Marit Östberg & Queer Feminist Porn

“When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.”

A documentary about making queer feminist porn. Östberg talks to the key participants in the film Share and they discuss their motivations for and experiences of making queer feminist porn. The women, who have come to Berlin from all over the western world, are inspiring in their commitment to making work that has a political agenda and through their articulate interviews present a reflexive and motivated feminist community in action.

Marit Östberg is from Stockholm, Sweden, currently living in Berlin. Since making her debut as a porn-film director in the acclaimed porn compilation Dirty Diaries, Östberg has continued to produce porn. She has become a part of the queer feminist porn scene that has evolved in Europe in recent years, making films that pushes ideas of who and what porn might be for. Her films have been shown and discussed at various festivals around the world.

Östberg sees porn as a creative way of working with sexual politics, wanting to expand the possibilities of being in the world. She says: “When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.” Östberg also makes music videos and is working as a VJ, producing images in close cooperation with musicians.


Marit Oestberg, photo by Nadja Brendel

Uzlaşmaz bir biçimde aktüel, uzlaşmaz bir biçimde seksi.

Marit Östberg ile Söyleşi

Röportaj (İngilizce): Göksu Kunak, 9 Mart 2015 / Gazette
Çeviri: Cemal Akyüz

Queer feminist porno çekmeye nasıl başladınız?

İsveç’te ‘Dirty Diaries’ adlı bir feminist porno kolleksiyonuna kısa bir film çekmek için davet edildim. Daha hiç yapmadığım ve de yapmayı hayal edemeyeceğim bir şeyi yapacağımdan dolayı çok heyecanlandım. O zamanlar gazeteci olarak çalışıyor ve yazar olmak istiyordum. Sinema tecrübem yoktu, ama o toplamadaki bütün filmler cep telefonu kamerası ile çekileceğinden yapabileceğimi düşündüm. İlk filmimi çektikten sonra porno film çekmenin eğlenceli olduğunu düşündüm. Kolay olduğunu söyleyemem. Pek çok zorlukla savaştım ve hala da öyle, bir yazarken ‘iyi kız sendromu’ ile boğuşuyordum. Kendimden beklentilerim çok yüksekti ve bunu da beni sınırlandırıyordu. Birden kendimi bilinmeyen ve yasak bir dünyada buldum. Orda bana ne yapmam ya da yapmamam gerektiğini söyleyen birisi, akıl hocaları ve super egolar yoktu. Bu benim kişisel hayatımda ve yaratıcılığımda önemli bir dönüm noktasıydı.

Sisterhood (2011)

“Sisterhood” belgeselinizi izledikten sonra oradaki üç karakterin birbirine dokunuşları beni çok etkiledi, seks yaparken yaşananlara karşı algılarım değişti. Ayrıca Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow´‘Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” filminde sizin ve ekibin film çekerken çok eğlendiğinizi de gördüm.

Tam olarak ne kast ettiğini anlamasam da algılarında değişiklik olduğunu söylemene sevindim. Evet bu porno filmleri çekerken çok eğlendik. Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow – Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” yıllardır üzerinde çalıştığım uzun metrajlı bir filmden alınmaydı. Kurgu için zaman bulmakta çok zorlansam da bu yılın sonunda gösterileceğini umut ediyorum. Bu hem bir porno hem de o pornonun nasıl çekildiği hakkında bir film; filmde rol alan arkadaşlarımı, kameracı kadınları ve bir yönetmen olarak beni anlatıyor. Benim için porno çekmek gündelik hayattaki tüm ilişkileri anlatan bir şey. İletişim ve karşılıklı güven içersinde çalışmak çok önemli. Bir bütün olarak kendinizle ve diğerleriyle yüzleşebilmek çok önemli – hem birbirini anlamak, hem de zayıf ya da güçlü noktaları dikkate almak. Tüm bunlar film çektiğim şu son 6 yıl zarfında elde ettiklerim ve de edemediklerim anlamına geliyor. Bu ayrıca gündelik hayatların ihtiyaçları ile bir ilişkinin günlük beklentilerinin farklarını da hatırlatan bir etmen oluyor. Bir gün güçlüyken bir gün zayıf hissedebiliyoruz. Bir yönetmen olarak tüm bu farklı ihtiyaçları her zaman gözetebilmek çok da kolay olmuyor.

Sisterhood is a documentary from 2011. The director Marit Östberg talks with her performers and the DoP about their motivations for and experiences of working with queer feminist porn. Is porn political and how does it reflect our lives?

“Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız.”

Queer feminist pornonun hangi açılarını eleştirebilirsiniz?

Bir insan içinde olduğu herşeyi eleştirebilmelidir, queer feminist porno da eleştirilmelidir. Bir şeyin adının sırf feminist ya da queer olması onun mükemmel olduğu anlamına gelmiyor. Ama hata yapma payımız olması gerektiğine de inanıyorum. Böylece o hatalardan ders alıp ilerleyebiliriz. Mesela pek çok ayrıcalıklı kurum beni porno film yaptığım için eleştiriyor. Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız. Bu yerinde eleştiriler beni daha derine gitmeye ve kim olduğuma nerden geldiğime bakmaya teşvik ediyor. Berlin ve Stockholm’deki queer balon köpüğüm gayet seçkin, zaten birisinin feminist inançla sonuçlarını düşünmeden kıyafetleri çıkartıp kameralar önünde sevişip porno film çekebilmesi için seçkin bir pozisyona sahip olması gerekiyor ki o gücü kendinde bulabilirsin.

Queer pornoda da heteronormativitenin akidelerini tekrar etme tehlikesi var mı?

Heteronormativiteyi tekrarlama tehlikesi her zaman mevcut. Bu her zaman onu kimin, nerede ve nasıl seyrettiğine bağlı. Meksika’dan Tayvan’a dünyanın her yerinde filmlerimi izleyenler arasında genelde orta yaş düzcinsel erkekler filmlerimi anaakım porno filmlerden farklı bulmadıklarını söylediler. Bunu ilk kez duyduğumda provoke oldum. Ama aradan yıllar geçtikçe bu tarz yaklaşımlardan artık rahatsız olmuyorum. Sonuçta bu onların düşüncesi, yapabileceğim bir şey olamaz. Bunun yerine queer feminist pornoda prodüksiyon sürecinin önemine dair konuşmaya devam ediyorum. Düzcinsel bir erkek ekrandaki vücutları ana akım gibi okuyorsa bile bu filmin yapılışı sırasındaki deneyimleri ve itici gücü filmden çıkarıp alamaz.

Queer pornonun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Her şeyde olduğu gibi bu da bir sürü değişik yollara gidecek, bu da zaten şimdiden gerçekleşmeye başladı. Süper aktivistten süper ana akıma doğru. Queer porno çekerek çok iyi hayatlara sahip olan queer feminist film prodüktörleri oldu. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum bilakis yaptıklarını harika buluyorum. (Örneğin Shine Louise Houston, Courtny Trouble). Ancak queer kelimesi metalaştıkça veya queer porno kendini tekrarladıkça ( hala queer porno için yapılabilecek ve şimdiye kadar yapılmamış çok şey var ) queer kelimesi daha fazla aktivist daha az ticari filmler yapmak isteyenlerce muhtemelen çok daha radikal bir başka kelimeyle yer değiştirecek

Türkiye’den KAOS GL web sayfanızdaki ilham aldıklarınız listesinde yer alıyor. Bütün LGBT örgütler içinde KAOS GL’de dikkatinizi çeken ne oldu?

Websayfamda sinemacı, gazeteci, aktivist olarak değişik kapasitelerde çalıştığım dönemlerde bağlantı kurduğum sanatçıların, kurumların adlarını listeledim. Onlarla İsveç’in LGBT hakları derneği RFSL’in dergisi Kom Ut’da editor olarak çalışırken tanışmıştım. Dünyanın pek çok yerindeki diğer aktivistler gibi hayranlık duyulacak bir iş yapıyorlar ve onlara gıpta ediyorum.

The Knife’ın Full of Fire şarkınının video klibini yönettin. Sırada benzeri başka bir çalışma var mı?

Şu anda bir klip daha bitirmekteyim. Tunus’tan yepyeni bir müzisyen Hiya Wal âalam’ın bir şarkısı beni çok mutlu eden bir ortak çalışma oldu. VJ olarak da çalışıyorum ve Paula Temple’ın Noise Manifesto’su ile Decon Recon’la beraber yepyeni görsellerden oluşan bir proje üzerinde çalışıyorum.

Full of Fire’dan satırlar benim bir sonraki sorum olacak. ‘Ateş doluyken, nedir arzu objen?’

Dünyanın her yerinden aktivistlerle buluşmalarım, onları dinleyişim, onlardan öğrendiğim şeyler, zayıf olmayı ve korkmayı da bilen cesur ve güçlü insanlara yakın oluşum.

Bir rüya projen var mı?

Zaten rüya projelerimin içersindeyim. Rüyalarımı çekiyorum. En büyük rüyam ise yeterince param olması, ayın sonunu nasıl getireceğimi, kirayı nasıl ödeyeceğimi düşünmemek, sırf para getiren gündelik işlerle film projelerim arasında bölünmemek. Bir barda çalışmaya o kadar da umursamıyorum (bu para için şu anda yaptığım işlerden bir tanesi) ama bu aynı zamanda çok yorucu ve de yıpratıcı.

maritostberg.com


Söyleşi: Mine ‘Lumineh’ Sübiler (2021)

Lumineh ‘Dreamspace’ 2019

“Cadı Olmaktan Korkmamalıyız!”

Mine genç ve yaratıcı bir sanatçı, onunla Big-Baboli Şarküteri sergi döneminde tanıştık. Dergimizin ikinci sayısının konuklarından, “Hepimiz birer büyücüyüz.” diyor ve cadı olmaktan korkmamamız gerektiğine dikkat çekiyor, Mine’yle sanat, hayat ve yeni çağ üzerine söyleştik. (2021 Kış, Kadın Harekatı Dergisi)

Mine merhaba, Avrupa’ya taşındığından, çalışmalarına orada devam ettiğinden bahsettin, İstanbul’dan ayrıldığından beri neler yapıyorsun?

İkinci memleketim Danimarka’ya dönüşümden bu yana kalacak yer ve yemek karşılığında bir çok yerde çalıştım. Konakladığım yerlerdeki insanlarla tanıştıkça zamanla mekanlar için de çizmeye başladım. İlk olarak eski bir seramik fabrikası için bir iş yaptım, orada çok şey öğrendim ama çok da zorlandım, ikincisi şehirde bir hosteldi ve kaldığım oda delirtici derecede ufaktı. Şimdi şehrin dışında Earthwise isimli bir yerde çalışıyorum; her şey çok tatlı fakat kendi evim olmadığı müddetçe işime ve kendime odaklanmam hep yarım kalıyor. Şu an için part-time işlerle meşgulüm, bir yandan burdaki işlere yardım ederken diğer yandan da etrafı tanımaya çalışıyor ve kendi işlerime ayırabileceğim boş zamanları kovalıyorum.

