Toshio Saeki: Zehirli Güzellik

002
Toshio Saeki

Saki döndür kadehi, herkese sun bana da ver. Çünkü aşk önce kolay göründü, ama sonradan çok müşküller meydana geldi.

Sabah yeli misk kokusu almak ümidiyle sevgilinin alnına dökülen saçları açınca, o güzel kokulu saçların kıvrımlarından yürekler ne kanlara boyandı!

Hâfız-ı Şirâzî

Hayal gücünün sınır tanımaz doğası ve sanatının köklü geçmişine rağmen Saeki fazlasıyla gölgede kaldı. Fakat bu durum artık değişmek zorunda.

Türkçesi: Efe Tuşder

Son bir kaç yıl içinde, Japonya dışında, Toshio Saeki’nin eserlerine eşi benzeri görülmemiş bir ilgi artışı oldu. San Francisco, Toronto, New York başta olmak üzere Londra ve Tel Aviv’de büyük kişisel sergiler düzenledi; 2010 senesinde şimdiye kadar gün yüzüne çıkmamış baskı resimlerinden oluşan Onikage: The Art of Toshio Saeki (Last Gasp) ve 2015 yılında Fransa’daki eserlerinden meydana gelen beş ciltlik koleksiyonun ilki olan Rêve écarlate (Éditions Cornélius) yayınlandı. 70’lerden bu yana yaptığı çizimlerinin çoğu sergilerin dışındaki amaçlar için yapılmıştı (Çalışmaları 1972’de John Lennon ve Yoko Ono’nun Sometime in New York City kapağında kullanıldı; Ono ve oğlu Sean Lennon da onun hayranlarıydılar, 2013 yılında sanatçı ile röportaj bile yapmışlardı.) Saeki, sanat dünyasının sınırlarının ötesinde genişleyen bir kültü takip ediyor, farklı yaratıcı ortamların diasporasında gizleniyordu. Gerçek bir yeraltı efsanesi olan Saeki, sanatını sunulduğu ortamla tanımlamıyor; fakat bu durum hayranlarının onun bu kış galeride sergilenecek yeni eserleriyle hayal kırıklığına uğrayacakları anlamına da gelmiyor ve hiç şüphesiz ki tabiatında var olan radikalizmin galerilere sızmayı başardığını da görecekler.

003
Toshio Saeki

Saeki’nin galerilerle tanışması, inatçı bir iş kadınının Japonyanın uzak bir dağ kasabasındaki evini ziyaretiyle birlikte başlar. İletişim çağının tüm olanaklarından uzakta yaşamını sürdüren Saeki için bu durum, sıradışı ve gizemli atmosferiyle ilgisini çeker ve çalışmalarına ivme kazandırır. Ama hikaye belki de sadece bu kadının ikna edici enerjisinde değildir, bu dış dünyaya kapalı olduğunu düşündüğümüz bir sanatçının da kararıdır aynı zamanda: “Son beş yıl içerisinde batılı izleyicilerden gelen tepkiler beklentimin çok daha ötesinde ve şaşırtıcıydı, ve öyle görünüyor ki bu durum gün geçtikçe daha da şekillenecek.” 

Saeki’nin yeraltı sahnesindeki etkisine rağmen çalışmaları Japonya ve yurtdışındaki sanat dünyasında pek ciddiye alınmamıştı. Bu durum, büyük olasılıkla Saeki’nin işlerinin kendine özgü tuhaf içeriğinden kaynaklanıyordu. Bilinçaltının karanlıklarına iniyor, büyüleyici Freudyen kabuslar eşliğinde otantik senaryolar yaratıyordu.

saeki_compo 02
Toshio Saeki

Çocukken, resimli hikayelerimi arkadaşlarıma gösterir ve onlara seslice okurdum, buna bayılırlardı. Sanırım şu an için de bundan pek farklı bir şey yapmıyorum.

Saeki’nin çalışmaları on yıl boyunca olumsuz eleştirilere maruz kaldı. Karşılaştığım ilginç bir durum da 2013 yılında Londra sergisinde Saeki’nin işlerine küratörlük yaparken, serginin birinci kattaki alana taşınması gerektiğinde işleri ziyaretçilerin meraklı gözlerinden uzak tutmaya çalışmamdı. Eserler 70’lerden kalma Akai Hako serisinin bir parçasıydı; bazıları nispeten daha az ekstrem işlerdi. Saeki, toplum içerisinde güvenle görülebilecek birçok işe imza attı, ancak ahlaki sorunlar sanat kariyerini her defasında eleştiri hedefi haline getirdi. Belki de bu durum toplumumuzun bireyin içsel karmaşasına olan tepkisinin -hatta bu karmaşa bireyin kendisine acı verici bir durumda olsa dahi- sanatın kendisinden daha yoğun olduğu anlamına gelmektedir.

saeki_compo
Toshio Saeki

Ama Saeki için asıl önemli adım on yıl önce Tokyo’daki ajanslarla çalışmaya başladığında atılıyor, cesaretli bir kaç sanat adamı onun sınır tanımaz çalışmalarını gün yüzüne çıkardılar. “Bunlar çok radikal ve içeriği çok açık ifadeler. Eleştirmenler veya önemli pozisyonlardaki insanlar bu işleri beğenmiş olsalar bile bunu dile getirmekte çekinmeleri gayet normal. Ama sanırım artık bir şeyler değişmeye başladı ve Saeki hakettiği ilgiyi görmeye başlıyor. Örneğin bizler bile Saeki’nin Çin’deki popülaritesinin yeni yeni farkına varıyoruz ki bu durum yıllardır devam ediyormuş.” Bunlar Saeki’nin isimsiz kalmayı tercih eden temsilcilerinden aldığım bilgiler.

Saeki’nin tanınma zamanı gelmiş olabilir, bir sanat eseri için kaynak belirtmek sanat tarihi için önemlidir; ancak bu her zaman pek de kolay değildir. Savaş sonrası Japonya’sına kadar uzanan Ero Guro (Erotic Gore) hareketi veya 70’lerdeki ikinci dalga ile bu işler uyumlu olabilir. Ero Guro sanatını takip eden sanat severler ve pazarlar belki de sanal dünya sayesinde Saeki’ye de ilgi duydular. Son zamanlarda Japon erotik korku sanatının tarihsel örneklerine dair bir dizi sergi, bu hareketin toplum bilincindeki köklerini yumuşatmaya başladı: British Museum’daki Shunga sergisi, Met’deki Japon sergisi ve Grand Palais’daki Hokusai gösterileri, Paris ve Boston’daki MFA. Hokusai’nin The Dream of the Fisherman’s Wife’ı günümüz Japonya’sından gelen şiddetli cinsel görüntülere karşı yumuşak tepkilerin oluşmasında vesile oldu. Bir kamu kuruluşunun bir ahtapot ile çiftleşen bir kadının kartpostalını satabilmesi bu tür bir görüntünün çağdaş görsel kültürdeki yeri hakkında çok şey söylüyor.

Bu durum Saeki’nin çalışmalarını Japon sanatı etrafındaki bir diyalog içerisinde ve eserlerinin ortaya çıkardığı sorunlar dahilinde incelememiz için bizlere güzel bir fırsat sunuyor: Mizah ve pathos arasında dengelenmiş insan doğasının güvensizliği; fetişlere karşı tutum, şiddetin ve cinselliğin kültürel bir coğrafya tarafından şekillenmediği bir dünya; cinselliğin ve vahşiliğin estetikleştirilmesi, genişleyen yeraltı kültürleri ve bunların ana akım ile olan etkileşimleri; gelenekler ve ilerlemenin çelişkili ikilemi.

Ominanuma, 1972
Toshio Saeki ‘Ominanuma’ 1972

Annemin çocukken beni götürdüğü filmlerin de üzerimde derin bir etkisi vardır ve bu filmlerdeki bazı sahnelerin, kimi zaman çalışmalarımda ortaya çıktığını görebilirsiniz.

Genel izleyicinin aşırı açık içeriklerle başa çıkmasına yardımcı olmasının dışında düzenlenen kurumsal sunumlar ve sergiler, Japon baskı resim tekniğinin kalitesinin de takdir edilmesini beraberinde getirdi. Saeki’nin uyguladığı bu eski usül teknik -kalıpların baskı makinesine girmeden önce parşömen yapraklarıyla kaplanması ve işaretlenmesi- soylu Japon baskı resim sanatının miraslarından biridir. Yabancılar için, Saeki’nin teknik bileşenleri ve imgelem dünyası: Evlerin iç kısımları, figürler, kıyafetler, tasvir ettiği ritüeller ve şeytanlar, Japon kültürüne ait görünürler. Fakat tematik açıdan bile olsa Saeki çalışmalarını kesinlikle Japonca bir kanonun veya çevrenin parçası olarak tanımlamıyor: “Sıradan bir Japon vatandaşı gibi ben de halk müzikleri dinleyerek büyüdüm, ama bunun yaptıklarım açısından önemli olduğunu düşünmüyorum. Bana ilham veren şeyler korku duygusu, belirsizlik, çocukken veya ilk gençlikte yakaladığımız o endişe ve mutlulukların hassaslığı; bundan eminim. Bunlar geleneksel Japon kültürü olarak tanımlanır mı bilmiyorum, ayrıca annemin çocukken beni götürdüğü filmlerin de üzerimde derin bir etkisi vardır ve bu filmlerdeki bazı sahnelerin kimi zaman çalışmalarımda ortaya çıktığını görebilirsiniz.”

saeki small01
Toshio Saeki
dsm_5385
Toshio Saeki ‘Maboroshimakura 2’ 1972

Zehirli Güzellik

Saeki genellikle kimseyle görüşmeden yaşıyor, internetsiz ve İngilizcesiz; çoğu iletişim talebi Saeki’yle bağlantısı olan Tokyo’daki temsilcilerden geçiyor. Onlar da Saeki’nin bu durumunun sebebi olarak sade yaşam tarzını öne sürüyorlar: “Öyle sanıyoruz ki onun münvezi kişiliğiyle ilgili olmalı bu durum, son derece mütevazı, sessiz ve hiç materyalist değil. Aynı zamanda ödün vermeyen ve sanatına inanan çok güçlü bir iradesi var. Bu yüzden, her şeyden uzakta dağlarda yaşıyor. Bundan dolayı insanlar onu merak ediyorlar fakat ona erişmek gerçekten çok zor.”

Saeki’nin çalışmalarını görmek ve onları yapan kişi hakkında bilgi edinmek için ciddi bir talep var fakat şu an için elimizde erişilmez yerlerde yaşayan ve fazlasıyla bireysel bir sanatçının çok parçalı portresinden fazla bir şey de yok. Etkilendiği kaynakların, ilham perilerinin ipuçlarına erişmek bile çok zor: “Osaka’da reklamcılık alanında çalışırken, Tomi Ungerer’in eserleriyle karşılaşmıştım. Çalışmalarında zehirli bir şey hissettim ve zehirsiz bir güzelliğin sıkıcı olduğunu farkettim.”

Toshio Saeki (25)
Hatu, 1972
Toshio Saeki (20)
Toshio Saeki

“Zehirli güzellik” Saeki’nin cüretkar bakışı ve benliğinin ortaya çıkardığı gizli kısımların dışında, aynı zamanda çalışmalarında paradoksal bir saflık olarak da ortaya çıkıyor: “Ben her zaman ruhumun derinliklerinde gizli olan ve kelimelerle tarif edilemeyeni biçimlendirmeye çalışırım. İnsanın içinde sessiz kalan ve unutulmaya yüz tutmuş duyuları uyandırmak isterim. Büyüdükçe bazı şeylere alışırız ve duyarsızlaşırız, oysaki gençken tattığımız duygular hassas ve saftırlar ve dolaysızca yaşanırlar. Belki de sanatıma ilgi duyan insanlar bunu bir şekilde hissediyorlar ve bu sadelikten etkileniyorlar. Çalışmalarıma hiç rastlamamış insanlarla karşılaşmak isterdim, ve onlara unuttukları o muhteşem hassaslıklarını hatırlatmak. Çocukken, resimli hikayelerimi arkadaşlarıma gösterir ve onlara sesli okurdum, buna bayılırlardı. Sanırım şu an için de bundan pek farklı bir şey yapmıyorum.”

