bütün talihsizliklere maruz kalan kız: valerie solanas

valerie solanas, 9 nisan 1936’da, new jersey’de, louis ve dorothy bondo’nun kızı olarak dünyaya gelmiş, talihsiz bir çocukmuş, çok küçükken babasının cinsel tacizine uğramış, annesiyle babası 1940’lı yıllarda tam olarak bilinmeyen bir tarihte boşanmışlar, valerie annesiyle birlikte washington’a taşınmış, annesi 1949’da red moran’la evlenmiş, valerie, katolik okuluna gönderilmiş ancak buraya devam etmek istememiş, isyanı ve itaatsizliği yüzünden dedesi onu kırbaçlamış.

1951’de, henüz 15 yaşındayken, evden kaçmış, bir denizciden hamile kalmış, bu çocuğun bir kız olarak doğduğu biliniyor, bütün bunlara rağmen valerie 1954’de liseyi bitirmeyi başarmış ve üniversiteye girmiş; college park’taki maryland üniversitesi’nde psikoloji okumaya başlamış.

valerie’nin üniversitede çok parlak bir öğrenci olduğu biliniyor, bu yıllarda geçinmek için bir hayvan laboratuvarının psikoloji bölümünde çalışmış, daha sonra minnesota üniversitesinde yine psikoloji üzerine bir yıla yakın çalışmış.

laboratuvarda çalışırken biyolojiye büyük ilgi duyduğu da biliniyor, nitekim, scum manifesto‘da bu ilginin izlerini görmek mümkün.

okulu bitirdikten sonra fahişelik yaparak ve dilenerek hayatını sürdürmeye başlamış, bu sırada sokakta yaşıyormuş, onu o döneminde tanıyan fahişeler, emektar daktilosuyla damlarda uyuduğunu anlatıyorlar, bir yandan da yazdığı oyunları arkadaşlarıyla kahvelerde oynuyormuş. bunlar, sanatta yeni yeni ortaya çıkan çeşitli modern eğilimleri yansıtan oyunlarmış, bu arada da a.b.d.’yi dolaşıyormuş. 1966 yılında greenwich’te kıçınıza girsin adlı oyununu yazmış, oyun, kendi ifadesiyle, “erkek-düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını” anlatıyor, “bir versiyonunda, kadın adamı öldürür, bir diğer versiyonunda anne oğlunu boğazlar.”

1967 yılında valerie ünlü ressam andy warhol’un fabrika adını verdiği stüdyosuna gitmiş, andy warhol’un ünlendiği yıllar fabrika‘da bir sürü sanatçının oyunları sergileniyor, filmleri çekiliyor, burada warhol’un kendisi de bazı filmler çekiyormuş.

valerie, warhol’un kıçınıza girsin‘le ilgileneceğini düşünmüş. warhol ilgilenmiş de. daha sonra gazeteci gretchen berg’e bu konuda şöyle söylemiş; “oyunun adının harika olduğunu düşündüm ve zaten arkadaş canlısı olduğum için davet ettim onu. ama o kadar edepsiz bir dille yazılmıştı ki acaba kadın, polis olabilir mi diye düşündüm. Böyle bir şeyin warhol’a uyacağını düşünmüş olmalı.”

kendisi anmıyor ama bu polis olma meselesini valerie’ye açmış, valerie, başka bir kaynakta, andy warhol’un kendisine, “sen polis misin?” dediğini, kendisinin de, “evet, polisim, bak bu da rozetim,” deyip cinsel organını göstermek üzere pantalonunun fermuarını açtığını anlatıyor! besbelli, sert bir kız valerie. 1967’nin ilk aylarında valerie scum manifesto‘yu yazar. scum, erkek doğrama cemiyeti (society for cutting-up men)’nin başharflerinden oluşur ama aynı zamanda kaynayan etsuyunun ya da yemeğin üzerinde oluşan kirli köpük anlamına da gelir.

valerie bir yandan fahişelik yapıp dilenirken, bir yandan da scum manifesto‘nun el yazması kopyalarını satıyormuş. bu sırada, olimpia press‘in yayıncısı maurice girodias’la tanışmış, girodias ona scum manifesto‘ya dayanan bir roman yazması için avans vermiş, valerie de bu 600 dolarla san fransisco’ya gitmiş.

daha sonra, 1967 mayısı’nda, valerie warhol’dan kıçınıza girsin‘in metnini geri vermesini istemiş, ama warhol fabrika‘nın dağınıklığı içinde metni kaybettiğini bildirmiş, yani tek kopyayı! zaten kıçınıza girsin‘i ne oyun ne de film olarak yapmak gibi bir niyeti varmış, bu durum valerie’yi çılgına çevirmiş, sürekli olarak warhol’a telefon edip oyunu için kendisine para vermesi gerektiğini söylemiş. 1967 temmuzu’nda “ben, bir erkek” adlı filminde oynadığı için warhol valerie’ye 25 dolar vermiş, valerie daha önce de başka bir warhol filminde, “bisikletçi çocuk” ta repliksiz bir rolü oynamış.

warhol’un valerie’yle ilgili bir başka hatırası daha var; aynı yılın sonbaharında new york’ta bir kahvede rastlıyor ona ve warhol’un yanındaki viva, “pis zürefa! iğrençsin!” diyor valerie’ye. valerie de, buna cevaben çocukluğunda babasının kendisini taciz ettiğini anlatıyor. ve viva, nasırlı bir ses tonuyla, “lezbiyen olmana şaşırmamak lazım,” diyor.

belli ki, kolay kolay merhamet uyandırmayan sert kızlardan valerie. valerie’in bir döneminde warhol’a çok güvendiğine tanıklık edenler var; hatta onu, manifesto‘da bahsettiği erkek yan örgütünün başına geçirmek istediğini de söylüyorlar.

valerie’nin ünlü olmasını, 3 haziran 1968’de andy warhol’u vurması sağlamış.

