Çünkü hayat boktan, insanlar kötü, tanrılar yok ve Grindcore çok güzel!
Klinik Şefi Anlatıyor:Demo’muz sound olarak biraz goregrind, kafa olarak grindcore ama her grind alt türüne göz kırpıyor. Demo‘yu az buçuk evirip çevirenlerden aldığımız geribildirimler de bu yöndeydi zaten. Her yönüyle çeşni güzel tutmuştu; hala demo‘daki parçaları çalıyoruz.
Rektal Tuşe düstur olarak Sapık İnek ve Kuaför Cengiz ekolünün günümüz yansımasıdır; şu da var ki bizim icra ettiğimiz gürültü, komik bir şeyler bulalım, altına dayayalım geçelim şeklinde olmadı hiçbir zaman. Adı geçen grupları da bu şekilde lanse etmek haksızlık olur, onların yeri her zaman ayrıdır, bunun dışında biz yaptığımız işin Grind’ı tam anlamıyla temsil etmesini de çok önemsiyoruz. İcra anlamında ve içerik anlamında. Özellikle son dönemde saf‘humour’ takılmadığımızı az çok takip edenler farketmişlerdir.
Bahsettiğin gruplarla kişisel olarak herhangi bir ilişkimiz yok. Ama Sapık İnek elemanları, Ankara sahnesinden tanıdığımız, saygı duyduğumuz adamlar. En son 6-7 Aralık’taki (2014) Heavy Stage konserinde gördüm Sapık İnek elemanlarını, işten güçten ve hayat sikkoluklarından sıyrılıp eski günleri ve konserleri yad edercesine orada olmaları bence güzeldi. Konser bu anlamda zaten başlı başına güzeldi.
Rektal Tuşe Live in İstanbul, Turkey 2016 – Peyote Nevizade
Bazı şeylerin cılkı çıkabiliyor ama bu demek değil ki her gün yeni, orijinal, öyle olmasa da işini çok iyi yapan onlarca grup keşfetmeyelim.
Uluslararası Yeraltı Buluşması nasıl geçti?
O konser Ankara’da yapılmış bu alandaki en iyi etkinlik olabilir. Kafasıyla, ortamıyla, katılımıyla, eğlencesiyle, her şeyiyle tam anlamıyla bombaydı. İlgi desen, beklenmedik derecede fazlaydı; metal punk grind tayfası tek bir amaçla oradaydı: Eğlenmek! Çok azıldı, içildi, eğlenildi, güzel bir dayanışma örneği olarak tarihe geçti diyebilirim. Warfuck çok iyi bir ikili, ne yaptıklarını kesinlikle iyi biliyorlar. Konser esnasında ve sonrasında internet üzerinden yaptıkları paylaşımları baz alırsak onlar da hallerinden memnundular. Merch. sattılar, samimi bir ortamda azılı bir kitleye çaldılar, içtiler vs. Ayrıca çok mütevazı herifler. Zaten tarzın duruşu gereği olması gereken de bu.
Grupların eskisi kadar ciddi olmadığını hissettim. Bazı şeylerin cılkı çıkmış gibi, sen neler söylemek istersin?
Bazı şeylerin cılkı çıkabiliyor ama bu demek değil ki her gün yeni, orijinal, öyle olmasa da işini çok iyi yapan onlarca grup keşfetmeyelim. Biraz işin içinde olmak lazım. Ben keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce grup olduğunu biliyor, elimden geldiğince kafama uyan bir şeyler bulmaya çalışıyor ve aynı zamanda feyz alarak –her anlamda– bu işi devam ettirmeye çalışıyorum. Rektal Tuşe kesinlikle yeni işlerle sahnede olacak, az çok şu ana kadar yaptıklarımızı beğenen varsa takipte kalsınlar.
“a-politik-a” albümünü yeni dinledim. Mükemmel bir grindcore sound’u yakalamışsınız, tebrik ederim.
“a-politik-a” aslında bir mini albüm, EP yani. Kısa zamanlı albüm de diyebiliriz, nasıl adlandırırsan ama bir albüm değil. Tam zamanlı (full-lenght) bir albüm yapmak bu aralar üzerinde yoğun olarak düşündüğümüz şeylerden birisi zaten.
Teşekkürler bu arada, beğenmene sevindik. Aslında özellikle gitarlar bazında daha yüksek distortion’lı osurtucu bir ton hayal ediyorduk ama öyle ya da böyle ortaya bu çıktı. Ama iyi oldu, kayıttan, sunumdan vs. her şeyden memnunuz “a-politik-a”da. Daha da iyisini yapmak için uğraşacağız…
Söyleşiye için çok teşekkürler Klinik Şefi, Ankara’dan aktarmak istediğiniz haberler varsa lütfen!
Biz teşekkür ederiz yer verdiğiniz için. Yaptığınız iş çok iyi. Ufak bir parçası olmak bizim için zevkti. Klişe bir son yapalım: bize ulaşmak isteyenler info @ rektaltuse.tk / rektaltuse @ yahoo.com.tr ya da rektaltuse @ hotmail.com adreslerinden mail sallayabilir ya da Facebook sayfamızRektalTuse‘den mesaj atabilirler.
Ankara her zaman olduğu gibi ekstrem metal ve grindcore üretmeye devam edecek. Yeni işler için bu tarzın dinleyicileri takipte kalsın. Çünkü hayat boktan, insanlar kötü, Tanrılar yok ve Grindcore çok güzel !
“When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.”
A documentary about making queer feminist porn. Östberg talks to the key participants in the film Share and they discuss their motivations for and experiences of making queer feminist porn. The women, who have come to Berlin from all over the western world, are inspiring in their commitment to making work that has a political agenda and through their articulate interviews present a reflexive and motivated feminist community in action.
Marit Östberg is from Stockholm, Sweden, currently living in Berlin. Since making her debut as a porn-film director in the acclaimed porn compilationDirty Diaries, Östberg has continued to produce porn. She has become a part of the queer feminist porn scene that has evolved in Europe in recent years, making films that pushes ideas of who and what porn might be for. Her films have been shown and discussed at various festivals around the world.
Östberg sees porn as a creative way of working with sexual politics, wanting to expand the possibilities of being in the world. She says: “When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.” Östberg also makes music videos and is working as a VJ, producing images in close cooperation with musicians.
Marit Oestberg, photo by Nadja Brendel
Uzlaşmaz bir biçimde aktüel,uzlaşmaz bir biçimde seksi.
Marit Östberg ile Söyleşi
Röportaj (İngilizce): Göksu Kunak, 9 Mart 2015 / Gazette Çeviri: Cemal Akyüz
Queer feminist porno çekmeye nasıl başladınız?
İsveç’te ‘Dirty Diaries’ adlı bir feminist porno kolleksiyonuna kısa bir film çekmek için davet edildim. Daha hiç yapmadığım ve de yapmayı hayal edemeyeceğim bir şeyi yapacağımdan dolayı çok heyecanlandım. O zamanlar gazeteci olarak çalışıyor ve yazar olmak istiyordum. Sinema tecrübem yoktu, ama o toplamadaki bütün filmler cep telefonu kamerası ile çekileceğinden yapabileceğimi düşündüm. İlk filmimi çektikten sonra porno film çekmenin eğlenceli olduğunu düşündüm. Kolay olduğunu söyleyemem. Pek çok zorlukla savaştım ve hala da öyle, bir yazarken ‘iyi kız sendromu’ ile boğuşuyordum. Kendimden beklentilerim çok yüksekti ve bunu da beni sınırlandırıyordu. Birden kendimi bilinmeyen ve yasak bir dünyada buldum. Orda bana ne yapmam ya da yapmamam gerektiğini söyleyen birisi, akıl hocaları ve super egolar yoktu. Bu benim kişisel hayatımda ve yaratıcılığımda önemli bir dönüm noktasıydı.
Sisterhood (2011)
“Sisterhood” belgeselinizi izledikten sonra oradaki üç karakterin birbirine dokunuşları beni çok etkiledi, seks yaparken yaşananlara karşı algılarım değişti. Ayrıca Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow´– ‘Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” filminde sizin ve ekibin film çekerken çok eğlendiğinizi de gördüm.
Tam olarak ne kast ettiğini anlamasam da algılarında değişiklik olduğunu söylemene sevindim. Evet bu porno filmleri çekerken çok eğlendik. Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow – Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” yıllardır üzerinde çalıştığım uzun metrajlı bir filmden alınmaydı. Kurgu için zaman bulmakta çok zorlansam da bu yılın sonunda gösterileceğini umut ediyorum. Bu hem bir porno hem de o pornonun nasıl çekildiği hakkında bir film; filmde rol alan arkadaşlarımı, kameracı kadınları ve bir yönetmen olarak beni anlatıyor. Benim için porno çekmek gündelik hayattaki tüm ilişkileri anlatan bir şey. İletişim ve karşılıklı güven içersinde çalışmak çok önemli. Bir bütün olarak kendinizle ve diğerleriyle yüzleşebilmek çok önemli – hem birbirini anlamak, hem de zayıf ya da güçlü noktaları dikkate almak. Tüm bunlar film çektiğim şu son 6 yıl zarfında elde ettiklerim ve de edemediklerim anlamına geliyor. Bu ayrıca gündelik hayatların ihtiyaçları ile bir ilişkinin günlük beklentilerinin farklarını da hatırlatan bir etmen oluyor. Bir gün güçlüyken bir gün zayıf hissedebiliyoruz. Bir yönetmen olarak tüm bu farklı ihtiyaçları her zaman gözetebilmek çok da kolay olmuyor.
Sisterhood is a documentary from 2011. The director Marit Östberg talks with her performers and the DoP about their motivations for and experiences of working with queer feminist porn. Is porn political and how does it reflect our lives?
“Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız.”
Queer feminist pornonun hangi açılarını eleştirebilirsiniz?
Bir insan içinde olduğu herşeyi eleştirebilmelidir, queer feminist porno da eleştirilmelidir. Bir şeyin adının sırf feminist ya da queer olması onun mükemmel olduğu anlamına gelmiyor. Ama hata yapma payımız olması gerektiğine de inanıyorum. Böylece o hatalardan ders alıp ilerleyebiliriz. Mesela pek çok ayrıcalıklı kurum beni porno film yaptığım için eleştiriyor. Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız. Bu yerinde eleştiriler beni daha derine gitmeye ve kim olduğuma nerden geldiğime bakmaya teşvik ediyor. Berlin ve Stockholm’deki queer balon köpüğüm gayet seçkin, zaten birisinin feminist inançla sonuçlarını düşünmeden kıyafetleri çıkartıp kameralar önünde sevişip porno film çekebilmesi için seçkin bir pozisyona sahip olması gerekiyor ki o gücü kendinde bulabilirsin.
Queer pornoda da heteronormativitenin akidelerini tekrar etme tehlikesi var mı?
Heteronormativiteyi tekrarlama tehlikesi her zaman mevcut. Bu her zaman onu kimin, nerede ve nasıl seyrettiğine bağlı. Meksika’dan Tayvan’a dünyanın her yerinde filmlerimi izleyenler arasında genelde orta yaş düzcinsel erkekler filmlerimi anaakım porno filmlerden farklı bulmadıklarını söylediler. Bunu ilk kez duyduğumda provoke oldum. Ama aradan yıllar geçtikçe bu tarz yaklaşımlardan artık rahatsız olmuyorum. Sonuçta bu onların düşüncesi, yapabileceğim bir şey olamaz. Bunun yerine queer feminist pornoda prodüksiyon sürecinin önemine dair konuşmaya devam ediyorum. Düzcinsel bir erkek ekrandaki vücutları ana akım gibi okuyorsa bile bu filmin yapılışı sırasındaki deneyimleri ve itici gücü filmden çıkarıp alamaz.