Lumineh ‘Black Beauty’ 71×50.5cm kağıt üzerine giclee baskı

“Sanat, duyguları olduğu gibi ifade etmektir.”

Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar Lumineh olarak nasıl bir yol izledin?

Başka sanatçılar için nasıl bilmiyorum ama “sanat nedir, ne değildir?” ya da “hangi sanatla, nasıl ve neye göre?” sorularını cevaplamak benim için pek de kolay değil ama sanatçı bir ailede doğup, büyüdüm.

Oraya-buraya boyayan bir çocuk olmak hiçbir zaman sorun olmadı fakat başka sorunlarım vardı, belki de bu yüzden boyamak hep iyi geldi.

Sanat, hayatımda hep vardı ama şu an için bile sanatı istediğim şekilde hissedemiyorum. Sanat kendini ona bırakmak gibi geliyor bana ve ben bunu henüz başarabildiğimi düşünmüyorum.

Benim için sanat duyguları olduğu gibi ifade edebilmektir. Bazı insanlar belki bunu yaşıyorlar, farkında bile olmadıkları bir akış içindeler.

A little pose for Animals in Fiction sweatshirt

Lumineh mahlası henüz yeni; eski mahlasım ‘Lillust’ı bir sebepten dolayı sonlandırmam gerekti, aynı şekilde ‘Dragons of Mine’ı da. Sadık kaldığım bir ismim (mahlasım) olsun isterdim ama beceremedim.

İşlerimi dekoratif buluyorum; bu ifade biçimine daha yatkınım. Aynı zamanda kıyafetleri boyayarak başladığım ‘Animals in Fiction’ projesi de zihinsel olarak halen devam ediyor. Hayvanları, canlıları ve tabiatı algılayışıma en yakın biçimde yorumlamaya çalışıyorum. Kimi zaman bu ihtiyacımın gerisinde kalıyorum ve bu delirtici olabiliyor. Tabiatın ve hayvanların sanat literatüründeki yorumları bana halen çok ilginç geliyor. Gerçek anlamda tanımadığımız bu varlıklardan nasıl oluyor da böylesi insanca yorumlar üretebiliyoruz, gerçekten şaşırtıcı !

Lumineh ‘Chimera’ 2018

Çizgiye dayalı bir sanatçısın, body painting’ten mural-art’a birçok farklı disiplinde işler beceriyorsun; en son devasa bir canlı-çizim performansı sergiledin, yaptığın işleri nasıl değerlendiriyorsun?

Kağıtta iş yapmak bir noktadan sonra sıkıcı gelebiliyor; beden, kumaş, duvar gibi yüzeylerde imajlarımın canlanması ise, işe ayrı bir heyecan katıyor.

Kendimi boyamak, vücudumu, zamanımın çoğunu harcadığım işe dahil etme ihtiyacımdan kaynaklandı, çizmek çoğunlukla hareketsiz bir iş olduğundan bedenim biraz sevgisiz kalmıştı ve çizgilerimle yeniden kendine geldi. Bir şeyle barışmanın en iyi yöntemi birlikte sevdiğiniz şeyleri yaparak zaman geçirmektir.

İçinde kaybolduğum canlı beden-çizimlerimin devamı gelecek, pek yakında… Bu konuda çok heyecanlıyım aslında ama hayat gailesinden ertelemek durumda kaldım. Deneysel boyutta, daha dışavurumcu çalışmalar planlıyorum.

Mural Art by Lumineh (2018)

Bir çok yetenekli gencimiz var, ama çoğu dekoratif düzeyde kalıyorlar, kendi sanatını keşfetmek, ortaya çıkarmak için sence neler gerekiyor? Sen kendini hangi düzeyde görüyorsun?

Sanat konusunda düzey tespit etmek pek kolay değil, üstüme vazife de değil. Ama sanatçılar ilgimi çekiyor, sanat yapmak da ilginç geliyor, başka sanatçılarla bir şeyler yapmak ise en güzeli. İyi hissettiren, heyecanlandıran projeleri, insanları bulup orada, onlarda birlikte olmak gerek.

Geçmişte, üretilen işin eşsiz, daha önce hiç yapılmamış çok önemli şeyler söyleyen bir iş olması gerektiğini düşünürdüm. Bizden o beklenirdi : Aile, okul, iş hayatı hep yapılanın en iyisini yapmazsak, işin değersiz olduğunu ima ettiler fakat başkalarının ötesine geçemeyiz, ancak yeterince odaklanarak kendimizin ötesine geçebiliriz.

Lumineh, Kağıt Üzerine Mürekkep, 2021

‘Revolution will not be televised, it will be internalized.’

İnternet ve sosyal medya vasıtasıyla görünürlüğün toplumsal bir norma dönüştüğü, içinde yaşadığımız bu hızlı imaj üretim-tüketim çarkında sanatı, (sanatsal olanı) sen nasıl konumlandırıyorsun ?

Kapitalizmin sunduğu, hızlı üretim-tüketim amaçlı (içi boşalana kadar harcadığı) imgelerle bağımız ne düzeyde onu düşünüyorum. Yaratıcılığımız ve hayal gücümüzün üzerine çömmüş gibi bir şey.

Lumineh, Kağıt Üzerine Mürekkep, 2021

Öz-benliğimiz bize unutturuldu,

Teknoloji ve internet’siz neredeyse birer hiç olduğumuz bize ezberletildi.


En büyük derdim bunu hatırlamak ve hatırlatmak, şüphesiz sanat bu konuda en iyi rehberlerden biri. Tabii ki internet’in faydaları ve iletişim imkanlarını da yadırgamıyorum ama garip bir yerlere gelmeye başladık ve zaman içe dönme zamanıdır.

Sergilediğin işlerde lirikal kompozisyonlar, düşsel temalar, dans ve maji hep bir aradalar; astroloji ve New-Age merakından bahsetmek ister misin; neler okuyorsun?

Çalışırken dinlediğim bazı kitaplar, söyleşiler ve yazılar var. Bu aralar ‘Teal Swan the Anatomy of Loneliness’, Matt Kahn’ın her türlü konuşması ve Maryann Rada dinliyorum. Ayrıca burada bir kaç kitap da buldum, bunlardan biri ‘The Mushroom at the End of the World’. Bir de CrimethInc yayınları’nın çok faydalı olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Karşımda ‘Imagining Nature, Practices of Cosmology and Identity’ ve ‘Nature Spirits & Elemental Beings’ var fakat buraya taşındığımdan beri maalesef bir türlü başlayamadım.

Ormanın Ruhu Lumineh

‘Cadı olmaktan korkmamalıyız !’

Söyleşi için çok teşekkürler, sanatınla bizleri büyülediğin için de ayrıca teşekkürler. Kadın Harekatı dergimiz ilk sayısıyla okurlarına ‘Merhaba’ dedi, son olarak kadın bir sanatçı olarak dergimiz, uluslararası kadın harekatı ve kadınlar için neler söylemek istersin?

Tüm tecrübelerime dayanarak en başta kendimize iyi bakmamız gerektiğini söyleyebilirim. Kendimize sahip çıkmamız gerekiyor. Cadı olmaktan korkmamalıyız, olduğumuz gibi olup, kendimizi inkar etmeden yaşamalıyız. Biz kendimizi inkar edersek başkaları da inkar etmeye başlıyor. Varoluşumuz bu iç-kuvvetin gerçekleşmesiyle zamanla kolektif bir güce dönüşecektir. Kadın-erkek ayırmadan : Bu durum hepimiz için geçerli. Her konuda şu an garip bir noktadayız, belki yepyeni bir algıya erişeceğimiz sancılı bir dönüşümün içindeyiz ve bu yaşadığımız süreç önceden inşa ettiğimiz çoğu şeyin anlamsız kalacağı bir boşluk dönemi de getirebilir. Buna inanmak en iyisi yoksa kafayı yiyebilirim !

Ve ben de teşekkür ederim, emeğinize, aklınıza sağlık, bereket ve kuvvet diliyorum.

🦇 Mine Sübiler 🌟

a.k.a. Lumineh

Turkish/ Danish Visual Artist


İstanbul Sokaklarında Bir Yalnız Kurt: JİRA

JiRA, Suadiye, İstanbul (2019)
JiRA iş başında

Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları, bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.

Jira merhaba, seni tanımayan okuyucular için kendinden bahsetmek ister misin? Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar ne tip işler yaptın?

JİRA: Merhabalar ben Jira, aklım yettiğinden beri kendimi yetiştiriyorum. Öğrenmeye, anlamaya, öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum genel olarak. Dillerle uzun zamandır alakalıyım, okulunu bitirmeme çok az kaldı. Herkes gibi çocukluğumdan beri resim yapıyorum yada ellerimle bir şeyler üretiyorum. Sanat olarak nitelendirilebilir mi hiç düşünmedim. Ürettiğim şeyler bana ait olan bir dünyanın içinde var olan şeyler gibi geliyor. Bazen sokağa çıkıyor bazen odasına kapanıyor bu dünya.

Birkaç senedir yılbaşlarında kartpostal yapıyorum, kendim için gelenekselleştirmeye çalıştığım bir şey oldu, annemin biriktirmesi hoşuma gidiyor. Onun dışında sticker‘lar bastırıyorum yolum Copy Center’a düşünce. Galiba insanların karşılaşabileceği işlerimin büyük kısmı sokakta. Ama çoğu insanın haberdar olmadığı benim de hala keşfetmeye devam ettiğim kağıtlar, kumaşlar oyuncuklar ve çeşitli eşyalarla ürettiğim başka odacıklar da var.

Pandemide handpoke dövme yapmayı öğrendim. İnsan derisi üstüne boyamak garip hissettirdi açıkçası, kanatabilmek, derinin içine bir şey yerleştirmek. Kendi topuğuma dövme yaparken, iğneyi her saplayışımda bir spell okumaya odaklandım ve bittiğinde böylesi daha iyi hissettirdi. O zamandan beri ‘dilekli’ yapıyorum. En yakın arkadaşıma kötü rüyalardan koruması niyetiyle bir göz yapmıştım mesela.

JiRA ‘Sad Yeehaw’ İstanbul

Seni daha çok sokaklara işlediğin sade ve renkli figürlerle tanıyoruz, ne zamandır grafitiyle uğraşıyorsun, senin için sokakta olmanın anlamı nedir?

Üç yıl önce spreyle tanışmıştım, o zamandan beri zaman zaman kızlar yapıyorum bazen de süslü Jira yazıyorum.

Grafitiyle tanışmam Paris’te geçirdiğim kısa sürede yaşandı, duvarlara bu gözle bakmayı orada öğrendim. Sonra İstanbul’a döndüğümde tekrar büyük şehirde yaşamak, üst üste hayatlar ve kalabalık sokaklar beni kötü hissettirdi. Yolda yürürken dikkatimi dağıtmak için duvarlara bakmaya başladım, çoğu writer‘la bu dönemde işlerini incelerken tanışmıştım.

