‘Life Art’, is what studio Le Dernier Cri calls the radical visuals it unleashes onto the world. Known for its colourful silk-screened books and prints, the French publisher recently releaseda DVD called Savage Religion. Together with a collection of prints, comics and books it is available at the Amsterdam gallery Illuseum, currently exhibiting artists connected to Le Dernier Cri (which translates as either ‘latest fashion’ or ‘last cry’).
Savage Religion, or Les Religions Sauvages, is collection of animation films that is best described as a 120 minute sensory overload, a continuous discharge of sex, death, torture, cannibalism, masturbation, religious symbols and bodily fluids, executed with passion and humour by over 30 of the finest underground expressionists. ‘It’s the power of the artists to show all the human obsessions’, says Pakito Bolino, who runs the Marseille based studio. ‘It’s better to put it on paper than to do it in real life’.
Live from LDC Workshops, 2023
“Of course, all the people I publish know what they do. Then again, if there’s a new nazi government, they’ll probably have to go into a real mental institution after all.”
All the genitals, blood and brains gushing out of the images can’t reveal the raftsmanship that underlies them. Grace De La Luna of Illuseum points out the collages of Fredox, depicting grotesquely deformed bodies and faces. Fredox usually designs for one of the world’s biggest fashion houses, but he prefers not to reveal his identity out of loyalty towardshis boss. With his manipulated photography, Fredox is the odd man out among the Le Dernier Cri artists, who mostly use drawing as a means of expression. ‘In this graphic art the line is really important’, says Bolino. ‘We started publishing underground comics, but soon the graphic style of comics became more important than the story. I think one picture can tell more than a whole book. For me, the energy inside the drawings is more akin to noise music–it’s noise art’.
Bolino works with artists all over the world. In the studio he does most of the silk-screening and the colouring, which explains the coherence in all the works. In the past decade he released seven comic-style anthologies called Hôpital Brut (‘crude hospital’). ‘This is like a mental institution with crazy artists inside’, says Bolino. ‘Artists ought to be a bit crazy. Of course, all the people I publish know what they do. Then again, if there’s a new nazi government, they’ll probably have to go into a real mental institution after all’.
A collection of hellishly graphic and generally gruesome compilations of images depicting every nightmare any drug-addled, criminally insane human ever experienced. This stuff is like H.R. Giger on krokodil, sampling Hannibal Lector’s menu and blessed with Quentin Tarantino’s self-control. “Weird” doesn’t begin to describe it. Even “vile” and “disgusting” and “repugnant” don’t really do it justice. Let’s just say it’s not for the squeamish. Or your mother. Or anybody under 18. Or over 18. Or 18 bang on. It’s probably what Jeffrey Dahmer’s flipping through in Hell. Fredox ‘Dossiers Noirs de l’histoire’ -Rupture de stock-
Live from LDC Workshops, 2023
Les Religions Sauvages
LDC’nin Zihinsel Boşalımı
Marinus de Ruiter
Türkçeşi: Onur Civelek
Serigrafi kitaplarıyla tanınan Fransız yayımcı LDC geçtiğimiz günlerde Savage Religion isimli avangart bir animasyon filmi yayınladı. Film, Le Dernier Cri sanatçılarının eserlerini sergileyen Amsterdam’daki Illuseum galerisinde baskı resim, çizgi roman ve kitap koleksiyonlarıyla birlikte gösterime girdi. LDC tasmasını çoktan koparmış bu radikalizme ‘Yaşam Sanatı’ ismini veriyor.
Savage Religion veyahut Les Religions Sauvages en iyi şöyle izah edilebilir: 30’u aşkın yeraltı ekspresyonistinin tutkuyla icra ettikleri seks, ölüm, işkence, yamyamlık, mastürbasyon, okült semboller ve bedensel sıvıların kara-mizah eşliğinde delice boşalımı; 120 dakikalık bir duyusal aşırılık.
Marsilya merkezli atölye LDC’yi işleten Pakito Bolino ‘İnsana dair sapkınlıkları ifşa etmek sanatçıların gücüdür.’ diyor ve ‘Gerçek hayatta suç işlemektense bunu kâğıda dökmek daha iyidir.’ diye ekliyor.
Les Religions Sauvages (Teaser)
« THIRTY ARTISTS FROM ELEVEN COUNTRIES HAVE CREATED A QUIRKY, IRONIC MIX OF STYLES IN « LES RELIGIONS SAUVAGES » AND THE FILM IS ALSO A KIND OF HELLFISH JOY RIDE FOR THE EYES THAT IS CLOSE TO ART BRUT AND LEAVES HARDLY ANY FANTASY UNTOUCHED. IT IS NASTY, BLASPHEMOUS AND OBSCENE, AND THE ANIMATION REVEALS IS ANARCHISTIC SIDE… » FANTOCHE ANIMATION FESTIVAL
Bu bir gürültü sanatı,
bir tımarhanedir!
Sanatçıların sınırsız imgeleminden fışkıran bu iç-organlar ve kanlı beyinlerin sınır ihlali, maalesef kimi zaman sanatçıların sergilediği ustalığı gölgede bırakıyor. Illuseum galerisinden Grace De La Luna, deforme olmuş insan bedenleri ve portreleri ile Fredox’un kolajlarına dikkat çekiyor.Fredox aynı zamanda dünyanın en meşhur moda markalarından biri için çalışan özel bir tasarımcı, fakat patronuna olan sadakatinden dolayı radikal sanatçı kimliğini gizli tutmaya çalışıyor.
Fredox,ifade aracı olarak ekseriyetle çizimden yana olan Le Dernier Cri sanatçıları arasında ayrıksı bir tip. “Bizim grafik işlerimizde çizgi gerçekten önemlidir.” diyor Bolino. “Bu işe yeraltı çizgi romanları yayımlayarak başladık, fakat kısa zamanda çizgi romanların grafik stili, öykülerden daha önemli bir hâle geldi. Yalnızca bir resim, koca bir kitabın tümünden daha fazla şey anlatabilir. Bana göre bizim çizimlerin içerisindeki enerji daha çok noise müziğe yakın – Bu bir gürültü sanatı.”
Bolino dünyanın her yerindeki sanatçılarla çalışıyor. Atölyesinde serigrafi ve renklendirmenin büyük kısmını kendisi yapıyor ve bu durum işlerin bütünündeki tutarlılığı da gayet iyi açıklıyor. Geçen on yıl içinde Hôpital Brut başlıklı yedi adet çizgi roman antolojisi yayımladı. Bu seri ‘İçerisi çılgın sanatçılarla dolu bir akıl hastanesine benziyor.’ diyor Bolino. “Sanatçılar biraz çılgın olmalı. Tabii ki yayımladığım sanatçıların hepsi ne yaptıklarını gayet iyi bilen insanlar, ama yeniden bir baskı rejimi başa geçerse, sanırım bu sefer bu sanatçılar gerçek bir akıl hastanesine gitmek zorunda kalacaklar.”
SPK, 1970 yılında ‘sağlık fikrinin, zihnimizdeki Nazi-biyoloğundan farksız olduğunu’ dile getirmişken, bu gerçeğe bugüne kadar dikkat çeken olmadı. Bu arada, bu haberi gazetelerde bile okuyabilirsiniz: gerçekte, bir faktör olarak, doktorlar tarafından gerçekleştirilen bir şey var; ars medica (‘tıp sanatı’, tıbbi yetenek), artık sorun değil. Genetik veri toplama çağında, sağlıklı insan olmayacak. Herkes, bahşedilen genlerinin kusurlu olduğunu veya sağlık tanısının belirli kalıtımsal kusurlar tarafından çoktan karanlığa gömüldüğünü, genetik verisinden öğrenebilecek. Genler aracılığıyla tanı koyanlar, kişinin hastalık riskleri ile ilgili hükmünü duyurduğunda, gen terapistleri kaderinden kaçması için bu kişiye hizmetler sunacaklar. ‘Böylece, yalnızca sağlıktan bahseden biri’, psikiyatristin kendisini hayal ürünleri ile kafayı bozmuş biri olarak görmeyeceğine dikkat etmelidir.
Kutsalların kutsalı, en yüksek ve değişmez standart değer ve değer standardı, tüm eski toplumlarda hem yaşlılar hem de gençler için umudun ve ümitlerin habercisi olan sağlık, ilk kez Sosyalist Hasta Örgütü / Cephesi (SPK/ PF) tarafından patlamaya neden olmuştur (şu ana kadar hakkımızda söylenenler böyle). Beş yüz insan içinde ‘sağlık’ isteyen yoktu, ve o andan beri hiç kimse böylesi bir hayale biraz olsun bile güvenmiyor. Kısacası: azımsanmayacak miktarda, dikkat çekici ve değiştirilemez bir olgu olarak SPK, sabun köpüğü ‘sağlık’ ve ‘şifa’nın, alenen patlaması için yaratıldıklarına ve bunun hep böyle olduğuna ve de olacağına dikkat etmiştir. Yani insanların, hastaların tahliyesi, en başından beri çok gecikmiştir, çünkü, yukarıda söylendiği gibi, sabun köpüğü sağlık daha en başta ‘patlamış’tır (1965). Bunu hiçbir şey değiştiremedi. SPK içinde birinin hastalığı, başkasının hastalığı olarak kalmadı. Her kim hastalığın başkalarının hastalığı olmasına izin verirse, aslında hastalığın doktorların hastalığı, tıbbi bir hastalık olmasını sağlar, ve bu şekilde bir etkiye sahiptir ve kendi üzerinde de yansımalarını görür. SPK’daki herkes, ama gerçekten herkes, kadın, erkek veya çocuk, daha öncesinde doktorlar tarafından hastaya atfedilen şeylere rağmen (‘zeka geriliği’, ‘kan şekeri’, ‘uyuşturucu bağımlılığı’, ‘felç’, ‘kekemelik’ vb.) bunu bilfiil kavramışlardır.
Sürekli kendi normlarını empoze eden ve kendilerini standart norm olarak gören doktorlar, bugün bunu otomatikleştirmişlerdir ve aynı zamanda otomatik aletlere ve makinelere aktif bir biçimde uygulamaktadırlar.
Bu standart-normu, kendi bilgisayar programlarına yükleyenler de onlara katılmaktadır. Böylece, bu tıp normu herkesi aşmaktadır. Bu norma, 1977’den beri Iatrarchy* diyoruz. Bir yaratıcısı olmayan, sorumlusu bulunmayan bir pratik olarak işliyor. Bu yüzden, yeni burjuvazi, Normoisie’dir. Saldırılan, saldırılması gereken de normoisie’dir. Eski burjuvanın modası geçti. Sorumlusu kim? Buna karşı savaşmayan, ve böylece de desteklemiş olan herkese tıp uzmanı rütbesi bahşedildi. Oysa değeri, hücrelerinin ve organlarının değerinin üzerine çıkmaz. Ancak artı değer üreticisi, bir iacapist’tir (Yunanca ‘iatros’ = doktor, ve kapitalizm kelimelerinin birleşimi), tam da budur işte. Şüphesiz ki sınıflar da artık eskisi gibi değil. Peki bu ortadan kayboldukları anlamına mı geliyor? Pek çok insan henüz hayatlarının şokunu ya da sürprizini yaşamadı. Ve hiçbir mazeretin, ya da ‘benim alanım değil’, ‘uzman değilim’, ‘onlara kalmış’ gibi lafların da faydası olmayacak.
Hasta sınıfı ve iatrocrat** sınıfını bölen bir çizgi mevcuttur. Ayırt edici nokta, bir tarafta Hasta Cephesi olmasıdır. Düşmanın tarafı zaten dost yolcuların iatrokapitalist sınıf destekçilerinin ve onların yaptıklarına müsamaha gösterenlerin olduğu yerde başlar. Diğer zamanlardan da iyi bilinirler [İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da, Nazi partisinin en önemsiz üyelerine karşı bile açılan, sözde Nazileri temizleme davaları]. Şüphesiz ki üretim araçlarına olan yakınlık, önceden olduğu gibi şimdi de sınıfsal karşıtlığı belirlemeye devam etmektedir. Ancak bugünkü yöntem biraz farklıdır.
Üretim güçleri, üretici güçler, artık ortak endüstriyel proletarya değildir, yeni endüstriyel ticaret insanının, ‘yeni insan’ın üreticileridir. Ham maddeleri ile dünya, artık bir üretim aracı değildir. Üretimin yeni araçları, bedenleri ile geri kalandan çok daha büyüktür (en değerli ham madde, her birinin 100 milyar beyin hücresi). Ve üretim ilişkileri, bilgisayarlara kaydedilen tıp normları, doktorların normlarıdır. Hala, dağıtım, tüketim vs. olarak var olan birincil, ikincil ve üçüncül sektörler eski modellerden hiçbirine uymamaktadır benim sevgili Sosyologlar kulübüm !
Hastalık, halkın elinde! Hasta sınıfında!
Genetik laboratuvarları ve onlarla bağlantılı olan her şey, geri dönüşümsüz doğrudan çöp kutusuna !
Gen laborantları, kendi adlarına çöpçü ! Ancak, her durumda ve kalıcı olarak, hastaların kontrolü altında olacaklar!
Elimizdeki taslağa göre, bu da bir şey, değil mi !
Bugün, hastalık, herkesin genel ve evrensel bir biçimde ortak noktası ve her yerde ; ve yalnızca doktorlar tarafından farklı bir biçimde formüle edilebilir. Fakat hastalık her halükarda genelse, neden hemen onunla başlanmıyor ve ilk sıraya konulmuyor ?
* Iatro + archy = doktorların düzeni, yönetimi
** Iatrocrat: (iatro = doktor) aile doktorundan, Dünya Sağlık Örgütü’ne kadar, ikincisi yaptıklarını bilinçli olarak yaparken, ilk gruptan bazıları iyi niyetli de olabilir.
– 2 –
Latrokapitalizm’i mümkün kılan kesinlikle doktorlardır: komünizm, doktorlar tarafından teşhis edilir.
Komünizm tarafından daima doğru sayılan bu durum, nasıl doğdu ? Antik Yunan filozofu Protagoras’ın bir zamanlar söylediği, “insan her şeyin, varolan şeylerin varolduklarının ve varolmayan şeylerin varolmadıklarının, ölçüsüdür”, sözü ile Bonn Anayasası’nda geçen “İnsanlık onuru çiğnenemez” maddesini kıyaslayın (ha ha!). Şimdi, tıbbi perspektiften bakıldığında insan, en son dereceye düşmüştür. Gen laboratuvarında yetiştirilen ve büyütülen bir mala, ticari bir ürüne dönüştürülen her insan hücresi, milyarlara ulaşan rakamlarla, faiz ve bileşik faiz ile kendisini amorti ediyor. Serbest Pazar ekonomisi, sanayileşmiş üretim, seri üretim de buna izin veriyor; bu artış, öngörülebilen zaman ve sıfır sorun içinde toplu işsizlik. Başka bir ‘insan’, bir kopya ve yedek parçalar için canlı bir depo olarak klonlanabiliyorsa, her bir vücut hücresi son derece değerlidir ve ziyan edilmemelidir.
Kapitalizm: Son derece modern, taş devri kapitalizmi. Doktor sınıfı sayesinde, antik taş devri kapitalizmden, ilk ve son kez iyileştirildik. Modern olan taraftan da kesin olarak iyileştirildik. Eski taş devri kapitalizmde insan çöp kadar değerli değilken, eşyalar hala değerliydi. Birbirinin yerine geçebilen insan, her an yer değiştirebilirdi. Geçmişte, trenin çalışabilmesi için lokomotiflerin kömürle beslenmesi gibi, eski taş devri kapitalizmde de tüm insanlar yakıt olarak kullanılıyor, hepsi bankacıları kurtarıyor (!) ancak bazen, sermayenin toplanabilmesi için önünde sonunda bunlar bile yanıp kül olabiliyor. Hayır, para değil, ama cesetler üzerinde gezerken paradan nasıl daha fazla para kazanılabileceğine dair bir hile, yani sermayeyi yığmak, biriktirmek, kısaca: Kapitalizm. Çoğu insan fark etmeden, hile, zaman ve alışkanlıklar devam ederken, bir sisteme dönüştü. Ama herkes hissediyor, herkes özünde hasta, ve herkes doktorlar tarafından ölümcül derecede hasta hale getirildi.
Bu tıp adamlarının, büyücülerin ve şifacı rahiplerin bin yıllardır yaptığı bir şey: Rastgele seçilen bazı şeyler tanrı ilan edilir ve insanlar bunlara kurban edilirlerdi. İnsanlar, tanrılara sunulan ve kurban edilen kurbanlardan farksızdılar. Yani, her çağın kendine özgü hileleri ve büyücüleri vardır.
Bu çoğu zaman kötü sonuçlandı. Ancak bu durum da oldukça gelişmiş ve ileriye yönelik bir adımdı, gerçekten.
Marksistlerin amacını, doktorlar mı gerçekleştiriyor? Yani artık değerli olarak görülen eşyalar değil de insanlar mı? Asla. Ötekileştirme süreci, hızlandırıldı, yoğunlaştırıldı, kendisini sağlamlaştırması için yaratıldı. Değerli olan şey artık altın ya da elmas değil, ‘bio-meta insan’ bugünün altın ve elmas madeni. Her bir vücut hücresinden, ‘yeni bir insan’ klonlanabilir. İnsanı tanımlamak için kullandığımız ne varsa, klonlamak için ve/ veya başka insanların organlarının alıcısı olanların yedek parçası olmak için en değerli ‘şey’ olmak adına somutlaşacak.
Maddenin geri dönüşümünü sağlamak, farklı bir türden üretilmiştir. Özgürlük: herkes ne isterse alabilir ve satabilir. En üst seviye modern taş devri kapitalizmde bile sebep ve sonuç: İnsan parçalarına ayrılabilir (eski hikaye).
Geçmişte para standardı altın rezervlerine bağlıydı, daha sonra ise zamanla ölçülebilen iş gücü birimi miktarına bağlandı. Bundan böyle, para standardı, acizane ve basitçe genlere bağlı olacak. Siz de kendinize milyarder diyebilirsiniz. Sahip olduğunuzu koruyun ki kimse sizi azametinizden mahrum bırakamasın. İnsan, ah insan !
Yıl 1965 (!): genç bir motosikletçi, posaya dönmüş beyniyle gece yarısı ameliyathaneye getirildi. Klinikteki tıp fakültesi öğrencileri şaşkına dönmüşlerdi: bir tane bile doktor parmağını kıpırdatmıyordu. Hiçbir şey yapılmadı. Hemen müdahale edilmezse genç adam ölecekti. Doktorlardan hiçbiri bir şey yapmadı, sonra bir anda her şey için çok geçken, ameliyathane yıkanmış elleriyle, tam teçhizat, oradan oraya koşturan, beyaz önlüklerle doldu; organ nakli.
İnsanlar, daha ölmeden fişleri çekiliyor; organlarına ayrılıyor (hayvanmışçasına içleri boşaltılıyor), ve makineymişçesine parçaları sökülüyor; sırf organları fahiş fiyatlara satılabilsin diye. Nüfus yoğunluğu mu? Birileri öldürülmek için yaşıyor, birileri yaşamaya devam edebilsin diye başkalarının yabancılaşmış, insan türlerinden soyutlanmış organları ile donatılıyor. Birinin yaşamaya devam etmesi için, bir diğerinin ölmesi lazım. Nüfus yoğunluğu, yaşamın genel toplamı değildir. Dünyada daha az insan yaşamalıdır demek de değildir. Yoksa, doktorlar düzgün çalışmayan organ yüzünden gerçekleşen her ölüme sevinirlerdi. Neden organ nakli? Bu, kişinin ait olduğu sınıfa bağlı ve doktorlar tarafından belirleniyor: bilançonun ölüm kısmında mı yoksa organ nakli için seçilenlerin olduğu tarafta mı? Bunu kara çevirmek amacıyla, doktorlar her iki tarafla da ilgileniyorlar. Neyse, nüfus yoğunluğu mu? Yalnızca doktorlar var, ve onların bakış açısından, geriye kalanlar sebzeden başka bir şey değil (manavın malları).
Sınır Tanımayan Doktorlar, ne kadar da gerçek, ne kadar da doğru! Hayır, bu hürriyet değil. Bunun için özgür değiliz. Başka kim böyle bir şey için özgürdür? Iatrocracy’i yayınlayalı 20 yıldan fazla oldu: tıp doktorları sınıf-çete-ırk olarak yapılandı, tıp cinayeti tekelinden, tıp üretimi tekeline. 1977’den beri yayınlanıyor: değer, şiddet, güç – bu kelimeleri dağarcığımızdan tamamen çıkardık ve yerine iatrarchy’i koyduk. Iatrarchy: tıbbi standart değerinin şiddeti.
