Mutant Sanat: Mutant Art

İstanbul 2021

Mutant Varoluş Bildirgesi

Rafet Arslan

İnsan türü, yüzyıllardır, yaşadığı gezegeni ve onda varolan farklı yaşam formlarını yokoluşa sürüklemektedir. Elimizde kalan ise petrole bulanmış denizlere, eriyen buz dağlarına, soyu tükenen canlı türlerine ait bir yokoluş müzesinin arşiv görüntüleridir.

Teknik ve bilimin de sağladığı büyük ilerlemenin, karşılığını insan tininde bulmak imkansızdır. İnsan uygarlığının geliştirdiği ilerlemeci-aydınlanmacı ütopyaların hep vardığı menzil; haz, tüketim, iktidar, şeyleşme batağındaki bir virüs formülüdür.

Sürekli üretilen-tüketilen küresel gündelik yaşam, sürekli güncellenen bir sanal hayat döngüsüne dönüşmüştür. Artık ‘idrak’ edebilen, her radikal öznelliği boğan bu gerçeklik hapishanesi yıkılmalıdır.

O zaman ‘insan’dan geride kalan etik-poetik mirası farklı formlara, yaşamlara taşımayı tartışmalıyız. Bu yokoluş sarmalından ufukta beliren tek çıkış yolu, yeni ve mutant varoluşunların kapısını “tık tık”lamaktır.

Yeni -Gerçeküstü- Var Oluş,

Yeni Et-Bilinç,

Yeni Mutant Tin


İstanbul 2021

Manifesto of Mutant Existence

Rafet Arslan

For centuries, humankind has been leading the planet that it lives in and dissimilar life forms existed on it into destruction. What remains to us, are only the archive images of a museum of destruction consists of seas soaked in petroleum, icebergs melting away and species becoming extinct.

It is not possible to find a corresponding advancement for the great advances of science and technology in the human spirit. The limit reached by the enlightenment-advancement utopia developed by the human civilization is a virus formula in a deadly trap of pleasure, consumption, power and objectification.

The global daily life which is constantly being produced-consumed has transformed into a virtual cycle of life that is constantly updated. This prison of reality which destroys all radical subjectivity and can now be “perceived” must be destroyed.

Then, we should be discussing the ways to carry the ethical poetic heritage left from the “humankind” into lives. The only emerging way out of this spiral of destruction is “knocking on” the doors of new and mutant ways of existence.

The New Surreal Existence

The New Flesh-Consciousness

The New Mutant Soul

October 2011, İstanbul
Translated by Alican Azeri


İstanbul 2021

Mutant Sanat için Çağrı

Rafet Arslan

Yeni ve karanlık bir çağın başlangıcındayız; Savaşlar, yıkımlar, ölü insanlar… Manipülasyon, şeyleşmenin son noktasında aşırı uyarılmadan hissizleşmiş insanlık. Artık distopyaların hayata geçtiği bir dünyadayız.

Peki bu karanlık tabloda sanat nerede duruyor?

Sistem içinde kurumsallaşmış, kendi iç iktidar aygıtlarını kurmuş, gösteri toplumunun değerlerini yeniden üreten küresel sanat pazarı. Bir birinin benzeri, ruhsallıktan yoksun, tribüne oynayan, aşırı figüratif binlerce iş, iç uzayımızı sanat formlarında işgal ediyor.

Oysa, yeni bin yılın sanatı piyasa kurallarının, medyanın, star sisteminin, küratör iktidarının, akademinin, tüm kurumsal yapıların ve genel beğeni denilen garabetin ötesinde; bağımsız, özgür ve kolektif üretebilen bir sanat olmalıdır. Şiir ile resim, heykel ile müzik, video ile graffiti, bilimkurgu ile tiyatro, enstalasyon ile slogan en mutant formlarda birleşebilmelidir.

Sanat üretenlerin ortak tema, kavram yada konularda yan yana gelebilmesi için bir uzmana, küratöre yada kuruma bağlanmalarını savunmak; yaratıcıların bilinçlerine, kalplerine zincir vurmak demektir. Yaratıcıları özgürce yan yana getirip, kolektif üretimlere yol açacak tek şey kendi düş güçleridir.

Güncel sanatın açtığı ufuklar ile tarihsel avant garde’ın gücünü birleştirebilen, düşünsel ayağı sağlam, her hangi bir sınır, disiplin kabul etmeyen yeni bir düş sanatı inşa etmek mümkündür.

Yeni bin yılın sanatı mutant bir sanat olmalıdır; olası tüm mutant formlarda iş ve işin ötesinde tahayyül üreten, paylaşan bir sanat olmalıdır. Nihilist, saldırgan, kötümser bir sanat.

Türler, disiplinler, kavramlar arası olma ötesinde sınır ihlaline dayalı; dövüşken bir sanat !

Post-modern hayatın gürültüsüne teslim olmamış, doğunun sessizliğine de kapıları açmış; bilim çağının insan psiko-patolojisinde açtığı yarıklara uzanabilen bir sanat. İç model ile dış gerçekliği, rüyalar ile gündüz düşlerini, takıntılar ile tutkuları yan yana getiren; duvarları yıkan aktivist sanat eylemi. Göçebe ruhunu, baştan çıkarmanın ayartıcılığını kuşanmış, yer altı duyarlılığını kaybetmemiş, sokakların olanca gürültüsünü sırtlamış, tartışmaya ve tartıştırmaya açık mutant sanat.

Hayatı ele geçirmek için yola çıkmak, bir bütün olmadan farklı melodilerin armonisini ayartmak kulağa hoş geliyor.

İlk görev eski köprüleri uçurmak;
yeni ve sihirli raylar döşemek için
.

Mutantlar Çağına Hoş Geldiniz !


Varteres Durise – Absence (Live)

Call of the Mutant Art

We are beginning a new dark age. War, disasters and dead bodies. Overstimulated people have lost all their ability to sense at this point of ultimate reification and manipulation. It is the time of dystopias.

Then Where is Art on this Scene?

The system has institutionalized within itself, it has established the inner mechanisms of domination, global art market has reproduced the values of this society of performances. Thousands of workpiece, all alike, all lack of soul, all to figurative and all showing up for the public gallery (grandstands) invade our iner spaces in the forms of art.

However, the Art of the novel millenium has to be unbound and collective, it has to be free from domination of curators, academies, all institutional foundations, above these stars that media systematically created, and beyond the freak conceptioan called as common taste. Poetry and illustration, music and sculpture, video and graffiti, drama and science-fiction, slogans and installation have to merge to combine in mutant forms.

To defend the necessity of dependence to specialists, curators or institutions to hold the Artists together means to fasten the senses and emotions, to put the creativity in chains. The only thing that brings creative minds together and leads collective production in art is their unbound imagination.

Then, it is possible to construct the new Art of dreams, that is not disciplined, that is unlimited, that stands sound on thoughts and that sums up the power of hystorical avant-garde with the horizons of current Art.

New Art of the millenium is to be a mutant Art. It is to share and create the visualisations in every possible mutant form instead of producing pieces. This Art described here has a nihilist, aggressive, and downbeat nature.

This Art is not wedged between disciplines, between classes, it deranges the limits, and it fights !

The Art we idealize does not give in the hubble bubble of the postmodern life, it embraces the silence of east and can penetrate into deep psycho-pathalogic cracks that modern people of science age have been exposed to. An active Art that combines the inner model and the outer reality, merges the dreams and daydreams, brings the obsessions and the passions together, and knocks the walls down. A mutant Art that has a nomadic soul, fascination of seduction, put on all the noise raising from the streets, and has not lost the sensitivity of underground. Willing to discuss, ready to be discussed.

It at least sounds nice to start to acquire our life, lure the harmony of versatile melodies without melting it into one.

The first task is to blow up the old bridges,

to set the new magic railways.

Welcome to the Age of Mutants !

Rafet Arslan, 2006 Istanbul
Translated into English by Gözde Genç


İstanbul 2021

Llamada a un Arte Mutante

Rafet Arslan

Estamos comenzando una nueva era de oscuridad… La guerra, el desastre y los cadáveres han sobreexcitado a la gente hasta este punto de reificación y manipulación finales, como para que perdiese su capacidad de sentir. Este es el tiempo de las distopías.

Entonces, en esta escena, ¿dónde se ubica el Arte ?

El sistema íntegramente se ha institucionalizado, ha establecido los mecanismos internos de la dominación, el mercado global del arte ha reproducido los valores de esta sociedad de las representaciones. Miles de obras manufacturadas, todas por igual, todas desprovistas de espíritu, todas figurativas, exhibidas en las galerías públicas (en grandes stands ) invaden con formas artísticas nuestros espacios interiores.

Sin embargo, el Arte del nuevo milenio tiene que ser ilimitado y colectivo, debe mantenerse libre de la dominación de los curadores, de las academias, de todas las fundaciones institucionales, por encima de esas luminarias sistemáticamente creadas por los medios y más allá de la concepción monstruosa denominada el sentido común. La poesía y el dibujo, la música y la escultura, el video y el graffiti, el drama y la ciencia-ficción, deben emerger para combinarse en formas mutantes.

El único modo de defender la necesidad de la dependencia hacia los especialistas, curadores e instituciones, es sometiendo a los artistas en su conjunto, sujetando sus sentidos y emociones, poniendo cadenas a su creatividad. En el arte, lo único que une a las mentes creativas y a su producción colectiva es su imaginación ilimitada.

Entonces, es posible la construcción del nuevo Arte de los sueños, que no es disciplinada sino ilimitada, que produce armonías en el pensamiento y condensa el poder de la vanguardia histórica con los horizontes del Arte de nuestros días.

El Nuevo Arte del milenio es un Arte mutante. Está para crear y compartir visualizaciones en cada posible forma mutante y no para producir objetos.Este Arte que aquí se describe, es de una naturaleza nihilista, agresiva y pesimista.

Este Arte no ha sido creada entre disciplinas, entre clasificaciones, trastorna los límites ¡y lucha !

El Arte que idealizamos no le hace concesiones a la verborrea de la vida postmoderna, acepta el silencio oriental y puede penetrar en lo profundo de las grietas psicopatológicas que las gentes modernas de la era de la ciencia han puesto al descubierto. Un Arte activo, que combina el modelo interior y la realidad exterior, fundiendo los sueños y los ensueños, reuniendo las obsesiones y las pasiones, haciendo caer los límites. Un Arte mutante con un alma nómada, una fascinación de la seducción basada en el clamor que se levanta de las calles –sin olvidar la sensibilidad del mundo subterráneo. Gustosa en la discusión, dispuesta a ser discutida… Suena, por lo menos, agradable de oír para empezar a tener vida propia, e intentar la armonía de melodías versátiles sin que éstas se desvanezcan…
La primera tarea es la de volar los viejos puentes,

para construir los nuevos, mágicos pasamanos…

¡Bienvenidos a la edad de los mutantes !

Rafet Arslan, 2006
Traducción : Juan Carlos Otaño
(a partir de la versión inglesa de Gözde Genç)


İstanbul 2021

Manifesto : Kim Bu Barbarlar?

