Bir Fransız kadını ve akrep burcu olan Céline Guichard bizlere gerçeklik, şehvetli oyunlar ve anormal anatomilere olan saplantısından bahsetti. Çizimleri her zaman tükenmez kalem veya mürekkeple kağıt üzerinde hayat buluyor, sonrasında photoshop’a geçerek çeşitli filtrelerle deneyler yapıyor. Bizlere, zihninde imgeler ve formlardan oluşan bir bankası olduğunu ve bunları kendi eserlerine dönüştürürken ilgisini çeken şeylerin de bu bankadan çıkan deformasyonlar olduğunu söyledi. Tıpkı asimetri, dengesizlik, çirkinlik ve grotesk gibi.
Toshio Saeki, Lucien Freud gibi ressamlardan, Thomas Gainsboroug’un “Mr and Mrs Andrews”ı veya Goya’nın “Caprichos” u gibi resimlerden hoşlanıyor ancak bunların kendi dünya görüşü ile alakası olmadığını da ekliyor. Daha çok edebiyat, sinema ve kendi tecrübelerinden esinleniyor. Taşrada geçirdiği çocukluk anıları ile insan ve hayvan biyolojisine olan saplantıları, anormallikler, düş dünyası ve sınırları aşanlardan aldığı ilhamla onlara ithafen çiziyor.
Céline Guichard is an artist creating strange, surrealist, fantastic and grotesque images inspired by her childhood memories, her obsessions for human biology, abnormality, dream and transgression.
She paints and shows her work on a regular basis until 1996. After 1996, she dedicates her time to free drawing. From march 1999, she is strongly involved in the web development by hosting the group websites bonobo.net, leportillon.com, bonobocomix.com. She opens her own publications spaces around 2005, time when the need for magazines was increasing. Since then, she is actively working in the contemporary drawing field through exhibitions, publications and collaborations.
Hayakawa’nın resimlerinde uzak bir galakside yaşanan sıradışı muharebelere tanıklık ederiz. Hayatta kalmak için ölümüne savaşan yaratıklar ve robotlar izleyici açısından pek bir tehlike arz etmiyor olabilir, ama o resimleriyle birlikte, bizlere kimsenin kolay kolay ayak basamayacağı bu diyarlara yolculuk ettiğini açıkça ispatlıyor.
1974’te, Japonya Yamaguchi Bölgesinde dünyaya gelen Motohiro Hayakawa, sanat ve çizgi-roman alanında kendisini saygın bir noktaya getirecek olan birçok grafik etkileşimin içinde büyümüştür. Bilim-kurgu ve çizgi romanlar yaşamının önemli kısmını oluştururken; çizme ve boyama, sanatında büyük rol oynar. 70’ler ve 80’lerin televizyon programları da bu çerçeveye yabancı değildir; en iyi bilinen eserlerinden bazıları, 70’lerin çok sevilen televizyon programı ‘Space Sheriff’den esinlenmiştir. Karmaşanın içinde detaylara ne derece önem verdiğini çizgilerinden görebilirsiniz. Bu eserlerin her birinde bir anlam doğar ve yavaş yavaş emekleyip gözümüzün önünde canlanan fantazileri deneyimleme imkanı sunarlar. Savaşçılar, prensesler, uzay giysileri içindeki yeşil adamlar ve tamamen farklı yaratıklar, düş dünyamıza gerçek gibi yansıyan karakterler.
Sergilediği eserler arasında özellikle ‘Space Sheriff’i kapsayan psikedelik bilim-kurgu serileri belki de Motohiro Hayakawa’nın bütün bu düşsellik içinde bizim yakaladığımız tek gerçekliktir: Bu televizyon programı ve onun Hayakawa üzerindeki etkisini canavarlar, savaşçılar, uzaylılar ve muazzam savaş meydanlarında hayatta kalma mücadelesi veren çeşit çeşit yaratıkların ileriki çalışmalarına yansımasından anlayabiliriz.
Motohiro Hayakawa ‘LaserBeam’ 2013
Funny story: whenever the time to write about something that is essentially visual arises, the lack of words grows bigger and undoubtedly shames the perpetrator of such a task. Time runs out and—still–nothing. This kind of struggle happens mainly due to a number of different factors, starting with the complexity of the work at hand and ending with our own personal opinion, which can easily end up screwing the article and turn it into a mushy, oversentimental statement. My role here is to bring you none of these to the table and still make you enjoy the subject, to mesmerize and charm your interest, and mostly to show you why you should definitely be checking out this Japanese wonder artist, sci-fi aficionado, Motohiro Hayakawa.
Motohiro Hayakawa ‘Laser Beam’ 2013
Asıl büyüleyici olan Motohiro Hayakawa’nın aklından geçeni bunca ayrıntı içinde sergilemekten yorulmamış olması. Her biri ayrı bir amaç taşıyan küçücük detaylarla tıka basa dolu, hayranlık uyandıran senaryolarla karşımıza çıkıyor ve modern dünyayı nasıl da birebir tasvir ediyor, insan şaşıyor. Kartlar dağıtıldı, kavga, dövüş gürültü, iyiliğin ve kötülüğün karakterleri onun hayal edilmiş evrenlerinin olduğu kadar içinde yaşadığımız dünyanın da parçaları değil mi?
Motohiro Hayakawa sanat alanında bir zirve sayılan Tokyo Illustrators Society üyesidir aynı zamanda. Tokyo Illustrators Society, ya da TIS, 1988’de kurulmuştur ve şu anda 200’den fazla üyesi mevcuttur. Sıradışı yetenekleri ortaya çıkarmayı amaçlayan bu topluluk, tanıtma ve takdir etme hizmeti de vermektedir. TIS Tokyo’da düzenlediği birçok sergi, konferans ve çeşitli kültür etkinlikleriyle de tanınır. Ayrıca 1995’ten bu yana topluluğun ünü, Marunouchi Bölgesine dahil Ginza’daki Creation Gallery G8’de düzenlediği sergilerle piramidin en tepelerine kadar yükselmiştir. Buna ek olarak TIS açıkça ‘alanında uzman olmak’ isteyen yeni sanatçı ve illüstratörlere de her zaman açıktır.
早川モトヒロ
Born in the Yamaguchi Prefecture, Japan, in 1974, Motohiro Hayakawa was raised under several graphic influences that would later bring him to the place he is now regarded in art, illustration, and comics. Science fiction and cartoons were a massive part of his life, playing a paramount role in the way he draws and paints. TV shows of the 70s and the 80s were no strangers to his household: one of his most well-known works is a tribute to “Space Sheriff,” a TV show from the 70s, and you cannot really get enough of it: the intricacy, the attention to detail, the clear convolutedness of the traces. A narrative is born in each of his works and you can almost sense the fantasy crawling out and being brought into life right in front of you. Warriors, princesses, green men in space suits, and a whole lot of different creatures are a few of the characters you can count on.
Actually, this tribute I just mentioned, the one encompassing psychedelic sci-fi TV shows, specifically “Space Sheriff,” is perhaps the most renowned fact about Motohiro Hayakawa in all its glory: the TV show and the subsequent influence it had on him were the trigger for a much bigger side of his art, the background that prompted his vast battlefields filled with monsters, warriors, aliens, and a multitude of creatures fighting for survival.
Motohiro Hayakawa ‘Laser Beam’ 2013
2012 yılında Madrid Watdafac galerisinde Aralık’tan Ocak’a kadar süren bir Motohiro Hayakawa sergisi düzenlendi. ‘MAKUU KUUKAN’ hem sanatçı hem de galerici olan Manuel Donada’nın gösterimine karar verdiği sade okur ve izleyiciler olarak bizim de bildiğimiz şekilde Donada da illüstrasyon işine dört yıl önce girmiştir. Düzenlenen bu sergiyle Hayakawa’nın son zamanlarda gördüğü en büyük yeteneklerden biri olduğunu dile getirmiştir. ‘MAKUU KUUKAN’ ayrıca Hayakawa’nın birçok eserini bir araya getiren sınırlı sayıda basılmış kitabın adıdır.
‘MAKUU KUUKAN’dan önce Motohiro Hayakawa’nın eserleri için Tokyo’da özellikle Billiken Gallery’de ‘HEROES AND VILLAINS’ (2012) ve ‘Dai/U/Chu/Jin/Ten’ (2012) sergilerine göz atılabilir. ‘Shigeru Sugiura’s Toto?’ (2012) de Tokyo Morishita Culture Centre’da düzenlenmiş bir sergidir ‘LASERBEAM’ ise Fransız yayımcı Le Dernier Cri tarafından yayımlanmış bir eseridir ki 2009 da 9. Tokyo Illustrators Society Contest gümüş ödülüne layık görülmüştür.
Hayakawa
What truly is hypnotic is the fact that Motohiro Hayakawa does not seem to get tired of showing us what goes through his mind, although leaving it free to interpretation. How can he come up with such enthralling scenarios, jam-packed with small details, each and every one of them holding a purpose? He just does. To what extent is he depicting our global society, one can only imagine, but it would not be hard to believe. The cards are set. The portraits of fighting, debating, and discussing evil and harm are as much a part of the world we live in as they are matters of fantasized universes.
Motohiro Hayakawa is a member of the Tokyo Illustrators Society, which is somewhat a victory as far as the arts are concerned. The Tokyo Illustrators Society–or TIS–was established in 1988 and has now well over 200 members. This society, although not a secret one, intends to bring out the amazing talents behind the subject and serve as a platform for promotion and praise. TIS is well-known for being hands-on in the art scene in Tokyo, hosting a number of exhibitions, conferences, and much more. Better yet, since 1995, the name of the organization went higher up in the food chain by setting up exhibitions at the Creation Gallery G8, in Ginza, in the Marunouchi area, a high-roller specialist in fine arts and graphic design. In addition to this, TIS is ever more open to receive new artists and illustrators who desire to become “professionals in the field,” so to speak. The people behind this amazing initiative are administrative director Mizumaru Anzai, vice presidents Hiroyuki Izutsu, Jun Tsuzuki and Shinbo Minami, and acting director Sugio Yamazaki.
Motohiro Hayakawa ‘Laser Beam’ 2013
In December, falling through January, Motohiro Hayakawa held an exhibition in Madrid at the Watdafac gallery, an up-and-coming exhibit space open since 2012 in the 6th floor of a building located in the heart of the Spanish city. “MAKUU KUUKAN” was the reunion of a number of prints that both the artist and the gallery owner, Manuel Donada, agreed on including in the solo showcase. They almost did not get to the destination, but Donada was keen on making it happen no matter what, as he considers Hayakawa a genius. So, as we, mere readers and observers, Donada knew he was dealing with a person who just got into illustration four years prior and was already showing much more talent than he had recently seen. “MAKUU KUUKAN” is also the name of his limited edition publication, which gathers a variety of his artwork.
Before “MAKUU KUUKAN,” one could take a look at Motohiro Hayakawa’s work at several exhibitions around Tokyo, specifically in Billiken Gallery with “HEROES AND VILLAINS” (2012) and “Dai/U/Chu/Jin/Ten” (2012). “Shigeru Sugiura’s Toto?” (2012) was held at the Morishita Culture Centre, also in Tokyo. “LASERBEAM” is the title of his latest release through Le Dernier Cri, a French publisher dedicated to screen-printed books produced in limited editions. Although he started only in 2009, he was already bestowed with an award, the Silver Award from the 9th Tokyo Illustrators Society Contest Society Contest.
We are certainly witnesses to a scene taken from a distant war in a well-hidden place no one can put his eyes on. Creatures battling for life and, of course, to death, carrying no danger for us, far-distanced viewers. Manuel Donada furthers states he believes Motohiro Hayakawa has been where no one has ever been. I could not agree more.
Daisuke Ichiba ‘isimsiz’ desen, kağıt üzerine mürekkep
1963 doğumlu Ichiba, çokça ürettiği çizimler ve yayınladığı kitapçıklarla tanınan bir sanatçı. Özel yerlerde sergilenen çalışmaları ise bir çok Japon hayranı beraberinde getirmiş.
Aurélien Estager, 2007 / Türkçesi: Erman Akçay
Bilindiği üzere manga ve animasyon kültürü Japonya haricindeki ülkeler için de her zaman ilgi çekici olmuştur. Ve bu ‘Otaku’ kültürü, bir çok genç Japon sanatçıyı da doğal olarak etkilemiş; Ichiba da hiç şüphesiz bu kültürel iklimde büyüyenler arasında ve artistik açıdan çizimlerinde bunu yakalamak hiç de zor değil; fakat hakkını vermek gerekir ki Ichiba‘nın sergilediği bu mutasyon, tekniğin de yeteneğin de ötelerinden derin ve karanlık bir tutkudan, bir arayıştan kaynaklanıyor gibi.