o gün, öğleye doğru warhol’u görmek üzere fabrika‘ya gitmiş, onu orada gören paul morrissey, ne aradığını sormuş, valerie de, para almak için andy’yi beklediğini söylemiş, morrissey, valerie’den kurtulmak için warhol’un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie, “önemli değil, ben beklerim,” diye cevap vermiş, öğle saat iki sularında, asansörle stüdyoya girmiş, morrissey bir kere daha ona warhol’un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie yine gitmiş ve yedinci defa asansörden çıktığında, saat dördü çeyrek geçerken, andy warhol’u görmüş, valerie’nin üzerinde siyah balıkçı yaka bir kazak ve yağmurluk varmış, saçları yapılı, yüzü de boyalıymış; dudaklarına dikkat çekici bir ruj sürülüymüş. elindeki kesekağıdının içinde bir 6.35’lik tabanca olduğu sonradan belli olmuş, hatta andy warhol onu görünce, “valerie ne güzel olmuş, değil mi?” demiş, o sırada orada olan paul morrisey, “valerie, işimiz var, eğer buradan gitmezsen seni eşek sudan gelene kadar döver dışarı atarım,” demiş, tam o sırada telefon çalmış, arayan viva’ymış. warhol telefonla konuşurken morrissey banyoya gitmiş ve valerie silahını çekip andy vvarhol’a üç el ateş etmiş, birinci ve ikinci el ateş arasında warhol, “bunu yapma, valerie,’ demiş. üçüncü kurşun, warhol’un sol akciğerinden girip, midesine ve karaciğerine zarar vererek sağ akciğerinden çıkmış, valerie daha sonra silahını, orada bulunan sanat eleştirmeni ve küratör mario almaya’ya çevirip onu sağ kalçasından vurmuş, sonra tabancasını warhol’un menajeri fred hughes’un başına dayamış ancak ateş etmesine rağmen silah tutukluk yapmış, tam o sırada asansör gelmiş, hughes, “bak asansör geldi valerie. binsene,”demiş, valerie de, “iyi fikir,” deyip asansöre binmiş ve oradan gitmiş.

warhol’un hayatı, beş doktorun beş saat ameliyat etmesiyle kurtulmuş, valerie, yıllar sonra howard smith adlı gazeteciyle telefonda yaptığı bir görüşmede, “ben cinayeti ahlaki bir hareket olarak görüyorum, ve becerememiş olmamı gayrı ahlaki buluyorum, bu işe girişmeden önce atış talimi yapmalıydım,” demiş, o akşam saat sekizde valerie, bir trafik polisine teslim olmuş ve andy warhol’u vurduğunu söylemiş, gerekçe olarak da, “hayatım üzerinde çok fazla denetimi vardı,” demiş.

andy warhol o yıllarda, bir ressam gibi değil bir sinema oyuncusu ya da şarkıcı gibi ünlü, dolayısıyla karakola varır varmaz valerie solanas’ın etrafını bir gazeteci, fotoğrafçı sürüsü sarmış, valerie onlara, “onu vurmak için bir çok sebebim var. manifestomu okuyun, kim olduğumu anlarsınız,” diye cevap vermiş.

o gece çıkarıldığı mahkemede ceza hakimi david getzoff’a, “sık sık adam vurmam, bunu sebepsiz yapmış değilim, warhol elimi kolumu bağladı, beni mahvedecek bir şey yapmak üzereydi,” demiş, hakim, avukat tutacak parası olup olmadığını sorunca da, parası olmadığını ama kendi savunmasını kendisinin yapacağını söyledikten sonra, “haklıydım! pişman olacak bir şey yapmadım!” diye konuşmuş, hakim herhalde ona yardım etmek için olacak, bu yorumları mahkeme kayıtlarından çıkarmış ve solanas bellevue hastanesinin psikiyatri servisine muayene edilmek üzere gönderilmiş.

13 haziran 1968’de mahkemeye çıkarıldığında, radikal feminist avukat florynce kennedy tarafından temsil edilmekteymiş, kennedy, valerie’den, “feminist hareketin en önemli sözcülerinden birisi,” olarak bahsetmiş ve solanas bir psikiyatri koğuşunda kanunsuz bir biçimde gözaltında tutulduğu için tekrar yargılanmak talebinde bulunmuş ama hakim bu talebi reddetmiş ve solanas’ı bellevue hastanesine geri göndermiş, ulusal kadın örgütü now‘un new york bölümü başkanı, zamanın ünlü feministi ti-grace atkinson, solanas’ın mahkemesine katılmış ve valerie’nin “kadın haklarının öne çıkmış ilk savunucusu,” olduğunu söylemiş, valerie, 28 haziran’daki mahkemede saldırı, taammüden adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan hüküm giymiş ancak cezai ehliyetinin olmadığına karar verilerek ward island hospital’a gönderilmiş.

1968 ağustosu’nda, olympia press, scum mauifesto‘yu, maurice girodias ve paul krassner’in bazı makaleleriyle birlikte basmış, ancak yıllar sonra, 1977’de verdiği bir beyanatta valerie, bu baskının kasıtlı yanlışlarla dolu olduğunu, bazı bölümlerin, iç bağlantıları bozacak şekilde çıkarıldığını söylemiş.

1969 yılının haziran ayında suçlu bulunan valerie solanas üç yıl hapse mahkum olmuş, mahkemesini beklerken psikiyatri kliniğinde geçirdiği bir yıl da cezasından düşülmüş, warhol’un şikayetçi olmamasının düşük ceza almasında etkili olduğu söyleniyor.