Üç yıllık bir iç tartışma, anlama, biriktirme sürecinin ardından Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak bu manifestoyla kolektifimizin ana düşüncelerini ifade ediyor ve kamuoyu ile paylaşıyoruz

23 Kasım 2021

  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanatın özerkliğini savunur ve bu anlayışın mantıksal sonucu olarak kendini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımlar. Kolektif üyeleri tüzüksüz ve resmi olmayan, otonom bir düzeneğin içinde sanat çalışmalarını yürütürler.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi devrimci sanat akımlarının tarihsel mirasını eleştirel bir perspektifle sahiplenir. Avangard sanatın tarihsel birikiminin izinde “yeni olanı yap!” sloganını her türlü sanatsal üretiminin temel çıkış noktası olarak görür. Gelenekle kurduğu ilişki, toptan bir reddiye ilişkisinden ziyade onu içerip aşmak çabası olarak ifade edilebilir.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi yaşamı sanattan ve sanatı yaşamdan koparan tüm anlayışlarla arasına kalın bir set çeker. Sanatsal üretimlerini gerçekleştirirken bu ilkesel duruşunu muhafaza etmeye özen gösterir.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi, Andre Breton’un “Dünyayı değiştirmek” dedi Marx; “Yaşamı değiştirmek” dedi Rimbaud; ‘Bu iki slogan bizim için tektir.’ anlayışına sahip çıkar.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi toplumsal ve kültürel tüm ilişki biçimlerini sınıflar mücadelesinin perspektifinden yorumlamaya ve değiştirmeye gayret gösteren Marksist kuramı kendine referans alır. Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadele pratiklerinin yanında kendini konumlandırır. Sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir dünya tasavvuru içinden hayatla ilişki kurar.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanat ve politika arasındaki ilişkiyi indirgemeci bir şekilde ele alan anlayışları reddeder. Sanatın politikasını önemser fakat sanatı politikanın salt uzantısı olarak görmez. İki ayrı düzlemin eleştirisini kabaca tek bir potada eritmez. Sürrealistlerin “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim” sloganında cisimleşen tutumunu sahiplenir.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi her türlü kanonlaşma girişimini reddeder. Ana akım kanonu eleştirdiği kadar “deneysel” kanonu da eleştirmekten geri durmaz.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi rekabeti reddeder dayanışmayı ön plana çıkarır.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi “Burjuvazi pisliktir !” demekten bir an olsun vazgeçmez. Burjuvazinin şu ya da bu kanadı fark etmeksizin onu ve onun çıkarlarının temsilcisi devleti karşısına almaktan geri durmaz.
İstanbul, 2021

yeniolaniyap.blogspot.com


Estrellita Mía/ Tinystar: ERASERHEAD

Estrellita Mía/ Tinystar : ERASERHEAD

Estrellita Mía/ Tinystar te invita a participar en el número temático dedicado al film “ERASERHEAD” estrenado en 1977 y dirigido por David Lynch (Terciopelo Azul, Twin Peaks, Mullholland Drive).

En Eraserhead Spencer, el protagonista principal, habita un desolado paraje industrial cubierto por el moho y la suciedad de un mundo post-apocalíptico, sus relaciones interpersonales son complejas y se desarrollan entre lo real y la ensoñación. Spencer repentinamente se ve en la tarea de ser padre y hacerse cargo, eventualmente, de su creación… que no es un bebé cualquiera…

Años en post-producción, dirigido, escrito, producido y editado por el mismo Lynch, Eraserhead se ha convertido en el film de culto de muchas generaciones. Inscrito del género cinematográfico del body-horror, el film propone muchas áreas de exploración visual y poética, que puede ir desde la fascinación con su estética oscura y el carácter borde de sus personajes hasta las exploraciones sicológicas y antropológicas que algunos estudiosos del cine y el arte han planteado en torno a su visualidad y desarrollo argumental: ¿es Spencer el padre que no logra hacerse cargo? ¿Plantea Lynch el futuro de las relaciones trans-humanas? ¿Qué vinculo efectivo podemos encontrar entre Lynch y Kafka y Gogol?

Estrellita Mía/ Tinystar : ERASERHEAD

Sumario de ejes temáticos referenciales para esta edición :

  1. Iconografía de Eraserhead y cultura pop
  2. Escenas que me impactan
  3. Relaciones inter-personales en el mundo del desecho post-industrial
  4. Convenciones morales y vínculos trans-humanos

MEDIA ACEPTADA : Ilustración, dibujo, collage, narración (hasta 700 palabras), poesía

FORMATOS : Imágenes JPG-TIF (300 dpi.)/ Formato A4 Textos: Word.

DEADLINE : 29 de diciembre de 2021

EDICION DE COLABORACION PARA LOS COLABORADORESENVIAR : editorestrellitamia @ gmail.com

estrellitamiazine.tumblr.com


Istanbul Underground Scene Report: part 3

SomonX, 2021 Feneryolu, İstanbul

“Gündelik hayatta devrim,

şiirini, geçmişten değil gelecekten alabilir.”

Sitüasyonist Enternasyonal

Yeni Bir Yolculuk İçin Çağrı !


S.E.T. 21. yüzyılın yeni, güncel, yaşayan Gerçeküstücülüğünün yaratılması çabasının bir parçası olmak için yola çıkıyor.

S.E.T. Bülten, Sürrealist galaksiyi olanca genişliğince ele almaya çalışan bir çabadır. Sadece Sürrealist olan grup ya da sanatçıların yapıtları ile kendini sınırlamaz. Gerçeküstü ruh, düş, eylemle bağlantı kuran her üretime sayfalarını açar. Hareketin doğumunda etkili olmuş Romantizm, Dada gibi mecralarla, hareketin içinden doğmuş Sitü­asyonist Enternasyonal, Panik Hareketi gibi grupların deneyimlerini S.E.T doğal parçası sayar.

S.E.T’in güncel varlığı, geçmiş Sürrealist birikimi, geleneği asla yadsımaz. Fakat inkarcı olmayalım derken sürekli geçmişi tekrarlayan-yaşayan her türlü Ortodoks yaklaşımı da reddeder. Çünkü : ‘Gerçeküstücülük’, büyücülük gibi, korsanlık ve ütopya gibi yaratıcı hayal gücü işidir aynı zamanda. Tıpkı Brezilya makiliklerinin gururlu haydutları Cangaçeiro’lar gibi, Gerçeküstücüler de yenilik yapmaya mahkûmdur : Kutsal hatlar, eski yollar, bilindik geçitler düşmanın elindedir. Öyleyse onların yeni sahalar bulması ya da daha doğrusu kendi yollarını toprağın üzerinde kendilerinin çizmesi gerekiyor, çünkü “Yol yapanındır.” (Michael Löwy, Sabah Yıldızı)

S.E.T. insanlık tarihiyle yaşıt olan şiirsel bakışın, romantik devrimci reddiyenin, gizli ilimlere bağlılığın, ütopya özlemlerinin, Gnosis’e ul­aşma çabasının ve gündelik hayatı ele geçirme tasarısının parçasıdır.

S.E.T’in düş haritasının belli başlı koordinatları şunladır :

Otomatizm, potlaç, simya, iç-uzay.

1848, 1871, 1968, 2009 Atina : Barikat ilmi, Flaneur/ sürüklenme, Nag Hammadi kitaplığı, sanrı, paranoyak-kritik yöntem, zaman yolculukları, fetişizm, entropi, leziz ceset, erekte şiir.

Ütopya/ distopya/ heteretopya/ yeni Babil’ler.

Şiirsel terörizm, ham sanat, punk.

Hermetizm, rüyalar/ rüya dökümleri-paylaşımı.

Aşırma/ çalıntılama..

Hayali diller, siberpunk.

Psikanaliz/ anti-psikiyatri/ şizo-analiz.

Batınilik/ sufilik/ hetorodoksi.

Radikal politika, hack.

Karşıt kültür/ sualtı, önbilicilik, kolaj, frottage, gotik gelenek, simülasyon, psiko-coğrafi.

Happening, esrimeler/ sarhoşluğun gücü, rastlantılar/ olası rande­vular, şimdiki gelecek, ready made, arketipler/ mitler.

Cut-up/ fanzinler/ e-zine’ler, oyun felsefesi, bdsm, geçici otonom bölge, anti-sanat/ sabotaj sanatı/ kavramsal sanat/ mutant sanat, bilgi arkeolojileri, vahşet tiyatrosu, paralel evrenler, devletin ideolojik aygıtları, koleksiyoncu imgesi, delcolmania.

Atopos/ değersiz me­kanlar, yapıbozum.

Soru-yanıt oyunları, deneysel müzik, gerçeklik terörü.

Doxa/ epistomoloji/ praxis.

Modernizm/ karşı modernizm/ post-modernizm, sex-pol, graffiti.

Son kertede S.E.T., Charles Fourier’in deyişiyle tutkusal birliğe ulaşmak, tüm yaşamı bir şiire çevirme düşünün bir eridir.

S.E.T; liberterdir, akla karşıdır, sınır ihlalcisidir, nefes alan, yaşayan bir Gerçeküstücü hayalettir !

Rafet Arslan

S.E.T. Bülten #01

Aralık 2010


ICAF 2021 Festival Afişi

ICAF 2021

İLİŞKİSEL BÜTÜNLÜK

ve D.I.Y. KÜLTÜRÜ

Bu yıl beşincisi düzenlenen İstanbul Çizgiroman ve Sanat Festivali ICAF, olumsuz pandemi koşullarına rağmen son derece hareketli ve bereketli geçti, daha ziyade gençlik ve eğlence festivali havasında gerçekleşen ICAF’ın katılımcı sanatçılar, atölyeler ve bilgilendirici toplantı seanslarıyla içine daldığımızda son derece kapsamlı ve ciddi bir etkinlik olduğunu farkediyoruz. Çizgiroman severler, usta çizerlerle buluşuyor; yenilikçi sanatçılar, genç aktivistlerle geleceği tartışıyorlar…

eRman & Big Baboli Crew : Moklich, ZezEah, Aylin the Razor !

İki gün boyunca devam eden etkinlik, gitgide dijitalleşen sentetik dünyaya meydan okurcası capcanlıydı; emeğiyle ve sanatıyla yaşayanların, şehrin en uçuk-kaçık yaratıcı potansiyellerin ilişkisel bütünlük pratiklerini deneyimlendiği yüksek tansiyonlu bir otonom bölgeydi aynı zamanda ICAF. Löpçük Fanzin olarak katılımcı sanatçıların bazılarıyla ufak bir mülakat gerçekleştirdim :

E.A. 29 Ekim 2021


Zezeah ‘Frederik’ Kağıt üzerine mürekkep (2020)

BIG BABOLI PRINTHOUSE

Sérigraphie Atelier & Art-Shop

Zez Eah ve Moklich tarafından işletilen Big Baboli Printhouse yeni sezonda birbirinden enteresan baskı resim örnekleriyle hayatımıza renk katmaya devam ediyor, koleksiyonluk serigrafi afişler, bilimum Cyberpunk baskı-resim örnekleri, Heavy-Metal kültürünün incelikleri, t-shirtler, grafzin’ler ve tüm diğer gelişmeler için takipte kalmayı unutmayın.

“Bu seneki ICAF hem pandemi sonrası ilk kez olması, hem lokasyonu, hem de ücretsiz olmasından dolayı oldukça kalabalıktı.”

Zez merhaba, Şarküteri galeri’nin kapanması hepimizi çok üzdü, bir çok yaratıcı insanın etkinlikler vesilesiyle bir araya geldiği, kültür ürettiği bir buluşma noktasıydı; B.B.P. olarak yeni sezonda çalışmalarınıza nasıl yön verdiniz ?

Şarküteri’yi arkadaşımız Berk Kula‘yla ortak olarak, atölyede hali hazırda işlerini bastığımız veya böyle bir alana ihtiyaç duyan tüm arkadaşlarımızın faydalanabileceği ortak bir alan olarak açmıştık. Bize bir çok şey öğretti daha önce böyle bir işin içine girmemiştik.

Ancak bizlerin de birer sanatçı olması ve kendi işlerimize düzgün bir şekilde devam edebilmemiz açısından Şarküteri Galeri dükkanın kapanması bizim için aslında bir açıdan avantaj oldu. Her ne kadar galeriyle ilgilenmekten büyük keyif ve mutluluk alıyor olsak da tekrar kendi alanımıza çekilip, acele etmeden iş üretmeye dönmekten memnunuz. Şarküteri içeriğinin büyük bir çoğunluğu zaten online dükkan’da yoluna devam ediyor. Umarız bu kısa sürede ilham verici bir macera yaşatabilmişizdir sanatseverlere.

ICAF’a daha evvel de katılmıştınız, bu seneki festivali nasıl değerlendiriyorsun?

Evet ! Festivalin yapılacağının kesinleşmesi sanırım epey geç oldu ve bizlere de son dakika haber geldi. Hiç hazır değildik ama bir hafta içinde üç kişi harıl harıl çalışarak hızlı bir şekilde masaya koyacak güzel bir şeyler çıkardık. Festivalin ücretsiz olmasından dolayı izleyici de oldukça çeşitliydi ve bu durum bizi de mutlu etti. Daha önce yollarımızın kesişmediği birçok kişiyle buluştuk. Bu seneki ICAF hem pandemi sonrası ilk kez olması, hem lokasyonu, hem de ücretsiz olmasından dolayı oldukça kalabalıktı.