O zamanlar Rakunun grotesk adamları çok dikkatimi çekiyordu ki kendisiyle tanıştık. O zamandan beri ondan çok şey öğreniyorum, boyalarını ve fikirlerini her zaman benimle paylaşır, ona buradan kalpler. Bir çok şey öğrendiğim başka arkadaşların da oldu, bazıları grafitiyi bırakmamı bile söylediler.

JiRA, Grafiti – İstanbul
JiRA: Train Bombing
JiRA: Train Bombing
GESk, RUKUS & JiRA
JiRA’dan mesaj: ‘Keep Going!’

“Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.”

Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları ve bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.

Ne tip insanlar asabını bozuyor?

Kaba saba insanlar keyfimi kaçırıyor. Sokakta insanlar oldukça kaba ama ben kibar kalmaya çalışıyorum.

Daha çok erkek uğraşısı olarak bildiğimiz grafitiye kadınların ilgisini nasıl değerlendirirsin?

Erkek uğraşısı olarak bakılması, öyle nitelendirilmesi ve bunun genel olarak kabul görmesi durumu pek hoşuma gitmiyor. Bunu bize söyleyen/ söyleten yine eril dilin kendisiymiş gibi geliyor. Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.

İlk boyamaya başladığımdan beri takip ettiğim Lady K. hem kendi duruşu hem de graffiti stili olarak baya ilgimi çekiyor. Paris’te Kadına Şiddet Protestoları‘nda aktivistlerle ortak yaptıkları çalışmalar ona olan saygımı daha da arttırdı. Sassynin stilini de kendime yakın buluyorum. Son zamanlarda keşfettiğim Lauren Ys, Caratoes ve Hera’nın murallarını de inceliyorum.

Türkiye’de aktif boyayanlardan İstanbul’da Oslo ve Rhea, İzmir’de Riot Girl Attack beni oldukça heyecanlandırıyorlar. Özellikle Riot Girl Attack sadece kadınlardan oluşması bakımından Türkiye’de bana kalırsa parmakla gösterilecek bir grup.

JiRA’dan çatık kaşlı bir figür

Jira’yla birlikte İstanbul’da yeni kadın grafiticiler görecek miyiz, Jira’nın feminist devrimci bir yönü olduğunu düşünüyor musun?

O yönlerimle henüz tanışmadım sanırım, ben daha çok kadın graffiti sanatçısı kategorisinde anılmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Ben kadın Jira’dan bağımsız, sadece Jira olduğum için anılayım isterim. Bu sıfat beraberinde bir sürü başka düşünce baloncuğu getiriyor, ben o baloncuklarla ilişkilendirilmek istemiyorum. Bununla birlikte kadın grafiticiler eminim görürüz hep birlikte, böylece kadınlığın altının çizilmesine gerek kalmaz.

Bunlar haricinde son zamanlarda sokakta çok sık gördüğümüz 6284 ile alakalı işler kesinlikle görünürlüğü ve farkındalığı arttırdı. Emeği geçen herkesin ellerine, kalbine sağlık. Uygun projelerde kadın dayanışmasının sokaktaki yansıması içinde yer almak, destek vermek her zaman çok isterim.

Jira ‘Phantasy’ fanzin
Jira ‘Awareness’ fanzin

Geçtiğimiz aylarda Whydah Gally ‘37,5’ karma sergisinde yer aldın, sergiye ve yayımladığınız fanzinlere ilişkin bir şeyler söylemek ister misin?

Sergiyi düzenleyen, içinde yer alan sanatçıların bazıları sokaktan arkadaşımdı, diğerleriyle tanışmış olduk, süreç olarak başından sonuna orada olmak bana çok şey kattı. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı görmek bu pandemi sürecinde ilaç gibi geldi. Evde oturup küçük çemberimizle sağlıklı kalıyoruz ama insanın sosyal bir canlı olduğunu düşünürsek çoğumuzun kendini çeşitli şekillerde gerçekleştirebilmesi için başkasına ihtiyacı var. Yani kısacası sergiler uzak kaldığım taraflarımı hatırlattı, tekrar dengelendim, bir ay kocaman bir yıl gibi dolu geçti. Sergiler başka yerlerde başka şekillerde devam eder mi bilmiyorum ama hepimizin elinde fanzinler kalmış oldu bu zamanlardan.

Fanzin yapmak fikri bir zarfın içinde uzun zamandır aklımdaydı, bu kadar arkadaşımla ve büyük writer’larla birlikte böyle bir süreç için çalışırken zarf kendiliğinden açıldı. Serginin bir parçası olarak doğmuş olsa da bizim, Oslo, Max ve benim için üzerine düşünüp oynayabileceğimiz özgür bir alan açılmış oldu.

İlk fanzinin fikri çıktıktan sonra planının oluşması, işlerin toplanıp düzenlenmesi ve baskının alınması tam 5 gün içinde olmuştu. İkincisi için de durum çok farklı değildi, istenen/ toplanan iş sayısı daha fazla olduğu için işlerin karıştığı noktalar da oldu. Tüm bu aceleden çıkıp ne yaptık diye baktığımızda elimizdeki kitapçık önemli bir arşiv olmuş oldu.

Bıyıkof ‘Awareness’ fanzin
‘Awareness’ fanzin‘den Ketum x Mutaf

İlk iki sayıda sergiye dahil olan, olmayan sokaktan insanlardan işler toplayıp, bazı kelimelerle birlikte yerleştirdik. Kelime seçkisi için kaynak olarak Psikoloji Terimleri Sözlüğü‘nü kullanmıştık. Sadece tanımlanmış olan kelimeler ve çizimlerin yan yana durmalarından dolayı birbiriyle bağlantılı olması ve aynı zamanda aralarında bu yerleştirme dışında hiçbir bağın olmaması, bu aradaki gıcık boşluk beni çok heyecanlandırıyor açıkçası.

Fanzinin ismine henüz karar vermemiş olsak da, graffiti fanzini kimliğinde bir sonraki sayıda mercek altına alacağımız kelimelerin temasını “Lubunca Sözlük” olarak belirledik. Sokakta doğmuş bir dil olarak, sürekli akan/ değişen yapısıyla birçoğumuzun öğreneceği şeyler olduğuna eminim.

Önceden tanımlanmış kelimeleri kullanmak yerine bu defa dili günlük hayatında kullanan, yeniden tanımlayabilecek LGBTİQA+cemiyetinden arkadaşlarımızla oluşturacağımız mini bir arşiv hayal ediyoruz. Sadece kelime olarak kısıtlamadan kültürü gözlemleyebileceğimiz anlardan; sahnelerden, yürüyüşlerden, fotoğraflar, yazılar, her türlü paylaşıma kalbimden açık bir davet şimdiden yapmış olayım. Sevgilerle.

Yalnız kurt JiRA

Sanatçının çalışmalarına göz atmak isteyenler:

LONE WOLF JiRA


BONUS :

intro : Catfight magazine #0 April 2005
Catfight magazine, April 2005

Catfight is a dope all female graffiti magazine based out of The Netherlands. All of their issues are available in downloadable PDF form, so check it out :


Ron Mueck

Ron Mueck ‘Big Man’, 2000

Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.

Sabahattin Ali

2006 yılının Ağustos ayında İskoçya’nın Edinburg şehri Royal Scottish Academy Building’de Ron Mueck’un “Sensation” isimli etkileyici bir heykel sergisini gezme fırsatım olmuş idi. Ben ve sergiyi gezen insanların bu sergi karşısında elektriklenme nedenlerini üzerinde oldukça kafa yormuştum. Bu nedenlere geçmeden önce önce Ron Mueck ve yaptıkları hakkında bilgi vermek gerekiyor.

Şinasi Güneş, 2008

Ron Mueck 1958’de Avustralya’nın Melbourne şehrinde doğdu. Halen Londra’da yaşıyor ve hiperrealist bir heykeltraş olarak tanınıyor. Mueck çocukluğunda oyuncak ve kukla yapımcısı olan babasından oldukça etkilenmiştir. Sanat okuluna girmek için elemeleri kaybedince vitrin dekaratörü olarak çalışmıştır. 80’li yılların ortalarında Londra’ya yerleşmeden evvel Amerika’da yaşarken, çocuk televizyon programlarında kuklalar yapmış ve Muppet Show’da hünerlerini sergilemiştir. Londra’ya yerleştikten sonra “Dream Child” (1985) ve “ Labrynth” (1986) filmlerinde realistik modeller oluşturmuş ve filmin özel efektlerini asiste etmiştir.Bu çalışmaları onun sanatsal yaşamını oldukça etkilemiştir.

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
detail : Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997

1990 yılında ise kendi atölyesini kurarak çeşitli modeller yapmaya başlamıştır. Kendi kurduğu atölyede gerçekçi modeller yapmaya başladıktan sonra, sanat dünyasına 1996 da bir rastlantı ile girmiştir. İlk kez Portekiz-İngiliz asıllı ressam Paulo Rego’nun isteği üzerine ona bir Pinokyo figürü yapmış ve bu işi Londra’daki Hayward galerisinde “Spellbound” sergisinde Paulo Rego’nun resimleri ile birlikte sergilemiştir. Paulo Rego, Ron Mueck’i Charles Saatchi ile tanıştırmış ardından bu yapıt Charles Saatchi’nin ilgisini çekmiş ve o günden itibaren Mueck’un eserlerini toplamaya başlamıştır. Saatchi, Mueck’i 1997 de Royal Akademi’deki “Sensation” sergisine davet etmiştir. Mueck bu sergide “Ölü Baba” adlı işini sergilemiştir “Ölü Baba” Mueck’in babasının 2/3 boyutunda bir heykeli idi. Mueck, bu heykel ile uluslararası ortamda tanınmaya başlamıştır. Aynı heykel daha sonra “Genç Britanyalı Sanatçılar” içeriğiyle Charles Saatchi koleksiyonuna eklenmiştir. Bu heykeli Mueck hafızasından yapmıştı, figür tamamı ile çıplaktı ve ayrıca bu iş için kendi saçlarını kullanmıştı. Bu sergi daha sonra Berlin ve Brooklyn’e gitmiştir

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Ghost’ 1998

1998’de yaptığı “Hayalet” heykeli 8 fit yüksekliğinde bir kız çocuğu idi ve onun genişletilmiş boyutu, üzgün hali ergenlik aksiyetesini yansıtmaktaydı.

Ron Mueck ‘Mother and Child’

Ron Mueck 2,5 metre boyutundaki “Hamile Kadın” heykelini Londra’da National Galeri’deki kalışlı programda yapmıştır. “Anne ve Çocuk” heykeli göbek kordonu ile annesine bağlı ve annesinin karnına tırmanmakta olan yeni doğmuş bir bebekten oluşmaktadır.