Valerie Solanas, New York (1967)

valerie, 1971 eylülünde salınmış, aynı yılın kasım ayında aralarında andy warhol’un da bulunduğu bazı kişilere tehdit mektupları gönderdiği için yeniden tutuklanmış, sonraki yıllarını, akıl hastalığıyla kâh barışıp kâh boğuşarak akıl hastanelerine girip çıkarak geçirmiş. 1977 yılında howard smith’in kendisiyle yaptığı uzun mülakattan sonra sesini soluğunu duyan olmamış, o yıllarda uyuşturucu bağımlısı olduğu ve hem geçinmek hem de ihtiyacı olan maddeyi satın alabilmek için fahişelik yaptığı biliniyor, judith coburn’un kaynakları, kafasının içindeki seslerden dolayı ilaç almadan yazamadığını aktarıyor, madde de kendi kendine bulabildiği bir “ilaç” olmuş denildiğine göre, kendisini o yıllardan tanıyan fahişeler incecik, şık ve hoş olduğunu ve sokakta işe çıkarken lame bir elbise ve yüksek bağcıklı çizmeler giydiğini anlatıyor. ama daha iyi zamanlarında valerie ile bir feminist komünde kalmış olan kadınlarla görüşmeler yapan yazar judith coburn, bu kadınların, lame elbisenin hiç de valerie’nin tarzı olmadığını söylediklerini aktarıyor. çünkü valerie, fahişelik yaparken bile geleneksel olanın dışında davranırmış. 74’lerde, çizme, kot pantolon giyip, bir erkek kasketi ve kemik çerçeveli gözlük takan ve çok açık sarı saçlarını kıvırmayan bir seks işçisi hatırlayanlar da var.

ve 26 nisan 1988 günü, san francisco’da çok ucuz bir otel odasında, valerie parasız ve kimsesiz, amfizem ve zatüreeden ölmüş, virginia’da annesinin evinin yanına gömülmüş, judith coburn, annesinin öldükten sonra, valerie’nin bütün özel eşyalarını yaktığını söylüyor. yirmi yılda yazdıkları da böylece yok olmuş. 1990’da annesi dorothy moran, kendisiyle görüşen gazeteci rowan gaither’a, valerie’nin hayatıyla ilgili başka şeyler anlatıyor, ona göre solanas, yetmişli yılları new york’ta, daha sonraki yılları ise phoenix ve san francisco’da huzur içinde geçirmiş, moran, valerie’nin akıl hastanesine girip çıktığını da kabul etmiyor ve dünyayı kendisinden önce terketmiş bulunan kızıyla ilgili şunları söylüyor; “Yazıyordu. Kendisini bir yazar olarak görüyordu, sanırım bir miktar yeteneği de vardı. Uzun yıllar boyunca bir adamla yaşadı hatta… Müthiş bir mizah gücü vardı.”

valerie solanas gerçekten talihsiz bir kızmış. valerie solanas’ın yazdığı her şey ve onunla ilgili anlatılanlarda, lafını esirgemeyen, kendini asla sansürlemeyen, çok sert bir kadın tipi çiziliyor, bu sertliğin, çok fazla kırılmış ve aslında kırılgan olanlara mahsus bir savunma güdüsünden kaynaklandığını düşünüyorum. yumuşak olmak ancak çok güçlü olanların lüksü, bir yandan da, delilikle dehanın birbirine yakın olduğu üzerine bütün klişeleri doğrulayan bir kadın valerie solanas. eğitim hayatında çok çok başarılıymış, üstelik de bir yandan çalışmasına rağmen, ayrıca, hakkında okuduğum her şey, ondan, varlığından ve kişiliğinden etkilenmemenin mümkün olmadığını gösteriyor, ama o da her insan gibi sevilmeyi istiyormuş besbelli.

“Boşlukla bağlantılanmaya çalıştım ama olmuyor. O geri bağlantılanmıyor.” valerie solanas, yukarıdaki cümleyi, kıçınıza girsin’de kendisini temsil eden karaktere söyletmiş, oyun, 1999 yılında, yani onun ölümünden onbir yıl sonra sahnelenmiş. oyunculardan birisi, rol aldıkları hiçbir oyunun kendilerini bu kadar etkilemediğini söylüyor, sahnede canlandırdıkları şiddeti kendilerinin de yaşadığını çünkü valerie’nin bütün bunları yani tacizi yaşadığını bildiklerini ve bunun, oyuncuları esas zorlayan şey olduğunu anlatıyor, ama gerek oyuncular, gerekse izleyiciler, yazarın acı mizahı karşısında duydukları hayranlığı dile getiriyor.

“şiddet” “baskı”nın karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. Böyle eylemler kahramanlıktır…

ti-grace atkinson

valerie, politika ya da eylem içinde bir kadın değil, onun üretimi sanat alanında, kendisinden bugüne çok az şey kalmış, bunlardan en önemlisi olan scum manifesto‘yu politik bir metin olarak değil bir sanat eseri, o yılların amerikan toplumunun ve kültürünün acımasız bir eleştirisi olarak okumak gerekir bence, nitekim, valerie, manifestoyla ilgili olarak, onun bir hipotez bile olmayıp edebi bir araç olduğunu söylemiş.

ama scum manifesto‘nun politik bir anlamı da var. aslında erkek doğrama cemiyeti diye bir örgüt yok tabii ki. kendisi de, bir mülakatta, “SCUM sizden başkası değil ki,” diyen bir gazeteciye, “Hayır, SCUM ben bile değilim. O bir ruh hali, başka bir deyişle, belirli bir biçimde düşünen kadınlar SCUM. Belirli bir biçimde düşünen erkekler de SCUM’ın Yan Örgütü,” demiş, valerie, scum manifesto‘yu, feminist hareketin ikinci dalgasının yükselmesinden hemen önce yazmış, hatta televizyonda ilk kadın eylemlerini gördüğünde, “bir dakika, benim de orada olmam gerekiyor,” dediği anlatılıyor. dolayısıyla, feminist hareketliliğin bir tür teorize edilmesi olarak görmek mümkün değil scum manifesto‘yu. ancak manifesto’nun feminist yazına mahsus bazı özellikler taşıdığı muhakkak, bunların başında öznel olanın politikleştirilmesi gerekiyor, manifesto’da valerie, küçüklüğünden itibaren patriyarka karşısında yaşadığı her şeyden politik sonuçlar çıkartmış ve bunları manifesto’da ifade etmiş, aile, baba, akıl hastalığı ve cinsellikle ile ilgili yazdıklarında bu açıkça görülüyor.

scum manifesto‘nun cesareti yalnızca bununla sınırlı değil, o dönemin özgürlükçü, ilerici olarak tariflenen bütün eğilim, akım ve klişelerine tek başına ve kalkansız saldırıyor valerie; hippie’ler, büyük sanat ve yine cinsellikle ilgili söyledikleri, libidoyu serbest bırakmanın en büyük özgürlük olarak vaz edildiği 1967 abd’sinde, “Cinsellik kafasızların sığınağıdır,” diye kim yazabilir? bunun da kendi öznelliğiyle bağlantısını görmek gerek; yine bir mülakatta, eskiden lezbiyen olduğunu ama daha sonra herhangi bir biçimde cinselliğin ilgisini çekmediğini anlatıyor; “Hiç uğraşamam!” aseksüelliğiyle ünlü andy warhol’a ilk duyduğu yakınlığın da bununla bağlantılı olduğu söyleniyor.

