Türkiye’de Punk Olmak : Being Punk in Turkey

Reptilians From Andromeda Shaking Up Istanbul’s Punk Scene

Günümüzde Punk müzik, modası ile her ne kadar kapitalizm tarafından sindirilen, ambalajlanan kârlı bir ürüne dönüştürülmüş olsa da tavır olarak tüm dinamikleri ve yeraltı paylaşım komüniteleri ile muhalif bir altkültür olarak yaşamaya devam edecektir.

Tolga Güldallı, 2007

Bilinen ve kabul gören ansiklopedik tarifi ile Punk, 70’li yılların ikinci yarısında İngiltere’de bir müzik akımı etrafında gelişen toplumun tüm değerlerini alt-üst eden, yıkıcı bir altkültürdür. Müzikal alt yapısını 70’li yılların ortasında New York‘daki bazı müzik gruplarından almış, tavır ve tarzı ise İngiltere‘de şekillenmiştir. Punk‘ın nihilist ve yıkıcı tavrı, zamanla gelişip olgunlaşarak, antifaşist, antikapitalist, antimilitarist, antiotoriter, cinsiyetçilik ve homofobizm karşıtı, derin çevreci, hayvan haklarını savunan, kendin yap’çı, yıkıcı-yapıcı bir ‘ideoloji’ye dönüşmüştür.

70’lerin ikinci yarısınnda öfke kendini, Avrupa ve Amerika’da Punk ile dile getirirken, Türkiye’de sokak çatışmalarına, grevlere ve devrim provalarında gösteriyordu. “Müzik dinlemenin” henüz “sırası” değildi. 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen “geleneksel” askeri darbe, işkenceler, zindanlar, idamlar, sürgünler, yasaklar, sansürler ve antidemokratik yasalarıyla gelmişti. 12 Eylül rejimi özellikle Sol muhalefeti tamamen susturmuş, günümüzde etkisi hala süren sistematik bir apolitizasyon ve kişiliksizleştirme çalışması ile, toplumun her kesimini, üniversiteleri, sanat ortamlarını sindirmişti. Devir, “Tonton amca”, “köşe dönmek”, “video kaset” ve arabesk devriydi.

Böylesine sindirilmiş, kişiliksiz bir toplumda, kendisine dayatılan yoz arabesk kültürü kabullenmek istemeyen, kendisine nefes alabileceği bir yer arayan bir kesim gençlik için bir alan vardı, o da: Heavy Metal. Tek tük kaset kaydı yapan yerler ve yurtdışından gelen iki yabancı Heavy Metal dergisinin “alt yazısız” sayfaları sayesinde, kendini “farklı” hisseden bir kesim gençlik böylece Heavy Metal ile tanışmış oldu. Magazinel olmanın dışında, çoğunluk için Punk ile tanışma, Heavy Metal‘den Punk müziğe bir “tarz” geçişi ile gerçekleşti.

80’li yılların ikinci yarısından itibarı ile kendini metalci veya punk olarak lanse edenler, gündelik hayatın içinde de kendini göstermeye başlamıştı. 1977’lerde İngiltere’de punkların toplum düzenine karşı gerçekleştirdikleri “şok edici” taktikleri, kendini Türkiye’de 80’lerin ikinci yarısında “özgür bir birey” olma nedeni olarak, uzun saç, küpe veya yırtık kot ile gösteriyordu. Bu hergün kavga anlamına geliyordu. Ancak yaşanan bu sokak sıkıntılarının dışında Türkiye’de Punk, kültürel ve politik anlamda gündelik hayatta kendine yer bulamamıştır.

Türkiye’de gençlik, toplumun genel örf ve adet yapısına uygun bir şekilde, hiçbir alanda söz sahibi olamamıştır. Gerçek ekonomik, gerekse toplumsal baskılar nedeniyle gençlik bir alt kültüre ait olmak gibi “gençlik alışkanlıkları” sadece belli bir yaşa veya döneme kadar (İş hayatı, okul bitimi, askerlik veya evlilik) sürdürebilen, yaşanıp atlatılması gereken hiçbir zaman sağlam olmamış, gelenek sürdürülmemiş; bu yüzden kendilerini ifade edebilecekleri ve üretebilecekleri süregiden ortak bir yaşama alanı -altkültür- yaratamamışlardır.

Punk‘ın Türkiye’deki politik hayatla tanışmasının bir çok nedeni vardır. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz 1980 askeri darbesinin genel toplum üzerindeki baskı ve etkileri, darbe sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve toplumsal hayatta tekrar yer arayan Sol’un içine kapanık muhafazakar yapısı ve de Punk‘ların genel anlamda politik hayata katılmak gibi bir dertlerinin olmamasıdır.

Türk medyasında ve toplumunda Punk, başka ülkelerdeki genel bakış açısından farklı olmayacak şekilde- sapıklık, bi tip saç şekli, neo-nazi‘lik ya da batı özenticiliği ile eş anlama gelmekteydi. “Resimlere bakmak” dışında Punk hakkında okunabilecek Türkçe kaynakların olmaması ve Punk‘ın iletişim ve bilgi aracı olan fanzinlerin ancak 90’lı yıllardan sonra ortaya çıkması nedeniyle, Punk çevresi içerisinde de Punk kavramının sığ kalmasına neden olmuştur. Kendini Punk olarak nitelendirenlerin çoğunluğu için Punk, öykünmenin ötesine gidememiş, sadece bir müzik tarzı, taviz verilmek zorunda kalınan dış görünümü ve Punk deyince akla ilk gelen aslında sadece Punk‘a özgü bir durum olmayan bu olumsuz tablo, günümüzde de Türkiye’deki benzer tüm gençlik altkültürlerinin ortak açmazıdır. Türkiye’de yaygın bir altkültür olarak Punk‘tan bahsetmesek de, hafızasını darbelerde yitirmiş, geçmişe ait bir belgesi olmayan bu depresif, muhazafakar ve “boya katılmış” ülkede, her türlü olanaksızlığın ve yalnızlığın içerisinde yaşanmış samimi bir dönemi belgelemek gerekiyordu.

Rashit – Telaşa Mahal Yok, 1999 

Bu kitap, 80’li yıllardan, Türkiye’de ilk “resmi” yerli Punk albümü olan Rashit‘in Telaşa Mahal Yok‘un çıktığı 1999 yılına kadar olan süreçte, Türkiye’de Punk‘ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içermektedir. Ancak bu kitap, o döneme tanıklık etmiş, “belli” kişi ve grupları içermekte, bir “Türkiye Punk Külliyatı” olarak algılanmamalıdır.

Kitapta Punk ile birlikte adını sıkça göreceğiniz bir diğer akım Hardcore‘dur. Hardcore, 80’li yılların başında Amerika’da, punk gibi giyinmeyen ve klasik punk müziğe göre çok daha hızlı müzik yapan Punkların kendilerini ayırmak için yarattıkları tarzdır. Hardcore günümüzde, özgünlüğü, disiplini ve sert söylemi ile Punk’la birlikte anılan ana bir akım haline gelmiştir. Yine de bu kitapta terim karmaşası yaratmamak için genel olarak Punk kelimesinin kullanılması tercih edilmiştir.

Türkiye’de magazin köşeleri dışında Punk kelimesinin gözüktüğü ilk yer 1978’de Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım grubunun plak kapağında yer alan “Punk Rock” ifadesidir. Ancak bu ifade daha çok ticari amaçla yapılmış bir Punk şakasıdır. Aktif olarak Punk müzik yapan ilk topluluk 1987 yılında kurulan Headbangers‘dır. Punk‘ın iletişim kanalları olan fanzinlerin, ilk görülmeye başlandığı yıl Türkiye’de fanzin kavramının da doğduğu yıl olan 1991’dir. Punk Müzik, Punk‘ın “kendin yap” etiğine -zorunlu ve doğal bir şekilde- uygun olarak evlerde çoğaltılan demo kasetlerle yayılmış, Necrosis, Radical Noise ve Turmoil 1994 yılında ilk kez yurtdışında -Türkiye’de basımı yıllar önce bitmiş olan plak formatında- şarkılarını basma imkanı bulmuş, yerli müzik sahnesine bir çığır açmışlardır…

Günümüzde Punk, müzik ve “moda”sı ile her ne kadar kapitalizm tarafından ehlileştirip, ambalajlanarak karlı bir ürüne dönüştürülmüşse de, Punk bir tavır olarak tüm dinamikleri, yeraltındaki paylaşım ve komünitesi ile muhalif bir altkültür olarak devam ettiği sürece yaşayacaktır.


Reptilians From Andromeda – Burning Inside

Being Punk in Turkey

No matter how much, in terms of its music and its “style”, Punk may have been domesticated, transformed, and packaged into a profitable product by capitalism, the truth is that Punk will thrive as an attitude, with all of its different dynamics and as a dissident subculture, with its underground spirit of sharing and community, so long as life goes on.

Tolga Güldallı, November 2007

According to the familiar and accepted encyclopedic definition of the term, Punk is an anti-establishment, subversive subculture that developed around a music movement in England in the second half of the 1970s to wreak havoc upon the values of mainstream society. Punk’s musical roots can be traced back to some New York bands of the mid-1970’s, while its attitude and style came from England. Over time, Punk’s nihilist and subversive attitude matured, transforming into a do-it-yourself destructive-creative, anti-fascist, anti-capitalist, anti-militarist, anti-authoritarian, anti-sexist, anti-homophobic, deeply ecological, pro-animal rights “ideology.”

In the second half of the 1970’s, Punk was an expression of rage in Europe and the U.S., while in Turkey, rage found its outlet in the form of street clashes, strikes and revolutionary rehearsals. In Turkey, it wasn’t yet the “time” for “listening to music.” The “traditional” military coup d’état of 12 September 1980 was accompanied by torture, dungeons, executions, exile, prohibitions, censorship and anti-democratic legislation. The regime of 12 September did a fine job of “shutting up” and “putting a lid” on the opposition, especially the Left, leaving behind a legacy of systematic apoliticization and dehumanization, whereby it succeeded in assimilating all segments of society, including universities and artistic communities. It was the age of “Uncle Özal,” “striking it rich,” “video cassettes,” and “arabesque.”

A space did exist for youths who refused to accept the degenerate arabesque culture imposed upon them and who sought some breathing room within this assimilated, dehumanized society; that “space” was called Heavy Metal. It was thanks to the hangouts where cassette tape copies of albums were made, and the “unsubtitled” pages of a few Heavy Metal magazines from abroad, that a certain group of youths who felt themselves to be “different” came to know Heavy Metal. For most, though, this introduction to the magazine world of Heavy Metal would evolve into something more, leading them to discover Punk music and thus serving as a point of departure in terms of “style” too, as they ventured into the realm of Punk in its many facets.

In the beginning of the mid-1980’s, those who identified themselves as metalheads or Punks became increasingly more prominent in daily life. The anti-establishment “shock” tactics employed by Punks in England around 1977, were manifested in Turkey too, in the late 1980’s, in the form of long hair, piercing, and ripped jeans -expressions of being “a free individual.” And that meant fights, day in and day out. However, other than such street woes, Punk failed to forge a cultural and/or political space for itself in the daily life of Turkey.

In Turkey, youth has never really had a say in anything, a fact of life in keeping with the general tradition and moral make-up of the country’s society. Due to reasons both economic and social, “youth habits,” such as belonging to a subculture, have been perceived as phases which are expected to last only up until a certain age (i.e., until you get a “real job,” or until the end of school, the beginning of military service, marriage, etc.) and which young people are expected to “get over” once they’ve “grown up.” Because relations with the Punk scene tended to be short-lived, it proved impossible to lay the foundations that would allow Punk culture and tradition to thrive; Punks therefore failed to create a subculture that would ensure a permanent, communal living sphere where they could express themselves and produce according to the DIY ethic.

There are numerous reasons why Punk failed to become political in Turkey. Foremost amongst these are undoubtedly the lasting, oppressive effects that the military coup d’état of 1980 had upon Turkish society, the conservative, insular nature of the post-coup Left as it sought to lick its wounds and carve out a new social space for itself, and Punks’ lack of enthusiasm when it came to participating in political life in general.

As is the case in many other countries, in Turkish society and media, Punk is often equated with perversion, a particular hairstyle, neo-Nazism, or Western wannabe-ism. Because of the lack of Turkish sources* about Punk, leaving Turkish readers with no other choice but to just “look at the pictures,” and the late, post-1990’s emergence of fanzines as a means of communication and knowledge-sharing within Punk, the concept of Punk has remained rather “shallow” even within the Punk scene itself. For the majority of those who have called themselves Punk, Punk never went beyond emulation, and Punk was never anything more than a kind of music, an appearance they were later forced to abandon, or the “delinquency” so often associated with the term.

This unfortunate state of affairs was not only true of Punk in Turkey of the 1980’s and 1990’s; it continues to be a problem, a “dead end,” if you will, common to all similar “youth subcultures” in this country. Though we cannot really speak of Punk as ever having been a widespread subculture in Turkey, we felt it necessary to document this era as it was lived here in an atmosphere of loneliness, impossibility, and desperation, in a depressive, conservative, “artificially colored” country, which has had its memory erased by coups d’états and lacks proper documentation of its history.

The book that you hold in your hands -the “first” book of its kind, a claim which, you are assured, serves as no source of pride- contains the musical and underground resources in which Punk in Turkey found concrete expression, from the 1980’s up until the year 1999, which witnessed the release of Rashit’s album Telaşa Mahal Yok, the first “official” Turkish Punk album. However, it should be noted that this book contains “certain” individuals and bands who were witnesses of that era, and that it should therefore not be considered “the authoritative and comprehensive account of Punk in Turkey”.

Another movement frequently mentioned in this book, alongside Punk, is Hardcore. Hardcore is a style created in the early 1980’s by Punks in the U.S. who did not “dress” like other Punks and who played music that was much faster than classical Punk music is, and which its followers dubbed Hardcore in order to distinguish themselves. Today, Hardcore, with its originality, discipline, and harsh expression, has become a core movement virtually synonymous with Punk itself. However, in order to avoid confusion over terms, in this book the word Punk has generally been used to signify both.

Not counting an occasional mention in magazine columns, the word “Punk” made its debut in Turkey in the year 1978, on the cover of a record by a band called Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım, who labeled their music Punk Rock. However, in this case, the expression was more of a “joke” intended to boost sales. The first band to actively play Punk in Turkey was Headbangers, which formed in 1987.

1991 was the year that witnessed the birth of the concept “fanzine” and the appearance of fanzines, the primary communication channels of Punk in Turkey. Punk music was disseminated via “demo cassettes” copied at homes, in keeping with the “do it yourself” ethic of Punk (whether naturally or “out of necessity”). In 1994, Radical Noise, Necrosis, and Turmoil broke ground in Turkish music when they became the first groups to have their records produced abroad (they had been produced in Turkey years before)…

No matter how much, in terms of its music and its “style”, Punk may have been domesticated, transformed, and packaged into a profitable product by capitalism, the truth is that Punk will thrive as an attitude, with all of its different dynamics and as a dissident subculture, with its underground spirit of sharing and community, so long as life goes on.

A brief history of hardcore punk music in Turkey and today’s society by Mu Tunç

Punk Hakkında Türkçe

Sezgin Boynik, 2007

1. Sağ Elle Sol Kulağı Göstermek

Bize, özellikle sosyalbilimcilere ve teorisyenlere, Punk’ın öğretebileceği çok değerli bir şey vardır, o da basitlik ve dolayımsızlıktır. Sözü uzatmadan, güzelleştirmeden, sakınmadan, yüceltmeden ve korkmadan söyleyebilmeyi öğretir. Bu dersi alabileceğimiz bir dünya kültürü daha vardır, o da Punk ile çoğu zaman eşanlamlı olan anarşizm öğretisidir. Fakat anarşizm Punk’tan daha fazla bir kültür meselesi olduğu için onun basitliği kolayca Lacan ve Deleuze ile bulanıklaşmaya meyillenir. Bu yüzden bugün artık basitlik ve dolayımsızlığı buradaki anarşizmde aramayalım. Özellikle Türkiye’de bunu aramamak için iki neden bulunmaktadır. Birincisi, tarihsel açıklama, 70’lerden beri basılan ve anarşist kelimeleri olabilecek en aşağılayıcı anlamda kullanan faşist kültür endüstrisinin sistematik karşı propagandasıdır. (Bu dönemde basılan kitapların isimlerine bile bakmak yeterlidir; “İslam Açısından Anarşi ve Tedavi Yolları”, “Kainatın Düzensizliği Anarşizm”). Anarşizm kullanışsız bir şey olup çıkmıştır, eğer bir nebze kötü niyete müsaade edilirse, “çocukluk hastalığı” olmuştur. Fakat ikinci sebep daha gizli, daha sinsidir ve doğal olarak daha kültürlüdür. Bu basitliğe vurulan en büyük darbedir. Radikal düşünce bu sefer karalandığı için değil, fakat karmakarışıklaştığı için kullanışsız olmuştur. Sol kulağını sal elle göstermek anlamına gelen bu karmakarışıklığı Baudrillard’ın modasından (ilginçtir bir sürü fanzinde de bu moda boy göstermiştir), sırasıyla Deleuze, Zizek, sonra anti-Zizek ve bilumum post-modern düşünürlerin etkisiyle anarşizmin olası basit bir dolayımsızlığı bir kör düğüme dönüşmüştür. Bu durumu destekleyen ve anarşizmin basitliğini (devleti lağvetmek) anlaşılmaz bir dilbilgisi gösterisine dönüştüren tutumun tersini ben Punk’ta bulabileceğimizi düşünüyorum.

Bunu tabii ki Punk’ı politik bir hareket olarak düşünerek değil, basit düşünerek yapabileceğimiz kanısındayım. Dediğimiz gibi Punk basitlik demektir. Tekrar aynı şeyi vurgulamak gerekir, özellikle Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde anarşist teori acayip bir hal almıştır. Anlaşılmazlık ve karmakarışıklık dilbilgisiyle el ele olup dönüştürme değerini yitirmiştir. Çünkü gösterdiğimiz gibi kullanılmaz bir hale gelmiştir. Bu söylemin can sıkan ve okuyucularda anlama kaygısı yaratan durumları kafamızda canlandırdığımızda bu resimler daha da netleşir: soyut bir yazarı anlamaya çalışan ve canı sıkılan genç bir anarşist mesela. Fakat bulanıklığı eleştirirken biz de işi neredeyse basitlik leyhine tamamen karıştırır gibi olduk. Sonuçta biz burada popüler olan Punk’tan bahsediyoruz ve popüler kültürün ve basitliğin devrimci gücüne inanan ilk yıllardaki Brecht ve Benjamin’i aklımızda bulundurarak modernizmden bahsediyoruz. Bu şekilde Punk’ı ele aldığımızda artık onu post-modernizmin eğlence ve hedonist yorumundan kurtartıp, dünyayı yorumlama üzerine ayrı bir imkan yolu açmış oluyoruz. Benim için Punk’ın önemi bu imkandan kaynaklanıyor.

Basitliğe methiye olarak algılanan bu girişte Punk’ın felsefi olarak niye bana ilginç geldiğini ve eğer Türkiye’de ya da herhangi bir yerde Punk ile ilgileniyorsam sırf bu basitlik ve dolayımsızlık yüzünden olduğunun altını çizmek istedim. (Halil Turhanlı’nın yaptığı basitlik eleştirisine tamamen katıldığımı da belirtmem gerek, fakat bu basitlik eleştirisi daha fazla form ile ilgili olduğu için burda bizi ilgilendirmiyor)

Türkiye’de örneğin, daha ileride buna daha fazla değineceğiz, “Suratına İşemek İstiyorum” kadar hem direkt, hem de bu kadar basit, hem de bu kadar net ve saldırgan bir şarkının ancak punklar tarafından söylenebileceğini tahmin etmek zor değil herhalde. Bizim teorisyenlerin ve sosyalbilimcilerin de Punk’tan öğrenebileceği şey de güçlü bir suratlara işemek isteyen teoridir.

Tabii ki bu kitap böyle bir teoriyi üretmek için yazılmamıştır. Bu Türkiye’deki Punk ile ilgili bir kitaptır. Fakat kitabı hazırlarken, en azından yaklaşımımız ve seçeneklerimiz dahilinde, dikkatli bir şekilde entelektüel olmaktan kaçındık. Onun için bu kitap hiçbir şekilde bir sosyolojik vaka veya “şizoanket” ya da bir sözel tarih çalışması olarak okunmamalıdır. Kitabı hazırlama sırasında yaptığımız araştırmalar (genelde röportajlar) hiçbir yönteme göre yapılmamıştır. Olabildiğince kişisel olan bu yaklaşım, aynı zamanda benim için sadece Türkiye’deki Punk’ı değil, bir o kadar da hayatı ve insanları anlamama da çok yardımcı oldu.

2. Sineği İnek Yapmak

Özellikle her on yılda bir gelen askeri darbelerden dolayı zaten üstün gelme bir şekilde başlayan modernleşme Türkiye’de tamamen süreksiz bir seyir göstermiştir. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu anlamak için burada ileri görüşlü ve çok zeki olmak gerekmiyor.

Türkiye’nin bu modernleşme tarihinde Punk’ın izlerini aramak onun için belki biraz garip kaçabilir, daha doğrusu gariptir. Geçen bölümde Punk’ı aslında neredeyse felsefi bir kategori olarak ele aldık. Halbuki Punk bunun dışında bir de belli bir tarihi olan ve belli bir coğrafyada daha fazla görülen bir altkültür hareketidir. Öyle ki 1977 yılında Londra’da resmi olarak başladığı kabul edilen bu hareket Türkiye’de nasıl anlaşılmalıdır?

Çünkü biliyoruz ki, daha doğrusu bu kitap ile bilinecek, Türkiye’de Punk 1987 yılında (artı/eksi bir yıl) İstanbul’da Headbangers grubuyla ilk defa tam anlamıyla kamusal bir anlam kazanmıştır. Eğer Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar’ın ithal Punk-Rock’ını saymazsak o zaman Türkiye’de Punk normalinden on yıl sonra başlamıştır. İlk resmi Punk albüm ise bundan on küsür yıl sonra piyasaya çıkmıştır. Bu kitapta bu iki tarih arasında Türkiye’de Punk ile ilgilenmiş kişileri ele aldık. Kitaptaki röportajlar ve kimi yazılar okuyuculara bu bilinmeyen tarih hakkında bir fikir verecektir, onun için kimsenin hiçbir uzman sosyolojik değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

Fakat yine de yöntem ve araştırma seyri hakkında birkaç söz; bu kitabı hazırlamak benim zannettiğimden çok daha zor oldu. Bunun birkaç nedeni olabilir: röportaj yaptığımız kişilerdeki konu hakkında isteksizlik, inançsızlık, sabırsızlık veya tembellik, röportaj yaptığımız çoğu kişinin bu konuda söyleyecek çok şeylerinin olmadığını iddia etmesi (her seferinde de zıddı gerçek oluyordu), bir takım psikolojik zorluklar (hafıza kaybı, yanlış hatırlama, abartma gibi ya kimyasallarla ya da ideolojik plandaki değişimlerle açıklanabilecek şeyler) veya doküman eksikliği, röportaj yapmak istediğimiz kişilere ulaşma gibi fiziksel zorluklar. Bu konuda hiçbir kaydın olmaması da en baştaki zorluktu. Ama biz en başından beri bu tarz “yeraltı” araştırmalarında görülen “sineği inek yapmak” hatasından kaçmaya çalıştık. Durduk yerde yeni bir şehir mitolojisi yaratmak değildi amacımız.

Punk böyle bir şeye hem felsefi kategori olarak hem de tarihsel bir fenomen olarak müsaittir. Her yerde ve her koşulda farklı anlama gelebilir Punk, örneğin eski-Yugoslavya’da özyönetimli sosyalizmin üçüncü yol teorisini ve pratiğini destekleyen bir hoşgörü göstergesi iken (Emir Kusturica’nın ilk ve en iyi filmi “Do You Remember Dolly Bell?”i düşünün, sadece filmde kahraman Punk değil, Rock ‘n’ Roll çalıyordu), Letonya’da bağımsızlık sürecinde çoğulcu milliyetçi seslerden biri oluyor (Jri Podnieks’in “Is It Easy To Be Young?” filmi), fakat yine de Punk zamanına göre putkırıcı, anti-otoriter, saldırgan, eleştirel ve bununla beraber batıcı, şehirli, elitist ve kitsch karşıtı olan bir kültürdür de. Bugün en küçük ve en gelişmemiş ülkelerde bile Punk’ın izlerini aramak ve takipçilerini bulmak bu modern/şehirli kültürün ulaşabileceği etkinin sınırsız olduğunun göstergesi de olabilir. Eğer İran’da punklar varsa, bunların gürültüsü mollaların ezanı dışında başka sesler de olduğunun işaretidir ve bu gürültü “orda” bile modern şehirli bir kültürün olduğunu garanti eder. İşte bunu garantilemek için çoğu durumda ve yerde sineği inek yapma taktiği uygulanır. Böylece olmadık bir tarih ve gelenek icat edilir.

Bu kitapta biz bundan kaçındık, en azından olabildiğince kaçındık. Ama aynı zamanda bu araştırmanın bir Sherlock Holmes davası olmadığını da söylemek gerekiyor. Dünyanın her yerinde punkları takip eden ve bu kitapta Türk Punk Camiası hakkındaki raporunu yayınladığımız Luk Haas’ın Tien An Men şirketi ile yıllardır yürüttüğü pratik, bir sineği inek yapmak meselesi olarak yorumlanabilir mi? Kimilerine göre evet, bu egzotizmin ulaştığı son basamaktır, Tacikistan’da Hardcore-Punk! (Herhalde bir oksimoron olmalı!)

