Çok değil, bundan üç dört sene evvel Zeynep Kış ve eşi Şakir ile Kızıltoprak’taki atölyelerinde tanıştığımızda bana yaptıkları baskı resim örneklerini göstermişlerdi, çoğu müzik grupları için üretilmiş, koleksiyon değeri taşıyan serigrafi afişlerdi bunlar; sonrasında Krüw etkinlikleri geldi, genç yeteneklerin özgün işlerinin sahnelendiği sergiler, çağdaş grafik/ illüstrasyon dünyamıza güçlü bir dinamizm kazandırmakta gecikmediler. El emeği göz nuru üretilmiş bu resimler, bizleri Ham Sanatın en renkli ve heyecan verici örnekleriyle buluşturuyordu. Bir çok farklı stilde sanatçının ortaya koyduğu işler kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi.
Ticari bağlamda üretilen çizimlerin dışında ‘illüstrasyon’u, ‘illüstre olanı’ ciddi bir disiplin ve üslup olarak benimseyen bu genç kuşak sanatçılar, ortaya koydukları eserlerle önceki kuşaklardan, eski mizah dergilerinden ve klasik çizgi-roman anlayışımızdan bir hayli farklı ve özgün işler sergiliyorlar. İki bin sonrası ivme kazanan bilişim ve sibernetik çağın, yabancılaşmanın, köksüz kozmopolitliğin, deliliğin ve sapkınlığın tüm izlerini bu genç çizgilerde yakalamak mümkün. Saykodelik rock posterleri, yeraltı çizgi-romanları, şöhret peşinde koşan gangsterler, grafiti ve manga kültürü, bilgisayar oyunları ve bilumum siberpunk etkileşimin cereyan ettiği devasa bir kültür havuzu.
Bigbaboli’nin kurucusu, serigrafi ustası, sanatçı Zeynep Kış
Geçen kış kapılarını aralayan Bigbaboli Şarküteri, aynı zamanda film gösterimleri, sanatçı konuşmaları gibi farklı etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Ekibin gözde ismi Zezeah ile salgın günlerinde söyleştik, insanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda sanata değer verenler için :
22 Nisan 2020
Zezeah merhaba, salgın günlerindeyiz, karantina altında Napalm Death plak kapaklarını aratmayan günler geçiriyoruz, bu durum sanat piyasasını ne ölçüde etkiledi, bir galerici olarak bu durumdan nasıl etkilendiniz?
Selam Erman, öncelikle halimizi sorduğun için kendi adıma çok teşekkür ederim. Evet içerisinde bulunduğumuz karantina süreci sevgili galerimiz Şarküteri‘nin de derin bir uykuya girmesine sebep oldu. Hali hazırda 2020 yılı için planladığımız bütün pop-up ve ana sergiler, tarihleri havada uçuşan partiküllere dönüştüler. Toplu etkinliklerin yeniden hayatımıza gireceği tarihi kestirememek inan bizi de endişelendiriyor. Kendi yağında kavrulan bağımsız bir galeri için oldukça riskli bir dönemdeyiz.
Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin bu karamsar dönemde bireysel ihtiyaçları dışında lüks giderleri kısıtlamaları anlaşılır bir durum. Bizler için de aynı şey geçerli; “Önce sağlık” diyoruz ! Bunun dışında online sergi, söyleşi vb. sanal etkinliklerden pek haz etmediğimiz için bu alanlara da hevesli değiliz.
Geçtiğimiz kış, Bigbaboli Şarküteri sanatseverlerle buluştu; grup sergilerinden sinema gösterimlerine, Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir gibi büyük isimlere kadar bir çok farklı etkinliğe ev sahipliği yaptınız, sanatçılıktan galericiliğe geçiş seni nasıl etkiledi?
Evet, işlerini çok sevdiğimiz yıllardır heyecanla takip ettiğimiz sanatçıların işlerini sergileme, paylaşma fırsatımız oldu. Çoğunluğu arkadaşlarımızdan, yakın çevremizden oluşan bir etkinlik takvimiydi bu. Dile getirdiğin üzre ben bir galerici değilim, sanat yönetimi, pazarlama, sergileme konusunda pek deneyimli biri olduğumu da iddia edemem, fakat yaklaşık on yıldır Moklich ve Zezeah mahlaslarıyla kendimize ait Big Baboli Print House sanatsal baskı atölyemizi işletiyor ve kendi işlerimizi üretip satıyoruz.
2019 baharıyla birlikte arkadaşımız Berk Kula ile ortak bir hayalin gerçekleşmesi için güç birliği yaptık ve Şarküteri’nin açılması için hep birlikte adım attık. Berk’in katkıları ve bizim deneyimlerimiz, olanaklarımızı da birleştirerek farklı bir konsept oluşturmak istedik. Bir sanatçı olarak Şarküteri’yi sahip olduğumuz yaratıcı çevremizle besledik. Samimiyetimize güvenen, yeni nesil sanatçılara elinden geldiğince destek olan, meraklı bir kitlemiz varmış; ve onlar sayesinde hiç bir markanın, firmanın desteğine gereksinim duymayan gerçekten bağımsız bir yapı oluşturduk.
Şarküteri, komisyon konusunda öncelikli olarak sanatçıları ön planda tutuyor, ikinci öncelik ise galerinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve sanatçıların işlerini daha iyi sunabilmesi için gerekli olan reklam, fotoğraf, online satış vb. platformları canlı tutulabilmesidir. Tüm bunları hiç bir çıkar amacı gütmeden özveri ile yapan küçük bir kadroyuz.
Galerimiz dışında hepimizin farklı bir mesleği var, mesailerimizden arta kalan vakitlerde ise Şarküteri’yi hayatta tutabilmek için elimizden geleni yapıyoruz; amacımız bu ortak kullanım alanının hayatta kalabilmesi. Tabi ki şu an için birçok eksiğimiz ve yapılabilecek tonla iş var ancak yukarıda da değindiğim üzere hiçbirimizin asıl mesleği değil bu ve ayırabileceğimiz vakitler de sınırlı. Tüm bunlara rağmen bu yapı, insanlar tarafından heyecanla karşılandı ve umarız şimdiden örnek bir mekan olabilmişizdir.
Audioban Space: Big Baboli Konser Afişleri Söyleşisi, Ekim 2018
Sanatçılarla birlikte açık stüdyo günleri düzenlemeye başladınız.
İlk Open Studio günümüz, ne yazık ki şu an için beklemede olan Bülent Gültek sergimiz ile başladı, güzel bir sergi ile sezona sıkı bir giriş yapacaktık. Open Studio günleriyle birlikte koleksiyonerlerin, Şarküteri‘den satın aldıkları bir posterin hangi aşamalardan geçerek basıldığını ve ellerindeki parçanın niçin bu kadar değerli olduğunu daha iyi gözlemlemeleri, anlamaları için bir sunum oluşturduk. İlk studio deneyimimiz sanatçı ile tanışmak isteyen, serigrafi baskı hakkında hali hazırda ufak tefek bilgi sahibi olan meraklı katılımcılar ile birlikte gerçekleşti. Umarız önümüzdeki studio günlerinde konuya ilişkin hiç bir fikri olmayan daha hevesli ve heyecanlı bir kitleye de erişebiliriz.
Elif Varol Ergen ‘Hecate’ 61×44.5cm, kağıt üzerine 4 renk serigrafi
Elif Varol Ergen:‘Her current artworks content is mostly focused on feminism, divine femininity, mysticism and women’s identity. She illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance. She uses mostly “witch and wicca” metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society. She usually uses digital media, digital imaging and CNC-machined productions also sometimes combines traditional media such as acrylic, ink, silkscreening for the artworks.’
Burak Şentürk ‘Party’ 40x40cm, kağıt üzerine 7 renk serigrafi
Burak Şentürk: Sanırım onu tanımayanımız yok gibi, titiz, ustalığa önem veren, tasarımcılığıyla birlikte profesyonel bir illüstratör.
Dolce Paganne ‘Coculeata’ 49.5×62.5cm, kağıt üzerine giclee baskı
Ceren Aksungur: ‘Also known as Dolce Paganne, is an Antwerp-based Turkish artist who crafts surreal, unsettling drawings and paintings. Her work combines both the strange and the mundane, subverting the everyday. Works such as “Pomegrenade,” implement both acrylics and colored pencil on paper.’
Bir deli ile Şarküteri’de karşılaşma
Grafik, illüstrasyon alanında hem atölye, hem de galeri olarak çığır açıcı işlere imza atıyorsunuz, ayrıca bir çok kaliteli yayını raflarda görüyoruz, bunun dışında sanatçıların çizimlerini giyim tarzlarıyla da bir araya getiriyorsunuz.
Sınırlı sayıdaki ürünler için kafamızdaki fikir : İnsanların, sevdikleri sanatçılara her fiyat skalasından ulaşabilmeleriydi, bunun için birlikte çalıştığımız sanatçılara sınırlı sayıda sticker, tshirt, pin gibi yan ürünler ürettik. Bütün maliyeti Şarküteri üstlendi ve böylece sanatçıların ürün skalalarını çeşitlendirdik ve kataloğumuzu orijinal iş, limitli baskıresim, fanzin, sticker, pin, tshirt gibi birçok farklı seçenek ile doldurduk.
Sanatçılara ve koleksiyonerlere, tüm bu ürünler için limit sözü verilmiştir; bu aynı zamanda sanatları üzerinden sınırsız kazanç elde edilmeyeceğinin de bir garantisidir, dolayısıyla galerimizden alınan her ürün koleksiyon değeri taşımaktadır. Tercihin çoğunlukla serigrafi baskı’lar ve sticker’lardan yanaolması bizi sevindiriyor, çünkü orijinal parçaların rağbet görmesi sanatçılar açısından da her zaman büyük motivasyon kaynağı oluyor.
Şu an için üzerinde kafa patlattığınız projeler var mı, salgın belası olmasaydı bizi neler bekliyordu?
Salgın olmasaydı yaz sezonuna kadar Ucube Mutaf pop-up sergimiz ve Bülent Gültek’in hazırlamış olduğu harika bir konsept sergi bizi bekliyordu. Daha sonra tüm yaz boyu kalacak bir ana sergi ve Eylül itibari ile arada yabancı sanatçıların da serpiştirildiği bir takvimimiz vardı. Umarız en kısa zamanda kaldığımız yerden hızla devam edebiliriz.
Eklemek istediğin bir şeyler varsa, lütfen. Bugüne kadar destekleri, katkıları, iş birlikleriyle bizlerle birlikte olan tüm dostlarımızı çok özledik; en kısa zamanda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın.
Zeynep ‘Zezeah’, Nisan 2020
Lumineh ‘Black Beauty’ 71×50.5cm kağıt üzerine giclee baskı
Lumineh ‘Wild Swans’ kâğıt üzerine tek renk serigrafi
Elif Varol Ergen x İlker Çelen (Uzay Çöpü)
İlker Çelen (Uzay Çöpü) x Burak Şentürk
İlker Çelen (Uzay Çöpü)
Bıyıkof
Dolce Paganne
Bilge Emir
Uczine
Artemis Günebakanlı, 2018
Zezeah & Güven Erkin Erkal
for more info and details, don’t forget to take a look at
“Mais là où Val, le petit bonhomme derrière ce gros pavé, nous scie le fion à chaque fois, c’est du côté des surprises techniques.“
BANZAÏ HORREUR
MAD SERIES – 2017
Si l’on parle ici régulièrement de la revue montpelliéraine Banzaï, ce n’est sûrement pas pour fournir une énième preuve que le copinage est toujours de mise dans les chroniques de presse. C’est tout simplement car ce monstre de papier est sûrement la meilleure revue de France en ce qui concerne le rassemblement en ses pages des artistes les plus prometteurs des disciplines graphiques ou écrites. Et ce hors-série là porte de plus très bien son nom, il est consacré à l’horreur, c’est-à-dire la noirceur, les monstres, les difformités et tout un tas d’autres choses que vous pouvez imaginer. Ou pas. Et si d’innombrables jeunes talents se télescopent au sommaire, de grands bonhommes sont aussi là pour rappeler leur attachement à l’underground, en particulier le légendaire Laurent Melki, créateur d’affiches cultes pour des films qui ne le sont pas moins (citons Creepshow, Video-drome, Le Jour des morts vivants ou Freddy par exemple) ou encore le génial Chris Mars dont un joli petit paquet d’œuvres vous mettront une méchante claque sur les rétines.
Sortie de la revue hybride indépendante BANZAI spécial HORREUR !! C’était le 12/05/2017 à MONTPELLIER
Comme les précédents, ce numéro est absolument indispensable.
Venez voir des cas de possessions et de combustions spontanées en DIRECT !!
Banzai Horreur 2017
Emre Orhun
BANZAÏ HORREUR
MAD SERIES – 2017
If we regularly mention the Montpellier-based magazine Banzaï here, it’s certainly not to provide yet more proof that cronyism is still the order of the day in press reviews. It’s simply because this paper monster is surely the best magazine in France for bringing together in its pages the most promising artists in the graphic and written arts. And this special issue lives up to its name: it’s devoted to horror, in other words darkness, monsters, deformities and a whole host of other things you can imagine. Or you can’t. And while there’s plenty of young talent in the mix, there are also some big names here to remind us of their attachment to the underground, in particular the legendary Laurent Melki, creator of cult posters for films that are no less cult (Creepshow, Video-drome, Day of the Living Dead and Freddy are just a few examples), and the brilliant Chris Mars, whose work will give your retinas a nasty slap in the face.
Jean Luc Navette
Like its predecessors, this issue is absolutely essential.
Avec le temps on l’aura compris, dans la grande tradition des véritables revues littéraires de caractère, Banzaï propose – déjà pour la septième fois – un sommaire chargé en littérature sous toutes ses formes : nouvelles, cut-ups, poésie, théâtre, chroniques, billets d’humeur, le tout portant les signatures d’artistes issus de l’underground à plume. Du côté visuel, il y aura aussi de quoi sustenter les yeux avides d’art brut de décoffrage avec des tonnes de dessins pleine page, en noir et en blanc ou en couleurs (ces dernières représentent tout de même cinquante pages sur les deux cents qui composent ce Banz’). Mais là où Val, le petit bonhomme derrière ce gros pavé, nous scie le fion à chaque fois, c’est du côté des surprises techniques. Après les lunettes 3D du sixième numéro qui permirent à maints passionnés de découvrir des œuvres graphiques troublantes, voilà que cèst maintenant le calque ombro qui est inclus, un procédé génial qui permet de voir s’animer une partie des illustrations dingues de ce numéro. Inventif, ludique, et farouchement indépendant, Banzaï ne devrait pas passer au travers des paluches gourmandes ! Par GED – nawakulture.fr
Le numéro 7 de la revue hybride indépendante !
“But where Val, the little guy behind the big book, saws our asses off every time is in the technical surprises.“
BANZAI #07
As time goes by, in the great tradition of genuine literary magazines with character, Banzaï – already for the seventh time – offers a contents list loaded with literature in all its forms: short stories, cut-ups, poetry, theater, chronicles, mood bills, all bearing the signatures of artists from the feathered underground. On the visual side of things, there’s also plenty to feast the eyes of those eager for art brut de décoffrage, with tons of full-page drawings, in black and white or in color (the latter making up fifty of the two hundred pages that make up this Banz’). But where Val, the little guy behind the big book, saws our asses off every time is in the technical surprises. After the 3D glasses of the sixth issue, which allowed many enthusiasts to discover some disturbing graphic works, now the ombro layer is included, a brilliant process that allows us to see some of this issue’s crazy illustrations come to life. Inventive, playful and fiercely independent, Banzai shouldn’t be missed by greedy palates!
Meşhur edebiyat dergileri literatüründeki yerini şimdiden garantilemiş olan Banzai, edebiyatın bütün dallarından hayli yüklü bir içerikle yeniden bizlerle, bunu önceki sayılarında da yaptı : Hikayeler, cut-up’lar, şiir, tiyatro metinleri ve mektuplar, okuyucuları sarsacak mizah yüklü makaleler, hepsi de birbirinden değişik yeraltı sanatçılarının imzalarıyla. Görsel açıdan ise Banzai çıkınında ne varsa çıkarıp aç gözleri doyurmaya hazır tam 50 sayfa boyunca bir ton desen (siyah-beyaz / renkli) tamamı ise 250 sayfa. Öyle ya da böyle, kaldırım taşlarının altındaki küçük adam her defasında taşı gediğine koyuveriyor; süprizlere hazır olun ! Geçen sayıdaki 3D gözlüklerden sonra, sanata tutkun herkes bu sayıyla birlikte le calque ombro‘yu da keşfedecek (Bir desenin üzerine şeffaf bir sayfa koyarak, hareket ettirip yeni bir desen üretme tekniği), bu harika, yaratıcı, çılgın, oyunbaz ve tamamiyle serbest yöntemle çizimlerin yeniden canlandığına tanıklık edeceksiniz!