Queer pornonun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Her şeyde olduğu gibi bu da bir sürü değişik yollara gidecek, bu da zaten şimdiden gerçekleşmeye başladı. Süper aktivistten süper ana akıma doğru. Queer porno çekerek çok iyi hayatlara sahip olan queer feminist film prodüktörleri oldu. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum bilakis yaptıklarını harika buluyorum. (Örneğin Shine Louise Houston, Courtny Trouble). Ancak queer kelimesi metalaştıkça veya queer porno kendini tekrarladıkça ( hala queer porno için yapılabilecek ve şimdiye kadar yapılmamış çok şey var ) queer kelimesi daha fazla aktivist daha az ticari filmler yapmak isteyenlerce muhtemelen çok daha radikal bir başka kelimeyle yer değiştirecek
Türkiye’den KAOS GL web sayfanızdaki ilham aldıklarınız listesinde yer alıyor. Bütün LGBT örgütler içinde KAOS GL’de dikkatinizi çeken ne oldu?
Websayfamda sinemacı, gazeteci, aktivist olarak değişik kapasitelerde çalıştığım dönemlerde bağlantı kurduğum sanatçıların, kurumların adlarını listeledim. Onlarla İsveç’in LGBT hakları derneği RFSL’in dergisi Kom Ut’da editor olarak çalışırken tanışmıştım. Dünyanın pek çok yerindeki diğer aktivistler gibi hayranlık duyulacak bir iş yapıyorlar ve onlara gıpta ediyorum.
The Knife’ın Full of Fire şarkınının video klibini yönettin. Sırada benzeri başka bir çalışma var mı?
Şu anda bir klip daha bitirmekteyim. Tunus’tan yepyeni bir müzisyen Hiya Wal âalam’ın bir şarkısı beni çok mutlu eden bir ortak çalışma oldu. VJ olarak da çalışıyorum vePaula Temple’ın Noise Manifesto’su ile Decon Recon’la beraber yepyeni görsellerden oluşan bir proje üzerinde çalışıyorum.
Full of Fire’dan satırlar benim bir sonraki sorum olacak. ‘Ateş doluyken, nedir arzu objen?’
Dünyanın her yerinden aktivistlerle buluşmalarım, onları dinleyişim, onlardan öğrendiğim şeyler, zayıf olmayı ve korkmayı da bilen cesur ve güçlü insanlara yakın oluşum.
Bir rüya projen var mı?
Zaten rüya projelerimin içersindeyim. Rüyalarımı çekiyorum. En büyük rüyam ise yeterince param olması, ayın sonunu nasıl getireceğimi, kirayı nasıl ödeyeceğimi düşünmemek, sırf para getiren gündelik işlerle film projelerim arasında bölünmemek. Bir barda çalışmaya o kadar da umursamıyorum (bu para için şu anda yaptığım işlerden bir tanesi) ama bu aynı zamanda çok yorucu ve de yıpratıcı.
“Nous ne manquons d’idées, ni d’envies et comptons bien rebondir bientôt et continuer à propager la Joie Panique à travers le monde.”
L’ Interview avec Joie Panique Éditions vol.2
Bonjour Célia, l’interview que nous avons eue il y a deux ans a vraiment attiré beaucoup d’attention et elle m’a fait très plaisir. Bien que vous soyez une jeune publication, de quoi dépendez-vous pour avoir déjà un public aussi large que celui-là ?
Merci Erman ! Nous n’avons pas l’impression d’avoir un public très large… Nos publications restent encore confidentielles. Bien sûr, nous essayons d’utiliser les réseaux sociaux pour faire connaître nos livres, et nous comptons aussi beaucoup sur les libraires que nous démarchons seules !
Nous vivons en quarantaine depuis environ un an. Comment le processus de pandémie auquel les activités ont été suspendues a affecté la scène culturelle et artistique parisienne; Comment avez-vous affecté le processus en tant que JP ?
Comme tout le monde, les restrictions sanitaires nous ont durement touchées. Nous avons été freinées dans notre élan : d’abord par la fermeture des librairies, puis par la difficulté sociale qui a touché tout le monde, et enfin l’impossibilité d’organiser les événements (dédicaces, rencontres, salons, festivals) que nous avions prévus. Nous ne manquons cependant ni d’idées, ni d’envies et comptons bien rebondir bientôt et continuer à propager la Joie Panique à travers le monde. ; )
Stéphane Blanquet pour FEU (2019)
Quel genre de relation entretenez vous avec Blanquet et UDA en que JP ? Je ne savais pas que vous travailliez ensemble.
Blanquet est un artiste que l’on admire depuis toujours. Il est présent dans tous les livres Joie Panique. Et les éditions United Dead Artists sont bien sûr une référence et une source d’inspiration pour nous. Le fait que l’une d’entre nous (Célia) travaille avec lui sur la Tranchée Racine hebdomadaire est juste une ramification sans lien direct si ce n’est la curiosité insatiable, l’amour pour les belles images et le plaisir de le soutenir dans son projet fou !
Joie Panique exhibition au Bar à Bulles à Paris, 2019
Nous pensons que les émotions, fantasmes et pensées seront toujours plus forts que le medium par lequel ils sont exposés.
Souhaitez vous parler des développements depuis 2019 ? Je pense que vous avez organisé une soirée de lancement pour Prèmices et une exposition pour EAU & FEU. Quelle ligne comptez-vous continuer dans la période à venir ?
Depuis 2019, après PRÉMICES, nous avons publié deux nouveaux recueils qui se répondent en réunissant les mêmes artistes sur deux thèmes complémentaires : FEU et EAU. Nous avons effectivement fait une belle soirée de lancement à cette occasion, avec une exposition de toutes les images JOIE PANIQUE, au Bar à Bulles à Paris ! Depuis, nous réfléchissons à de nouveaux projets, sans doute hors recueils thématiques (pour lesquels nous souhaitons faire une petite pause) : peut-être des monographies d’artistes ou des duos textes-images… Le Covid nous a certes ralenties, mais nous n’avons pas dit notre dernier mot !
Feuilletage panique du recueil artistique collectif de Joie Panique Éditions : FANTASMA !
Au final, il revient à chacun de saisir la beauté, la singularité, ce qui le touche, et de laisser le reste de côté.
Dans une géographie où de nombreux artistes, éditeurs et galeristes travaillent notamment dans les grandes villes comme Paris et Marseille en France, cette situation alimente-t-elle un certain environnement concurrentiel ? Si “oui”, où vous voyez-vous dans cette atmosphère ?
Nous sommes conscientes qu’il existe une offre plurielle voire pléthorique dans l’édition indépendante de nos jours (ce qui rend plus difficile de nous faire connaître vraiment), mais nous pensons sincèrement que nous pouvons tous être complémentaires et qu’il devrait y avoir de la place pour tout le monde. Et cette profusion peut aussi être une émulation.
Qu’aimeriez-vous dire sur des écrivains comme Lydia Lunch et Kathy Acker? Qu’est-ce qui rend ces vieux artistes si spéciaux pour vous ?
Oui. À titre personnel, ces artistes font partie de nous, de nos références, depuis notre adolescence, et nous semblent parfois bien plus audacieuses et transgressives que de nombreux artistes actuels. Elles restent essentielles pour nous, et on retrouve leur empreinte dans nombre de mouvements d’aujourd’hui.
Markus Åkesson ‘Psychopomp Club’ 2014
Nous vivons à une époque où la «visibilité» à travers les médias sociaux est au premier plan; Pensez-vous que cette roue de production-consommation d’image rapide et les réseaux de partage nuisent et déprécient l’Art et l’artistique?
Oui et non. Nous pensons que les émotions, fantasmes et pensées seront toujours plus forts que le medium par lequel ils sont exposés. Mais il est vrai que les réseaux sociaux peuvent induire une surconsommation voire une surenchère qui pose question… Au final, il revient à chacun de saisir la beauté, la singularité, ce qui le touche, et de laisser le reste de côté.
Merci d’avoir pris le temps de parler, nous sommes impatients de voir les nouvelles éditions de Joie Panique, si vous avez quelque chose à ajouter pour les lecteurs, soyez les bienvenus.
Merci à toi Erman, pour ton soutien indéfectible et ton enthousiasme ! À très vite pour la suite, stay tuned !!
Confinez dans la beauté avec les livres Joie Panique !!!
Mine genç ve yaratıcı bir sanatçı, onunla Big-Baboli Şarküteri sergi döneminde tanıştık. Dergimizin ikinci sayısının konuklarından, “Hepimiz birer büyücüyüz.” diyor ve cadı olmaktan korkmamamız gerektiğine dikkat çekiyor, Mine’yle sanat, hayat ve yeni çağ üzerine söyleştik. (2021 Kış, Kadın Harekatı Dergisi)
Mine merhaba, Avrupa’ya taşındığından, çalışmalarına orada devam ettiğinden bahsettin, İstanbul’dan ayrıldığından beri neler yapıyorsun?
İkinci memleketim Danimarka’ya dönüşümden bu yana kalacak yer ve yemek karşılığında bir çok yerde çalıştım. Konakladığım yerlerdeki insanlarla tanıştıkça zamanla mekanlar için de çizmeye başladım. İlk olarak eski bir seramik fabrikası için bir iş yaptım, orada çok şey öğrendim ama çok da zorlandım, ikincisi şehirde bir hosteldi ve kaldığım oda delirtici derecede ufaktı. Şimdi şehrin dışında Earthwise isimli bir yerde çalışıyorum; her şey çok tatlı fakat kendi evim olmadığı müddetçe işime ve kendime odaklanmam hep yarım kalıyor. Şu an için part-time işlerle meşgulüm, bir yandan burdaki işlere yardım ederken diğer yandan da etrafı tanımaya çalışıyor ve kendi işlerime ayırabileceğim boş zamanları kovalıyorum.
Lumineh ‘Black Beauty’ 71×50.5cm kağıt üzerine giclee baskı
“Sanat, duyguları olduğu gibi ifade etmektir.”
Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar Lumineh olarak nasıl bir yol izledin?
Başka sanatçılar için nasıl bilmiyorum ama “sanat nedir, ne değildir?” ya da “hangi sanatla, nasıl ve neye göre?” sorularını cevaplamak benim için pek de kolay değil ama sanatçı bir ailede doğup, büyüdüm.
Oraya-buraya boyayan bir çocuk olmak hiçbir zaman sorun olmadı fakat başka sorunlarım vardı, belki de bu yüzden boyamak hep iyi geldi.
Sanat, hayatımda hep vardı ama şu an için bile sanatı istediğim şekilde hissedemiyorum. Sanat kendini ona bırakmak gibi geliyor bana ve ben bunu henüz başarabildiğimi düşünmüyorum.
Benim için sanat duyguları olduğu gibi ifade edebilmektir. Bazı insanlar belki bunu yaşıyorlar, farkında bile olmadıkları bir akış içindeler.
A little pose for Animals in Fiction sweatshirt
Lumineh mahlası henüz yeni; eski mahlasım ‘Lillust’ı bir sebepten dolayı sonlandırmam gerekti, aynı şekilde ‘Dragons of Mine’ı da. Sadık kaldığım bir ismim (mahlasım) olsun isterdim ama beceremedim.