scum manifesto‘nun bir başka yanına daha dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum, bu da bütünlüklü, yeni bir toplum projesi sunması, bu projesini hayata geçirme konusundaki önerileri itibarıyla epeyce “jakoben”. bu pozisyonu zamanının değilse bile zamanımızın en az makbul fikri… valerie solanas’ın komünizm üzerine okuduğunu sanmıyorum ancak yeni toplum projesinin komünizmle benzerliği, paralellikleri dikkate değer.

scum manifesto, kadınlık ve erkekliğin toplumsal kategoriler olduğunu savunan ikinci dalga feminizmin aksine, esasen biyolojik determinizme dayanıyor. solanas’ın erkek ve kadın yerine eril ve dişi tanımlamalarını kullanması bu yüzden.

biyolojik determinizm, yani başka bir deyişle kadınların yaradılıştan noksan, zayıf ve aşağı oldukları asırlardır iddia edilir, valerie, bunu eğlenceli bir biçimde ters yüz etmiş ve doğal, bilimsel, politik sonuçlarına götürmüş; eğer bir cins eksikse, bu eril olandır ve öyleyse onların bertaraf edilmeleri gerekir, tarih boyunca biyolojik özellikleri sebebiyle sömürü, baskı ve ayrımcılığa uğrayan ne çok topluluk için önerilmiş bir şey. erkeklerle ilgili olarak söylendiğinde, mizah olduğu aşikâr bile olsa, kıyamet kopuyor! öte yandan, valerie’nin bu biyolojik durumu dayandırdığı erkeklerin genetik eksikliğiyle ilgili tezi bundan on yıl kadar önce genetik “bilim”i tarafından doğrulandı, şahsen, bundan politik ya da toplumsal bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum ama erkeklerin kendilerini üstün ırk sanmalarına bir son verdiği için bu ispatı hayırlı buluyorum. ancak valerie’nin bunu o kadar zaman önce yazması zekasıyla ilgili bir fikir verebilir bize.

“Erkekler her gün kadınları satıyor, kullanıyor, dövüyorlar. Erkekler sürekli olarak kadınların cinsel organlarını kesiyoı; o kadar ki bu haberden bile sayılmıyor. Örneğin, Tuhaf haberler programı, erkeklerin kadınların cinsel organlarını kuvvetli bir yapıştırıcıyla yapıştırmasını “haber” saymıyor çünkü bu çok sık olan bir şey. Ama bir kadın bir erkeğin penisini keserse bu uluslararası haber oluyor.

Daha fazla kadının erkek şiddetine, baskıya ve toplumun patriyarkal denetimine karşı mücadele etmesi gerekiyor. Lorena Bobbit ve Aileen Wuornos’un eylemlerinden ve Valerie Solanas’ın sözlerinden öğreneceklerimiz var. Eğer daha fazla kadın kendilerine zarar veren erkeklere karşı veya Valerie Solanas’ın durumunda olduğu gibi patriyarkanın kendisine karşı mücadele etselerdi erkekler kadınları düzenli bir biçimde dövmeden, onlara tecavüz etmeden ve onları öldürmeden önce bir defa daha düşünürlerdi.

Bütün erkeklerin öldürülmesini hoş görmüyoruz ancak Solanas’ın haklı olduğu bir çok nokta olduğuna da inanıyoruz. Birçok kişi Valerie Solanas’ın zihinsel sağlığıyla ilgili sorunlar olduğunu düşünüyor. Buna katılıyoruz, bizce de patriyarka onu deli etti ama manifestosunu yazdığı 1967’de buna öfkelenecek kadar aklı yerindeydi.

Bu manifestonun, “kadın erkek çoğumuzun, kadın kalbinde yattığına inanmak istemediğimiz bir intikam ateşini dillendirdiği” söylenir. Katılıyoruz.”

bu satırları, geçtiğimiz yıllarda amerikalı bir feminist grup kaleme almış, grubun adı fear us feminists earning a reputation, united states; türkçe karşılığı ün kazanan feministler, birleşik devletler, ancak baş harflerin biraraya gelmesiyle oluşan kısaltması, bizden korkun. yazdıklarını okumak, valerie’nin bu kadınlara nasıl haklı bir güç ve ilham verdiğini ortaya koyuyor, çünkü valerie kadınların en az bildikleri şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bize ve başkalarına haksızlık edenlere karşı, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak, valerie solanas, kırık kalbi, örselenmiş bedeni, incinmiş ruhu, ışıl ışıl zekâsı ve benliğini zapteden delilikle, bu çok zor yolun sonuna kadar gitmiş; hayatı paylaştığımız söylenen ama hayatı ve dünyayı bize dar edenlere, erkeklere karşı, yani tarihin gördüğü bütün sömürücü ve baskıcı sınıflar içinde nefret etme hakkına en az sahip olduklarımıza karşı öfke duymuş. çünkü hatırlamak ve öfkelenmek; bütün devrimlerin anası, scum manifesto‘yu kadın erkek hepimizin hak ettiği bu öfkeyi severek okumanızı rica ediyorum.

ayşe düzkan

Valerie Solanas ‘Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu’.pdf


A Visual History of Black Metal Demotapes Radicalism: Analogue Black Terror

release-3
Detail: Analogue Black Terror by Nuclear War Now !