Popüler kültür ve onun çarpıklığını esprili bir dil kullanarak çizimlerine yansıtan Arnus’un kendisini “1982’den beri berbat bir illüstratör” olarak tanımlaması, onun hem korkunç hem de değişken karakterler arasında hareket eden espri anlayışının da bir parçasıdır. Figürleri ve ikonografisi, çocuksu temaları olduğu kadar popüler kültürümüzde bilinen kahramanları ve canavarları da yansıtır. Alice Cooper, Batman gibi karakterlere bir kaç şeytan tüyü dikmesi, hem bu yansıma, hem de esprili dili hakkında fikir verir bizlere. Aynı zamanda sanatçı, kendini de bu karakterlerin dünyasına ait biri olarak görmekten çekinmez.
Illustration pour Karbone Co. – Un Batman pour le fanzine “Cryptic Surf & Voodoo Violence”
Arnus ‘No Luck Today’ – ‘Interdit aux moins de 18 ans’
The Humorous,
Horror-Filled Illustrations of Arnus
by Andy Smith / hifructose mag
‘Using pop culture and his distinct distortion of scale, artist Arnus crafts humorous, engrossing illustrations. His self-description as an “Ugly illustrator since 1982” offers a hint at his sense of humor, moving between both terrifying and playful characters. These pop characters include Alice Cooper, Batman, and a slew of smiling demons. Many of his figures and iconography seem to specifically reflect on themes of childhood, and the heroes and monsters that emerge out of those reflections. The hand-drawn nature of his works adds to that playfulness.’
Banzai
Banzaï Hors – Série Ovni
Mad Series – 2016
Avec leur tronche bizarre et les infâmes gargouillis qui leur servent de langage, avec cette étrange façon de se déplacer entre le crabe ivre et le dragon de Komodo, ces gros sourcils qui couvrent leurs yeux globuleux et heureusement aussi quelques furoncles prêts à éclore, c’est vrai qu’ils ne ressemblent à quasiment rien d’humain, les gens du staff de Banzaï.
Mais les sagouins s’y entendent pour caresser les yeux des innocents munis au préalable d’un petit billet de 20. Car il y a du beau monde au sommaire, que ce soit au niveau graphique (qui prend le dessus dans ce hors-série) ou au niveau écrit. Mais comme les noms des artistes réunis ici s’écrivent avec des caractères qu’on ne trouve pas sur le clavier humain, nous suggérons aux curieux de grimper dans la prochaine soucoupe et d’aller jeter qui un œil, qui un tentacule sur le site internet officiel (banzai-editions.com) de la revue montpelliéraine qui crie très fort malgré un couteau bien serré entre les dents.
Par GED – nawakulture.fr
Et puis bon, niveau couv’ y avait déjà eu du costaud sérigraphié sur les précédents (cherchez donc sur ce site le mot Banzaï, triples buses !) mais il faut avouer qu’avec celle-là ils ont fait fort, et que même si un jour tu paumes ton mag’, tu le retrouveras même nuitamment car il a été rendu phosphorescent, rapport à l’application d’un procédé chelou qui glougloutait diablement dans les laboratoires de la team. Sidérant !
172 pages dont plein en couleurs sur papier de luxe et puis aussi des bonus fendards à trouver dans le blister, 20 € – 300 copies numérotées. Par GED– nawakulture.fr
“Mais ça va venir ! C’est évident ! Bien-sûr, l’époque n’est pas à la création. La société est dans une phase de repli sur elle-même, de retour en arrière. On fait trois pas en avant, deux pas en arrière, et on finit par avancer. Pascal un jour sera reconnu : c’est un grand artiste ! Je lui ai toujours dit ! Et même qu’il soit mort, je le dis encore. C’est un grand dessinateur ! Un grand artiste !” -Olivia Clavel
Pascal Doury est né en 1956, fils d’un père inconnu et d’une mère femme de ménage. Doury grandit aux Maisons d’Enfants de Sèvres, où il rencontre en 1966 Bruno Richard, avec qui il développe une relation de travail amour/haine. Ensemble, ils créent le magazine Elles Sont De Sortie, qu’ils remplissent de leurs propres travaux innovants. Lorsque Doury s’est tourné vers l’héroïne et Richard vers la pornographie, leur magazine a reflété cette évolution.
En 1984, ils exposent à Lyon, et un an plus tard à Paris. La même année, Pascal et sa femme Nathalie ont une fille, nommée Dora Diamant, et elle est rapidement intégrée à l’œuvre de Doury, ce qui donne lieu à la série de photos « L’Age d’Or de Dora Diamant ». À la mort de sa femme en 1991, Pascal prend en charge l’éducation de sa fille, laissant la drogue derrière lui.
Intrigué par la culture visuelle moderne, Doury a réalisé une compilation d’icônes et d’images, « l’Encyclopédie des Images » (2001). La même année, il réalise sa dernière exposition.
Pascal Doury peut à juste titre être considéré comme l’un des artistes les plus novateurs et originaux de France, mais aussi l’un des moins reconnus. À l’automne 1999, ses dernières œuvres étaient exposées à la Galerie Lambiek, offrant ainsi une expérience visuelle tout simplement ahurissante.
La renommée de Doury en tant que dessinateur de bandes dessinées vient principalement de sa représentation dense et intense de la vie en internat dans «Pornographie Catholique», publiée dans le magazine RAW. Doury a également publié de nombreuses bandes dessinées à petit tirage, la plupart sous forme de sérigraphie, la plupart en collaboration avec l’artiste Bruno Richard partageant les mêmes idées. Pascal Doury est décédé d’un cancer du poumon à son domicile parisien le 13 septembre 2001, laissant derrière lui un véritable héritage artistique étonnant. (Source : Lambiek.net)
Pascal Doury ‘Nègres vulves’
Pascal Doury ‘Commotion’
Olivia Clavel’s “Super Meuf” with participations by Pascal Doury, Jacques Pyon, Keleck, Kiki…
Bruno Richard, Poster
Natalie & Olivia, 1978
Xavier Laradji et Olivia Clavel
Xavier Laradji: Quand as-tu commencé à dessiner ?
Olivia Clavel: Quand j’avais 17 ans, à l’école des Beaux-Arts de Paris. Déjà avant j’allais montrer mes dessins à Hara-Kiri. Je traînais aussi dans les conventions de bd. Je portais mes bd à Actuel. Puis, j’ai rencontré les gens de Bazooka aux Beaux-Arts, Kiki Picasso, Loulou Picasso et Lulu Larsen. On était tout le temps ensemble. On se défonçait ensemble, on vivait ensemble, on dessinait ensemble.
Quels types de personnages dessinais-tu ? Télé était mon héros ! Il avait une tête de télé ! C’était une télé qui s’était débranchée pour aller vivre sa vie. Une télé rebelle ! Je regardais beaucoup la télévision à l’époque. Nos bd c’était histoire de raconter ce qu’on voulait comme on le voulait ! Changer un peu la bd…
Comment s ‘estpassée la rencontre avec ESDS ? Bazooka existait depuis 1974, un peu avant Elles Sont de Sortie. Mais on se chevauche presque, et donc ils étaient venus nous voir dans les locaux d’Actuel où on nous prêtait un bureau. Je me souviens que ce qu’ils nous avaient montré m’avait plu. Et puis on les a jetés ! Tu sais, à l’époque on était punk et on se jetait facilement. Je connaissais Nathalie, la future copine de Pascal. C’était Mis Fringanor 1977 [Fringanor était une marque d’amphétamine]. Très destroy et marrante ! Une grosse personnalité, une grande gueule ! Après, elle est sortie avec Pascal. J’ai donc dû le revoir à ce moment-là.
La Mort de Pascal Doury by Vincent Ravalec
Y avait-il une compétition entre Bazooka et ESDS ? Non. C’était eux les plus proches de nous. Il faut dire qu’il y en a eu d’autres qui sont venus nous montrer leur petits journaux : Combas, sa copine et Di Rosa. Avec eux, on ne s’était pas vraiment entendus. Mais avec Pascal et Bruno, c’était différent. Surtout avec Pascal. Et puis il y avait aussi Marc Caro. Donc on était plus copains avec eux qu’avec Combas et Di Rosa qui ont pris la grosse tête et qui étaient vraiment antipathiques. Il faut bien dire qu’on trouvait ça beaucoup plus superficiel qu:Files Sont de Sortie. En fin de compte, la démarche de Combas et Di Rosa était différente. Pas tellement rebelle. Ça ne suffit pas de se défoncer, de prendre de la poudre… Ils sont rentrés tout de suite dans le cirque, dans le marché de l’art. Nous jamais ! De toute façon, on n’était ni de la bande-dessinée, ni de l’art. Il faut toujours qu’on te mette dans une case ! Et nous, ce n’était pas notre cas. Et puis, Kiki faisait tout le temps de la provoc’ et ça ne plaisait pas. Il avait inventé le Parti Réactiviste. On sortait de fausses brèves que Libération publiait sans le savoir. Une fois, on avait trafiqué tard le soir la maquette du journal en mettant en-dessous du titre Libération la mention Organe du Parti Réactiviste. Le lendemain, July avait gueulé !
Bazooka c ‘était un regard sur le monde, et ESDS ? Pascal et Bruno c’était plus personnel. Le cul, la mort… Plus intimiste.
A quand remonte ta première collaboration avec Pascal ? C’était il y a quinze ans. Vers 1985. C’est venu naturellement. J’étais hyper fan de ce qu’il faisait. C’était réciproque et j’en étais très fière. C’était plus simple qu’avec Bruno. Avec lui, il entretenait des rapports passionnels. Avec Pascal on a fait notre première expo en 1990 et une autre en 2001. D’ailleurs le vernissage a eu lieu un mois après son décès.
Comment définirais-tu son univers ? Immense ! Plein de détails, partout ça grouille, de la vie, de la mort… et ses souvenirs ! Tout en ayant une facture classique (classique dans la culture bd). Noir et blanc au début. C’était des bd explosées. Après, il a arrêté de dessiner et s’est plus branché sur les mots et les poèmes, mais personnellement, je ne l’ai pas suivi dans sa démarche poétique ! J’aime Baudelaire, Rimbaud, Desnos et Genêt. Les classiques. Il n’avait pas de culture classique en poésie et en littérature. C’était des mots comme des dessins, des images, de la poésie contemporaine… plus branlette ! Enfin d’après moi… mais il s’est remis à dessiner, et c’était de plus en plus beau, de plus en plus précis. Il a toujours était maniaque. Les derniers dessins sont carrément sublimes !
Expo / book presentation of Pascal Doury’s “Patate” (1999) at La Hune in Paris.
Sur la fin de sa vie Pascal a pas mal développé sa collaboration artistique avec toi. Vous auriez pu créer un groupe graphique à vous deux, en volant la vedette à Bruno. Comment expliques-tu la séparation ou la distance entre Pascal et Bruno ? Les dernières années de sa vie, celles durant lesquelles nous avons dessiné et peint ensemble, ce sont 15 à 20 ans. C’est beaucoup ! Au début, il prenait des dessins pas finis ou même des fonds : c’est-à-dire juste des couleurs ou des croquis et il dessinait pardessus. Après, j’ai fait des dessins en laissant de la place pour son trait et je reconnais que j’aurais pu en faire plus. Quant à Bruno, c’était d’autres rapports. Il s’était connu ados. Pascal était un rebelle et Bruno plus un obsédé sexuel. Un très bon dessinateur, bien tordu, comme dans la vie ! Nous, nous avions des rapports plus sentimentaux, poétiques. Dora [ la fille de Pascal Doury ] est ma filleule et Nathalie était une amie. Avec Bruno, c’était plus un rapport d’ado. Pascal s’est éloigné de Bruno avec le temps. Pascal n’était pas caractériel comme Bruno, et Bruno ne le comprenait pas. Je suppose que c’est une case dans sa tête qui n’existe pas. C’est abstrait pour lui. Bruno est un égocentrique, ce que n’était pas Pascal. Ce n’est pas une critique, c’est juste un fait !
Anthology – Elles Sont de Sortie – Dedicated to Pascal Doury
Tu dis que Bruno était plus obsédé sexuel, mais tout de même Pascal mettait des bites à ses Roudoudou et Riquiqui, non ? Ce n’est pas un reproche d’être obsédé sexuel. Les dessins de Pascal dont tu parles datent de quand ils étaient gamins : quand ils avaient 25 ans. Pascal a évolué. Bon peut-être la poésie du Gendarme Pennequin n’était sûrement qu’un passage et il serait passé à autre chose… Bruno est toujours au même étage. Pascal avait monté quelques marches… beaucoup !
Oswiecim pt1 – Pascal Doury
Penses-tu que Pascal n’a pas eu la reconnaissance que son œuvre mérite ? Qu ‘est-ce qui explique cela à ton avis ? Mais ça va venir ! C’est évident ! Bien-sûr, l’époque n’est pas à la création. La société est dans une phase de repli sur elle-même, de retour en arrière. On fait trois pas en avant, deux pas en arrière, et on finit par avancer. Pascal un jour sera reconnu : c’est un grand artiste ! Je lui ai toujours dit ! Et même qu’il soit mort, je le dis encore. C’est un grand dessinateur ! Un grand artiste ! Il a travaillé à Libération comme maquettiste, puis comme gardien de nuit et ce, toute sa vie. Mais peu à Libé avaient conscience de son don et de sa sensibilité. Disons 10 personnes sur 500. Mais plus le temps passe, plus les paillettes superficielles des êtres tombent et disparaissent. Au bout du compte, il ne reste plus que l’essentiel. Pascal, c’est une évidence, restera comme l’un des plus grands artistes de la fin du XXème siècle ! • • •
Collabration Doury & Clavel
Olivia Clavel interview by Xavier Laradji
Xavier Laradji: When did you start drawing ? Olivia Clavel: When I was 17, at the Beaux Arts school in Paris. I had already shown my drawings in Hara-Kiri (a satirical 70s French newspaper). I was hanging around in comic fairs. I also showed my comics to Actuel (70s underground magazine). Then I met the Bazooka people at Beaux Arts: Kiki Picasso, Loulou Picasso and Lulu Larsen. We hung out together all the time. We got high together, lived together, and drew together. But, at the same time, everyone was doing their own thing.
What type of characters were you drawing ? Tele was my hero, he had a TV for a head. It was a TV that unplugged itself in order to live its own life. It was a rebellious TV, of course. I was watching a lot of TV at that time. Our comics were just a way of saying what we wanted to say in the way we wanted to say it! We were trying to change comics a bit.
How did you meet with Elles Sont de Sortie ? Bazooka had been around since 1974, a little bit before Elles Sont de Sortie. But they almost started simultaneously. They came to meet us at Actuel, where someone was letting us use an office. I remember that we liked what they showed us. And… then we kicked them out…. Not me! At that time we were so punk and we would often tell people to piss off. I already knew Nathalie [Pascal Doury’s future girlfriend]…. She was Miss Fringanor 1977 [Miss Amphetamine 1977]. Very punk rock and very funny. She had a big personality, and a big mouth. She went out with Pascal later. And I think I met him again at that point.
Anthology – Elles Sont de Sortie – Dedicated to Pascal Doury
Was there any competition betweeen Bazooka and ESDS ? No. They were the closest to what we were doing. Other people were dropping in to show us their little zines – Combas, his girlfriend and Di Rosa – but we didn’t get along so well with them. It was different with Pascal Doury and Bruno Richard, especially with Pascal. Then Marc Caro came along. We were friendlier with them than Combas and Di Rosa…. they got really big-headed and arrogant. I thought they were a lot more superficial than Elles Sont de Sortie. At the end of the day, Combas and Di Rosa had a different approach. Not very rebellious. It’s not enough just to get high, and snort powder. They immediately joined the circus, the art market. We never did that. We were neither comics nor art. People always want to put you in a box, and that wasn’t the case with us. Kiki was always so provocative and that upset people. He invented our party: Parti Reactiviste (The Reactivist Party). We placed fake news reports in Liberation without them knowing. One time, we even changed the newspaper layout late at night and put ‘the organ of the Reactivist Party’ underneath the Liberation masthead. The next day July (thepublisher o/Liberation) freaked out…
Expo / book presentation of Pascal Doury’s “Patate” (1999) at La Hune in Paris.
Bazooka had its own perspective on the world. And ESDS ? With Pascal and Bruno it was more personal. Sex, death. More intimate.
When was your first graphical collaboration with Pascal ? Fifteen years ago, somewhere around 1985. It just came naturally. I was a huge fan of his work and it was mutual so I was really proud. It was a lot easier than the collaboration he had with Bruno. They had a very intense relationship. I had my first exhibition with Pascal in 1990, and another one in 2001. The opening was a month after his death.