Fakat Luk Haas’ın samimiyetine ve pratiğinin içtenliğine inandığımız için (Üçüncü Dünya yer altı ürünlerini hiçbir büyük mainstream kanal kullanmadan dolaşıma sokması, tüm ürünlerini kendi hazırlaması, DIY vs…) bu örnekte kötü niyetin olmadığını ve bu plakların plak hammaddesi vinyl’den daha tehlikeli olmadığını varsayıyoruz. Luk Haas hakkında bu kadar.

Biraz önce Punk’ın modernizm/şehirli kültürün garantisi olması hakkında başlattığımız tartışma çok önemlidir; çünkü bazı durumlarda Punk aynı zamanda çokkültürlü, demokratik, hoşgörülü ve “açık toplumların” test kağıdı olabilir. Karikatürize edersek eğer: “Tamam, sizin en karanlık ve karamsar döneminizde bile Punk’ınız vardıysa, Avrupalı olabilmeniz kolaylaşmıştır.”

Türkiye’de Punk’ın olması, hem de 80’lerde olması, bugün bakıldığında çoğu kişi için politik doğruluğun bir göstergesi ve Türkiye’nin modern ve açık toplum olduğunun bir garantisi olarak yorumlanabilir. Sineği inek yaparak, Türkiye’deki Punk’ı olduğundan farklı ve fazla gösterdiğimizde, kolayca biz de bu neoliberal görüşün sözcüsü olabiliriz. Bu kitap dış mihraklı destekle basıldığı için bu konuda okuyucuları daha fazla uyarmamız gerekiyor. Punk, doğrudur, çelişkili bir şekilde yüksek kültürün sözcüsü olabilir (zavallı ölü Debord Fransız entelektüeli olabildiği gibi) fakat bu kitapta bizim herhangi bir ajandamız (gizli ve açık) olmadığı gibi, hiçbir şekilde de Punk’ı bir açıklama olarak kullanmadık. Eğer izin verirseniz teorinize işemek istiyorum, hem karmaşık olanlara hem de komplocu olanlara!

3. Çekiç Değil, Ayna Değil, Pencere

Karl Marx’ın “sanat ayna değil, çekiç olmalı” önerisi Türkiye Punk müziği için pek geçerli değildir. Türkiye’de Punk müziği bir penceredir. Bu bölümde bunu yavaş yavaş göstereceğiz.

Punk müziği 1977’de Londra ve Kıta Avrupası ve ABD’de epey bilinen ve gençler arasında popüler bir altkültür hareketi haline geldiğinde, Türkiye’de o zamanlar Punk hakkında ve genelde Rock ‘n’ Roll hakkında yazılan yazılar eleştirel türdendir. Punk, emperyalizm, Batı dekadansı, çürüme ve apolitiklik ile eşanlama geliyordu. Punk’ı eleştirenler onun bir Batı demokratik kapitalizminin ajanı ve garanticisi olduğunu ve IMF ile (her ne kadar görünürde buna karşı ise de) el ele gidebileceğinin farkındaydılar. Türkiye’de 1977’de Sol hareket Punk’tan olabildiğince uzaktı, ama Punk’ın en anarşist görünümlerinden bile daha radikaldi. Aynı zamanda da Türkiye’deki Punk’ın hiç olamayacağı kadar da enternasyoneldi; Yar Yayınevi o meşhur yıl İtalyan Kızıl Tugayları, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu, İran, Kamboçya ve bir sürü ülkenin gerilla hareketlerinin manifestolarını en modern tasarımlar ile yayınlıyordu. Militanlar ve sempatizanlar Arnavutluk, Çin, Küba, Bulgaristan… tüm ülkelerin Sol teori ve pratiklerini takip ediyordu. Fakat Sol’un müziği hiçbir zaman çekiç değildi, daha doğrusu hiçbir zaman Punk’ın anladığı anlamda üç akorlu gürültü üreten bir rahatsızlık değildi. Sol müzik ya erkek köylülerin maço gür sesi olmuştur, ya da melankoli ile sızlayan kadın ana’nın ince sesi. Türkiye’de politik müzik gün bugün böyledir, hatta art arda gelen kayıplar ile bu kaderci formunu daha da pekiştirmiştir. Sol teori ne kadar enternasyonel olmuşsa da, pratikte de o kadar mahalleci (gecekonducu!) kalmıştır.

Bana öyle geliyor ki, gürültüden arındırılmış bu melankolik Sol ses, garip bir muhafazakarlığı da beraberinden getirebiliyor, öyle ki bugün Otonomcular gibi hayli uluslararası teori ile beslenen radikal politik (Negri’den Balibar’a kadar) oluşumları ziyaret ederseniz, dünyanın en bayat ve sıkıcı halk müziklerine hazırlıklı olmalısınız. Bu yüzden Murat Belge’nin daha seksenlerin başında yaptığı Arabesk ve Punk müzik benzetmesi esasında yanlıştır. Eğer Arabeski yüksek sanat müziğinden farklı olarak daha amatörce bir ses ve devrime gebe bir Vox Populli olarak Punk ile eşanlamlı değerlendirirsek, o zaman Punk’ı temeli olan gürültülü basitliği salt bir muhafazakar feryada indirgemiş oluruz.

Sol müzik çekiç değildi, ama ayna da hiç değildi. Müzikte ayna ve orta sınıf psikolojik dertler ve depresyonlar herhalde 80’lerde Sezen Aksu ve onu hala devam ettiren en aptal liberaller tarafından başlatılmıştır. Fakat 80’lerde Sol olmayan, bu yüzden de apolitik olan, ama hiç de orta sınıf ve vasat olmayan bir gençlik sesi de yükseldi bu ses tabii ki ilk heavy metal ile yükselse de kısa zamanda asıl radikalliğini Punk ile kazandı. 80’lerde Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu o dönemde burada yaşayan birçok kişinin röportajlarından görebiliyoruz; karartmalar, sürekli baskı, hiçbir şeyin net olmaması, garip ve iğrenç bir stil, muhafazakarlık ve vahşi kapitalizm. İşte bu dönemde belki de ayna olmayan ender radikal hareketlerden biri Punk’tı ve Marksist olmadıkları için de çekiç olma şansları yoktu.

Erken Türk Heavy Metal camiası (1992)

Bir de punkların sayısı az imiş o dönemde ve de tipik bir “yeraltı” partisi şöyle olurmuş; bir iki Metal grubu, ardından bir Punk ve arada da bir Break Dance show, hepsi de gündüz ve kiralanmış bir düğün salonunda. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde yeraltı kültürü tüm o 80’lerin hafıza kaybından sonra kendini tekrar bulmaya çalışıyormuş, onun için o dönemde kimse kendini tam olarak Metal, Punk veya Hardcore olarak tanımlamıyormuş. Bu arama dönemi Türkiye’deki eksiklikler yüzünden yukarıda bahsettiğimiz parti gibi komik ve eğlenceli de olabiliyormuş. Bu yüzden biz Türkiye’deki Punk’ın çıkışını 80’lerin o politik ve kültürel (karanlık) ortamıyla açıklarken, Punk’ın bu duruma karşı oluşunu göz önünde bulunduruyoruz. Punklar ebeveynlerinin melankolik Sol’undan, etraftaki depresif pop’tan, yerel ve milli olmaktan, kapalılıktan bıkmış gençlerdi. Kesinlikle yeni alternatifler öğrenmek isteyen ve yeni şeyler denemek isteyen kişilerdi, eğer illa söylemek gerekirse açılmak istiyorlardı. Onun için 80’lerde Punk’ın (Türkiye’deki her şeyin olduğu gibi) karanlık tarafında Demokles’ın kılıcı gibi asılı duran liberalizm ve Turgut Özal figürü var. Kitapta birkaç yerde tartışmalı bir şekilde ismi geçen Özal, açılma teorisi için belalı bir isimdir. Çünkü hem Punk’ın özgürleşme isteği, hem de Özal’ın liberal kapitalist Pazar programı aynı açılma ve dünyaya ait olma isteğiyle birlikte okunabilir. Unutmayalım ki ilk İstanbul Sanat Bienali ve ilk Punk grubunun kurulması da aynı tarihe denk gelir. Özal kendi açılma isteği ile liberalizm ve vahşi kapitalizmi savunduğu kadar, aynı inatla da en gerici ve en muhafazakar kültürü de destekliyordu.

Punklar için bu açılma kültürü farklıdır, dünyayı hiçbir resmi temsilin dolayımı olmadan anlamaktır. Bu açılma hiçbir zaman tam anlamıyla olamayacağı için -taşra ve yerellikten kurtulup dünya kültürüne ait olmak anlamında (bunun hangi koşullarda mümkün olduğunu bir sonraki bölümde göreceğiz)- bunu daha çok dışarıya bakış veya dışarıyla ilgilenme olarak görebiliriz. Burada, yine, Punk’ı açık toplumun sözcüsü olma gibi bir yoruma indirgememek için dikkatli olmalıyız. Fakat İstanbul’daki punkların toplum nasıl daha elverişli bir yer olur gibi bir dertleri ve planları olmadığı için ve Punk tavrının ülkeyi daha açık göstermeyle ilgili hiçbir alakası olmadığı için yukarıdaki bu indirgemeci yorumdan kolayca vazgeçebiliriz. Bu çözüm punkların başkaları tarafından böyle yorumlanmayacağı anlamına gelmez, biz en azından bunu yapmayacağız, kitabın birkaç yerinde Özal ismi tehlikeli bir şekilde Punk ile yan yana getirilse de. Yukarıda geliştirdiğim önermeyi şöyle tanımlayabiliriz: Punkların temsil ile sorunları yoktur ama temsil edilmeye de sorunlu bir şekilde müsaittirler.

Onun için Punklar’ın sanatına pencere diyoruz, sıkıcı ebeveynleri ve aptal politikacılar dışında başka bir şey aradıkları için. Bu arama ve öğrenme tabii ki çok komik sonuçlar da doğurabilir. Örneğin Tünay Akdeniz’in ithal Punk’ı ve bunu iğrenç (abject) olan sakatatlar ve moda olan çengelli iğneler ile sentezlemesi herhalde prototipik bir Punk komedi olarak kalacaktır. Türkiye’nin açılma tarihi Araba Sevdası kahramanı gibi bir sürü örnekle doludur, Barış Manço ve Kaygısızlar’ın “Helter Skelter”inden, Metin Erksan’ın “Şeytan” filmine kadar. Sanırım en komiği ve komik olduğu kadar da tehlikeli olanı bu kitapta Dead Army Boots’un vokalisti Tarkan ile yaptığımız röportajda ortaya çıktı. Bir konserde niye gamalı haç kullandığı ve heil selamı yaptığı sorusuna eski Punk, o zaman Türklerin Türk Punk’ı, Almanların Alman Punk’ı ve Amerikalıların Amerikan Punk’ı yapması gerektiğini söyledikten sonra biz de Dead Kennedys’in hep Amerikan karşıtı müzikler yaptığını hatırlattık. Tarkan’ın cevabı işte bu hikayenin en ilginç kısmı: “Biz Dead Kennedys’in hayranlarıydık, tüm şarkı sözlerini ezbere bilirdik ve biz de Amerika’dan nefret ederdik”.

Marx’ın dediği gibi bazen anlama yanlış olabilir. Punklar politik olarak doğru olmayı iplemedikleri için, bu örneğin de öyle sanıldığı kadar tehlikeli veya milliyetçi olduğunu iddia etmek abartı olabilir. Zaten bu tarz Fellinivari örnekleri istediğimiz kadar arttırabiliriz, ne de olsa geç ve farklı bir modernleşme Punk’ından bahsediyoruz.

Fakat bu kitaptan okuyucuların anlayacağı gibi 80’lerin sonundan ve 90’ların başına kadar (internetten önceki dönem) dünyada olup bitenleri takip eden inanılmaz bir kitlenin varlığının olmasıdır. Mektuplarla dünyanın her köşesindeki fanzin ve demolardan haberdar olan bu kitle, az da olsa, bir imkanı temsil ediyor, Türkiye’de şehirde alternatif ve eleştirel bir kültürün olabileceği imkanı. Kimileri için bu pencere yurtdışına çıkmak, yurtdışı ile mektuplaşmak veya Deniz Pınar’ın dükkanı olmuştur, fakat her ne şekilde olursa olsun farklı bir dünyaya açıldığı kesindir.

3. Müslüman Mahallesi’nden Salyangoz Satmak

Bariz muhafazakarlık olan bu deyim Türkiye’de bir imkansızlığa işaret eder; tam olarak Batıcı olamamak. Aynı zamanda bu alaycı bir şekilde batıcılığı, garpçılığı veya isterseniz oksidentalizmi eleştirir.

Punk ve Türkiye’deki diğer altkültürlerin Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilmesinin nedenlerini şimdiye kadar anlattıklarımızdan kolayca ortaya çıkarabiliriz. Bu nedenler muhafazakarlığın da çehresini ortaya çıkarır: Türkiye’deki sosyal ve kültürel gerçek Batınınkinden farklıdır, yeteri kadar olamaz mitolojisi. Milli değerler artı kültürel anti-emperyalizm eşittir bu muğlak muhafazakar bilinç. Tahmin edeceğiniz üzere Punk’ın burada yeri yoktur.

Önceki bölümlerde sırayla incelediğimiz Punk’ın kategorik, tarihsel ve politik imkanlarının bu duruma nasıl bir alternatif getirebileceği üzerine bir görüş geliştirmek istemiyorum. Zaten bunu ancak laboratuar ortamında üretilmiş bir Punk’ın yapabileceği kanısındayım, ayrıca Punk için böyle bir ajandanın onun esas yapısını tamamen bozacağını düşünüyorum. Fakat Punk konusunu ele alarak bu konuyu tamamen zıt bir perspektiften de yaklaşabiliriz, garpçılığın zıddından, daha doğrusu şarkiyatçılıktan veya oryantalizm açısından bu konuyu ele alabiliriz. Böylece önceki bölümde cevapsız bıraktığımız soruya geri dönebiliriz, Türkiyeli bir Punk/yeraltı grubu hangi koşullarda dışarı çıkabilir, dünya kültürüne ait olabilir? İçeride modern, dışarıda geleneksel/folklorik olduğu sürece. Oryantalizm bakış açısıyla ele aldığımızda Punk ve ona benzer müzik ve yaşam türlerinin Türkiye kökenli olduğu zaman, Türkiye kültürel (daha doğrusu folklorik) kökenli olması gerektiğini de anlıyoruz. Eğer Türk bir Punk grubu başarılı olmak istiyorsa illa ki içerisinde bir saz veya zurna baharatı ya da bir arkaik ritim yapısı olmalıdır. Bu böyle olmadıkça yapılan müziğin anlamı olmaz. Veya röportajını yayınlamadığımız Türkiye underground müzik uzmanı Jay Dobis’in dediği gibi “Hiçbir ilginçliği olmaz. Bu kadar zengin halk müzik kültürü varken niye kullanılmasın, zaten İngilizler ve Amerikalılar yeterince bundan (underground’tan) yapıyorlar, niye aynısı eklensin”. Her zaman bu kadar olmazsa da DJ John Peel, Tim Hodgkinson, Thurston Moore’un da genelde “oryantal” kokan Türk underground ve Punk’ına ilgi gösterdiklerini biliyoruz (ama yine de kimse Dobis kadar Punk/Underground gruplara “saz” danışmanlığı yapacak kadar uzman ve net olmamıştır).

Bunun en komik versiyonu da Türk gruplarının bitmek bilmez sentez yapma yetenekleridir, doğu ve batı arasındaki sentez. Einstürzende Neubaten’ın basçısı gözüyle yapılan en son film sanırım bunu en iğrenç ve çekilmez haliyle sunmuştur; artık Türkiyeli, İstanbullu yer altı müzisyen saz ve zurna ve sentez dertleriyle iyice içi boş bir türe dönüşmüştür. Aslında zavallı Piyer Loti Hacke’nin de bugün Türkiye’de istese de görebileceği pek öyle ciddi bir alternatif yoktur, müzik ve altkültür sahnesi iyice kendini oryantalize etmiştir, piyasada olan grupların çoğu neo-psychedelic hippi post-rock kafa karışıklığı ile ülkemizin güzel çok-kültürlü halk seslerini sentezlemekte yarışmaktalar. Yeraltı gruplar kendi müziklerinin yeniliğini The Can ile Müslüm Gürses ve Velvet Underground ile Orhan Gencebay arasında bir yerde bulunmakla tanımlamayı ve sentez durumunun olabileceği en muhafazakar haller almasından da çekinmiyorlar.

Baba Zula – Özgür Ruh

Bu duruma nasıl böyle gelindiğini araştırıp, halihazırda bulunan post-kolonyal teorileri ile güzel bir beyin jimnastiği yapabilirdim, ama Türkiye’de bu değişimi çok iyi bir şekilde belgeleyebilen iki öğretici grup, fenomen vardır; Zen ve 2/5 BZ. İki grup da ortalama aynı zamanlarda başlayıp (80’lerin sonu ve 90’ların başı) o zaman Türkiye’de hiç olmayan Avant-Punk ve deneysel müziği tamamen politik bir şekilde yapıyorlarken, 90’ların ortalarında yavaş yavaş gitarı bırakıp saz’a yöneldiler ve kendi ülkelerinin halk ezgilerinin zenginliklerini tekrar keşfederken aynı zamanda hem müziklerindeki gürültüyü azalttılar, hem de gittikçe sentezleme amacıyla gösterisel bir ses mitolojisine yaklaştılar. Zen grubu kendi ismini Baba Zula olarak değiştirdi, ve en son (yine saz ile yaptıkları) Tanbul albümünden sonra oryantal olmayı iyice geliştirerek “göbek dansı, Punk, dada, pscyhedelic ve dub” müziğini sentezleyen en başarılı Türk grubu oldular. 2/5 BZ grubu ise bu oryantal durumu sahte bir “no turistik no egzotik” kinik kendi-eleştirisiyle örtmeye çalışırken, grubun yaptığı ilk albümlerle hiçbir alakaları kalmadığını da görüyoruz. (Burada şapkaları Bülent Tangay adına çıkarıyoruz!) Bu iki grubun ve onları takip eden bir sürü başka oluşumların oryantalizm ile alakalarının daha ciddi bir analizi yapılması gerekiyor, fakat burada en azından şundan bahsetmeden edemeyiz, bu iki grubun sesleri ve tavırlarının oryantalleşmesi ile dünyaya açılmaları ve saygın birer müzisyen olmalarını doğru orantılı olarak artması gerçeği gözümüzden kaçmıyor.

Bu kitapta biz çoğunun gözünden kaçan, 80’lerin başından 90’ların sonuna kadar ki süreçte üretilen samimi ve güçlü yeraltı seslerine baktık. Umarız bu röportajları okuyan okuyucular bir imkanın farkında olurlar, bugünden farklı bir imkan; ne salyangozlara ne de Müslümanlara ait olan bir imkan.


On Punk in Turkish

Sezgin Boynik

1. Showing Your Left Ear with Your Right Hand

There is something very valuable that Punk could teach us, especially to social scientists and theoreticians: simplicity and immediacy. It teaches us how to speak the word without protracting, beautifying, evading, glorifying and fearing. There is another world culture that can teach us the same lesson and that is anarchism, which is most of the time the synonym of Punk. Yet, since anarchism is more of an issue of culture in comparison to Punk, its simplicity is inclined to be easily blurred by Lacan or Deleuze. Thus today we should search no more for simplicity and immediacy in anarchy. There are two reasons not to do so especially in Turkey. The first one (the historical explanation) is the systematic counter propaganda of the fascist culture industry, which since the 70s used the word anarchy in the most degrading meaning possible. (It is enough to take a look at the titles of the books printed in this period; “Anarchy from the View of Islam and Its Cures”, “The Chaos of the Universe: Anarchism”) Anarchism has become obsolete; if a bit of cynicism is allowed, it has become a “infantile disease”. Yet the second reason is more subtle, more devious and naturally more cultured. That is the greatest blow to simplicity. This time radical thought has become obsolete not because it has been blemished but because it has been made more complicated. This complicatedness means showing your left ear with your right hand; with the influence of the Baudrillard fashion (interesting enough this fashion was also evident in many fanzines) and of Deleuze, Zizek and then anti-Zizek and various post-modern thinkers, the possible simple immediacy of anarchy has turned into a deadlock. I think we can find the opposite of this attitude, which supports this situation and which turns the simplicity of anarchism (abolishing the state) into a grammatical spectacle, in Punk.

I believe that we can do this not by understanding Punk as a political movement but rather by thinking simple. As we have said before Punk means simplicity. The same thing should be emphasized once more; in many places around the world and especially in Turkey, anarchist theory has become something quite strange. Elusiveness and complication have joined forces with grammatology and destroyed anarchy’s transforming value. Because as we have shown it has become obsolete. If we picture the anxiety caused by not being able to understand and the boredom experienced by the readers faced with this discourse, the picture becomes clearer; for instance imagine a young anarchist trying to understand an abstract writer and getting bored.

Yet while criticizing blurriness, we have almost completely complicated the issue in favor of simplicity. In the end, we are talking about popular culture which is Punk and about modernism keeping in mind early Brecht and Benjamin who believed in the revolutionary power of popular culture and simplicity. When we interpret Punk from this perspective, we liberate it from the post-modern idea of it as fun and hedonism, and open up a new possibility of understanding the world. For me the importance of Punk lies in this potential.

In this introduction, which can be perceived as a eulogy to simplicity, I wanted to underline why I found Punk interesting philosophically and emphasize that if I was interested in Punk in Turkey or anywhere else, it was only because of this simplicity and immediacy. (I also need to state that I totally agree with Halil Turhanlı’s commentary on simplicity but since that critique of simplicity is more about form, it doesn’t concern us here.)

In the following pages we will see it it in more depth but probably it is not hard to guess that in Turkey a song so direct, so simple, so clear and so aggressive as “Suratına İşemek İstiyorum” (I wanna piss on your face) could only be sung by punks. What our theoreticians and social scientist can learn from Punk is a strong theory that wants to piss on faces. Of course this book was not written to produce such a theory. This is a book about Punk in Turkey. But while preparing this book we somehow carefully abstained from being intellectual at least as far as our approach and options were concerned.

Hence this book should not be read as a sociological case study or a “schizo-survey” or an oral history project. The research we have conducted in the process of preparing this book (usually interviews) was not done according to any methodology. This approach, which is as personal as can be, helped me a lot in understanding not only Punk in Turkey but also life and people.

2.Making a Cow out of a Crow Modernization in Turkey, which anyway has been a top down process from the start, has followed a very discontinuous course due especially to the military coups that took place almost every ten years. You don’t need to be far-sighted or very smart to understand that modernism is an unfinished project here.

Hence it can seem to seek for the traces of Punk in this history of Turkish modernization little strange, to be more exact, it is strange.

In the prior section, we actually treated Punk almost like a philosophical category. However aside from that, Punk is also a subculture movement that has a certain history and that has been seen predominantly in a certain geography. How can a movement that is accepted to have officially started in 1977 in London be understood in Turkey?

Because we do know (or more accurately it will be known through this book) that it was in the year 1987 (plus/minus 1 year) in Istanbul with the band Headbangers that Punk has gained a public meaning in the fullest sense, for the first time in Turkey. If we don’t take into account the imported “Punk Rock” of Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar, then in Turkey, Punk has started 10 years later than it normally should have. The first official Punk album on the other hand was released almost ten years after that.

In this book we dealt with people who have concerned themselves with Punk in between these two dates in Turkey. The interviews and some of the articles in this book will give the reader an idea about this unknown history; I don’t think that anyone needs further specialized sociological interpretation.

Still a couple of words on methodology and the course of research; preparing this book proved much more difficult than I thought it would be. There can be several reasons for that; unwillingness, unfaithfulness, impatience or laziness on the part of the people we interviewed; the claim of most of the people we interviewed to having not much to say on the subject (though every time it was proved to the contrary); various psychological difficulties (like amnesia, remembering wrong, exaggeration or other things that can be explained with the effects of chemicals or changes in the political stance); and physical difficulties (like the lack of documents or the difficulties in accessing the people we wanted to interview). The total lack of documentation on the subject was the primary difficulty. Yet from the very beginning we tried to avoid a common mistake seen in “underground” research of this kind; “making a cow out of a crow.” Our aim was not to create a new urban legend with no reason

Punk easily lends itself to something like that, both as a philosophical category and as a historical phenomenon. Punk can have a different meaning in every place and every situation. For instance, it was a sign of tolerance that supported the theory and the practice of the Third Way theory of autonomous socialism in ex-Yugoslavia (think of the first and the best film of Emir Kusturica “Do You Remember Dolly Bell?”; only the hero in the film was playing not Punk but Rock ’n’ Roll). It was one of the pluralist nationalist voices in Latvia in the course of independence (the movie “Is It Easy to Be Young?” by Jri Podnieks). But then again, Punk is revolutionary, anti-authoritarian, aggressive and critical in relation to its time; it is also a Western, urban, elitist and against kitsch culture. Today, searching for traces of Punk and finding its followers in even the smallest and most underdeveloped of places can also be a sign of the unbounded influence of this modern/urban culture. If there are punks in Iran, their noise goes to show that there are voices other than the ezan (call to prayer) of mullahs and this noise guarantees that there is a modern urban culture even “there”. Hence to guarantee this, in many situations and places, people resort to the tactic of “making a cow out of a crow”. Thus a nonexistent history and a nonexistent tradition are invented.