‘Between the late 80’s and 2000 , a fringe of the extreme heavy metal youth culture decided to secede from the contemporary scenes to express their deep disgust and hostility towards  organized religions, democracies, human rights, the modern world, and humankind in general. Driven by hatred, misanthropy and Satanism, fueled by juvenile passion, and with very limited means, they produced myriads of home made Black Metal recordings which left no room whatsoever to tolerance, mercy, or any kind of positive energy. Some were spoiled brats in search for a reason to rebel, some were convicted murderers, arsonists, grave desecrators or rapists, others were merely incredibly talented artists with a sincere will to put their work in the service of a greater evil.’

disscetion1
Dissection ‘The Somberlain’ Promo demo tape 1992
release-5
Hard cloth-bound book, 260 pages, 13″x13″
release-4

‘Over the last several years, accomplished graphic designer and visual artist Jean Simoulin (also known as “Valnoir”) has painstakingly amassed more than 450 demo covers representing the most influential works of the Black Metal underground during the 1980s and 1990s. The purpose of this compendium is principally aesthetic; the graphic presentation and imagery depicted here is a manifestation of the spiritual rebellion of the era in all its nihilistic fervor and antisocial praxis. This was a time just before the ascent of a tyrannical array of silicon gods, before the ushering in of a new hegemonic system of secular mores, before the atomization of the social order. Black Metal was menacing, an oppositional force ripping away at the last threads of the social fabric and the religious and moral dogmas holding it together. The young men (and, occasionally, women) living at the margins of society found within this scene an exaltation of misanthropy and vehement disdain for the repugnant values of mainstream society, either through a return to a more virtuous pre-Christian past, or by accelerating the total dissolution of contemporary institutions and customs, heralding in a new Satanic eon. More than any other format, demo tapes showcase the elemental virtues of the scene’s early adherents. These were the most passionate products made by the artists, usually at a time before the bands achieved any recognition, when they strove to stand apart from their peers. The homemade covers, cut and folded by hand and adorned with photocopied images and type or handwritten text, are the purest distillation of the aesthetic core of the scene. These tapes moved around the world through the underground mail circuit, advertised in small zines and sold by the bands directly, or dubbed and traded among devotees of the genre. To assemble this book, Valnoir meticulously collected high resolution scans from primary sources of some of the most crucial and elusive demos created. The impact of the book comes not from the mere collection of images—many of which can be found online, though some cannot—but from the manner which they’ve been aggregated, correlated, and juxtaposed. There is also the reverent act of committing ink to paper, a permanence that is lost when images are merely set adrift on the ephemeral sea of the internet amid the whipping winds of informational entropy. This is an unparalleled presentation for a book of this sort. “Analogue Black Terror” is a cloth-bound 13” x 13” book containing 260 pages of high quality images, as well as essays by Valnoir, Nicolas Ballet, and YK Insulter of NWN! Productions.’

J. Campbell

emperor2
Emperor ‘Wrath of the Tyrant’ 1992

Bleu Blanc Satan : Documentary retraces the birth of the black metal scene in France through unpublished archives and interviews of the main pioneers of this movement.

for more info & order:

metastazis.com

ANALOGUE BLACK TERROR


Gregory Jacobsen: Sweety Piles

Scavenging Party, oil on panel, 24x18, 2015
Gregory Jacobsen ‘Scavenging Party’ oil on panel, 24″x18″ (2015)

Gregory Jacobsen

Sweety Piles

Stephen Morton reflects over the work of artist Gregory Jacobsen

It was when we first got the internet installed in our home that i first came across the artwork of Gregory Jacobsen. At the time I was in my mid teens and other than the art books my Father had left around the house I had not been exposed to alot of art (that is artwork that I had found out of my own accord). The platform that the Internet provided allowed me to dig through various obscene searches to find new artists of interest and further more artists my insecure spotty self could relate to, this new cybernetic ritual proved to be quite the revelation.

Looking back In hindsight finding Gregorys website felt illegal, it was themed with a sickly pink provoking a visceral reaction you’d get from stumbling onto a porn site at 14. I wouldn’t say I was appreciating Gregorys work on the same level as online porn but his work did offer something that lived up to and in a way transcended those early fleshy cravings with images that incorporated the vitality of flesh which come’s with the mashing of human genitals. For me Gregorys work cultivated these carnal desires and helped alleviate the intensity of the initial post-pubescent lust flow that was stewing in me by opening up an unconventional beauty.

Detail: Gregory Jacobsen ‘Les Tricoteuses (detail) acrylic on panel 10×22 (2007)
Gregory Jacobsen ‘Building’ acrylic on panel 15,5″x11,5″ (2008)

One of the first things that stood out to me about Gregorys work was the sickly bile soaked colors he used in his toxic environments that were transfused into a mise en scene of fleshy blood cum filled wrinkled childhood endeavour. I love his early acrylic paintings because this is where these colors are most prominent. The characters in his paintings are often set in these woodland areas which are saturated by an unhealthy glow which can be contributed to the disposing of uranium ore found in his home town in New Jersey which Gregory cites as an influence on the work. When you invest time in Gregorys work you start to set out on a trail through his woodlands where you meet a host of his meaty inhabitants and mounds of glutonous fruity piles. The environment is drenched in an overt sense of optimistic lunacy that never makes you feel uneasy and it is often quite easy to warm to the demented faces and strange abnormal happenings that are always a joy to encounter.

Gregorys more recent work has seen him move onto oil paintings, a progress of his fleshy constructs, the colors are now more of an artificially glazed sweet much like that of a phallically fruity shaped jolly rancher lathered in a sticky sweet and stinking perfume dew, this and a new emphasis on portraiture paintings of neatly wrapped faces, some direct from life with some having mild deformations and contortions . These paintings still conjures up notions of a sugary gross childhood and early adolescence although less crass in their content than his earlier work it instead reeks itself of a different kind of vitality. It is through his most recent work that once again we see Gregory Jacobsens art maintain to be a masterclass in making the seemingly unsavoury becoming massively delectable. Tasty Jellybeans and all.