1979 yılında, ‘beslenme’ üzerine yapılan uluslararası bir kongrede Hasta Cephesi’nin broşüründen: hastaların doktorlar tarafından yenilmesi = eski ve yeni yamyamlık. Bugünün savaş tiyatrosu ve muharebe alanı: insan vücudu.
– 3 –
Burjuvazinin kişisel kimliği (benim bedenim bana ait), çözülüyor. Aşık olduğunda, daha hızlı çarpan, bir yabancının kalbiyse, aşık olan kim? Ceninin hücreleri, Parkinson hastasına aşılandığında, sayesinde tekrar gülebilir: peki bu kimin gülüşüdür, hastanın mı, asla doğmamış olan ceninin mi?
Yani, kader ya da kimlik ve emsalsizlik gibi kavramlar temel olarak sorgulanıyor, ‘değerlerin aşınımı’, basın üzerine kafa yoruyor.
Kolektif kimliğimiz Hasta Cephesi, nakledilemez, kesilip parçalarına ayrılamaz, ortadan kaldırılamaz: politik kimlik (mekana göre istikrarlı), ideolojik kimlik (zamana göre istikrarlı), devrimsel kimlik (kolektif etkinliğe göre istikrarlı).
Gorile nakledilen insan kafası, insana nakledilen goril kafası, bir bütün olarak hastalığın başı oluyor. Yeni bir kimlik mi? Tıp doktorları kıçta, hastalık hakta, adalette!
– 4 –
Gelecek olasılıkları
Devletin söyleyebileceği çok ama çok az şey var, hiçbir şey yapamıyor. Geriye iatrocrat’lar ve ekonominin holdingleri kalıyor. Ahlakbilimciler ve yasa koyucular, tamamen insan ve insanlığa uygun, ‘İnsan biokütlesi’ gibi fikirler üzerine çoktan düşünüp taşınmaya başladılar. İatrocrat’ların normları, fabrikaya dönüşüyor, makinalara ve üretim süreçlerine giriyor. Böylece var olanın otoritesini elde ediyorlar.
İnsanların düşüncelerini, yaptıkları belirliyor. Normlar somutlaştırılıp, uygulama yoluyla kafalara girdiğinde, hiçbir kavram onlara karşı çıkamıyor. Pek çok kafada hastalık kavramı, fikri materyal bir güçken, hastalık gücüyken, onlarla savaşmak için ihtiyaç duyulan çok odaklı yayılmacılığın kolektifleridir.
Bu yüzden yapılacak şey, somut bir şey sağlamaktır. Sonra, öyle ya da böyle, bir şeyler artarda, kendi kendine somutlaşacaktır. Ancak başlangıçta, çok odaklı yayılmacılığın kolektifi olarak bir araya gelmek kendi kendine gerçekleşmeyecektir. Bunu başarmak için erkek/kadın kendine gelmelidir, gerçekten bir çaba serf etmelidir. Karar vermek her şeydir, seçeneğiniz yok: her kim işkenceye ya da acıya sahipse, hastalığın lehine karar verebilir ve vermelidir. Başka bir seçenek var mı? Unut gitsin! Çünkü başka bir seçenek, mevcut durumda işe yaramaz, ne kadın için ne de erkek için önemli değildir, gelişmek bir yana değişmezdir.
İatrocrat’ın geçmişi ivme kaybediyor. Köleleri ölürken kayıp yaşayan usta, bugün kazançlı. Ortaçağ köleleri, bugünün kölelerinden çok daha kötü durumdaydı. Ortaçağ köleleri çok masraflı değildi; kendi çocuklarını kendilerine benzeyen insanlar olarak yetiştirmek zorundaydılar. Şu an ise diyalektik olarak müthiş bir geri dönüş mevcut: herkes, ölü ya da diri, değerli. Gerçekte, bu nitelikli bir sıçrayış. İnsanlık kendisini oldukça değerli, tamamlayıcı parçalara ayırıyor, böbrek vs. gibi. Yani insan artık hayvan seviyesinde değil, bitki ve mineral seviyesine çekiliyor.
Henüz orta çağda, “yaşamın ortasında, ölüyüz” (media in vita in morte sumus) diye şarkılar söylüyorlardı, bugün büyüyen bu yolda bir adım daha attık: ölümün ortasında, yaşamın neden ibaret olduğunu biliyoruz (mitten im Tod sind wir im Leben). Hayır, kastedilen ‘reanimasyon’ değil, sözde yüksek teknoloji tıp (makinalar ve aletler) değil, daha ziyade: bu, doğumdan çok önce başlayan bir süreçtir (amniyosentez, ultrason, doğum öncesi teşhisler). Yalnızca Gretchen’den (Goethe, Faust I) beri değil, artık, bebekler hep ölü doğuyor. Suni olarak laboratuvarda, ya da alışılagelmiş bir şekilde rahimde, yalnızca ölü madde, ölü maddeye doğuyor. Iatrokapitalist ilişkiler, temel olarak ve etkili bir biçimde yığılı kadavralar, ölü inorganik sermaye, doldurulmuş şeylerdir. Gerçeklik, şeylerin dünyasıdır (Reality: Latince: res = şey, madde. Rebus, resimli bulmaca, şimdi bile mi?) Ve hala coşku veren neyse, dualarla defedilecek, sansürlenecek, henüz başlamadan son verilecektir. Burada hastalıktan başka bir şey yardımcı olamaz: hastalanmak için yaşa (Lebt um zu kraenken!), yaşamak için hastalan (Kraenkt um zu leben!), yalnızca hastalananlar haklıdır, kısaca: hastalık haktadır (Krankheit im Recht) [SPK/PF(H) 1983 ff., crescendo ed accelerando, forte fortissimo].
Ve SPK’da orta çağa ve haçlıların akıl sağlığına göndermeler yaptığımız için, (Prof. Heinz Haefner, MD, PhD, 1970, haha), evet mezhepçi haçlılara bile, Naziler tarafından azarlandık, solcular tarafından azarlandık, ve son yıllarda pek çok SPK kaçağı bile orada burada bizi yüzeysel olarak eleştirmeye, sınıf analizi yapmaya çalıştı, bizi dağıtmayı, parçalarımıza ayırmayı denedi. Eski bir hikaye mi?: Orta çağın başında, Tapınak Şövalyeleri ortadan kaldırıldı, sürgün edildi. Teslim olanların, başka dini toplulukların, birliklerin düzenlerine göre yaşamalarına izni verildi. Çoğu teslim olmadı. Neden? Aslında yaşam olmayan ama alışkanlıkla öyle denilen yaşamdan çok daha iyi bir şey buldular. Kafaları kesildi. Bu insanlara imrenmeye değer kılan şey (Beneidens-Würdigen) nedir, bugün olsa ne yaparlardı? O zamanlar ölümden sonra organ nakli, yabancı bir şeyin, bir yabancının içinde yaşamaya devam etmesi diye bir şey yoktu tabii ki. Bugün ise her zamankinden daha fazla: yaşam bir hücreden geliyor /ancak uzun zamandır böyle son bulmuyor/ ve artık kesinlikle ne boşuna ne de yalnızca sözde kabadayılar için (das Leben kommt auf alle Faelle aus einer Zelle / aber enden tut es laengst nicht mehr in einer solchen / und schon gar nicht mehr nur eitel und einzig bei sogenannten Strolchen).
Her kim kendisinin hasta olduğunu ve hastalıktan yana olduğunu ilan etmezse, iatrocrat politikasının sürmesine otomatik olarak yardım ederse, KZ-krematoryumundan gen teknolojisine kadar Iatro-Nazizmin işbirlikçisidir ve kendi yok edilişinde rol oynuyordur (herkes genetik olarak hastadır, kimse genetik olarak sadece iyi bile değildir), ve bu bitmeden tükenmeden yinelenir ve sonsuz bir döngü içinde değere dönüşür. İşte burada, sonsuz döngü (Nietzsche).
Sadece ilerleyin ve bunu kutlayın. Evet, siz üstün ırkın üyesi. Ancak, zaman öldürmek sadece acıyı arttırmakla kalmaz, hastalığın korunmasını da arttırır. Bunu öğrenmek için boş laflara, genetiğin düzmece yöntemlerine gerçekten ihtiyacınız var mı? Onu rahatsız ediyorsunuz; hasta olduğu için devrimsel olan ve aynı zamanda Adem ve Havva’dan beri tüm devrimci tecrübelerin kalıtsal maddesi olan hastalığı nesilden nesile korumak (Bakunin’in selamları var). İyi olan daha da yakınında olamayacakken neden çok uzaklarda aranır? (Warum in die Ferne schweifen, wo doch das Gute noch naeher gar nicht liegen koennte?)
Sessizce Foucault okumaya devam ediyorsunuz. Belki bizim bulamadığımız bir yerde, üstü kapalı bahsedilirken bulacaksınız. Ve kesinlikle olumlu düşünün, bunun meyvesini yiyen kim?
Bu gelişmede memnuniyet verici olan ne?
İnsanlar çil yavrusu gibi dört bir yana dağılmış haldeler; devlete karşı, doğal kaynaklar için, ilaçlardan gelecek mutluluk kırıntıları için, yabancılara karşı ve yabancılar için, refah devletinin parçalanmasına karşı ve işlerin, çevrenin/budalalığın (Umwelt, Dummwelt) korunması için. Tüm bunlar fos çıkıyor, ve böylece daha da şeffaflaşıyor.
Cebinde bir kuruş yokken, milyoner olma bilinci ile herkes etrafta dolanabilir. Ancak organlarını geri alamaz. Başka bir Yuppi tasarımı alması daha kolay olabilir. Son 30 yılda doktora giden, düşünmeden gitmeye devam ediyor. Zaten kayıp. İlaçlara ve uyuşturuculara alışan, tereddüt etmeden birkaç tane daha alabilir. Organlarına gelince, hala sunacağı bir şey var. Biri artık cildinden hoşnut değil mi? Sorun yok. Zira bu sırada, ölmüş bir yabancının vücut hücresinden pek çok cilt filizleniyor. Cildiniz çıkarılıyor, ve bir kulaktan diğerine kadar yepyeni bir cilt ile kaplanıyorsunuz.
Sevgili astro dost, iatrocrat sınıfı melezlemede başarılı oldu ancak Stern’de, Spigel’de ya da Time’da okuyacağınızdan çok daha farklı yeni bir tür ile. Uzun zaman önce, hatta gerçekte daha başlamamış olan kova burcu çağını, kazara kanser çağı ile melezlediler. Ezoterikler, kova çağının ne zaman başlayacağı sorusu hakkındaki kavgalarının savaş baltalarını toprağa gömebilirler. Kanser hücrelerinizi düşünün, nasıl filizlendiğine ve sızdığına bir bakın, siz asil ışık dolu spektral şekiller (ihr hehren Lichtgestalten). Klonlanmış insan nedir? Burada kova burcunun da söyleyeceği bir şey var. Her zaman emrinizdeyim, efendim. Ancak hastalık da patlayabilir. (SPK 1970/71). Kanser, gen ilacı ile mi yok edilecek? Ah tabii, kanser çağının bitince bile, 2500 yılı bulacak. Sonra sıra ikizler burcunda, Kastor ve Polluks***. Özellikle Kastor.
Kendin yap marketinde, silikon satılık. Eğer kadının istediği buysa, doktor ona dolgun göğüsler yapacak. Aktif ya da pasif fark etmez, mevcut organlar aynı kalacak. Artık iç rahatlığıyla aptal ya da apolitik kalabilirsiniz, beyin jimnastiği yapmak için çabalamanıza gerek kalmaz. Çünkü herkese ham madde gibi, doğal bir kaynakmış gibi davranılıyor. Aşırı nüfus yoğunluğu ve aşırı nüfus artışı söz konusu değil, çünkü çok fazla iatrocrat yok ve geri kalan da insan materyali sayılmıyor.
Yemek yenirken, pişirildiğindeki kadar sıcak değildir (Alman atasözü: Es wird nichts so heiss gegessen, wie es gekocht wird = hiçbir şey göründüğü kadar kötü değildir) – Evet, şüphesiz. Ancak iatrocrat’ların cennet hakkında kendi fantezileri var, tıpkı 60’larda olduğu gibi (Kongre: İnsan ve Geleceği): 1962’den, 2000’e kadar, gücü kurmak ve yetki sahibi olmak istediler, ve bu resmi olarak tanındı, bilin bakalım kim tarafından? Devlet yönetimindeki, hükümetteki, yerel polis merkezlerindeki ve okullardaki genetik gözlem merkezleri ağı ile Dünya Gen Konseyi tarafından. Birbirinin yerine geçen genler en baştan yok edilebilseydi, o zaman dünyada savaş da olmazdı (oysa 1960’tan beri pek çok savaş oldu!), ne hükümetler devrilir ne de ayaklanmalar olurdu (ha ha, şaka yapıyor olmalılar, lütfen bir bakın), hatta yasal şiddete karşı bile direniş olmazdı. Dünya nüfusu da rakamsal olarak 2000 yılından çok önce kontrol altına alınacak, sterilize edilecek ve yiyecek maddelerine ve musluk suyuna katılan gizli maddeler ile kısırlaştırılacaktı. Seçilmiş eşler, arzu edilen ancak doğru ve tıbbi olarak düzgün olan, yani Nobel tıp ödüllünün dediği gibi ‘Bizim gibi insanlar’a benzeyen çocuğa sahip olmak için ilaç alacaklardı.
Evet, ancak burada da, ütopyaları ile üstün ırk üreticilerinin hayal dünyasının ne kadar sakat, ne kadar bozuk olduğunu gösteren hastalık tam da ortada duruyor. Ama, bu ölü doğumun her şeyi, henüz ölmüş ya da yenilmiş değil (gerçekten, aynı zamanda şu anlama gelir: hali hazırda ölmüş ve gömülmüş; Almanca’da: nicht alles ist schon gestorben und gegessen von dieser Totgeburt). Dünya Hükümeti’ne göre: kişi Dünya Hükümeti’nin görevlerini, cerrahi operasyonları hatırlayabilse, böylesi bir gelecekte bile korku ile işkence görmüş olabilirdi. Bombalanan sivil sığınaklarda yüzlerce ölü kadın, erkek ve çocuk; ama sevk edilen taburlar da düşman tarafından değil de öncesindeki tedavi yüzünden sakat kaldı. Kazayla öldürme, istisnai vakalarda bir hata mı?! Şimdi, kim düşman? Tüm dünyadaki (kan) Kızıl(ı) Haç altında gerçekleştirilen insani yardım görevlerini bir düşünün; hepsi tarafsız, apolitik, tamamen insancıl, hükümet dışı.
Fırsata göre eylem halinde (gerçekçi politika, hatta yeşil gerçekçi politika!): Dünya Sağlık Örgütü, UNO, Sınır Tanımayan Doktorlar, Acil Servis Doktorları Komitesi vs. Tüm kıtalar, onlar tarafından yaşam/ölüm denge cetvelinin ölüm sütununa kaydedildiler, doktorların seçimi Auschwitz’deki ile aynıdır, burada büyük ölçektedir, Auschwitz katlanarak artan güce yükselmiştir: Nazi faşizmi, bir daha asla!? Şaka yapıyor olmalısınız! Aynı zamanda bu, tıp standardı altında, geniş bir deney alanıdır (kimsenin özlemediği yetimler, kimsenin tanımadığı mülteciler). Emperyalizm de artık eskisi gibi değil, daha ziyade iatro-emperyalizm.
Beni ilgilendirmez, çok uzakta zaten, Üçüncü Dünya, biliyorsunuz işte, vs.. diye düşünenler?! ABD’de (kendi) yerel nüfusun nükleer kirliliği ya da Londra’nın tam da ortasına kasten ve bilerek yayılan biyolojik bakteriyel kirlilik ile ilgili benzer deneyler ve davalar. Peki böbrek ya da karaciğer tükendiğinde doktor ne der? “Maalesef, organ bağışlayan insan sayısı çok az, yoksa aksi halde siz…”
Pişirdikleri kadar sıcak yiyorlar, sıcak pişirdikleri kadar soğuk pişiriyorlar, ofislerinde olduğu kadar özel olarak da, kazandıkları değerlerine, ‘onur’larına yarayacak kadar soğuk. Ne de olsa, yamyam olan medeni insanlar da var. Hiç medeni olmayan yamyam var mı? Voltaire’in daha 18. Yüzyılda bu konuyla ilgili sağlam şüpheleri vardı.
Deneysel alan açıldı, insan avı başladı. Gen, Nazilerle birlikte, kalıtımsal faktör olarak adlandırıldı. Böylece, Kalıtımsal Sağlık Kanunları koyuldu. Sonuçlar malum. 19. Yüzyılda, başarısız okul müdürü sonradan monka dönüşen Gregor Mendel tarafından keşfedilen kalıtım faktörü hakkında, çok fazla kuru gürültü vardı. Buna daha sonra kalıtımsal özellikler adı verildi. Bugün pek çok insan tarafından ırkçı olarak suçlanan ve ‘kara general’ olarak çıkışılan antropozof Rudolf Steiner, bu biyolojik düzeneğin zararını 1920’lerde öngördü ve uyarıda bulundu ve bugün bu geniş bir deney alanına dönüştü. ‘Ahriman’ selamlarını yolluyor. Peki antropozofi? O da aynı şekilde selamlıyor, aşağı yukarı şu melodide: her şeyi inceleyin, en iyisini seçin (mağaza dili, sezon satışı).
Nazi iatrocratların yaptığı ve neden olduğu, başarılmış bir olaydır. Savaşın başlangıcı, savaşın başlangıcından sonra gerçekleşmiştir. Çünkü her şey, Hitler ortaya çıkmadan çok önce, hastalık yüzünden öldürülen 275.000 hasta ile başlamıştır. Cinayet riski hesap edilebiliyordu (evet, sadece hesap edilebilir intihar riski yok; Leferenz’/Haefner’in SPK’nın iatrocratların yok edilmesi için sözlü formülü). Bugün, uluslararası iatrocrat sınıfının tarafında, yarı yolda durdurulma riskini almaktansa, başarılması gereken işin tamamıdır, yani bu başarılmış bir geçmiş dışında her şey ile ilgilidir. Durum, bir zamanlar Avrupa’daki milyonlarca insanın seçilip yok edilmesi iken, şimdi hedef gösterilen tüm dünya nüfusudur, milyarlarca insandır. Evet, kötülüğün gerçekleşmesi de zaman alır (Alman özdeyişi: Gut Ding will Weile haben = iyiliğin gerçekleşmesi zaman alır). Ancak şimdilik en azından bilgiler depolanmıştır.
Bu arada kendisine Nazi diyenler, belki de biraz aşırı istekliler. Sonuçta iatrocrat sınıfı, akıl sağlığını incelemiyor. Daha ziyade kalıtımsal mirasa bakmayı tercih ediyor. Ve bu, tereddüt halinde, ilgili iatrocratın sağlık standardına göre, asla birinde bulunması gereken gibi değildir. Bu durumda, Nazi olmak sayılmaz – Nazi, hadi acele et ve doktor ol. Ya da sizi ortadan kaldırmak için gelecek olan da odur, evet, evet, sizi de!
Dünya, şu anki konumunda, doktorların beyinlerinde bile, olağandışı bir fikir üretebilir. İstedikleri gibi davranamazlar mı? Ah, evet, tabii ki davranabilirler. Ve ne isterlerse yapıyorlar. Ama biz de yapıyoruz. Bu durumda, aktif materyalistler olmaya devam edeceğiz, bu ‘idealistler’e karşı, küçük meselelerde olduğu gibi büyük meseleler de aktif olacağız. Adem ve Havva’dan beri hasta tüm kalıtımsal özümüzle diapathic materyalistler olmaya devam ediyoruz. Bizimle birlikte, daha yakın, daha uyumlu toplumumuzda ve benzer başka yerlerde, dünya zaten neredeyse tatminkar. Geçen senenin çöpünden geri dönen yok, ancak son çöp dışarda: iatrocrat sınıfı Allah’ın her günü, gece gündüz diyette!