How would you define his world ? Whoahh!!! Huge! Huge! It’s crawling with details: life, death, memories. At the same time, he had a really classical touch (in a comics way). They were black and white in the beginning. At first, his comics were completely exploded. Later he quit drawing and went more in the direction of writing and poetry. But I wasn’t really into that side of his work! I was always very classical: I liked Baudelaire, Rimbaud, Desnos and Genet. He didn’t have that grounding in classical poetry and literature. It was more about words that were like drawings like pictureslike contemporary poetry… wanking! From my point of view, when he started to draw again it was even more beautiful, much more precise. He was always a maniac … but his last drawings were incredible.
How did you work together? At the end of his life Pascal collaborated a lot with you. You could have even started your own art group… taking Bruno’s place… How would you explain the break between Pascal and Bruno ? Well, the last years of his life, when we were painting and drawing together: that was about fifteen or twenty years. And that’s a long time. At the beginning, he was taking half-finished drawings or backgrounds -just pieces of flat colour or sketches – and drawing over them. After that I did some drawings leaving space for him to draw, and I realised I should done more of those. He had a different relationship with Bruno. They’d known each other since they were teenagers. Pascal was a rebel. Bruno was more like a pervert and a really good illustrator… but weird. Just like he was in real life! I had a more emotional and more empathetic connection with Pascal. Dora [Pascal Doury’s daughter] is my niece. And Nathalie was a friend. It was more of an adolescent relationship with Bruno. Pascal just drifted apart from Bruno over time. He wasn’t as moody. And Bruno couldn’t empathise with him. I guess that part of his brain didn’t exist. It was all abstract to him. Bruno is an egotist! Pascal wasn’t like that. That s not a criticism, it s a fact!
Oswiecim pt2 – Pascal Doury
Pascal Doury (1956-2001)
You said that Bruno was more of a pervert, but Pascal was drawing dicks on all his characters too, right ? Right, but I didn’t mean pervert in a critical way; unless your whole life revolves around it. Pascal did those drawings when he was still a kid; he was only 25. He evolved. Maybe the poetry of Gendarme Pennequin was just another stage and he would have taken it further, you know? Bruno is still at the same place. Pascal went a few steps further… actually, a lot further!
So do you think Pascal didn’t get enough credit for his body of work? Why is that ? It will come, obviously. It isn’t a good time for creativity. Society is in an introspective phase. It’s going backwards. We ‘re going three steps forward, then two steps back before going any further. Pascal will certainly be recognised as a great artist. I always told him that! And even though he’s dead, I’m still saying it! He’s an important illustrator! A great artist! That doesn’t happen quickly. First he worked at Liberation doing layout. Then, for the rest of his life, as a night watchman there. But not that many people at Liberation were even aware of his gift or his aesthetic. Maybe 10 people out of 500. Over time, all the superficial glitter of others will fade out and disappear. At the end, only the most important ones will be left. Pascal will obviously be recognised as one of the most important illustrators and artists from the end of the 20th Century! • • •
‘Life Art’, is what studio Le Dernier Cri calls the radical visuals it unleashes onto the world. Known for its colourful silk-screened books and prints, the French publisher recently releaseda DVD called Savage Religion. Together with a collection of prints, comics and books it is available at the Amsterdam gallery Illuseum, currently exhibiting artists connected to Le Dernier Cri (which translates as either ‘latest fashion’ or ‘last cry’).
Savage Religion, or Les Religions Sauvages, is collection of animation films that is best described as a 120 minute sensory overload, a continuous discharge of sex, death, torture, cannibalism, masturbation, religious symbols and bodily fluids, executed with passion and humour by over 30 of the finest underground expressionists. ‘It’s the power of the artists to show all the human obsessions’, says Pakito Bolino, who runs the Marseille based studio. ‘It’s better to put it on paper than to do it in real life’.
Live from LDC Workshops, 2023
“Of course, all the people I publish know what they do. Then again, if there’s a new nazi government, they’ll probably have to go into a real mental institution after all.”
All the genitals, blood and brains gushing out of the images can’t reveal the raftsmanship that underlies them. Grace De La Luna of Illuseum points out the collages of Fredox, depicting grotesquely deformed bodies and faces. Fredox usually designs for one of the world’s biggest fashion houses, but he prefers not to reveal his identity out of loyalty towardshis boss. With his manipulated photography, Fredox is the odd man out among the Le Dernier Cri artists, who mostly use drawing as a means of expression. ‘In this graphic art the line is really important’, says Bolino. ‘We started publishing underground comics, but soon the graphic style of comics became more important than the story. I think one picture can tell more than a whole book. For me, the energy inside the drawings is more akin to noise music–it’s noise art’.
Bolino works with artists all over the world. In the studio he does most of the silk-screening and the colouring, which explains the coherence in all the works. In the past decade he released seven comic-style anthologies called Hôpital Brut (‘crude hospital’). ‘This is like a mental institution with crazy artists inside’, says Bolino. ‘Artists ought to be a bit crazy. Of course, all the people I publish know what they do. Then again, if there’s a new nazi government, they’ll probably have to go into a real mental institution after all’.
A collection of hellishly graphic and generally gruesome compilations of images depicting every nightmare any drug-addled, criminally insane human ever experienced. This stuff is like H.R. Giger on krokodil, sampling Hannibal Lector’s menu and blessed with Quentin Tarantino’s self-control. “Weird” doesn’t begin to describe it. Even “vile” and “disgusting” and “repugnant” don’t really do it justice. Let’s just say it’s not for the squeamish. Or your mother. Or anybody under 18. Or over 18. Or 18 bang on. It’s probably what Jeffrey Dahmer’s flipping through in Hell. Fredox ‘Dossiers Noirs de l’histoire’ -Rupture de stock-
Live from LDC Workshops, 2023
Les Religions Sauvages
LDC’nin Zihinsel Boşalımı
Marinus de Ruiter
Türkçeşi: Onur Civelek
Serigrafi kitaplarıyla tanınan Fransız yayımcı LDC geçtiğimiz günlerde Savage Religion isimli avangart bir animasyon filmi yayınladı. Film, Le Dernier Cri sanatçılarının eserlerini sergileyen Amsterdam’daki Illuseum galerisinde baskı resim, çizgi roman ve kitap koleksiyonlarıyla birlikte gösterime girdi. LDC tasmasını çoktan koparmış bu radikalizme ‘Yaşam Sanatı’ ismini veriyor.
Savage Religion veyahut Les Religions Sauvages en iyi şöyle izah edilebilir: 30’u aşkın yeraltı ekspresyonistinin tutkuyla icra ettikleri seks, ölüm, işkence, yamyamlık, mastürbasyon, okült semboller ve bedensel sıvıların kara-mizah eşliğinde delice boşalımı; 120 dakikalık bir duyusal aşırılık.
Marsilya merkezli atölye LDC’yi işleten Pakito Bolino ‘İnsana dair sapkınlıkları ifşa etmek sanatçıların gücüdür.’ diyor ve ‘Gerçek hayatta suç işlemektense bunu kâğıda dökmek daha iyidir.’ diye ekliyor.
Les Religions Sauvages (Teaser)
« THIRTY ARTISTS FROM ELEVEN COUNTRIES HAVE CREATED A QUIRKY, IRONIC MIX OF STYLES IN « LES RELIGIONS SAUVAGES » AND THE FILM IS ALSO A KIND OF HELLFISH JOY RIDE FOR THE EYES THAT IS CLOSE TO ART BRUT AND LEAVES HARDLY ANY FANTASY UNTOUCHED. IT IS NASTY, BLASPHEMOUS AND OBSCENE, AND THE ANIMATION REVEALS IS ANARCHISTIC SIDE… » FANTOCHE ANIMATION FESTIVAL
Bu bir gürültü sanatı,
bir tımarhanedir!
Sanatçıların sınırsız imgeleminden fışkıran bu iç-organlar ve kanlı beyinlerin sınır ihlali, maalesef kimi zaman sanatçıların sergilediği ustalığı gölgede bırakıyor. Illuseum galerisinden Grace De La Luna, deforme olmuş insan bedenleri ve portreleri ile Fredox’un kolajlarına dikkat çekiyor.Fredox aynı zamanda dünyanın en meşhur moda markalarından biri için çalışan özel bir tasarımcı, fakat patronuna olan sadakatinden dolayı radikal sanatçı kimliğini gizli tutmaya çalışıyor.
Fredox,ifade aracı olarak ekseriyetle çizimden yana olan Le Dernier Cri sanatçıları arasında ayrıksı bir tip. “Bizim grafik işlerimizde çizgi gerçekten önemlidir.” diyor Bolino. “Bu işe yeraltı çizgi romanları yayımlayarak başladık, fakat kısa zamanda çizgi romanların grafik stili, öykülerden daha önemli bir hâle geldi. Yalnızca bir resim, koca bir kitabın tümünden daha fazla şey anlatabilir. Bana göre bizim çizimlerin içerisindeki enerji daha çok noise müziğe yakın – Bu bir gürültü sanatı.”
Bolino dünyanın her yerindeki sanatçılarla çalışıyor. Atölyesinde serigrafi ve renklendirmenin büyük kısmını kendisi yapıyor ve bu durum işlerin bütünündeki tutarlılığı da gayet iyi açıklıyor. Geçen on yıl içinde Hôpital Brut başlıklı yedi adet çizgi roman antolojisi yayımladı. Bu seri ‘İçerisi çılgın sanatçılarla dolu bir akıl hastanesine benziyor.’ diyor Bolino. “Sanatçılar biraz çılgın olmalı. Tabii ki yayımladığım sanatçıların hepsi ne yaptıklarını gayet iyi bilen insanlar, ama yeniden bir baskı rejimi başa geçerse, sanırım bu sefer bu sanatçılar gerçek bir akıl hastanesine gitmek zorunda kalacaklar.”
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018
Colectivo de investigación y experimentación alrededor del campo de la historieta, formado por Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky y Nicolás Zukerfeld. En un recorrido interdisciplinario que abarca las artes visuales, el cine, la música, las artes escénicas y la literatura, el grupo realizó exposiciones y performances en el Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta y Oficina 26 (Rosario). Recientemente, Un Faulduo dictó un taller y expuso su trabajo en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción” (MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017, y MACBA – Museo de Arte Contemporáneo, Barcelona, España, 2018). El colectivo también edita una revista en papel que lleva 11 números y mantiene, desde su aparición en 2005, un sistema de rotación de directores: cada número es dirigido por un miembro diferente del equipo, lo que obliga a cambios de formato, contenido y técnica. Desde 2014, Un Faulduo se propone pensar la relación entre el lenguaje de la historieta y la forma del ensayo, y de allí surge el libro “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), libremente inspirado en el célebre escrito de Oscar Masotta “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015). Publicado por Tren En Movimiento Ediciones. 160 páginas. 23x16cms
Argentine art collective exploring and experimenting around comics. At present, the group is formed by Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky and Nicolás Zukerfeld. Along an interdisciplinary path that includes visual arts, film, music, performing arts and literature, the group carried out exhibitions and performances at Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta and Oficina 26 (Rosario). Recently, Un Faulduo ran a workshop and showed its production as part of “Oscar Masotta : Theory as action” exhibition at MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM (México) and MACBA – Museo de Arte Contemporáneo (Barcelona, Spain). Un Faulduo is also the name of a magazine published by the group, which has released eleven numbers since 2005. Each issue is led by a different member of the staff, forcing changes in format, content and technique. Since 2014, Un Faulduo intends to think the relationship between comics language and the essay form, and from there arises the book “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), freely inspired by Oscar Masotta’s famous writing “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
UN FAULDUO N°11 (2018)
UN FAULDUO N°11: Dirigido por Nicolás Moguilevsky y editado por Tren En Movimiento Ediciones. 48 páginas. 30x40cms. Se presenta en un sobre cerrado que funciona como tapa serigrafiada, numerada e intervenida. Habrá que romper este sobre para develar los misterios que encierra: la multiplicidad de lecturas, las posibilidades del formato, el hacer colectivo y la reproducción de obra. Contiene el suplemento “La comedia y la cocaína”.
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta : Performance realizada en el marco de “Revuelta en el cómic”, como parte del “Día y Noche de los Museos”.MACBA – Museu d’Art Contemporani de Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller intensivo de historieta experimental (o el historietista como detective) : Centro de producción artística Hangar.org, Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller de historieta experimental.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco del encuentro “Volviendo a Masotta”. Auditorio Jorge Luis Borges, Biblioteca Nacional, Buenos Aires, Argentina, 2017
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción“, curada por Ana Longoni. MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017.
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
México, 2017
Páginas originales y publicaciones expuestas en la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción”, curada por Ana Longoni (MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM) y presentación del libro La historieta en el (fauldo) mundo moderno (Museo Universitario del Chopo), México, 2017
México, 2017 México, 2017Ruido y Contexto Editora: Pequeña editorial de fanzines y taller de serigrafía centrado en la ilustración y el archivo gráfico.
Cleon Peterson ‘In Nature is Dominance’ 2014. 12 parça tahta panel üzerine akrilik, 28 x 38 inç
Cleon’un resimlerinde biçem ve içerik arasındaki bilinçli gerilime ilişkin asıl zekice bulduğum nokta modern toplumda yer alan iktidar ve bozulma, güzellik ve çirkinlik, kaos ve medeniyet çelişkilerini fesatça ama oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmasıdır.
Önsöz:Shepard Fairey (Draw Down, 2015)
1997’de onunla atölyemde tanışmadan önce birkaç kaykaycı vesilesiyle Cleon’un sanatından haberim vardı. O gün, bana tasarımı ve resimlemesi kendine ait bir sürü kaykay gösterdi, aynı zamanda satmaya da çalıştı. Board’ların stilleri birbirinden farklıydı fakat tutarlı bir şekilde sanatsal, zeki ve provakatiftiler. Kaykayların hiçbirini şu iki nedenden dolayı almadım: Öncelikle param yoktu, ayrıca Cleon‘un bu board’ları sanatının bir parçası olarak saklamasının daha doğru olduğunu düşündüm. Bildiğim diğer şey de Cleon’un üretken ve yetenekli olduğu, bilmediğim şey ise hızlı para peşinde bir eroin bağımlısı olduğuydu. Durumla ilgili hiçbir fikrim olmamasından dolayı Cleon’un elindeki son örnekleri ve ciddi yetenek ve emek işi olan bu eserlerden kurtulmaya çalışmasından kıllanmıştım.
Cleonstüdyoma tekrar geldiğinde benden iş istedi ve hapse düşüp rehabilitasyona başladığından bahsetti. Kafelerde işe alınmıyordu ve şartlı tahliye koşullarını karşılama konusunda umutsuzdu. Tam zamanlı bir iş veremezdim ona ama bir masa ve iş geldiğinde projelere yardım edebilme fırsatı verdim. Cleon’un dürtülerinin ve cesaretinin farkına varmak zor değildi. Sokak sanatı yapmakta, serigrafi baskıya yardım etmekte, bilgisayar öğrenmekte, fanzin yapmakta ya da yaratıcı herhangi bir işe destek olmakta gönüllüydü. Cleon’un aynı benim gibi, sanatı hem iyileştirici bir kaçış hem de muhalefet aracı ve meşgalesi olarak gördüğünü farkettim.
Başından beri Cleon’un başarılı bir sanatçı olmak için herşeyi göze alabileceğini biliyordum; stilinin ve hayalgücünün gittikçe daha ayırdedilir olduğunu görmekten de müthiş keyif alıyordum.
Cleon’un resimleri, yaşamındaki memnun edici bir estetik arayışı ve yine yaşamında pek de memnun etmeyen estetikler arasından ortaya çıkıyordu. Çalışmalarındaki sahnelerin distopik içeriğine rağmen kompozisyonlardaki çizgisel üslup ve dokular çalışmalarını görsel açıdan baştan çıkarıcı, entelektüel olarak da tehdit edici kılıyordu. Cleon’un resimlerinde biçem ve içerik arasındaki bilinçli gerilime ilişkin asıl zekice bulduğum nokta modern toplumda yer alan iktidar ve bozulma, güzellik ve çirkinlik, kaos ve medeniyet çelişkilerini fesatça ama oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmasıdır. Skate punk, madde bağımlılığı ve yeraltı sanatıCleon’un yaratıcılığına ve yabani estetik anlayışına katkıda bulunmuştur. Gerçek ve güçlü bir sanat insanlara meydan okur,Cleon’un resimleri, izleyicinin estetik idealizm ve kavramsal gerçeklik arasındaki kışkırtıcı gerilimi uzlaştırması için onlara meydan okur.
Cleon Peterson ‘Only After Dark’ 2014. Acrylic on wood panel, 16×16 in.
