Özür Dilerim, Sanırım Ben Aradığınız Kişi Değilim

Murat Göç / Albemuth Özgür Basın, Ekim 2005

Fotoğraf : Anıl Eraslan ‘Errors’ Serisi, 2010

Usulca kapattı sanal sohbet hologramını ve bir süre holografik sohbet arkadaşlarının birer birer boşalttığı odanın gerçek nesnelerle dolu gerçek görüntüsüne alışmak için gözlerini kırpmadan bekledi. Yavaşça döndü oturduğu (ya da uzandığı mi demeli) koltukta ve neredeyse hiç hareket etmiyormuş gibi dingin bir şekilde kapıya doğru baktı. “Daha yavaş hareket etmeliyim” diye düşündü, “yoksa kalbim yerinden fırlayacak. Daha sakin olmalıyım, ve kalbim de deli gibi çarpmaktan vazgeçmeli. Kapı çalıyor. Ne yapacağım şimdi ben?”.

Kapının çalması, hele içinde insan bulunan bir evin kapısının çalması belki siz okura son derece doğal gelecektir, ancak bundan yıllarca önce, isadan sonra 2031. ve Büyük Yıkım’dan sonraki 27. yılda, yani henüz serpintinin insanları evlerine hapsettiği zamanlarda, bir evin kapısının çalması ancak dehşetengiz simülasyonlarda yer alabilecek derecede inanılmaz bir olaydı. O yıllarda herkes yalnız yaşar, yalnız yer, yalnız uyurdu. Hükümet insanların sebebi ne olursa olsun evden çıkışını yasaklamış, savaş sonrası radyasyonundan korunmak için panjurların kapatılmasını ve internet ağının sürekli açık tutulmasını emretmişti. Tüm ihtiyaçlar pnömatik sistemler sayesinde evlere gönderiliyor, karşılığı insanların internet ağı üzerinden yaptıkları işlerle kazandıkları kredilerden düşülüyordu. Tüm insani ilişkilere, yakınlarla iletişim, romantik akşam yemekleri, okul arkadaşları ile kaçamaklar ve sekse internet ağı ile bulabileceğiniz holografik simülasyonlar vasıtası ile ulaşılabiliyordu.

İşte o zamanlarda, Büyük Yıkım başladığında henüz anne babası ile yaşayan ve öldükleri günden bu yana henüz hiçbir gerçek insan görmemiş ve duymamış olan kahramanımız dehşet içinde kapıya bakıyordu. En ufak bir ses çıkarsa yada nefes alsa kapıdan bir el uzanıp onu kaçamadan yakalayacakmış gibi öylece hareketsiz kendini ölümcül korkunun insanı varlığından endişeye sokan ellerine bırakmıştı. Ne yapacağını yada yapabileceğini bilmiyordu, sadece belirli belirsiz sesin dinmesini ve kapıyı çalan her kim ya da her ne ise bir an önce vazgeçmesini diliyordu. Ama kapı tekdüze bir ısrarla çalmaya devam etti. Sonunda, içindeki insancıl tarafın yok oluşa götüren merakı hayvani tarafının hayatta kalma üzere kurulu endişe ve korkusunu yenmeyi başardı. Kalktı yerinden ve yıllarca kullanılmadığı için artık neredeyse duvara sabitlenen kapının kilidini zorlukla çevirdi. Kapıyı açarken çıldıracak gibiydi, bir taraftan hemen o anda yok olmak istiyor, diğer taraftan göreceği şeyin merakı ile içi içine sığmıyordu. Kapıyı açtı, geriye çekildi ve dezenfektan spreyin yarattığı dumanın dağılmasını bekledi biraz. Şimdi dumanların arasında 30lu yaşlarda bir adam duruyordu, üzerinde çok uzun süreden beri giyilmediği belli olan ve aslına bakarsanız biraz da komik duran bir takım elbise vardı. Adam da kendisi gibi garip bir şekilde gözlerini kırpıyor, sanki görünenin çok ötesindeki bir boşluğa amaçsızca bakıyordu. Belli ki yıllarca sadece hologram görmekten yorulan gözler şimdi kendilerini gerçek bir insanın görüntüsüne alıştırmaya çalışıyorlardı.

“Merhaba” dedi adam tutuk bir şekilde, “kaç gündür evlerin kapılarını çalıp durduğumu söylesem inanmazsın”. Hala inanamıyordu olanlara zaten, karşısında kendisi gibi konuşan, terleyen, heyecandan ve belki de korkudan titreyen birisi vardı. Hologram değil, yazılım değil, kurgu değil gerçek bir insan, ne söyleyeceği, ne düşüneceği, ne yapacağı daha önceden belli olmayan tekinsiz bir varlık.