Daisuke Ichiba ‘isimsiz’ desen, kağıt üzerine mürekkep
Henüz çocuk yaşta olmasına rağmen küçük yaşlardan itibaren çizgi romanlar yapmaya başlar. İlkokul sıralarındayken bile dönemin popüler çizgi romanlarından esinlenerek arkadaşlarının karikatürlerini çizip dikkatleri üzerine toplamayı başarmıştır. Sonrasında ergenliğin de verdiği enerjiyle çizimi bir kenara bırakır ve kısa ömürlü de olsa bir funk müzik grubu kurmayı başarır; onu heyecanlandıran müzikten ziyade sahnede seyircilerin karşısında olmaktır. Grubun dağılmasıyla birlikte Ichiba kendine döner ve yeniden bir şeyler karalamaya başlar. Saplantılarla yaralanmış zihninin toplumla olan çekişmesi ve yarattığı kaos, Ichiba‘nın karanlığını durmadan besler ve kadın figürünü merkeze alan çizgilerinde sekiz yaşında kaybettiği annesini arayan bir kırılganlık vardır.
Daisuke Ichiba ‘isimsiz’ desen, kağıt üzerine mürekkep
George Akiyama‘dan etkilenen Ichiba, Dadaesk kolajlar, desenler ve abartılı hikayeleriyle mutant kurbağalardan göl kenarlarına, iblislere şarkı söyleyen tek kollu sakat kızlara kadar seks ve vahşetin çarpıcı sahnelerini tuhaf bir mizah duygusuyla gözlerimizin önüne seriyor ve bizleri absürd diyaloglara, karabasanlarına ortak ediyor.
Ichiba, sanatı için şöyle diyor:
“Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, içimizde çürüyen bir şeyler her zaman var. Yaşadığımız dünyanın büyüleyici güzellikteki manzaralarına paralel berbat manzaraların olması gibi. Elbette ki bunlar hastalıklı ve negatif, fakat böyle olmaları onları görmezden geleceğimiz anlamına da gelmiyor. Güzele doğru eğildiğim her sayfada tuhaf unsurların, grotesk elementlerin dengeyi sağlamak adına yükselen, karşı konulmaz dürtüsüne yenik düşüyorum; buna rağmen çoğu izleyici farkında olmasa da resimlerimde her zaman kendime has bir denge kurmayı başarmışımdır.”
Daisuke Ichiba ‘isimsiz’ fotoğraf
– ENGLISH –
Ichiba’s Intricate Drawings Interweave The Disturbing And The Grotesque
by Leslie Tane
Life is an inextricable combination of beauty and awfulness, good and evil, and Japanese artist Daisuke Ichiba captures these dichotomies in his highly detailed, densely populated drawings. Drawing is just one of the media that Ichiba has mastered — he is also a painter, filmmaker, and photographer. No matter the form, though, his content grapples with the reality of life and its grotesqueries.
“Choosing to create work that is only beautiful feels artificial. Thus I paint both. You cannot sever the two. The expression that results is a natural chaos. In my work I project chaos, anarchy, anxiety, the grotesque, the absurd, and the irrational. By doing so I attain harmony. This is my art. Put simply, I paint humanity (the spirit).”
At first glance it’s possible to miss the disturbing elements of Ichiba’s work. The Indian ink compositions are dense and unusual for Japanese art, which tends toward clean lines and minimalism, although they do include Japanese iconography such as the schoolgirl and cherry blossoms. Influenced by his early admiration of comic book art and manga as well as the loss of his mother at age 8, his works fuse vile, often many-eyed, monsters into domestic scenes. Figures are missing features—an eye here, a mouth there—and the occasional introduction of color feels threatening, reminiscent of spreading blood.
He meditates on sexuality and death and the intangible cord that ties them together. Ichiba’s haunting tableaus are a type of contemporary shunga (Edo-period erotic scrolls), in which beauty navigates chaos with one eye closed. (Source)
The impassivity of the deformed figures is striking in the work. Both human and monster accept their fates. The faceless children and severed heads represent the darkness in all of us, ubiquitous and unquestioned.
Agnieszka Le Nart, Şubat 2013 – culture.pl Türkçesi: Erman Akçay
Genç ressam Waliszewska’nın fantastik hayal gücü ve ortaçağa özgü eşsiz bir büyüyle işlediği masalsı konular, Hieronim Bosh ve Francisco de Goya’yı andıran sahneleri, ölümcül çocuk sembolizmi ile bir araya gelerek sarsıcı ve dehşetengiz bir atmosfer oluşturuyor.
Aleksandra Waliszewska (1976, Varşova doğumlu) Polonya sanat dünyası ve yakın geleceğin genç ve parlak yeteneklerinin arasında şimdiden kendine kalıcı bir yer edindi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ve Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı bursuyla ödüllendirilen ressam yeni medya ve performansın içi boş cazibesinden kaçınarak en geleneksel sanat biçimlerinden resmi tercih eden cesur birkaç sanatçı arasına girmeyi başardı. Son on yıl boyunca Polonya ve dışında yirmiden fazla solo sergiye ve Paris’teki sergilerinde uluslar arası sanat grubu Frederic’e katılmış ve ayrıca My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi tarafından yayınlanan seçkilerde eserleri yer almıştır.
İlk eserlerinde Piero Della Francesa, Masaccio ve Giotto’nun Quattrocenta tarzından esinlenmiştir. En çok ilgilendiği şeylerden birkaçı renk ve içinde bulunduğu ruh hali ve 14. yy ustalarının bunları tuvallerinde nasıl uyguladığıydı. Bu esinlenmeleri modern sanat ve çağdaş sanat temalarıyla sentezledi. 2000 tarihli eseri, Three Graces’te Madonna’nın ikonik resmine bir televizyon eşlik eder. Waliszewska için en önemli ilke imgenin kompozisyonudur. Ayrıca yapıtları 16. yüz yıl Leh grafik sanatçılarını çağrıştırır: birkaç eserinde etkisi oldukça belirgin olan Tomasz Treter (1547-1610) ve Jan Ziarnko (1575-1628). Tutkularından biri de onların eserleriyle kendisine ait olanları birleştirerek onları birbirine bağlayan dinamikleri gösteren bir yapıt üretmektir.
Aleksandra Waliszewska
Figüratif resimlerinin yanından Waliszewska oto-portre ya da tehlikeli bir ormanda üniformalı haşin bir kalabalığa ya da aç bir canavara tek başına boyun eğen yalnız kızların portrelerini; ya da Death of a Pedophile’daki gibi bir istismarcının durumunu tersinden gösteren işler resimlemiş ya da tasarlamıştır. Canlı bir modelle çalışmanın genelde çok zahmetli olduğunu kabul ederek Narcissus’daki gibi (2005) konu olarak sık sık kendisini kullanmıştır. Üslubu, canavarların dövüştüğü gizemli sahneler, ormanda kaybolan çocuklar, kafatasları ve iskeletler, eksik uzuvlu ya da derisi yüzülmüş portre tasvirlerindeki çocuksu bir umursamazlıktan detaylı bir kesinliğe kadar oldukça çeşitlidir. Eserleri tatsız, genelde belirsiz ancak yine de izleyiciyi bir şekilde yakalayıp karşısında tutan büyüleyici bir çekiciliğe sahiptir.
Aleksandra Waliszewska
The young painter’s “nasty children” and “fantastic animals” invade the canvas with their morbid figures and jarring symbolism as she creates a new Gothic style that meshes surrealist imagery, medieval mystery, fairy tale themes and references to the likes of Hieronim Bosch and Francisco de Goya.
– ENGLISH –
Aleksandra Waliszewska
Over the past year Aleksandra Waliszewska (born 1976 in Warsaw) has etched out a place for herself among the brightest young talents of Poland’s art scene and a promising export in the near future. A graduate of the Academy of Fine Arts in Warsaw and recipient of scholarships awarded by the Polish Ministry of Culture and National Heritage, she is among the few new artists brave enough to avoid the slick temptations of new media and performance, opting instead for one of the most traditional art forms: painting. Over the past decade, she has had more than 20 solo exhibitions in Poland and abroad, collaborating with the international art group Frederic on exhibitions in Paris and presenting her work in collections published by My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi.
Currently, she is part of the Focus Poland 2013 – Take 5 group show at the Centre for Contemporary Art in Toruń, joining the ranks of Oskar Dawicki, Agnieszka Polska and Honza Zamojski. Put together by international art curator curator Friederike Fast (Museum Marta Herford), the show aims to reflect the dynamic quality of the Polish art scene and single out five of the most intriguing artists of the generation born in the 1970s. In mid-February, she was selected to join a group of four artists represented by the Leto Gallery at Arco Madrid, one of the biggest art fairs in Spain with more than 200 galleries from 27 countries in attendance. The theme of the Leto showcase is an exploration of how language and literature have impacted contemporary art, particularly with respect to conceptual art. On the final day of the fair, Waliszewska was awarded the Grand Prix for the best work presented by a contemporary foreign artist. Arco Madrid organisers remarked on how critics have recognised Waliszewska for her “strange, highly imaginative, informal figures that refer to the late Gothic aesthetic”.
Her early works were inspired by the Quattrocenta style characteristic of the work of Piero Della Francesa, Masaccio and Giotto. Of greatest interest was the role of colour and mood, and the way these 14th-century masters applied paint to the canvas. These inspirations were combined with themes that wove throughout modern art and contemporary art history, as well as the immediate world around her. In her 2000 work Three Graces, an iconic painting of the Madonna is paired with a television set. For Waliszewska, the composition of the image is of principal importance. She also cites the works of Polish graphic artists from the 16th century: Tomasz Treter (1547-1610) and Jan Ziarnko (1575-1628) as greatly inspiring for a number of her works. One of her ambitions is to create a publication that would juxtapose their works with her own, illustrating the threads that connect them.
Aleksandra Waliszewska
Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır.
Waliszewska, belli bir proje ya da sergi için çizmiyor ya da resim yapmıyor. İşine metodik bir yaklaşımla yaklaşıyor ve başlamak için ilham beklemeyip günde beş saatte iki eser üretiyor. Verimsiz günlerinde portrelere devam ediyor. En girift sahnelerinde anlatımın genellikle karanlık, ürkütücü ve yoğun bir duygulanımdan başlayarak kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Konularının genelde ilkel ve çift cinsiyetli bir havası vardır; başıboş bir hayvan vücuduna benzeyen genç kadın bedeni pekâlâ yetişkin bir erkek bedeni de olabilir. Masalsı ve sado mazoşist dünyaları çarpıştırarak ortaya bir tür hem merak uyandıran hem de şaşırtıcı ve büyülü bir sapkınlık çıkartır. Son yıllarda tuvalden vazgeçerek ilk tutkusu kâğıt üzerine guaja geri dönmüş görünüyor.
Aleksandra Waliszewska
Alongside her figurative paintings, Waliszewska has sketched and painted portraits as well – self-portraits or portraits of young girls alone in a threatening wood, submitting to a stern uniformed crowd or ravenous monster, or turning the tables on an abuser, as in Death of a Pedophile. She has admitted that working with a live model often proves onerous, so she often uses herself as her subject, as in Narcissus (2005).
Her technique varies from a childlike nonchalance to detailed precision in her depictions of uncanny scenes of battling beasts, children lost in the woods, skulls and skeletons, portraits of faces with missing features or exposed musculature. A lone baby elephant would be sweet if not for the unnervingly evil expression on its face. Her works are unpleasant, often obscene, yet there is something magical about them that draws the viewer in and holds tight. She draws on a shared magazine of popular symbols from horror films, comic books, heavy metal and current events.
Aleksandra Waliszewska
Waliszewska 2012’de aynı adlı sanat dergisinin, gördükleri en merak uyandırıcı sanatçı olarak EXIT ödülüne layık görülmüştür. Aynı yıl Varşova Çağdaş Sanat Merkezinde (CSW) genç sanatçıları ön plana çıkaran Project Room’un bir parçası olarak Nasty Child’ı sergiledi. CSW Küratörü Ewa Gorządek eserini Gotik kurmaca resimlerine benzetse de bu resimlerin daha yüksek bir hassasiyette ve duygusallıkta olduğunu ve “Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır. İzleyici Waliszewska’nın yarattığı dünyaya girerek anlamların girift ve karmaşık yapısıyla, dikkatle gözlerden kaçırılan bir anahtarla karşılaşır.” diye ekledi. Sergilediği tarz, bir söyleşisinde belirttiği kıyamet temaları ve ‘karanlık ve çarpık’ Harikalar Diyarı resimleriyle İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’nin dikkatini çekmiştir. Kendisinin de kabul ettiği üzere ‘Her şeyden önce kendim için resim yapıyorum. Eserlerimle kimseyi şoka uğratmak istemiyorum. Belki, mümkünse bir parça morallerini bozmak.’ Rönesansa ilgisi ve Cattelan’nın da kendisine ilişkin olarak ‘eşzamanlılığı reddettiği’ iddiası üzerine şunları söyler:
“Rönesans sanatına tapıyorum ancak günümüzde olan biten şeylerin de önemi büyük; örneğin çok da uzun olmayan bir süre önce Norveç Utoya’daki katliamlarla ilgili bir dizi resim yaptım. Günümüze ait bu ‘önemli konu’yu ele alıyor olmam biraz romantik sanırım. Fakat bütün bu etkiler, hem Memling’in Kıyamet Günü ve hem de tuhaf Japon korku filmlerini bir noktada buluşturuyorlar.”