– ENGLISH –
What I find brilliant about the conscious discord between style and content in Cleon’s paintings, is that it reveals a more sinister, but real, dichotomy between power and degradation, beauty and ugliness, chaos and civilization that exists in our society.
Foreword:Shepard Fairey (draw down, 2015)
BeforeCleon showed up at my design studio one day in 1997, I had heard about his art from several fellow skateboarders. He dropped by to show me and then, later, to try to sell me several dozen of the skateboards he had designed and illustrated. The boards varied in style, but were consistently artful, smart, and provocative. I didn’t purchase any of the boards for two simple reasons: I didn’t have any money, and I thought Cleonshould keep the boards as part of his art archive. What I knew was that Cleon was prolific and gifted, but what I did not know was that he was a heroin addict looking to make some quick money. Even in my ignorance, I was bothered that Cleon seemed so willing to part with boards that were his last copy and evidence of considerable work and talent.
The next time Cleon came to my studio, it was to ask for a job and explain that he’d just been to jail and rehab. Coffee shops wouldn’t hire him, and he was desperate to meet the conditions of his parole. I couldn’t offer him a full-time job, but I gave him a desk and an opportunity to help on projects when the work was there. I quickly experienced Cleon’s drive and fearlessness. Cleon was eager to do street art, help with screenprinting, learn the computer, make ’zines, or collaborate on basically anything creative. I recognized in Cleon the same tendency I have to use art both as a therapeutic escape, and as means of antagonistic expression and engagement.
I always knew Cleon had what it takes to be a successful artist, and it has been incredibly pleasing to see his style and imagery become so distinctive.
Cleon’s paintings have emerged from his life exploring pleasing aesthetics and from his life amidst aesthetics that are not so pleasing. The scenes in his work are graphically dystopian, but a grace of form, line, and pattern makes them as seductive visually as they are menacing intellectually. What I find brilliant about the conscious discord between style and content in Cleon’s paintings, is that it reveals a more sinister, but real, dichotomy between power and degradation, beauty and ugliness, chaos and civilization that exists in our society. Skateboarding, drug addiction, punk music, and underground art have all contributed to Cleon’s understanding of creativity, beauty, and savagery. Strong art challenges people, and Cleon’s paintings challenge the viewer to reconcile the provocative tension between aesthetic idealism and conceptual realism.
Cleon Peterson ‘Burning City’ 2013. Tahta panel üzerine akrilik ve sprey, 13×13 inç
1949 tarihli The Accursed Share’da Georges Bataille ‘genel ekonomi’ adını verdiği tezinde, toplumun ekonomik ve sosyal işleyişinin maddi zenginlik birikimine ancak karşı-sezgisel olarak aynı zenginliğin tüketilmesine bağlı olduğunu öne sürer. Antropolojik kavramlar arasından klasik olarak cemaat, yeniden doğma ya da ihlal olarak görülen potlaç ve kurban etme’yi seçerek Bataille,pre-modern hediye alışveriş kültürünü modern kapitalist toplumun ekonomik farzlara bir meydan okuması olarak görür. Perspektifi tersine çevirme Bataille’in ekonomi bilimi ve etik biliminin çekirdek meselelerine inmesini ve aynı zamanda açık bir şekilde nasıl kurban etme pratiğine yabancılaştırıldığını ve sonuçta modern kültürün onsuz nasıl iğdiş edildiğine ışık tutmasını sağlar. Tek başına birey değil, geniş anlamda toplum, mantıksal bir tuzağa – makinenin daha büyük işleyiş ve hareketleriyle ilgili çok az bilgisi olan lastik gibi- düşmüştür.
Pre-modern kültürlerdeki kurban etme pratiğinin tam tersine aşırı düzenli çağdaş sosyal yaşamlarımızda ‘kurban etme’nin anlamı dengelilik ve hatta çekinme fikirlerine yaklaşmıştır. Ahlaki uzlaşım ve izinlerin güvenliği içinde somutlaşmış ya da hizmete ya da başka bir deyişle sosyal iyiliğe tecil edilmiş ve yüceltilmiş mutluluk deneyimlerimiz şimdilik hoşgörülmekte ve hatta dolaysız ruhaniliğimiz ya da biyolojik dengemizi tehdit etmediği sürece bizden beklenmektedir. Sigmund Freud toplumun, yıkıcı gördüğü güdüleri kontrol etme ihtiyacından bahsederken aynı güdülerin baskılanmasının da memnuniyetsizlikleri doğurduğu konusunda açıkça uyarıda bulunur. Kültür endüstrisinin potansiyel kimliklerimizi emsalsiz faydalılık gözeterek planladığı ve farklılığın kaybının keskinleştiği bu evrede etkinin üretim ve tüketim seyri içinde öznelliğin tükenişi yaygınlaşmıştır. Sonuç olarak şimdi bizden istenen gerçek kurban etme, deneyimin kendisinin doğrudan metalaştırılmasıdır. Olsa olsa bu araçsallaştırılma, öznelerin iletişimde bulunmadığı aksine sistemlerin özneler üzerinden iletişim içinde olduğu anlamına gelir. Aynı şekilde hoşgörülü toplum, Bataille’in bir cesedi hesaplanabilir alana geri sürükleme sürecindeki hesapsız bir taşkınlık olarak gördüğü şeyi evcilleştirmeye ve sömürmeye çalışır.
Bu dinamikler Cleon’un çalışmalarının özünü oluşturan; izleyicinin, eserin ve sergilendiği -bir galeride ya da bir sokak duvarında olabilir- ortamın arasında yakınlaşan yapım halindeki anlam düşüncesinde devinir. En azından ben böyle görüyorum. Bizi temsili tahribata yönlendirip ve kendilerine bulaştıran resimler sahte ahlaka götürür ve böylece kendimize yeniden yön vermek zorunda bırakır. Bu, doyurmak, baskılamak ve kontrol etmek için kullanılan gizli kültürel mekanizmalar, kültürel bir fakirleştirilme imtiyazına eşlik eden kentsel dönüşüm ve toplanma mitleri, etnik tüketicilerin oluşturduğu bir cemaatte öz-kutlamaya katılım satan, her birimizin kendi rolümüze sarıldığımızın kesinkes farkında olmamızı sağlayan mitler, kalıcı olarak ulaşılamayacak kalan anlam rahatlığının içine atar. Bu sahteliğin derecesini anlamak için yalnızca biraz daha derine, şu ana kadar gerçekleşmiş en uzlaşmacı ve sömürücü kültürel imparatorlukların varsayılan iyi huylu faydalarını ufak ufak biçtiğimiz bu sahteliğe bakmamız gerekir.
Leigh Ledare (Draw Down, 2015)
Cleon Peterson ‘the Weak and the Powerful’ 2014
In The Accursed Share, his 1949 treatise on what he called “general economy,” George Bataille proposed that society’s economic and social functioning hinges not upon the accumulation of material wealth but, counterintuitively, upon that same wealth’s expenditure. Culling from anthropological conceptions of potlatch and sacrifice—classically considered as communion, regeneration, or transgression—Bataille held up premodern gift-giving cultures as a lens through which to challenge the economic assumptions of modern capitalist society. This perspectival reversal enabled Bataille to cut to the core issues of economics and ethics alike, aiming light onto how definitively alienated from the practice of sacrifice and consequently neutered without it modern culture had become. Not the individual alone but rather society at large had slipped into a logical trap—that of the tire changer who has little insight into the larger operations and movements of the machine.
In sharp contrast to the practice of sacrifice in premodern cultures, the meaning of “sacrifice” within our own highly regulated contemporary social lives has come to approximate notions of moderation and even abstinence. Our experience of jouissance—tempered through the safety of moral consensus and permission, or deferred and sublimated toward the service of so- called social good—is tolerated now, and even solicited, on the basis alone that it refrains from threatening our immediate psychic or biological stability. While Sigmund Freud maintained the necessity for society to control what he saw as the destructive drives within the individual, he expressly warned that the repression of those very drives produce the discontent. At a stage when the culture industry scripts our potential identities with unprecedented efficacy, and the disappearance of difference has become all the more acute, attempts to assuage this state of depleted subjectivity through the production and consumption of affect have become pervasive. As a result, the actual sacrifice that might now be asked of us is the direct commodification of experience itself. At its most instrumentalized, this implies that subjects don’t communicate, but rather, that systems communicate through subjects. Likewise, permissive society has attempted to tame and exploit what Bataille had seen as an unaccountable excess, in the process dragging its dead body back into the field of accounting.
These dynamics persist at the core of what Cleon’s works propose, meaning being constructed at that convergence among the viewer, the work, and the site in which it is staged, be it within the gallery or in the form of a mural on a public wall. At least this is how I see it. The representational devastation toward which his images direct us—and within which they implicate us—cuts through the decorum of false morality and, in doing so, forces us to reorient ourselves. This throws into relief the subtle cultural mechanisms used to satiate, to repress and control, myths of gentrification and accumulation that accompany a culturally impoverished privilege, myths that sell us participation in a self-congratulatory community of ethical consumers, making each of us acutely aware of upholding our part, the meaning of which remains perennially out of reach. We have only to look a little deeper to realize the degree to which this is false—how in small ways we reap the supposedly benign benefits of one of the most compromising and exploiting cultural empires ever materialized.
Introduction by Leigh Ledare(Draw Down, 2015)
Cleon Peterson, foto by arrestedmotion.com
Cleon Peterson ile söyleşi
Evan Pricco, Juxtapoz Magazine 2014
Tercüme: Gamze Tever
Evan Pricco: İşlerinin son zamanlarda daha minimal olmaya başladığını düşündüğümü söylesem, ne söylerdin?
Bunun iyi bir şey olduğunu söylerdim. Az çoktur. Bence resimden gereksiz şeyleri çıkartmak iyidir. Zorlama olan her zaman ilave olur. Net eylemlerde çoğu zaman daha yoğun bir dram ve güç vardır.
Resimlerinde konu ile ilişkisi olmayan detayları eleme sürecinin öz güvenle ilişkisi olabilir mi?
Sanırım, resim yaparken nevrozlarımı serbest bırakmam önemli. Resimlerimde ihtiyaç duyduğum şey olabildiğince ‘doğrudan’ olabilmeleridir. Söylemek istediğim: “Gerekli olan şey nedir?” sorusunu tekrar tekrar kendime sormaktır.
Bu karakterlerin ilk aklına geldiği ve ilk kez kağıda döktüğün zamanı hatırlıyor musun?
Bu tür çatışma sahnelerini ilkokul zamanlarımdan beri çiziyordum ama ciddi anlamda Cranbreak Academy of Art’ta okumaya başladığım dönem çizmeye başladım. Elit Earls’den 2D design programı öğrenmiştim. Ormanda kavga eden figürlerin olduğu bir kompozisyon yapmıştım, dokuz panelden oluşuyordu ve birbirlerine bağlıydılar. Daha sonra okuldan mezun olunca resimlerimle birlikte LA’ya geri döndüm. 2007’de New Image Arts’dan Marsea Goldberg ile bir kitabın tasarımı üzerinde çalışıyorduk, bir gün evime geldiğinde resimlerimi gördü ve “Ben bunlan satabilirim!” dedi. Karma bir sergiye katılmak ister misin diye sordu, ben de olur dedim. Fakat resimlerin mekanda daha uygun sergilenebilmesi için daha büyük boyutlarda olmaları gerekiyordu ve ben de dokuz panel daha ekledim. Sergi güzel geçti, resmi Jefferey Deitch almıştı, o da Deitch Projects’te sergiledi. Daha sonra Miami’de Art Basel’de sergilendi. Şu an Portland Museum of Art’ın koleksiyonunda. Bana sorarsan ilk resim için fazlasıyla şanslıydım.
Cleon Peterson ‘End of Days’ 2014. Dokuz parça tahta panel üzerine akrilik 90×90 inç
Sanatçı olmaya nasıl karar verdin? Eğer biri tesadüfen resimlerini görmemiş olsaydı gene de sanatçılığın peşine düşer miydin?
Aslında resimlerimi galerilerde gösterme niyetinde değildim. Hatta komiktir ki, Gerhardt Knodel, Detroit’te neredeyse resmin orijinalini alacaktı. Eğer almış olsaydı, eminim ki bir daha resim yapmaya devam etmezdim. Gerçek hayatta kendimi biraz Being There filmindeki Chauncey Gardner gibi hissediyorum.
Son dönem işlerine baktığımızda -daha sade ve ürkütücü olanlara- sanatına katkı sağlayacak neler öğrendin?
Sadece 2008 yılında yaptığım işleri geliştiriyordum ve kafamın içinde düşünceler yüzüyordu. Zaman geçtikçe figürlerimin birbirleriyle doğrudan daha yalın bir şekilde nasıl iletişim kuracaklarına dair fikirler ortaya çıkıyordu. Ayrıca bir şeyler çizdikçe hem çizim yeteneğim hem de çizdiğim figürlerin fiziksel özelliklerindeki güç ve kötülükleri ifade etme gücüm gelişiyordu.
Tam zamanlı tasarımcı olmanın dışında, bu resimler hayatının önemli bir bölümünü kapladığından beri günlerin nasıl geçiyor? Yaratıcılık bakımından hangisi daha verimli; ressam olan Cleon mu tasarımcı olan mı?
Artık tasarım yaptığım günleri kısaltıyorum ve resim yapmaya daha fazla vakit harcıyorum. Günlerim yoğun geçiyor, resim yapmaya başlamak için her sabah saat dörtte kalkıyorum. Verimli olanın bu olduğunu keşfettim çünkü sabahın o saatinde kimse ayakta olmuyor, dolayısıyla dikkat dağıtıcı şeyler de olmuyor ve hala karanlık oluyor. Tasarım yaptığım günlerde, 09.30’da şehir merkezine iniyorum ve 18.00’a kadar çalışıyorum. İşten sonra çocuklarla takılıp, daha sonra saat dokuz sularında yatıyorum. Haftanın her günü çalışıyorum. Yaratıcılık açısından nasıl cevaplayabilirim bilmiyorum, sanırım çok uzun zamandır resim-tasarım işleri yaptığım için, içimde her zaman orada bulunan bir enerji var ve bu enerjiyi hayatımın her yönüne uyguluyorum. “Şimdi ne yapacağım, ne yapmam gerekiyor” diye fazlasıyla kaygılı dönemlerim oldu fakat asla yaratıcılığımın tükendiği veya tıkandığı zamanlar olmamıştır. Bu sürecin işlerimi geliştirmesine izin veriyorum.
Cleon Peterson
Geçtiğimiz günlerde Dan Witz ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Dan, sokak sanatı yapıyor ve onu resimlerinden tanıyan insanlar, sokakta yaptıklarından haberdar bile değiller, sokak işlerini bilenler de resimlerini bilmiyor. O da bunun yaratıcılık akışına faydalı olduğunu dile getiriyor. Yaratıcılık açısından sıkıştığında anlık zevk veren street art ile tatmin olup, yeni enerji ile resimlerinin başına geçebiliyormuş. Tasarım işleri için senin de benzer durumlar yaşadığın oluyor mu?
Tasarımdan zevk alıyorum çünkü etkileyici. Her zaman daha önce karşılaşmadığım, fakat çözmem gereken problemler oluyor. Bu durum, kritik yaparak düşünmeme ve izleyici ile iletişim halinde olup, sembolleri nasıl okuduklarını görmeme yardımcı oluyor. Sadece acele teslim tarihleri beni zorluyor. Hayatımın her alanında yaratıcı olmayı seviyorum ve resim yapmak, yaşadığım dünyadan arada bir çıkıp nefes almama yardımcı oluyor. Henüz üniversite öğrencisiyken bile durmadan kendimi işlerime veriyorduum, kendime ve soyutlanmaya meyilli olduğum için de kendimi az biraz çıldırmış hissediyordum.
Cleon Peterson, Pilevneli Gallery | Showcase Special 2019
Şu sıralar okuduğun bir şeyler veya takip ettiğin bir yazar var mı?
Bu aralar Chuck Klosterman’ın ‘I Wear the Black Hat: Grappling with Villains’ı okuyorum. Kitap gerçekten harika. Jery Kosinki’nin ‘Being There’i kesinlikle bir şaheser. Ayrıca Kurt Vonnegut‘u da severim.
Karının sanat menajerliğini yaptığını duydum, bu doğru mu?
Evet, Kelly bu konuda harikadır ama kendini ‘sanat menejeri’ olarak adlandırıyor mu bilmiyorum. Kelly ailemizin bir tanesidir, her şeyin düzenli ve yolunda gitmesinde çok büyük rolü vardır. Ayrıca, iş için seyahatlerimde birlikte duvar boyuyoruz, bu da beraber daha çok zaman geçirmemizi ve eğlenmemizi sağlıyor.