İşlerimi dekoratif buluyorum; bu ifade biçimine daha yatkınım. Aynı zamanda kıyafetleri boyayarak başladığım ‘Animals in Fiction’ projesi de zihinsel olarak halen devam ediyor. Hayvanları, canlıları ve tabiatı algılayışıma en yakın biçimde yorumlamaya çalışıyorum. Kimi zaman bu ihtiyacımın gerisinde kalıyorum ve bu delirtici olabiliyor. Tabiatın ve hayvanların sanat literatüründeki yorumları bana halen çok ilginç geliyor. Gerçek anlamda tanımadığımız bu varlıklardan nasıl oluyor da böylesi insanca yorumlar üretebiliyoruz, gerçekten şaşırtıcı !
Lumineh ‘Chimera’ 2018
Çizgiye dayalı bir sanatçısın, body painting’ten mural-art’a birçok farklı disiplinde işler beceriyorsun; en son devasa bir canlı-çizim performansı sergiledin, yaptığın işleri nasıl değerlendiriyorsun?
Kağıtta iş yapmak bir noktadan sonra sıkıcı gelebiliyor; beden, kumaş, duvar gibi yüzeylerde imajlarımın canlanması ise, işe ayrı bir heyecan katıyor.
Kendimi boyamak, vücudumu, zamanımın çoğunu harcadığım işe dahil etme ihtiyacımdan kaynaklandı, çizmek çoğunlukla hareketsiz bir iş olduğundan bedenim biraz sevgisiz kalmıştı ve çizgilerimle yeniden kendine geldi. Bir şeyle barışmanın en iyi yöntemi birlikte sevdiğiniz şeyleri yaparak zaman geçirmektir.
İçinde kaybolduğum canlı beden-çizimlerimin devamı gelecek, pek yakında… Bu konuda çok heyecanlıyım aslında ama hayat gailesinden ertelemek durumda kaldım. Deneysel boyutta, daha dışavurumcu çalışmalar planlıyorum.
Mural Art by Lumineh (2018)
Bir çok yetenekli gencimiz var, ama çoğu dekoratif düzeyde kalıyorlar, kendi sanatını keşfetmek, ortaya çıkarmak için sence neler gerekiyor? Sen kendini hangi düzeyde görüyorsun?
Sanat konusunda düzey tespit etmek pek kolay değil, üstüme vazife de değil. Ama sanatçılar ilgimi çekiyor, sanat yapmak da ilginç geliyor, başka sanatçılarla bir şeyler yapmak ise en güzeli. İyi hissettiren, heyecanlandıran projeleri, insanları bulup orada, onlarda birlikte olmak gerek.
Geçmişte, üretilen işin eşsiz, daha önce hiç yapılmamış çok önemli şeyler söyleyen bir iş olması gerektiğini düşünürdüm. Bizden o beklenirdi : Aile, okul, iş hayatı hep yapılanın en iyisini yapmazsak, işin değersiz olduğunu ima ettiler fakat başkalarının ötesine geçemeyiz, ancak yeterince odaklanarak kendimizin ötesine geçebiliriz.
Lumineh, Kağıt Üzerine Mürekkep, 2021
‘Revolution will not be televised, it will be internalized.’
İnternet ve sosyal medya vasıtasıyla görünürlüğün toplumsal bir norma dönüştüğü, içinde yaşadığımız bu hızlı imaj üretim-tüketim çarkında sanatı, (sanatsal olanı) sen nasıl konumlandırıyorsun ?
Kapitalizmin sunduğu, hızlı üretim-tüketim amaçlı (içi boşalana kadar harcadığı) imgelerle bağımız ne düzeyde onu düşünüyorum. Yaratıcılığımız ve hayal gücümüzün üzerine çömmüş gibi bir şey.
Lumineh, Kağıt Üzerine Mürekkep, 2021
Öz-benliğimiz bize unutturuldu,
Teknoloji ve internet’siz neredeyse birer hiç olduğumuz bize ezberletildi.
En büyük derdim bunu hatırlamak ve hatırlatmak, şüphesiz sanat bu konuda en iyi rehberlerden biri. Tabii ki internet’in faydaları ve iletişim imkanlarını da yadırgamıyorum ama garip bir yerlere gelmeye başladık ve zaman içe dönme zamanıdır.
Sergilediğin işlerde lirikal kompozisyonlar, düşsel temalar, dans ve maji hep bir aradalar; astroloji ve New-Age merakından bahsetmek ister misin; neler okuyorsun?
Çalışırken dinlediğim bazı kitaplar, söyleşiler ve yazılar var. Bu aralar ‘Teal Swan the Anatomy of Loneliness’, Matt Kahn’ın her türlü konuşması ve Maryann Rada dinliyorum. Ayrıca burada bir kaç kitap da buldum, bunlardan biri ‘The Mushroom at the End of the World’. Bir de CrimethInc yayınları’nın çok faydalı olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Karşımda ‘Imagining Nature, Practices of Cosmology and Identity’ ve ‘Nature Spirits & Elemental Beings’ var fakat buraya taşındığımdan beri maalesef bir türlü başlayamadım.
Ormanın Ruhu Lumineh
‘Cadı olmaktan korkmamalıyız !’
Söyleşi için çok teşekkürler, sanatınla bizleri büyülediğin için de ayrıca teşekkürler. Kadın Harekatı dergimiz ilk sayısıyla okurlarına ‘Merhaba’ dedi, son olarak kadın bir sanatçı olarak dergimiz, uluslararası kadın harekatı ve kadınlar için neler söylemek istersin?
Tüm tecrübelerime dayanarak en başta kendimize iyi bakmamız gerektiğini söyleyebilirim. Kendimize sahip çıkmamız gerekiyor. Cadı olmaktan korkmamalıyız, olduğumuz gibi olup, kendimizi inkar etmeden yaşamalıyız. Biz kendimizi inkar edersek başkaları da inkar etmeye başlıyor. Varoluşumuz bu iç-kuvvetin gerçekleşmesiyle zamanla kolektif bir güce dönüşecektir. Kadın-erkek ayırmadan : Bu durum hepimiz için geçerli. Her konuda şu an garip bir noktadayız, belki yepyeni bir algıya erişeceğimiz sancılı bir dönüşümün içindeyiz ve bu yaşadığımız süreç önceden inşa ettiğimiz çoğu şeyin anlamsız kalacağı bir boşluk dönemi de getirebilir. Buna inanmak en iyisi yoksa kafayı yiyebilirim !
Ve ben de teşekkür ederim, emeğinize, aklınıza sağlık, bereket ve kuvvet diliyorum.
“Je trouve bien sûr qu’on vit une époque violente et que la plupart des gens ont peu de moyens d’y répondre, c’est-à-dire qu’il est possible d’y répondre en la retournant contre soi-même ou contre d’autres, desquels ne vient justement forcément pas cette violence.“
LUNA BERETTA L’interview
18 OCTOBRE 2018 / Litzic webzine
Litzic : Quel est ton premier souvenir de lecture ?
LUNA BERETTA : Je me rappelle vaguement du livre d’école de ma grande soeur pour apprendre à lire, avec les illustrations d’une fille qui devait prendre le bus et la légende en-dessous. Très inintéressant !
L : Quel est ton premier “choc” littéraire ? Qu’a-t-il déclenché chez toi ?
LUNA BERETTA : Quand j’étais petite, on lisait des histoires d’Allan Poe à voix haute avec une copine et on flippait carrément. J’avais plein de Chair de poule (passer de Poe à RL Stine, c’est pas du tout élégant, je sais…), je pense que c’était très mauvais mais j’adorais ça tout autant que ça me terrorisait. J’avais même fait exprès d’oublier l’un d’entre eux à l’autre bout de la France sous le lit d’amis de mes grands-parents pour ne plus jamais en entendre parler – ce qui avait en fait échoué, puisqu’on me l’a ramené, et on m’a même offert la couverture des années plus tard pour mon anniversaire. Bref, je baignais plutôt là-dedans, mais je ne sais pas si on peut parler de « choc ». En revanche, j’avais choppé La philosophie dans le boudoir dans la chambre de ma mère, et pour le coup, ça m’avait bien remuée !
Violences / Dans la bouche d’une fille ‘Vendetta’ 2019
“Je crois qu’un livre peut changer notre manière de ressentir, d’appréhender la réalité, la décrypter pour la rendre plus accessible, compréhensible, voire supportable.“
L : Penses-tu qu’un livre puisse changer notre vie ?
LUNA BERETTA : Oui. D’une part, je passe le plus clair de mon temps à lire ; si je ne lisais pas, j’aurais une vie très différente. Des bouquins m’ont toujours accompagnée, sont indissociables de ce que j’ai vécu. D’autre part, au-delà de l’activité de lire, – et je crois que ta question va plus dans ce sens –, plusieurs livres m’ont soutenue, revitalisée, bouleversée et fait varier mon rapport au réel, et à l’écriture. Je crois qu’un livre peut changer notre manière de ressentir, d’appréhender la réalité, la décrypter pour la rendre plus accessible, compréhensible, voire supportable. Aussi, en tant qu’écrivaine, certains livres m’interrogent et ont pu modifier la forme de mon écriture.
L : Quel est ton auteur préféré ?
LUNA BERETTA : Impossible de donner un unique nom… J’aime beaucoup d’auteur.e.s et chacun.e pas forcément pour les mêmes raisons. Ça dépend aussi des périodes ; je me suis tapée la totalité de Romain Gary quand j’étais ado et j’en garde un souvenir très fort et attendri (au point de faire des rêves érotiques avec lui), pourtant je ne l’ai pas relu depuis des années. Nietzche, Camus pareil, je ne les ai pas lus depuis un sacré bout de temps. Il y a des auteurs plus « dispachés » dans le temps, Selby par exemple, qui m’a vraiment marquée et que je continue à lire et découvrir, Easton Ellis aussi. Cioran. Beckett, aussi, a été un gros choc, toujours actuel. Il y a aussi les découvertes d’ado, comme Despentes et Houellebecq, très importantes. Et des plus tardives, Goodis par exemple, pas tellement moins fortes. Il y a aussi Simenon que je n’avais jamais lu jusqu’à récemment et en fait c’est énorme, ce qu’il arrive à faire avec aussi peu de choses. (Enfin pas les Maigret, ça je n’ai jamais lu) Et puis il y a des auteur.e.s qui te remettent des sacrés coups de fouet, comme Dustan et Bukowski, à garder toujours auprès de soi.
L : Quel est ton livre préféré ?
LUNA BERETTA : Pareil, impossible de te répondre de manière courte ! Un bouquin comme Salopes, de Dennis Cooper m’a retournée : niveau formel, c’est génial et hyper ingénieux. Ce serait bien long de faire une liste prétendue exhaustive. Il y a des bouquins « classiques » que tu gardes tout le temps dans un coin de ta tête, la lecture de Crime et châtiment a été une expérience incroyable ! Pareil pour Le rouge et le noir. (Bon je sais, c’est pas très original) Il y a ceux que tu n’oublies pas parce que la lecture a été très puissante, notamment King Kong Théorie de Despentes, Les racines du mal de Dantec, 2666 de Bolaño. Pour parler de choses moins connues, il s’est passé des choses importantes en lisant des bouquins comme La place du mort de Christophe Siébert, ou Lumpen de David Coulon, les deux m’ont entre-autres vachement motivée à me remettre à écrire.
De livres récents que j’ai lus cette année, j’ai énormément aimé Marylin Année zéro de Véronique Bergen, Le syndrome du varan de Justine Niogret, et la nouvelle de Raphaël Eymery Mary Geli. Ah, il y aurait tant à dire !
L : Quel auteur n’aimes tu pas et pourquoi ?