*** Zeus ve Leda’nın ikiz çocukları.
– 5 –
Iatrocracy’nin entrikaları ile ilgilenildiği kadarıyla, ne devlet başkanı, ne politikacı, ne de polis ve asker, müdahale etmeyecek. Sonuçta: Dünya Hükümeti, ve bu Tıbbi Devlet Hükümeti demektir, her şey ŞİFA uğruna (HEIL*). Şifalarınızın şerefine!! (Prost GeSSundheit!!).
1988 yılında şöyle yazmıştık: DÜNYA, YÖNETİLEBİLİR OLMAYI BIRAKALI ÇOK OLDU. Her kim organ nakline karşı vasiyet ederse, devlete ve koyduğu yasalara, devletin müdahale hatta araya girme gücüne güveniyordur. Ancak bu ekonominin değişimlerine tabidir. Herkesin bildiği gibi, ekonomi anarşiye neden olur ve mantıksızdır ve sonuçta hep kontrole ihtiyaç duyulur. Karşılık gelen detaylar, prensipte çaresiz olan kapitalist ekonomi ile yakın ilişki içindeki tıbbi standart tarafından belirlenir. En zayıf, en alttan, senin hastalığından da hastalanır, sevgili gen arkadaşım, kafa dengi yoldaşım (lieber Gen-Freund, lieber Gen-osse). Kohl (kabak), öyle ya da böyle kazanacak: Kohl (kabak) = sebze, üstel organ donörü, 1986’da, Çernobil’de halk salatası gurmesiydi.
İlave (Huber) :
Kişisel olarak kastedilen bu değil. Kohl -kendisinden bahsediyor- Koehler’den (mangal) türedi. Bunlar karanlık ormanlardaki yalnız insanlar. Henüz 1976 yılında, federal parlamentoda, acil bir şekilde şirketimizi arıyordu, yeraltına kayma ihtimalimizden korkmuştu. Teyitli cephe hastaları olarak, onunla ilgili endişemiz diğer iatrocratların milyonlarcasına duyduğumuz kadar az olmalıydı. Ama ‘lanet olsun ve kahretsin’ [Alman özdeyişi: verkohlt (yakılmış/aldatılmış) und zugenaeht (dikilerek kapatılmış)]. Evet, aldatmak ve dikmek, tam da iatrocratların işi. Bu düzenbazlar, geliyor, gidiyor. Bir tane bile Gayger sayacı düzgün bir şekilde çalışmıyor. Ama aldatılanlar hassas. Artık siyasetçiler tarafından aldatılmayacaklar. Ama iatrocratların standardını seçiyorlar ve bunun farkında bile değiller. Doktorun muayenehanesinde, genetik tanıma göre hasta olan kalıtımsal özlerinin bilgisayar çıktısını almaya gidecekler. Sonra ne seçtiklerini öğrenecekler. Doktorun kararı, onların kazanan piyango bileti olacak. Yoksa onun mu? Sibernetik, kötü, şeytani çember, egemenlikleri her yere yayılan hakim iatrocrat sınıfına doğru kapanıyor. Kohl (kabak) isim değil, insan değil, adres değil, işaret değil, anlamı ya da önemi yok, daha ziyade bir biyotop (yaşam alanı) belki, koz olmak şöyle dursun, iskambil kağıdı bile değil. Ve onların rengi lejyon. Böylece, mezarlık ile gen tesisi arasındaki vasıta olarak biyotopa geri dönülür. Klasik bir mezarlıktan, geleneksel bir toplumdan ziyade, sen de, sevgili gen arkadaşı, sevgili kafa dengi yoldaş, çocuklarınla ve çocuklarının çocukları ile birlikte, bir biyotop-gen tesisinde mutlu mesut ot gibi yaşamaya devam etme şansına sahip olursun.
Organ nakline karşı vasiyet mi? Bunu kim kontrol edecek? Ölüm döşeğindeki her insanın yanında dava avukatı mı bekleyecek? Hiç hastanede ölmüş bir yakınını gören ve üzerindeki örtüyü kaldıran, kadavrayı kendisi yıkayan ya da organlarının alınmadığından emin olmak için vücudunu kontrol eden birini gören var mı? Çoğu insan örtüden belli olan bir kafa görür yalnızca. Altında ne olduğu incelenmez, cesedin boşluklarında hasır mı var, testere tozu mu, yoksa tuvalet kağıdı mı? Ya da ölüm gerçekleşirken kadavraya geçici olarak el koyacak olan dava avukatı her zaman olabilir mi? Devlet, normalliğin bu alanlarında asla bulunmaz. Bu iyi mi yoksa kötü mü? Hastalar için fark etmez, bizim içinse tamamen farklı bir şey tehlikededir. Çünkü kendi gayemizdeki övünme de ne kadar sağlam olursa olsun, leş gibi kokar. Ancak gerekli olan neyse, gereklidir.
A film by Gerd Kroske // An Icarus Films Release
In 1970, Dr. Wolfgang Huber and a group of patients founded the anti-psychiatric “Socialist Patient’s Collective” in Heidelberg. Controversial therapy methods, political demands, and a massive interest in the movement from patients deeply distrustful of convention “custodial psychiatry,” led to run-ins with the University of Heidelberg and local authorities. The conflict quickly escalated and resulted in the radicalization of the SPK. Their experiment in group therapy ultimately ended in arrests, prison, and the revocation of Huber’s license to practice medicine. From a historical perspective, the SPK court cases seem to anticipate the Stammheim trials, with the exclusion of defense attorneys, the total non-compliance of the defendants, and harsh penalties for both Huber and his wife. The severity of the sentences handed down appears hardly proportional to the actual deeds of the accused. The allegation of having supported the RAF, and thus of being complicit in their terrorism, still clings to the SPK and overlies what the movement was originally about: the rights of psychiatric patients, resistance, and self-empowerment – issues that are still relevant today. SPK COMPLEX focuses on the untold story of events before the “German Autumn” and their consequences up to the present day. A story of insanity, public perception, and (un)avoidable violence.
DOKTOR SINIFI GİTMEK ZORUNDADIR,
ELE ALINMASI VE ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUNUN BİR PARÇASIDIR.
(Tek başına bir şey yapılamaz, eylemlerine son veremez mi? Standarttan çok uzak. Nüfusun üçte biri doktora gitmiyor. Bu insanların sağlıklı olduğuna, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yaşamın mutluluğu denilen şeye sahip olduklarına inanıyor musunuz?)
AMAÇ SINIFSIZ BİR TOPLUM
HASTA SINIF İLERİ !!
Bizim dışımızda kimse bu sorunu ele almıyor, kimse bir çözüm sunmuyor. SPK/PF(MFE). Daha uyumlu ve yakın toplumumuzda, mesela diyaliz ve kalp nakli riski basitçe gerçekleşmez. Aynı zamanda, gen tanısı olmadan, beyin ‘filizlenmesinde’ ya da kalpte ya da böbreklerde bir saldırı varsa, herkes kendisini ve diğerini tanır. Yine de, her şeyden önemlisi, hemen olacak. Felç riskine karşı şok gidericiler var. Daha sonra başarısız olacak ve başka bir yerde saldırıya geçecek. Hiçbir şeyi reddetmiyoruz ya da geri çevirmiyoruz ancak her zaman hedefimiz sağlam.
Mayıs ayı geldi, en son sebze, ağaç bile, ve hatta Alman olan da, eğer hepimiz doktorlar için sebze olacaksak, yaprağa rastlama yetisine sahibiz demektir. Bundan sonra herkes diyalize koşabilir, kalp ya da kafa dikim makinasına, sebzeye dönüşmek için bahçıvana koşabilir. Daha yakın, daha uyumlu toplumumuz içinde zar zor sınırlıyız. Yaşlı olanın, herkesin istediğini alıp satabilmek için özgürlük yanılsamasına ihtiyacı var: daima ayrıştırılabilir olan organizmalar, örneğin sözde insanlar, parçalara ayrılmaya tabi olurlar.
Bu özgürlüktür, yalnızca özgürlüğün yanılsaması değildir. Yani, diyalizler, organ nakilleri sınırsızdır: onun zevkine göre herkes, her çocuk onun hava balonudur (jedem Tierchen sein Plaisierchen, jedem Kind sein Luftballon).
Yaşamaya devam edebilmek için ısrar eden, başkalarının etinin yenmesine ve katledilmesine izin veren, en azından utanmalı. Böylesi soruların asla sorulmadığı, sınır vakalarının, azınlık sorunlarının yaşanmadığı bir toplumda, katı bir biçimde ve ayırt ederek üzerinde diretilmesi gereken, oldukça farklı bir şey mevcut. Biz, kendi adımıza, ne hakkında konuştuğumuzu biliyoruz, ‘sınır vaka’ olan, ‘ikinci derece değer’ verilen bizdik. Kendilerini bize adayan vaizler neredeydi? Heidelberg’te ve Stuttgart’taydılar. Üniversite rektörü ve teolog Rendtorff ve kültür bakanı ve teolog Hahn. Peki o zamanlar ne ile ilgili vaaz veriyorlardı? Otu ortadan kaldırın! Hadi tüm devlet araçlarının defterini dürelim! -bu sırada, yamyamlık ve cesetleri yağmalamak (organ bağışı), yardımsever Hristiyan sevgisinin dostu için vazgeçemediği aracı olurken, muhterem Brinkman televizyonda vaaz veriyordu. Ve kendi ifadesine göre (!) yapmayı unuttuğu tek şey buydu: masasındaki organ bağışı formunu doldurmak.
Gerçeklikle ilgili olan “daha iyi” toplum var olmaya devam ettiği halde, kendi ellerimizle yarattığımız için, geniş ya da küçük aile olmadığı, hatta hiç aile olmadığı için, doktorlardan arınmış olduğu için her halükarda iyi olan, daha yakın ve daha uyumlu topluluğumuzdan doktorları feshettik. 30 yıldan fazla bir süredir, her şartta, her koşulda, en farklı durumlarda bile, klinikte, savaş vererek ele geçirdiğimiz SPK odalarında, avukatların bürolarında ve mahkeme salonlarında, KRANKHEIT IM RECHT (HAKTA HASTALIK/ADALETTE HASTALIK), doktorlar olmadan yaşıyoruz. Terapiye karşı amansız düşmanlık ile, Avrupa Parlamentosu’nda, UNO’da, Dünya Kiliseler Meclisi’nde (Cenevre), Stuttgart’ta ve Bonn’da, sözde politik yorgunluk dönemleri ve sözde isyan zamanları boyunca da, ilerlemeye devam ediyoruz. Kibirli stratejik yaklaşımların hepsi, ortadan kayboldu, bu sırada bu yönlerden gençlere doğru ilerleyen yalnız insanlar, mesela Heidelberg’te, SPK’ya karşı olma ve mücadele etmekle ilgili olarak en azından vicdan azabı duyuyormuş numarası yapmaya zorlandılar.
Iatrocratların saldırı noktası bedendir. Bu durum bizimle var olamaz. Tersi söz konusudur. Cesedi nereye koyacağız? Bu vakada gezinmeniz yeterli olmazdı. Organlarımızın nerede güvenli olduğunu biliyoruz. Iatrocratların bedenlerini satılığa çıkartmıyoruz. Hem satmaya hem de almaya temelden karşıyız. Ancak yeni toplum bile, henüz tavizden bağımsız bir şekilde işlemiyor. Duvar çökecek (Die Mauer wird fallen).
1987’yılında 1989’un yazında bir kırılma olacağına dair herkesin önünde gelecekle ilgili bir tahminde bulunmuştuk. Uygun hazırlıklar ve önlemler alınmalıydı. 1989 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti ve onunla birlikte sözde gelişmemiş doğu bloğu kapitalizmi de çöktü.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018
Colectivo de investigación y experimentación alrededor del campo de la historieta, formado por Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky y Nicolás Zukerfeld. En un recorrido interdisciplinario que abarca las artes visuales, el cine, la música, las artes escénicas y la literatura, el grupo realizó exposiciones y performances en el Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta y Oficina 26 (Rosario). Recientemente, Un Faulduo dictó un taller y expuso su trabajo en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción” (MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017, y MACBA – Museo de Arte Contemporáneo, Barcelona, España, 2018). El colectivo también edita una revista en papel que lleva 11 números y mantiene, desde su aparición en 2005, un sistema de rotación de directores: cada número es dirigido por un miembro diferente del equipo, lo que obliga a cambios de formato, contenido y técnica. Desde 2014, Un Faulduo se propone pensar la relación entre el lenguaje de la historieta y la forma del ensayo, y de allí surge el libro “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), libremente inspirado en el célebre escrito de Oscar Masotta “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015). Publicado por Tren En Movimiento Ediciones. 160 páginas. 23x16cms
Argentine art collective exploring and experimenting around comics. At present, the group is formed by Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky and Nicolás Zukerfeld. Along an interdisciplinary path that includes visual arts, film, music, performing arts and literature, the group carried out exhibitions and performances at Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta and Oficina 26 (Rosario). Recently, Un Faulduo ran a workshop and showed its production as part of “Oscar Masotta : Theory as action” exhibition at MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM (México) and MACBA – Museo de Arte Contemporáneo (Barcelona, Spain). Un Faulduo is also the name of a magazine published by the group, which has released eleven numbers since 2005. Each issue is led by a different member of the staff, forcing changes in format, content and technique. Since 2014, Un Faulduo intends to think the relationship between comics language and the essay form, and from there arises the book “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), freely inspired by Oscar Masotta’s famous writing “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
UN FAULDUO N°11 (2018)
UN FAULDUO N°11: Dirigido por Nicolás Moguilevsky y editado por Tren En Movimiento Ediciones. 48 páginas. 30x40cms. Se presenta en un sobre cerrado que funciona como tapa serigrafiada, numerada e intervenida. Habrá que romper este sobre para develar los misterios que encierra: la multiplicidad de lecturas, las posibilidades del formato, el hacer colectivo y la reproducción de obra. Contiene el suplemento “La comedia y la cocaína”.
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta : Performance realizada en el marco de “Revuelta en el cómic”, como parte del “Día y Noche de los Museos”.MACBA – Museu d’Art Contemporani de Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller intensivo de historieta experimental (o el historietista como detective) : Centro de producción artística Hangar.org, Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller de historieta experimental.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco del encuentro “Volviendo a Masotta”. Auditorio Jorge Luis Borges, Biblioteca Nacional, Buenos Aires, Argentina, 2017
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción“, curada por Ana Longoni. MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017.
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
México, 2017
Páginas originales y publicaciones expuestas en la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción”, curada por Ana Longoni (MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM) y presentación del libro La historieta en el (fauldo) mundo moderno (Museo Universitario del Chopo), México, 2017
México, 2017 México, 2017Ruido y Contexto Editora: Pequeña editorial de fanzines y taller de serigrafía centrado en la ilustración y el archivo gráfico.
Cleon Peterson ‘In Nature is Dominance’ 2014. 12 parça tahta panel üzerine akrilik, 28 x 38 inç
Cleon’un resimlerinde biçem ve içerik arasındaki bilinçli gerilime ilişkin asıl zekice bulduğum nokta modern toplumda yer alan iktidar ve bozulma, güzellik ve çirkinlik, kaos ve medeniyet çelişkilerini fesatça ama oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmasıdır.
Önsöz:Shepard Fairey (Draw Down, 2015)
1997’de onunla atölyemde tanışmadan önce birkaç kaykaycı vesilesiyle Cleon’un sanatından haberim vardı. O gün, bana tasarımı ve resimlemesi kendine ait bir sürü kaykay gösterdi, aynı zamanda satmaya da çalıştı. Board’ların stilleri birbirinden farklıydı fakat tutarlı bir şekilde sanatsal, zeki ve provakatiftiler. Kaykayların hiçbirini şu iki nedenden dolayı almadım: Öncelikle param yoktu, ayrıca Cleon‘un bu board’ları sanatının bir parçası olarak saklamasının daha doğru olduğunu düşündüm. Bildiğim diğer şey de Cleon’un üretken ve yetenekli olduğu, bilmediğim şey ise hızlı para peşinde bir eroin bağımlısı olduğuydu. Durumla ilgili hiçbir fikrim olmamasından dolayı Cleon’un elindeki son örnekleri ve ciddi yetenek ve emek işi olan bu eserlerden kurtulmaya çalışmasından kıllanmıştım.
Cleonstüdyoma tekrar geldiğinde benden iş istedi ve hapse düşüp rehabilitasyona başladığından bahsetti. Kafelerde işe alınmıyordu ve şartlı tahliye koşullarını karşılama konusunda umutsuzdu. Tam zamanlı bir iş veremezdim ona ama bir masa ve iş geldiğinde projelere yardım edebilme fırsatı verdim. Cleon’un dürtülerinin ve cesaretinin farkına varmak zor değildi. Sokak sanatı yapmakta, serigrafi baskıya yardım etmekte, bilgisayar öğrenmekte, fanzin yapmakta ya da yaratıcı herhangi bir işe destek olmakta gönüllüydü. Cleon’un aynı benim gibi, sanatı hem iyileştirici bir kaçış hem de muhalefet aracı ve meşgalesi olarak gördüğünü farkettim.
Başından beri Cleon’un başarılı bir sanatçı olmak için herşeyi göze alabileceğini biliyordum; stilinin ve hayalgücünün gittikçe daha ayırdedilir olduğunu görmekten de müthiş keyif alıyordum.
Cleon’un resimleri, yaşamındaki memnun edici bir estetik arayışı ve yine yaşamında pek de memnun etmeyen estetikler arasından ortaya çıkıyordu. Çalışmalarındaki sahnelerin distopik içeriğine rağmen kompozisyonlardaki çizgisel üslup ve dokular çalışmalarını görsel açıdan baştan çıkarıcı, entelektüel olarak da tehdit edici kılıyordu. Cleon’un resimlerinde biçem ve içerik arasındaki bilinçli gerilime ilişkin asıl zekice bulduğum nokta modern toplumda yer alan iktidar ve bozulma, güzellik ve çirkinlik, kaos ve medeniyet çelişkilerini fesatça ama oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmasıdır. Skate punk, madde bağımlılığı ve yeraltı sanatıCleon’un yaratıcılığına ve yabani estetik anlayışına katkıda bulunmuştur. Gerçek ve güçlü bir sanat insanlara meydan okur,Cleon’un resimleri, izleyicinin estetik idealizm ve kavramsal gerçeklik arasındaki kışkırtıcı gerilimi uzlaştırması için onlara meydan okur.
Cleon Peterson ‘Only After Dark’ 2014. Acrylic on wood panel, 16×16 in.
– ENGLISH –
What I find brilliant about the conscious discord between style and content in Cleon’s paintings, is that it reveals a more sinister, but real, dichotomy between power and degradation, beauty and ugliness, chaos and civilization that exists in our society.
Foreword:Shepard Fairey (draw down, 2015)
BeforeCleon showed up at my design studio one day in 1997, I had heard about his art from several fellow skateboarders. He dropped by to show me and then, later, to try to sell me several dozen of the skateboards he had designed and illustrated. The boards varied in style, but were consistently artful, smart, and provocative. I didn’t purchase any of the boards for two simple reasons: I didn’t have any money, and I thought Cleonshould keep the boards as part of his art archive. What I knew was that Cleon was prolific and gifted, but what I did not know was that he was a heroin addict looking to make some quick money. Even in my ignorance, I was bothered that Cleon seemed so willing to part with boards that were his last copy and evidence of considerable work and talent.
The next time Cleon came to my studio, it was to ask for a job and explain that he’d just been to jail and rehab. Coffee shops wouldn’t hire him, and he was desperate to meet the conditions of his parole. I couldn’t offer him a full-time job, but I gave him a desk and an opportunity to help on projects when the work was there. I quickly experienced Cleon’s drive and fearlessness. Cleon was eager to do street art, help with screenprinting, learn the computer, make ’zines, or collaborate on basically anything creative. I recognized in Cleon the same tendency I have to use art both as a therapeutic escape, and as means of antagonistic expression and engagement.
I always knew Cleon had what it takes to be a successful artist, and it has been incredibly pleasing to see his style and imagery become so distinctive.
Cleon’s paintings have emerged from his life exploring pleasing aesthetics and from his life amidst aesthetics that are not so pleasing. The scenes in his work are graphically dystopian, but a grace of form, line, and pattern makes them as seductive visually as they are menacing intellectually. What I find brilliant about the conscious discord between style and content in Cleon’s paintings, is that it reveals a more sinister, but real, dichotomy between power and degradation, beauty and ugliness, chaos and civilization that exists in our society. Skateboarding, drug addiction, punk music, and underground art have all contributed to Cleon’s understanding of creativity, beauty, and savagery. Strong art challenges people, and Cleon’s paintings challenge the viewer to reconcile the provocative tension between aesthetic idealism and conceptual realism.