Ron Mueck ‘Autoportrait’

Uyuyan kendi portresi de ilginç çalışmalarından birisidir. Onun daha önce Londra Milenyum Kubbe’de sergilenen 4,5 m’lik “Erkek Çocuk” heykeli, 2001 yılında Venedik Bienali’nde de sergilenmiş ve New York Artforum dergisine kapak olmuştur. Berlin tıp tarihi müzesinde sergilenen ”Çarşaflı Adam”, adlı çalışmada heykelin yanındaki duvarda Nazi tıp deneyleri kurbanlarının isimleri yazıyordu. “Büyük adam” heykelinde ise köşede duran bir figür umutsuzluk halini yansıtıyordu. “Vahşi Adam‘ 2005 heykeli de son dönmede üretilmiş ilgi çekici heykellerindendir.

Ron Mueck, çektiği foroğraflardan ve gördüğü imajlardan etkilenerek çalışmalarını oluşturuyordu. Mueck’in heykelleri samimi bir şekilde vücut detaylarını sergilemekteydi. İlk çalışmalarında kendi bacağındaki kılları kullanmış ancak bir süre sonra benek benek göründüğünü fark ederek bu uygulamaya son vermiştir.

Mueck’in insan simulasyonları kusursuz bir gerçekliğe sahiptir. Gerçeğe en yakın malzeme olarak fiberglas ve resin kullanmaktadır. Arkadaşlarını ve akrabalarını konu almaktadır, fakat konu olarak seçtiği bu insanlardan kalıp almamaktır. Mueck, kilden heykeli yapmadan önce küçük seri maketler ve büyük çizimler hazırlamakta ve sonuca fiberglas ve resin ile ulaşmaktadır. Mueck, heykellerinin boyutlarını bozup biçimsiz postürler oluşturarak konu ettiği kişilerin ruhsal auralarını yansıtmaktadır.

Ron Mueck ‘Boy’

Ron Mueck’in heykellerinde maddenin yapısına bire bir uygunluktaki detaylar, gerçeklik duygusunu yansıtırken; ölçek değişiklikleri ise izleyicide yanılsama duygusunun oluşmasını sağlıyor. Birey her an aynı büyüklükte görmeye alıştığı bir varlığı yine aynı gerçeklik duygusu ile devasal bir şekilde gördüğünde dehşetengiz bir irkilme duygusu içinde kalıyor. Ayrıca heykellerin mekanla ilişkisi ile oluşan psikoloji, izleyicide içsel bir rahatsızlığı daha da arttırıyor.

Ron Mueck irritan bir şekilde yaşlılık, doğum, hamilelik ve ölüm gibi konulardan heykellerini oluşturuyor. Ron Mueck’un heykellerinde varlık sancısını sağaltmaya yönelik bir bakış açısı hakim. Beden ile var olan ve yok olan bir gerçeklik. Bu beden üzerine okumalar tutsaklığı açığa çıkarıyor. İzleyici üzerinde oluşan bu çöküntünün kaynağı, bu bedenlerin ölüm psikolojisini yansıttığıdır. İnsanın ölüm duygusu yüzünden şimdiki zamanı kabullenememesinin yarattığı etkilerdir bunlar.

Ron Mueck başlangıç ve sonu yansıtan heykelleri ile geleceğe dair ön görülerde bulunur. Ölüm, yaşama dair tüm anlamları götürür. Nitekim, insanın gerçeklik duygusunun sarsılmasına yol açar. Bu heykellere bakan izleyici heykellerin gerçek olmadığını fark edince şok yaşar. Heykellerdeki korku ve endişenin kaynağı gerçek ile gerçek olmayana yönelik olan yanılsamadır. İşte bu durum izleyiciyi etkilerken irkilten sıkıntının kaynağıdır.

Ron Mueck ‘Two Women’ 2006

Belki de Ron Mueck’in heykellerinde ölüm duygusunun bu derece yansıtılması, ölüm duygusunun sindirilebilmesi ve yaşamın pozitif olarak algılanmasının bir yoludur. İnsan ölüm duygusunun üzerine giderek üzerindeki yükü hafifletmekte, atmaktadır. Özgürlük ölümün ele geçirilmesinden geçmektedir.


The Art of Memo Kosemen

Kosemen ‘Paper Bone Makers’ acrylic on paper

C. M. Kosemen is an artist and researcher born in Ankara, Turkey. He studied at Cornell University, Istanbul’s Sabancı University, and holds a Masters’ degree from London’s Goldsmiths College.

Kosemen’s areas of interest include surreal art, Mediterranean history, palaeontology, evolution, zoology and visual culture.

Kosemen’s art has been displayed in exhibits in Italy, Vienna, Istanbul, Ankara and London. His exhibits with Empire Project include his solo show, “Unutterable Expressions,” in 2014, the Bashibazouk group exhibit in 2013, the Contemporary Istanbul Fairs in 2012, 2013 and 2014. His other solo shows include “City of Love, City of Death,” at the Siyah Beyaz Arts Gallery in Ankara, 2015.

As a researcher, Kosemen is the author of books on various subjects. His book credits include Osman Hasan and the Tombstone Photographs of the Dönmes, from Libra Books of Istanbul, and All Yesterdays: Unique and Speculative Views of Dinosaurs and Other Prehistoric Animals, and the Cryptozoologion, the Biology, Evolution and Mythology of Hidden Animals from Irregular Books of London

Kosemen was also an editor with Benetton Magazine’s Colors magazine and worked in various advertising agencies.

Kosemen ‘Paper Bimble A’ acrylic on paper

“Man has gone out to explore other worlds and other civilizations without having explored his own labyrinth of dark passages and secret chambers, and without finding what lies behind doorways that he himself has sealed.” -Stanisław Lem, Solaris

Kosemen ‘Hatm Diplocaulus’ A & B, acrylic on paper
Kosemen ‘Black Hole Head’, ‘Diplocaulus Australis’ acrylic on paper

The Art of C. M. Kosemen

I believe that one can relate to humanity’s most common emotions by applying the right “combination code” of anatomical details and archetypical figures. We respond instinctively to raw images of limbs, faces, eyes, teeth, sexual organs, and the body parts of animals are instinctively recognizable thanks to our evolutionary heritage. Like the keys on a piano, each feature triggers a specific feeling, reflex or memory in the human psyche. The juxtaposition of such forms thus leads the viewer through a kaleidoscope of emotional responses, a journey into his or her subconscious. I believe this is one of the most primal aspects of all art. From the cave drawings of Lascaux onwards, people have used such symbolic forms to face their own, personal and collective “demons.”

My artwork focuses on such “demons” one encounters in life. With my series of simplistic, grotesque paintings, I aim to invoke the archetypical feelings of love, fear, regret, curiosity and lust that are shared by all people of all cultures. My personal adventures and secrets are all in here, and I’m certain that they will relate to your memories as well.

C. M. Kosemen


Kosemen is painting, 2015, Beşiktaş – İstanbul

cmkosemen.com / cmkosemen


Dövmedeki Çizgiler: Tuğçe Türksoy & Ayça Ay

Tuğçe Türksoy, King of Ink Tattoo Studio, İstanbul (2016)

“Müşteriler bizim daha hijyenik olduğumuzu, elimizin daha hafif olduğunu, daha hassas çalıştığımızı görüyorlar ve dolayısıyla daha rahat davranıyorlar. Bu işe ilk başladığımda ülkemizde kadın dövmeci pek yoktu, sanıyorum ben de sektördeki ilk kadın dövmecilerden biriyim. Geçtiğimiz senelerde kadın dövmecilerin sayısı gittikçe arttı ve bu durum bizleri gerçekten sevindiriyor.”

Love Hurts

King of Ink dövme stüdyosunun sahibi Tuğçe Türksoy, 1989 Ankara doğumlu; Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu. Dövmeye olan tutkusu ve arkadaşlarının da ısrarına dayanamayarak 2007 yılında dövme makinesini eline alıyor ve 2010 senesinden bu yana profesyonel olarak bu işle uğraşıyor. Tuğçe, bir kadın olarak dövme sektöründe çalışmanın zorluklarından ziyade faydası olduğunu dile getiriyor.

Tuğçe Türksoy, King of Ink Tattoo Studio – İstanbul (2015)

Dövme Stilleri

Geleneksel Amerikan dövmeleri olan oldschool denizci dövmelerinde çapalar, kırlangıçlar, gemiler, boks yapan erkekler, güzel çingene kızları gibi klasik figürler kullanılıyor ve kalın çizgilerle işleniyor (ince tercih edenler de olabilir). Bu dövmeler denizcilerin hayatlarını anlatıyorlar: Örneğin ‘kırlangıç’ figürü, geminin karaya yaklaştığı günü, kırlangıçların görünmesi ve eve dönüşü, ‘çapa’ ise sadakati sembolize ediyor. Bunun dışında neo-traditional dediğimiz bir tarz var. Bunun için oldschoolun yeni versiyonu diyebiliriz fakat daha karmaşık ve karanlık formlar barındırıyor. Ayrıca ön planda kalın çizgilerle figürün, ardında sulu boya lekelerin uygulandığı Sulu Boya dövmeleri de bu sıralar çok moda.

Trash Polka denilen tarzda ise figürlerin arkasına daha çok fırça darbesi uygulanıyor. Üstünde daktilo yazıları veya karanlık figürler tercih ediliyor. Çoğunlukla Kırmızı-Siyah veya Mavi-Siyah gibi çift renkler tercih ediliyor. Yine 90’ların modası Tribal dövmelerimiz var: Sert ve siyah dövmeler bunlar; özel bir anlam taşımayan estetik modeller. Bunun dışında noktalama dot-work ve çizgileme ‘linework’ dediğimiz yeni nesil dövme tarzları da mevcut. Bu tarz dövmelerde daha çok doğa manzaraları yapılıyor; geometrik bir şeklin içine dağlar, ormanlar, nehirler gibi çizimler yapılıyor. Bunların dışında klasik dövmeler var: Çok tercih edilen Atatürk imzası gibi. Yazılar, sonsuzluk işareti, kanatlar, kelebekler, melekler ve periler insanların en çok tercih ettiği figürler arasında ve bunlar hiç bir zaman eskimeyecek gibi; ama birer klişe olduklarını da unutmamalıyız.

Evet Acıyor..!

> Tuğçe Türksoy


detay : Ayça Ay ‘Kara Sevda’ 2020

“Ülkemizde dövme sektörü gittikçe gelişiyor, genişliyor; son yıllarda çok yetenekli dövmeciler gün yüzüne çıkıyor, sektörün önünü açıyorlar, insanlar dövme sanatına daha bilinçli yaklaşmaya başladılar. Her yıl çeşitlenenen bu organizasyonlar sayesinde daha da güzel şeyler olacağına inannıyorum.”

Ayça Ay Anlatıyor:

İlk gençliğimde dövmelerim dikkat çektiği zaman insanların bakışlarından rahatsız olurdum, sonra kendim gibi doğal davranmaya başladım ve hiç dikkat çekmediğimi farkettim. Hepimiz aynıyız, ben de bahçe suluyorum, yemek yapıyorum, ağlıyorum vs… 2012 yılında amatör olarak dövmeciliğe adım attım; dövmeciliğin yaşam tarzımdan ödün vermeden kendim olabileceğim bir meslek olduğunu farkedince zamanla ciddi anlamda çalışmaya koyuldum. Güzel sanatlar lisesi mezunuyum, üniversitede iç mimarlık okudum ve resim bölümünde öğrenciliğe devam ediyorum.