LUNA BERETTA : La réponse me vient bien moins spontanément… ! Je lis rarement des livres qui ne me plaisent vraiment pas. Même si j’en lis plein qui ne sont pas très fameux, que j’oublie en fait assez rapidement (depuis un an, je note tous les titres que je lis pour me les rappeler), ils ne me mettent pas hors de moi. Il y a tout un pan de la littérature actuelle qui ne m’intéresse pas, les romans que je dirais de bonne humeur, bonne composition et humaniste niais, qui ne correspondent ni à ce que j’attends de la littérature, ni à ma vision de la vie, ces espèces de pseudo trucs bien pensant gnangnan. C’est agaçant qu’il y en ait tant, surtout quand je vois tout ce qui se fait de formidable et qui est peu lu. Si, récemment j’ai essayé de lire Djian parce que plein de gens l’aiment ou le critiquent mais je n’en avais jamais lu aucun. Ainsi, je n’ai pas été très loin dans Zone érogène, qui m’est tombé des mains, non sans m’avoir passablement énervée, côté imitation grotesque de Bukowski hyper pompeux qui m’a bien fait grogner.
L : Le livre dont tu attendais beaucoup et qui t’a déçu ?
LUNA BERETTA : Bonne question… Il me semble que je n’ai pas cette approche. Je suis souvent déçue car des tas de quatrième de couverture me font rêver et finalement, le contenu n’est pas à la hauteur, mais je ne peux pas dire que j’attends « beaucoup » de tel ou tel livre. Un bouquin comme Lilith d’Alina Reyes, qui a tout pour me plaire dans les premières pages et traite de beaucoup de mes thèmes de prédilection, s’avère finalement très chiant. C’est dommage mais d’un autre côté, ça veut dire qu’il reste à écrire plein de choses meilleures.
Illustration d’Audrey Faury pour GoreZine #1
“Les thèmes que j’aborde dans mes textes sont parmi ceux que je trouve problématiques : le rapport à l’autre, au corps, à la domination, à la mort. Comment peut-on répondre à ces injonctions, à l’intériorisation qu’on a fait des normes avec lesquelles on se sent en désaccord ou décalage, auxquelles on est soumis ?“
L : Pourquoi le gore et la violence font-ils tant partie de ton univers ? Y trouves-tu un écho à notre monde actuel ?
LUNA BERETTA : J’y trouve un écho à notre monde actuel, oui, évidemment. De mon côté, je fais beaucoup de rêves gores, ai des pensées assez violentes, pas mal de crises d’angoisse, mais je m’en sors plutôt bien, je pense être assez équilibrée en définitive. C’est marrant, toutes les personnes que je connais qui écrivent des choses très violentes sont d’une gentillesse et d’un bon-sens incroyables. Je trouve bien sûr qu’on vit une époque violente et que la plupart des gens ont peu de moyens d’y répondre, c’est-à-dire qu’il est possible d’y répondre en la retournant contre soi-même ou contre d’autres, desquels ne vient justement forcément pas cette violence.
One Minute Movie by Luna Beretta
Les thèmes que j’aborde dans mes textes sont parmi ceux que je trouve problématiques : le rapport à l’autre, au corps, à la domination, à la mort. Comment peut-on répondre à ces injonctions, à l’intériorisation qu’on a fait des normes avec lesquelles on se sent en désaccord ou décalage, auxquelles on est soumis ? Comment se dégage-t-on d’une domination ? Comment peut-on répondre aux déterminismes – sociaux, genrés, naturels ? La violence est d’une part un des aboutissements logiques d’un individu, une manière de répondre et d’exister. D’autre part, elle est un point de départ dans bon nombre de situations. J’écris beaucoup sur le fait d’être une femme, et la violence est omniprésence ; je ne fais que parler de ce qui m’entoure. La violence est fascinante mais en parler est loin d’être malsain, bien au contraire.
Beaucoup de mes textes sont violents sans être gores, mais c’est pareil, le gore est une conséquence possible, logique. Par ailleurs, ce genre a une puissance cathartique et est juste en ce qu’il dit une vérité de la réalité et a une grande puissance de signification.
L : Un film culte ?
LUNA BERETTA : Il y a eu des films électrochocs, je me souviens la première fois que j’ai vuTueurs nés, j’étais complètement surexcitée ! Tu le finis et tu n’as qu’une envie : le revoir en boucle. Ça m’a fait ça aussi avec Twin Peaks, et j’aime énormément le reste de Lynch. J’aime aussi Cronenberg, tous les thèmes qu’il aborde et son esthétique, même s’il y a plusieurs de ses films que je trouve pas forcément réussis. Mais quand tu as réalisé Chromosome 3, tu as le luxe de pouvoir faire des choses moins bonnes. C’est encore une question pas facile, il y a beaucoup de films géniaux.
“D’une part, le rôle d’un zine comme Violences est de former un objet à part entière qui veut défendre une certaine littérature et diffuser certain.e.s auteur.e.s choisi.e.s. Mais le fanzine, c’est aussi une forme intermédiaire pour que les textes vivent rapidement, circulent, même à petite échelle.“
L : Tu publies beaucoup, t’impliques dans beaucoup de projets, notamment via des fanzines. Penses-tu que la littérature puisse s’y développer hors des sentiers traditionnels de l’édition, qu’il s’agisse d’auto-édition ou de partage libre via les réseau sociaux ?
LUNA BERETTA : Oui, la littérature se développe hors des sentiers traditionnels. J’édite actuellement deux fanzines : Violences qui paraît à peu-près tous les trois mois (sept numéros sont parus) et GoreZine (coédité avec Christophe Siébert), dont le numéro 2 paraîtra en décembre. J’ai lancé Violences parce que je voulais rassembler des personnes dont l’écriture m’importait et faire un objet cohérent mais composite, à mon idée. Il y a une sorte de noyau dur Violences, puisque des auteur.e.s et illustrateur.rice.s – Mathias Richard, Henri Clerc, Astrid Toulon, Christophe Siébert, François Fournet, Audrey Faury, Wood, Sébastien Gayraud… –, se retrouvent dans quasi tous les numéros, et c’est parti de là, je suis entourée de gens talentueux qui ne sont pas assez lus ! Alors c’est sûr que ce n’est pas Violences qui va les faire accéder aux feux suprêmes de la célébrité mais des personnes les découvrent et c’est toujours ça. C’est tellement simple de faire un fanzine, on ne va pas se priver. Évidemment, ce serait mieux que toutes ces personnes soient lues/vues par plus de personnes. Mais ça marche. Il y a plein de revues très belles et pertinentes, par exemple Banzaï, Le Bateau, LA VEILLE…, dont je suis vraiment ravie d’en faire partie, je découvre plein d’artistes. Et inversement, j’ai des retours aussi sur mes textes de personnes qui m’ont lue dans ces revues.
D’une part, le rôle d’un zine comme Violences est de former un objet à part entière qui veut défendre une certaine littérature et diffuser certain.e.s auteur.e.s choisi.e.s. Mais le fanzine, c’est aussi une forme intermédiaire pour que les textes vivent rapidement, circulent, même à petite échelle. Ça coûte pas cher à faire, ça se vend pas cher non plus. (Et là, c’est complètement différent de certaines autres revues) C’est le cas par exemple de la première version de Bazoocam, on a mixé le texte avec un autre recueil traitant de la porn-addiction parce qu’on faisait une lecture commune, c’était une manière de laisser une trace en attendant que chacun des livres sorte ailleurs de manière autonome. Pareil pour le zine qu’on a sorti avec le collectif Dans la bouche d’une fille, qui regroupe une partie des fragments qui ont été écrits, en attendant de finaliser le livre. C’est aussi parce que je fais pas mal de lectures et que mes fanzines se vendent essentiellement à ce moment-là, que j’ai sorti mon recueil de nouvelles, mais cet objet est j’espère temporaire, et sortira peut-être un jour sous une forme de bouquin.
L : As-tu déjà eu des refus de publications ? Si oui veux-tu nous en dire les raisons ?
LUNA BERETTA : Oui, ça m’est déjà arrivée en revue. En ce qui concerne les raisons, ce n’est pas tellement à moi qu’il faut demander, certaines revues ont accepté une nouvelle qu’une autre avait refusée et on ne connaît pas forcément les raisons. Comme je n’ai pas toujours très confiance en moi, ça a été parfois difficile mais je pense que c’est bien de s’en prendre, utile pour se détacher. Inversement, je déteste envoyer les mails de refus concernant ce que je n’ai pas pris dans Violences.
Luna Beretta : Extraits de la perf à HumainTropHumain (Montpellier) le 8 mars 2018
L : Tes projets ?
LUNA BERETTA : Un mois d’octobre bien chargé ! Je finalise le dernier numéro de Violences (le 8), qui sortira le 26 octobre à l’occasion du 4ème salon des Voix Mortes à Clermont-Ferrand que je coorganise, qui met en avant la littérature et les éditions indépendantes et on a fait pour cette édition une programmation particulièrement dense et riche !
On fera en même temps la promo de Dimension Violences, une anthologie du fanzine que j’ai codirigée avec Artikel Unbekannt, parue en septembre aux éditions Rivière Blanche.
Par ailleurs, on finalise aussi avec Astrid Toulon le montage du bouquin collectif Dans la bouche d’une fille, qui va se mettre en quête d’une maison d’édition. On va lancer le numéro de 2 de GoreZine avec Siébert le mois prochain. J’aimerais terminer mon roman avant fin 2018. Faire plus de musique et de photo. J’ai un clip sur le feu. Et d‘autres idées de fanzines. Y a de quoi faire.
Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu.
Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.
Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.
Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.
Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.
Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.
İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:
Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.
Sosyal medyada çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?
Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.
Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.
Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.
Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor; sen ne söylemek istersin?
Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.
Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021
Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.
Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:
Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.
Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.
Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.
Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.
Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.
Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.
Karşı kültür senin için ne demek?
Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.
The (International) Noise Conspiracy ‘Smash It Up’ 2007
John Zerzan ve anarko-primitivist hareket için ne söylemek istersin ?
John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.
Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları, bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.
Jira merhaba, seni tanımayan okuyucular için kendinden bahsetmek ister misin? Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar ne tip işler yaptın?
JİRA: Merhabalar ben Jira, aklım yettiğinden beri kendimi yetiştiriyorum. Öğrenmeye, anlamaya, öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum genel olarak. Dillerle uzun zamandır alakalıyım, okulunu bitirmeme çok az kaldı. Herkes gibi çocukluğumdan beri resim yapıyorum yada ellerimle bir şeyler üretiyorum. Sanat olarak nitelendirilebilir mi hiç düşünmedim. Ürettiğim şeyler bana ait olan bir dünyanın içinde var olan şeyler gibi geliyor. Bazen sokağa çıkıyor bazen odasına kapanıyor bu dünya.
Birkaç senedir yılbaşlarında kartpostal yapıyorum, kendim için gelenekselleştirmeye çalıştığım bir şey oldu, annemin biriktirmesi hoşuma gidiyor. Onun dışında sticker‘lar bastırıyorum yolum Copy Center’a düşünce. Galiba insanların karşılaşabileceği işlerimin büyük kısmı sokakta. Ama çoğu insanın haberdar olmadığı benim de hala keşfetmeye devam ettiğim kağıtlar, kumaşlar oyuncuklar ve çeşitli eşyalarla ürettiğim başka odacıklar da var.
Pandemide handpoke dövme yapmayı öğrendim. İnsan derisi üstüne boyamak garip hissettirdi açıkçası, kanatabilmek, derinin içine bir şey yerleştirmek. Kendi topuğuma dövme yaparken, iğneyi her saplayışımda bir spell okumaya odaklandım ve bittiğinde böylesi daha iyi hissettirdi. O zamandan beri ‘dilekli’ yapıyorum. En yakın arkadaşıma kötü rüyalardan koruması niyetiyle bir göz yapmıştım mesela.
