odaklanmam hep yarım kalıyor. Şu an için part-time işlerle meşgulüm, bir yandan burdaki işlere yardım ederken diğer yandan da etrafı tanımaya çalışıyor ve kendi işlerime ayırabileceğim boş zamanları kovalıyorum.

“Sanat, duyguları olduğu gibi ifade etmektir.”

Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar Lumineh olarak nasıl bir yol izledin?

Başka sanatçılar için nasıl bilmiyorum ama “sanat nedir, ne değildir?” ya da “hangi sanatla, nasıl ve neye göre?” sorularını cevaplamak benim için pek de kolay değil ama sanatçı bir ailede doğup, büyüdüm.

Oraya-buraya boyayan bir çocuk olmak hiçbir zaman sorun olmadı fakat başka sorunlarım vardı, belki de bu yüzden boyamak hep iyi geldi.

Sanat, hayatımda hep vardı ama şu an için bile sanatı istediğim şekilde hissedemiyorum. Sanat kendini ona bırakmak gibi geliyor bana ve ben bunu henüz başarabildiğimi düşünmüyorum.

Benim için sanat duyguları olduğu gibi ifade edebilmektir. Bazı insanlar belki bunu yaşıyorlar, farkında bile olmadıkları bir akış içindeler.

A little pose for Animals in Fiction sweatshirt

Lumineh mahlası henüz yeni; eski mahlasım ‘Lillust’ı bir sebepten dolayı sonlandırmam gerekti, aynı şekilde ‘Dragons of Mine’ı da. Sadık kaldığım bir ismim (mahlasım) olsun isterdim ama beceremedim.

İşlerimi dekoratif buluyorum; bu ifade biçimine daha yatkınım. Aynı zamanda kıyafetleri boyayarak başladığım ‘Animals in Fiction’ projesi de zihinsel olarak halen devam ediyor. Hayvanları, canlıları ve tabiatı algılayışıma en yakın biçimde yorumlamaya çalışıyorum. Kimi zaman bu ihtiyacımın gerisinde kalıyorum ve bu delirtici olabiliyor. Tabiatın ve hayvanların sanat literatüründeki yorumları bana halen çok ilginç geliyor. Gerçek anlamda tanımadığımız bu varlıklardan nasıl oluyor da böylesi insanca yorumlar üretebiliyoruz, gerçekten şaşırtıcı !

Çizgiye dayalı bir sanatçısın, body painting’ten mural-art’a birçok farklı disiplinde işler beceriyorsun; en son devasa bir canlı-çizim performansı sergiledin, yaptığın işleri nasıl değerlendiriyorsun?

Kağıtta iş yapmak bir noktadan sonra sıkıcı gelebiliyor; beden, kumaş, duvar gibi yüzeylerde imajlarımın canlanması ise, işe ayrı bir heyecan katıyor.

Kendimi boyamak, vücudumu, zamanımın çoğunu harcadığım işe dahil etme ihtiyacımdan kaynaklandı, çizmek çoğunlukla hareketsiz bir iş olduğundan bedenim biraz sevgisiz kalmıştı ve çizgilerimle yeniden kendine geldi. Bir şeyle barışmanın en iyi yöntemi birlikte sevdiğiniz şeyleri yaparak zaman geçirmektir.

İçinde kaybolduğum canlı beden-çizimlerimin devamı gelecek, pek yakında… Bu konuda çok heyecanlıyım aslında ama hayat gailesinden ertelemek durumda kaldım. Deneysel boyutta, daha dışavurumcu çalışmalar planlıyorum.

Mural Art by Lumineh (2018)

Bir çok yetenekli gencimiz var, ama çoğu dekoratif düzeyde kalıyorlar, kendi sanatını keşfetmek, ortaya çıkarmak için sence neler gerekiyor? Sen kendini hangi düzeyde görüyorsun?

Sanat konusunda düzey tespit etmek pek kolay değil, üstüme vazife de değil. Ama sanatçılar ilgimi çekiyor, sanat yapmak da ilginç geliyor, başka sanatçılarla bir şeyler yapmak ise en güzeli. İyi hissettiren, heyecanlandıran projeleri, insanları bulup orada, onlarda birlikte olmak gerek.

Geçmişte, üretilen işin eşsiz, daha önce hiç yapılmamış çok önemli şeyler söyleyen bir iş olması gerektiğini düşünürdüm. Bizden o beklenirdi : Aile, okul, iş hayatı hep yapılanın en iyisini yapmazsak, işin değersiz olduğunu ima ettiler fakat başkalarının ötesine geçemeyiz, ancak yeterince odaklanarak kendimizin ötesine geçebiliriz.

Lumineh, Kağıt Üzerine Mürekkep, 2021

‘Revolution will not be televised, it will be internalized.’

İnternet ve sosyal medya vasıtasıyla görünürlüğün toplumsal bir norma dönüştüğü, içinde yaşadığımız bu hızlı imaj üretim-tüketim çarkında sanatı, (sanatsal olanı) sen nasıl konumlandırıyorsun ?

Kapitalizmin sunduğu, hızlı üretim-tüketim amaçlı (içi boşalana kadar harcadığı) imgelerle bağımız ne düzeyde onu düşünüyorum. Yaratıcılığımız ve hayal gücümüzün üzerine çömmüş gibi bir şey.

Öz-benliğimiz bize unutturuldu,


Teknoloji ve internet’siz neredeyse birer hiç olduğumuz bize ezberletildi.


En büyük derdim bunu hatırlamak ve hatırlatmak, şüphesiz sanat bu konuda en iyi rehberlerden biri. Tabii ki internet’in faydaları ve iletişim imkanlarını da yadırgamıyorum ama garip bir yerlere gelmeye başladık ve zaman içe dönme zamanıdır.

Sergilediğin işlerde lirikal kompozisyonlar, düşsel temalar, dans ve maji hep bir aradalar; astroloji ve New-Age merakından bahsetmek ister misin; neler okuyorsun?

Çalışırken dinlediğim bazı kitaplar, söyleşiler ve yazılar var. Bu aralar ‘Teal Swan the Anatomy of Loneliness’, Matt Kahn’ın her türlü konuşması ve Maryann Rada dinliyorum. Ayrıca burada bir kaç kitap da buldum, bunlardan biri ‘The Mushroom at the End of the World’. Bir de CrimethInc yayınları‘nın çok faydalı olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Karşımda ‘Imagining Nature, Practices of Cosmology and Identity’ ve ‘Nature Spirits & Elemental Beings’ var fakat buraya taşındığımdan beri maalesef bir türlü başlayamadım.

Ormanın Ruhu Lumineh

‘Cadı olmaktan korkmamalıyız !’

Söyleşi için çok teşekkürler, sanatınla bizleri büyülediğin için de ayrıca teşekkürler. Kadın Harekatı dergimiz ilk sayısıyla okurlarına ‘Merhaba’ dedi, son olarak kadın bir sanatçı olarak dergimiz, uluslararası kadın harekatı ve kadınlar için neler söylemek istersin?

Tüm tecrübelerime dayanarak en başta kendimize iyi bakmamız gerektiğini söyleyebilirim. Kendimize sahip çıkmamız gerekiyor. Cadı olmaktan korkmamalıyız, olduğumuz gibi olup, kendimizi inkar etmeden yaşamalıyız. Biz kendimizi inkar edersek başkaları da inkar etmeye başlıyor. Varoluşumuz bu iç-kuvvetin gerçekleşmesiyle zamanla kolektif bir güce dönüşecektir. Kadın-erkek ayırmadan : Bu durum hepimiz için geçerli. Her konuda şu an garip bir noktadayız, belki yepyeni bir algıya erişeceğimiz sancılı bir dönüşümün içindeyiz ve bu yaşadığımız süreç önceden inşa ettiğimiz çoğu şeyin anlamsız kalacağı bir boşluk dönemi de getirebilir. Buna inanmak en iyisi yoksa kafayı yiyebilirim !

Ve ben de teşekkür ederim, emeğinize, aklınıza sağlık, bereket ve kuvvet diliyorum.

🦇 Mine Sübiler 🌟

Turkish/ Danish Visual Fuckin’ Artist

New York Underground & Punk Cinema

A still from ‘‘Fingered,’’ Richard Kern’s short film from 1986 starring Lydia Lunch and Marty Nation.

İHLAL SİNEMASI MANİFESTOSU

1985 New York

Avangardın kanunlarını, emirlerini ve görevlerini yerine getirmeyen; örneğin pratik uygunluğun dikte ettirdiği gelişi­güzel süreç sayesinde can sıkan, yatıştıran ve şaşırtan bizler iddia edilen tüm suçlarımızı kabul ediyoruz. Yapısalcılık ola­rak bilinen tembelliğe karşı bir anıt diken ve bu zırvalığın içinden görebilme vizyonuna sahip filmcileri dışarıda bırakan yerleşik akademik kendini beğenmişliği açıkça tanımıyor ve reddediyoruz. Onların sinemasal yaratıcılığa olan kolaycı yaklaşımlarını reddediyoruz, bu yaklaşım ki film okulunun kırbacının hüküm sürdüğü altmışlı yılların yeraltısını mahvetmiştir. Yanlış yönlendirilmiş bir film öğrencileri kuşağı tarafından üstlenilmiş her akıldışı yarım yamalak film yapı­mını haklı görerek, sıkıcı medya sanat merkezleri ve geriyatrik sinema eleştirmenleri insanlığın bildiği tüm değer sistemlerine doğrudan bir saldırıyla film teorisinin sıkıcı ve boğucu ceketlerini yırtıp atmaya cesaret eden yeni bir film­ciler kuşağının -ki aralarında Zedd, Kern, Turner, Klemann, DeLanda, Eros, Mare ve Direct Art Ltd gibi yeraltı gö­rünmezleri de vardır- keyif verici başarılarını tamamen gör­mezden geldiler. Bizler tüm film okullarının havaya uçurul­masını ve tüm o sıkıcı filmlerin bir daha yapılmamasını teklif ediyoruz. Mizah anlayışının akademisyenler tarafından ıs­kartaya çıkarılmış önemli bir öge olduğunu ve şoke etmeyen bir filmin izlenmeye değer olmadığını savunuyoruz. Tüm değerlere meydan okunmalıdır. Hiç bir şey kutsal değildir. Her şey sorgulanmalı ve akıllarımızı geleneğin inançlarından kurtarmak için yeniden değerlendirilmelidir. Entelektüel geli­şim risklerin alınmasını ve kim ne derse desin siyasi, seksüel ve estetik düzende değişikliklerin gerçekleşmesini talep et­mektedir. Zevk, ahlak ya da insan aklını prangaya vuran herhangi başka bir geleneksel sistem tarafından tanımlanan ya da tayin edilen tüm sınırları aşmayı savunuyoruz. Milimet­relerin, ekranların ve projektörlerin sınırlarını geçip genişle­tilmiş bir sinema haline doğru ilerliyoruz. Eski ritüellerle se­yirciyi ölümüne sıkma emir ve kanununu çiğniyoruz, olabil­diğince çok günah işleyerek çağımızın tüm tabularını yıkmayı teklif ediyoruz. Kan, utanç, acı ve şehvet, hiç kimsenin bu­güne kadar hayal dahi edemediği zevkler var olacak. Hiçbir şey doğru düzgün ortaya çıkamayacak. Ölümden sonra bir yaşam olmadığından, tek cehennem dua etmenin, kanunlara itaat etmenin ve kendimizi otorite figürleri önünde küçük düşürmenin cehennemidir, tek cennet ise günahın, asi ol­manın, eğlenmenin, düzüşmenin, yeni şeyler öğrenmenin ve olabildiğince çok kuralı çiğnemenin cennetidir. Bu cesaret gerektiren iş ihlal olarak bilinmektedir. Bizler ihlal ile dönü­şümü savunuyoruz, bilinmeyen kölelerle dolu bir dünyada özgürlüğe ulaşmak için daha yüksek bir var oluş düzlemine doğru dönüştürmeyi, yücelik vermeyi ve tamamen değiştir­meyi savunuyoruz.


You Killed Me First (1985) by Richard Kern

EKSTREMİST MANİFESTO

Nick Zedd 3/6/2013

Çeviren: Cemal Akyüz

Şimdilerde ayrıcalığı, adam kayırmayı, bağlantıları temsil eden çağdaş sanat nihayet yok oluyor, önümüzden defoluyor.

Bizler, galerilerinizin, müzelerinizin ve sanat deliklerinizin dışında tutulmuş… gözardı edilmiş, hakarete uğramış, mahkum edilmişler (ve yanlış sınıfa ait olanlar) geleceğin sesiyiz. Bugünün kültürünün o çok moda değersizliğinin üstüne tükürüyoruz. Ilımlılığın, bir neslin pek moda alaycılığının ve kasıtlı olarak sıkıcı olan çağdaş sanatın üstüne kusuyoruz. Kronik utangaçlığınızın, evcilleştirilmiş sanat anlayışınızın da içine sıçıyoruz.
Kırılma anı ve çağdaş sanatın gübresini dürüst yöntemlerle kazma zamanı geldi. Sisteminiz omurgasız ve değiştirilmeli. Sezilmez olmaktan onur duyanlar artık yok.

Bugün kapıları tutanların resim öldü dedikleri doğruysa eğer o zaman fotoğraf, sinema, müzik, heykel, performans ve insanın diğer bütün yaratıcılığı da öldü. Küratörler kültürünün hiyerarşik hakimiyetinin içeriği bireyin yerine nötr bir klon geçirmek. Bize söylenen akademinin küratör sınıfının tanrısal olduğu. Tarihi onlar belirler. Onların seçimleri üzerimize yağmur gibi yağdırılır. Ama gerçek şu ki tarihteki mihenktaşlarının yegane sahibi olan AMATÖR (üreten, yenilik yapan yalnız birey) yalıtılmış bir küratörün aynı anda iki ayrı şeye inanan gerçeklik tünelinin ötesindedir.

Bugünün küratörler eliti tutku, öfke ve mahkumiyeti alaycı bir kayıtsızlık, kendini geriye çeken bir duruş, bir kaçış ve sürüye katılışla değiştirme kararı almışlardır. Koyun gibi bir uysallıkla hiç bir görüş açışı bulunmayan takip edenler nesli türemiştir, herhangi bir şey için ayakta durmaya korkan, ama düzene uymayı kolaylaştıran alaycı kayıtsızlığın arkasına sığınıp korkusuz olduğu taklidini yapan bir nesil. Takipçi bu sanatçıların felsefesi teslimiyettir. Bu teslimiyet sayesinde takipçi yüksek sanata dahil olmayı ve onun getirdiği ödüllerden nasiplenmeyi beklemeye başlar.

Takipçilerin ve kapıları tutmuş ustalarının anlayamadığı noktaysa yüksek ve düşük sanat arasında temel bir farklılık olmamasıdır. Bugünün pornografisi yarının sanatıdır. Zamanın tezgahında kafir, kutsala dönüşür. Gerici ontolojik yorumcuların altında elli yıldır acı çekmiş ekstremist hareketi içinden çıktığı sürecin özetinden daha büyük fenomendir. Hakim kültürlerin bizi inandırdığı şey tarihin objektif olduğudur, oysa gerçekte subjektiftir ve hiyerarşik sistemin küresel elitlerin yararına sömürülmesine dayalıdır.

Ekstrem sanat metafizik değildir ve duyulara dayalıdır.
Bilgeliği tahsis eden bileşen olan insan vucüdunu nihai hakem olarak belirler.
Deneysel açıdan ekstrem sanat kişinin statükocu düşünceye direncinin ve onu dönüştürebilme yeteneğinin biricik teyididir.

Gölge iktidarlar ve gizli elitler tarafından bize dayatılan sahtecilik teşhir edilmeli ve yok edilmelidir. Bu tamamen ticarete dayalı kanserli sanat kurumlarının ve şahsi deneyimlere dayalı bireysel çıkışları da olumsuzlayan kapitalizmin yağmacı habis düsturlarının yok edilmesini de gerektirir.
Referansı olmayan, muvazaasız çıkışlar hayatın içine balıklama dalıp onu taşaklarından kavramaktır.
Bu da, şansını denemek, insanları kızdırmak, alarm zillerini çaldırmak ve genel olarak stratejik bir hareketle dengeleri sarsmaktır.

Bizler yeni ektremistleriz, gündemsel gerçekliğin kapılarını tutanlar tarafından bize dayatılan maskaralığa karşı silahlarımızı kuşandık, başardıkları kitlesel halüsinasyonu reddetmeyi seçiyoruz. Bizimkisi, yalanlar ve kendini aldatmaktan mürekkep sisteminizi lekeleyen ve yok eden bir zevksizlik sanatı.
Çok uzun zamandır aramızdaki koyun iflas etmiş bir sistemin yalanlarına karşı boyun eğmesi için ödüllendirildi.

TANRIYA BOYUN EĞMİYORUZ. ÇÜNKÜ TANRILAR YOK VE HİÇBİR ZAMAN DA OLMADI.
BÜTÜN TOTALİTER KONTROL SİSTEMLERİ ALT ÜST EDİLMELİ VE YIKILMALI. İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ İSTER DEVRİMCİLER İSTER KARŞI DEVRİMCİLER TARAFINDAN EMPOZE EDİLMİŞ OLSUN BÜTÜN HİYERARŞİLERE KARŞI TETİKTE DURMAYI VE KARŞI KOYMAYI GEREKTİRİR. BİZLER DEVRİMİN YERİNE GEÇECEK HIZLANDIRILMIŞ BİR EVRİM TARAFTARIYIZ.
BİZLER PROVOKASYON, AYDINLANMA, NEFRET VE AŞKI KULLANAN EKSTREMİSTLERİZ.
KARŞI UÇLARI BİRLEŞTİRECEĞİZ.


Police State (1987) by Nick Zedd

THE EXTREMIST MANIFESTO

Nick Zedd 3/6/2013

Now that contemporary art, a system that stands for privilege, nepotism and political connections is finally dying, get out of the fucking way.

We who have been locked out of your galleries, museums and art holes… ignored, reviled and cast aside for having convictions (and belonging to the wrong class) are the voice of the future. We spit on the fashionable insignificance of today’s culture. We puke on moderation, a generation’s fashionable irony and deliberately boring contemporary art. We shit on your chronic timidity and your tamed and domesticated notion of what art can be.

The time has come for a rupture, a break and an honest method of digging our way out of the manure of contemporary art. Your system is spineless and must be replaced.
Those who are proud of being imperceptible are lost.

Today´s gatekeepers remind us that painting is dead and if that’s the case, then so must be photography, movies, music, writing, sculpture, performance and all human creativity. The logical implication of curatorial culture’s hierarchical dominance is the negation and replacement of the individual with a neutered clone. Academia’s curatorial class, we are told, are god-like. They determine history. Their choices are showered upon us from above. The fact that breakthroughs in history are the exclusive domain of the AMATEUR (a lone individual who invents and innovates) is beyond the double-think reality tunnel of the insulated curator. Today´s curatorial elite have determined that passion, anger and conviction are replaced with ironic indifference, a stance of self-removal, an evasion, a retreat into the herd. With sheep-like acquiescence, a generation of followers has emerged with no point of view, afraid to stand for anything, yet pretending to be fearless while hiding behind an ironic indifference that amounts to a compulsion to conform. The follower artist’s philosophy is one of capitulation.

Through capitulation the follower is conditioned to anticipate and grovel for the expectation of inclusion into the world of high culture and its attendant material rewards.

What the followers, apologists and their gatekeeping masters fail to understand is the essential non-differentiation between high and low art. Today’s smut is tomorrow’s fine art. The profane with the passage of time becomes sacred. Having suffered under reactionary ontological hermeneutics for the last fifty years, the extremist movement constitutes an emergent phenomenon which is more than the sum of the processes from which it has emerged. Interpretation theory rewarded by dominant culture would have us believe that history is objective when in fact its subjective nature is based on hierarchical systems of exploitation benefiting a global elite.

Extremist art is non-metaphysical, based on the senses.
It establishes the human body as the ultimate arbiter, the component that allocates wisdom.

In an empirical sense, extremist art is a unified confirmation of one’s resistance to and transcendence of status quo thinking.

The Simulation imposed upon us by shadow governments and hidden elites must be exposed and destroyed. That includes a cancerous art establishment based on commerce and the malignant dictums of predatory capitalism that negates individual breakthroughs based on lived experience.
Non-referential, non-simulated breakthroughs are accomplished by plunging into life and grabbing it by the balls. This means taking chances, offending people, causing alarms to go off and generally disturbing the equilibrium in a strategic manner.
We are the new extremists, armed with a vision to see through the charade imposed upon us by the gatekeepers of consensus reality, who manage a mass hallucination we choose to reject.

Ours is the art of bad taste, which blots out and destroys your system of lies and self-delusion. For too long the sheep among us have been rewarded for their subservience to a bankrupt system of lies. WE SHIT ON GOD. BECAUSE THERE ARE NO GODS AND THERE NEVER HAVE BEEN.
ALL SYSTEMS OF TOTALITARIAN CONTROL MUST BE SUBVERTED AND DESTROYED. HUMAN FREEDOM DEMANDS VIGILANCE AND RESISTANCE TO HIERARCHIES, WHETHER IMPOSED BY REVOLUTIONARIES OR COUNTER-REVOLUTIONARIES. WE ARE FOR ACCELERATED EVOLUTION
THAT SUPERCEDES REVOLUTION.
WE ARE EXTREMISTS UTILIZING PROVOCATION, ENLIGHTENMENT, HATE AND LOVE.
WE WILL UNITE OPPOSITES.


Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Richard Kern

“Kern’in fotoğraflarında rahatsız edici ve nihayetinde herhangi bir mastürbasyon potansiyelini veya amacını baltalayan ilginç bir sıradanlık vardır.” – Artforum, NY

New York’lu film-yapımcısı, fotoğrafçı Richard Kern, 1980’lerde NY’da gerçekleşen kültürel patlamada –Lydia Lunch, David Wojnarowicz, Sonic Youth, Kembra Pfahler ve Henry Rollins gibi- dönemin marjinal kişilerini de içeren erotik ve deneysel filmleriyle ortaya çıkar ve zamanla tanınmaya başlar. Etrafındaki birçok müzisyen gibi Kern‘de ekstrem seks estetiğine, şiddet ve sapkınlığa ilgi duyar. Doksanlara geldiğimizde sanatçı, yalnızca fotoğrafa yönelir. Daha çok çıplak kadın fotoğraflarıyla tanınan Kern, aynı zamanda uluslararası bir çok yayın için ünlü simaların portreler ve vidyo-klipler de çekmektedir.

“Aslında bir ‘erotik fotoğrafçı’ olduğumu düşünmüyorum ve bu tanımdan nefret ediyorum. Akla, yağlı güreş yapan çıplak insanların siyah-beyaz fotoğraflarını getiriyor. Benim modellerim sade ve sıradan kızlar. Farklı mesleklerden her çeşit kadınla çalışıyorum, fakat en beğendiklerim kurnaz bakışlı ve tomboy tipi (erkek tavırlı) kızlar. Kuzey Carolina’da büyüdüğüm dönemlerde, (çıkmasak dahi) gene aynı, şu an hoşuma giden bu tip kızlarla takılırdım.