In this book we tried to avoid this -at least as much as we can. Yet at the same time it is necessary to state that this research is not a Sherlock Holmes case.

Luk Haas follows punks all over the world and his report on Turkish Punk Community appears in this book. Can the practice, which he kept up for years with his label Tien An Men, be regarded as a case of “making a cow out of a crow”? Some people think yes, this is the last stage of exoticism: Hard-core Punk in Tajikistan! (It must definitely be an oxymoron!)

Yet since we believe in the sincerity of Luk Haas and his practice (putting into circulation the underground products of the Third World without utilizing any big mainstream channel, preparing all his products by himself, DIY, etc.), we presume that there is no cynicsm in this example and that his records are no more dangerous than their material vinyl. So much for Luk Haas.

The argument we have just started on Punk being the guarantee of modernism and urban culture is very crucial; because in some cases Punk can also be a lakmus paper for multi-cultural, democratic, tolerant and “open societies”. If we caricaturize, we can say: “Ok, if you had Punk in even your darkest and most depressing times, then it is easier for you to be European.”

The existence of Punk in Turkey, especially its existence in the 80s, can be retroactively interpreted as a sign of political correctness and as something which guarantees that Turkey is a modern and open society. If we present Punk to be different or to be more than it really was by “making a cow out of a crow”, then we can easily become a spokesman of the neo-liberal view. Since this book is published with foreign funding, we should warn our readers even more in this respect. True, Punk can paradoxically be the voice of high culture (just like poor dead Debord can be a French intellectual) but we neither have any agenda (explicit or implicit) in this book, nor have we used Punk as explanation in any way.

If you let me, I want to pee in your theories -both on the complicated ones and the ones of conspiracies!

2.Not a Hammer, Not a Mirror, But a Window

Karl Marx’s assertion that “art should not be a mirror but rather a hammer” does not really hold for Turkish Punk music. Punk music in Turkey is a window. We will slowly prove that throughout this section.

When Punk had become a subculture movement widely known and popular among youth in London, Continental Europe and USA in 1977, the articles written in Turkey on Punk in specific and Rock ’n’ Roll in general were of a critical kind. Punk was synonymous with imperialism, Western decadence, decay and apoliticism. Those who criticized Punk were aware that it was an agent and a warrantor of Western democratic capitalism and that it could go hand in hand with the IMF (even though it appeared to be opposing it). In 1977 in Turkey, the Leftist movement was as far from Punk as can be; yet it was more radical than the most anarchist versions of Punk. At the same time, it was more internationalist than Punk in Turkey could ever be; at that famous year, Yar Press was publishing the manifestos of the guerilla movements of numerous countries including Italian ‘Brigate Rosse’ (Red Brigades), German ‘Rote Armee Fraktion’ (Red Army Fraction), Iran and Cambodia with the most modern of book designs. Militants and sympathizers were following the Leftist theory and practices of all the countries including Albania, China, Cuba and Bulgaria.

But the music of the Left was never a hammer; more accurately it was not a noise generating 3-chord annoyance in the sense understood by Punk. The music of the Left has either been the strong macho voice of male peasants or the thin voice of the female mother whining with melancholy. Political music in Turkey has always been that way; consecutive loses have even intensified this fatalistic tone of its. No matter how internationalist the Left had been in theory, it has remained at least localistic (gecekondu type!) in practice.

It seems to me that a melancholic Left voice cleansed of noise can bring with it a strange kind of conservatism. So much so that today if you visit radical political formations like Autonomists that are nourished by quite a bit of international theory (from Negri to Balibar), you should be ready for the most dated and dullest folk music of the world. Hence the Arabesque-Punk comparison made by Murat Belge in the early 80s is actually wrong. If we interpret Arabesque -as a Vox Populli with revolutionary potential and an amateur voice in opposition to high art music- to be synonymous with Punk, then we reduce the noisy simplicity that is the foundation of Punk to just a conservative outcry. Leftist music was not a hammer but it was also definitely not a mirror. Probably, mirroring and middle class psychological problems and depressions in music were started in the 80s by Sezen Aksu, and the dumbest liberals who still follow that trend.

But in the 80s, there also arose a voice from the youth which was not leftist, and was, for that reason, apolitical but was not the least middle class or mediocre either. Though this voice was of course raised initially with Heavy Metal, soon it acquired its real radicalism with Punk. We can see what kind of a place Turkey was in the 80s from the interviews conducted with people who lived here in this period; black outs, constant oppression, lack of clarity in everything, a weird and disgusting style, conservatism and savage capitalism. In that period, Punk was one of the rare radical movements that did not act as a mirror; and since they were not Marxists, they also didn’t have the chance to be hammers.

Besides, the number of Punks was very small at that time and the typical “underground” party proceeded as follows: a couple of Metal bands, then a Punk band and a break dance show in the middle, all performed in day time and at a rented wedding hall. As far as we can understand, underground culture of the period was trying to find itself anew after that amnesia of the 80s; thus no one could identify himself exactly as a fan/performer of Metal, Punk or Hard-core. Because of the shortcomings in Turkey, this period of search could also turn into something funny like the party mentioned above. Hence, while we explain the emergence of Punk in Turkey with that (dark) political and cultural environment of the 80s, we take into account that Punk was opposed to this situation. punks were young people who were tired of the melancholic Left of their parents, of the depression Pop around them, of being local and national and of self-enclosure. They were definitely willing to learn about new alternatives and to try out new things; if we really need to say it, they wanted to open up. Thus liberalism and the figure of Turgut Özal were hanging like the sword of Damocles over the dark side of Punk (like all else in Turkey). Özal, whose name is mentioned a couple of times in this book, is a troublesome name for the theory of opening up. Because both punks’ will for emancipation and Özal’s liberal Capitalist market program can be interpreted as reflections of the same wish of opening up and belonging to the world. Let’s not forget, the first Istanbul Biennial and the formation of the first Punk band took place at the same year. While promoting liberalism and savage capitalism with his will to open up, Özal was also supporting the most backward and the most conservative culture, with the same level of determination. For punks, this culture of opening up is different; it is to understand the world without the mediation of any official representation. Since this opening up could never be realized thoroughly -in the sense of getting rid of provinciality and localness (we will see the conditions under which this is possible in the following section)- we can see this take place more in the form of looking outside or taking an interest in the outside. Here, again, we should be careful not to reduce Punk to a spokesman for open society. We can leave aside this reductive interpretation very easily because punks in Istanbul did not worry or make plans about how the society could become a more suitable place and the Punk attitude had nothing to do with representing the country more openly. This resolution does not mean that punks cannot be interpreted in this way by others; at least we won’t do that even if the name of Özal and Punk come dangerously close to one another in a couple of places throughout this book. We can describe the theory I developed above in the following way: punks don’t have a problem of representation but they are problematically susceptible to being represented.

That’s why we define Punk art as a window, because punks are searching for something other than their boring parents and the dumb politicians. This searching and learning process can of course create very funny outcomes. For instance, the imported Punk of Tünay Akdeniz and his synthesizing of this with abject entrails and fashionable safety pins will probably remain as a prototypical Punk comedy. Turkey’s history of opening up is full of examples resembling the hero of Araba Sevdası (Love for Cars): from the “helter skelter” of Barış Manço ve Kaygısızlar to the movie Şeytan (The Devil) by Metin Erksan. I guess the funniest one, which was as dangerous as it was funny, emerged in the interview we conducted with the vocalist of Dead Army Boots, Tarkan. When we asked him why he used swastika and gave a Hitler salute in one of his concerts, the old Punk replied that then Turks needed to do Turkish Punk, Germans German Punk and Americans American Punk. Then we reminded him that Dead Kennedys always did anti-American songs. Tarkan’s answer was the most interesting part of this story: “We were Dead Kennedys fans, we knew all their songs by heart and we also hated America.”

Like Marx said, sometimes understanding can be misunderstood. Since punks do not give a damn about political correctness, it can be an exaggeration to claim that this example is as dangerous or nationalistic as it seems. Anyhow we can multiply these Felliniesque examples as much as we want; after all we are talking about the Punk of a late and different modernization.

However, as readers will understand through this book, there was an incredible mass following what was going on in the world from the late 80s till the early 90s (pre-internet era). Even if small, this mass of people who became knowledgeable about the demos and fanzines all over the world by way of letters, still represent a possibility; the possibility that an alternative and critical urban culture in Turkey can exist. For some people, this window was going abroad, exchanging letters with people from abroad, for others it was the shop of Deniz Pınar; yet whatever form it took, it sure opened up to a different world.

A brief history of hardcore punk music in Turkey and today’s society by Mu Tunç

3. Selling Snails in a Muslim Neighborhood

This saying with its obvious conservatism points towards an impossibility in Turkey; not being able to be totally Western. At the same time, it cynically criticizes Westernism or Occidentalism if you will.

You can easily figure out from what we have told so far, the reason why Punk and other subcultures in Turkey are compared to the act of selling snails in a Muslim neighborhood. These same reasons also reveal the true nature of conservatism: that the social and cultural reality of Turkey is different from the West, and the myth around “it cannot be enough”. National values plus cultural anti-imperialism equals to this ambiguous conservative consciousness. As you might guess there is no place for Punk here. I don’t want to develop an opinion on how the categorical, historical and political possibilities of Punk discussed above can provide an alternative to this situation. Anyway I believe that only a Punk developed in a laboratory environment can accomplish this; moreover, I think that such an agenda will totally destroy the essence of Punk.

However in handling the issue of Punk, we can approach the subject from a totally different perspective; from the opposite of Occidentalism or more accurately from the view of Orientalism. Thus we can revisit the question we left unanswered in the preceding sections; under what condition can a Turkish Punk/Underground band open up to the world and become a part of world culture? It can do so only as long as it remains modern on the inside and traditional/folkloric on the outside. When examined from the viewpoint of Orientalism, Punk and other similar music and lifestyles that originate in Turkey should be of Turkish cultural (or more accurately, folkloric) origin. If a Turkish Punk band is willing to be successful, its music should definitely be spiced up by sa” or zurna, or contain an archaic rhythm structure. Otherwise its music will not have any meaning. Or as the Turkish underground music specialist Jay Dobis with whom we conducted an interview states: “It won’t be interesting at all. When there is such a rich folk music culture, why not use it? The Brits and the Americans are doing enough of this (underground); why to add more of the same thing?” Though they did not take it this far, we know that DJ John Peel, Tim Hodgkinson and Thuston Moore also took an interest in “oriental” tinted Turkish underground and Punk in general (but then again no one was specialized and clear enough as Dobis who gave “saz” counseling to Punk/Underground bands).

The most hilarious version of this is the limitless talent of Turkish bands in synthesizing East and West. The latest movie shot through the eyes of the bassist of Einstürzende Neubaten presents this in its most hideous and intolerable way; underground musicians of Turkey, of Istanbul have evolved into something really shallow with their worries of saz, klarinet and synthesis. Actually the poor old Piyer Loti Hacke could not see a serious alternative in Turkey even if he wanted to; because the music and subculture scene in Turkey has been subjected to total auto-Orientalisation. Most of the bands on the market are competing with one another to synthesize neo-psychedelic hippie post-rock confusion and the beautiful multi-cultural folk sounds of their country. Underground bands are usually defining the novelty of their music as being situated somewhere between The Can and Müslüm Gürses, or Velvet Underground and Orhan Gencebay and they don’t fear that this synthesis can evolve into something most conservative.

I could examine how this situation arose and make a good cerebral exercise by dwelling into the available post-colonial theories but there are two instructive bands/phenomena that document this transformation in Turkey very well: Zen and 2/5 BZ. Both bands started around the same time (end of 80s and beginning of 90s) and they did avant-Punk and experimental music in a political fashion (something non-existent in Turkey). Yet by mid 90s, they slowly left aside the guitar and gravitated towards the saz and while rediscovering the richness of the folk melodies of their own country, they both reduced the noise of their music and approached a performative sound mythology in the name of synthesizing. Zen changed its name to Baba Zula and after their latest album Tanbul (again with saz) they completely advanced being oriental and became the most successful Turkish band to synthesize “belly dance, Punk, Dada, Psychedelic and Dub”. Meanwhile though the band 2/5 BZ is trying to conceal this oriental condition with a fake cynical self-criticism “no turistik, no egzotik”; we can see that they have no relation whatsoever left with their earlier work. (Here the hats are off for Bülent Tangay!) The relation of these two bands and of many other formations that follow their lead to Orientalism should be analyzed more seriously; however here we should at least mention this much: we can’t help but notice that there has been a direct proportional relation between the orientalization of the sounds and attitudes of these two bands and the increase in the level of their opening up to the world and the respect they receive as musicians.

In this book we took a look at the sincere and strong underground sounds produced between late 80s and early 90s and that usually escaped the attention of most people. We hope that the readers become aware of a possibility, a possibility different than today; a possibility that belongs neither to snails, nor to Muslims.


Kemal X ve Lydia Lunch

Kemal Aydemir

How did you get involved with Punk?

I went to England to study graphic design. When I arrived, I saw that the schools were incredibly expensive. The plan was this: I was gonna work part time and go to school for the rest of the day.

Which school?

There was no school. I couldn’t get into one. That “which school” never happened.

What year was this?

1977. There was hippie life going on in Turkey at the time, everyone was wearing their hair long. I took off from such a scene here and went there. The picture was a different one altogether. The hippies were older, most of them were living in squatted houses. After a while I started to be aware of the Punks, weird make-up, torn clothes, pins and stuff. You didn’t see them that often though, the year was only still ‘77. I thought that they were all wackos. I thought that they were psychos, thought they were dangerous. I was still thinking like a hippie you see, still listening to Pink Floyd, Frank Zappa. A friend said “these are the punks. It’s a new thing here. They have clubs. I’ll take you to one of their concerts and you’ll see the difference”. I said, “okay, let’s go.” We went there. There was this place called “The Marquee”. The Lurkers were playing there that day and 999 was playing as well. I went inside and I’m telling you, I was really frightened. Now we were quite decently dressed; they were all in torn clothes, chains and stuff. The club looked like an insane asylum. I started wondering what I was doing there and I was frightened, but on the other hand I really liked it. It was very colorful. The concert started, we were right there in the front row, and they were letting people drink beer. They started doing pogo and all… you should have seen the commotion. People were on top of each other, they were spurting and spitting beer on each other. Everyone was soaked with beer. We were scared that there would be a fight, so we went towards the back of the room and started watching from there. There was an incredible energy in the music when I first listened to it. I don’t quite know how to make a comparison. Our groups from the ‘60s for instance, they take their places on stage, play a specific song and then a guitar solo starts and goes on for hours, jar jur jar jur. And then enter the drums and that’s it. These guys were playing one song for two minutes and then, wham, the second song began. No guitar solos or anything, but there was an awesome energy as well. I said, “man, I love this music, let’s come here every week.”

We lived in North London at the time. All the houses were squatted there. There was also a very important pub in English Rock Music history that was there. Very important musicians played there and it wasn’t that huge place either. Since I was living in the neighbourhood I kept popping my head in to see who was playing. I became a regular of that pub. I said to myself, “drop the hippies man, there is life in these punks.” And afterwards, I mean, I still didn’t know what it was that these guys wanted, what their goals were, what their culture was like. My English was very bad so I really didn’t understand much. We used to go to Kings Road. Punks strutted up and down there. They’d dress up, folks would stare at these punks and the punks would spit at them and so on. Malcolm McLaren had a shop there, it was called “SEX”. I was passing by one day, but I didn’t know that it was a shop. They put an army boot on display in the window and it rotted there. I didn’t have the slightest clue about conceptual art and stuff either. I thought “what is this place?” I went inside and there was Jordan, staring at me with a whip in her hand. I thought “oh no, this can’t be good.” However, I really liked the shop. No one pestered me like they do in the other shops. And the music playing was Punk. I thought “This must be a Punk shop.” And then I looked at the clothes and stuff, which were all fetishistic. Bondage trousers were in at the time. Who the hell would wear these? Then I looked at the t-shirts. First thing, I really liked the designs on them, those phosphorescent colours and all. Whenever I went to Kings Road I’d drop by the shop. Then some time passed by. punks were not allowed to play their music. I was checking the newspapers. It looked like the Sex Pistols were playing, but no one knew where. They were playing undercover. Something happened: In one of the concerts someone threw a bottle at a girl and it poked one of her eyes out. All Punk concerts were banned. We kept going to The Marquee, but there were no gigs going on. They were distributing flyers saying there will be a concert at this place, this time etc. One day I went to one of those. I showed them the flyer I was given and they just let me in. It was so crowded inside. The building looked like an old factory or a warehouse. I still thought that in a concert there would be seats and everyone would be seated and stuff. I looked around, the place was full of punks. I was wearing a raincoat. While I was still wondering to myself “how are they going to give a concert here?” they came on to the stage – the Sex Pistols. Well, I didn’t know that they were The Sex Pistols because they appeared under other names as well, from time to time. For instance, even when it was The Sex Pistols on stage they would be announced as The Adventurers, so they wouldn’t get caught, they were banned from playing. Anyway, one of them appeared in doctor’s scrubs. It was hellish. There were these people called skinheads at the time and they were fascists, they were against Punk. They didn’t like it. They raided the place, all hell broke loose. A guy lashed a razor at another and caught him on the lip. Police cars and everything. I threw myself out on to the street. I said, “Man, I will never go to one of their concerts ever again.”

You were there at just the right time when Punk was happening. How old were you?

Twenty-five at the time. To tell you the truth, I was a bit old for those punks. They were all 16-17, 20 at the most.

Were all the listeners of Punk English? Were there any other foreigners?

At the beginning all listeners were English. At the end of the ‘70s and at the beginning of the ‘80s, girls and boys dressed as punks started coming from France, Denmark.

Were you discriminated against when you told them that you were Turkish?

Punks never had any racism in them. Clash even did something, launched a campaign called Rock Against Racism.

Which concerts did you see?

X-ray Spex, Siouxsie and the Banshees, The Lurkers, I saw almost all of them. A brand new door was opened with Punk during the ‘80s. In the oldies, you know, there was always this love thing going on and that finished with Punk. The songs were an expression of rage from then on. After Punk there came Industrial Music. Around the same time something called Two Tones Ska emerged. You see, it was the period when London was flying higher than it ever did before. And then there were the new romantics, around the same time as Psychobilly. I mean during that period they were all playing in different venues. And then there were the Teddy Boys who still listened to ‘50s Rock ’n’ Roll. I was living in London when everything was booming beautifully. I caught up with Punk, New Wave and all the other waves that came after. Joy Division and all. Some dark music… Sisters of Mercy. It completely changed the way I saw the world. I was squatting myself, most of the time. You could do that then – you could go, break the door and enter a building, and it’s yours. There was a law in England for that. If you don’t have a place to live in, you just break your way into a building, change the locks, and after that you go to the council and you tell them that you didn’t have a place to stay so you are staying in this building now. You have them reconnect the electricity and you pay for it. You don’t pay rent though. Squat. The people who squatted were mostly hippies, punks and gothics.

Were you playing music when you were there?

No, no. I did all sorts of lousy jobs there. I worked in construction. Worked in a restaurant, washed dishes back in the kitchen.

Did you have a residence permit or were you staying illegally?

I forged a marriage on paper. I was caught and extradited.

And what did you think about Istanbul on your return?

Don’t even mention it, man, that was the worst part. I came back and saw that the country was under martial law. Man, I landed at the airport and I saw that the place was swarming with soldiers and machine guns. I said to myself, “I must have landed someplace else by mistake. What is this place, Africa or what? This can’t be Turkey.” You come from a free country and all you see is soldiers everywhere. “Go,” a soldier was shouting, “get your paperwork done.” He said that there was going to be a blackout at two o’clock. I said, “Oh no, what blackout?” He said that the curfew would begin soon. He said “man, quick, find this guy a taxi cab.” I had two cases full of records. If they saw the records they’d definitely arrest me, because those things were banned at the time. For instance, if they found Alien Sexfriend’s record inside they definitely would tear it apart and toss it. My brother used to work there, so I didn’t let them check my luggage. So when I came back to Istanbul, I sank into a deep depression. Six months passed. I couldn’t stand it here. You know, you get used to the comfortable life over there. This felt really off. The system was too militaristic for my liking. I decided I should get out as soon as possible. On top of all of this they took away my passport. My, oh my, now what? Boredom and depression…

Well, didn’t you have any friends who listened to Punk?

No, none. Not even one. I was so lonely. I listened to those records, you see, I was young and it was the worst of times, I cried and cried. I was doing pogo at home, all by myself. I was devastated. No one listened to Punk over here. British Metal was emerging at the time. Sometimes I’d go hang out with them for a change. Punk? There was no one. I said Punk, they said “What the hell is Punk, man?” They didn’t like it, that’s all. Metal lovers didn’t like Punk. They thought it was fascist, but in truth it had nothing to do with fascism. I don’t remember any racist Punk groups, not one. There were even black guys. I don’t know maybe later on something different happened, but during the first years of Punk, between ’77-’80, I don’t recall any Punk groups that were racists. And I definitely wouldn’t get hooked up with them if they were. A guy called Hakan had a stall on the plaza right next to the train station. I had this crazy thing that no one else had. I used to bring tapes to him and I would force him to play them out loud. “Man,” he would say, “cut this punk stuff out. It doesn’t work for me. I am a Megadeth kind of guy.” They thought the guitar solos were too light and that’s why they didn’t like Punk. He would see me and say, “Oh, no. Not you again…” Lots of time passed until I met the punk kids in the ‘90s. I met them. They told me that they had their own group, that they listened to Punk.

Who do you mean by “they”?

Noisy Mob.

Which year was this?

Beginning of the ’90s.

Recently I’ve read an interview with The Headbangers. They talk about you. They say that they learned all about Punk from you.

That’s probably right. I used to tell them about it sometimes. The kids were asking me, what is Punk and so on. I used to tell them there are bands called this and that, there is this music. Then the impact of Punk slowly started reeling in from abroad. There were neither many listeners, nor sources.

What were you listening to at the time?

Apart from Punk there was Gothic, Industrial. The Test Department group, Foetus, Clock Diva and many others which I can’t remember right now. And I sold them all to Deniz (Deniz’s bookstore) later.

How did you meet Deniz?

I really don’t remember. We always went to Narmanlı Han at that time. It was a meeting point, it was always crowded. There was nowhere else to go. Everybody went to Deniz’s shop. The newspapers printed stuff like… Esat was publishing a magazine called “Mondo Trasho” all by himself. Some people were curious, what is this Mondo Trasho? They were hanging around at Deniz’s shop.

Did you know Esat?

No. I met him here. In fact I saw the magazine. I loved it. I thought “what a beautiful magazine.” There were other fanzines, but I didn’t like them. Some guy wrote ten pages of poetry, for example. When I finally met Esat, I told him he was doing a great job and asked him how he did it, because I was surprised. Really, if you’ve never been abroad, there are certain things that you can’t know, whatever you do. There was no internet at the time. Turkey was still a closed-up world on its own. No magazines, no books. Naki Tez, Murat Ertel, Gamze Fidan, Nalan Yırtmaç, and there was this boy, a photographer, I don’t remember his name. The circle was quite crowded in fact. There was one circle around mondo trasho and another around Deniz. The mob from Bakırköy had their separate circle and there were those who came from Kadıköy and these guys were Ismail’s mob, The Headbangers.

What about friends you’d got here before you went to England? Did you get in touch with them after your return?

No I didn’t. Most of them died during the drug epidemic in the ‘60s or most of them ran away because of the terror here. They could not stand it. During the ‘70s long hair was not tolerated here at all and bell bottoms weren’t either. We were completely out of it, man, trousers with patches on them and stuff. The life here was really hard for guys like us. Most of them ran for their lives, went abroad in search of freedom. I’ve scarcely seen anyone from my youth.


Luna Beretta : Violences & Gorezine

Je trouve bien sûr qu’on vit une époque violente et que la plupart des gens ont peu de moyens d’y répondre, c’est-à-dire qu’il est possible d’y répondre en la retournant contre soi-même ou contre d’autres, desquels ne vient justement forcément pas cette violence.

Luna Beretta ‘HumainTropHumain’ 2018

LUNA BERETTA L’interview

18 OCTOBRE 2018 / Litzic webzine

Litzic : Quel est ton premier souvenir de lecture ?

LUNA BERETTA : Je me rappelle vaguement du livre d’école de ma grande soeur pour apprendre à lire, avec les illustrations d’une fille qui devait prendre le bus et la légende en-dessous. Très inintéressant !

L : Quel est ton premier “choc” littéraire ? Qu’a-t-il déclenché chez toi ?

LUNA BERETTA : Quand j’étais petite, on lisait des histoires d’Allan Poe à voix haute avec une copine et on flippait carrément. J’avais plein de Chair de poule (passer de Poe à RL Stine, c’est pas du tout élégant, je sais…), je pense que c’était très mauvais mais j’adorais ça tout autant que ça me terrorisait. J’avais même fait exprès d’oublier l’un d’entre eux à l’autre bout de la France sous le lit d’amis de mes grands-parents pour ne plus jamais en entendre parler – ce qui avait en fait échoué, puisqu’on me l’a ramené, et on m’a même offert la couverture des années plus tard pour mon anniversaire. Bref, je baignais plutôt là-dedans, mais je ne sais pas si on peut parler de « choc ». En revanche, j’avais choppé La philosophie dans le boudoir dans la chambre de ma mère, et pour le coup, ça m’avait bien remuée !