JiRA ‘Sad Yeehaw’ İstanbul
Seni daha çok sokaklara işlediğin sade ve renkli figürlerle tanıyoruz, ne zamandır grafitiyle uğraşıyorsun, senin için sokakta olmanın anlamı nedir?
Üç yıl önce spreyle tanışmıştım, o zamandan beri zaman zaman kızlar yapıyorum bazen de süslü Jira yazıyorum.
Grafitiyle tanışmam Paris’te geçirdiğim kısa sürede yaşandı, duvarlara bu gözle bakmayı orada öğrendim. Sonra İstanbul’a döndüğümde tekrar büyük şehirde yaşamak, üst üste hayatlar ve kalabalık sokaklar beni kötü hissettirdi. Yolda yürürken dikkatimi dağıtmak için duvarlara bakmaya başladım, çoğu writer‘la bu dönemde işlerini incelerken tanışmıştım.
O zamanlarRakun’un grotesk adamları çok dikkatimi çekiyordu ki kendisiyle tanıştık. O zamandan beri ondan çok şey öğreniyorum, boyalarını ve fikirlerini her zaman benimle paylaşır, ona buradan kalpler. Bir çok şey öğrendiğim başka arkadaşların da oldu, bazıları grafitiyi bırakmamı bile söylediler.
JiRA, Grafiti – İstanbul
JiRA: Train Bombing
JiRA: Train Bombing
GESk, RUKUS & JiRA
JiRA’dan mesaj: ‘Keep Going!’
“Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.”
Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları ve bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.
Ne tip insanlar asabını bozuyor?
Kaba saba insanlar keyfimi kaçırıyor. Sokakta insanlar oldukça kaba ama ben kibar kalmaya çalışıyorum.
Daha çok erkek uğraşısı olarak bildiğimiz grafitiye kadınların ilgisini nasıl değerlendirirsin?
Erkek uğraşısı olarak bakılması, öyle nitelendirilmesi ve bunun genel olarak kabul görmesi durumu pek hoşuma gitmiyor. Bunu bize söyleyen/ söyleten yine eril dilin kendisiymiş gibi geliyor. Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.
İlk boyamaya başladığımdan beri takip ettiğim Lady K. hem kendi duruşu hem de graffiti stili olarak baya ilgimi çekiyor. Paris’te Kadına Şiddet Protestoları‘nda aktivistlerle ortak yaptıkları çalışmalar ona olan saygımı daha da arttırdı. Sassy’nin stilini de kendime yakın buluyorum. Son zamanlarda keşfettiğim Lauren Ys, Caratoes ve Hera’nın murallarını de inceliyorum.
Türkiye’de aktif boyayanlardan İstanbul’da Oslove Rhea, İzmir’de Riot Girl Attack beni oldukça heyecanlandırıyorlar. Özellikle Riot Girl Attack sadece kadınlardan oluşması bakımından Türkiye’de bana kalırsa parmakla gösterilecek bir grup.
JiRA’dan çatık kaşlı bir figür
Jira’yla birlikte İstanbul’da yeni kadın grafiticiler görecek miyiz, Jira’nın feminist devrimci bir yönü olduğunu düşünüyor musun?
O yönlerimle henüz tanışmadım sanırım, ben daha çok kadın graffiti sanatçısı kategorisinde anılmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Ben kadınJira’dan bağımsız, sadece Jira olduğum için anılayım isterim. Bu sıfat beraberinde bir sürü başka düşünce baloncuğu getiriyor, ben o baloncuklarla ilişkilendirilmek istemiyorum. Bununla birlikte kadın grafiticiler eminim görürüz hep birlikte, böylece kadınlığın altının çizilmesine gerek kalmaz.
Bunlar haricinde son zamanlarda sokakta çok sık gördüğümüz6284ile alakalı işler kesinlikle görünürlüğü ve farkındalığı arttırdı. Emeği geçen herkesin ellerine, kalbine sağlık. Uygun projelerde kadın dayanışmasının sokaktaki yansıması içinde yer almak, destek vermek her zaman çok isterim.
Jira ‘Phantasy’ fanzinJira ‘Awareness’ fanzin
Geçtiğimiz aylarda Whydah Gally ‘37,5’ karma sergisinde yer aldın, sergiye ve yayımladığınız fanzinlere ilişkin bir şeyler söylemek ister misin?
Sergiyi düzenleyen, içinde yer alan sanatçıların bazıları sokaktan arkadaşımdı, diğerleriyle tanışmış olduk, süreç olarak başından sonuna orada olmak bana çok şey kattı. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı görmek bu pandemi sürecinde ilaç gibi geldi. Evde oturup küçük çemberimizle sağlıklı kalıyoruz ama insanın sosyal bir canlı olduğunu düşünürsek çoğumuzun kendini çeşitli şekillerde gerçekleştirebilmesi için başkasına ihtiyacı var. Yani kısacası sergiler uzak kaldığım taraflarımı hatırlattı, tekrar dengelendim, bir ay kocaman bir yıl gibi dolu geçti. Sergiler başka yerlerde başka şekillerde devam eder mi bilmiyorum ama hepimizin elinde fanzinler kalmış oldu bu zamanlardan.
Fanzin yapmak fikri bir zarfın içinde uzun zamandır aklımdaydı, bu kadar arkadaşımla ve büyük writer’larla birlikte böyle bir süreç için çalışırken zarf kendiliğinden açıldı. Serginin bir parçası olarak doğmuş olsa da bizim,Oslo, Max ve benim için üzerine düşünüp oynayabileceğimiz özgür bir alan açılmış oldu.
İlk fanzinin fikri çıktıktan sonra planının oluşması, işlerin toplanıp düzenlenmesi ve baskının alınması tam 5 gün içinde olmuştu. İkincisi için de durum çok farklı değildi, istenen/ toplanan iş sayısı daha fazla olduğu için işlerin karıştığı noktalar da oldu. Tüm bu aceleden çıkıp ne yaptık diye baktığımızda elimizdeki kitapçık önemli bir arşiv olmuş oldu.
İlk iki sayıda sergiye dahil olan, olmayan sokaktan insanlardan işler toplayıp, bazı kelimelerle birlikte yerleştirdik. Kelime seçkisi için kaynak olarak Psikoloji Terimleri Sözlüğü‘nü kullanmıştık. Sadece tanımlanmış olan kelimeler ve çizimlerin yan yana durmalarından dolayı birbiriyle bağlantılı olması ve aynı zamanda aralarında bu yerleştirme dışında hiçbir bağın olmaması, bu aradaki gıcık boşluk beni çok heyecanlandırıyor açıkçası.
Fanzinin ismine henüz karar vermemiş olsak da, graffiti fanzini kimliğinde bir sonraki sayıda mercek altına alacağımız kelimelerin temasını “Lubunca Sözlük” olarak belirledik. Sokakta doğmuş bir dil olarak, sürekli akan/ değişen yapısıyla birçoğumuzun öğreneceği şeyler olduğuna eminim.
Önceden tanımlanmış kelimeleri kullanmak yerine bu defa dili günlük hayatında kullanan, yeniden tanımlayabilecek LGBTİQA+cemiyetinden arkadaşlarımızla oluşturacağımız mini bir arşiv hayal ediyoruz. Sadece kelime olarak kısıtlamadan kültürü gözlemleyebileceğimiz anlardan; sahnelerden, yürüyüşlerden, fotoğraflar, yazılar, her türlü paylaşıma kalbimden açık bir davet şimdiden yapmış olayım. Sevgilerle.
Catfight is a dope all female graffiti magazine based out of The Netherlands. All of their issues are available in downloadable PDF form, so check it out :
Barbarları Beklerken Edebiyat Fanzini (Sanat Kolektifi) üzerine Dolunay Aker ile söyleşi
Aykut Akgül
Öncelikle merhaba Dolunay. Ben senin adını ilk duyduğumda 2016 Altın Defne Genç Şiir Ödülü’nü almıştın. Seninle her ne kadar çok eskilere dayanan bir tanışıklığımız olmasa da, kısa zamanda birbirini tamamlayan fikirlerle birlikte, heyecanla karışık, çarçabuk kaynaşan bir dostluğumuz oldu. Bundan hiç rahatsız olmadım ve bunu niye belirtiyorum çünkü hız bende şüphe demektir, hem sanatsal, hem insan ilişkileri açısından, hızın işe yaradığı hiçbir branş bana samimi gelmemiştir. Birçok sebebi olmasına rağmen kapitalist düzenden içten içe olan rahatsızlığımda aslında bu yüzden. Hız, kimin işine yarıyorsa, o kişi işini sevmeyi bırakmıştır bana göre. Aslında çemberi daha da fazla aşmadan soruma geçsem iyi olacak. Daha öncelerden ismine aşina olmama rağmen ben seni Barbarları Beklerken ile tanıdım ve takip etmeye başladım. Her sayıyla daha çok kendine gelen, yükselen bir oluşum oldu Barbarları Beklerken. Öyle ki artık benimde dahil olduğum kolektif bir vücuda dönüştü. Merak ettiğim şu: Seni Barbarları Beklerken’e iten neydi, niye böyle bir oluşum olsun istedin, nasılsa herkes çeşit çeşit oluşumlar kurup, şiirler, öyküler vs yazmıyor muydu? Barbarları Beklerken’in çıkışı dönemiyle ne kadar alakalı sence, Barbarlara ihtiyaç var mıydı gerçekten?
Evet yazıyordu fakat bir kenetlenme eksikliği vardı. Yan yana görünenler aslında kendi konfor alanını oluşturmaya çalışıyordu. Barbarları Beklerken ansızın bir refleks olarak ortaya çıkmadı. Her adımı, içerik ve yaklaşımları, sanatsal ve politik müdahaleleri hep bir meseleden doğarak kendisini büyütmeye çalıştı. Bunu ne kadar başardı bilemem. Ama zaten bir başarı hedefiyle ortaya çıkmadı. Kazmak ve dikkati farklı bir noktaya çekmek derdindeydik. Hâlâ da öyleyiz. Barbarları Beklerken minimal bir oluşum. Çokluğu sevmeyen bir oluşum. Çok olmak, çok görünmek sadece geçici içerikler yaratıyor, düşünce değil. Düşüncenin, sanatsal bir pratiğin yükümlülükleri var. Dünya kapitalist bir çarkın içinde kirleniyor. Sınıfsal çatışmalar şiddetleniyor. Saflar belirginleşiyor. Beklerken ne yapabiliriz sorusu her zaman gündemimizde oldu. Sanırım Barbarları Beklerken bu sesi yükselmek istiyor. Adı Kavafis’ten alt söylemiEzra Pound’tan. İnsanlar Barbarları Beklerken’de bir sıcaklık gördüler. Ateşin hızla yanıp sönmesini değil ateşe verilen bir ifadeyi gördüler. Bu bizi daha çok iş yapmaya yöneltiyor. Seninle bu ateşin ivme kazanacağını düşündüğümüz için bir araya geldik. Başka arkadaşlar da yavaş yavaş bizimle yol almaya başlıyor. Şimdi derdimiz kağıdın dışına çıkmak. Bu yüzden Barbarları Beklerken sanat kolektifine dönüştüğünü ilan etti. Buradan da tekrar duyurmuş olalım. “Ateşi çalmak” isteyenleri bekliyoruz.