Ufak kasabamızda, Playboy dışında her hangi bir porno materyal bulmak çok zordu. Babam yerel gazetede çalıştığı için gazeteleri de ben dağıtıyordum ve ilk müstehcen karşılaşmalarımı da bu güzergahtaki bazı kadınlarla yaşadığımı söyleyebilirim. Fiziksel birşey yok elbette, sadece bir elinde sigara diğer elinde içkiyle gece kıyafetleriyle kapıyı açan kadınlar ve benzer basit sahneler.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Fotoğraf çekmeye nasıl başladım :

Eskiden uyuşturucu bağımlısıydım fakat 1988 yılında bıraktım ve sanat projemle ilgilenecek tanıdığım tüm kızların çıplak fotoğraflarını çekmeye başladım. Dostum Eric Kroll, tanıdığı bir dergiye bu fotoğraflardan bazılarını satabileceğini söyledi. O dönemlerde marangozlukla uğraşıyordum ve bu fikir -fotoğraflarımla para kazanabileceğim fikri- beni gerçekten heyecanlandırmıştı. Birkaç senelik deneyimin ardından Allan McDonnel ve Hustler’ın editörü, yayınlamayı düşündükleri Barely Legal isimli yeni bir dergi için benimle bağlantıya geçti. Genç, doğal görünümlü fotoğraflar arıyorlardı ve bende bunlardan bir sürü vardı böylece işe koyuldum ve para için porno çekmeye başladım.

Yaptığım işe pürüzler :

Ekonomik sorunlar, yasal tüzükler, adet günleri, kıskanç erkekler, kötü traşlı kukular, sivilceler, agresif kızlar, fotoğrafları çekildikten ve yayınlandıktan sonra fikrini değiştiren kızlar, fotoğraflarının yayınlandığı mecradan memnun kalmayan kızlar vs, vs.

Değerli olanlar :

Kimin ne düşündüğünü takmayan, kendi yolunda giden güzel bir model, akıllı bir tarza sahiptir.

Beni baştan çıkaranlar :

Baş kaldıran memeler, ince ve sıkı vücutlar, olgun erkeklerden hoşlanan kızlar.

İnternetten önce, eğer tehlikeli bir şey yaptıysanız, mesela porno magazinler için çekim gibi, makul bir şekilde kariyerinize devam edebilirdiniz. Ben bir çok güzel işi kaybettim, sırf sanat yönetmeni veya editör gidip Google’a ismimi girdiği için. Diğer açıdan bazı trendy editörler bana gelip şöyle bir şey de diyebiliyor: “Şu Vice çekimlerindeki kızlar gibi olsun.”

Internet’le çelişiyor gibi gözüksem de teknoloji karşıtı olduğumu söyleyemem. Dijitali seviyorum, dijital için Canon 5D ve filmler için Nikon FM2 kullanıyorum.

Sonuç olarak, para konusunda endişelenmek zorunda olmamayı ve oğlumun bunu çok havalı birşey olarak görmesini isterim.


Richard Kern ‘Model Release’ 2004

RICHARD KERN

MODEL RELEASE

“There exists an ordinariness in Kerns images that is disconcerting and that ultimately undermines any masturbation potential or intent.” Artforum, New York

Girls engaged in their mundane daily activities often appear more erotic than if they are staged in the studio with great lighting and all the care that goes into a major photoshoot.

That’s certainly the impression you get from Richard’s Kern’s Model Release, an e-book so aptly titled because in these 40 startling photographs the models appear to be in that very state: released from the world of hassling a job or the rent to be themselves, just themselves, without props or poses.

There is no sense that any of the shots in the collection have been staged. If the girls portrayed here are aware of the camera, they certainly don’t give that impression. They are in their own world, and we are voyeurs peeking through a crack in the wall.

There is a wonderful shot of a schoolgirl (at least she looks like a schoolgirl with a homework-strewn desk and a stack of CDs) who looks as if she has just arrived home and is showing her breasts to a neighbor across the hall. Kern has captured her pulling up her sweater and in her vague smile there is a look of defiance. The accompanying photograph shows her standing beside the bath in a pair of cheap cotton panties and dirty trainers; and there’s another with her head literally buried in the toilet bowl.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004
Richard Kern ‘Model Release’ 2004

One girl is picking her nose while, playfully, or ironically, alongside the shot is a girl devouring a watermelon, her plump breasts resting on the table like fruit in the market. Kern has found street girls with studs in their faces, bad girls wearing black tattoos with messages as esoteric as graffiti. There are girls arm wrestling; a girl obliviously naked painting her toe-nails; and another with some rubber device creeping mysteriously from the gaping cleft between her legs, a shot that’s both sensual and alarming. In an age of restrictions and political correctness, Kern’s girls smoke, they sneer and blow bubble gum at the camera.

Model Release is fun, in-your-face and the shots stay in your mind, lodged there like incomplete memories, and you can’t help going back for a another look, for another chance to complete the picture.

Clifford Thurlow, September 2004


Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Bir zamanlar New York ‘İhlal Sineması’nın ahlaksız ve başa bela filmleriyle tanınan Kern, artık popüler bir fotoğrafçı.


Richard Kern, Filmleri ve Fotoğrafçılığı

İngilizceden çeviren : Alican Karalar

“Model Release” kitabınızdaki fotoğraflarınızın en vurucu yanı bazı filmlerinize kıyasla (mesela The Evil Cameraman) daha narin olmaları. Beklenmedik bir biçimde nezaket ve narinlik söz konusu. Richard Kern : Evet. Büyük oranda yaşlanmaktan kaynaklı sanırım. John Waters’la bir görüşmemde bana gençken sinirli olabilirsin ama yaşlandığında bunun salakça gözüktüğünü söylemişti. Hala herşeyden şikayet edip, hala oldukça karanlık bir imaj sergilemeye çalışıyor olmak. Bu kafama “dank” etti ve pek çok insanın “döneklik” şeklinde yorumlamasına sebep oldu ama bu sadece evrim. Yaptığım filmlerin çoğu uyuşturucu bağımlısı olduğum dönemdeydi ve doğal olarak daha karanlık ve daha agresif bir dünya görüşüne sahiptim, bu artık tamamen değişti.

Hala ufak da olsa uyuşturucu alıyor musun? Hayır.Yaklaşık onbeş yıldır kullanmadım.

Çıplak bir kadınla erotik bir senaryo yaratıyorsun ama “seni tahrik etmeye çalışıyorum” der gibi bir halin de yok. Hayır. Hiç düşünmem bile. En azından kendi işlerimde. Umarım pek çok fotoğraf, modelin yaşamında herhangi bir şey yaptığı bir ana denk gelip fotoğraf çektiğim hissini uyandırıyordur. Buna rağmen büyük bir bölümü fazlasıyla kurgulanmıştı.

Aynı zamanda pek çok açıdan fotoğraflarınızda Pierre et Gilles’i anımsatan bir masumluk havası da var, onlardan daha ölçülü ve yapaylıktan da belki bir miktar kurtulmuş olarak. Evet, bu güzel ve umarım yapaylıktan kurtulmuştur. Masumluk arıyorum çünkü, dünyada yeterince yok. Bu modellerin büyük bir bölümü masum dışında her şey olabilir. Yani hepsi kendi çapında masum, ama dünyevi insanlar.

Onlarla nerede tanışıyorsun? Her yerde. Birisi eski bir model tanıyordur ve onunla bağlantıya geçer. Pek çok insan benimle websitem aracılığıyla iletişim kuruyor, az da olsa ajanslardan gelenler de oluyor. Genelde arkadaşlarımın arkadaşlarının arkadaşlarıdır çoğu.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004

“Model Release”de ne tür bir film kullandın? Hepsi 35mm ve 645 medium format.

Peki bu senin erken dönem koleksiyonun “New York Girls” ile nasıl bir zıtlık gösteriyor? New York Girls, erken 90’lardaydı ve içinde fazlasıyla bondage, deri kıyafet vardı. Tüm kızların dövmeleri, piercingleri vardı ve tehditkar görünüyorlardı. Yeni işlerimdem tamamen farklı. Son beş senedir hiç fetiş çekmedim. Bir kız çektim Taboo dergisi için, bondage ve benzeri bişeyler olması gerekiyordu o kadar, gerçekten artık hiç çekmiyorum. O eskiden yaptığım özel bir alandaki işlerdi.

Elbette, şimdi daha eskiye gidelim, Amerika’nın güneyinde doğdun, North Carolina’da orası “Bible-Belt” miydi? (Bible-Belt amerikanın güneyinde dindar protestanların daha sık bulunduğu bir bölgedir) Evet. Protestan kilisesine giderek büyüdüm, üç yıl boyunca sanırım.

İşlerin yetişme tarzına karşı bir çeşit isyan mıdır peki? Bence daha çok filmleri yaptığım sırada New York’un sanat, klüp ya da herhangi bir ortamını aralayamamış olmamdı. Hep dışarıdaydım ve super-agresif bir tavrım vardı; Sex Pistols gibi. Bu kadar agresif olmasalardı hiçbir yere gelemezlerdi.

Baban yerel bir gazete editörüydü. Bunun işlerine bir etkisi oldu mu? Bence fotografçılığının oldu. Aynı zamanda fotoğrafçılardan biriydi. Üç-dört röportör ve bir çift fotoğrafçı vardı. Bu herkesin yaptığından farklı birşeydi. Bir kere bir boğulma anına, bir kere de KKK (Ku Klux Klan) mitingine gittik, ama bir grup insanın yemek yemesi gibi sıkıcı şeylerden de çokça vardı.

Okulda nasıldın? İyi bir öğrenciydim. Ama ‘outsider’ tiplerden biriydim. Dışarıda birşeyler arayan cinsten. Okuldan iki-üç çocukla takılırdık, sonra 1972’de bizi dış dünya ile bağlayan şeyler yalnızca filmler, Rolling Stones, Creem ve onun gibi birkaç şey kaldı. Woodstock filmi büyük etki yarattı. Aynı şekilde Easy Rider da. Filmi memlekette izledim ve film biterken karakterler vurulduğunda salonun yarısı ayağa kalkıp alkışladı ve diğer yarısı (bizim gibiler) “Vay canına, çok iyi; herifler uzun saçlı, motorsiklet kullanıyor, uyuşturucu alıp sex yapıyorlar” olduk.

Sonra sanat okuluna gittin, neden felsefe ve fotoğrafı seçtin? Uzunca bir süre felsefe öğrencisiydim sonra son dakikada sanata geçtim. “Felsefede nasıl bir kariyer yapacağım” diye panik yapmaya başladım ve en sevdiğim hocam bana bir bankada iyi bir iş bulabileceğimi söyledi. Sanat departmanında büyük oranda istediğinizi yapabiliyordunuz. Sanat, her zaman başka yerde bulamayacağınız türden bir heyecana sahiptir.

Seni New York’a iten ne oldu? Okulda herşeyin New York‘da olduğunu farkettim. Ve bir gün buradan ayrılmak zorunda olduğuma karar verdim.

Peki Lydia Lunch, Jim Thirwell ve Sonic Youth gibi arkadaşlarınızla nerede tanıştınız? Herkes herkesi tanırdı, her hangi bir klüp ortamı gibi. Klüplere gidersen birileriyle tanışırsın ve o kişi seni birileriyle tanıştırır. Lydia ile David Wajnorowicz aracılığıyla tanıştım, Lydia aracılığıyla Sonic Youth ve Foetus ile tanıştım. Ve böyle devam etti. Sonic Youth bir-iki kayıtla birlikte ortalıktaydı ama henüz büyük bir grup değildi. David Wajnorowicz de aynı zamanda yeniydi, ressam olarak dikkat çekmeye başlamıştı sonra da patladı zaten. Foetus, Lydia‘nın uzunca bir süre boyunca erkek arkadaşıydı. Lydia ‘No Wave’ ortamı sayesinde çoktan bir ikon olmuştu ve ben de onun büyük bir hayranıydım; doğal olarak onunla tanıştığıma sevinmiş ve birlikte çalışmak için büyük bir heyecan duymuştum.

İlk işleriniz nelerdi? İşler, sahne aksiyonlarıydı, mesela Lydia birisiyle sahnede ve ben de izleyicilerin arasındayım, onlara laf atıp sözlerini kesiyor ve sahneye çıkıp diğer elemanı bıçakla veya başka birşeyle öldürüyorum, tabii ki sahte kan ve diğer hileler söz konusuydu.

Film yapmaya nasıl geçtin? Lisede filmler yapardım ama sonra uzunca bir süre yapmadım, üniversitede baya fanzin yaptım ve New York‘ta da yapmaya devam ettim, insanların hikayeleri ve resimlerinden oluşan sanat fanzinleriydi bunlar. Bir tanesinin adı ‘The Heroin Addict’ diğeri ‘The Valium Addict’ ve bir diğeri de ‘Dumb-Fucker’. Hepsi Punk-Rock havasındaydı. Herkes bunlardan yapıyordu. Sonra farkettim ki film yaparsam fotoğrafta ilerleyebileceğimden fazla ilerlerim. İnsanlar bir filme bakarlar ve üzerlerine senin değerini artıran bir etki bırakır.

Sonra 1988’de San Francisco’ya taşındın ve temize çıktın. Uyuşturucu konusunda çok mu ileri gitmiştin?Onun gibi birşey, evet (gülüyor) ve sonra bıraktım, son noktayı koydum.

Lydia Lunch and Marty Nation in Richard Kern’s Fingered.

Nereye kadar filmler bir işbirliği süreci oldu? Mesela Lydia Lunch baya sağlam bir karaktere benziyor. Evet evet. Onunla yaptığım işler kesinlikle büyük işlerdi. Mesela ‘Fingered’da arayıp “Müşterilerinden biriyle çıkıp, birkaç insan öldürüp, müşterisiyle beraberken bir otostopçu alıp öldüren bir ALOsex operatörü hakkında bir film yapacağız.” dedi. Hikaye buydu sonra LA’e gittik ve ben filmde olacak birşeyler planladım ve Lydia ve Marty Nation – filmdeki herif- ile her gece ertesi günün diyaloglarına çalıştık. Hiçbir kelimeyi ben yazmadım. Filmin tamamı baştan sona 2 hafta sürdü. Kurgusu 4’er gün süren 2 gün çektik. Aynı süreç The Right Side Of My Brain için de geçerli.

Nick Zedd ve müzik videoları nasıldı peki? Manhattan Love Suicides diye bir film yapıyordum. Manhattan’ın aşık olanların intihar ettiği bir yer olması gerekiyordu. Nick‘in film hakkında hem kadın hem de erkek olmak gibi bir fikri vardı. Benim filmimde işe yaradı çünkü sonlarda adamın kadın tarafı kendini öldürüyordu. Rock Videoları her zaman işe yarayan ürünlerdir ve müzisyenlerin içinde olmasını istediği net şeyler vardır.

Bugün hala Lydia Lunch, Foetus ve Nick Zedd ile bağlantın var mı? Evet, Lydia ile birkaç ayda bir konuşuyorum, Foetus‘u 2-3 haftada bir şehirde görüyorum ve Zedd‘i birkaç ayda bir görüyorum. Lydia California’da yaşıyor.

Bruce LaBruce‘un websitesinde senin çektiğin bir fotoğraf olduğuna inanmakla yanılmıyorum değil mi?

Evet. Bruce’u büyük bir mum bir-iki inç kadar götüne girmiş vaziyette çektim. Ama karşılığında onun bir filmindeydim, Super 8,5 İkimiz de kimin en çılgın işi yapabileceğini merak ediyorduk ve o bir kızın beni dildoyla becermesini istiyordu ama kimyalar pek uyuşmadı.

Super 8/5‘da lezbiyen film yapımcısı Googie “Submit To My Finger” adında bir film yapıyor ve ismi Submit To Me ve Fingered isimlerini çağrıştırıyor.

Bruce, onun Fingered‘i onurlandırmak için olduğunu dile getirdi ama komik olan şey ise onun seneler önce Toronto’daki bir avangard film dergisine yazıyor olmasıydı. Birisi gelip filmlerin hakkında şu yorumu okudun mu diye sordu ve yorumda filmler yerden yere vuruluyordu ve o yorumun sahibi Bruce LaBruce‘du. Seneler sonra kendi filmlerini yapmaya başladı ve 180 derece dönüp tüm bunların bir şaka olduğunu anladı ve özür diledi.

Peki homofobi iddiaları hakkında ne hissediyorsun? Beni Jack Sergeant’la olan söyleşinde gençliğinde homofobik olduğunu itiraf ederek oldukça şaşırttın? Eğer öyle birşey dediysem, büyük ihtimalle şaka yapmışımdır. Herhangi bir heterodan daha fazla homofobik değilimdir herhalde. Hayatımda kocaman bir “bi” evresi oldu ve kız arkadaşım için sorun olmasa hala da olurdu. Homofobik olduğumu sanmıyorum, yani porno endüstrisinde pek çok herif çektim, biraz ağır homofobi gördüm, ama diğer herifleri ne kadar sert olduğun konusunda etkilemek istiyorsan en iyisi bir gay aksiyonu değil midir?!

Bruce LaBruce kendini isteksiz pornocu, Russ Meyer ise kendini birinci sınıf pornocu olarak tanımlıyor. Senin pornoyla ilişkin ne? Model Release’deki olay şu, ben pek pornografik düşünmüyorum. Sadece kıyafetsiz portreler. Pornografik şeyler çektiğim de oluyor tabii, dergilere, insanları tahrik etmesi gereken dergilere. Ama oldukça hafif. Hustler için bayaa gazetecilik yaptım. Bir röportörle bir yere gidiyor ve çılgın bir seks sahnesi çekiyorum. Şu anda en keyif aldığım işler onlar. Mesela insanları büyük Nevada genelevinde -The Big Bunny Ranch – çalışırken görmek, yapmakta olduklarımın en uç noktası. New York’ta çekmekten hatta çıplak kadın çekmekten daha da uç.

Yani düzüşmeyi ve saksoyu mu diyosun? Eh, ona pek bakmadım, sadece nasıl yaşadıkları, bilirsin, çok ilginç. Bir konuda önyargın olur ve sonra lüzumsuz olduğunu görürsün. Ama Barely Legal, Leg World, Taboo gibi başka dergilere de çekiyorum. Eskiden işlerimi dergilerde yayınlatmadığımı düşünürdüm ama sonradan farkettim ki ayda en az üç yada dört dergide işlerim yayınlanıyor, ama hepsi porno dergisi.

Filmlerin pornografik mi? O filmlerin hiçbirinde kimseyi tahrik etmeye çalışmadım; sadece nihilizm, çünkü o süreçte eroin kullanıyor ve seks yapmıyordum. Bilirsin her altı ayda bir seks yapabilirsin. Bir süre narkotiği bırakırsan biraz yüklenebilirsin olaya ama öbür türlü pek olmuyor. Ondan önce seks her şeyi mahvediyor gibi görünüyordu ama aslında sorun takıldığım tiplerdi.

Daha çok tabuları kırmaya çalıştığım bir çeşit ihlal pornosu. Mesela ‘Fingered’ın ana fikri cinselliği boktan bir şekilde gösterip izleyiciyi seksten soğutmaktı. Fakat filmi izledikten sonra gayet şehvetli deneyimler yaşadıklarını itiraf edenlerle de karşılaştım.

Lydia Lunch’un karakteriyle ve Kross’a karşı hafif tiksintisiyle daha çok ilgilenmişsin gibi. Evet. Fikir oydu. Lydia filmlerde hep kurbanı oynar, ama garip bir çeşit kurban. O filmde söylenen her şeyin klişe olması düşünülmüştü. Bir filmin tamamını fragmanda izlemek gibi.

Kadını nesneleştirmekle suçlanıyorsun, ama kendine ve erkek cinselliğine de gülüyor gibisin? Hm, The Evil Cameraman‘ın ilk yarısı ben uyuşturucu müptelası olduğumda çekildi ve dünya görüşüm oydu. Karanlık, sanki “Ben sertim, kötü adamım” şeklinde. Sonra uyuşturucuyu kestim ve ‘İki Yıl Sonra'” (yazar fılmde) bir çeşit ineksi çocuğum ve etrafta fingirdeyen bir kızın peşindeyim çükümü çıkarıyorum ve üzerimde büyük gamalı haç dövmesi var ve bundan dolayı kız bana gülüyor ve üzerinde hoplamaya başlıyor. Bu durumun daha gerçekçi yanıydı. Adı ‘Evil Cameraman’ çünkü o filmleri yaptığım zamanlar bir yere gittiğimde insanlar “O pis herifin burada olmasını dahi istemiyorum, iğrenç, berbat herif!.” derlerdi. Benle tanıştıklarında ise “Ah, hiç de öyle bir tip değilmişsin.” diye düzeltirlerdi.

Richard Kern ‘Model Release’ 2004

Ben, sadece insanların başka bir takım şeyler yapan insanlar hakkındaki düşüncelerine oynadım.

Ayrıca tüm bunlar gerçek hayatımdan kaynaklanıyordu; ilk yarıdaki kız beraber takıldığım biriydi ve ilişkimiz garipti. Öyle çok bondage vs. yoktu belki ama sürekli uyuşturucu alıyorduk ve hayatımız tamamen karmaşadan ibaretti. Sonra o ellerinin üzerinde yürüyen kızla çıkmaya başladım ve o öyle enerjik, fingirdek bir kızdı ki önceden çıktığım insanlara kıyasla neredeyse şaka gibiydi.

S&M (sado&mazo) ile pek alakan yok yani. Özel hayatımda denemiyorum, kız arkadaşım yüzüme bakıp güler heralde ona kauçuk kıyafetler giydirmeye çalışırsam. Onu külotlu çorap giymeye bile ikna edemiyorum. Bondage çok heyecan verici çünkü karşındakine çok yakınsın. Yani birkaç santim gibi, ama onlara gerçekten dokunmuyorsun ve itiraf ediyorum bağlanmış bir kadın imajı beni çok heyecanlandırıyor, tabii bana baştan cazip gelirse. Araki‘yi tanıyorum dergiler için bondage çekiyor, eğer gerçekten ilgilenmiyorsanız oldukça sıkıcı. Ama pek çok bondage insanı için karşındakini bağlıyorsun, böylece onları tamamen kontrol edebiliyorsun. Onlardan biriydim, yani biliyorum. Demek istediğim çeken pek çok insan bunu yapıyor çünkü gerçek hayatta o insanı kontrol edemiyor ve insanı tamamen merhametine bağlı bir pozisyona sokacak bir sahne kurguluyorlar.

Bazı insanları soğutabilir ama artık seks için giyinmekle pek ilgilenmiyorum. İnsanlara “Hey ben çok çılgınım çünkü böyle kıyafetler giyiyorum!” dercesine.

Filmlerine karşı alışılmadık hakaretler oldu, özellikle Fingered ve Evil Cameraman’a? Sorun çıkacağını düşündüğüm gösterimler oldu ama sonuçta birşey olmadı, hepsi de Almanya’daydı; Seksenlerde Berlin’de kapüşonlu ve sopalı bir feminist grup gelmişti (sanırım hepsi erkekti) ve salonun projektörlerine boya fırlatıp oradaki herkesi soydular. Ama yanlış filmi mahvettiler, benimkiyle beraber oynayan diğer filmi mahvettiler ve gerçekten komikti.

Bir de Almanya’da bir üniversitede gösterim vardı ve filmi duyan bir kadın gösterimi durdurmayı kendine görev edindi. Yani gösterimi durdurmak için sürekli böyle bir heyecan vardı ve okul iptal etti ama biz yine de özel bir yerde göstermeye karar verdik. Herkes etkinliğin nerede gerçekleşeceğini buldu, fakat başka bir kapüşonlu ve sopalı feminist bir grup geldi ve bu sefer film oynarken perdeye boya fırlattılar ve sonra gittiler. Ama tüm olay şuydu ki eğer kimse birşey dememiş olsaydı en fazla elli kişi gelirdi, tüm bu şamata sayesinde yaklaşık ikiyüz kişi geldi. Sadece kendilerini alt ettiler.