Waliszewska’nın eserleri ayrıca farklı türde işler yapan başka sanatçıların da ilham kaynağıdır, en son bağımsız Attenberg (2010) filmiyle ödül almış Yunan asıllı yönetmen Athina Rachel Tsangari, sanatçının desenlerinden ilham alarak bir film çekmiştir. The Capsule, 2012’de çekildi; beraberinde koleksiyoner Dakis Joannou sponsorluğundaki DesteFashionCollection 2012 komisyonunun öngördüğü bir enstalasyonla birlikte. Esrarengiz öyküsüyle kusursuzca çekilen bu film, sanat ve sanat filmleri arasındaki ince bir çizgi üzerinde gezinmektedir.
Waliszewska doesn’t paint or draw for a particular project or exhibition. She takes a methodical approach to her task and doesn’t wait for inspiration to strike, working for 5 hours a day and making up to two works a day. On days of lukewarm inspiration, she tends to stick to portraits. With her more intricate scenes, she says the narrative tends to unfold on its own, rooted in a strong wave of emotion – most often a dark, brooding emotion. Her subjects have an primitive, androgynous air – a young woman’s waif-like body could easily be that of a nubile adolescent male. The worlds of fairy tales and S&M collide, creating a sort of magical perversion that is both intriguing and disconcerting. In recent years, she has strayed from the canvas back to the technique she had begun with as a girl – gouache on paper.
In 2012 Waliszewska was awarded the EXIT award given by the art magazine of the same name to the most intriguing artist on their radar. That year she presented Nasty Child at the Centre of Contemporary Art in Warsaw (CSW) as part of the Project Room series promoting young artists. CSW Curator Ewa Gorządek likened her work to illustrations of Gothic fiction, yet she adds that these paintings are highly sensitive and emotional, explaining, “The artist’s fascinations revolve around the dark side where it is easy to succumb to a momentary madness, where the macabre meets the grotesque, whereby beauty is accompanied by horror. The viewer enters the world created by Waliszewska and encounters the intricate and complex mixture of meanings, the key to which has been carefully hidden”.
Her style has captured the attention of Italian artist Maurizio Cattelan, who in an interview with the artist remarked on her penchant for painting skinheads, apocalyptic themes and her “dark and twisted” Wonderland. As she admitted, “First and foremost, I paint for myself. I would not like to shock anyone with my pieces. If anything, possibly to make them a bit depressed”. She also spoke of her interest in the Renaissance and Cattelan’s assertion that she may be “rejecting contemporaneity”, explaining,
“I worship art of the Renaissance, but some elements of what is going on right now are also an important influence. For example, not long ago I’ve painted a series of pieces on the massacre on Norwegian island of Utoya. It’s a bit of a romantic need to locate “grand subject” of the present time, I guess. All kinds of influences, both by Memling’s doomsday painting and weird Japanese horror movies, are being mixed at this point.”
Waliszewska’s works also inspire other artists across genres – most recently Greek film director Athina Rachel Tsangari, known for the award-winning independent film Attenberg (2010) made a film inspired by a series of drawings by Waliszewska. The Capsule was produced in 2012, along with an art installation, as a commission for the DesteFashionCollection 2012, sponsored by art collector Dakis Joannou. Immaculately filmed, with an enigmatic storyline, the production treads the fine line between art and arthouse cinema.
Waliszewska herself co-wrote the screenplay and makes an appearance in the film, which is described on the film’s official website simply as
Seven young women. A mansion perched on a Cycladic rock.
A series of lessons on discipline, desire, discovery, and disappearance.
A melancholy, inescapable cycle on the brink of womanhood — infinitely.
‘Bulgaristan’daki zorluklar, beni daha çok çalışmaya teşvik ediyor, daha çok çalışmak ise, sıkıntılardan daha kolay kurtulmamı sağlıyor.’
Boris Pramatarov geçtiğimiz yıl pek çok sergide, festival ve seminerde yer aldı. Son çalışmalarından biri New York Times’ın ‘Travmalar’ sergisinde gösterildi. Sanatçı, aynı zamanda ikinci kitabı olan Doppelgänger’in de tanıtıldığı Burgas – Barbossa’daki sergisiyle birlikte çalışmalarına devam etmektedir. (Kaynak: Mokuso magazine, 28 Eylül 2013)
Boris Pramatarov, poster made for Novo Doba Festival in Serbia, 2015
Mokuso: Çalışmalarınıza ilham veren fikirlerden bahsetmek ister misiniz? Boris Pramatarov: İçinde bulunduğum çevreden, şehir hayatından, insanlardan, iletişim şekillerinden ve internette rastladığım şeylerden.
Tormentor başlıklı serginizde korkularınıza tanıklık ettik. Daha çok hangi korkuyu resmediyorsunuz?
‘Tormentor’ ve ‘My Demons’ kitaplarımın başlıkları ‘İşkenceci’ ve ‘İblislerim’ anlamlarına geliyor; içinizde olan ve bize bir türlü huzur vermeyen şeyler. Herkes içinde huzur arıyor ve bunu bulmak hiç de kolay değil.
Belki sizin için böyledir, zira söyleyecek çok şeyiniz var.
Korku, fanteziyle birlikte harekete geçiyor ve düşünceleri, fikirleri doğuruyor. Ne kadar düşünürsem o kadar çok fikir buluyorum. ‘Ne olabilirdi, ne olması gerekirdi’den ziyade ‘ne bana gelecekte rahat vermeyecek’ vs. gibi.
Korkularınızı sergileyerek vermek istediğiniz belirli bir mesajınız var mı yoksa izleyicileri eserlerinizde özel bir şeyler keşfetmeye mi davet ediyorsunuz?
Eserlerim vasıtasıyla insanları, kendileri hakkında düşünmeye, kendi korkularına ve maceralarına davet ediyorum. Resimlerim üzerinden yeni bağlantılar kurmalarını, kendi korkularıyla, kendi şeytanlarıyla yüzleşmelerini umut ediyorum.
Çoğunlukla çizim yapıyorum, buna ihtiyacım var ve bunu, beni anlamayanlardan ziyade anlayacağını bildiğim insanlar için yapıyorum.
Boris Pramatarov ‘The Translator’ 2015
Çocukken ne olmak isterdiniz?
Sanırım büyükannem yüzünden toprak-bilimci veya aşçı. Bu ikisi, büyükannemin bana ilham verdiği iki ayrı nehir gibiydi. Küçükken yemek pişirmeyi ve doğada olmayı çok severdim. Bu ikisi benim için farklı duygulardı fakat şimdilerde öyle değil, kendi patateslerimi yetiştiriyorum, doğayla baş başa olmayı, toprağın kokusunu, hissini, kendi yetiştirdiğim ürünlerden yemek yapmaya bayılıyorum.
Sanatta idolleriniz var mı?
Çok etki altında kalmamaya çalıştım ama hayran olduğum bir iki sanatçı var: Brecht Evens ve Brecht Vaderbroucke. Her ikisi de Belçikalı. Belçikalı sanatçılar illüstrasyon söz konusu olduğunda dünyada ve Batı Avrupa’da çok ilerideler. Pek çok sanatçı bu illüstratif stilde çalışıyor, aynı zamanda daha çeşitli işler de yapıyorlar ve pazarda bu tip sanat için sürekli bir talep var. Bunun dışında etkilendiğim iki edebiyat eseri: Orwell’ in ‘1984’ü ve Steinbeck’in ‘Cennetin Doğusu’.
Peki yetenek ve çok çalışmak arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben kişinin çok çalışması gerektiğine inanıyorum. Ben çok çalıştığım zaman daha huzurlu oluyorum. Kısa aralar verdiğimde bazı şeyleri unutuyorum ve sonrasında çizime yeniden başladığım zaman içine girmem zaman alıyor.
En çok hangi materyalleri kullanıyorsunuz?
Mürekkep. Siyah Rotring. En çok bunu seviyorum. Büyük siyah lekeler – karanlıkta daha iyi görebiliyorum. İki farklı ebatta teknik kalemlerle çalışıyorum.
Fikirler ve teknikler arasındaki bağlantıya ilişkin bir şey söylemek ister misiniz?
İkisi de birbirine bağlı, özellikle siyah-beyaz tekniklerde kendimi daha özgün hissediyorum. Fikrin kendisi dışında bir şey düşünmem gerekmiyor. Siyah beyazı seviyorum, fikirlerimi canlandırmak için birebir. Eserlerimin temiz ve düzenli olmasını istiyorum, böylece her şeyi görebiliyorsunuz. Tekniğimi değiştirdiğim zaman fikirlerim de değişiyor.
Boris Pramatarov ‘Fear, My Friend’ 2015
Hip-hip Atölye’deki serginiz çok başarılıydı. Size ne kattı ve sizden ne götürdü?
Arkadaşlar edindim, gerçek arkadaşlar. Ve çevremdeki bazı insanların gerçek mi sahte mi olduğu konusunda beni aydınlattı, bu konuda pek çok çıkarım yaptım. Bir şekilde, beni kimin içtenlikle desteklediğini anladım, ve arkadaşlarım konusunda kimin zor zamanlarımda yanımda, kiminse sadece iyi gün dostu olduğunu gördüm. Artık eğlenmek istediğim zaman gerçek dostlarımla birlikteyim.
Bulgaristan’da kendinizi kısıtlanmış mı yoksa motive mi hissediyorsunuz?
Bulgaristan’daki zorluklar, beni daha çok çalışmaya teşvik ediyor, daha çok çalışmak ise, sıkıntılardan daha kolay kurtulmamı sağlıyor.
Egzotik yerlere uçmak size ilham veriyor mu? İlham, sizinle birlikte uçakta mı geliyor?
Evet, ilham benimle birlikte uçuyor ve gittiğim yerlerde ikiye katlanıyor. Başka ilhamlarla buluşuyor ve Voltron’ı oluşturuyorlar. (Eklemeden geçmeyelim, bu gerçekten de çok üretken bir Voltron).
Boris Pramatarov ‘The Observer’ 2016
THE OBSERVER
‘Gözlemci’, orijinal ismi Наблюдателят, Boris Pramatorov’un iki sene boyunca yaptığı Belçika, Danimarka, Bulgaristan ve Fransa seyahatlerinden, gezdiği ortamlar ve yaşadıklarından meydana gelen bir kitaptır. Kağıt üzerine kara mürekkepten mütevellit çizimleriyle gerçekçi ve dokümenter anlatımdan oldukça uzak, fantastik bir çizim dosyası hazırlayan sanatçı, hayal gücünde şekillendirdiği kasabaların, tabiatın ve insanların iz düşümlerini resmetmiştir. Çalışma, Le Dernier Cri’nin Marsilya’daki stüdyosunda kitaplaştırılmak suretiyle neticelendirilmiştir.
“Babam bir illüstratördü ve kâğıt üzerinde yarattığı dünyaları seyretmek çok hoşuma giderdi. Çocukken çizim yapmayı öğrenmek için de epey vakit harcadım. Kitap sevgisi ise daha sonraları anne-babamın Sofya’daki yayıneviyle birlikte geldi. İlk gençlik yıllarımda arkadaşlarımla birlikte anatomi ve figür çizmeye bayılırdık; kendimizi geliştirmek adına baya uğraş verdik. 2011’de Sofya Ulusal Sanat Akademisinde kitap ve grafik tasarım bölümüne başladım. Bu süre zarfında biri Güney Kore diğeri Ghent’de Sint – Lucas’da iki farklı değişim programına katıldım. Her iki seyahat de beni sadece geçmişe değil, bugüne ve buraya bakan öteki bir sanat dünyasyla tanıştırdı ve bunu çok sevdim. Ghent’teki KASK’a yüksek lisans öğrencisi olarak kabul edildim. Orada “On the Back of the Beast” (Canavarın Sırtında) isimli bir kitap projesi vesilesiyle üstadlarım Ante Timmerman ve Peter Verhelst ile çalışma şansını elde ettim.”
Boris Pramatarov ‘The Observer’ 2016
Çalışmalarımdaki temel arayışlar toplum-birey ve ayrıca birey- birey arasındaki ilişkiler. Toplumun yapısı ve bireyin toplumun nasıl bir parçası haline geldiği veya dışlandığıyla ilgileniyorum. Yığınların ve insanın gerçek yüzünü görmeye çalışıyorum. Hayal gücümün yardımıyla maskeler dünyasının ardına yolculuk ediyorum. Amacım, herkesin içinde var olan değişmez arketipi keşfetmek.
Folklorik öğeler, ritüeller ve ayrıca yaşadığımız çağın alt kültürlerinden ilham alıyorum. Örneğin Pomak’ın gelinleri, Japon kültüründeki iblisler veya Antik Yunan maskelerinden bir çoğuna çalışmalarımda rastlayabilirsiniz; bu öğeler zamanla görsel dilimin bir parçası haline geldiler. Sinematografik ilham kaynaklarımdan ise “The Color of Pomegranates”, “Mirror”, “Meshes of the Afternoon” ve pek çok başka filmi sayabilirim. Bunun dışında Daisuke Ichiba, Motohiro Hayakawa ve Aleksandra Waliszewska’nın çalışmaları da sanatım üzerinde etkili olmuştur.
Boris Pramatarov ‘The Observer’ 2016
– ENGLISH –
The Observer /original title Наблюдателят/ is a series of drawings connected into a book. The project is made in time of traveling around Belgium, Denmark, Bulgaria and France.
The Observer is a two years of drawing the environments. The black ink images on the paper are not direct representation of reality. There is no documentary. I am showing the associations of the towns, natures and people I have seen throughout the prism of the imagination.
