İstanbul’un en turistik yerlerinden biri olan Galata Kulesi ve çevresindeki eğlence mekânları, özellikle yaz aylarında cıvıl cıvıldır. İstanbul’a gelip de Galata’da eğlenmeyen yoktur herhalde. En azından arkasına Galata Kulesi’ni alıp fotoğraf çektirmeyen yoktur.
Galata’ya yolu düşenlerin son günlerde uğrak bir mekânı var. Çünkü yaklaşık iki aydır Galata’daki Barnathan Oteli’nin lobisinden çok özel bir sesin şarkıları, Beyoğlu’nun ışıkları arasından müzikseverlerin kalbine işliyor.
İşte o sesin sahibi, 9 yaşından beri solist olarak sahneye çıkan ve müzik deneyimini Sorbonne Paris 3 Tiyatro Bölümü’ne kadar taşıyan, ardından da lisans ve yüksek lisans programından yazar ve yönetmen olarak mezun olan Ezgi İrem Mutlu.
2007 yılından beri kendi bestelerini de seslendirmeye başlayan ve ses tasarımında kendi melodilerini yaratırken vokallerde synthesizer, akustik piyano ve yarı dijital ve analog enstrümanlara ses kaydı yapan Ezgi İrem, Sorbonne’daki eğitimini tamamladıktan sonra 2016 yılında davet aldığı İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda yeteneklerini sergilemeye başlamış. İki yıl boyunca “Çehov Makinesi” ve “Narnia Günlükleri”nde oyunculuk, Tiyatro 9 tarafından sahneye konulan “Eksiği Var Fazlası Yok” oyununun ise solistliğini yapmış. Çeşitli dizi, film ve reklam filmlerinde oyunculuğunu sergileyen Ezgi İrem, halen birçok farklı projede şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve dansçı olarak çalışıyor.
Ezgi İrem Mutlu ‘Darağacında Eldivenler’ One woman project
Haziran ayında Fête de la Musique’in 40. yıl dönümü Edith Piaf, France Gall, Gainsbourg, Boris Vian, Charles Aznavour ve Enrico Macias’ın Fransızca şarkılarını seslendiren Ezgi İrem Mutlu, salgın döneminde de boş durmamış. Pandemi nedeniyle çevrimiçi olarak yapılan Akbank Kısa Film Yarışması’nda jüri, “Birbirinden farklı sinemasal anlatıların gücünü başarıyla harmanlayarak sadece ama sadece bugüne ait bir film ortaya koyması sebebiyle” değerlendirmesini yaparak 429 eser arasından Ezgi İrem Mutlu’nun “Darağacında Eldivenler” adlı kısa film çalışmasını ödüle layık bulmuş.
Global Chillers (küresel üşütenler/bir sanat ve sanatçı eleştirisi)
Saint Joseph’e giderken tiyatro kulübünde Antigone sahneleyip aynı zamanda dans ederken, yarı zamanlı müzikal eğitimine başlayan Ezgi İrem Mutlu, Haldun (Dormen) ustanın “Amphitryon” oyunu ile profesyonel olarak sahneye adım atmış. Fransa’da tiyatro yazarlık ve yönetmenlik okurken, le Trac Café de “Cabaret Barré” isimli bir oyun ile kabare de yapan genç sanatçı, aynı oyunu Sorbonne’daki sınıf arkadaşlarıyla birlikte yazıp sahnelemiş. Oyunculuğun yanı sıra canlı müzik ve çeşitli elektronik müzik performanslarında sahne alan Ezgi İrem, 2019 senesinde elektronik müzik üzerine mod synth çalıp ve üstüne söz yazıp şarkı da söylemiş.
Genç sanatçının o kadar anlatılası yeteneği var ki, hani gerçek anlamda “10 parmağında 10 marifet” derler ya, işte öyle. Tiyatro, resim, fotoğraf, sinema filmleri, sosyoloji ve tıpla ilgilenen ve bu alanlarda kendini geliştirmeyi hayat felsefesi haline getiren Ezgi İrem, Barnathan Oteli’nin lobisinde müzikseverlere muhteşem bir müzik şöleni sunuyor.
Fransızca, Türkçe, İspanyolca ve Yunanca şarkılar seslendirirken aldığı tiyatro ve oyunculuk eğitimiyle de kendisini dinlemeye gelenlerle müthiş bir bağ kuruyor. Müziğin ritmiyle dansçılığını da birleştiren genç sanatçı, Galata Kulesi görüntüsüyle süslenen sahnesini müzikal bir kabareye çeviriyor. Sahne aldığı iki saat boyunca izleyicilerine bir yaz gecesi rüyası yaşatıp Galata’dan Dünya turuna çıkarıyor.
Ezgi İrem Mutlu ‘Hey Woman!’ 2011
Şu sıralar da “Baraka” adlı yabancı bir filmde savaş muhabiri rolünü canlandırıyor Ezgi İrem.
Böylesi eşsiz bir sesi ve yeteneği izleme fırsatını kaçırmayın derim.
Bizon Murat, Devrim Ck. ile beraber 1995 ilkbaharında bir proje olarak Siya Siyabend’i kurmuş, sonraları Murat, Ahmet, Memduh, Okan, Pascal, Garbis, Orçun, Ferhat, Hakan ve diğer pek çok müzik adamıyla çalışmışlardır.
Siyasiyabend 90’larda başlayan, çeşitli enstrumanlardan ses çıkarmayı seven ve bunu birlikte yapmaktan hoşlanan bir grup insanın uzun, derin ve badireli bir yol arkadaşlığının; temelde köklü bir müzik sevgisine ve insanlığın bilgi-kültür mirasını özümseme ve yaşama arzusuna dayalı bir yolculuğun ürünü olarak ortaya çıktı.
Birçok farklı stüdyoda farklı sound denemelerine girişip değişik tarzlarda ürünler verdiler. Bunun yanında kısa filmler için müzik yaptılar. Fatih Akın’ın yönetmenliğini yaptığı Sound of İstanbul / Crossing The Bridge, köprüyü geçmek adlı belgeselde yer aldılar.
SSB ayrıca sokağı da önemli bir sahne olarak gördü. Türkiye’de sokaktaki müziğinin öncülerinden oldu. Bu konuda şu söylemleri ilgi çekicidir: “Sokak müziği yoktur, müzik sokakta olmalıdır”
SSB 2008’den beridir Erdem Göymen, Hakan Özboz, Murat Toktaş ve Devrim Ck, 2010’da Cansun Küçüktürk’ün katılımıyla oluşan çekirdek kadrosuyla, diğer müzisyenler ve görsel sanatçılarla ortaklaşarak, kayıtlar yapmaya konserler vermeye devam ediyorlar.
Yaşamın İzinde programı: Bizon Murat (Nûve Medya) 2021
“There is no street music,
the music should be on the street”
Bizon Murat, Devrim Ck. together with Siya Siyabend as a project in the spring of 1995, they later worked with Murat, Ahmet, Memduh, Okan, Pascal, Garbis, Orçun, Ferhat, Hakan and many other musicians.