Evet, Fingered’ın neden bu kadar kışkırtıcı olduğunu anlıyor musun? Fingered çok agresif bir film ve karakterlerin küfürbazlığı filmi daha da katlanılmaz kılıyor. Ama iki-üç kez izledikten sonra aslında komedi gibi olduğunu anlıyorsunuz. Bugünlerde insanlar Fingered‘daki görüntüleri görmeye alışık ama on sene once bu konuda farklı bir atmosfer vardı. Yani, böyle şeyler filmlerde zaten vardı ama o filmler 42nd Street’te gördüğüm filmlerdi. İnsanlar aynı zamanda The Sewing Circle gibi sert filmlerden de rahatsız oluyordu.

Sana ilham veren yönetmenler kimlerdir? Ben sanat sineması meraklısıydımdır, Godard ve Antonioni vb. yönetmenleri seviyordum. Her şeyi severim.

John Waters, Russ Meyer? Evet. Kesinlikle.

George Kuchar hakkında? Film yapmayı bırakana kadar onun filmlerini görmemiştim ve benimkilerle benzerliklerini görünce şok oldum. Thundercrack!‘i izlediğimde adeta beynim uçtu. Filmdeki insanlar durmak bilmiyordu, herif herifi sikiyor veya öyle birşey, sonra goril sex yapıyor ve “Müthiş, sınırsız !” diye düşündüm.

Peki, UK’de sansür problemi yaşadın mı? Bildiğim kadarıyla burada bir tek The Evil Cameraman var. Umarım British Film Institute aracılığıyla kısa bir sure sonra UK’de herşey bulunuyor olacak. Belki Fingered’da değiştirilecek birşeyler vardır. Eğer değiştirecek olurlarsa onların rahatsız edici görüntünün olduğu yere siyah bir nokta koymalarını sağlayacağım çünkü orada olan şeyden on kat daha kötü bir etki yaratıyor.

Amerika’da filmlerin NC-17 olarak mı sınıflandırılıyor? Hayır. Sınıflandırma yok. On seneden uzun süredir distribütörlerim var ve hala her ay tonlarca satıyorum ve DVD olayı başladığından bu yana hepsi yeniden satmaya başladı. İnan bana bu filmleri yaptığımda onları görmek isteyecek birileri olacağı konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Bu durum halen beni şok ediyor bazen.

Hiç Underground olmayan bir film çekmeye heves ettin mi ? Yapmayı isterdim ama nereden başlayacağımı bilemezdim ve şu anda fotoğraf’la daha çok ilgileniyorum. Söyleyecek birşeyim olduğunu sanmıyorum ve bir film bir-iki yıl alıyor, ayrıca kim bana destek olacak?

Şu anda ne yapıyorsun? Şu anda sürekli fotoğraf çekiyorum. Son sekiz aydır sürekli moda fotoğrafı çekiyorum. Nylon, I-D, Spoon, Purple ve diğerleri için çektim. Hala porno ve kendi işlerim için de çekiyorum. Kern Noir adında bir kitap çıkacak Eylül’de. Model Release adlı kitabım da Taschen tarafından cep kitabı olarak yeniden basılacak. Sanırım o eski güzel sinema günlerim artık sona erdi.


Blank City (2010)

BLANK CITY Documentary 2010

Before HD there was Super 8; before Independent film there was Underground Cinema and in the late 1970’s and 80’s, downtown Manhattan was the epicentre of a new kind of explosive, raw and confrontational filmmaking that bore witness to the rising East Village art and No Wave music scenes and the birth of hip hop.

Filmmakers such as Jim Jarmusch, Beth B, Lizzie Borden and Amos Poe captured New York’s gritty vibrance with dissonant tales and deadpan humour. BLANK CITY tells their story and succeeds in capturing the glorious and grungy creative energy of another age, illustrated by extraordinary footage of their early work and the derelict landscapes of the Lower East Side.

Interviews with Jim Jarmusch, John Waters, Steve Buscemi, Debbie Harry, Fab 5 Freddy, Thurston Moore and Lydia Lunch explore how a group of young visionaries pooled resources to create a DIY film movement that had a major influence on independent film today.


Nick Zedd

Underground Poetix Özel Röportajı

Şenol Erdoğan & Oya Yalçın / Tercüme: Mayıs Aru

Daha önce dergimizde bir Richard Kern röportajı yayınladık ve ikinizin birlikte yaptığı bazı filmleri gösterdik. Şu sıralar Richard Kern’le aranız nasıl? Zedd : Kendisini nadiren görüyorum ama bazen telefonda veya e-posta üstünden konuşuyoruz ya da iki yılda bir falan kaldırımda yürürken rastlaşıyoruz. ikimiz de yakın zamanda Blank City adında uzun metraj bir belgeselde ve de Llik Youridols adında bir diğerinde yer aldık.

2010 yılına girdik. New York City’de 85’e dair herhangi bir şeyi özlüyor musunuz? Hareketli günlerindeki Aşağı Doğu Yakası’nda olmayı özlüyorum. Her yeri ele geçiren açgözlü mülk sahipleri ve konformistler oranın da canına okudu. Underground filmler gösterecek ya da sıkıcı olmayan tiplerle buluşacak tek bir mekân bile kalmadı. Canlı müzik seyredecek tek bir mekân yok. Her şey çok pahalı. Her taraf bebek arabası dolu. NYC’deki insanlar çok sıkıcı, NYC dışmdakiler daha da sıkıcı.

2001’le 2005 arasında bir süreliğine her şey biraz daha iyi gibiydi ama sonra açık mikrofon çevresi iç çatışma ve arkadan konuşmalar içine battı ve şimdi giderek küçülen bir kıç yalayıcı güruhundan aldıkları ucuz ego dopingleriyle kendilerini bir bok sanan yeniyetme şımarık veletler sahneyi ele geçirdi.

New York City, kendilerini ‘çığır açıcı’ olarak yutturmaya çalışan içten içe muhafazakâr yaratıklar tarafından yönetiliyor. Her gün daha da kötüye gidiyor. Özgünlük yoksunluğu hiç tecrübe etmedikleri bir geçmişin nostaljisine saplanmış bir kuşak yetiştirdi. Herkes yenilik ve riske yönelik inançlı bir direniş geliştirmiş, insanlar benden veba mikrobuymuşçasına kaçıyorlar.

Güzel çevrelerin hepsi bir şekilde dağılıyor ve ben de yeni bir güzel çevre yaratabileceğim insanlar çıkagelene kadar vakit öldürüyorum. Ben muhteşem şeyler yaparken dış dünyanın beni yakalaması asırlar alıyor.

Güncel siyasetle ilgileniyor musun? Hayır. Siyaset devasa bir kitle kandırmacası.

Neler izliyorsun; underground mu yoksa ana akım mı? En çok kendi TV dizim olan Electra Elf‘in bölümlerini ya da Alex Jones filmlerini ve bir de Dark Shadows‘un eski bölümlerini izlemeyi seviyorum.

Son zamanlarda The Black Cat gibi Edgar G. Ulmer filmlerini ve Orson Welles‘in tüm filmlerini izliyorum.
Japon yapımı, Johnny Sokko and His Flying Robot adında bir TV dizisini de seviyorum. Ana akım filmler arasında sevdiğim üç beş filmden biri Idiocracy’di; Zeitgeist ve Zeitgeist Addendum‘u da sevdim.

Her hangi bir şekilde Beat Kuşağı’yla bir alakanız oldu mu ya da var mı? Hayır, fazla abartılıyorlar. Onlar hakkında sürekli bir şeyler duymaktan bıktım usandım. Bebek patlaması [Baby boomers: 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da nüfusun düşme eğilimi göstermesi üzerine reklamlarla ve devlet eliyle desteklenen nüfus patlaması döneminde doğan nesil.] son elli yıldır gerçekleşen her şeyi hiçe sayarak onlardan bahsedip duruyorlar.

City Ligts, Re-search, Headpress yayınları size ne ifade ediyor? Miyopluk.

Neler okuyor ve dinliyorsun – özellikle şu aralar? Kitap: Art That Kills, El futuro más acá, Howard Bloom‘un The Lucifer Principle‘ı, YVebster Griffin Tarpley’in 9/11 Synthetic Terror, Made in Usa’i.

Müzik: Pierre Henry Messe Pour Le Temps Present; eski film müzikleri.

Yapmak isteyip de yapamadığınız bir film projeniz oldu mu? Geçen sene çekmeye başladığım ama herkesin vaktini çalıp bizi yarı yolda bırakan kadın başrol oyuncusu tarafından baltalanıp mahvedilen Electra Elf filmi. Bunun dışında yıllardır Underground Film Bültenleri‘mden yaptığım bir derlemeyi bastırmaya uğraşıyorum, yayınlanmayı bekleyen bir de 7.000 sayfa kadar kişisel hatıratım var. Şimdiye dek kimse bunları basmaya cesaret edemedi.


Kara Panterler : Black Panther Party (1966-1982)

In 1969, Black Panthers from Sacramento attend a Free Huey Rally in Oakland, California.

“Öksüz bir çocuk gibi hissediyorum kendimi,

Yetim bir çocuk,

Evinden çok uzaklarda.”

Kara Panterler Partisi’ne Genel Bakış

Bobby, Fred, Huey, Mumia ve diğerlerine…

Kerem Kamil Koç, 2010

Kara Panterler‘den bahseden bir tarihçeyi 1960 senesinde, ki oldukça sıra dışı birkaç senenin öncülüdür, Bobby Seale ve Huey Newton‘un tesadüfi olarak okullarının Afro-Amerikan Birliği‘nde gerçekleştirilen tartışmalardaki tanışıklığına bağlamak onu tarihsel gelişimi içersinden soyutlayarak; tarihi sebep sonuç ilişkileri içersinde bir akış olarak değil, birbirinden kopuk olay bütünlerinin bir aradanlığı olarak sunmaya yarar.

Nasıl ki Fransız Devrimi‘nden bahsedilirken doğru bir izlekte ilkel komünal toplumlardan yola çıkılması gerekliyse, mevzubahis Kara Panterler olduğunda da, sayfa sınırlılığından ötürü çok eskilere gidemesek de kökeni belirtmek bakımından gereklidir.

Siyahilerin Amerika Birleşik Devletleri‘ndeki mücadelesi 1960’larda kitleselleşip genel form ve taleplerini belirginleştirmekle beraber, Kıta Avrupa‘sının kolonyal çağında Kolomb‘un Amerika kıtasına ayak basmasıyla birlikte başladığını söyleyebiliriz.

15- 19. yy.lar arasında iyimser bir tahminle 15 milyon siyahinin bulundukları topraklardan kendi rızaları dışında, zorla, elleri ayakları zincirlenerek ve türlü işkencelerle Amerika Kıtasına getirildiği bilinmektedir. Bir başlangıç olarak gemilerdeki bireysel ya da birkaç kişilik isyanlar, itaatsizliklerden bahsedilebilse de, panoramik bir kareye alabilmek için kıtaya çıkış ve sonrasından bahsetmek daha isabetli olur.

Kıtaya çıkıldığında gemilerdeki bu siyahi yükün gemilerle oraya zengin olmak, yeni bir hayat kurmak; yeni ve ‘fethedilmemiş’ topraklarda kendine fırsatlar yaratmak gibi amaçlarla gitmedikleri, sadece ucuz, hatta ucuzun da ötesi, neredeyse karşılıksız iş gücü olarak götürüldükleri gerçeği siyahileri kendini Amerikalı diye tanımlamaktansa, farklı coğrafyalardan da gelmiş olsalar ten rengi üstünden bir enternasyonalizme yönelip siyahi olarak adlandırmaya götürür.

1730’lar ve 40’lar arası irili ufaklı ve birbirinden kopuk onlarca isyan gerçekleşmiştir. 1776’daki, İngilizlere karşı bağımsızlığın elde edildiği Amerikan Devrimi Mumia Ebu – Cemal tarafından “Siyahileri Amerikalıların mı yoksa ingilizlerin mi sömüreceklerine dair..” bir küçük burjuva devrimi olmaktan ileriye gitmemiştir.

Black Panther demonstration, Alameda Co. Court House, Oakland, Calif., during Huey Newton’s trial.

Cemal hiç de haksız değildir; siyahiler açısından sadece ‘efendi’nin değişeceği, ama yaşam koşullarında herhangi bir düzelmeye sebep olmayacak bu devrimden sonra Amerika’daki ‘nesnelik’leri 1850 senesinde çıkartılan Kaçak Köle Yasası ile tescillenmiştir. Bu yasaya göre kaçan köleler ‘sahip’lerine iade edileceklerdir. Tüm kıta siyahiler için II. Dünya Savaşı‘nn toplama / çalışma kampları gibi bir kampa dönüşmüştür. Kader olarak kabul etmeye zorlandıkları konumları artık yasalaştırılarak kanunen de bir metaya indirgenmişlerdir. Önlerinde iki seçim şansı vardır, ya kabullenecekler ya da özgürlükleri için direneceklerdir. Her ne kadar psikolojide “öğretilmiş çaresizlik” konumunda kalan kesimler olsa da yüzlerce siyahi tutuldukları zorunlu çalışma ve barınma yerlerinden bir şekilde edindikleri kamalar ve silahlarla firar etti, mevcut şartlarda yaşamaktansa, ölmeyi göze firarı tercih ettiler.

Bu firarların hemen ardından, Kaçak Köle Yasası’nın kendisine tanıdığı haklarla firar eden kölelerinin peşine düşen Edward Gorsuch‘e karşı verilen mücadele ile Christiana Direnişi (1851) patlak verdi. Bu direniş aynı zamanda Amerikan İç Savaşı olarak da bilinen Kuzey- Güney savaşlarının tetikleyicisi olarak kabul edilir.

Sene 1865′ e dayandığında siyahilerin çoğu kez Christiana Direnişi kadar organize olmamış onlarca orta çapta, yüzlerce de bireysel denecek kadar küçük isyanı ve firarı mevcuttu. Bu isyan ve firarlara karşı hem toprak sahiplerinin ekonomik çıkarları hem de siyahileri aşağı bir ırk olarak kabul eden yaklaşımlardan , günümüzde de varlığını devam ettiren, Ku Klux Klan doğdu ve siyahilere karşı şiddet eylemlerine başladı.

Ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki ekonomik farklılıklar ve buna bağlı olan sosyolojik şartlar değişiyor ve uçurum açılıyordu. En temelde kuzeyde sanayileşme yoğundu; bunun için serbest iş gücüne ihtiyaç duyulmaktaydı; güneyde ise tütün, şeker kamışı ve pamuk ekimlerinin yoğun olduğu bir tarım toplumu hayat sürmekteydi ve serbest iş gücü için ihtiyaç duyulan köleliğin kaldırılması, sistem köleliğe dayandığından ve büyük aileler çok geniş toprakları ellerinde bulundurduğundan, onlar açısından ekonomik bir çöküş demekti.

Seçimlerin ardından, köleliği kaldırma sözü ile burjuvazinin oylarıyla iktidara gelen Lincoln‘ün görüşlerinden endişelenen güney eyaletleri statükonun devamını sağlayabilmek için kendi aralarında uzlaşarak Jefferson‘un önderliğinde bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kısa süre içerinde menfaat çatışmaları iki devleti savaşın içersine soktu ve ekonomik olarak her ne kadar birbirlerine yakın olsalar da 1867-1865 seneleri arasında devam eden savaşların ardından, sanayi gücünü arkasında barındıran kuzey, ekonomisi tarıma dayanan güneyi mağlup etti. Siyahilerin bu savaşlardaki konumları önemliydi; hatta savaşın gidişatını şekillendiren güçtü. Güneyin kaybetmesi ile tüm ülkeye hakim olan kuzey dediğini yaptı ve kölelik kaldırıldı.

Şak, şak, şak… Alkışlar, sloganlar kuzey için, kalbimiz bu özgürlük savaşçılarıyla… Ne kadar duyarlı ve ulvi insanlardı… Gönülleri özgürlüğü yayma ve neredeyse ölüm ile yaşam arasındaki siyahi kardeşlerini kurtarma aşkıyla yanıyordu; öyle ki yaşamlarını sürdüler ortaya. Aslında sadece ekonomik sistemin revizyonu olan ve öngörülen sistemin faydası için yapılan bu iç savaşm siyahilere getirdiği yasal olarak kabul edilmiş bir özgürlük oldu. Siyahilerin Amerika’ya gelişinden itibaren köleleştirilmişlikleri üzerinden nesilden nesle akan, neredeyse genetik koda dönüşmüş olan siyahilerin aşağı oldukları düşüncesi kanunlarla engellenebilecek bir şey değildi. Nitekim kölelik kaldırılsa da ırkçılık sona ermedi. Özgürleşen siyahiler oy haklarını da kazandılar. 1877’de Hayes‘in ( Zamanın ABD başkanı ) ülkenin güneyinde konuşlandırılan ve yeni yasaların uygulatılmasını gözeten askeri birlikleri siyahların da ekonomik hayatta söz sahibi olmasıyla ekonomik anlamda zorlanan beyazların oylarını alma kaygısıyla geri çekmesiyle 1965 yılında yapılan yeni yasal düzenlemelere karşı siyahilerin yeniden karanlık yılları başladı.

“Children walking by Panther graffiti” by Stephen Shames

Tüm bu olanlar, birinci dalga diye adlandıracağımız süreçte olanların satır başlarıydı. Bahsettiğimiz karanlığa dönüş; siyahilerin politik alandan dışlanması, dinsel alanın politik alanın yerini almasına sebep oldu. Aynı zaman dilimi yavaş yavaş siyahilerin birbirine yardımını bir bakış açısı olarak edinmiş, kendine yeterli siyahi yaşam birimleri oluşturmayı hedefleyen insanların bir araya gelmeye başladıkları zaman dilimi olarak tarihe geçti.

Bu yakınlaşma ve topluluklaşma çabaları devam ederken 1930’da baş gösteren Büyük Buhran ile güneyden sanayi’de çalışmak üzere gelmiş olan siyahilerin işten çıkartılmaya başlanmasıyla oluşan kaotik geçişte gerçek adı FBI kayıtlarına göre Wallace Ford olan ama kendini insanlara Fard olarak tanıtan kişi ortaya çıktı.

Fard ipekli kumaşlar satan bir doğuluydu. Suriye ya da Lübnanlı olduğuna dair rivayetler vardır. Fard durumun şartlarından faydalanmakta gecikmedi. Siyahilerin aslen oralı olmadıkları ve doğal yaşamlarından kopmaları bir hatayken kendi yaşam tarzlarını bırakıp beyaz insan gibi davranmaya çalışmalarının hatalarını katmerlediğini söylüyordu. Peki, ne yapmalılardı? Mesela atalarının giyindiği gibi giyinmelilerdi… Tesadüfe bakın ki Fard‘ın sattığı ipek kumaşlar atalarının yaşadıkları yerlerdeki kumaşlardandı. Zamanla siyahiler Fard‘a atalarını sormaya başladılar. Devamlı atalarından bahseden bu insan atalarını, hiç görmedikleri köklerini biliyor olmalıydı. Şüphesiz ki biliyordu Fard, zeki, çenebaz ve menfaatlerin kokusunu uzaklardan alabilen bir insandı. Hikâye basitti… Siyahiler Şahbaz kabilesinden ilk insanların soyundan gelmekteydiler ve dinleri İslam, dilleri de Arapçaydı. Anlaşılan o ki Fard zaten bildiği şeyleri kullanmaya kararlıydı.

Kökenine dönmek isteyen, beyazların kendilerine hitap şekli olan isimlerini bir kenara bırakmalı ve atalarının isimlerini kullanmaya başlamalıydı. Siyahiler kendi aralarında örgütlenmeli, birbirlerine sıkıca tutunmalıydı. Bu birkaç paragraf yukarıda belirttiğimiz gibi süregiden bir çabaydı zaten. Ama atalarının yaşadıkları yerlerden gelen bu adam tüm diğer çaba içindekilere göre avantajlıydı; kökenden gelmekteydi. Topluluk oluşmaya başladıkça Fard onları bir arada tutabilmek için bir alt-kültür yaratması gerektiğini fark etti. Giyimle kendini sokakta belli etmeye başlayan bireyler için şüphesiz ki bu yeterli değildi. Beyaz adam kötü, pis ve ahmaktı. Onu fıtratı kadar yedikleri de etkiliyordu. O zaman beyaz adamın yediklerinden yememeliydiler. Hiç merak etmesinlerdi, zira Fard atalarının ne yediğini de şüphesiz bilmekteydi ve yeni açtığı markette tam da o gıdalardan satmaktaydı. Bir taraftan bir kitleyi bir arada tutan ortaklıkları yaratırken, öte yandan da bunu paraya çeviriyordu.

Büyük Buhran‘da işini kaybedenlerden birisi de o güne kadar adı fabrika vardiyalarında önemsiz, benzeri yüzlercesi gibi yazılıveren Elijah Poole (Daha sonrasında Fard’ın öğretileriyle Poole yerine Muhammad’i alacak olan) Elijah Muhammad‘ti. Fard‘ın kendisini Tanrı olduğuna inandırdığı Elijah Muhammad, kısa sürede azmi ve kıvrak zekâsını fark ettiği ve sadakatinden emin olduğu bu genci artık kendisini İslam Ümmeti olarak adlandıran hareketinin ‘Rehber’i ( Ki burada rehber’in Farsça bir kelime olduğunu Rah + Borden’den oluştuğunu, bunun da yol gösterici olarak gündelik hayatta kullanılsa da, dinsel alanda peygamberlik müessesini imlediğini belirtelim ) ilan etti. Gelişmelere seyirci kalmak niyetinde olmayan Amerikan Hükümeti’nin kolluk güçlerinin devamlı takibinde olan Fard‘ın açıklanamayan 1934 seneli kaybından sonra Elijah Muhammed doğal önder olarak cemaatin 8000’e varan müridini kontrol etmekteydi. Bu insanlardan cemaati maddi olarak destekleyenlerden, tüketimi ile kalkındıranlardan gelen tüm para aynı zamanda cemaatin bankası olan Elijah Muhammad‘in kontrolündeydi. Reddini deklare edip askere gitmediği için 1942- 46 seneleri arasında cezaevinde yatan Muhammad için çok sayıda siyahi hükümlü barındıran cezaevi kolaylaştırılmış şartlarda örgütlenme hizmeti sağladığı için oldukça elverişli bir yer oldu. Elijah bu zamanda ve sonrasında, gelişmekte olan ayrılıkçı iradeyi kuramsallaştırmak için bir öğreti metni hazırladı. Bu metin bir anlamda teolojik ve siyasi bir manifesto niteliğindeydi, içeriğinde özellikle teolojik anlamda Batıni yaklaşımı benimsemişti ve sosyal meseleler konusunda da siyahi evanjelizmin etkisi görülüyordu. Batıni yaklaşımın benimsendiği kısımlar İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik ve Zerdüştlük inançlarının karışımı durumundadır. Bir tutarlılık arayışı da yoktur esasen. Zira 1930’larda Amerika’da İslamiyeti iyi bilen kimse neredeyse yoktur. Siyasi kısımlarda, teolojik hatta kozmogonik kısımlarda bile egemen Amerikan kültürünün siyahlara biçtiği değersizlik imgesinin tersine çevrilmiş halidir.

Bu noktada İslam, birleşebilecekleri soyut bir kimlik olmanın yanında aynı zamanda beyaz kesime karşı mutlak ötekileşme konumunun da bir simgesidir.