Toshio Saeki (63)
Toshio Saeki

“Gençlik yıllarımdan kalma anılara gelirsek… Bunlar çok farklı bir hikaye, belki bir dahaki sefere…”

Sıklıkla gözden kaçan bir unsur da Saeki’nin çalışmalarının oyunbaz yanıdır. Bu detaylar belki de Osaka’da doğup-büyümesiyle ilişkilidir, geleneksel kültürlerde insanları güldürmenin ve mizahın günlük yaşamın bir parçası olması. (Tokyo’dan farklı olarak.) Her ne kadar memnun etme ve eğlendirme arzusu Saeki’nin sanatında ilk aklımıza gelen özellik olmasa da bu grotesk mizah her daim işin içindedir. Belki de ‘godfather of the underground’ sandığımızdan daha çok bizlere benziyordur. Sanatçı ve eserleri hakkında keşfedilmesi ve öğrenilmesi gereken çok şey olduğu ortada. Böyle olması macerayı daha da keyifli kılıyor. Saeki sanat sahnesi için artık hazır. Fakat önce onu yakalamamız gerek.

source: elephant.art

Emre Orhun ile Karanlıktan Aydınlığa

la nuit
Emre Orhun ‘La Nuit’ 2005

Çizerler de tıpkı çocuklar gibi sürekli bir şeyler karalayıp dururlar. Peki bu durum sende ne zaman kaçınılmaz bir hal aldı; ve neden?

Mezuniyet çalışmamın üstesinden geldiğim vakitlerde büyümek istemediğimi ve çizimin o büyüleyici, fantastik dünyasında kalmak istediğimi farkettim. Sonrasında zaten mimarlık okumaya başladım. Çok geçmeden bu ‘ciddi’ sürecin ilgimi o kadar da çok çekmediğini, sanatla ya da çizimle ilişkili alanların içinde kalmak isteğimi  farkettim. Çizimin ciddiyetsiz bir mesele olduğunu kastetmiyorum ancak yirmili yaşlarındaki bir koca oğlan olarak fantastik ve renkli bir dünyanın içinde süper kahraman çizimleriyle ilgilenmeyi statik mekaniğe, geometriye ve mimari projelerin boğuculuğuna  tercih ettim…

Peki hayatının hangi noktasında bunun farkına vardın?

 Her şeyden vazgeçip okulu bırakmayı düşündüğüm, yaşadığım yeri terkedip seyahate çıkmak istediğim bir dönemdi. Münzevi bir halde Afrika turuna çıkmak yada Atlantik’i kanoyla geçmek istediğim dönemler. Fakat Afrika çok sıcak ve sıcağa katlanamıyorum. Sonrasında şunun farkına vardım: Okuduğumuz bu çizgi romanlar normal insanlar tarafından çizilmiş, yani zihinsel kapasitesi ekstra gelişmiş uzaylılar tarafından çizilip de  gezegene gama ışınları aracılığıyla gönderilmiş falan değiller. Şunu da fark ettim ki özel bir okula gidip çizim yapmayı öğrenebilirdim. İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa asla çizmeyi asla bırakmadım. Sanat okulunda okuduğum halde – benimki Emile Cohl’du – hep bir parantezin ve eğlencenin içinde hissettim kendimi, ta ki ‘düzgün bir meslek’ sahibi olmam gerektiğini farkedene kadar. Hala kendime iyi bir iş arıyorum… Mono-manyak gergin bir adamım ve hayatı ciddiye alacak biri gibi görünmüyorum.

L'ennui
Emre Orhun ‘L’ennui’ 2008

Çizim stilini ve karakterlerini  biraz anlatır mısın? 

Genellikle grotesk, absürd ve ekspresyonist bir sürrealizmin içinde geziniyorum. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam ya da gerçekçi bir sanatçı olarak tanımlamam. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, bu hem bir kusur hem de bir avantaj ve ben bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim anlayışıma göre resim gerçekliğin birebir yansıması olmamalıdır, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bu bana saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır İlham alınan dış dünya ile benim üreteceğim çizim arasında gözümün, beynimin ve elimin oluşturduğu kompleks bir süzgeç var. Algılarım zaten görünen şeyleri bir birinden ayırıyorlar, duyduğunu, hissettiğini… Beynim ise yeniden uyarlıyor, organize ediyor; bazen sembolik bir biçimde bazen ise anarşik bir yolla, bazen besleyici bir biçimde bazen ise sadeleştiren. Sonra bu durum elimden adeta akar, burası da en zorlu adımdır. Çünkü elin kendisi isyankar ve kontrol edilemeyen bir yaşam döngüsüyle donatılmıştır. Benim irademe karşı itaatkar görünmüyor, asi ve kontrolsüz duruyor. Yıllardır birlikte yaşamamıza rağmen, belki biraz daha huzurlu ve armonik, fakat halen bazı sürprizleri barındırıyor. Bu sürprizler bazen güzel, çoğunlukla ise felaket oluyor.

Çizmenin sana kişiliğini keşfetmende ve analiz etmende nasıl faydaları oldu?

 Öncelikle, bu benim sabırlı ve titiz bir insan olduğumu farketmemi sağladı. Temel olarak kullandığım scratchboard tekniği sıkıcı ve uzun bir iştir. Başka sanatçılar on tane üretirken, ben ancak bir çizim üretebiliyorum. Böyle olması hoşuma gidiyor, dünya alabildiğine hızlıyken ben bir salyangoz gibi hareket ediyorum, kendimi senkron dışı hissediyorum. Ve çizimlerin, ruhun kesinlikle bir aynası olduğu kanaatindeyim. Kimileri kurnazlığı ile bunu gizlemeye çalışsa bile şundan gayet eminim ki:  Her ne isek onu çiziyoruz. Çizimin zayıf, içeriğin tutarsız ve ilginçlikten uzak olduğu durumlarda bile – ki bunlardan fazlasıyla var – en başarısız resimlerime bile özel bir sevgi beslerim, çünkü özgün bir samimiyetleri vardır.

Sperzilla
Emre Orhun ‘Sperzilla’ 2011

Siyah beyaz çalışırken hissettiklerini nasıl yorumlarsın?

Aslında rengi severim. Ama çizime sırf renkli olsun diye ya da onu daha sevimli bir hale getirmek için renk katma fikrini sevmiyorum. Siyah- beyaz ve gri tonlar geniş bir palet şeklinde arayışlarımı yeterince karşılıyor, kendimi ifade etmeme yetiyor. Tekniğin ağırbaşlılığı belli bir soyutlamayı da beraberinde getiriyor ve bu da beni sayısız renk karmaşasından, amacımdan sapmamı engelliyor. Siyah ve beyazın direk kullanımı her yönüyle zaten mevcut; bunun kompozisyon için sadece biçim ve ışığa ihtiyacı var. Ve benim açımdan meselenin özü, sahneyi canlandıracak bu ışığın arayışıdır, scratchboard tekniğine has ince beyaz çizgilerinin, formları meydana çıkarması ve siyah bir yüzeyde ışığı yoğunlaştırarak canlandırması. Bundan sonraki asıl problem ise dozaj, siyah ve beyaz arasındaki doğru dengeyi bulmak ve nasıl altından kalkacağını keşfetmek. Hepsinden öte, özenti çizimler yapmamayı öğreniyorsun, fazla ileri gitmeyi göze alamadığın işlere nazaran çok daha uzaklara gidiyorsun. Bu, katettiğin yoldan çok da fazla geri dönemediğin bir teknik… Son yıllarda işlerimde siyah-beyaza daha yoğun bir biçimde odaklandım, özellikle de bunu gerektiren bazı projelerde. Kendimi doğuştan pek renkli biri olarak görmesem de bazı işlerimde renk kullanmayı seviyorum. Benim için renkler çoğunlukla sembolik, en azından bu benim renkleri kullanmayı sevdiğim bir yorum biçimi ve sadece gerekli durumlarda renklere soyut değerler vererek uyguluyorum. Ayrıca ben gerçekçi olmaktan oldukça uzağım; renk sadece nerelerde benim amacıma hizmet ediyorsa oralarda var ve bu durum dış gerçekliğin yansıması da değil.

Senin işlerini ve başarılarını göz önüne alırsak , senin için neler saygıdeğer ve önemli? Öncelikle kendini, gelişmenin önemli olduğu yönünde ikna etmelisin, öyle ya da böyle kendini yenilemek, tekrara düşmemek açısından. Ve sonra, yüzlerce çizimden sonra farkediyorsun ki yapmış oldukların aslında aynı tema üzerinden yola çıkılmış bir çeşitlemeden ibaret, tabi zamanla yeni şeyler eklenmiş, gelişim göstermiş. Benim perspektifimden bakınca bunlar çoğu zaman kaçış, kendine acımak, kendine dönüşüm, yaşamın traji-komik doğası etrafında dönüp duruyor.

Sanatsal amaçların neler? Kendine ne gibi hedefler koydun? Ya da neler seni gerçekten motive eder, her ne kadar kendini bunlara uzak hissediyor olsan da…

‘Amaç’ ve ‘Sanat’ ele alındığında çok farklı iki sözcük. Sanat, benim açımdan, ilgisiz olmalıdır. Açık konuşmak gerekirse sanat tüm estetik, teknik veya ticari hedeflerden sıyrılmalıdır. Bir sanat eseri ancak görüldüğünde varolur ve amaç tabii ki de izleyiciyi göz ardı etmemektir. Kağıdın saflığına müdahele etmek kadar izleyicinin beklentilerini karşılama konusunda da oldukça becerikliyim. İsterdim ki çok daha fazla çizimim olsun. Hatta bunlar illüstrasyon, çizgi roman ve kurumsal işler dahi olsalar.

emre 02
Emre Orhun ‘Whiny Tunes’

Emre Orhun, 1976’te Çin’de doğdu. 1993 yılından bu yana Fransa’da yaşıyor ve çalışıyor.

Röportaj Anne & Julien tarafından yapılmıştır. HEY ! Modern art & Pop Culture #15 (Eylül 2013)

emreorhun.com


Mavado Charon: Qui Se Vengent de la Normalité

Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

The uneasy spring of 1988. Under the pretext of drug control suppressive police states have been set up throughout the Western world. The precise programing of thought feeling and apparent sensory impressions by the technology outlined in bulletin 2332 enables the police states to maintain a democratic facade from behind which they loudly denounce as criminals, perverts and drug addicts anyone who opposes the control machine. Underground armies operate in the large cities enturbulating the police with false information through anonymous phone calls and letters. Police with drawn guns irrupt at the Senator ’s dinner party a very special dinner party too that would tie up a sweet thing in surplus planes.

Mavado : A propos de mon travail artistique, je fais des dessins et des bande dessinées depuis que je suis enfant, et aussi longtemps que je me souvienne, j’ai toujours voulu représenter des scènes sexuelles et violentes. Mais pendant des années et des années, je n’étais pas du tout satisfait du résultat! J’ai réalisé des milliers de dessins ratés que je ne montrerai jamais à personne. J’utilisais alors la technique classique des auteurs de BD:  d’abord un crayonné, puis l’encrage à la plume, mais je n’étais pas à l’aise avec ce procédé lamentable. Lorsqu’il y a cinq ans, j’ai commencé à improviser mes dessins avec un simple crayon bille sur une bête feuille de papier, j’ai été vraiment épaté par le résultat: le dessin était soudainement devenu vivant! Ha… ça a été le début de la carrière de Mavado Charon!

En ce qui concerne mes publications, j’ai d’abord commencé à montrer mes dessins sur mon blog, et ils ont très vite été repérés par le rédacteur en chef de la mythique revue homo Straight to Hell basée à New-York. Il m’a encouragé à montrer mon travail, et j’ai commencé à être publié à partir de ce moment-là.

mavado 01
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

We been tipped off a nude reefer party is going on here. Take the place apart boys and you folks keep your clothes on or I’ll blow your filthy guts out.