The project ended at the studio of Le Dernier Cri in Marseilles where they published the book in silkscreen.
My father is an illustrator and I have always loved to look at the worlds he creates on the paper. I have spent a lot of time learning drawing as a kid. The love for the book came later and again because of my parents who have a publishing house in Sofia.
In my teenage years my friends and I were fascinated about learning anatomy and figure drawing. We have spent a lot of time improving our skills. In 2011 I was accepted to study book and graphic design at The National Art Academy in Sofia. I made two exchange programs during that time – one in South Korea and one in Sint – Lucas in Ghent. Both trips showed me one other artistic world who doesn’t look only in the past but it is here and now and I loved it. I was accepted as a master student at KASK in Ghent. There I had the chance to work with Ante Timmerman and Peter Verhelst as mentors on a project for a book called “On the Back of the Beast”.
The relation between group and individual as well as individual with individual is the main search of my work. I am interested of the structure of society and how one becomes part or outcast of it. I am trying to see the real face of the crowd and the human. The associations that my imagination gives me are the guides throughout the world of masks. The goal is finding the archetype image the one that is unchangeable and exist in everyone.
I am inspired by the folklore and the rituals as well as the subcultures of the contemporary world. The images of the Pomaks’ brides, Japanese demons and Ancient Greek masks for example can be find in my work. In the years they become part of my visual language. Other sources of inspiration are some movies as “The Color of Pomegranates”, “Mirror”, “Meshes of the Afternoon” and many others. The work of Daisuke Ichiba, Motohiro Hayakawa and Aleksandra Waliszewska has influence of my work.
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine desen, 18.8×24.5 cm, 2017
“Her şey Batıni! Ve hüzün…
Hüzün en büyük muhalefettir şimdi.”
Hepimizin kendini rahat, kaygısız ve samimi ifade edebildiği bir alanı, özgürce oynayabildiği bir bahçesi vardır. Kendisini resimle ifade etmeyi keşfettiğinden beri çizerek not almaya alışık olan Kader Genç bu sergisinde, sadece kendisi davet ettiğinde, paylaşmak istediğinde görülebilen kâğıttan bahçesini izleyiciye açıyor. Ortaya koyduğu işler hem plastik hem içerik anlamında ressamın bütün sıkıntılarını, denemelerini, arayışlarını, meraklarını içeren, kural tanımaksızın, tekrar tekrar yapıp bozarak çıkardığı işler. Kaderin son derece içe dönük bir üretim sürecinin sonucu olan kâğıt işlerinde hem kendi ile hem de dünya meselelerine yine içerden bir eleştiri getirme kaygısında olduğu aşikâr. Kader her şeyin çöktüğü, yıkıldığı ve bozulduğu dünyayı, yakılıp yırtılabilen kâğıtlar üzerinde parçaladığı ve çarpıttığı figürlerle ortaya koyuyor ve bunu yaparak resmiyle beğeni kazanan değil rahatsız eden olmayı göze alıyor. Ressam bu işlerinde dünya sancısını, kendi sancısıyla birleştirerek izleyeni sarsılma ve yüzleşmeyle baş başa bırakıyor.
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine suluboya guaj, 24x32cm, 2018
Kader Genç, ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine gommelaque guaj ecoline, 64,5x50cm, 2018
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine suluboya guaj, 24x32cm, 2017
Kader’in iç dünyasına samimi bir davet olan bu sergi, aynı zamanda ressamın çok yönlü arayış sürecini izleyenle paylaşma niteliği taşıyor. Ressam temalar arasında bir geçiş yaşarken, plastik olarak da bir takım bükülmelere, eğilmelere izin veriyor ve resmindeki biçim bozulmaları artıyor. Kader figürü olabildiğince parçalayıp, hatta zaman zaman ajitatif seviyelerde bozarak, yeni bir düzenleme arayışı içerisine giriyor.
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine suluboya, 18.8×24.5 cm, 2018
Arayış sürecinin tüm karmaşasına rağmen sergide yer alan resimlerde sürekliliğini koruyan belli başlı unsurlar var: zamansızlık ve mekânsızlık, çıplaklık ve hüzün. Bu unsurlar ressamın geçiş süreci ile doğru orantılı olarak var oluş biçimlerini değiştirse de yerini asla terk etmiyor.
Zamansızlık ile başlayacak olursak, Kader’in resimlerinde var ettiği ışık hiçbir zamana ait değil, sabah mı, akşam mı, gece mi izleyici asla bilemiyor. Bununla birlikte işlerde sadece bir sandalye, bir yatak, bir koltuk gibi modeli taşıyan objeler dışında mekâna dair hiçbir ipucu bulunmuyor. Sergi boyunca bir rüyanın/ kabusun içinden geçme hissi hüküm sürüyor. Kader’in resimleri bizim olan ama olmayan bir zamana, bir mekâna, bir dünyaya ait. Bu İşler sadece Kader’in rüyasının, kâbusunun, kurgusunun ışığında, zamanında ve dünyasında var oluyor.
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine desen ecoline suluboya gommelaque, 18.8×24.5cm, 2018
Çıplaklık Kader’in diğer temalarında da sık sık karşımıza çıkan bir öğe. Ancak ressam bu sergisinde çıplaklığı artık yalnızca bütünlük ve beden üzerinden ortaya koymuyor. Doğa karşısında çalıştığı işlerde daha sakin bir tavır, kendini daha az hissettiren bükülmeler ve beden bütünselliğini koruyan figürler üzerinden kendini gösteren çıplaklık, ressamın son işlerine doğru daha agresif bir plastik teknik, deformasyon ve parçalanmış veya tamamlanmamış figürler üzerinden var oluyor.
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine desen ecoline suluboya guaj gommelaque yağlı pastel, 24.5×18.8 cm, 2017
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine desen ecoline suluboya guaj gommelaque yağlı pastel, 24.5×18.8 cm, 2017
Sergi boyunca varlığını sürekli hissettiren diğer unsur olan hüzün de bu arayış süreci izleğinde yerini bırakmıyor ancak var olma biçimini değiştiriyor. Kader’in önceki sergilerinde yer alan hüzün duygusundan ve sakin plastiğinden izler taşısa da bu sergi bir değişimin habercisi. Yine doğa karşısında çalıştığı işlerde tematik olarak izleyiciye aktarılan sade hüzün, serginin son salonuna yaklaştıkça yerini şiddetin içinden geçerek var olan bir hüzne bırakıyor. Ressamın yaşadığı sürecin sonlarına doğru temasında artan şiddet plastiğine de yansıyor. Figürün bütünselliğine sadık kalınarak yapılan işlerdeki form çarpıtma ve daha sakin bir üslup üzerinden izleyene geçen hüzün, parçalanmışlık boyutunda biçim bozma ve daha agresif bir üslup üzerinden izleyene hissettirilen, şiddet tabanlı bir hüzne doğru evriliyor. Tematik şiddet arttıkça, daha jestüel hareketler, daha esnek ve agresif sürüşlerin etkisiyle plastik şiddet de alanını genişletiyor. Ressamın resimlerinden geçen (ister sakinlik ister şiddet alt yapılı olsun) hüzün duygusu ve kendine verdiği (ister çıplaklığın bütünlüğü ister parçalanmışlığı üzerinden olsun) deformasyon izni, ressamın artık yaşayan bir şeyi resmetmekten çok resmettiği şeyi yaşatmak kaygısında oluşunun sonuçları.
Art Column – Sanat Sütunu 2024
Ressamın hem kâğıt işleri seçerek kendini daha rahat ve samimi olarak ortaya koyduğuna inancı, hem bir şeyi göründüğü gibi değil olduğu gibi, yaşatarak resmetme kaygısı, hem de bireysel ve politik eleştirisini içe dönük olarak resmetmesi… Bununla birlikte şiddetin ve ona bağlı olarak hüznün içinden geçmek gibi sancılı bir süreci göğüslemeyi denemesi ve hüznün içinden geçebilmenin tek başına muhalif bir duruş oluşu…
Aklıma Batıni şiiri geliyor. Şiir şöyle başlıyor “Herşey Batıni! Göl, dibindeki batıktan başka nedir? Acılar derin ve siyah bayraklarını tekneme çeken beriydi.” Ve şöyle bitiyor “Her şey Batıni! Ve hüzün… Hüzün en büyük muhalefettir şimdi.”
Kader Genç’in 4 Ekim – 3 Kasım 2018 “Kağıt” başlıklı sergisi için kaleme alınmıştır.
Beyit: Hilmi Yavuz
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine desen, 18.8×24.5 cm, 2017
ON PAPER…
We all have a space where we can express ourselves comfortably, carefree and sincerely, a back garden we can play freely in. In this exhibition, Kader Genç, who is accustomed to taking notes by drawing since he discovered that he can express himself by painting, is opening his back garden of paper paintings that can only be visited if he invites you there himself, if he wants to share it with you. His works are works created by reconstructing and deconstructing all the grievances, trials, quests, and enquiries of the painter without submitting to any rules, both in terms of plastic and content. It is apparent that these paper paintings, resulting from an extremely introverted production process, are also struggles of Kader concerning his issues with himself and the world. Kader depicts a world where everything collapses, falls to pieces with his disintegrated and distorted figures on papers that can be burnt and therefore, with his paintings he becomes the discomforting element, not one seeking acclaim. The painter has combined his ache with the world with his own pain and leaves viewers alone with shattering and confrontation.
A sincere invitation to the inner world of Kader, this exhibition shares the multi-faceted quest of the painter with the viewers. While the painter transits through themes, he allows certain bends and twists plastically and enhances the shape deterioration in his paintings. Kader tries to disintegrate figures as much as possible, sometimes at agitating levels and seeks a new arrangement.
Despite all the complexity of his quest, there are certain constant elements in the paintings at the exhibition: lack of time and space, nudity and sorrow. While these elements change their existence parallel to the transition process of the painter, they are always present in the paintings.
Starting with timelessness, the light in Kader’s paintings do not belong to any time, the viewers never know whether it is the morning, the afternoon or the night. In addition to objects that the model sits on such as a chair, a bed or a sofa, there are no clues regarding the space. The feeling of passing through a dream/nightmare prevails throughout the whole exhibition. Kader’s paintings belong to a time and space and a world that are both ours but not ours at the same time. These paintings exist in Kader’s dreams, nightmares, in the light of his construct, in his own time and world.
Nudity is another element often encountered in other themes of Kader. However, at this exhibition, the painter does not reveal nudity through integrity and body only. Nudity, which manifests itself through a quieter demeanor, with less visible twists and distortions while keeping the integrity of the body in his works in the presence of nature over figures, is depicted through a more aggressive plastic technique, deformation and fragmented or incomplete figures in his later works.
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine suluboya guaj, 24x32cm, 2018
Sorrow, another element consistently existing throughout the exhibition, does not abandon this quest’s path but changes the way it exists. While it carries traces of sorrow and calm use of plastic than Kader’s previous exhibitions, this exhibition is the precursor of change. This plain sorrow that is transmitted thematically to the viewers in his works in the presence of nature evolves into sorrow that exists through violence as we approach the last hall of the exhibition. Violence, which increases towards the end of the painter’s process, is reflected onto his plastic as well. Sorrow, which passes to the viewers through form distortion by being loyal to the integrity of the figure through a calmer style, evolves towards a violent-based sorrow that is felt through distortions and a more aggressive style. As the thematic violence enhances, plastic violence extends its area with the effects of more gestural, more flexible and aggressive movements. The feeling of sorrow (whether based on tranquility or violence) passing through the paintings of the painter and the permission of deformation (whether over the integrity of or the fragmentation of nakedness) are the results of the painter’s concern to paint not a living thing but instead, live what he has depicted.
Kader Genç, “Kurmacalar” başlıklı kişisel sergisinden, Kasım 2021
By choosing to work with paper, the artist expresses himself more comfortably and sincerely, and does not paint what he sees but the nature of the object, he paints his personal and political criticism internally…
However, he tries to withstand a painful process of passing through violence and related sorrow and passing through sorrow on its own is a defiant stance.
It reminds me of “Esoteric” poem. The poem starts with these lines “All is esoteric! What is the lake, if not the sunken wreck at its bottom. It was since the griefs raised their deep and black flags on my boat” and ends with these lines “All is esoteric! And sorrow… Sorrow is the biggest opposition now.”
Ben Sanair is a graphic artist born in Lyon (1984). He lives and runs his own silk-screen atelier named La Generale Minerale in Avignon; he produces limited art prints, posters and books. His work ranges from complex graphics to abstract visuals, pop art and Japanese graphics.
Hello Ben, first of all, thank you for the interview. You have been producing fantastic works for a long time, colorful abstract graphics, silkscreen posters and grafzines, recently you have also started making some toys; Would you like to tell about yourself for readers who don’t know you, how long have you been dealing with art?
Thanks to you Erman. My name is Ben, I live and work in Avignon (South of France). I work in silkscreen media but as an artist since eight years old. I mostly do posters, books for myself and also for different artists, at the same time I’m running my own printing house called La Générale Minérale which have now more than 150 items. I’m also a teacher in screenprinting here at the school of fine arts and running workshops in prisons, schools, colleges etc. I see myself as a craftman/artist; I’m printing for different artists for a week, then the other week will be dedicate to my own drawings, so I’m free and that’s the most important point for me.