Elijah zamanında İslam Ümmeti, Fard‘ın zamanındaki örgütlenme çabalarını aşıp artık örgütlü bir güç haline gelmiş; “Amerikan toplumunun pazarından sıyrılarak” süpermarketlerinden bankalarına kadar kendi pazarını oluşturmuş ve 1975 senesine kadar 46 milyon dolarlık bir anonim şirketine dönüşmüştür.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Çin devrimi, Latin Amerika’daki devrimci hareketlerin başarıları ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişi, ABD’de de devrimci akımların güç kazanması için bir moral motivasyon yaratmıştı. 1960’larda bütün dünyanın içinden geçtiği politik süreç göz önüne alındığında, ABD’nin de bu politik ivmeden mahrum kalamayacağı açıktı. Bir de bunun üstüne 1956’da ABD’nin Vietnam’a müdahale ederek Fransa’nın başlattığı savaşı sürdürmesi eklenirse, ABD’nin içinde bulunduğu koşullar daha iyi anlaşılabilir.

Members of the Black Panther Party, stripped, handcuffed, and arrested after Philadelphia police raided the Panther headquarters, August, 1970

1955 sonrası siyahi hareket ivme kazandı. Bu sene içersinde meydana gelen bir olay sonrası, otobüse binen siyahi bir kadının hakaretlere uğraması, 381 günlük bir otobüs boykotuna sebep oldu. Bahsettiğimiz boykot siyahilerin bu kitlesellikte ilk eylemleriydi. Boykotu düzenleyen isim aşina olduğumuz bir isimdi: Martin Luther King. Bunlar olurken siyahiler arasından bir ses de İslam Ümmeti cenahından cılızdan da olsa güçlenerek yükselmekteydi: Malcolm X. Eğitimli bir siyahi burjuva ailede siyahilerin genel yoksulluğundan uzakta büyümüş bir Martin Luther King karşısında Malcolm X yoksulluk içersinde büyümüş, suça bulaşmış ve düşük eğitimli ancak gelişmeye açık ve zeki birisiydi. Martin Luther King‘in önerdiği çözüm burjuva siyahilere daha yakın olan ve çekici gelen uzlaşmacı, Gandhivari, sivil itaatsizliklere dayanan ve eşitlik ilkesinde haklarını talep etmekle yetinen, neredeyse komprador bir vizyona sahipken, Malcolm X‘in çözüm için önerdiği tek yol olan Bağımsız Siyahi Devleti düşüncesi, devrim, özellikle işsiz, gettolarda tecrit edilmiş ve uyuşturucu satıcılığı ya da seks emekçiliğinden başka bir iş yapma şansı bırakılmamış insanları ve gençleri etkiliyordu.

1964-1965 yıllarına gelindiğinde ABD‘nin her tarafı kaynamaya başladı. Florida’da bir siyah kadının öldürülmesi, siyah çocukların okudukları okulların bombalanma tehditleri alması, polislerin siyah çocuklara yaptıkları baskılar ve siyahlara uygulanan şiddet, toplum içindeki gerginliğin artmasına yol açmıştı. Siyah bir sürücünün tutuklanması ve genç bir siyah kadının polise tükürmekle suçlanarak haksız yere tutuklanması fitili ateşleyen kıvılcım oldu. Asırlar boyunca ezilen, hor görülen, insan yerine konulmayan siyahların beyazlara karşı öfkesi, 1965 Ağustosunda büyük bir isyana dönüşecekti. 11-16 Ağustos tarihleri arasında devam eden Watts isyanı sırasında dört binden fazla siyah tutuklandı. Ama sonrasında isyanın bitmediği, kendi içinde geri çekilerek geliştiği anlaşılacaktı. 1966 yazında kentler yakıldı, silahlı siyah gruplar ile ABD polisi arasında büyük çatışmalar oldu. 1967 yılma gelindiğinde isyan dalgası bütün ABD‘ye yayıldı. Bu tarihteki polis kayıtları, irili ufaklı 123 olayın vuku bulduğunu gösteriyor. Bu olaylar sırasında büyük bir çoğunluğu siyahlardan oluşan 83 kişi ateşli silahlarla öldürülmüştü.

October 1966 the Black Panther party was founded for self defense. The two founders were Huey Newton and Bobby Seale.

Tüm bu karmaşanın öncesinde tanışan ve okuldaki tartışmalarda dikkatleri üzerlerine toplayıp yavaş yavaş etkinlik alanlarını genişleten Seale ve Newton‘un varlıkları önemliydi. Zira siyahi toplumdaki örgütlenme anlamındaki dağılmışlığı gidermek için başlattıkları Kara Panterler hareketi söylemleri ile 1965 senesinde öldürülen ve ölümünden önce, tek kurtuluşun silahlı mücadeleye dayandığını vaaz etmeye başlayan Malcolm X‘ in taraftarları içinde, mücadeleci çizgisinden dolayı, yaygın bir popülariteye sahip oldu. Partinin liderlerinden biri ve kurucusu olan Huey Newton, beyaz liberaller ya da siyah burjuvalarla hareketin bir yere gidemeyeceğini, asıl hedefin siyah varoşlara ve silahlı mücadeleye dayanan bir yoksul siyahlar hareketi olması gerektiğini söylüyordu.

Özetle Kara Panterler olarak andığımız Öz Savunma İçin Kara Panterler Partisi disiplinli, beyazların baskı ve tacizlerine karşı tüm siyahilere şemsiye olabilecek ve gerektiği durumlarda kendisini silahla da savunmaktan geri durmayacak ve kendini Marksist olarak niteleyen; dahil olabilmek için başvuran herkesin Mao‘nun Kızıl Kitap‘ını okumuş olması gereken, eğer okuma yazması yoksa kitap hakkında düzenli olarak yapılan genel ve açık toplantılara katılmış olmayı şart koşan bir oluşumdu. Küba Devrimi ve Çin Devrimi‘ni referans alan, zaman zaman gerilla mücadelesi taktikleriyle hareket eden, mücadeleyi işçi sınıfına değil beyazların ezdiği etnik gruplara dayandıran devrimci bir önderlikti söz konusu olan.

15 Ekim 1966 tarihinde açıklanan parti programı temel ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak hazırlanmıştı :

1. Özgürlük İstiyoruz. Siyahi toplumumuzun itibarını belirleme gücü istiyoruz.

2. İnsanlarımız için tam istihdam İstiyoruz.

3. Siyahi toplumumuz Üzerindeki kapitalist soyguna son vermek istiyoruz.

4. İnsanın barınabileceği saygınlıkta konutlar istiyoruz.

5. Bu saygın Amerikan toplumunun gerçek doğasını yansıtan tüm İnsanlarımız için eğitim İstiyoruz.

6. Tüm siyahi erkeklerin askerlikten muaf tutulmasını İstiyoruz.

7. Polis vahşetine ve siyahi insanların öldürülmesine derhal son verilmesini istiyoruz.

8. Biz federal, devlet, bölge ve şehir cezaevlerinde ve nezaretlerde tutulan tüm siyahiler için özgürlük istiyoruz.

9. Mahkemeye çıkarılacak tüm siyahi insanların içlerinde kendi siyahi toplumlarından insanların veya akran gruplarının da olduğu bir jürinin olmasını istiyoruz.

10. Toprak, ekmek, konut, eğitim, giyim, adalet ve barış istiyoruz.

( Parti bu taleplerde bulunurken aynı zamanda içinden çıktığı dinamik olan siyahi toplumla bağlarını kopartmadı, yaptıklarıyla isteklerindeki samimiyeti de ortaya koydular. Bunlardan en önemlileri şunlardı :

  • Polis- uyarı devriyeleri: Parti üyeleri siyahilerin yoğun olarak bulundukları semtlerde kameralar, fotoğraf makineleri, kanun kitapları ve gerekli durumlarda kendilerini korumak için silahlarla semtlerine giren polis devriyelerini izlerlerdi. Bu öylesine kurumsal bir hale gelmişti ki, artık düzenli olarak bu devriyeye çıkan Panterler neredeyse stajyer bir avukatın karşılaştıkları durumda bilmesi gereken şeylerin tümünü biliyor gibilerdi. Bu keyfi uygulamaları ve buna dayana polis şiddetini azalttığı gibi, personelinin çoğu güney kökenli olan polis departmanı üzerinde zaman içersinde büyük bir demoralizasyona sebep oldu. Devriyelerin kararlı karşı duruşları yüzyıllardır guruları durmaksızın kırılan siyahiler üzerinde olumlu etki yarattı ve partiye büyük katılımlar sağladı.
  • 1968′ de partinin başlattığı çocuklar için bedava kahvaltı programında panterler kendilerini destekleyen yerel esnaflardan topladıkları gıda maddelerini kahvaltı halinde çocuklara sunmaya başladı. Kahvaltılar yoksul siyahi semtlerde çocukların çoğunun evinde bulamayacağı ama gelişimleri açısından da oldukça faydalı sahanda yumurta, ekmek, birkaç dilim jambon ve mısır gevreğiydi.
  • Çocuklar için düzenlenen bir başka kampanya da sabahları erkenden kalkıp onlar okullarına gitmeden evvel onlarla zaman geçiren Panterler kampanyasıydı
22nd July 1968: Black Panthers march to a news conference in New York to protest at the trial of one of their members Huey P Newton. Newton was later convicted for the manslaughter of an Oakland policeman.

1971’lerde partinin programları arasında topluluklararası haber servisi, polisin topluluklarca kontrolü, özgürlük okulları, halkın ücretsiz tıbbi araştırma sağlık kliniği, bedava giyecek programı, cezaevlerine ücretsiz otobüs programı, ürkütücü çevreye karşı büyükler programı, anemi araştırma vakfı, bedava mesken kooperatifi programı yanında bedava ayakkabı programı, bedava ambulans servisi, ücretsiz yiyecek programı gibi hizmetler de eklenmişti.)

İşte bu taleplerle 15 kişinin birlikteliği ile ortaya çıkan parti 1969’a gelindiğinde on binlerce üyesi olan ve beyaz Amerika tarafından “Bir numaralı toplum düşmanı” payesiyle nişanlandırılan konumuna yükselecekti. 1970 senesi Kara Panterler Partisi‘nin kadınların özgürlüğü konusunda resmi tavır aldığı senedir.

1970 sonrasında ise Malcolm X‘in çoğu söylemini eyleme geçirebilmiş olan parti, hedeflediği siyahi mücadeleyi tek organda yürütmek hedefine hemen hemen ulaşmıştı. Bunun getirdiği öz güvenle söylemini revize ederek salt siyahilere değil; beyaz Amerika’nın köşe ve kuytuluklarında kalmış diğer etnisitelere de hitap eden ve sempatizan toplayan bir harekete dönüştü. Siyahi milliyetçiliğinin ve Bağımsız Siyahi Devleti arzusunun terk edilmeksizin, soruna salt siyahilerin değil, öncelikle yerelleri olan Amerika’daki, ardından da dünyanın tüm ezilenlerinin sorunu olarak bakması, sahiplenmesi ve desteklemeye çalışması partiyi devrimci enternasyonalist çizgiye taşıdı.

Vietnam Savaşı‘na gönderilen siyahi askerlere yönelik olarak kaleme aldıkları bildiride şöyle diyordu Panterler: “ABD sizin ülkeniz değil, ABD için savaşmayın!“, “Vietnamlı kardeşlerinizi değil, sizlere onları öldürmeniz için emirler veren ırkçı domuzları öldürün!” Bununla da kalmayarak Güney Vietnam Halkın Kurtuluş Ordusu Komutanlığı‘na gönderilen özel bir mektupla belirsiz sayıda Kara Panterler Partisi mensubunu da Amerikan Emperyalizmine karşı savaşlarında destek olmak üzere göndermeyi teklif etmiştir. Bilinen bir başka örnek ise, Filistin’ in İsrail işgaline karşı mücadelesinde Filistinli Kurtuluş Cephesi El-Fetih‘e destek verilmesi ve El-Fetih‘le yaşanan yakınlaşmalardır.

CBS muhabiriyle görüşen El- Fetih‘in Cezayir sorumlusu, Panterlerle ilgili sorulan bir soru üzerine El- Fetih karargâhının, kendisinin kara panterlere şehir gerillası taktikleri ve sabotaj eğitimi verilmesi konusuna sıcak baktıklarını söyleyip şöyle devam ediyordu: “Zamanı gelince Panterler ABD’ ye ani ve derin darbeler indirecekler, ırk ayrımı politikasından sorumlu her düzeydeki yetkiliyi öldürecekler ve fabrikalarla kapitalist kurumlara sabotajlar düzenleyeceklerdir.

Amerika tüm bu gelişmelere karşı elinden geleni yapıyor, lakin siyasi arka planı güçlü olan, geniş bir toplumsal zemin üzerine kurulu, sempatizan sayısının bilinmediği ve gerektiğinde ne öldürmekten ne de ölmekten çekinmeyecek binlerce silahlı militanları bulunan Kara Panterlere karşı istediği etkinlikte karşı önlemler alamıyordu. Hukukun ayak bağı olduğu durumlarda hukuku aşabilmek ve “etkin” çözümler yaratabilmek amacıyla FBI‘in altında oluşturulan ve Karşı İstihbarat Programı olarak adlandırılan Cointelpro projesi hayata geçirildi. Cointelpro bir kontrgerilla oluşumuydu ve 1956 – 1971 yılları arasında Martin Luther King ve Malcolm X‘in öldürülmeleri haricinde, kara panterler partisi ve yöneticilerine yönelik baskı ve şiddet içerikli 295 operasyon düzenlemiştir.

Hoover‘ın, zamanın FBI başkanı, başkanlığında 1968- 69 senelerinde düzenlenen operasyonlarla partinin 14 üst düzeyli yöneticisi öldürülmüş, binlerce militan tutuklanmış ve yüzlerce üyenin de ömür boyu hapis cezalarma çarptırılmıştı. Bu operasyonların hedefi Kara Panterler olmakla beraber, aynı zamanda ülkedeki tüm devrimci ve demokrat yapılara da gözdağı verme niyetindeydi.

Kara Panterler Partisi, maruz kaldığı ağır devlet terörü altında büyük ölçüde gücünü yitirdi. Daha sonraki yıllar içinde ABD’ de yaşayan diğer etnik grupları da çevresinde barındırmaya başlamasına rağmen eski gücüne bir daha kavuşamadı. Böylece 60’lar ve 70’lerin başlarındaki devrimci kabarışla birlikte doğan tüm devrimci örgütlenmeler gibi, o da, dalganın geri çekilmesiyle birlikte zayıfladı. Ancak yine de siyah varoş gençliği içinde bir efsane olarak yaşamayı sürdürdü.


When gays and Panthers were united

“Jean Genet, 1970 yılının 1 Mayıs günü Yale Üniversitesi’nin kampusunda toplanmış olan yaklaşık 25 bin kişiye bir konuşma yapmak üzere evinden ayrıldığında, Amerikan polisinin onu yakalayamayacağı kaçak yolları denemek zorundaydı. Kürsüye çıkmayı başardığında, Dreyfus Davası’nı örnek vererek şunları söyledi : “Geçmişte Fransa’da tek bir suçlu vardı : O Yahudi’ydi; şimdi burada, ABD’de geçmişte ve bugün için bile tek bir suçlu var : O da Zenci.”

“Kara Panterler Partisi tarih olabilir,

fakat onu yaratan güç halen bizimledir.”

– Mumia Ebu Cemal


Hebdomadaire Manifeste Impact : La Tranchée Racine

Couverture Hilal Can / La Tranchée Racine Hebdomadaire N°14

Fransız sanatçı Stéphane Blanquet 1980’lerden bu yana çağdaş sanat dünyasındaki en üretken figürlerden biridir. İllüstrasyon, çizgi film, tiyatro, yayıncılık, sanat yönetmenliği gibi bir çok farklı dalda çalışan Blanquet, çocukken izlediği ‘Creature from the Black Lagoon’ filminden çok etkilenir ve bu deneyim onun mitoloji ve popüler kültür kodları arasında güçlü bir bağ kurmasına yol açar: Çizgi romanlar, şaka oyuncakları, sihirbazlık ve lunaparklar.

Hem sanatçı hem de yayıncı olarak üretken bir pozisyonda olan Blanquet çok geçmeden 1990’ların başında yeraltı sanat dünyasının liderlerinden biri haline gelir. Eserleri 1993’te Paris Regard Moderne‘de, 1996’da ise Amerika ve Kanada’da sergilenir. Çalışmaları Blab!, AX gibi çizgiroman antolojilerine girer. 1996 yılında Angoulême International Comics Festivali’nde yayıncılık alanında prestigious Alph Art du fanzine ödülüne layık görülür.

Blanquet 2007 yılından bu yana United Dead Artists isimli yayınevi işletmektedir. Roland Topor, Gary Panter, Tanaami Keiichi gibi büyük sanatçıların kitaplarının yanısıra Tendon Revolver, Muscle Carabine, Tranchée Racine gibi çeşitli dergi ve özel edisyonlar da yayımlamaktadır.

Tranchée Racine Hebdomadaire – N°10, UDA, vidéo by Célia Döring 2020

La Tranchée Racine Hebdomadaire N°10

This is the 10th of 42 issues. It features artworks by the following artists: Natsuko Tanihara, Arnaud Loumeau, Pascal Doury & Bruno Richard, Zven Balslev, Tommaso Buldini, NEHAMA, Orsten Groom, Gea Philes, JJ Cromer, Thomas Ott, Laurent Benaïm, Tony Fitzpatrick.


Stéphane Blanquet & the Tranchée Racine team

‘Stéphane Blanquet is a prolific figure in the contemporary art scene since the end of the 1980s. He creates and is involved in the graphzine scene, art installations, artwork, urban art, animation movies, theater, books, publishing, art direction. He has been strongly interested by the myths and codes of popular culture: illustrated magazines, joke shops, magic tricks, optical illusions and fairground art.

In the 1990s, Blanquet was very active both as an artist and a publisher and became one of the leaders of the underground art scene. His art was exhibited at the “Regard Moderne” gallery/library (Paris, France) in 1993 and 1996, in the USA and in Canada. It has been published in Blab! (USA), AX (Japan) and in Europe. In 1996, he received the prestigious Alph Art du fanzine prize at the Angoulême International Comics Festival for his work as a publisher…


La Tranchée Racine Hebdomadaire N°9

This is the 9th of 42 issues. It features artworks by the following artists: Damien Deroubaix, Alice Hualice, Jeremy Boulard Le Fur, Margaret Curtis, Aleksandra Waliszewska, Olivier de Sagazan, Gonzalo Garcia, Nazanin Pouyandeh, Erik Thor Sandberg, Les Krims, Ion Birch, Kwame Akoto.


Tranchée Racine Hebdomadaire – N°8, UDA, vidéo by Célia Döring 2020

La Tranchée Racine Hebdomadaire N°8

This is the 8th of 42 issues. It features artworks by the following artists: Ryan Heshka (cover), Julia Wernig, Féebrile, Francis Deschodt, Nicolas Pegon, Paul Henderson, Hermann Josef Hack, Jon Todd, Marc Brunier-Mestas, Betty Tompkins, Philipp Kremer, Matthew Barney.

Buy it at the Halle Saint Pierre, in all the good bookstores or on blanquet.com

you can also subscribe for the whole collection !!

magazine de proximite

Don’t forget to check UDA website & instagram for more information :

instagram: latrancheeracine / facebook: latrancheeracine

Hebdomadaire Manifeste Impact !!

blanquet.com

Dişi Bir Kalkışma : Kadın Harekâtı

Couverture : Caroline Sury ‘Calamity Jane’

8 Mart 2021 günü ‘MERHABA’ diyerek yayın hayatına başlayacak olan KADIN HAREKÂTI, Neslihan Yalman’ın editörlüğünde çıkıyor. Dergi, ‘Dişi bir kalkışma dil göstergesidir’ mottosuyla ilerleyerek, disiplinlerarası düzlemde birçok kadını kucaklamak için estetik bir kalkışmayı hayata yaymayı arzu ediyor. Kadınlarla beraber; kadın direnişi için mücadele etmiş, içeriden ya da dışarından destek sağlayan ve üreten erkeklere de kısmen yer verecek olan dergi, transeksüel, travesti, lezbiyen, biseksüel vb. gibi kimliklerle de kendilerini tanımlayan bireylere alan açmayı umut ediyor. Dergi, seslerini duyurmak isteyen her kesimden kadına da alan yaratmak istiyor.

Bununla birlikte, üç ayda bir çıkacak olan bu kadın dergisi, günlük hayattan pratik mücadeleye, sanattan düşün dünyasına değin farklı kulvarlarda, farklı jenerasyonlardan ve farklı yaşlardan kadınları ortak üretimin ekseninde, bir araya getiriyor. Dergi, ulusal platformla birlikte, uluslararası anlamda da birçok kadınla dirsek temasına girmeyi ve kadınlığın evrensel vurgusuna dair önemi öncellemek istiyor. Farklılıklarımız renklerimizdir, aynılıklarımızı bizi birleştirir diyen KADIN HAREKÂTI, kadınlara bir kadın editörün birinci elden desteğiyle kadınca alan açmaya hazırlanıyor. Yolu açık olsun!

Bu yönde, katılımınız beni sevindirecektir. Birlikte, daha da güçleneceğimizi düşünüyorum. Kadınlara özgür bir alan açılsın istiyorum. Çevrenizde, denk geldiğiniz ve güvendiğiniz isimler olursa, onlara da bu metni iletebilirsiniz.

Saygılarımla…
Neslihan Yalman


Eser Gönderme Tarihleri :

5 Nisan 2021 (2. Sayı)

5 Tem. 2021 (3. Sayı)

5 Ekim 2021 (4. Sayı)

Eserlerin Gönderileceği İletişim Adresi:

pikarakadinharekati@gmail.com


Pikaresk Yayınevi

Kiremitleri Kıran Kız : Birce Seymen

Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bigisayar renklendirme, 2021

Bir Punk Rock şarkıcısı, müzisyen, aynı zamanda isyankar ruhlu bir sanatçı Birce; kendisine bizlerle paylaştığı çizimler için çok teşekkürler.

Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bilgisayar renklendirme, 2020
Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bilgisayar renklendirme, 2020
Birce Seymen, kağıt üzerine mürekkep, bilgisayar renklendirme, 2020

monxx art

Voyage en Grande Paréidolie

Voyage en Grande Paréidolie

Bonjour,
Depuis environ trois ans, avec l’ami Janko et un groupe d’invités, nous avons réalisé un grand livre de bande dessinée et dessins paréidoliques intitulé « Voyage en Grande Paréidolie ». Nous vous invitons ici à participer à sa coédition.

MONTPELLIER, JANVIER 2021

LA PARÉIDOLIE

Paréido-quoi ?! La pareidolie, c’est reconnaître dans des motifs abstraits des formes figuratives, telles que des visages, des têtes, des corps animaux et humains. L’exemple le plus connu, c’est le fait de voir des figures dans les nuages.

TECHNIQUE

Pour ce livre, nous sommes parti d’une idée / technique de Mattt, qui consiste à tamponner des planches d’empreintes de papiers froissés humectés d’encre. Certaines de ces planches d’empreintes, points de départ pour la rêverie et l’inspiration, seront inclues au livre.