Baboli Cru : Zez, Moklich, Bilinmeyen Sanatçı & Aylin the Razor ! Icaf hatırası (2021) İstanbul

“Girişimci gençlere

girişmelerini tavsiye ederiz.”

B.B.P. benzeri bir atölyenin daha verimli olabilmesi için nelere ihtiyacı var ?

Daha verimli olabilmemiz için doların, euro’nun daha normal seviyelerde olması gerek. Bu durum bizim malzeme alırken iki kez düşünmemizi sağlıyor, ayrıca yurtdışı ile daha sık temas halinde olmamıza en büyük engel. Kendimizi bir kafesin içinde ve güvensiz hissetmemize rağmen çalışmaya ve üretmeye aynı hevesle devam ediyoruz. Birlikte yaşadığımız diğer insanların da keyfinin, huzurunun yerinde olması hoş olurdu. Bunların sağlanması ve dengede olması büyüyebilmek, serpilebilmek adına epey önemli. 

Avrupa ile mukayese ettiğimizde üretim-tüketim ilişkileri açısından ne tip farklar dikkatinizi çekiyor, girişimci gençlere tavsiyelerin nelerdir ?

Avrupa’da poster sanatçılığı ve kültürü tabii ki buraya kıyasla çok daha eski ve köklü. Günümüzde posterler, popüler kültür ürünü haline gelmişler ve hem sanatçıların tavırları hem de izleyicinin tavrı değişmiş ve koleksiyon değeri taşır hale gelmiş. Amerika’da ve Avrupa’da sanatçıların popüler müzik grupları için yaptıkları serigrafi baskı posterlerin oldukça geniş ve sadık bir koleksiyoner kitlesi var. Sanatçı ile izleyicinin biraraya geldiği devasa fuarlar kuruluyor vb…

Türkiye’de maalesef benzer bir geçmişten bahsetmemiz mümkün değil. Bizler bir ucundan tutmuş olduk ancak bu birşeyleri değiştirmiş midir, arkadan birileri devamını getirir mi, getirilen şey el emeği ve ustalık geleneğini sürdürür mü bilemiyoruz. Girişimci gençlere girişmelerini tavsiye ederiz. 

Söyleşi için çok teşekkürler, çalışmalarınızda kolaylıklar ! Teşekkürler, sevgiler.

Zezeah ‘Nightmare’ Kağıt üzerine mürekkep (2020)

series

bigbabolisarkuteri.com


SomonX, 2021, İstanbul

Kitty Bitchy Duo : Gizem Yılmaz x Sabbi Senior (2021) İstanbul

KITTY BITCHY FANZINE

Istanbul based Queer ‘zine created by Gizem Yılmaz

Hüzün, melankoli, alaycılık, tüm çocuksu şeyler, tatlı ve bebeksi dudaklar, karşı çıkışlar, direniş ve düşüş, masumiyet, şiddet, yalnızlık, birliktelik, yoldaşlık ve arkadaşlık, biraz daha alaycılık ve kırmızı kahkahalar.

Gizem merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden ve Kitty Bitchy zine’dan bahsetmek ister misin, seni böyle bir queer fanzin hazırlamaya iten şey neydi ?

Merhabalar, bizi davet ettiğin için çok teşekkürler sevgili yoldaşım Erman!

Multidisipliner bir sanatçı, yeni bir İstanbulluyum. Birkaç yıl önce küçük bir şehirden, geleneksel bir aileden buraya geldim; kendi özgün yolunu bu uçsuz bucaksız yerde aramaya çalışmak, ilk bölüm maceramı başlattı. Kastettiğim ekonomik bağımsızlık denen mefhum, mezun olduğum bölüm olan mimarlıktan kadim duayenlerle savaş, meslek hayatından sistematik dışlanma, her yönden devam eden bir mahalle baskısı, İstanbul’un sonsuz gece hayatı, elit galeriler, gündüzleri ise iş hayatında emek veren bir sanatçı olarak özgün sesimi aramam, bunlar gibi türlü olaylar ve durumlarla çoğunlukla tek başıma olan mücadelemdir.

Bu zorlu yolda fikir alabileceğim pek bir insan olmaması, kaygı ve yalnızlık zamanla Kitty the Bitchy’nin temellerini attı zihnimde. Kendi hayat mücadelemi, Kitty the Bitchy’nin de sahip olmasını umduğum nitelikler belirdi. Hüzün, melankoli, alaycılık, tüm çocuksu şeyler, tatlı ve bebeksi dudaklar, karşı çıkışlar, direniş ve düşüş, masumiyet, şiddet, yalnızlık, birliktelik, yoldaşlık ve arkadaşlık, biraz daha alaycılık ve kırmızı kahkahalar. Kadınların ve queer’lerin yoldaşlığının, kader arkadaşlığının iyileştirici gücü. Böylece bir fanzin olarak başlayacak olan Kitty the Bitchy’nin yaratıcılık ve utanmaz sürtüklük temelinde bir komüne dönüşmesini hayal ettim. Tüm özgürlük girişimlerimizin damgalandığı bu coğrafyada, biz de damgalarımızı öpücükler ve gözlerimizde parıldayan alevlerle şahlandırıp daha da özgürleşmeye ve ilham vermeye çabalıyoruz. Sabbi uzun süredir yanıp sönen ışıklarla dolu bu uzun yolda bir Güneş gibi açtı. Artık iki kişilik dev bir kadroyuz.

Kendi kurtuluşumu yaratıcılıkta ve sanatta buldum, masalda olduğu gibi. Bunun iyileştirici gücüne sonsuz inanıyorum.

‘Kırmızı Ayakkabılar’ alt başlığıyla ilk sayınızı Clarrissa Estés’den ilhamla neşrettğinizi dile getiriyorsun, genç bir sanatçı olarak yaşadığımız coğrafya açısından bu eserin bu düzeyde yoğun bir ilgi uyandırmasını neye bağlıyorsun?

Öncelikle kısaca neden ilk sayıda Estes’in Kırmızı Aykkabılar masalı ve psikoanalizini temel aldığımdan bahsedeyim. Bu masalda yazar “Cehennemin içinden geçen kırmızı ayakkabılarla o çılgın dansı yapmış olan kadınlar”dan bahsediyor analizde. Kendi yaratıcı yolunu bulmaya çalışırken yaşanan kayıplar, inanışlar aldanışlar, el yapımı ayakkabılar ve hazır parlak deri ayakkabılarla anlatılıyor. Kendi kurtuluşumu yaratıcılıkta ve sanatta buldum, masalda olduğu gibi. Bunun iyileştirici gücüne sonsuz inanıyorum. Bu yüzden ilk sayıda bir kaybediş ve buluş, yeniden kaybediş, bir düşüş ve dirilişle giriş yapmak istedim. Bu yoldan geçen kadınların, queer’lerin yolunu aydınlatması için bir başucu masalı olsun istedim ilk sayının. Benim için olduğu gibi; canavarlarla savaştan sonra yorgun bir gün sonunda, yalnız olmadığımızı hatırlatan bir resimli masal.

Bu yoğun ilgiyi gösterenler, Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okuyanlar, kendilerini ve üzerlerindeki yoğun toplumsal baskıyı, acılarını anlayabiliyorlar, kendilerini anlaşılmış hissediyorlar. Acıların, yetersizliğin, tatminsizliğin sebebini hep kendilerinden kaynaklı, içerden olduğunu da biliyorlar; bunun sebebinin ise dışarda olduğunu ve nasıl da bağlanıp zincirlerle, kuşatıldıklarını görebiliyorlar, bunları nasıl kırabileceklerini de. Dışardan, yani toplumdan gelen tüm baskı, yıkıcı sinyaller yaşadığımız toplumun her katmanına sinmiş, sarıp sarmalanmış; ama biz de her yerdeyiz, en beklenmedik yerlerde, evlerde, sokaklarda…

Dikkat !

Sevgi, Yaratıcılık ve Dostluk var !

Müzikle de uğraşıyorsun, neler yapıyorsun anlatmak ister misin?

Grubumuz İlk Zamanlar’da sahnelemesi ve üretmesi daha çok deneysel ve doğaçlama diyebileceğimiz, biraz da performans sanatına kayan işler ortaya çıkarıyoruz. Dülgerz çoğunlukla elektronik yapıyı şekillendiriyor, ben de şarkı sözü yazarlığı ve vokaldeyim, aranjede birlikteyiz. Genre’ların, tarzların ve akılların içinde değil, dışında kıyısında kenarında gezmeyi seviyoruz.

Tüm uğraştığım yaratıcı faaliyetler, dijital ve analog görseller, videolar, fanzinler ve müzikler hikaye anlatıcılığından besleniyor. Müzikle yaptığım da, bazen kadim bir masalı bir çocuğun beceriksizliği ile anlatmak, bazen bir rüyayı uykuyla geveleyerek, ya da bir kavgayı bağırarak, bazen dikkatle kelimeleri sıralayarak, zaman zaman da anlamsızlığın aklın sınırlarında mırıldanma ve haykırmalarla dolu şeyler üretmek. Çok tozlu bir anıdan, bildiğimiz bir şiirden beslenen, birbirimizden ya da yalnız izlenimlerimizden doğan.

Harika gerçekten, peki ya yerli-yabancı okuduğun, tavsiye edeceğin fanzinler, yayınlar var mı, varsa nelerdir?

Fanzin dünyasında pek yeniyim, o yüzden şu sıralar çok keyif aldığım grafik romanlardan birkaç örnek versem daha iyi. Jimmy the Smartest Kid On Earth aklımı başımdan aldı. Getrude Stein’ın Dünya Yuvarlıktır’ı illüstrasyonları ve kuraldışı diliyle çok tatlı, Tek Ruh okuma deneyimi çok başka bir çizgi roman. Onun dışında queer teori ve mimarlığa dair okumalar yapıyorum, ilgilenen özelden ulaşabilir….

Bir çok genç fanzinlerle uğraşıyor, bütün bu çabanın ata-erkil, kapitalist sisteme karşı bir direniş pratiği geliştirdiğini düşünüyor musun?

Fanzin fikir üretimi ve sonuç aşamalarının bütünü olarak bir karşı çıkış ve direniş, sınır aşımı eylemi. Kendi işlerini, kurumsal bir onay olmadan ilgilenenlerle buluşturma tutkusu, kapitalist yayıncılığı alaya almak, sürekli yarım kalmış, mükemmel karşıtı, karalama defteri, deney tüpü misali doğasıyla. Kendi biricik sesine güvenmeyi öğrenmenin bir yolu. Kendi onayını kendi veren, yaratıcısı, işçisi, dağıtımcısı, tanıtımcısı, her şeyi olmayı deneyen cesur çocukların oyunu. Gazı benzini kendinden, beyhude bir hobi diyenleri kesebilecek türden asi çocukların sesi.

Rüyalar ve Karabasanlar : Dülgerz ve Kitty Bitchy Gizem (2021) İstanbul

Şu an üzerinde çalıştığın herhangi bir şeyler var mı, Kitty Bitchy zine’ın yeni sayısı ne zaman okurla buluşacak?

İlk Zamanlar’ın dijital ortamdaki ilk albümü, kendi bağımsız görsel işlerim ve Kitty the Bitchy aynı anda yürüttüğüm projeler. Sabbi ile Kitty the Bitch’nin bir komün olarak yaratabileceği tüm olanaklar üzerine çalışıyoruz şu an. Dediğim gibi, fanzin sadece başlangıçtı. Bu direnişi, utanmaz tavrı, ataerkiye ve normlara dil çıkarış eylemlerimizi; performans ve video sanatlarını da kapsayacak şekilde genişletecek ve dijital platformlar aracılığıyla sürtük kedilere ulaştıracak bir yapı kuruyoruz. Çok yakında sizlerle olacak, gelecek sayıların haberlerine de buralardan (benim ve Sabbi’nin instagram sayfalarından ve Kitty the Bitchy’nin kendi sayfasından) ulaşabilirsiniz.