Ayça Ay ‘Love or Hate’ 2020

Dövmeciler olarak farklı dertlerimiz var ve bunları çözmeye, yansıtmaya, anlatmaya çalışıyoruz.

İnanılmaz detayları olan bir iş, ve yaptığın işi iyi yapmak istiyorsan her şeye hakim olman gerekiyor. Ben usta-çırak ilişkisinden yanayım. Eli biraz boyayla pislenmiş, kağıtlardan kesikler yemiş ya da kafası farklı çalışan yaratıcı insanların bir çok şeyi becereceğine inanıyorum.

Temiz ve steril olmak öncelikli prensibimdir, bunun dışında insanlarla olan iletişim var. Bir çok insanla yakınlık kuruyoruz, özel bir iletişim halindeyiz ve bu çoğu zaman ciddi bir yakınlık oluyor. Eminim her dövmeci, kendisi için farklı prensipler geliştirmiştir. Benim prensibim iletişim kuramayacağım, anlaşamayacağım bir kimseyle asla çalışmamak. Dövmelerimde renk kullanmaktan ve stil olarak gerçekçi, hiperrealist üsluptan uzağım; Bunun yerine kendinden emin, sade çizgiler, savaşçı, büyücü ve şifacı özelliklerimizi gösteren tribal modelleri tercih ediyorum. Herkese hitap eden bir tarzım olmadığının da farkındayım ve dolayısıyla seçkin bir azınlığa hitap ediyorum.

Ayça Ay ‘Devil’, ‘Kara Sevda’

Ülkemizde dövme sektörü gittikçe gelişiyor, genişliyor; son yıllarda çok yetenekli dövmeciler gün yüzüne çıkıyor, sektörün önünü açıyorlar, insanlar dövme sanatına daha bilinçli yaklaşmaya başladılar. Her yıl çeşitlenenen bu organizasyonlar sayesinde daha da güzel şeyler olacağına inannıyorum.

Artist on da beat : 2015

Sanatçının çalışmalarına göz atmak isteyenler:

Ay Ayça Ay

shopier > ay ayca ay


Neslihan Yalman: DAVOS 2020

Çizgi: Erman

kıyamet kendini tersiyle eşitliyor

Neslihan Yalman

bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar şerefsiz olabilir

artistik piçliğin ses yükselttiği kuru kafaların oyununa geliniyor

sahne 1: pörsütülmüş memelerini sallaya sallaya kahin

mağaza yağmalamaktan duyulmuyor iniltiler

tuvalet kâğıdına sarılmış reyonların arkasında sevişen
‘‘hardcore’’ makarnalarla bir sanatçı portresi Sasha Grey

sahne 2: ceketini solundan kalkarak iliklemek

fuayelerde damızlık kahkahalarla
bir grup birbiriyle sözcük çiftleştiriyor
orada taşaklarından mercimekli soteler fışkıran
bacakları peksimet kurusu kumarbaz karılar
eğleniyorlar hep beraber dizelerle korodan şarkılar

kuyruğuna bas!.. –şimdi de ‘‘online’’ tuşuna

hiç heyecanlı değilsiniz, gizemli ve karanlık

insanlığın ortak bir düşmanı var artık
tanrısı da varsa şayet, adaleti serttir
adaleleri, penisi, açlıktan gözü dönmüş haikuları

pencereni aç
sağlığını düşünüp
mastürbasyon yap

sahne 3: birden zarif kumların zeminden kürsüleri havalandırışı

soylu ihanetlerin ağulu renk değişimi tartışılıyor
bütün sistemlerin gamsız hacimsizliği üstünden
demir atmış protokoller karşısında dimdik

çakma bir Hollywood ‘‘after efffects’’i
çöp kamyonlarıyla standa tersten dalıyor
bir Caravaggio tablosu şahikası adeta
salonlar mikrop meleğinin revirine açılıyor

ortalıkta kopmuş başlık heceleri, atılan kart sloganlar
mikrofondan art arda sıralanan kapsül isimlerle

lütfen şair B. B Blok 2. Salon’a
lütfen şair B. B Blok’ta şair B. Salonu’na

büyük vurdumduymazlıklarla ofset baskıların
deprem tehlikesi ülkeye köklerini salıyor

yooooo canım, ben hiç oturmayayım
şair dediğin evine vaktinde varmalıdır
ayakta sıçmalıdır ne biriktiyse alışveriş sepetinde
yastığa vurmalıdır öğrenciler vurulurken başını

biz böyle öğrendik ‘‘şairin namusudur şiir’’

sahne 4: domestosla yıkanmış altmış beşliler kuyruğu

yere yığılan yaşlıların hızını alamıyoruz
cinayetler akmak istiyorlar marketlere

işsizlikten mideleri kurt kabaranlar
nefret döküyorlar biriken suskunluklarından
onlar nefretlerini yüreklilikle dile getiriyorlar

şairse düt yemiş araba

hayat saçma bir devrim, kapalı spor salonları hariç

barınaklarda köpekler açlıktan taze baldır parçalıyorlar

sahne 5: silahtan sakınmak, kader peygamberleri

infial, koşun, birbirlerinin üstüne binen
azgın kitap kapaklarının 3.sayfa halvetini görün

doğada insandan daha tehlikeli insanlar da var

yazılanlar gücüne gitmesin sınıf bilinci olmayan çekirgelerin
azı kuşları, Hitchcock, Stephen Hawking’lerle
öpüşsün cigara külü kokan kâğıttan halılar

‘‘Howl’’ – ovlllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Ovvvvvvvvvvvvv vovvvvv ovvvvv

gözlerini görmediğiniz savaşa belirsizliği emanet edin
bağışıklığı ansızın çökecek taşlaşmış böbreklerinizin

füzeler tepelerde, artçılar şahlanmış denizlerle birleşerek
korkulan korkulan daha çok korkulan

bir dize doğrulmuyor ıkınsalar da yıkılan tarihin
altında Pompei’den geri kalanlardan
geliyor sokağa çıkmanın yeniden yasakları
yasaklar sizinse sokaklar bizimdir

enselerinde solucan delikli bıçak taşıyanların
tırnaklarını böceklerin yaladığı otların arasından
odalardan çalışmayan metro hezeyanlarına mecburi
açlığın azametiyle sahilleri dökecekler geliyor

sahne 6: bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar etkisiz eleman

söz sanatlarının gül suyuyla yıkandığı lokumlar nefis
ceketini iliklemenin devletle benzer tarafları var

oysa gördünüz mü, hepimizi darp ediyor bugün salgın
polisler, cemaat işbirlikçileri, çöken internet demeçleri
dişlerini ete bandırmış liberal sansarların
bencilliğin nazlı ceylanlarıyla kuduz aşırmaları

sivil toplum hizalarıyla çekilen kırmızı şeritler
şarap çeşmelerinin aktığı toplantılardan
dikenli sarmaşıkların vahşetiyle kaçacakları gün
dolandırıcıların meşruluğunu anlayacaksınız

nitekim, bildiği bir şeydir toprağın parçalaması omurlarını
cesetle doyan buzdolabının da tarihsel bir gün tepesi atar

uçtuğu görülmüş müdür dinginliğine aldanarak
virüsün kararlı havayollarından geçip giderek
saydam kanatlar gibi

gerçek bir yüzleşme yeniden yükleniyor
gerçek bir kilitlenme birazdan

polisler tüm pembe şeritleri şiddete boyuyor
olay yeri levazımatçılarına sorulduğunda
yalnızlığa yetişemediği görülüyor ambulansların

havayı düğmeleyip, rüzgârı pelerinine iliştirmiş salgın
kara orman vaşaklarıyla sivri sinekleri de takarak peşine
taze nefesini salıyor kent ormana
çiçekler etkilenmiyorlar, yorulmuş çakıl taşları

pekâlâ bir şair de bir öğretmen kadar mürit olabilir
bir siyasetçi kadar ebleh, bir din adamı kadar konformist

son karar lağım faresinin


Another Language, Another Berlin: Re:Surgo!

Christian “Meeloo” Gfeller while showing the Truth of Life

“Being independent and able to decide to do whatever project we feel like is a crucial freedom. I guess it’s the most important for us. We would not want to be artists forced to produce for one or several gallerists in order to feed the market. We’ve seen that happen to people and it’s pretty sad. Our freedom is in our flexibility.”


Du langage.

La faculté du langage est la capacité de créer à l’infini des phrases et des pensées à partir d´un petit nombre d’éléments. Plus globalement, le langage est un système de communication.

Le langage, chez Gfeller+Hellsgård, a pour base sémantique le procédé d’impression sérigraphie. Ce médium que le duo s´applique à repenser, se construit et déconstruit au gré des expérimentations. Sa syntaxe se transforme lentement, elle se ramifie et se complexifie en intégrant des signes issue d´autres idiomes tels que la peinture, en toute évidence, mais aussi la reliure, le bricolage ou la poésie. Comme tout langage, il est fondamentalement arbitraire et pour survivre se doit de dépasser ses propres frontières.

Le cryptolecte graphique et plastique que pratiquent Gfeller+Hellsgård plante ses racines dans un environnement trans-national et à forte densité urbaine, Berlin en l’occurrence. C’est une langue vivante, contemporaine, qui se nourrit de minimalisme, d’abstractionisme et de culture underground.


Christian Gfeller talks about Re:Surgo! to Artzines video channel (antoine lefebvre editions) 2017

On Language.

The language faculty is the ability to create to the infinite, phrases and thoughts from of a small number of elements. More generally, the language is a communication system.

Gfeller+Hellsgård’s language founds it’s semantic basis in the silkscreen printing process. The duo commits to rethink, deconstruct and reconstruct the medium through experimentations. Its syntax is slowly changing, it branches out and becomes more complex by incorporating other languages ​​such as painting, obviously, but also binding, DIY or poetry. Like any language, it is inherently arbitrary and to survive must go beyond its own borders. This graphic and plastic cryptolect that practices Gfeller+Hellsgård plants it’s roots in a trans-national environment of highly urban density, Berlin in this case. It is a contemporary living language, that feeds on minimalism, abstractionism and underground culture.


Another Language from Contemporary Art

to Underground Comics:

Re:Surgo!

Christian “Meeloo” Gfeller and Anna Hellsgård work as an artist duo under the Bongoût name to make prints, artist books and illustrations, often in collaboration with other notable artists. To date there are over 110 artist books printed in silkscreen under the name Bongoût. Bongoût is based in Berlin, Germany. Their artists books are in numerous prestigious museums and collections; after 17 years, Gfeller & Hellsgård closed the Bongoût chapter in 2012. And the publishing part of Bongoût was renamed Re:Surgo!, while the distribution Beuys On Sale.