Ces tampons se prêtant merveilleusement à y déceler des images organiques, on a ensuite révélé ces figures en traçant contours et détails autour de ces traces d’encre, complétant ainsi le dessin initié par l’empreinte. Ensuite, nous avons de préférence présenté ces dessins dans la forme bande dessinée, en les entourant de phylactères, en les mettant en cases, ou en suites…

Voyage en Grande Paréidolie

DESSINS COLLECTIFS

Nous avons réalisé des planches avec Janko, le plus souvent à deux, plus nombreux, ou même parfois en solo. En cela, nous continuons notre démarche de Comix Band qui consiste à dessiner à plusieurs sur les mêmes feuilles, comme on fait de la musique en groupe sur les mêmes morceaux ! Nous avons dessiné en tablées à l’atelier En Traits Libres à Montpellier, sur les mêmes planches, et nous avons aussi invité des dessinateurs d’ailleurs à nous envoyer leurs variations à partir des mêmes séries d’empreintes. Ces planches ont pu librement prendre la forme de bandes dessinées ou de dessins, avec ou sans textes… Les formes communes des empreintes de papiers froissés encrés donnent à l’ensemble sa cohérence graphique.

ARTISTES PARTICIPANTS (NON EXHAUSTIF)

Attic Ted, Marthes Bathori, Nils Bertho, Georges Boulard, Pablo Boulinguez, Maxime Borowski, Louis Cadias, Sénile Céline, Alice el Rakun, El Rotringo, Audrey Faury, Freaky, Nico Fremz, Gui Mia, Jo 99, Julien Gardon, Janko, Julie Graf, Laure, Lilas Mala, Lilie Kitsch, Zad Kokar, Mattt Konture, Jaky La Brune, Sylvain Le Chanteur, Vincent Lefèbvre, Luca, Jude Mas, Manoï, Benjamin Montio, Gérard Nicollet, Fanny Nie, Delphine Phan, Angélique Raymond, David Vincent Richard, Thomas Romarin, El Rotringo, Nadine Simon, Qu_uH, Vanessa, Sandra Verine, Gilles Vigne, Jacques Velay…

Voyage en Grande Paréidolie

COÉDITION, CODIFFUSION

Dans la pratique du dessin collectif, ce projet fait suite à notre première expérience d’édition avec le livre ManGeA Table, recueil de bandes dessinées en bande. Nous l’avions tout simplement auto-édité à deux avec Éric Arnaud / Rico comme un de nos fanzines, sous le nom La Table Editions. Cela nous a permis finalement d’éviter des démarches de demandes de subventions, de crowdfunding, de dépôt légal. Par contre le choix de ne pas faire appel à un diffuseur / distributeur avait limité la distribution et la vente du ManGea Table.

Pour ce nouveau livre à plusieurs, nous espérons vivement arriver à réaliser ce à quoi on avait renoncé pour le ManGeA Table : une coédition. C’est en voyant comment les disques alternatifs sont coédités par plusieurs labels que nous est venue l’idée de procéder de la même façon pour éditer un livre.

CONSTRUCTION DU LIVRE

Après quelques années sur ce projet, et de multiples sessions de codessinage, nous avons récolté beaucoup de matière. Cela représente environ 400 dessins en noir et blanc. Certains d’entre eux seront présentés en pleine page, d’autres en moitié ou en quart de page. Pour organiser le tout, nous le présentons sous la forme d’un recueil de comix. Nous prévoyons un livre d’environ 200-250 pages. Le format, entre A4 et A3, ainsi que le nombre de tirages, restent à préciser.

Voyage en Grande Paréidolie

PARTICIPER À LÀ COÉDITION

Nous vous proposons plusieurs moyens de participer à notre coédition :

⦁ soit en tant que coéditeurs par votre participation financière aux frais d’impression et fabrication du livre vous donnant un nombre d’exemplaires correspondant à votre investissement, et bien sûr, l’inscription de votre logo d’éditeur en couverture avec les autres comme pour les disques a colabels.
⦁ soit en tant que libraires, ou vendeurs ou troqueurs, aux meilleures conditions que nous préciserons et officialiserons ensemble.
⦁ d’autres formes de participation peuvent être envisagées, en en discutant avec vous.

A ce jour, nous avons réalisé la première version d’une partie de la maquette du livre ; nous aurons bientôt une idée précise du nombre de pages, et nous pourrons décider ensemble de l’édition et de la diffusion de ce livre.

Donc, nous vous proposons ici de participer à cette expérience de coédition pour ce livre Voyage en Grande Paréidolie. Pour cela, nous joignons à ce courrier un choix représentatif de nos pages, en espérant que cela vous donne l’envie de faire partie de notre groupe de coéditeurs-codiffuseurs pour ce livre unique en son genre et précurseur d’une alternative éditoriale nouvelle pour la bande dessinée!

Animation paréidolique par Mattt Konture et Janko pour le film Mondo DC

CONTACT Mattt: matttkonture@gmail.com

Amicales salutations, Mattt Konture et l’équipe du Paréidolie Comix

édition PDF originale de la présentation

Türkiye’de Punk Olmak : Being Punk in Turkey

Reptilians From Andromeda Shaking Up Istanbul’s Punk Scene

Günümüzde Punk müzik, modası ile her ne kadar sistem tarafından sindirilen, ambalajlanan kârlı bir ürüne dönüştürülmüş olsa da tavır olarak tüm dinamikleri ve yeraltı paylaşım komüniteleri ile muhalif bir altkültür olarak yaşamaya devam edecektir.

Tolga Güldallı, 2007

Bilinen ve kabul gören ansiklopedik tarifi ile Punk, 70’li yılların ikinci yarısında İngiltere’de bir müzik akımı etrafında gelişen toplumun tüm değerlerini alt-üst eden, yıkıcı bir altkültürdür. Müzikal alt yapısını 70’li yılların ortasında New York‘daki bazı müzik gruplarından almış, tavır ve tarzı ise İngiltere‘de şekillenmiştir. Punk‘ın nihilist ve yıkıcı tavrı, zamanla gelişip olgunlaşarak, antifaşist, antikapitalist, antimilitarist, antiotoriter, cinsiyetçilik ve homofobizm karşıtı, derin çevreci, hayvan haklarını savunan, kendin yap’çı, yıkıcı-yapıcı bir ‘ideoloji’ye dönüşmüştür.

70’lerin ikinci yarısınnda öfke kendini, Avrupa ve Amerika’da Punk ile dile getirirken, Türkiye’de sokak çatışmalarına, grevlere ve devrim provalarında gösteriyordu. “Müzik dinlemenin” henüz “sırası” değildi. 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen “geleneksel” askeri darbe, işkenceler, zindanlar, idamlar, sürgünler, yasaklar, sansürler ve antidemokratik yasalarıyla gelmişti. 12 Eylül rejimi özellikle Sol muhalefeti tamamen susturmuş, günümüzde etkisi hala süren sistematik bir apolitizasyon ve kişiliksizleştirme çalışması ile, toplumun her kesimini, üniversiteleri, sanat ortamlarını sindirmişti. Devir, “Tonton amca”, “köşe dönmek”, “video kaset” ve arabesk devriydi.

Böylesine sindirilmiş, kişiliksiz bir toplumda, kendisine dayatılan yoz arabesk kültürü kabullenmek istemeyen, kendisine nefes alabileceği bir yer arayan bir kesim gençlik için bir alan vardı, o da: Heavy Metal. Tek tük kaset kaydı yapan yerler ve yurtdışından gelen iki yabancı Heavy Metal dergisinin “alt yazısız” sayfaları sayesinde, kendini “farklı” hisseden bir kesim gençlik böylece Heavy Metal ile tanışmış oldu. Magazinel olmanın dışında, çoğunluk için Punk ile tanışma, Heavy Metal‘den Punk müziğe bir “tarz” geçişi ile gerçekleşti.

80’li yılların ikinci yarısından itibarı ile kendini metalci veya punk olarak lanse edenler, gündelik hayatın içinde de kendini göstermeye başlamıştı. 1977’lerde İngiltere’de punkların toplum düzenine karşı gerçekleştirdikleri “şok edici” taktikleri, kendini Türkiye’de 80’lerin ikinci yarısında “özgür bir birey” olma nedeni olarak, uzun saç, küpe veya yırtık kot ile gösteriyordu. Bu hergün kavga anlamına geliyordu. Ancak yaşanan bu sokak sıkıntılarının dışında Türkiye’de Punk, kültürel ve politik anlamda gündelik hayatta kendine yer bulamamıştır.

Türkiye’de gençlik, toplumun genel örf ve adet yapısına uygun bir şekilde, hiçbir alanda söz sahibi olamamıştır. Gerek ekonomik, gerekse toplumsal baskılar nedeniyle gençlik bir alt kültüre ait olmak gibi “gençlik alışkanlıkları” sadece belli bir yaşa veya döneme kadar (İş hayatı, okul bitimi, askerlik veya evlilik) sürdürebilen, yaşanıp atlatılması gereken hiçbir zaman sağlam olmamış, gelenek sürdürülmemiş; bu yüzden kendilerini ifade edebilecekleri ve üretebilecekleri süregiden ortak bir yaşama alanı -altkültür- yaratamamışlardır.

Punk‘ın Türkiye’deki politik hayatla tanışmasının bir çok nedeni vardır. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz 1980 askeri darbesinin genel toplum üzerindeki baskı ve etkileri, darbe sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve toplumsal hayatta tekrar yer arayan Sol’un içine kapanık muhafazakar yapısı ve de Punk‘ların genel anlamda politik hayata katılmak gibi bir dertlerinin olmamasıdır.

Türk medyasında ve toplumunda Punk, başka ülkelerdeki genel bakış açısından farklı olmayacak şekilde- sapıklık, bi tip saç şekli, neo-nazi‘lik ya da batı özenticiliği ile eş anlama gelmekteydi. “Resimlere bakmak” dışında Punk hakkında okunabilecek Türkçe kaynakların olmaması ve Punk‘ın iletişim ve bilgi aracı olan fanzinlerin ancak 90’lı yıllardan sonra ortaya çıkması nedeniyle, Punk çevresi içerisinde de Punk kavramının sığ kalmasına neden olmuştur. Kendini Punk olarak nitelendirenlerin çoğunluğu için Punk, öykünmenin ötesine gidememiş, sadece bir müzik tarzı, taviz verilmek zorunda kalınan dış görünümü ve Punk deyince akla ilk gelen aslında sadece Punk‘a özgü bir durum olmayan bu olumsuz tablo, günümüzde de Türkiye’deki benzer tüm gençlik altkültürlerinin ortak açmazıdır. Türkiye’de yaygın bir altkültür olarak Punk‘tan bahsetmesek de, hafızasını darbelerde yitirmiş, geçmişe ait bir belgesi olmayan bu depresif, muhazafakar ve “boya katılmış” ülkede, her türlü olanaksızlığın ve yalnızlığın içerisinde yaşanmış samimi bir dönemi belgelemek gerekiyordu.

Rashit – Telaşa Mahal Yok, 1999 

Bu kitap, 80’li yıllardan, Türkiye’de ilk “resmi” yerli Punk albümü olan Rashit‘in Telaşa Mahal Yok‘un çıktığı 1999 yılına kadar olan süreçte, Türkiye’de Punk‘ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içermektedir. Ancak bu kitap, o döneme tanıklık etmiş, “belli” kişi ve grupları içermekte, bir “Türkiye Punk Külliyatı” olarak algılanmamalıdır.

Kitapta Punk ile birlikte adını sıkça göreceğiniz bir diğer akım Hardcore‘dur. Hardcore, 80’li yılların başında Amerika’da, punk gibi giyinmeyen ve klasik punk müziğe göre çok daha hızlı müzik yapan Punkların kendilerini ayırmak için yarattıkları tarzdır. Hardcore günümüzde, özgünlüğü, disiplini ve sert söylemi ile Punk’la birlikte anılan ana bir akım haline gelmiştir. Yine de bu kitapta terim karmaşası yaratmamak için genel olarak Punk kelimesinin kullanılması tercih edilmiştir.

Türkiye’de magazin köşeleri dışında Punk kelimesinin gözüktüğü ilk yer 1978’de Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım grubunun plak kapağında yer alan “Punk Rock” ifadesidir. Ancak bu ifade daha çok ticari amaçla yapılmış bir Punk şakasıdır. Aktif olarak Punk müzik yapan ilk topluluk 1987 yılında kurulan Headbangers‘dır. Punk‘ın iletişim kanalları olan fanzinlerin, ilk görülmeye başlandığı yıl Türkiye’de fanzin kavramının da doğduğu yıl olan 1991’dir. Punk Müzik, Punk‘ın “kendin yap” etiğine -zorunlu ve doğal bir şekilde- uygun olarak evlerde çoğaltılan demo kasetlerle yayılmış, Necrosis, Radical Noise ve Turmoil 1994 yılında ilk kez yurtdışında -Türkiye’de basımı yıllar önce bitmiş olan plak formatında- şarkılarını basma imkanı bulmuş, yerli müzik sahnesine bir çığır açmışlardır…

Günümüzde Punk, müzik ve “moda”sı ile her ne kadar kapitalizm tarafından ehlileştirip, ambalajlanarak karlı bir ürüne dönüştürülmüşse de, Punk bir tavır olarak tüm dinamikleri, yeraltındaki paylaşım ve komünitesi ile muhalif bir altkültür olarak devam ettiği sürece yaşayacaktır.


Reptilians From Andromeda – Burning Inside

Being Punk in Turkey

No matter how much, in terms of its music and its “style”, Punk may have been domesticated, transformed, and packaged into a profitable product by capitalism, the truth is that Punk will thrive as an attitude, with all of its different dynamics and as a dissident subculture, with its underground spirit of sharing and community, so long as life goes on.

Tolga Güldallı, November 2007

According to the familiar and accepted encyclopedic definition of the term, Punk is an anti-establishment, subversive subculture that developed around a music movement in England in the second half of the 1970s to wreak havoc upon the values of mainstream society. Punk’s musical roots can be traced back to some New York bands of the mid-1970’s, while its attitude and style came from England. Over time, Punk’s nihilist and subversive attitude matured, transforming into a do-it-yourself destructive-creative, anti-fascist, anti-capitalist, anti-militarist, anti-authoritarian, anti-sexist, anti-homophobic, deeply ecological, pro-animal rights “ideology.”

In the second half of the 1970’s, Punk was an expression of rage in Europe and the U.S., while in Turkey, rage found its outlet in the form of street clashes, strikes and revolutionary rehearsals. In Turkey, it wasn’t yet the “time” for “listening to music.” The “traditional” military coup d’état of 12 September 1980 was accompanied by torture, dungeons, executions, exile, prohibitions, censorship and anti-democratic legislation. The regime of 12 September did a fine job of “shutting up” and “putting a lid” on the opposition, especially the Left, leaving behind a legacy of systematic apoliticization and dehumanization, whereby it succeeded in assimilating all segments of society, including universities and artistic communities. It was the age of “Uncle Özal,” “striking it rich,” “video cassettes,” and “arabesque.”

A space did exist for youths who refused to accept the degenerate arabesque culture imposed upon them and who sought some breathing room within this assimilated, dehumanized society; that “space” was called Heavy Metal. It was thanks to the hangouts where cassette tape copies of albums were made, and the “unsubtitled” pages of a few Heavy Metal magazines from abroad, that a certain group of youths who felt themselves to be “different” came to know Heavy Metal. For most, though, this introduction to the magazine world of Heavy Metal would evolve into something more, leading them to discover Punk music and thus serving as a point of departure in terms of “style” too, as they ventured into the realm of Punk in its many facets.

In the beginning of the mid-1980’s, those who identified themselves as metalheads or Punks became increasingly more prominent in daily life. The anti-establishment “shock” tactics employed by Punks in England around 1977, were manifested in Turkey too, in the late 1980’s, in the form of long hair, piercing, and ripped jeans -expressions of being “a free individual.” And that meant fights, day in and day out. However, other than such street woes, Punk failed to forge a cultural and/or political space for itself in the daily life of Turkey.

In Turkey, youth has never really had a say in anything, a fact of life in keeping with the general tradition and moral make-up of the country’s society. Due to reasons both economic and social, “youth habits,” such as belonging to a subculture, have been perceived as phases which are expected to last only up until a certain age (i.e., until you get a “real job,” or until the end of school, the beginning of military service, marriage, etc.) and which young people are expected to “get over” once they’ve “grown up.” Because relations with the Punk scene tended to be short-lived, it proved impossible to lay the foundations that would allow Punk culture and tradition to thrive; Punks therefore failed to create a subculture that would ensure a permanent, communal living sphere where they could express themselves and produce according to the DIY ethic.

There are numerous reasons why Punk failed to become political in Turkey. Foremost amongst these are undoubtedly the lasting, oppressive effects that the military coup d’état of 1980 had upon Turkish society, the conservative, insular nature of the post-coup Left as it sought to lick its wounds and carve out a new social space for itself, and Punks’ lack of enthusiasm when it came to participating in political life in general.

As is the case in many other countries, in Turkish society and media, Punk is often equated with perversion, a particular hairstyle, neo-Nazism, or Western wannabe-ism. Because of the lack of Turkish sources* about Punk, leaving Turkish readers with no other choice but to just “look at the pictures,” and the late, post-1990’s emergence of fanzines as a means of communication and knowledge-sharing within Punk, the concept of Punk has remained rather “shallow” even within the Punk scene itself. For the majority of those who have called themselves Punk, Punk never went beyond emulation, and Punk was never anything more than a kind of music, an appearance they were later forced to abandon, or the “delinquency” so often associated with the term.

This unfortunate state of affairs was not only true of Punk in Turkey of the 1980’s and 1990’s; it continues to be a problem, a “dead end,” if you will, common to all similar “youth subcultures” in this country. Though we cannot really speak of Punk as ever having been a widespread subculture in Turkey, we felt it necessary to document this era as it was lived here in an atmosphere of loneliness, impossibility, and desperation, in a depressive, conservative, “artificially colored” country, which has had its memory erased by coups d’états and lacks proper documentation of its history.

The book that you hold in your hands -the “first” book of its kind, a claim which, you are assured, serves as no source of pride- contains the musical and underground resources in which Punk in Turkey found concrete expression, from the 1980’s up until the year 1999, which witnessed the release of Rashit’s album Telaşa Mahal Yok, the first “official” Turkish Punk album. However, it should be noted that this book contains “certain” individuals and bands who were witnesses of that era, and that it should therefore not be considered “the authoritative and comprehensive account of Punk in Turkey”.

Another movement frequently mentioned in this book, alongside Punk, is Hardcore. Hardcore is a style created in the early 1980’s by Punks in the U.S. who did not “dress” like other Punks and who played music that was much faster than classical Punk music is, and which its followers dubbed Hardcore in order to distinguish themselves. Today, Hardcore, with its originality, discipline, and harsh expression, has become a core movement virtually synonymous with Punk itself. However, in order to avoid confusion over terms, in this book the word Punk has generally been used to signify both.

Not counting an occasional mention in magazine columns, the word “Punk” made its debut in Turkey in the year 1978, on the cover of a record by a band called Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım, who labeled their music Punk Rock. However, in this case, the expression was more of a “joke” intended to boost sales. The first band to actively play Punk in Turkey was Headbangers, which formed in 1987.

1991 was the year that witnessed the birth of the concept “fanzine” and the appearance of fanzines, the primary communication channels of Punk in Turkey. Punk music was disseminated via “demo cassettes” copied at homes, in keeping with the “do it yourself” ethic of Punk (whether naturally or “out of necessity”). In 1994, Radical Noise, Necrosis, and Turmoil broke ground in Turkish music when they became the first groups to have their records produced abroad (they had been produced in Turkey years before)…

No matter how much, in terms of its music and its “style”, Punk may have been domesticated, transformed, and packaged into a profitable product by capitalism, the truth is that Punk will thrive as an attitude, with all of its different dynamics and as a dissident subculture, with its underground spirit of sharing and community, so long as life goes on.

A brief history of hardcore punk music in Turkey and today’s society by Mu Tunç

Punk Hakkında Türkçe

Sezgin Boynik, 2007

1. Sağ Elle Sol Kulağı Göstermek

Bize, özellikle sosyalbilimcilere ve teorisyenlere, Punk’ın öğretebileceği çok değerli bir şey vardır, o da basitlik ve dolayımsızlıktır. Sözü uzatmadan, güzelleştirmeden, sakınmadan, yüceltmeden ve korkmadan söyleyebilmeyi öğretir. Bu dersi alabileceğimiz bir dünya kültürü daha vardır, o da Punk ile çoğu zaman eşanlamlı olan anarşizm öğretisidir. Fakat anarşizm Punk’tan daha fazla bir kültür meselesi olduğu için onun basitliği kolayca Lacan ve Deleuze ile bulanıklaşmaya meyillenir. Bu yüzden bugün artık basitlik ve dolayımsızlığı buradaki anarşizmde aramayalım. Özellikle Türkiye’de bunu aramamak için iki neden bulunmaktadır. Birincisi, tarihsel açıklama, 70’lerden beri basılan ve anarşist kelimeleri olabilecek en aşağılayıcı anlamda kullanan faşist kültür endüstrisinin sistematik karşı propagandasıdır. (Bu dönemde basılan kitapların isimlerine bile bakmak yeterlidir; “İslam Açısından Anarşi ve Tedavi Yolları”, “Kainatın Düzensizliği Anarşizm”). Anarşizm kullanışsız bir şey olup çıkmıştır, eğer bir nebze kötü niyete müsaade edilirse, “çocukluk hastalığı” olmuştur. Fakat ikinci sebep daha gizli, daha sinsidir ve doğal olarak daha kültürlüdür. Bu basitliğe vurulan en büyük darbedir. Radikal düşünce bu sefer karalandığı için değil, fakat karmakarışıklaştığı için kullanışsız olmuştur. Sol kulağını sal elle göstermek anlamına gelen bu karmakarışıklığı Baudrillard’ın modasından (ilginçtir bir sürü fanzinde de bu moda boy göstermiştir), sırasıyla Deleuze, Zizek, sonra anti-Zizek ve bilumum post-modern düşünürlerin etkisiyle anarşizmin olası basit bir dolayımsızlığı bir kör düğüme dönüşmüştür. Bu durumu destekleyen ve anarşizmin basitliğini (devleti lağvetmek) anlaşılmaz bir dilbilgisi gösterisine dönüştüren tutumun tersini ben Punk’ta bulabileceğimizi düşünüyorum.

Bunu tabii ki Punk’ı politik bir hareket olarak düşünerek değil, basit düşünerek yapabileceğimiz kanısındayım. Dediğimiz gibi Punk basitlik demektir. Tekrar aynı şeyi vurgulamak gerekir, özellikle Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde anarşist teori acayip bir hal almıştır. Anlaşılmazlık ve karmakarışıklık dilbilgisiyle el ele olup dönüştürme değerini yitirmiştir. Çünkü gösterdiğimiz gibi kullanılmaz bir hale gelmiştir. Bu söylemin can sıkan ve okuyucularda anlama kaygısı yaratan durumları kafamızda canlandırdığımızda bu resimler daha da netleşir: soyut bir yazarı anlamaya çalışan ve canı sıkılan genç bir anarşist mesela. Fakat bulanıklığı eleştirirken biz de işi neredeyse basitlik leyhine tamamen karıştırır gibi olduk. Sonuçta biz burada popüler olan Punk’tan bahsediyoruz ve popüler kültürün ve basitliğin devrimci gücüne inanan ilk yıllardaki Brecht ve Benjamin’i aklımızda bulundurarak modernizmden bahsediyoruz. Bu şekilde Punk’ı ele aldığımızda artık onu post-modernizmin eğlence ve hedonist yorumundan kurtartıp, dünyayı yorumlama üzerine ayrı bir imkan yolu açmış oluyoruz. Benim için Punk’ın önemi bu imkandan kaynaklanıyor.