Political friendship of a group of people who started in the 90’s, likes to make sounds from various instruments and likes to do it together; basically emerged as the product of a journey based on a deep-rooted love of music and the desire to absorb and live the knowledge-cultural heritage of humanity.
They experimented with different sounds in many different studios and produced products in different styles. Besides, they made music for short films. They took part in the documentary Sound of Istanbul / Crossing The Bridge, directed by Fatih Akın.
Recorded in Kadikoy Sahne, Murat Bizon With wonderful band.
The SSB also saw the street as an important stage. Murat Serhaşi Toktaş became one of the pioneers of street music in Turkey. The following statements on this subject are interesting: “There is no street music, music should be on the street”
Since 2008, SSB has been continuing to record and give concerts in partnership with other musicians and visual artists, with its core staff formed with the participation of Erdem Göymen, Hakan Özboz, Murat Toktaş and Devrim Ck, and Cansun Küçüktürk in 2010.
Varolan çerçeve, teknolojinin karşı konulamayan gelişimi ve bunun toplumsal yaşamımızdaki anlamsız olası kullanımlarının [yarattığı] hoşnutsuzlukla birlikte, gün be gün artan yeni beşerî kuvveti boyunduruk altına alamaz. Bu toplumdaki yabancılaşma ve tahakküm, bir kısım değişkenler arasında dağıtılamaz; lakin yine aynı toplumun kendi içinde, hep birlikte reddedilebilir yalnızca. Bugünkü çok-biçimli krizin devrimci çözümüne kadar tüm gerçek ilerleme açıkça askıya alınmıştır.
Gerçekten de [özgün bir şekilde] “üretimi, üreticilerin özgür ve eşit birliği temelinde yeniden örgütleyen” bir toplumdaki yaşamın örgütsel perspektifleri nelerdir? Çalışma, bireye nihayetinde tam bir özgürlük veren yaşamsal maddelerin sosyalizasyonu ve üretimin otomasyonu aracılığıyla dış bir ihtiyaca indirgenebilir. Böylelikle, tüm ekonomik sorumluluklardan, öteki insanlara ve geçmişteki dair tüm sorumluluklarından ve borçlarından azat edilerek insanlık, borçlu iş ölçüsüne indirgenmesi imkânsız olduğu için parayla ölçülemez yeni bir artı-değer çıkaracaktır. Herkesin ve her bir kimsenin özgürlüğünün garantisi, özgürce inşa edilen yaşamın, oyunun değerinde bulunmaktadır. Bu oyunsal (karnavaleks) zeminin yeniden yaratımının uygulaması, insanın insan tarafından sömürülmesinin son bulmasıyla güvence altına alınan yegâne eşitlik çerçevesidir. Oyunun özgürleşmesi, yaratıcı özerkliği, dayatılan çalışma ve zevk arasındaki eski (ancient) işbölümünün yerini alacaktır. Kilise zaten popüler şenliklerde ihtiva edilen ilkel gülünç yönelimleri baskı altında tutmak için sözde cadıları yakmıştı. Katılımı olmayan, yalancı, berbat oyunlar üreten, hâlihazırdaki egemen toplumda gerçek sanatsal bir etkinlik, bir suç olarak sınıflandırılır. Bu, yarı gizli bir durumdur. Skandal şekline bürünerek ortaya çıkar.
Peki, durum ne kadar gerçektir?
Daha çok insan varlığınca kışkırtılan daha iyi bir oyunun gerçekliğidir. Bütün ülkelerin devrimci oyuncuları, gündelik hayatın tarih öncesinden ortaya çıkışını başlatmak üzere Sitüasyonist Enternasyonalce birleşebilirler. Bu nedenle, şu anda var olan sendikal, politik örgütlenmelerden bağımsız, yeni kültürün üreticilerinin özerk bir organizasyonunu tavsiye etmekteyiz, ilk halk hareketi, öncü deneysel aşamasını bu organizasyona bıraktığı anda, bizim atfettiğimiz en acil hedef UNESCO’nun ele geçirilmesidir. Bu durum dünya çapında birleştirilince, sanatın ve tüm kültürün bürokratizasyonu, geçmişin yeniden üretimi ve eklektik konuşma temelinde dünyada var olan sosyal-sistemlerin derin ilişkilerarasılığını açığa vuran yeni bir olgudur. Bu yeni koşullara, devrimci sanatçıların müdahalesi, yeni bir eylem türü olmalıdır. Tek bir yapı içerisinden yönlendirilen kültürün bu yönetimsel yoğunlaşması, komplocu ele geçirmeyi tercih ettiği için, onun tam kendi varlığı da darbe yoluyla ele geçirilebilir. Ve kurum, bizim yıkıcı perspektifimiz dışında herhangi bir anlamlı kullanımdan yoksun olduğu için, bu aygıtın ele geçirilmesini çağdaşlarımız önünde meşru görüyoruz. Ve onu ele geçireceğiz. Art arda gelen taleplerin açığa kavuşturulmasında en önemli olduğunu kanıtlayan işi çabucak yürüteceğimizden emin olduğumuz için, UNESCO’yu kısa bir süreliğine de olsa ele geçirmemiz gerekli.
Yeni kültürün ilkesel karakteristiği ne olabilir? Ve eski sanat ile nasıl karşılaştırabilir?
Belirli bir zamana hapsedilmiş sanata karşıt olarak, doğrudan yaşanılan anın örgütlenmesini içerir.
Özelleş(tiril)en sanata karşıt olarak, her an bütün bir halde kullanılabilir eylemleri içinde taşıyan küresel bir uygulamayı içerir.
Doğal olarak bu, şüphesiz ki anonim olan kolektif üretime meyilli olacaktır (en azından emeğin artık metalaşmaması ölçüsünde, bu kültür arkasında izler bırakma gereğinin hâkimiyetinde olmayacaktır). Bu deneyimin asgari önerileri bütün yaşanılabilir gezegenlere genişletilebilir olan ve bütün gezegeni kaplayabilecek ölçüde birleşik, dinamik bir kentleşme ve davranışta bir devrim olacak. Tek yanlı sanatın aksine, sitüasyonist kültür bir diyalog, bir etkileşim sanatı olacak. Bugün görülebilen bütün kültürlerin sanatçıları toplumdan tamamıyla kopmuşlardır. Tıpkı rekabet dolayısıyla birbirlerinden ayrıldıkları gibi. Fakat kapitalizmin bu kör düğümüyle yüz yüze kalınınca, sanat da esas olarak bunun karşılığında tek yanlı kalmıştır, ilkelliğin (primitizm) bu kapalı alanı, tamamlanmış bütünlüklü bir iletişimle alt edilmeli ve yerine konmalıdır.