Söyleşiye katıldığın için çok teşekkürler Gizem, eklemek istediğin bir şeyler varsa lütfen buyur.

Davetin için tekrar teşekkür ederim, sayenizde Yeraltı bir miktar ışık görüyor. Karanlık ortamlarda kendi ışığını bulanlara selam olsun !

For exculissive stories through all visual stuffs, architecture, sound, space and time.

epifani time


Türkiye’de Fanzin Kültürü | Tolga Güldallı – Deniz Beşer @ İstanbul Comics & Art Festival 2021

Rash, 2021 İstanbul

“The revolution of everyday life

cannot draw its poetry from the past,

but only from the future.”

Situationist International

Call For a New Journey !

Rafet Arslan

S.E.T. (Surrealist Action Turkiye) is starting out to be part of the attempt to create the new, contemporary and living Surrealism of 21st century.

S.E.T. Bulletin is an attempt to embrace the surrealist galaxy with all its immensity. It does not limit itself just by surrealist groups’ and artists’ works. S.E.T. Bulletin is open to every production related to surreal spirit, to dream and to action.The group considered the experiences of the movements such as Romantism and Dada that have inspired the Surrealism, along with the groups like Situation­ist International-Panic Movement which has born from it, to be a natural part of S.E.T

Contemporary existence of S.E.T. does not ignore the surrealist accumulation and tradition at all. But it refuses every orthodox ap­proach that reproduces the past constantly. Because : ‘Surrealism’, like hermeticism, sorcery, piracy, and Utopia, is above all a matter of creative imagination. Like the cangaceiros, the noble bandits of the Brazilian woods, the Surrealists are doomed to in­novate, invent, and explore. The old ways, the paved roads, and the beaten paths are in the hands of the enemy. New ways must be found “The wanderer makes the path.” Michael Löwy/ Morning Star (2009)

S.E.T. is part of a poetic vision which is as old as mankind, of a romantic revolutionary denial,
of a dream of Utopia, of a fidelity to occultism, of an attempt to reach the Gnosis and of an intention of invading the everyday life.

Main coordinates of dream map of S.E.T : Automatism, potlach, alchemy, innerspace.

1848, 1871, 1968, 2009 Athens : Barricade wisdom, flaneur/ derive, Nag Hammadi library, delusion, para­noiac-critic method, time travels.

Fetichism, entrophy, cadavre exquis, erect poetry.

Utopia/ distopia/ heterotopia/ new Babels, poetic terrorism, art brut, perversion, cyberpunk.

Hermetism, dreams/ documentation and sharing of dreams, plagiarism/ de-tournement.

Imaginary languages, cyberpunk.

Psychoanalysis/ anti-psychiaty/ schizo-analysis, Heretism/sufism/heterodoxy.

Radical politics, hack, anticulture/ underwater, precognition, col­lage, frottage, gothic tradition, simulation, psycho-geography.

Happening, trances/ power of drunkenness, coincidences/ possible appointments, future of now, readymade, archetypes/ mythes, cut-up/ fanzine/ e-zine.

Philosophy of game, bdsm, temporary autonomous zone, anti-art/ art sabotage/ conceptual art/ mutant art, epistemological archeology, theatre de la cruaute/ theatre of cruelty, paralel universes, ideological state apparatuses, collector image.

Delcolmania, atopos/ worthless places, deconstruction.

Question and answer games, experimantal music, reality terror, doxa/ epistomology/ praxis.

Modernism/ anti-modernism/ postmod­ernism, sex-pol, graffiti.

Once and for all, the S.E.T. Bulletin is a soldier of the dream of achieving a passionate union as Charles Fourier argues and of the dream of transforming all life into poetry !

S.E.T. is libertarian, is against the reason, trespasses the borders.

S.E.T. is a breathing and living Surrealist Phantom !

Rafet Arslan (Translated by Michelle)

S.E.T. Bulletin #01

December 2010


Suadiye, İstanbul, 2020

Hayatahayatın en kırılgan unsuruna –yani, gerçek hayata– olan inanç o kadar kuvvetlidir ki, sonunda kaybolup gider. İnsan dediğimiz bu iflah olmaz hayalperest, yazgısından duyduğu hoşnutsuzluk gün be gün arttıkça, kullanmaya sevk edildiği nesnelere değer atfetmekte zorluk çeker; o nesneler ki, ya umursamazlığı yolunun üzerine çıkarmıştır onları, veya kendi çabasıyla –neredeyse her zaman sadece kendi çabasıyla– kazanmıştır, çünkü çalışmayı kabullenmiş, en azından şansını (daha doğrusu şans addettiğini!) denemeyi reddetmemiştir. Bu noktada büyük bir tevazu hisseder: Hangi kadınlara sahip olmuştur, hangi aptalca serüvenlere bulaşmıştır, bilir; zenginliği ya da yoksulluğu onun için artık hiçbir şey ifade etmez. Bu açıdan, yeni doğmuş çocuktan farksızdır. Vicdan rahatlığına gelince, itiraf edeyim onsuz da gayet iyi idare eder. Şayet onda bir nebze zihin açıklığı kalmışsa, tek yapabildiği çocukluğuna dönmek olur ve akıl hocalarıyla eğitmenlerinin onca eğip bükmesine rağmen yine de çocukluğu ona hoş gelir. Bilinen tüm kısıtlamaların yokluğunda, aynı anda sürdürülmüş birkaç yaşamın perspektifini edinir orada. Bu yanılsama kök salar içinde; artık her şeyi anlık olarak, olabilecek en basit haliyle görmekten başka bir şey istemez. Çocuklar her güne dertsiz tasasız başlarlar. Her şey emirlerine amadedir, en berbat maddi koşullar bile iyidir. Orman ister karanlık olsun ister aydınlık, fark etmez, nasılsa uyumak yoktur.

Ama şu da bir gerçek ki, kimse o kadar uzağa gitmeye kalkmaz, mesele sadece uzaklık değildir. Tehditler ardı ardına gelir; pes edilir, fethedilecek toprakların bir bölümünden vazgeçilir. Sınır tanımayan hayal gücü, böylece keyfî bir fayda ilkesine katı biçimde uymaya zorlanır; bu aşağı rolü uzun süre kabullenemeyince de, insanı, yirmili yaşlarındayken sönük yazgısıyla baş başa bırakarak çekip gider.

Sonraları insan, yaşama sebeplerini giderek yitirmekte olduğunu hissedip, âşık olmak gibi istisnai bir duruma yaklaşmaktan bile aciz hale geldiğini görünce, ucundan kıyısından toparlanmaya çalışsa da başaramaz. Çünkü bundan böyle ruhen ve bedenen sürekli dikkatini talep eden pratik bir zorunluluğun hükmü altına girmiştir. Artık davranışları enginliği, fikirleri büyüklüğü ıskalayacaktır. Gerçek veya hayalî olayları, zihninde ancak, benzer olaylar yığınıyla ilişkileri çerçevesinde canlandırabilecektir – kendisinin dahil olmadığı, ıskalanmış olaylarla. Demek istediğim: Bu olayları, sonuçları diğerlerinden daha güven verici olan başka bir olayla ilişkili olarak değerlendirecektir. Bu durumda da, onlarda hiçbir surette selametini göremeyecektir.

Sevgili hayal gücü, en çok sevdiğim yanın affetmemendir. –Andre Breton, 1924, Çeviri: Kaya Özsezgin


“Bazen kelimeler gerçekten o güce sahip olur,

ve kalbinize saplanabilir.

O zaman bunu başka türlü tarif edemezsiniz,

olduğu gibi söylemeniz gerekir.”

Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’

Tüm seçkin kitapçılarda !


Bostancı – Haydarpaşa hattı, 2019-2021 Graff. Scene Report
DSK, 2020, İstanbul
TUR Crew, Casio x Pars^DSK – Tricky, 2021, Yeni Suadiye Köprü, İstanbul
Suadiye, 2021, İstanbul
Brake, 2021, İstanbul
Bilinmeyen Sanatçı, 2020, İstanbul
Bilinmeyen Sanatçı, 2020, İstanbul
Murys, Suadiye, 2020, İstanbul
SomonX, 2020, İstanbul
Kerem Ardahan, 2021, İstanbul
Suadiye, İstanbul

“İnsanlık Ölmedi,

Sokaklarda Yaşıyor !”

Criminals, 2017, Caddebostan, İstanbul
Rob Colour, 2017, Suadiye, İstanbul
WK, 2020, Suadiye, İstanbul
DenDen, 2019, Suadiye, İstanbul
DenDen ‘Pick Your Player’ 2020, İstanbul
Ying Yank x Rash, 2021, Suadiye, İstanbul
Suadiye 2021, İstanbul
Rash 2020, Suadiye, İstanbul
Suadiye 2021, İstanbul
K0R ‘3ADAS’ 2021, İstanbul

Skate or Die !

ATEŞLİ BİR FOTOROMAN :

SKATE OR DIE !!

Illegal rampa çalışmaları : Berk ve Berke ikilisi iş başında
Çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor
Kaykaycılar hazır !
Kıyasıya rekabet başlamak üzere
SKATE
OR
DIE !!
HALAY OR DIE !
Anlayamazsınız !

SomonX, 2021 Feneryolu, İstanbul

Senin oyunun da sıkıntıdan doğmuştu, kentteki gidişata karşı çıkma amacını taşımıyordu, ne gece sokağa çıkma yasağına, ne duvarlara afiş asmaya ya da yazı yazmaya konan hain yasaklamalara, hiçbirine. Sen renkli tebeşirlerle çizmekten keyif alıyordun, o kadar (graffiti sözcüğünü sevmezdin, o sanat eleştirmeni tınısını), bir de ara sıra gelip çizilenlere bakmaktan, hele işler yolundaysa, belediye kamyonunun gelişini, işçilerin karalamaları silerken savurdukları desteksiz küfürleri izlemekten hoşlanıyordun. Çizimlerin siyasal bir içerik taşımaması umurlarında değildi, yasak her şeyi kapsıyordu, çocuğun BİR EV YA DA BİR KÖPEK çizme yürekliliğini gösterse, onun çizdikleri de övgüler ve gözdağları arasında silinecekti. Kentte yaşayanlar, korkunun kimden yana olduğunu pek kestiremiyorlardı artık; senin kişisel korkunun üstesinden gelmen, karalamalar için en uygun zamanı ve yeri çoğu kere yanılmadan saptaman buna bağlıydı belki.

Hiçbir keresinde tehlikeyi göze alman gerekmedi, çünkü yerinde bir seçme yapmayı biliyordun ve temizlik kamyonları gelene kadar, o süre içinde, tertemiz bir boşluğu andıran bir şey açılıyordu önünde, umuda bile yer tanıyan bir boşluk. Uzaktan kendi çizimine bakarken, yoldan geçenlerin de ona kaçamak bir bakış attıklarını görüyordun, kimse, tam önünde durmuyordu tabii, ama bakmadan geçen yoktu, bazen iki renkle soyut bir düzenleme, bir kuşun yandan görünüşü ya ela birbirine sıkı sıkı sarılmış iki beden. Bir keresinde kara tebeşirle şöyle yazmıştın duvara :

BENİM DE İÇİM YANIYOR

İki saat bile kalmadı yerinde, aynı gün polisler elleriyle yazını yok ettiler. Sonraları yalnızca çizimlerle sürdürdün. Seninkinin yanı başında bir başkasının çizimi belirdiğinde, nerdeyse korkuya kapılmıştın, ansızın tehlike iki kata çıkmıştı, demek senin gibi biri, tutuklanmanın, belki de daha beter bir felâketin eşiğindeyken, birazcık eğlenmekten kendini alamamıştı ve o kişi -sanki daha önemsizmiş gibi- kadındı. Bunu kendine kanıtlayamadın, ama apaçık tanıtlardan çok farklı, daha açıklayıcı bir şey vardı : Özel bir çizgi, sıcak renklere düşkünlük, bir buğu. Kim bilir, belki de sokaklarda tek başına yürüdüğünden denge yaratmak için yapmıştın bu yakıştırmayı; o kadını beğeniyordun, onun adına korkuyordun, nasılsa arkası gelmez diye umutlanıyordun, ama bir keresinde, senin çiziminin yanıbaşına çizdiklerini gördüğünde az kalsın paçayı kurtaramayacaktın, içinden bir kahkaha atmak geldi, polisleri kör ya da budala yerine koyup orada dikilmek.