Violences / Dans la bouche d’une fille ‘Vendetta’ 2019

Je crois qu’un livre peut changer notre manière de ressentir, d’appréhender la réalité, la décrypter pour la rendre plus accessible, compréhensible, voire supportable.

L : Penses-tu qu’un livre puisse changer notre vie ?

LUNA BERETTA : Oui. D’une part, je passe le plus clair de mon temps à lire ; si je ne lisais pas, j’aurais une vie très différente. Des bouquins m’ont toujours accompagnée, sont indissociables de ce que j’ai vécu. D’autre part, au-delà de l’activité de lire, – et je crois que ta question va plus dans ce sens –, plusieurs livres m’ont soutenue, revitalisée, bouleversée et fait varier mon rapport au réel, et à l’écriture. Je crois qu’un livre peut changer notre manière de ressentir, d’appréhender la réalité, la décrypter pour la rendre plus accessible, compréhensible, voire supportable. Aussi, en tant qu’écrivaine, certains livres m’interrogent et ont pu modifier la forme de mon écriture.

L : Quel est ton auteur préféré ?

LUNA BERETTA : Impossible de donner un unique nom… J’aime beaucoup d’auteur.e.s et chacun.e pas forcément pour les mêmes raisons. Ça dépend aussi des périodes ; je me suis tapée la totalité de Romain Gary quand j’étais ado et j’en garde un souvenir très fort et attendri (au point de faire des rêves érotiques avec lui), pourtant je ne l’ai pas relu depuis des années. Nietzche, Camus pareil, je ne les ai pas lus depuis un sacré bout de temps. Il y a des auteurs plus « dispachés » dans le temps, Selby par exemple, qui m’a vraiment marquée et que je continue à lire et découvrir, Easton Ellis aussi. Cioran. Beckett, aussi, a été un gros choc, toujours actuel. Il y a aussi les découvertes d’ado, comme Despentes et Houellebecq, très importantes. Et des plus tardives, Goodis par exemple, pas tellement moins fortes. Il y a aussi Simenon que je n’avais jamais lu jusqu’à récemment et en fait c’est énorme, ce qu’il arrive à faire avec aussi peu de choses. (Enfin pas les Maigret, ça je n’ai jamais lu) Et puis il y a des auteur.e.s qui te remettent des sacrés coups de fouet, comme Dustan et Bukowski, à garder toujours auprès de soi.

L : Quel est ton livre préféré ?

LUNA BERETTA : Pareil, impossible de te répondre de manière courte ! Un bouquin comme Salopes, de Dennis Cooper m’a retournée : niveau formel, c’est génial et hyper ingénieux. Ce serait bien long de faire une liste prétendue exhaustive. Il y a des bouquins « classiques » que tu gardes tout le temps dans un coin de ta tête, la lecture de Crime et châtiment a été une expérience incroyable ! Pareil pour Le rouge et le noir. (Bon je sais, c’est pas très original) Il y a ceux que tu n’oublies pas parce que la lecture a été très puissante, notamment King Kong Théorie de Despentes, Les racines du mal de Dantec, 2666 de Bolaño. Pour parler de choses moins connues, il s’est passé des choses importantes en lisant des bouquins comme La place du mort de Christophe Siébert, ou Lumpen de David Coulon, les deux m’ont entre-autres vachement motivée à me remettre à écrire.

De livres récents que j’ai lus cette année, j’ai énormément aimé Marylin Année zéro de Véronique Bergen, Le syndrome du varan de Justine Niogret, et la nouvelle de Raphaël Eymery Mary Geli. Ah, il y aurait tant à dire !

L : Quel auteur n’aimes tu pas et pourquoi ?

LUNA BERETTA : La réponse me vient bien moins spontanément… ! Je lis rarement des livres qui ne me plaisent vraiment pas. Même si j’en lis plein qui ne sont pas très fameux, que j’oublie en fait assez rapidement (depuis un an, je note tous les titres que je lis pour me les rappeler), ils ne me mettent pas hors de moi. Il y a tout un pan de la littérature actuelle qui ne m’intéresse pas, les romans que je dirais de bonne humeur, bonne composition et humaniste niais, qui ne correspondent ni à ce que j’attends de la littérature, ni à ma vision de la vie, ces espèces de pseudo trucs bien pensant gnangnan. C’est agaçant qu’il y en ait tant, surtout quand je vois tout ce qui se fait de formidable et qui est peu lu. Si, récemment j’ai essayé de lire Djian parce que plein de gens l’aiment ou le critiquent mais je n’en avais jamais lu aucun. Ainsi, je n’ai pas été très loin dans Zone érogène, qui m’est tombé des mains, non sans m’avoir passablement énervée, côté imitation grotesque de Bukowski hyper pompeux qui m’a bien fait grogner.

L : Le livre dont tu attendais beaucoup et qui t’a déçu ?

LUNA BERETTA : Bonne question… Il me semble que je n’ai pas cette approche. Je suis souvent déçue car des tas de quatrième de couverture me font rêver et finalement, le contenu n’est pas à la hauteur, mais je ne peux pas dire que j’attends « beaucoup » de tel ou tel livre. Un bouquin comme Lilith d’Alina Reyes, qui a tout pour me plaire dans les premières pages et traite de beaucoup de mes thèmes de prédilection, s’avère finalement très chiant. C’est dommage mais d’un autre côté, ça veut dire qu’il reste à écrire plein de choses meilleures.

Illustration d’Audrey Faury pour GoreZine #1

“Les thèmes que j’aborde dans mes textes sont parmi ceux que je trouve problématiques : le rapport à l’autre, au corps, à la domination, à la mort. Comment peut-on répondre à ces injonctions, à l’intériorisation qu’on a fait des normes avec lesquelles on se sent en désaccord ou décalage, auxquelles on est soumis ?

L : Pourquoi le gore et la violence font-ils tant partie de ton univers ? Y trouves-tu un écho à notre monde actuel ?

LUNA BERETTA : J’y trouve un écho à notre monde actuel, oui, évidemment. De mon côté, je fais beaucoup de rêves gores, ai des pensées assez violentes, pas mal de crises d’angoisse, mais je m’en sors plutôt bien, je pense être assez équilibrée en définitive. C’est marrant, toutes les personnes que je connais qui écrivent des choses très violentes sont d’une gentillesse et d’un bon-sens incroyables. Je trouve bien sûr qu’on vit une époque violente et que la plupart des gens ont peu de moyens d’y répondre, c’est-à-dire qu’il est possible d’y répondre en la retournant contre soi-même ou contre d’autres, desquels ne vient justement forcément pas cette violence.

One Minute Movie by Luna Beretta

Les thèmes que j’aborde dans mes textes sont parmi ceux que je trouve problématiques : le rapport à l’autre, au corps, à la domination, à la mort. Comment peut-on répondre à ces injonctions, à l’intériorisation qu’on a fait des normes avec lesquelles on se sent en désaccord ou décalage, auxquelles on est soumis ? Comment se dégage-t-on d’une domination ? Comment peut-on répondre aux déterminismes – sociaux, genrés, naturels ? La violence est d’une part un des aboutissements logiques d’un individu, une manière de répondre et d’exister. D’autre part, elle est un point de départ dans bon nombre de situations. J’écris beaucoup sur le fait d’être une femme, et la violence est omniprésence ; je ne fais que parler de ce qui m’entoure. La violence est fascinante mais en parler est loin d’être malsain, bien au contraire.

Beaucoup de mes textes sont violents sans être gores, mais c’est pareil, le gore est une conséquence possible, logique. Par ailleurs, ce genre a une puissance cathartique et est juste en ce qu’il dit une vérité de la réalité et a une grande puissance de signification.

L : Un film culte ?

LUNA BERETTA : Il y a eu des films électrochocs, je me souviens la première fois que j’ai vuTueurs nés, j’étais complètement surexcitée ! Tu le finis et tu n’as qu’une envie : le revoir en boucle. Ça m’a fait ça aussi avec Twin Peaks, et j’aime énormément le reste de Lynch. J’aime aussi Cronenberg, tous les thèmes qu’il aborde et son esthétique, même s’il y a plusieurs de ses films que je trouve pas forcément réussis. Mais quand tu as réalisé Chromosome 3, tu as le luxe de pouvoir faire des choses moins bonnes. C’est encore une question pas facile, il y a beaucoup de films géniaux.

D’une part, le rôle d’un zine comme Violences est de former un objet à part entière qui veut défendre une certaine littérature et diffuser certain.e.s auteur.e.s choisi.e.s. Mais le fanzine, c’est aussi une forme intermédiaire pour que les textes vivent rapidement, circulent, même à petite échelle.

L : Tu publies beaucoup, t’impliques dans beaucoup de projets, notamment via des fanzines. Penses-tu que la littérature puisse s’y développer hors des sentiers traditionnels de l’édition, qu’il s’agisse d’auto-édition ou de partage libre via les réseau sociaux ?

LUNA BERETTA : Oui, la littérature se développe hors des sentiers traditionnels. J’édite actuellement deux fanzines : Violences qui paraît à peu-près tous les trois mois (sept numéros sont parus) et GoreZine (coédité avec Christophe Siébert), dont le numéro 2 paraîtra en décembre. J’ai lancé Violences parce que je voulais rassembler des personnes dont l’écriture m’importait et faire un objet cohérent mais composite, à mon idée. Il y a une sorte de noyau dur Violences, puisque des auteur.e.s et illustrateur.rice.s – Mathias Richard, Henri Clerc, Astrid Toulon, Christophe Siébert, François Fournet, Audrey Faury, Wood, Sébastien Gayraud… –, se retrouvent dans quasi tous les numéros, et c’est parti de là, je suis entourée de gens talentueux qui ne sont pas assez lus ! Alors c’est sûr que ce n’est pas Violences qui va les faire accéder aux feux suprêmes de la célébrité mais des personnes les découvrent et c’est toujours ça. C’est tellement simple de faire un fanzine, on ne va pas se priver. Évidemment, ce serait mieux que toutes ces personnes soient lues/vues par plus de personnes. Mais ça marche. Il y a plein de revues très belles et pertinentes, par exemple BanzaïLe BateauLA VEILLE…, dont je suis vraiment ravie d’en faire partie, je découvre plein d’artistes. Et inversement, j’ai des retours aussi sur mes textes de personnes qui m’ont lue dans ces revues.

D’une part, le rôle d’un zine comme Violences est de former un objet à part entière qui veut défendre une certaine littérature et diffuser certain.e.s auteur.e.s choisi.e.s. Mais le fanzine, c’est aussi une forme intermédiaire pour que les textes vivent rapidement, circulent, même à petite échelle. Ça coûte pas cher à faire, ça se vend pas cher non plus. (Et là, c’est complètement différent de certaines autres revues) C’est le cas par exemple de la première version de Bazoocam, on a mixé le texte avec un autre recueil traitant de la porn-addiction parce qu’on faisait une lecture commune, c’était une manière de laisser une trace en attendant que chacun des livres sorte ailleurs de manière autonome. Pareil pour le zine qu’on a sorti avec le collectif Dans la bouche d’une fille, qui regroupe une partie des fragments qui ont été écrits, en attendant de finaliser le livre. C’est aussi parce que je fais pas mal de lectures et que mes fanzines se vendent essentiellement à ce moment-là, que j’ai sorti mon recueil de nouvelles, mais cet objet est j’espère temporaire, et sortira peut-être un jour sous une forme de bouquin.

L : As-tu déjà eu des refus de publications ? Si oui veux-tu nous en dire les raisons ?

LUNA BERETTA : Oui, ça m’est déjà arrivée en revue. En ce qui concerne les raisons, ce n’est pas tellement à moi qu’il faut demander, certaines revues ont accepté une nouvelle qu’une autre avait refusée et on ne connaît pas forcément les raisons. Comme je n’ai pas toujours très confiance en moi, ça a été parfois difficile mais je pense que c’est bien de s’en prendre, utile pour se détacher. Inversement, je déteste envoyer les mails de refus concernant ce que je n’ai pas pris dans Violences.

Luna Beretta : Extraits de la perf à HumainTropHumain (Montpellier) le 8 mars 2018

L : Tes projets ?

LUNA BERETTA : Un mois d’octobre bien chargé ! Je finalise le dernier numéro de Violences (le 8), qui sortira le 26 octobre à l’occasion du 4ème salon des Voix Mortes à Clermont-Ferrand que je coorganise, qui met en avant la littérature et les éditions indépendantes et on a fait pour cette édition une programmation particulièrement dense et riche !

On fera en même temps la promo de Dimension Violences, une anthologie du fanzine que j’ai codirigée avec Artikel Unbekannt, parue en septembre aux éditions Rivière Blanche.

Par ailleurs, on finalise aussi avec Astrid Toulon le montage du bouquin collectif Dans la bouche d’une fille, qui va se mettre en quête d’une maison d’édition. On va lancer le numéro de 2 de GoreZine avec Siébert le mois prochain. J’aimerais terminer mon roman avant fin 2018. Faire plus de musique et de photo. J’ai un clip sur le feu. Et d‘autres idées de fanzines. Y a de quoi faire.

*cette interview est tirée de Litzic webzine : luna-beretta-linterview

beretta violences


Endüstrinin Sesi : Voice of Industry

detail : Throbbing Gristle Camo Shoot by Peter Christopherson, 1980

İngiliz endüstrisi 70’li yıllarda bir durgunluk ve gerileme sürecini yaşıyordu. Fabrikalar, bilgisayar donanımlı yeni teknolojiye uyum sağlayabilmek ve üretim kapasitelerini arttırmak için eskiyen makinelerini hurdaya çıkarıyorlardı. Üretimde otomasyon ve robotlara geçiş işsizliğe yol açmıştı. Hurdalıklarda paslanan işe yaramayan eski makine parçaları, terk edilmiş fabrikalar, terkedilmiş kasabalardan ‘’The Voice Of Industry’’, endüstrinin sesi, diğer bir tanımlama ile Endüstriyel Müzik doğdu.

Throbbing Gristle ve Cabaret Voltaire bu yeni müzik akımının öncüleri oldular. Onları Psychic TV, Test Department, Einstürzende Neubauten, SPK ve Laibach izledi.

Kemal Aydemir 1993, Stüdyo İmge

IRC 0: Best Of…. Volume I – Throbbing Gristle

THROBBING GRISTLE

Throbbing Gristle’ın kurucusu Genesis P. Orridge, Kuzey Londra Hackney’de, trenyolu köprüsünün altındaki metruk bir evde, kedi ve köpeklerle birlikte yaşıyordu. Fabrika ve depoların arasında kalan bu ıssız, asosyal çevre, trafik gürültüsü, mahalle çocuklarının bağrışmaları, depolara girip çıkan ve yük boşaltan kamyonlar müziğine kaynak oluşturdu. T.G. bir laboratuvar gibi çalışıyordu. Günlük yaşamdaki birçok şey bu laboratuvarda araştırılır, geliştirilir ve pratiğe dönüştürüldü. Geliştirilen pratik, T.G.’nin birçokları için karmaşık, sert ve algılanması zor müziğiydi.

Mekanik makine sesleri, uğuldayan gitarlar ve onu geri planda izleyen ritmik vurmalı çalgılar. İnsana fabrikalardaki o monoton çalışma düzenini endüstriyel sistemin acımasızlığını çağrıştırıyordu.

Genesis P. Orridge ilk T.G. konserlerinden söz ederken şöyle diyordu: ‘’İlk günlerde seyirciye çok sert davranıyorduk. Sahnede birbirimizin kollarını yarıp, akan kanımızı emip seyirciye tükürüyorduk. Bazen de sahnedeki spotları seyirciye doğru çevirir en yüksek ses frekanslarını kullanır, sahnedeki her şeyi olduğu gibi bırakır, çeker giderdik… Onlar sahnedeki enstrümanlardan gelen feed-back’le oyalanırken, biz sahne arkasında biralamarımızı içerdik. Sonra da kaldığımız yerden devam ederdik. Daha sonraları seyirciye karşı daha yumuşak ve içten davranmaya başladık. Bizi önce sert ve gürültülü bir grup olarak tanıyan seyirci hayal kırıklığına uğramıştı. Bestelerimizin çoğu konserlerde ortaya çıkıyor, her konserde parçalarımızdaki ezgiler özünden bir şey kaybetmeden değişiyor, her şey sahnede olup bitiyordu. Sanırım yaptığımız müzik oldukça kaba, kuralsız ve ilkel. Zaten piyasa işi plastik-popüler müzik bizi hiç ilgilendirmiyor ve plaklarımız çok satsın, çok kazanalım gibilerinden bir kaygımız da hiçbir zaman olmadı…’’

Genesis P. Orridge, Cosey Fanni Tutti, Peter Christopherson ve Chris Carter’dan oluşan oluşan T.G. 1975’de kurulur. Konser afişlerinde ‘Music From The Death Factory‘ sloganını kullanan T.G. albüm kapaklarında, Nazi toplama kamplarının fotoğraflarını, iskeletleri ve çıplak bedenleri kullanır. Müzik çalışmalarının yanı sıra sanatsal etkinliklerde de bulunan T.G. seyirci önüne ilk kez 1976 yılında Londra I.C.A Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde düzenledikleri ‘Prostitution adlı bir gösteriye Coum Transmission adıyla çıkar. Cosey Fanni Tutti’nin daha önce erkek dergilerinde yayımlanmış çıplak fotoğrafları, kullanılmış, artık tamponların sergilendiği bu happening’e, meşin ceketli Hell’s Angels’lar, Punk Rocker’lar, punk rock gruplarından Siouxsie and the Banshees ve Generation X. de davet edilirler. Bu olay medya’da büyük bir tepkiye yol açar. Evening Standard gazetesi ‘I.C.A.’daki Dadaistler‘ başlığını atar. Oldukça komik bir yakıştırmadır bu. T.G. birbirini izleyen konserlerle gösterilerine devam eder…

Genesis P. Orridge bir süre sonra ilk indie(bağımsız) plak şirketleri arasında yer alacak olan Industrial Records’u kurar ve ilk T.G. albümünü “Second Annual Report” adıyla çıkartır, bu LP’yi “United” adlı 45’lik izler… Romantizm kokan şarkının sözleri ünlü ingiliz büyücü-yazar gezgin Aleister Crowley’e aittir ve 60’lı yılların kriminal hippi’si Charles Manson’dan da alıntılarla süslenmiştir.

T.G.’nin yapıtlarının büyük çoğunluğu endüstriyel tınının üretildiği birer fabrika gibi. Yapıtları dinlemeye başladığınızda, fabrikaya adımınızı atar, işbaşı yapar ve sizi bambaşka alemlere sürükleyen esrarı-engiz bir atmosferi yaşamaya başlarsınız. Aman! Sakın pes etmeyin! Bırakın kendinizi bilinmeyenin kollarına! … İlk dinlediğinizde size yabancı gelebilir.. yine de Fabrikayı şöyle bir dolaşın… çıkış kapısını unutmayın!… 1981’de Industrial Records, Beat kuşağının tehlikeli yazarlarından William Burroughs’un deneysel band kayıtlarını “Nothing Here Now, But The Recordings” adlı bir albümde yayımlayarak kapanır. Bu albüm, Genesis P. Orridge ve Peter Christopherson’un Burroughs’u ikna edip onun yıllarca bir köşede sakladığı bantları ele geçirmeleriyle ortaya çıkmıştı.

İlk defa Brion Gysin tarafından geliştirilen bu cut-up (kes-yapıştır) tekniğini daha sonra Burroughs yazılarında kullanacaktır.

T.G. de bu cut-up tekniğini ‘’The Mission Is Terminated’’ adlı albümde mükemmel bir şekilde kullanır. Albüm Confusional Quartet’in İtalyan milli marşı ile açılır. Onları Rock’n Roll kralı Elvis Presley, Jimi Hendrix, Antonin Artaud, XX Century Zorro, O-zone, The Rats ve Neon izler. Arada, Arapça, Çince konuşmalar, şarkılar birbirini kovalar.

Bu albümdeki cut-up tekniğinden sonra da Burroughs, T.G.’nin çalışmalarında sık sık boy gösterecektir. Almanya turnesinde, Berlin 36 Club’da, Burroughs’un Anthony Balch ve Brion Gysin’la yaptığı, “Towers Open Fire” adlı film de gösterilir… Bu arada Red Ronnies Bazar adlı bir de fanzin çıkarırlar… Almanya turnesinden sonra A.B.D. turnesine çıkarlar, San Francisco Veteran’s Auditorium’da verdikleri konser çok görkemli olur, ve müzik eleştirmenlerince de T.G.’nin verdiği en muhteşem konser olarak basında da yer alır.

1981 yılının ortalarına doğru grupta çözülmeler başlar. Chris Carter ve bir zamanlar T.G.’ye destek olmak için adult filmlerde bile çalışan Cosey Fanni Tutti gruptan ayrılır ve C.T.I’yı (Creative Technology Institute) kurarlar. Chris And Cosey olarak müzikal çalışmalarına devam ederler ve konser kayıtlarını 24 kasetlik bir kutu içinde yayınlayan T.G. dağılır.

Psychic TV – Sugarmorphoses (1994)

PSYCHIC T.V.

Voice of Industry” grupları arasına girmese de, müziklerinde eski Throbbing Gristle’ın izlerini taşıyan Psychic T.V.’ye de burada kısaca yer vermeye çalışacağım.

1981 yılında T.G. dağıldıktan bir süre sonra aynı yıl içinde Genesis P. Orridge, Psychic T.V. (kısaca P.T.V.)’yi kurar. Kendisinden “ben bir sanat ve düşünce adamıyım, müzisyen değilim, şu an için duygu ve düşüncelerimi yansıtabileceğim tek iletişim aracı müzik. P.T.V. olarak müziğe yaklaşımımız diğer rock gruplarından çok farklı” diye söz eden G.P. Orridge, P.T.V. konserlerinde Brion Gysin’ın insanı düşler alemine sürükleyen ve yeni düşünsel boyutlar kazandıran rüya makinalarını kullanır. Katolik kilise ayinleri, opera, Beethoven, stadyumlardan taşan seyircilerin coşkusu ve alkışları, orgazm bantları, Tantrik sex ayinleri, P.T.V’nin müziğinin ana temasını oluşturur. 1982’de Some Bizarre plak şirketiyle anlaşan P.T.V. ilk albümünü “Force The Hand Of A Chance” adıyla piyasaya sürer. Sınırlı sayıda basılan bu albümde ilk defa “Holophonics” (3 boyutlu stereo-kayıt tekniği) kullanılır.
Aynı teknik “Dreams Less Sweet” adlı P.T.V. albümünde de başarıyla uygulanır. Albümün birinci yüzünde, yoğun bir melankoli ve hüznü yansıtan ‘Hymn 23’, ‘The Orchids’, ‘Botanica Iron Glove’ adlı parçalar sizi gotik bir atmosferin içine iterken, ikinci yüze odanızın ortasına havlayan kurt köpekleri doluşur, siz köpeklerle uğraşırken telefon çalar, telefona cevap vermeye çalışırken aslında zil sesinin albümde kayıtlı olduğunu farkedersiniz ki, sizi bir kaos’un ortasında bırakan ‘Ancient Lights’ adlı parça başlar. Ve siz Holophonics’le müziği dolu dolu yaşarsınız.

Dönelim Genesis’e ve P.T.V’ye… Genesis müziğin dışındaki sanatsal etkinliklerini sürdürmek için “Temple ov Psychick Youth” adlı bir projeye başlar. “Bu proje çok yönlü bireylere destek olarak onların kendilerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve uluslararası platformda sesimizi duyurmak için başlatıldı’’ diye söz eder Genesis. “Ben ortaya çıkan yapıt ya da yapıtlardan çok daha az önemliyim” diyebilen insanları “Temple ov Psychick Youth’’da bir araya getirir. Bir de Nanavesh adlı fanzin çıkarırlar… Sürekli Esoteric yollarda yalpa vuran Genesis, aydınlığa çıkabilmek için yaşamın karanlık bölgelerini araştırmak gerekir sözünü doğrularcasına, ses frekansları, dalga boyları üzerindeki çalışmalarını sürdürür. A.B.D.’deki Boston ve Chicago konserlerinde P.T.V. öyle frekanslar kullanır ki seyircilerden bazıları baygınlık geçirir, kusanlar olur, orgazma ulaştığını söyleyenler çıkar… Genesis bu konseri anlatırken, “bazıları kendinden geçmek için oradaydı ve biz onlara bir daha hiçbir yerde yaşayamayacakları tecrübeler yaşattık” diye söz edecektir. 1984’te P.T.V. İspanyol Televizyonu T.V.E’ye Psychic T.V. ve “Temple ov Psychick Youth”u tanıtan 15 saatlik bir film çeker. Bu programın bir bölümü de (La edad D’oro) ünlü sürrealist ressam Salvador Dali’nin evi önündeki plajda çekilir.

Başlangıçta küçük bir azınlığa hitap eden P.T.V. 1986’da çıkan ilk 45’liği ‘Godstar’ ile listelerde boy gösterir ve ismini daha büyük bir kitleye duyurmayı başarır.

Test Dept. / Brith Gof ‎– Gododdin 1989 

TEST DEPARTMENT

Bir gün yolunuz Londra’ya düşer ve Thames Nehri kıyıları boyunca güneye doğru yürüyüşe çıkarsanız, bir süre sonra kendinizi New Cross’ta bulursunuz. Karşınıza Thames Nehri köprüsünün ayakları altında uzanan, British Railways şirketinin hurda parçalarını yığdığı bir endüstriyel mezarlık çıkacaktır.