Beside of these, I’m also running a gallery/shop call Turboformat (This is also the place where my silkscreen studio is), we are five people working here since four years now.
Turboformat : Espace de création à Avignon, atelier de sérigraphie, atelier de peinture, galerie, boutique avec
Livres, Sérigraphies, peintures vinyles, Tshirts, goodies…et même une borne d’arcade !
La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often.
When we look at artists such as RNST or Rafael Houee that you have worked with within the scope of La Generale Minerale, it draws attention that you are an artist who enjoys delicate and technical works; am I wrong ?
I like a lot of different types of art from contemporary drawings to photography and more. Rnst is the artist who teached me how to print in the first place, we used to work together years ago. I put a lot of efforts making prints as good as possible, for my editions or when someone asked me to print his own art.
Ben Sanair’s debut book ”Infernal Landscape” 2 colors, signed and numbered (2016)
Bonjour GULDUR !!
For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before.
How would you define your own graphic style? As La Generale Minerale what do you think makes you different from other ateliers?
My own works are influenced by popular culture and my own childhood, since four years old I’m interested in collections and people who collects. This is why I’m making my own toys. Basically I’m into Japanese monsters and Sentai mixed with American comics and all kind of popular art.
La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often. I worked for a year and a half with Pakito Bolino at Le Dernier Cri and it would be no sense for me to print LDC artists, I want to work with my own Artists.
We see that you have traveled to different geographies such as Germany (Le Petit Mignon), Japan and participated in various group exhibitions outside of France. You mentioned that you’re thinking to come to Istanbul soon, would you like to open an exhibition here, too?
Yes I‘m coming to Istanbul in March from 19 to 24, I want to see the underground activities in Turkey. I have no plans to make an exhibition for now because I need a vacation.
I’m glad my works travelled a lot, I had exhibition in Japan, Germany, Lithuania, Latvia, Taipei, Barcelone, Paris… I had chance to make all of these, but most of all I didn’t wait them to happen, I’m a hard worker person and I just did my best to make things happen.
Are you working on anything in these days?
As always I have tons of work to do. I’m working on a big mural here in Avignon with kids, I will also make a silkscreen book in a prison in April. Beside of that I’m working on a book with Japanese Photographer Yoshi Yubai, I‘m also working on my new book ‘Les Chroniques de Gramastok’.
Make TURBOFORMAT Turbo Again !!
Turboformat est un espace regroupant un atelier de sérigraphie, un atelier de peinture, une galerie et une boutique
How did the pandemic affect the art scene in France?
For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before. The only negative thing I see is when we did exhibition in Turboformat we have less people coming than two years ago.
In the upcoming period what are you planning to do as La Generale Minerale ?
I have the two books I mentioned (Yoshi Yubai’s and mine) also I have some new toys coming.
Thank you very much for this little interview Ben, I wish you and La Generale Minerale good luck, I hope everything goes well and we will enjoy watching your new works.
Thanks again Erman, hope to see you soon. Take care !
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, dijital çizim, 2017
Fotoğraflardaki suratlara uzunca baktım. Hiç birinin gözünde, bir süre sonra bir toplama kampında öldürüleceklerine dair bir şüphe ya da korku ışığına rastlamadım.
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017
Tıpkı bu gün bizim çektiğimiz hatıra fotoğrafları ve selfiler gibi…
Onlar, “Auschwitz’den üç gün öncesini” yaşadıklarını bilmiyordu, peki ya biz?
Drei tage vor Auschwitz” yani “Auschwitz`den üç gün önce” aslında bir yan ürün. İki sene önceki röportajımda bahsettigim Savaş Devam Ediyor ya da 369 hafta Viyana çalışmalarının yan ürünlerinden biri.
Son söyleşimizden bu yana iki sene geçti, bu süreç boyunca hayatında/ sanat hayatında neler oldu, bizlere kısaca bahsedebilir misin?
Vay be iki sene gecmiş! Son iki senelik özetim tıpkı son elli yıllık özetimdir, milim değişiklik yok, şarabı azaltmanın dışında. Yeni sergiler yaptım, binlerce çizim yapıp, başka coğrafyalarda-topraklarda değişik diller konuşan insanlar tanıdım. Değişik tadlar, yeni hazlar aradım. Hayat benden hoşnut sanırım, ama ben hayattan hoşnut değilim. Haşa kendi hayatım mevzu bahis değil, başkalarının hayatından-hayatlarından hoşnut değilim.
Hüseyin Işık, ‘Drei tage vor Auschwitz’ sergi afişi, 2017
‘Sanat benim için artık yaralayıcı bir kavram. Beni yaralayanları yaralamanın aracı artık. Düşünüp çizebiliyorum, kafamdaki imajı kağıda ya da elektroniğe geçirebiliyorum.’
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017
Birçok projenin içine balıklama daldım, kafa göz yara yara ilerliyorum. Bu sıralar faşizme giriştim, sanırım kündeye getireceğim. Sanat benim için artık yaralayıcı bir kavram. Beni yaralayanları yaralamanın aracı artık. Düşünüp çizebiliyorum, kafamdaki imajı, kağıda yada elektroniğe geçirebiliyorum. Bunun tekniklerini öğrendim. Tek tabancam var ama mermim bir dolu. En son giriştiğim iş, Bulgaristan’da yapacağımız sergi için başvurduğumuz resmi yetkililerinin benden katalog istemesi oldu. O kadar harala gürele içinde, kendim için bir katalog yapmadığımı farkettim. Hemen işe koyuldum bir haftasonu içinde, orta halli bir katalog hazırladım, adını da “eski ve yeni işler/sanat memurları için bir seçki” koydum.
Eskiye nazaran daha renkli işlere giriştiğini görüyoruz; dijital çizimler yapmaya başladın, oto-portreler, kadın figürü, silahlar ve erotizm gibi serbest anlatımlar işin içine girdi, farklı bir sayfa açtın sanırım.
Eskiye nazaran daha renkli işlere geçtiğim bir yanılsama, her zaman, dolu dolu renkli işler yaptım. Klasik bir sorun; kim ne görse onu, resmin bütünü sanıyor. Yeni kapılar açmıyorum, sadece odamın duvarlarına yeni pencereler açıyorum ve her pencereden başka tarz işler gözüküyor. Her zaman renkli işler yaparım sadece sosyal mecralarda sıklıkla göstermedim.
Geçtiğimiz günlerde Avusturya’da ‘Drei Tage vor Auschwitz’ başlıklı bir sergiye imza attın, serginin ele aldığı kavram ve sergilenen işler açısından bizlere bu sergiden biraz bahseder misin?
Bir gün bir rüya gördüm, yıllar önceydi. Çok garip bir otoportre yapıyordum rüyamda. Koskoca bir tuvale binlerce otomobil boyamışım, hepsinin direksiyonunda ben oturuyorum.
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017
Rüyamdaki o Otoportreyi unutmadım. Hala o resmi, o otoportreyi çizmeye, boyamaya çalışırım. Bilirim nafile bir uğraş, hiç bir somut nesne rüyanın yerini tutmaz. İşte onun yerine ya da onu yapamamanın acısını azaltmak için arasıra garip otoportrelere girişirim, budur maruzatim. Defterimde sayfa bol, ömrümün sonuna kadar hergün yeni bir sayfa açabilirim. Bunu abartı olarak değil, yaratıcılığımın bir gereği olarak görüyorum. Eğer o gün yeni açacak bir sayfam yoksa, bilin ki ben ölüyüm.
“Drei tage vor Auschwitz” yani “Auschwitz`den üç gün önce” aslında bir yan ürün. İki sene önceki röportajımda bahsettigim “Savaş Devam Ediyor” ya da “369 hafta Viyana” çalışmalarının yan ürünlerinden biri. Bu çalışmaları, çizimleri yaparken gözüme bir katalog ilişti, aile albümlerinden bir fotoğraf kataloğuydu. Normalde benim için çok can sıkıcı bir şey bu tür fotoğraf albümlerine bakmak. Çünkü bütün fotoğraflar aynıdır, aynı düğün fotoğrafları, aynı bahçede toplu yemek fotoğrafı ya bir balo ya da dans salonundan bir enstantane, ailece toplu halde fotoğrafçılarda verilen pozlar, gelin adayı genç kızlarlara, damat adaylarının değişik aksesuarlarla çekildikleri fotolar, amaç müstakbel damat ve gelin adaylarına fotoğraf yollamak (bkz: seksenbeş yıl sonra facebook), gidilmiş yerlerden kartpostal türü çekilmiş hatıralar… hepsi de bana tanıdık ve can sıkıcı gelir. Dediğim gibi normalde gördüğümde sıkıntıdan içimi bayıltacak bu aile albümlerinden degişikti bu katalogta toplanmış fotoğraflar.
Hüseyin Işık ‘Portreler, Auschwitz’ desen, 2017
Hüseyin Işık ‘Portreler, Auschwitz’ kağıt üzerine mürekkep, 2017
O katalogdaki fotoğrafların sahiplerinin bir toplanma kampında öldürüldükleri, belki de korkunç işkenceler altında azap çektiklerini bilmek, fotoğrafların çekildikleri anların masumiyeti ve sevincinin yanında bende acı bir duygu bıraktı. O kahrolası tasarlama gücüm, yaşananları gözümün önünde tek tek canlandırdı. Bu güzel kız, gaz odasına yollanmadan önce kaç kez tecavüze uğradı, bu kadının öldürülmeden önce ağzındaki altın diş kerpetenle nasıl söküldü. Ya bu yaşlı adam, işe yaramaz diye ilk öldürülenlerden miydi? diye gözümde binlerce film, sahne dolaştı. En acısı da elimde tuttuğum fotoğraflar ve albümlerdi.
Nasıl kahrolası bir duygudur ki, bir insan ölüme giderken yanına eşya diye sadece bu fotoğraf albümlerini, bu cansız hatıraları, bu uzaktaki sevdiklerini alır. Bu nasıl bir dünyadır ki şimdi ben, bu cansız hatıralara bakıp yeni desenler çizer dururum.
Olay bundan ibarettir. Orijinal fotoğrafların yanında çizdiğim desenlerin hiçbir hikmeti yoktu. Nedendir bilinmez, ben hala o katalogdaki fotoğrafların illüstratif çizimlerini bir deftere çizmeye devam ettim. Fotoğraflardaki suratlara uzunca baktım. Hiç birinin gözünde, bir süre sonra bir toplama kampında öldürüleceklerine dair bir şüphe ya da korku ışığına rastlamadım.
Tıpkı bu gün bizim çektiğimiz hatıra fotoğrafları ve selfiler gibi…
Onlar, “Auschwitz’den üç gün öncesini” yaşadıklarını bilmiyordu, ya biz?
19 Aralık 2017 Viyana
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
‘Geçtiğimiz yüzyıl savaşların, katliamların ve soykırımın yüzyılıydı. Bu yüzyıl da farklı olmayacak, insan ne zaman biterse, savaş da o zaman bitecek.’
Hüseyin Işık, yaptığı aksiyon, performans ve yerleştirmelerin dışında, farklı ülkelerde, ağırlıklı olarak Avusturya’da çok sayıda sergi yaptı. Bunun dışında İtalya, Fransa, Almanya, İspanya gibi ülkelerde eserleri sergilendi. 2009 yılında uluslararası Venedik bianelinde üç değişik calışma sergiledi.
Hüseyin Abi merhaba, uzunca bir süredir “Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi” başlıklı bir seriyle seni takip ediyoruz. Bu desen macerasının nasıl başladığını öğrenebilir miyiz?
Ben kendimi bildim bileli savaş devam ediyor, duyduğuma göre ben doğmadan önce de savaş varmış. Anladığım kadarıyla ben öldükten sonra da bu savaş devam edecek. Ruh sağlığımı korumak için bazen yüksek sesle, kendi kendime bağıra çağıra konuşurum, eskiden de kendi kendime konuşup gülerdim, delilik o günlerden kalma. Bir gün bizim eve kediler geldi. Kız arkadaşım, İranlı bir ailenin bakamadığı kedileri kaptığı gibi eve getirmiş. O günden beri sadece kendimle değil kedilerle de konuşuyorum. Onlar beni anlıyor. Bu desenler aslında başka bir projenin yan ürünleri, daha doğrusu ısınma turları.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Uzun gece yürüyüşlerimin birinde, kendimi birdenbire şehir hapishanesinin kasvetli kapısının önünde buldum. Üç beş sokak aşağısı gestaponun ünlü işkence merkezi, şimdi yerinde yeller esen boş bir park, Antifaşizm Anıtı, üzerinde “Asla unutma” yazıyor. Gestapo merkezi artık yok ancak ruhu Viyana’nın her yerinde dolaşıyor. Birdenbire gözümde her şey canlandı. Kaba bir hesapla nasyonal sosyalistlerin yani Nazilerin tam 369 hafta Viyana’da iktidar oldukları aklıma geldi. Sonra, bununla ilgili bir şeyler yapmaya karar verdim. Uzun bir araştırma sürecinden sonra elimde bir sürü fotoğraf, belge ve film birikti. Nasıl bir stil ile çalışacağımı düşünürken durmadan bir şeyler karaladım. Gördüğünüz desenler bu karalamaların ürünü, yapacağım işin asıl çalışmaları değil.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Kimi zaman toplama kamplarından iç burkucu karelere, kimi zaman da cumhuriyetin ilk yıllarını anımsatan enteresan sahnelere rastlıyoruz. Birbirinden bağımsızmış gibi gözüken bu işler nasıl bir bütünlük arz ediyor?