Bostancı, 2021, İstanbul

Bir gece onun tek başına duran bir çizimini gördün; kırmızı-mavi tebeşirle bir garaj kapısına çizmişti, kurtların kemirdiği tahtadan ve çivilerden yararlanmıştı. Her zamankinden daha çok oydu -çizgileriyle, renkleriyle-, aynı zamanda bir sesleniş, bir soru gibi geldi sana, bir çağrı gibi. Gün ağarırken döndün, devriyelerin sessiz (temizlik harekâtı hızını yitirdiğinde, ve kapının geri kalan bölümde yelkenleri, dalgakıranlarıyla, bir deniz görünümü çizdin şipşak; yakından bakmayan biri rastgele biri çizgi oyunu sanabilirdi, ama o nasıl bakacağını bilecekti nasılsa. O gece, iki polisin elinden dar kurtuldun, odanda bardak bardak cin içerek onunla konuştun, aklına her geleni söyledin ona, sesle yapılmış başka bir çizim gibi yelkenleriyle BAŞKA BİR LİMAN, onu esmer, suskun bir kadın olarak getirdin gözlerinin önüne, ona dudak ve meme yakıştırdın, birazcık aşık oldun.

Julio Cortâzar, ‘Graffiti’

Çok eski bir derginin arkasında bulunan el yazması

İleten : Cemal Akyüz


Kaan Bilaloğlu, 2021 Feneryolu, İstanbul
Graffiti in Istanbul | Is there still passion for Street Art? (Turkish/English Version)
Kaan Bilaloğlu, 2019, Fenerbahçe sahil, İstanbul
Rash, 2020, Suadiye, İstanbul
Rash, 2019, Suadiye, İstanbul
Alper Aga^No Fame Underground – Neso^DSK, Rash^DSK – Rakun, 2020, İstanbul
Brake, Kaan & Murys, 2019, Suadiye, İstanbul
Murys, 2019, Suadiye, İstanbul
Murys, 2019, Suadiye, İstanbul
Welcome 2 Bostancı Underground, 2020, İstanbul
Detay : SomonX, 2020, Yakamoz sk., Suadiye, İstanbul
Max, 2019, Suadiye, İstanbul

Adventure Continues…

Part four is now work in progress,

Don’t forget to check for previous chapters :

ISTANBUL UXGX SCENE REPORT PART 2 :

ISTANBUL UXGX SCENE REPORT PART 1 :


Neo Rauch: Mechanic of Dreams

Artist at work

Neo Rauch, eserlerinde kendi kişisel tarihinin, endüstriyel yabancılaşmanın politikasıyla olan kesişme noktalarının derinlerine iner. Resimleri toplumsal gerçekçilik etkilerini yansıtır, her ne kadar kendini bir sürrealist olarak tanımlamasa da çalışmaları Rauch‘un Sürrealist Giorgio de Chirico ve René Magritte‘e çok şey borçlu olduğunu gösterir. Hochschule für Grafik und Buchkunst Leipzig’de okuyan Rauch, Almanya’da Leipzig yakınlarındaki Markkleeberg’de yaşıyor ve New Leipzig School‘da öğretmenlik yapıyor. Sanatçı aynı zamanda Galerie EIGEN + ART Leipzig/ Berlin ve David Zwirner, New York tarafından temsil edilmektedir.

Türkçe Derleyen : Suzan Sarı

Bir sanat tarihçisi olan Charlotte Mullins, açıklamasında Rauch’un resimlerinin bir hikaye anlatacakmış izlenimi uyandırdığını fakat yakından incelendiğinde izleyiciye sadece bilmeceler sunduğunu ifade eder; mimari öğeler miyadını doldurmuş, geçmişteki üniformalı adamlar yüzyılları aşarak insanları sindirir, nedeni açık olmayan mücadeleler gelişir, tarzlar geçici heveslerle değişir.

Neo Rauch ‘Der Nachste Zug’ 2007

Resimlerinde stilizasyon, önermeler ve sonsuzluk dikkat çekicidir.

“Resmetme sürecini son derece doğal bir biçimde dünyayı tanıma yöntemi olarak görüyorum, neredeyse nefes almak kadar doğal. Görünürde neredeyse kasıtsız şekilde gelişiyor. Bu ağırlıklı olarak konsantre bir akış süreciyle sınırlı. Bilinçli olarak bu yaklaşımdaki masumiyeti baltalayabilecek katalitik etkiler üzerinde düşünüp taşınmaktan kaçınıyorum çünkü hatlarda örnek yoluyla belli bir dereceye kadar netlik göstermek istiyorum. Kendimi zaman nehrinde bir tür sığamsal bir filtre olarak görüyorum…”

Rauch, New Leipzig School‘un bir parçası olarak görülmekte ve çalışmaları Komünizmin Toplumsal Gerçekçiliğine tabi bir tarzda nitelendirilmektedir. Özellikle Amerikalı eleştirmenler onun çağdaş tarzındaki Post Komünist Sürrealizmi görmeyi tercih etmektedirler. Fakat Rauch herkesten daha çok Doğu-­Batı ressamı olarak tanınmaktadır. Rauch, hem Varşova Anlaşması hem de Batı dünyasının modern mitlerini bir araya getirir. Figürleri Amerikan Çizgi Roman-estetiğini komünizmin Toplumsal Gerçekçiliği ile buluştuğu bir planda resmedilmiştir. Rauch, sanatsal yayın Texte zur Kunst‘da yeni-Alman muhafazakarlığı akımına örnek gösterilmiştir.

Organizatörlerinden biri Roberta Smith (New York Times yazarı) “Soğuktan gelen ressam”la ilgili makalesiyle Rauch‘un eserlerinin Amerika’da büyük coşkuyla karşılanmasını sağladı. 2007’de Rauch, New York’taki Metropolitan Müzesi‘nin Modern Sanat kanadının ek katında sergisi için özel bir seri çalışma yapmıştır. Bu özel serginin adı “Para”. Rauch bunu Para’nın zihninde oluşturduğu çağrışımlardan aldığı keyifle açıklar ve “Para” çalışmalarında özel bir niyeti olmadığını ama herhangi birinde herhangi bir anlamı uyandırabileceklerini söyler.

“Metropolitan sergisi ile ilk anlaştığımızda müze atmosferi ile ilgili bir çalışma şekli düşündüm. Ama hemen farkettim ki stüdyomdaki “ Witches Circle’dan imgeler”le, tamamen tematik bir şekilde meydana çıkan şeylerden daha çok ilgileniyordum. Onları “imgeler” olarak adlandırmak karakterimi yansıtıyor – ilhamdan üstünler ve bilişsel kararlar harekete geçerken içsel imgelerin ortaya çıktığı anlardan fırlıyorlar. Bu şekilde keşfettiğim herşeyi kabul etmekten başka şansım yok.”

Neo Rauch ‘Die Fuge’ 2007

“Para” çalışmaları:

  • Jagdzimmer (Avı’nın odası), 2007
  • Vater (Baba), 2007
  • Die Fuge (Füg/Boşluk), 2007
  • Warten auf die Barbaren (Barbarları Beklerken), 2007
  • Para, 2007
  • Paranoia, 2007
  • Goldgrube (Altın Madeni), 2007
  • Vorort (Banliyö), 2007
  • Der nächste Zug (Sıradaki Hamle/Sıradaki Çizim), 2007
  • Die Flamme (Alev), 2007

“Para” için üretilen eserler üç öğeyle karakterize edilir; pre­komünist kentsel­düşüncelilik, komünist Toplumsal Gerçekçilik ve idealize edilmiş bir kırsal. Diğer yandan para­normal, para­doks ya da para­noya gibi kelimelerle bağlantılı çağrışımlar yapan bir örnek. Sistem bağlantısı içinde okunabilir, örneğin Paranoia gibi bir resim hermetik bir odada bilişsel teorileri yansıtabilir.

Rauch’un içinde doğduğu şehir Leipzig, Leipzig Ticaret Fuarı sayesinde tarihi bir ticaret şehri olarak bilinir. Die Wende’ye (Değişim) kadar varan popüler direnişin merkezi olan Leipzig gibi bir ticaret şehrinde kentsel­ düşüncelilik ayrıca kendini komünizm içinde ifade eder. Rauch, Doğu Almanya’da komünizm tarafından ezilmiş pre­komünist sivil toplum hayatının karakterleri ve imgelerini kullanır. İdeolojilerin bu yıkıcı güçleri belki de Rauch’un kendi eserlerini, yıkıldığı sanılan kentsel burjuvazi düşüncesinin şekillendirdiği haliyle kültürel görecelik hatrına güçlü cümlerlerle açıklamayı reddetme nedenidir.


Neo Rauch ‘Huter der Nacht’ 2014

Mechanic of Dreams

Interview by David Molesky, Juxtapoz mag. 2019

Neo Rauch ‘Der Brandmeister’ 2016

Neo Rauch was raised by his grandparents in Aschersleben after a train accident put an early end to the lives of his young parents, who at 19 and 21, were both still art students. Rauch would later attend his parents’ alma mater, Hochschule für Grafik und Buchkunst Leipzig (Leipzig Academy of Visual Arts), receiving an MFA and becoming a professor there from 2005–2009. Having remained in Leipzig his entire adult life, Rauch feels a deep connection to the intellectual and creative legacy of the region’s terroir. Since the early ’90s, Rauch has made a top floor studio space in an old cotton mill the epicenter of his creative activities, with his wife, casein painter Rosa Loy, working in another studio just across the hall.

Twenty-five years ago, Rauch had his first solo exhibition with Eigen+Art, which is still his principal gallery in Europe. At the turn of the millennium, he was picked up by New York gallerist David Zwirner, followed by a solo show at the Metropolitan Museum of Art in 2007. When Rauch turned 50 in 2018, he was given a retrospective exhibition, titled Dromos, that filled all four floors of the Museum de Fundatie in Zwolle, Netherlands. This past summer, Rauch and Loy designed the costume and set for the Bayreuth Festival’s production of Wagner’s Lohengrin, which will continue to be staged for the next three summer festivals. Reopening this April at The Drawing Center in Manhattan, an exhibition traveling from the Des Moines Art Center, will feature 170 drawings by Rauch on A4 standard paper.

Over the Holiday break, Rauch was able to squeeze in an interview with Juxtapoz as he prepares for a solo exhibition opening March 26, 2019 at David Zwirner’s new gallery space in Hong Kong. David Molesky fired off a set of questions hoping to gather insight into the mind and process of the most epic painter hailing from Eastern Germany. ––Juxtapoz 

Neo Rauch ‘Die Mauer’ 1997

David Molesky: I felt so fortunate that I was able to see your exhibition, Dromos. Retrospectives are an unprecedented opportunity for an artist to reflect and to make comparisons between images. What was the takeaway realization upon seeing your work filling the Museum de Fundatie in Zwolle, Netherlands? 

Neo Rauch: It was like a family reunion, a great homecoming with touching moments of reuniting and recognition. A few of the pictures I had not seen for a long time, and all—really all, even the older ones, somehow aged well.

Also, the interlocking of images from two decades does not seem abrupt or inorganic at any point; on the contrary, everything harmonizes in the most excellent way without giving up tension.

It is inevitable that an artist who has worked prolifically for decades will find some repetition and certain aspects that are continuous. Despite a stated resistance to analyzing your pictures, are there any patterns in your narratives which you cannot avoid noticing?

Certainly, there are recurrent patterns. Above all, probably the fact that the interactions of my characters are caught in a state of limbo; that they never really connect or even maintain eye contact. Also, I avoid, with very few exceptions, the eye contact between figures and viewer. I always perceive such stagings as indecent.

In addition, there may be props, such as the burning backpack or cannons, which appear directly or in modified form again and again. Architectural elements, such as factory chimneys and church towers, are also found again and again over the decades, as well as clouds of smoke! No smoke without fire.