Sanatın hakkında çocukların ne düşünüyor?
Bence seviyorlar ama bundan tam de emin değilim. Belki de çevrelerinde çok fazla dolandıkları için onlara normal geliyordur. Beş yaşındaki kızım mesela, resimlerimdeki insanların çıplak olmalarını oldukça komik buluyor.
Cleon Peterson ‘Glory’ 2014. On beş parça tahta panel üzerine akrilik, 90×150 inç
Yvan Guillo, kendisi hakkında iki yıl evvel çıkan son makalemizden bu yana çalışmalarının geçirdiği evrim hakkında “hâlâ nereye doğru gittiğimi bilmiyorum,” diye itiraf ediyor. Namıdiğer Samplerman olarak tanınan çizgi romancı “bir şey amaçlamadan, tek hamlede ve tek sayfa. Yapıtlarımda mütemadiyen keyif almak için doğaçlama ve şaşırtmaya güveniyorum,” diye açıklama yapıyor. Bugünlerde daha uzun çalışma süreci gerektiren büyük fikirler üzerine kafa yorsa da bu durum onu, bakmadan duramadığımız etkileyici miktarda hipnotik seriler üretmekten de alıkoymuyor.
“Bu vecizeyi her zaman aklımda tutuyorum,” diyen Yvan, bu hoş vecizeyi Man Ray’dan aktarıyor: “Sanatta ilerleme yoktur”. Sanatçı bu nedenle çalışmalarını geleneksel standartlara göre ‘ilerleme’ düzeyinde değerlendirmiyor. Ama yüksek kalite baskılar için giderek daha düzgün kesilmiş, kalitesi daha net kolajlar üretmeye de gayret ediyor. Buna karşın Yvan son zamanlarda görme yetisinde bir bozulma olduğunu da itiraf ediyor; monitöre bakarak geçen saatler, illüstratörü gözlük kullanacak hale getirmiş. Yvan’a göre onun yaratıcı süreci sezgilere ve tekrarlara dayanıyor. Süprizli olmaları koşuluyla sipariş projelere saygı duyuyor. Fakat birçok sanatçı gibi o da ‘kendi serüveninin zaman ve mekânın ötesinde sınırsız bir yolculuğa benzediğini, imge remiksleriyle çalışmalarında gerçek anlamda bir sarhoşluk yaşattığını” düşünüyor.
Samplerman
Yvan geçenlerde -birkaç isim vermek gerekirse- Anna Haifisch, Tara Booth, Anders Nilsen ve Simon Roussin gibi sanatçılarla bir haftalık bir workshop‘a katıldı. Tüm katılımcıların alternatif çizgi roman sahnesinden olduğu sanatçılara kolektif ve deneysel anlatılar yaratmaları için fırsat sunan kamp, ChiFouMi’nin ev sahipliğinde sürekli gerçekleştirilen bir etkinlik. “Kişisel projelerimizi bir kenara bırakıp koca bir masa etrafında alet edevatlarıımızla toplandık ve eğlencesine kolektif bir çizgi roman yaptık” diye belirtiyor Yvan. Aynı kafadan insanların toplaştığı, herkesin çizgi roman dilini konuştuğu kamp için illüstratörler açısından “gerçekten tazeleyici ve heyecan verici bir deneyimdi” diye de ekliyor. Favori işlerine bakabileceğimiz Instagram sayfasından da görüldüğü üzre sanatçının sergilediği üretkenlik gerçekten şaşırtıcı.
Savaşın yıkımına maruz kalmış her hangi bir ülkede yıkıntıların arasında yara bere içinde topallayarak yürümeye çalışan bir çocuk figürü, sistemin düzenli ve hedonist yaşantı biçimlerinden soyutlanarak vicdanımızla baş başa kalabileceğimiz bir görüntüyü temsil eder. Ancak bu güçlü şok, hedonistik değerlerin sıçramasıyla hafızanın derinliklerine itiliverir. Hayat, kaldığı yerden devam etmelidir. Hatta savaş sırasında yapılan gece bombardımanlarının bilgisayar oyunu edasıyla TV. ekranlarından yayınlanması ise zihnin var olan gerçekliği görünmez olarak algılamasında önemli bir adımdır. Teknoloji ilerledikçe ortalama bir insanı, meşgul etme kapasitesi de o derece artmaktadır. Meşgul insan, bir noktaya odaklı ya da duyarsızlaşmanın doruğuna varmış, elinde teknolojik cihazlarla toplu taşımaya binen, yalnızca ineceği durağa yakın gözünü cihazdan ayırabilen, kulaklığın sesinden, kapı sinyalini zar zor duyabilen bir prototiptir.
İşte, size milenyumun şekillendirdiği yeni nesiller… Alkış !!!
Alkışlar bitti ise bir de bu sistemin dışında olanlar, görünmez kabul edilenler, öyle davranılanlarında var olduğu kesimler elbette mevcuttur. İster kendi özgür iradeleriyle, isterse sistemin ayrımcılığa tabi tuttuğu, dışladığı, varlıklarına tahammül bile edemediği, kontrol altında tutulamayan görünmezler. Her hangi bir ülkenin herhangi bir caddesinde bulunan bir kafede bir şeyler içerken, bilinçsizce, yanlışlıkla kurulan bir göz temasının bile vicdan mekanizmalarını çalıştıracağı noktada, oradan hiddetle uzaklaştırılan görünmez insanlar – sokakta yaşayanlar, evsizler, mülteciler, engelliler, translar, seks işçileri, sadist ve mazoşist çiftler- toplumun işlediği sistem-aynasının arka yüzüdürler. Onlar sizi yansıtmaz ancak sizin yansımanız için olmalıdırlar ki kayıt dışı ekonominin alan ihtiyacı karşılanmış olsun. Toplum gözünde görünmez olsunlar ancak sistem her daim onların varlığının idamesine kayıt dışı destek versin.
Miron Zownir ‘Kiev’ (2012)
Miron Zownir ‘Patients in TB-Clinic’ Poltava (2012)
Sistemin devamlılığında vaat edilen gelişmenin sözde önünde duran görünmezlere eşlik eden, göçebe bir yaşamı tercih eden sanatçı Miron Zownir, yalnızca dışarıdan bir göz olarak ahkâm kesme ile değil aynı zamanda onlarla aynı havayı teneffüs ederek, birlikte yaşayarak, orada olan, görünmez olan her bir detayı fotoğraflarıyla gün yüzüne çıkartmaktadır. Zownir, kadraja aldığı her bir görüntü ile sistem-aynasının arka yüzüne ışık tutmaktadır. 2012 yılında Poltava’da ki ölü kadın, yine aynı yıl Kiev’de caddenin ortasında sürünerek ilerlemeye çalışan adamın etrafında hayatın akışına devam eden insan figürleri, Poltava’da bir klinikte tedavi olmayı bekleyen hastalar, toplumsal duyarsızlaşmanın boyutlarını olduğu gibi ifşa etmektedir. Milenyumun şekillendirdiği nesillerin aksine Czernowitz’te HIV virüsü taşıyan çocuklar, Uschhorod sokaklarında oynayan çocuklar, sanatçının görünür kıldığı fotoğraflar olarak yer almaktadır.
Miron Zownir ‘HIV Positive Kids in Orphanage’ Czernowitz (2012)
Sistem tarafından kontrol altında tutulma ve görünmez olma zorunluluğuna maruz kalan, translar, eşcinseller, sadist ve mazoşist çiftler, mülteciler, engelliler vb. her bir kesim, Zownir’in fotoğraflarında yeniden ve yeniden görünür olmaktadırlar. Sanatçı onların elinden alınmış olan kimliklerini, fotoğraflarıyla yeniden iade etmektedir ve onun deyimiyle “Gerçek sanat her zaman yer altındadır”.
Özgen Yıldırım (Sosyolog, sanat yazarı)
MIRON ZOWNIR ile söyleşi
Ocak 2014
Miron Zownir, radikal fotoğrafçı, film yapımcısı, yazar ve bodyguard. Karlsruhe doğumlu, 1976 yılında Berlin’e taşınıyor, orada da yerleşik hayata geçemiyor. Göçebe hayatı onu Yeni Dünya’ya; New York’a , Los Angeles’a, Pittsburg’a kadar sürüklüyor. 1997’de, insan hayatının görmezden gelinen, rahatsızlık verici gerçeklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği ‘Radical Eye- The Photography of Miron Zownir’ adlı kitabı yayımlanıyor. Zownir, ‘Kein Schlichter Abgang’ adında bir cinayet romanı da kaleme alıyor. Şu günlerde yeni romanı üzerinde çalışan Zownir, yazın ve fotoğraf çalışmalarının yanısıra, birçok ödüle layık görülen 1993 tarihli ‘Skinheadlane’ gibi kısa metrajlı yeraltı filmleriyle de tanınıyor. Werner Herzog’un favori aktörlerinden Bruno S.’in trajik hayatına değinen ‘Bruno S – Estrangement in Death’ belgeselini çekeli tam on sene oldu.
Miron Zownir ‘Mariupol’ (2013)
Yetmişlerde birçok Türk ailesi Kreuzberg’e işçi olarak gitti. 1980’ler ve 90’larda Türkler ve Almanlar arasında ciddi sokak çatışmaları yaşanıyordu. Sen o günleri düşündüğünde neler hatırlıyorsun? Bir sanatçı gözüyle böylesi trajik olaylara tanıklık etmeyi nasıl değerlendirirsin?
70’lerde Kreuzberg’de yaşadığım dönemde asker kaçağıydım ve geçici olarak düşük ücretli işlerde çalışıyordum. Bu süreç boyunca birçok göçmen işçiyle iletişim halinde oldum ve hiçbiriyle kişisel bir problemim olmadı. Berlin’de o dönem herkes politik anlamda açık görüşlü ve solcuydu. Irkçılık, Berlin’de yaşayanların çoğu tarafından hoş görülmezdi. Tabii ki, farklı kültürlerin kaynaştığı ve çatıştığı, özellikle de yoksul kesimlerde yaşanan ‘gizli ırkçılık’tan söz etmiyorum. Ama şunu söylemeliyim ki, herhangi bir etnik önyargısı olmayan ve açık fikirli biri olan ben bile, o zaman Türk arkadaş edinmemiştim. Tanıştığım Türk göçmenler pek Almanca bilmiyordu ve “merhaba”, “hoşça kal” dışında iletişim kurmaya hevesli değillerdi. Ancak herhangi bir düşmanlık ya da nefret hissi de yoktu. Türkler ve Almanlar iş dışında herhangi bir bağ kurmuyorlardı. Bence iki taraf arasındaki bu mesafe, özgür yetişen bireylerin politik bilinci sayesinde kapandı; özellikle de Kreuzberg’de. Ama dediğim gibi, bu birden ortaya çıkan bir şeyden çok, son on yılda gelişen yeni bir anlayışın getirisi. 80 ve 90’lı yıllar ırkçılığın her iki taraf için de şiddetlendiği zamanlardı. 90’larda birçok genç Türk, duvar yıkıldıktan sonra aptal Nazilerin provokasyonlarıyla şiddet yanlısı olmuştu. Bu durumu bizzat ben de, Alman olmam ve saçlarımın kazınmış olması nedeniyle saldırıya maruz kalarak deneyimledim. Buna rağmen olaylar hiçbir zaman Türklerin ve Almanların bir birinden nefret etmesine yol açacak kadar ileri gitmedi. En fazla birarada olmaktan rahatsızdılar, diyebiliriz. Tabii, benim hafızamdakiler ziyadesiyle subjektif. Ben hiçbir zaman birine önyargılı yaklaşmadım, ama haksızlığa uğrayan taraf Türklerdi ve o gerizekâlı Nazilere kıyasla kızgın olmak için daha haklı sebepleri vardı. 70’lerde taraflar daha kayıtsızken, 80’lerde içten içe kaynamaya ve fanatikleşmeye başladılar. 90’lara geldiğimizde ise olaylar şiddetlendi. Yeni yüzyılla birlikte ilişkiler rayına girdi.
Ancak benim 70’lerden günümüze kadar olan anılarım on beş yıl kadar eksik aslında. Ben, 1980 ile 1995 yılları arasında ABD’de yaşadım. Benim Türklerle ilgili hatırladığım en acımasız suç sanıyorum NSU tarafından işlenenlerdi. Alman otoriteler konuyla ilgili çarpık bilgiler paylaştılar. Bir de Solingen’de yaşayan Türk ailelerin evinin kundaklanması olayı var. O saldırı Berlin’de olmadı, ben de gazetede okumuştum.
Miron Zownir ‘New York City’ (1983)
Seksenlerin ortalarında Türk gençlerinin Kreuzberg’de oluşturdukları alt-kültür hiç ilgini çekti mi, bu hususta çalışmalar yaptın mı?
O dönem, tam da size bahsettiğim, yakalayamadığım döneme denk geliyor, ama şunu çok net hatırlıyorum: 70’lerde futbol oynayan Türk çocuklarına pek rastlayamazdınız. Bu sanırım 80’lerde başladı ve iki halkın birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı oldu, ki futbol hâlâ Türkler ve Almanlar arasındaki en büyük ortak payda. Kültürel anlamda baktığınızda, evet, Kreuzberg’de Türk çocukları arasında çeşitli insiyatifler oluşmaya başladı, muhtemelen 80’lerde yaşanan bu hareketlenme entelektüel Almanların da ilgisini çekti. Bence tiyatro grupları kültürel etkileşimi başlattı.
‘Parasiten der Ohnmacht’ audio-cd
Birol Ünel ile nasıl tanıştınız? Sizi bir araya getiren şey neydi? Türkiye medyasında pek tanınan birisi değil, ama Almanya’da bayağı meşhur sanırım.
Birol ile 6 yıl önce, ortak bir arkadaşımızın evinde tanıştık ve birçok projede beraber çalıştık. Önce Parasiten der Ohnmacht adında bir audio-kitap hazırladık. Birol, benim öykülerimi okuyordu ve FM Einheit(eski Einstürzende Neubauten üyesi) da besteleri yaptı, soundtrack’i icra etti. FM Einheitile birlikte, bazen de onlar olmadan Parasiten için birkaç turne yaptık. Birol, benim kısa filmimAbsutrz’da başrol oynadıktan sonra ölüm takıntısı olan bir adamı canlandırdığı son uzun metrajlı filmim Back to Nothing’te de rol aldı. Bana göre Birol, Avrupa’daki en iyi oyunculardan biri, ama toplum içinde fazlasıyla utangaç. Çoğu insan onun çalışması zor biri olduğunu söylüyor, ama ben buna katılmıyorum, bence bu önyargıdan başka bir şey değil. Ben, onu hiçbir zaman zor biri olarak görmedim ve her çalışmamız ikimiz için de harika birer deneyimdi. O, gayet yaratıcı biri ve birlikte çalıştığı insanları, çevresini etkileyen inanılmaz bir havası var, ikna olduğu sürece her şeyini ortaya koyuyor. Mesela, birkaç saat önce buluştuk ve bana Fatih Akın’ın bir sonraki projesinde ünlü bir Türk yönetmen Yılmaz Güney’i oynayacağını söyledi. Bir de okuma turnesini İstanbul’a taşımak istediğini ekledi. Ama Almanca yazılmış bu metni orada kim anlayacak ki?
Fatih Akın’ı nasıl buluyorsun? Eskisi gibi underground temalı filmler yapmıyor artık; yanılıyor muyum?
Açıkçası, Fatih’in yalnızca iki filmini biliyorum ve tabii ki Duvara Karşı favorim. Birol, bu filmde yalnızca harika oyunculuğunu ortaya koymadı, aynı zamanda bir oyuncunun senaryoyu nasıl zenginleştirebildiğini de ispatladı. Ama haklısın; Fatih, bütçesi arttıkça yeraltına olan ilgisini kaybetti.
TURMOIL AT LIVE PERFORMANCE OF BIROL UENEL & FM EINHEIT PT.2
Ölü ya da ölmek üzere olan insanları fotoğraflama arzum, modern hayat denen cehennemin yarattığı doyumsuzluğun, yok sayılmanın, acının ve ölümün bende yarattığı korkuyla yüzleşmem sonucunda ortaya çıktı.
Eski bir dostum Weegee’den bahsetmişti, polis radyosunu dinlediğinden, olay yerine polisten önce erişip olay mahallini fotoğrafladığından.
