Hirnplatzt is an independent record label currently operating from Linz, Austria by Gucci Bauchwho has been producing underground materials for more than ten years, since 2005 established on the experimental/ noise music and publishing super cool underground comix by important artists such as Johannes Stahl, Daniel Cantrell, Andreas Haslauer, Mavado Charon; also combining illustrations produced by the artists with various clothings, patches and skateboards in a very creative d.i.y styles.
Üç yıllık bir iç tartışma, anlama, biriktirme sürecinin ardından Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak bu manifestoyla kolektifimizin ana düşüncelerini ifade ediyor ve kamuoyu ile paylaşıyoruz
23 Kasım 2021
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanatın özerkliğini savunur ve bu anlayışın mantıksal sonucu olarak kendini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımlar. Kolektif üyeleri tüzüksüz ve resmi olmayan, otonom bir düzeneğin içinde sanat çalışmalarını yürütürler.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi devrimci sanat akımlarının tarihsel mirasını eleştirel bir perspektifle sahiplenir. Avangard sanatın tarihsel birikiminin izinde “yeni olanı yap!” sloganını her türlü sanatsal üretiminin temel çıkış noktası olarak görür. Gelenekle kurduğu ilişki, toptan bir reddiye ilişkisinden ziyade onu içerip aşmak çabası olarak ifade edilebilir.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi yaşamı sanattan ve sanatı yaşamdan koparan tüm anlayışlarla arasına kalın bir set çeker. Sanatsal üretimlerini gerçekleştirirken bu ilkesel duruşunu muhafaza etmeye özen gösterir.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi, Andre Breton’un “Dünyayı değiştirmek” dedi Marx;“Yaşamı değiştirmek” dedi Rimbaud; ‘Bu iki slogan bizim için tektir.’ anlayışına sahip çıkar.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi toplumsal ve kültürel tüm ilişki biçimlerini sınıflar mücadelesinin perspektifinden yorumlamaya ve değiştirmeye gayret gösteren Marksist kuramı kendine referans alır. Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadele pratiklerinin yanında kendini konumlandırır. Sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir dünya tasavvuru içinden hayatla ilişki kurar.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanat ve politika arasındaki ilişkiyi indirgemeci bir şekilde ele alan anlayışları reddeder. Sanatın politikasını önemser fakat sanatı politikanın salt uzantısı olarak görmez. İki ayrı düzlemin eleştirisini kabaca tek bir potada eritmez. Sürrealistlerin “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim” sloganında cisimleşen tutumunu sahiplenir.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi her türlü kanonlaşma girişimini reddeder. Ana akım kanonu eleştirdiği kadar “deneysel” kanonu da eleştirmekten geri durmaz.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi rekabeti reddeder dayanışmayı ön plana çıkarır.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi“Burjuvazi pisliktir !” demekten bir an olsun vazgeçmez. Burjuvazinin şu ya da bu kanadı fark etmeksizin onu ve onun çıkarlarının temsilcisi devleti karşısına almaktan geri durmaz.
Estrellita Mía/ Tinystar te invita a participar en el número temático dedicado al film “ERASERHEAD” estrenado en 1977 y dirigido por David Lynch (Terciopelo Azul, Twin Peaks, Mullholland Drive).
En Eraserhead Spencer, el protagonista principal, habita un desolado paraje industrial cubierto por el moho y la suciedad de un mundo post-apocalíptico, sus relaciones interpersonales son complejas y se desarrollan entre lo real y la ensoñación. Spencer repentinamente se ve en la tarea de ser padre y hacerse cargo, eventualmente, de su creación… que no es un bebé cualquiera…
Años en post-producción, dirigido, escrito, producido y editado por el mismo Lynch, Eraserhead se ha convertido en el film de culto de muchas generaciones. Inscrito del género cinematográfico del body-horror, el film propone muchas áreas de exploración visual y poética, que puede ir desde la fascinación con su estética oscura y el carácter borde de sus personajes hasta las exploraciones sicológicas y antropológicas que algunos estudiosos del cine y el arte han planteado en torno a su visualidad y desarrollo argumental: ¿es Spencer el padre que no logra hacerse cargo? ¿Plantea Lynch el futuro de las relaciones trans-humanas? ¿Qué vinculo efectivo podemos encontrar entre Lynch y Kafka y Gogol?
Estrellita Mía/ Tinystar : ERASERHEAD
Sumario de ejes temáticos referenciales para esta edición :
Iconografía de Eraserhead y cultura pop
Escenas que me impactan
Relaciones inter-personales en el mundo del desecho post-industrial
“Gündelik hayatta devrim,şiirini, geçmişten değil gelecekten alabilir.”
-Sitüasyonist Enternasyonal
Yeni Bir Yolculuk İçin Çağrı!
Rafet Arslan
S.E.T. Bülten #01 – Aralık 2010
S.E.T. 21. yüzyılın yeni, güncel, yaşayan Gerçeküstücülüğünün yaratılması çabasının bir parçası olmak için yola çıkıyor.
S.E.T. Bülten, Sürrealist galaksiyi olanca genişliğince ele almaya çalışan bir çabadır. Sadece Sürrealist olan grup ya da sanatçıların yapıtları ile kendini sınırlamaz. Gerçeküstü ruh, düş, eylemle bağlantı kuran her üretime sayfalarını açar. Hareketin doğumunda etkili olmuş Romantizm, Dada gibi mecralarla, hareketin içinden doğmuş Sitüasyonist Enternasyonal, Panik Hareketi gibi grupların deneyimlerini S.E.T doğal parçası sayar.
S.E.T’in güncel varlığı, geçmiş Sürrealist birikimi, geleneği asla yadsımaz. Fakat inkarcı olmayalım derken sürekli geçmişi tekrarlayan-yaşayan her türlü Ortodoks yaklaşımı da reddeder. Çünkü : ‘Gerçeküstücülük’, büyücülük gibi, korsanlık ve ütopya gibi yaratıcı hayal gücü işidir aynı zamanda. Tıpkı Brezilya makiliklerinin gururlu haydutları Cangaçeiro’lar gibi, Gerçeküstücüler de yenilik yapmaya mahkûmdur : Kutsal hatlar, eski yollar, bilindik geçitler düşmanın elindedir. Öyleyse onların yeni sahalar bulması ya da daha doğrusu kendi yollarını toprağın üzerinde kendilerinin çizmesi gerekiyor, çünkü “Yol yapanındır.” (Michael Löwy, Sabah Yıldızı)
S.E.T. insanlık tarihiyle yaşıt olan şiirsel bakışın, romantik devrimci reddiyenin, gizli ilimlere bağlılığın, ütopya özlemlerinin, Gnosis’e ulaşma çabasının ve gündelik hayatı ele geçirme tasarısının parçasıdır.
S.E.T’in düş haritasının belli başlı koordinatları şunladır :
Otomatizm, potlaç, simya, iç-uzay.
1848, 1871, 1968, 2009 Atina : Barikat ilmi, Flaneur/ sürüklenme, Nag Hammadi kitaplığı, sanrı, paranoyak-kritik yöntem, zaman yolculukları, fetişizm, entropi, leziz ceset, erekte şiir.
Ütopya/ distopya/ heteretopya/ yeni Babil’ler.
Şiirsel terörizm, ham sanat, punk.
Hermetizm, rüyalar/ rüya dökümleri-paylaşımı.
Aşırma/ çalıntılama..
Hayali diller, siberpunk.
Psikanaliz/ anti-psikiyatri/ şizo-analiz.
Batınilik/ sufilik/ hetorodoksi.
Radikal politika, hack.
Karşıt kültür/ sualtı, önbilicilik, kolaj, frottage, gotik gelenek, simülasyon, psiko-coğrafi.
Cut-up/ fanzinler/ e-zine’ler, oyun felsefesi, bdsm, geçici otonom bölge, anti-sanat/ sabotaj sanatı/ kavramsal sanat/ mutant sanat, bilgi arkeolojileri, vahşet tiyatrosu, paralel evrenler, devletin ideolojik aygıtları, koleksiyoncu imgesi, delcolmania.
Modernizm/ karşı modernizm/ post-modernizm, sex-pol, graffiti.
Son kertede S.E.T., Charles Fourier’in deyişiyle tutkusal birliğe ulaşmak, tüm yaşamı bir şiire çevirme düşünün bir eridir.
S.E.T; liberterdir, akla karşıdır, sınır ihlalcisidir, nefes alan, yaşayan bir Gerçeküstücü hayalettir!
ICAF 2021 Festival Afişi
ICAF 2021
İLİŞKİSEL BÜTÜNLÜK
ve D.I.Y. KÜLTÜRÜ
Bu yıl beşincisi düzenlenen İstanbul Çizgiroman ve Sanat Festivali ICAF, olumsuz pandemi koşullarına rağmen son derece hareketli ve bereketli geçti, daha ziyade gençlik ve eğlence festivali havasında gerçekleşen ICAF’ın katılımcı sanatçılar, atölyeler ve bilgilendirici toplantı seanslarıyla içine daldığımızda son derece kapsamlı ve ciddi bir etkinlik olduğunu farkediyoruz. Çizgiroman severler, usta çizerlerle buluşuyor; yenilikçi sanatçılar, genç aktivistlerle geleceği tartışıyorlar…
İki gün boyunca devam eden etkinlik, gitgide dijitalleşen sentetik dünyaya meydan okurcası capcanlıydı; emeğiyle ve sanatıyla yaşayanların, şehrin en uçuk-kaçık yaratıcı potansiyellerin ilişkisel bütünlük pratiklerini deneyimlendiği yüksek tansiyonlu bir otonom bölgeydi aynı zamanda ICAF. Löpçük Fanzin olarak katılımcı sanatçıların bazılarıyla ufak bir mülakat gerçekleştirdim. 29 Ekim 2021
Zezeah ‘Frederik’ Kağıt üzerine mürekkep (2020)
BIG BABOLI PRINTHOUSE
Sérigraphie Atelier & Art-Shop
Zez Eah ve Moklich tarafından işletilen Big Baboli Printhouse yeni sezonda birbirinden enteresan baskı resim örnekleriyle hayatımıza renk katmaya devam ediyor, koleksiyonluk serigrafi afişler, bilimum Cyberpunk baskı-resim örnekleri, Heavy-Metal kültürünün incelikleri, t-shirtler, grafzin’ler ve tüm diğer gelişmeler için takipte kalmayı unutmayın.
“Bu seneki ICAF hem pandemi sonrası ilk kez olması, hem lokasyonu, hem de ücretsiz olmasından dolayı oldukça kalabalıktı.”
Zez merhaba, Şarküteri galeri’nin kapanması hepimizi çok üzdü, bir çok yaratıcı insanın etkinlikler vesilesiyle bir araya geldiği, kültür ürettiği bir buluşma noktasıydı; B.B.P. olarak yeni sezonda çalışmalarınıza nasıl yön verdiniz ?
Şarküteri’yi arkadaşımız Berk Kula’yla ortak olarak, atölyede hali hazırda işlerini bastığımız veya böyle bir alana ihtiyaç duyan tüm arkadaşlarımızın faydalanabileceği ortak bir alan olarak açmıştık. Bize bir çok şey öğretti daha önce böyle bir işin içine girmemiştik.