Oradan gelip geçen birçok kimsenin ilgisini çekmeyen bu hurda yığılı mekana siz de şöyle bir bakıp geçer gidersiniz. Oysa burası Test Department grubu için gerçek bir hurda cennetidir. 1981 yılının dondurucu kışında Test Dept. grubunun elemanları New Cross’taki bu endüstriyel enkazı bütün kış boyunca eşeleyip durdular. Bulabildikleri işe yarar hurda demir parçalarını evlerinin altındaki daracık stüdyoya taşıdılar. Bütün kış mevsimi boyunca bu metruk evin altındaki bodrumda hurda demir çelik parçalarıyla aylarca süren zorlu çalışmalardan en güçlü yapıtlarından birisi olan “Fuel To Fight” ortaya çıkacaktır. Dört müzisyen ve bir film teknisyeninden oluşan Test Dept. grubunun varolan, alışılagelmiş müzik aletlerini redderek, demir, çelik yay ve dev varillerle yarattıkları müzik inanılmaz derecede melodik ve çarpıcı. İlk gösterilerini metruk demiryolu köprülerinde, tren yolu kenarları ve salaş depolarda ücretsiz olarak gerçekleştiren Test Dept., 1984 yılı sonbaharında Thatcher hükümetinin Galler bölgesindeki maden ocaklarını kapatması üzerine greve giden maden işçilerini desteklemek amacıyla İngiltere turnesine çıkar ve daha büyük kitlelere seslenir. Tüm konser gelirlerini de maden işçilerine bağışlayan Test Dept. kısa bir süre içinde o dönemin endüstriyel müzik grupları arasında yerini alır.

1985 yılında da Avrupa şehirlerini dolaşır, konserler verirler ve aynı yıl maden işçileri korosuyla yaptıkları “Shoulder To Shoulder” adlı albüm piyasaya çıkar. Konserlerden söz ederlerken “Seyirci ya kendini müziğe kaptırıyor ya da çekip gidiyor, bu bizi fazla etkilemiyor.” derler.

Endüstriyel müzik çok yeni. Biz zamanlar Punk Rock da aynı tepkiyi alıyordu, Test Dept. konserlerinde sadece dinamik bir enerjiyi ortaya çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda onu yönlendiriyor ve normal müzik standartlarını da yıkan Test Dept’ın tınısı insanı yeni şeyler denemeye zorluyor. Klasik müzik bestecilerinden Shostakovich’den de etkilendiklerini saklamayan Test Dept.Biz insanları, yaşadıkları ortamın kendisinden yararlanmaya ve düşünmeye yöneltmek istiyoruz.” derler.

Test Dept’nın ikinci albümü “The Unacceptable Face Of Freedom” ve “Beating the Retreat” adlı albüm izler. Performans sırasında bazen kendimizi bir makinaya bağlı gibi hissediyoruz ve müziğin doruğuna yaklaşırken tek bir duyguda yoğunlaşıyor, kendimizden geçiyoruz. Bu bir olma duygusunu Test Dept’ın en ateşli parçalarından biri olan ‘Fuel To Fight’ta hissedebilirsiniz. Bu parça, 1984’de grevci maden işçileri korosuyla birlikte verdikleri konserlerin kayıtlarını içeren “Shoulder to Shoulder” albümündendir. ‘Fuel To Fight’ta Test Dept. boş varillere bütün kaslarıyla yüklenir, giderek hızlanan tempo ve kolonlarınızdan taşan dayanılmaz tını sizi bir doruğa çıkarır ve bulunduğunuz ortamdan alır götürür.

Bu tını artık yok olan Endüstrinin sesidir.

EINSTÜRZENDE NEUBAUTEN

Berlin 1980. Kreuzberg, Cafe Mitropa. Meşin ceketli, asker postallı, mohikan traşlı punk rocker’lar mini etekli, siyah file çoraplı Madonna’lar. 30’lı yılların modasını yansıtan bol dökümlü paltolu, deri şapkalı marjinaller, hala bit pazarlarındani eskici dükkanlarından giyinen yeşilci 68’li hippiler, otonomlar, alternatifler, uyuşturucu tacirleri ve junkie’ler bu salaş kahvenin müdavimleri.

Dışarıda kasvetli bir kış mevsimi hüküm sürerken içeride Cafe Mitropa’nın buğulu camlarının ardında oturan, saçlarında yol yol makas izleri taşıyan (saçlarını kendileri traş ederler), avurtları çökük, ince yüzlü, genç (Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten’in vokalisti)…

Sigarasından derin bir nefes çeker, Cafe Mitropa’nın buğulu camlarına doğru savurur. Birini beklemektedir, işte beklediği adamın ayakta dikilen kalabalığı yararak, masaların arasından kendisine doğru yaklaştığını görür…Bu Marc Chung’dur. (Alman punk grubu Abwarts’ın eski elemanı)…

Aynı gün Cafe Mitropa’da Blixa Bargeld Endüstriyel Müzik konusundaki planlarını Marc’a açıklar, Marc bu planlarını olumlu karşılar. Daha sonra aralarına katılan F.M. Mufti Einheit, Alexander Von Borisg ve N.U. Unruh ile E.Neubauten grubunun ilk tohumları atılır. Nereye? Tabii ki endüstriyel çöplüğe. Ufak tefek metal objeler, demir manivelalar, eski radyolar, çimento mikserleri, çelik yaylar, örsler, matkaplar ve balyoz gibi aletleri vurmalı çalgılar yerine kullanan E. Neubauten, solo gitar, bas gitar ve Blixa Bargeld’in nefis vokalleriyle tınısını zenginleştirir. Bu çete de endüstiyel mezarlıkların müdavimlerindendir. E. Neubauten’ın tınısını bazıları. Test Dept’ın tınısına benzetirler. Sanırım bu yanılgı her iki grubu da endüstriyel atıklardan seçtikleri vurmalı çalgılardan kaynaklanıyor. Halbuki, Test Dept’ın tınısında pozitif, yapıcı ve politik ezgiler öne çıkarken E. Neubauten’ın tınısı ise nihilist, yıkıcı, absürd ve hatta bazen şizofrenik ezgilerle yüklüdür. Punk Rock nasıl “Creativity out of Chaos” sloganı ile zamanına uygun bir tını yakalamışsa, E. Neubauten de, tınıları ile 80’li yılları yansıtır… İsterseniz burada konuyu biraz daha netleştirmek için Blixa Bargeld’in düşüncelerini alıntılayalım: ‘’Geçmişin süprüntülerinden kurtulmadan yeni şeyler üretmemiz mümkün değildir. Bu iş için de öncelikle müzikteki belli kalıpları ve sınırları yok etmeniz gerekir. Çalışmalarımızda, müziği geliştirip gidebileceğimiz en uç noktalara kadar götürüyoruz. Müziğin kaos içinde kaybolduğu yerde bırakıyor ve yeni şeyler üretmeye yöneliyoruz. Bu işlerden, bu çalışmalardan sıkıldığımızda yaratıcılığımızı belki başka alanlarda deneriz. Örneğin tiyatro gibi.. Neden olmasın?. Ama şu an, bu endüstriyel oyuncakları parçalamak çok heyecanlı ve eğlenceli…

Blixa Bargeld, gizemli şarkılayla bir zamanların indie kraliçesi olan Beirut Slump grubunun vokalisti Lydia Lunch, Birthday Party grubundan Rowland Howard’la bir araya gelir. B.Bargeld’in kaburga kemiklerine mikrofonu dayarlar. F.M. Mufti Einheit, Bargeld’i delice ritmik bir tempo ile yumruklar. Zavallı Bargeld’in gövdesi bu stüdyo çalışmasında davul yerine kullanılır.

Bu eziyet dolu çalışmanın ürünü bir zamanların Indie listelerine bile giren “Thirsty Animal” adlı 45’lik olacaktır. Bargeld, kendi vücudunu dahi müzikal bir enstrüman gibi kullanarak tüm yaşamını ortaya koyar. Artık yaşamın içinde bir kobaydır. Tınılarında mahşeri mega kentlerin uğultusunu taşıyan ve günlük yaşamdaki hiç ummadığımız yerlerden ses araklayan bu Berlinli ses teröristleri, 1982’de Kreuzberg’de eski bir mezbahada düzenlenen Berlin Atonal Festival’inde muhteşem bir gövde göserisi yaparlar. Sahne düzenlemeleri oldukça ilginçtir. Birbirlerine tutturulmuş metal objeler, bozuk radyolar, sahne zeminine rastgele saplanmış tornavidalar ve bütün bunların arasında yılan gibi kavis çizerek hemen hemen tüm sahneyi kaplayan elektrik kabloları ve mikrofonlar spotlardan gelen ışıklarla sahne arkasındaki duvarda ilginç figürler oluşturur. Tüm bu aletlerin arasında omuzunda asılı gitarıyla konser süresince dolaşan Blixa Bargeld gitara doğru dürüst dokunmaz bile ama yerleşik olanı, yerleştiği yerde dürtükleyen kulak tırmalayıcı tınılarıyla bazen rahatsız edici olabilen E. Neubauten’in konserini izleyen seyircinin çoğunluğu yine de yüzlerinde tatmin olmanın doyurucu ifadesiyle Berlin’in soğuk görünümlü caddelerine dağılırlar.

Bu konserlerden yaklaşık 3 yıl sonra, E. Neubauten’den Marc Chung ve Alexander Von Borsih, Psychic TV’den Genesis P. Orridge, Some Bizarre plak şirketinin müdürü Stevo Amca ve Frank ToveyThe Concerto For Voices And Machinery” adlı bir konser için. Londra I.C.A. Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde bir araya gelirler. Performans sırasında grup elemanlarının sahnede kullandıkları, çimento mikseri, elektrikli testere, yol işçilerinin kullandığı dövmeli matkap yüzünden sahnenin büyük bir bölümü tahrip olur ve I.C.A. yöneticileri müdahale ederek maalesef konseri yarıda kesmek zorunda kalırlar. Ertesi gün basında I.C.A. müdürü Çimento Mikserinin içine mikrofon sokmakla sanat mı olurmuş diyerek kızgınlığını ifade edecektir.

Londra I.C.A.’daki skandal yaratan konserden sonra tekrar Berlin’e dönen, E. Neubauten üyeleri, Die Todliche Doris Sprung Aus Den Wolken, Mekanik Destruktiv Komandoh ve Die Unbekannten adlı grupların da katılımıyla, Blixa Bargeld’in önderliğinde başlatılan ilginç dadaist akıma, “Die Geniale Dilletanten”e konuk olacaklardır.

Die Geniale Dilletanten”, 21. yüzyılın eşiğinde dünya çapında yaşanan kaygı verici gelişmelerin insanlık adına kaygı verici boyutlara ulaşması, Almanya’daki ekonomik mucizenin sona erişi, işsizliğin artması ve Batı uygarlığının çöküşü gibi sorunlardan yola çıkan özünde müzikal barbarizm yatan dadaist bir harekettir. Bu harekete katkıda bulunmak isteyen sanatçılarda müzisyen yeteneğinin ötesinde bir yaratıcılık arayan B. Bargeld, Berlin Rock Circus’ta Untergang Show adıyla bir konser düzenler. Konser’de Sex Pistols grubundan Sid Vicious’un çocukluğunun canlandırıldığı 8 mm’lik bir film de gösterime girer.

Untergang Show’un RARA-RA! RARA-RA! sloganları ile doğruğa ulaşan konser, G. Dilletanten manifestosunun ana hatlarını açıklayan bir kitapçığın seyircilere dağıtılması ile sona erer. Konsere katılan grupların içinde şüphesiz en ilginç olanı, geleneksel Alman ev kadını tipine göndermeler yaparak canlandıran Die Tödliche Doris’tir. Mutfakta, Transistör Pop müziği eşliğinde, mikserler, bulaşık makinesi gibi mutfak aletleri arasında dolanıp duran ve bazen de bir şarkı mırıldanan, saygıdeğer ev kadını, Doris’in günlük yaşamının içindeki fantazi ve düşleri başkalarının kabusu haline dönüşür ve saygı değer annenin karanlık sado-mazoşist yüzü tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir.

Die Tödliche Doris gerçekte bizleri tutsak eden görünmeyen kanunların koruyucu annesidir.

G. Dilletanten’e katılan gruplar Rock Circus’taki gösterinin ardından, “Untergang Show – Berlin Sickness” adıyla tüm Almanya’yı dolaşırlar. Kuşkusuz E. Neubauten’in tek üretken, yaratıcı elemanı B. Bargeld değildir. F.M. Mufti, Einheit da en az onun kadar çalışkan ve üretken olmaktan geri kalmaz Rus şarkıcı Mona Mur’la ortak çalışmaları bulunan Mufti, eroin tutsağı bir teenager’ın gerçek hayat öyküsünden yola çıkarılarak çekilen (Children Of The Bahnhof Zoo – Christiana F.) filminin müziklerinin yapımını da üstlenir ve yine Christiana Felscherinow, Bill Rice ve 70’lik delikanlı William Burroughs’un da misafir sanatçı olarak göründüğü Decoder adlı film’de başrolleri paylaşacaktır Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten grubundaki çalışmalarının yanısıra, halen Nick Cave and The Bad Seeds grubunda bozuk akorlu gitarıyla müzik yaşamını dolu dizgin sürdürmektedir.

CABARET VOLTAIRE

Adını 1. Dünya Savaşı sırasında, Zürih’te bir kafede sanatsal gösteriler düzenleyen Cabaret Voltaire adlı dadaist topluluktan alan bugünkü Cabaret Voltaire, 1973 yılında, Stephen Mallinder, Richard Kirk ve Chris Watson’dan oluştu. Kendi kurdukları ses laboratuarında, ses kayıt bantları, elden düşme enstrümanlar ve endüstriyel çöplüklerden topladıkları aletlerle deneysel çalışmalarına başlar, Radyo spikerlerinin konuşmaları, T.V’deki politikacıların konuşmaları, radio-phone’un programları, bu laboratuarda dahice işlenerek, agresif bir synth müziği ile süslenir ve Cabaret Voltaire’in hipnotik efektli tuhaf müziği ortaya çıkar. 1975’teki ilk konserlerinde seyirci galeyana gelir. Ortalık karışır, seyircilerin bir kısmı sahneye hücum eder. Bu saldırıdan ekip elemanlarından Stephen Mallinder belkemiğinde oluşan bir çatlakla kurtulur. Daha sonra verdikleri konserlerin çoğunda da seyirci yine aynı tepkiyi gösterir. Bunun nedenleri de Cabaret Voltaire’in oldukça agresif, karmaşık tınılarında gizlidir. Konserlerinde bol görüntü efektleri kullanırlar, ses ve görüntü birbirini kışkırtır ve seyirciyi paranoyaya sürükler.

70’lerin sonunda İngiltere’de esmeye başlayan Punk Rock fırtınası tüm rock seyircisinde değişiklik yaratır. Cab. Voltaire gibi karmaşık tınılı gruplarlarda daha toleranslı bir seyirci ile konserlerini sürdürür. Müziğe başladıkları ilk yıllarda oldukça nevrotik ve agresif olan Cabaret Voltaire’in müziği zamanla oldukça ritmik, insanı dans etmeye zorlayan bir electro-sound’a dönüşür ve endüstriyel müziği diskolara taşıyan ilk gruplardan biri haline gelir.

O günlerde kullandıkları elektronik aletler ve endüstriyel hırdavatla bugünün techno’suna alt yapı oluşturacak tınıyı yakalarlar, Cab. Voltaire’in tınısını etkileyen kaynaklar, Alman müziği, Dada, Duchamp, savaş tarihi, 50’li yılların nostaljisi, Man Ray, Fellini ve Fritz Lang’in filmlerinden tutun da William Burroughs’un yazılarına kadar açılabilen çok geniş bir yelpaze oluşturur. Birbirini izleyen konserlerle ismini İngiltere dışında da duyuran Cab. Voltaire 1987’de nihayet istedikleri gibi bir stüdyoya, “Western Works”e kavuşurlar. Rough Trade gibi sıkı indie plak şirketiyle bir süre çalışan grup daha sonra, Some Bizarre ile anlaşma imzalar ve Cab. Voltaire tınısını en iyi yansıtan “Crackdown” adlı uzunçalarla popülerlik kazanır. 1981’de gruptan ayrılan Chris Watson, Halfler Trio’ya geçer. Kendi videolarının yanısıra kurdukları Double Vision adlı şirketle 23 Skidoo, Throbbing Gristle ve The Residents’ın da videolarını yayınlarlar. Müzikal çalışmalarının yanısıra video çalışmalarını da başarılı bir şekilde sürdüren Cab. Voltaire film yönetmeni Peter Care ile yaptıkları ‘Gasoline In Your Eye’ ve ‘Sensona’ gibi video klipler ile Los Angeles Times gazetesinin ‘Yılın Videosu’ ödülünü kazanırlar. Yıllar önce Throbbing Gristle ile birlikte “Voice of Industry”nin öncü gruplarından biri olan Cab. Voltaire bugün techno’ya altyapı hazırlayan tınıları ile yine öncü olmayı sürdürüyor.

LAIBACH VE SPK

Voice of Industry” grupları arasında boy gösteren bu iki önemli gruptan Laibach Yugoslavya kökenli. Bu grup da Cab. Voltaire gibi militarizm, eski Alman şarkıları, Nazi Kunst, tören ve resmi geçitlerin coşkusu, politik söylemler, alkışlar gibi kaynaklardan esinlenmiştir. Buna rağmen tınılarında kullandıkları senfonik müzikle Cab. Voltaire’den oldukça farklıdır. Laibach, “Macbeth’’ “Nove Akropola”, “Opus die Monumental” gibi albümlerle, Yugoslavya dışında adını duyurmuştur. Tınıları sinema tarihinden, eski filmlerin müziklerini anımsatan ezgiler askeri törenlerin, resmi geçitlerin coşkulu havası, alkış sesleri ve senfonik müzikle zenginleşir ve bazen de totaliter sistemlerin (rap-rap) sesleri hepsini yok eder…

Avusturalyalı Graeme Revell ile Neil Hill’in bir psikiyatri kliniğinde tanışarak 1978’de kurdukları SPK, Endüstriyel Arena’da “Information Overload Unit’’(1981), “Leichenschrei’’(1982) ve “Auto-Da-Fe’’(1983) adlı çalışmalarıyla görünürler. Bu albümleri “Voice of Industry’’nin en güzel örnekleri arasına kısa sürede girer. 1983’de vokallere Sinan Leong katılır ve üçüncü albümleri “Machine Age Voo Doo’’ ile birlikte grup sythpop, dance-rock bir sounda yönelirler.

East-German Hardcore Punk Scene (1998)

The development shown in the following senses and the survey over the East-German underground HC scene is just a small cross-section coming from my own knowledge and the knowledge of my helpers. I can’t say that I’m sure everything is 100% right and complete because a lot is coming from “legends” and stories. I just took vinyl or CD releases in this report because with demo tapes I would write for as long as I live on this report-and don’t forget that English is not my native language so I can’t exactly say in English what I mean in German. But who cares? Here we go!

A Few Words About

the East-German Hardcore Scene

By Sebastian Haufe of BWF

Discordia fanzine volume 1 – 1998

At this time, the active scene in East-Germany (the area of the former G.D.R.) can be subdivided into just a few centers which have all created their own cosmos-like certainly everywhere in this world. First, a survey over bigger scenes which I do not describe in detail because of our poor knowledge about these scenes.

Main centers are Berlin (which took a special development because of their status as a real big city and the capital of Germany-also their divided development as a “West and East part” is important) because I just know the “bigger names” in the Berlin HC business which I will not tell anything about (’cause I think it wouldn’t be fair to the rest of the scene-the roots which make it all possible). Then there is Leipzig where the scene took a cool and correct development because of good locations and a lot of involved people. Smaller scenes which are mainly the interface of all “different’/ alternative/ underground styles of music (“United We Win” -you know) developed around smaller locations and, for instance, around Chemnitz, Nunchritz, Rosswein or Bischofswerda. But now some areas which surely own an active scene, but I just know some of the bands from there. A short survey:

Northern East-Germany is where the seaport Rostock is situated, which has a lot of great bands like DRITTE WAHL. Although they are surely the leading ship of the East-German punk, their acceptance in the HC scene is good because of good and intelligent releases and live gigs. After the success of DRITTE WAHL came the bands CRUSHING CASPARS (HC-metal like PRO-PAIN) and GRINDMACHINE (TYPE O NEGATIVE style) under the care of the DRITTE WAHL management to a bigger circle of fans.

East German

We also haven’t told about the scene around Halle and Dessau, which has Halb7 Rec., an active record label in the punk/oi! genre with TIN-PAN-ALLEY (now VIU DRAKH), and old-established , band which is well known because of a lot of touring and some releases-their sound unfortunately changed from HC to a musty metal sound.

Not far from Leipzig is Chemnitz situated south which has a club called Talschock which has been hosting a lot of gigs for a long time and that’s why it had a lot of influence on the development of the scene in and around the town. If there is a band from overseas or Scandinavia in Germany to do a tour, Chemnitz is surely on the tourplan. Well known bands are OUTLINE (new school, split 7″ with DAWN OF ALL AGES) and LOUSY which hit the nail on its head.

If you’re going into the western direction, you’ll find Jena which had DRUCKKAMMER (R.I.P.) a band which you could call an EARTH CRISIS with German Lyrics. Unfortunately, they split up after releasing a CD.

A striking fact is that more big cities, for instance Dresden, don’t have an active scene in the HC movement because of the lack of locations where “real” HC bands can play-all bands which came from Dresden were called HC and were an insult to the word. But a few active people are doing HC shows in Dresden; mostly the Conni 18 (hello Ralph!) which always presents interesting bands and gives young bands the possibility to present themselves to the crowd. Also, there are 2-3 clubs which do HC gigs, but they just take the more well-known bands into their program.

Murdered Art : Berlin Hardcore, East Club

Let’s start now with some history. The band most legends exist about came from Leipzig and are unfortunately no longer active: DMB. Because of the reunion of the two German states in the year of 1989 and the following “new orientation” development of a musical underground movement, it took some time before people started to create their own music. That’s why the first vinyl releases of an active scene are dated from the years after 1990. In the year of 1992 the DMB 7″ is released which gives us excellent HC-style with English lyrics. The songs were recorded in a studio in the western part of Germany and released by a West German label (X-Mist Records) too because at that time there were just a few underground record labels active in the east and the bands did not have enough money to release expensive DIY products. DMB became a legend, as they were the first East German band that toured wrth an American band (SFA from . NY). Unfortunately, DMB split up because of internal problems and tried their luck in different bands-most well known are UP IN ARMS in which the former DMB guitarist plays. UP IN ARMS released a 7″ on the Czech label, Day After Rec. and an LP on Halb7 rec. too, but their releases never reached the great quality of their live performance. But already before 1992 there was life signs of the scene around Leipzig, for instance, CHRIST WEEPS BACKWARDS or THE ART OF THE LEGENDARY TISHVAISINGS who released a 7″ and a CD, but they were not “pure” hardcore-so I don’t discuss them. But one I do notice: From C.C.B., T.A.O.T.L.T. and DOD, a band called THINK ABOUT MUTATION was formed which is now one of the most selling East German indie rock bands (mix of techno and metal).

B.B.S. ‘Under the Milkway Tonight’ 1993

The year of 1993 gave the scene a new highlight: BBC released their demo tape Under the Milkyway Tonight, which is now available as a 7″ (Day After Rec.). The best description is an “East German SHEER TERROR“. Here you see the strong connection of the scene from Leipzig to NY-HC, although BBC has Abo Alsleben who is one of the most active guys from Zoro, which is now completely finished with NY-HC. Now they give a noisecore band the possibility to play a show rather than a HC band. Times are changing…

Later BBC changed their American sound and are now doing confounded HC with only German lyrics on their CD. Unfortunately, the whole scene from Leipzig didn’t change their tough-imaged NY-HC, that’s why the now active bands FULL SPEED AHEAD (cool NY-style 7″ on Minefield Rec), NORTH SHORE (old school, like GORILLA BISCUITS-7″ on Minefield Rec.) or D.H. (R.I.P. -7″ released) are strongly influenced by the American originals. Through the massive support of the Liepzig scene and around the location Conni Island, the bands quickly built up a good name. We made some noise there too; they are really sympathetic guys. As a sample of the activities by the bands from Leipzig, you can hear them on a CD sampler released on Minefield Rec. which present all of the previously mentioned bands and songs from DENIED REALITY (new school) and S.F.O.C. (musty HC-metal).

Another important band from the East German scene released a split LP with FOR AGE, and they are STAND AS ONE. While STAND AS ONE have been energetic throughout the years and released a split 7″ with MURDERED ART from Berlin (Mad Mob Rec), I don’t know anything about any other FOR AGE release. STAND AS ONE give you powerful old school HC which is played perfectly and really kicks ass!

Around 1992 or 1993 is when the 7″ from USE YOUR STRENGTH from Bautzen was released. This especially has a very personal meaning because, for me, it was the first 7″ on which HC was combined with clear political and social statements. Clear refusal of animal experiences and the enthusiasm for vegetarianism/ veganism in such a way was never seen in the East German scene before. Just the 7″ title Destroy the Myth of Animal Experiences shows the evidence/task of this band. Already in this time, USE YOUR STRENGTH dissed the whole “tough guys from NY” attitude-really cool. USE YOUR STRENGTH remained U.Y.S. and developed their style into intelligent, paincore and released an LP called Zodiac (Maximum Voice Prod.) in 1994-unfortunately, this record is surely out of press.