Weege’nin motivasyonu neydi bilmiyorum… Ama ben işlerimde her zaman toplumdan dışlananlara, ezilenlere, yasadışı ya da topluma uyum sağlayamamış kişilere odaklanırım. İlk başta daha çok şiddet ve sekse odaklanıyordum. Ama gece hayatını kaydetmek için Moskova’ya gittiğimde karşılaştığım tüm o yoksulluk, acı, hüsran, cehalet ve şiddet, benim bakış açımı tamamen değiştirdi ve sosyalizmden vahşi kapitalizme evrilen bu dramatik değişimi belgelemek istedim. İnsanlar sokaklarda açlıktan, hastalıktan ölüyordu ve gelip onları kurtaracak veya teselli edecek kimseleri yoktu. Ben de bu akıl almaz duruma kayıtsız kalamazdım. Yani, ölü ya da ölmek üzere olan insanları fotoğraflama arzum, modern hayat denilen cehennemin yarattığı doyumsuzluğun, yok sayılmanın, acının ve ölümün bende yarattığı korkuyla yüzleşmem sonucunda ortaya çıktı. Ölüm hem son, hem de başlangıçtır; insanlığın çoktan deneyimlediği ve tekrar tekrar deneyimleyeceği… Her zaman çok yakınımızda olmasına rağmen tüm zamanların en büyük gizemi… 1995 yılında, Moskova’da sokaklarda sefil bir halde ölmeyi bekleyen insanların olması kesinlikle utanç vericiydi!
Miron Zownir ‘Moskova’ (1995)
Eski savaş ressamlarından Otto Dix’ten de bahsedebiliriz. Ölüme yaklaşma arzusu, onunla yüzleşmek, içinde erimek… Benzer tutkuları yaşadığın oluyor mu?
Otto Dix, Birinci Dünya Savaşını deneyimleyen, o dönemde yaşanan katliamlar nedeniyle psikolojisi harap olmuş bir askerdi. Yaptığı resimler onda terapi etkisi yaratıyordu, kâbusların pençesinde yaşarken resimle uğraşmak, aklını dinç tutabilmesini sağlıyordu. Öldürmenin son derece normal algılandığı bu deneyim bana çok uzak. Ben İkinci Dünya Savaşından sonra dünyaya geldim. Hayır, sonumu düşündüğümde, ölüm bana cezbedici gelmiyor, ama beni o kadar da korkutmuyor. Bella Lugosi gibi ölümü fetiş haline getirip tabutta uyuyacak ya da Edgar Allan Poe gibi ölü âşıkları tercih edecek, onları bir takıntı haline getirecek de değilim. Birini öldürmeye de heves etmiyorum, henüz ölmek de istemiyorum. Savaşlardan hoşlanmıyorum ve dünyanın sonunu da arzulamıyorum. Ama birçok arkadaşımı ve ailemden birçok kişiyi kaybettim ve çektiğim bütün filmler sonunda hep bir şekilde felaketle sonuçlanıyor. Hayatta başka şeyler de var ve aklını kaçırmak istemiyorsan sakinleşip başka konulara odaklanman gerekir.
Kendini figüratif fotoğraflara ve hikâyelere vermiş bir sanatçısın. Bunca deneyim ardından insana bakışın nasıl? Sosyal boyutunun dışında, insanı Tanrı’nın yarattığı özel bir varlık olarak görüyorsun musun?
Hayır, ben bir ateistim ve bence insanlıkla ilgili en berbat şey Tanrı’nın bizi özel olarak yarattığını düşünmek ve kendini diğer canlılardan üstün görmek. Bir etobur ! Tamam, ben de et yiyorum ancak yememeliyim. Endüstrinin bize yiyecekleri sunma biçimi canice! Ama bu sorduğun sorunun sadece bir yönü. Ben insanlardan kaçan biri değilim, her tür insanla tanışırım, ilişki kurarım. İnsanları iyi ya da kötü şeklinde anlamsız kategorilere göre değerlendirmem. İnsanlar hakkında, yalnızca gazete okuyarak, televizyon izleyerek ya da kişisel deneyimlerden yola çıkarak acele çıkarımlar yapmamalıyız. Ben, sonuçları ne olursa olsun, hâlâ karşıma çıkabilecek sürprizlere açığım. Eğer her şeyi biliyor olsaydım, hem hayatımda hem de sanatımda yeni şeyler deneyimlemek için uğraşır mıydım? Ama insanlığın yaratma ve yok etme gücünü, yine insanlığı ve doğayı tehdit edecek şekilde kullanmasından kesinlikle çok korkuyorum. İnsanlığın çıkarı için yapılan bir keşif diğer canlılar için bir felaket olabiliyor.
Zownir
Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.
Yaşama ve ölüme ilişkin düşüncelerini alabilir miyiz?
Açıkçası, hayata yalnızca bir kez gelindiğine inanıyorum. Ölümden sonra geriye kalan, molekül ya da atom gibi gözle görünmez, herhangi bir bilince sahip olmayan element gibi bir şey. Bu konuda yüzlerce yıldır çeşit çeşit spekülasyonlar yapıldı; dinsel inançlar temelinde ‘izm’ler ortaya çıkarıldı. İnsanlar halen yanlış inançlar uğruna eziyet görüyor, cezalandırılıyor ya da öldürülüyor.
Bu yüzyılın sanatını nasıl buluyorsun? Tasarım, reklamcılık ve pazarlama daha ön planda gözüküyor, sen neler söylemek istersin?
Ahlaksız reklamların, insafsız pazarlamanın, manipüle edilmiş değerlerin ve eğlencenin yüzyılında yaşıyoruz. Sanat artık çoğunlukla zenginlerin oyuncağı haline geldi. Sanat eserlerini koleksiyonlarına ekliyorlar, spekülasyon yaratıyorlar ve bir market oluşturuyorlar, iyi ve kötünün belirleyicisi oluyorlar. Neyin satıp, neyin satmayacağını belirliyorlar. Sanatçılar, gün geçtikçe galeri sahiplerinin kölesi ve medyanın maymunu haline geliyor. Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.
Engelbert Kievernagel ve tüm tımarhane kaçkınlarının aziz anısına.
Tercüme: Erden Kosova (Alm.), Cemal Akyüz (İng.), İpek Turhan (İng.)
Thanks to Anna Hellsgård and Christian Gfeller for the resource
Yemek Sergisi ENDART
Berlin, Almanya
1980’lerin başında bir grup Berlinli genç, resim, heykel, grafik, performans, müzik, film ve şiir alanında kolektif çalışma amacıyla bir araya gelirler. Çalışmaları iğrenç bulunur ve olumsuz tepkilere hedef olur.
Oranienstrasse‘de bir sergi mekanı bulduk. 13 Eylül’de Alexander Haig‘in sunumuyla başlayan ve efsanevi sokak kavgalarına sahne olan bir açılış gerçekleştirdik. Bahsi geçen bu kavga sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başladı ve meşhur sergi açılışına kadar devam etti.
Hiçbirimizin çok fazla parası yoktu ve yemekleri hep beraber hazırladık. 83-84 kışında yenilebilen bir sergi açma fikri çıka geldi. Son paralarımızı da bir hafta boyunca bu yemek pişirme ve kızartma işine verdik. Markthalle hayvan pazarın’dan et parçaları aldık ve onları sakız kıvamına gelene kadar kaynattık. Koliler dolusu meyve ve sebze çeşitli yollarla kullanıldı. Domuz başları yeşile boyandı, bir adet kek, yumurta kabukları, tırnaklarla ve ev yapımı peynirle; özel bir sürpriz olarak hazırladığımız puddingin yarısı ise kırmızı biberle dolduruldu.
Hatta galerinin önüne bir et parçası koyarak tuzak kurup, bir köpek yakalayıp parçalamayı bile düşündük. Fakat uyanık biri, yerel gazetelerden birini arayarak sinsi planlarımızdan bahsetmiş ve beş dakika içinde bir gazeteci galerinin dışına damlayıverdi. Ayrıca ne hikmetse, o gün sokakta hiç köpek yoktu (normalde her zaman gelip kapının etrafına pislerlerdi) Böylece biz de bu fikirden vazgeçtik ve fotoğrafçı da evinin yolunu tuttu.
Fotoğraflar: Diter Grube
Sonrasında yemek sergisi planlarımıza devam ettik. Zemin katta gösterilmek üzere 200 litre yeşil bağırsak, domuz kafaları ve kemik parçaları bulmayı başardık. Aynı zamanda dış cephesi spaghetti ve salataya bulanmış bir bebek evi inşaa ettik.
Çok geçmeden muhafazakarlardan -nimetle dalga geçilmez- şeklinde tepkiler gelmeye başladı. Anlaşılan her yıl tonlarca yemeğin üretim fazlası, israf olarak çöpe gittiğini unutuyorlardı. Genel ziyaretçiler ise bunca malzemenin tüketimi ve ziyanını eleştiriyordu. Fakat çoğu ziyaretçi için bu baştan başa fiziksel bir deneyimdi.
Sergi sürecinde yaşanan en enteresan sahne ise ziyaretçilerden birinin, bir diğerinin suratına aniden salata fırlatmasıyla başladı. Bundan sonra iş çığrından çıktı ve kolleksiyonerler, punklar, sanatçılar, sanat tarihçileri cümbür cemaat kavgaya tutuşup, bir saat boyunca savaşıp durdular.
Bir sene sonra yeni bir sergi yaptık, ismi Kot Cousine (Bok Pişirme Stili) idi, davetiye kartına karaciğer sosundan ve kurutulmuş balıktan bir karışım örneği ekledik. Çoğu kart, postanın dağıtımı reddetmesinden dolayı adreslere ulaşamadı. Sergi bir öncekiyle aynı konseptteydi. Yedi metre uzunluğunda kızarmış ekmekten bir dekorasyon yarattık. Koca bir mayalama adamı, bir sandalyeye oturdu ve kafasının üzerinde asılı duran üzümleri yakalamaya çalıştı. Küvet, yavru balıklar, solucanlar ve parlak renklere boyalı bağırsaklarla dolduruldu.
13 Eylül 1985, saat 9 sularında izleyiciler gelmeye başladı. Beuys‘un Herkes Sanatçıdır manifestosundan etkilenen punklar küvetin içindekileri etrafa saçmaya başladılar, sanat tarihçisi Norbert Stratmann ise bir avuç dolusu yemek alıp birinin suratına fırlattı ve böylece kaos yeniden başladı!
Şubat 1987’de Neukölln Müzesi‘nin fiziksel yemek ve Endart teması üzerine organize ettiği bir sergiye davet edildik. Spandau‘daki merkez kasaba gidip, onlara sabah 4’te bazı parçalar alıp alamayacağımızı sorduk, ve bir kutu altılık bira ile biraz et takas etmeyi başardık. Öküz gözlerini, salatalıkları, beyinleri, soğan ve kuş pisliğiyle karıştırıp, sırıklarla desteklenen heykeller yaptık. En ilgi çekici parça ise atan kalp olmuştu. Şişede bir ineğin kalbinin atabilmesi, kalbe bağlı olan damla infüzyonlu bir delik açtık ve bu sayede kalp atıyordu. Fazla söze gerek yok, bu gerçekten büyük bir başarıydı.
Klaus THEUERKAUF’un metni kaynak alınmıştır. MOLLUSK #02, 2006
interesting portraits from West Berlin by Eileen Wunderlich
Eileen Wunderlich
Psikoloji tahsilli Eileen Wunderlich, 1967’de Batı Berlin’de doğdu. İlk fotoğraf makinasını 12 yaşında eline aldı ve aynı yıl içinde sokaklarda rastladığı ölü hayvanların fotoğraflarını çekmeye başladı. Annesi, kızının bu takıntısının kendine özgü bir tuhaflık, bir çeşit şizofreni olduğunu düşünmesine rağmen Eileen’in hobileri hakkında çok da endişe etmedi. Eileen yolda bulduğu ölü hayvanları topluyor ve saklıyor. Hayvanları evine getiriyor, cesetleri dikkatlice arşivleyip kayda geçiriyor. Hayvanların yüzde doksanı ne yazık ki kaldırımda pestili çıkmış bir durumda eline geçiyor. İlkbahar gelince Eileen bazen ağaçların altında kuş aramaya da çıkıyor. Bazı evcil ölü hayvanların hatta plasentaların bile sahipleri tarafından ona getirildiği oluyor.
Mona Mur & Miron Zownir ‘You, Me and Berlin’ 2018
Sen… Ben… ve Berlin
Miron Zownir / Türkçesi: Burak Bayülgen
Berlin bir açık cezaevi Uçsuz bucaksız çöl kodesi Kalmamışken bok çukurundan farkı Çekerken iti-kopuğu ve ezikleri Ne sapıklar ne keşler Meydanlardan taşan götverenler Beyaz yakalılar ve bereliler Ne Hollywood ibneleri Ve ne de Azize Theresa Bana şu anki kadar gelir yabancı Etrafa bakıyorum Sana bakıyorum Ve o zalim yüzün takınmış bir güzellik salonu kibri Diyor ki bana her şey yolunda Ne var yani siyahiyse komşular Yahut Stuttgartlı? Önemli ya da önemsiz Zengin ya da benim gibi küçümsenmiş? Rahat bıraksınlar beni kâfi Ve baksınlar kendi işlerine Tıpkı her sosyopat gibi kafesteki Kaçayım daha iyi Ve kaybolayım Bir dünyaya ki ne cennet ne cehennem Ne Paris ne de Rio Shangai ve de Berlin
Engelbert Kievernagel
1928 – 1987
Kievernagel, daha ziyade yakın çevresi tarafından beğenilen ve rağbet gören tipik bir naif sanatçıydı. Kathe Be, Kain Karawahn, Stefan Roloff, Miron Zownir ve daha birçok kimse ile çalışmıştı. Para kazanmak için yardımcı olarak çalıştı, bunun yanı sıra daha çok teşhirci özelliğini sergileyebileceği bir alan olan çıplak modellikte de aranan biriydi.
1928 Berlin doğumlu Kievernagel, yetimhaneye yerleştirildiğinde 8 yaşındaydı. Düzenli olarak yatağını ıslatıyor, bağırıyor, yemek yemeği ve konuşmayı reddediyordu, sonrasında Karl-Bonhoeffer kliniğine transfer edildi. 17 Haziran 1953 yılında Doğu Berlin’deki gösterilere katıldığı dönemde yakalandı ve Waldheim’de dört yıl hapse mahkum edildi. Burada üç senesini pskiyatri koğuşunda geçirdi.
1957 yılında kızkardeşi ile beraber Batı Berlin’e taşındı. Polis, doktorlar ve diğer yetkililerle olan sorunları devam etti. İlk çizimleri çeşitli devlet dairelerine yolladığı protesto mektuplarında kendini göstermeye başlamıştı : “Bu mektubu, ofislerde saçmalamayı bırakıp artık benim işimi halletmeleri için yazıyorum.”Kievernagel’in dışavurumcu tavrı çoğunlukla provokasyona yol açıyor ve pek de ciddiye alınmıyordu, ya da insanlar onun aptal olduğunu düşünüyorlardı. Ama o çılgınlığını işe yarayacak bir şekilde kullanacak kadar akıllıydı, 1987 yılından ölene kadar kaldığı bakımevinde de aynen böyle yaptı. Şirret yaşlı kadınlar okudukları dergileri kapıların altından atarak birbirleriyle paylaşıyorlardı. “Ben de gay dergilerimi ve porno dergilerimi atıyordum kapıların altından.”
1981 yılında gittikçe bozulan maddi durumunu düzeltmek ve kontrol altına almak için bir dizi şantaj mektubu yazdı. Bir başka psikiyatri kiliniğine kapatıldı. Karar şu şekildeydi: ‘Psikoseksüel olarak, gelişmekte olan bir çocukla aynı seviyede. Çocukluğunda yaşadıklarından kaynaklanan ciddi davranış bozuklukları kendini izole etme, çevreyle ilişki kuramama, çok sınırlı muhakeme yeteneği ve genel anlamda gerçeklik kavramından uzaklaşma şeklinde kendini göstermektedir.’ Aynı yıl kanser teşhisi kondu. İkinci ameliyatı olmadan hemen önce hastaneden ayrılan Kievernagel tedaviyi reddetti. Ardından gelen acılara şikayet etmeden direndi. Aynı zamanda dur durak bilmeden resim çizmeye koyuldu. Ölümüne dek çoğunluğu tükenmez kalemle ya da keçeli kalemle A4 kağıdına ve A1 kağıdına çizilmiş yüzlerce iş yaptı. Resimlerini hep dağıttı, başkalarına verdi. Çünkü aşırı fantazilerini ve anarşist eğilimlerini konu edinen resimleri zaten kimsenin çok fazla dikkatini çekmiyordu.
Çizimlerinin de adı olan ‘Günahlar Vadisi’ne olan saplantısına rağmen Engelbert dindar biriydi. Kain Karawahn tarafından 1987 yılında çekilen belgeselde ne olmak istediği sorusuna: “Hiç, hiçbirşey… hiçbirşey olmak istemiyorum, kesinlikle hiçbirşey” cevabını verdi. Engelbert Kievernagel sadece orijinal bir Kreuzberg’li değil, aynı zamanda hayatı ve sanatı bir noktada buluşturma savaşını vermenin bariz sonuçlarına katlanan az sayıdaki sanatçıdan biriydi.