Dediğim gibi, bir sürü film, fotoğraf ve belge topladım. Amacım o yıllardaki hayattan kesitler görmekti, bazı çizimlerin sana cumhuriyetin ilk yıllarını anımsatması ilginç çünkü o yıllar modernleşme yıllarıydı ve bu doğrultuda bir çok etkinlikler yapılmıştı yeni cumhuriyette, ama bu çizimler aslında otuzlu kırklı yılların Viyana’sına ait. Bazen bir kentte, vahşi barbarların hüküm sürdüğü dönemlerde bile hayatın normal bir biçimde kendi mecrasında devam ettiği olur. 12 Eylül döneminde biz kan ağlarken hayat bir çok semtte, mekanda vur patlasın çal oynasın şeklinde devam ediyordu. Viyana’da da öyleydi: bir taraftan tarihin en vahşi yönetimi, diğer taraftan normal hayattan kesitler vardı ve bu durum beni cezbetti. Tabii bu söylediklerim sizin gördüğünüz çizimler için değil. Gördüğünüz çizimler yaşadığım hayattaki vahşi sahnelerden kesitleri içerir. Desenler bazen Viyana’dan, bazen İstanbul’dan, bazen de Orta Doğu’daki kanlı savaşlardan anlar sunar.
Senin için bir savaş ressamı diyebilir miyiz?
Haftanın üç günü Viyana’ya gidip ders veriyorum, haftanın diğer dört günü kendimle savaşıyorum, kendi düşüncelerimle, projelerimle dalaşıyorum. Savaşı ister istemez üzerimizde taşıyoruz. Her sabah kalkıp uyanmak, her akşam yatıp uyumak. Önce nefes alıp sonra o nefesi geri vererek, büyük bir savaşın içindeyiz zaten. Avusturya İşçi Marşı’nın ilk satırları şöyle, “Hayat denilen kavgaya girdik/ çelik adımlarla yürüyoruz”. Doğduğum günden beri savaşın içindeyim. Bazen savaş çok yakınımda, bazen çok uzaklardaydı ancak her zaman gazete, televizyon ve diğer medya araçları sayesinde yanımdaydı. Odamın içi, atölyem, uzandığım yatak, yürüdüğüm yollar, gittiğim mekanlar, her yer benim için bir savaş alanıydı. Yazıp çizmenin dışında her konuda yeteneksiz olan ben, bu savaşın bir parçası olamazdım. Ne emir vermesini bilirim, ne de almasını.
Tarihin bir cilvesi olsa gerek ki, yıllar önce Viyana’da oturduğum ev Grippenkerl sokağındaydı. Prof. Grippenkerl akademide Savaş Sahneleri Bölümü’nü (atölyesini) yönetiyormuş. O zamanlar böyle bir bölüm varmış. Adolf Hitler, Viyana’ya geldiğinde bu bölüme başvurmuş. Ama prof. Grippenkerl, Adolf’un dosyasını yeterli bulmamış ve onu tiyatro dekorları bölümüne göndermiş fakat Adolf yine reddedileceği korkusuyla buraya başvurmaya cesaret edememiş. Sonuç olarak da benim resmettiğim bu vahşeti yaratmış. Geçtiğimiz yüzyıl savaşların katliamların ve soykırımın yüzyılıydı, bu yüzyıl da farklı olmayacak. İnsan ne zaman biterse, savaş da o zaman bitecek.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Neredeyse yüzüncü çizime kadar geldin. İstikrarlı bir süreç, bu desenlere daha ne kadar devam etmeyi düşünüyorsun?
Aslında daha fazla çizimim var fakat hepsini Instagram üzerinden Facebook’a koymuyorum. Telefonun kamerası ve kötü ışıklarla çektiğim fotoğraflar bulanıklık ve koyuluklarıyla bana savaş dönemlerini hatırlatıyor. Hiçbir teknik müdahalede bulunmadan bu fotoğrafları yayınlıyorum. Bu tür çizimler tabii ki devam edecek, belki başka isimler altında. Savaş devam edecek ve biz hiç bir zaman kediyi göremeyeceğiz. Kedi sahneye girme sırasını hep bekleyecek. Şu anda bir sergi düşüncem yok. En fazla web sayfamda desenlerin bir bölümünü paylaşırım.
Viyana ve Türkiye arasında mekik dokuyan bir sanatçısın. Viyana’ya ne zaman, hangi amaçla taşındın? Seni tanımayan okuyucular için şu anki çalışmalarından, neler yaptığından bahsetmek ister misin?
Ne katil olmak istedim ne de maktul, “Ne cinnet, ne de cinayet“ deyip ülkeyi terk ettim. O yıllarda Türkiye`ye vize uygulamayan doğru dürüst tek Avrupa ülkesi Avusturya idi. Viyana şehrinin benim için bir albenisi vardı. Bunlar, seçimimde birer etken oldu. Şu sıralar, üç dört farklı projeyle uğraşıyorum. Sergi projelerim var. Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım Avusturya ile ilgili bir video projesi beni oldukça meşgul ediyor. Yarım bıraktığım, bana pis pis bakan işlerim var.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Viyana, 1938’den 1945’e İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar Nazi Almanya’sının etkisindeydi. Başkent statüsünü kaybettiği dönemler oldu. Helnwein’in resimlerinde de benzer hesaplaşmalar görüyoruz: masum kız çocukları ve faşizmin estetik gerilimi.
Aslında Helnwein meselesi bambaşka bir söyleşi konusu. Kısaca şunları söyleyeyim: Helnwein’ı besleyen kaynaklar ve çağdaşları, bir taraftan Avusturya’nın Fantastik Realizm ressamları Ernst Fuchs, Rudolf Hausner, diğer yandan Viyana Aksiyonistleri Günter Brus, Otto Muehl, Hermann Nitsch ve Rudolf Schwarzkogler’dir ve Helnwein bunlardan etkilenmiştir. Helnwein’in bu iki farklı akımdan insanlarla da kontağı vardı. Özellikle Günter Brus ve Schwarzkogler’ in işlerinde Helnwien’ı etkileyen kuvvet açıkça görülür. Tabii ki yakın arkadaşı Deix başta olmak üzere Avusturya’nın milli karikatüristlerini de unutmamak gerekir. Bunlar savaş sonrası kuşağı sanatçılarıdır. Bu sanatçıların hepsinde bir anlatım derdi vardır ve her biri kendine göre bir yol bulup hesaplaşmalarını yapmışlardır, bazıları ise halen yapıyor.
Türkiye’den genç sanatçıları takip ediyor musun?
1999’dan 2012 yılına kadar Türkiye’ye hiç gelmedim. O yıllarda Türkiye’deki genç sanat akımlarını, arada sırada internette gördüklerim dışında takip edemedim,. Veya benim genç diye nitelediğim arkadaşlarımın çoğu müzelik olmuşlardı. Son üç yıldan beri yaptığım ziyaretlerimde en çok ilgimi çeken işler, sokaklardaki yazılar, graffitiler, afişler ve benzeri işler oldu. Özellikle gezi olayları esnasında ortaya çıkan işler mükemmeldi.
Söyleşi için için çok teşekkürler, son olarak ilave etmek istediğin bir şeyler varsa lütfen.
Son sorular bana idamı hatırlatıyor, eğer bu son soruysa bundan sonrakileri tabutumdan naklen yayınlayacağım. Şaka bir yana uzun zamandan beri önemsediğim bir alan var: Kamuya açık yerlerde sanat yapmak ve bu doğrultudaki işleri destekliyorum. Avusturya`da özellikle kamusal alanda çok sevdiğim işler yaptım, hastaneler, kütüphaneler, okullar, tren istasyonları, sokaklar, caddeler ve sınır boyları gibi yerlerde. Sanatı ayağa düşürmek niyetindeyim ki korkulan, saygı duyulan bir şey olmaktan çıkıp severek yaptığımız bir iş olsun.
Elif Varol Ergen ‘You Can’t Run’ digital painting, 80x120cm, 2011
“…Karabasanlarımda kırmızı egemen. Kırmızı tutkunun, neşenin rengi. Kırmızı içsel yolculukların rengi, insanın gizli doğasının, bilinçsizliğin girinti ve çıkıntılarının rengi. Her şeyden çok kırmızı öfkenin ve şiddetin rengi…”
Kathy Acker, ‘Annem: İçimdeki Şeytan’
“Incognito”, gizlenen kimlik anlamına geliyor. Hemen her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüğümüz şiddet ve cinsel istismar mağduru küçük çocukların isimlerini gizleme meselesine bir gönderme niteliği taşıyor. Hepimizin şu ya da bu şekilde farkında/ haberdar olduğu, oldukça ağır psikodinamiklere sahip ve farklı bilim dallarının araştırma konusu olan bir kavram çocuk istismarı. Plastik sanatlara baktığımızda ise çocukluk dönemlerine ilişkin travmalarını, cinsel kimliklerinin oluşumundaki arızaları/ kafa karışıklıklarını konu edinen, “confessional” kategorisinde değerlendirebileceğimiz sanatçılar bir yana, genelde “üç maymun”un oynandığı “çocuk istismarı” meselesi ve ardından yaşanan trajedilere el atan sanatçıların sayısı gerçekten çok az. Bu bağlamda Elif Varol Ergen’in çalışmaları plastik unsurlarının yetkinliğinin yanı sıra, içerdiği sosyal/ psikolojik alt metinler yönünden ve konuyu ele alışındaki mesafeli, izleyiciyi semboller üzerinden düşünmeye çağıran ve “istismar üzerinden istismar” yapmayan tavrıyla öne çıkıyor.
Elif Varol Ergen ‘Observers’
Çocuk istismarı, özellikle de cinsel istismar sık rastlanan ve genelde yıllarca süren bir durum olmakla birlikte sıklıkla gizli kalmakta ve vakaların yalnızca %15’inin bildirildiği düşünülmekte (1). İstismarı gerçekleştirenler ise çoğunlukla, çocuğun birinci dereceden yakını, ona bakım vermekle yükümlü olan ve/ veya bağlanma nesnesi olan kişiler. Söz konusu vakaların büyük bir kısmında ya annenin fiziksel istismarı, ya da yakınındaki bir erkeğin cinsel istismarına uğrayan çocuğun başına gelenler karşısında sessiz kalmayı tercih eden bir anne figürü karşımıza çıkıyor. Bazı vakalarda ise durumdan haberdar, fakat müdahalede bulunmayan kişilerin birden fazla olduğu gerçeği durumun vahametini bir kez daha ortaya koyuyor. Elif Varol Ergen’in çalışmalarında sıklıkla değindiği süreçlerden birisi de bu sessiz/ pasif kalma, hatta bir voyeur konumunda çocuğun başına gelenleri gizil/ hastalıklı bir hazla izleyen gözlerin varlığı. “Gözlem” başlıklı işinde ilk bakışta sembolik bir unsur gibi görünen “gözler”in küçük kız çocuğuna attığı bakışların hiç masum olmadığını anlıyoruz, bu gözler kösnüyle çarpılmış, olan biteni izlemekten haz alan gözler. Kuyu’nun dibinde dahi olsa henüz tebessüm edecek kadar başına gelenlerin ayırdında olmayan “Prenses”, “Kırmızı”da sapkın gözleri şaşırtarak beklenmedik bir hamle yapacak hale getiriliyor. Konuşma ve kendini savunma hakkı tanınmayan, söz almak istediğinde izin verilmeyen (sanatçının işlerinde kesik parmaklarla imlenen) çocuk eline silahı alıveriyor. Cinsel/ fiziksel istismara uğrayan ve canına tak ettiğinde işi cinayetle ve/ veya intiharla sonlandıran çocukların sayısı, medya aracılığıyla çok sık yansıtılmasa da, azımsanamayacak kadar fazla. Sanatçıya göre: “Yetişkinlerin travmatik ve acımasız dünyalarının, çocuk bedeni ve ruhu üzerindeki şiddetli yansımaları, yaşayan ama yaşamın farkında olmayan, acı çekip bunu sadece düş kırıklığı sanan ve cinsiyetinden utanan çocuk karakterler üretiyor.” Çocuğun mutlu anları ise çok uzaklardan ona el sallayan üçbeş silik imaj olarak iz bırakıyor hayatının geri kalanında. Elif Varol Ergen katran, silahlar ve kesikler gibi oldukça şiddetli elemanlarla tezat olarak duygusal ve geçmişe dönük olarak bellekte bir mutluluk arayışının izlerini sürüyor çalışmalarında.