Cleon Peterson ‘Burning City’ 2013. Tahta panel üzerine akrilik ve sprey, 13×13 inç
1949 tarihli The Accursed Share’da Georges Bataille ‘genel ekonomi’ adını verdiği tezinde, toplumun ekonomik ve sosyal işleyişinin maddi zenginlik birikimine ancak karşı-sezgisel olarak aynı zenginliğin tüketilmesine bağlı olduğunu öne sürer. Antropolojik kavramlar arasından klasik olarak cemaat, yeniden doğma ya da ihlal olarak görülen potlaç ve kurban etme’yi seçerek Bataille,pre-modern hediye alışveriş kültürünü modern kapitalist toplumun ekonomik farzlara bir meydan okuması olarak görür. Perspektifi tersine çevirme Bataille’in ekonomi bilimi ve etik biliminin çekirdek meselelerine inmesini ve aynı zamanda açık bir şekilde nasıl kurban etme pratiğine yabancılaştırıldığını ve sonuçta modern kültürün onsuz nasıl iğdiş edildiğine ışık tutmasını sağlar. Tek başına birey değil, geniş anlamda toplum, mantıksal bir tuzağa – makinenin daha büyük işleyiş ve hareketleriyle ilgili çok az bilgisi olan lastik gibi- düşmüştür.
Pre-modern kültürlerdeki kurban etme pratiğinin tam tersine aşırı düzenli çağdaş sosyal yaşamlarımızda ‘kurban etme’nin anlamı dengelilik ve hatta çekinme fikirlerine yaklaşmıştır. Ahlaki uzlaşım ve izinlerin güvenliği içinde somutlaşmış ya da hizmete ya da başka bir deyişle sosyal iyiliğe tecil edilmiş ve yüceltilmiş mutluluk deneyimlerimiz şimdilik hoşgörülmekte ve hatta dolaysız ruhaniliğimiz ya da biyolojik dengemizi tehdit etmediği sürece bizden beklenmektedir. Sigmund Freud toplumun, yıkıcı gördüğü güdüleri kontrol etme ihtiyacından bahsederken aynı güdülerin baskılanmasının da memnuniyetsizlikleri doğurduğu konusunda açıkça uyarıda bulunur. Kültür endüstrisinin potansiyel kimliklerimizi emsalsiz faydalılık gözeterek planladığı ve farklılığın kaybının keskinleştiği bu evrede etkinin üretim ve tüketim seyri içinde öznelliğin tükenişi yaygınlaşmıştır. Sonuç olarak şimdi bizden istenen gerçek kurban etme, deneyimin kendisinin doğrudan metalaştırılmasıdır. Olsa olsa bu araçsallaştırılma, öznelerin iletişimde bulunmadığı aksine sistemlerin özneler üzerinden iletişim içinde olduğu anlamına gelir. Aynı şekilde hoşgörülü toplum, Bataille’in bir cesedi hesaplanabilir alana geri sürükleme sürecindeki hesapsız bir taşkınlık olarak gördüğü şeyi evcilleştirmeye ve sömürmeye çalışır.
Bu dinamikler Cleon’un çalışmalarının özünü oluşturan; izleyicinin, eserin ve sergilendiği -bir galeride ya da bir sokak duvarında olabilir- ortamın arasında yakınlaşan yapım halindeki anlam düşüncesinde devinir. En azından ben böyle görüyorum. Bizi temsili tahribata yönlendirip ve kendilerine bulaştıran resimler sahte ahlaka götürür ve böylece kendimize yeniden yön vermek zorunda bırakır. Bu, doyurmak, baskılamak ve kontrol etmek için kullanılan gizli kültürel mekanizmalar, kültürel bir fakirleştirilme imtiyazına eşlik eden kentsel dönüşüm ve toplanma mitleri, etnik tüketicilerin oluşturduğu bir cemaatte öz-kutlamaya katılım satan, her birimizin kendi rolümüze sarıldığımızın kesinkes farkında olmamızı sağlayan mitler, kalıcı olarak ulaşılamayacak kalan anlam rahatlığının içine atar. Bu sahteliğin derecesini anlamak için yalnızca biraz daha derine, şu ana kadar gerçekleşmiş en uzlaşmacı ve sömürücü kültürel imparatorlukların varsayılan iyi huylu faydalarını ufak ufak biçtiğimiz bu sahteliğe bakmamız gerekir.
Leigh Ledare (Draw Down, 2015)
Cleon Peterson ‘the Weak and the Powerful’ 2014
In The Accursed Share, his 1949 treatise on what he called “general economy,” George Bataille proposed that society’s economic and social functioning hinges not upon the accumulation of material wealth but, counterintuitively, upon that same wealth’s expenditure. Culling from anthropological conceptions of potlatch and sacrifice—classically considered as communion, regeneration, or transgression—Bataille held up premodern gift-giving cultures as a lens through which to challenge the economic assumptions of modern capitalist society. This perspectival reversal enabled Bataille to cut to the core issues of economics and ethics alike, aiming light onto how definitively alienated from the practice of sacrifice and consequently neutered without it modern culture had become. Not the individual alone but rather society at large had slipped into a logical trap—that of the tire changer who has little insight into the larger operations and movements of the machine.
In sharp contrast to the practice of sacrifice in premodern cultures, the meaning of “sacrifice” within our own highly regulated contemporary social lives has come to approximate notions of moderation and even abstinence. Our experience of jouissance—tempered through the safety of moral consensus and permission, or deferred and sublimated toward the service of so- called social good—is tolerated now, and even solicited, on the basis alone that it refrains from threatening our immediate psychic or biological stability. While Sigmund Freud maintained the necessity for society to control what he saw as the destructive drives within the individual, he expressly warned that the repression of those very drives produce the discontent. At a stage when the culture industry scripts our potential identities with unprecedented efficacy, and the disappearance of difference has become all the more acute, attempts to assuage this state of depleted subjectivity through the production and consumption of affect have become pervasive. As a result, the actual sacrifice that might now be asked of us is the direct commodification of experience itself. At its most instrumentalized, this implies that subjects don’t communicate, but rather, that systems communicate through subjects. Likewise, permissive society has attempted to tame and exploit what Bataille had seen as an unaccountable excess, in the process dragging its dead body back into the field of accounting.
These dynamics persist at the core of what Cleon’s works propose, meaning being constructed at that convergence among the viewer, the work, and the site in which it is staged, be it within the gallery or in the form of a mural on a public wall. At least this is how I see it. The representational devastation toward which his images direct us—and within which they implicate us—cuts through the decorum of false morality and, in doing so, forces us to reorient ourselves. This throws into relief the subtle cultural mechanisms used to satiate, to repress and control, myths of gentrification and accumulation that accompany a culturally impoverished privilege, myths that sell us participation in a self-congratulatory community of ethical consumers, making each of us acutely aware of upholding our part, the meaning of which remains perennially out of reach. We have only to look a little deeper to realize the degree to which this is false—how in small ways we reap the supposedly benign benefits of one of the most compromising and exploiting cultural empires ever materialized.
Introduction by Leigh Ledare(Draw Down, 2015)
Cleon Peterson, foto by arrestedmotion.com
Cleon Peterson ile söyleşi
Evan Pricco, Juxtapoz Magazine 2014
Tercüme: Gamze Tever
Evan Pricco: İşlerinin son zamanlarda daha minimal olmaya başladığını düşündüğümü söylesem, ne söylerdin?
Bunun iyi bir şey olduğunu söylerdim. Az çoktur. Bence resimden gereksiz şeyleri çıkartmak iyidir. Zorlama olan her zaman ilave olur. Net eylemlerde çoğu zaman daha yoğun bir dram ve güç vardır.
Resimlerinde konu ile ilişkisi olmayan detayları eleme sürecinin öz güvenle ilişkisi olabilir mi?
Sanırım, resim yaparken nevrozlarımı serbest bırakmam önemli. Resimlerimde ihtiyaç duyduğum şey olabildiğince ‘doğrudan’ olabilmeleridir. Söylemek istediğim: “Gerekli olan şey nedir?” sorusunu tekrar tekrar kendime sormaktır.
Bu karakterlerin ilk aklına geldiği ve ilk kez kağıda döktüğün zamanı hatırlıyor musun?
Bu tür çatışma sahnelerini ilkokul zamanlarımdan beri çiziyordum ama ciddi anlamda Cranbreak Academy of Art’ta okumaya başladığım dönem çizmeye başladım. Elit Earls’den 2D design programı öğrenmiştim. Ormanda kavga eden figürlerin olduğu bir kompozisyon yapmıştım, dokuz panelden oluşuyordu ve birbirlerine bağlıydılar. Daha sonra okuldan mezun olunca resimlerimle birlikte LA’ya geri döndüm. 2007’de New Image Arts’dan Marsea Goldberg ile bir kitabın tasarımı üzerinde çalışıyorduk, bir gün evime geldiğinde resimlerimi gördü ve “Ben bunlan satabilirim!” dedi. Karma bir sergiye katılmak ister misin diye sordu, ben de olur dedim. Fakat resimlerin mekanda daha uygun sergilenebilmesi için daha büyük boyutlarda olmaları gerekiyordu ve ben de dokuz panel daha ekledim. Sergi güzel geçti, resmi Jefferey Deitch almıştı, o da Deitch Projects’te sergiledi. Daha sonra Miami’de Art Basel’de sergilendi. Şu an Portland Museum of Art’ın koleksiyonunda. Bana sorarsan ilk resim için fazlasıyla şanslıydım.
Cleon Peterson ‘End of Days’ 2014. Dokuz parça tahta panel üzerine akrilik 90×90 inç
Sanatçı olmaya nasıl karar verdin? Eğer biri tesadüfen resimlerini görmemiş olsaydı gene de sanatçılığın peşine düşer miydin?
Aslında resimlerimi galerilerde gösterme niyetinde değildim. Hatta komiktir ki, Gerhardt Knodel, Detroit’te neredeyse resmin orijinalini alacaktı. Eğer almış olsaydı, eminim ki bir daha resim yapmaya devam etmezdim. Gerçek hayatta kendimi biraz Being There filmindeki Chauncey Gardner gibi hissediyorum.
Son dönem işlerine baktığımızda -daha sade ve ürkütücü olanlara- sanatına katkı sağlayacak neler öğrendin?
Sadece 2008 yılında yaptığım işleri geliştiriyordum ve kafamın içinde düşünceler yüzüyordu. Zaman geçtikçe figürlerimin birbirleriyle doğrudan daha yalın bir şekilde nasıl iletişim kuracaklarına dair fikirler ortaya çıkıyordu. Ayrıca bir şeyler çizdikçe hem çizim yeteneğim hem de çizdiğim figürlerin fiziksel özelliklerindeki güç ve kötülükleri ifade etme gücüm gelişiyordu.
Tam zamanlı tasarımcı olmanın dışında, bu resimler hayatının önemli bir bölümünü kapladığından beri günlerin nasıl geçiyor? Yaratıcılık bakımından hangisi daha verimli; ressam olan Cleon mu tasarımcı olan mı?
Artık tasarım yaptığım günleri kısaltıyorum ve resim yapmaya daha fazla vakit harcıyorum. Günlerim yoğun geçiyor, resim yapmaya başlamak için her sabah saat dörtte kalkıyorum. Verimli olanın bu olduğunu keşfettim çünkü sabahın o saatinde kimse ayakta olmuyor, dolayısıyla dikkat dağıtıcı şeyler de olmuyor ve hala karanlık oluyor. Tasarım yaptığım günlerde, 09.30’da şehir merkezine iniyorum ve 18.00’a kadar çalışıyorum. İşten sonra çocuklarla takılıp, daha sonra saat dokuz sularında yatıyorum. Haftanın her günü çalışıyorum. Yaratıcılık açısından nasıl cevaplayabilirim bilmiyorum, sanırım çok uzun zamandır resim-tasarım işleri yaptığım için, içimde her zaman orada bulunan bir enerji var ve bu enerjiyi hayatımın her yönüne uyguluyorum. “Şimdi ne yapacağım, ne yapmam gerekiyor” diye fazlasıyla kaygılı dönemlerim oldu fakat asla yaratıcılığımın tükendiği veya tıkandığı zamanlar olmamıştır. Bu sürecin işlerimi geliştirmesine izin veriyorum.
Cleon Peterson
Geçtiğimiz günlerde Dan Witz ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Dan, sokak sanatı yapıyor ve onu resimlerinden tanıyan insanlar, sokakta yaptıklarından haberdar bile değiller, sokak işlerini bilenler de resimlerini bilmiyor. O da bunun yaratıcılık akışına faydalı olduğunu dile getiriyor. Yaratıcılık açısından sıkıştığında anlık zevk veren street art ile tatmin olup, yeni enerji ile resimlerinin başına geçebiliyormuş. Tasarım işleri için senin de benzer durumlar yaşadığın oluyor mu?
Tasarımdan zevk alıyorum çünkü etkileyici. Her zaman daha önce karşılaşmadığım, fakat çözmem gereken problemler oluyor. Bu durum, kritik yaparak düşünmeme ve izleyici ile iletişim halinde olup, sembolleri nasıl okuduklarını görmeme yardımcı oluyor. Sadece acele teslim tarihleri beni zorluyor. Hayatımın her alanında yaratıcı olmayı seviyorum ve resim yapmak, yaşadığım dünyadan arada bir çıkıp nefes almama yardımcı oluyor. Henüz üniversite öğrencisiyken bile durmadan kendimi işlerime veriyorduum, kendime ve soyutlanmaya meyilli olduğum için de kendimi az biraz çıldırmış hissediyordum.
Cleon Peterson, Pilevneli Gallery | Showcase Special 2019
Şu sıralar okuduğun bir şeyler veya takip ettiğin bir yazar var mı?
Bu aralar Chuck Klosterman’ın ‘I Wear the Black Hat: Grappling with Villains’ı okuyorum. Kitap gerçekten harika. Jery Kosinki’nin ‘Being There’i kesinlikle bir şaheser. Ayrıca Kurt Vonnegut‘u da severim.
Karının sanat menajerliğini yaptığını duydum, bu doğru mu?
Evet, Kelly bu konuda harikadır ama kendini ‘sanat menejeri’ olarak adlandırıyor mu bilmiyorum. Kelly ailemizin bir tanesidir, her şeyin düzenli ve yolunda gitmesinde çok büyük rolü vardır. Ayrıca, iş için seyahatlerimde birlikte duvar boyuyoruz, bu da beraber daha çok zaman geçirmemizi ve eğlenmemizi sağlıyor.
Sanatın hakkında çocukların ne düşünüyor?
Bence seviyorlar ama bundan tam de emin değilim. Belki de çevrelerinde çok fazla dolandıkları için onlara normal geliyordur. Beş yaşındaki kızım mesela, resimlerimdeki insanların çıplak olmalarını oldukça komik buluyor.
Cleon Peterson ‘Glory’ 2014. On beş parça tahta panel üzerine akrilik, 90×150 inç
Yvan Guillo, kendisi hakkında iki yıl evvel çıkan son makalemizden bu yana çalışmalarının geçirdiği evrim hakkında “hâlâ nereye doğru gittiğimi bilmiyorum,” diye itiraf ediyor. Namıdiğer Samplerman olarak tanınan çizgi romancı “bir şey amaçlamadan, tek hamlede ve tek sayfa. Yapıtlarımda mütemadiyen keyif almak için doğaçlama ve şaşırtmaya güveniyorum,” diye açıklama yapıyor. Bugünlerde daha uzun çalışma süreci gerektiren büyük fikirler üzerine kafa yorsa da bu durum onu, bakmadan duramadığımız etkileyici miktarda hipnotik seriler üretmekten de alıkoymuyor.
“Bu vecizeyi her zaman aklımda tutuyorum,” diyen Yvan, bu hoş vecizeyi Man Ray’dan aktarıyor: “Sanatta ilerleme yoktur”. Sanatçı bu nedenle çalışmalarını geleneksel standartlara göre ‘ilerleme’ düzeyinde değerlendirmiyor. Ama yüksek kalite baskılar için giderek daha düzgün kesilmiş, kalitesi daha net kolajlar üretmeye de gayret ediyor. Buna karşın Yvan son zamanlarda görme yetisinde bir bozulma olduğunu da itiraf ediyor; monitöre bakarak geçen saatler, illüstratörü gözlük kullanacak hale getirmiş. Yvan’a göre onun yaratıcı süreci sezgilere ve tekrarlara dayanıyor. Süprizli olmaları koşuluyla sipariş projelere saygı duyuyor. Fakat birçok sanatçı gibi o da ‘kendi serüveninin zaman ve mekânın ötesinde sınırsız bir yolculuğa benzediğini, imge remiksleriyle çalışmalarında gerçek anlamda bir sarhoşluk yaşattığını” düşünüyor.
Samplerman
Yvan geçenlerde -birkaç isim vermek gerekirse- Anna Haifisch, Tara Booth, Anders Nilsen ve Simon Roussin gibi sanatçılarla bir haftalık bir workshop‘a katıldı. Tüm katılımcıların alternatif çizgi roman sahnesinden olduğu sanatçılara kolektif ve deneysel anlatılar yaratmaları için fırsat sunan kamp, ChiFouMi’nin ev sahipliğinde sürekli gerçekleştirilen bir etkinlik. “Kişisel projelerimizi bir kenara bırakıp koca bir masa etrafında alet edevatlarıımızla toplandık ve eğlencesine kolektif bir çizgi roman yaptık” diye belirtiyor Yvan. Aynı kafadan insanların toplaştığı, herkesin çizgi roman dilini konuştuğu kamp için illüstratörler açısından “gerçekten tazeleyici ve heyecan verici bir deneyimdi” diye de ekliyor. Favori işlerine bakabileceğimiz Instagram sayfasından da görüldüğü üzre sanatçının sergilediği üretkenlik gerçekten şaşırtıcı.
Savaşın yıkımına maruz kalmış her hangi bir ülkede yıkıntıların arasında yara bere içinde topallayarak yürümeye çalışan bir çocuk figürü, sistemin düzenli ve hedonist yaşantı biçimlerinden soyutlanarak vicdanımızla baş başa kalabileceğimiz bir görüntüyü temsil eder. Ancak bu güçlü şok, hedonistik değerlerin sıçramasıyla hafızanın derinliklerine itiliverir. Hayat, kaldığı yerden devam etmelidir. Hatta savaş sırasında yapılan gece bombardımanlarının bilgisayar oyunu edasıyla TV. ekranlarından yayınlanması ise zihnin var olan gerçekliği görünmez olarak algılamasında önemli bir adımdır. Teknoloji ilerledikçe ortalama bir insanı, meşgul etme kapasitesi de o derece artmaktadır. Meşgul insan, bir noktaya odaklı ya da duyarsızlaşmanın doruğuna varmış, elinde teknolojik cihazlarla toplu taşımaya binen, yalnızca ineceği durağa yakın gözünü cihazdan ayırabilen, kulaklığın sesinden, kapı sinyalini zar zor duyabilen bir prototiptir.
İşte, size milenyumun şekillendirdiği yeni nesiller… Alkış !!!
Alkışlar bitti ise bir de bu sistemin dışında olanlar, görünmez kabul edilenler, öyle davranılanlarında var olduğu kesimler elbette mevcuttur. İster kendi özgür iradeleriyle, isterse sistemin ayrımcılığa tabi tuttuğu, dışladığı, varlıklarına tahammül bile edemediği, kontrol altında tutulamayan görünmezler. Her hangi bir ülkenin herhangi bir caddesinde bulunan bir kafede bir şeyler içerken, bilinçsizce, yanlışlıkla kurulan bir göz temasının bile vicdan mekanizmalarını çalıştıracağı noktada, oradan hiddetle uzaklaştırılan görünmez insanlar – sokakta yaşayanlar, evsizler, mülteciler, engelliler, translar, seks işçileri, sadist ve mazoşist çiftler- toplumun işlediği sistem-aynasının arka yüzüdürler. Onlar sizi yansıtmaz ancak sizin yansımanız için olmalıdırlar ki kayıt dışı ekonominin alan ihtiyacı karşılanmış olsun. Toplum gözünde görünmez olsunlar ancak sistem her daim onların varlığının idamesine kayıt dışı destek versin.