Sorunun diğer kısmına gelecek olursak Türkiye’de dergi sayısının çokluğu o dergilerin bir mücadele alanı olduğu anlamına gelmiyor. Bir vitrin var ve birçok edebiyatçı orada kendisini satma derdinde. Biz vitrini bir gösteri alanına dönüştürmekten çok orada insanların ifadelerini özgürleştirmeyi amaçladık. İlk sayıdan itibaren her dergide görünen isimleri almamaya çalıştık. Metni bizim poetik çizgimizi karşılıyorsa ve metin gerçekten içinde kendi yazarını da aşan bir güce sahipse fanzinin sayfalarında yer alabildi. Dergiye gelen eserlerle birlikte biz metnine güvendiğimiz, okuru olduğumuz hatta daha önce hiç konuşmadığımız insanlardan metinler istedik. Bu bizim estetik taleplerimizin göstergesidir. Sırf dolsun diye kimseden eser istemedik. Sevmediğimiz metni yayınlamadık. Sırf baskı sayısı mükemmel kurnazlığını yapmamak için her sayıyı sınırlı tuttuk. Güzel yorumlar aldık. Dolaşım ağını yeterli seviyede kullanmamamıza rağmen okurlar küçük yaktığımız ateşlerin ışığını gördü. Bu bize yetiyor. Şimdi ışık nerelere ulaşacak ona bakacağız.
Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul
Barbarları Beklerken ile bir şeyler değişti mi, değişiyor mu, değişecek mi?
Değişim mikro bir yol çiziyor şimdilik. Ama bu bütünsel bir çabaya dönmeyeceği anlamına gelmiyor. Küçük öbekler halinde insanlar bir şeyleri değiştirme derdine düşüyor. Bence bu kıymetli. O küçük öbekler yeni okuma sahaları yaratıyor. O okumanın, o pratiğin içinden geliyoruz. Ben kendi öznelliğimde yazdığım şiiri ve poetikayı değiştirme hamleleri yapıyorum. Demek ki bir değişim başlamış ve bizi de çoktan etkilemiş.
Şairlerin geçinilmesi zor insanlar olduklarını düşünüyorum. Geçmişte bir çok hareketin içinde bulunduğum için az çok genelleme yapacak kadar şair tanıdığımı da düşünüyor ve sana Barbarları Beklerken ekibinin ilk kurulduğu andan bu yana çektiği zorlukları, kayıpları ve başarılarını sorsam neler söylersin? Barbarları Beklerken’i bir arada tutmanın bir sırrı var mı yoksa onlar zaten bir aradaydı da sen birbiriyle mi tanıştırdın?
Barbarları Beklerken ilk toparlanma süreceni yaşadıktan sonra kendisine sorduğu sorularla ilerledi. Biz kimiz ve kimlerle olmak, birlikte üretmek, paylaşmak, büyümek istiyoruz. Bu kalanları ve gidenleri belirledi haliyle. Bize dışarıdan katkı sağlayan çok insan var. Ekipte değiller fakat fanzini sıcak bulduklarını düşünüyorum. Yoksa neden yazsınlar ki? İlk andan itibaren seçen bir yayın olduk. Düşünce, estetik, eleştiri; bu üç faktörün görgüsüyle bütünsel bir yayını sürdürüyoruz. Toplamacı mantığı sevmiyor, en azami seviyede de olsa fanzinde metni yayınlanan yazarların bu üç faktöre yakınlığını önemsiyoruz. Bizi bu aura bir arada tutuyor. Bizden uzaklaşanları da bu dinamizm uzaklaştırıyor. Onları birer kayıp değil sürece emek veren insanlar olarak görüyoruz. Tabi ki herkesten aynı performans beklenemez.
Barbarları Beklerken ekip olarak hiç denenmemiş projeler peşinde ve bu projelerle birlikte bir sürü insanı da peşinden sürüklüyor, bu dikkat çekme çabası mıdır? Öyleyse bile neden dikkat çekmek istiyor? Örneğin; “Biz Sokakta Mıyız?” projesi zannedildiğinden daha büyük bir kitleye ulaştı ve bu bağlamda projenin amacına ulaştığını düşünüyor musun?
Dikkat çekme çabası değil. Daha öncede belirttiğim gibi biz bir düşünce doğrultusunda hareket ediyoruz. Bu düşünce edebiyatta kanıksanmış şeyleri denemek istiyor. Daha önce denenmiş olanı yenileyip, özgün frekanslarla yeniden sunmak istiyor. Hiç denenmemiş olanın sınırında tecrübe kazanmak istiyor. “Biz Sokakta Mıyız?” projesini sorman güzel oldu. Çünkü bu proje sadece yazarları ilgilendiren bir şey değildi. Ortaya atılan çıplak bir soruydu. İstanbul, İzmir, Antakya eksenli faaliyet yürüten bir ekibin sokağa dair eleştirel yaklaşımını, sokak hakkında konuşurken o kadar da rahat olmamamız gerektiğini ironik ve eleştirel bir şekilde ifade etti. Sahi sokakta mıyız? Ben daha çok barda bira içip “aydın” rolünü oynadığımızı düşünüyorum. Sokakla alakası olmayan insanların sokak satmasına karşı bir tepkiydi “Biz Sokakta Mıyız?”
Yeni projeler var mı?
Elbette var. Önce kendimizi sonra bize bakanları şaşırtacağız.
Anladığım kadarıyla Barbarları Beklerken elbette şiirden ibaret değil, ama şiire bir zaafı olduğu da aşikar, peki neden şiir? Yani aslında şiir değil sorum, Barbarları Beklerken’in şiiri neleri karşılıyor, karşılamalı sence?
Şiir diğer türlere göre konfor alanını daha fazla rahatsız ediyor. Bunun şairlerle alakası yok. Edebiyat ortamına bakarsak dünyanın en konformist, en kaprisli insanlarını görürsünüz. Bu insani ilişkilerle de böyledir. Giydirilmiş imaj ve imge yığını şiirin önüne geçmiş artık; söz söyleyen şiir değil, şiir dışında aklınıza gelebilecek her şeydir. Ancak takip ettiğim bu unsurların dışında oluşumlar yok mu tabi ki var. Natama, Kaygusuz, Başka Dünyalar, Sürem Şiir Dergisi, Açık Şiir, Lümpen, Neden Şiir… Bulmak isteyene çok huzursuzluk var.
Barbarları Beklerken’in uluslararası anlamda benimsediği, kendine yakın hissettiği, takip ettiği başka oluşumlar var mı?
Farklı ülkelerdeki Sürrealist grupları takip ediyoruz. Hindistan’da Açlık Kuşağı şairi Malay Roychoudhary hâlâ yaşıyor ve bizim için doyumsuz bir ilham kaynağı. Burada olduğu gibi dünyada da vasat iş üretenler oluyor. Ama yeni hayaletlerin dolaşmadığını kim söyleyebilir ki?
Barbarları Beklerken kendine rakip bir oluşum, başka kolektif bir yoğunluk ister mi?
Rakip değil dayanışma ister.
Barbarları Beklerken’i hemen hemen var olmaya çalıştığı her alan, her hareketini göz önünde bulundurarak bizim için eleştirir misin?
Tekil kazanımlar var. Kolektif avangard bir huzursuzluğu daha yakalayamadık. Dikkat edersen Sürrealistler, Sitüasyonistler bu konuda daha disipline daha örgütlü hareket ediyorlardı. Bence eksik olan bu. İşler biraz sıkıya alınmalı.
Barbarlar’ın Garip akımı ve 2000’li yılların şiir oluşumlarına, deneylerine ve tepkilerine karşı bakış açısı nedir?
2000’ler bence çok fazla şey getirdi şiire. Yoğun bir dinamizm, yoğun ve kanonik olmayan fakat kısa bir sürede İkinci Yeni’yi bile sollayan bir kanonlaşma. Şiirin muhafazakar algılarına indirilen sert bir darbe. Etliye sütlüye karışmayanların ister istemez üzerine söz söylemek zorunda kaldığı bir kuşak. Barbarları Beklerken hepsinin okuruydu. Öyle de olmaya devam ediyor.
Garip şiiri popüler anlar yaşasa da doğru bir değerlendirmeye çok az tutuldu. Erhan Altan’ın Ölçü Kaçarken’ine bakılmalı. Orada neden ölçünün kaçtığı ve hangi ölçülerde kaçması gerektiği anlatılıyor. Değişim ölçüsüz olmaz. Yoksa savrulur gider.
Toparlarsak geniş bir külliyatın içinde eleştirdiğimiz noktalar olsa da kazanımları alıyoruz biz. Donuk, sadece kendine bakan bir şiirin dışında güçlü bir şiir yazılabileceğini gösteren bu huzursuz geleneğe çok şey borçluyuz.
Son olarak söz Barbarları Beklerken’de, takipçilerine ve dahil olmak isteyenlere söylemek istediklerin nelerdir?
Beklerken yalnız olmak istemiyoruz. Kesinlikle Godot’yu beklemiyoruz.
Dolunay Aker tarafından yayına hazırlanan “DADA PROVOKASYON” kitabı
İçinde yaşadığımız kültürel iklim ve evrimsel süreç, sibernetik ve bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve insani tüm değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde bocalamaktadır. Sözün çürüdüğü, insanın (yaşamın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.
Boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi olarak yeni bir çağın müjdecisi. Sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.
Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin kodamanları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiçbir işe yaramayacak kadar bayat; kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.
Bizlere dayatılan boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Geceyarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.
Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, artık hiç bir şey ifade etmediği bu körelmiş, aciz ve boğucu atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.
Yaşasın Sokaklar! Yaşasın Sokağın Sınır Tanımaz Çağrışım Gücü
Erman Akçay, Eylül 2020 East-Kadıköy Graphic Resistance
WiCX, Suadiye, İstanbul 2019
The Boundless Reflective Power of Art
Now the cultural evolution, poisoned by the cybernetics and information tech, has been accelerated ad nauseam, and is wasting its energy explicitly out of any touch with human values and needs. Where the word has rotten, where human (and life, sentient) life has been reduced to mere consumer goods, where all modes of expression has been put out of touch with the reality, reduced to their own parodies, what we need is a constructive upheaval in all sectors of social life. This very upheaval is our art.
It is both the reaction of a youth being suffocated, and the herald of a new age. Our art is revolutionary, it does not come to terms with the ideals of the past, it hounds the new. It is the expression of a will to live that is as powerful as the resistance it encounters and a pioneering scream in the struggle to build a new society.
The bourgeois excrement penetrated into all aspects of life and the tyrants of media organisations even dare to offer us art. Their offerings are useless and stale beyond recognition. What shows us that we, as humans, are born to express ourselves, are the pavements and the graffities on the streets; thus starts our war against the mediatic powerholders, who turn us into passive viewers or social media apes, preventing us from satisfying this very biological urge to express and create.
The antagonism between the hooligans of this suffocating culture that is imposed on us and those who resist it finds its foundation here. This crisis of the conservative society (and its art) that nourished this established meaninglessness and isolation, can only be transcended via the experience of alternative modes of living, via attempts at such experiences. A painting is not only a composition made up of colours and lines, but also life itself Vibrating, it is Midnight, a Human Being, a Lightning.
Revolutionary artists, those who call for resistance, are those who dared to interrupt, to spoil this spectacle, to devastate it. Art should step out of this strangulating atmosphere where it means nothing, into a new, alive epoch, where it will mean everything.
Viva La Graphic Revolution ! Viva La Boundless Reflective Power of Art !