Ancak bizlerin de birer sanatçı olması ve kendi işlerimize düzgün bir şekilde devam edebilmemiz açısından Şarküteri Galeri dükkanın kapanması bizim için aslında bir açıdan avantaj oldu. Her ne kadar galeriyle ilgilenmekten büyük keyif ve mutluluk alıyor olsak da tekrar kendi alanımıza çekilip, acele etmeden iş üretmeye dönmekten memnunuz. Şarküteri içeriğinin büyük bir çoğunluğu zaten online dükkan’da yoluna devam ediyor. Umarız bu kısa sürede ilham verici bir macera yaşatabilmişizdir sanatseverlere.
ICAF’a daha evvel de katılmıştınız, bu seneki festivali nasıl değerlendiriyorsun?
Evet ! Festivalin yapılacağının kesinleşmesi sanırım epey geç oldu ve bizlere de son dakika haber geldi. Hiç hazır değildik ama bir hafta içinde üç kişi harıl harıl çalışarak hızlı bir şekilde masaya koyacak güzel bir şeyler çıkardık. Festivalin ücretsiz olmasından dolayı izleyici de oldukça çeşitliydi ve bu durum bizi de mutlu etti. Daha önce yollarımızın kesişmediği birçok kişiyle buluştuk. Bu seneki ICAF hem pandemi sonrası ilk kez olması, hem lokasyonu, hem de ücretsiz olmasından dolayı oldukça kalabalıktı.
Baboli Cru : Zez, Moklich, Bilinmeyen Sanatçı & Aylin the Razor ! Icaf hatırası (2021) İstanbul
“Girişimci gençlere
girişmelerini tavsiye ederiz.”
B.B.P. benzeri bir atölyenin daha verimli olabilmesi için nelere ihtiyacı var ?
Daha verimli olabilmemiz için doların, euro’nun daha normal seviyelerde olması gerek. Bu durum bizim malzeme alırken iki kez düşünmemizi sağlıyor, ayrıca yurtdışı ile daha sık temas halinde olmamıza en büyük engel. Kendimizi bir kafesin içinde ve güvensiz hissetmemize rağmen çalışmaya ve üretmeye aynı hevesle devam ediyoruz. Birlikte yaşadığımız diğer insanların da keyfinin, huzurunun yerinde olması hoş olurdu. Bunların sağlanması ve dengede olması büyüyebilmek, serpilebilmek adına epey önemli.
Avrupa ile mukayese ettiğimizde üretim-tüketim ilişkileri açısından ne tip farklar dikkatinizi çekiyor, girişimci gençlere tavsiyelerin nelerdir ?
Avrupa’da poster sanatçılığı ve kültürü tabii ki buraya kıyasla çok daha eski ve köklü. Günümüzde posterler, popüler kültür ürünü haline gelmişler ve hem sanatçıların tavırları hem de izleyicinin tavrı değişmiş ve koleksiyon değeri taşır hale gelmiş. Amerika’da ve Avrupa’da sanatçıların popüler müzik grupları için yaptıkları serigrafi baskı posterlerin oldukça geniş ve sadık bir koleksiyoner kitlesi var. Sanatçı ile izleyicinin biraraya geldiği devasa fuarlar kuruluyor vb…
Türkiye’de maalesef benzer bir geçmişten bahsetmemiz mümkün değil. Bizler bir ucundan tutmuş olduk ancak bu birşeyleri değiştirmiş midir, arkadan birileri devamını getirir mi, getirilen şey el emeği ve ustalık geleneğini sürdürür mü bilemiyoruz. Girişimci gençlere girişmelerini tavsiye ederiz.
Söyleşi için çok teşekkürler, çalışmalarınızda kolaylıklar ! Teşekkürler, sevgiler.
Kitty Bitchy Duo : Gizem Yılmaz x Sabbi Senior (2021) İstanbul
KITTY BITCHY FANZINE
Istanbul based Queer ‘zine created by Gizem Yılmaz
Hüzün, melankoli, alaycılık, tüm çocuksu şeyler, tatlı ve bebeksi dudaklar, karşı çıkışlar, direniş ve düşüş, masumiyet, şiddet, yalnızlık, birliktelik, yoldaşlık ve arkadaşlık, biraz daha alaycılık ve kırmızı kahkahalar.
Gizem merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden ve Kitty Bitchy zine’dan bahsetmek ister misin, seni böyle bir queer fanzin hazırlamaya iten şey neydi ?
Merhabalar, bizi davet ettiğin için çok teşekkürler sevgili yoldaşım Erman!
Multidisipliner bir sanatçı, yeni bir İstanbulluyum. Birkaç yıl önce küçük bir şehirden, geleneksel bir aileden buraya geldim; kendi özgün yolunu bu uçsuz bucaksız yerde aramaya çalışmak, ilk bölüm maceramı başlattı. Kastettiğim ekonomik bağımsızlık denen mefhum, mezun olduğum bölüm olan mimarlıktan kadim duayenlerle savaş, meslek hayatından sistematik dışlanma, her yönden devam eden bir mahalle baskısı, İstanbul’un sonsuz gece hayatı, elit galeriler, gündüzleri ise iş hayatında emek veren bir sanatçı olarak özgün sesimi aramam, bunlar gibi türlü olaylar ve durumlarla çoğunlukla tek başıma olan mücadelemdir.
Bu zorlu yolda fikir alabileceğim pek bir insan olmaması, kaygı ve yalnızlık zamanla Kitty the Bitchy’nin temellerini attı zihnimde. Kendi hayat mücadelemi, Kitty the Bitchy’nin de sahip olmasını umduğum nitelikler belirdi. Hüzün, melankoli, alaycılık, tüm çocuksu şeyler, tatlı ve bebeksi dudaklar, karşı çıkışlar, direniş ve düşüş, masumiyet, şiddet, yalnızlık, birliktelik, yoldaşlık ve arkadaşlık, biraz daha alaycılık ve kırmızı kahkahalar. Kadınların ve queer’lerin yoldaşlığının, kader arkadaşlığının iyileştirici gücü. Böylece bir fanzin olarak başlayacak olan Kitty the Bitchy’nin yaratıcılık ve utanmaz sürtüklük temelinde bir komüne dönüşmesini hayal ettim. Tüm özgürlük girişimlerimizin damgalandığı bu coğrafyada, biz de damgalarımızı öpücükler ve gözlerimizde parıldayan alevlerle şahlandırıp daha da özgürleşmeye ve ilham vermeye çabalıyoruz.Sabbi uzun süredir yanıp sönen ışıklarla dolu bu uzun yolda bir Güneş gibi açtı. Artık iki kişilik dev bir kadroyuz.
Kendi kurtuluşumu yaratıcılıkta ve sanatta buldum, masalda olduğu gibi. Bunun iyileştirici gücüne sonsuz inanıyorum.
‘Kırmızı Ayakkabılar’ alt başlığıyla ilk sayınızı Clarrissa Estés’den ilhamla neşrettğinizi dile getiriyorsun, genç bir sanatçı olarak yaşadığımız coğrafya açısından bu eserin bu düzeyde yoğun bir ilgi uyandırmasını neye bağlıyorsun?
Öncelikle kısaca neden ilk sayıdaEstes’in Kırmızı Aykkabılar masalı ve psikoanalizini temel aldığımdan bahsedeyim. Bu masalda yazar “Cehennemin içinden geçen kırmızı ayakkabılarla o çılgın dansı yapmış olan kadınlar”dan bahsediyor analizde. Kendi yaratıcı yolunu bulmaya çalışırken yaşanan kayıplar, inanışlar aldanışlar, el yapımı ayakkabılar ve hazır parlak deri ayakkabılarla anlatılıyor. Kendi kurtuluşumu yaratıcılıkta ve sanatta buldum, masalda olduğu gibi. Bunun iyileştirici gücüne sonsuz inanıyorum. Bu yüzden ilk sayıda bir kaybediş ve buluş, yeniden kaybediş, bir düşüş ve dirilişle giriş yapmak istedim. Bu yoldan geçen kadınların, queer’lerin yolunu aydınlatması için bir başucu masalı olsun istedim ilk sayının. Benim için olduğu gibi; canavarlarla savaştan sonra yorgun bir gün sonunda, yalnız olmadığımızı hatırlatan bir resimli masal.
Bu yoğun ilgiyi gösterenler, Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okuyanlar, kendilerini ve üzerlerindeki yoğun toplumsal baskıyı, acılarını anlayabiliyorlar, kendilerini anlaşılmış hissediyorlar. Acıların, yetersizliğin, tatminsizliğin sebebini hep kendilerinden kaynaklı, içerden olduğunu da biliyorlar; bunun sebebinin ise dışarda olduğunu ve nasıl da bağlanıp zincirlerle, kuşatıldıklarını görebiliyorlar, bunları nasıl kırabileceklerini de. Dışardan, yani toplumdan gelen tüm baskı, yıkıcı sinyaller yaşadığımız toplumun her katmanına sinmiş, sarıp sarmalanmış; ama biz de her yerdeyiz, en beklenmedik yerlerde, evlerde, sokaklarda…
Dülgerz : Rüyalar ve Karabasanlar (2021) İstanbul
Dikkat !
Sevgi, Yaratıcılık ve Dostluk var !
Müzikle de uğraşıyorsun, neler yapıyorsun anlatmak ister misin?
Grubumuz İlk Zamanlar’da sahnelemesi ve üretmesi daha çok deneysel ve doğaçlama diyebileceğimiz, biraz da performans sanatına kayan işler ortaya çıkarıyoruz. Dülgerz çoğunlukla elektronik yapıyı şekillendiriyor, ben de şarkı sözü yazarlığı ve vokaldeyim, aranjede birlikteyiz. Genre’ların, tarzların ve akılların içinde değil, dışında kıyısında kenarında gezmeyi seviyoruz.
Tüm uğraştığım yaratıcı faaliyetler, dijital ve analog görseller, videolar, fanzinler ve müzikler hikaye anlatıcılığından besleniyor. Müzikle yaptığım da, bazen kadim bir masalı bir çocuğun beceriksizliği ile anlatmak, bazen bir rüyayı uykuyla geveleyerek, ya da bir kavgayı bağırarak, bazen dikkatle kelimeleri sıralayarak, zaman zaman da anlamsızlığın aklın sınırlarında mırıldanma ve haykırmalarla dolu şeyler üretmek. Çok tozlu bir anıdan, bildiğimiz bir şiirden beslenen, birbirimizden ya da yalnız izlenimlerimizden doğan.
Harika gerçekten, peki ya yerli-yabancı okuduğun, tavsiye edeceğin fanzinler, yayınlar var mı, varsa nelerdir?
Fanzin dünyasında pek yeniyim, o yüzden şu sıralar çok keyif aldığım grafik romanlardan birkaç örnek versem daha iyi. Jimmy the Smartest Kid On Earth aklımı başımdan aldı. Getrude Stein’ın Dünya Yuvarlıktır’ı illüstrasyonları ve kuraldışı diliyle çok tatlı, Tek Ruh okuma deneyimi çok başka bir çizgi roman. Onun dışında queer teori ve mimarlığa dair okumalar yapıyorum, ilgilenen özelden ulaşabilir….
Bir çok genç fanzinlerle uğraşıyor, bütün bu çabanın ata-erkil, kapitalist sisteme karşı bir direniş pratiği geliştirdiğini düşünüyor musun?