Miron Zownir ‘Kiev’ (2012)
Miron Zownir ‘Patients in TB-Clinic’ Poltava (2012)
Sistemin devamlılığında vaat edilen gelişmenin sözde önünde duran görünmezlere eşlik eden, göçebe bir yaşamı tercih eden sanatçı Miron Zownir, yalnızca dışarıdan bir göz olarak ahkâm kesme ile değil aynı zamanda onlarla aynı havayı teneffüs ederek, birlikte yaşayarak, orada olan, görünmez olan her bir detayı fotoğraflarıyla gün yüzüne çıkartmaktadır. Zownir, kadraja aldığı her bir görüntü ile sistem-aynasının arka yüzüne ışık tutmaktadır. 2012 yılında Poltava’da ki ölü kadın, yine aynı yıl Kiev’de caddenin ortasında sürünerek ilerlemeye çalışan adamın etrafında hayatın akışına devam eden insan figürleri, Poltava’da bir klinikte tedavi olmayı bekleyen hastalar, toplumsal duyarsızlaşmanın boyutlarını olduğu gibi ifşa etmektedir. Milenyumun şekillendirdiği nesillerin aksine Czernowitz’te HIV virüsü taşıyan çocuklar, Uschhorod sokaklarında oynayan çocuklar, sanatçının görünür kıldığı fotoğraflar olarak yer almaktadır.
Miron Zownir ‘HIV Positive Kids in Orphanage’ Czernowitz (2012)
Sistem tarafından kontrol altında tutulma ve görünmez olma zorunluluğuna maruz kalan, translar, eşcinseller, sadist ve mazoşist çiftler, mülteciler, engelliler vb. her bir kesim, Zownir’in fotoğraflarında yeniden ve yeniden görünür olmaktadırlar. Sanatçı onların elinden alınmış olan kimliklerini, fotoğraflarıyla yeniden iade etmektedir ve onun deyimiyle “Gerçek sanat her zaman yer altındadır”.
Özgen Yıldırım (Sosyolog, sanat yazarı)
MIRON ZOWNIR ile söyleşi
Ocak 2014
Miron Zownir, radikal fotoğrafçı, film yapımcısı, yazar ve bodyguard. Karlsruhe doğumlu, 1976 yılında Berlin’e taşınıyor, orada da yerleşik hayata geçemiyor. Göçebe hayatı onu Yeni Dünya’ya; New York’a , Los Angeles’a, Pittsburg’a kadar sürüklüyor. 1997’de, insan hayatının görmezden gelinen, rahatsızlık verici gerçeklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği ‘Radical Eye- The Photography of Miron Zownir’ adlı kitabı yayımlanıyor. Zownir, ‘Kein Schlichter Abgang’ adında bir cinayet romanı da kaleme alıyor. Şu günlerde yeni romanı üzerinde çalışan Zownir, yazın ve fotoğraf çalışmalarının yanısıra, birçok ödüle layık görülen 1993 tarihli ‘Skinheadlane’ gibi kısa metrajlı yeraltı filmleriyle de tanınıyor. Werner Herzog’un favori aktörlerinden Bruno S.’in trajik hayatına değinen ‘Bruno S – Estrangement in Death’ belgeselini çekeli tam on sene oldu.
Miron Zownir ‘Mariupol’ (2013)
Yetmişlerde birçok Türk ailesi Kreuzberg’e işçi olarak gitti. 1980’ler ve 90’larda Türkler ve Almanlar arasında ciddi sokak çatışmaları yaşanıyordu. Sen o günleri düşündüğünde neler hatırlıyorsun? Bir sanatçı gözüyle böylesi trajik olaylara tanıklık etmeyi nasıl değerlendirirsin?
70’lerde Kreuzberg’de yaşadığım dönemde asker kaçağıydım ve geçici olarak düşük ücretli işlerde çalışıyordum. Bu süreç boyunca birçok göçmen işçiyle iletişim halinde oldum ve hiçbiriyle kişisel bir problemim olmadı. Berlin’de o dönem herkes politik anlamda açık görüşlü ve solcuydu. Irkçılık, Berlin’de yaşayanların çoğu tarafından hoş görülmezdi. Tabii ki, farklı kültürlerin kaynaştığı ve çatıştığı, özellikle de yoksul kesimlerde yaşanan ‘gizli ırkçılık’tan söz etmiyorum. Ama şunu söylemeliyim ki, herhangi bir etnik önyargısı olmayan ve açık fikirli biri olan ben bile, o zaman Türk arkadaş edinmemiştim. Tanıştığım Türk göçmenler pek Almanca bilmiyordu ve “merhaba”, “hoşça kal” dışında iletişim kurmaya hevesli değillerdi. Ancak herhangi bir düşmanlık ya da nefret hissi de yoktu. Türkler ve Almanlar iş dışında herhangi bir bağ kurmuyorlardı. Bence iki taraf arasındaki bu mesafe, özgür yetişen bireylerin politik bilinci sayesinde kapandı; özellikle de Kreuzberg’de. Ama dediğim gibi, bu birden ortaya çıkan bir şeyden çok, son on yılda gelişen yeni bir anlayışın getirisi. 80 ve 90’lı yıllar ırkçılığın her iki taraf için de şiddetlendiği zamanlardı. 90’larda birçok genç Türk, duvar yıkıldıktan sonra aptal Nazilerin provokasyonlarıyla şiddet yanlısı olmuştu. Bu durumu bizzat ben de, Alman olmam ve saçlarımın kazınmış olması nedeniyle saldırıya maruz kalarak deneyimledim. Buna rağmen olaylar hiçbir zaman Türklerin ve Almanların bir birinden nefret etmesine yol açacak kadar ileri gitmedi. En fazla birarada olmaktan rahatsızdılar, diyebiliriz. Tabii, benim hafızamdakiler ziyadesiyle subjektif. Ben hiçbir zaman birine önyargılı yaklaşmadım, ama haksızlığa uğrayan taraf Türklerdi ve o gerizekâlı Nazilere kıyasla kızgın olmak için daha haklı sebepleri vardı. 70’lerde taraflar daha kayıtsızken, 80’lerde içten içe kaynamaya ve fanatikleşmeye başladılar. 90’lara geldiğimizde ise olaylar şiddetlendi. Yeni yüzyılla birlikte ilişkiler rayına girdi.
Ancak benim 70’lerden günümüze kadar olan anılarım on beş yıl kadar eksik aslında. Ben, 1980 ile 1995 yılları arasında ABD’de yaşadım. Benim Türklerle ilgili hatırladığım en acımasız suç sanıyorum NSU tarafından işlenenlerdi. Alman otoriteler konuyla ilgili çarpık bilgiler paylaştılar. Bir de Solingen’de yaşayan Türk ailelerin evinin kundaklanması olayı var. O saldırı Berlin’de olmadı, ben de gazetede okumuştum.
Miron Zownir ‘New York City’ (1983)
Seksenlerin ortalarında Türk gençlerinin Kreuzberg’de oluşturdukları alt-kültür hiç ilgini çekti mi, bu hususta çalışmalar yaptın mı?
O dönem, tam da size bahsettiğim, yakalayamadığım döneme denk geliyor, ama şunu çok net hatırlıyorum: 70’lerde futbol oynayan Türk çocuklarına pek rastlayamazdınız. Bu sanırım 80’lerde başladı ve iki halkın birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı oldu, ki futbol hâlâ Türkler ve Almanlar arasındaki en büyük ortak payda. Kültürel anlamda baktığınızda, evet, Kreuzberg’de Türk çocukları arasında çeşitli insiyatifler oluşmaya başladı, muhtemelen 80’lerde yaşanan bu hareketlenme entelektüel Almanların da ilgisini çekti. Bence tiyatro grupları kültürel etkileşimi başlattı.
‘Parasiten der Ohnmacht’ audio-cd
Birol Ünel ile nasıl tanıştınız? Sizi bir araya getiren şey neydi? Türkiye medyasında pek tanınan birisi değil, ama Almanya’da bayağı meşhur sanırım.
Birol ile 6 yıl önce, ortak bir arkadaşımızın evinde tanıştık ve birçok projede beraber çalıştık. Önce Parasiten der Ohnmacht adında bir audio-kitap hazırladık. Birol, benim öykülerimi okuyordu ve FM Einheit(eski Einstürzende Neubauten üyesi) da besteleri yaptı, soundtrack’i icra etti. FM Einheitile birlikte, bazen de onlar olmadan Parasiten için birkaç turne yaptık. Birol, benim kısa filmimAbsutrz’da başrol oynadıktan sonra ölüm takıntısı olan bir adamı canlandırdığı son uzun metrajlı filmim Back to Nothing’te de rol aldı. Bana göre Birol, Avrupa’daki en iyi oyunculardan biri, ama toplum içinde fazlasıyla utangaç. Çoğu insan onun çalışması zor biri olduğunu söylüyor, ama ben buna katılmıyorum, bence bu önyargıdan başka bir şey değil. Ben, onu hiçbir zaman zor biri olarak görmedim ve her çalışmamız ikimiz için de harika birer deneyimdi. O, gayet yaratıcı biri ve birlikte çalıştığı insanları, çevresini etkileyen inanılmaz bir havası var, ikna olduğu sürece her şeyini ortaya koyuyor. Mesela, birkaç saat önce buluştuk ve bana Fatih Akın’ın bir sonraki projesinde ünlü bir Türk yönetmen Yılmaz Güney’i oynayacağını söyledi. Bir de okuma turnesini İstanbul’a taşımak istediğini ekledi. Ama Almanca yazılmış bu metni orada kim anlayacak ki?
Fatih Akın’ı nasıl buluyorsun? Eskisi gibi underground temalı filmler yapmıyor artık; yanılıyor muyum?
Açıkçası, Fatih’in yalnızca iki filmini biliyorum ve tabii ki Duvara Karşı favorim. Birol, bu filmde yalnızca harika oyunculuğunu ortaya koymadı, aynı zamanda bir oyuncunun senaryoyu nasıl zenginleştirebildiğini de ispatladı. Ama haklısın; Fatih, bütçesi arttıkça yeraltına olan ilgisini kaybetti.
TURMOIL AT LIVE PERFORMANCE OF BIROL UENEL & FM EINHEIT PT.2
Ölü ya da ölmek üzere olan insanları fotoğraflama arzum, modern hayat denen cehennemin yarattığı doyumsuzluğun, yok sayılmanın, acının ve ölümün bende yarattığı korkuyla yüzleşmem sonucunda ortaya çıktı.
Eski bir dostum Weegee’den bahsetmişti, polis radyosunu dinlediğinden, olay yerine polisten önce erişip olay mahallini fotoğrafladığından.
Weege’nin motivasyonu neydi bilmiyorum… Ama ben işlerimde her zaman toplumdan dışlananlara, ezilenlere, yasadışı ya da topluma uyum sağlayamamış kişilere odaklanırım. İlk başta daha çok şiddet ve sekse odaklanıyordum. Ama gece hayatını kaydetmek için Moskova’ya gittiğimde karşılaştığım tüm o yoksulluk, acı, hüsran, cehalet ve şiddet, benim bakış açımı tamamen değiştirdi ve sosyalizmden vahşi kapitalizme evrilen bu dramatik değişimi belgelemek istedim. İnsanlar sokaklarda açlıktan, hastalıktan ölüyordu ve gelip onları kurtaracak veya teselli edecek kimseleri yoktu. Ben de bu akıl almaz duruma kayıtsız kalamazdım. Yani, ölü ya da ölmek üzere olan insanları fotoğraflama arzum, modern hayat denilen cehennemin yarattığı doyumsuzluğun, yok sayılmanın, acının ve ölümün bende yarattığı korkuyla yüzleşmem sonucunda ortaya çıktı. Ölüm hem son, hem de başlangıçtır; insanlığın çoktan deneyimlediği ve tekrar tekrar deneyimleyeceği… Her zaman çok yakınımızda olmasına rağmen tüm zamanların en büyük gizemi… 1995 yılında, Moskova’da sokaklarda sefil bir halde ölmeyi bekleyen insanların olması kesinlikle utanç vericiydi!
Miron Zownir ‘Moskova’ (1995)
Eski savaş ressamlarından Otto Dix’ten de bahsedebiliriz. Ölüme yaklaşma arzusu, onunla yüzleşmek, içinde erimek… Benzer tutkuları yaşadığın oluyor mu?
Otto Dix, Birinci Dünya Savaşını deneyimleyen, o dönemde yaşanan katliamlar nedeniyle psikolojisi harap olmuş bir askerdi. Yaptığı resimler onda terapi etkisi yaratıyordu, kâbusların pençesinde yaşarken resimle uğraşmak, aklını dinç tutabilmesini sağlıyordu. Öldürmenin son derece normal algılandığı bu deneyim bana çok uzak. Ben İkinci Dünya Savaşından sonra dünyaya geldim. Hayır, sonumu düşündüğümde, ölüm bana cezbedici gelmiyor, ama beni o kadar da korkutmuyor. Bella Lugosi gibi ölümü fetiş haline getirip tabutta uyuyacak ya da Edgar Allan Poe gibi ölü âşıkları tercih edecek, onları bir takıntı haline getirecek de değilim. Birini öldürmeye de heves etmiyorum, henüz ölmek de istemiyorum. Savaşlardan hoşlanmıyorum ve dünyanın sonunu da arzulamıyorum. Ama birçok arkadaşımı ve ailemden birçok kişiyi kaybettim ve çektiğim bütün filmler sonunda hep bir şekilde felaketle sonuçlanıyor. Hayatta başka şeyler de var ve aklını kaçırmak istemiyorsan sakinleşip başka konulara odaklanman gerekir.
Kendini figüratif fotoğraflara ve hikâyelere vermiş bir sanatçısın. Bunca deneyim ardından insana bakışın nasıl? Sosyal boyutunun dışında, insanı Tanrı’nın yarattığı özel bir varlık olarak görüyorsun musun?
Hayır, ben bir ateistim ve bence insanlıkla ilgili en berbat şey Tanrı’nın bizi özel olarak yarattığını düşünmek ve kendini diğer canlılardan üstün görmek. Bir etobur ! Tamam, ben de et yiyorum ancak yememeliyim. Endüstrinin bize yiyecekleri sunma biçimi canice! Ama bu sorduğun sorunun sadece bir yönü. Ben insanlardan kaçan biri değilim, her tür insanla tanışırım, ilişki kurarım. İnsanları iyi ya da kötü şeklinde anlamsız kategorilere göre değerlendirmem. İnsanlar hakkında, yalnızca gazete okuyarak, televizyon izleyerek ya da kişisel deneyimlerden yola çıkarak acele çıkarımlar yapmamalıyız. Ben, sonuçları ne olursa olsun, hâlâ karşıma çıkabilecek sürprizlere açığım. Eğer her şeyi biliyor olsaydım, hem hayatımda hem de sanatımda yeni şeyler deneyimlemek için uğraşır mıydım? Ama insanlığın yaratma ve yok etme gücünü, yine insanlığı ve doğayı tehdit edecek şekilde kullanmasından kesinlikle çok korkuyorum. İnsanlığın çıkarı için yapılan bir keşif diğer canlılar için bir felaket olabiliyor.
Zownir
Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.
Yaşama ve ölüme ilişkin düşüncelerini alabilir miyiz?
Açıkçası, hayata yalnızca bir kez gelindiğine inanıyorum. Ölümden sonra geriye kalan, molekül ya da atom gibi gözle görünmez, herhangi bir bilince sahip olmayan element gibi bir şey. Bu konuda yüzlerce yıldır çeşit çeşit spekülasyonlar yapıldı; dinsel inançlar temelinde ‘izm’ler ortaya çıkarıldı. İnsanlar halen yanlış inançlar uğruna eziyet görüyor, cezalandırılıyor ya da öldürülüyor.
Bu yüzyılın sanatını nasıl buluyorsun? Tasarım, reklamcılık ve pazarlama daha ön planda gözüküyor, sen neler söylemek istersin?
Ahlaksız reklamların, insafsız pazarlamanın, manipüle edilmiş değerlerin ve eğlencenin yüzyılında yaşıyoruz. Sanat artık çoğunlukla zenginlerin oyuncağı haline geldi. Sanat eserlerini koleksiyonlarına ekliyorlar, spekülasyon yaratıyorlar ve bir market oluşturuyorlar, iyi ve kötünün belirleyicisi oluyorlar. Neyin satıp, neyin satmayacağını belirliyorlar. Sanatçılar, gün geçtikçe galeri sahiplerinin kölesi ve medyanın maymunu haline geliyor. Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.
Engelbert Kievernagel ve tüm tımarhane kaçkınlarının aziz anısına.
Tercüme: Erden Kosova (Alm.), Cemal Akyüz (İng.), İpek Turhan (İng.)
Thanks to Anna Hellsgård and Christian Gfeller for the resource
Yemek Sergisi ENDART
Berlin, Almanya
1980’lerin başında bir grup Berlinli genç, resim, heykel, grafik, performans, müzik, film ve şiir alanında kolektif çalışma amacıyla bir araya gelirler. Çalışmaları iğrenç bulunur ve olumsuz tepkilere hedef olur.
Oranienstrasse‘de bir sergi mekanı bulduk. 13 Eylül’de Alexander Haig‘in sunumuyla başlayan ve efsanevi sokak kavgalarına sahne olan bir açılış gerçekleştirdik. Bahsi geçen bu kavga sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başladı ve meşhur sergi açılışına kadar devam etti.
Hiçbirimizin çok fazla parası yoktu ve yemekleri hep beraber hazırladık. 83-84 kışında yenilebilen bir sergi açma fikri çıka geldi. Son paralarımızı da bir hafta boyunca bu yemek pişirme ve kızartma işine verdik. Markthalle hayvan pazarın’dan et parçaları aldık ve onları sakız kıvamına gelene kadar kaynattık. Koliler dolusu meyve ve sebze çeşitli yollarla kullanıldı. Domuz başları yeşile boyandı, bir adet kek, yumurta kabukları, tırnaklarla ve ev yapımı peynirle; özel bir sürpriz olarak hazırladığımız puddingin yarısı ise kırmızı biberle dolduruldu.
Hatta galerinin önüne bir et parçası koyarak tuzak kurup, bir köpek yakalayıp parçalamayı bile düşündük. Fakat uyanık biri, yerel gazetelerden birini arayarak sinsi planlarımızdan bahsetmiş ve beş dakika içinde bir gazeteci galerinin dışına damlayıverdi. Ayrıca ne hikmetse, o gün sokakta hiç köpek yoktu (normalde her zaman gelip kapının etrafına pislerlerdi) Böylece biz de bu fikirden vazgeçtik ve fotoğrafçı da evinin yolunu tuttu.
Fotoğraflar: Diter Grube
Sonrasında yemek sergisi planlarımıza devam ettik. Zemin katta gösterilmek üzere 200 litre yeşil bağırsak, domuz kafaları ve kemik parçaları bulmayı başardık. Aynı zamanda dış cephesi spaghetti ve salataya bulanmış bir bebek evi inşaa ettik.
Çok geçmeden muhafazakarlardan -nimetle dalga geçilmez- şeklinde tepkiler gelmeye başladı. Anlaşılan her yıl tonlarca yemeğin üretim fazlası, israf olarak çöpe gittiğini unutuyorlardı. Genel ziyaretçiler ise bunca malzemenin tüketimi ve ziyanını eleştiriyordu. Fakat çoğu ziyaretçi için bu baştan başa fiziksel bir deneyimdi.
Sergi sürecinde yaşanan en enteresan sahne ise ziyaretçilerden birinin, bir diğerinin suratına aniden salata fırlatmasıyla başladı. Bundan sonra iş çığrından çıktı ve kolleksiyonerler, punklar, sanatçılar, sanat tarihçileri cümbür cemaat kavgaya tutuşup, bir saat boyunca savaşıp durdular.
Bir sene sonra yeni bir sergi yaptık, ismi Kot Cousine (Bok Pişirme Stili) idi, davetiye kartına karaciğer sosundan ve kurutulmuş balıktan bir karışım örneği ekledik. Çoğu kart, postanın dağıtımı reddetmesinden dolayı adreslere ulaşamadı. Sergi bir öncekiyle aynı konseptteydi. Yedi metre uzunluğunda kızarmış ekmekten bir dekorasyon yarattık. Koca bir mayalama adamı, bir sandalyeye oturdu ve kafasının üzerinde asılı duran üzümleri yakalamaya çalıştı. Küvet, yavru balıklar, solucanlar ve parlak renklere boyalı bağırsaklarla dolduruldu.