>

Peux-tu me parler des sources d’inspiration qui alimentent ton imagination?

J’ai, bien sûr, de très nombreuses sources d’inspiration pour mon travail, mais tout est un peu mélangé. Il y a les choses de mon enfance, comme le manga post-apocalyptique Hokuto No Ken que je regardais à la télé quand j’étais petit; ou encore des jeux vidéo violents comme Mortal Kombat ou Final Fight, et même le catch! Je peux aussi mentionner les films pornos gays, qui vont des productions extrêmes de Treasure Media Island aux grands classiques du studio Falcon en passant par des œuvres plus expérimentales, comme celles de Bruce LaBruce. En ce qui concerne le cinéma traditionnel j’ajouterai le chef d’œuvre méconnu Singapore Sling (1990) aussi les 3-4 premiers films de John Waters, Pink flamingo en tête! Chose plaisante, Billy Miller a montré mon tout premier fanzine à John Waters, et il m’a dit qu’il avait adoré !

Je dois évidemment mentionner aussi la scène graphique internationale: j’adore les mouvements japonais Heta-Uma et Ero-Guro (avec le très grand Maruo en tête !), les bandes dessinées italiennes ultra-violentes des années 80 comme Ranxerox ou Necron, et bien sûr des fanzines et graphzines, comme ceux produits par Le Dernier Cri de Pakito Bolino ou United Dead Artists de Stéphane Blanquet… pour qui je prépare en ce moment une énorme bande dessinée d’ailleurs! Parmi les dessinateurs que j’aime particulièrement, il y aussi C.F., entre autres !

Une autre de mes sources d’inspiration importante est l’artiste Henry Darger. Bien sûr parce qu’il a dessiné des scènes avec des centaines de personnages qui se torturent et s’entretuent, mais aussi parce que son travail parle de vengeance! Ses Vivian Girls se vengent de tous les adultes qui ont tué et molesté des enfants innocents, et mes dessins sont aussi l’expression d’une vengeance. Celles des gens bizarres, pas conformes, les homos, les trans, les bi, les barjos, les monstres… qui se vengent de la normalité qu’on leur impose.

Mais ma source principale d’inspiration vient de la littérature! Je lis énormément, et je me retrouve complètement dans les œuvres de Williams Burroughs, D.A.F. de Sade, Pierre Guyotat…

J’aime beaucoup l’idée que lorsque vous décrivez quelque chose, avec des mots ou des dessins, vous la rendez présente, vivante. Sans les écrits de Sade, Burroughs, Guyotat, je crois que je me sentirai seul, perdu dans ce monde. S’il y a une place pour moi c’est qu’avec leurs mots, ils ont créé un espace où je peux me réfugier pour vivre. Je ne me vis pas comme un grand artiste, mais je tiens à créer avec mes images pornographiques des espaces pour que d’autres puissent y vivre.

mavado 02
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

We put out false alarms on the police short wave directing patrol cars to nonexistent crimes and riots which enables us to strike somewhere else. Squads of false police search and beat the citizenry. False construction workers tear up streets, rupture water mains, cut power connections. Infra-sound installations set off every burglar alarm in the city. Our aim is total chaos. 

>

On peut tracer un chemin logique dans la littérature française,qui va des surréalistes à Bataille, avec Sade comme point de départ. Selon toi, d’où vient toute cette tradition ? Peux-tu l’expliquer comme le produit des religions hétérodoxes sur le territoire français ? 

Il me semble juste de dire que, comme pour beaucoup d’autres, la religion a été quelque chose de fondamental dans la culture française, mais je ne pense pas que ce soit toujours aussi vrai. Et je pense que la culture française actuelle est tout autant issue de la libre pensée, des hérétiques. Les Philosophes des Lumières, ainsi que René Descartes ont aussi été très important: ce fut à mon sens le début d’une époque où l’on pouvait concevoir un monde sans dieu. Toute l’œuvre de Sade n’est qu’une violente déclaration de guerre contre l’idée de Dieu, et sa lecture a été fondamentale pour moi. Il a aussi été l’un des premier à parler librement d’homosexualité, de sodomie… mes dessins doivent beaucoup à Sade!

mavado 04
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

Loft room map of the city on the wall. Fifty boys with portable tape recorders record riots from TV. They are dressed in identical grey flannel suits. They strap on the recorders under gabardine topcoats and dust their clothes lightly with tear gas. They hit the rush hour in a flying wedge riot recordings on full blast police whistles, screams, breaking glass crunch of nightsticks tear gas flapping from their clothes. They scatter put on press cards and come back to cover the action. Bearded Yippies rush down a street with hammers breaking every window on both sides leave a wake of screaming burglar alarms strip off the beards, reverse collars and they are fifty clean priests throwing petrol bombs under every car WHOOSH a block goes up behind them. Some in fireman uniforms arrive with axes and hoses to finish the good work.

>

Tu m’as dit que tu te sentais plus proche de la littérature que de l’art graphique. Quand on regarde précisément ton travail, on constate en effet que tu travailles tes scènes chaotiques comme une narration, en racontant une histoire… 

Je lis effectivement beaucoup plus de textes que de bande dessinées; Je vais rarement voir des expositions, ou dans les musées, et j’ai vraiment une culture très littéraire. J’ai d’ailleurs commencé à écrire des textes pornographiques quand j’étais adolescent, avant de me consacrer entièrement au dessin, qui est vraiment la façon dont je respire !

Avec mes dessins, j’essaie de rendre une certaine étrangeté, qui est vraiment propre au texte, selon moi. Beaucoup de dessins manquent de mystère, de dimensions… ça ne me produit pas toutes ces pétillantes explosions dans ma tête que me procure la littérature. Les textes me paraissent en général beaucoup plus proches du rêve que les dessins (même si paradoxalement les rêves nous paraissent très visuels). J’ai oublié de mentionner Abe Kobo parmi mes auteurs favoris. Si vous lisez La femme des sables, vous y trouverez différentes focales : des très gros plans (le monde des insectes, les grains de sable…) mais aussi une profondeur, une impression de vertige, avec ce trou que la femme doit faut sans cesse creuser sous peine d’être ensevelie. Je trouve que le film qui a été tiré de cette œuvre littéraire exprime très bien ce que j’essaie de faire en dessin, à partir des images que j’ai en tête !

Dans l’idéal, je voudrais que mes dessins soient assez « proches » pour qu’on puisse distinguer le grain de la peau de mes personnages, mais aussi comme s’ils étaient en même temps très « lointains »… C’est un peu dur à expliquer !

mavado 08
Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

In Mexico, South and Central America guerrilla units are forming an army of liberation to free the United States. In North Africa from Tangier to Timbuctu corresponding units prepare to liberate Western Europe and the United Kingdom. Despite disparate aims and personnel of its constituent members the underground is agreed on basic objectives. We intend to march on the police machine everywhere. We intend to destroy the police machine and all its records. We intend to destroy all dogmatic verbal systems. The family unit and its cancerous expansion into tribes, countries, nations we will eradicate at its vegetable roots. We don’t want to hear any more family talk, mother talk, father talk, cop talk, priest talk, country talk or party talk. To put it country simple we have heard enough bullshit.


Mavado Charon, stylo à bille sur papier, 2013

Quels auteurs as-tu lu quand tu étais plus jeune ? Aimes-tu Jean Genet ? Un de tes livres, publié par Re:Surgo, s’intitule “Burroughs on Tumblr”, je suppose donc que tu aimes particulièrement cet auteur ? Que lis-tu en ce moment ? 

Une de mes révélations de jeunesse a été “Les 11000 verges” de Guillaume Apollinaire… ce livre est tellement porno, sale et drôle, je n’en reviens toujours pas! Je me le suis procuré quand j’étais très jeune, sans doute vers 12-13ans : il existait dans une version de poche à un prix ridiculement bas, et il n’y avait aucune mention sur la couverture comme quoi il était interdit aux moins de 18 ans ! Je ne sais pas s”il y a quelque chose de grand dans la culture française, mais le fait qu’on puisse acheter librement ce type de texte me semble fabuleux !

J’ai pour le moment assez peu lu Jean Genet, mais je commence à m’y mettre et j’adore. Le monde qu’il décrit, de malfrats, de prostitués et de travestis, toute cette fange et cette trivialité qu’il élève au niveau poétique le plus élevé, cela me parle, bien évidemment !

J’ai un amour immodéré pour les œuvres deBurroughs, même celles qui sont moins connues, comme sa seconde trilogie (Cities of the Red Night, etc.) et j’étais vraiment heureux de pouvoir exprimer cet attachement dans un de mes titres, grâce à Re :Surgo!

En ce moment, je lis deux livres : Prostitution de Pierre Guyotat qui est un fabuleux travail de la langue autour d’un bordel pour garçon dans l’Algérie des années 60, et Héros de Denis Jampen. C’est un auteur français qui n’a écrit qu’un seul livre, dans les années 70, et qui n’a été publié que cette année ! Cela raconte les massacres et les viols commis par quatre soldats sur de jeunes garçons, dans une ville imaginaire… Là encore, le travail de la langue est expérimental et ardu, mais remarquable ! J’aimerais vraiment arriver à un tel résultat avec mes dessins !

La France a été le berceau de bien des avant-gardes. Quelle est la situation aujourd’hui? Que se passe-t ‘il dans les domaines de la littérature, de l’art, du théâtre ? Y’a-t-il des artistes que tu veux nous recommander ? Que penses-tu d’Olivier de Sagazan par exemple ?

Là encore, je ne pense pas être le mieux placé pour en parler, je connais assez peu la nouvelle scène littéraire ou théâtrale. En dessin en revanche, je trouve qu’il se passe énormément de choses passionnantes sur la scène du graphzine et du fanzine! Des gens comme François de Jonge (qui dirige SuperStructure) ou encore le collectif réuni autour de la Revue Collection (qui est en partie à l’origine des fabuleux graphzines Lagon ou Volcan) produisent des choses fabuleuses en ce moment, équivalant à la revue Américaine Kramers Ergot des années 2000! J’aime bien aussi ce que font les anglais de la revue Mould Map… là encore, ce sont des sources d’inspirations importantes pour moi!

C’est amusant, je ne connaissais pas Olivier de Sagazan avant, mais je viens de regarder son site internet, et je trouve ça très fort! Mon travail artistique est essentiellement un travail autour de la représentation en dessin du corps, et ce qu’il fait me parle beaucoup!

>

mavadocharon.blogspot.com

l’interview avec Mavado Charon 09/ 15

dirtycharon.tumblr.com

segments en italiques extraits de WSB ‘Les garçons sauvages’


 

Mavado Charon: Take Revenge on Normalcy

mavado 01
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

The uneasy spring of 1988. Under the pretext of drug control suppressive police states have been set up throughout the Western world. The precise programing of thought feeling and apparent sensory impressions by the technology outlined in bulletin 2332 enables the police states to maintain a democratic facade from behind which they loudly denounce as criminals, perverts and drug addicts anyone who opposes the control machine. Underground armies operate in the large cities enturbulating the police with false information through anonymous phone calls and letters. Police with drawn guns irrupt at the Senator ’s dinner party a very special dinner party too that would tie up a sweet thing in surplus planes.

Mavado Charon: About my artwork, I’m making comics and drawings since I’m a child, and I always wanted to express violent and sexual scenes… but didn’t really succed for many, many years. I’ve got thousands of bad drawings that I won’t show to anybody, because they’re awful. I was using the classical technique teached by comic artists: first you draw with graphit pen, then you ink with china ink and a (plume), but I was not comfortable with this technique. Then, five years ago, I started to (improviser mes dessins) with a rollpoint pen, on small sheets of bad paper. I was very happy with the result that make the drawing much more (vivant)! It was the begining of Mavado Charon’s career!

About publication, I first started to port my drawings on a blog, and was spotted by Billy Miller, the editor of the famous american gay magazine ‘Straight-to-hell’. He encourages me to show my artwork, and then I’ve started to publish here or there.

mavado 02
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

“We been tipped off a nude reefer party is going on here. Take the place apart boys and you folks keep your clothes on or I’ll blow your filthy guts out.”