Fanzin fikir üretimi ve sonuç aşamalarının bütünü olarak bir karşı çıkış ve direniş, sınır aşımı eylemi. Kendi işlerini, kurumsal bir onay olmadan ilgilenenlerle buluşturma tutkusu, kapitalist yayıncılığı alaya almak, sürekli yarım kalmış, mükemmel karşıtı, karalama defteri, deney tüpü misali doğasıyla. Kendi biricik sesine güvenmeyi öğrenmenin bir yolu. Kendi onayını kendi veren, yaratıcısı, işçisi, dağıtımcısı, tanıtımcısı, her şeyi olmayı deneyen cesur çocukların oyunu. Gazı benzini kendinden, beyhude bir hobi diyenleri kesebilecek türden asi çocukların sesi.
Rüyalar ve Karabasanlar : Dülgerz ve Kitty Bitchy Gizem (2021) İstanbul
Şu an üzerinde çalıştığın herhangi bir şeyler var mı, Kitty Bitchy zine’ın yeni sayısı ne zaman okurla buluşacak?
İlk Zamanlar’ın dijital ortamdaki ilk albümü, kendi bağımsız görsel işlerim ve Kitty the Bitchy aynı anda yürüttüğüm projeler. Sabbi ile Kitty the Bitch’nin bir komün olarak yaratabileceği tüm olanaklar üzerine çalışıyoruz şu an. Dediğim gibi, fanzin sadece başlangıçtı. Bu direnişi, utanmaz tavrı, ataerkiye ve normlara dil çıkarış eylemlerimizi; performans ve video sanatlarını da kapsayacak şekilde genişletecek ve dijital platformlar aracılığıyla sürtük kedilere ulaştıracak bir yapı kuruyoruz. Çok yakında sizlerle olacak, gelecek sayıların haberlerine de buralardan (benim ve Sabbi’nin instagram sayfalarından ve Kitty the Bitchy’nin kendi sayfasından) ulaşabilirsiniz.
Söyleşiye katıldığın için çok teşekkürler Gizem, eklemek istediğin bir şeyler varsa lütfen buyur.
Davetin için tekrar teşekkür ederim, sayenizde Yeraltı bir miktar ışık görüyor. Karanlık ortamlarda kendi ışığını bulanlara selam olsun !
For exculissive stories through all visual stuffs, architecture, sound, space and time.
Türkiye’de Fanzin Kültürü | Tolga Güldallı – Deniz Beşer @ İstanbul Comics & Art Festival 2021
Rash, 2021 İstanbul
“The revolution of everyday lifecannot draw its poetry from the past,but only from the future.”
–Situationist International
Call For a New Journey !
Rafet Arslan
S.E.T. (Surrealist Action Turkiye) is starting out to be part of the attempt to create the new, contemporary and living Surrealism of 21st century.
S.E.T. Bulletin is an attempt to embrace the surrealist galaxy with all its immensity. It does not limit itself just by surrealist groups’ and artists’ works. S.E.T. Bulletin is open to every production related to surreal spirit, to dream and to action.The group considered the experiences of the movements such as Romantism and Dada that have inspired the Surrealism, along with the groups like Situationist International-Panic Movement which has born from it, to be a natural part of S.E.T
Contemporary existence of S.E.T. does not ignore the surrealist accumulation and tradition at all. But it refuses every orthodox approach that reproduces the past constantly. Because : ‘Surrealism’, like hermeticism, sorcery, piracy, and Utopia, is above all a matter of creative imagination. Like the cangaceiros, the noble bandits of the Brazilian woods, the Surrealists are doomed to innovate, invent, and explore. The old ways, the paved roads, and the beaten paths are in the hands of the enemy. New ways must be found “The wanderer makes the path.” Michael Löwy/ Morning Star (2009)
S.E.T. is part of a poetic vision which is as old as mankind, of a romantic revolutionary denial, of a dream of Utopia, of a fidelity to occultism, of an attempt to reach the Gnosis and of an intention of invading the everyday life.
Main coordinates of dream map of S.E.T : Automatism, potlach, alchemy, innerspace.
1848, 1871, 1968, 2009 Athens : Barricade wisdom, flaneur/ derive, Nag Hammadi library, delusion, paranoiac-critic method, time travels.
Happening, trances/ power of drunkenness, coincidences/ possible appointments, future of now, readymade, archetypes/ mythes, cut-up/ fanzine/ e-zine.
Philosophy of game, bdsm, temporary autonomous zone, anti-art/ art sabotage/ conceptual art/ mutant art, epistemological archeology, theatre de la cruaute/ theatre of cruelty, paralel universes, ideological state apparatuses, collector image.
Once and for all, the S.E.T. Bulletin is a soldier of the dream of achieving a passionate union as Charles Fourier argues and of thedream of transforming all life into poetry !
S.E.T. is libertarian, is against the reason, trespasses the borders.
S.E.T. is a breathing and living Surrealist Phantom !
Rafet Arslan (Translated by Michelle)
December 2010
Suadiye, İstanbul, 2020
Andre Breton, 1924
Çeviri:Kaya Özsezgin
Hayata, hayatın en kırılgan unsuruna –yani, gerçek hayata– olan inanç o kadar kuvvetlidir ki, sonunda kaybolup gider. İnsan dediğimiz bu iflah olmaz hayalperest, yazgısından duyduğu hoşnutsuzluk gün be gün arttıkça, kullanmaya sevk edildiği nesnelere değer atfetmekte zorluk çeker; o nesneler ki, ya umursamazlığı yolunun üzerine çıkarmıştır onları, veya kendi çabasıyla –neredeyse her zaman sadece kendi çabasıyla– kazanmıştır, çünkü çalışmayı kabullenmiş, en azından şansını (daha doğrusu şans addettiğini!) denemeyi reddetmemiştir. Bu noktada büyük bir tevazu hisseder: Hangi kadınlara sahip olmuştur, hangi aptalca serüvenlere bulaşmıştır, bilir; zenginliği ya da yoksulluğu onun için artık hiçbir şey ifade etmez. Bu açıdan, yeni doğmuş çocuktan farksızdır. Vicdan rahatlığına gelince, itiraf edeyim onsuz da gayet iyi idare eder. Şayet onda bir nebze zihin açıklığı kalmışsa, tek yapabildiği çocukluğuna dönmek olur ve akıl hocalarıyla eğitmenlerinin onca eğip bükmesine rağmen yine de çocukluğu ona hoş gelir. Bilinen tüm kısıtlamaların yokluğunda, aynı anda sürdürülmüş birkaç yaşamın perspektifini edinir orada. Bu yanılsama kök salar içinde; artık her şeyi anlık olarak, olabilecek en basit haliyle görmekten başka bir şey istemez. Çocuklar her güne dertsiz tasasız başlarlar. Her şey emirlerine amadedir, en berbat maddi koşullar bile iyidir. Orman ister karanlık olsun ister aydınlık, fark etmez, nasılsa uyumak yoktur.
Ama şu da bir gerçek ki, kimse o kadar uzağa gitmeye kalkmaz, mesele sadece uzaklık değildir. Tehditler ardı ardına gelir; pes edilir, fethedilecek toprakların bir bölümünden vazgeçilir. Sınır tanımayan hayal gücü, böylece keyfî bir fayda ilkesine katı biçimde uymaya zorlanır; bu aşağı rolü uzun süre kabullenemeyince de, insanı, yirmili yaşlarındayken sönük yazgısıyla baş başa bırakarak çekip gider.
Sonraları insan, yaşama sebeplerini giderek yitirmekte olduğunu hissedip, âşık olmak gibi istisnai bir duruma yaklaşmaktan bile aciz hale geldiğini görünce, ucundan kıyısından toparlanmaya çalışsa da başaramaz. Çünkü bundan böyle ruhen ve bedenen sürekli dikkatini talep eden pratik bir zorunluluğun hükmü altına girmiştir. Artık davranışları enginliği, fikirleri büyüklüğü ıskalayacaktır. Gerçek veya hayalî olayları, zihninde ancak, benzer olaylar yığınıyla ilişkileri çerçevesinde canlandırabilecektir – kendisinin dahil olmadığı, ıskalanmış olaylarla. Demek istediğim: Bu olayları, sonuçları diğerlerinden daha güven verici olan başka bir olayla ilişkili olarak değerlendirecektir. Bu durumda da, onlarda hiçbir surette selametini göremeyecektir.
Sevgili hayal gücü, en çok sevdiğim yanın affetmemendir.
Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’
“Bazen kelimeler gerçekten o güce sahip olur,
ve kalbinize saplanabilir.
O zaman bunu başka türlü tarif edemezsiniz,
olduğu gibi söylemeniz gerekir.”
Bostancı – Haydarpaşa hattı, 2019-2021 Graff. Scene Report
DSK, 2020, İstanbul
TUR Crew, Casio x Pars^DSK – Tricky, 2021, Yeni Suadiye Köprü, İstanbul
Suadiye, 2021, İstanbul
Brake, 2021, İstanbul
Bilinmeyen Sanatçı, 2020, İstanbul
Bilinmeyen Sanatçı, 2020, İstanbul
Murys, Suadiye, 2020, İstanbul
SomonX, 2020, İstanbul
Kerem Ardahan, 2021, İstanbul
Suadiye, İstanbul
“İnsanlık Ölmedi,
Sokaklarda Yaşıyor!”
Criminals, 2017, Caddebostan, İstanbul
Rob Colour, 2017, Suadiye, İstanbul
WK, 2020, Suadiye, İstanbul
DenDen, 2019, Suadiye, İstanbul
DenDen ‘Pick Your Player’ 2020, İstanbul
Ying Yank x Rash, 2021, Suadiye, İstanbul
Suadiye 2021, İstanbul
Rash 2020, Suadiye, İstanbul
Suadiye 2021, İstanbulK0R ‘3ADAS’ 2021, İstanbulSkate or Die !
ATEŞLİ BİR FOTOROMAN:
SKATE OR DIE !!
Illegal rampa çalışmaları : Berk ve Berke ikilisi iş başındaÇalışmalar tüm hızıyla devam ediyorKaykaycılar hazır !Kıyasıya rekabet başlamak üzereSKATEORDIE !!HALAY OR DIE !Anlayamazsınız !SomonX, 2021 Feneryolu, İstanbul
Senin oyunun da sıkıntıdan doğmuştu, kentteki gidişata karşı çıkma amacını taşımıyordu, ne gece sokağa çıkma yasağına, ne duvarlara afiş asmaya ya da yazı yazmaya konan hain yasaklamalara, hiçbirine. Sen renkli tebeşirlerle çizmekten keyif alıyordun, o kadar (graffiti sözcüğünü sevmezdin, o sanat eleştirmeni tınısını), bir de ara sıra gelip çizilenlere bakmaktan, hele işler yolundaysa, belediye kamyonunun gelişini, işçilerin karalamaları silerken savurdukları desteksiz küfürleri izlemekten hoşlanıyordun. Çizimlerin siyasal bir içerik taşımaması umurlarında değildi, yasak her şeyi kapsıyordu, çocuğun BİR EV YA DA BİR KÖPEK çizme yürekliliğini gösterse, onun çizdikleri de övgüler ve gözdağları arasında silinecekti. Kentte yaşayanlar, korkunun kimden yana olduğunu pek kestiremiyorlardı artık; senin kişisel korkunun üstesinden gelmen, karalamalar için en uygun zamanı ve yeri çoğu kere yanılmadan saptaman buna bağlıydı belki.