Basitliğe methiye olarak algılanan bu girişte Punk’ın felsefi olarak niye bana ilginç geldiğini ve eğer Türkiye’de ya da herhangi bir yerde Punk ile ilgileniyorsam sırf bu basitlik ve dolayımsızlık yüzünden olduğunun altını çizmek istedim. (Halil Turhanlı’nın yaptığı basitlik eleştirisine tamamen katıldığımı da belirtmem gerek, fakat bu basitlik eleştirisi daha fazla form ile ilgili olduğu için burda bizi ilgilendirmiyor)

Türkiye’de örneğin, daha ileride buna daha fazla değineceğiz, “Suratına İşemek İstiyorum” kadar hem direkt, hem de bu kadar basit, hem de bu kadar net ve saldırgan bir şarkının ancak punklar tarafından söylenebileceğini tahmin etmek zor değil herhalde. Bizim teorisyenlerin ve sosyalbilimcilerin de Punk’tan öğrenebileceği şey de güçlü bir suratlara işemek isteyen teoridir.

Tabii ki bu kitap böyle bir teoriyi üretmek için yazılmamıştır. Bu Türkiye’deki Punk ile ilgili bir kitaptır. Fakat kitabı hazırlarken, en azından yaklaşımımız ve seçeneklerimiz dahilinde, dikkatli bir şekilde entelektüel olmaktan kaçındık. Onun için bu kitap hiçbir şekilde bir sosyolojik vaka veya “şizoanket” ya da bir sözel tarih çalışması olarak okunmamalıdır. Kitabı hazırlama sırasında yaptığımız araştırmalar (genelde röportajlar) hiçbir yönteme göre yapılmamıştır. Olabildiğince kişisel olan bu yaklaşım, aynı zamanda benim için sadece Türkiye’deki Punk’ı değil, bir o kadar da hayatı ve insanları anlamama da çok yardımcı oldu.

2. Sineği İnek Yapmak

Özellikle her on yılda bir gelen askeri darbelerden dolayı zaten üstün gelme bir şekilde başlayan modernleşme Türkiye’de tamamen süreksiz bir seyir göstermiştir. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu anlamak için burada ileri görüşlü ve çok zeki olmak gerekmiyor.

Türkiye’nin bu modernleşme tarihinde Punk’ın izlerini aramak onun için belki biraz garip kaçabilir, daha doğrusu gariptir. Geçen bölümde Punk’ı aslında neredeyse felsefi bir kategori olarak ele aldık. Halbuki Punk bunun dışında bir de belli bir tarihi olan ve belli bir coğrafyada daha fazla görülen bir altkültür hareketidir. Öyle ki 1977 yılında Londra’da resmi olarak başladığı kabul edilen bu hareket Türkiye’de nasıl anlaşılmalıdır?

Çünkü biliyoruz ki, daha doğrusu bu kitap ile bilinecek, Türkiye’de Punk 1987 yılında (artı/eksi bir yıl) İstanbul’da Headbangers grubuyla ilk defa tam anlamıyla kamusal bir anlam kazanmıştır. Eğer Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar’ın ithal Punk-Rock’ını saymazsak o zaman Türkiye’de Punk normalinden on yıl sonra başlamıştır. İlk resmi Punk albüm ise bundan on küsür yıl sonra piyasaya çıkmıştır. Bu kitapta bu iki tarih arasında Türkiye’de Punk ile ilgilenmiş kişileri ele aldık. Kitaptaki röportajlar ve kimi yazılar okuyuculara bu bilinmeyen tarih hakkında bir fikir verecektir, onun için kimsenin hiçbir uzman sosyolojik değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

Fakat yine de yöntem ve araştırma seyri hakkında birkaç söz; bu kitabı hazırlamak benim zannettiğimden çok daha zor oldu. Bunun birkaç nedeni olabilir: röportaj yaptığımız kişilerdeki konu hakkında isteksizlik, inançsızlık, sabırsızlık veya tembellik, röportaj yaptığımız çoğu kişinin bu konuda söyleyecek çok şeylerinin olmadığını iddia etmesi (her seferinde de zıddı gerçek oluyordu), bir takım psikolojik zorluklar (hafıza kaybı, yanlış hatırlama, abartma gibi ya kimyasallarla ya da ideolojik plandaki değişimlerle açıklanabilecek şeyler) veya doküman eksikliği, röportaj yapmak istediğimiz kişilere ulaşma gibi fiziksel zorluklar. Bu konuda hiçbir kaydın olmaması da en baştaki zorluktu. Ama biz en başından beri bu tarz “yeraltı” araştırmalarında görülen “sineği inek yapmak” hatasından kaçmaya çalıştık. Durduk yerde yeni bir şehir mitolojisi yaratmak değildi amacımız.

Punk böyle bir şeye hem felsefi kategori olarak hem de tarihsel bir fenomen olarak müsaittir. Her yerde ve her koşulda farklı anlama gelebilir Punk, örneğin eski-Yugoslavya’da özyönetimli sosyalizmin üçüncü yol teorisini ve pratiğini destekleyen bir hoşgörü göstergesi iken (Emir Kusturica’nın ilk ve en iyi filmi “Do You Remember Dolly Bell?”i düşünün, sadece filmde kahraman Punk değil, Rock ‘n’ Roll çalıyordu), Letonya’da bağımsızlık sürecinde çoğulcu milliyetçi seslerden biri oluyor (Jri Podnieks’in “Is It Easy To Be Young?” filmi), fakat yine de Punk zamanına göre putkırıcı, anti-otoriter, saldırgan, eleştirel ve bununla beraber batıcı, şehirli, elitist ve kitsch karşıtı olan bir kültürdür de. Bugün en küçük ve en gelişmemiş ülkelerde bile Punk’ın izlerini aramak ve takipçilerini bulmak bu modern/şehirli kültürün ulaşabileceği etkinin sınırsız olduğunun göstergesi de olabilir. Eğer İran’da punklar varsa, bunların gürültüsü mollaların ezanı dışında başka sesler de olduğunun işaretidir ve bu gürültü “orda” bile modern şehirli bir kültürün olduğunu garanti eder. İşte bunu garantilemek için çoğu durumda ve yerde sineği inek yapma taktiği uygulanır. Böylece olmadık bir tarih ve gelenek icat edilir.

Bu kitapta biz bundan kaçındık, en azından olabildiğince kaçındık. Ama aynı zamanda bu araştırmanın bir Sherlock Holmes davası olmadığını da söylemek gerekiyor. Dünyanın her yerinde punkları takip eden ve bu kitapta Türk Punk Camiası hakkındaki raporunu yayınladığımız Luk Haas’ın Tien An Men şirketi ile yıllardır yürüttüğü pratik, bir sineği inek yapmak meselesi olarak yorumlanabilir mi? Kimilerine göre evet, bu egzotizmin ulaştığı son basamaktır, Tacikistan’da Hardcore-Punk! (Herhalde bir oksimoron olmalı!)

Fakat Luk Haas’ın samimiyetine ve pratiğinin içtenliğine inandığımız için (Üçüncü Dünya yer altı ürünlerini hiçbir büyük mainstream kanal kullanmadan dolaşıma sokması, tüm ürünlerini kendi hazırlaması, DIY vs…) bu örnekte kötü niyetin olmadığını ve bu plakların plak hammaddesi vinyl’den daha tehlikeli olmadığını varsayıyoruz. Luk Haas hakkında bu kadar.

Biraz önce Punk’ın modernizm/şehirli kültürün garantisi olması hakkında başlattığımız tartışma çok önemlidir; çünkü bazı durumlarda Punk aynı zamanda çokkültürlü, demokratik, hoşgörülü ve “açık toplumların” test kağıdı olabilir. Karikatürize edersek eğer: “Tamam, sizin en karanlık ve karamsar döneminizde bile Punk’ınız vardıysa, Avrupalı olabilmeniz kolaylaşmıştır.”

Türkiye’de Punk’ın olması, hem de 80’lerde olması, bugün bakıldığında çoğu kişi için politik doğruluğun bir göstergesi ve Türkiye’nin modern ve açık toplum olduğunun bir garantisi olarak yorumlanabilir. Sineği inek yaparak, Türkiye’deki Punk’ı olduğundan farklı ve fazla gösterdiğimizde, kolayca biz de bu neoliberal görüşün sözcüsü olabiliriz. Bu kitap dış mihraklı destekle basıldığı için bu konuda okuyucuları daha fazla uyarmamız gerekiyor. Punk, doğrudur, çelişkili bir şekilde yüksek kültürün sözcüsü olabilir (zavallı ölü Debord Fransız entelektüeli olabildiği gibi) fakat bu kitapta bizim herhangi bir ajandamız (gizli ve açık) olmadığı gibi, hiçbir şekilde de Punk’ı bir açıklama olarak kullanmadık. Eğer izin verirseniz teorinize işemek istiyorum, hem karmaşık olanlara hem de komplocu olanlara!

3. Çekiç Değil, Ayna Değil, Pencere

Karl Marx’ın “sanat ayna değil, çekiç olmalı” önerisi Türkiye Punk müziği için pek geçerli değildir. Türkiye’de Punk müziği bir penceredir. Bu bölümde bunu yavaş yavaş göstereceğiz.

Punk müziği 1977’de Londra ve Kıta Avrupası ve ABD’de epey bilinen ve gençler arasında popüler bir altkültür hareketi haline geldiğinde, Türkiye’de o zamanlar Punk hakkında ve genelde Rock ‘n’ Roll hakkında yazılan yazılar eleştirel türdendir. Punk, emperyalizm, Batı dekadansı, çürüme ve apolitiklik ile eşanlama geliyordu. Punk’ı eleştirenler onun bir Batı demokratik kapitalizminin ajanı ve garanticisi olduğunu ve IMF ile (her ne kadar görünürde buna karşı ise de) el ele gidebileceğinin farkındaydılar. Türkiye’de 1977’de Sol hareket Punk’tan olabildiğince uzaktı, ama Punk’ın en anarşist görünümlerinden bile daha radikaldi. Aynı zamanda da Türkiye’deki Punk’ın hiç olamayacağı kadar da enternasyoneldi; Yar Yayınevi o meşhur yıl İtalyan Kızıl Tugayları, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu, İran, Kamboçya ve bir sürü ülkenin gerilla hareketlerinin manifestolarını en modern tasarımlar ile yayınlıyordu. Militanlar ve sempatizanlar Arnavutluk, Çin, Küba, Bulgaristan… tüm ülkelerin Sol teori ve pratiklerini takip ediyordu. Fakat Sol’un müziği hiçbir zaman çekiç değildi, daha doğrusu hiçbir zaman Punk’ın anladığı anlamda üç akorlu gürültü üreten bir rahatsızlık değildi. Sol müzik ya erkek köylülerin maço gür sesi olmuştur, ya da melankoli ile sızlayan kadın ana’nın ince sesi. Türkiye’de politik müzik gün bugün böyledir, hatta art arda gelen kayıplar ile bu kaderci formunu daha da pekiştirmiştir. Sol teori ne kadar enternasyonel olmuşsa da, pratikte de o kadar mahalleci (gecekonducu!) kalmıştır.

Bana öyle geliyor ki, gürültüden arındırılmış bu melankolik Sol ses, garip bir muhafazakarlığı da beraberinden getirebiliyor, öyle ki bugün Otonomcular gibi hayli uluslararası teori ile beslenen radikal politik (Negri’den Balibar’a kadar) oluşumları ziyaret ederseniz, dünyanın en bayat ve sıkıcı halk müziklerine hazırlıklı olmalısınız. Bu yüzden Murat Belge’nin daha seksenlerin başında yaptığı Arabesk ve Punk müzik benzetmesi esasında yanlıştır. Eğer Arabeski yüksek sanat müziğinden farklı olarak daha amatörce bir ses ve devrime gebe bir Vox Populli olarak Punk ile eşanlamlı değerlendirirsek, o zaman Punk’ı temeli olan gürültülü basitliği salt bir muhafazakar feryada indirgemiş oluruz.

Sol müzik çekiç değildi, ama ayna da hiç değildi. Müzikte ayna ve orta sınıf psikolojik dertler ve depresyonlar herhalde 80’lerde Sezen Aksu ve onu hala devam ettiren en aptal liberaller tarafından başlatılmıştır. Fakat 80’lerde Sol olmayan, bu yüzden de apolitik olan, ama hiç de orta sınıf ve vasat olmayan bir gençlik sesi de yükseldi bu ses tabii ki ilk heavy metal ile yükselse de kısa zamanda asıl radikalliğini Punk ile kazandı. 80’lerde Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu o dönemde burada yaşayan birçok kişinin röportajlarından görebiliyoruz; karartmalar, sürekli baskı, hiçbir şeyin net olmaması, garip ve iğrenç bir stil, muhafazakarlık ve vahşi kapitalizm. İşte bu dönemde belki de ayna olmayan ender radikal hareketlerden biri Punk’tı ve Marksist olmadıkları için de çekiç olma şansları yoktu.

Bir de punkların sayısı az imiş o dönemde ve de tipik bir “yeraltı” partisi şöyle olurmuş; bir iki Metal grubu, ardından bir Punk ve arada da bir Break Dance show, hepsi de gündüz ve kiralanmış bir düğün salonunda. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde yeraltı kültürü tüm o 80’lerin hafıza kaybından sonra kendini tekrar bulmaya çalışıyormuş, onun için o dönemde kimse kendini tam olarak Metal, Punk veya Hardcore olarak tanımlamıyormuş. Bu arama dönemi Türkiye’deki eksiklikler yüzünden yukarıda bahsettiğimiz parti gibi komik ve eğlenceli de olabiliyormuş. Bu yüzden biz Türkiye’deki Punk’ın çıkışını 80’lerin o politik ve kültürel (karanlık) ortamıyla açıklarken, Punk’ın bu duruma karşı oluşunu göz önünde bulunduruyoruz. Punklar ebeveynlerinin melankolik Sol’undan, etraftaki depresif pop’tan, yerel ve milli olmaktan, kapalılıktan bıkmış gençlerdi. Kesinlikle yeni alternatifler öğrenmek isteyen ve yeni şeyler denemek isteyen kişilerdi, eğer illa söylemek gerekirse açılmak istiyorlardı. Onun için 80’lerde Punk’ın (Türkiye’deki her şeyin olduğu gibi) karanlık tarafında Demokles’ın kılıcı gibi asılı duran liberalizm ve Turgut Özal figürü var. Kitapta birkaç yerde tartışmalı bir şekilde ismi geçen Özal, açılma teorisi için belalı bir isimdir. Çünkü hem Punk’ın özgürleşme isteği, hem de Özal’ın liberal kapitalist Pazar programı aynı açılma ve dünyaya ait olma isteğiyle birlikte okunabilir. Unutmayalım ki ilk İstanbul Sanat Bienali ve ilk Punk grubunun kurulması da aynı tarihe denk gelir. Özal kendi açılma isteği ile liberalizm ve vahşi kapitalizmi savunduğu kadar, aynı inatla da en gerici ve en muhafazakar kültürü de destekliyordu.

Punklar için bu açılma kültürü farklıdır, dünyayı hiçbir resmi temsilin dolayımı olmadan anlamaktır. Bu açılma hiçbir zaman tam anlamıyla olamayacağı için -taşra ve yerellikten kurtulup dünya kültürüne ait olmak anlamında (bunun hangi koşullarda mümkün olduğunu bir sonraki bölümde göreceğiz)- bunu daha çok dışarıya bakış veya dışarıyla ilgilenme olarak görebiliriz. Burada, yine, Punk’ı açık toplumun sözcüsü olma gibi bir yoruma indirgememek için dikkatli olmalıyız. Fakat İstanbul’daki punkların toplum nasıl daha elverişli bir yer olur gibi bir dertleri ve planları olmadığı için ve Punk tavrının ülkeyi daha açık göstermeyle ilgili hiçbir alakası olmadığı için yukarıdaki bu indirgemeci yorumdan kolayca vazgeçebiliriz. Bu çözüm punkların başkaları tarafından böyle yorumlanmayacağı anlamına gelmez, biz en azından bunu yapmayacağız, kitabın birkaç yerinde Özal ismi tehlikeli bir şekilde Punk ile yan yana getirilse de. Yukarıda geliştirdiğim önermeyi şöyle tanımlayabiliriz: Punkların temsil ile sorunları yoktur ama temsil edilmeye de sorunlu bir şekilde müsaittirler.

Onun için Punklar’ın sanatına pencere diyoruz, sıkıcı ebeveynleri ve aptal politikacılar dışında başka bir şey aradıkları için. Bu arama ve öğrenme tabii ki çok komik sonuçlar da doğurabilir. Örneğin Tünay Akdeniz’in ithal Punk’ı ve bunu iğrenç (abject) olan sakatatlar ve moda olan çengelli iğneler ile sentezlemesi herhalde prototipik bir Punk komedi olarak kalacaktır. Türkiye’nin açılma tarihi Araba Sevdası kahramanı gibi bir sürü örnekle doludur, Barış Manço ve Kaygısızlar’ın “Helter Skelter”inden, Metin Erksan’ın “Şeytan” filmine kadar. Sanırım en komiği ve komik olduğu kadar da tehlikeli olanı bu kitapta Dead Army Boots’un vokalisti Tarkan ile yaptığımız röportajda ortaya çıktı. Bir konserde niye gamalı haç kullandığı ve heil selamı yaptığı sorusuna eski Punk, o zaman Türklerin Türk Punk’ı, Almanların Alman Punk’ı ve Amerikalıların Amerikan Punk’ı yapması gerektiğini söyledikten sonra biz de Dead Kennedys’in hep Amerikan karşıtı müzikler yaptığını hatırlattık. Tarkan’ın cevabı işte bu hikayenin en ilginç kısmı: “Biz Dead Kennedys’in hayranlarıydık, tüm şarkı sözlerini ezbere bilirdik ve biz de Amerika’dan nefret ederdik”.

Marx’ın dediği gibi bazen anlama yanlış olabilir. Punklar politik olarak doğru olmayı iplemedikleri için, bu örneğin de öyle sanıldığı kadar tehlikeli veya milliyetçi olduğunu iddia etmek abartı olabilir. Zaten bu tarz Fellinivari örnekleri istediğimiz kadar arttırabiliriz, ne de olsa geç ve farklı bir modernleşme Punk’ından bahsediyoruz.

Fakat bu kitaptan okuyucuların anlayacağı gibi 80’lerin sonundan ve 90’ların başına kadar (internetten önceki dönem) dünyada olup bitenleri takip eden inanılmaz bir kitlenin varlığının olmasıdır. Mektuplarla dünyanın her köşesindeki fanzin ve demolardan haberdar olan bu kitle, az da olsa, bir imkanı temsil ediyor, Türkiye’de şehirde alternatif ve eleştirel bir kültürün olabileceği imkanı. Kimileri için bu pencere yurtdışına çıkmak, yurtdışı ile mektuplaşmak veya Deniz Pınar’ın dükkanı olmuştur, fakat her ne şekilde olursa olsun farklı bir dünyaya açıldığı kesindir.

3. Müslüman Mahallesi’nden Salyangoz Satmak

Bariz muhafazakarlık olan bu deyim Türkiye’de bir imkansızlığa işaret eder; tam olarak Batıcı olamamak. Aynı zamanda bu alaycı bir şekilde batıcılığı, garpçılığı veya isterseniz oksidentalizmi eleştirir.

Punk ve Türkiye’deki diğer altkültürlerin Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilmesinin nedenlerini şimdiye kadar anlattıklarımızdan kolayca ortaya çıkarabiliriz. Bu nedenler muhafazakarlığın da çehresini ortaya çıkarır: Türkiye’deki sosyal ve kültürel gerçek Batınınkinden farklıdır, yeteri kadar olamaz mitolojisi. Milli değerler artı kültürel anti-emperyalizm eşittir bu muğlak muhafazakar bilinç. Tahmin edeceğiniz üzere Punk’ın burada yeri yoktur.

Önceki bölümlerde sırayla incelediğimiz Punk’ın kategorik, tarihsel ve politik imkanlarının bu duruma nasıl bir alternatif getirebileceği üzerine bir görüş geliştirmek istemiyorum. Zaten bunu ancak laboratuar ortamında üretilmiş bir Punk’ın yapabileceği kanısındayım, ayrıca Punk için böyle bir ajandanın onun esas yapısını tamamen bozacağını düşünüyorum. Fakat Punk konusunu ele alarak bu konuyu tamamen zıt bir perspektiften de yaklaşabiliriz, garpçılığın zıddından, daha doğrusu şarkiyatçılıktan veya oryantalizm açısından bu konuyu ele alabiliriz. Böylece önceki bölümde cevapsız bıraktığımız soruya geri dönebiliriz, Türkiyeli bir Punk/yeraltı grubu hangi koşullarda dışarı çıkabilir, dünya kültürüne ait olabilir? İçeride modern, dışarıda geleneksel/folklorik olduğu sürece. Oryantalizm bakış açısıyla ele aldığımızda Punk ve ona benzer müzik ve yaşam türlerinin Türkiye kökenli olduğu zaman, Türkiye kültürel (daha doğrusu folklorik) kökenli olması gerektiğini de anlıyoruz. Eğer Türk bir Punk grubu başarılı olmak istiyorsa illa ki içerisinde bir saz veya zurna baharatı ya da bir arkaik ritim yapısı olmalıdır. Bu böyle olmadıkça yapılan müziğin anlamı olmaz. Veya röportajını yayınlamadığımız Türkiye underground müzik uzmanı Jay Dobis’in dediği gibi “Hiçbir ilginçliği olmaz. Bu kadar zengin halk müzik kültürü varken niye kullanılmasın, zaten İngilizler ve Amerikalılar yeterince bundan (underground’tan) yapıyorlar, niye aynısı eklensin”. Her zaman bu kadar olmazsa da DJ John Peel, Tim Hodgkinson, Thurston Moore’un da genelde “oryantal” kokan Türk underground ve Punk’ına ilgi gösterdiklerini biliyoruz (ama yine de kimse Dobis kadar Punk/Underground gruplara “saz” danışmanlığı yapacak kadar uzman ve net olmamıştır).

Bunun en komik versiyonu da Türk gruplarının bitmek bilmez sentez yapma yetenekleridir, doğu ve batı arasındaki sentez. Einstürzende Neubaten’ın basçısı gözüyle yapılan en son film sanırım bunu en iğrenç ve çekilmez haliyle sunmuştur; artık Türkiyeli, İstanbullu yer altı müzisyen saz ve zurna ve sentez dertleriyle iyice içi boş bir türe dönüşmüştür. Aslında zavallı Piyer Loti Hacke’nin de bugün Türkiye’de istese de görebileceği pek öyle ciddi bir alternatif yoktur, müzik ve altkültür sahnesi iyice kendini oryantalize etmiştir, piyasada olan grupların çoğu neo-psychedelic hippi post-rock kafa karışıklığı ile ülkemizin güzel çok-kültürlü halk seslerini sentezlemekte yarışmaktalar. Yeraltı gruplar kendi müziklerinin yeniliğini The Can ile Müslüm Gürses ve Velvet Underground ile Orhan Gencebay arasında bir yerde bulunmakla tanımlamayı ve sentez durumunun olabileceği en muhafazakar haller almasından da çekinmiyorlar.