Could you tell us about the resources feeding this imagination?

I’ve got, of course, numerous ressources of inspiration for my artwork, that are mixed togheter! There is childhood inspiration like Hokuto No Ken, the post-apocalyptic manga i was watching at TV when i was a kid, violent video games like Mortal Kombat or Final Fight, or even pro-wrestling! I can mention all the gay porn that i watch since i’m a teenager: from Treasure Island Media films (bareback movies focused on sperm) to the classical Falcon studios movies. The first John Waters movies!

I can of course mention the international weird graphic i love: the japanese Ero-Guro (the great Maruo) and Uta-Hema styles, italian 80′ violent and porn comics loke Ranxerox or Necron, and of course fanzines and graphzine, Le Dernier Cri and United Dead Artists at the first place!

One of my main graphical ressources is Henry Darger, the fabulous american artist! Of course because he made huge drawings with thousand and thousand characters that kill and torture each others, but also because he is talking about vengeance: the Vivian Girls are avenging themselves against adults, that kill children. I oftent think about this idea of “vengeance”, and my drawings can also express the vengeance of queer people (gay, trans, bi, weirdos, creeps…) against normality.

But my main source of inspiration come from litterature! I read a lot, and (l’oeuvre) of William Burroughs, D.A.F. de Sade, Pierre Guyotat,… this is where i find myself!

I love the idea that when you express something in artwork (drawings, texts…) you make it live, you make it happen. If Sade, Burroughs or Guyotat didn’t write what they write, I would be absolutly lost in this world! There is a place for me to live here because of there words, that create places to live for people like me. I just trying to make differents places where different people can live and (trouver refuge).

mavado 03
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

We put out false alarms on the police short wave directing patrol cars to nonexistent crimes and riots which enables us to strike somewhere else. Squads of false police search and beat the citizenry. False construction workers tear up streets, rupture water mains, cut power connections. Infra-sound installations set off every burglar alarm in the city. Our aim is total chaos. 

We trace distinctive a way longing from the Surrealists to Bataille, then to Sade in French Literature. Where do you think this tradition is attached to; can we explain it as results of the effects of heterodoxal religions within that geography?

It’s true that, like many others, religions were very important for French culture, and I don’t know if it’s still that important. I think this tradition is also attached to (l’hérétisme) that mean “freedom of toughs” in Greek. The “Pilosophes des Lumières” form the French 18e centuries, the René Descartes was very important: It was a begining of an era where you can think the world without any god. Of course, the whole oeuvre de Sade was a war declaration against god, and it is fondamental for me. He was also one a the first writer to talk about homosexuality, sodomy… My drawings refer a lot to Sade!

mavado 04
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

Loft room map of the city on the wall. Fifty boys with portable tape recorders record riots from TV. They are dressed in identical grey flannel suits. They strap on the recorders under gabardine topcoats and dust their clothes lightly with tear gas. They hit the rush hour in a flying wedge riot recordings on full blast police whistles, screams, breaking glass crunch of nightsticks tear gas flapping from their clothes. They scatter put on press cards and come back to cover the action. Bearded Yippies rush down a street with hammers breaking every window on both sides leave a wake of screaming burglar alarms strip off the beards, reverse collars and they are fifty clean priests throwing petrol bombs under every car WHOOSH a block goes up behind them. Some in fireman uniforms arrive with axes and hoses to finish the good work.

mavado 05
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

In Mexico, South and Central America guerrilla units are forming an army of liberation to free the United States. In North Africa from Tangier to Timbuctu corresponding units prepare to liberate Western Europe and the United Kingdom. Despite disparate aims and personnel of its constituent members the underground is agreed on basic objectives. We intend to march on the police machine everywhere. We intend to destroy the police machine and all its records. We intend to destroy all dogmatic verbal systems. The family unit and its cancerous expansion into tribes, countries, nations we will eradicate at its vegetable roots. We don’t want to hear any more family talk, mother talk, father talk, cop talk, priest talk, country talk or party talk. To put it country simple we have heard enough bullshit. 


Interview with Mavado Charon 09, 2015 / Segments in italics excerpted from WSB ‘Wild Boys’

mavadocharon.blogspot.com

dirtycharon.tumblr.com


Mavado Charon: Normallikten İntikam Almak

mavado 01
Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

O huzursuz 1988 baharı. Uyuşturucu kontrolü bahanesiyle bütün Batı dünyasında baskıcı polis devletleri kuruldu. Duyuru 2332’de özetlenen, düşünce duygu ve duyumsal izlenimlerin teknoloji tarafından kesinkes programlanması politikası saye­sinde, polis devletleri demokratik bir görünümün ardına gizle­nip kontrol makinesine karşı çıkan herkesi yüksek sesle suçlu, sapkın ve uyuşturucu bağımlısı ilan edebiliyor. İsimsiz, sahte telefon ve mektuplar aracılığıyla verdikleri yanlış bilgilerle polisleri şaşırtan yeraltı orduları büyük şehirlerde faaliyet gösteriyor. Polisler silahları ellerinde Senatör’ün akşam yemeği davetini basıyor; ihtiyaç fazlası uçaklara dair ballı bir anlaşmanın yapıla­cağı çok özel bir parti bu.

Mavado Charon: Sanat eserlerimle ilgili olarak çocukluğumdan beri çizgi roman ve çizimler yaptığımı söyleyebilirim ayrıca şiddet ve cinsel sahneler resimlemek istemişimdir hep. Ancak bu konuda yıllarca pek başarılı olamadım. Kimseye göstermek istemeyeceğim binlerce kötü çizimim var, çünkü berbatlar. Çizgi roman sanatçılarının kullandığı klasik tekniği kullanıyordum: önce karakalemle çizersin, sonra çini mürekkebi ile dolguyu yaparsın, bu teknikten nefret ediyordum. Sonraları, beş yıl önce, basit ve küçük sayfalar üzerine tükenmez kalemle serbest çizimler yapmaya başladım ve çizimi daha ‘canlı’ kılan bu sonuçtan çok memnun kaldım. Mavado Charon hikayesi böyle başladı.

Yayınlarla ilgili olarak, önce çizimlerimi bir blog’a göndermeye başladım, ünlü Amerikan gay dergisi ‘Straight-to-hell’ in editörü Billy Miller’ın dikkatini çektim. Eserlerim konusunda beni cesaretlendirmesinden bu yana çeşitli yerlerde yayınlamaya başladım.

mavado 02
Mavado Charon, Kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

Bize burada çıplak bir esrar partisi yapıldığı ihbarı geldi. Ço­cuklar şöyle biraz açılın ve siz de üstünüzdekileri çıkarmayın sa­kın yoksa o pis bağırsaklarınızı havaya uçururum.

Bu imgelemi besleyen kaynaklardan biraz bahseder misin?

Eserlerimde tabii ki birbirine karışmış sayısız ilham kaynağı var! Çocukken televizyonda izlediğim post-apocalyptic anime Hokuto No Ken gibi, Mortal Kombat veya Final Fight gibi oyunlardaki şiddet ve hatta pro-wrestling. Ergenlik dönemimden beri izlediğim tüm gay-porno videolarını da sayabilirim: Sperme odaklı Treasure Island Media filmlerinden klasik Falcon Studios filmlerine kadar. Ve hatta John Waters’ın ilk filmleri.

Tabii ki uluslararası tuhaf grafik sanatlarından da bahsetmeliyim burda: Japon Ero-Guro (yüce Maruo) ve Uta-Hema tarzı, 80’lerin İtalyan şiddet ve porno çizgi romanları Ranxerox veya Necron, ayrıca  Le Dernier Cri ve United Dead Artists başta olmak üzere fanzin ve graf-zinler.

Asıl ilham kaynaklarımdan biri de efsanevi Amerikalı sanatçı Henry Darger’dır. Birbirini öldüren, birbirine şiddet uygulayan onlarca karakterli muazzam çizimler yaptığı için ve ayrıca intikamdan bahsettiği için : Vivian Girls, çocukları öldüren yetişkinlerden intikamlarını alır. İntikam kavramını sık sık düşünürüm ve çizimlerimde ibnelerin (gay, trans, ucube, sapık…) normallikten intikamlarını alması anlatılır.

Ama temel kaynağımın edebiyattır; çok okurum ve William S. Burroughs’un  l’oeuvre’si, de Sade’in D.A.F’ı,  Pierre Guyotat… bunlar kendimi  bulduklarım.

Bir sanat eserinde (çizim, metin…) ifade ettiğin bir şeye aynı zamanda hayat verdiğini, onu oldurttuğunu düşünmeye bayılıyorum. Sade, Burroughs ya da Guyotat düşlerini kaleme almamış olsalardı bu dünyada kaybolmuştum ben. Burada yaşayacak bir yerim var çünkü onların kelimeleri benim gibi insanlara yaşayacak alan yarattı. Ben, yalnızca farklı insanların yaşayabileceği ve iltica edebileceği farklı dünyalar yaratmaya çalışıyorum.

Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

Polisin kısa dalgasına yanlış alarmlar koyarak devriye araba­larını var olmayan suç ve ayaklanmalara yönlendiriyoruz, bu da başka bir yerden saldırıya geçmemize olanak tanıyor. Sahte po­lis timleri vatandaşların üstünü arayıp onları dövüyor. Sahte in­şaat işçileri caddeleri parçalıyor, su borularını ve elektrik bağlantılarını kesiyor. Ses-altı aygıtları şehirdeki bütün hırsız alarmlarını devreye sokuyor. Amacımız mutlak kaos.

Fransız edebiyatında sürrealistlerden Bataille’ye oradan Sade’a kadar uzanan ayrıksı bir edebiyat okuyoruz. Bu geleneği sen neye bağlıyorsun;  heterodox dinlerin bu coğrayadaki etkilerini öne sürebilir miyiz?

Dinin diğer toplumlarda olduğu gibi Fransız kültürü için de önemli olduğu doğru ama bu halen geçerli mi bilmiyorum. Sanırım bu gelenek ayrıca yunancada ‘düşünce özgürlüğü’ anlamına gelen ‘l’hérétisme’ le bağlantılı. 18. yüzyıldan ‘Pilosophes des Lumières’,  René Descartes çok önemli: artık Tanrısız bir dünyayı düşünebilme çağının başlangıcıdır. Tabiki de Sade’in tüm eserleri Tanrıya karşı açılmış bir savaş demekti ve bu benim için bir çok şeyin kökenidir. Ayrıca eşcinsellikten, sodomiden bahseden ilk yazardır. Çizimlerimde Sade’a bir sürü gönderme var.

Bir sanatçı olarak kimi zaman kendini edebiyata daha yakın hissettiğinden bahsetmiştin. Eserlerini incelediğimizde karmaşık sahnelere tanıklık ediyoruz, sanırım hikaye ve kurguya dayalı bir sanatçısın? 

Gerçekten de çizgi romanlardan daha çok edebiyatla ilgileniyorum. Nadiren sergileri ya da müzeleri gezmeye gidiyorum, ve aslında derin bir edebi kültüre sahibim. Zaten ergenlik dönemimde, kendimi tamamen çizime adamadan önce, pornografik metinler yazmaya başlamıştım, aslına bakarsanız bu benim yaşam tarzım.

Çizimlerimle birlikte, belirli bir yabancılık (tuhaflık) hissi vermeye çalışıyorum, bana göre bu daha çok edebiyata özel bir durum. Bir çok çizim, gizem ve boyuttan yoksun; edebiyatın kafamın içinde oluşturduğu tüm o parlak kıvılcımlara ve parıltılara yol açmıyorlar.