13 Eylül 1985, saat 9 sularında izleyiciler gelmeye başladı. Beuys‘un Herkes Sanatçıdır manifestosundan etkilenen punklar küvetin içindekileri etrafa saçmaya başladılar, sanat tarihçisi Norbert Stratmann ise bir avuç dolusu yemek alıp birinin suratına fırlattı ve böylece kaos yeniden başladı!
Şubat 1987’de Neukölln Müzesi‘nin fiziksel yemek ve Endart teması üzerine organize ettiği bir sergiye davet edildik. Spandau‘daki merkez kasaba gidip, onlara sabah 4’te bazı parçalar alıp alamayacağımızı sorduk, ve bir kutu altılık bira ile biraz et takas etmeyi başardık. Öküz gözlerini, salatalıkları, beyinleri, soğan ve kuş pisliğiyle karıştırıp, sırıklarla desteklenen heykeller yaptık. En ilgi çekici parça ise atan kalp olmuştu. Şişede bir ineğin kalbinin atabilmesi, kalbe bağlı olan damla infüzyonlu bir delik açtık ve bu sayede kalp atıyordu. Fazla söze gerek yok, bu gerçekten büyük bir başarıydı.
Klaus THEUERKAUF’un metni kaynak alınmıştır. MOLLUSK #02, 2006
interesting portraits from West Berlin by Eileen Wunderlich
Eileen Wunderlich
Psikoloji tahsilli Eileen Wunderlich, 1967’de Batı Berlin’de doğdu. İlk fotoğraf makinasını 12 yaşında eline aldı ve aynı yıl içinde sokaklarda rastladığı ölü hayvanların fotoğraflarını çekmeye başladı. Annesi, kızının bu takıntısının kendine özgü bir tuhaflık, bir çeşit şizofreni olduğunu düşünmesine rağmen Eileen’in hobileri hakkında çok da endişe etmedi. Eileen yolda bulduğu ölü hayvanları topluyor ve saklıyor. Hayvanları evine getiriyor, cesetleri dikkatlice arşivleyip kayda geçiriyor. Hayvanların yüzde doksanı ne yazık ki kaldırımda pestili çıkmış bir durumda eline geçiyor. İlkbahar gelince Eileen bazen ağaçların altında kuş aramaya da çıkıyor. Bazı evcil ölü hayvanların hatta plasentaların bile sahipleri tarafından ona getirildiği oluyor.
Mona Mur & Miron Zownir ‘You, Me and Berlin’ 2018
Sen… Ben… ve Berlin
Miron Zownir / Türkçesi: Burak Bayülgen
Berlin bir açık cezaevi Uçsuz bucaksız çöl kodesi Kalmamışken bok çukurundan farkı Çekerken iti-kopuğu ve ezikleri Ne sapıklar ne keşler Meydanlardan taşan götverenler Beyaz yakalılar ve bereliler Ne Hollywood ibneleri Ve ne de Azize Theresa Bana şu anki kadar gelir yabancı Etrafa bakıyorum Sana bakıyorum Ve o zalim yüzün takınmış bir güzellik salonu kibri Diyor ki bana her şey yolunda Ne var yani siyahiyse komşular Yahut Stuttgartlı? Önemli ya da önemsiz Zengin ya da benim gibi küçümsenmiş? Rahat bıraksınlar beni kâfi Ve baksınlar kendi işlerine Tıpkı her sosyopat gibi kafesteki Kaçayım daha iyi Ve kaybolayım Bir dünyaya ki ne cennet ne cehennem Ne Paris ne de Rio Shangai ve de Berlin
Engelbert Kievernagel
1928 – 1987
Kievernagel, daha ziyade yakın çevresi tarafından beğenilen ve rağbet gören tipik bir naif sanatçıydı. Kathe Be, Kain Karawahn, Stefan Roloff, Miron Zownir ve daha birçok kimse ile çalışmıştı. Para kazanmak için yardımcı olarak çalıştı, bunun yanı sıra daha çok teşhirci özelliğini sergileyebileceği bir alan olan çıplak modellikte de aranan biriydi.
1928 Berlin doğumlu Kievernagel, yetimhaneye yerleştirildiğinde 8 yaşındaydı. Düzenli olarak yatağını ıslatıyor, bağırıyor, yemek yemeği ve konuşmayı reddediyordu, sonrasında Karl-Bonhoeffer kliniğine transfer edildi. 17 Haziran 1953 yılında Doğu Berlin’deki gösterilere katıldığı dönemde yakalandı ve Waldheim’de dört yıl hapse mahkum edildi. Burada üç senesini pskiyatri koğuşunda geçirdi.
1957 yılında kızkardeşi ile beraber Batı Berlin’e taşındı. Polis, doktorlar ve diğer yetkililerle olan sorunları devam etti. İlk çizimleri çeşitli devlet dairelerine yolladığı protesto mektuplarında kendini göstermeye başlamıştı : “Bu mektubu, ofislerde saçmalamayı bırakıp artık benim işimi halletmeleri için yazıyorum.”Kievernagel’in dışavurumcu tavrı çoğunlukla provokasyona yol açıyor ve pek de ciddiye alınmıyordu, ya da insanlar onun aptal olduğunu düşünüyorlardı. Ama o çılgınlığını işe yarayacak bir şekilde kullanacak kadar akıllıydı, 1987 yılından ölene kadar kaldığı bakımevinde de aynen böyle yaptı. Şirret yaşlı kadınlar okudukları dergileri kapıların altından atarak birbirleriyle paylaşıyorlardı. “Ben de gay dergilerimi ve porno dergilerimi atıyordum kapıların altından.”
1981 yılında gittikçe bozulan maddi durumunu düzeltmek ve kontrol altına almak için bir dizi şantaj mektubu yazdı. Bir başka psikiyatri kiliniğine kapatıldı. Karar şu şekildeydi: ‘Psikoseksüel olarak, gelişmekte olan bir çocukla aynı seviyede. Çocukluğunda yaşadıklarından kaynaklanan ciddi davranış bozuklukları kendini izole etme, çevreyle ilişki kuramama, çok sınırlı muhakeme yeteneği ve genel anlamda gerçeklik kavramından uzaklaşma şeklinde kendini göstermektedir.’ Aynı yıl kanser teşhisi kondu. İkinci ameliyatı olmadan hemen önce hastaneden ayrılan Kievernagel tedaviyi reddetti. Ardından gelen acılara şikayet etmeden direndi. Aynı zamanda dur durak bilmeden resim çizmeye koyuldu. Ölümüne dek çoğunluğu tükenmez kalemle ya da keçeli kalemle A4 kağıdına ve A1 kağıdına çizilmiş yüzlerce iş yaptı. Resimlerini hep dağıttı, başkalarına verdi. Çünkü aşırı fantazilerini ve anarşist eğilimlerini konu edinen resimleri zaten kimsenin çok fazla dikkatini çekmiyordu.
Çizimlerinin de adı olan ‘Günahlar Vadisi’ne olan saplantısına rağmen Engelbert dindar biriydi. Kain Karawahn tarafından 1987 yılında çekilen belgeselde ne olmak istediği sorusuna: “Hiç, hiçbirşey… hiçbirşey olmak istemiyorum, kesinlikle hiçbirşey” cevabını verdi. Engelbert Kievernagel sadece orijinal bir Kreuzberg’li değil, aynı zamanda hayatı ve sanatı bir noktada buluşturma savaşını vermenin bariz sonuçlarına katlanan az sayıdaki sanatçıdan biriydi.
Reinhard Scheibner Berlin, 21 Ağustos 2006
Engelbert Kievernagel, Kağıt üzerine tükenmez kalem
48 ve 49. Sayfalardan tercüme
1. Mektup
Sevgili Reinhard, Berlin 20 Ocak 1983
Bugün sana bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum! Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Şişko, aptal bir domuz ve de amcık olduğumdan mı, Ulrich’le Stephan bunları sana zaten söylemiştir. Ayrıca benim o aptal sapıkça çizimlerimi de gördün. Biraraya gelip birşeyler yapmaktan çok mutlu olurdum. Tabii ki işin maddi boyutunu falan düşünmeden. Sadece bana söz verdiğin kağıt için gelmiyorum ayrıca sana çıplak poz vermekte isterdim, üzerimde sadece kadın çorabı ve bir kemer varken. Tabi ki sen de istersen, yağlıboya, bunu çok azdırıcı ve sapıkça buluyorum. Bütün çıplak model pozlarını verebilirim, klasik pozlardan daha altkültürlere kadar. Beni cidden azdırmak istiyorsan açık saçık konuşmalısın, o zaman ne istersen yaparım. Uzun zamandan beri bana tam bir amcık, şişko bir domuz ve de göt olduğumu söyleyecek azgın ve sapık gençler arıyorum. Belki ben çıplakken üzerime işeyecek bir kaç kişi tanıyorsundur. Böylece onların sidiklerinin üstünde domuz ahırındaki şişman bir orospu gibi sesler çıkarabilirim. Uzun uzun işeyebilen erkekler olmalı, banyo küvetinde de çalışırım. Ama yerde de olur böylece götlerini ve yarraklarını yalarım. Çıplak bir köle olarak sikilmekten ve götümün tokatlanmasından hoşlanırım. Şişman koca götüm denizdeki bir gemi gibi bir aşağı bir yukarı zıplar. Ayrıca boklu bir zeminde göbeğimin üzerinde olmaktan hoşlanırım. Ama bunlar sadece benim önerilerim, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine sen karar vermelisin.
Seks ve pislik olmadan benim sadece basit bir resmimi yapmak istersen, ona da varım. Bu resimleri Kreuzberg dahil nerede istersen sergileyebilirsin.
Engelbrecht Kievernagel
Engelbert Kievernagel, Mektup
2. Mektup
Sevgili Reinhard, Mektubunu aldım ve teklifimle ilgilenmene memnunum. Senin çıplak kölen olmak ve poz vermek dışında ne istersen yapmak istiyorum, ayrıca atölyeni temizler ve organize ederim. Benim efendim olmalı, bana şişko, azgın, sapık bir orospu gibi davranmalısın. Kocaman azgın götümü arada sırada tekmelemelisin. Atölyede ister poz veriyor, ister temizlik yapıyor olayım bana açık saçık şeyler söylersen çok iyi olur, seni amcık, şişko domuz, göt, götveren gibi şeyler söyleyebilirsin. Belki temizlik yaparken, atölyeyi toplarken favori pozlarını belirleyip bunları resimlerinde ve fotoğraflarında kullanabilirsin. Haftada bir iki sefer gelebilirim, zaten bu yüzden fotoğraf çekmeden ve fotoğraftan çalışmadan olmaz.
En dostça saygılarımla Engelbrecht Kievernagel, Glogauer-Strasse 23 – 1000 Berlin 36
3. Mektup
Sevgili Reinhard, Berlin, 26 Ekim 1984
Senden çok uzun zamandır haber alamadım, umarım iyisindir. Hala resim yapıyor musun? Hala benim resimlerimle ilgileniyor musun? Eğer ilgileniyorsan onları sana vermeye hazırım! Ama bana bir iyilik yapman lazım. Ne zaman koca götümün tekmelenmesini istesem ve ne zaman kemerle kırbaçlanmak istesem, bunu yapacaksın, önceden konuşuruz, attığın kırbaçların sayısı resimlerimin ücreti olacak. Sana bir sürprizim daha var. Çok özel bir sürpriz: Noel döneminde senin evinde çok özel bir banyo yapmak istiyorum. Sen başrolü oynayacaksın. Umarım yeterli yerin vardır. Zemin su geçirmez olmalı, yoksa olmaz. Ücretini sauna ücreti gibi öderim. Seninle bu konu hakkında konuşmalıyız. Ne zaman gelebilirim? Korkma, sen sadece bol bol işeyeceksin! Aldi’den alınan bira işe yarar!!!!
Engelbrecht Kievernagel – Wiener-Str. 57, CII 9- 1000 Berlin 36
Reinhard Scheibner ‘Brunnen 01’
Reinhard Scheibner ile Muhabbet
1953 Bamberg, Almanya doğumlu. Berlin’de yaşıyor ve çalışıyor.
Röportaj: Şubat 2014
R.S. : Her sanat yapıtı düşlemin, fantezinin bir ürünüdür. Ama basit fanteziler de değildir bunlar; zira gözlemler, içeriğe, biçime ilişkin düşünümler, sezgiler, bedenselliği de içeren duyular taşırlar içlerinde. Çoğu zaman sağ elimi kullanarak çizim yaparım ama sol elimi kullandığım, ayaklarımı kullandığım ya da gözlerim kapalı çizdiğim durumlar da olur. Gravür serilerimde olduğu gibi yakın geçmişimizin karanlık sayfalarını araştırdığım olur.
Zaman içinde son derece farklı süjeleri, farklı konuları resmettim, çeşitli türlerde farklı yöntemler izleyen çalışmalarım oldu. Bunlardan kimisi saf biçimde fantezi ürünleriydi; çoğu ise bir şekilde gerçeklikle ilişkileniyordu. En nihayetinde fantezilerimiz de gerçektir, gerçekliğe dönüştürme itkisini taşır. Bunun yanında neyi nasıl resmedeceğime dair berrak bir zihinle işe başladığım durumlar oldukça seyrektir. Heyecan verici bir şey de olmazdı zaten bu; imge herkesten önce beni şaşırtmalı; öyle olmuyorsa yanlış giden bir şeyler var demektir. Bahsettiğim ilişkileri sadece tekil resimlerde çözüp ortaya serebilirim, aksi halde her şey yüzeyde kalır.
Reinhard Scheibner ‘Little Gina’ (2011)
Tuhaf resimler yapıyorsun; bilhassa kadınlara yerleştirdiğin şu penisleri anlamıyorum. Bunları kadınlara iliştirdiğin iktidar uzuvları olarak mı resmediyorsun yoksa fantezilerin bir parçası mı?
Hayır bunun cinsiyetler arası eşitlenmeyi sağlama çabasıyla ya da Freud’un tanımladığı biçimiyle penis kıskançlığının sonradan telafi edilmesiyle bir alakası yok. Hermafrodit figürü mitoloji içinde çok uzun bir süredir yer almakta; aynı şeyi sanat için de söylemek mümkün. Bugünlerde internette de aynı düşüncenin günümüze yansıyan varyantı olarak bolca ‘she-male’ ve ‘ladyboy’ filmi ve imgesi bulmak mümkün.
Bunun yanında bir kadının penise sahip olmayı çok arzuladığını bana itiraf ettiğini hatırlıyorum. Bu nedenle onu öyle resmetmiştim. Sonra da devam ettim buna. Ellili yaşların ortasına geldiğimde kendi aynılığımdan sıkılmış bir durumdayken dönüşüm yıllarını kullanmaya ve bir kız olarak ikinci bir yaşam sürmeye karar verdim. Bu süreçte en değerli parçamdan vazgeçemedim yine de. Sadece kendimi eğlendirmek için bu ikinci benliğe ait fotoğraflar ve videolar üretmeye giriştim, gayet basit ve salaş bir biçimde. Bu ‘ikinci yaşam’ı internette de var edebilmek amacıyla kırık bir İngilizceyle kıza dair bir biyografi kaleme aldım. 2011 yılında Zürih’teki Sanatta Porno Müzesi’nden kişisel sergi için davet aldığımda bu iki yaşama dair hikayeleri desenlerden oluşturduğum bir seride resmettim. Benden farklı olarak kızın bir felsefesi de vardı, burada alıntıladığım gibi:
Reinhard Scheibner ‘Honky Tonk Gina’ (2011)
“Küçük Gina kaç yaşında diye merak ediyorsunuzdur. Söylemem gerekir ki, kimse kesin bir yanıta sahip değil bu konuda; kimsenin bu bilgiye ihtiyacı da yok, çünkü daima onüç ile onbeş yaşları arasında olacağım ve her seferinde cinselliği en baştan keşfedeceğim. Peter Pan gibi büyümeyeceğim hiç; hatta beni onun ablası olarak bile görebilirsiniz. Büyümek istemiyorum; sizin olgun dünyanız, erişkin ilişkileriniz ve siyasetleriniz, para hırsınız beni hiç ilgilendirmiyor. Erişkin insanlarla sadece ve sadece sikişmek istiyorum. Bunun yanında erişkin insanlar başka erişkinlerin Gina’yı sikmesine izin vermemeye çalışıyorlar. Ama bu sizin bir diğer ahmaklığınız sadece. Benim korunmaya ihtiyacım yok. Tersine, belki de sizin bana karşı korunmaya ihtiyacınız var. Yoo, doğru değil, ben şeytansı bir yaratık değilim; çok tatlı ve naziğim. Kendi yasalarınızdan ve arzularınızdan korunmaya ihtiyacınız var; küçük Gina’dan değil; benle güzel vakit geçirmenizi istiyorum ve daha önce söylediğim gibi, nasıl göründüğünüz, kaç yaşında olduğunuz beni ilgilendirmiyor. Ben ışıldayan, herkesi seven, insanlara gerçek zevk veren bir tipim; benim yanımdayken herkesin mutlu olmasını istiyorum. İnsanların ve çoğunlukla kadınların kullandığı anlamıyla sevmek değil kastım. Beni seviyor musun, beni hep sevecek misin, beni artık neden sevmiyorsun… Bu duygusal, sahiplenici, kıskanç sevgi türüyle bir alakam yok benim. Hastalıklı geliyor bu duygusallık bana. Ben kabul edilmekten, olumlamadan bahsediyorum; kimsenin üzerine yapışmıyorum; bir insandan diğerine, gencinden yaşlısına sıçrıyorum. Evet küçük Gina için hepsi bir; şeylere ya da insanlara el koymuyorum. Benim kız-sikimle oynamanız hoşuma gidiyor ve küçük bir sivrisineğin sikimin başının üzerine oturması ve kız-sikimden kan emmesi bana heyecan veriyor. Hiç aşık olmadım ve hiç bir zaman olmamayı da umut ediyorum. Senin ya da başkasının da bana aşık olmasını istemiyorum. Aşık olunca insanların suratlarında beliren o koyunsu ifade bana itici geliyor. İhtiyacım olan ve istediğim sadece iyi bir sikiş.”
2011 yılının sonunda ‘Horny’ isimli kitabım üzerine çalışmaya başladım ve bu nedenle matmazeli Berlin’in çıplak/ gece yaşamının [Nacht/Nackt kelimeleri arasında bir kelime oyunu, ç.n.] içine yolladım araştırmalar yapsın diye. Ne kadar girerse gerçekliğin içine o kadar iyiydi. Tarafsız bir gözlemci olarak dursun diye değil, bir şeyler yaşantılasın ve ben de onları aktarayım diye gönderdim onu.
Kievernagel’den bahsetmek ister misin? Kendisiyle yakın arkadaş mıydınız; yoksa belli projeler için mi bir araya geldiniz?
Yaşamının son yılında kanser yüzünden evinden çıkamıyordu ya da çıkmak istemiyordu; o dönemde sıkça ziyaret ettim onu, ve bir ölçüde bakımında da bulundum. Kendisine bakan kız kardeşi dışında yakını yoktu hiç. Bana yazmış olduğu mektuplar fazla kişisel, hatta mahrem tınlıyor olabilir ama doğrusu bu tür mektupları ilgili ilgisiz herkese yazardı. Şimdi hayatta olsa yine benzer şeyler kaleme alırdı. Mektupları benim görüşüme göre sanatının bir parçasıydı; öyle olduğunu düşünmesem ortaya çıkarmazdım zaten.
Belki de bugün yaşıyor olsa yazmayı bırakırdı çünkü ara süreçte bazı şeyler değişti. Engelbert’in döneminde ormanda çıplak gezinmeye çıkmış olsa atlı polisler tarafından avlanırdı herhalde. Ama bugünlerde herkes Berlin’in ortasında çıplak bir şekilde güneşlenebiliyor ve neredeyse kimse gıcıklık çıkarmıyor. Yeniden Birleşme’nin iyi taraflarından biri de bu oldu herhalde. Gayet sıkı materyalistler olarak yetiştirilmiş Doğu Almanlar’ın kamusal alanda elbiselerini çıkarmaya dair dinsel çekinceleri yoktu hiç bir şekilde. Ortam da bugünlerde iyice örgütlenmiş vaziyette; benzer fantezilere sahip insanlarla şehrin bir köşesinde buluşup yiyemeyeceğiniz bir halt kalmadı geriye, doğrusunu söylemek gerekirse.