Baba Zula – Özgür Ruh

Bu duruma nasıl böyle gelindiğini araştırıp, halihazırda bulunan post-kolonyal teorileri ile güzel bir beyin jimnastiği yapabilirdim, ama Türkiye’de bu değişimi çok iyi bir şekilde belgeleyebilen iki öğretici grup, fenomen vardır; Zen ve 2/5 BZ. İki grup da ortalama aynı zamanlarda başlayıp (80’lerin sonu ve 90’ların başı) o zaman Türkiye’de hiç olmayan Avant-Punk ve deneysel müziği tamamen politik bir şekilde yapıyorlarken, 90’ların ortalarında yavaş yavaş gitarı bırakıp saz’a yöneldiler ve kendi ülkelerinin halk ezgilerinin zenginliklerini tekrar keşfederken aynı zamanda hem müziklerindeki gürültüyü azalttılar, hem de gittikçe sentezleme amacıyla gösterisel bir ses mitolojisine yaklaştılar. Zen grubu kendi ismini Baba Zula olarak değiştirdi, ve en son (yine saz ile yaptıkları) Tanbul albümünden sonra oryantal olmayı iyice geliştirerek “göbek dansı, Punk, dada, pscyhedelic ve dub” müziğini sentezleyen en başarılı Türk grubu oldular. 2/5 BZ grubu ise bu oryantal durumu sahte bir “no turistik no egzotik” kinik kendi-eleştirisiyle örtmeye çalışırken, grubun yaptığı ilk albümlerle hiçbir alakaları kalmadığını da görüyoruz. (Burada şapkaları Bülent Tangay adına çıkarıyoruz!) Bu iki grubun ve onları takip eden bir sürü başka oluşumların oryantalizm ile alakalarının daha ciddi bir analizi yapılması gerekiyor, fakat burada en azından şundan bahsetmeden edemeyiz, bu iki grubun sesleri ve tavırlarının oryantalleşmesi ile dünyaya açılmaları ve saygın birer müzisyen olmalarını doğru orantılı olarak artması gerçeği gözümüzden kaçmıyor.

Bu kitapta biz çoğunun gözünden kaçan, 80’lerin başından 90’ların sonuna kadar ki süreçte üretilen samimi ve güçlü yeraltı seslerine baktık. Umarız bu röportajları okuyan okuyucular bir imkanın farkında olurlar, bugünden farklı bir imkan; ne salyangozlara ne de Müslümanlara ait olan bir imkan.


A brief history of hardcore punk music in Turkey and today’s society by Mu Tunç

On Punk in Turkish

Sezgin Boynik

1. Showing Your Left Ear with Your Right Hand

There is something very valuable that Punk could teach us, especially to social scientists and theoreticians: simplicity and immediacy. It teaches us how to speak the word without protracting, beautifying, evading, glorifying and fearing. There is another world culture that can teach us the same lesson and that is anarchism, which is most of the time the synonym of Punk. Yet, since anarchism is more of an issue of culture in comparison to Punk, its simplicity is inclined to be easily blurred by Lacan or Deleuze. Thus today we should search no more for simplicity and immediacy in anarchy. There are two reasons not to do so especially in Turkey. The first one (the historical explanation) is the systematic counter propaganda of the fascist culture industry, which since the 70s used the word anarchy in the most degrading meaning possible. (It is enough to take a look at the titles of the books printed in this period; “Anarchy from the View of Islam and Its Cures”, “The Chaos of the Universe: Anarchism”) Anarchism has become obsolete; if a bit of cynicism is allowed, it has become a “infantile disease”. Yet the second reason is more subtle, more devious and naturally more cultured. That is the greatest blow to simplicity. This time radical thought has become obsolete not because it has been blemished but because it has been made more complicated. This complicatedness means showing your left ear with your right hand; with the influence of the Baudrillard fashion (interesting enough this fashion was also evident in many fanzines) and of Deleuze, Zizek and then anti-Zizek and various post-modern thinkers, the possible simple immediacy of anarchy has turned into a deadlock. I think we can find the opposite of this attitude, which supports this situation and which turns the simplicity of anarchism (abolishing the state) into a grammatical spectacle, in Punk.

I believe that we can do this not by understanding Punk as a political movement but rather by thinking simple. As we have said before Punk means simplicity. The same thing should be emphasized once more; in many places around the world and especially in Turkey, anarchist theory has become something quite strange. Elusiveness and complication have joined forces with grammatology and destroyed anarchy’s transforming value. Because as we have shown it has become obsolete. If we picture the anxiety caused by not being able to understand and the boredom experienced by the readers faced with this discourse, the picture becomes clearer; for instance imagine a young anarchist trying to understand an abstract writer and getting bored.

Yet while criticizing blurriness, we have almost completely complicated the issue in favor of simplicity. In the end, we are talking about popular culture which is Punk and about modernism keeping in mind early Brecht and Benjamin who believed in the revolutionary power of popular culture and simplicity. When we interpret Punk from this perspective, we liberate it from the post-modern idea of it as fun and hedonism, and open up a new possibility of understanding the world. For me the importance of Punk lies in this potential.

In this introduction, which can be perceived as a eulogy to simplicity, I wanted to underline why I found Punk interesting philosophically and emphasize that if I was interested in Punk in Turkey or anywhere else, it was only because of this simplicity and immediacy. (I also need to state that I totally agree with Halil Turhanlı’s commentary on simplicity but since that critique of simplicity is more about form, it doesn’t concern us here.)

In the following pages we will see it it in more depth but probably it is not hard to guess that in Turkey a song so direct, so simple, so clear and so aggressive as “Suratına İşemek İstiyorum” (I wanna piss on your face) could only be sung by punks. What our theoreticians and social scientist can learn from Punk is a strong theory that wants to piss on faces. Of course this book was not written to produce such a theory. This is a book about Punk in Turkey. But while preparing this book we somehow carefully abstained from being intellectual at least as far as our approach and options were concerned.

Hence this book should not be read as a sociological case study or a “schizo-survey” or an oral history project. The research we have conducted in the process of preparing this book (usually interviews) was not done according to any methodology. This approach, which is as personal as can be, helped me a lot in understanding not only Punk in Turkey but also life and people.

2.Making a Cow out of a Crow Modernization in Turkey, which anyway has been a top down process from the start, has followed a very discontinuous course due especially to the military coups that took place almost every ten years. You don’t need to be far-sighted or very smart to understand that modernism is an unfinished project here.

Hence it can seem to seek for the traces of Punk in this history of Turkish modernization little strange, to be more exact, it is strange.

In the prior section, we actually treated Punk almost like a philosophical category. However aside from that, Punk is also a subculture movement that has a certain history and that has been seen predominantly in a certain geography. How can a movement that is accepted to have officially started in 1977 in London be understood in Turkey?

Because we do know (or more accurately it will be known through this book) that it was in the year 1987 (plus/minus 1 year) in Istanbul with the band Headbangers that Punk has gained a public meaning in the fullest sense, for the first time in Turkey. If we don’t take into account the imported “Punk Rock” of Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar, then in Turkey, Punk has started 10 years later than it normally should have. The first official Punk album on the other hand was released almost ten years after that.

In this book we dealt with people who have concerned themselves with Punk in between these two dates in Turkey. The interviews and some of the articles in this book will give the reader an idea about this unknown history; I don’t think that anyone needs further specialized sociological interpretation.

Still a couple of words on methodology and the course of research; preparing this book proved much more difficult than I thought it would be. There can be several reasons for that; unwillingness, unfaithfulness, impatience or laziness on the part of the people we interviewed; the claim of most of the people we interviewed to having not much to say on the subject (though every time it was proved to the contrary); various psychological difficulties (like amnesia, remembering wrong, exaggeration or other things that can be explained with the effects of chemicals or changes in the political stance); and physical difficulties (like the lack of documents or the difficulties in accessing the people we wanted to interview). The total lack of documentation on the subject was the primary difficulty. Yet from the very beginning we tried to avoid a common mistake seen in “underground” research of this kind; “making a cow out of a crow.” Our aim was not to create a new urban legend with no reason

Punk easily lends itself to something like that, both as a philosophical category and as a historical phenomenon. Punk can have a different meaning in every place and every situation. For instance, it was a sign of tolerance that supported the theory and the practice of the Third Way theory of autonomous socialism in ex-Yugoslavia (think of the first and the best film of Emir Kusturica “Do You Remember Dolly Bell?”; only the hero in the film was playing not Punk but Rock ’n’ Roll). It was one of the pluralist nationalist voices in Latvia in the course of independence (the movie “Is It Easy to Be Young?” by Jri Podnieks). But then again, Punk is revolutionary, anti-authoritarian, aggressive and critical in relation to its time; it is also a Western, urban, elitist and against kitsch culture. Today, searching for traces of Punk and finding its followers in even the smallest and most underdeveloped of places can also be a sign of the unbounded influence of this modern/urban culture. If there are punks in Iran, their noise goes to show that there are voices other than the ezan (call to prayer) of mullahs and this noise guarantees that there is a modern urban culture even “there”. Hence to guarantee this, in many situations and places, people resort to the tactic of “making a cow out of a crow”. Thus a nonexistent history and a nonexistent tradition are invented.

In this book we tried to avoid this -at least as much as we can. Yet at the same time it is necessary to state that this research is not a Sherlock Holmes case.

Luk Haas follows punks all over the world and his report on Turkish Punk Community appears in this book. Can the practice, which he kept up for years with his label Tien An Men, be regarded as a case of “making a cow out of a crow”? Some people think yes, this is the last stage of exoticism: Hard-core Punk in Tajikistan! (It must definitely be an oxymoron!)

Yet since we believe in the sincerity of Luk Haas and his practice (putting into circulation the underground products of the Third World without utilizing any big mainstream channel, preparing all his products by himself, DIY, etc.), we presume that there is no cynicsm in this example and that his records are no more dangerous than their material vinyl. So much for Luk Haas.

The argument we have just started on Punk being the guarantee of modernism and urban culture is very crucial; because in some cases Punk can also be a lakmus paper for multi-cultural, democratic, tolerant and “open societies”. If we caricaturize, we can say: “Ok, if you had Punk in even your darkest and most depressing times, then it is easier for you to be European.”

The existence of Punk in Turkey, especially its existence in the 80s, can be retroactively interpreted as a sign of political correctness and as something which guarantees that Turkey is a modern and open society. If we present Punk to be different or to be more than it really was by “making a cow out of a crow”, then we can easily become a spokesman of the neo-liberal view. Since this book is published with foreign funding, we should warn our readers even more in this respect. True, Punk can paradoxically be the voice of high culture (just like poor dead Debord can be a French intellectual) but we neither have any agenda (explicit or implicit) in this book, nor have we used Punk as explanation in any way.

If you let me, I want to pee in your theories -both on the complicated ones and the ones of conspiracies!

We’re Loud Fest Istanbul 2018 – Part 1 of 2

2. Not a Hammer, Not a Mirror, But a Window

Karl Marx’s assertion that “art should not be a mirror but rather a hammer” does not really hold for Turkish Punk music. Punk music in Turkey is a window. We will slowly prove that throughout this section.

When Punk had become a subculture movement widely known and popular among youth in London, Continental Europe and USA in 1977, the articles written in Turkey on Punk in specific and Rock ’n’ Roll in general were of a critical kind. Punk was synonymous with imperialism, Western decadence, decay and apoliticism. Those who criticized Punk were aware that it was an agent and a warrantor of Western democratic capitalism and that it could go hand in hand with the IMF (even though it appeared to be opposing it). In 1977 in Turkey, the Leftist movement was as far from Punk as can be; yet it was more radical than the most anarchist versions of Punk. At the same time, it was more internationalist than Punk in Turkey could ever be; at that famous year, Yar Press was publishing the manifestos of the guerilla movements of numerous countries including Italian ‘Brigate Rosse’ (Red Brigades), German ‘Rote Armee Fraktion’ (Red Army Fraction), Iran and Cambodia with the most modern of book designs. Militants and sympathizers were following the Leftist theory and practices of all the countries including Albania, China, Cuba and Bulgaria.

But the music of the Left was never a hammer; more accurately it was not a noise generating 3-chord annoyance in the sense understood by Punk. The music of the Left has either been the strong macho voice of male peasants or the thin voice of the female mother whining with melancholy. Political music in Turkey has always been that way; consecutive loses have even intensified this fatalistic tone of its. No matter how internationalist the Left had been in theory, it has remained at least localistic (gecekondu type!) in practice.

It seems to me that a melancholic Left voice cleansed of noise can bring with it a strange kind of conservatism. So much so that today if you visit radical political formations like Autonomists that are nourished by quite a bit of international theory (from Negri to Balibar), you should be ready for the most dated and dullest folk music of the world. Hence the Arabesque-Punk comparison made by Murat Belge in the early 80s is actually wrong. If we interpret Arabesque -as a Vox Populli with revolutionary potential and an amateur voice in opposition to high art music- to be synonymous with Punk, then we reduce the noisy simplicity that is the foundation of Punk to just a conservative outcry. Leftist music was not a hammer but it was also definitely not a mirror. Probably, mirroring and middle class psychological problems and depressions in music were started in the 80s by Sezen Aksu, and the dumbest liberals who still follow that trend.

But in the 80s, there also arose a voice from the youth which was not leftist, and was, for that reason, apolitical but was not the least middle class or mediocre either. Though this voice was of course raised initially with Heavy Metal, soon it acquired its real radicalism with Punk. We can see what kind of a place Turkey was in the 80s from the interviews conducted with people who lived here in this period; black outs, constant oppression, lack of clarity in everything, a weird and disgusting style, conservatism and savage capitalism. In that period, Punk was one of the rare radical movements that did not act as a mirror; and since they were not Marxists, they also didn’t have the chance to be hammers.

Besides, the number of Punks was very small at that time and the typical “underground” party proceeded as follows: a couple of Metal bands, then a Punk band and a break dance show in the middle, all performed in day time and at a rented wedding hall. As far as we can understand, underground culture of the period was trying to find itself anew after that amnesia of the 80s; thus no one could identify himself exactly as a fan/performer of Metal, Punk or Hard-core. Because of the shortcomings in Turkey, this period of search could also turn into something funny like the party mentioned above. Hence, while we explain the emergence of Punk in Turkey with that (dark) political and cultural environment of the 80s, we take into account that Punk was opposed to this situation. punks were young people who were tired of the melancholic Left of their parents, of the depression Pop around them, of being local and national and of self-enclosure. They were definitely willing to learn about new alternatives and to try out new things; if we really need to say it, they wanted to open up. Thus liberalism and the figure of Turgut Özal were hanging like the sword of Damocles over the dark side of Punk (like all else in Turkey). Özal, whose name is mentioned a couple of times in this book, is a troublesome name for the theory of opening up. Because both punks’ will for emancipation and Özal’s liberal Capitalist market program can be interpreted as reflections of the same wish of opening up and belonging to the world. Let’s not forget, the first Istanbul Biennial and the formation of the first Punk band took place at the same year. While promoting liberalism and savage capitalism with his will to open up, Özal was also supporting the most backward and the most conservative culture, with the same level of determination. For punks, this culture of opening up is different; it is to understand the world without the mediation of any official representation. Since this opening up could never be realized thoroughly -in the sense of getting rid of provinciality and localness (we will see the conditions under which this is possible in the following section)- we can see this take place more in the form of looking outside or taking an interest in the outside. Here, again, we should be careful not to reduce Punk to a spokesman for open society. We can leave aside this reductive interpretation very easily because punks in Istanbul did not worry or make plans about how the society could become a more suitable place and the Punk attitude had nothing to do with representing the country more openly. This resolution does not mean that punks cannot be interpreted in this way by others; at least we won’t do that even if the name of Özal and Punk come dangerously close to one another in a couple of places throughout this book. We can describe the theory I developed above in the following way: punks don’t have a problem of representation but they are problematically susceptible to being represented.

That’s why we define Punk art as a window, because punks are searching for something other than their boring parents and the dumb politicians. This searching and learning process can of course create very funny outcomes. For instance, the imported Punk of Tünay Akdeniz and his synthesizing of this with abject entrails and fashionable safety pins will probably remain as a prototypical Punk comedy. Turkey’s history of opening up is full of examples resembling the hero of Araba Sevdası (Love for Cars): from the “helter skelter” of Barış Manço ve Kaygısızlar to the movie Şeytan (The Devil) by Metin Erksan. I guess the funniest one, which was as dangerous as it was funny, emerged in the interview we conducted with the vocalist of Dead Army Boots, Tarkan. When we asked him why he used swastika and gave a Hitler salute in one of his concerts, the old Punk replied that then Turks needed to do Turkish Punk, Germans German Punk and Americans American Punk. Then we reminded him that Dead Kennedys always did anti-American songs. Tarkan’s answer was the most interesting part of this story: “We were Dead Kennedys fans, we knew all their songs by heart and we also hated America.”

Like Marx said, sometimes understanding can be misunderstood. Since punks do not give a damn about political correctness, it can be an exaggeration to claim that this example is as dangerous or nationalistic as it seems. Anyhow we can multiply these Felliniesque examples as much as we want; after all we are talking about the Punk of a late and different modernization.

However, as readers will understand through this book, there was an incredible mass following what was going on in the world from the late 80s till the early 90s (pre-internet era). Even if small, this mass of people who became knowledgeable about the demos and fanzines all over the world by way of letters, still represent a possibility; the possibility that an alternative and critical urban culture in Turkey can exist. For some people, this window was going abroad, exchanging letters with people from abroad, for others it was the shop of Deniz Pınar; yet whatever form it took, it sure opened up to a different world.

We’re Loud Fest Istanbul 2018 – Part 2 of 2

3. Selling Snails in a Muslim Neighborhood

This saying with its obvious conservatism points towards an impossibility in Turkey; not being able to be totally Western. At the same time, it cynically criticizes Westernism or Occidentalism if you will.

You can easily figure out from what we have told so far, the reason why Punk and other subcultures in Turkey are compared to the act of selling snails in a Muslim neighborhood. These same reasons also reveal the true nature of conservatism: that the social and cultural reality of Turkey is different from the West, and the myth around “it cannot be enough”. National values plus cultural anti-imperialism equals to this ambiguous conservative consciousness. As you might guess there is no place for Punk here. I don’t want to develop an opinion on how the categorical, historical and political possibilities of Punk discussed above can provide an alternative to this situation. Anyway I believe that only a Punk developed in a laboratory environment can accomplish this; moreover, I think that such an agenda will totally destroy the essence of Punk.

However in handling the issue of Punk, we can approach the subject from a totally different perspective; from the opposite of Occidentalism or more accurately from the view of Orientalism. Thus we can revisit the question we left unanswered in the preceding sections; under what condition can a Turkish Punk/Underground band open up to the world and become a part of world culture? It can do so only as long as it remains modern on the inside and traditional/folkloric on the outside. When examined from the viewpoint of Orientalism, Punk and other similar music and lifestyles that originate in Turkey should be of Turkish cultural (or more accurately, folkloric) origin. If a Turkish Punk band is willing to be successful, its music should definitely be spiced up by sa” or zurna, or contain an archaic rhythm structure. Otherwise its music will not have any meaning. Or as the Turkish underground music specialist Jay Dobis with whom we conducted an interview states: “It won’t be interesting at all. When there is such a rich folk music culture, why not use it? The Brits and the Americans are doing enough of this (underground); why to add more of the same thing?” Though they did not take it this far, we know that DJ John Peel, Tim Hodgkinson and Thuston Moore also took an interest in “oriental” tinted Turkish underground and Punk in general (but then again no one was specialized and clear enough as Dobis who gave “saz” counseling to Punk/Underground bands).

The most hilarious version of this is the limitless talent of Turkish bands in synthesizing East and West. The latest movie shot through the eyes of the bassist of Einstürzende Neubaten presents this in its most hideous and intolerable way; underground musicians of Turkey, of Istanbul have evolved into something really shallow with their worries of saz, klarinet and synthesis. Actually the poor old Piyer Loti Hacke could not see a serious alternative in Turkey even if he wanted to; because the music and subculture scene in Turkey has been subjected to total auto-Orientalisation. Most of the bands on the market are competing with one another to synthesize neo-psychedelic hippie post-rock confusion and the beautiful multi-cultural folk sounds of their country. Underground bands are usually defining the novelty of their music as being situated somewhere between The Can and Müslüm Gürses, or Velvet Underground and Orhan Gencebay and they don’t fear that this synthesis can evolve into something most conservative.

I could examine how this situation arose and make a good cerebral exercise by dwelling into the available post-colonial theories but there are two instructive bands/phenomena that document this transformation in Turkey very well: Zen and 2/5 BZ. Both bands started around the same time (end of 80s and beginning of 90s) and they did avant-Punk and experimental music in a political fashion (something non-existent in Turkey). Yet by mid 90s, they slowly left aside the guitar and gravitated towards the saz and while rediscovering the richness of the folk melodies of their own country, they both reduced the noise of their music and approached a performative sound mythology in the name of synthesizing. Zen changed its name to Baba Zula and after their latest album Tanbul (again with saz) they completely advanced being oriental and became the most successful Turkish band to synthesize “belly dance, Punk, Dada, Psychedelic and Dub”. Meanwhile though the band 2/5 BZ is trying to conceal this oriental condition with a fake cynical self-criticism “no turistik, no egzotik”; we can see that they have no relation whatsoever left with their earlier work. (Here the hats are off for Bülent Tangay!) The relation of these two bands and of many other formations that follow their lead to Orientalism should be analyzed more seriously; however here we should at least mention this much: we can’t help but notice that there has been a direct proportional relation between the orientalization of the sounds and attitudes of these two bands and the increase in the level of their opening up to the world and the respect they receive as musicians.

In this book we took a look at the sincere and strong underground sounds produced between late 80s and early 90s and that usually escaped the attention of most people. We hope that the readers become aware of a possibility, a possibility different than today; a possibility that belongs neither to snails, nor to Muslims.


Lydia Lunch & Kemal X

Interview w/ Kemal Aydemir

How did you get involved with Punk? I went to England to study graphic design. When I arrived, I saw that the schools were incredibly expensive. The plan was this: I was gonna work part time and go to school for the rest of the day.

Which school? There was no school. I couldn’t get into one. That “which school” never happened.

What year was this? 1977. There was hippie life going on in Turkey at the time, everyone was wearing their hair long. I took off from such a scene here and went there. The picture was a different one altogether. The hippies were older, most of them were living in squatted houses. After a while I started to be aware of the Punks, weird make-up, torn clothes, pins and stuff. You didn’t see them that often though, the year was only still ‘77. I thought that they were all wackos. I thought that they were psychos, thought they were dangerous. I was still thinking like a hippie you see, still listening to Pink Floyd, Frank Zappa. A friend said “these are the punks. It’s a new thing here. They have clubs. I’ll take you to one of their concerts and you’ll see the difference”. I said, “okay, let’s go.” We went there. There was this place called “The Marquee”. The Lurkers were playing there that day and 999 was playing as well. I went inside and I’m telling you, I was really frightened. Now we were quite decently dressed; they were all in torn clothes, chains and stuff. The club looked like an insane asylum. I started wondering what I was doing there and I was frightened, but on the other hand I really liked it. It was very colorful. The concert started, we were right there in the front row, and they were letting people drink beer. They started doing pogo and all… you should have seen the commotion. People were on top of each other, they were spurting and spitting beer on each other. Everyone was soaked with beer. We were scared that there would be a fight, so we went towards the back of the room and started watching from there. There was an incredible energy in the music when I first listened to it. I don’t quite know how to make a comparison. Our groups from the ‘60s for instance, they take their places on stage, play a specific song and then a guitar solo starts and goes on for hours, jar jur jar jur. And then enter the drums and that’s it. These guys were playing one song for two minutes and then, wham, the second song began. No guitar solos or anything, but there was an awesome energy as well. I said, “man, I love this music, let’s come here every week.”