Edebiyat genellikle bana rüyaya, çizimlerden çok daha yakın görünüyor (rüyalar paradoksal olarak bize daha görsel görünse bile). Bu arada, favori yazarlarım arasından Abe Kobo’yu anmayı unuttum. La femme des sables (Kumların Kadını) kitabını okursanız, orada değişik odaklar bulacaksınız: Çok büyük planların (böceklerin dünyası, kum taneleri…) yanında, kadının durmadan kazmak zorunda olduğu çukura gömülmenin acısı altında bir derinlik, bir baş dönmesi etkisi… Bu romandan uyarlanan filmin, kafamdaki görsellere dayanarak, benim çizimde yapmaya çalıştığımı çok iyi ifade ettiğini düşünüyorum. İdeal olarak, çizimlerimin yeteri kadar ‘yakın’ olmalarını isterdim, karakterlerimin tenlerindeki grenler ayırt edilebilsin diye, ama aynı zamanda sanki çok ‘uzakta’ olmalarını… Bunu açıklamak biraz zor.

mavado 04
Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

‘Çatı katında bir oda, duvarda şehrin haritası. Elli oğlan taşı­nabilir ses kayıt cihazlarıyla TV’den ayaklanmaları kaydediyor. Tek tip gri flanel takım elbiseler var üzerlerinde. Kayıt cihazlarını gabardin pardösülerinin altına takıyor ve kıyafetlerinin üzerine birazcık göz yaşartıcı gaz püskürtüyorlar. Kama düzeninde bir grup oluşturup en kalabalık saatte saldırıya geçiyorlar, kayıt ci­hazları açık: ses patlaması, polis sirenleri, çığlıklar, polis copla­rının kırdığı camların sesleri, kıyafetlerinden çevreye yayılan göz yaşartıcı gaz. Etrafa dağılıp basın kartlarını takıyor ve olayları takip etmek için geri dönüyorlar. Sakallı Yippiler caddede elle­rinde çekiçlerle koşup her iki yandaki camları kırıyor ve geride çığlık çığlığa öten hırsız alarmları bırakıyor, sonra sakallarını çı­karıp yakalarını ters çeviriyorlar ve elli temiz rahibe dönüşüyor­lar ve bütün arabaların altına molotof kokteyli atıyorlar, BUUUMMM, arkalarında bıraktıkları cadde patlıyor. Bazıları işi bitirmek için itfaiyeci üniformaları içinde ellerinde çekiç ve hor­tumlarla olay yerine geliyor.’

Gençken kimleri okurdun, Jean-Genet’i sever miydin? Ayrıca Re:Surgo!’dan ‘Burroughs on Tumblr’ başlıklı ufak bir kitap yayınladın.

ençlik esinlerimden biri Guillaume Apollinaire’in Les onze milles verges’i (On Bir Bin Kırbaç)… Bu kitap o kadar pornografik, komik ve pisti ki hala atlatamıyorum. Çok gençken, tahminen 12-13 yaşlarındayken edinmiştim: Gülünç derecede düşük fiyatlı bir cep versiyonu vardı ve kapağında, 18 yaşın altındakilere yasak olduğuna ilişkin hiç bir ibare yoktu! Fransız kültüründe büyük bir şey var mı bilmiyorum, ama böyle kitapların özgürce satın alınabilmesi bana inanılmaz geliyor. Şu ana kadar pek fazla Jean Genet okumadım, ama kendimi vermeye başlıyorum ve tapıyorum! Tasvir ettiği dolandırıcıların, fahişelerin ve travestilerin dünyası; en yüksek şiirsel seviyeye çıkarttığı tüm bu çirkeflik ve bayağılığın, açıkçası benim için bir anlamı var!

Burroughs’ın eserleri için değişmeyen bir aşkım var, en az tanınanlara karşı bile, ikinci üçlemesi (Cities of the Red Night vs.) gibi. Ve Re:Surgo sayesinde, kitap başlıklarımdan birinde bu bağlılığı anlatabildiğim için gerçekten de mutlu oldum!

Bu aralar neler okuyorsun? 

Şu anda iki kitap okuyorum: Pierre Guyotat’dan Prostitution, harika bir çalışma, 60 yıllarında Cezayir’de bir genelev etrafında geçiyor, ve de Denis Jampen’den Héros. Bu Fransız yazar, 70 senelerinde sadece tek bir kitap yazmış, ve o da sadece bu yılda yayımlanmış! Hayali bir şehirde, dört asker tarafından genç oğlanlara yapılan katliam ve tecavüzleri anlatıyor… Burada da edebiyat deneysel ve gayretli, aynı zamanda dikkat çekici; ben de gerçekten çizimlerimle böyle bir sonuca ulaşmak isterdim.

mavado 05
Mavado Charon, kağıt üzerine tükenmez kalem, 2013

Meksika, Güney ve Orta Amerika’da gerilla birimleri Amerika Birleşik Devletleri’ni özgürleştirmek için bir kurtuluş ordusu ku­ruyor. Kuzey Afrika’da, Tanca’dan Timbuktu’ya kadar benzer bi­rimler Batı Avrupa ve Britanya’yı özgürleştirmeye hazırlanıyor. Uzlaşmaz amaçlarına ve üyeler arası farklılıklara rağmen yeraltı hareketi temel hedefler konusunda uzlaşıyor. Her yerde polis makinesine karşı yürümek istiyoruz. Polis makinesini ve bütün kayıtlarını yok etmek istiyoruz. Bütün dogmatik sözel sistemleri yok etmek istiyoruz. Aile birimini ve onun kabilelere, ülkelere ve uluslara kanserojen bir madde gibi yayılımını kökünden yok edeceğiz. Ailelerin, annelerin, babaların, polislerin, rahiplerin, ülkelerin ya da partilerin konuşmasını istemiyoruz artık Taşra ağzıyla söyleyecek olursak; yeterince saçmalık duyduk biz.

Fransa erken avangard’ın beşiğiydi. Şu an durum nasıl? Edebiyat, sanat, tiyatro alanlarında neler olup bitiyor, tavsiye edebileceğin bir şeyler var mı?

Burada, bu konu hakkında konuşacak en doğru kişi olduğumu sanmıyorum, yeni edebi ve teatral sahneleri pek az biliyorum. Öte yandan, çizimde, graf-zin ve fanzin sahnelerinde çok tutkulu şeyler olduğunu görüyorum. François de Jonge (SuperStructure yöneticisi) gibi insanlar ya da Revue Collection etrafındaki kolektif (Lagon ya da Volcan kökeninin bir parçası) bu aralar harika graf-zinler, muhteşem çalışmalar üretiyor, tıpkı 2000’lerin Amerikan dergi Kramers Ergot gibi. İngilizlerin yaptığı Mould Map dergisini de seviyorum. Bunlar yine benim için önemli ilham kaynakları!

Olivier de Sagazan hakkında ne düşünüyorsun? 

İlginçtir, Olivier de Sagazan’ı daha önceden tanımıyordum, ama internet sitesine baktım, ve çok güçlü buldum! Benim artistik çalışmam, esas olarak bedenin çizimdeki temsili üzerine bir çalışmadır ve bu beni çok konuşturur!


Mavado Charon ile söyleşi 09/ 2015

*italik bölümler: William S. Burrough ‘Vahşi Oğlanlar’. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Ahmet Ergenç çevirisinden alınmıştır. Özgün Adı: The Wild Boys


mavadocharon.blogspot.com

mavadocharon.bigcartel.com


 
 

Laurence Elliott

3.Machete Attack article lores
Newspaper cut-out

Acrylic & oil paintings & drawings in progress at the time, abstracted from portraiture.


A certain accusatory drawing practice underpins work which goes from Painting, ‘compromised’ print-making (i.e stencilled), through to songs & books of drawings & rant (instruction manuals for exhibited work). I want my work to read as a big dirty cross referenced soup with source material plundered from everywhere. I’m interested in outsmarting & outdumbing complex issues with conventional portraiture elements. This is because as an attempted murder victim, I had to view 3 video id parades, nothing to do with how somebody carries themselves. It could’ve been anyone. In addition to this I make & keep new years resolutions in my work, so now all the clouds in my skies say stupid, all the land says lack on it. I graduated in 2003 from Glasgow School of Art, exhibited in Bloomberg New Contemporaries, Frieze Art Fair, Milton Keynes Gallery & the Berliner Kunstsalon amongst others.

 

Laurence Elliott 01
Laurence Elliot ‘Srebrenica lyrics’ Laurence Elliot ‘Parkinson Babyarms Swasika’

Çizim tekniğim pentürden, stencilvari baskılara, illüstrasyonlardan, sergilenmiş işlerin kullanım kılavuzlarına kadar değişik tarzları kapsıyor. İşlerimin ordan burdan talan edilip toplanmış her yere referanslar gönderen bir çorba olarak algılanmasını istiyorum. Karmaşık sorunlar karşısında basit görünen geleneksel portre tarzımla akıllıca cevaplar verme amacındayım. Bu da aslında cinayete kurban gitme teşebbüsüne üç kez maruz kalmış biri olarak insanların ne anlatmak istedikleriyle hiç bir alakası olmayan bir yığın şey görmemden kaynaklanmaktadır. Bunları yapanlar herhangi birileri olabilirdi. Ek olarak her yıl kendime verdiğim yeni yılda şunu yapacağım bunu yapacağım sözlerimi işlerime uygulamayı tercih ederim. İşte şimdi gökyüzündeki bütün bulutlar aptallığı gösterirken yerler de eksik olanları gösterir. 2003 yılında Glasgow Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldum. Bloomberg Yeni Çağdaş Eserler Sergisi, Frieze Sanat Fuarı, Milton Keynes Sanat Galerisi, Berlin Sanat Galerisi gibi yerlerde sergiler açtım.

 

Laurence Elliott 02
Laurence Elliott ‘Sir Jimmy establishment’s’  –  ‘Crossing the Brook’
Laurence Elliott
Laurence Elliott

laurenceelliott.co.uk


Drawing A Bird: Dilara Özden ‘Bir Kuşu Çizmek’

Dilara Özden

‘William Gibson’ın romanları ve bilgisayar oyunları sayesinde Cyberpunk kültürüne pek de uzak sayılmam, bunlar beni zamanla bu dünyanın içine çektiler.’

27 Aralık 2018

Dilara merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden bahsetmeni istesek!?

Merhabalar! Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım bölümü mezunuyum. Üniversite döneminde, yaklaşık beş sene boyunca farklı tasarım ajanslarında çalıştım fakat istediğim hep daha özgün şeyler üretebilmekti. Çocukluğumdan beri çiziyorum ve hiç bırakmadım, fakat bunun ofislerde harcadığım vakitle birlikte yitip gitmesinden korkuyordum. Sanırım bu yüzden okulu bitirdikten sonra kendimi tekrardan çizime verdim. İstanbul’da bir kaç karma sergiye katıldım, dergilere, kitaplara bir çok şey çizdim ve pek çok mekan için illüstratif afişler yaptım.

Tokyo’da yaşadığından bahsettin, bunun senin için özel bir nedeni var mı?

Okulu bittikten dört gün sonra Tokyo’ya yerleştim. Evet, biraz hızlı oldu belki ama olması gereken de buydu. Erkek arkadaşım orada yaşıyor ve çalışıyordu, benim için de Tokyo’ya gitmek hep bir hayaldi, ta ki erkek arkadaşımın patronu, çalışmalarımı görüp, beni de ekibine dahil edene kadar. Şanslı olduğumu söyleyebilirim. Yapacağım iş yine grafik tasarım elbette ama daha fazlasını istiyordum. Tokyo’ya taşındığımdan bu yana hem çalışıp, hem de buradaki manga festivalleri ve küçük çaplı sergilere katılmaya başladım. Tokyo’da yer aldığım uluslararası sanatçılar platformu sayesinde çalışmalarımla neler yapabileceğimi keşfettim.

Bundan sonrası için hangi alana ağırlık vermeyi düşünüyorsun?

Bunu ben de kendime pek çok kez sordum; eğitim aldığım bıranşın benim için yeterli olacağını düşünmüştüm fakat sektördeki deneyimlerim bunun pek de böyle olmadığını kısa zamanda ispatladı ve kendimi yine en rahat ifade edebildiğim alanın çizgi alanı olduğunun farkettim, bundan sonrası için de pek değişeceğini sanmıyorum.