İleri bir aşamada herkes, -mesela, ayrılmaz bir biçimde total kültür yaratımının üreticileri/tüketicileri olarak- yeniliğin çizgisel kriterinin hızlı bir şekilde çözülmesine yardımcı olacak olanlar birer sanatçı olacak. Herkes yönelimlerin, deneyimlerin çok yönlü patlamasıyla ya da radikal olarak farklı ‘okullarla’ art arda olmayan, fakat anında olan durumlarla birlikte, konuşmak üzere bir sitüasyonist olacak.
Biz zanaatların tarihsel olarak sonuncusu olacak olanı takdim edeceğiz. Amatör-profesyonel sitüasyonist’in rolü -uzmanlık karşıtı olarak- yine, herkes kendi yaşamlarının inşasına iliştirilmeyen sanatçılar anlamında bir sanatçı olduğu zaman, ekonomik ve zihinsel bolluk noktasına değin uzmanlaşmadır. Fakat tarihin son zanaatı, yani SİTÜASYONİST ENTERNASYONEL arasında göründüğü ve zanaat olarak statüsü genelde inkâr edildiği zaman, kalıcı bir iş bölümü olmayan topluma çok yakındır.
Bizi doğru anlamayanlara, indirgenemez bir küçümsemeyle sesleniriz ki, sizin kendilerinizin yargıç olduğuna inandığınız sitüasyonistler, bir gün sizi yargılayacaklar. Bütün biçimleriyle dünyanın özelleş(tiril)mesinin kaçınılmaz tasfiyesi olan dönüm noktasını beklemekteyiz. Bunlar bizim hedeflerimizdir ve bunlar insanlığın gelecekteki hedefleri olacaktır.
ali rıza t. , ayça a. / tesmeralsekdiz için çevirildi. şubat 2006
FeminAmfi, Yeldeğirmeni,, 2022
FeminAmfi, Yeldeğirmeni,, 2022
Kırkyama FeminAmfi, Yeldeğirmeni,, 2022
Önce toplumsal çoğunluk patriyarkal, homofobik değerlerinden kurtulmaya çalışsın, AVM lere, kent mekanlarının ticarileştirilmesine karşı çıksın, üniversitelerin bilimsel özerkliğine sahip çıksın. Toplumsal çoğunluk muhafazakar ve konformist; onu “aydınlatmak” isteyenlere seçimlerde darbe üstüne darbe indiriyor.
-Yaşar Çabuklu, 2014
Evrenselliğe inanmıyorum. Evrensellik denilen şey genellikle batının evrenselliğidir. 18. ve 19.yy batı evrenselliği ötekileştirmeye dayanıyordu. Kadınlar, siyahlar, sakatlar, eşcinseller, etnik azınlıklar vb. ayrımcılığa uğruyordu.
Geçmişte Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi büyük şairler yetiştirmiş bir toplumuz, şu an böylesi gönül erlerine rastlayamıyoruz, geçmişle övünüyoruz; bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Bugünün toplumu geçmiştekinden farklı. Halk kültürü denen şey zayıflıyor, ana akım medyanın, televizyonun biçimlendirdiği ticari bir pop kültür öne çıkıyor ve halk bu yeni kültürü tüketiyor. Tasavvufun sosyal-kültürel koşulları giderek ortadan kalkıyor. Halk kültürü denilen şey batıda folklorik bir öğedir artık, yerel bir çeşnidir.
Bugün bilimin, teknolojinin nimetlerinden başta parası olanlar olmak üzere birçok toplumsal kesim farklı ölçülerde yararlanıyor. Dünyada görece daha demokratik kültürler de var daha otoriter kültürler de. Patriyarkayı sadece devlet yaratmadı, toplum gündelik hayatı içinde patriyarkal ilişkileri bizzat üretiyor. Önce toplumsal çoğunluk patriyarkal, homofobik değerlerinden kurtulmaya çalışsın, AVM lere, kent mekanlarının ticarileştirilmesine karşı çıksın, üniversitelerin bilimsel özerkliğine sahip çıksın. Toplumsal çoğunluk muhafazakar ve konformist; onu “aydınlatmak” isteyenlere seçimlerde darbe üstüne darbe indiriyor. Cioran’ın şu minvalde sevdiğim bir cümlesi var: “halk için üzülmeyi bırakın: meselesi çözümsüzdür”
Hayata karşı hep mesafeli bir tavrınız oldu, her zaman böyle miydiniz, karamsar biri misiniz?
Mesafeli olmak eleştirel olabilmenin önemli koşullarından biri. Yakınlığı dışlayan bir şey değil bu hatta yakınlığı daha değerli kılan bir şey.
Kötümserlik/iyimserlik gibi karşıtlıklar sorunlu ve göreceli. Karamsarlık genellikle topluma ilişkin bir umuda bağlı olarak düşünülüyor ki bence bu yanlış. Toplumsal çoğunluk genellikle egemen söylemin farklı biçimlerini içselleştirir. Eleştirel birinin zaten topluma ilişkin fazla bir umut beslememesi gerekir.
Toplumsal durum şöyle ya da böyle olabilir, iç karartıcı olabilir. Ulus denilen şey devletin yukarıdan aşağıya kurduğu, sınırlarını, yasalarını, ulusal bayramlarını, resmi dilini belirlediği, farklı etnik, dinsel vb. topluluklar arasında bir hiyerarşi ilişkisi kurduğu, homojenleştirmeye çalıştığı bir yığındır. Birey bu yığınla bir kader ortaklığı içine girmek zorunda değildir. O , imkanları çerçevesinde kendi istediği gibi yaşamaya çalışır, kendi çevresi içinde kurar mutluluğunu ya da mutsuzluğunu.
Yaşar Çabuklu 1955’te İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nden siyaset bilimi yüksek lisans derecesi aldı (1983). Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi’nde metin yazarlığı yaptı.
Kitapları: Kovulanın İzi (2001), Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde (2003), Postmodern Toplumda Kriz ve Siyaset (2004), Toplumsalın Sınırındaki Beden (2004), Uzam ve Kötülük (2005), Bedenin Farklı Halleri (2006), Toplumsal Kurgular ve Cinsiyetçilik (2007), Toplumsal Performanslar (2009), Postmodern Toplumdan Kesitler (2010), Kültürün Karanlığı (2012)
Rakunart, Yeldeğirmeni,, 2022
Yaşar Usta Emek Portalı, Kadıköy, 2022
Antisilence ‘Kesme Sesini!’ 1999
2021, Kadıköy, İstanbul
Alakır Nehri Kardeşliği
Sivil İtaatsizlik Alanları Bildirgesi
15 Mayıs 2014
Bizler için, insanlığın ve onu besleyen doğa’nın katili olan bu kapitalist sisteme, her ne bahaneyle olursa olsun, kıyısından köşesinden, gönüllü ya da gönülsüz içinde yer alarak ona hizmet etmenin, artık ne ahlaki, ne ideolojik, ne felsefi, ne fiziksel ne ruhsal ne de vicdani anlamda katlanılabilir bir hali kalmıştır.