Band Posters by Re:surgo!

All of the selected work above is by Re:Surgo! which is Bongoût’s creative twin. It comprises the graphic design studio and the silkscreen atelier in which Anna Hellsgård & Christian Gfeller are creating artist books, prints and design works.

Interview by peopleofprint.com, 2011

Did anyone have an impact on you and your career choice?

Christian: When I was a teenager, I had an art teacher, Isabelle, who was Antoine Bernhart’s girlfriend. She showed me a lot of artists silkscreen books and punk graphic zines. I instantly knew “this is what I want to do !”. 

Anna: In terms of creativity, we try to keep our influences as open as possible. From contemporary art to underground comics, experimental films or outsider art. In the field of graphic design, we especially like Polish and Cuban posters from the 70’s –  graphic designers such as like Roman Cieslewicz, Henryk Tomaszewski…

Christian: We also really like the young contemporary art scene, artists like Thomas Zipp, Sterling Ruby, Dan Colen, Urs Fisher, Andreas Hofer or Christopher Wool, to name but a few.

Did you have a specific goal to achieve in your career? Have you achieved it yet?

Being independent and able to decide to do whatever project we feel like is a crucial freedom. I guess it’s the most important for us. We would not want to be artists forced to produce for one or several gallerists in order to feed the market. We’ve seen that happen to people and it’s pretty sad. Our freedom is in our flexibility.

Band Posters by Re:surgo!

“We start off from a graphic thinking, and push the figurative elements to the edge of abstraction.”

Can you take us through the evolution of your work and style.

Christian: I started pretty punk. My first silkscreen atelier was in a huge alternative warehouse project that was hosting rehearsal spaces, recording studios and event spaces. I was publishing silkscreen hand-printed artist books in a very DIY matter. Some of my friends started a small garage punk & noise label, so I would design and print the record covers. Meanwhile we organised concerts, exhibitions, raves and parties. I was in charge of doing the design and print to advertise the events. When I met Anna in 2001, we started collaborating and eventually our work became more structured and sharp. 

What is it about the process of screen print that you love? Tell us how you developed this love.

Christian: Well, each project has a different concept and we like to set up different rules. For some of the books we recycled film that was destined for the bin. We draw directly on the film with gouache or spray paint, use tape or stamps or whatever we can think of. I have even used some of my hair and glued it onto the film. For some colour layers, we partially remove the emulsion from the previous print with the high pressure water cleaner and then use it as the base for the next print.  

Anna: For the improvised books, we print on leftover printed offset paper we collected at an offset print shop. Making these books is very physical work, and often we are in a trance-like creative state.  We do use computers though. For example, we wouldn’t do any colour selection by hand if we could obtain the same result with a  computer. We are not interested in crafty, laborious challenges for their own sake, but for some works it is crucial to do the colour separation by hand. Sharpie marks and X-acto knife traces are not simulated however, they are always real traces. Computers wouldn’t be able to render that hand-drawn feeling — they are just another tool. I believe you shouldn’t let the tool direct and dictate the process and results of your works. It is also very important for us to combine different media: hand-drawn fonts, photocopied drawings, patterns, stamps, etc.

Tell us about your workspace. Are you clean and tidy or do you like a creative mess?

It’s a tidy mess. Growing older we need a more ordered and a clean space to be creative, but it is still a working space.

Is this your first studio / shop space? How have you developed the area you work in?

The first Bongoût studio was in a warehouse in Kehl (Germany), across the Rhine. I was living in Strasbourg-France back then. On the other side of the border. When I met Anna we re-located in Bordeaux for a year and a half. We quickly moved to Berlin. In Berlin we’ve had three different locations, and we’ve been in the space on Torstrasse since early 2008.

Given, 72 pages silkscreen book, 93 colours, 40 x 30 cm

How would you describe your style?

It’s not easy for us to describe, but I would we start off from a graphic thinking, and push the figurative elements to the edge of abstraction. 

Have you done much collaborative work with other artists? Tell us about this process.

We have very often worked with other artists – in fact, collaborations are an essential part of our practice and inspiration. Each project defines a new set of rules and in general we have a very good chemistry with our project partners. It’s comparable to making music with different people. It creates a good balance and challenges between our different projects.

Given, 72 pages silkscreen book, 93 colours, 40 x 30 cm

What are you working on at the moment?

Christian: We just finished Given, a massive collective silkscreen book. It’s 30 x 40 cm, 72 pages, and comes in a cardboard box. We asked 35 artists (Seripop, Tara Mc Pherson, Pakito Bolino, Gregory Jacobsen, Manuel Ocampo….) to submit images and we printed the whole project this summer. We used 93 screens. Beside this, we just released 3 little silkscreen books (Helge Reumann, Leto & Franziska Schaum), are currently  working on two big offset monographs: a painting book by ATAK and a photo book with Natacha Merritt.

Anna:  And we just started a 7″ series in collaboration with Le Petit Mignon/Staalplaat (Berlin-based record shop and noise label). It will be a series of 7″ vinyls for which we do the artwork. For the first record, by Norwegian band MoHa!, we did a 12 -page silkscreen experimental booklet that comes with the record. We are now working on the second one, a 7″ compilation of 41 bands, with each song being 15 seconds at most. We are excited to continue working on that series! 

Screen printing is having a massive resurgence since the 60’s, where do you see screen print in the next three years?

In the past five years there has been a huge resurgence of interest in hand-made things: things that cannot be duplicated or digitalised. When I started in 1995, you could really count on one hand the number of people doing hand-printed silkscreen books, especially in Europe. In the US there where just a few artist following the 60’s psychedelic rock poster path. Nowadays, I can’t even follow who is doing what. But in time, only the ones that are persevering and doing good work will stick around. 


Rencontres de l’illustration : une interview de très Bongoût

A l’occasion de l’exposition “Bongoût / Re:Surgo!” et des Rencontres de l’illustration, nous avons rencontré Christian Gfeller et Anna Hellsgård, éditeurs de Bongoût (1995-2011) et Re:Surgo! (2011-…). « Bongoût / Re:Surgo! – De Strasbourg à Berlin, une histoire de l’underground graphique » marque l’entrée des archives éditoriales de fanzines et livres d’artistes édités entre 1995 et 2015 par Bongoût puis Re:Surgo!, dans la collection permanente du Centre de l’illustration de la médiathèque André Malraux de Strasbourg.


*Another interesting interview at cheapandplastique.wordpress.com


Gfeller & Hellsgård ‘Bongoût 667’ fold out poster zine (2020)

Re:Surgo! Strikes Back with a ‘Bongoût’ than Ever

Erman Akçay, İstanbul

Legendary print artists Re:Surgo! started to print some old style Bongoût grafzines again as we miss, if you want to join the adventure, you would get in contact with them via email: christian@resurgo-berlin.com. First experiment ‘Bongoût 667‘ is featuring Guillaume Moinet, Jana Barthel, Mathieu Desjardins, Arnaud Loumeau, Rob Barber, FTZ, Franziska Schaum, Raimon Keimig, Pete Corrie, Benedikt Rugar & Miroslav Weissmüller and it tastes Bongoût than ever !

Berlin-based duo Bongoût talks about applying their unique approach to screen printing to everything from wallpaper to album covers.
Latest graphic productions by Re:Surgo!

When new issues are on the way, don’t forget to visit Re:Surgo! web store for ‘Beuys on Sale’ collection also for possible screen-printed artist books, riso & graph’zines, gigposters and prints,

Bongoût rules forever!

beuysonsale.com


Bir Resim Yapacağız Birlikte Modern: 2/5BZ

2/5BZ ‘Dişın’ grafik müdahale (date unknown)

Yeşilçam’ın arka bahçesinde yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle egzotiksiz büyüyen 2/5bz adlı gözelleştirme derneğinin, demoralize yöntemini kullanarak modern resme yansıttığı çalışması. ( 1991 – 2011 )

“ Yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var. “

Bir resim yapacagiz birlikte… modern…

Saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek teröre destek veriyor.

Belki resim yaparak, tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor.

Doğrudan çalışmasına, yazısına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalısıyor.

Terörün arkadan dolanarak, arka bahçede yürüttüğü faaliyetler – ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, Washington’dur, her neyse…

Çağın gereği. Ne kadar sivil toplum kuruluşumuz varsa, o kadar demokratik bir ülkeyiz. vakaa bu.

Ama oraya da sızmak lazım terör açısından.
sızılır, sızarsınız, sızmışlardır.

Masum dernektir, bakmışsınız güzelleştirme derneği, bakmışsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği, bakarsınız bir think tank kuruluşu.

Düşünce üretim merkezi. silahlı terör değil.

Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var. Bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var.

Bir başka ifadeyle sanatına konu yaparak… Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor….

Bir resim yapacağız birlikte… modern…

Vicdani Cinnet Kurbanı
REMAKE REMIX RIPOFF TURKISH REMAKES AND COPYCULTURE OF CINEMA


Interviewed 4.5.2013

‘hayatta muvaffak
belinde oynak’

Serhat Köksal’la muhalif sanat üzerine

Osman Odabaş’ın 2012 senesinden hazırladığı “1990 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatta Politik Görüntü ve Eleştiri” başlıklı doktora tezinden alıntıdır :

Türkiye’de eleştirel/ muhalif bir kültür yapılanması var mı? Yoksa bu bir avuç insanın çabalamasından mı ibaret?