“Muhtemelen benim gerçek olup olmadığımı merak ediyorsun” diye devam etti karşıdaki. “Haklısın da aslında. Bu öteki simülasyon yazılımlardan birisi ya da bir rüya olabilir. Gerçekten sorulması gereken soru şu an yazılımı kimin kullandığı veya kimin rüyasında olduğumuz belki de. Sence fark eder mi?” Yanıt alamayınca kendisi cevabını verdi. “Aslında benim için fark etmez de. Bunu bilemeyecek kadar çok uzakta kaldı gerçek”.

İçeriye gir demek istedi ama diyemedi. Diğeri de hiçbir hamle yapmıyordu aslında içeri girmek için. İkisi de bu kadar yıldan sonra canlı birisini görmenin şaşkınlığı ve ne yapacağını bilememezliğin verdiği donuklukla öylece duruyorlardı.

“Günlerden beri evimin dışındayım” diye ısrarla konuştu kapıdaki. “Bunun nasıl bir duygu olduğunu asla bilemezsin. Serpinti olduğunu ya da kaldığını hiç sanmıyorum. Eğer hükümetin her gün söylediği gibi olsaydı ne ben ne de yolda, orada burada gördüğüm hayvanlar canlı kalabilirdi. Beri yandan artık ben bir hükümetin varlığından bile şüphe ediyorum. Günlerden beri açık bir şekilde kanunları çiğniyorum, dışarıdayım, önüme gelenin kapısını çalıyorum ama hiç kimse gelip de bana müdahale etmedi. Belki de, olur ya, hükümet bile kendinin gereksizliğini anlamış ve her şeyi otomatik bir sisteme, kendi kendine işleyen bir yazılıma devretmiştir. Bu kadar yazılımı zaten olsa olsa başka bir yazılım bir arada tutabilir bana sorarsan”.

Öyle çok konuşuyordu ki adam artık rahatsız bile olmaya başladığını düşündü. Birden bu komik geldi çünkü uzun yıllardan sonra ilk defa gerçek bir insan görüyordu ve o anda bile sessizliği ve yalnızlığı özlediğini hissetti. Bu bir sohbet ya da toplantı simülasyonı olsa tüm katılımcıları yazılımın içerisinden seçebilir ve böylece bu sabah kapısına dayanan gevezeler gibi sürprizlere karşı hazırlıklı olurdun. “İnsanoğlu” diye düşündü kendi kendine ve son derece içinden, “ne kadar da rahatsız edici olabiliyor bazen. Belki de yazılım işi o kadar da kötü değil. Belki de gerçekten başkalarına ihtiyacımız yok varolmak için ve istediğin her şeyi tasarlayabildiğin ve istemediklerini sonsuza kadar unutabildiğin bir dünya ancak bu şekilde mümkün olabiliyor. Belki de karşımdakinin distopya dediği benim ütopyam.”

“Haydi ne duruyorsun” diye böldü düşüncelerini kapıdaki heyecanla. “Sen de gel dışarıya. Birlikte gezelim ve keşfedelim bu cesur yeni dünyayı. Kim bilir bizim gibi kimler var bu dünyada öylece birilerinin kapılarını çalmasını bekleyen. Biliyor musun neyi fark ettim. Dışarıdan bakınca yaşadığımız bu binalar morgda ölülerin yattığı çekmece yığınlarını andırıyor. Dışarıda bir yerde mutlaka öldü sanılıp da morga konan bir sürü insan var. Haydi gel ve bu dünyanın yeni Adem ve Havvaları olmamıza izin ver”.

Bir an durdu ve düşündü. Hakikaten de cazip olabilirdi dışarıda olma fikri. “Ama” diye düşündü yine. “Dışarıda keşfedecek ne var ki”. Evinde bir uydu seti, sürekli internet bağlantısı, istediği an tüm ihtiyaçlarını görebileceği bir simülasyon arşivi ve hiç uğraşmadan yiyeceğini, giysilerini ve hatta gazeteyi ayağına ge tiren bir havalandırma sistemi vardı. Dünyaya gitmesine ve onu yeniden keşfetmesine gerek yoktu çünkü dünya zaten oradaydı, tüm hayatını geçirdiği 20 metre karelik odasındaydı. Ve güvenliydi, kapıdakine morg çekmecesi kadar soğuk gelen ona ama rahmi kadar sıcak geliyordu. Başta hayvani endişelerine üstün gelen insani merak yerini hayvani güvenlik duygusuna bırakmıştı yine. “Hayatta kalmalıyım” dedi kendi kendine derinlerde bir yerden, “sadece evimde iken güvenliyim. Başkaları benim ölümüm olabilir ancak. Evim bana bunu sağlıyor. Sonsuza kadar mutlu ve güvende olabileceğim bir hayat.” Ve ilk kez, kapıyı açtığı ve davetsiz misafirini gördüğü ilk andan itibaren ilk kez ağzını açtı ve biraz da ürkekçe “Özür dilerim” dedi. “Sanırım ben aradığınız kişi değilim.”


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s