Elimizin değdiği, gözümüzün gördüğü, yaşamımızın her alanında ve an’ında yer alan ‘şeylerin’ üretim ve tüketim aşamalarında, köle gibi, sağlıksız ve adaletsiz koşullarda çalıştırılan insanların ve doğa’da katledilen milyonlarca masum canlının vebaline daha fazla ortaklık edebilecek halimiz de kalmamıştır.
Karşı durduğumuz her şeyi, heran, devamlılığını besler halde davranmayı isteyebilecek bir yaşam düşümüz de yok bizim.
Artık bu kirli oyunu oynamıyoruz.
Tüm ürünlerinizi, sunduğunuz, dayattığınız her şeyi, her kullanımında kan, vahşet ve zulüm kokan tüm bu yarattıklarınızı istemiyoruz artık.
Almıyoruz. Kullanmıyoruz.
Toprağımıza ve doğamıza çekilip tamamen, sadece onun bizlere emeğimiz karşısında sunduklarıyla yaşıyoruz.
Sivil itaatsizlik alanları yaratıyoruz.
Toprağa gireceksek elbet birgün hepimiz, bizler, bu topraklarda, bu şekilde yaşayıp gitmek istiyoruz.
Batuhan Dedde, yeni kitabıyla farklı bir dil deneyimini sunuyor hepimize. Kitabın akışı adeta bir ruhun pusulasını da okuruna sunuyor. Şairin, yazarın üzerinde durduğu benliği, cinneti, karanlığı, rüyaları adeta onun bir taraftan ruhsal fırtınalara diğer yandan tarihin derinliğe ve mitolojik göndermelere de zemin hazırlıyor. Antik dünyada karanlığın yaratılıştan önce geldiğine inanıyorlardı. Modern zamanlarda “gece” sözcüğü ağırlığını hissettiriyor, sanki bireyselliğe ulaşmak için karanlığın ve de gecenin dünyasıyla yüzleşmek zorundadır günümüz insanı.
Batuhan Dedde- Beykent Üniversitesi RTS Öğrencileri ile Röportaj (2014)
‘Down the lengths of the Bosphorus runs two currents: One on the surface and the the other deep below They run in opposite directions. And here in the strait which divides the city into two lies the perfecf metaphor for the city. For its residents too push and pull each other in different directions, seemingly contradictorily but vital for tha other’s survival.’
Batuhan Dedde was born in Istanbul in 1987. He has published several books, including the poetry collection Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları, in 2013. His work brings together the sensibilities of the American Beats and the Turkish Second New.
‘Boğazin dibinden iki akıntı geçer ilki yüzeye yakın, diğeri çok daha derinden, birbirlerine zıt yönde akıp gider. Şehri ikiye ayıran bu boğaz ona en cok yakışan mecazın ta kendisidir. Zira bu şehrin sakinleri de birbirlerini farklı yönlere iter ve çeker. Tutarsız bir gayret gibi gözükse de hayatta kalmalarını sağlayan bu cekişmedir.’
Recluse
Batuhan Dedde
translated by Donny Smith
I come from a patriarchal solitude
I am the last hero remaining from a tribe whose reclusiveness extinguished it.
I run like a street dog after a dream that went too far
While all the conjurers are jumping off the tightrope I stretched across my heart.
God’s suffering drips on my face from the grayest of heavens
While a high-decibel symphony of separation claws at my ears:
The idiots call it rain.
I loved you in a way no human being should
I loved you with inhuman clarity and purity
I was so unrealistic I could have painted all the bloody tanks left over from the cold face of
war with pink dreams
Leaving all this step-eroticism at the door of an orphanage;
Looking right into the eyes of the greatest sufferings, and those sufferings’ good credit;
With the apprehension of an excommunicated Catholic;
Against all religious duties and the Prophet’s teachings, I loved you.
Saltuk Erginer & Seni Görmem İmkansız ‘Yalnız’ca’ 2013
‘Hep sevmekten kaybettim ben, Hep severek kaybettim. İçimi eze eze, avuçlarımı tutuştururcasına… Eğer şahitse şu kentin asfaltlarına düşen yağmur damlaları, Suyun intihar ettiğini düşündün mü hiç? Ben bu kente ne zaman ayak bassam bir başıma, Ağaçlar, yapraklar bile yalnızlığı öğretiyor, Yalnızlığın lisanını konuşuyor; “Yalnızca.” Yalnızca, salınıyor dallar Yapraklar yalnızlık kanamış, ölüyorlar, Sonbahar bahane…‘
Blood of a Poet: Batuhan on instagram live
Münzevi
Batuhan Dedde
Ataerkil bir yalnızlıktan geliyorum
Münzevilikten helak olmuş bir kavmin
Kalan son kahramanıyım.
Çığırından çıkmış bir hayalin arkasında koşarken
sokak kopekleri gibi
Kalbimde gerdiğim telden aşağı atlıyor bütün hokkabazlar
Tanrının acısı damlarken yüzüme göğün en grisinden
Yüksek desibelli bir ayrılık senfonisi kulaklarımı tırmalıyor;
Aptallar yağmur diyorlar.
Bir insana yakışmayacak şekilde sevdim ben seni
Bir insana yakışmayacak kadar duru ve net
Savaşın soğuk yüzünden kalan kanlı tankları
Pembe düşlere boyayabilecek kadar idealisttim
Bütün üvey erotizmleri bir yetimhanenin kapısına bırakarak
Tahsili yüksek acıların gözünün içine baka baka
Aforoz edilmiş bir Katolik kaygısıyla
Farzlara, sünnetlere aykırı sevdim ben seni.
Sanatçılar, şairler, yazarlar, yaratıcı süreçler için kolektif bilinç dışında kök salmış zihinsel ve yaratıcı formları kullanırlar. Sanatsal yaratım sürecinde bu zihinsel imgeler zihnin bilinçli katmanlarına ulaşır ve yapıtı ortaya çıkartır.
“Yazık Yenilenlere” kitabı çok zor bir yaşam deneyiminden süzülerek biçim bulmuş. “Corona” ve “karantina” günlerinin şiire, sanata, edebiyata nasıl yansıdı sorusunun da bir nebze yanıtıdır bu kitap. Tüm zorluklara rağmen “umut” sözcüğünün örtülü biçimde de olsa şairlerin yüreğinden yükselmesi önemlidir. Özellikle günümüzün kritik dünya koşullarında ve insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan Corona denen bir olguyla yüzleşmede umudun yeri, insanı ve insanlığı kurtarabilecek tek ışık penceresidir. Umut ise, şiirin, öykünün, sanat yapıtlarımızdan başka bir şey değil. Batuhan Dedde’nin zengin dili, bakış açısı ve şaşırtıcı derecedeki yaratıcılığı okuruna yol fenerdir.