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)Emre Orhun ‘La Nuit’ 2014Memo Köseman ‘Black Hole Head’, ‘Triskelion Garden’ 2015Burak Dak ‘Submarine’ 2016Daniel Cantrell ‘comic strips’ 2015Jurictus ‘French Steel’ 2015Caroline Sury ‘Poisson Ferré’, ‘Chignon Choc Nerf’ 2015
Retina Decadence vflyer by Sazalamuth a.k.a Dave2000Boris Pramatorov ‘Fear, My Friend’ 2015
The Heart of Rock’n Roll Beats in This Gallery
Big Baboli Şarküteri
Not long ago, around three or four years, I metZezeah and his husband Moklich, at their workshop in Kızıltoprak. They showed me the examples of the prints they made, mostly silk-screen posters produced for music groups with a collection value. Then came the Krüw events and exhibitions where the original works of young talents were displayed and were quick to bring a strong dynamism to our contemporary graphic / illustration world. These handcrafted paintings brought us together with the most colorful and exciting examples of Illustration Art. Those works of many different styles and artists were literally fascinating.
Apart from the drawings produced in a commercial context, this young generation of artists, who adopt “illustration” or “illustrative works” as a serious discipline and style, display quite different and original works from those of the previous generations, which were published in old humor magazines or on our classical comic-novels. There is a better understanding with the works they produce. On these younger artists it is possible to approach all the traces of the computer and cybernetic age : alienation, rootless cosmopolitanism, madness and perversion, which gained momentum after the beginning of the new millennium. There is a huge cultural pool of psychedelic rock posters, underground comics, graffiti and manga culture, computer-generated graphics and all kinds of cyberpunk interactions.
Opening its doors last winter, Big Baboli Şarküteri also hosts different events such as movie screenings and artist talks. We interviewed Zezeah, the favorite name of the team, during the epidemic days, for those who give value to art in an age where the human is defined with its shadow.
Hello Zezeah, since we are in the “epidemic days”, we are spending days under quarantine, it looks like Napalm Death record covers; to what extent did this affect the art market, how did this situation affects you as a gallery owner?
ZEZEAH: Hi Erman, thank you very much on my behalf for asking our state first. It is understandable that art lovers and collectors restrict luxury expenses apart from their individual needs in this pessimistic period. The same is true for us; We say “Health first!”. Apart from that, online exhibitions, conversations etc. we are not enthusiastic about these areas as we do not like virtual events.
Last winter, Big Baboli Şarküteri met with art lovers; you hosted many different events from group exhibitions to movie screenings, displaying big names such as Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir. How did the transition from artist to gallery owner show affect you?
ZEZEAH: Yes, we had the opportunity to exhibit and share the works of the artists whose work we have been following with enthusiasm for years. This was a calendar of events, mostly made up of our friends and close circle. As you may say, I am not a gallery owner, I cannot claim that I am very experienced in art direction, marketing and exhibitions, but for about ten years we have been running our own Big Baboli Print House art print workshop with the pseudonyms Moklich and Zezeah, and we produce and sell our own works. In the spring of 2019, we joined forces with our friend Berk Kula to make a common dream come true and we took steps together to open the Şarküteri. We wanted to create a different concept by combining Berk‘s contributions and our experiences and possibilities. As an artist, we nourished the Şarküteri with our creative environment. We have a curious audience that trusts our sincerity and supports the new generation of artists as much as they can; and thanks to them we have created a truly independent structure that does not need the support of any brand or company.
The Şarküteri prioritizes the artists in terms of commission, the second priority is the ability of the gallery to stand on its own feet and to keep the platforms such as advertising, photography and online sales, which are necessary for the artists to present their works better. We are a small crew that does all this with self-sacrifice. Despite all this, this building has been greeted with enthusiasm by people and we hope we can already be an exemplary venue.
You started organizing open studio days with artists.
ZEZEAH: Together with the days of Open Studio, we created a presentation for collectors to better observe and understand the stages through which a poster they purchased from Şarküteri is printed and why the piece they have is so valuable. Our first studio experience was realized with curious participants who wanted to meet the artist and who already had little knowledge about screen printing. We hope we can reach a more enthusiastic and excited audience that has no idea about the subject in the upcoming studio days.
You create groundbreaking works in the field of graphics and illustration both as an atelier and as a gallery, we also see many quality publications on the shelves, you also combine artists’ drawings with cool clothing styles.
ZEZEAH: The idea in our mind for a limited number of products was that people could reach their favorite artists at every price scale, so we produced a limited number of by-products such as stickers, t-shirts and pins for the artists we worked with. Şarküteri undertook the entire cost, so we diversified the product scales of the artists and filled our catalog with many different options such as original work, limited edition, painting, fanzine, sticker, pin, tshirt. Limit-editon compromises have been given to artists and collectors for all these products; This is also a guarantee that unlimited profits will not be made through their arts, so every product purchased from our gallery carries a collection value. We are pleased that the preference is mostly for silkscreen prints and stickers, because the popularity of original pieces is always a great motivation for artists.
Thank you very much for the interview Zeynep, If you have something to add, please.
ZEZEAH: Many greetings to all our friends who have been with us until today with their support, contribution and cooperation; Hope to see you at new events as soon as possible, goodbye for now.
Zeynep a.k.a. Zezeah, April 2020 for more info and details:
The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its Art. Retina Decadencekeeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.
Erkut Tokman, October 2020, İstanbul
Burak Şentürk ‘Woman’ & ‘Pan’ 2016
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken– İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken– İstanbul (2020)
Zigendemonic x Daniel Cantrell, 2017Valfret Aspératus, 2015Anne Van der Linden ‘Nostalgie’, ‘Navigation’ 2017Zigendemonic ‘Dessin composition’ 2020Dave de Mille ‘Dessin composition’ 2010-15Daisuke Ichiba ‘Untitled’ 2012Sam Rictus ‘Hypsignatus’ 2020Bahadır Baruter ‘Ruhaltı’ 2001Elif Varol Ergen ‘Theriantropy’, Memento Mori’ 2020Miron Milic ‘dessin’ 2020Daniel Azélie ‘dessin’ 2020Erkut Terliksiz ‘desen kompozisyon’ 2010-15Roman Shcherbakov a.k.a Dasetatoo, dessin 2020Pakito Bolino ‘dessin’ 2020Zavka Zavka ‘Bomb Girl’ comic strips 2020 Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Humans Fly production ‘Cactus Boy’ animation movie (06:46) / 2016
Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
Jira, Suadiye, İstanbul (2019)
Rukus & Rakun, Suadiye – İstanbul (2019)
Hose, Suadiye – İstanbul (2019)
Brake, Suadiye – İstanbul (2019)
Rust, Suadiye – İstanbul (2019)SOB^Hash Crew, Suadiye, İstanbul (2019)Pes, Suadiye, İstanbul (2019)
Dank, Suadiye – İstanbul (2019)
Mad, Suadiye – İstanbul (2019)
‘B-boy ve turntable’ı
almaz ki o Beyin !’
Suadiye, İstanbul 2019
Mr. Hube, Suadiye – İstanbul 2018
Rash, Suadiye – İstanbul (2019)
Murys, Suadiye – İstanbul 2019
Karanlık Fısıltı : RHO & Rakun, Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
CiNS, S0MON, ASBEStOS, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
ASBEStOS, Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
KMR, Suadiye, İstanbul 2019
TABONe, Suadiye, İstanbul 2019
Meriç the Pro. teftişte (2019)
Kütük Fanzine
on the Road !
Düz duvara tırmananların dergisi Kütük fanzin, dördüncü sayısı için yola çıktı, Arno Suna tarafından hazırlanan yayın, Kadir Küçük, Orhan Kiraz, Tollie Tolga, Tessa Fox gibi İstanbul sokaklarının en tehlikeli kaykaycılarından fotoğraf ve hikayelere yer veriyor, ayrıca KK‘den çizimler ve Arno‘dan editöryal espiriler de fanzine farklı bir hava katmış. İlk üç sayısı A5 renkli formatta hazırlanan derginin eski-yeni sayıları için erişim adresi : Arno Suna, kutukfanzin @ gmail.com / kutukfanzin
Yağız EryılmazEgzantrik kişilik Çağatay’dan bir Frontside SmithKadir Küçük’den bir BS WallkickboxKütük #01’den : Kadir Küçük
Okan Şen (2019)
Adem Ustaoğlu, Başakşehir – İstanbul
KK’den Mesaj: Go Faster !
Istanbul based skate punk ‘zine Kütük‘s new issue is out now ! Editing by Arno Suna w/ cool artworx and photos by Kadir Kiraz. Dont forget to ask 4 yer copy : kutukfanzin @ gmail.com
‘Hatasız Kunst Olmaz!’ Doğal İkona-Kırıcılar Olarak Sokak Sanatçıları
Ferhat Kamil Satıcı, 2010
“İçinde yaşadığımız çağa ya imge enflasyonu yaşanan bir çağ olarak bakmak ya da bir adım daha ileri gitmek ve “imgesiz bir çağ” olarak yaklaşmak gerekir.” *
İmgeyi yaratan onun varlıksal olarak anlam oluşturmasını sağlayan kültürde, dilde yer alan ideolojik ortaklıkla imge bombardımanı çağında her şey iç içe geçmiş ve kopyalama teknikleri ve çoğaltma ile anlam yitimine uğramıştır. Bu da modern yaşam içindeki bireyleri sürekli şimdi içinde yaşamalarını ve geçmiş ile gelecekten kopartan şizofrenik bir unutuş olan afazi rahatsızlığına iter. Belleksizlik temel ideoloji halini alır. Çünkü hafızada tutulması gereken her şey sistem tarafından tutulmaktadır. Bizlere ise sunulan anlamları koşulsuz kabullenip uyum sağlamak kalır. Bu geçici fakat etkili fantazya dünyasında karşı tarafa geçmek ve sınırları aşmak gereksizdir. Gerekli olan her şey size sunulur. Bu, meta fetişizminin motive ettiği ve bir arada tuttuğu bu sistem tam olarak bir simülasyon dünyasıdır. Bu dünyanın ikonları ise gösteri dünyasının pop yıldızları, futbolcular, modeller, vb.dir. Eğer bir entelektüel ya da bir toplumsal hareketin önderi iseniz de gösteri dünyasının ikonlaştırma sistemi içinde yerinizi alırsınız.
Bizanslılar ikonayı varlıksal bir problemin yansıması olarak görmüşler, ruhani olanın varlığının doğal bir yansıması olarak algılamışlardır.
“Gerek bu dünyada gerekse ötesinde iki ayrı mekana sahip olan ikona, Kendini çürütmekten, kendi çöküşünü imlemekten kendini gizlemekten asla sakınmayan bir aşkınlıktır.“
“İkona kendi çöküşünü göze alabildiği için görünmeyenin gösterenidir.“
Bu şekilde ikona’nın maddesel varlığının ortaya koyduğu ruhani tarafın parçası yada kendisi olma iddiası, ikonanın aynı zamanda bu çok taraflı varoluşunu da tehlikeye sokar. Burada resmin temsil problemi, resim olarak ikona’yı yalancı durumuna sokabilmekte dinsel bir konuyu imleyen kutsanmış maddesinin iffetini kaybetmesine yol açmaktadır. İkona “İçinde saklı bütün olasılıkları barındıracağı ve gözü görünenin zincirlerinden kurtaracağı yerde onu yerçekimi kurallarına mahkum eder” Hem kendisi ile bir olan hemde olmayan ikona aynı zamanda kendini bu varlıksal ortaya koyuşla inandırıcılığını da ikona kırıcılara göre yitirmektedir. İnandırıcılığını yitirmiş sistem inancın yok olduğu bir boşluk sunar.