Hiçbir keresinde tehlikeyi göze alman gerekmedi, çünkü yerinde bir seçme yapmayı biliyordun ve temizlik kamyonları gelene kadar, o süre içinde, tertemiz bir boşluğu andıran bir şey açılıyordu önünde, umuda bile yer tanıyan bir boşluk. Uzaktan kendi çizimine bakarken, yoldan geçenlerin de ona kaçamak bir bakış attıklarını görüyordun, kimse, tam önünde durmuyordu tabii, ama bakmadan geçen yoktu, bazen iki renkle soyut bir düzenleme, bir kuşun yandan görünüşü ya ela birbirine sıkı sıkı sarılmış iki beden. Bir keresinde kara tebeşirle şöyle yazmıştın duvara:
BENİM DE İÇİM YANIYOR
İki saat bile kalmadı yerinde, aynı gün polisler elleriyle yazını yok ettiler. Sonraları yalnızca çizimlerle sürdürdün. Seninkinin yanı başında bir başkasının çizimi belirdiğinde, nerdeyse korkuya kapılmıştın, ansızın tehlike iki kata çıkmıştı, demek senin gibi biri, tutuklanmanın, belki de daha beter bir felâketin eşiğindeyken, birazcık eğlenmekten kendini alamamıştı ve o kişi -sanki daha önemsizmiş gibi- kadındı. Bunu kendine kanıtlayamadın, ama apaçık tanıtlardan çok farklı, daha açıklayıcı bir şey vardı : Özel bir çizgi, sıcak renklere düşkünlük, bir buğu. Kim bilir, belki de sokaklarda tek başına yürüdüğünden denge yaratmak için yapmıştın bu yakıştırmayı; o kadını beğeniyordun, onun adına korkuyordun, nasılsa arkası gelmez diye umutlanıyordun, ama bir keresinde, senin çiziminin yanıbaşına çizdiklerini gördüğünde az kalsın paçayı kurtaramayacaktın, içinden bir kahkaha atmak geldi, polisleri kör ya da budala yerine koyup orada dikilmek.
Bostancı, 2021, İstanbul
Bir gece onun tek başına duran bir çizimini gördün; kırmızı-mavi tebeşirle bir garaj kapısına çizmişti, kurtların kemirdiği tahtadan ve çivilerden yararlanmıştı. Her zamankinden daha çok oydu -çizgileriyle, renkleriyle-, aynı zamanda bir sesleniş, bir soru gibi geldi sana, bir çağrı gibi. Gün ağarırken döndün, devriyelerin sessiz (temizlik harekâtı hızını yitirdiğinde, ve kapının geri kalan bölümde yelkenleri, dalgakıranlarıyla, bir deniz görünümü çizdin şipşak; yakından bakmayan biri rastgele biri çizgi oyunu sanabilirdi, ama o nasıl bakacağını bilecekti nasılsa. O gece, iki polisin elinden dar kurtuldun, odanda bardak bardak cin içerek onunla konuştun, aklına her geleni söyledin ona, sesle yapılmış başka bir çizim gibi yelkenleriyle BAŞKA BİR LİMAN, onu esmer, suskun bir kadın olarak getirdin gözlerinin önüne, ona dudak ve meme yakıştırdın, birazcık aşık oldun.
Julio Cortâzar, ‘Graffiti’
Çok eski bir derginin arkasında bulunan el yazması
İleten : Cemal Akyüz
Kaan Bilaloğlu, 2021 Feneryolu, İstanbul
Graffiti in Istanbul | Is there still passion for Street Art? (Turkish/English Version)Kaan Bilaloğlu, 2019, Fenerbahçe sahil, İstanbulRash, 2020, Suadiye, İstanbulRash, 2019, Suadiye, İstanbulAlper Aga^No Fame Underground – Neso^DSK, Rash^DSK – Rakun, 2020, İstanbulBrake, Kaan & Murys, 2019, Suadiye, İstanbulMurys, 2019, Suadiye, İstanbulMurys, 2019, Suadiye, İstanbulWelcome 2 Bostancı Underground, 2020, İstanbulDetay : SomonX, 2020, Yakamoz sk., Suadiye, İstanbulMax, 2019, Suadiye, İstanbul
Founded in 2009. Moot is the brainchild of our dear leader Magnus Orlando Ovaltine Tamakishi. He be queathed us the ways of the leftist mind and we have continued his glorious teachings in the form of a low’ budget, low-circulatıon zine.
While the people of Ireland sleep, the glorious. Soaring Moot Tower pulses with activity into the night disseminating pure leftest muck into the deep crevices of our undulating society.
Moot is located at the geographic centre of Ireland due to the beneficial natural amplification of our soothing Moot radiowaves. Let the waves pour into your ears and ooze out of your nose.
Our team of diligent comrades have brought forth an unwashed lump of pure content in this zine. In the process they exhausted every ounce of energy in their collectivised pod-brains. It may be a couple of months before we can whip them into shape to make a second zine. Contrary to prior reports. Moots contributors are in fact quite well treated and we have had less nervous breakdowns this year than our last.
Stephen Morton, moot post #01, 2017
Moot Headquarters, photo by Alan S.
Moot is truth,
Moot is true,
Moot is for me and for you:
If you would like to contribute to Moot, please email us at themootpost @ gmail.com
You can submit your art, essays, prose, poetry, comics, photography, video or any ideas to be included in our next zine.
Moot records : We are looking to release cassettes of electronic music. Email us your demos and we’ll get back to you.
Consider supporting moot on our patreon, or by helping us distribute our material both online and off.
Pdfs of our zines and various agitprop will be available on our website for free.
Jeg er her for frihed,ærlighed, sårbarhed, gender-fluidity, for kærlighed.
Det var usansynligt at jeg skulle blive en kanal for lyset. Det jeg kommer fra er så mudret, så mørkt – men jeg skulle igennem de dybeste lag for at forstå, at jeg er lys. Hver gang jeg har ramt bunden, er jeg blevet vist at jeg kan gå højere – at vi alle har et valg. At vi kan give slip på frygt og være i tillid til at alt udfolder sig præcis som det skal. Og vide at dét at være i overgivelse – i nuet – er lig med at være i vort højeste selv.
Skyggearbejde handler om at bevidstgøre sig skyggen (de sider af os selv vi ikke kan eller vil se og anerkende) – ikke at skubbe dem væk, løbe fra dem eller lade som om de ikke eksisterer – men i stedet vende os om og integrere mørket. Og dermed erkende at vi er begge dele: både lys og skygge. Jeg kaster min skygge ud i rampelyset for at integrere den i os alle, for at hjælpe os til at forstå at vi ikke behøver at gøre vores skygge forkert og udskamme den – men at vi kan se den for hvad den er – et bange dyr, en ego-skal bygget for at beskytte os. Se at vi er født uskyldige – som ren kærlighed.
Jeg arbejder for at kaste lys ind i den kollektive skygge – for at blotlægge misforhold i den dominerende kultur. For at frisætte os fra den programmering og radikalisering vi er blevet udsat for gennem en opvækst i et kapitalistisk patriarkat. Når jeg ser på kønnene, og mine egne oplevelser som biologisk kvinde – ser jeg en dyb diskrepans. Jeg ser en enorm forskel på begrænsningerne af den ydre og indre frihed der er for kønnene hver især. Jeg er nødt til at pege på dobbeltmoralen og hykleriet i et samfund der systematisk seksualiserer kvinder og som så – når kvinder agerer åbenlyst seksuelt – vender sig om og udskammer dem for det. Et samfund hvor mænd programmeres til at undertrykke følelser, til at lukke ned. Dette systemiske svigt kommer til udtryk som konstante indviduelle kampe om at få det godt, som enten kæmpes eller fortrænges, og som vi ikke kan vinde på et individuelt niveau. Det er et system der fratager os vores evne til at elske frit, og det er på tide vi bliver fri af det.
Jeg er her for frihed, ærlighed, sårbarhed, gender-fluidity, for kærlighed.
Does ceramics and fashion have anything in common? It certainly does for artist and author Matilde Digmann who uses their creativity as a safe space of self expression.
Matilde Digmann (Mat) is a gender fluid artist and author. Mat’s artistic practice is multi-faceted but rooted in two main principles: Work evolving around outing shadow and exposing things we usually try to keep in the dark, thereby calling out biased structures in society and discrepancies in dominant morality. Mat is working on outing shadow (in a Jungian sense) on a personal as well as on a societal level. The second focus of Mat’s artistic practice is in working towards a betterment of the artistic community – in service to particularly blocked artists via the podcast Shadow Work Podcast and in pursuit of healing a generation of men and women who have been radicalised by growing up in capitalist patriarchy – via the graphic novels Pseudo and the upcoming Bad Boys.
As their unique artwork and ceramics, Mat – who’s based in the vibrant neighbourhood of Nørrebro in Copenhagen – primarily uses bright and bold colours in their wardrobe – matched with loads of gold and glitter. Meet the Copenhagen-bases artist here, and get a preview of their unique and personal art as well as their take on personal and great style.
Matilde Digmann (Mat) Bir sanatçı ve yazar olarak çok yönlü sanat pratiğini iki temel ilkeye dayandırmaktadır: Gölgeyi aşmak ve genellikle karanlıkta tutmaya özen gösterdiğimiz yönlerimizi açığa çıkarmak; böylece çizgi-roman dili, çeşitli afişler ve grafik hyper-text’lerden de faydalanarak sanatçı toplumdaki önyargıları ve baskın ahlakın tutarsızlıklarını gözler önüne sermeyi hedefler.
Mat, hem kişisel hem de toplumsal düzeyde gölgeyi (Jungcu anlamda) aşmak için çalışıyor. Onun sanat pratiğinin odaklandığı ikinci alan ise Shadow Work Podcast aracılığıyla özellikle amatör sanatçılara yardım etmek ve kapitalist ataerkil bir ortamda büyüyerek radikalleşmiş günümüz erkek ve kadın nesline şifa olmak amacıyla sanat camiasının iyileştirilmesine yönelik çalışmalar yapmaktır.
Anthropomorphic animals, online dating, drugs, sex, shame, inability to relate to others. In short, the usual old story. Indeed no. Pseudo by Matilde Digmann fits into a genre that is now highly exploited, that of problematic animals that do bad things, but manages to have her say. Mat – this is his stage name, given that he defines himself “a non-binary multidisciplinary artist and author” – first of all he paints and sculpts. He has a studio in Copenhagen full of his creations. Enter the world of comics as an outsider and in this Pseudo, a volume of 366 pages in English with a beautiful mirror cover published by the Danish Forlaget Basilisk, this is evident. The story continues in small episodes, almost by accumulation. There is no great sense of rhythm. The drawings are raw, dark, not at all cute and in any case far from the dominant aesthetic, dropped in a black and white that cannot be blacker. All this allows Mat to get out of the sowing of today’s alternative comics, avoiding ending up in the long list of Simon Hanselmann’s emulators.
The story written by Mat talks about the almost homonymous Cat, an anthropomorphic cat who after 9 years breaks up with her boyfriend and begins a “crazy year” made up of new acquaintances, transgressive evenings and – inevitably – self-harm. Pseudo begins with the protagonist signing up for a dating site, while she spends her days indoors with Ted, a traditional four-legged cat. The first pages of the volume are the weakest and most obvious, with many situations that they already know. Then after a while things take off. Meeting after meeting we witness a gallery of men who are idiots at best, manipulative bastards at worst. In front of them the protagonist is unable to react, on the contrary, most of the time she is satisfied or even submits. The story stops being banal and becomes a psychological crescendo that plumbs Cat’s unconscious search for unhappiness.