Stephen Morton, October, 2013

source: mootarchive


Pickle Face oil on panel 13x10 2010
Gregory Jacobsen ‘Pickle Face’ oil on panel 13″x10″ (2010)
Autumn Pinata oil on panel 36 24 2009
Gregory Jacobsen ‘Autumn Pinata’ oil on panel 36″x24″ (2009)

‘Middlesex, New Jersey’de dünyaya geldim. Bir Commodore 64 dışında pek bir arkadaşım yoktu. Daha sonraları tavuklara saldıran, yoldan geçen otomobillerin camlarına ıstakoz fırlatan bazı Metalcilerle tanıştım. Yeni arkadaşlarımla birlikte ormanda takılıyor, ateş yakıyorduk. Uyarı: Üzerine Slayer logosu karalanmış bir deri kanepe, göğsüne ‘666’ ve bir Pentagram çiziktirilmiş kafası kopmuş bir oyuncak bebek, her yerde boklar ve ezik bir öğrencinin kafasına süt şişesi yerleştirilmiş kuklası. Neredeyse başvurduğum tüm sanat okullarından reddedildikten sonra, School Of The Art Institute of Chicago’ya başvurmak için lanet olası midwest’e taşınmaya karar verdim. Elimde hiçbir değeri olmayan diplomamla, her ne kadar haz etmesem de hâlâ kıçlarına sopa geçirilmiş avam takımından oluşan Chicago’da yaşıyorum.’ (2006 mollusk #03’den alıntıdır)

Gregory Jacobsen ‘Short Stabbing 50 Pounders’ acrylic on panel (2003)

“I paint figures, focusing on the little bits that obsess me…a little flab hanging over a waistband, ill-fitting shoes, overbites and exciting flags held in dainty orifices. Over the years this work has developed into piles…meat, junk and fruit constructed into heroic yet pathetic towers spattered with gloppy sauce. The work is absurd, grotesque and a bit brutal but I try to bring the viewer in with lush and glowing surfaces. Essentially the work is about human failure and weakness groomed and developed to be an asset.”

gregoryjacobsen.com


Kısa Çöp Uzundan Hakkını Alacak: Lowbrow Art

todd
Todd Schorr (Detail)

Low Brow Sanat Akımı

Lowbrow Los Angeles, Kaliforniya’da, 1970’lerin sonunda doğmuş bir görsel sanat akımıdır. Bu popülist akımın kökleri çizgi romanlara, punk müziğe, sokak kültürüne ve diğer Kaliforniya alt kültürlerine kadar uzanır. Pop sürrealizm adıyla da bilinir. Lowbrow çalışmaları genelde resimdir, ancak oyuncak ve heykel olarak da lowbrow eserleri üretilmektedir.

İlk lowbrow çizerleri yer altı çizgi roman dünyasından iki isim Robert Williams ve Gary Panter’di. İlk sergilerini Los Angeles’ta alternatif bir galeri olan ve Billy Shire tarafından işletilen La Luz de Jesus’ta açtılar. Böylece bu akım düzenli bir şekilde gelişmeye devam etti ve kısa sürede yüzlerce temsilcisi oldu. Robert Williams tarafından 1994 yılında çıkarılmaya başlanan Juxtapoz dergisi ilk lowbrow sanat dergisi olarak bu akımı daha da geniş kitlelere tanıttı.

Mark Ryden, SHAG (Josh Agle), Marion Peck, Todd Schorr, Elizabeth McGrath, Tim Biskup, Gary Baseman, Gary Taxali, Anthony Ausgang, Camile Rose Garcia ve Raymond Pettibon en iyi tanınan lowbrow temsilcilerinin bazılarıdır.

Robert Williams dergisi Juxtapoz’un 2006 Şubat sayısında lowbrow sanat terimini ilk kez kullandı. Bu terimi neden kullandığını da şöyle açıkladı: 1979 yılında Rip-off yayınevinden Gilbert Sheldon, Williams’ın resimlerinden oluşan bir kitap basmaya karar verir. Williams resimlerini küçümseyen ve geri çeviren galericilere tepki olarak kendi kendini aşağılayan bir terim olan lowbrow (çatık kaşlı, alçak sanat gibisinden bir terim olan lowbrowu kullanır) ve kitabına The Lowbrow Art of Robert Williams adını verir. Ancak tabii ki bu resimlerde vasat hiçbir yan yoktur.

Bugün Lowbrow terimi bu akımı besleyen kaynakları tanımlamak için ve yüksek sanatı eleştirmek için kullanılan bir terim haline geldi. Pek çok müze, sanat eleştirmeni lowbrowu güzel sanatlar tarihinde nereye yerleştirecekleri konusunda kararsız kaldılar. Bazıları bunun meşru olarak sanat sayılıp sayılamayacağına dahi şüpheyle yaklaştı. Bunun nedeni lowbrow sanatçıların genelde çizgi roman, illüstrasyon, dövme gibi zeminlerden gelmesiydi ve çoğunun güzel sanatlar fakültesi diploması olmamasıydı.

Ancak işlerini lowbrow galerilerde sergileyen Robert Williams, Manuel Ocampo, Georganne Dean, Clayton kardeşler gibi  pek çok sanatçı daha sonra ana akım galerilere geçiş yaptı. Gerçekten de son 85 yılda Dadacıların çalışmalarından başlayarak American Regionalism (yöresel, naif) akımına kadar Marcel Duchamp ve Thomas Hart Benton gibi pek çok sanatçı yüksek ve alçak sanat, güzel sanatlar ve halk sanatı, popüler kültür ve yüksek sanat kültür arasındaki farklılıkları tartıştılar. Bir anlamda lowbrow bu farklılıkları araştırmak ve eleştirmek için varolmuştur, bu yönüyle Popartla arasında yakın bir benzerlik vardır. Lowbrow tanımı bazen işin düşük nitelikli olduğunu anlatıyor şeklinde yanlış yorumlanabilir ancak gerçekte bu tanım sadece kendilerini küçük gören, yüksek sanat ürünlerinin arasında sınıflandırmayan elitist tavra karşı mücadelelerini sürdüren sanatçıların ironisini yansıtmaktadır.

Lowbrow sanatçıların alt ve üst kültürler arasındaki flu sınırda yer almalarının dışında, daha kabul görmüş ana akım sanatçılar zaman zaman lowbrow sanatçıların stratejilerini uygulamaktadırlar. Lisa Yuskawage, Takashi Murakami, Jim Shaw, John Currin, Mike Kelley, San Francisco’daki Mission School sanatçılarından Barry McGee ve Margaret Kilgallen de bu sanatçılara örnek gösterilebilir.