All silkscreen/ 22 pages / 35,5 cm– 44 cm/ white ink on black paper/ fedrigoni black 350 gr.
Emre Orhun ‘Fissure FOLIO BOOK’
Emre Orhun ‘Fissure FOLIO BOOK’
VASIJONA ‘Maskulator’
25,00€
22 cm- 22 cm/ 26 pages / 9 colors all sickscreen paper fedrigonni 260 gr./ cover black 320 gr./ 150 copies
VASIJONA ‘Maskulator’
VASIJONA ‘Maskulator’
Laetitia Brochier ‘Tarot de Marseille’
Tarot de mars / 20 x 12,5 cm / 22 cartes / 4 pass. couleurs offset tons directs papier 260 grm + boîte sérigraphiée 1 couleur papier noir 320 grm / 500 ex
Laetitia Brochier ‘Tarot de Marseille’
Laetitia Brochier ‘Tarot de Marseille’
SAKABASHIRA ‘Mondo Kappa’
TOTAL SICKSCREEN loporello book 20 pages / 22- 30 cm / 8 colors / 150 copies / paper fedrigonni 260 grm + Cover black 350 grm / 30 euros
SAKABASHIRA ‘Mondo Kappa’
SAKABASHIRA ‘Mondo Kappa’
SAKABASHIRA ‘Mondo Kappa’
EXPOSITION
le mauvais oeil 61
Emre 0rhun ‘Fissure’
du 22 Juin 2022 au 9 Septembre 2022
Atelier du Dernier Cri
EXPOSITION: Emre 0rhun ‘Fissure’ Atelier du Dernier Cri
Fissure :
Ce projet est né de l’envie de retranscrire le rêve récurrent que je fais depuis des années. Un rêve en huis-clos, dans des maisons et des appartements délabrés et lugubres, qui ont des portes, des pièces et des couloirs qui apparaissent et disparaissent, qui se multiplient à l’infini alors que je me perds dans les méandres de ces lieux mouvants. Je croise souvent des personnages dont je n’arrive pas à distinguer clairement les visages en raison de l’obscurité des pièces. Puis leurs traits changent en un clin d’oeil sans que je puisse les saisir. Pour retranscrire ce rêve récurrent, j’ai d’abord réalisé une série de 25 dessins automatique où j’ai laissé errer ma plume au gré de mon inconscient, un trait amenant un autre, un dessin appelant le suivant. Ces encres m’ont servi de base pour les vingt grands dessins en carte à gratter que j’ai dessinés par la suite et qui m’ont pris pas moins de trois ans à réaliser : au vu du format plutôt grand pour cette technique longue et exigeante qu’est la carte à gratter, chaque dessin me prenait à peu près trois semaines pour les finir et pour donner vie aux personnages étranges qui les habitent. Véhicules de mon exorcisme.
EXPOSITION: Emre 0rhun ‘Fissure’ Atelier du Dernier Cri
Emre Orhun est un illustrateur de nationalité turque, né en Chine, lyonnais d’adoption depuis 1993, formé au dessin à l’Ecole Emile Cohl (Lyon) d’où il a été diplômé avec félicitations en 1998. Depuis 2005, il est retourné à l’Ecole Emile Cohl, cette fois-ci pour enseigner la bande-dessinée et l’illustration.
Pour ses illustrations et dessins, il utilise le plus souvent la technique de la carte à gratter qu’il a vu pour la première fois dans une bd du dessinateur underground Thomas Ott. Il n’hésite pas à varier les plaisirs en utilisant des techniques plus traditionnelles comme le crayon, la plume, l’acrylique et la gouache, mais aussi l’informatique pour des peintures numériques.
Préférant l’art populaire et sans frontières, il a travaillé pour différents supports comme l’illustration jeunesse, le dessin de presse, la bande-dessinée, des affiches, des couvertures et des pochettes d’albums… Mais aussi, toujours et régulièrement, en produisant des dessins dans le seul but de les exposer.
Il a publié un grand nombre d’albums pour l’édition jeunesse comme Dr Jekyll et Mr Hyde (Grimm Press – Taïwan), Le Chant des Génies (Actes Sud) ou Pierre Noël (éd. Sarbacane) mais travaille aussi régulièrement pour la presse nationale (Le Monde, XXI, Libération…). En parallèle de son travail d’illustrateur, il aime produire des séries de dessins personnels en vue de les exposer.
Il a fini en 2010 un projet de bande dessinée, Erzsebet, en collaboration avec Cédric Rassat, pour les éditions Glénat.
En 2011, il a été en résidence pendant 6 mois à la Maison des Auteurs d’Angoulême pour travailler sur son projet de bande-dessinée Medley.
Toujours chez Glénat, il a sorti un nouvel album avec le même scénariste : La Malédiction du Titanic en Mars 2012.
A paru en Juin 2013: un livre d’image, Les Vies Imaginaires chez Le Dernier Cri / Marseille.
Derniers ouvrages, paru en 2016 : Medley, bande-dessinée de 150 pages aux éditions Même Pas Mal / Marseille et en 2018, la version illustrée du roman Kinyas ve Kayra de Hakan Günday, auteur turc ayant reçu le prix Médicis Etranger en 2016.
« ce sont des morts qui jouent à l’humain, des morts vivants grotesques ! »
Salut Audrey ! Cest très sombre ici, on peut allumer la lumière ?
Mes lampes sont toujours de seconde main, en piteux état, les ampoules grillent souvent… Mais je peux frotter des allumettes…
J’aime bien tous ces crânes ça me rappelle mon enfance, et toi tu tiens d’ où cet engouement pour l’os de tête ?
Il est chargé d’affects ! Je suis une fétichiste-animiste dont les rituels de protection prennent un temps fou; alors tout ces crânes que je dessine sont des offrandes aux morts que j’affectionne et ils me permettent aussi de me placer sous leur bénédiction ! Mes protecteurs édentés me font rire, ce sont des morts qui joue à l’humain, des morts vivants grotesque !
Le corps féminin est assez récurrent aussi dans ton travail, c’est par pur attrait des courbes ou est-ce que ça a une signification particulière ?
Je crois que je n’ ai toujours pas réglé mes conflits avec ma mère.
Aussi Freud pensait-il que le complexe d’Electre ne se résolvait jamais complètement chez la fille et que ses effets s’en ressentaient dans sa vie mentale de femme. Oui, c’est ça, oui, c’est très clair, dans ma vie mentale de femme…
Audrey Fawry, ‘L’Amour au premier regard / Dessins et autres Romantismes à retrouver à la Galerie Le Mât chez Mr Nils Bertho pour l’expo Rifuel Fanglant 2015! Dessins encre noire / stylo, collages (2015, 2018)
Et comment tu as commencé à noircir du papier ?
En me servant du cordon ombilical dès ma sortie dans ce monde de dingues… Y ai su très vite que je serai nullissime en maths, en cuisine et en psychologie cognitive… Je devais trouver un moyen de me démarquer et d’exister en temps que femme très rapidement.