It’s exciting that you recently translated your theater-scaled paintings into the third-dimension of opera. How has the opportunity to design costume and sets for Lohengrin affected your approach to painting? And how sensational that this has sparked a collaborative process with your wife Rosa Loy! I love that you stated, “It was easier than driving in the car together.” Will you collaborate on future projects?

This is not yet foreseeable; the impressions left by the stage design are still too fresh to serve as a mold for pictures. They have to cure first. The effect of the light in the room has, in any case, addressed the painter directly, and it remains to be seen how and if this experience is reflected on the canvases.

Yes, working with Rosa is indeed a great pleasure. She is very nimble—in the head and with the eyes—and thus, fills a fatal gap that gapes on my part. For the time being, there are no stage projects on the horizon, with the exception of our further work on Bayreuth Lohengrin.

Neo Rauch ‘Die Kontrolle’ 2010


I am looking forward to seeing your exhibition Neo Rauch: Aus dem Boden/From the Floor when it comes to The Drawing Center in Manhattan. How do you use drawing in your practice? I would imagine drawings, which are not preliminary, could be used as exercises to help you feel out various sensibilities, like what you’ve called “the moment prior to excess.” Ms. Loy must be helpful navigating these regards. She is an exceptional painter in her own right, and I’ve heard the only person you allow into your creative process?

As part of my work, the drawing is considered a kind of by-catch; she gets into the net, yet the hunt was meant for larger prey. These are, at best, finger exercises, which I complete in a trance-like state, and which take place in the run-up to a canvas project. However, they do not prepare them directly, but only charge the space between me and the canvas atmospherically. Yes, Rosa is actually the only person whose advice and help I ask for when needed. One should be picky and careful in this regard.

You’ve described that your initial motivation in beginning a composition comes from dreams or hypnagogic visions that can sometimes be as vague as a concept or a phrase. What techniques or rituals do you engage in to encourage yourself to remain in these kinds of mindstates? 

I derive my pictures directly from dreams only in very rare cases. Rather, I try to simulate the mechanics of a dream event. That is, I go before the picture on the sloping path of free-flowing imagining. Gravity eventually brings things together, creating a common sound. The rational can assist at best. When she takes over the direction, propaganda or journalism arise.

I am very interested to know more about your view of universal processes and their relation to the collective unconscious. Could you direct me to concepts that might deepen my understanding of how paintings work to bring re-enchantment to the world? 

If one agrees that painting penetrates into spaces in which concepts become blurred and words lose their competence, then one accepts the management of undercurrents that unfold their own magnetism.

Julien Green, for example, described very clearly how the perception of a ray of light falling on an armchair became the starting point of an entire novel. The creative person differs from someone acting creatively, in that they become the medium through which something wants to speak to us.

As your work is celebrated more and more, society will inevitably want to find a message in your enigmatic paintings. What might you hope can be gleaned through your life project as a painter?

If it were possible to help a few people to suspect that under the concrete of reality a life pulsates, which forms branched mycelia and suddenly comes to the surface in the form of a work of art, then much would have been gained.

Art is unpredictable and eludes appropriation; it is a phenomenon that amazes us and should awaken a certain reverence for the possibilities of the creative. It is a gift and a miracle, and thus, the absolute opposite of what political commissars and ideologues want to make of it.

Having spent your entire life based in Leipzig, the largest city in the German state of Saxony, I am particularly intrigued by your sense of pride for this region and your engagement with its rich history of intellectual and artistic pursuits. In researching for this interview, I learned that the composer Wagner and the philosopher Nietzsche hail from Saxony. Through one of your interviews I also discovered Novalis, the great Romantic writer was also from Saxony. What common point of inspiration might foster like-minded creatives from this region?

It should by no means go unnoticed that Max Beckmann was born in Leipzig, and that J.S. Bach worked in the city as Thomaskantor (the music director of an internationally known boys’ choir founded in Leipzig). The cultural humus on which one could found their workshop here is so dense and nutrient-rich. The connecting element that led to this condensation may be atmospheric. Climatic conditions conducive to creative activity could also play a role. I just do not know. 

Neo Rauch ‘Schopfer’ 2002

You are known internationally for your work as an individual artist, as well as for your position as a leading member of the New Leipzig School of painting. Tell me a little about how this community has supported each other and grown together. Has your role as the leading figure in this art community helped nurture your own work and sense of purpose?

The “New Leipzig School” is a term that emerged independently and outside of our consciousness as painting contemporaries. This label was pinned to us and did not appeal or seem fitting to everyone. Basically, it referred to the fact that in Leipzig, painting was still taught on a high figurative level, even though most “experts” in the early ’90s thought to abolish the utilization of brushes after 40,000 years. Painting was considered obsolete by these cretins, and those who nevertheless turned to it could be sure of their contempt and ignorance. In this respect, these years were a healing retreat, in the course of which it came to a thinning of the people, as only the real painter could resist the temptation of electronic cabinets and those of conceptualist seminars.

In any case, working in this blind spot was beneficial to my work, although the feeling of being marginalized was already gnawing at my pride. My first big personal exhibition with Judy Lybke at the gallery Eigen+Art in 1993 was a commercial flop, although the pictures were great! Only that at the time, the only people who saw it that way were Rosa, Judy, and me.

What will you be showing for your upcoming exhibition at David Zwirner in Hong Kong? What new developments have you explored in this new body of work, and are there any aspects of this work that have come about in consideration of the location?

There will be eight large (nearly 10’ x 9’) and seven small “handbag-sized” pictures. Whatever is new to them, new to my standards, that is, will only come to me much later. I am still too entangled in the sometimes agonizing development of these canvases to be able to attest to them a peculiarity. Also, the location of the presentation did not play a major role, yet rather an underlying one.

Neo Rauch’s Aus dem Boden / From the Floor will be on view at The Drawing Center, NYC, from April 12—July 28, 2019. 

Resource : Juxtapoz magazine


Neo Rauch ‘Vorort’ 2007

Neo Rauch (born 18 April 1960, in Leipzig, East Germany);  is a German artist whose paintings mine the intersection of his personal history with the politics of industrial alienation. His work reflects the influence of socialist realism, and owes a debt to Surrealists Giorgio de Chirico and René Magritte, although Rauch hesitates to align himself with surrealism. He studied at the Hochschule für Grafik und Buchkunst Leipzig, and he lives in Markkleeberg near Leipzig, Germany and works as the principal artist of the New Leipzig School. The artist is represented by Galerie EIGEN + ART Leipzig/Berlin and David Zwirner, New York.

Rauch‘s paintings suggest a narrative intent but, as art historian Charlotte Mullins explains, closer scrutiny immediately presents the viewer with enigmas: “Architectural elements peter out; men in uniform from throughout history intimidate men and women from other centuries; great struggles occur but their reason is never apparent; styles change at a whim.”

In painting “Characteristic, suggestion and eternity” are important marks of quality.

I view the process of painting as an extraordinarily natural form of discovering the world, almost natural as breathing. Outwardly it is almost entirely without intention. It is predominantly limited to the process of a concentrated flow. I am deliberately neglecting to contemplate all of the catalytic influences that would have the power to undermine the innocence of this approach because I would like to express a degree of clarity in these lines by way of example. I view myself as a kind of peristaltic filtration system in the river of time …

Rauch is considered to be part of the New Leipzig School and his works are characterized by a style that depends on the Social Realism of communism. Especially American critics prefer to recognize in his contemporary style a post communist Surrealism. But more than anyone Rauch is recognized as an East-West painter. Rauch merges the modern myths of both the Warsaw Pact and the Western world. His figures are portrayed in a landscape in which an American Comic-Aestheticism meets the Social Realism of communism. In the art publication Texte zur Kunst (Texts about Art, number 55), he was defined as an example for a new German neo-conservatism.

In the US, Roberta Smith, art critic for the New York Times, called attention to Rauch’s work in 2002 with an article about the “painter who came in from the cold.” In 2007, Rauch painted a series of works especially for a solo exhibition in the mezzanine of the modern art wing at the Metropolitan Museum in New York City. This special exhibition was called “Para.” Rauch explains that he enjoys the associations the word “para” evokes in his own mind, and says that his works at “Para” have no particular intention, but that they could signify anything to anyone.

When I first agreed to do the Met exhibition, I thought about a way of working that would be about the nature of a museum. But straight away I realized that I was much more interested in those “visions from the Witches Circle” in my studio than I was in coming up with things in a purely thematic way. Calling them “visions” reflects my personality—they precede inspiration and spring from the moment when internal images appear at the prompting of intellectual decisions. I have no choice but to accept everything that I discover in this way.

Neo Rauch ‘Gold Grube’ 2007

Works for “Para” :

  • Jagdzimmer (Hunter’s room), 2007
  • Vater (Father), 2007
  • Die Fuge (The Fugue/The Gap), 2007
  • Warten auf die Barbaren (Waiting for the Barbarians), 2007
  • Para, 2007
  • Paranoia, 2007
  • Goldgrube (Gold Mine), 2007
  • Vorort (Suburb), 2007
  • Der nächste Zug (The Next Move/The Next Draw), 2007
  • Die Flamme (The Flame), 2007

The works created for “Para” are characterized by three elements: a pre-communist civic-mindedness, communist Social Realism, and an idealized countryside. On the other hand, it’s a prefix which evokes associations like para-normalpara-dox or para-noia.
It may be read in a system connection, for example a picture like Paranoia reflects the cognitions theory in a hermetic room.

Leipzig, Rauch’s city of birth, is known historically as a city of trade through its association with the Leipzig Trade Fair. This civic-mindedness of a trader’s city also expressed itself under communism where Leipzig was the center of popular resistance that led to Die Wende. Rauch uses characters and images of life of pre-communist civil society that was oppressed by communism in the GDR. The oppression of communism and the total control of civic life under the rule of communist ideology is one of the elements of Rauch’s work. The destructive powers of ideologies is perhaps the reason why Rauch refuses to interpret his own work as a powerful statement in favor of a cultural relativism that characterized the civic bourgeois thought that was destroyed.

Resouce : wikipedia


Irish Leftist Power: MOOT POST

Moot Headquarters, photo by Alan S.

Founded in 2009. Moot is the brainchild of our dear leader Magnus Orlando Ovaltine Tamakishi. He be queathed us the ways of the leftist mind and we have continued his glorious teachings in the form of a low’ budget, low-circulatıon zine.

While the people of Ireland sleep, the glorious. Soaring Moot Tower pulses with activity into the night disseminating pure leftest muck into the deep crevices of our undulating society.

Moot is located at the geographic centre of Ireland due to the beneficial natural amplification of our soothing Moot radiowaves. Let the waves pour into your ears and ooze out of your nose.

Our team of diligent comrades have brought forth an unwashed lump of pure content in this zine. In the process they exhausted every ounce of energy in their collectivised pod-brains. It may be a couple of months before we can whip them into shape to make a second zine. Contrary to prior reports. Moots contributors are in fact quite well treated and we have had less nervous breakdowns this year than our last.

Stephen Morton, moot post #01, 2017

Moot is truth,

Moot is true,

Moot is for me and for you :


If you would like to contribute to Moot, please email us at themootpost @ gmail.com

You can submit your art, essays, prose, poetry, comics, photography, video or any ideas to be included in our next zine.

Moot records : We are looking to release cassettes of electronic music. Email us your demos and we’ll get back to you.

Consider supporting moot on our patreon, or by helping us distribute our material both online and off.

Pdfs of our zines and various agitprop will be available on our website for free.

Irish Leftist fanzine ‘Moot Post’ no:01, 2017

Moot Post no.1 pdf edition

Special thanks to Conor, Philip and Erman.

@mootireland


Woman with a Manifest: Matilde Digmann

Matilde Digmann ‘Pseudo’ Graphisk Roman. Basilisk 2021

Jeg er her for frihed, ærlighed, sårbar­hed, gender-fluidity, for kærlighed.

Det var usansynligt at jeg skulle blive en kanal for lyset. Det jeg kommer fra er så mudret, så mørkt – men jeg skulle igennem de dybeste lag for at forstå, at jeg er lys. Hver gang jeg har ramt bunden, er jeg blevet vist at jeg kan gå højere – at vi alle har et valg. At vi kan give slip på frygt og være i tillid til at alt udfolder sig præcis som det skal. Og vide at dét at være i overgivelse – i nuet – er lig med at være i vort højeste selv.