Gerçek ile kurgu arasındaki bu muğlak ilişki Bizanslıların kiliselerde o dönemlerde okuma yazması olmayan halka Hristiyanlık dinini anlatma işlevi olan ikonaları kırma ve kaldırma anlamına gelen ikonaklasm döneminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu gün İstanbuldaki Aya İrini Kilisesi‘ndeki devasa Haç’ın soyut simgesel anlamı daha çok bu dönemin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
İkon’un kendi varlıksal durumu, temsil etme-etmeme arasında gidip gelen ikircikli doğası onun ve sanatın gerçekle kurgu arasında duran temsil problemini oluşturur. Bu problem görünen ve söylenen ilişkisini ortaya koyar. “Görünen ve okunan her şey göründüğünde susar, okunduğunda saklanır” sözünden de anlaşılacağı üzere resmin ve yazı’nın doğasındaki bu durum ikona’nın ve gösteri objesinin varoluş problemi ile örtüşür.
Oysa günümüzün ikonları da bir metanın parçası olarak bu ruhani yapıyı içermez, kendi maddi varlığı dışında sunabileceği bir şeyi yoktur. Gösterinin içinde yer alan her şey metaya dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu varlıksal problemi aşmanın yolu gündelik yaşamlarımızı kuşatan ikonları bir işlemden geçirmek olabilir. Eğer ikon kendi çöküşünü ya da anlam yitimini kendi içinde barındırırsa yönlendiriciliğini kaybeder.
Bu bağlamda günümüzün görsel enflasyonu içinde kendi varlığını arayan writer ve grafiti sanatçısı bir tür varolan baskın sistemi yerinden etme sayılabilecek müdahalesini çağın görsel imgelerine ve mekanına yönelterek kendi bireysel ve aynı zamanda potansiyel anonim ve kolektif ruhuna yer açarken çağın baskın yaşama biçimlerinin temsilleri olan ikonların, anlamını bozan, yer değiştiren, ya da görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran, bir deneyim geliştirmektedirler.
* Zeynep Sayın ‘İmgenin Pornografisi’ Metis yayın evi s.8
Christian “Meeloo” Gfeller while showing the Truth of Life
“Being independent and able to decide to do whatever project we feel like is a crucial freedom. I guess it’s the most important for us. We would not want to be artists forced to produce for one or several gallerists in order to feed the market. We’ve seen that happen to people and it’s pretty sad. Our freedom is in our flexibility.”
Du langage.
La faculté du langage est la capacité de créer à l’infini des phrases et des pensées à partir d´un petit nombre d’éléments. Plus globalement, le langage est un système de communication.
Le langage, chez Gfeller+Hellsgård, a pour base sémantique le procédé d’impression sérigraphie. Ce médium que le duo s´applique à repenser, se construit et déconstruit au gré des expérimentations. Sa syntaxe se transforme lentement, elle se ramifie et se complexifie en intégrant des signes issue d´autres idiomes tels que la peinture, en toute évidence, mais aussi la reliure, le bricolage ou la poésie. Comme tout langage, il est fondamentalement arbitraire et pour survivre se doit de dépasser ses propres frontières.
Le cryptolecte graphique et plastique que pratiquent Gfeller+Hellsgård plante ses racines dans un environnement trans-national et à forte densité urbaine, Berlin en l’occurrence. C’est une langue vivante, contemporaine, qui se nourrit de minimalisme, d’abstractionisme et de culture underground.
Christian Gfeller talks about Re:Surgo! to Artzines video channel (antoine lefebvre editions) 2017
On Language.
The language faculty is the ability to create to the infinite, phrases and thoughts from of a small number of elements. More generally, the language is a communication system.
Gfeller+Hellsgård’s language founds it’s semantic basis in the silkscreen printing process. The duo commits to rethink, deconstruct and reconstruct the medium through experimentations. Its syntax is slowly changing, it branches out and becomes more complex by incorporating other languages such as painting, obviously, but also binding, DIY or poetry. Like any language, it is inherently arbitrary and to survive must go beyond its own borders. This graphic and plastic cryptolect that practices Gfeller+Hellsgård plants it’s roots in a trans-national environment of highly urban density, Berlin in this case. It is a contemporary living language, that feeds on minimalism, abstractionism and underground culture.
Another Language from Contemporary Art
to Underground Comics:
Re:Surgo!
Christian “Meeloo” Gfeller and Anna Hellsgård work as an artist duo under the Bongoût name to make prints, artist books and illustrations, often in collaboration with other notable artists. To date there are over 110 artist books printed in silkscreen under the name Bongoût. Bongoût is based in Berlin, Germany. Their artists books are in numerous prestigious museums and collections; after 17 years,Gfeller & Hellsgård closed the Bongoût chapter in 2012. And the publishing part of Bongoût was renamed Re:Surgo!, while the distribution Beuys On Sale.
Band Posters by Re:surgo!
All of the selected work above is by Re:Surgo! which is Bongoût’s creative twin. It comprises the graphic design studio and the silkscreen atelier in which Anna Hellsgård & Christian Gfeller are creating artist books, prints and design works.
Did anyone have an impact on you and your career choice?
Christian: When I was a teenager, I had an art teacher, Isabelle, who was Antoine Bernhart’s girlfriend. She showed me a lot of artists silkscreen books and punk graphic zines. I instantly knew “this is what I want to do !”.
Anna:In terms of creativity, we try to keep our influences as open as possible. From contemporary art to underground comics, experimental films or outsider art. In the field of graphic design, we especially like Polish and Cuban posters from the 70’s – graphic designers such as like Roman Cieslewicz, Henryk Tomaszewski…
Christian: We also really like the young contemporary art scene, artists like Thomas Zipp, Sterling Ruby, Dan Colen, Urs Fisher, Andreas Hofer or Christopher Wool, to name but a few.
Did you have a specific goal to achieve in your career? Have you achieved it yet?
Being independent and able to decide to do whatever project we feel like is a crucial freedom. I guess it’s the most important for us. We would not want to be artists forced to produce for one or several gallerists in order to feed the market. We’ve seen that happen to people and it’s pretty sad. Our freedom is in our flexibility.
Band Posters by Re:surgo!
“We start off from a graphic thinking, and push the figurative elements to the edge of abstraction.”
Can you take us through the evolution of your work and style.
Christian: I started pretty punk. My first silkscreen atelier was in a huge alternative warehouse project that was hosting rehearsal spaces, recording studios and event spaces. I was publishing silkscreen hand-printed artist books in a very DIY matter. Some of my friends started a small garage punk & noise label, so I would design and print the record covers. Meanwhile we organised concerts, exhibitions, raves and parties. I was in charge of doing the design and print to advertise the events. When I met Anna in 2001, we started collaborating and eventually our work became more structured and sharp.
What is it about the process of screen print that you love? Tell us how you developed this love.
Christian: Well, each project has a different concept and we like to set up different rules. For some of the books we recycled film that was destined for the bin. We draw directly on the film with gouache or spray paint, use tape or stamps or whatever we can think of. I have even used some of my hair and glued it onto the film. For some colour layers, we partially remove the emulsion from the previous print with the high pressure water cleaner and then use it as the base for the next print.
Anna: For the improvised books, we print on leftover printed offset paper we collected at an offset print shop. Making these books is very physical work, and often we are in a trance-like creative state. We do use computers though. For example, we wouldn’t do any colour selection by hand if we could obtain the same result with a computer. We are not interested in crafty, laborious challenges for their own sake, but for some works it is crucial to do the colour separation by hand. Sharpie marks and X-acto knife traces are not simulated however, they are always real traces. Computers wouldn’t be able to render that hand-drawn feeling — they are just another tool. I believe you shouldn’t let the tool direct and dictate the process and results of your works. It is also very important for us to combine different media: hand-drawn fonts, photocopied drawings, patterns, stamps, etc.
Tell us about your workspace. Are you clean and tidy or do you like a creative mess?
It’s a tidy mess. Growing older we need a more ordered and a clean space to be creative, but it is still a working space.
Is this your first studio / shop space? How have you developed the area you work in?
The first Bongoût studio was in a warehouse in Kehl (Germany), across the Rhine. I was living in Strasbourg-France back then. On the other side of the border. When I met Anna we re-located in Bordeaux for a year and a half. We quickly moved to Berlin. In Berlin we’ve had three different locations, and we’ve been in the space on Torstrasse since early 2008.
Given, 72 pages silkscreen book, 93 colours, 40 x 30 cm
How would you describe your style?
It’s not easy for us to describe, but I would we start off from a graphic thinking, and push the figurative elements to the edge of abstraction.
Have you done much collaborative work with other artists? Tell us about this process.
We have very often worked with other artists – in fact, collaborations are an essential part of our practice and inspiration. Each project defines a new set of rules and in general we have a very good chemistry with our project partners. It’s comparable to making music with different people. It creates a good balance and challenges between our different projects.
Given, 72 pages silkscreen book, 93 colours, 40 x 30 cm
What are you working on at the moment?
Christian: We just finished Given, a massive collective silkscreen book. It’s 30 x 40 cm, 72 pages, and comes in a cardboard box. We asked 35 artists (Seripop, Tara Mc Pherson, Pakito Bolino, Gregory Jacobsen, Manuel Ocampo….) to submit images and we printed the whole project this summer. We used 93 screens. Beside this, we just released 3 little silkscreen books (Helge Reumann, Leto & Franziska Schaum), are currently working on two big offset monographs: a painting book by ATAK and a photo book with Natacha Merritt.
Anna: And we just started a 7″ series in collaboration with Le Petit Mignon/Staalplaat (Berlin-based record shop and noise label). It will be a series of 7″ vinyls for which we do the artwork. For the first record, by Norwegian band MoHa!, we did a 12 -page silkscreen experimental booklet that comes with the record. We are now working on the second one, a 7″ compilation of 41 bands, with each song being 15 seconds at most. We are excited to continue working on that series!
Screen printing is having a massive resurgence since the 60’s, where do you see screen print in the next three years?
In the past five years there has been a huge resurgence of interest in hand-made things: things that cannot be duplicated or digitalised. When I started in 1995, you could really count on one hand the number of people doing hand-printed silkscreen books, especially in Europe. In the US there where just a few artist following the 60’s psychedelic rock poster path. Nowadays, I can’t even follow who is doing what. But in time, only the ones that are persevering and doing good work will stick around.
Rencontres de l’illustration : une interview de très Bongoût
A l’occasion de l’exposition “Bongoût / Re:Surgo!” et des Rencontres de l’illustration, nous avons rencontré Christian Gfeller et Anna Hellsgård, éditeurs de Bongoût (1995-2011) et Re:Surgo! (2011-…). « Bongoût / Re:Surgo! – De Strasbourg à Berlin, une histoire de l’underground graphique » marque l’entrée des archives éditoriales de fanzines et livres d’artistes édités entre 1995 et 2015 par Bongoût puis Re:Surgo!, dans la collection permanente du Centre de l’illustration de la médiathèque André Malraux de Strasbourg.
Gfeller & Hellsgård ‘Bongoût 667’ fold out poster zine (2020)
Re:Surgo! Strikes Back with a ‘Bongoût’ than Ever
Erman Akçay, İstanbul
Legendary print artists Re:Surgo! started to print some old style Bongoût grafzines again as we miss, if you want to join the adventure, you would get in contact with them via email: christian@resurgo-berlin.com. First experiment ‘Bongoût 667‘ is featuring Guillaume Moinet, Jana Barthel, Mathieu Desjardins, Arnaud Loumeau, Rob Barber, FTZ, Franziska Schaum, Raimon Keimig, Pete Corrie, Benedikt Rugar & Miroslav Weissmüller and it tastes Bongoût than ever !
Berlin-based duo Bongoût talks about applying their unique approach to screen printing to everything from wallpaper to album covers.
Latest graphic productions by Re:Surgo!
When new issues are on the way, don’t forget to visit Re:Surgo! web store for ‘Beuys on Sale’ collection also for possible screen-printed artist books, riso & graph’zines, gigposters and prints,