Elif Varol Ergen ‘Daikon’ digital painting, 48x68cm, 2010
“…My nightmares are based on red. Red’s the color of passion, of joy. Red’s the color of all the journeys which are interior, the color of hidden flesh, of the depths and recesses of the unconscious. Above all, red is the color of rage and violence…”
Kathy Acker, “My mother: Demonology”
“Incognito” means hidden identity. It qualifies a reference to the problem of hiding the names of the little children, victims of violence and sexual abuse, that we see on the third pages of newspapers almost everyday. Child abuse is a concept that all of us are somehow aware / cognizant of; it has rather slow psychodynamics and it is studied by different branches of science. When we take a look at plastic arts, except the artists taking, as a subject, their traumas related to their childhood periods, the failures / confusions during the formation of their sexual identities and whom we could consider under the “confessional” category, the number of artists who lay their hands on the problem of “child abuse” (when usually “three monkeys” is played) and ensuing tragedies is really very low. In this context, in addition to the competency of their plastic constituents, Elif Varol Ergen’s works become prominent with the social / psychological subtexts they contain and the manner in which she takes the subject matter; reservedly, inviting the viewer to think through symbols and restraining from “abusing over abuse”.
Elif Varol Ergen ‘Gun’ digital painting, 48x68cm, 2010
Although child abuse, particularly sexual abuse is a common situation generally lasting for years, it often remains hidden and it is believed that only 15 percent of the cases is reported (1). The abusers are mostly first degree relatives of the children who are responsible for their cares and / or have attachment objects. In the majority of the mentioned cases, we are confronted with a mother figure choosing to remain quiet on what the child experiences when physically abused by the mother or when sexually abused by a man nearby. The fact that, in some cases, more than one person are aware of the situation, yet they do not intervene illustrates the gravity of the situation once more. One of the processes Elif Varol Ergen frequently deals with in her works is this remaining silent / passive, or even the existence of eyes watching, in a voyeur condition, the overtakings of the child with a secret / sick pleasure. In her work titled “Gözlem (Observation)”, we discover that the “eyes”, appearing as a symbolic element at first glance, do not look at the little girl innocently at all; these eyes have been distorted by lust, they take pleasure from watching the goings-on. “Prenses (The Princess)”, so unaware of what lies ahead that she smiles naively although she’s at the bottom of The Pit, is transformed to surprise the perverted eyes in “Kırmızı (The Red)” and to be about to make an unexpected move. The child, devoid of the right to speak and to defend herself / himself, denied when she / he asks for permission to speak (implied by cut fingers in the artist’s works), takes the gun into her / his hand. The number of children who are sexually / physically abused and who, when sick / tired of it, end it with murder and / or suicide is too many to ignore although not so frequently reflected by the media. According to the artist: “The severe reflections of the traumatic and merciless worlds of adults on the bodies and souls of children raise child characters, living, but not being aware of it; suffering, yet mistaking it as disappointment and embarassed about their genders.” The happy moments of the child leave traces as three to five obscure images waving hands from afar, in the remainder of her / his life. In her works, contrasting with extremely severe elements like pitch, guns and cuts, Elif Varol Ergen follows the traces of an emotional, retrospective search for happiness in memories.
Elif Varol Ergen ‘I remember’ digital painting, 70x90cm, 2013
Öte yandan Varol Ergen’in işlerine bakarken Freud’un ortaya attığı “tekinsiz” (unheimlich/uncanny) ve Julia Kristeva‘nın rezil, berbat, zillet, atık sözcükleriyle açıklayabileceğimiz “abject” kavramlarını göz önünde bulundurmanın faydalı olacağını düşünüyorum (2). Zira her sanat izleyicisinin kolaylıkla hazmedemeyeceği sert ve metaforik unsurlar var sanatçının çalışmalarında. Zaman-uzam algısının bulanıklaştığı resim mekanlarındaki bazı motifler istikrarlı bir biçimde karşımıza çıkıyor ve “tekinsizlik” duygusunu pekiştiriyor. Groteskleştirilmiş, deforme edilen, sarkan ve eriyen formlar, kesik ve tanım ötesi biçimlere dönüşen uzuvlar, yoğun kırmızı ve siyah kontrastlarla tam da “abject”e işaret edecek biçimde bir araya geliyor. Ancak Kristeva’nın da vurguladığı gibi “iğrenç kılan, kirlilik ya da hastalık değil, bir kimliği, bir sistemi, bir düzeni rahatsız edendir… iğrenç, sınırlara, konumlara ve kurallara saygı göstermeyen bir şeydir…arada, muğlak ve karışmış olandır…hain, yalancı, vicdan azabı duymayan suçlu, utanma duygusu olmayan tecavüzcüdür…” (3). Dolayısıyla sanatçı, asıl “iğrenç” olanın ne/ kim olduğu üzerine bir zihin jimnastiğine davet ediyor bizi.
Sanatçının akademik geçmişinin de çalışmalarını beslediği, zenginleştirdiği göze çarpan noktalardan. Yüksek lisans tezinin başlığı “Uzakdoğu Kültüründe ‘Japonya Örneğinde› Çizgi Roman Sanatının Gelişimi” olan Varol Ergen’in çalışmalarına manga/ anime’lerin görsel dünyasını duyumsatan ancak daha içe dönük ve sembolik bir kavrayışın hakim olduğunu görüyoruz. Doktora tezini ise “Resimli Çocuk Kitapları” üzerine yapan sanatçının, özellikle “İncognito” serisinde çocuk kitaplarının illüstratif dilini yapıbozuma uğratan ve söz konusu dili kullanarak “büyüklere” (aslında) kurmaca olmayan öyküler anlatan bir görselliğe ulaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu noktada uzakdoğu ve batı kültürlerinde, Varol Ergen ile benzer bir görsel ve tematik evreni paylaşan Toshio Saeki ve Trevor Brown geliyor akla. Toshio Saeki lokal/ folklorik, uzakdoğu’nun gelenekleriyle hesaplaşan ve aykırı cinsellikler/ amorf biçimler içeren çalışmalara imza atan bir isim. Ergen ise yaşadığı ülkenin karanlık ve örtbas edilen gerçeklerini büyük ölçüde coğrafyasızlaştırarak, nihayetinde konvansiyonel bir dile ulaşarak aktarıyor. Trevor Brown da yine çocuk istismarını oldukça sert bir dille fakat fetişleştirerek ele alan işler üretiyor. Elif Varol Ergen ise çocukların savunmasız konumlarından faydalanmadan, onları cicili/ bicili, şeker öğeler gibi göstermiyor, daha acımasız bir gerçeklik düzeyinde, lafı dolandırmadan, gerektiğinde deforme edip “çirkinleştirerek” işlerine taşıyor.
Zira Ergen’in çocukları yetişkinliğin karanlık dünyasına olması gerekenden çok daha erken intikal etmiş çocuklar, elbiselerinin kirli, kanlı, vücutlarının metamorfoza uğramış olması bizi şaşırtmıyor. Ergen önce çocukluğun “basit mutluluk an”larına, sonra da lekeli, geri döndürülemez, burkulan/ incinen anlarına götürüyor bizi. Evet, tebessüm ediyoruz belki kuyunun dibindeki “Prenses” ile birlikte, ama çok geçmeden yüzlerimize acı bir gülüş, dilimize “kırmızı”nın kekremsi tadı yerleşiyor.
On the other hand, while viewing Elif Varol Ergen’s works, I think it would be useful to consider the “uncanny” (unheimlich / tekinsiz) concept proposed by Freud and the “abject” concept of Julia Kristeva which we could describe with the words vile, wretched, despicable, waste (2). Because, there are hard and metaphorical elements in the artist’s works that not all art viewers could easily digest. In the painting spaces where the space – time perception becomes blurred, some patterns consistently emerge and reinforce the feeling of “uncanniness”. Forms; that have been rendered grotesque, deformed, sagging and melting; limbs; cut and disfigured into shapes beyond recognition, come together, with intensive red and blacks contrasts to point right at “abject”. But, as Kristeva has also emphasized, “It is not impurity or disease that renders abject; it is the one disturbing an identity, a system, an order… abject is something disrespecting boundaries, locations and rules… it is, betwixt, obscure and deranged… it is a scoundrel, liar, a criminal lacking a prick of conscience, a rapist without a sense of shame…” (3). Hence, the artist invites us to a mind exercise on who / what is really “abject”.
An issue that leaps out is that the academic background of the artist feeds and enriches her works. The title of her master thesis being “Development of Comics in Japan and Fareastern Cultures”, we observe that her works, while making you sense the visual world of mangas / animes, are more introverted and governed by a symbolic conception. Having carried out her PhD thesis on “Illustrated Children Books”, we could easily say that especially in the “Incognito” series, the artist has jigsawed (deconstructed) the illustrative language of the children books and has reached a level of visuality that tells “adults” (not so) non-fictional stories.
Elif Varol Ergen ‘Forget it’ digital painting, 70x90cm, 2013
At this point, two names, sharing a similar visual and thematic universe in fareastern and western cultures, with Varol Ergen emerge: Toshio Saeki and Trevor Brown. Toshio Saeki has achieved local / folkloric works, settling up with fareastern traditions and including anomalous sexualities / amorphous figures. Ergen, on the other hand, strips, the dark and suppressed truths of the country she lives in, of geography and finally narrates, having reached a conventional language. Trevor Brown also produces works handling child abuse, with a very hard language, but by fetishizing it. Elif Varol Ergen, on the other hand, does not benefit from the defenceless state of the children, does not show them as chocolate boxes, lollipops; she transforms them to her works on a more merciless level of reality, without equivocations, deforming and “making ugly” when required. Because, Ergen’s children have devolved far earlier than required into the dark world of adulthood; their dirty, bloody clothes; their bodies having gone through metamorphosis do not surprise us. Ergen takes us first into the “simple happiness moment”s of childhood, then into the irreversible, twisted / hurt moments. Yes, maybe we are smiling together with “The Princess” at the bottom of the pit, but soon a bitter smile on our faces and the acrid taste of “red” on our tongues settle down.
Bora Gürdaş
Elif Varol Ergen ‘Interrupted’ digital painting, 80x120cm, 2010
Dipnotlar / End Notes * Acker, Kathy. “Annem : İçimdeki Şeytan”, İstanbul, Güncel Yayıncılık, 1996 : 9. 1. Yates A. “Sexual abuse of children”. Textbook of child adolescent psychiatry.(ed. Wiener JM). Washington : American Psychiatric Press, 1997; 699-709. 2. www-rohan.sdsu.edu/~amtower/uncanny.html 3. Kristeva, Julia. “Korkunun Güçleri, İğrençlik Üzerine Deneme”, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2004 :17.
Bu metin 03 Şubat-03 Mart 2012 tarihleri arasında CDA-Projects tarafından düzenlenen Elif varol Ergen’in incognito adlı sergisi için kaleme alınmıştır.
This article is written for Elif Varol Ergen’s exhibition entitled incognito organized by CDA-Projects on February 03rd-March 03rd, 2012.
Pakito Bolino / Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
LE DERNIER CRI
By Carlos Perez Bucio / LivingArtRoom Magazine 2012
INTERVIEW WITH PAKITO BOLINO ABOUT THE EXHIBITION EL ULTIMO GRITO, FROM THE FRENCH ART COLLECTIVE LE DERNIER CRI, IN VERTIGO GALERIA.
Some years ago, a friend of mine, a plastic arts professor, introduced me to Le Dernier cri, a French collective of drawers and illustrators with a mission to populate the world with visceral, sexual, meat and homicidal images. Besides silk screen prints and limited edition books at affordable prices, they create animated pictures that luckily remind us there is life beyond Pixar. Everything is made with the highest quality standards, from the trenches of self-management.
I went to meet him on his latest visit to Mexico. Thanks to Clarisa Moura’s (director of Vertigo Magazine) intervention, I was able to talk to Pakito Bolino, high priest of Le dernier cri and his partner, draftswoman Marie-Pierre Brunel.
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Carlos Perez Bucio: How did this exhibit came about?
Pakito Bolino: Because of Jorge Alderete, who took a peek on my workshop two years ago, when I had an exhibition in Aix-en Provence, on a graphic novel festival. He came to check out Le dernier cri’s work, saw the walls covered with images, the books, and he told me: “as soon as we open a new space, we’ll make an exhibit”. Then, the idea was for Vertigo’s inaugural exhibition to be ours, but it was postponed, and now we are finally here, on the second anniversary of the gallery, and we are quite happy.
Carlos: Were you surprised to have so many followers and raise so much enthusiasm in Mexico with Le dernier cri?
Pakito: I believe, from a graphic point of view, there are many similarities between Le dernier cri and Mexican art, in intention, content, color. Many of the collective’s artists have Mexican popular art influences, so I’m not that surprised that our work is appreciated here.
Carlos: Le dernier cri has been working hard for 18 years now. In what context was it born?
Pakito: I studied Fine Arts in the province and, as many others, went to Paris in the mid 80’s seeking to work as an illustrator and to publish my comic books. It was a time when the editorial world was facing a decline, many comic books and graphic novels ceased to exist and the big editorial houses stopped investing. Many authors got organized, created self-publishing associations and structures; Le dernier cri was one of them. It was the first time since the 70’s that authors got organized, edited their own work as well as other artists’, since there wasn’t any support for these types of work.
Carlos: Le dernier cri has always been self sustained, which means you ve always had total freedom. Have you ever appliedfor any public subventions?