Tu as un style bien particulier, à la fais très fin et très brut, doux et inquiétant Tu as cherché longtemps avant de trouver ce qui te correspond ? Ou peut-être que tu te cherches encore en fait..?
C’est arriver sans crier gare, ça s’est infiltré insidieusement, à travers chaque pores de ma peau, et c’est resté là… Les gens sont souvant surpris quand ils me rencontrent, je ne correspond pas du tout à mes dessins (je suis souriante et je ne dessine pas en porte-jarretelles).
En lisant ton entretien dans Illustre Magazine, f ai vu que tu parlait d’une BD à propos « d’une fille-chien qui engage un combat avec chaques sœurs enfantés. » Je lirais carrément ce genre de chose, est-ce que ça va voir le jour finalement ?
Ahahah ! Non ! Cette histoire est retournée au fond de son tiroir, la fille chien a grandi, n’a toujours pas retrouvé sa mère et s’est enlisée dans des textes pompeux… Comment trouver une fin ? D’autant plus que je hais les fins.
« Je suis imagearienne, je me nourris de dessins et je suis une grande vorace… »
Et sinon qu’est-ce que tu mijotés en ce moment ?
Je suis la femme élastique avec un bras qui dessine pour le prochain Gonzine de Sarah Fisthole (que j’ aduuuule), un autre qui dessine pour un fanzine reptilien, un autre moyenâgeux, une expo à Bruxelles dans d’ anciens abattoirs (Ahahaha quelle idée judicieuse par les temps qui courent !), une jambe chez un projet avec un groupe de musique expérimentale, l’autre jambe qui court après Christophe Siébert pour des illustrations quand il voudra bien de moi et actuellement trois petits dessin à la galerie Le Mat de Nils Bertho à Montpellier…
Le futur c’est bientôt, on s’en approche doucement mais surement, pour toi 2016 année de..?
No more prothèses !
Désolée mais parler de mijoter ça me donne faim D’ailleurs de quoi se nourrissent le corps et l’esprits d’Audrey Faury ?
Je suis imagearienne, je me nourris de dessins et je suis une grande vorace… Chloé Poizat, Anne Careil, Fanny Mickaëlis, Daisuke Ichiba, Emre Orhun, Céline Guichard, (et je suis la fan numéro one d’ Arnus Horribilis) ; les photos de Wolfgang Tillmans, les univers des tatoueurs (genre Jean Luc Navette, Sixo Santos, Ophélie Taki, Jakub Tramecourt…); Je soupe aussi de textes… surtout ceux d’ Emily Dickinson ou de Marion Aubert…
Merci beaucoup pour cette interview, Banzaï est ravi de mieux te connaître ! Imaginons que cette interview se termine avec un générique, ce serait quoi la chanson de fin?
Oh my god Huuum, mmmmmm…. « Girl Just Want To Have Fun » de Cindy Lauper…
I hope the snails to unite a crown above my head, dragonflies to shimmer on each of my finger tip, blueberries to smear my cheeks, lips and nipples, moss to cover my feet, mushrooms to grow and rot in heartbeat on my chest, live shadows trees and sun tattoo on my skin, open gateways in my eyes, unlift the mist of faraway memories, worms to moist the aromatique earth..
can go on, should write a little holy book of all this to become holy again, then phouuuff! Will I even get back to who I was. Or regain the Godliness that comes within, or maybe it’s all delusional. Maybe it’s all fake. All nothing. A poetic charlatan.
Half a year ago, before sunset I had an encounter, while walking in the forest.
I heard something from the bushes and was sure it was an animal movement I wasn’t familiar with, I stop, looked that direction. Something looked back at my direction, started walking to me as if we’ve met before. I had never seen a badger in my life before. I wasn’t even sure what the heck was walking towards me this fast. It stopped, I take my hand out for it to sniff (that’s ‘hi’ in animal language). It reached, and to my mistake I say ‘hi’ in human. That was unnecessary. And it turned away walked back in the woods.
I stood there like some minutes what just had happened and where I did wrong. Not that we were gonna sit and have tea or anything; I believe it was the ‘hi’. But also at that moment skunk came into my mind and wondered if it does such attacks, and a bit of fear appeared. I also believe that was it.
In nature, if another fears, it means it has a higher chance of attacking. Same for human psychology tho.
We’re just not aware of it.
And is why we often walk away from people sometimes unknowingly. We smell fear.
It was a very cute badger. Very big!!
Peek into the amazing secret life of badgers
Celebrating the sunshine
And so we fantasize.. fictionalize.
Sensual soft foreplay with sun is spring.
Spring is sexy as f.
So is imagination.
Unsharable realm is for those who does not have the emotional budget to actualize.
It’s made for this. Nothing lost, nothing gained is the agreement. Not compared to what can be lost or gained in real life.
I love people.
But that love is kept fresh at a distance. For you burn if too close to sun. drown too close to water.
I do not know the balance.
I am a clumsy magician.
And people are too important to experiment with. I stay put. I breathe. I focus.
Open to learn. but doubt.
Very weird time to be alive.as always. Changing, learning. Nature cycles are holding my hand. Teaching me what it has been doing over centuries.
Processing.
I am not not drawing or painting.
I am processing the change. I give space to loss. But also space for new.
It’s like I went someplace and observed myself, my life and everyone else from a distance. And I am very suprised over the things I see.
Having such a wow moment, like a documentary. But also calm.
This is new.
I don’t really desire, I do but then like a separate entity. A color pops up, a shape and it moves and flies away.
I desire to be able to take care of myself. Permanently.
I hope to understand people much more on a different level, with whatever I have, and same the other way around.
I am super busy. And I pray.
Lumineh at work observing the secrets of nature
It’s just about absorbing spring. Knowing it will end, trying to hold on to it before it even really began. Trying to observe from every angle with every light.
Not feeling enough.
Not enough for this world.
Not even close to be for this world.
Because it’s so big. It’s so much. And I so limited, like I am not paying enough respect. Not giving enough attention.
Feeling less-than because I don’t have enough to give.
I am deficit. Like I have malabsorption of nutrients, I can’t absorb enough of what I am experiencing, seeing, feeling. Like my lenses are broken.
This analog photography gadget I found in my father’s stuff, you look down in, you see straight ahead somewhere else and it’s very dusty. It’s a different lens.
You shed a light and move it and all details change.
Then the magic of shadow. Imprint it on me. I want to absorb as possible. Tattoo it on my skin. But it moves. And there is no way to hold on to nature. It moves. All the time. Same essence. Untamable. Super annoying. Humans can not control. It must be stressful on us.
You can’t hold on and encapsulate the pleasant and can not eliminate the discomfort. You might have money. But you still can not capture spring. Spring is never for you. How rejected I feel by spring.
My inside mimics everything happening outside. Knowing I can not replicate the feeling for rest of the year.