Dilara Özden ‘Don’t Wake Up’ 2016

Erotizm ile bilim-kurgunun harmanlandığı provokatif ve cesur bir stilin var…

William Gibson‘ın edebiyatı ve sci-fi video-oyunları sağolsun Cyberpunk kültürüne pek de uzak büyümedim ve bunlar beni zamanla o dünyanın içine çektiler. Teknolojinin dejenere ettiği yozlaşmış bir dünya kurgusu her ne kadar korkunç bir manzara olsa da sahnelediği çarpıcı gerçeklik, beni her zaman kendine çekmeyi başarmıştır. O dünya, bir gün gerçek olabilirdi; belki de oluyordu; bunları resmetmek istiyordum, bunları kurgulamaktan hoşlanıyordum.

Ve işlerimi sergileme konusunda şansım yaver gitti, çevremde kendimi ifade etmekten çekinmeyeceğim bir ortam vardı. Fakat bu küçük halkanın dışına çıktığınız vakit yandınız! Herkes size ‘marjinal’ demeye başlar. Sanırım Türkiye’de yaşadığım dönem daha provokatif bir tarz sergiliyordum; belki de yaşadığım coğrafyanın üzerimde yarattığı stresten dolayı. Buraya yerleştiğimden beri yaptığım çalışmaların daha sakin olduğunu kolayca farkedebilirsiniz.

Tokyo gibi gelişmiş bir metropolde yaşıyorsun, bizimkisi gibi geleneksel bir toplumsal geçmişi olan Japonya’nın modernleşme süreci hakkında ne düşünüyorsun?

Tokyo’nun, daha doğrusu Japonların, yaşamın her alanında, bugün için bile geleneklerinden kopmadıklarını görüyorum. Muhafazakar ve dışa kapalı bir topluluk, onları tanımak, anlamak pek de kolay değil. Yaşamlarında bir ‘saygı olgusu’ var ve bu saygılı olma durumunu korumak onlar için önemli. Hatta öyle ki Japonca ‘Saygılı Japonca’ ve ‘Normal Japonca’ diye ikiye ayrılmış durumda. Sanırım toplumun ‘efendi ve saygılı insan’ olma tahakkümü yüzünden günümüzde Japonya akıl almaz fantezilerin ve aşırılıkların merkezine dönüşmüş.


The third episode of AnsweRED is here! We turned to our Brand Creative team and invited Gabi Pešková and Dilara Özden to tell us more about their work at CD PROJEKT RED. Apart from that, we discussed game dev myths, video game quotes, and what it’s like to draw all day for work.

Dilara Özden was born in Istanbul in 1993, She’s a graphic designer and illustrator based in London. After studying graphic design at the Faculty of Fine Arts, Mimar Sinan University, she has worked for several design studios and companies in both Tokyo and Istanbul. Her works are based mostly on creating colorful, futuristic worlds with compelling stories. She has worked on titles like Cyberpunk 2077 and The Witcher Franchise with Cd Projekt Red and she is currently working as a Senior Illustrator at Ghost Story Games.


Dilara Özden ‘Ghost in the Shell’ 2018
Oyunlarla Dans / Dilara Özden / Cyberpunk 2077
Dilara Özden ‘Sexotheche’ 2016

Manga çizgi-roman, anime dünyasında ‘Princess Mononoke’, ‘Spirited Away’ gibi destansı eserlere paralel sapkın ve sadistik bir üretim alanının da varolduğundan bahsettin, sen kendini daha çok hangi alana yakın buluyorsun?

Haha! Güzel soru. Memleketteyken dile getirdiğin ‘sapkın ve sadistik’ yönü daha çok ilgimi çekiyordu fakat buraya gelip yaşamaya başladığınızda üretilen tüm bu eserlerin, toplumun bastırılmışlığından başka bir şey olmadığını farkediyorsunuz. İnsanlar çok sakin, en azından öyle olmaya alıştırılmışlar; siz de ister istemez uyum sağlıyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz ve zamanla kendi içinizde kaybolmaya başlıyorsunuz. Buraya taşındığımdan bu yana ‘ruhsal derinliği olan’ türlere kendimi daha yakın hissediyorum.

Japonya’nın tuhaf eğlence anlayışını ve karanlık iç dünyasını merak edenlere Rieko Yoshihara ve Hideaki Anno’nun animasyon filmlerini ve Junji Ito’nun mangalarını tavsiye ederim.

Edebiyatla aran nasıl, neler okursun?

William Gibson ile başlayan bir bilim-kurgu tutkusu var bende. Memleketten ayrılmadan önce en son Andy Weir’in iki kitabını bitirmiştim, Weir‘in son yıllarda macera/ bilim kurgu alanında ciddi bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Japoncam henüz okuma yapabilecek seviyede olmadığı için şimdilik burada bulabildiğim İngilizce romanlarla yetiniyorum; böyle olunca da maalesef pek de seçme şansım olmuyor.

Löpçük’ü nasıl buldun?

Löpçük gibi bir zine’i ‘ekstrem underground annual’ formatında raflarda görmeyi çok isterdim, şöyle en kalın siyah ciltlisinden. Çizerler olarak Löpçük’e daldığımızda dünyadan haberimiz yokmuş diyebiliyoruz. Orada, her zaman bilmediğimiz, anlayamadığımız bir sanatçı bulabiliriz. Dahası Löpçük, bu işlerin çözümlerine ve sanatçıların iç dünyalarına da yolculuk ediyor. Güzel bir sığınak diyebilirim.

Dilara Özden ‘Aki & Rabbit’ 2018

Bu aralar üzerinde çalıştığın özel bir şeyler?

Aki & Rabbit serisi üzerine çalışıyorum. Hikayesi kısmen yazıldı, Mart’tan sonra çizim aşamasına geçilecek. Bilim kurgu ve aksiyon türünden bir çizgi roman. Şimdilik bu kadar ipucu vereyim.

Alternatecyborg 2020 Teaser

頑張って!!!

alternatecyborg.net


SECRET LEVELS:


Kainatta Pişen bir Yumurta: Seishiro Matsuyama

nv
Seishiro Matsuyama

Gün geçtikçe canımıza okuyan gösterinin hızı, renklere ve ışığa karşı bizleri öylesine duyarsızlaştırdı ki çoğumuz için renk, neredeyse artık donuk bir anlam taşımaya başladı. Karanlık bir depresyonun içine sıkışmış doyumsuzlar gibi hiç bitmeyecek bir kabusun içindeyiz adeta. Bu modern sefalet içerisinde gösterinin yol açtığı ileti bombardımanı da maalesef gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Belki de bu tekno-endüstriyel gösterinin kaosundan kurtulmanın tek yolu seçilen malzemede farklılaşmaktan geçiyor. İnsan dışkısına yerleştirilmiş bir silikon mesela, balmumu bir ağda ya da kalem veya fosfor. Akıllı telefonlardan, internet başta olmak üzere her türlü dijital mecradan maruz bırakıldığımız bu enformasyon bombardımanı; zihnimizdeki içeriği her an güncellemekte, bazen de bizleri yalnızlıktan kurtarmakta ve kendimizi iyi hissetmemizi sağlamakta.

İşte Seishiro Matsuyama‘nın sanatı, bizlere saldıran renklere ve enformasyona karşı verilen mücadelenin bir manifestosudur. Starwows Koleksiyon’unda obje olarak seçtiği atlar, bademler, gamalı haçlar, güleryüzler – neden ve neye gülmektedirler? -, telefon aramaları, çiçekler, dişler, yeme eylemi, gülmek hep bu bilgi ve renk karmaşasına göndermeler yapmakta; renkle, enerjiyle, mutlulukla, bedenin doğal olarak verdiği her tepkinin manifestosunu çizmekteler. Tüm bu semboller; Seishiro‘nun dehası Starwows, Capital Starwows’un sayfaları arasına gizlenmiştir.

starwow1
Seishiro Matsuyama

– ENGLISH –

Manic vibrancy pulsates in us everyday. We are saturated in light and colour so much so that it causes some people to become over saturated and subsequently die or even worse! imprisoned in a sea of grey misery (depression). It is a struggle, a constant war. Colour poses a risk as do the continual bombardment of information we face on most part of our daily routine in contemporary squalor. With an array of materials, from high end products of oil and silicone to human excrement, crayon wax and markers we choose materials and their instruments that leads to the exorcism of these bombardments we face in a techno-gizmotronic society. One by one the information is stored in log books, on sheets of paper or paradoxically on the screen of a computer laptop or hand held smartphone device via cloud storing technology to be contextualised for ourselves and for the enjoyment and the wellbeing of other humans.

The Art of Seishiro Matsuyama is a manifestation of the war we face with both colour and information. This frenetic struggle and subsequent balance between the two becomes evident in the collection ‘Starwows’ filled with horses, almonds, smiling faces (why are they smiling?) swastikas, phonecalls, flowers, teeth, eating, bambies, smiling (still smiling) all infused with colour, energy, anger, happiness, saturation expression where the body is engulfed towards the point of pure unadulteration. Seishiro’s artwork is unadulterated spelled with a capital that is contained and deeply imbedded to the pages of Starwows, Capital Starwow.

Seishiro Matsuyama ‘Remix of Honeymoon’

Seishiro‘nun facebook sayfasındaki ‘Art Work Moon’ isimli çalışması ise nispeten daha az kaotik, daha çağdaş ve klasik çizgilerde olmasına rağmen tanımlanması zor ve özgün bir tekniğin ürünüdür. Kırmızı çorapları ve kocaman kafaları tuhaf gülüşleri ile karakterler, bizi bu dünyaya ait olmayan turistik ve gerçeküstücü bir safariye davet ederler. Servis tabağındaki yumurta ve deforme olmuş et, krema ve ahududu arka planda çiçeklerle örülü bir dağ.

01 - seishiro
Seishiro Matsuyama

Kainatta pişen bir yumurta için bir domuzu kesip ortadan ikiye ayırmak, öte yanda sohbet eden iki iş adamı ve iç çamaşırıyla sigara içen domuz adama saldırmak üzere olan tavuk adam. İlk bakışta absürt gelseler de gündelik hayatımızda bizi insanlıktan çıkaran bir hızla çalıştığımız mesai biçimleri düşünüldüğünde pek de absürt sayılmazlar.

İletişim araçları zamanla değişirken, yeni diller ve anlatımlar; mutsuzluk, aşk, eğlence ve gizem gibi insani duyguları ifade etmenin sembolik işaretleri de her gün biçim değiştiriyor. İletişimin en popüler biçimleri, akıllı telefonlarımızın üzerindeki Emoticon ve Stickerlar aracılığıyla her geçen gün hayatımıza ekleniyorlar. Seishiro kendine has görsel bir dünya yaratırken, yarattığı karakterleri Sticker diline özgü olarak da bir araya getiriyor. ‘Kemono My House’ isimli seride, 40 farklı karakterden oluşan bir sticker koleksiyonu, görsellerle bir araya getirilmiş kelimelerle birleşiyor ve her ne kadar Seishiro‘nun kendine özgü zekice stilini yansıtsa da aşık olduğumuz birine o esnada ne yapıyor olursa olsun gönderebileceğiniz kadar da masum görünüyorlar.

fsk
Seishiro Matsuyama

– ENGLISH –

The work album ‘Art Work Moon’ found on Seishiro’s facebook.com album is less chaotic and show’s more of the composed stylings of contemporary classical collaged pastes and unidentifiable technique on the surface. Beautifully strange touristic imagery brings us on a safari filled with large headed smiling people being nice to fleshy limbed creatures whilst they wear red socks. Eggs on platters and deformed meat piles with cream and raspberries all set in the foreground of a lush calming floral field with mountainy backdrop.

You crack open a pig to get an egg to cook in the cosmos whilst two business men converse in the canteen but deep down inside a chicken man is paired up to fight a pig man smoking a cigarette in his underwear. Might sound absurd but it is no more absurd than the day to day trot-toils we are faced with in our everyday human lives.

stickers
Seishiro Matsuyama ‘Stickers’

Forms of communication change over time, new forms of language spread into the vox populi of human engagement where new means of symbolic gestures take form to express human emotions such as sadness, love, joy and misery. A popular form of communication now takes the form of emoticons or stickers used on smartphone technological handheld devices. Seishiro has gone about incorporating his characters into his own visual language through sticker language. The series ‘Kemono My House!’ is a collection of 40 stickers like combinations of arranged letters (words) communicate emotions albeit in Seishiro’s uniquely idiosyncratic way they are filled with much of his unique witty droplets that you can send to loved one’s at home or while their out driving their car.