Between the “big cities” Dresden and Bautzen is situated a small town called Bischofswerda which is really interesting because of their bands. On the basis of the old-established location East Club, which is the interface of all scenes of this town, the climate in the town for the development of the scene is right. LEPRA made the first try in releasing vinyl with their What’s the Disease 7″ (Summertime Rec.) in 1994. PARANOISES, the oldest band in town, tried the next step with their MCD Noise of Silence (Summertime Rec.) in 1996. Although they are not satisfied with the soundmix, the MCD contains 5 powerful punk/crossover songs with characteristic vocals. The latest releases of the Bischofswerda posse were BWF with their split 7″ with AGATHOCLES from Belgium and a CD in 1998. Although most people think there is a grindcore band behind the three letters, we call our style a “hard rockin’ bastard” (because I’m a member of this band I don’t know what to tell you-see review in this ‘zine). And, there’s a new interesting band coming from my town-the youngest and sweetest child of our scene: POOR LITTLE MITE, which play emotional “pop-core”.

Another active pole developed over the ..years around Riesa/GroBenhain around the club Kombi. Proof of this energetic band is given to you by the 7″ from the HOLY PIGS which split up a few weeks ago (R.I.P.). They worked with two singers, but because of the bad production, the 7″ didn’t show the qualities of this band Contrary to HOLY PIGS, POURING PITCH are still active and present a CD which I haven’t heard yet, sorry. ‘ However, some qualified people have told me that POURING PITCH now go in the D.R.I. direction-old school strikes back!

Murdered Art – NEVER FEEL SAFE – SAMPLER: WE´LL NEVER BE TAMED

Normally I could write down more, and more, and more… but for a survey, these lines are more than enough. In the beginning, I didn’t think that this report could become like a “thesis”. If there are any questions or you are interested in one of the mentioned releases, please write me and I’ll send you the concerned addresses.

Hınç Poetiğini Üretebilmek : Gökhan Gencay ile Söyleşi

Hınç Poetiğini Üretebilmek

Gökhan Gencay ile Söyleşi

24 Ocak 2014, İstanbul

Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu.

Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.

Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.

Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.

Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.

Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.

İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:

Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.

İnternet’te, bilhassa Facebook’ta çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?

Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.

Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.

Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.

Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor. Sen ne söylemek istersin?

Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.

Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.

Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında
gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:

Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.

Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.

Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.

Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.

Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.

Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.

Karşı kültür senin için ne demek?

Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.

Uygarlık ve ilerleme karşıtı bir dünya görüşünü savunan John Zerzan ve anarko-primitivist hareketi nasıl değerlendiriyorsun?

John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.

Uyumsuzlar Fraksiyonu blog: Kara İsyan

Uyumsuzlar Fraksiyonu facebook sayfası: UYUMSUZLAR


The (International) Noise Conspiracy ‘Smash It Up’ 2007

Türk Edebiyatında Gotik, Kerime Nadir ve Dehşet Gecesi

Kerime Nadir ‘Dehşet Gecesi’

Türk edebiyatında korku türünde örneklere çok az rastlanır. Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın kimi roman­larında korkuya dair öğeler kullanmışsa da, Ömer Türkeş’in ifadesiyle “bu öğeler doğaüstü varlıklara olan inancın alaya alınması için birer araçtır yalnız­ca.” Yine de Gürpınar‘ın Mezarından Kalkan Şehit adlı romanı her ne kadar finalinde sözkonusu ‘meza­rından kalkan şehit’ olayına rasyonel bir açıklama getirse ve başkahramanın ağzından doğaüstüne inançsızlık içeren söylemlerle baştan sona bezeli ol­sa da tekinsiz köşk ve mezarlık betimlerinde düzeyli bir gotik atmosfer yaratmayı başarmıştır.

Gerçek anlamda korku janrında ilk romanımız sa­yılabilecek olan Kazıklı Voyvoda ise aslında bir uyar­lamadır. Ali Rıza Seyfi imzalı bu eser, Bram Stoker‘ın ünlü Dracula romanının yerlileştirilmiş ve kısaltılmış bir tercümesi sayılmalıdır; gerçekten de Dracula ro­manı, Türkiye bağlamında yerlileştirmeye çok uygun bir eserdir çünkü Stoker için Dracula‘nın kısmi esin kaynaklarından biri olan ve özgün romanda Dracula‘nın, kendi atası olarak andığı, vampir avcılarının ise muhtemelen Dracula‘yla aynı kişi olduğuna işaret ettiği gerçek bir tarihsel kişilik olan Kazıklı Voyvoda, Osmanlı tarihinin bir parçasıdır. Kazıklı Voyvoda, 1953’te Yeşilçam‘da beyazperdeye uyarlanmış, ayrıca yine aynı yıllarda Ceylan dergisinde çizgi romanlaştırılmıştı. 1997’de Drakula İstanbul‘da adıyla yeni bir baskısı yapılan Kazıklı Voyvoda‘nın yazılış ve ilk ba­sım tarihi tam olarak bilinmiyor: 1997’deki yeni bas­kıya kaynaklık eden, Giovanni Scognomillo‘nun arşi­vindeki kitap ise 1940’lardan kalma ama ilk baskısı harf devriminden önce yapılmış olabilir.

ilk özgün korku yazarımız ise aralarında en az bir gotik öykü de bulunan bir dizi korku öyküsü yazmış olan Kenan Hulusi Koray. 1906 İstanbul doğumlu olan Koray, İstanbul Erkek Lisesi‘ni bitirdikten sonra yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi‘nda yapmış. 1934’de Vakit’te gazeteciliğe başlamış, kısa zamanda yazı işleri müdürlüğüne ter­fi etmiş. Ne yazık ki Adapazarı‘nda yedeksubaylığını yaparken bir tifüs salgınında, 38 gibi genç bir yaşta hayatını kaybetmiş.

Ömer Türkeş, Koray‘ın edebiyat yaşamı hakkında şu bilgileri veriyor: “Kenan Hulusi‘nin edebiyat dün­yasına adım atması öğrencilik yıllarına denk düşer. Serveti Fünun dergisinde yayınlanan ilk hikâyelerinin ardından, aynı dergiye yazan diğer altı arkadaşı ile birlikte, edebiyatımızda ‘Yedi Meşaleciler’ diye anılan topluluğu oluşturdular, içlerindeki tek hikâye yaza­rıydı Kenan Hulusi. 1928’de, önce bir antoloji, ardın­dan da bir dergi hazırlayarak manifest bir çıkış yapan ve Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lutfi, Vasfı Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret ve Kenan Hulusi‘den oluşan topluluk, milli edebiyatçıların sığlıklarına, gerçekçilikten kopmuş ve içi boşalmış “milli”liklerine bir tepkiyi dillendiriyor­du. Ancak uzun soluklu olmayan çıkışları, Meşale der­gisine iltica etmeleriyle son buldu. Kenan Hulusi‘nin Vakit gazetesine geçişi ve Sadri Ertem‘in etkisiyle ger­çekçiliğe yönelişi bundan sonradır. Yaşadığı sürede beş hikâye kitabı yayınlamış, Osmanoflar romanı ve kısa hikâyelerinin bir çoğu gazete sayfalarında kaybo­lup gitmiştir. […] Yedi Meşaleciler‘de, korkunun iki ustasını; Poe‘yu ve Hofmann‘ı Fransa’ya tanıtan Baudelaire‘ın etkileri önemlidir. Kenan Hulusi, Baudelaire‘a ek olarak, yerli edebiyattan Ömer Seyfettin, ingi­liz edebiyatından Horace Walpole ve Aldous Huxley‘i beğendiğini söylemiştir.” Koray‘ın en beğendiği ede­biyatçılar arasında Walpole‘u sayması, onun gotiğe yönelimini açıklayan bir anahtar.

Türkeş‘in aktardığına göre, Koray‘ın 1939 yılında Çığır Kitabevi tarafından basılan Bahar Hikâyeleri adlı kitabındaki sekiz hikâyeden üçü korku türüne ait: ‘Tuhaf Bir Ölüm’, ‘Gece Kuşu’ ve ‘Kavaklıkoz Ha­nında bir Vaka.’ Türkeş, sonuncu öykü hakkında şöy­le yazıyor:

“Kenan Hulusi, günümüzde sayıları da, konaklayan müşterileri de iyiden iyiye azalmış geleneksel bir me­kanı; bir hanı, Gotik edebiyat ustalarını kıskandıra­cak kadar ürkütücü bir atmosfere büründürüyor. Dışarıdaki şiddetli tipiden bile daha soğuk bir hava­sı var hanın. Loş ışıklar, taş duvarlar, sürekli harlatılması gereken ateş, koridordan gelen ayak sesleri ve hanın geçmişindeki kötü vakalar, ister istemez ölümcül bir olayın gerçekleşeceğine ilişkin beklenti yaratıyor okuyucuda. Krishnamurti’nin vurguladığı gibi, “sözcükler korkuyu çağırıyor.”Bilinenden bilin­meze bir yolculuk demişti korku için Krishnamurti. Kenan Hulusi’nin öyküsünü -ve birçok klasik korku öyküsünü- etkileyici kılan neden, tam da bu belir­sizlikte yatıyor. Güvenli -bilinen- yaşamın biran dı­şına çıkıp başka bir kente/kasabaya giderken, yolu­nuz -kötü hava şartları dolayısıyla- “bilinmez vası­talarla uğursuzluğu kulağınıza gelen Kavaklıkoz hanına” düşerse, artık bilinmeyenin sınırlarına gir­mişsiniz demektir. Dışarıda gece ve tipi, handa ise “kızıl bir deri avuçlarına yamanmış gibi duran, pos bıyıklı, göz kapaklarının altında şiş yağ tabakaları ile” Kavaklıkoz hancısı vardır. “Kavaklıkoz hancısı ateşin tam karşısında oturuyor, geceyi handa geçire­cek misafirler gözleri ara sıra ateşte, çok kereler de hancının gözlerine dikilmiş onu dinliyorlar”. Gece boyunca hancının elleri giderek daha çarpıcı bir hal alırken, insan bedeninin “Frankenstein” ya da “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” gibi metinlerde de korku mo­tifi olarak kullanılan- bu parçasının neden dehşet uyandırdığı sorusu geliyor akla. Hikâyede ne cinler, ne vampirler, ne sapık katiller var. Kenan Hulusi, Anadolu’nun “modern” hayattan uzak bir coğrafya­sının bilinmezliğinden yaratıyor ürpertiyi. Dikkat edilecek olursa, yazarın diğer hikâyeleri de aynı tema etrafındadır. İstanbul’dan uzaklardaki Anadolu hayatına yabancılığın, bir entellektüel üzerindeki etkisidir aslında bu ürperti. Tıpkı Poe’nun, Lovecraft’ın kendi toplumsal korkularının üstesinden gel­mek için karabasanlar, düşler ve sanrılarla dolu hikâyeler yazmaları gibi, Kenan Hulusi’nin hem ta­nımak istediği hem yakınlaşamadığı Anadolu ve Anadolu insanı da bu tarz korku verici metinlere ne­den oluyor.“

KorayBahar Hikâyeleri’nin yanısıra Bir Otelde Yedi Kişi kitabında ve Vakit gazetesinde yayınlanıp kitap olarak basılmayan bazı öykülerinde de fantas­tik hikâyeler denemiş. Koray‘ın korku türündeki öy­külerinden bir derlemenin günümüz okuyucularına sunulması konusunda Türkeş’in dileğini paylaşma­mak olmaz.

Ömer Türkeş, Türk edebiyatında korku türüne ait eserler arasında Cemil Cahit‘in “İkiz Şeytanlar, Kan İçen Hortlak” adlı bir eserini de anıyor ancak bu ese­rin ne yayın tarihini veriyor, ne de öykü mü, roman mı olduğunu belirtiyor. Bu arada Hamdi Varoğlu‘nun “nakleden” olarak imzasını taşıyan Ölmez Adamlar Evi (1955) adlı vampiresk roman ise Türkeş‘in “sanı­yorum nakledenle yazan aynı kişi” şeklindeki tahmi­nin aksine Claude Farrere adlı Fransız yazarın 1911 tarihli maison des hommes vivants adlı romanının uyarlama/çevirisi; o dönemde ülkemizde kısaltarak ve/veya uyarlayarak yapılan çeviriler sıkça “nakle­den” şeklinde bir imzayla sunulurlardı. Öte yandan Türkeş‘in değerli incelemesinde atlamış olduğu bir dizi korku romanı, Vedat Örfi Bengü imzalı Londra’daki Kan izleriKuduran Canavarlar ve Ceymis Peen’in Zaferi adlı romanlardan oluşan bir üçleme olan Lord Lister serisi – en azından, inceleme olanağını bulduğumuz serinin ikinci romanı- katıksız olarak gotik tarzda. Takriben 1944’te APA Yayınevi tarafın­dan basılan ‘Lord Lister’ serisinin özgün mü, yoksa uyarlama mı olduğunu saptamak bu satırlar yazıldı­ğında henüz mümkün olmamıştı.

Ancak Türk edebiyatının, belirli esinlemeler taşı­makla birlikte muhtemelen uyarlama olmayan, ol­dukça özgün sayılabilecek bir gotik korku romanı var ve bu roman, böyle bir eser çıkarması, ilk duyuşta, şaşkınlık yaratacak bir yazarımızın kaleminden çık­ma. Sözkonusu eser, popüler melodramatik aşk ro­manları yazarı Kerime Nadir‘in, isminin neredeyse özdeşleştiği janrın ilk ve son kez dışına çıktığı roma­nı olan Dehşet Gecesi (1958).

5 Şubat 1917’de istanbul’da doğan Kerime Nadir (Arzak), Osmanlı döneminin Mısır kadılarından biri­nin torunu olarak ‘köklü’ bir aileden gelme. Gelece­ğin yazarı, Fransız Saint Joseph lisesini bitirmiş, ilk şiir ve öyküleri Servet-i Fünun, Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlanmış, ilk romanı ise 1937 tarihli Yeşil Işıklar. Kerime NadirSamanyolu ve Hıçkırık gi­bi romanlarıyla özellikle 1950’Ii ve ’60’lı yılların çok satan yazarları arasında yeralacak, bu arada eserleri­nin önemli bir bölümü Yeşilçam tarafından filme alı­nacaktı. 20 Mart 1984’te İstanbul’da öldüğünde belki eserleri artık eskisi kadar okunmuyordu ama melodramatik anlatılar için halk arasında “Kerime Nadir romanı gibi” denmesine varacak kadar toplumsal bellekte yeretmişti.

İlk olarak 1958’te Sulhi Garan Matbaası tarafın­dan basıldığı kaydedilen Dehşet Gecesi‘nin 6. ve piya­saya çıkan en son baskısı, 1984’te İnkılap ve Aka Kitabevleri‘nden çıkmış. Dehşet Gecesi‘nin ‘roman içinde roman’ içeren ve edebiyatımızda pek sık rastlanma­yan bir anlatış tarzı var. Baştan sona birinci tekil şa­hıs ağzından anlatılan romanın kısa giriş bölümü, önde gelen bir gazeteci olan Mümtaz‘ın, Iraklı bir petrol şeyhinin Cilo dağlarının zirvesinde yaptırdığı turistik bir otelin açılışına katılmak üzere Hakkari’ye doğru trenle yola çıkmasıyla başlıyor. Gazeteci yolda okumak üzere yanına, genç bir yazarın gazetede ta­nıtılması için ilettiği ‘Kızıl Puhu’ adlı bir romanı al­mıştır. Trende kısa bir süreliğine rastlaştığı ve otelin açılışının tanıtım organizasyonunu kendisinin yap­mış olduğunu söyleyen gizemli bir kadının resminin, bu romanın kapağını süslediğini hayretle farkeder. Üstelik romanın yazarının, anlattıklarının başından geçen gerçek olaylar olduğunu iddia ettiğinin bilgisi­ne sahiptir. Böylece büyük bir merakla ‘Kızıl Puhu‘yu okumaya başlar. Takriben yüz altmış sayfalık Dehşet Gecesi‘nin yüz sayfayla ana gövdesini oluşturan ikin­ci bölümü baştan sona Kızıl Puhu‘yu içerecektir.

Kızıl Puhu‘nun yazarı ve kahramanı Cengiz, ilk bakışta klasik bir Kerime Nadir tiplemesidir: Ailesi­nin uyarılarına kulak asmadan, ‘iki gönül bir olunca samanlık seyran olur’ umuduyla maddi sıkıntıları umursamadan sevdiği kızla evlenmiş ama kısa süre­de geçim derdi ile yüzyüze kalmıştır. Tam bu esnada eşinin, tanımadığı bir akrabasından düğün hediyesi olarak kendilerine servetinin önemli bir bölümünü vereceğine ilişkin bir mektup alır ve bununla ilgili “formaliteleri” yerine getirmek üzere Prenses Ruzi-hayal adlı bu gizemli akrabanın Cilo Dağı‘ndaki ‘Kızıl Puhu’ adlı malikanesine doğru yola çıkar, öykünün bu faslı kısmen ama bariz biçimde Stoker‘in Dracula romanından esinlenmiştir; Dracula da ingiliz bir avukatın bazı hukuki işlemleri yerine getirmek üzere Karpatlar‘daki bir şatoya gitmesiyle başlar. Cengiz, oldukça tekinsiz bir yolculuktan sonra vardığı Kızıl Puhu malikanesindeki Prenses Ruzihayal‘in asıl ni­yetinin başka olduğunu çok geçmeden farkedecektir. Ruzihayal, kan içerek ölümsüzlüğü yakalamış bir ne­vi hortlak, bir nevi cadıdır ve mazideki sevgilisine çok benzeyen Cengiz‘i kendine eş (ve kurban) olarak tutmaya niyetlidir. Cengiz, romanın (roman içindeki romanın) sonunda Ruzihayal‘i yok etmeyi ve Kızıl Puhu malikanesinden kaçmayı başarır.

Roman içindeki romanın bitmesinden, yani Mümtaz‘ın ‘Kızıl Puhu‘yu okumayı bitirmesinden sonra Dehşet Gecesi, Hakkari’de Mümtaz‘ın başına gelenlerin anlatımını içeren üçüncü bölüme geçecek­tir. Ancak beklenilenin aksine ve girişten farklı olarak bu üçüncü bölüm kısa bir sonuç bölümü değil, Cengiz‘in başına gelenlerin gerçek mi, uydurma mı, hayal mi olduğu sorusunun uyandırdığı merakın son sayfa­lara kadar tırmandırılarak sürdürüldüğü 50 küsur sayfalık uzunca bir bölümdür. Cilo dağının zirvesin­deki otele ulaşıncaya kadar Mümtaz‘ın başına Cengiz‘in aktardıklarıyla kısmen örtüşen, ama neredeyse daha da inanılmaz olaylar gelir. Sonuçta trende rastlaşmış olduğu kadınla, ki adı gerçekten de Ruzihayal‘dir, otelde bir kez daha karşılaşır. Ruzihayal ona Cengiz‘i gerçekten tanıdığını, hatta eski nişanlısı ol­duğunu ama onun sonradan aklını yitirmiş olduğu­nu, bundan dolayı ‘Kızıl Puhu‘da anlattıklarının ger­çek kişileri içeren ama hayal ürünü olaylar olduğunu söyler. Mümtaz‘ın kafası karışıktır ama yine de kendi­sini, cazibesine kapıldığı Ruzihayal‘e teslim etmekten alıkoyamaz. Bu noktada Ruzihayal, Cengiz‘in anlattı­ğı cadı/hortlaktan çok daha inanılmaz bir doğa-üstü varlığa dönüşür ve Dehşet Gecesinin üçüncü bölümü, ‘Kızıl Puhu‘dan farklı olarak Ruzihayal‘in zaferiyle so­na erer (Cengiz’in beraberinde bir muska taşıyor olu­şu, Mümtaz‘ın ise böyle bir koruyucudan yoksun olu­şu, iki öykünün finallerindeki bu farkın belirleyicisi). Üçüncü bölümün ardından gelen çok kısa sonuç bö­lümünde ise Mümtaz bir hastanededir ve kimse an­lattıklarına inanmamaktadır, söylediklerine göre bir tren kazası geçirmiştir. Roman, Mümtaz‘ın ne kadar korkunç olursa olsun Ruzihayal‘e tekrar kavuşmayı arzu ettiğini beyan etmesiyle son bulur.

Dehşet Gecesi, mükemmel olmasa da oldukça ba­şarılı bir gotik korku romanıdır. Kerime Nadir, kalem oynattığı bu janrın candamarlarından birinin mekan betimlemeleri üzerinden yaratılan ayırdedici bir at­mosfer duygusu olduğunun besbelli bilincinde ola­rak iç ve dış mekan betimlemelerine, Ömer Türkeş‘in de kaydettiği gibi, diğer romanlarında olmadığı ka­dar önem vermiştir. Örneğin Cengiz‘in yolculuğu­nun sonunda Kızıl Puhu‘ya varışı şu pasajla okuyu­cuya sunulur:

Bir aralık kar dindi; ay bulutlar arasından görün­dü. Bu suretle etrafı daha iyi seçmek imkanı doğdu… Aman Allahım!.. Öyle korkunç uçurumlar arasında yol alıyorduk ki, gözlerim karardı. Dehşetten tüyle­rim diken diken oldu. Böyle bir manzarayı hayatta tasavvur bile etmemiştim… Derken, tam zirvede, ilk rivayeti doğrular şekilde, sivri kuleleri bulutları de­len ve üzerinden gökyüzüne doğru kızıl bir ışık huz­mesi yükselen muazzam bir binanın kapkara haya­leti göründü… Dibi seçilmeyen müthiş iki yar ara­sındaki dar ve uzun bir köprüden geçtik… Bu köprü, o şekilde esniyordu ki, sanki bir hava boşluğunu bir kuşun kanadında geçmiştim.

Gerilim ve korku/ dehşet yaratma konusunda ise Kerime Nadir, yer yer janrın en usta yazarlarını arat­mayacak bir maharet sergileyebilmiştir. Ancak her zaman olmasa da ne yazık ki oldukça sıkça tezahür eden ‘kötü’ bir huyu dolayısıyla genellikle kendi an­latımının etkisini kendisi zedelemekten de durma­mıştır: yazarın, en heyecanlı ve gerilimli pasajlarda “işte bu sırada gerçekten inanılmaz bir sahneye şahit olduk” gibi gereksiz ifadeler araya sokma huyu, kendini gerilime kaptırmış okuyucuyu uyararak ge­rilimi bozmakta, az sonra anlatılacak sözkonusu sahnenin anlatımı sırasında duyumsayacağı dehşeti aslında hafifletmektedir. Cengiz‘in malikane yolun­da konaklamak zorunda kaldığı ve Ruzihayal‘in de uğradığı haydutlar hanında cereyan eden bir sahne bu durumun tipik bir örneğidir. Haydutlardan biri Ruzihayal‘e tecavüz etmek üzere onun üst kattaki odasına çıkar, az sonra yara bere içinde merdiven­lerden aşağı yuvarlanır. “Bu esnada ‘Şahikalar Meli­kesi’ merdiven başında görünmüştü. Uzun siyah mantosu, kızıl türbanı ve kıvılcımlar saçan gözleriy­le bir ölüm meleğini andırıyordu. Ağzı, taze kan em­miş gibi kıpkırmızıydı. Kadın bize titreyen meşum bir gülümseyişle – Yukarıya başka gelecek var mı? di­ye sordu. Sesi, bir ihtiras soluğu halinde çıkıyordu.” Bir haydut, onun üzerine tabancasıyla ateş eder ama “kadın hiç sarsılmadı. Dudaklarındaki o meşum gü­lümseyiş biraz daha genişledi.” Haydut, silahındaki bütün kurşunlarını boşaltır. “İşte bu sırada gerçek­ten inanılmaz bir sahneye şahit olduk.” Ruzihayal, ardındaki camı kırıp bir yarasaya dönüşerek boşluk­ta kaybolacaktır.

Dehşet Gecesi‘nin özellikle roman-içindeki-roman faslı tam anlamıyla klasik bir gotiktir. Romanda­ki her iki anlatı da, hem Cengiz‘in hem Mümtaz’ın başından geçenler, başlarda oldukça özenli bir dile sahip olurken sonlara doğru birbiri ardına şaşırtıcı olayların dizilmesine dönüşürler ve bir anlamda ‘dü­zey düşer’. Yani bir diğer deyişle yazar, atmosfer ya­ratmaya vurgu yapmaktan şaşırtıcı olaylar ve du­rumlar nakletmeye vurgu yapmaya kayar. Bu bir zaaf olarak görünse de bir kere daha düşünüldüğünde bir yönüyle bilinçli bir tercih gibi de durmaktadır. Çün­kü Dehşet Gecesi‘nin giriş kısmında Mümtaz, çalıştı­ğı gazetenin ‘Kızıl Puhu‘yu daha önce okumuş olan eleştirmeni tarafından bu romanın niteliği konusun­da şöyle bilgilendirilmiştir: roman, başlarda yazarın bilincini, ortalarda bilinç ile bilinçaltının mücadele­sini, sonlarda ise bilinçaltının mutlak hakimiyetini yansıtmaktadır. Kerime Nadir anlaşılan bilinçaltını, birbirine zayıf bağlarla bağlı bir akış içinde akan ina­nılmayacak durumlar silsilesi olarak düşünmektedir ki bu, çok ters bir bakışaçısı değildir. Ancak bu du­rumda bir dizi inanılmayacak olayın ardarda akışının (ve bunların toplamının) yaratacağına belbağlanan dehşet duygusu ne yazık ki yerini aslında absürdlük duygusuna bırakmaktadır. Asıl etkileyici dehşet at­mosferi ise ‘bilinç ile bilinçaltının mücadelesine’ denk düşen kısımlarda gerçekleşmektedir çünkü dehşet tam da bu mücadelenin yansıması olarak, ya­ni inanılır bir anlatı içinde inanılmaz olayların ve du­rumların peydahlanmasından doğmaktadır. Freud, böylesi durumları ‘tekinsiz’ olarak nitelemiştir; te­kinsizin Almancası umheimlich‘dir, yani ‘ev gibi olan’ ki bu bir yanıyla en aşina olunan mekan olarak evi, ama aslında ev gibi olmamayı, yani en aşina olunan mekanı anımsatıp öyle olmama durumunu, hem alışkın olunan, hem de alışkın olunmayanın almaşıklığını tanımlar.