Creating a New Civilization (Yeni bir Medeniyet Yaratmak) kitabında Alvin Toffler lowbrows versus highbrows (Alçak sanat yüksek sanata karşı) adlı bir bölüm yazmıştır ve Lowbrow‘un malzeme odaklı olduğunu, Higbrow‘un ise enfermasyon odaklı olduğunu söylemiştir. Mesaj genellikle endüstri toplumunu eleştirmeye yöneliktir ve bu yüzden de yüksek sanat olarak nitelendirilebilir, ancak bu mesajın genellikle t-shirt baskı, çizgiroman ve plastik oyuncaklar yoluyla dile getirilmesi, sahip olma saplantısına odaklanış tarzı tipik olarak lowbrow’dur.

Lowbrow çoğu yerde olarak pop sürrealizm adıyla da anılır. Pop sürrealizm kitabının editörü Kirsten Anderson, lowbrow ve pop sürrealizmin akraba olduğunu ancak farklı akımlar olarak ele alınmaları gerektiğini söyler. Weirdo Delux kitabının yazarı Matt Dukes Jordan ise bu iki terimin aynı şeyler olduğunu ve birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığını söyler.

Lowbrow sanat, Amerika, Kanada, Avrupa, Avustralya ve Yeni Zelanda’daki pek çok galeride sergilenmektedir. Lowbrow sanat örnekleri sergileyen yüzden fazla galerinin bazıları sadece lowbrow sanat örnekleri sergilemektedirler. Başlıca Amerikan lowbrow galerileri;

La Luz de Jesus, Thinkspace Gallery, Gallery 1988, the Hive gallery, Copronason Gallery, L’imagerie Gallery ve Merry Karnowsky Gallery’dir.

Robert Williams’ın 1994 yılından beri çıkardığı Juxtapoz, ham sanat ve lowbrow sanat ağırlıklı, renkli resimlerle ana sanat akımları dışındaki sanatçılara adanmış olan Raw Vision, 2005 yılında çıkmaya başlayan özellikle oyuncaklar olmak üzere lowbrow sanata odaklanan Hi-Fructose en önemli lowbrow dergileridir.

Türkçesi Cemal Akyüz


L_tschorr.atomicvacation.800
Todd Shorr ‘Atomic Vacation’ 72×84″, acrylic on canvas, 2010

Low Brow Art Movement

Lowbrow, or lowbrow art, describes an underground visual art movement that arose in the Los Angeles, California area in the late 1960s. It is a populist art movement with its cultural roots in underground comix, punk music, tiki culture, graffiti, and hot-rod cultures of the street. It is also often known by the name pop surrealism. Lowbrow art often has a sense of humor – sometimes the humor is gleeful, sometimes impish, and sometimes it is a sarcastic comment. Most lowbrow artworks are paintings, but there are also toys, digital art, and sculpture.

Some of the first artists to create what came to be known as lowbrow art were underground cartoonists like Robert Williams and Gary Panter. Early shows were in alternative galleries in New York and Los Angeles such as Psychedelic Solutions Gallery in Greenwich Village, New York City which was run by Jacaeber Kastor, La Luz de Jesus run by Billy Shire and 01 gallery in Hollywood, run by John Pochna. The movement steadily grew from its beginning, with hundreds of artists adopting this style. As the number of artists grew, so did the number of galleries showing Lowbrow. In 1992 Greg Escalante helped orchestrate the first formal gallery exhibition to take low brow art seriously; painter Anthony Ausgang’s solo show “Looney Virtues” at the Julie Rico Gallery in Santa Monica. The Bess Cutler Gallery also went on to show important artists and helped expand the kind of art that was classified as Lowbrow. The lowbrow magazine Juxtapoz, launched in 1994 by Robert Williams, Greg Escalante, and Eric Swenson, has been a mainstay of writing on lowbrow art and has helped shape and expand the movement.

Writers have noted that there are now distinctions to be drawn between how lowbrow manifests itself in different regions and places. Some see a distinct U.S. “west coast” lowbrow style, which is more heavily influenced by tiki, underground comix and hot rod car-culture than elsewhere. As the lowbrow style has spread around the world, it has been intermingled with the tendencies in the visual arts of those places in which it has established itself. As lowbrow develops, there may be a branching (as there was with previous art movements) into different strands and even whole new art movements.

In an article in the February 2006 issue of his magazine Juxtapoz, Robert Williams took credit for originating the term “lowbrow art.” He stated that in 1979 Gilbert Shelton of the publisher Rip Off Press decided to produce a book featuring Willams’ paintings. Williams said he decided to give the book the self-deprecating title The Lowbrow Art of Robt. Williams, since no authorized art institution would recognize his type of art. “Lowbrow” was thus used by Williams in opposition to “highbrow.” He said the name then stuck, even though he feels it is inappropriate. Williams refers to the movement as “cartoon-tainted abstract surrealism.” Lately, Williams has begun referring to his own work as “Conceptual Realism.”

source: wikipedia


Robert Williams (2)
Robert Williams ‘The Appearance of the Emblemata of the Beat Generation’ 1987, oil on canvas, 36×30″

Akhnaten ile Nova Kozmikova

ECB_02
novakozmikova #fantomrules (2015)

Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.

Barış Acar, 24 Aralık 2013

Anlatmaya yine yuvarlağın köşesiden başlayalım. Merkeze olmasa da, onun komşuluklarına dönüp dolaşıp çıkarız sonunda.

Philip Glass’ı dinlemiş olma ihtimaliniz nedir? Hours filminin ardından o kadar da az değil. Yine de çok olmadığının altını çizmeli. Ben, Coppola’nın yapımcılık yaptığını duyup, nedense merakla, izlediğim Powaqqatsi aracılığıyla tanışmıştım ilk olarak Glass’la. Belgeselden yola çıkıp müzikte sonlanmak hayırlara vesile değildir. Sonra Koyaanisqatsi, en son da Naqoyqatsi geldi. İzleme sırası çekim sırasını son halkada tutturabildi yani. O da en sevmediğim halka oldu. Hemen ardından da ise efsanevi Einstein on the Beach girdi dinleme listeme ve beni yerle yeksan eyledi. O günden beri beni daha çok sarsan bir albüm dinledim mi, emin değilim. Sayı sayarak opera yapabilmek nereden bakılsa Kurt Schwitters’in rüyalarını süslerdi. Bunun gerçekleşmiş olması başımı döndürmüştü, hâlâ da döndürür.