Stephen Morton (21/4/15)

01 - Seishiro Matsuyama - profil foto
Matsuyama

source: themootartgallery

Türkçesi: Özgür Kayım


A Rock’n Roll Machine: Nils Bertho & Adolf Hibou

ADOLF HIBOU : Gaël Magnieux, Bruno Ducret & Nils Bertho. Photo by Arbre Payday (2021)

Here is the occasion to discover Bertho’s monstrous bestiary, his hybrid world in which he enjoys playing with a confusing humour.

Based in Montpellier, France, Nils Bertho is a young artist exploring the confines of artistic expression around drawing, painting, comics, illustration, collage and music.

Nils Bertho’s paintings and illustrations are packed with information: each piece created by the artist simoultaneously display different plots, references and characters. Although both expressive and spontaneous, the work pays great attention to detail and the spaces of each work are meticulously worked. Thematically we see a universe populated by fabulous beings, with equal doses of tenderness and repellency, if we look more carefully these creatures are in the middle of some dialogue, an adventure. Different interactions seem to be happening simultaneously and intertwining. In the referential field of Nils, television characters and mythological figures occupy the same space of alchemical energy, after all the electronic monsters of today come to fulfill the same expectations and emotional effects that the gargoyles, the dragons or the mermaids played at their respective genesis and time. In addition to addressing a wide iconographic universe, Nils Bertho expands his vision to different supports and media. For example the “Passion Cheval” series, where the artist plays with the Dada principle of embarrasment: posters and printed images of horses are covered with paint, word games and clichéd thoughts reinforcing its own absurdity. Music also occupies a significant place in the world of Nils Bertho. Adolf Hibou, formed along other individuals is noise emsemble described by the artist himself as “a noise punk powerful tender and brutal boys-band”. In the following conversation the artist tells us about his beginnings, interests and A.H.

Resource: Leonardo Casas / TINYSTAR Nº2 oct 2020


bertho.jpg
Nils Bertho ‘Mascotte Celebration Futur Trepas’ ink on paper, 2016

Nils Bertho ‘Yokai Arena’ 2021

In his drawing work, representing his own themes and obsessions. The artist shows us in different sizes and supports various things, switching from a style to another through graphic improvisations with meticulous and mastered lines with the finest Rotring pen or big felt pen that stains. The pleasure of surprising leads Nils Bertho, and for him, artworks bring about pure emotions. Punk, underground comics, raw art, cinema bis, all in reference to bad taste make the net of his own universe. Here is the occasion to discover his monstrous bestiary, his hybrid world in which he enjoys playing with a confusing humour.


gregory lemarchall_gray_small
Nils Bertho, ink on paper, 2016

Genç Fransız sanatçı Nils Bertho, Güney Fransa’da, Montpellier’de işlettiği galeri Le Mat’ın yanı sıra Rifuel-Fanglant dergisinin de yaratıcısıdır. Bertho aynı zamanda şarkı söylüyor, erkeklerden oluşan gürültülü rock’n roll grubu Adolf Hibou’nın bir parçası olarak performanslar sergiliyor ve farklı sanatsal disiplinlerde aktif. Bertho, çizimlerinde kendi temalarının ve saplantılarının peşinden gidiyor. Sanatçı, bizlere farklı ebatlarda eserler sunuyor ve farklı sanatsal disiplinlerle ilgileniyor. Grafik doğaçlamalar üzerinden Rotring kalemlerle ya da fırçayla yarattığı dikkatli ve ustalıklı çizgilerle stilden stile geçen Bertho’yu, izleyicileri şaşırtma güdüsü yönlendiriyor ve Bertho için sanat, saf duyguların aktarımı anlamına geliyor. Punk müzik, yeraltı çizgi romanları, ham sanat, cinema bis, her kanaldan ‘kötü zevk’e referansta bulunarak Bertho’nun kişisel evreninin yekününü oluşturuyor.


ADOLF HIBOU “Roum Roum Ah” 2021

Meetings with other artists who have chosen the same way since we often speak the same language and collaborations are a way to meet and share our passion.

Drawing the Rock’n Roll

TINYSTAR: How did you get involved into the arts? Could you describe a little the context where you created your first pieces?

NILS BERTHO: I’ve been drawing since I was a kid, from what I remember I always kept in mind that I wanted to do this. There are a lot of things to discover in this world and sometimes it’s strange to think that I follow my way just drawing all night long in a cave, but to be a cave draftman it’s basically the thing that makes me the happiest. My father was a scenographer and my brother was interested in comics, graffitti and 3D, it probably played a role. My passage through the School of Fine Arts confirmed this feeling that I wanted to live from my passion. That’s where I created my first pieces which were spotted and exhibited by galleries and I exhibited in France and abroad. When I got my diploma and I opened a gallery-concert space: “Le Mat”, that’s where I started in this way.

At your website there are so many art pieces displayed. You put a lot of attention to detail and there are many references to pop culture and current affairs can be seen besides I have seen videos, performances, How do you describe your artistic process?

I work essentially on feeling in everything I do and I chose to go in all directions, all at the service of a creative energy and drawing is the backbone in all that.

How do you define “underground art” in these days?

I think it will always be defined by the concept of DIY.

How important to you is the collaborative creation process?

Fanzine art, silkscreen printing, illustration or punk rock are not the easiest ways to earn money, but living from what you love remains a luxury for me and one of the positive points of this life is the meetings with other artists who have chosen the same way since we often speak the same language and collaborations are a way to meet and share our passion.

Is there any particular artist that deserves your attention these days?

Yes a lot. I particularly admire the compulsive artists whose profusion of practice is steadily like the French artist Stephane Blanquet or the Japanese Shintaro Kago and I take this opportunity to pay tribute to the work of Daniel Johnston who died this year.

Tell us about the witchcraft tutorials codex

“Les Tutos Sorcellerie, Le Codex” (witchcraft tutorials, the codex) is a project started last year. The starting idea is to create drawings “with 2 hands” in collaboration with cartoonists and artists that I like, some known, some not, some are also friends. The goal is to develop an artistic collaboration and a meeting around the esoteric theme. The codex compiles 66 artists: 66 collaborations: 66 pages. The book will take the form of a large ancient grimoire, beautiful paper, a leather cover… It will be released in January 2021 edited by Sarah Fisthole and Le Mat.

> nilsbertho.com


ADOLF HIBOU – “Indochine j’ai demandé halal” (Official Music Video) 2022

AxHx photo : Arbre Payday

From Jazz to Noise

With Bertho: ADOLF HIBOU

TINYSTAR: What about Adolf Hibou, how long you been playing? Who are the band members?

I scream in Rock bands since I’m 20. With the guitar player Bruno Ducret, we’ve been playing together for ten years now, in various bands, but Adolf Hibou as it is with the drummer Maël Gagnieux exists since 2014.

Describe Adolf Hibou musical approach? How many recordings do you have?

Adolf Hibou is a noise punk powerful tender and brutal boys-band We’ve put out our first joke album in 2015, entitled “Deep inside your eyes”, with Linge records. Some of it can still be found on Youtube, and the label’s page, but all that’s left of it are mainly jokes. After that we made à 3 track LP with Ascèce Records in 2018 called “Satan II”, that is still available on tapes and vinyls. The first real Adolf Hibou’s record “Princess Barely Legal” will be out next fall, thanks to Head Records. It will be about 12 tracks long, with a few jokes left in it. Videoclips are on the way too!

Is there any concept of the band linked to your artistic approach? If any would explain it?

In the end, this band is a merger between our 3 different universes. We mostly want to play loud walls of sound, and have a whole lotta fun. We all met in fine arts school, this band’s identity is thought through as an artistical concept that unites all of our savoir-faire and medium: Bruno has a lot of bands, maybe 15.. from jazz to grindcore.

Maël is a contemporary performer, a video editor and a musician in traditional music ( Medieval and Cajun) and me, I have absolutely no musical education, but who cares. For the band it kind of works, Bruno takes care of sound, band practice and logistics, Maël takes care of vidéo clips and trailers, and I’m in charge of booking and visual identity. And with all of this organisation, we still manage to fuck up everything we do.

ADOLF HIBOU – “Dreamland” (Official Music Video) 2021

Black Hawk Bertho !!

> nilsbertho.com


田名網 敬 Keiichi Tanaami

KT_10's_063
Keiichi Tanaami ‘Ghost Pass Through the Wall’ 2017

Hava saldırısının olduğu gece, çorak dağ tepelerinden insan sürülerinin kaçışını seyrettiğimi hatırlıyorum. Fakat sonra bana bir şey oldu, tüm bunlar gerçek miydi?!

Keiichi Tanaami, Tokyo’da bir tekstil işçisinin en büyük oğlu olarak 1936 yılında dünyaya gelir. 1945’de İkinci Dünya Savaşı’nda Büyük Tokyo Hava Saldırısı sırasında Tokyo bombalanırken dokuz yaşındaydı. Sanat eserlerindeki ana motiflere dönüşecek imgeler bu dönemde zihninin derinliklerine dağlanır : Gümbürdeyen Amerikan bombardımanları, gökyüzünü tarayan projektörler, uçaklardan atılan yangın bombaları, ateşten bir okyanusa dönüşen şehir, kaçışan insanlar,  babasının akvaryumundaki Japon balığı ve bombaların etkisiyle suya yansıyan ateş parıltıları.

“Yiyip içip, oyun oynamakla dolu olması gereken çocukluğumdan savaşın esrarengiz canavarlığı tarafından uzaklaştırıldım; rüyalarım öfke ve tevekkülün, korku ve endişenin girdabıydı. Hava saldırısının olduğu gece, çorak dağ tepelerinden insan sürülerinin kaçışını seyrettiğimi hatırlıyorum. Fakat sonra bana bir şey oldu, tüm bunlar gerçek miydi?! Belleğimde rüya ve gerçeklik karman çorman oldu, kalıcı olarak belleğime bu müphem halleriyle kaydoldular.”

KT_10's_162
Keiichi Tanaami ‘The Laughing Spider N’ 2017

Tanaami erken yaştan beri çizime düşkündü, ortaokuldayken savaş sonrasının önde gelen karikatüristi Kazushi Hara’nın stüdyosunda bir karikatürist olma niyetiyle sıkça zaman geçiriyordu. Amma velakin Hara’nın ani ölümünden sonra, çizgi roman mangalarının öncü alanına yöneldi ve Musashino Sanat Üniversitesi’nde profesyonel bir sanatçı olmaya çalışarak buna devam etti. Burada geçirdiği zaman süresince yeteneği kulaktan kulağa hızla yayıldı ve 1958’de ikinci sınıfta okurken, dönemin saygın bir illüstrasyon ve tasarım grubu tarafından düzenlenen bir sergide özel ödülüne layık görüldü. Mezun olduktan sonra bir reklam ajansında iş buldu fakat aldığı sayısız özel komisyondan ötürü bir yıl dolmadan işten çıktı. 60’lar boyunca başarılı bir illüstratör ve grafik tasarımcısı olarak kendini oyalarken aynı zamanda savaş sonrası Japonya’sının belirleyici sanat hareketlerinden birisi olan Neo-Dada örgütlenmesine aktif olarak iştirak ediyordu. 60’ların ikinci yarısında, dönemin sanat sahnesindeki en yeni mecralardan biri olan video sanatına da kendini kaptırdı.

“1960’larda Akasaka’daki Sogetsu Sanat Merkezi, düzenli aralıklarla birçok değişik janrı kateden etkinlikler düzenliyordu. Yoko Ono’nun happeningleri, Nam June Paik’in videoları ve Amerika’dan gelen deneysel filmler sahneleniyordu burada. [Sogetsu] Animasyon Festivali’nden (1965) o zamanlar haberdar olmuştum. Bir animasyon yapmayı fena halde istiyordum bu yüzden ‘Marionettes in Masks’ı (35 mm, 8 dakika) üretirken bana yardım etmesi için Yōji Kuri’nin Deneysel Animasyon Stüdyosu’nu ikna ettim. Bundan sonra, ‘Good-by Marilyn’ (1971), ‘Good-by Elvis and USA’ (1971), ‘Crayon Angel’ (1975) ve ‘Sweet Friday’ (1975) gibi yapıtlarla animasyon yapmaya devam ettim.” 