Dehşet Gecesi bahsini kapatmadan önce bu ro­manın iki özelliğinden daha sözetmek gerekli. Birin­cisi, Kerime Nadir‘in bu eseri yer yer, özellikle finali­ne doğru, erotik anlatımlar içermektedir. Roman bo­yunca Ruzihayal ile Cengiz‘in ve Mümtaz‘ın başbaşa kaldığı ve erkek karakterin kadına karşı çekim hisset­tiği sahnelerde sözkonusu kadının femme fatale ola­rak tasvirinin zaten melodram kalıplarına da aykırı olmadığı söylenebilir. Öte yandan finaldeki halvet sahnesi ise Ruzihayal dahil kadınlı-erkekli grubun “yarıçıplak” olduklarının belirtilmesiyle nispeten da­ha ‘açık’ sayılabilecek bir sahnedir.

Son olarak, Dehşet Gecesi‘nin oryantalist sayıla­bilecek özellikler barındırdığı da eklenmeli. Konu­nun Türkiye’nin doğu yöresinde geçiyor oluşu sırf coğrafi bir farktan öte bu yörenin halklarının ötekileştirilmesiyle bütünleşiyor, romanda Kürtler’in yal­nızca haydutlar, eşkiyalar olarak olumsuz biçimde yeralmaları, bu arada Aleviler’in de arada yine olumsuz biçimde anılmaları, hatta Ruzihayal‘in Bağdat doğumlu, yani belki de aslen Arap olması es geçilemeyecek göstergeler. Bu da hem özel olarak Türkiye’nin Kürt sorununun niteliğine, hem de ge­nel olarak Türk/ Osmanlı tahayyülünün niteliklerine ilişkin düşündürücü çıkarsamalar taşıyor, oryanta­lizmin yalnızca Avrupa/ İslam ekseninde üretilmesi­nin gerekmediğini, bu eksenin öteki ucunun da ken­di içinde ötekiler yaratmaktan muaf olmadığını anımsatıyor.

Kaya Özkaracalar ‘Gotik’ kitabından alıntıdır.

L&M kitaplığı, Epokhe Dizisi, 2005

Anarşik bir Eylem Olarak Tzara’yı Anlamak

Un photo peinture de Véro, 2013

“Ütopyacı pasifizmin yüzeysel tuzağına düşmeksizin savaşa en sert biçimde karşıyız; savaşın köklerinden kurtulmadan savaştan kurtulamayacağımızı biliyoruz…”

“Bu savaş bizim savaşımız değil; bize göre bu savaş, yanlış duyguların ve zayıf meşrulaştırmaların savaşıdır…”

Tristan Tzara

Savaşları yaratan unsurların kökenindeki tabi olmanın yokedilmesine atıftır Tzara‘nın bu sözleri. Her anlamdaki biçimleri kuralları bir başka deyişle bütün yönetim ilkelerini reddeder. Öyle ki mantığın emrettiği şeyleri de dahil eder buna ve mantıksal düzene alternatif yaratmak ve mantık dışı bir düzen oluşturmak ve yeni bir gerçekliğe ulaşmak amacıyla Dada manifestosunu yaratır.

Songül Eski

DADA BİLDİRİSİ (1918)

“Ailenin yadsınmasını doğuran nefretin tüm ürünü dadadır; yerle bir edici eylemin, var güçle yumruklarda anlatılışı: DADA; incelik ya da uysal bir uzlaşmanın utangaç duygusuyla, günümüze değin yadsınmış tüm yolların tanınması: dada; doğuştan zavallıların dansı olan mantığın yok edilişi: DADA; tüm hiyerarşiler ve uşaklarımızca bir değer olarak ortaya atılan her tür toplumsal eşitsizliğin yok edilişi: DADA; eşyanın her biri ve tümü, duygular ve karanlıklar, görünüşler ve koşut çizgilerin belirgin çarpışması kavga için birer yoldur: DADA; belleğin yok edilişi: DADA; kazıbilimin yok edilişi: DADA; peygamberlerin yok edilişi: DADA; geleceğin yok edilişi: DADA; saflığın doğrudan ürünü olan her Tanrı’da tartışılmaz salt inanç:

DADA; öbür küreye, uyum gözetmeksizin, zarif atlayış; haykırırcasına çınlayan disk gibi fırlatılmış sözün izlediği yol; ciddi, tasalı, utangaç, ateşli, güçlü, kararlı ya da tutkulu olsun, ona bağlı çılgınlıkları içinde tüm kişiliklere saygı; kilisesini, gereksiz, ağır tüm süspüsünden arındırmak, sevimsiz ya da sevdalı düşünceyi parıltılı bir çağlayan gibi tükürmek ya da onu göklere çıkarmak -olması ile olmaması bir büyük doyum duygusuyla- ve çalılıklardakine denk yoğunlukla, meleklerin vücutlarının ve ruhunun soylu ve altın kanı için saf, temiz böcekler. Özgürlük: DADA DADA DADA, kasılmış acıların uluması, çelişkilerin, aykırılıkların, kabalık ve tuhaflıkların (grotesque), bağdaşmazlıkların sarmaşması: YAŞAM.”-Tristan Tzara

İlkince otoriteyi, sonra hayatın bir yumruk olduğu ve mantığın dışlanışı ve düzene sisteme karşıtlık! En çok tartışılan mantığın dışlanması, sanat ve mantığın biraraya getirilmemesi ki ana sebepleri; daha anlaşılır olması açısından, mantıktaki, aynılık prensibi (bir şey ne ise odur), çelişkisizlik prensibi (bir şey, aynı zamanda hem kendisi, hem başkası olamaz veya bir şey aynı zamanda hem var, hem yok olamaz) ve determinizmin her şeyin bir sebebi vardır) sanatta mutlak geçerli olmaması diyebiliriz.

Mantığın karşısında duran ilkel bir düşünüş !

Tzara‘nın sanattaki mantığın ilkel bir düşünüşle işlemesi düşüncesine kafadan bir karşı duruş ise biçimin ve formel mantığın ürünü. Buna karşı duranların sığındıkları sezgi, his, ilham diye adlandırdıkları sanat yaratma materyalleri neye karşılık gelir acaba ?! (İlkel benlikten gelen düşünceden başka).

Lakin bu ilkel düşünüş ilkel sanat olarak algılanıp herkesin yapabileceği manasını taşımaz, mantığın yapay diline karşı, alt benliğe ait bir dilin sanatının onu avam yapmayacağı gibi . Her ne kadar o dönem veya sonraki dönemlerde Tzara‘nın manifestosundan bu çıkarım yapılsa da sanatın yetenek olduğunu, biçimlenerek asla bir sanatçı olunmayacağı görüşünü de manifesto içinde barındırır; zira bu provakatif yaratımın içinde ”DADA; mantığı ve yaratıcılık yoksunlarının dansını ortadan kaldırma.” der Tzara. Yani herkesin sanat yapmasını salık vermemiştir. Bu yoksunluklar yeteneksizlikle beraber taklit edilen tekrar olana biat eden bütün yaratıcılıklar için de geçerlidir.

Benliğe ait bir dilin sanatı, yaratıcılığın özüne yönelmek.

Bilinçakışının bilinçaltı ile ilgili ipuçları verdiğini düşünürek sanatın ana kaynağı konusunda Tzara‘ya katılmamak mümkün değil. Mantığın asgariye indirgenmesi gerekliliği fikrine ya da. Bu aynı zamanda kural ve dogmalardan kurtulmak demek. Ya da başka bir ifadeyle bir tutsağın zincirlerini kopartıp ışığa doğru hareket etmesi, sınırları kaldırarak geride kalanla bütünleşmesi.

Dolayısıyla dönüşüm ve değişim için gereken alana kavuşma.

Burada mantık bir esarettir. Çünkü mantıktaki ispat ve önermeler bir tabii olmanın, bağlanmanın, bağlamların sonucudur. Oysa sanatın ispat ya da önerme yaratma gibi bir yükümlülüğü yoktur. Sanat onu yapan sanatçının bile kontrolüne girmemelidir Tzara‘ya göre.

Sanatı özgür ve öznel yapan şey de budur. Nesnel olan onun kalıp ve formlarda sunulmasıdır, onun dokunulabilir hale gelmesinden çok. Nesnel olan bu formda özgür bırakılan ise yalnızca sanatçı yorumu. Peki sanatçı yorumuna bu noktada özgürlük demek ?… ne kadar doğru. (Özgürlüğüne kavuşmamış, bağımlıyken üstelik geleneksel dini sanatsal tarihi değerlere)

Tzara sanatın iddasını anlatmıştı bağıra bağıra; öz ben‘e ve özgürlüğe işaret ederek. Halbuki onu anlamayanların özgürlük anlayışı çok başkaydı . Belki de o yüzden hiçbir zaman özgür olmadı sanat ve sanatçılar. Tzara en iyi sanat bile taklittir dediğinde sanat ve gerçek yoktur söylemiyle; özgür olamayan özgünlük taklittir diyordu ve gerçeğin yokluğuna, başka gerçeklerin peşine düşmek için parmak basıyordu. Nitekim dil bir koddu, mavi biz mavi dediğimiz için maviydi ve tekti. Ama mavinin alt benimizde yarattığı etki bireyler kadar çeşitliydi (yaşanmışlıklıklara göre). Bunu ifade etmenin bilinen gerçeğin karşısında bir delilik bir saçmalık olarak görülmesi olağandı. Ezberlerin dışına çıktığınızda gösterilen tepkiler gibi.

Gördüğümüz ve yaşadığımız olumsuzlamaların negatif yaşanmışlıkların alt benimizdeki etkilerinin farkındalığına varılması için sanatı, sanatçıyı kışkırtıyor, provoke ediyordu Tzara.

Provoke olmuş kışkırtılmış insanın öz benliğini ortaya çıkartacağını, içindeki bilinmeyeni keşfedeceğini ve sonunda bunlardan sebep kendini kuracağını düşünüyordu büyük ihtimal.

Sanatla birlikte toplumu da ateşleyen anarşik bir eylem.

Tzara‘nın bu yıkma arzusu yaratma arzusuydu aynı zamanda; Tıpkı anarşizmin babası Bakunin gibi. Ve Bakunin‘in soyut fikirlerin, formüllerin, bilimsel yasa ve teorilerin hayata hükmetmesine ve onu yönlendirmesine karşı çıkma, ya da kendiliğindenliği, içgüdüleri yüceltme, benimseme düşüncesini de paylaşıyordu Tzara.

Ve sanattaki yıkım ve aynı zamanda yaratım arzusunu şöyle örnekliyordu Dada manifestosu‘nda:

ŞİİR YAPMAK

Bir gazete alın.
Bir makas alın.
Bir makaleden şiirinizi yapmak istediğiniz uzunlukta bir makale seçin.
Makaleyi kesin.
Daha sonra bu makaleyi oluşturan kelimelerin her birini dikkatlice keserek, hepsini bir torbaya koyun.
Hafifçe sallayın.
Sonra her kesimi birbiri ardına çıkarın.
Torbayı terk ettikleri sırayla dikkatli bir şekilde kopyalayın.
Şiir sana benzeyecek.

Herkesin verdiği, vereceği ilk kesin tepki ‘saçmalık’. Ne kadar saçmalık dense de, desekte diğer saçmalık dediğimiz şeyler gibi mutlak deneyimlemeye kalkılmış, kalkacağımız bir saçmalık, ne kadar mantıklı diye! Bir uyarılma etkisi! Kısmi ya da bütün mantıklı anlamsızlıkları yıkma ve yeniden yaratım ve akışına bırakılan bir kendiliğindenlik. Yorumu dışlayan bir gerçeklik. Tinsel olanın aktarımından, gerçeğin tine etkisine kadar herşeye başkaldırı. Yadsınmış ve bastırılmış duyguları açığa çıkartma.

İçinizde bulunduğunuz koşullar buna müsaitken yalnız gerçeği göstermek ya da ruhsal devinimleri, yalnızlıkları, acıları, karamsarlıkları aktarmak ya da dini ve insani değerleri savunma ve sorgulama istekleri eskimiş ve çürümüştür artık. Ve Tzara‘ya göre bir çürümüşlüğe doğayı sevip, din konusunda duygusal olarak, ve ahlak kurallarının tamamen yok edilmesinden korkarak bakılmamalıdır. Hem bu çürümüşlüğü hem de çürümüşlüğe olan tepkiyi aynı anda aktarmak gereklidir.

Sanatsal normlara meydan okumanın ve sanatçının sanatsal süreçteki rolünü sorgulamanın en keskin yolu belki de.

İpinizi kopartın !

İçinizdeki hayvanı salın !

“Bırakın herkes bizlerin büyük bir yıkım ve olumsuzluk işiyle meşgul olduğumuzu söylesin. Temiz ve açık. Hemcinslerimizin arınması ve yüzyılları parçalayan ve yok eden haydutların ellerinde çok uzun zamandır kalmış bir dünyanın izinin temizlenmesi topyekun bir delilik ve saldırganlık döneminin ardından gerçekleşecektir.”

Herkesin birbirini boğazladığı bir çağda Tzara elinde tuttuğu metal boya tüpünü öfkeyle tiksintiyle kağıda yayarken bize şiir yazmayı tarif ediyor, bir makaleden kelimeler alın, torbaya koyun, torbadan çekin mi diyordu?! Torbada bulunan gerçekten bir gazeteden kesilmiş makalenin parçaları mıydı ?

Şiir sana benzeyecek“‘ bir eleştiri mi bir temenni mi ?

Bir manifestoya girişmek için a.b.c.’yi istemek gerek, 1,2,3’e karşı ateş püskürmek, sinirlenmek ve kanatları bileylemek, fethedip yaymak için küçük ve büyük a’ları, b’leri, c’leri, imzalamak, haykırmak, sövmek, mutlak, çürütülemez bir açıklık biçiminde düzenlemek düz yazıyı, doruk noktasını ispatlamak ve nasıl bir yosmanın son kez belirmesi tanrı’nın özünü ispatlarsa, işte öyle, yeniliğin yaşama benzediğini ileri sürmek ki varlığı akordeonla, manzarayla ve tatlı sözlerle çoktan ispatlanmıştı. kendi a.b.c.’sini dayatmak doğal bir şeydir, dolayısıyla da acınacak bir şeydir. Herkes bir billur ‘blöfmeryemana’ biçiminde öyle yapar, para sistemi, exza maddesi, ateşli ve kısır birini çağıran çıplak bacak biçiminde.Tzara (DADA)

İşte bütün bunları parçalayın ve içinde barındırdığınız öfkeyle yeniden dizin, çürütülemez ve eskimez olan odur. Her uzlaşma bir biattır. Bir tek doğa kendini dayatabilir. Ve bir taşma noktası ancak alt beninizdeki hayvanı açığa çıkartır. Burada bize dayatılan şey (otorite veya bir makale) yani kutsallaştırdığınız her şey! Tabiat hariç. Tzara hem eleştiri hem de yöntemi aynı anda sunuyordu özetle. Manifestosunda geçirdiği ”Otorite (tanrı)’nin siktiği bireyin son oyununun, yenilik ve sanata benzediğini söylerken kullandığı ironideki gibi ”şiir sana benzeyecek” diyordu.

Bir yerde sanatın yıkıcı ve yaratıcı egemenliğini dikte ediyordu Onu hiç olarak görüp gösterirken. DADA bütün metafiziği parçalıyordu, akıl, din, dil üzerine bütün felsefeleri.

Savaşın ağır kayıpları ortada iken, bunun üzerine ne akıl yürütmek ne ruh halinizi yansıtmak bu görüntüyü parçalayabilirdi. Bunun için onu parçalamak gerekirdi bir tiksintiyle.

Ne de olsa denenmişti uzlaşma ya da gösterme halinde bütün tezahürler. İzlenimcilik, dışa vurumculuk vs. Ne görünen, ne gördüğünün sendeki tezahürü gerçekti, hepsi mantıklı bir anlamsızlıktı. Ve onda olanı ona koyduğun sürece herşey birbirinin tanıdığıydı.

Un photo peinture de Véro, 2013

Yüzyıllar boyunca süren baskılar, zorlamalar ve şartlanmalar.

Tzara bu mantıklı anlamsızlıkların ortasında bastırılmış olanın saçmalığıyla insana ayna tutuyor. Aynada görünen bir çeşmenin şişeye akışına tanıklık ediyordu. Zorlama baskı şartlanma ve otoritenin hapsetmeye çalıştığı bir şişe.

Herkese her şeye başkaldırması gereken bir şişe.

Uzlaşmanın yaratıcılık, yenilik önünde bir engel olduğuna dikkat çekiyordu Tzara. Bu uzlaşmama hali Dada‘nın içinde de vuku buluyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın Almanya’sında “Çağın acı ve ölüm boğazlarına” yol açan her şeyi temsil eden rasyonel modernist dilinden kurtulmayı savunan DADA‘nın mimarı Hugo Ball ile Tzara‘nın Dada‘yı sistematik bir doktrinle uluslararası bir harekete sokma arzusunun aralarında ayrılık yaratması gibi. Bunun sonucunda Ball oluşuma aktif katılımını çekiyor, Tzara arzu ettiği gibi Dada manifestosunu yayımlıyordu…

Dadayı bir devrim unsuruna dönüştüren Tzara‘nın işte bu uzlaşmaz tavrı ve anlaşılmaktan kaçınılmasına karşı tutunduğu kaygısızlık.

Verili olarak bulunan bütün gerçekliklere yönelik bir karşı duruş. Tzara‘nın şeylerin gerçeklikle ilişki kurma biçimindeki ilkel duyguların ancak devrim yaratabileceğine inancı Alfred Jarry‘nin patafizik düşüncesine benziyordu. Bir insanın doğduğu tarihe ölüm tarihim demesi patafiziği temsil ederken. Tzara‘ya göre bu ölümün yaşanmasına sebep olan bütün parçalar o kadar ölüme aittir. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ortada bir ölüm vardı her anlamda. Bunu yaratan her unsur tiksindiriciydi. DADA‘nın doğuşuydu bu tiksinti. Ve tabiri caizse Tzara sanatçılara boku ağzınıza almadan yaptığınız sanat sanat değildir diyordu. Bunu gereken yerde kullanmaktan kaçınmanız bokun üstünü örter diyordu.

Bunu derken sanatını destekleyen sanatçıların da otorite karşısında birbir saflarını terkedeceğini biliyordu Tzara. DADA‘nın yeterince anlaşılmaması ya da kısa süreli olması da bundan kaynaklanıyordu, hareketin başarısızlığından değil asla.

Ve yalnız kalan Tzara‘nın DADA‘dan ayrılmasıyla DADA defteri Tzara için kapanırken Dada‘nın etrafında epey dolaşan Andre Breton‘un o sıralar adı sonradan Sürrealizm olarak anılacak bir akımın defteri açılıyordu.

Aragon Sürrealizm’in Breton ve Soupault’yla birlikte Dada’ya karşı gizliden gizliye kurdukları bir komplo olduğunu söylemişti o sıralar, ‘Henüz iyi tanımlanmamış ama giderek berraklaşan’ bir kumpas. Dada‘nın altını oyma çalışmaları diye bahsediyordu.

1922 başlarında Breton ve Tzara arasında Çağdaş Zihniyeti Savunma İlkelerini Belirleme Kongreleri kapsamında sert tartışmalar gerçekleşir. Breton kongre bildirileri üzerinden “Zürih’den gelme bir hareket’in öncüsü olarak tanınan kişinin tutum ve davranışlarına karşı kamuoyunu uyanık olmaya çağırır, reklam hırsına kapılmış iki yüzlü bir adamın çıkar hesaplarına izin vermeyeceğimizi açıklarız” der. Her fırsatta başarısızlıkla suçlar Tzara‘yı.

Sürrealizmin günyüzüne çıkmasından sonra Breton‘un çıkışlarının sebebi de daha net anlaşılır. Tzara‘yla tartışmaları dışında Freud‘a yakınlığı ya da Ernst‘in dada eserlerini sürrealist adı altında tekrar yayınlaması gibi. Breton, Tzara’yı gözden düşürmek, silip atmak için elinden geleni yapmıştır. 1924’de yayınlanan bir bildiriyle Gerçeküstücülük‘ü kurarak DADA etkinliği’nin defterini kapatır. Dada’nın içinden çıkmış biri olarak; Sürrealizm için Dada’nın ‘yıkıcı’ evresinden daha ‘kurucu’ bir yaklaşıma geçme arzusunun neticesi der.

Kurucu kavramı, kurmak için beklenen şans faktörünün disiplini ve/veya reddidir sadece oysa. Seçimlerin yaratıcının eline verilmesi, bağlanma ihtiyacının gereği olduğu gibi nesneden çok yaratıcıyı kutsayan bir durumdur. Buradaki algı, öğretilerin bilginin yeniden kurulması oluşturmacılık-yapısalcılıkla kendimizde yorumlanmasıdır. Oysa Tzara kendiliğinden durumuyla objektiftir. Soyut olanla ilişkisinde metafor kavramının önünü açmıştır. Sürrealizm imgelemin önünü açarken kendini bir bakıma merkeziyetleştirmiştir. Sanat onun patafiziğindeki egosudur.

Sürrealizm aynı zamanda akıl ve niyet okuma iddiasında gizli kalmış düşleri açığa çıkartmayı hedefliyordu (Siyasal ve Toplumsal anlamda da). Oysa bu bile sürrealizmin reddettiğini öne sürdüğü aklın ürünüydü. Tzara‘nın o şartlar içerisinde psikanalizi dışarıda görmesi de işte bu yüzdendi. Çünkü ortada şüphe götürmez gerçekler vardı (savaş ,faşizm, yıkım ) yoruma gerek duyulmayan ve yine aklın ürettiği.

Sanatın sanat olmasının önüne geçen bu koşullar içinde sebeplerin aranması orada haklılık aranmasından farksızdı. Ve sorunun tahlil edilme zamanı çoktan geçmişti. Yenilikleri temellendirmek için evvel sahanın temizlenmesi gerekiyordu. Bağlılıkların sizi güvende tutmadığı yerde bağlanabileceğiniz tek şey öfkeydi. Tzara nesnel olana da böyle bağlanıyordu işte; yıkma ve parçalama duygusuyla.

Güzel olan birşey yoktu, sanat yoktu. Dada imhanın kanıtı, kendini yeniden varetmenin yöntemiydi aynı zamanda… Sanatı ve sanatçıyı da dolayısıyla… Zira, imha yoluyla kirlenmiş bireylerin olduğu yerde tepkiler şiddetli olacak, tepkiler tükendiğinde mantıklı anlamsızlıklarıyla otorite ve düzen yoluna devam edecekti. Bu buhran dönemleri, tükenme zamanı değildi ve Tzara sanatçıda bir uyarılma yaratmak, tepki vermesini sağlamak için sahnedeydi.

Tepkiler tükendiğinde o da sistemin içinde farklı rollerde yer aldı diğer dadacılar gibi. Ball dine yönelmiş, dört dadacı ise intihar etmişti, Tzara örgütlenmeye ihtiyaç duymuş, Komunizme yönelmişti. Komunist düşünce içinde proleter, devrim, sanat kavramları nasıl şekillenir bilinmez ama Dada içinde bulunduğu süre içinde daima Proleter Sanat demişti.

Un collage de Jean-Kristau ‘La mort de Bergotte’ series (2015-2018)

Tzara’ya göre sanatı çirkin kılan sanattan anlamayan, hazzetmeyen kültürsüzler değil, sanatın gücünü istismar eden kültür ve sanat düşkünleriydi.

Tzara proleter sanatı dada‘nın ışığında dile getiriyordu. ‘Sanat sanat içindir‘den ziyade bilinçaltı akışında yapılan sanatın, sınıfları böleceği inancıyla proleter sanat diyordu. Onun proleteri alt sınıf olmadığı gibi alt bilinçle beraber ortaya çıkan bütün sanatların, devrimin diliydi. Çünkü başka türlü sanat, görüş açısından incelendiğinde bir yapıt burjuva ya da proleterya; biri diğerine göre dalavere olacaktı hep. Özetle ne proleter devrim; ne kültür; ne sanat bütün öğretilerin dışında, otoriteye ihtiyaç duymadan kendiliğinden ortaklaşır düşüncesini taşıyordu Tzara.