Nomineret til Pingprisen 2022: Matilde Digmann – PSEUDO
The plot is inspired by the personal stories of Matilde Digmann, who after nine years of marriage has changed her life in a radical way. For more details, I refer you to this article / interview, which rightly frames Pseudo as a feminist parable. But there is more, for us who are lovers of the strange. For example, there is a talking spider that turns from a threat into the protagonist’s shoulder. In a chapter entitled Bad Trip, the spider enters Cat’s brain to find a wasteland populated only by giant cocks. Towards the end, a flashback shows us the encounter with a sort of “cat god” with a third eye: the same third eye that appears every now and then on Cat’s forehead before a few encounters, making her even more ashamed – if any needed – of his body.
“Pseudo” by Matilde Digmann
The finale sees the final confrontation between Cat and her latest boyfriend, even worse than the former historian. Turns out the guy is married and the father of a little girl, who he hasn’t been able to see since he hit his wife with a metal pipe. Unfortunately the last pages are broom with the initial ones, because – even taking into account that the volume is presented as the first of a trilogy – they close the story in an all too hasty way. Pseudo works fine from p. 70 on p. 341, and in any case 272 pages, so they are enough and advance. What then in these times, when novice authors tend to always look for the “round” comic with all the right ingredients and the graphic novel is a genre rather than a format, making a comic a little wrong can also be a positive thing.
The main merit of Pseudo remains its being an original feminist parable. Mat does not indulge in easy theses or didactic dissertations. With the technique of accumulating characters and situations, he rather tells the tendency to submission of the main character and the pettiness of the male gender, so much so that in some passages he reaches pure misanthropy. Beyond this, the book would be worth the cover price only for the drawings, which in their tarry black and white bring us back to less colorful and certainly more glorious times than today.
In conclusion, here are some useful links, namely Mat’s site, the Instagram page and finally his online shop where you can buy the volume.
It was unlikely that I would become a channel for the light. What I come from is so muddy, so dark – but I had to go through the deepest layers to understand that I am light. Every time I have hit rock bottom, I have It was unlikely that I would become a channel for the light. What I come from is so muddy, so dark – but I had to go through the deepest layers to understand that I am light. Every time I have hit rock bottom, I have been shown that I can go higher – that we all have a choice. That we can let go of fear and be confident that everything unfolds exactly as it should. And knowing that being in surrender – in the now – is equal to being in our highest self.
Shadow work is about becoming aware of the shadow (the sides of ourselves we cannot or will not see and acknowledge) – not pushing them away, running away from them or pretending they do not exist – but instead turning around and integrating the darkness. And thus recognize that we are both: both light and shadow. I cast my shadow into the limelight to integrate it into all of us, to help us understand that we do not have to make our shadow wrong and shame it – but that we can see it for what it is – a scared animal, an ego shell must be built to protect us. See that we are born innocent – as pure love.
A society where men are programmed to suppress emotions, to shut down.
I work to shed light on the collective shadow – to expose disparities in the dominant culture. To free ourselves from the programming and radicalization we have been subjected to through growing up in a capitalist patriarchy. When I look at the sexes, and my own experiences as a biological woman – I see a deep discrepancy. I see a huge difference in the limitations of the outer and inner freedom that exist for the sexes each. I have to point to the double standards and hypocrisy of a society that systematically sexualises women and who then – when women act openly sexually – turns around and shames them for it. A society where men are programmed to suppress emotions, to shut down. This systemic failure manifests itself as constant individual struggles to get the good that is either fought or repressed and that we cannot win on an individual level. It is a system that deprives us of our ability to love freely, and it is time we become free from it.
there´s more and more zinefest being organized in Copenhagen though, and the tables are very diverse. I see it as a sign of people being fed up with mainstream culture.
Hello Zven, would you tell us a little bit about Cult Pump and what you do? I guess you are also distributing different labels besides print limited editions and art-zines.
I am a little of everything, painter, cartoonist, printmaker, editor. I started the Cult Pump label in 2010, but before that I was also making zine and publishing books. At some point I decided only to publish my own stuff but then you meet artists and their art is great and you think: “if I dont publish this, no one else will!” So its a duty, but also a pleasure, and a way of evolving as an artist, by getting input from other artists, learning other approaches. I share my studio with other artists, some of whom I work with, but I manage the label on my own, except for “Radbrækket” a comix anthology that I am editing with Tue Sprogø. I also do a bit of distribution, mostly books related to the ones I publish.
the process of doing stuff together without knowing the final result is just as important as the actual products.
Would you like to talk about your acquaintance with Hilal Can, you worked together at the Cult Pump studio recently, what kind of artist is she, were you satisfied with the work that emerged?
Hilal Can is a bit like myself, a restless soul, working with multiple medias. We met a few times before, and this time there was time to invite her to do prints here! She made a mini-zine/ poster here which turned out really cool. The Cult Pump is a meeting place for artists, as I said, so the process of doing stuff together without knowing the final result is just as important as the actual products.
We see that the graphzine scene is very developed across Europe, especially in France and Germany. What would you say if we asked you to summarize the independent publishing and similar counterculture movements for Denmark ?
Denmark hasn’t got a lot of counterculture movements. I guess you can say that people in Scandinavia are generally satisfied with their government. There use to be a strong squat/ autonomous movement in Copenhagen, particularly in my neighborhood, but I’m not sure where it went. It’s the gentrification, like everywhere else. So historically, the zine culture is mostly tied to those very political, anarchist movements. Recently there´s more and more zinefest being organized in Copenhagen though, and the tables are very diverse. I see it as a sign of people being fed up with mainstream culture.
Contemporary Scandinavian art and design is very plain, gray and boring, and I think I do respond to that by doing the opposite.
Northern Europe has always had a plain graphic world in terms of humor and cartoons, I think you managed to break this atmosphere as Cult Pump. Is there a school or graphic discipline that you take as an example, or are you developing your own style?
We do have very good (and fun) cartoonists in Denmark ! Lesser known (and not translated) cartoonists like Storm P. and Claus Deleuran to name a few. Back when Christianity came to Northern Europe and church were built, locals were asked to decorate the churches with images from the Bible. Some of those paintings still exist, and they are super raw and weird, and very humorous too… Contemporary Scandinavian art and design is very plain, gray and boring, and I think I do respond to that by doing the opposite. And its no secret that I’m strongly influenced byAmerican Underground Comics, French Graph´zines (Dernier Cri, etc.) but also tons of other things like Pulp Art, B-Movies, Manga, Art Brut, etc… Obviously! But also the more conventional and canonized art history is interesting to me. I just came back from the post office, I bought this second hand book by Bonnard, I think his paintings are awesome.
I try to keep Cult Pump open by not “curating” it to strict. My taste can be a restriction. I hope that other people can shape it. That said, most people I work with are working with drawings and graphic art one way or the other. And I publish artists or book projects that other publishers would’nt touch, even with a ten foot pole!
GUNK – ANDY BOLUS
The Cold Fact ft. Zven Balslev, 2018
GUNK – ANDY BOLUS
Re-issue of GUNK
‘GUNK was originally a self-published photocopied zine by Andy Bolus released in 1994 and reissued once in 2008 on the french label Kaugummi books. Some of the stuff from GUNK has been printed in the anthology “Hopital Brut”, in “Deathneyland” and “Group Sex Explosion” from Le Dernier Cri. GUNK is the ultimate punk/situationist comix zine. You get hilarious, defaced romance stories, fake ads, weird collages, and Bolus´ trademark oozing drawing style: If HR Giger was working for Lucio Fulci this might be close to the result. Somehow the visual equivalent of the Boredoms loud, bizarro and abrasive noiserock.’
Zven Balslev at the book fair
the response by the public in general is very positive I must say !
You attended Chart Art Fair recently, how was the fair for Cult Pump, how was the interest in books and the serigraphy examples ? Do limited editions produced in recent years reach qualified collectors or do they appeal to a certain sub-culture?
“Chart” is this commercial art fair, organized by the Copenhagen art galleries with big money. I’ve been avoiding it ever since it started 10 years ago. But this year, they extended with a book fair, and they invited me to take part. I like books, prints, multiples, art books, I like the fact that its popular and affordable – compared to the art market. It won’t cost a gazillion euros just because some rich scumbags needs somewhere to place their blood money. The stuff I am publishing, including the limited edition prints, do not appeal to rich art collectors. But the response by the public in general is very positive I must say! At the art fair, as well as at the comic-con.
Is there a new project you are working on right now?
Right now we are working on the number eight issue of Radbrækket, for the first time we are trying to raise money via kickstarter. There’s also more books to come, one “Leporello” with the Danish artist Anna Stahn. Then I have to take a break from book publishing and work with paintings for an exhibition in January 22.
Thank you very much for the interview Zven, Good Luck !!
Çünkü hayat boktan, insanlar kötü, tanrılar yok ve Grindcore çok güzel!
Klinik Şefi Anlatıyor:Demo’muz sound olarak biraz goregrind, kafa olarak grindcore ama her grind alt türüne göz kırpıyor. Demo‘yu az buçuk evirip çevirenlerden aldığımız geribildirimler de bu yöndeydi zaten. Her yönüyle çeşni güzel tutmuştu; hala demo‘daki parçaları çalıyoruz.
Rektal Tuşe düstur olarak Sapık İnek ve Kuaför Cengiz ekolünün günümüz yansımasıdır; şu da var ki bizim icra ettiğimiz gürültü, komik bir şeyler bulalım, altına dayayalım geçelim şeklinde olmadı hiçbir zaman. Adı geçen grupları da bu şekilde lanse etmek haksızlık olur, onların yeri her zaman ayrıdır, bunun dışında biz yaptığımız işin Grind’ı tam anlamıyla temsil etmesini de çok önemsiyoruz. İcra anlamında ve içerik anlamında. Özellikle son dönemde saf‘humour’ takılmadığımızı az çok takip edenler farketmişlerdir.
Bahsettiğin gruplarla kişisel olarak herhangi bir ilişkimiz yok. Ama Sapık İnek elemanları, Ankara sahnesinden tanıdığımız, saygı duyduğumuz adamlar. En son 6-7 Aralık’taki (2014) Heavy Stage konserinde gördüm Sapık İnek elemanlarını, işten güçten ve hayat sikkoluklarından sıyrılıp eski günleri ve konserleri yad edercesine orada olmaları bence güzeldi. Konser bu anlamda zaten başlı başına güzeldi.
Rektal Tuşe Live in İstanbul, Turkey 2016 – Peyote Nevizade
Bazı şeylerin cılkı çıkabiliyor ama bu demek değil ki her gün yeni, orijinal, öyle olmasa da işini çok iyi yapan onlarca grup keşfetmeyelim.
Uluslararası Yeraltı Buluşması nasıl geçti?
O konser Ankara’da yapılmış bu alandaki en iyi etkinlik olabilir. Kafasıyla, ortamıyla, katılımıyla, eğlencesiyle, her şeyiyle tam anlamıyla bombaydı. İlgi desen, beklenmedik derecede fazlaydı; metal punk grind tayfası tek bir amaçla oradaydı: Eğlenmek! Çok azıldı, içildi, eğlenildi, güzel bir dayanışma örneği olarak tarihe geçti diyebilirim. Warfuck çok iyi bir ikili, ne yaptıklarını kesinlikle iyi biliyorlar. Konser esnasında ve sonrasında internet üzerinden yaptıkları paylaşımları baz alırsak onlar da hallerinden memnundular. Merch. sattılar, samimi bir ortamda azılı bir kitleye çaldılar, içtiler vs. Ayrıca çok mütevazı herifler. Zaten tarzın duruşu gereği olması gereken de bu.
Grupların eskisi kadar ciddi olmadığını hissettim. Bazı şeylerin cılkı çıkmış gibi, sen neler söylemek istersin?