The inside and outside. Would it be possible to become spring if I were to leave the body?
This has always been the wonder.
Feeling left out as a human. Like wolfdogs, not a wolf, neither a dog. Stuck inbetween.
We are not unnatural, yet we are not entirely nature now are we? Don’t you feel this alienation while walking a vast forest? Don’t you love it?
You can feel the connection and feel home, yet the alienation and be fascinated. Which other living thing on earth is fascinated by nature as we are?
Which living thing copies images of flowers on their walls, mass produce leave patterns on kitchen towels, give soft grizzly bear replicas to babies. Over and over in all different perspectives, perceptions, shapes,forms and materials.. as if there is a malabsorption.. and it’s just not enough.
We are those aliens.
Lumineh, drawing (wip) ink on paper, 2022
This massive mess of a being I am. Entangled myself in my own hurricane. Blended into a gew of a thousand slugs. Sits right at the center of my chest. I can’t get oxygen. Veins going dry sometimes. Crumbles into dust blown to the other end of existence by the wind of my very own hurricane. Particles everywhere and NOWHERE. My very own supernova explosion.
Yeah glamorizing it much. It’s nothing as glamorous as a star explosion not gonna lie.
…old incomplete drawing, as usual.
We need more nature
Tree photobooth.
Smell it, hug it, love it, take a rest on it. When a tree hugs you, everything becomes perfectly clear. Everyone is perfect & nothing matters. As it really is.
For me to make art again, something I have within needs to somehow feel unobligated to anything and anyone in any sense.
And that is only possible with sovereignty.
So I take it as it is.
Maybe it’s all in the mind. Sovereign mind. ‘Obligated’ is perhaps a state of mind. And I feel too human right now to be anything else that I am.
I was blissed living in my head before. People hate that. They have to point out everything you must do, because that’s the way to do it and you are ridiculous if you don’t.
Neurodiverse is a made up thing for most.
I am struggling with integrating my new found power in a way that I can attune to that non human free beast within in me.
And that might mean finding a way to support myself in the way both sides are happy. And I am really struggling with that idea. The beast does not like to comply, it does not understand I need to do boring stuff for us to climb trees and dream. It refuses the numbers in a bank account. For it, it does not exist. Beast frowns. My beautiful beast. I don’t want to deny you. I would choose you over human.
We gotta attune. We gotta find a way to make it magical, still.
“The six-part biopic, titled Pistol directed by Danny Boyle and is based on Steve Jones’s 2018 memoir, Lonely Boy.”
Henüz proje aşamasındayken yazmıştım: Punk dizisi izlemek istiyorsanız biraz daha sabretmeniz gerekecek, Danny Boyle’un Sex Pistols’ın hikâyesini anlattığı “Pistol”ı geliyor, diye.
Ve “Pistol” sonunda geldi. Ortama düşen ilk üç bölümü bir oturuşta izledim ve hemen kısaca yorumlayayım. En başta Danny Boyle’un hakikaten olağanüstü bir işçilik sergilediğinin altını çizeyim. Nevi şahsına münhasır kurgu tekniklerini ustalık kullanarak punk ruhunun ortaya çıkış sürecini, 70’ler sonu Britanya’sını belgesellere taş çıkartacak biçimde görselleştirmeyi başarmış. Hikâyesine müzik kliplerinden, haber bültenlerinden cut-up görüntüler ekleyerek “Pistol”un gerçekçilik hissini de ikiye katlıyor Boyle. Görüntü ve sanat yönetmenliğinin kusursuza yakın olduğu dizide, döneme has pek çok detay incelikli bir yaklaşımla kendine yer buluyor. Kısacası işin teknik kısmı gerçekten muhteşem ve en önemlisi tam manasıyla punk.
“Pistol”un sorun olarak tarif edebileceğimiz tek yanı, anlattığı hikâyenin ziyadesiyle taraflı olması. Sonuçta Sex Pistols’ın öyküsü bütün grup üyelerinden ziyade -dizinin adından da anlaşılacağı üzere- tek bir Pistol’ın, yani Steve Jones’un bakış açısından aktarılıyor. Neticede dizinin kaynak aldığı eserin yazarı da o. Lakin bu durum Boyle’un objektifliğine zarar veriyor ve punk tarihine mal olmuş olaylar ciddi bir tarafgirlikle ekrana yansıyor. John Lydon’ın daha dizi gösterime girmeden neden küplere bindiğini izledikten sonra idrak ediyoruz. Boyle, Lydon için deli dâhi portresi çizmeye soyunmuş lakin ortaya fazlasıyla karikatürize bir karakter çıkarmış. Neticede Sex Pistols’ın kimliğinin en önemli parçası olan Lydon, dizi boyunca yarı embesil bir tip olarak ortalıkta geziniyor, maalesef.
Çok uzatmadan bağlayayım, ben böylesi kusurlarına rağmen “Pistol”ı çok beğendim. Özellikle Malcolm McLaren’ın dandy tarzı aşırılıklarının yansıtılışına -kendisinin dizide en sevdiğim karakter olduğunu belirteyim-, bir dövüş performansı gibi görselleştirilen konser sahnelerine, toplum nezdinde gözden çıkarılan, uyumsuz olarak kodlananların modern bir isyan hareketi olarak dalga dalga yayılan punk ruhunun kaynaklarına dair yapılan isabetli vurgulara bayıldım. McLaren’ın hedeflediği radikal yıkıcılığın David Bowie ve Alice Cooper gibi pop idollere duyulan hayranlık ekseninde bir araya gelen gençler içinde nasıl geliştiğini, Sex dükkânının süreçteki önemli rolünü canlı ve etkileyici bir dille gözler önüne seriyor Boyle.Punk’ın ortaya çıktığı andan itibaren sahiplendiği anti-hippi eğilim de layığıyla ekrana yansıtılıyor.
Sonuçta, “Pistol”ı mutlaka izlemenizi öneririm. Televizyon tarihine geçecek nitelikte bir çalışma olduğunu göreceksiniz.. Yine de kendimi, keşke Danny Boyle, John Lydon’ı kıskandığı ayan beyan ortada olan Steve Jones’un anılarına bu kadar bağlı kalmasaydı da, ona haksızlık yapmasaydı, daha iyi olmaz mıydı, demekten alıkoyamıyorum!
Gökhan Gençay / Uyumsuzlar Fraksiyonu
“Pistol” vesilesiyle altını çizeyim.
Sid Vicious’u neden mi seviyoruz?
Çünkü müzik dünyasında sadece virtüözlerin sahneye çıkabileceği, yalnızca onların müzik yapabileceği kuralını güle oynaya yıktı. Bas gitarla nota basmayı bilmeden elinde bas gitarla Sex Pistols konserlerinde grubun asli bir üyesi olarak yer aldı. Güzellik ideolojisine yanıt olarak sahnede kendini jiletledi, kanını ve tükürüğünü seyircilerle paylaştı. Provokasyonu toplum karşıtı bir savaş stratejisi olarak popüler kültürün gündemine soktu. Düzeni yıkamasa da kendisini tam manasıyla yıkmayı başardı. Yetmez mi?!