Skyggearbejde handler om at bevidstgøre sig skyggen (de sider af os selv vi ikke kan eller vil se og anerkende) – ikke at skubbe dem væk, løbe fra dem eller lade som om de ikke eksisterer – men i stedet vende os om og integrere mørket. Og dermed erkende at vi er begge dele: både lys og skygge. Jeg kaster min skygge ud i rampelyset for at integrere den i os alle, for at hjælpe os til at forstå at vi ikke behøver at gøre vores skygge forkert og udskamme den – men at vi kan se den for hvad den er – et bange dyr, en ego-skal bygget for at beskytte os. Se at vi er født uskyldige – som ren kærlighed.

Jeg arbejder for at kaste lys ind i den kollektive skygge – for at blotlægge mis­forhold i den dominerende kultur. For at frisætte os fra den programmering og radikalisering vi er blevet udsat for gen­nem en opvækst i et kapitalistisk patriar­kat. Når jeg ser på kønnene, og mine egne oplevelser som biologisk kvinde – ser jeg en dyb diskrepans. Jeg ser en enorm for­skel på begrænsningerne af den ydre og indre frihed der er for kønnene hver især. Jeg er nødt til at pege på dobbeltmoralen og hykleriet i et samfund der systematisk seksualiserer kvinder og som så – når kvin­der agerer åbenlyst seksuelt – vender sig om og udskammer dem for det. Et sam­fund hvor mænd programmeres til at un­dertrykke følelser, til at lukke ned. Dette systemiske svigt kommer til udtryk som konstante indviduelle kampe om at få det godt, som enten kæmpes eller fortrænges, og som vi ikke kan vinde på et individu­elt niveau. Det er et system der fratager os vores evne til at elske frit, og det er på tide vi bliver fri af det.

Jeg er her for frihed, ærlighed, sårbar­hed, gender-fluidity, for kærlighed.

matildedigmann.dk


Matilde Digmann ‘Pseudo’ Graphisk Roman. Basilisk 2021

“Pseudo” by Matilde Digmann

Resorce : Gabriele Di Fazio / Just Indie Comics

Anthropomorphic animals, online dating, drugs, sex, shame, inability to relate to others. In short, the usual old story. Indeed no. Pseudo by Matilde Digmann fits into a genre that is now highly exploited, that of problematic animals that do bad things, but manages to have her say. Mat – this is his stage name, given that he defines himself “a non-binary multidisciplinary artist and author” – first of all he paints and sculpts. He has a studio in Copenhagen full of his creations. Enter the world of comics as an outsider and in this Pseudo, a volume of 366 pages in English with a beautiful mirror cover published by the Danish Forlaget Basilisk, this is evident. The story continues in small episodes, almost by accumulation. There is no great sense of rhythm. The drawings are raw, dark, not at all cute and in any case far from the dominant aesthetic, dropped in a black and white that cannot be blacker. All this allows Mat to get out of the sowing of today’s alternative comics, avoiding ending up in the long list of Simon Hanselmann’s emulators.

The story written by Mat talks about the almost homonymous Cat, an anthropomorphic cat who after 9 years breaks up with her boyfriend and begins a “crazy year” made up of new acquaintances, transgressive evenings and – inevitably – self-harm. Pseudo begins with the protagonist signing up for a dating site, while she spends her days indoors with Ted, a traditional four-legged cat. The first pages of the volume are the weakest and most obvious, with many situations that they already know. Then after a while things take off. Meeting after meeting we witness a gallery of men who are idiots at best, manipulative bastards at worst. In front of them the protagonist is unable to react, on the contrary, most of the time she is satisfied or even submits. The story stops being banal and becomes a psychological crescendo that plumbs Cat’s unconscious search for unhappiness.

The plot is inspired by the personal stories of Matilde Digmann, who after nine years of marriage has changed her life in a radical way. For more details, I refer you to this article / interview, which rightly frames Pseudo as a feminist parable. But there is more, for us who are lovers of the strange. For example, there is a talking spider that turns from a threat into the protagonist’s shoulder. In a chapter entitled Bad Trip, the spider enters Cat’s brain to find a wasteland populated only by giant cocks. Towards the end, a flashback shows us the encounter with a sort of “cat god” with a third eye: the same third eye that appears every now and then on Cat’s forehead before a few encounters, making her even more ashamed – if any needed – of his body.

“Pseudo” by Matilde Digmann

The finale sees the final confrontation between Cat and her latest boyfriend, even worse than the former historian. Turns out the guy is married and the father of a little girl, who he hasn’t been able to see since he hit his wife with a metal pipe. Unfortunately the last pages are broom with the initial ones, because – even taking into account that the volume is presented as the first of a trilogy – they close the story in an all too hasty way. Pseudo works fine from p. 70 on p. 341, and in any case 272 pages, so they are enough and advance. What then in these times, when novice authors tend to always look for the “round” comic with all the right ingredients and the graphic novel is a genre rather than a format, making a comic a little wrong can also be a positive thing.

The main merit of Pseudo remains its being an original feminist parable. Mat does not indulge in easy theses or didactic dissertations. With the technique of accumulating characters and situations, he rather tells the tendency to submission of the main character and the pettiness of the male gender, so much so that in some passages he reaches pure misanthropy. Beyond this, the book would be worth the cover price only for the drawings, which in their tarry black and white bring us back to less colorful and certainly more glorious times than today.

In conclusion, here are some useful links, namely Mat’s site, the Instagram page and finally his online shop where you can buy the volume.

matildedigmann.dk

matildedigmann (instagram)

Pseudo


It was unlikely that I would become a channel for the light. What I come from is so muddy, so dark – but I had to go through the deepest layers to understand that I am light. Every time I have hit rock bottom, I have It was unlikely that I would become a channel for the light. What I come from is so muddy, so dark – but I had to go through the deepest layers to understand that I am light. Every time I have hit rock bottom, I have been shown that I can go higher – that we all have a choice. That we can let go of fear and be confident that everything unfolds exactly as it should. And knowing that being in surrender – in the now – is equal to being in our highest self.

Shadow work is about becoming aware of the shadow (the sides of ourselves we cannot or will not see and acknowledge) – not pushing them away, running away from them or pretending they do not exist – but instead turning around and integrating the darkness. And thus recognize that we are both: both light and shadow. I cast my shadow into the limelight to integrate it into all of us, to help us understand that we do not have to make our shadow wrong and shame it – but that we can see it for what it is – a scared animal, an ego shell must be built to protect us. See that we are born innocent – as pure love.

A society where men are programmed to suppress emotions, to shut down.

I work to shed light on the collective shadow – to expose disparities in the dominant culture. To free ourselves from the programming and radicalization we have been subjected to through growing up in a capitalist patriarchy. When I look at the sexes, and my own experiences as a biological woman – I see a deep discrepancy. I see a huge difference in the limitations of the outer and inner freedom that exist for the sexes each. I have to point to the double standards and hypocrisy of a society that systematically sexualises women and who then – when women act openly sexually – turns around and shames them for it. A society where men are programmed to suppress emotions, to shut down. This systemic failure manifests itself as constant individual struggles to get the good that is either fought or repressed and that we cannot win on an individual level. It is a system that deprives us of our ability to love freely, and it is time we become free from it.

I am here for freedom, honesty, vulnerability,

gender-fluidity, for love

Shadow Work Podcast

matildedigmann.dk


Graphzines Over Copenhagen: CULT PUMP

Cult Pump Books at the Chart Art Fair

Zven Balslev : CULT PUMP

Special Interview

there´s more and more zinefest being organized in Copenhagen though, and the tables are very diverse. I see it as a sign of people being fed up with mainstream culture.

Hello Zven, would you tell us a little bit about Cult Pump and what you do? I guess you are also distributing different labels besides print limited editions and art-zines.

I am a little of everything, painter, cartoonist, printmaker, editor. I started the Cult Pump label in 2010, but before that I was also making zine and publishing books. At some point I decided only to publish my own stuff but then you meet artists and their art is great and you think: “if I dont publish this, no one else will!” So its a duty, but also a pleasure, and a way of evolving as an artist, by getting input from other artists, learning other approaches. I share my studio with other artists, some of whom I work with, but I manage the label on my own, except for “Radbrækket” a comix anthology that I am editing with Tue Sprogø. I also do a bit of distribution, mostly books related to the ones I publish.

Hilal Can ‘Hole in Me’ mini zine

the process of doing stuff together without knowing the final result is just as important as the actual products.

Hilal Can presents the ‘Hole in Me’

Would you like to talk about your acquaintance with Hilal Can, you worked together at the Cult Pump studio recently, what kind of artist is she, were you satisfied with the work that emerged?

Hilal Can is a bit like myself, a restless soul, working with multiple medias. We met a few times before, and this time there was time to invite her to do prints here! She made a mini-zine/ poster here which turned out really cool. The Cult Pump is a meeting place for artists, as I said, so the process of doing stuff together without knowing the final result is just as important as the actual products.

We see that the graphzine scene is very developed across Europe, especially in France and Germany. What would you say if we asked you to summarize the independent publishing and similar counterculture movements for Denmark ?

Denmark hasn’t got a lot of counterculture movements. I guess you can say that people in Scandinavia are generally satisfied with their government. There use to be a strong squat/ autonomous movement in Copenhagen, particularly in my neighborhood, but I’m not sure where it went. It’s the gentrification, like everywhere else. So historically, the zine culture is mostly tied to those very political, anarchist movements. Recently there´s more and more zinefest being organized in Copenhagen though, and the tables are very diverse. I see it as a sign of people being fed up with mainstream culture.

Contemporary Scandinavian art and design is very plain, gray and boring, and I think I do respond to that by doing the opposite.

Northern Europe has always had a plain graphic world in terms of humor and cartoons, I think you managed to break this atmosphere as Cult Pump. Is there a school or graphic discipline that you take as an example, or are you developing your own style?

We do have very good (and fun) cartoonists in Denmark ! Lesser known (and not translated) cartoonists like Storm P. and Claus Deleuran to name a few. Back when Christianity came to Northern Europe and church were built, locals were asked to decorate the churches with images from the Bible. Some of those paintings still exist, and they are super raw and weird, and very humorous too… Contemporary Scandinavian art and design is very plain, gray and boring, and I think I do respond to that by doing the opposite. And its no secret that I’m strongly influenced by American Underground Comics, French Graph´zines (Dernier Cri, etc.) but also tons of other things like Pulp Art, B-Movies, Manga, Art Brut, etc… Obviously! But also the more conventional and canonized art history is interesting to me. I just came back from the post office, I bought this second hand book by Bonnard, I think his paintings are awesome.

Rikke Villadsen says ‘FUCK YOUR BEST’

What type of artists do you mostly work with?

I try to keep Cult Pump open by not “curating” it to strict. My taste can be a restriction. I hope that other people can shape it. That said, most people I work with are working with drawings and graphic art one way or the other. And I publish artists or book projects that other publishers would’nt touch, even with a ten foot pole!

GUNK – ANDY BOLUS
GUNK – ANDY BOLUS

Re-issue of GUNK :

‘GUNK was originally a self-published photocopied zine by Andy Bolus released in 1994 and reissued once in 2008 on the french label Kaugummi books. Some of the stuff from GUNK has been printed in the anthology “Hopital Brut”, in “Deathneyland” and “Group Sex Explosion” from Le Dernier Cri. GUNK is the ultimate punk/situationist comix zine. You get hilarious, defaced romance stories, fake ads, weird collages, and Bolus´ trademark oozing drawing style: If HR Giger was working for Lucio Fulci this might be close to the result. Somehow the visual equivalent of the Boredoms loud, bizarro and abrasive noiserock.’

Zven Balslev at the book fair 

the response by the public in general is very positive I must say !

You attended Chart Art Fair recently, how was the fair for Cult Pump, how was the interest in books and the serigraphy examples ? Do limited editions produced in recent years reach qualified collectors or do they appeal to a certain sub-culture?