Bazı şeylerin cılkı çıkabiliyor ama bu demek değil ki her gün yeni, orijinal, öyle olmasa da işini çok iyi yapan onlarca grup keşfetmeyelim. Biraz işin içinde olmak lazım. Ben keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce grup olduğunu biliyor, elimden geldiğince kafama uyan bir şeyler bulmaya çalışıyor ve aynı zamanda feyz alarak –her anlamda– bu işi devam ettirmeye çalışıyorum. Rektal Tuşe kesinlikle yeni işlerle sahnede olacak, az çok şu ana kadar yaptıklarımızı beğenen varsa takipte kalsınlar.
“a-politik-a” albümünü yeni dinledim. Mükemmel bir grindcore sound’u yakalamışsınız, tebrik ederim.
“a-politik-a” aslında bir mini albüm, EP yani. Kısa zamanlı albüm de diyebiliriz, nasıl adlandırırsan ama bir albüm değil. Tam zamanlı (full-lenght) bir albüm yapmak bu aralar üzerinde yoğun olarak düşündüğümüz şeylerden birisi zaten.
Teşekkürler bu arada, beğenmene sevindik. Aslında özellikle gitarlar bazında daha yüksek distortion’lı osurtucu bir ton hayal ediyorduk ama öyle ya da böyle ortaya bu çıktı. Ama iyi oldu, kayıttan, sunumdan vs. her şeyden memnunuz “a-politik-a”da. Daha da iyisini yapmak için uğraşacağız…
Söyleşiye için çok teşekkürler Klinik Şefi, Ankara’dan aktarmak istediğiniz haberler varsa lütfen!
Biz teşekkür ederiz yer verdiğiniz için. Yaptığınız iş çok iyi. Ufak bir parçası olmak bizim için zevkti. Klişe bir son yapalım: bize ulaşmak isteyenler info @ rektaltuse.tk / rektaltuse @ yahoo.com.tr ya da rektaltuse @ hotmail.com adreslerinden mail sallayabilir ya da Facebook sayfamızRektalTuse‘den mesaj atabilirler.
Ankara her zaman olduğu gibi ekstrem metal ve grindcore üretmeye devam edecek. Yeni işler için bu tarzın dinleyicileri takipte kalsın. Çünkü hayat boktan, insanlar kötü, Tanrılar yok ve Grindcore çok güzel !
“When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.”
A documentary about making queer feminist porn. Östberg talks to the key participants in the film Share and they discuss their motivations for and experiences of making queer feminist porn. The women, who have come to Berlin from all over the western world, are inspiring in their commitment to making work that has a political agenda and through their articulate interviews present a reflexive and motivated feminist community in action.
Marit Östberg is from Stockholm, Sweden, currently living in Berlin. Since making her debut as a porn-film director in the acclaimed porn compilationDirty Diaries, Östberg has continued to produce porn. She has become a part of the queer feminist porn scene that has evolved in Europe in recent years, making films that pushes ideas of who and what porn might be for. Her films have been shown and discussed at various festivals around the world.
Östberg sees porn as a creative way of working with sexual politics, wanting to expand the possibilities of being in the world. She says: “When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.” Östberg also makes music videos and is working as a VJ, producing images in close cooperation with musicians.
Marit Oestberg, photo by Nadja Brendel
Uzlaşmaz bir biçimde aktüel,uzlaşmaz bir biçimde seksi.
Marit Östberg ile Söyleşi
Röportaj (İngilizce): Göksu Kunak, 9 Mart 2015 / Gazette Çeviri: Cemal Akyüz
Queer feminist porno çekmeye nasıl başladınız?
İsveç’te ‘Dirty Diaries’ adlı bir feminist porno kolleksiyonuna kısa bir film çekmek için davet edildim. Daha hiç yapmadığım ve de yapmayı hayal edemeyeceğim bir şeyi yapacağımdan dolayı çok heyecanlandım. O zamanlar gazeteci olarak çalışıyor ve yazar olmak istiyordum. Sinema tecrübem yoktu, ama o toplamadaki bütün filmler cep telefonu kamerası ile çekileceğinden yapabileceğimi düşündüm. İlk filmimi çektikten sonra porno film çekmenin eğlenceli olduğunu düşündüm. Kolay olduğunu söyleyemem. Pek çok zorlukla savaştım ve hala da öyle, bir yazarken ‘iyi kız sendromu’ ile boğuşuyordum. Kendimden beklentilerim çok yüksekti ve bunu da beni sınırlandırıyordu. Birden kendimi bilinmeyen ve yasak bir dünyada buldum. Orda bana ne yapmam ya da yapmamam gerektiğini söyleyen birisi, akıl hocaları ve super egolar yoktu. Bu benim kişisel hayatımda ve yaratıcılığımda önemli bir dönüm noktasıydı.
Sisterhood (2011)
“Sisterhood” belgeselinizi izledikten sonra oradaki üç karakterin birbirine dokunuşları beni çok etkiledi, seks yaparken yaşananlara karşı algılarım değişti. Ayrıca Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow´– ‘Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” filminde sizin ve ekibin film çekerken çok eğlendiğinizi de gördüm.
Tam olarak ne kast ettiğini anlamasam da algılarında değişiklik olduğunu söylemene sevindim. Evet bu porno filmleri çekerken çok eğlendik. Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow – Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” yıllardır üzerinde çalıştığım uzun metrajlı bir filmden alınmaydı. Kurgu için zaman bulmakta çok zorlansam da bu yılın sonunda gösterileceğini umut ediyorum. Bu hem bir porno hem de o pornonun nasıl çekildiği hakkında bir film; filmde rol alan arkadaşlarımı, kameracı kadınları ve bir yönetmen olarak beni anlatıyor. Benim için porno çekmek gündelik hayattaki tüm ilişkileri anlatan bir şey. İletişim ve karşılıklı güven içersinde çalışmak çok önemli. Bir bütün olarak kendinizle ve diğerleriyle yüzleşebilmek çok önemli – hem birbirini anlamak, hem de zayıf ya da güçlü noktaları dikkate almak. Tüm bunlar film çektiğim şu son 6 yıl zarfında elde ettiklerim ve de edemediklerim anlamına geliyor. Bu ayrıca gündelik hayatların ihtiyaçları ile bir ilişkinin günlük beklentilerinin farklarını da hatırlatan bir etmen oluyor. Bir gün güçlüyken bir gün zayıf hissedebiliyoruz. Bir yönetmen olarak tüm bu farklı ihtiyaçları her zaman gözetebilmek çok da kolay olmuyor.
Sisterhood is a documentary from 2011. The director Marit Östberg talks with her performers and the DoP about their motivations for and experiences of working with queer feminist porn. Is porn political and how does it reflect our lives?
“Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız.”
Queer feminist pornonun hangi açılarını eleştirebilirsiniz?
Bir insan içinde olduğu herşeyi eleştirebilmelidir, queer feminist porno da eleştirilmelidir. Bir şeyin adının sırf feminist ya da queer olması onun mükemmel olduğu anlamına gelmiyor. Ama hata yapma payımız olması gerektiğine de inanıyorum. Böylece o hatalardan ders alıp ilerleyebiliriz. Mesela pek çok ayrıcalıklı kurum beni porno film yaptığım için eleştiriyor. Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız. Bu yerinde eleştiriler beni daha derine gitmeye ve kim olduğuma nerden geldiğime bakmaya teşvik ediyor. Berlin ve Stockholm’deki queer balon köpüğüm gayet seçkin, zaten birisinin feminist inançla sonuçlarını düşünmeden kıyafetleri çıkartıp kameralar önünde sevişip porno film çekebilmesi için seçkin bir pozisyona sahip olması gerekiyor ki o gücü kendinde bulabilirsin.
Queer pornoda da heteronormativitenin akidelerini tekrar etme tehlikesi var mı?
Heteronormativiteyi tekrarlama tehlikesi her zaman mevcut. Bu her zaman onu kimin, nerede ve nasıl seyrettiğine bağlı. Meksika’dan Tayvan’a dünyanın her yerinde filmlerimi izleyenler arasında genelde orta yaş düzcinsel erkekler filmlerimi anaakım porno filmlerden farklı bulmadıklarını söylediler. Bunu ilk kez duyduğumda provoke oldum. Ama aradan yıllar geçtikçe bu tarz yaklaşımlardan artık rahatsız olmuyorum. Sonuçta bu onların düşüncesi, yapabileceğim bir şey olamaz. Bunun yerine queer feminist pornoda prodüksiyon sürecinin önemine dair konuşmaya devam ediyorum. Düzcinsel bir erkek ekrandaki vücutları ana akım gibi okuyorsa bile bu filmin yapılışı sırasındaki deneyimleri ve itici gücü filmden çıkarıp alamaz.
Queer pornonun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Her şeyde olduğu gibi bu da bir sürü değişik yollara gidecek, bu da zaten şimdiden gerçekleşmeye başladı. Süper aktivistten süper ana akıma doğru. Queer porno çekerek çok iyi hayatlara sahip olan queer feminist film prodüktörleri oldu. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum bilakis yaptıklarını harika buluyorum. (Örneğin Shine Louise Houston, Courtny Trouble). Ancak queer kelimesi metalaştıkça veya queer porno kendini tekrarladıkça ( hala queer porno için yapılabilecek ve şimdiye kadar yapılmamış çok şey var ) queer kelimesi daha fazla aktivist daha az ticari filmler yapmak isteyenlerce muhtemelen çok daha radikal bir başka kelimeyle yer değiştirecek
Türkiye’den KAOS GL web sayfanızdaki ilham aldıklarınız listesinde yer alıyor. Bütün LGBT örgütler içinde KAOS GL’de dikkatinizi çeken ne oldu?
Websayfamda sinemacı, gazeteci, aktivist olarak değişik kapasitelerde çalıştığım dönemlerde bağlantı kurduğum sanatçıların, kurumların adlarını listeledim. Onlarla İsveç’in LGBT hakları derneği RFSL’in dergisi Kom Ut’da editor olarak çalışırken tanışmıştım. Dünyanın pek çok yerindeki diğer aktivistler gibi hayranlık duyulacak bir iş yapıyorlar ve onlara gıpta ediyorum.
The Knife’ın Full of Fire şarkınının video klibini yönettin. Sırada benzeri başka bir çalışma var mı?
Şu anda bir klip daha bitirmekteyim. Tunus’tan yepyeni bir müzisyen Hiya Wal âalam’ın bir şarkısı beni çok mutlu eden bir ortak çalışma oldu. VJ olarak da çalışıyorum vePaula Temple’ın Noise Manifesto’su ile Decon Recon’la beraber yepyeni görsellerden oluşan bir proje üzerinde çalışıyorum.
Full of Fire’dan satırlar benim bir sonraki sorum olacak. ‘Ateş doluyken, nedir arzu objen?’
Dünyanın her yerinden aktivistlerle buluşmalarım, onları dinleyişim, onlardan öğrendiğim şeyler, zayıf olmayı ve korkmayı da bilen cesur ve güçlü insanlara yakın oluşum.
Bir rüya projen var mı?
Zaten rüya projelerimin içersindeyim. Rüyalarımı çekiyorum. En büyük rüyam ise yeterince param olması, ayın sonunu nasıl getireceğimi, kirayı nasıl ödeyeceğimi düşünmemek, sırf para getiren gündelik işlerle film projelerim arasında bölünmemek. Bir barda çalışmaya o kadar da umursamıyorum (bu para için şu anda yaptığım işlerden bir tanesi) ama bu aynı zamanda çok yorucu ve de yıpratıcı.