Mattt Konture is a French underground comics author and musician. He is one of the founders of the French publishing house L’Association and is a forerunner of the French autobiographical comics movement. Konture grew up in Lozère, where his influences included Métal Hurlant artists like Marc Caro, Doury, Rita Mercedes, and Moebius.
Konture published his first comics in 1983 (at the age of 18) in magazines such as Viper (“L’ajeun”) and Le Lynx (“Les Exploits de Ted” with Jean-Christophe Menu). When Konture went to Paris he published his first comics, Nerf, on an old Xerox machine. L’Association later reprinted this first book. His first comic book was Ruga Zébo Violent, first volume of the “Pattes de Mouche” collection published by L’ANAAL, to become L’Association.
At this time, Konture’s drawings were very dark and full of strokes and looked like the growing American underground style. Konture later discovered 1960s American underground cartoonists such as R. Crumb and Gilbert Shelton, who inspired him to create psychedelic and autobiographical comics. In 1988, Konture started autobiographical comics such as Krokrodile Comix 1, or Galopu, that was a forerunner of the French underground movement.
Mattt Konture, 1984
In 1989 Konture returned to Lozère. There he drew a few comics and continued Ivan Morve (a pun on “Mort-vivant,” “living dead”). Ivan Morve is a series of half-autobiographical stories published in the pages of Psykopat.
During the same period Konture started “Jambon blindé,” an improvised comix commissioned by his friend Stéphane Blanquet. This new way of telling stories drove Konture to draw a series of “comix” edited by L’Association in the collection Mimolette. “Autopsie d’un mort vivant” (“Autopsy of a living dead”) is a dark retelling of Konture’s life. In these books all his characters reappear: Galopu, Mister VrO, and Ivan Morve — each of them represents the author’s mood.
Mattt often draws with artist friends, publishing works such as Galopinot (L’Association) drawn with Lewis Trondheim, and, more recently, L’Abbé Noir (Arbitraire) drawn with Lilas and Willy Ténia, La Comète à 4 pattes (L’Association), drawn with Lilas, Willy Ténia and Freaky Nasa, and Borrut Popotte (Marseilles based silkscreen and publishing house Le Dernier Cri), drawn with Lilas.
For a long period of his life, Konture worked at home. Now he’s part of a collective artist’s space (workshop, gallery and boutique) En Traits Libres, which is open to the public.
Vidéo réalisée par Sébastien Casino pour l’exposition de Mattt Konture à La Jetée (Janvier 2017)
Konture has also played in many musical groups (Les Tordus, Pumpkin Guts, Cosmogol, Rhinoplastic Démodex…), including his original one-man group Courge, which later changed its name to Lucky and the Courges, and which produces CDs and plays concerts in the Montpellier area where he lives.
Mattt Konture, L’Éthique du souterrain (2012)
attt Konture, L’Éthique du souterrain
Documentaire de 64 minutes réalisé par Francis Vadillo, qui a suivi Mattt Konture pendant plus de deux ans, chez lui, dans différents festivals, et lui offre enfin le portrait qu’il mérite. C’est l’occasion de le voir au travail, dessinant dans ses carnets et réalisant des fanzines, ou jouant sur scène avec son groupe Courge. On pénètre dans son quotidien en l’accompagnant dans sa pratique compulsive du dessin, seul ou entouré de ses nombreux amis fanzineux, mais aussi par l’évocation de la maladie qui l’affecte, la sclérose en plaques. C’est enfin un portrait d’une scène underground musicale et graphique vivace et festive, que Mattt Konture n’a de cesse de parcourir pour apporter sa contribution.
On y croise J.-C. Menu, Pacôme Thiellement et Killoffer, qui se souviennent de leurs rencontres, au début des années 80, et reviennent sur l’importance de son œuvre autobiographique.
Mattt Konture : l’éthique du souterrain 2018
Mattt Konture auteur incontournable de la bande dessinée contemporaine se distingue notamment par ses albums autobiographiques introspectifs et sans concession qu’il écrit et dessine depuis vingt ans. On y croise ses amis son plaisir à dessiner son groupe Courge son univers underground libertaire où l’on se soucie peu du marché de l’art et de l’édition où l’on fait tout soi-même. Ce film est aussi l’histoire d’un homme d’un artiste qui affronte le mal dont il est atteint la sclérose en plaque. Une maladie qui parfois s’exprime par un graphisme sombre et torturé quand elle prend le dessus. Mais ce que l’on retient de cette expérience de vie c’est la capacité de Mattt Konture à répandre autour de lui une forte dose.
Mattt Konture, L’Éthique du souterrain (2012)
64-minutes documentary directed by Francis Vadillo, who followed Mattt Konture for more than two years, at home, in various festivals, and finally offers him the portrait he deserves. This is an opportunity to see him at work, drawing in his notebooks and making fanzines or playing on stage with his group Courge. We enter his daily life by accompanying him in his compulsive practice of drawing, alone or surrounded by his many zinester friends, but also by evoking the disease that affects him, multiple sclerosis. Finally, it is a portrait of a vivacious and festive musical and graphic underground scene which Mattt Konture constantly explores to make his contribution.
We meet J.-C. Menu, Pacôme Thiellement and Killoffer, who remember their meetings in the early 80s, and discuss the importance of his autobiographical work.
Mattt Konture, L’Éthique du souterrain (2012) L’association
During filming, Mattt Konture produced a new “comixture” which accompanies the DVD. This new comix, without possible comparison with a simple making-of, opens a dialogue with the documentary, offers it unexpected extensions and gives all its coherence to the whole.
Animation paréidolique par Mattt Konture et Janko pour le film Mondo DC / production Le Dernier Cri Musique Janko & Mattt Konture, montage Pakito Bolino
No Contact is a 184-page publication focused on visual arts and the artists operating within the field of Black Metal and its satellites.
Each copy is stamped and sealed with human blood.
Exclusive and official distribution by Metastazis, Paris.
Originally the intention was to deliver a fanzine experience similar to the one editors produced in the ‘90s. However, the xeroxed DIY primitive roughness of clandestine print media was traded for high-end production means and a sharp design.
No Contact was printed in two tones (deep blue and gold) on 130g coated stock, with red thread visible on the exposed binding.
For those who need labels, the result could be described as ‘art-zine’.
Soaked in the analogue, xeroxed activist Black Metal madness of the ‘90s, No Contact is a timeless item in which a multitude of fragments emanating from the past and present come clashing together. In addition to countless moments of outrage, profanity, and provocation, accounting for the lion’s share of the publication, it features portfolios of active visual artists, exclusive interviews, rare and re-published ones, as well as a full dossier about psychoactive spirituality, and reviews of records and demos.