1967’de Tanaami New York City’e ilk yolculuğunu yaptı. Başarılı giden Amerikan tüketimciliği kasırgasının ortasında ışıl ışıl parlayan Andy Warhol’un yapıtlarıyla burada yüz yüze geldi; Tanaami ayrıca tasarım dünyası içerisindeki sanatın yeni olanaklarından da etkilendi.

Warhol ticari illüstratörlükten sanatçılığa geçiş sürecindeydi, onun sanat dünyasını deşme yöntemine, taktiklerine ilk elden şahit olmuş ve onları deneyimlemiştim. Onun stratejileri, reklam ajanslarının kullandığı stratejilerden farksızdı. Yapıtlarında çağdaş ikonları birer motif olarak kullandı, diğer faaliyetlerinde de filmler, gazeteler ve rock grupları gibi mecraları bir araya getirdi. Diğer bir ifadeyle Warhol’un yalnızca varlığı, işlerini sanat piyasasına satmaya yetiyordu. Bu beni sarsmış, aynı zamanda onu kendim için mükemmel bir rol modeli olarak benimsemiştim. Warhol gibi kendimi sadece güzel sanatlar ya da sadece tasarım olarak tek bir mecrayla kısıtlamamaya, bunun yerine çok farklı yöntemleri keşfetmeye karar verdim.”

KT_10's_155
Keiichi Tanaami ‘The Laughing Spider G’ 2017

Saykodelik kültür ile pop sanatın doruğundaki Tanaami’nin kitsch, renkli illüstrasyonları ve tasarım işleri hem Japonya’da hem de yurtdışında büyük övgüyle karşılandı. AVANT-GARDE Dergisi’nin düzenlediği 1968 savaş karşıtı poster yarışmasında ödül kazanan “NO MORE WAR” eseri, The Monkees ve Jefferson Airplane gibi efsanevi müzik gruplarına yaptığı albüm kapakları ve buna benzer diğer çalışmaları, saykodelik ve pop sanatın Japonya’ya tanıtılması yolunda önemli ayak izleri bıraktı. Dahası, 70’lerin başında yaptığı Hollywood aktrislerinin yer aldığı erotik resim serileri Tanaami’yi, Amerikan kültürüne dair nükteli bir göze sahip Japon sanatçı olarak ilan eden önemli çalışmalar bütünüdür.

1975’de TanaamiPlayboy’un Japon edisyonunun ilk sanat direktörü oldu ve Playboy’un genel merkezini ziyaret etmek üzere bir kez daha New York’a gitti. Buradaki editör onu Andy Warhol’un Fabrika’sına götürdü. Bu dönemden itibaren Tanaami’nin bilhassa film ve baskı mecralarındaki çalışmaları provokatif ve deneysel oldu. Özellikle filmleri Almanya’daki Oberhausen Uluslararası Kısa Film Festivali’nde (1975, 1976), New York Film Festivali (1976) ve Kanada’daki Ottawa Uluslararası Animasyon Festivali’nde gösterildiğinde eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Eserlerinin sıradışı ve öncü doğası, 1976 yılında Nishimura Galeri’deki “Super Orange of Love” sergisinin polis tarafından denetleme amacıyla açılış gününde kapatılmasına yol açtı.

1981’de kırk beş yaşındayken akciğer ödemiyle mücadele etti ve bir müddet yaşam ile ölümün sınırında gezindi. 80’ler ve 90’lar boyunca Tanaami, yaşadığı deneyimde temellenen “Yaşam ve Ölüm” temasını merkezine alan çok sayıda eser üretti. Örneğin Tanaami’nin çalışmalarında sıkça görülen çam ağacı formu, hastalığı sırasında yaşadığı bir halüsinasyondan gelir. Benzer şekilde, spiraller ve minyatür bahçemsi mimari formların yanı sıra görülen vinçler, filler ve çıplak kadınlar bu dönemdeki çalışmalarının ayırt edici özelliğidir.

1999’da Tokyo’daki Galeri 360°’de Tanaami’nin 60’lardaki eserlerinden oluşan bir retrospektif düzenlendi. Sergi, 60’lardan sonra doğmuş yeni jenerasyonun kültürel liderlerinden, Yamataka Eye (Boredoms) ve KAWS’dan büyük övgü aldı ve sonuç itibarıyla Tanaami’nin çalışmaları bir kez daha gençlik kültürü içinde popülerleşti. Tanaami 2005’den beri, güzel sanatlar alanına denk düşen yeni çalışmalar ortaya koymaktadır. Bu eserlerde kişisel belleğinden ve rüya dünyasından gelen imgeleri –kişileştirilmiş süs balığı, deforme karakterler, ışık demetleri, helezoni çam ağaçları, fantastik mimari, genç kızlar– resmin, heykelin, filmin ve mefruşatın çeşitli mecraları vasıtasıyla açıkça göstermeye devam ediyor.

Tanaami 1991’den beri, Tabaimo gibi yeni sanatçıların yetişmesine yardım ettiği Kyoto Üniversitesi Sanat ve Tasarım bölümünde profesör olarak çalışmaktadır. Yakın zamandaki sergileri Cenova’daki Art & Public’deki “Day Tripper” (2007), Berlin’deki Galerie Gebr. Lehmann’daki “SPIRAL” (2008), NANZUKA UNDERGROUND’daki “Kochuten” (2009), Frieze Sanat Fuarı’ndaki “Still in Dream” (2010) ve Art 42 Basel’deki “No More War”’ı (2011) kapsamaktadır.

Tercüme: Onur Civelek


KT_10's_140
Keiichi Tanaami ‘Eyeball Moves in the Twilight’ 2017

On the night of the air raid, I remember watching swarms of people flee from bald mountaintops. But then something occurs to me: was that moment real?

Keiichi Tanaami (田名網 敬) was born in 1936 as the eldest son of a textile wholesaler in Tokyo. He was 9 years old when Tokyo was bombed during the Great Tokyo Air Raid of World War II in 1945. Images seared into the back of his mind at this time would become major motifs in his art works: roaring American bombers, searchlights scanning the skies, firebombs dropped from planes, the city a sea of fire, fleeing masses, and his father’s deformed goldfish swimming in its tank, flashes from the bombs reflecting in the water.

“I was rushed away from my childhood, a time that should be filled with eating and playing, by the enigmatic monstrosity of war; my dreams were a vortex of fear and anxiety, anger and resignation. On the night of the air raid, I remember watching swarms of people flee from bald mountaintops. But then something occurs to me: was that moment real? Dream and reality are all mixed up in my memories, recorded permanently in this ambiguous way.”

2019-taanami-walking-nude-figure-1
Keiichi Taanami ‘Walking Nude Figure’ 2019

Tanaami took to drawing from a young age, and as a junior high school student he often spent time at the studio of leading postwar cartoonist Kazushi Hara with the intention of becoming a cartoonist himself. After Hara’s sudden death, however, he turned to the pioneering field within manga of graphic novels, and went on to study to become a professional artist at Musashino Art University. Word of his talent spread quickly during his time there and in 1958, as a second year student, he was awarded the Special Selection at an exhibition held by the authoritative illustration and design group of the time. After graduating he took a job with an advertising agency, but quit before one year was up due to the numerous private commissions he was receiving. During the ‘60s he busied himself as a successful illustrator and graphic designer while also actively participating in the Neo-Dada organization, one of the defining art movements of postwar Japan. In the latter half of the ‘60s he immersed himself in making video art, the newest medium in the art scene at the time.

“In the 1960s, the Sogetsu Art Center in Akasaka regularly held events that traversed many diverse genres. There were happenings staged by Yoko Ono, videos by Nam June Paik and experimental films from America. It was around that time that I heard about the [Sogetsu] Animation Festival (1965). I wanted so badly to make an animation, so I convinced Yōji Kuri’s Experimental Animation Studio to help me create ‘Marionettes in Masks’ (35 mm, 8 minutes). I continued to make animations after that, with works such as ‘Good-by Marilyn’ (1971), ‘Good-by Elvis and USA’ (1971), ‘Crayon Angel’ (1975) and ‘Sweet Friday’ (1975).”

In 1967, Tanaami took his first trip to New York City. There he came face to face with the works of Andy Warhol, shining brightly amidst the whirlwind of prospering American consumerism, and Tanaami was struck by the new possibilities of art within the world of design.

KT 14894
Keiichi Tanaami ‘Jakuchu: Birds and Flowers’ 2015

“Warhol was in the process of shifting from commercial illustrator to artist, and I both witnessed and experienced firsthand his tactics, his method of incision into the art world. His strategies were identical to the strategies employed by advertising agencies. He used contemporary icons as motifs in his works and for his other activities put together media such as films, newspapers and rock bands. In other words, Warhol’s sole existence was selling his works to the art market. I was shocked by this, and at the same time I embraced him as the perfect role model for myself. Like Warhol, I decided not to limit myself to one medium, to fine art or design only, but instead to explore many different methods.”

At the height of psychedelic culture and pop art, Tanaami’s kitschy, colorful illustrations and design work received high acclaim in both Japan and abroad. “NO MORE WAR”, his prize-winning piece from the 1968 antiwar poster contest organized by AVANT-GARDE Magazine, in addition to his album cover art for legendary bands The Monkees and Jefferson Airplane and other such works left a major footprint on the path to introducing psychedelic and pop art to Japan. Furthermore, his series of erotic paintings featuring Hollywood actresses done in the early ‘70s became an important body of work that declared Tanaami as the Japanese artist with a witty eye on American culture.

In 1975, Tanaami became the first art director of the Japanese edition of Playboy, Monthly Playboy, and went to New York once again to visit Playboy’s head office. The editor there took him to Andy Warhol’s Factory. Tanaami’s works from this period, mostly in the mediums of film and print, were provocative and experimental. His films in particular received wide critical acclaim, appearing in the International Short Film Festival Oberhausen in Germany (1975, 1976), the New York Film Festival (1976), and the Ottawa International Animation Festival in Canada (1976). The vanguard nature of his work led the police to shut down his 1976 exhibit “Super Orange of Love” at Nishimura Gallery for inspection on the opening day.

In 1981, at the age of 45, he suffered a pulmonary edema and for a time hovered at the edge of life and death. Throughout the ‘80s and ‘90s, Tanaami created many works centered around the theme of “Life and Death” based on the experience. For example, the pine tree form that appears frequently in Tanaami’s works comes from a hallucination he experienced during his illness. Similarly, the cranes, elephants and naked women that appear along with spirals and miniature garden-like architectural forms are characteristic of his works from this period.

In 1999, a retrospective of Tanaami’s works from the ‘60s was held at Gallery 360° in Tokyo. The exhibit was praised highly by Yamataka Eye (Boredoms) and KAWS, cultural leaders of the new generation born after the ‘60s, and as a result, Tanaami’s works once again became popular amongst youth culture. Since 2005, Tanaami has been presenting new works that fall in the realm of fine art. In these works, he continues to manifest images from his personal memories and from his dream world — personified goldfish, deformed characters, rays of light, helical pine trees, fantastical architecture, young girls — through the various mediums of painting, sculpture, film and furniture.

Tanaami has worked as a professor at Kyoto University of Art and Design since 1991, where he has helped bring up young new artists such as Tabaimo. Recent exhibits include “Day Tripper” at Art & Public in Geneva (2007), “SPIRAL” at Galerie Gebr. Lehmann in Berlin (2008), “Kochuten” at NANZUKA UNDERGROUND (2009), “Still in Dream” at Frieze Art Fair (2010) and “No More War” at Art 42 Basel (2011).

source: wikipedia

Keiichi Tanaami


Catalogue Exposition Heta-Uma Mangaro

Livre ‘Paradise of eyes’ – UDA