We lived in North London at the time. All the houses were squatted there. There was also a very important pub in English Rock Music history that was there. Very important musicians played there and it wasn’t that huge place either. Since I was living in the neighbourhood I kept popping my head in to see who was playing. I became a regular of that pub. I said to myself, “drop the hippies man, there is life in these punks.” And afterwards, I mean, I still didn’t know what it was that these guys wanted, what their goals were, what their culture was like. My English was very bad so I really didn’t understand much. We used to go to Kings Road. Punks strutted up and down there. They’d dress up, folks would stare at these punks and the punks would spit at them and so on. Malcolm McLaren had a shop there, it was called “SEX”. I was passing by one day, but I didn’t know that it was a shop. They put an army boot on display in the window and it rotted there. I didn’t have the slightest clue about conceptual art and stuff either. I thought “what is this place?” I went inside and there was Jordan, staring at me with a whip in her hand. I thought “oh no, this can’t be good.” However, I really liked the shop. No one pestered me like they do in the other shops. And the music playing was Punk. I thought “This must be a Punk shop.” And then I looked at the clothes and stuff, which were all fetishistic. Bondage trousers were in at the time. Who the hell would wear these? Then I looked at the t-shirts. First thing, I really liked the designs on them, those phosphorescent colours and all. Whenever I went to Kings Road I’d drop by the shop. Then some time passed by. punks were not allowed to play their music. I was checking the newspapers. It looked like the Sex Pistols were playing, but no one knew where. They were playing undercover. Something happened: In one of the concerts someone threw a bottle at a girl and it poked one of her eyes out. All Punk concerts were banned. We kept going to The Marquee, but there were no gigs going on. They were distributing flyers saying there will be a concert at this place, this time etc. One day I went to one of those. I showed them the flyer I was given and they just let me in. It was so crowded inside. The building looked like an old factory or a warehouse. I still thought that in a concert there would be seats and everyone would be seated and stuff. I looked around, the place was full of punks. I was wearing a raincoat. While I was still wondering to myself “how are they going to give a concert here?” they came on to the stage – the Sex Pistols. Well, I didn’t know that they were The Sex Pistols because they appeared under other names as well, from time to time. For instance, even when it was The Sex Pistols on stage they would be announced as The Adventurers, so they wouldn’t get caught, they were banned from playing. Anyway, one of them appeared in doctor’s scrubs. It was hellish. There were these people called skinheads at the time and they were fascists, they were against Punk. They didn’t like it. They raided the place, all hell broke loose. A guy lashed a razor at another and caught him on the lip. Police cars and everything. I threw myself out on to the street. I said, “Man, I will never go to one of their concerts ever again.”

You were there at just the right time when Punk was happening. How old were you? Twenty-five at the time. To tell you the truth, I was a bit old for those punks. They were all 16-17, 20 at the most.

Were all the listeners of Punk English? Were there any other foreigners? At the beginning all listeners were English. At the end of the ‘70s and at the beginning of the ‘80s, girls and boys dressed as punks started coming from France, Denmark.

Were you discriminated against when you told them that you were Turkish? Punks never had any racism in them. Clash even did something, launched a campaign called Rock Against Racism.

Which concerts did you see? X-ray Spex, Siouxsie and the Banshees, The Lurkers, I saw almost all of them. A brand new door was opened with Punk during the ‘80s. In the oldies, you know, there was always this love thing going on and that finished with Punk. The songs were an expression of rage from then on. After Punk there came Industrial Music. Around the same time something called Two Tones Ska emerged. You see, it was the period when London was flying higher than it ever did before. And then there were the new romantics, around the same time as Psychobilly. I mean during that period they were all playing in different venues. And then there were the Teddy Boys who still listened to ‘50s Rock ’n’ Roll. I was living in London when everything was booming beautifully. I caught up with Punk, New Wave and all the other waves that came after. Joy Division and all. Some dark music… Sisters of Mercy. It completely changed the way I saw the world. I was squatting myself, most of the time. You could do that then – you could go, break the door and enter a building, and it’s yours. There was a law in England for that. If you don’t have a place to live in, you just break your way into a building, change the locks, and after that you go to the council and you tell them that you didn’t have a place to stay so you are staying in this building now. You have them reconnect the electricity and you pay for it. You don’t pay rent though. Squat. The people who squatted were mostly hippies, punks and gothics.

Were you playing music when you were there? No, no. I did all sorts of lousy jobs there. I worked in construction. Worked in a restaurant, washed dishes back in the kitchen.

Did you have a residence permit or were you staying illegally? I forged a marriage on paper. I was caught and extradited.

And what did you think about Istanbul on your return? Don’t even mention it, man, that was the worst part. I came back and saw that the country was under martial law. Man, I landed at the airport and I saw that the place was swarming with soldiers and machine guns. I said to myself, “I must have landed someplace else by mistake. What is this place, Africa or what? This can’t be Turkey.” You come from a free country and all you see is soldiers everywhere. “Go,” a soldier was shouting, “get your paperwork done.” He said that there was going to be a blackout at two o’clock. I said, “Oh no, what blackout?” He said that the curfew would begin soon. He said “man, quick, find this guy a taxi cab.” I had two cases full of records. If they saw the records they’d definitely arrest me, because those things were banned at the time. For instance, if they found Alien Sexfriend’s record inside they definitely would tear it apart and toss it. My brother used to work there, so I didn’t let them check my luggage. So when I came back to Istanbul, I sank into a deep depression. Six months passed. I couldn’t stand it here. You know, you get used to the comfortable life over there. This felt really off. The system was too militaristic for my liking. I decided I should get out as soon as possible. On top of all of this they took away my passport. My, oh my, now what? Boredom and depression…

Well, didn’t you have any friends who listened to Punk? No, none. Not even one. I was so lonely. I listened to those records, you see, I was young and it was the worst of times, I cried and cried. I was doing pogo at home, all by myself. I was devastated. No one listened to Punk over here. British Metal was emerging at the time. Sometimes I’d go hang out with them for a change. Punk? There was no one. I said Punk, they said “What the hell is Punk, man?” They didn’t like it, that’s all. Metal lovers didn’t like Punk. They thought it was fascist, but in truth it had nothing to do with fascism. I don’t remember any racist Punk groups, not one. There were even black guys. I don’t know maybe later on something different happened, but during the first years of Punk, between ’77-’80, I don’t recall any Punk groups that were racists. And I definitely wouldn’t get hooked up with them if they were. A guy called Hakan had a stall on the plaza right next to the train station. I had this crazy thing that no one else had. I used to bring tapes to him and I would force him to play them out loud. “Man,” he would say, “cut this punk stuff out. It doesn’t work for me. I am a Megadeth kind of guy.” They thought the guitar solos were too light and that’s why they didn’t like Punk. He would see me and say, “Oh, no. Not you again…” Lots of time passed until I met the punk kids in the ‘90s. I met them. They told me that they had their own group, that they listened to Punk.

Who do you mean by “they”? Noisy Mob.

Which year was this? Beginning of the ’90s.

Recently I’ve read an interview with The Headbangers. They talk about you. They say that they learned all about Punk from you.

That’s probably right. I used to tell them about it sometimes. The kids were asking me, what is Punk and so on. I used to tell them there are bands called this and that, there is this music. Then the impact of Punk slowly started reeling in from abroad. There were neither many listeners, nor sources.

What were you listening to at the time? Apart from Punk there was Gothic, Industrial. The Test Department group, Foetus, Clock Diva and many others which I can’t remember right now. And I sold them all to Deniz (Deniz’s bookstore) later.

How did you meet Deniz? I really don’t remember. We always went to Narmanlı Han at that time. It was a meeting point, it was always crowded. There was nowhere else to go. Everybody went to Deniz’s shop. The newspapers printed stuff like… Esat was publishing a magazine called “Mondo Trasho” all by himself. Some people were curious, what is this Mondo Trasho? They were hanging around at Deniz’s shop.

Did you know Esat? No. I met him here. In fact I saw the magazine. I loved it. I thought “what a beautiful magazine.” There were other fanzines, but I didn’t like them. Some guy wrote ten pages of poetry, for example. When I finally met Esat, I told him he was doing a great job and asked him how he did it, because I was surprised. Really, if you’ve never been abroad, there are certain things that you can’t know, whatever you do. There was no internet at the time. Turkey was still a closed-up world on its own. No magazines, no books. Naki Tez, Murat Ertel, Gamze Fidan, Nalan Yırtmaç, and there was this boy, a photographer, I don’t remember his name. The circle was quite crowded in fact. There was one circle around mondo trasho and another around Deniz. The mob from Bakırköy had their separate circle and there were those who came from Kadıköy and these guys were Ismail’s mob, The Headbangers.

What about friends you’d got here before you went to England? Did you get in touch with them after your return? No I didn’t. Most of them died during the drug epidemic in the ‘60s or most of them ran away because of the terror here. They could not stand it. During the ‘70s long hair was not tolerated here at all and bell bottoms weren’t either. We were completely out of it, man, trousers with patches on them and stuff. The life here was really hard for guys like us. Most of them ran for their lives, went abroad in search of freedom. I’ve scarcely seen anyone from my youth.


Luna Beretta : Violences & Gorezine

Je trouve bien sûr qu’on vit une époque violente et que la plupart des gens ont peu de moyens d’y répondre, c’est-à-dire qu’il est possible d’y répondre en la retournant contre soi-même ou contre d’autres, desquels ne vient justement forcément pas cette violence.

Luna Beretta ‘HumainTropHumain’ 2018

LUNA BERETTA L’interview

18 OCTOBRE 2018 / Litzic webzine

Litzic : Quel est ton premier souvenir de lecture ?

LUNA BERETTA : Je me rappelle vaguement du livre d’école de ma grande soeur pour apprendre à lire, avec les illustrations d’une fille qui devait prendre le bus et la légende en-dessous. Très inintéressant !

L : Quel est ton premier “choc” littéraire ? Qu’a-t-il déclenché chez toi ?

LUNA BERETTA : Quand j’étais petite, on lisait des histoires d’Allan Poe à voix haute avec une copine et on flippait carrément. J’avais plein de Chair de poule (passer de Poe à RL Stine, c’est pas du tout élégant, je sais…), je pense que c’était très mauvais mais j’adorais ça tout autant que ça me terrorisait. J’avais même fait exprès d’oublier l’un d’entre eux à l’autre bout de la France sous le lit d’amis de mes grands-parents pour ne plus jamais en entendre parler – ce qui avait en fait échoué, puisqu’on me l’a ramené, et on m’a même offert la couverture des années plus tard pour mon anniversaire. Bref, je baignais plutôt là-dedans, mais je ne sais pas si on peut parler de « choc ». En revanche, j’avais choppé La philosophie dans le boudoir dans la chambre de ma mère, et pour le coup, ça m’avait bien remuée !

Violences / Dans la bouche d’une fille ‘Vendetta’ 2019

Je crois qu’un livre peut changer notre manière de ressentir, d’appréhender la réalité, la décrypter pour la rendre plus accessible, compréhensible, voire supportable.

L : Penses-tu qu’un livre puisse changer notre vie ?

LUNA BERETTA : Oui. D’une part, je passe le plus clair de mon temps à lire ; si je ne lisais pas, j’aurais une vie très différente. Des bouquins m’ont toujours accompagnée, sont indissociables de ce que j’ai vécu. D’autre part, au-delà de l’activité de lire, – et je crois que ta question va plus dans ce sens –, plusieurs livres m’ont soutenue, revitalisée, bouleversée et fait varier mon rapport au réel, et à l’écriture. Je crois qu’un livre peut changer notre manière de ressentir, d’appréhender la réalité, la décrypter pour la rendre plus accessible, compréhensible, voire supportable. Aussi, en tant qu’écrivaine, certains livres m’interrogent et ont pu modifier la forme de mon écriture.

L : Quel est ton auteur préféré ?

LUNA BERETTA : Impossible de donner un unique nom… J’aime beaucoup d’auteur.e.s et chacun.e pas forcément pour les mêmes raisons. Ça dépend aussi des périodes ; je me suis tapée la totalité de Romain Gary quand j’étais ado et j’en garde un souvenir très fort et attendri (au point de faire des rêves érotiques avec lui), pourtant je ne l’ai pas relu depuis des années. Nietzche, Camus pareil, je ne les ai pas lus depuis un sacré bout de temps. Il y a des auteurs plus « dispachés » dans le temps, Selby par exemple, qui m’a vraiment marquée et que je continue à lire et découvrir, Easton Ellis aussi. Cioran. Beckett, aussi, a été un gros choc, toujours actuel. Il y a aussi les découvertes d’ado, comme Despentes et Houellebecq, très importantes. Et des plus tardives, Goodis par exemple, pas tellement moins fortes. Il y a aussi Simenon que je n’avais jamais lu jusqu’à récemment et en fait c’est énorme, ce qu’il arrive à faire avec aussi peu de choses. (Enfin pas les Maigret, ça je n’ai jamais lu) Et puis il y a des auteur.e.s qui te remettent des sacrés coups de fouet, comme Dustan et Bukowski, à garder toujours auprès de soi.

L : Quel est ton livre préféré ?

LUNA BERETTA : Pareil, impossible de te répondre de manière courte ! Un bouquin comme Salopes, de Dennis Cooper m’a retournée : niveau formel, c’est génial et hyper ingénieux. Ce serait bien long de faire une liste prétendue exhaustive. Il y a des bouquins « classiques » que tu gardes tout le temps dans un coin de ta tête, la lecture de Crime et châtiment a été une expérience incroyable ! Pareil pour Le rouge et le noir. (Bon je sais, c’est pas très original) Il y a ceux que tu n’oublies pas parce que la lecture a été très puissante, notamment King Kong Théorie de Despentes, Les racines du mal de Dantec, 2666 de Bolaño. Pour parler de choses moins connues, il s’est passé des choses importantes en lisant des bouquins comme La place du mort de Christophe Siébert, ou Lumpen de David Coulon, les deux m’ont entre-autres vachement motivée à me remettre à écrire.

De livres récents que j’ai lus cette année, j’ai énormément aimé Marylin Année zéro de Véronique Bergen, Le syndrome du varan de Justine Niogret, et la nouvelle de Raphaël Eymery Mary Geli. Ah, il y aurait tant à dire !

L : Quel auteur n’aimes tu pas et pourquoi ?

LUNA BERETTA : La réponse me vient bien moins spontanément… ! Je lis rarement des livres qui ne me plaisent vraiment pas. Même si j’en lis plein qui ne sont pas très fameux, que j’oublie en fait assez rapidement (depuis un an, je note tous les titres que je lis pour me les rappeler), ils ne me mettent pas hors de moi. Il y a tout un pan de la littérature actuelle qui ne m’intéresse pas, les romans que je dirais de bonne humeur, bonne composition et humaniste niais, qui ne correspondent ni à ce que j’attends de la littérature, ni à ma vision de la vie, ces espèces de pseudo trucs bien pensant gnangnan. C’est agaçant qu’il y en ait tant, surtout quand je vois tout ce qui se fait de formidable et qui est peu lu. Si, récemment j’ai essayé de lire Djian parce que plein de gens l’aiment ou le critiquent mais je n’en avais jamais lu aucun. Ainsi, je n’ai pas été très loin dans Zone érogène, qui m’est tombé des mains, non sans m’avoir passablement énervée, côté imitation grotesque de Bukowski hyper pompeux qui m’a bien fait grogner.

L : Le livre dont tu attendais beaucoup et qui t’a déçu ?

LUNA BERETTA : Bonne question… Il me semble que je n’ai pas cette approche. Je suis souvent déçue car des tas de quatrième de couverture me font rêver et finalement, le contenu n’est pas à la hauteur, mais je ne peux pas dire que j’attends « beaucoup » de tel ou tel livre. Un bouquin comme Lilith d’Alina Reyes, qui a tout pour me plaire dans les premières pages et traite de beaucoup de mes thèmes de prédilection, s’avère finalement très chiant. C’est dommage mais d’un autre côté, ça veut dire qu’il reste à écrire plein de choses meilleures.

Illustration d’Audrey Faury pour GoreZine #1

“Les thèmes que j’aborde dans mes textes sont parmi ceux que je trouve problématiques : le rapport à l’autre, au corps, à la domination, à la mort. Comment peut-on répondre à ces injonctions, à l’intériorisation qu’on a fait des normes avec lesquelles on se sent en désaccord ou décalage, auxquelles on est soumis ?

L : Pourquoi le gore et la violence font-ils tant partie de ton univers ? Y trouves-tu un écho à notre monde actuel ?

LUNA BERETTA : J’y trouve un écho à notre monde actuel, oui, évidemment. De mon côté, je fais beaucoup de rêves gores, ai des pensées assez violentes, pas mal de crises d’angoisse, mais je m’en sors plutôt bien, je pense être assez équilibrée en définitive. C’est marrant, toutes les personnes que je connais qui écrivent des choses très violentes sont d’une gentillesse et d’un bon-sens incroyables. Je trouve bien sûr qu’on vit une époque violente et que la plupart des gens ont peu de moyens d’y répondre, c’est-à-dire qu’il est possible d’y répondre en la retournant contre soi-même ou contre d’autres, desquels ne vient justement forcément pas cette violence.

One Minute Movie by Luna Beretta

Les thèmes que j’aborde dans mes textes sont parmi ceux que je trouve problématiques : le rapport à l’autre, au corps, à la domination, à la mort. Comment peut-on répondre à ces injonctions, à l’intériorisation qu’on a fait des normes avec lesquelles on se sent en désaccord ou décalage, auxquelles on est soumis ? Comment se dégage-t-on d’une domination ? Comment peut-on répondre aux déterminismes – sociaux, genrés, naturels ? La violence est d’une part un des aboutissements logiques d’un individu, une manière de répondre et d’exister. D’autre part, elle est un point de départ dans bon nombre de situations. J’écris beaucoup sur le fait d’être une femme, et la violence est omniprésence ; je ne fais que parler de ce qui m’entoure. La violence est fascinante mais en parler est loin d’être malsain, bien au contraire.

Beaucoup de mes textes sont violents sans être gores, mais c’est pareil, le gore est une conséquence possible, logique. Par ailleurs, ce genre a une puissance cathartique et est juste en ce qu’il dit une vérité de la réalité et a une grande puissance de signification.

L : Un film culte ?

LUNA BERETTA : Il y a eu des films électrochocs, je me souviens la première fois que j’ai vuTueurs nés, j’étais complètement surexcitée ! Tu le finis et tu n’as qu’une envie : le revoir en boucle. Ça m’a fait ça aussi avec Twin Peaks, et j’aime énormément le reste de Lynch. J’aime aussi Cronenberg, tous les thèmes qu’il aborde et son esthétique, même s’il y a plusieurs de ses films que je trouve pas forcément réussis. Mais quand tu as réalisé Chromosome 3, tu as le luxe de pouvoir faire des choses moins bonnes. C’est encore une question pas facile, il y a beaucoup de films géniaux.

D’une part, le rôle d’un zine comme Violences est de former un objet à part entière qui veut défendre une certaine littérature et diffuser certain.e.s auteur.e.s choisi.e.s. Mais le fanzine, c’est aussi une forme intermédiaire pour que les textes vivent rapidement, circulent, même à petite échelle.

L : Tu publies beaucoup, t’impliques dans beaucoup de projets, notamment via des fanzines. Penses-tu que la littérature puisse s’y développer hors des sentiers traditionnels de l’édition, qu’il s’agisse d’auto-édition ou de partage libre via les réseau sociaux ?

LUNA BERETTA : Oui, la littérature se développe hors des sentiers traditionnels. J’édite actuellement deux fanzines : Violences qui paraît à peu-près tous les trois mois (sept numéros sont parus) et GoreZine (coédité avec Christophe Siébert), dont le numéro 2 paraîtra en décembre. J’ai lancé Violences parce que je voulais rassembler des personnes dont l’écriture m’importait et faire un objet cohérent mais composite, à mon idée. Il y a une sorte de noyau dur Violences, puisque des auteur.e.s et illustrateur.rice.s – Mathias Richard, Henri Clerc, Astrid Toulon, Christophe Siébert, François Fournet, Audrey Faury, Wood, Sébastien Gayraud… –, se retrouvent dans quasi tous les numéros, et c’est parti de là, je suis entourée de gens talentueux qui ne sont pas assez lus ! Alors c’est sûr que ce n’est pas Violences qui va les faire accéder aux feux suprêmes de la célébrité mais des personnes les découvrent et c’est toujours ça. C’est tellement simple de faire un fanzine, on ne va pas se priver. Évidemment, ce serait mieux que toutes ces personnes soient lues/vues par plus de personnes. Mais ça marche. Il y a plein de revues très belles et pertinentes, par exemple BanzaïLe BateauLA VEILLE…, dont je suis vraiment ravie d’en faire partie, je découvre plein d’artistes. Et inversement, j’ai des retours aussi sur mes textes de personnes qui m’ont lue dans ces revues.

D’une part, le rôle d’un zine comme Violences est de former un objet à part entière qui veut défendre une certaine littérature et diffuser certain.e.s auteur.e.s choisi.e.s. Mais le fanzine, c’est aussi une forme intermédiaire pour que les textes vivent rapidement, circulent, même à petite échelle. Ça coûte pas cher à faire, ça se vend pas cher non plus. (Et là, c’est complètement différent de certaines autres revues) C’est le cas par exemple de la première version de Bazoocam, on a mixé le texte avec un autre recueil traitant de la porn-addiction parce qu’on faisait une lecture commune, c’était une manière de laisser une trace en attendant que chacun des livres sorte ailleurs de manière autonome. Pareil pour le zine qu’on a sorti avec le collectif Dans la bouche d’une fille, qui regroupe une partie des fragments qui ont été écrits, en attendant de finaliser le livre. C’est aussi parce que je fais pas mal de lectures et que mes fanzines se vendent essentiellement à ce moment-là, que j’ai sorti mon recueil de nouvelles, mais cet objet est j’espère temporaire, et sortira peut-être un jour sous une forme de bouquin.

L : As-tu déjà eu des refus de publications ? Si oui veux-tu nous en dire les raisons ?

LUNA BERETTA : Oui, ça m’est déjà arrivée en revue. En ce qui concerne les raisons, ce n’est pas tellement à moi qu’il faut demander, certaines revues ont accepté une nouvelle qu’une autre avait refusée et on ne connaît pas forcément les raisons. Comme je n’ai pas toujours très confiance en moi, ça a été parfois difficile mais je pense que c’est bien de s’en prendre, utile pour se détacher. Inversement, je déteste envoyer les mails de refus concernant ce que je n’ai pas pris dans Violences.

Luna Beretta : Extraits de la perf à HumainTropHumain (Montpellier) le 8 mars 2018

L : Tes projets ?

LUNA BERETTA : Un mois d’octobre bien chargé ! Je finalise le dernier numéro de Violences (le 8), qui sortira le 26 octobre à l’occasion du 4ème salon des Voix Mortes à Clermont-Ferrand que je coorganise, qui met en avant la littérature et les éditions indépendantes et on a fait pour cette édition une programmation particulièrement dense et riche !

On fera en même temps la promo de Dimension Violences, une anthologie du fanzine que j’ai codirigée avec Artikel Unbekannt, parue en septembre aux éditions Rivière Blanche.

Par ailleurs, on finalise aussi avec Astrid Toulon le montage du bouquin collectif Dans la bouche d’une fille, qui va se mettre en quête d’une maison d’édition. On va lancer le numéro de 2 de GoreZine avec Siébert le mois prochain. J’aimerais terminer mon roman avant fin 2018. Faire plus de musique et de photo. J’ai un clip sur le feu. Et d‘autres idées de fanzines. Y a de quoi faire.

*cette interview est tirée de Litzic webzine

beretta violences