Chart” is this commercial art fair, organized by the Copenhagen art galleries with big money. I’ve been avoiding it ever since it started 10 years ago. But this year, they extended with a book fair, and they invited me to take part. I like books, prints, multiples, art books, I like the fact that its popular and affordable – compared to the art market. It won’t cost a gazillion euros just because some rich scumbags needs somewhere to place their blood money. The stuff I am publishing, including the limited edition prints, do not appeal to rich art collectors. But the response by the public in general is very positive I must say! At the art fair, as well as at the comic-con.

Is there a new project you are working on right now?

Right now we are working on the number eight issue of Radbrækket, for the first time we are trying to raise money via kickstarter. There’s also more books to come, one “Leporello” with the Danish artist Anna Stahn. Then I have to take a break from book publishing and work with paintings for an exhibition in January 22.

Thank you very much for the interview Zven, Good Luck !!

Radbrækket #8

Don’t forget to support :

Støt radbrækket 8 !!


Join the Army !

Publisher, Distro & Printing House

CULT PUMP


Rektal Tuşe: Biat Etme Hesap Sor !

Rektal Tuşe (2014)

Rektal Tuşe

Aralık 2014

Çünkü hayat boktan, insanlar kötü, Tanrı yok ve Grindcore çok güzel !

Klinik Şefi Anlatıyor :

Demo‘muz sound olarak biraz goregrind, kafa olarak grindcore ama her grind alt türüne göz kırpıyor. Demo‘yu az buçuk evirip çevirenlerden aldığımız geribildirimler de bu yöndeydi zaten. Her yönüyle çeşni güzel tutmuştu; hala demo‘daki parçaları çalıyoruz.

Rektal Tuşe düstur olarak Sapık İnek ve Kuaför Cengiz ekolünün günümüz yansımasıdır; şu da var ki bizim icra ettiğimiz gürültü, komik bir şeyler bulalım, altına dayayalım geçelim şeklinde olmadı hiçbir zaman. Adı geçen grupları da bu şekilde lanse etmek haksızlık olur, onların yeri her zaman ayrıdır, bunun dışında biz yaptığımız işin Grind’ı tam anlamıyla temsil etmesini de çok önemsiyoruz. İcra anlamında ve içerik anlamında. Özellikle son dönemde saf humour’ takılmadığımızı az çok takip edenler farketmişlerdir.

Bahsettiğin gruplarla kişisel olarak herhangi bir ilişkimiz yok. Ama Sapık İnek elemanları, Ankara sahnesinden tanıdığımız, saygı duyduğumuz adamlar. En son 6-7 Aralık’taki (2014) Heavy Stage konserinde gördüm Sapık İnek elemanlarını, işten güçten ve hayat sikkoluklarından sıyrılıp eski günleri ve konserleri yad edercesine orada olmaları bence güzeldi. Konser bu anlamda zaten başlı başına güzeldi.

Rektal Tuşe Live in İstanbul, Turkey 2016 – Peyote Nevizade

Bazı şeylerin cılkı çıkabiliyor ama bu demek değil ki her gün yeni, orijinal, öyle olmasa da işini çok iyi yapan onlarca grup keşfetmeyelim.

Uluslararası Yeraltı Buluşması nasıl geçti?

O konser Ankara’da yapılmış bu alandaki en iyi etkinlik olabilir. Kafasıyla, ortamıyla, katılımıyla, eğlencesiyle, her şeyiyle tam anlamıyla bombaydı. İlgi desen, beklenmedik derecede fazlaydı; metal punk grind tayfası tek bir amaçla oradaydı : Eğlenmek ! Çok azıldı, içildi, eğlenildi, güzel bir dayanışma örneği olarak tarihe geçti diyebilirim. Warfuck çok iyi bir ikili, ne yaptıklarını kesinlikle iyi biliyorlar. Konser esnasında ve sonrasında internet üzerinden yaptıkları paylaşımları baz alırsak onlar da hallerinden memnundular. Merch. sattılar, samimi bir ortamda azılı bir kitleye çaldılar, içtiler vs. Ayrıca çok mütevazı herifler. Zaten tarzın duruşu gereği olması gereken de bu.

Grupların eskisi kadar ciddi olmadığını hissettim. Bazı şeylerin cılkı çıkmış gibi, sen neler söylemek istersin?

Bazı şeylerin cılkı çıkabiliyor ama bu demek değil ki her gün yeni, orijinal, öyle olmasa da işini çok iyi yapan onlarca grup keşfetmeyelim. Biraz işin içinde olmak lazım. Ben keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce grup olduğunu biliyor, elimden geldiğince kafama uyan bir şeyler bulmaya çalışıyor ve aynı zamanda feyz alarak –her anlamda– bu işi devam ettirmeye çalışıyorum. Rektal Tuşe kesinlikle yeni işlerle sahnede olacak, az çok şu ana kadar yaptıklarımızı beğenen varsa takipte kalsınlar.

“a-politik-a” albümünü yeni dinledim. Mükemmel bir grindcore sound’u yakalamışsınız, tebrik ederim.

a-politik-a” aslında bir mini albüm, EP yani. Kısa zamanlı albüm de diyebiliriz, nasıl adlandırırsan ama bir albüm değil. Tam zamanlı (full-lenght) bir albüm yapmak bu aralar üzerinde yoğun olarak düşündüğümüz şeylerden birisi zaten.

Teşekkürler bu arada, beğenmene sevindik. Aslında özellikle gitarlar bazında daha yüksek distortion’lı osurtucu bir ton hayal ediyorduk ama öyle ya da böyle ortaya bu çıktı. Ama iyi oldu, kayıttan, sunumdan vs. her şeyden memnunuz “a-politik-a”da. Daha da iyisini yapmak için uğraşacağız…

Rektal Tuşe – Çarpıtılmış Gerçeklik (“Aklen Muaf” | 2020)

Söyleşiye için çok teşekkürler Klinik Şefi, Ankara’dan aktarmak istediğin haberler varsa lütfen buyur.

Biz teşekkür ederiz yer verdiğiniz için. Yaptığınız iş çok iyi. Ufak bir parçası olmak bizim için zevkti. Klişe bir son yapalım: bize ulaşmak isteyenler info @ rektaltuse.tk / rektaltuse @ yahoo.com.tr ya da rektaltuse @ hotmail.com adreslerinden mail sallayabilir ya da Facebook sayfamız facebook.com/RektalTuse den mesaj atabilirler.

Bir de Bandcamp olayı var, oradan dinleyebilirsiniz parçaları : rektaltuse.bandcamp.com

Ankara her zaman olduğu gibi ekstrem metal ve grindcore üretmeye devam edecek. Yeni işler için bu tarzın dinleyicileri takipte kalsın. Çünkü hayat boktan, insanlar kötü, Tanrı yok ve Grindcore çok güzel !

Konserlerde görüşmek üzere !


Barış Akbalı : İleyha

Barış Akbalı (2019) İstanbul

Her beyin tümörü hastası tümörüne isim verirdi. Benim iki tane beyin tümörüm oldu ve ikisi de kötü huylu dişi tümörleri, ben de tümörümün adını İleyha koymuştum.

İleyha – Bölüm Bir

Adresleri yutan mektuplardan sözümü kırıpta geldim. Şimdi “kaldım!” diyebilme vakti İleyha. Kalemim acının odalarına çıkan yalnızlığın kapı koluydu, gözlerimin perdelerinde suskun sinema oynardı çocuklar. Mutlanmaz bir kadın oturup evimin köşesine kirpiklerinle ağlayışımı tezyinlerdi. Gözleri kör bir arıydım İleyha! Acının peteğine işledim balımı, çiçeğimin özünden bedenime keskin harfler biçtim, hayatın sol yanına sokup iğnemi seni intihar ettim İleyha!

Sessiz çığlıklardan düşürdüm suskun ünlemlerimi, ardına sokakları yakan çocukların ağlayınca ayazlanan yanaklarına düştüm. En kalabalık yalnızlıklardan devşirdim sana yüzümün aynalarında çırpınan benliğimi. Eylül´ün ıslak paslı bakışından kanayıp göğün karnını yırtarak ağzına düştüm… vaktinde “amin!” denmemiş dualara açtım ellerimi… Sen aklımın duvarlarına beni tükürünce kanayıp gözlerimden taştım… “gittin mi?”…”gitmedim” de İleyha! ”sus´amadım!” de, “kaldım!” de, de ki, içimde hüzünden büyüyen çocuğum düşük olmasın aşkıma.

Sen sızlayan tarafımın üstüne geldi hırsızların en sevgilisi ve çaldı düşlerimi, kalakaldım içimin çöl fırtınalarına. Aşk sesime merdiven dayadığından beridir yaralı yüzler ağlıyorum avuçlarıma, içine düştüğüm kan kraterlerinde “keşke!” diyorum, ”belki!” diyorum, belki sen, bilmiyorum. Şizofrenik harfler ağırlıyorum sayfalarımda, sesinden iki virgül öte kalıp gecelerime düşlerimi çiviliyorum. Artık sende düş aşkın gözyaşı bergüzarına İleyha! Doğrulabileceğine inanıyorsan düşmeyi de göze al İleyha kalemime değdiğinde kanamayı da!

Yüzünü güneşe yaslamış çocuklar durur aynanda, ağlayınca boyları kısalır hüzünden, ellerinde gidişine hazır harf bombaları vardır ve unuturlar beni kapında. Hayatın salkımından çürüdükçe dökülen habbelerdir gel-gitlerin İleyha! Alnında şeytanın parantezlerine kapanan kaçışların vardır, küfre gider adımların. Sesimden iki kalem daha öte gidersen aşk-ı şeytanım olursun İleyha!

Büyük sancılar arifesinde yüreğime sokulur gözlerin yüklü bir gemi, adının baş harfine yaslanmıştır omuzlarım. Gözlerim, içimin boynu bükük başaklarının resmidir, gamzelerimin çukurunda boğulur tebessümüm. Adının sus´una dilenir çocuklar, sözcüklerine paslı bıçak olurlar, aksayan yüreğim düşünce avuçlarına yarana tuz bırakırlar. Ayrılık düşer yüzüne, ayrılık sıtmalı ağlayışların tavında dövülmüştür İleyha! Hayatın acıdıkça bitlenmesi bundandır. İçimin toplu mezar sözcükleridir gidişlerin, uçarı mavi bir S mezarlığıdır, şimdi yakışır mı bir ölüye mezarını terk etmek İleyha.

Yorgunum İleyha hayatın kalın harflerinin hamallığını yapmaktan, susuşunu susumla bir tutmaktan. Yangınım İleyha sevinin kusuruna seni kıvılcımlatmaktan. Beni büyüt! beni öl! beni kır! dillerinin yasaklı şiirlerinde… Farabi´nin kuş aşkındaki bir kumru gibi kendimi yere çakmadan ellerinin düşüme intihar biçmesini bekliyorum İleyha! Sesimi ardına bitikleştirmekten yorgunum İleyha! Adının geçtiği sokaklarda dizlerimi kanatmaktan, başladığım yere dönmekten yorgunum… gecelerimin yüzünü kemirdim, açım, gözyaşına doydum, doyduysam hayata artık acıyı yiyebilmeliyim. Bırakıp gittiğin şehrim çocuk gibi gecelerini ıslatmakta İleyha. Hücreme seni anıtlatmaktan bitiğim, bir mutlanmaz şiir kadar yitiğim.

Tutsak zamanlar öksürür kapılarım. Sevdamın dilleri darağacım olur. Duyularım suskunluk fermuarını kapatır çığlıma. Yüreğim, keskin kaleminin bilelenmiş harfleriyle yine karşında, celladına gülümse İleyha.

Beli dizlerini öpecek kadar bükülmüş bir kadındır sevincin, ellerinle işlediğin hüzün oyalı ceviz sandığı bu yüzden gelinliğini yitirmiştir ve yalnızlığın boyun büküklüğü ile şeytan taşlama portresidir şiirler, her seferinde sana taşlattırır kelimeleri, yükün aşktır İleyha!

Şehrin ölü bakışlı sokaklarını taşıttırır sırtında, bakışında dilime yaslanan çocuklar hep bu yüzden ağlaktır.

Hayat, hüzün yüklü bir gemidir omuzlarında İleyha! Yükün aşktır unutma!

Barış AKBALI , 2015 İstanbul