Reinhard Scheibner Berlin, 21 Ağustos 2006
Engelbert Kievernagel, Kağıt üzerine tükenmez kalem
48 ve 49. Sayfalardan tercüme
1. Mektup
Sevgili Reinhard, Berlin 20 Ocak 1983
Bugün sana bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum! Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Şişko, aptal bir domuz ve de amcık olduğumdan mı, Ulrich’le Stephan bunları sana zaten söylemiştir. Ayrıca benim o aptal sapıkça çizimlerimi de gördün. Biraraya gelip birşeyler yapmaktan çok mutlu olurdum. Tabii ki işin maddi boyutunu falan düşünmeden. Sadece bana söz verdiğin kağıt için gelmiyorum ayrıca sana çıplak poz vermekte isterdim, üzerimde sadece kadın çorabı ve bir kemer varken. Tabi ki sen de istersen, yağlıboya, bunu çok azdırıcı ve sapıkça buluyorum. Bütün çıplak model pozlarını verebilirim, klasik pozlardan daha altkültürlere kadar. Beni cidden azdırmak istiyorsan açık saçık konuşmalısın, o zaman ne istersen yaparım. Uzun zamandan beri bana tam bir amcık, şişko bir domuz ve de göt olduğumu söyleyecek azgın ve sapık gençler arıyorum. Belki ben çıplakken üzerime işeyecek bir kaç kişi tanıyorsundur. Böylece onların sidiklerinin üstünde domuz ahırındaki şişman bir orospu gibi sesler çıkarabilirim. Uzun uzun işeyebilen erkekler olmalı, banyo küvetinde de çalışırım. Ama yerde de olur böylece götlerini ve yarraklarını yalarım. Çıplak bir köle olarak sikilmekten ve götümün tokatlanmasından hoşlanırım. Şişman koca götüm denizdeki bir gemi gibi bir aşağı bir yukarı zıplar. Ayrıca boklu bir zeminde göbeğimin üzerinde olmaktan hoşlanırım. Ama bunlar sadece benim önerilerim, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine sen karar vermelisin.
Seks ve pislik olmadan benim sadece basit bir resmimi yapmak istersen, ona da varım. Bu resimleri Kreuzberg dahil nerede istersen sergileyebilirsin.
Engelbrecht Kievernagel
Engelbert Kievernagel, Mektup
2. Mektup
Sevgili Reinhard, Mektubunu aldım ve teklifimle ilgilenmene memnunum. Senin çıplak kölen olmak ve poz vermek dışında ne istersen yapmak istiyorum, ayrıca atölyeni temizler ve organize ederim. Benim efendim olmalı, bana şişko, azgın, sapık bir orospu gibi davranmalısın. Kocaman azgın götümü arada sırada tekmelemelisin. Atölyede ister poz veriyor, ister temizlik yapıyor olayım bana açık saçık şeyler söylersen çok iyi olur, seni amcık, şişko domuz, göt, götveren gibi şeyler söyleyebilirsin. Belki temizlik yaparken, atölyeyi toplarken favori pozlarını belirleyip bunları resimlerinde ve fotoğraflarında kullanabilirsin. Haftada bir iki sefer gelebilirim, zaten bu yüzden fotoğraf çekmeden ve fotoğraftan çalışmadan olmaz.
En dostça saygılarımla Engelbrecht Kievernagel, Glogauer-Strasse 23 – 1000 Berlin 36
3. Mektup
Sevgili Reinhard, Berlin, 26 Ekim 1984
Senden çok uzun zamandır haber alamadım, umarım iyisindir. Hala resim yapıyor musun? Hala benim resimlerimle ilgileniyor musun? Eğer ilgileniyorsan onları sana vermeye hazırım! Ama bana bir iyilik yapman lazım. Ne zaman koca götümün tekmelenmesini istesem ve ne zaman kemerle kırbaçlanmak istesem, bunu yapacaksın, önceden konuşuruz, attığın kırbaçların sayısı resimlerimin ücreti olacak. Sana bir sürprizim daha var. Çok özel bir sürpriz: Noel döneminde senin evinde çok özel bir banyo yapmak istiyorum. Sen başrolü oynayacaksın. Umarım yeterli yerin vardır. Zemin su geçirmez olmalı, yoksa olmaz. Ücretini sauna ücreti gibi öderim. Seninle bu konu hakkında konuşmalıyız. Ne zaman gelebilirim? Korkma, sen sadece bol bol işeyeceksin! Aldi’den alınan bira işe yarar!!!!
Engelbrecht Kievernagel – Wiener-Str. 57, CII 9- 1000 Berlin 36
Reinhard Scheibner ‘Brunnen 01’
Reinhard Scheibner ile Muhabbet
1953 Bamberg, Almanya doğumlu. Berlin’de yaşıyor ve çalışıyor.
Röportaj: Şubat 2014
R.S. : Her sanat yapıtı düşlemin, fantezinin bir ürünüdür. Ama basit fanteziler de değildir bunlar; zira gözlemler, içeriğe, biçime ilişkin düşünümler, sezgiler, bedenselliği de içeren duyular taşırlar içlerinde. Çoğu zaman sağ elimi kullanarak çizim yaparım ama sol elimi kullandığım, ayaklarımı kullandığım ya da gözlerim kapalı çizdiğim durumlar da olur. Gravür serilerimde olduğu gibi yakın geçmişimizin karanlık sayfalarını araştırdığım olur.
Zaman içinde son derece farklı süjeleri, farklı konuları resmettim, çeşitli türlerde farklı yöntemler izleyen çalışmalarım oldu. Bunlardan kimisi saf biçimde fantezi ürünleriydi; çoğu ise bir şekilde gerçeklikle ilişkileniyordu. En nihayetinde fantezilerimiz de gerçektir, gerçekliğe dönüştürme itkisini taşır. Bunun yanında neyi nasıl resmedeceğime dair berrak bir zihinle işe başladığım durumlar oldukça seyrektir. Heyecan verici bir şey de olmazdı zaten bu; imge herkesten önce beni şaşırtmalı; öyle olmuyorsa yanlış giden bir şeyler var demektir. Bahsettiğim ilişkileri sadece tekil resimlerde çözüp ortaya serebilirim, aksi halde her şey yüzeyde kalır.
Reinhard Scheibner ‘Little Gina’ (2011)
Tuhaf resimler yapıyorsun; bilhassa kadınlara yerleştirdiğin şu penisleri anlamıyorum. Bunları kadınlara iliştirdiğin iktidar uzuvları olarak mı resmediyorsun yoksa fantezilerin bir parçası mı?
Hayır bunun cinsiyetler arası eşitlenmeyi sağlama çabasıyla ya da Freud’un tanımladığı biçimiyle penis kıskançlığının sonradan telafi edilmesiyle bir alakası yok. Hermafrodit figürü mitoloji içinde çok uzun bir süredir yer almakta; aynı şeyi sanat için de söylemek mümkün. Bugünlerde internette de aynı düşüncenin günümüze yansıyan varyantı olarak bolca ‘she-male’ ve ‘ladyboy’ filmi ve imgesi bulmak mümkün.
Bunun yanında bir kadının penise sahip olmayı çok arzuladığını bana itiraf ettiğini hatırlıyorum. Bu nedenle onu öyle resmetmiştim. Sonra da devam ettim buna. Ellili yaşların ortasına geldiğimde kendi aynılığımdan sıkılmış bir durumdayken dönüşüm yıllarını kullanmaya ve bir kız olarak ikinci bir yaşam sürmeye karar verdim. Bu süreçte en değerli parçamdan vazgeçemedim yine de. Sadece kendimi eğlendirmek için bu ikinci benliğe ait fotoğraflar ve videolar üretmeye giriştim, gayet basit ve salaş bir biçimde. Bu ‘ikinci yaşam’ı internette de var edebilmek amacıyla kırık bir İngilizceyle kıza dair bir biyografi kaleme aldım. 2011 yılında Zürih’teki Sanatta Porno Müzesi’nden kişisel sergi için davet aldığımda bu iki yaşama dair hikayeleri desenlerden oluşturduğum bir seride resmettim. Benden farklı olarak kızın bir felsefesi de vardı, burada alıntıladığım gibi:
Reinhard Scheibner ‘Honky Tonk Gina’ (2011)
“Küçük Gina kaç yaşında diye merak ediyorsunuzdur. Söylemem gerekir ki, kimse kesin bir yanıta sahip değil bu konuda; kimsenin bu bilgiye ihtiyacı da yok, çünkü daima onüç ile onbeş yaşları arasında olacağım ve her seferinde cinselliği en baştan keşfedeceğim. Peter Pan gibi büyümeyeceğim hiç; hatta beni onun ablası olarak bile görebilirsiniz. Büyümek istemiyorum; sizin olgun dünyanız, erişkin ilişkileriniz ve siyasetleriniz, para hırsınız beni hiç ilgilendirmiyor. Erişkin insanlarla sadece ve sadece sikişmek istiyorum. Bunun yanında erişkin insanlar başka erişkinlerin Gina’yı sikmesine izin vermemeye çalışıyorlar. Ama bu sizin bir diğer ahmaklığınız sadece. Benim korunmaya ihtiyacım yok. Tersine, belki de sizin bana karşı korunmaya ihtiyacınız var. Yoo, doğru değil, ben şeytansı bir yaratık değilim; çok tatlı ve naziğim. Kendi yasalarınızdan ve arzularınızdan korunmaya ihtiyacınız var; küçük Gina’dan değil; benle güzel vakit geçirmenizi istiyorum ve daha önce söylediğim gibi, nasıl göründüğünüz, kaç yaşında olduğunuz beni ilgilendirmiyor. Ben ışıldayan, herkesi seven, insanlara gerçek zevk veren bir tipim; benim yanımdayken herkesin mutlu olmasını istiyorum. İnsanların ve çoğunlukla kadınların kullandığı anlamıyla sevmek değil kastım. Beni seviyor musun, beni hep sevecek misin, beni artık neden sevmiyorsun… Bu duygusal, sahiplenici, kıskanç sevgi türüyle bir alakam yok benim. Hastalıklı geliyor bu duygusallık bana. Ben kabul edilmekten, olumlamadan bahsediyorum; kimsenin üzerine yapışmıyorum; bir insandan diğerine, gencinden yaşlısına sıçrıyorum. Evet küçük Gina için hepsi bir; şeylere ya da insanlara el koymuyorum. Benim kız-sikimle oynamanız hoşuma gidiyor ve küçük bir sivrisineğin sikimin başının üzerine oturması ve kız-sikimden kan emmesi bana heyecan veriyor. Hiç aşık olmadım ve hiç bir zaman olmamayı da umut ediyorum. Senin ya da başkasının da bana aşık olmasını istemiyorum. Aşık olunca insanların suratlarında beliren o koyunsu ifade bana itici geliyor. İhtiyacım olan ve istediğim sadece iyi bir sikiş.”
2011 yılının sonunda ‘Horny’ isimli kitabım üzerine çalışmaya başladım ve bu nedenle matmazeli Berlin’in çıplak/ gece yaşamının [Nacht/Nackt kelimeleri arasında bir kelime oyunu, ç.n.] içine yolladım araştırmalar yapsın diye. Ne kadar girerse gerçekliğin içine o kadar iyiydi. Tarafsız bir gözlemci olarak dursun diye değil, bir şeyler yaşantılasın ve ben de onları aktarayım diye gönderdim onu.
Kievernagel’den bahsetmek ister misin? Kendisiyle yakın arkadaş mıydınız; yoksa belli projeler için mi bir araya geldiniz?
Yaşamının son yılında kanser yüzünden evinden çıkamıyordu ya da çıkmak istemiyordu; o dönemde sıkça ziyaret ettim onu, ve bir ölçüde bakımında da bulundum. Kendisine bakan kız kardeşi dışında yakını yoktu hiç. Bana yazmış olduğu mektuplar fazla kişisel, hatta mahrem tınlıyor olabilir ama doğrusu bu tür mektupları ilgili ilgisiz herkese yazardı. Şimdi hayatta olsa yine benzer şeyler kaleme alırdı. Mektupları benim görüşüme göre sanatının bir parçasıydı; öyle olduğunu düşünmesem ortaya çıkarmazdım zaten.
Belki de bugün yaşıyor olsa yazmayı bırakırdı çünkü ara süreçte bazı şeyler değişti. Engelbert’in döneminde ormanda çıplak gezinmeye çıkmış olsa atlı polisler tarafından avlanırdı herhalde. Ama bugünlerde herkes Berlin’in ortasında çıplak bir şekilde güneşlenebiliyor ve neredeyse kimse gıcıklık çıkarmıyor. Yeniden Birleşme’nin iyi taraflarından biri de bu oldu herhalde. Gayet sıkı materyalistler olarak yetiştirilmiş Doğu Almanlar’ın kamusal alanda elbiselerini çıkarmaya dair dinsel çekinceleri yoktu hiç bir şekilde. Ortam da bugünlerde iyice örgütlenmiş vaziyette; benzer fantezilere sahip insanlarla şehrin bir köşesinde buluşup yiyemeyeceğiniz bir halt kalmadı geriye, doğrusunu söylemek gerekirse.
Reinhard Scheibner ‘Piss Pot Swingers’ (2012)
Berlin için neler söylersin?
Güzel kelimesini kullanmazdım doğrusu; Berlin’i tanımlamak için hangi sıfatı kullanmam gerektiğini kestiremiyorum. Uzun kış aylarının ıslaklığında ve soğukluğunda pek güzel olduğunu zannetmiyorum. Yaz aylarında bile pek ılınıyor, kuruyor sayılmaz. Ama o kadar çok Berlin var ki, belki daha spesifik biçimde sorman gerekiyor soruyu.
Entelektüel bir yalnızlık içinde misin, yoksa sosyal biri misindir?
Evet, bazen öyle bir his geliyor. Daha çok kendimi izole etmeye meylediyorum. Bir Balzac karakteri gibi sanatlarıyla dünyayı fethetmeye çalışanların ortamlarından uzak tutuyorum kendimi..
Mektubunda Klaus Theuerkauf ve seksenlerdeki sanat kollektifinden bahsetmişsin. Bizlere biraz seksenlerdeki bu sanat kollektifinden ve endart galeri’den bahsedebilir misin?
Sanatçı kolektifi sanırım 1980 ya da 1981’de kuruldu. Kreuzberg’de bir dükkan kiralanmıştı. Arka odalarda çalışılmaktaydı, ön tarafta ise üretimler sergileniyordu. Başarı da çabuk geldi ve ünü Berlin’in dışına taştı. 1988’de ise dağıldılar tekrardan. Kimisi sanat yapmaya devam etti; kimisi başka mesleklere kaydı. Tanıyordum onları ve işlerini de beğeniyordum ama bir üyesi olmadım grubun. Zaten 90’ların başında tanışmıştım. O yıllarda Klaus arkadaşlarının ya da beğendiği sanatçıların işlerini de sergilemeye başlamıştı. 1994 ve 2005 arasında bir dizi grup sergisinde yer aldım ve orada bir kaç kişisel sergim de oldu. Hiç bir zaman bilindik galerilerden biri olmamıştı orası. Bir galerici olmak için fazla sanatçı ve anarşisti Klaus. Maalesef pek iyi bir işletmeci olamadı; olsaydı bize de biraz hayrı dokunurdu belki. Ama benzer yönde çalışan başka sanatçılarla tanışmak için çok iyi bir mekan oldu. Dükkan bugünlerde genelde kapalı duruyor, aradabir iş gösteriyorlar. Cumartesi öğleden sonraları Yukarı Kreuzberg Burun Flütü Orkestrası, Grindchor dükkanda prova yapıyor. Ve bira su gibi akıyor.
Carolina Hellsgard & Meeloo Gfeller, Berlin 2005 Encylopedia de Bongout! MOLLUSK 01
Bruno S. ile halen bağlantıda mısın?
Evet. Ara sıra telefonda konuşuyoruz veya bir kulüpte onun için bir performans ayarlamaya çalışıyorum. İyi bir herif, fakat filmden çok para kazandığımı düşünüyor. Sürekli filmin akıbetini soruyor. Ona filmin başarılı olduğunu söyledim, fakat Bruno kendine yeni bir daire alabileceğini ve ünlü olabileceğini düşündü. Elbette bunları ben de isterdim… Fassbinders’in vefatından bu yana Alman sineması düşüşe geçti, iyi fikirlere sahip cesur sanatçıların sayısı gittikçe azaldı. Çoğunlukla Bruno’nun yeteneksiz bir aktör, bir ucube olduğu düşünülüyor ama bu sadece aptalca bir yanılgı. Filmi hiçbir bütçemiz olmadan yaptık. Projeden bahsettiğim dönemlerde kimse ilgilenmedi, fakat filmi bitirdikten sonra, Westfahlen’de Almanya’nın en büyük film kuruluşu olan Filmburo, filmi destekleyebilecek durumdayken niçin onlara başvurmadığımızı sordu… Lanet olsun, tam bir saçmalık!