Serhat Köksal: Öncelikle, “eleştirelliğin biçimi ve bo­yutu bu kadar önemli midirden başlayayım. “Eleştirel/ muhalif kültür yapılanması” ile “bir avuç insanın çabala­ması” birbirinin ikâmesi, önkoşulu yahut zıttı mıdır? Eğer “bir avuç insanın çabalaması”nın “eleştirel/ muhalif kültür yapılanması”nın önkoşulu yahut gerekliliği olduğu düşü­nülüyorsa, buna pek katılmadığımı söylemeliyim. Aynı şe­kilde, “yapılanma”nın sürdürülebilir olma gerekliliği bulunduğunu da düşünmüyorum -bu, süreksiz, pekâlâ bir avuç muhalif insanı oluşturabilecek bir “yapılanma” da ola­bilir. Mesela, 2010’da Berlin’de bir sirk çadırında gerçekleştirdiğimiz ve “Urban Jealousy / Kentsel Kıskançlık” başlıklı bağımsız Gezici Tahran Bienali’nin performans sa­natçılarından bir kısmının katıldığı bir program olan “Urban Lousy / Kent Berbat”ın çağrı metninde de dediği­miz gibi, bu, zaman zaman birleşip, zaman zaman dağılan bir “yapılanma”dır. Kendiliğinden, zaman zaman birleşip zaman zaman dağılma hali, “yapılanma”nın dönüşebile­ceği kurumsallaşma ve dolayısıyla evcilleşme tehlikesinin de bertaraf edilmesine yarar. Fakat, elbette, bu kastettiğim muhalefet etmenin tek biçimi yahut kuralı da değildir. Bana kalırsa, muhalif kültür geleneği ve bunun nasıl manipüle edildiği / unutulduğu/ unutturulduğu, muhalif/ eleş­tirel tavrın nasıl bir biçimde olduğundan, nasıl bir biçim alacağından daha önemli bir nokta. Bu coğrafyada, halktan yana, kurulu düzene, muktedirlere karşı olmanın, bu mu­halefeti mizah da dahil çeşitli araçlarla hayata geçirmenin bir izi var. Bu iz, yine muktedirler tarafından manipüle edilen, unutturulan bir iz. Mesela, karşımıza iktidarın maskotu, milliyetçi kahraman, köyün şaklabanı, hatta yoğurt markası olarak çıkabi­len Nasreddin Hoca, aslında halktan yana, mizahı kullanarak iktidara karşı duran bir muhalif. Ayrıca, öyle görünüyor ki, bu coğ­rafyada çeşitli yerlerde, farklı zamanlarda, baskıya karşı ortaya çıkan ve Hoca’ya atıfla anlatılan fıkra­ların bahsettiğim “kendiliğinden toplanıp dağılan muhale­fet etme biçimi” ile de ilişkisi var. Bu izi takip etmek, bu tecrübeyi bilmek ise, her şeyden önce, her şeyi yeniden de­şifre etmekle, keşfetmekle vakit kaybetmenin ve muktedir­lerin yemlerini yutmanın önüne geçiyor -ki, baskının arttığı ve dolayısıyla bu yemleri yutmamanın çok daha önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Serhat Köksal ‘DNA Fascism’ grafik müdahele

Başka bir kültür, dünya, sistem istemek ve iktidar odaklı, otoriter yaptırımlara muhalif durmak neyi gerektiriyor?

Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmayı gerekti­riyor ve elbette cesur olmayı… Muktedirlerin attığı yem­lere karşı tetikte durmakta, yukarıda bahsettiğini muhalefet çabasından, bu izlerin bilgi ve tecrübesinden beslenmenin ve bu çabanın nasıl manipüle edildiği, unutturulduğu üzerine kafa yormanın önemli olduğunu düşü­nüyorum. Bu çabanın muktedirlerin çıkarlarına göre yeniden imâl edildiği, muhalefetin piyasaya ancak tehlike­sizce yahut tehlike geçince verildiği bir ortamdayız. Üs­tüne üstlük, devamlı kabuk değiştiren baskı, giderek ağırlaşan bir şekilde, mesela, iyiliksever parıltılarla dona­tılmış gözyaşları, vicdan bombaları olarak üzerimize gel­meye devam ediyor. Bu da bir dönemeçtir. Bu dönemeçte. Aziz Nesin’in “Bu bir dönüm noktasıdır. Bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kişilikler zayıflar ve kişiliksizleşirler” cümlesi de aklıma gelmiyor değil. Dikkatli olalım ve yemleri yutmayalım derken de, aslında neye ihtiyacımız olduğunu yeniden gözden geçirmek, hep “daha fazla’sını istemekten vazgeçmek, vazgeçerken de, yapıcı olma zorun­luluğunu bir yana bırakıp yıkımı da göze alma cesaretini göstermek lâzım diye düşünüyorum.

Senin yaptıklarına, Foucault’nun parrhesia kavramı, yani sanat aracılığıyla iktidara, güç odaklarına doğrudan hakikati, görmek istemediklerini göstermek, gerçeği dile getirmek ve “toplumsal muhalefette bağımsız bir ses olmak” di­yebilir miyiz?

Bunu bu kavramlarla değil de daha yalın kelimelerle yapsak daha iyi, Bu ağır akademik referanslarla süslü kavramsallaştırmaların in­sana hem vakit kaybettiren hem de insanın zihnini başka iktidar bi­çimlerine bağlayan bir tarafı var. Muhalefeti seçkin bir akademik dil, seçkin bir referans çerçevesi peşine düşmeden, basit bir dille yapmak daha doğru. Çoğu zaman bu akademik dil ve bu akademik dilin bir üst referans çerçevesi ola­rak üretilmesi, bahsettiğim muha­lefet geleneğinin manipülasyonundan / unutturulmasından, bu muhalefet geleneğinin bıraktığı izin üstünün örtülmesinden çok da farklı değil. Meselenin özünü kaçırıp biçimin ve şık gönder­melerin peşine düşen, bunu da muhalefet etme adına yapan, okulun rendesinden parası ve vakti çalınarak geçmiş, aklı karışık okumuş cahillerden olmamak lâzım.

Kendi İşlerini politika ve sanat ilişkisi üzerin­den nasıl değerlendiriyorsun?

Politika ile sanat arasında ilişkiler tarif etmenin, iktidarı ve politikayı teorize et et bitmeyen bir şeye dönüştürmek, daha da fenası, bunun üzerinden en muhalif zeminlerde dahi, orada duy­mayı beklemeyeceğiniz bir iktidar dili üretmek ve bunun içinden, insanların zihinlerini ve eylemliliklerini kapatmaya çalışmak gibi bir riski var zannediyorum. Böyle olunca da, akademik boğuntunun demin bahsettiğim sorunları dışında, iktidarın dilinden, sanatı politikanın taşe­ronu yahut şık duran vitrinine dönüştürme gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Nitekim, bu bir yanıyla, tam olarak neyi eleştirdiği belli olmayan bir dil yaratırken, diğer yanda da asıl eleştirilmesi gere­ken şeyi bir hokus-pokus ile gözden kaybediveriyor. Bol bol eleştiri yapılıyor da, mesela, bunun ekonomik zemini gözden kaybediliveriyor.

Bunu da görmek gerekiyor. Bu iki itirazın birbirini beslemesi bana çok daha doğru ve beklenmedik gelişmelere açık geliyor Bu çerçe­vede, itirazımı, kendi dilim içinde, çeşitli araçlar kullanarak söylemeye gayret ediyorum, içinde yaşadığımız, iktidarın bas­kısını çeşitli araçlarla artırdığı bu dönemde, iktidarın, akademik bo­ğuntuların da dahil olduğu yemle­rine karşı geliştirilecek itirazın bazen “kör gözüme parmak’’ açık­lığında olması gerektiğini düşünü­yorum. Bu türden bir muhalefet tehlikesiz bir iş değil, iktidar canını yakacak ve devşiremediği türden muhalefeti ortadan kaldır­maya yönelik olarak çok ağır bedeller ödetmek için elinden geleni yapıyor.

Yahut ekonomik zeminden kaynaklanan itiraz, kendine-sivil bir toplumculuk içinde eritiliyor. Muhalefet, kerameti kendinden menkul bir üst-dil içerisinde, iktidarın işine yarayacak şekilde sulandırılıyor. Mesela, 1 Mayıs için dahi, “keşke işveren örgütleri de burada olsa’’ yahut “Türkiye’nin bütün renkleri burada” dangalaklığının etkisi altında kalmak ve mesela, “seneye de tek konuşmayı eski bir işçi lideri olarak Başbakan yapsın” gibi bir hezeyan içine girmek mümkün. At izi, fena halde it izine karışıyor. Bu türden bir karışıklığa, en basit gerçeklerin dahi görülmemesine yahut çarpıtılmasına karşı da, Aziz Nesin’in büyük bir heyecanla “bunları görmemek için insanın toplumsal gözünün kör olması lâzım” deyişi aklıma geliyor. Zaman zaman cin­nete de dönüşebilen bir itiraz / muhalefet / eleştiri hali, sadece yemleri, tuzakları bol zihinsel çerçevelerden beslenmiyor, bunun hayatta somut ve ağır koşullardan kaynaklanan bir karşılığı var

Sanat ve eleştiri üzerinden kendini tanımlar­ken, yakın hissettiğin bir ideolojiden bahset­mek mümkün mü? Sitüaşyonistler gibi sanat yapıtı fikrine de karşı mısın mesela? Yani, poli­tikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesindense, sanatı alternatif bir politika üretmek için bir aracı, bir araç mı görüyorsun?

Sanat yapıtı bu kadar tanımlı, belirli bir şey olmamalıdır -yani, ne“politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sü­rülmesi” ne de “sanatı alternatif bir politika üretmek için araç / aracı olarak kullanmak”gibi kesin ve keskin ayrımlar doğru. Sanat yapıtı denilen şey tama­men “tanımlanamazlık” etrafın­dan inşa edilmelidir demek istemiyorum, ama bir o kadar da belirsiz, tanımlanamayan bir ta­rafı, duygusu vardır bence. Ay­rıca, sanat yapıtını katı bir çerçevede tanımlayıp sanatçıyı bir sanat yahut düşünce akımına yamayarak yaptığımız işi, “rek­lam”ı teorisyenler, küratörler, sanat eleştirmenleri eliyle yapılan, “ambalaj de­ğeri” belli, piyasada gideri olan “mal’a yahut ha­lihazırda patenti alınmış bir “mal”ın Türkiye bayiliğine dönüştürme fikri çok rahatsız edici.

Sitüasyonizmle macerama gelince, seneler önce, Türkiye’de ilk defa Sitüasyonizm özel sayısı yapan bir sanat dergisi benden iki sayfa istemişti. Hazırlayıp teslim ettim, ama işi yeterince Sitüasyonist bulmamışlar olacak ki, sümenaltı ettiler. Ben de böylelikle Sitüasyonizme yaman­maktan son dakikada kurtuldum.

Güncel sanat kurumsallaşma altında zoraki bir politik tavır sergiliyor, eleştirinin hakikati değil de, kurumlar tarafından öne sürülen simülasyonuyla yüz yüzeyiz gibi. Senin yaptığın işler ve yer aldığın projeler bunun tam karşısında duru­yor, bunu nasıl icra ediyorsun?

Bu işleri / projeleri yapmayı bilmek ve istemek, ısrarcı olmak ve yaptığın işe inanmak gerekiyor. Yine de, yaşama koşullarından dolayı istediğini hayata geçiremeyebiliyorsun. Şanslıydım ki, ‘90’larm başlarından beri ürettiklerimi birtakım kurumlara ait sergi salonu yahut onun türevi “al gülüm ver gülüm art camialarına” muhtaç olma­dan insanlara ulaştırabildim. Üretilen demo ka­setler, posterler, dergiler arkadaşlarımın dükkânları vasıtasıyla ve posta yoluyla insanlara ulaştı, Türkiye’deki ve dünyadaki meraklıları, bu işleri bu şekilde elde etti. Sözünü her şeye rağmen ve samimiyetle, bağımsız bir şekilde söyle­mek isteyen sanatçılarla yapılan grup projelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadan 650 sanatçının katıldığı, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da konaklayan ve o şehirler­deki arkadaşlarımızın desteğiyle bağımsız ortamlarda gerçekleşen Gezici Tahran Bienali de böyle bir deneyimdi. Zübük dergisinde 1962’de yayınlanan bir reklamda dalga geçildiği gibi, “hayatta muvaffak, belinde oynak!” olmayan, gerçek, samimi, gözükara bir muhalefete ve bu türden muhalefeti dile getiren sanatçıya, bugü­nün ağırlaşan koşullarında çok ihtiyaç var. Dola­yısıyla, yine aynı reklamda yazıldığı gibi, “Hocasız olarak iki ayda belinizi 120 derecelik demokratik biçime sokabilirsiniz” isteğinin yakı­nından geçmeden, çok büyük sonuçlar bekleme­den, bireysel yahut kolektif olarak, herkesin gücü, sınırları, çapı dahilinde ve bunları zorlaya­rak, sözünü bağımsız bir şekilde söylemeye devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bienaller Türkiye’de güncel/ çağdaş sanat piyasasının temel dinamiklerini oluşturu­yor. “En politik bienal bu”, “en eleştirel sergi bi­zimki” gibi söylemler medyada sık sık yer alıyor. Dünyada yeniden yükselen politik, eleşti­rel, muhalif duruşlar, toplumsal değişimler üze­rine yeni bir kültür endüstrisi inşa ediliyor. Eleştiri, merkezi bir otorite tarafından tanımla­narak piyasaya sürülüyor. Bu konu hakkında fi­kirlerin nedir?