Pakito: Yes, we have applied many times for specific projects, such as our animated films. For the most recent, which was two hours long, we asked support from the PACA region (Provence-Alpes-Cote d’Azur) but didn’t got it, I think because of the fact that our work does not fit in a single category. It seems a bit comfortable for the deciding party to say that our work “is not graphic novel, not art brut, nor art, not illustration; it is a little bit of everything”, and well, it is all that at once. I think art should be that way, but these people have to classify it because there is not a whole lot of budget for this or that projects. Also, we got a modest support from the city of Marseille, which we used to rent a premise, an old factory named La Friche, which was rehabilitated as an art centre with workshops for artists, that kind of stuff. Fortunately, this support has allowed us to punctually pay the rent for many years although, since it is a modest subvention, it doesn’t help much in developing new projects.
Back to the self-sustaining subject, my idea from the start was to assemble a silk screen printing workshop, since it is a technique that allows for high-quality small number printings and, at the same time, for artists to get directly involved in the project.
Carlos: And right in time for this event, El Ultimo GRITO!, unicamente la infeccion has just been published, a compilation of images made specifically by artists celebrating Le dernier cri’s visit to Mexico. Apart from correctly digesting popular Mexican imagery, the book has certain nods towards the reality of the country today, the moment of violence. Did the information about the cartels, murders, etc. had any influence on you at all?
Pakito: Actually the only information we get from Mexico from a year back is about the drug cartels wars, we get warnings about going to certain cities because it’s dangerous. But farther along, for example, are Fredox’s images; he works with clippings from popular newspapers such as Alarma! He has come to Mexico many times and knows all about it, but we also like to play with stereotypes.
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Carlos: Politically, I place Le dernier cri among those who oppose globalization. There’s a sequence in the film Les religions sauvages where an American dollar passes off as a penis…
Pakito: Sure, the globalization of money, of financial markets that control the life of the people is a stupid thing. However, globalization as we do it, meetings among artists and editors from different countries, is something that should exist on a broader scale, it’s the positive side of that phenomenon. It’s a good thing that people meet, work together, create cultural bonds and find connections, since all countries of the world have a thing in common: art. You just need to take a glimpse into history, check out some of the primitive arts. We visited the pyramids yesterday. I saw sculptures of certain gods which reminded me of Asian art, and even some aspects of ancient European sculptures. It’s like carnivals, so deeply-rooted in popular culture around the globe: there are carnival costumes in Switzerland which resemble those of La diablada, in Bolivia. That’s why I try, be it on drawing or design, to find all of these links and show that there is the same essence, life, even when we draw skeletons. Skeletons are life!
Carlos: In LDC, we find artists that come from different places with different trajectories: there are youngsters and veterans, which may be a reflection of the multicultural mosaic of today’s France.
Pakito: Yes, but unfortunately there are not as many Arabian drawers as we would like (laughs). We have people from Finland, Japan, but the most common arc foreign artists who work from their countries. They have this do it yourself motivation. Like the case of Ichiba Daisuke, from Japan, who has self edited his work for the last fifteen years. I found his books before I knew him. If he had not made his books probably no one would know him. Most of the involved edit themselves, which creates links: first through books, then through animated films and the possibility of accepting resident artists in our workshop to work on impression. And there are the exhibitions, of course. In my travels, I always look for new authors that could be published in Le dernier cri. I think that, in the future, we could return to Mexico with a more ambitious project.
Carlos: Speaking of Young artists, we have Marie Pierre here. Mary, how did you approached LDC?
Maria: When I finished art school I found myself a little bit isolated. I started looking for a collective for young drawers, like LDC, to have a wider exposure; when you are on the underground, it is very difficult to find an editor. Collectives like Le dernier cri are an opportunity for young artists to show their work and publish monographic books. That motivates us to keep on working.
Carlos: I’m very happy to know that in France there are not only artists like Boltanski, Messager, Sophie Calle. Le dernier cri may be one of the best things to happen in the history of images, probably since the time of… “Picasso!”, (claims Bolino laughing)
Pakito: I agree. The problem with the art market is that we are talking about a global market. The art market is galleries that bloat the artist’s prestige, a few elected whose careers are under the gallery owner’s shadows. It has always been like that, and today is worse. For example, every day the number of galleries that take risks with new artists is reduced. They are not worried of establishing a real line, such as happened in the 1950s and 1960s. It is tougher every day.
Contemporary art is a completely incestuous medium; you finish art school, a good student, accumulate residencies around the world, while we inflate your prestige. That is how artists are bloated. We, for a change, are artists who first of all have the will to show our work through very accessible prices because we come from the book culture, from the graphic novels we could find for a few coins in newspaper kiosks. As you can see, it is not the same notion of “unique piece”, but a notion of spreading our work in the widest, cheapest way, to reach the largest number of people and have a real brain-infection effect on the masses, but doing so with intelligence.
Contemporary art is elitist; you require certain codes to be accepted in it, while our images are accessible to anyone. If you give one of our books to a guy in the street who reads Alarma!, he will get it instantly for sure. He will even laugh, because it is perfectly able to find the parody side of the matter, as in Fredox’s images. Now, the same thing in a 2 meter wide format in a gallery would not have the same effect or price. As a matter of fact, there is no gallery in the world that would allow something like that in their walls because then the system would be at risk, since the objectives are not similar. What ones understand for spreading is not the same, even when we also are willing to make some money selling our work.
Carlos: I have a friend in the art underworld who claims that a piece can be any thing, but the artist has to be handsome. Pakito: Well, McCarty is interesting when covered in shit and ketchup.
Carlos: Finally, I would like to ask you: what does a young artist needs to do to identify with LDC, to get close to you?
Pakito: He just needs to visit www. lederniercri.org and send us images of his work. That’s how I got to edit Sekitani, another Japanese artist. He first sent me an image. I asked him for more and he sent me his work from the previous two years, which nobody in his country would publish. That’s how he became a collaborator. We keep all the contact information from artists who get in touch with us, and get new images when we publish announcements for new projects. The Mexico special will include a 10% of artists that I don’t personally know.
Carlos: As far as the immediate, what will your next project be about?
Pakito: A compilation of drawings made by Mexican-american prisoners. In U.S. jails, chicanos make drawings on napkins to send to their families, who then sell them. Their aesthetics are related to that of tattoos. There’s a guy who recovered more than a hundred of these drawings, and will make an exhibition about it, while we take care of the catalog. That is true popular art prison art.
VİVA REVOLUCİÓN GRÁFİCA!
VİVA REVOLUCİÓN GRÁFİCA !
DÖRT KOLDAN GELİYOR !
Friche la Belle de Mai, Marsilya 16 Aralık 2017 – 4 Şubat 2018
Sergi, Frédéric Langlais ve Laetitia Brochier’un özel koleksiyonlarıyla açılıyor, acaip şeylerle dolu hücrelerin kapılarının aralanmasıyla birlikte halk sanatına özgü bu büyüleyici maskelerin, nesnelerin ve heykellerin değeri yeniden anlaşılıyor. Aynı zamanda 3D projeksiyon için seçilmiş görsellerle Meksika sanatının derinlerine dalıyoruz. Öte yandan sanat koleksiyoneri ve bir lucha libre uzmanı olan Jimmy Pantera’nın bu tema çerçevesinde sergilediği az bulunur afiş, dergi ve oyuncaklardan oluşan bir enstalasyon da bizleri bekliyor.
Serginin ikinci ayağı olan La “S” Grand Atelier sahnesi ise bizleri Meksika sanatının keşfine çıkartıyor. Belçika’da Ardennes Dağları’nın göbeğinde yer alan La “S” Grand Atelier, zihinsel engelli sanatçılar için birçok imkan sunmakta; bu yaratıcı atölyeler, sanat alanında profesyonel bir ekip tarafından denetlenmekte ve ortaya çıkan çalışmalar bir çok kültür-sanat alanında sergilenmektedir.
VİVA REVOLUCİÓN GRÁFİCA!
La “S” Grand Atelier Sanatçıları: Adolpho Avril, Barbara Massart, Benoît Monjoie, Dominique Théâtre, Elke Tangeten, Florent Talbot, Gabriel Evrard, Irène Gérard, Jean-Michel Bansart, Joseph Lambert, Laura Delvaux, Léon Louis, Marcel Schmitz, Marie Bodson, Marie-France Morin, Pascal Cornelis, Pascal Leyder, Philippe Da Fonseca, Régis Guyaux, Richard Bawin, Rita Arimont, Sarah Albert.
Misafir sanatçılar ve atölye animatörleri: Anne-Françoise Rouche, Anaid Ferté, Antoine Boulangé, Bertrand Léonard, Juliette Bensimon-Marchina, Fabian Dores Pais, Michiel de Jaeger, Dorothée Van Biesen, Raphaële Lenseigne, Paul Loubet, Dav Guedin, Pakito Bolino, Nicolas Clément, Alexandrine Lodé…
Serginin üçüncü ayağı ise yirmiye yakın Güney Amerikalı sanatçının yanı sıra birçok baskı atölyesinin işlerini de sergiliyor:
Meksikalı sanatçılar: Abraham Diaz, Alfonso Barrera Muñiz, Carlos Cons, Cristopher Diaz, Doktor Lakra, Federico Valdez, Fernando Arce, Haydee Nucamendi Gaona, Inari Resendiz, Israel Garcia Salcedo, José Martinez, Laura Barragán, Mario Guzmán, Oscar Camilo de las Flores, Ramon Sanmiquel, Roger Benetti, Santiago Robles, Sergio Hernandez, Taka, Toño Camuñas, Victor Palacios, Yescka, Los Lichis Kolektifi, Yope Kolektifi…
Kolombiyalı sanatçılar: Rat Trap Kolektifi, Sarcofaga.
Meksika’ya özgü baskı resim tekniklerinden biri olan gravür, benzer şekilde La “S” Grand Atelier için de önemli bir pratik. Bu nedenle sergide okyanusun her iki tarafındaki ayrıcalıklı işlerin sergilenmesi de kaçınılmazdı. Gerçekten de Oaxaca şehri, mezcal’i kadar baskı-resim alanındaki zengin kültürel mirası ile de meşhur, özellikle serigrafi, ahşap baskı, litografi ve benzeri baskı resim örneklerine, afişlere sokaklarda bile rastlamak mümkün. Bu baskı-resim geleneği, özellikle bir kaç gravür atölyesi tarafından temsil edilmektedir. Oaxaca gravür-serigrafi atölyeleri ve galeriler:
El Ojo Peludo, Siquieros Taller-Galeria tarafından yönetilen hapishane atölyesi, Taller Artistico comunitario, Cooperativa Gráfica, Taller de grabado Fernando Sandoval.
Ayrıca, Viva Revolución Gráfica! Üç Meksikalı sanatçının Dr. Lakra, Tono Camunas ve Abraham Diaz’ın Fransa-friche’te bulundukları süreçte ortaya koydukları enstalasyonu da sergiliyor.
Dr Lakra
Dr Lakra(Jerônimo López Ramírez, 1972 Oaxaca)
Meksika kökenli desinatör, ressam, heykeltıraş ve dövme sanatçısı olan Lakra’nın tarzı, Meksika sanatının tüm biçimlerinden esintiler taşıyor; Kolomb öncesi yöresel sanat, gangster estetiği, lucha libre sembolizmi, 1950’lerin sosyete dergilerinden manipülasyonlar… Lakra, kağıt üzerine de dövme yapmaktadır: Ünlü şarkıcıların, güreşçilerin hatta oyuncakların bile. Resimlerinde saptırma (detorne) sanatının özellikleri taşır. Sanatçı bir aileden gelmesine rağmen dövme sanatına olan tutkusu zamanla çağdaş sanata olan ilgisinin önüne geçmiş; halk sanatını, Duchamp’ın kavramlarından daha soylu bir ilham kaynağı olarak gören Lakra, Oaxaca sahaflarından ve bit pazarlarından bulduğu materyallerden kurduğu bu ilginç dünyayla sanatçılığını ispatlamıştır.
Dr. Lakra
Dr Lakra
Toño Camuñas(1967, Valencia İspanya)
Uzun yıllar Berlin’de yaşayan göçebe ruhlu sanatçı Toño, şimdilerde Madrid ve Meksika arasında mekik dokuyor. Çizgi roman kültüründen, dövme estetiğinden, absürt karakterler ve yaratıklardan meydana getirdiği bu hayal dünyasına uçuk bir ‘şiirsel terörizm’ diyebiliriz.
Toño Camuñas
Toño Camuñas
Abraham Diaz
Abraham Diaz(1988 Meksiko)
Meksika yeraltı çizgi roman dünyasının önemli figürlerinden, genç sanatçı Abraham Diaz ise JOC DOC bünyesinde yayınladığı çizgi-romanlarla sergide yer almıştır.
Ayrıca Manuel Mathar, Gerardo Monsivais ve José Luis Rojas’dan meydana gelen Los Lichis kolektifi de eserleriyle sergide yer aldı.
Le Dernier Cri
2011 yılında Vertigo Galeri’de, ardından 2016 yılında IAGO’da (Instituto de Arte Graficas de Oaxaca) açtıkları sergilerden sonra Le Dernier Cri ilk kez kendi evinde ve Avrupalı sanatçıların orijinal eserlerini sergiliyor. Bunlar evvelki iki sergi için hazırlanmış olan ‘El Ultimo Grito’ kitabında yer alan sanatçılar. (Pakito Bolino, Reinhard Scheibner, Martes Bathori, Jiro Ishikawa, Emre Orhun, Mark Beyer, Céline Guichard, Alfons Alt, Fernando Arce…)