Buna eşlik eden I. K. Bonse‘in, “Tot een constructieve Dichtkunst”, Mécano‘da yazdığı yazıda şöyle der Bonse, Dada’ya isnat:

Eski, vadesi dolmuş ifade biçimlerine duydukları muhafazakâr sevgiyle ve yeni sanattan tamamen anlaşılmaz bir biçimde hoşlanmayışlarıyla, kendi programlarına göre mücadele etmeleri gerektiği şeyi –burjuva kültürünü– hayatta tutuyorlar. Bu yüzden burjuva duygusallığı ve burjuva romantizmi radikal sanatçıların onları yok etmeye yönelik tüm yoğun çabalarına rağmen, hâlâ ayakta kalıyor ve hatta yenileniyor. Komünizm de parlamenter sosyalizm gibi bir burjuva olayıdır, yeni bir kılığa bürünmüş kapitalizmdir. Burjuvazi proletarya tarafından değil burjuvalar tarafından icat edilmiş komünizm aygıtını, yalnızca kendi çürümüş kültürünü yenileme aracı olarak kullanıyor (Rusya). Bunun sonucunda proleter sanatçı sanat için veya gelecekteki yeni yaşam için değil, burjuvazi için savaşıyor. Her proleter sanat yapıtı, burjuvazi için yapılmış bir afişten ibarettir.”

”Buna karşılık, bizim burada hazırladığımız, topyekûn sanat yapıtıdır, ister köpüklü şarap, isterse komünist diktatörlük için yapılmış olsunlar, tüm afişlerden üstündür.

Tzara proleter devrim diyen Breton‘dan farklı düşünüyordu yani. Sürrealizmle yollarını 1934 yılında ayırdıktan sonra Fransa’nın komünist partisine katıldı. Sol siyasete olan bağlılığı arttıkça, şiiri daha fazla politik içerik içeriyordu ve özgür imge ve dil deneylerine yaşam boyu ilgisini korurken devrimci ve insani değerleri vurguladı. Midis Gagnes (1939) ülkenin iç savaşı sırasında Tzara‘nın İspanya izlenimlerine odaklanırken, La fuite (1947) II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Fransa’nın çılgınca Alman tahliyesini tasvir ediyor. Nesir şiirleri Sans coup ferir (1949) ve Haute flamme (1955), İkinci Dünya Savaşı ile ilgili siyasi konulara da değinmektedir. Eleştirmenler genellikle daha sonraki çalışmaları Terre sur terre (1946), Parler seul (1950) ve Le fruit permis (1956) olarak daha az güçlü ve yaratıcı, ancak önceki şiirinden daha kontrollü olarak görürler.

Tzara 25 Aralık 1963’te Paris’te öldü.

Dada, 20. yüzyılın DNA’sına radikal bir inkâr sayesinde girdiyse ve birçok sanatsal ve politik akıma (konstrüktivizm gibi) ilham kaynağı olmuşsa. Sürrealizm, Varoluşçuluk, Absürt tiyatro, Durumculuk (İng. Situationalism), Somut şiir, Fluxus, Soyut Sanat ve Popüler Sanat gibi pek çok sanata; bunda Tzara‘nın gücü ve gayreti yadsınamaz.

Onun savunusunda özetle çıkarılabilecek sav;
Mantıklı anlamsızlıklara karşı anlamlı saçmalıklar, insani ihtiyaçların ve tepkilerin ürünü olarak ortaya çıkabilir ancak. Burada birleşebilir ve burada objektik ve özgür olabiliriz.

Songül ESKİ

Kolajlar : Jean Kristau & Véro


ANLAŞILMAZLIĞIN BÜYÜK YAKINMASI (2)

bak saçların dağılmış

beynimin yayları yere serili sararmış kertenkeleler
kimi zaman asılı
delik deşik ağaç
asker
kuşların sessizce toplandığı çamurlu yerlerde gökyüzü şovalyesi
solmuş halılar kafeslerde pantenvari
yanıcı olmayan bir asit
bir fıskiye firar etmiş yükselişte diğer renklere doğru
titremeler acı mavi ve uzak
hiçliğin varlığı kızım
kafam bir otel dolabı gibi boş
alçak gönüllülerin balıkları titrek , kırılıyor de bana usul usul
istersen bir gün gitmek
pasaport kumdan
istek üçüncü direnmede yıkılan köprü
boşluk polislerden
imparator ağır kum
hangi eşya hangi lamba gerekli ruhunu keşfetmek için

matbaada gaz kağıdı eylülü
ve seni
seviyorum
buz üstüne şişen limonlar ayırıyor bizi
annemi
damarlarımı

tanrı boyunca annem
annem annem bekliyorsun sen kar yığınında
elektrikte masalsı bir disiplin
yapraklar kanatları oluşturmak için toplanıp bizi yatıştıran bir adada
ve ölü ve masum meleklerin
düzeniyle yükselen

Tristan Tzara

İstanbul Sokaklarında Bir Yalnız Kurt : JİRA

JiRA, Suadiye, İstanbul (2019)
JiRA iş başında

Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları, bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.

Jira merhaba, seni tanımayan okuyucular için kendinden bahsetmek ister misin? Ne zamandır sanatla uğraşıyorsun, şu ana kadar ne tip işler yaptın?

JİRA : Merhabalar ben Jira, aklım yettiğinden beri kendimi yetiştiriyorum. Öğrenmeye, anlamaya, öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum genel olarak. Dillerle uzun zamandır alakalıyım, okulunu bitirmeme çok az kaldı. Herkes gibi çocukluğumdan beri resim yapıyorum yada ellerimle bir şeyler üretiyorum. Sanat olarak nitelendirilebilir mi hiç düşünmedim. Ürettiğim şeyler bana ait olan bir dünyanın içinde var olan şeyler gibi geliyor. Bazen sokağa çıkıyor bazen odasına kapanıyor bu dünya.

Birkaç senedir yılbaşlarında kartpostal yapıyorum, kendim için gelenekselleştirmeye çalıştığım bir şey oldu, annemin biriktirmesi hoşuma gidiyor. Onun dışında sticker‘lar bastırıyorum yolum Copy Center’a düşünce. Galiba insanların karşılaşabileceği işlerimin büyük kısmı sokakta. Ama çoğu insanın haberdar olmadığı benim de hala keşfetmeye devam ettiğim kağıtlar, kumaşlar oyuncuklar ve çeşitli eşyalarla ürettiğim başka odacıklar da var.

Pandemide handpoke dövme yapmayı öğrendim. İnsan derisi üstüne boyamak garip hissettirdi açıkçası, kanatabilmek, derinin içine bir şey yerleştirmek. Kendi topuğuma dövme yaparken, iğneyi her saplayışımda bir spell okumaya odaklandım ve bittiğinde böylesi daha iyi hissettirdi. O zamandan beri ‘dilekli’ yapıyorum. En yakın arkadaşıma kötü rüyalardan koruması niyetiyle bir göz yapmıştım mesela.

JiRA ‘Sad Yeehaw’ grafiti

Seni daha çok sokaklara işlediğin sade ve renkli figürlerle tanıyoruz, ne zamandır grafitiyle uğraşıyorsun, senin için sokakta olmanın anlamı nedir?

Üç yıl önce spreyle tanışmıştım, o zamandan beri zaman zaman kızlar yapıyorum bazen de süslü Jira yazıyorum.

Grafitiyle tanışmam Paris’te geçirdiğim kısa sürede yaşandı, duvarlara bu gözle bakmayı orada öğrendim. Sonra İstanbul’a döndüğümde tekrar büyük şehirde yaşamak, üst üste hayatlar ve kalabalık sokaklar beni kötü hissettirdi. Yolda yürürken dikkatimi dağıtmak için duvarlara bakmaya başladım, çoğu writer‘la bu dönemde işlerini incelerken tanışmıştım.

O zamanlar Rakun’un grotesk adamları çok dikkatimi çekiyordu ki kendisiyle tanıştık. O zamandan beri ondan çok şey öğreniyorum, boyalarını ve fikirlerini her zaman benimle paylaşır, ona buradan kalpler. Bir çok şey öğrendiğim başka arkadaşların da oldu, bazıları grafitiyi bırakmamı bile söylediler.

JiRA, grafiti – İstanbul
JiRA : Train Bombing
JiRA : Train Bombing
GESk, RUKUS & JiRA
JiRA’dan mesaj: ‘Keep Going !’

Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.

Sokakta boyamak, bu dev şehrin içinde bana bir yerim olduğunu fark ettirdi. Her şeyden bağımsız, sadece benim olan, kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir yer. Zamanla insanları ve bakışlarını daha az önemser oldum ve gittikçe özgürleştim.

Ne tip insanlar asabını bozuyor?

Kaba saba insanlar keyfimi kaçırıyor. Sokakta insanlar oldukça kaba ama ben kibar kalmaya çalışıyorum.

Daha çok erkek uğraşısı olarak bildiğimiz grafitiye kadınların ilgisini nasıl değerlendirirsin?

Erkek uğraşısı olarak bakılması, öyle nitelendirilmesi ve bunun genel olarak kabul görmesi durumu pek hoşuma gitmiyor. Bunu bize söyleyen/ söyleten yine eril dilin kendisiymiş gibi geliyor. Kullandığımız/ maruz kaldığımız dilin algımız üzerindeki etkisini yok sayamayız, o yüzden grafitiye erkek uğraşı derken herkesten bir kez daha düşünmesini rica ederim.

İlk boyamaya başladığımdan beri takip ettiğim Lady K. hem kendi duruşu hem de graffiti stili olarak baya ilgimi çekiyor. Paris’te Kadına Şiddet Protestoları‘nda aktivistlerle ortak yaptıkları çalışmalar ona olan saygımı daha da arttırdı. Sassy’nin stilini de kendime yakın buluyorum. Son zamanlarda keşfettiğim Lauren Ys, Caratoes ve Hera’nın murallarını de inceliyorum.

Türkiye’de aktif boyayanlardan İstanbul’da Oslo ve Rhea, İzmir’de Riot Girl Attack beni oldukça heyecanlandırıyorlar. Özellikle Riot Girl Attack sadece kadınlardan oluşması bakımından Türkiye’de bana kalırsa parmakla gösterilecek bir grup.

JiRA’dan çatık kaşlı bir figür

Jira’yla birlikte İstanbul’da yeni kadın grafiticiler görecek miyiz, Jira’nın feminist devrimci bir yönü olduğunu düşünüyor musun ?

O yönlerimle henüz tanışmadım sanırım, ben daha çok kadın graffiti sanatçısı kategorisinde anılmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Ben kadın Jira’dan bağımsız, sadece Jira olduğum için anılayım isterim. Bu sıfat beraberinde bir sürü başka düşünce baloncuğu getiriyor, ben o baloncuklarla ilişkilendirilmek istemiyorum. Bununla birlikte kadın grafiticiler eminim görürüz hep birlikte, böylece kadınlığın altının çizilmesine gerek kalmaz.

Bunlar haricinde son zamanlarda sokakta çok sık gördüğümüz 6284 ile alakalı işler kesinlikle görünürlüğü ve farkındalığı arttırdı. Emeği geçen herkesin ellerine, kalbine sağlık. Uygun projelerde kadın dayanışmasının sokaktaki yansıması içinde yer almak, destek vermek her zaman çok isterim.

Jira ‘Phantasy’ fanzin
Jira ‘Awareness’ fanzin

Geçtiğimiz aylarda Whydah Gally ‘37,5’ karma sergisinde yer aldın, sergiye ilişkin gözlemlerini ve yayımladığınız fanzinlere ilişkin bir şeyler söylemek ister misin?

Sergiyi düzenleyen, içinde yer alan sanatçıların bazıları sokaktan arkadaşımdı, diğerleriyle tanışmış olduk, süreç olarak başından sonuna orada olmak bana çok şey kattı. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı görmek bu pandemi sürecinde ilaç gibi geldi. Evde oturup küçük çemberimizle sağlıklı kalıyoruz ama insanın sosyal bir canlı olduğunu düşünürsek çoğumuzun kendini çeşitli şekillerde gerçekleştirebilmesi için başkasına ihtiyacı var. Yani kısacası sergiler uzak kaldığım taraflarımı hatırlattı, tekrar dengelendim, bir ay kocaman bir yıl gibi dolu geçti. Sergiler başka yerlerde başka şekillerde devam eder mi bilmiyorum ama hepimizin elinde fanzinler kalmış oldu bu zamanlardan.

Fanzin yapmak fikri bir zarfın içinde uzun zamandır aklımdaydı, bu kadar arkadaşımla ve büyük writer’larla birlikte böyle bir süreç için çalışırken zarf kendiliğinden açıldı. Serginin bir parçası olarak doğmuş olsa da bizim, Oslo, Max ve benim için üzerine düşünüp oynayabileceğimiz özgür bir alan açılmış oldu.

İlk fanzinin fikri çıktıktan sonra planının oluşması, işlerin toplanıp düzenlenmesi ve baskının alınması tam 5 gün içinde olmuştu. İkincisi için de durum çok farklı değildi, istenen/ toplanan iş sayısı daha fazla olduğu için işlerin karıştığı noktalar da oldu. Tüm bu aceleden çıkıp ne yaptık diye baktığımızda elimizdeki kitapçık önemli bir arşiv olmuş oldu.

Bıyıkof ‘Awareness’ fanzin
‘Awareness’ fanzin‘den Ketum x Mutaf

İlk iki sayıda sergiye dahil olan, olmayan sokaktan insanlardan işler toplayıp, bazı kelimelerle birlikte yerleştirdik. Kelime seçkisi için kaynak olarak Psikoloji Terimleri Sözlüğü‘nü kullanmıştık. Sadece tanımlanmış olan kelimeler ve çizimlerin yan yana durmalarından dolayı birbiriyle bağlantılı olması ve aynı zamanda aralarında bu yerleştirme dışında hiçbir bağın olmaması, bu aradaki gıcık boşluk beni çok heyecanlandırıyor açıkçası.

Fanzinin ismine henüz karar vermemiş olsak da, graffiti fanzini kimliğinde bir sonraki sayıda mercek altına alacağımız kelimelerin temasını “Lubunca Sözlük” olarak belirledik. Sokakta doğmuş bir dil olarak, sürekli akan/ değişen yapısıyla birçoğumuzun öğreneceği şeyler olduğuna eminim.

Önceden tanımlanmış kelimeleri kullanmak yerine bu defa dili günlük hayatında kullanan, yeniden tanımlayabilecek LGBTİQA+cemiyetinden arkadaşlarımızla oluşturacağımız mini bir arşiv hayal ediyoruz. Sadece kelime olarak kısıtlamadan kültürü gözlemleyebileceğimiz anlardan; sahnelerden, yürüyüşlerden, fotoğraflar, yazılar, her türlü paylaşıma kalbimden açık bir davet şimdiden yapmış olayım. Sevgilerle.

Yalnız kurt JiRA

Sanatçının çalışmalarına göz atmak isteyenler :

LONE WOLF JiRA


BONUS :

intro : Catfight magazine #0 April 2005
Catfight magazine, April 2005

Catfight is a dope all female graffiti magazine based out of The Netherlands. All of their issues are available in downloadable PDF form, so check it out :

Catfight magazine – #0 April 2005

Catfight magazine – #01 July 2005

Catfight magazine – #02 October 2005

Catfight magazine – #03 April 2006

Catfight magazine – #04 August 2006

Catfight magazine – #05 December 2006

Catfight magazine – #06 August 2007 – missing !

Catfight magazine – #07 August 2007

Catfight magazine – #08 October 2008

Catfight magazine – #09 August 2009

Ron Mueck

Ron Mueck ‘Big Man’, 2000

Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.

Sabahattin Ali

2006 yılının Ağustos ayında İskoçya’nın Edinburg şehri Royal Scottish Academy Building’de Ron Mueck’un “Sensation” isimli etkileyici bir heykel sergisini gezme fırsatım olmuş idi. Ben ve sergiyi gezen insanların bu sergi karşısında elektriklenme nedenlerini üzerinde oldukça kafa yormuştum. Bu nedenlere geçmeden önce önce Ron Mueck ve yaptıkları hakkında bilgi vermek gerekiyor.

Ron Mueck 1958’de Avustralya’nın Melbourne şehrinde doğdu. Halen Londra’da yaşıyor ve hiperrealist bir heykeltraş olarak tanınıyor. Mueck çocukluğunda oyuncak ve kukla yapımcısı olan babasından oldukça etkilenmiştir. Sanat okuluna girmek için elemeleri kaybedince vitrin dekaratörü olarak çalışmıştır. 80’li yılların ortalarında Londra’ya yerleşmeden evvel Amerika’da yaşarken, çocuk televizyon programlarında kuklalar yapmış ve Muppet Show’da hünerlerini sergilemiştir. Londra’ya yerleştikten sonra “Dream Child” (1985) ve “ Labrynth” (1986) filmlerinde realistik modeller oluşturmuş ve filmin özel efektlerini asiste etmiştir.Bu çalışmaları onun sanatsal yaşamını oldukça etkilemiştir.

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
detail : Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997

1990 yılında ise kendi atölyesini kurarak çeşitli modeller yapmaya başlamıştır. Kendi kurduğu atölyede gerçekçi modeller yapmaya başladıktan sonra, sanat dünyasına 1996 da bir rastlantı ile girmiştir. İlk kez Portekiz-İngiliz asıllı ressam Paulo Rego’nun isteği üzerine ona bir Pinokyo figürü yapmış ve bu işi Londra’daki Hayward galerisinde “Spellbound” sergisinde Paulo Rego’nun resimleri ile birlikte sergilemiştir. Paulo Rego, Ron Mueck’i Charles Saatchi ile tanıştırmış ardından bu yapıt Charles Saatchi’nin ilgisini çekmiş ve o günden itibaren Mueck’un eserlerini toplamaya başlamıştır. Saatchi, Mueck’i 1997 de Royal Akademi‘deki “Sensation” sergisine davet etmiştir. Mueck bu sergide “Ölü Baba” adlı işini sergilemiştir “Ölü Baba” Mueck’in babasının 2/3 boyutunda bir heykeli idi. Mueck, bu heykel ile uluslararası ortamda tanınmaya başlamıştır. Aynı heykel daha sonra “Genç Britanyalı Sanatçılar” içeriğiyle Charles Saatchi koleksiyonuna eklenmiştir. Bu heykeli Mueck hafızasından yapmıştı, figür tamamı ile çıplaktı ve ayrıca bu iş için kendi saçlarını kullanmıştı. Bu sergi daha sonra Berlin ve Brooklyn’e gitmiştir

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Ghost’ 1998

1998’de yaptığı “Hayalet” heykeli 8 fit yüksekliğinde bir kız çocuğu idi ve onun genişletilmiş boyutu, üzgün hali ergenlik aksiyetesini yansıtmaktaydı.

Ron Mueck ‘Mother and Child’

Ron Mueck 2,5 metre boyutundaki “Hamile Kadın” heykelini Londra’da National Galeri‘deki kalışlı programda yapmıştır. “Anne ve Çocuk” heykeli göbek kordonu ile annesine bağlı ve annesinin karnına tırmanmakta olan yeni doğmuş bir bebekten oluşmaktadır.

Ron Mueck ‘Autoportrait’

Uyuyan kendi portresi de ilginç çalışmalarından birisidir. Onun daha önce Londra Milenyum Kubbe’de sergilenen 4,5 m’lik “Erkek Çocuk” heykeli, 2001 yılında Venedik Bienali‘nde de sergilenmiş ve New York Artforum dergisine kapak olmuştur. Berlin tıp tarihi müzesinde sergilenen ”Çarşaflı Adam”, adlı çalışmada heykelin yanındaki duvarda Nazi tıp deneyleri kurbanlarının isimleri yazıyordu. “Büyük adam” heykelinde ise köşede duran bir figür umutsuzluk halini yansıtıyordu. “Vahşi Adam‘ 2005 heykeli de son dönmede üretilmiş ilgi çekici heykellerindendir.

Ron Mueck, çektiği foroğraflardan ve gördüğü imajlardan etkilenerek çalışmalarını oluşturuyordu. Mueck’in heykelleri samimi bir şekilde vücut detaylarını sergilemekteydi. İlk çalışmalarında kendi bacağındaki kılları kullanmış ancak bir süre sonra benek benek göründüğünü fark ederek bu uygulamaya son vermiştir.

Mueck’in insan simulasyonları kusursuz bir gerçekliğe sahiptir. Gerçeğe en yakın malzeme olarak fiberglas ve resin kullanmaktadır. Arkadaşlarını ve akrabalarını konu almaktadır, fakat konu olarak seçtiği bu insanlardan kalıp almamaktır. Mueck, kilden heykeli yapmadan önce küçük seri maketler ve büyük çizimler hazırlamakta ve sonuca fiberglas ve resin ile ulaşmaktadır. Mueck, heykellerinin boyutlarını bozup biçimsiz postürler oluşturarak konu ettiği kişilerin ruhsal auralarını yansıtmaktadır.

Ron Mueck ‘Boy’

Ron Mueck’in heykellerinde maddenin yapısına bire bir uygunluktaki detaylar, gerçeklik duygusunu yansıtırken; ölçek değişiklikleri ise izleyicide yanılsama duygusunun oluşmasını sağlıyor. Birey her an aynı büyüklükte görmeye alıştığı bir varlığı yine aynı gerçeklik duygusu ile devasal bir şekilde gördüğünde dehşetengiz bir irkilme duygusu içinde kalıyor. Ayrıca heykellerin mekanla ilişkisi ile oluşan psikoloji, izleyicide içsel bir rahatsızlığı daha da arttırıyor.

Ron Mueck irritan bir şekilde yaşlılık, doğum, hamilelik ve ölüm gibi konulardan heykellerini oluşturuyor. Ron Mueck’un heykellerinde varlık sancısını sağaltmaya yönelik bir bakış açısı hakim. Beden ile var olan ve yok olan bir gerçeklik. Bu beden üzerine okumalar tutsaklığı açığa çıkarıyor. İzleyici üzerinde oluşan bu çöküntünün kaynağı, bu bedenlerin ölüm psikolojisini yansıttığıdır. İnsanın ölüm duygusu yüzünden şimdiki zamanı kabullenememesinin yarattığı etkilerdir bunlar.

Ron Mueck başlangıç ve sonu yansıtan heykelleri ile geleceğe dair ön görülerde bulunur. Ölüm, yaşama dair tüm anlamları götürür. Nitekim, insanın gerçeklik duygusunun sarsılmasına yol açar. Bu heykellere bakan izleyici heykellerin gerçek olmadığını fark edince şok yaşar. Heykellerdeki korku ve endişenin kaynağı gerçek ile gerçek olmayana yönelik olan yanılsamadır. İşte bu durum izleyiciyi etkilerken irkilten sıkıntının kaynağıdır.

Ron Mueck ‘Two Women’ 2006

Belki de Ron Mueck’in heykellerinde ölüm duygusunun bu derece yansıtılması, ölüm duygusunun sindirilebilmesi ve yaşamın pozitif olarak algılanmasının bir yoludur. İnsan ölüm duygusunun üzerine giderek üzerindeki yükü hafifletmekte, atmaktadır. Özgürlük ölümün ele geçirilmesinden geçmektedir.

Şinasi Güneş, 2008

The Art of Memo Kosemen

Kosemen ‘Paper Bone Makers’ acrylic on paper

C. M. Kosemen is an artist and researcher born in Ankara, Turkey. He studied at Cornell University, Istanbul’s Sabancı University, and holds a Masters’ degree from London’s Goldsmiths College.

Kosemen‘s areas of interest include surreal art, Mediterranean history, palaeontology, evolution, zoology and visual culture.

Kosemen’s art has been displayed in exhibits in Italy, Vienna, Istanbul, Ankara and London. His exhibits with Empire Project include his solo show, “Unutterable Expressions,” in 2014, the Bashibazouk group exhibit in 2013, the Contemporary Istanbul Fairs in 2012, 2013 and 2014. His other solo shows include “City of Love, City of Death,” at the Siyah Beyaz Arts Gallery in Ankara, 2015.

As a researcher, Kosemen is the author of books on various subjects. His book credits include Osman Hasan and the Tombstone Photographs of the Dönmes, from Libra Books of Istanbul, and All Yesterdays: Unique and Speculative Views of Dinosaurs and Other Prehistoric Animals, and the Cryptozoologion, the Biology, Evolution and Mythology of Hidden Animals from Irregular Books of London

Kosemen was also an editor with Benetton Magazine‘s Colors magazine and worked in various advertising agencies.

Kosemen ‘Paper Bimble A’ acrylic on paper

“Man has gone out to explore other worlds and other civilizations without having explored his own labyrinth of dark passages and secret chambers, and without finding what lies behind doorways that he himself has sealed.”

― Stanisław Lem, Solaris

Kosemen ‘Hatm Diplocaulus’ A & B, acrylic on paper
Kosemen ‘Black Hole Head’, ‘Diplocaulus Australis’ acrylic on paper

The Art of C. M. Kosemen

I believe that one can relate to humanity’s most common emotions by applying the right “combination code” of anatomical details and archetypical figures. We respond instinctively to raw images of limbs, faces, eyes, teeth, sexual organs, and the body parts of animals are instinctively recognizable thanks to our evolutionary heritage. Like the keys on a piano, each feature triggers a specific feeling, reflex or memory in the human psyche. The juxtaposition of such forms thus leads the viewer through a kaleidoscope of emotional responses, a journey into his or her subconscious. I believe this is one of the most primal aspects of all art. From the cave drawings of Lascaux onwards, people have used such symbolic forms to face their own, personal and collective “demons.”

My artwork focuses on such “demons” one encounters in life. With my series of simplistic, grotesque paintings, I aim to invoke the archetypical feelings of love, fear, regret, curiosity and lust that are shared by all people of all cultures. My personal adventures and secrets are all in here, and I’m certain that they will relate to your memories as well.

C. M. Kosemen

Kosemen is painting, 2015, Beşiktaş – İstanbul

cmkosemen.com
instagram : cmkosemen