Reinhard Scheibner ‘Piss Pot Swingers’ (2012)
Berlin için neler söylersin?
Güzel kelimesini kullanmazdım doğrusu; Berlin’i tanımlamak için hangi sıfatı kullanmam gerektiğini kestiremiyorum. Uzun kış aylarının ıslaklığında ve soğukluğunda pek güzel olduğunu zannetmiyorum. Yaz aylarında bile pek ılınıyor, kuruyor sayılmaz. Ama o kadar çok Berlin var ki, belki daha spesifik biçimde sorman gerekiyor soruyu.
Entelektüel bir yalnızlık içinde misin, yoksa sosyal biri misindir?
Evet, bazen öyle bir his geliyor. Daha çok kendimi izole etmeye meylediyorum. Bir Balzac karakteri gibi sanatlarıyla dünyayı fethetmeye çalışanların ortamlarından uzak tutuyorum kendimi..
Mektubunda Klaus Theuerkauf ve seksenlerdeki sanat kollektifinden bahsetmişsin. Bizlere biraz seksenlerdeki bu sanat kollektifinden ve endart galeri’den bahsedebilir misin?
Sanatçı kolektifi sanırım 1980 ya da 1981’de kuruldu. Kreuzberg’de bir dükkan kiralanmıştı. Arka odalarda çalışılmaktaydı, ön tarafta ise üretimler sergileniyordu. Başarı da çabuk geldi ve ünü Berlin’in dışına taştı. 1988’de ise dağıldılar tekrardan. Kimisi sanat yapmaya devam etti; kimisi başka mesleklere kaydı. Tanıyordum onları ve işlerini de beğeniyordum ama bir üyesi olmadım grubun. Zaten 90’ların başında tanışmıştım. O yıllarda Klaus arkadaşlarının ya da beğendiği sanatçıların işlerini de sergilemeye başlamıştı. 1994 ve 2005 arasında bir dizi grup sergisinde yer aldım ve orada bir kaç kişisel sergim de oldu. Hiç bir zaman bilindik galerilerden biri olmamıştı orası. Bir galerici olmak için fazla sanatçı ve anarşisti Klaus. Maalesef pek iyi bir işletmeci olamadı; olsaydı bize de biraz hayrı dokunurdu belki. Ama benzer yönde çalışan başka sanatçılarla tanışmak için çok iyi bir mekan oldu. Dükkan bugünlerde genelde kapalı duruyor, aradabir iş gösteriyorlar. Cumartesi öğleden sonraları Yukarı Kreuzberg Burun Flütü Orkestrası, Grindchor dükkanda prova yapıyor. Ve bira su gibi akıyor.
Carolina Hellsgard & Meeloo Gfeller, Berlin 2005 Encylopedia de Bongout! MOLLUSK 01
Bruno S. ile halen bağlantıda mısın?
Evet. Ara sıra telefonda konuşuyoruz veya bir kulüpte onun için bir performans ayarlamaya çalışıyorum. İyi bir herif, fakat filmden çok para kazandığımı düşünüyor. Sürekli filmin akıbetini soruyor. Ona filmin başarılı olduğunu söyledim, fakat Bruno kendine yeni bir daire alabileceğini ve ünlü olabileceğini düşündü. Elbette bunları ben de isterdim… Fassbinders’in vefatından bu yana Alman sineması düşüşe geçti, iyi fikirlere sahip cesur sanatçıların sayısı gittikçe azaldı. Çoğunlukla Bruno’nun yeteneksiz bir aktör, bir ucube olduğu düşünülüyor ama bu sadece aptalca bir yanılgı. Filmi hiçbir bütçemiz olmadan yaptık. Projeden bahsettiğim dönemlerde kimse ilgilenmedi, fakat filmi bitirdikten sonra, Westfahlen’de Almanya’nın en büyük film kuruluşu olan Filmburo, filmi destekleyebilecek durumdayken niçin onlara başvurmadığımızı sordu… Lanet olsun, tam bir saçmalık!
Zownir ‘Bruno S. Estrangement is Death’ Trailer
Film üzerinde ne kadar çalıştın?
Üç haftada bitirebileceğim bir işti. Üç sene sürdü çünkü prodüktörümün tanıştırdığı ilk kameraman götün tekiydi. Neredeyse yirmi beş vasat belgesel film çekmişti ve çok önemli biri olduğunu düşünüyordu. İşler tepemi attıran bir noktaya geldi. Yapımcının tıkanıklığı filmi bir sene boyunca bekletti. Daha sonra Phillipp (Virus) ile tanıştım ve bir kameramana ihtiyacım olduğunu söyledim ve o da “tamam” dedi. Ayrıca filmin editing’ini de yaptı ve filmi gerçekten kurtardı.
Romanın nasıl gidiyor?
Deadline’ı geçeli üç ay oluyor ve ben halen son iki kısım üzerinde çalışıyorum. Çok sabırsızım fakat acele edemiyorum. Son sayfaları aceleyle geçiştiremiyorum. İlkleri ve sonları hiç geçiştiremezsin, kesinlikle hayır. Hala hızlı gidiyor, yazmaya geçtiğimiz Aralık ayında başladım ve büyük olasılık bu Aralık’tan önce de bitmiş olur. İlk kitabım, bilmem biliyor musun ‘Kein schlichter Abgang’ üç senemi aldı.
Yazmaya başlamadan önce her zaman finali bilir misin?
Yani, tam olarak değil. İlk romanımda bir fikrim veya konseptim yoktu. Ayrıca karakterleri düşüncesizce değiştirdim. Sanırım, yapılabilecek tüm hataları yaptım. Neredeyse üç senemi aldı ve birçok sinir krizi. Şu an ise bir taslakla çalışıyorum.
Miron Zownir, New York (1983)
Fotoğraflarına gelelim, insanları ve özel durumları nasıl yakalıyorsun?
Çekimler için her gün tehlikeli bölgelere gittim. Olayların nerelerde cereyan ettiğini biliyordum, Batı Yakasındaki rıhtım gibi. Rıhtımlarda, kendilerini seks yaparken göstermek isteyen insanlar olurdu. Ny’da ilk senemin sonunda Village Voice benimle ilgili bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı ‘Teutonic phenomenographer’dı ve bu bana bir isim kazandırdı. Bundan sonra, insanlar özel birşey olduğunda benimle bağlantıya geçmeye başladılar, tuhaf performanslar veya özel partiler gibi. İlk albümünden iki sene önce Madonna ile tanışmıştım ve kısa bir film için ona bir rol vermiştim fakat yapımcı bin dolar gibi bir rakamı karşılayamadı ve iş yattı.
Bir başka hikaye; Billy Idol’ın yakın arkadaşı olan bir yapımcım vardı. Billy ile bir partiye davet edildim ve yapımcım bizi tanıştırmak istiyordu. “Tamam, neden olmasın” dedim. Sonra, yapımcım gitti ve kendinden geçmiş herifin karşısına geçip bağırdı. “Billy, Billy uyan, seni Miron’la tanıştırmak istiyorum”. Billy uyandı, bana baktı ve bir çığlık attı, benden yeni albümlerinin kapağını yapmamı istedi ve sonra tekrar yere yığıldı. Birkaç ay sonra Los Angeles’taki büyük firmalardan biriyle anlaştı ve elbette kapağı hiçbir zaman yapamadım. Kısaca özetlersek büyük paralar ve büyük kariyerler yapmış birçok insanla tanıştım fakat ben halen, neredeyse otuz sene önceki aynı maddi durumdayım.
Miron Zownir, Moskova (1995)
Fotoğraf çekimleri esnasında hiç başının belaya girdiği oldu mu?
Tabiiki de. Saldırıya uğradım, üzerime tükürdüler, hapse girdim. Vazgeçtim, ağladım, manevi şiddete maruz kaldım, hepsini yaşadım. Fakat her nasılsa, kamera bir kalkan gibi işliyor. Hiç harika aletlerim olmadı; Bir Nixon’um vardı, daha sonra New York’daki dairemden çalındı. Moskova’ya gittiğimde ufak bir kamera ödünç aldım, bir Olympus. Kamera iyiydi fakat çok yaklaşmam gerekiyordu. Bazen insanlara, şu an sana olduğumdan daha çok yaklaşıyordum. Zamanla kabuslarıma dönüşecek sesler ve kokularla iç içeydim. Soğuk bir insan değilimdir, aksine oldukça duygusalımdır. Dış görünüşte sertim fakat içerde bir sürü şey olup bitiyor. Moskova’da genellikle memurlarla sorunlar yaşadım. Şehri ziyaretimi finanse eden adamın tanıdığı bir Rus vardı. Bu adam, MTV tarzı sokak fotoğrafları çektiğime dair bana bir belge vermişti. Ne zaman bir sorunla karşılaşsam hemen bunu gösteriyordum. Bir keresinde başım ciddi belaya girdi. İki evsizi fotoğraflıyordum ve bir anda etrafımız bağırıp çağıran serserilerle kuşatıldı. Şansıma bir yağmurluk ve içinde Amerikan Polisi baskılı bir gömlek giyiyordum. Yağmurluğu çıkardım ve “Ben bir Amerikan Polis memuruyum, benden uzak durun!” diye bağırdım. Sonra aniden kalabalıktan biri çıkageldi, heriflere Rusça birşeyler söylemeye başladı ve beni oradan çekip çıkardı. Sanki iş ortağı gibi kulağıma “ben de gizli polisim” diye fısıldadı. Rusları gerçekten severim, çok duygusal ve çok agresif insanlardır. Günde en az bir kaç kavga ediyordum.
Moskova’da ne tip yerlere giderdin?
Moskova’da hiç gecekondu yoktu. Daha çok Marzahn gibi boş ve sokak yaşantısından mahrum. İnsanlar genellikle tren istasyonlarında takılıyor. Moskova’da akıl almaz bir yeraltı sistemiyle birbirine bağlı dört büyük istasyon mevcut. Tüneller bir çeşit yeraltı dünyası oluşturuyor ve ben her zaman buralara takılırdım. Sözde belgesel amaçlı gece hayatını kameraya almak için Moskova’ya giderdim, fakat tamamiyle mafya kontrollü ve inanılmaz pahalıydı. Aynı zamanda oralarda ne bok döndüğünü de gördüm, sokakta ölen insanlar gibi.
Sanırım şu an daha az fotoğrafla ilgileniyorsun.
Yazmak şu an merkezde. Tüm ihtiyacım olan kağıt ve kalem. Yeniden başka projeler yapmak isterim fakat yazarken kapanıyorum. Oldukça asosyalim, her şeyden, her gürültüden rahatsız oluyorum. Yalnız kaldığımda, yazarken çok sinirli oluyorum. Bunun dışında şu korkum da var: Ya hiçbir şey değişmezse? Şimdiye kadar birçok senaryo yazdım ve hiçbirini sahnede göremedim. Bundan daha asap bozucu birşey olamaz.
Karlsruhe’deki ilk gençliğin nasıldı?
İlk beş sene, anneannem ve dedemle yaşadım. Ailemin çok ufak bir dairesi vardı ve ikisi de çalışıyordu. Ben de anneannem ve dedemle birlikte büyüdüm. Altı yaşımda ailemin yanına geri döndüğümde anneme yönelik güçlü bir duygusal mesafem vardı. Her nasılsa onu affedemedim. Daha sonra herşeye karşı bir nebze mesafeli oldum; yakın ilişki içinde olmaktan ziyade dikkatli ve gözlemciydim. Sporda başarılı ve güçlü, agresif biri olduğumdan dolayı bir outsider sayılmazdım. Kavgada asla pes etmezdim, bu sayede saygı kazandım. Ergenlik çağına eriştiğimde biraz sorunluydum ve içip içip kavga etmeye başladım. Aynı zamanda çok okuyordum. On üçümde ‘The Strangers’ı okumuştum ki böyle bir roman için çok erken sayılır. Sonrasında elime ne geçerse okumaya başladım. Şu an için bile eğitimim ailemin arzuladığı düzeyde değildir. Bir açıdan entelektüeldim, diğer açıdan tamamen fiziksel. Böyle bir çelişkim vardı ve gün geçtikçe artıyordu.
Miron Zownir, Berlin (1980)
Bu durum yaptığın işi nasıl etkiliyor?
Çok eskiden, henüz ufak bir çocukken, aynaya baktım ve kendime kim olduğumu sordum. Kendi kendime sordum, kimsin sen, niçin buradasın… O dönemler oldukça romantiktim fakat hayat farklıydı ve mücadele etmem gerekiyordu. Sadece iyi şeylere inanmalıydım. Hayallerim şekillenmeye başladıkça ben de zamanla kendimi onlara kaptırdım. Bir çocuk gibi uykuya dalmadan evvel kendime masallar anlattığımı hatırlıyorum. Öyle ya da böyle, bu, şu an için yaptığım şeylerin başlangıcı oldu, hikayeler yazmak.
Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres.
Bonjour, tout d’abord, merci d’avoir inclus de jeunes artistes turcs dans votre nouvelle édition “Premices” – cela nous a fait vraiment plaisir. Pouvez-vous nous parler de Joie Panique ? Quand l’avez-vous commencé, combien de personnes sont impliquées, quelle est votre mission et quel type d’activités avez-vous fait jusqu’à présent ?
Merci ! Nous sommes très fières de proposer des artistes de nombreux pays, dont la Turquie !
Joie Panique est une petite maison d’édition indépendante créée fin 2017 par deux amies passionnées. Nous fonctionnons en tout petit comité : nous sommes deux directrices éditoriales et nous avons la chance de collaborer avec un formidable graphiste, Frédéric Bélonie.
Notre objectif est d’offrir un champ libre aux artistes que nous aimons et que nous choisissons dans un esprit curieux et ouvert ! Nous publions des recueils artistiques collectifs, au rythme de deux par an pour le moment, et nous organisons des événements pour promouvoir les livres et les artistes : des lancements dans des librairies ou des galeries, et plus rarement de petites expositions.
Céline Guichard et Panique éditions
Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie.
Ce qui frappe d’abord dans les livres de Joie Panique, c’est la délicatesse féminine et le minimalisme inhabituel pour de nombreux graphzines. Nous voyons également une grande variété de genres allant des œuvres textiles au collage, des photographies aux œuvres 3D. Avez-vous eu une formation artistique officielle ? Pouvez-vous nous parler de vos relations avec l’art, autres que l’édition ?
Nous accordons en effet une grande attention au graphisme et un grand soin à la forme de nos livres afin de mettre en valeur notre proposition artistique. Le choix du papier, la qualité d’impression sont au coeur de nos préoccupations : nous souhaitons proposer de beaux ouvrages à un prix accessible.
Nous choisissons des artistes d’horizons très variés qui utilisent des techniques diverses, comme le dessin, le collage, la photographie, la broderie, la tapisserie, la peinture… Nous ne nous interdisons rien ; le fil conducteur est celui de nos goûts, de ce qui nous fait vibrer ! Et c’est cette variété qui constitue la richesse de nos livres.
Nous n’avons pas eu d’éducation artistique officielle (nous avons suivi des études de littérature), mais nous sommes passionnées depuis toujours par l’art, par l’image, nous adorons fouiner dans les librairies, aller voir des expos, dénicher des pépites, découvrir des artistes… Nous avons construit nos goûts au fil du temps, grâce à ces découvertes, ces recherches, ces lectures, ces expositions… et grâce à notre entourage, aussi, qui gravite beaucoup dans le domaine artistique ! Nous sommes curieuses et toujours avides de découvertes.
Depuis 2017, vous avez publié quatre numéros sous les titres Fantasma, Baiser, Botanique et Prémices ; pouvez-vous nous dire pourquoi vous êtes-vous concentré sur ces notions et ce qu’elles signifient pour vous ?
Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie. Nous aimons proposer des thèmes qui laissent une large part à l’interprétation des artistes, pour ne pas les enfermer dans un cadre trop étroit. D’où le choix de mots à double ou triple sens, qui peuvent ouvrir sur mille interprétations possibles. Nous en discutons beaucoup entre nous avant de nous décider, et souvent les choix finissent par s’imposer comme des évidences !
Zélie Doffémont ‘Prémices’ 2018
Nous vivons à une époque où Internet submerge la vie humaine ; avez-vous quelque chose à dire là-dessus, positif ou négatif ? Comment utilisez-vous Internet en tant que Joie Panique ?
Notre rapport à Internet et aux réseaux sociaux est très ambivalent. Nous y sommes présentes, et ce sont indéniablement des outils très utiles pour découvrir de nouveaux artistes dans le monde entier et pour les contacter ! Très utiles aussi pour promouvoir nos livres et faire connaître notre maison d’édition sans moyens financiers ! Nous avons également un site de vente en ligne (joiepanique.com).
En revanche, notre attachement au papier et à l’objet du livre reste essentiel ; il serait impensable pour nous de renoncer au toucher, à l’aspect sensuel du livre, en publiant des ouvrages numériques par exemple. Et les rencontres sont primordiales pour nous, au coeur de ce que nous faisons. Même si les échanges par Internet sont très utiles (notamment avec les artistes éloignés géographiquement de nous) et parfois très riches, rien ne remplace le contact et la rencontre.
Stéphane Blanquet ‘Premices’ 2018
Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !
Que penses-tu du mouvement ‘Riott Grrl’, le mouvement de contre-culture féministe qui a débuté dans les années 90 à travers les fanzines et la musique punk ? Quels sont selon vous les reflets de ce mouvement sur l’Europe continentale et la France ?
Quand ce mouvement est né, nous étions de jeunes adolescentes. Nous ne nous connaissions pas encore mais, chacune de notre côté, ce mouvement nous intéressait beaucoup ! En premier lieu via la musique, les concerts, quelque chose bougeait, naissait, ça hurlait, les femmes prenaient la parole et ça faisait du bien ! Même si ce mouvement et ce terme ont pu parfois être récupérés pour en faire un phénomène de mode, il y avait là quelque chose de fort et d’intéressant au départ. L’une de nous avait d’ailleurs créé un fanzine à cette époque, essentiellement tourné vers la musique, mais avec, déjà, de l’image…
Prémices Joie Panique artbook : 43 artistes, toute la place à l’image
Y a-t-il un mouvement féministe que vous soutenez ou auquel vous vous sentez appartenir ? Ou y a-t-il une position socio-politique, artistique que vous adoptez en tant qu’éditeur ?
Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres. Cette ouverture rejoint forcément une vision politique et engagée. Notre manière d’éditer, dans une indépendance totale, est aussi un engagement. Et, bien sûr, le fait que nous soyons deux femmes l’est également !
De nos jours, nous voyons une résurgence du surréalisme dans de nombreux domaines. Où voyez-vous les éditions Joie Panique dans la tradition surréaliste ?
Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !
Thomas Ott ‘Summer of Love’ 2018
Après un demi-siècle, peut-on parler d’une sorte de surréalisme vivant à Paris ? Pouvez-vous suggérer des noms dans la littérature, les beaux-arts ou le cinéma ?
Le mouvement surréaliste a bien entendu laissé un héritage très fort. Si on prend le surréalisme au sens propre, se situer au-delà du réel, inventer d’autres réalités, oui, de nombreux artistes que nous aimons, dans différents domaines, peuvent s’y rattacher aujourd’hui ; des artistes nourris de cette culture, mais avec un univers personnel et singulier, qui cherchent sans cesse, jouent et inventent un surréalisme d’aujourd’hui, passionnant à suivre. On pense notamment à Stéphane Blanquet (artiste protéiforme présent dans tous nos livres, depuis le début), ou au cinéaste Guy Maddin…
Y a-t-il des projets sur lesquels vous travaillez actuellement ? Et y a-t-il quelque chose que vous voudriez ajouter ?
Nous sommes en train de travailler sur nos deux prochains recueils thématiques qui formeront un duo : FEU et EAU !! Les artistes proposeront une oeuvre pour chacun des livres afin que les oeuvres se répondent et dialoguent ! Une sorte de cadavre exquis entre deux livres, deux paradoxes, deux contraires qui s’opposent et se complètent.
Amandine Urruty ‘La Salle’ graphite et fusain sur papier, 160x120cm (2018)
Merci pour cette belle interview. Merci à vous pour votre intérêt !!
Grafik romanlara odaklanmaya nasıl karar verdiniz?