Zownir ‘Bruno S. Estrangement is Death’ Trailer
Film üzerinde ne kadar çalıştın?
Üç haftada bitirebileceğim bir işti. Üç sene sürdü çünkü prodüktörümün tanıştırdığı ilk kameraman götün tekiydi. Neredeyse yirmi beş vasat belgesel film çekmişti ve çok önemli biri olduğunu düşünüyordu. İşler tepemi attıran bir noktaya geldi. Yapımcının tıkanıklığı filmi bir sene boyunca bekletti. Daha sonra Phillipp (Virus) ile tanıştım ve bir kameramana ihtiyacım olduğunu söyledim ve o da “tamam” dedi. Ayrıca filmin editing’ini de yaptı ve filmi gerçekten kurtardı.
Romanın nasıl gidiyor?
Deadline’ı geçeli üç ay oluyor ve ben halen son iki kısım üzerinde çalışıyorum. Çok sabırsızım fakat acele edemiyorum. Son sayfaları aceleyle geçiştiremiyorum. İlkleri ve sonları hiç geçiştiremezsin, kesinlikle hayır. Hala hızlı gidiyor, yazmaya geçtiğimiz Aralık ayında başladım ve büyük olasılık bu Aralık’tan önce de bitmiş olur. İlk kitabım, bilmem biliyor musun ‘Kein schlichter Abgang’ üç senemi aldı.
Yazmaya başlamadan önce her zaman finali bilir misin?
Yani, tam olarak değil. İlk romanımda bir fikrim veya konseptim yoktu. Ayrıca karakterleri düşüncesizce değiştirdim. Sanırım, yapılabilecek tüm hataları yaptım. Neredeyse üç senemi aldı ve birçok sinir krizi. Şu an ise bir taslakla çalışıyorum.
Miron Zownir, New York (1983)
Fotoğraflarına gelelim, insanları ve özel durumları nasıl yakalıyorsun?
Çekimler için her gün tehlikeli bölgelere gittim. Olayların nerelerde cereyan ettiğini biliyordum, Batı Yakasındaki rıhtım gibi. Rıhtımlarda, kendilerini seks yaparken göstermek isteyen insanlar olurdu. Ny’da ilk senemin sonunda Village Voice benimle ilgili bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı ‘Teutonic phenomenographer’dı ve bu bana bir isim kazandırdı. Bundan sonra, insanlar özel birşey olduğunda benimle bağlantıya geçmeye başladılar, tuhaf performanslar veya özel partiler gibi. İlk albümünden iki sene önce Madonna ile tanışmıştım ve kısa bir film için ona bir rol vermiştim fakat yapımcı bin dolar gibi bir rakamı karşılayamadı ve iş yattı.
Bir başka hikaye; Billy Idol’ın yakın arkadaşı olan bir yapımcım vardı. Billy ile bir partiye davet edildim ve yapımcım bizi tanıştırmak istiyordu. “Tamam, neden olmasın” dedim. Sonra, yapımcım gitti ve kendinden geçmiş herifin karşısına geçip bağırdı. “Billy, Billy uyan, seni Miron’la tanıştırmak istiyorum”. Billy uyandı, bana baktı ve bir çığlık attı, benden yeni albümlerinin kapağını yapmamı istedi ve sonra tekrar yere yığıldı. Birkaç ay sonra Los Angeles’taki büyük firmalardan biriyle anlaştı ve elbette kapağı hiçbir zaman yapamadım. Kısaca özetlersek büyük paralar ve büyük kariyerler yapmış birçok insanla tanıştım fakat ben halen, neredeyse otuz sene önceki aynı maddi durumdayım.
Miron Zownir, Moskova (1995)
Fotoğraf çekimleri esnasında hiç başının belaya girdiği oldu mu?
Tabiiki de. Saldırıya uğradım, üzerime tükürdüler, hapse girdim. Vazgeçtim, ağladım, manevi şiddete maruz kaldım, hepsini yaşadım. Fakat her nasılsa, kamera bir kalkan gibi işliyor. Hiç harika aletlerim olmadı; Bir Nixon’um vardı, daha sonra New York’daki dairemden çalındı. Moskova’ya gittiğimde ufak bir kamera ödünç aldım, bir Olympus. Kamera iyiydi fakat çok yaklaşmam gerekiyordu. Bazen insanlara, şu an sana olduğumdan daha çok yaklaşıyordum. Zamanla kabuslarıma dönüşecek sesler ve kokularla iç içeydim. Soğuk bir insan değilimdir, aksine oldukça duygusalımdır. Dış görünüşte sertim fakat içerde bir sürü şey olup bitiyor. Moskova’da genellikle memurlarla sorunlar yaşadım. Şehri ziyaretimi finanse eden adamın tanıdığı bir Rus vardı. Bu adam, MTV tarzı sokak fotoğrafları çektiğime dair bana bir belge vermişti. Ne zaman bir sorunla karşılaşsam hemen bunu gösteriyordum. Bir keresinde başım ciddi belaya girdi. İki evsizi fotoğraflıyordum ve bir anda etrafımız bağırıp çağıran serserilerle kuşatıldı. Şansıma bir yağmurluk ve içinde Amerikan Polisi baskılı bir gömlek giyiyordum. Yağmurluğu çıkardım ve “Ben bir Amerikan Polis memuruyum, benden uzak durun!” diye bağırdım. Sonra aniden kalabalıktan biri çıkageldi, heriflere Rusça birşeyler söylemeye başladı ve beni oradan çekip çıkardı. Sanki iş ortağı gibi kulağıma “ben de gizli polisim” diye fısıldadı. Rusları gerçekten severim, çok duygusal ve çok agresif insanlardır. Günde en az bir kaç kavga ediyordum.
Moskova’da ne tip yerlere giderdin?
Moskova’da hiç gecekondu yoktu. Daha çok Marzahn gibi boş ve sokak yaşantısından mahrum. İnsanlar genellikle tren istasyonlarında takılıyor. Moskova’da akıl almaz bir yeraltı sistemiyle birbirine bağlı dört büyük istasyon mevcut. Tüneller bir çeşit yeraltı dünyası oluşturuyor ve ben her zaman buralara takılırdım. Sözde belgesel amaçlı gece hayatını kameraya almak için Moskova’ya giderdim, fakat tamamiyle mafya kontrollü ve inanılmaz pahalıydı. Aynı zamanda oralarda ne bok döndüğünü de gördüm, sokakta ölen insanlar gibi.
Sanırım şu an daha az fotoğrafla ilgileniyorsun.
Yazmak şu an merkezde. Tüm ihtiyacım olan kağıt ve kalem. Yeniden başka projeler yapmak isterim fakat yazarken kapanıyorum. Oldukça asosyalim, her şeyden, her gürültüden rahatsız oluyorum. Yalnız kaldığımda, yazarken çok sinirli oluyorum. Bunun dışında şu korkum da var: Ya hiçbir şey değişmezse? Şimdiye kadar birçok senaryo yazdım ve hiçbirini sahnede göremedim. Bundan daha asap bozucu birşey olamaz.
Karlsruhe’deki ilk gençliğin nasıldı?
İlk beş sene, anneannem ve dedemle yaşadım. Ailemin çok ufak bir dairesi vardı ve ikisi de çalışıyordu. Ben de anneannem ve dedemle birlikte büyüdüm. Altı yaşımda ailemin yanına geri döndüğümde anneme yönelik güçlü bir duygusal mesafem vardı. Her nasılsa onu affedemedim. Daha sonra herşeye karşı bir nebze mesafeli oldum; yakın ilişki içinde olmaktan ziyade dikkatli ve gözlemciydim. Sporda başarılı ve güçlü, agresif biri olduğumdan dolayı bir outsider sayılmazdım. Kavgada asla pes etmezdim, bu sayede saygı kazandım. Ergenlik çağına eriştiğimde biraz sorunluydum ve içip içip kavga etmeye başladım. Aynı zamanda çok okuyordum. On üçümde ‘The Strangers’ı okumuştum ki böyle bir roman için çok erken sayılır. Sonrasında elime ne geçerse okumaya başladım. Şu an için bile eğitimim ailemin arzuladığı düzeyde değildir. Bir açıdan entelektüeldim, diğer açıdan tamamen fiziksel. Böyle bir çelişkim vardı ve gün geçtikçe artıyordu.
Miron Zownir, Berlin (1980)
Bu durum yaptığın işi nasıl etkiliyor?
Çok eskiden, henüz ufak bir çocukken, aynaya baktım ve kendime kim olduğumu sordum. Kendi kendime sordum, kimsin sen, niçin buradasın… O dönemler oldukça romantiktim fakat hayat farklıydı ve mücadele etmem gerekiyordu. Sadece iyi şeylere inanmalıydım. Hayallerim şekillenmeye başladıkça ben de zamanla kendimi onlara kaptırdım. Bir çocuk gibi uykuya dalmadan evvel kendime masallar anlattığımı hatırlıyorum. Öyle ya da böyle, bu, şu an için yaptığım şeylerin başlangıcı oldu, hikayeler yazmak.
Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres.
Bonjour, tout d’abord, merci d’avoir inclus de jeunes artistes turcs dans votre nouvelle édition “Premices” – cela nous a fait vraiment plaisir. Pouvez-vous nous parler de Joie Panique ? Quand l’avez-vous commencé, combien de personnes sont impliquées, quelle est votre mission et quel type d’activités avez-vous fait jusqu’à présent ?
Merci ! Nous sommes très fières de proposer des artistes de nombreux pays, dont la Turquie !
Joie Panique est une petite maison d’édition indépendante créée fin 2017 par deux amies passionnées. Nous fonctionnons en tout petit comité : nous sommes deux directrices éditoriales et nous avons la chance de collaborer avec un formidable graphiste, Frédéric Bélonie.
Notre objectif est d’offrir un champ libre aux artistes que nous aimons et que nous choisissons dans un esprit curieux et ouvert ! Nous publions des recueils artistiques collectifs, au rythme de deux par an pour le moment, et nous organisons des événements pour promouvoir les livres et les artistes : des lancements dans des librairies ou des galeries, et plus rarement de petites expositions.
Céline Guichard et Panique éditions
Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie.
Ce qui frappe d’abord dans les livres de Joie Panique, c’est la délicatesse féminine et le minimalisme inhabituel pour de nombreux graphzines. Nous voyons également une grande variété de genres allant des œuvres textiles au collage, des photographies aux œuvres 3D. Avez-vous eu une formation artistique officielle ? Pouvez-vous nous parler de vos relations avec l’art, autres que l’édition ?
Nous accordons en effet une grande attention au graphisme et un grand soin à la forme de nos livres afin de mettre en valeur notre proposition artistique. Le choix du papier, la qualité d’impression sont au coeur de nos préoccupations : nous souhaitons proposer de beaux ouvrages à un prix accessible.
Nous choisissons des artistes d’horizons très variés qui utilisent des techniques diverses, comme le dessin, le collage, la photographie, la broderie, la tapisserie, la peinture… Nous ne nous interdisons rien ; le fil conducteur est celui de nos goûts, de ce qui nous fait vibrer ! Et c’est cette variété qui constitue la richesse de nos livres.
Nous n’avons pas eu d’éducation artistique officielle (nous avons suivi des études de littérature), mais nous sommes passionnées depuis toujours par l’art, par l’image, nous adorons fouiner dans les librairies, aller voir des expos, dénicher des pépites, découvrir des artistes… Nous avons construit nos goûts au fil du temps, grâce à ces découvertes, ces recherches, ces lectures, ces expositions… et grâce à notre entourage, aussi, qui gravite beaucoup dans le domaine artistique ! Nous sommes curieuses et toujours avides de découvertes.
Depuis 2017, vous avez publié quatre numéros sous les titres Fantasma, Baiser, Botanique et Prémices ; pouvez-vous nous dire pourquoi vous êtes-vous concentré sur ces notions et ce qu’elles signifient pour vous ?
Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie. Nous aimons proposer des thèmes qui laissent une large part à l’interprétation des artistes, pour ne pas les enfermer dans un cadre trop étroit. D’où le choix de mots à double ou triple sens, qui peuvent ouvrir sur mille interprétations possibles. Nous en discutons beaucoup entre nous avant de nous décider, et souvent les choix finissent par s’imposer comme des évidences !
Zélie Doffémont ‘Prémices’ 2018
Nous vivons à une époque où Internet submerge la vie humaine ; avez-vous quelque chose à dire là-dessus, positif ou négatif ? Comment utilisez-vous Internet en tant que Joie Panique ?
Notre rapport à Internet et aux réseaux sociaux est très ambivalent. Nous y sommes présentes, et ce sont indéniablement des outils très utiles pour découvrir de nouveaux artistes dans le monde entier et pour les contacter ! Très utiles aussi pour promouvoir nos livres et faire connaître notre maison d’édition sans moyens financiers ! Nous avons également un site de vente en ligne (joiepanique.com).
En revanche, notre attachement au papier et à l’objet du livre reste essentiel ; il serait impensable pour nous de renoncer au toucher, à l’aspect sensuel du livre, en publiant des ouvrages numériques par exemple. Et les rencontres sont primordiales pour nous, au coeur de ce que nous faisons. Même si les échanges par Internet sont très utiles (notamment avec les artistes éloignés géographiquement de nous) et parfois très riches, rien ne remplace le contact et la rencontre.
Stéphane Blanquet ‘Premices’ 2018
Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !
Que penses-tu du mouvement ‘Riott Grrl’, le mouvement de contre-culture féministe qui a débuté dans les années 90 à travers les fanzines et la musique punk ? Quels sont selon vous les reflets de ce mouvement sur l’Europe continentale et la France ?
Quand ce mouvement est né, nous étions de jeunes adolescentes. Nous ne nous connaissions pas encore mais, chacune de notre côté, ce mouvement nous intéressait beaucoup ! En premier lieu via la musique, les concerts, quelque chose bougeait, naissait, ça hurlait, les femmes prenaient la parole et ça faisait du bien ! Même si ce mouvement et ce terme ont pu parfois être récupérés pour en faire un phénomène de mode, il y avait là quelque chose de fort et d’intéressant au départ. L’une de nous avait d’ailleurs créé un fanzine à cette époque, essentiellement tourné vers la musique, mais avec, déjà, de l’image…
Prémices Joie Panique artbook : 43 artistes, toute la place à l’image
Y a-t-il un mouvement féministe que vous soutenez ou auquel vous vous sentez appartenir ? Ou y a-t-il une position socio-politique, artistique que vous adoptez en tant qu’éditeur ?
Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres. Cette ouverture rejoint forcément une vision politique et engagée. Notre manière d’éditer, dans une indépendance totale, est aussi un engagement. Et, bien sûr, le fait que nous soyons deux femmes l’est également !
De nos jours, nous voyons une résurgence du surréalisme dans de nombreux domaines. Où voyez-vous les éditions Joie Panique dans la tradition surréaliste ?
Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !
Thomas Ott ‘Summer of Love’ 2018
Après un demi-siècle, peut-on parler d’une sorte de surréalisme vivant à Paris ? Pouvez-vous suggérer des noms dans la littérature, les beaux-arts ou le cinéma ?
Le mouvement surréaliste a bien entendu laissé un héritage très fort. Si on prend le surréalisme au sens propre, se situer au-delà du réel, inventer d’autres réalités, oui, de nombreux artistes que nous aimons, dans différents domaines, peuvent s’y rattacher aujourd’hui ; des artistes nourris de cette culture, mais avec un univers personnel et singulier, qui cherchent sans cesse, jouent et inventent un surréalisme d’aujourd’hui, passionnant à suivre. On pense notamment à Stéphane Blanquet (artiste protéiforme présent dans tous nos livres, depuis le début), ou au cinéaste Guy Maddin…
Y a-t-il des projets sur lesquels vous travaillez actuellement ? Et y a-t-il quelque chose que vous voudriez ajouter ?
Nous sommes en train de travailler sur nos deux prochains recueils thématiques qui formeront un duo : FEU et EAU !! Les artistes proposeront une oeuvre pour chacun des livres afin que les oeuvres se répondent et dialoguent ! Une sorte de cadavre exquis entre deux livres, deux paradoxes, deux contraires qui s’opposent et se complètent.
Amandine Urruty ‘La Salle’ graphite et fusain sur papier, 160x120cm (2018)
Merci pour cette belle interview. Merci à vous pour votre intérêt !!