Kampüs Cadıları üniversitelerde, genç kadınların kadın olmaktan dolayı yaşadıkları taciz, tecavüz, şiddet gibi sorunlar karşısında örgütlenen bağımsız bir topluluktur. Kampüs Cadıları ataerkinin kadınlara dayattığı her türlü toplumsal cinsiyet rolüne karşı çıkar, kadınlara nefes alabilecekleri yeni yaşam alanları inşa etmeye çalışır.
Kampüs Cadıları kadını ezen erkek egemen sistemi tariflerken yalnızca ataerkiden bahsetmez. Kapitalizme uyum sağlamış, ondan güç alıp beslenen ve kendisi de onu besleyip güçlendiren, kadın bedeni ve emeği üzerinde özgün bir tahakküm kuran “ataerkil kapitalizm” tarifi yapar. Ataerkil kapitalist sistem bizi yaşamımızın her yönünden ve her anından kuşatır. Adalet mekanizması, medya, eğitim sistemi ve günlük yaşamımızın tümü; biz kadınlara “ikincil konumumuzu” ve “toplumsal cinsiyet rollerimizi” öğretirken; erkeği ve onun egemenliğini korumak üzere şekilleniyor. Şiddeti cinsel, ekonomik, fiziksel ve psikolojik olarak uygulayan ve kadın bedenini özel mülkü haline getiren erkekler sistem tarafından korunuyor ve uyguladıkları şiddet hoş görülüp meşrulaştırılıyor.
Kampüs Cadıları her türlü şiddete, tacize ve tecavüze karşı öz savunma yöntemini savunur, öğrenir ve geliştirir. Öz savunmanın sadece şiddete karşı kendini korumaktan değil, özgür bir yaşam hakkını bütünüyle savunmaktan ve fiilen inşa etmekten geçtiğini de saptar. Kampüs Cadıları bu doğrultuda fiziksel öz savunmayı önemser. Dövüş ve savunma sanatlarına kadınların sağlıklı ve düzenli bir şekilde ulaşmasını sağlar. Erkek şiddetini sosyal medyada ve gerçekleştiği her alanda teşhir eder. Psikolojik öz savunma adına özgüven eğitimi ve çalışmaları yapar.
Kampüs Cadıları çalışmalarının büyük bir çoğunluğunu üniversiteli kadınlar başta olmak üzere genç kadınlarla yürütür. Üniversiteler erkek egemen değerlerin sürekli yeniden üretildiği kurumlardır ve tüm diğer toplumsal mekânlar gibi kadınlar için bir siyasal mücadele alanıdır. Üniversiteler erkeklere göre tasarlanmış kampüs organizasyonundan ders içeriklerindeki cinsiyetçiliğe, meslek seçimlerinden üniversiteler içerisinde yaşanan taciz ve şiddet olaylarına; yurtlarda yaşanan sorunlardan kadın erkek arasındaki fırsat eşitsizliğine kadar genç kadınlar için birçok problemi barındırıyor. Bu sebeple Kampüs Cadıları üniversitelerin eşit, bilimsel, anadilde ve cinsiyetçi olmayan eğitim kurumları olması için mücadele eder. Eğitimin cinsiyet ayrımcılığından arınması için üniversitelerdeki eğitimin her düzeyinde, ders kitaplarında ve materyallerinde cinsiyetçiliğin yok edilmesi için mücadele eder. Bunun için kampanyalar örgütler. Zorunlu toplumsal cinsiyet dersleri talebinde bulunur. Okullarda egemen olan indirgemeci, ayrımcı bir cinsellik ve cinsel kimlik anlayışı ile farklı cinsel yönelimlere sahip öğretmen ve öğrencilere dönük her türlü ayrımcı ve zorba davranışa karşı önlemler alınmasını ve yaptırımlar uygulanmasını savunur. Öğrencilerin ve hocaların taciz ve cinsel istismar konusunda bilinçlendirilmesi yönünde çalışmalar yapar. Ayrıca üniversitelerde gerçeklesen taciz, tecavüz ve şiddete karşı kendi savunma ve teşhir etme yöntemlerini kullanarak bunlara maruz kalan kadınlarla dayanışır. Üniversiteler; içerisinde yaşanan cinsel taciz ve şiddet olaylarında, bu taciz ve şiddeti yasayan kişilere gerekli psikolojik ve hukuksal desteği sağlamakla sorumludur. Ayrıca toplumsal cinsiyete dayalı her türlü şiddeti ve tacizi önlemeye yönelik politikalar geliştirilmek durumundadır. Kampüs Cadıları bu anlayış doğrultusunda üniversitelerde cinsel tacizi önleme birimlerinin kurulmasını ve bunların toplumsal cinsiyet odaklı bir bakış açısıyla yürütülmesini talep eder. Yurtlarda erkek öğrencilere yapılan ayrıcalıkların son bulması, yurtların kadınların ve erkeklerin eşit koşullarda ve özgürce yasayabilecekleri alanlar olması için mücadele eder.
Egemen ataerkil ideolojiyle kuşatılan bir eğitim sisteminin dışına çıkarak kadınların gerçek yazılı tarihlerini öğrenmeleri ve öğretilmiş kadınlıktan kurtulmaları, özgürlüğe giden yolda önemli bir adımdır. Neye karşı neden mücadele ettiğimizi bilince çıkarmak ve her gün kendimizi ve günümüzü sürekli yeniden örgütlemek, ataerkiye karşı direniş ve özgürleşme pratiğimiz için uygun bir zemin inşa edecektir. Böylelikle Kampüs Cadıları genç kadınların kendi yazınsal tarihlerine, kadınların yaptığı edebiyata ve sanata ulaşmaları için eğitimler ve etkinlikler düzenler. Dayatılan rollere inat kadın kurtuluş mücadelesini bilince çıkartmak adına bilinç yükseltme çalışmaları yapar. Bu alanda sosyalist feminist literatürden beslenir.
Farklılıkların dışlandığı ve cinsel kimlikler arası hiyerarşinin olduğu bir toplumda heteroseksüel kadın ve erkeğin de özgür olması beklenemez. Homofobinin ve transfobinin yok edilmesi, farklı cinsel yönelimlere veya cinsel kimliklere sahip bireylere özgür yasam alanı yaratacaktır. Kampüs Cadıları LGBTIQA+ bireylerin sosyal, kültürel ve akademik alanlardaki ayrımcılıklarla mücadelesini destekler. Üniversitelerde LGBTIQA+ bireylere yönelik önyargıyı, ayrımcılığı ve nefreti kırmaya yönelik çalışmalar yapar. LGBTIQA+ fobiyi besleyen politikalara karşı mücadele eder.
İlkel komünal toplumlarda kadın doğurganlık özelliği nedeniyle doğanın bir parçası gibi düşünülüyordu. Kadının toprağa bereket verdiği yönündeki anlayışla paralel olarak, doğa ile ilişkisi, erkeğe göre daha “içeriden” oldu. Madenin bulunması ve avcılığın gelişmesiyle birlikte doğa üzerinde egemenlik kurabileceğini anlayan erkek, kadın bedeni üzerinde de egemenlik kurdu. Bugün yaşanan ekolojik krizin sebebi her ne kadar kapitalizmin kâr hırsıyla alakalı olsa da bu egemenlik biçiminde ataerkinin de payı vardır. Bu yüzden Kampüs Cadıları doğayı savunmanın kendi yaşamlarını savunmak olduğunu bilir ve ekolojik mücadelede de ön saflarda yer alır.
Savaşlar ataerkil kapitalizmin bir icadıdır. Savaş dönemlerinde en büyük zararı kadınlar ve çocuklar görmektedir. Bu çıkarımdan hareketle Kampüs Cadıları her zaman barış mücadelesini yükseltir. Militarizme ve ondan beslenen erkek egemenliğine karşı savaşsız, şiddetsiz, sömürüsüz, eşit ve adil bir toplum talep eder.
Kampüs Cadıları mücadele yöntemi olarak bağımsız bir kadın mücadelesini benimsemektedir. Kadınların kurtuluşu ancak kadınların öznesi olduğu bir pratikle gerçekleşebilir. Karşımızda tüm aygıtlarıyla donanmış olarak duran ataerkil kapitalizme karşı, bizlerin de kendi tarihini bilen, özgürlüğünü sağlam bir bilinçle savunabilen kadınlar olarak var olmamız gerekiyor. Nasıl ki erkek egemen sistemin öznesi erkekler ise bunun karşısında verilecek mücadelenin de öznesi kadınlar olmalıdır. Kadının kendi özgürleşme eyleminde yalnız olması, erkeklerin hegemonyasından sıyrılması ve kendini bir birey olarak erkeğe bağımlı olmadan var edebilmesi gerekiyor. Üniversiteli genç kadınların kadın olmaktan dolayı yaşadığı bu problemler karşısında örgütlenen Kampüs Cadıları bu eşitlik ve özgürlük mücadelesinde karma yapılardan ve erkeklerden bağımsız bir örgütlenme yöntemini benimsiyor.
Kampüs Cadıları
ÖZ SAVUNMA
Kampüs Cadıları
Erkek egemenliğinin kadınlar için yok edici boyutlara ulaştığını söylersek abartmış olur muyuz? Erkeklerin her gün onlarca kadın öldürdüğü ve her gün ölüm ile burun buruna yaşadığımız bir ülkede mi? Asla; tam tersine, günlük olarak yaşadığımız bir sorunu basitçe anlatmış oluruz. İçerisinde bulunduğumuz yüzyılın en temel sorunlarından biri, bin yıllar sürmesine rağmen erkek egemen sistemin her gün kendini yeniden üretiyor olmasıdır. Üstelik sürekli yayılarak ve derinleşerek!
Elbette bu uzun tarihsel sürecin günümüzdeki yapılanması, kapitalizm ve onun çok yönlü kriziyle iç içe geçmiş durumda. Kadının ev içi emeği ve bedeni üzerindeki tahakküm biçimleri yeniden şekillenip, derinleşiyor. Kapitalizmin güncel krizi içinde yeni biçimlere bürünen yeniden üretim sürecinin ve baskı biçimlerinin analizini ve ona göre güncellenmiş bir kadın kurtuluş mücadelesi inşa etmek önümüzdeki süreçte giderek daha fazla önem kazanıyor.
Çünkü “ataerkil kapitalizmin” yenilenen ve değişen yapısı karşısında, yeni örgütlenme ve direnme araçları oluşuyor. İşte bu yeni araçlardan biri olan “öz savunma” pratiğine değinmek istiyoruz.
Savaşlarda İşgal Edilen Kadın Bedenleri
Ekonomik krizle iç içe geçerek yaşanan küresel hegemonya krizinin yarattığı savaş coğrafyaları, erkek egemen baskı biçimlerinin en çok çeşitlendiği ve derinleştiği yerler.
Emperyalizmin erkek egemen yapısı ve bu yöndeki politikaları yüzünden, savaşlarda işgal edilen sadece o ülkenin toprakları değil, aynı zamanda kadınların bedenleri oluyor.