Çizgi roman sever bir neslin evladı olarak, hayatımızın içindeki çizgi romana kayıtsız kalamazdım. Henüz okuma yazma bilmeden tanıştım çizgi romanla. O dönem İtalyan çizgi romanları Tommiks-Teksas, Amerikan klasikleri Mandrake, Kızılmaske, Örümcek Adam, Superman… ve Frankofon Redkit, Tenten, Asteriks oldukça popülerdi. Haftalık çocuk ve mizah dergileriyle beraber Sezgin Burak’ın ‘Tarkan’ Suat Yalaz’ın ‘Karaoğlan’ ve Abdullah Turhan’ın ‘Fatihin Fedaisi Kara Murat’ dergileri de bağımsız üretimlerini sürdürüyordu. 1980 darbesi ve ardından gelişen teknoloji ile çizgi romanlar, piyasadan hızlıca çekildiler. Doksanların ortasında Aksoy Yayıncılık tekrar yayımlamaya başlayana kadar. 2000’li yıllarda Lal Kitap, düzenli ve sıralı olarak İtalyan çizgi romanlarıyla piyasayı tekrar canlandıracak olan yayımcılığını başlattı. Bütün bu süreçlere tanıklık eden biri olarak, sanat eğitimi almış olmamın da etkisiyle yayımcılık fikrinin temelleri oluşmuştu bende. Genel temayüllerin dışında bağımsız ve underground seçimlerden oluşan bir grafik/ çizgi roman kitaplığı oluşturmak arzusuyla 2010’da Flaneur Books yayım faaliyetine başladı.
Charles Burns “Kara Delik” Flaneur Books, 2018
Grafik roman diğer yayımcılık alanlarından farklı bir bilgi ve birikim gerektirir mi? Eserler size teslim edildikten sonra hangi teknik aşamalardan geçiyor?
Bazı küçük girişimleri saymazsak maalesef henüz Türkiye’de bir çizgi roman endüstrisi yok. Grafik romanların ana akım çizgi romanlardan farklı bazı temel özellikleri var. Dünyada da yeni gelişen bir tür. Seçilen konular, yapım tekniğinin klişelerin dışında, özgün ve bağımsız oluşu ve edebi üslubu düşünüldüğünde sanatsal değeri artıran bir tavır olduğunu görüyoruz. Eserler bize grafik tasarımı tamamlanmış olarak geliyor. Düzeltmeleri gerçekleştirmek, balonlardaki metinlerin editörlüğünü yapmak, uygun fontlar seçmek, kullanılan kağıdın dokusu, kalitesi ve rengine karar vermek ve kapak tasarımında bütünlük sağlamak gibi çalışmalarımız ve estetik müdahalelerimiz oluyor.
Reinhard Kleist ‘Nick Cave and The Bad Seeds’ 2022
NICK CAVE AND THE BAD SEEDS
Reinhard Kleist’ten, Nick Cave’in müzik hayatının dönüm noktalarını başlangıcından bu yana çizgi hikâyelerle anlatan, dünyada birçok dile çevrilmiş ‘’Nick Cave and The Bad Seeds Art Book’’, Flaneur tarafından özel olarak tasarlanıp sadece 333 adet üretildi. Bu edisyon ayrıca, Cave’in, yine özel izinle ilk kez tek bir plakta bir araya getirilen ’Deanna’’ ve ‘’Mercy Seat’’ şarkılarını içeren yine numaralandırılmış bir 45’lik ve çizer tarafından imzalı, numaralandırılmış bir book plate’i de içeriyor.
Özel edisyon baskılar da yayımlıyorsunuz. Bu ürünler kimlere yönelik? Diğer edisyonlardan farkları nedir?
Bu özel edisyonlarla eseri destekleyen yan unsurlar eklenebiliyor. Sınırlı üretimler, mühürlü sertifikalar, belki diğer edisyonlarda yer almayan özel çizim ve metinler, galeriler… Bütün bu yan ürünler ve özellikler maliyeti artırdığı için haliyle biraz daha yüksek fiyatla satışa sunuluyor. Kitapla, sanatçıyla, eseriyle duygusal bir bağ kuranlar, koleksiyonerler daha çok bu edisyonları tercih ediyorlar.
Hakan Günday ve Emre Orhun’dan “Kana Diz Kana” 2020
Emre Orhun: Genellikle grotesk, absürd ve ekspresyonist bir sürrealizmin içinde geziniyorum. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam ya da gerçekçi bir sanatçı olarak tanımlamam. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, bu hem bir kusur hem de bir avantaj ve ben bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim anlayışıma göre resim gerçekliğin birebir yansıması olmamalıdır, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bu bana saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır.
Telekültür’de Ali Şimşek’in konukları, Grafik sanatçısı-fanzinci Erman Akçay ve yayıncı-çizgi romancı Servet İnandı ile bağımsız yayıncılık, fanzinler, karşı kültür ve yeraltı edebiyatı ile ilgili sohbet etti. Programda, Türkiye’de çizgiroman ve grafik romana ilgi de irdelendi.
Türkiye’de çizgi roman yayımcılığının tarihine bakınca ortaya nasıl bir manzara çıkıyor? Yerli çizgiromancılar hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Türkiye’de çizgi roman konusuyla ilgili en kapsamlı kaynak, sevgili Levent Cantek’in ‘Türkiye’de Çizgi Roman’ kitabıdır. Sanat Dünyamız dergisinin ‘Çizgi Roman‘ sayısını da ekleyebilirim buna. Dünyada egemen kültürün popüler bir ürünü olan çizgi roman, ülkemizde yine kaynağına öykünerek başlıyor. Siyasi ve sosyolojik süreçlerin etkisinde dönemin popüler milliyetçi politikaları ile kılıç-kahramanlık hikayelerinin öne çıktığı bir dönem var. Ardından şehirlere göçle başlayan kent yaşamı ve kültürü konuları ele alındı. Günümüzde yerli üretimler arasındaki çok az sayıda iyi örneklerden biri İlban Ertem’in çizdiği İhsan Oktay Anar’ın romanı ‘Puslu Kıtalar Atlası’dır. Yine Flaneur’den yayımlanan beş yazar ve 12 çizerin bir Anadolu miti olan ‘Deli Gücük’ hikayelerini yorumladığı ‘Zifirname’ grafik romanını da örnek verbilirim. Son dönemde ise Ergün Gündüz, Sümeyye Kesgin ve Yıldıray Çınar gibi değerli sanatçıların yurtdışına işler ürettiğini görüyoruz.
Dünyadaki güncel çizgi roman ekolleri neler?
Çizgi roman üretildiği coğrafyanın geleneklerinden, hikayelerinden, mitlerinden ve sanatından besleniyor. Zamanla kendi belirgin üslubunu ve piyasasını oluşturduğunu görüyoruz. Buna göre dünyada dört temel ekolden bahsedebiliriz: Başta Amerikan süper kahraman hikayeleri. İtalyanlar, Türkiye’de çizgi romana adını vermiş Tommiks, Teksas ya da Zagor, Tex, Mister No gibi örnekler veriyorlar. Tenten, Redkit, Asteriks örnekleriyle Fransız – Belçika çizgi roman Frankofon ekol altında birleşiyor; bunların dışında Japon ekolü olan Manga da var.
Yayımlamayı seçtiğiniz sanatçıları nasıl belirliyorsunuz?
Flaneur, şimdiye kadar Türkiye’de kitapları yayımlanmamış sanatçılarla buluşturdu okurunu. Seçtiği eserlerde ortaya koyulan özgün tavrı, yaratıcılığı ve sanatsal üslubu dikkate alıyor. Ayrıca eserin, çizgi roman tarihindeki değerini göstermenin sorumluluğunu da taşıyor.
-Flaneur Books’un kurucusu Servet İnandı ile yapılan söyleşinin dökümüdür.-
Saki döndür kadehi, herkese sun bana da ver. Çünkü aşk önce kolay göründü, ama sonradan çok müşküller meydana geldi.
Sabah yeli misk kokusu almak ümidiyle sevgilinin alnına dökülen saçları açınca, o güzel kokulu saçların kıvrımlarından yürekler ne kanlara boyandı!
Hâfız-ı Şirâzî
Hayal gücünün sınır tanımaz doğası ve sanatının köklü geçmişine rağmen Saeki fazlasıyla gölgede kaldı. Fakat bu durum artık değişmek zorunda.
Türkçesi: Efe Tuşder
Son bir kaç yıl içinde, Japonya dışında, Toshio Saeki’nin eserlerine eşi benzeri görülmemiş bir ilgi artışı oldu. San Francisco, Toronto, New York başta olmak üzere Londra ve Tel Aviv’de büyük kişisel sergiler düzenledi; 2010 senesinde şimdiye kadar gün yüzüne çıkmamış baskı resimlerinden oluşan Onikage: The Art of Toshio Saeki (Last Gasp) ve 2015 yılında Fransa’daki eserlerinden meydana gelen beş ciltlik koleksiyonun ilki olan Rêve écarlate (Éditions Cornélius) yayınlandı. 70’lerden bu yana yaptığı çizimlerinin çoğu sergilerin dışındaki amaçlar için yapılmıştı (Çalışmaları 1972’de John Lennon ve Yoko Ono’nun Sometime in New York City kapağında kullanıldı; Ono ve oğlu Sean Lennon da onun hayranlarıydılar, 2013 yılında sanatçı ile röportaj bile yapmışlardı.) Saeki, sanat dünyasının sınırlarının ötesinde genişleyen bir kültü takip ediyor, farklı yaratıcı ortamların diasporasında gizleniyordu. Gerçek bir yeraltı efsanesi olan Saeki, sanatını sunulduğu ortamla tanımlamıyor; fakat bu durum hayranlarının onun bu kış galeride sergilenecek yeni eserleriyle hayal kırıklığına uğrayacakları anlamına da gelmiyor ve hiç şüphesiz ki tabiatında var olan radikalizmin galerilere sızmayı başardığını da görecekler.
Toshio Saeki
Saeki’nin galerilerle tanışması, inatçı bir iş kadınının Japonyanın uzak bir dağ kasabasındaki evini ziyaretiyle birlikte başlar. İletişim çağının tüm olanaklarından uzakta yaşamını sürdüren Saeki için bu durum, sıradışı ve gizemli atmosferiyle ilgisini çeker ve çalışmalarına ivme kazandırır. Ama hikaye belki de sadece bu kadının ikna edici enerjisinde değildir, bu dış dünyaya kapalı olduğunu düşündüğümüz bir sanatçının da kararıdır aynı zamanda: “Son beş yıl içerisinde batılı izleyicilerden gelen tepkiler beklentimin çok daha ötesinde ve şaşırtıcıydı, ve öyle görünüyor ki bu durum gün geçtikçe daha da şekillenecek.”
Saeki’nin yeraltı sahnesindeki etkisine rağmen çalışmaları Japonya ve yurtdışındaki sanat dünyasında pek ciddiye alınmamıştı. Bu durum, büyük olasılıkla Saeki’nin işlerinin kendine özgü tuhaf içeriğinden kaynaklanıyordu. Bilinçaltının karanlıklarına iniyor, büyüleyici Freudyen kabuslar eşliğinde otantik senaryolar yaratıyordu.
Toshio Saeki
Çocukken, resimli hikayelerimi arkadaşlarıma gösterir ve onlara seslice okurdum, buna bayılırlardı. Sanırım şu an için de bundan pek farklı bir şey yapmıyorum.
Saeki’nin çalışmaları on yıl boyunca olumsuz eleştirilere maruz kaldı. Karşılaştığım ilginç bir durum da 2013 yılında Londra sergisinde Saeki’nin işlerine küratörlük yaparken, serginin birinci kattaki alana taşınması gerektiğinde işleri ziyaretçilerin meraklı gözlerinden uzak tutmaya çalışmamdı. Eserler 70’lerden kalma Akai Hako serisinin bir parçasıydı; bazıları nispeten daha az ekstrem işlerdi. Saeki, toplum içerisinde güvenle görülebilecek birçok işe imza attı, ancak ahlaki sorunlar sanat kariyerini her defasında eleştiri hedefi haline getirdi. Belki de bu durum toplumumuzun bireyin içsel karmaşasına olan tepkisinin -hatta bu karmaşa bireyin kendisine acı verici bir durumda olsa dahi- sanatın kendisinden daha yoğun olduğu anlamına gelmektedir.
Toshio Saeki
Ama Saeki için asıl önemli adım on yıl önce Tokyo’daki ajanslarla çalışmaya başladığında atılıyor, cesaretli bir kaç sanat adamı onun sınır tanımaz çalışmalarını gün yüzüne çıkardılar. “Bunlar çok radikal ve içeriği çok açık ifadeler. Eleştirmenler veya önemli pozisyonlardaki insanlar bu işleri beğenmiş olsalar bile bunu dile getirmekte çekinmeleri gayet normal. Ama sanırım artık bir şeyler değişmeye başladı ve Saeki hakettiği ilgiyi görmeye başlıyor. Örneğin bizler bile Saeki’nin Çin’deki popülaritesinin yeni yeni farkına varıyoruz ki bu durum yıllardır devam ediyormuş.” Bunlar Saeki’nin isimsiz kalmayı tercih eden temsilcilerinden aldığım bilgiler.
Saeki’nin tanınma zamanı gelmiş olabilir, bir sanat eseri için kaynak belirtmek sanat tarihi için önemlidir; ancak bu her zaman pek de kolay değildir. Savaş sonrası Japonya’sına kadar uzanan Ero Guro (Erotic Gore) hareketi veya 70’lerdeki ikinci dalga ile bu işler uyumlu olabilir. Ero Guro sanatını takip eden sanat severler ve pazarlar belki de sanal dünya sayesinde Saeki’ye de ilgi duydular. Son zamanlarda Japon erotik korku sanatının tarihsel örneklerine dair bir dizi sergi, bu hareketin toplum bilincindeki köklerini yumuşatmaya başladı: British Museum’daki Shunga sergisi, Met’deki Japon sergisi ve Grand Palais’daki Hokusai gösterileri, Paris ve Boston’daki MFA. Hokusai’nin The Dream of the Fisherman’s Wife’ı günümüz Japonya’sından gelen şiddetli cinsel görüntülere karşı yumuşak tepkilerin oluşmasında vesile oldu. Bir kamu kuruluşunun bir ahtapot ile çiftleşen bir kadının kartpostalını satabilmesi bu tür bir görüntünün çağdaş görsel kültürdeki yeri hakkında çok şey söylüyor.
Bu durum Saeki’nin çalışmalarını Japon sanatı etrafındaki bir diyalog içerisinde ve eserlerinin ortaya çıkardığı sorunlar dahilinde incelememiz için bizlere güzel bir fırsat sunuyor: Mizah ve pathos arasında dengelenmiş insan doğasının güvensizliği; fetişlere karşı tutum, şiddetin ve cinselliğin kültürel bir coğrafya tarafından şekillenmediği bir dünya; cinselliğin ve vahşiliğin estetikleştirilmesi, genişleyen yeraltı kültürleri ve bunların ana akım ile olan etkileşimleri; gelenekler ve ilerlemenin çelişkili ikilemi.
Toshio Saeki ‘Ominanuma’ 1972
Annemin çocukken beni götürdüğü filmlerin de üzerimde derin bir etkisi vardır ve bu filmlerdeki bazı sahnelerin, kimi zaman çalışmalarımda ortaya çıktığını görebilirsiniz.
Genel izleyicinin aşırı açık içeriklerle başa çıkmasına yardımcı olmasının dışında düzenlenen kurumsal sunumlar ve sergiler, Japon baskı resim tekniğinin kalitesinin de takdir edilmesini beraberinde getirdi. Saeki’nin uyguladığı bu eski usül teknik -kalıpların baskı makinesine girmeden önce parşömen yapraklarıyla kaplanması ve işaretlenmesi- soylu Japon baskı resim sanatının miraslarından biridir. Yabancılar için, Saeki’nin teknik bileşenleri ve imgelem dünyası: Evlerin iç kısımları, figürler, kıyafetler, tasvir ettiği ritüeller ve şeytanlar, Japon kültürüne ait görünürler. Fakat tematik açıdan bile olsa Saeki çalışmalarını kesinlikle Japonca bir kanonun veya çevrenin parçası olarak tanımlamıyor: “Sıradan bir Japon vatandaşı gibi ben de halk müzikleri dinleyerek büyüdüm, ama bunun yaptıklarım açısından önemli olduğunu düşünmüyorum. Bana ilham veren şeyler korku duygusu, belirsizlik, çocukken veya ilk gençlikte yakaladığımız o endişe ve mutlulukların hassaslığı; bundan eminim. Bunlar geleneksel Japon kültürü olarak tanımlanır mı bilmiyorum, ayrıca annemin çocukken beni götürdüğü filmlerin de üzerimde derin bir etkisi vardır ve bu filmlerdeki bazı sahnelerin kimi zaman çalışmalarımda ortaya çıktığını görebilirsiniz.”
Toshio Saeki
Toshio Saeki ‘Maboroshimakura 2’ 1972
Zehirli Güzellik
Saeki genellikle kimseyle görüşmeden yaşıyor, internetsiz ve İngilizcesiz; çoğu iletişim talebi Saeki’yle bağlantısı olan Tokyo’daki temsilcilerden geçiyor. Onlar da Saeki’nin bu durumunun sebebi olarak sade yaşam tarzını öne sürüyorlar: “Öyle sanıyoruz ki onun münvezi kişiliğiyle ilgili olmalı bu durum, son derece mütevazı, sessiz ve hiç materyalist değil. Aynı zamanda ödün vermeyen ve sanatına inanan çok güçlü bir iradesi var. Bu yüzden, her şeyden uzakta dağlarda yaşıyor. Bundan dolayı insanlar onu merak ediyorlar fakat ona erişmek gerçekten çok zor.”
Saeki’nin çalışmalarını görmek ve onları yapan kişi hakkında bilgi edinmek için ciddi bir talep var fakat şu an için elimizde erişilmez yerlerde yaşayan ve fazlasıyla bireysel bir sanatçının çok parçalı portresinden fazla bir şey de yok. Etkilendiği kaynakların, ilham perilerinin ipuçlarına erişmek bile çok zor: “Osaka’da reklamcılık alanında çalışırken, Tomi Ungerer’in eserleriyle karşılaşmıştım. Çalışmalarında zehirli bir şey hissettim ve zehirsiz bir güzelliğin sıkıcı olduğunu farkettim.”
Hatu, 1972
Toshio Saeki
“Zehirli güzellik” Saeki’nin cüretkar bakışı ve benliğinin ortaya çıkardığı gizli kısımların dışında, aynı zamanda çalışmalarında paradoksal bir saflık olarak da ortaya çıkıyor: “Ben her zaman ruhumun derinliklerinde gizli olan ve kelimelerle tarif edilemeyeni biçimlendirmeye çalışırım. İnsanın içinde sessiz kalan ve unutulmaya yüz tutmuş duyuları uyandırmak isterim. Büyüdükçe bazı şeylere alışırız ve duyarsızlaşırız, oysaki gençken tattığımız duygular hassas ve saftırlar ve dolaysızca yaşanırlar. Belki de sanatıma ilgi duyan insanlar bunu bir şekilde hissediyorlar ve bu sadelikten etkileniyorlar. Çalışmalarıma hiç rastlamamış insanlarla karşılaşmak isterdim, ve onlara unuttukları o muhteşem hassaslıklarını hatırlatmak. Çocukken, resimli hikayelerimi arkadaşlarıma gösterir ve onlara sesli okurdum, buna bayılırlardı. Sanırım şu an için de bundan pek farklı bir şey yapmıyorum.”
Toshio Saeki
“Gençlik yıllarımdan kalma anılara gelirsek… Bunlar çok farklı bir hikaye, belki bir dahaki sefere…”
Sıklıkla gözden kaçan bir unsur da Saeki’nin çalışmalarının oyunbaz yanıdır. Bu detaylar belki de Osaka’da doğup-büyümesiyle ilişkilidir, geleneksel kültürlerde insanları güldürmenin ve mizahın günlük yaşamın bir parçası olması. (Tokyo’dan farklı olarak.) Her ne kadar memnun etme ve eğlendirme arzusu Saeki’nin sanatında ilk aklımıza gelen özellik olmasa da bu grotesk mizah her daim işin içindedir. Belki de ‘godfather of the underground’ sandığımızdan daha çok bizlere benziyordur. Sanatçı ve eserleri hakkında keşfedilmesi ve öğrenilmesi gereken çok şey olduğu ortada. Böyle olması macerayı daha da keyifli kılıyor. Saeki sanat sahnesi için artık hazır. Fakat önce onu yakalamamız gerek.