Kültür ve sanat kurumları bu sürecin ve küresel­leşen sanat piyasasının kapı bekçiliğini yapıyor. Yani, sanatçının samimi eleştirisini olumluyormuş gibi görünerek sistemin dilini başka bir noktadan yeniden üretiyor. Böylece, doğrudan sansür yerine, daha dolaylı bir mekanizma işle­tilmiş oluyor -sanatçının eleştirisi, kurumun bakış açısı içinde zararsızlaştırılıyor, sanatçının dili ehlileştiriliyor. Bunun içinde, sanatçının eleştirisinin normalleştirilmesi de var, sanatçı­nın işinin küresel bir pazarda satışa uygun egzo­tik mal haline getirilmesi de.

“Direnistanbul” kapsamındaki, Siemens’teki ya da 2/5bz projelerindeki İşlerin kurumsal bir hi­maye sisteminin içine girmeden, onun dışında durarak geliştirilen eleştirel tutuma örnek. Yap­tığın o işleri sen nasıl tanımlıyorsun?

Bu eleştirel tutumu sürdürmenin ve kurumların cevabının hayattaki karşılıkları üzerinde dur­mak gerekiyor. Demin söylediğim gibi, kültür ve sanat kuramlarının işi doğrudan sansüre vardır­madan içeriği ve dili normalleştirmek / ehlileş­tirmek gibi bir işlevi var. Fakat, gayet nötr bir dille, isim verme­den, teorik yapılabilecek bir eleştiriyi, sorunun asli olabilecek unsurlarını, can alıcı noktalarını “kör gözüme parmak” yaptığında, sistemin “demokratik” ve “çok­sesli” kurumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Mesela, 2009’daki Beğenal projesi için, birçok gazete ve televizyon röportaj istediğinde, demeçlerimiz yerine işlerimiz, ör­neğin, yaptığımız poster görünsün istemiştik. Röportaj için peşi­mizde koşanlar bu isteğimi önce onayladılar, sonra “başka bir anlam yüklü kurum logolarını, isimlerini gösteremiyoruz, çünkü üstlerimiz bizi işten atmakla teh­dit etti” noktasına gelindi. Yahut, bir kurum hedef alındığında, o kurumun medyada köşe kapmış sözcülerinin saldırılarına maruz kalındı. Fakat, Beğenal’e ve 2009’a gelmeden de enerji boru hatlarının kültürel diyalog zorlamalarıyla ilişkisi, uluslararası sermayenin köprü kurmayla ilgisi ve büyük sanat etkinlikleriyle bağlantısı, şehirlerin markalaştırılma çabaları üzerine, uzun süredir çeşitli ülkelerde performanslar ya­pıyorum. İstanbul’da da, Direnistanbul’dan önce, Gözel Geceler kapsamında böyle etkinlik­ler düzenliyordum. Mesela, 2007’deki “Bugün Bienal ve 2010 için Ne Yaptın” böyle bir etkin­likti. “Bienalleri niye sadece Kültür Bakanlıkları, büyük sanat vakıfları veya modern çağdaş hol­dingler yapar” sorusuna cevapla 2008’de gerçek­leştirilen Gezici Tahran Bienali de bu kapsamda sayılabilir. 2009‘daki IMF-Dünya Bankası toplantılarından önce de, neoliberal dönüşüme ve bu dönüşümün cici vitrini olarak aynı döneme denk gelen Bienal’e dikkat çekmek için Beğenal’i gerçekleştirdik. Hatırlanırsa, açılışı 12 Ey­lül’e denk getirilen 2009’daki Bienal ve etrafındaki tartışmalar, emek üze­rindeki baskıyı bir tarafa bıraka­rak, “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” diyen ne idüğü belirsiz bir “demo­kratikleşme’yi yahut kendine-sivilliği her şeyin çaresi olarak gören bir zihniyetin de doğuşu gibiydi. Bu zihniyet 2010’da “Yetmez ama Evet” şiarıyla karşımıza geldi ve zihin bulandırmanın, zemin kay­dırmanın neredeyse etiketi oldu. Buradan hareketle, asıl dokunul­ması gereken bir başka nokta da, sistemin ve sistemin kuramlarının ürettiği, henüz kurumsallaşmamış yapılar ve bu yapılar eliyle dola­şıma sokulan gayrı-aklî /gayrı-ahlâkî düşünme biçimleri. Bu düşünme biçimleri, tartışma gö­türmeyecek şekilde ahlâklı ve akılcı olarak sunu­luyor ve insanların düşünme biçimlerini devşirerek, GDO’lu ürünler gibi mutasyona uğ­ratıyor. En alternatif alandan anaakım medyaya kadar “sızan” / “sızdırılan” ve benim “libertür ka­fası” dediğim düşünme biçimi de bu.

Serhat Köksal ‘Siemens Savaş Aletleri’ afiş uygulama, 2005

Siemens Sanat Galerisindeki tank işini ve ser­gide olanları anlatabilir misin?

25 Ocak 2005’te Siemens Sanat Galerisi’nde sergi kapsamında bir sunuş yapmak için davet alıyo­rum, Ön konuşmada sergiye galerinin duvarla­rına posterimi yapıştırarak katılacağımı beyan ediyorum. Sunuş bu posterle sınırlı değil, ayrıca bir saat boyunca çeşitli videolarım gösteriliyor ve sunuş günü, hazırladığım bu özel posterin sekiz- dokuz tanesini Simens Sanat Galerisinin duvar­larına yapıştırıyorum. Posterin başlığı “Siemens Savaş Aletleri Sergisi”, Leopard tanklarını ve ay­rıca bunların elektronik düzeneğini üreten Siemens’ın dijital kültür içindeki yerini göstermeye çalışan posterde Leopar tankı Fındıklı Simens Sanat Galerisinin önünde duruyor. Bana göre, böyle bir sunuş Siemens’in kendisi tarafından bile gelecek vakitlerde yapılabilecektir, “bakın biz ne kadar açığız” mantığıyla. Oraya gelen kit­leyle bir kaynaşmamız oluyor. Bu yaptığım pos­teri isteyenlerle, web sitemi alıp kontaktta kalmak isteyen yeni insanlarla tanışıyorum. Ama sunuş sonunda çok ilginç bir tepkiyle karşılaşıyo­rum. Küratör arkadaş diyor ki: “Galerinin mü­dürü yaptığın poster nedeniyle zor durumda. Posteri ve galerinin içinde bu posterle ilgili çekti­ğin videoyu hiçbir yerde yayınlayamazsın. Sie­mens’in adının kapatılması lâzım. Adam işten atılacak. Çok şeker bir adam, iki çocuğu var…” Acı ve komik bir tepki. Halbuki, serginin katoloğunda ve dvd’sinde yer alması için hazırlamıştım o posteri. Hatta, olayın ilk dakikalarında serginin yardımcı küratörü de posterleri video kamerasına çekmişti, kendi dvd katalogları için. Üzülüyorum, küratör benim işimi destekleyeceğine olayı kapat­maya çalışıyor. Ben de en sonunda rüşvet olarak Leopar tankı istiyorum onlardan…

2/5BZ John Peel 1st January 2003

don’t forget to check for more at

2/5BZ


True American Sicodelia: Marco Tóxico

Tóxico Style

“It wouldn’t take a bit of a jerk to realize that there are no large publishing projects in Bolivia that can allow authors to live off their publications, this speaking on the literary theme, imagine what is the situation in the graphic narrative realm”

Engraver, cartoonist and illustrator Marco Toxico, born in the city of La Paz (Bolivia) in the early 1980s, studied graphic design and attended to the art department at the Universidad Mayor de San Andres. Feeling totally alien to the paradigms of Fine Arts, Marco frees himself from the weight in 2005. Together with Rafaela Rada, he begins to publish ‘Trazo Toxico’ and gets involved in different editorial projects, as well as developing illustration works and posters for different events around the world. Marco Toxico is convinced of the power of independent publishing. In areas with a low reading culture and almost no institutional support, self-production is the option to develop. Marco has affirmed, in different interviews, the need for a self-editing circuit is fundamental: it not only guarantees control of the material by the artist, but also creative freedom and distribution and an effective education process through printed material. “It wouldn’t take a bit of a jerk to realize that there are no large publishing projects in Bolivia that can allow authors to live off their publications, this speaking on the literary theme, imagine what is the situation in the graphic narrative realm” he declared for “The Duty” (May, 2017)

Marco Tóxico, poster series (2018)

Ilustrador Marco “Tóxico” Guzaman

Marco Tóxico

Contact for posters, stickers, t-shirts and fanzines

> VENDEPATRIA


Marco Tóxico, Ilustración para la ultima Fierro, 2017

When we come to the psychedelic approach in Marco‘s work, many visual and historical references are significant. Marco Toxico‘s work is characterized by the presence of anthropomorphic figures that inhabit areas only accessible through either in a dream experience or an altered mind state. The cartoonists of the legendary American ‘Raw’ magazine or Roland Topor‘s irresistible visual allegories are close to the artist’s approach, as well as the infinite publication of superhero comics, TV cartoons and the off-set palettes of the legendary Novaro / Epucol magazines that educated all the kids of central and south America from the 60s through the 80s. Marco Toxico‘s work has been exhibited in Argentina, Brazil, Bolivia, Colombia, USA, France, Hong Kong, Iran, Mexico, among other countries. His work as editor and author has also participated in numerous festivals both in Latin America and in Europe. Through editions La Natita has published ‘Esteril’ (anthology) 2014, ‘Cobarde’, 2015, ‘Fragil’, 2016, and ‘Traidor’, (anthology), 2017.

Leonardo Casas / TinyStar magazine


Entrevista al artista boliviano Marco Tóxico. Fanz! Encuentro de Fanzines. Biblioteca de Santiago. Chile. 7 de abril de 2019 / Archivo Tierra Urbana.

MARCO TÓXICO