Savaşın içerisinde olan kadın, ya yoksulluğa ve açlığa mahkûm ediliyor ya da erkekler tarafından köleleştiriliyor. Emperyalist ülkelerin kendi elleriyle yarattıkları cihatçı çetelere baktığımızda ortak özellikleri erkek egemenliğinin en gerici zirvesi olmalarıdır. Kadınlar onların özel mülkiyetindeki herhangi bir eşya gibi ve emekleri ve bedenleri posası kalana kadar sömürülüyor. Emperyalizm, bu çetelerin gelişmesinin önünü açarak, aslında savaşın doğrudan içerisinde olmayan kadınlara da bir mesaj veriyor. Kadınların en temel haklarının ne kadar geriye gidebileceğini görüyoruz ve krizde ilk olarak kapitalizme özgü kadın-erkek “eşitliğinin” ortadan kaldırılacağı yönünde açıkça tehdit ediliyoruz. İşte, bu yıkıcı tehdit karşısında gelişen pratik, “öz savunma” oluyor.
Suriye’de başkaca yönlerinin yanında, aynı zamanda erkek egemenliğinin en çıplak ve vahşi hali olan, kadının var olma hakkının elinden alındığı erkek terörüne karşı meşru savunmayla başlayıp güçlenen muazzam kadın direnişi, bölgenin ve dünyanın bütün kadınlarının bilinçlerinde yankılandı. Başka biçimlere bürünerek Türkiye’deki kadın hareketinin de gündemine yerleşti. O yankılanmanın ürettiği sorulardan biri de şu; meşru savunmaya geçmek için savaşın doğrudan içerisinde olmamıza gerek var mı? Ya da, aslında bizler de ilan edilmemiş ama sinsice yürütülen bir çeşit savaşın içinde değil miyiz? Sürekli artan bunca kadın cinayeti, yaralama, tecavüz, taciz ve her gün karşılaştığımız bin bir çeşit saldırı başka nasıl izah edilebilir? Yılda üç yüz kadının öldürüldüğü bir ülkede yaşıyorsanız, orada bir barış ortamının olduğunu savunabilir miyiz? Uygulanan bin türlü şiddetin kadınların sokaklarda yürüyemeyeceği boyutlara varmış olması ya da sokaklardan kaçıp sığınılan evlerin bile birçok kadın için canlarının alındığı yer olması, bir savaş halini göstermez mi?
“Tak etti, yetti artık” dediğin yerde, öz savunma başlar…
Peki, bu savaş boyutlarındaki saldırılar karşısında biz kadınları “koruyan” bir hukuk sistemi var mı? Evet, en basit yaşamsal faaliyetlerimiz bile saldırı altında, ama bizi koruyan bir “şey” var mı? Aksine, avukatlar, hâkimler, savcılar ve onların uyguladığı hukuk sistemi, kadın cinayeti işlemiş bir erkeği bile “acaba ne yapsak da kurtarsak” ya da “acaba nereden indirim versek” diye düşünmekte.
Çare: Örgütlü Bir “Öz Savunma” Pratiği
Kadınların yaşamak için yaptığı her türlü savunma, bir meşru müdafaa olarak görülmeli ve cezasız kalmalıdır.
Ama gerçek yaşamda tam tersi oluyor ve erkekleri beraat ettirmek için çırpınan yargı kadınlara karşı olağanüstü saldırgan bir tutum sergiliyor. Yasamak için şiddet kullanmaktan yargılanan kadınlar cezasız kalmak bir yana çoğu zaman en üst sınırdan ceza alıyor.
Erkek yargı; kendisine sistematik olarak tecavüz eden erkeği öldüren Nevin’e ağırlaştırılmış müebbet verirken, yemek yapmadığı için eşini öldüren erkeğe iyi hal indirimleri verebiliyor.
“Öldürmeseydi öldürülecekti” demiyor mahkemeler. Eh, herhalde kadınlar ceza almazlarsa cesaretlenip kendilerini savunmaya başlarlarsa neler olabileceğinden korkuluyor! Kendisine şiddet uygulayan erkeği öldürme noktasına gelmiş bir kadının korkusu, asla alacağı ceza olmuyor. Öldürmezse öleceğini biliyor; “ölüm ve cezaevi” arasında tercihe zorlanıyor.
Öz savunma sadece şiddete karşı kendini korumaktan değil, yaşamını bütünüyle savunabilmekten geçer. Yaşamak, biz kadınların en doğal hakkı; elbette sonuna dek bu hakkımızı koruyacağız. Ama yetmez; özgürce, istediğimiz gibi, yaşayabilmek için, kendimizi hayatın her alanında var edebilmek için öz savunmayı geliştirmeliyiz.
Bizler, basitçe “erkeklerden öç alma” peşinde değiliz, kendi yaşamımız üzerindeki denetimi kendi ellerimize almak istiyoruz.
Öz Savunma Pratiğinin Gelişimi
Öz savunma, şayet örgütlü ve yaygınlaştırılarak yapılırsa, kadınlar yararına toplumsal bir dönüşüm yaratabilir. Öz savunma deyince aklımıza doğrudan ve yalnızca silahlı bir mücadele yöntemi, ya da dövüş sanatları gelmemelidir. Öz savunmanın ilk koşulu, içerisinde bulunduğumuz ve zarar gördüğümüz erkek egemen sistemi anlayabilmekten geçer. Neye karşı savaşmakta olduğumuzu bilmeden, onunla savaşmak için doğru araçları geliştirmemiz mümkün müdür? Tek tek erkeklere değil, erkek egemen sisteme karşı savaştığımızı unutmamalıyız.
İkincisi, erkek egemen sistemin ezeli ve ebedi olmadığını; dolayısıyla değiştirilebileceğini, ezilmeye ve ikinci cins olmaya mahkûm olmadığımızı bilince çıkarmaktır. Bu bilinç kendiliğinden gelişemeyeceği gibi sadece yaşadığımız deneyimlerle de açığa çıkmayacaktır. Bin yıllardır içselleştirdiğimiz ikinci olma konumundan uzaklaşmak, erkek hegemonyasının altından kurtulmak için daha birçok araca ihtiyacımız olduğu oldukça açıktır.
Kendi yazınsal tarihimize doğru bir yolculuğa çıkmamız gerekir. Erkek egemenliğinin ezeli olmadığı gerçeği, gözümüzdeki bandajlardan kurtularak okuduğumuzda tarihin tozlu sayfalarında karşımıza çıkacaktır. Tarihi, felsefeyi, sanatı yeniden kadın yazarların gözünden okuyarak başladığımız bu yolculukta göreceğiz ki; bizlere okulda öğretilen sadece erkeklerin tarihiymiş. Aynı zamanda mücadele ve cesaretle dolu bir kadın tarihi de varmış.
Üçüncüsü, gücümüzün farkında olup kendi hayatımız üzerinde söz sahibi olmamızı sağlayacak olan özgüven mekanizmalarımızı geliştirmek. Kendimize güvenmemiz savunmamızı güçlendirecektir. Bu da bugüne değin uzaklaştırıldığımız bütün toplumsal alanlarda var olmak için mücadele etmekten geçecektir. Sanatsal-kültürel faaliyetlerden spora; edebiyattan siyasete… Dışlandığımız bütün alanlarda, olmak istediğimiz her yerde olabilmek, olabileceğimizi görmek…
Dördüncüsü, kadın dayanışması; öz savunmanın önemli ve belirleyici aşamasıdır. Her kadın erkek egemenliğinin farklı biçimlerine maruz kalıyor. Birbirimizle dayanışmayı ne kadar güçlendirirsek, öz savunmamız o denli delinmez bir zırh olacaktır. Dayanışmamız bizi örgütlü bir güce götürecektir. Örgütlü gücümüz erkek egemenliğinin karşısında cesaretle ve umutla durmamızı sağlayacaktır. Unutmamalıyız ki bu sistem en çok kadınlar arasında yarattığı rekabet ve kıskançlık üzerinden ayakta durmaktadır. Bizlerin bir araya gelip, birbirimizle deneyimlerimizi paylaşmamız, bunun üzerine birlikte hareket etmemiz onların asla işine gelmeyecektir.
Pasif Bir Savunma Yetmez
Buraya kadar pasif ama öz savunmanın temelini oluşturan yöntemlerden bahsettik. Ama sadece bu yöntemlerle erkek şiddetini önlememiz mümkün değil. En fazla yavaşlatır ya da kısmi olarak azaltabiliriz. Bu kazanımlarımızın ardından geliştireceğimiz atak savunma yöntemleriyle öz savunma pratiğimiz başka boyutlar alacaktır.
Erkek kadını taciz eder veya şiddet uygularsa, karşılığında kadının da ona şiddet uygulaması ya da sadece kendisini savunur pozisyonunda kalması gerekmez. Erkeği ve yaptığını teşhir ederek onu savunmasız bırakabiliriz.
Teşhir; önemli bir atak savunma yöntemidir, hukuki yollardan herhangi bir sonuca ulaşılmadığı zaman kullanılabilir. Doğru bir şekilde kullanıldığı takdirde de işe yarar.
Doğru bir şekilde kullanımdan kastımız şiddeti o erkek üzerinde kişileştirerek, bireyin kendisine dönük bir şeytan taşlama ritüeli yaratmamaktır. Sadece uygulanan şiddetin kendisine odaklanmak çok önemli… Şiddet uygulayan kişinin etrafında veya daha da geniş bir çevreye ulaşan teşhirin erkeği yaptığı şeyin ne olduğu konusunda bilince çıkaracak bir basınç altında bırakması gerekir. Bilince çıkarıp yaptığı hatanın farkına varabilir de, ona direnebilir de. Fakat bu teşhir öncelikle kadının kişisel haklarını koruyan, onun beyanını esas alan ama erkeğin de aksini ispat etme veya kendini dönüştürme çabalarına itiraz etmeyen ince bir ayarda olmalıdır. Erkeğin şiddetine karşı fiziksel şiddet uygulamak, teşhirden bir sonraki adımdır ve artan şiddet, taciz ve tecavüz olaylarından sokakta yürüyemez hale geldiğimiz bu günlerde önemli bir öz savunma yöntemidir. Kadının sözünün hiçbir hükmü olmayan ataerkil toplumlarda kadının beyanın esas alınması kadın mücadelesi açısından oldukça önemlidir. Kadın dayanışması en çok bu noktada sınanır. Erkeğin fiziksel olarak güçlü olan konumuna karşı, spor yapmak ve dövüş sanatlarını öğrenmek kendimize olan güvenimizi perçinleyecek ve şiddete karşılık verebilmemizi sağlayacaktır. Bu yönde geliştirilmiş birçok savunma sanatı vardır. Örneğin Wen-Do (kadının yolu) tamamen kadınlar için geliştirilmiş bir dövüş sanatıdır. Şiddet karşımıza sokak ortasında, evde, kampüste veya iş yerinde aniden çıktığında kendimizi savunabilmek için öncelikle bu savunmanın ne kadar meşru olduğunu, sonrasında da bunu gerçekleştirebilecek cesarete, güce ve tekniğe ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız.
Sonuç olarak, öz savunma yönteminin sadece bireysel olarak kazanılması ya da örgütsüz bir biçimde uygulanması, içinde nefes alıp verdiğimiz toplumda bütünlüklü bir sonuç yaratamaz. Kadınların öz savunmadaki en önemli silahı örgütlenmektir. Karşımızda her tarafımızdan bizi kuşatmış bir ataerkil kapitalist sistem durmaktadır. Bunun karşısında sistemli ve bilinçli bir şekilde geliştirilmiş öz savunma pratiği “hayat kurtaracak” boyutlara ulaşabilir, toplumsal özgürleşmenin de önünü açabilir. Bu da örgütlü bir kadın mücadelesinin gelişmesiyle mümkündür.