Bu kez ise önümde Akhnaten var. Einstein on the Beach’ten sekiz yıl önce yazılmış. Opera gibi opera. Hikâyeci türden klasik episotları izleyen bir opera demek istiyorum bununla. Albümü dinlerken zaman zaman küçük video kayıtlarından operayı takip etme şansı da buluyorum. Akhnaten yine ilginç bir seçim. Sanat tarihi için önemli figürlerden birini bulup ustaca çıkarmış saklandığı kuytudan Glass. Bu kez de minimalist üslubuyla müthiş uyum içinde bir seçim yapmış. Tekrara dayalı kompozisyonlarını Eski Mısır’ın tekrarını bozan tek adamın üzerinden kurgulamış. Opera, adı bütün yazıtlardan çıkartıldığı için 19. yüzyıla dek varlığı dahi bilinmeyen bu firavunun hikâyesini anlatıyor. Asıl adı IV. Amenhotep olan ve firavun olduktan sonra Akhnaten ismini alarak, çoktanrılı geleneğe son veren ve böylece bütün Mısır geleneğini değiştirmeye yeltenen adamın hikâyesi bu. Sanat tarihi açısından önemi ise, ustalığın kopyaya ve tekrara dayalı olduğu Mısır resim ve heykel sanatı içinde Akhnaten’in epey ayrıksı bir yere sahip olmasından geliyor. Kendini ideal bir güzellik abidesi olarak (düzgün, yapılı bir vücut, standartlaştırılmış bir gösterim ve ifadesiz bir yüzle) değil kişisel özellikleriyle tasvir ettirmeyi benimsemiş tek firavun Akhnaten. Tasvirlerden bildiğimiz kadarıyla haddinden fazla uzun bir yüz, yuvarlak, top gibi bir çene, koca burun ve şişkin dudaklara sahip. Bu yüzden bütün Mısır sanatı içinde ona dair az sayıdaki tasvir sanki karikatürmüş gibi duruyor. Derste gösterdiğinizde öğrencilerin ağzı yüzü bükülüyor. Orijinal eseri bozan hınzır bir çağdaş sanatçının işi sananlar bile çıkıyor Akhnaten tasvirlerini.

ECB_05
novakozmikova #fantomrules (2015)

90lar Sonrası Türkiye Sanat Tarihi Yazımı

TÜYAP Artist Sanat Fuarı’nın bu yılki en dikkat çeken sergisi, kuşkusuz, Ali Şimşek küratörlüğündeki Müdahale Var Mı? ya da yenilenen ismiyle Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisiydi. Hikâyeyi sanat dünyasına aşina olan hemen herkes biliyordur artık. Bilmeyenler de kısa bir araştırmayla süreçte neler olup bittiğini, kimin konuya nasıl yaklaştığını rahatlıkla öğrenebilirler. Benim burada üzerinde durmak istediğim şey, sergi, onun süreçleri ya da sonrasında yaşananlar değil. Sergi vesilesiyle bir sanatçı üzerinden açığa çıkan sanat tarihsel bir kırılma üzerinde durmak istiyorum.

Temel önermem ise şu olacak: Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.

Türkiye sanat tarihi yazımı açısından bir süredir araf evresine girmiş bulunuyoruz. 90lara dek bu alanda yazılıp çizilenler ve 90lara dek yazılıp çizilme yöntemi ile 90 sonrasında yaşananlar arasında karşılaştırma imkânımız olmayan bir epistemolojik kayma mevcut. Bu kayma, yalnızca mimarlık tarihine dayalı olarak Türk Sanatı Tarihi’ni üretmiş olan ilk kuşak (pozitivist) kurucu-öncü sanat tarihi yazımının öğrencileri olan ve 60lar Türkiye sanat tarihini üretmiş olan kalemlerin tükenmiş olmasından, onların biçimlendirdikleri aklın 3. kuşak temsilciler elinde yeni çağ ruhunu kavramaktan fersah fersah uzak düşmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda, tarihyazımına ilişkin disiplinin ana gövdesindeki daha büyük ölçekteki çatlağa yönelik Türkçe üretilmiş herhangi bir çalışmanın bulunmamasından, sanat tarihinin tarihyazımının ana gövdesinde meydana gelmiş bu depreme sakınaklı bir mesafede kalıp, teorik olarak her şey yolundaymış gibi davranarak ikonografik yönteme (zaten asla adamakıllı çözümlenmemiş olduğun için) “sözde” bağlı kalma çabalarından kaynaklanıyor. Türkiye sanat tarihinin 90larını tarif edebilmek ve geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi doğru dürüst kurabilmek için teorik olarak daha iyi tartışılmış yöntemler ve yazımlar üzerinde çalışmak gerekiyor.

Bu noktada tanıklığını yapabileceğimiz şimdilik yalnızca şu: Sanatçıların ya da sanatsal yaratının biçimsel ilgiler üzerinden birbirine eklemlenerek gelişmediği, bu türden bir sanat yazımının olanaksızlığının bugün için aşikâr olmanın yanında dün için nasıl olanaklı olduğunun tartışılmasının da kaçınılmaz hale geldiği böylesi bir araf noktasında ve anında, geleneği kıran ve yeni bir dili kendi kaynaklarından üreten anonim kimliklerin inşasına girişilebilmiştir.

ECB_04
novakozmikova #fantomrules (2015)

Krupiye Olarak Sanatçı

Nova Kozmikova’nın olaklılığının kökeninde anonim oluştan beslenen bu inşa vardır.

Çağdaş sanat çevrelerinin ve sıkı internet sörfçülerinin dışında çoğu kişinin bilmediği Nova Kozmikova ismi TÜYAP’taki Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisi ile gündeme geldi. Sadece gündeme gelmekle kalmadı, aynı zamanda başbakana hakaret konulu bir davanın muhatabı olarak yargıya da uzandı. Sanat ve eleştirmen derneklerinin konuyla ilgili gözle görülür “durgunluk”larının yanında Gezi Direnişi sırasında herkes için tanıdık olan ve Kozmikova’ya dava açılmasına neden olan ‘Akıyordu’ işi eleştiri konusu edilmeye başlandı. İş, doğrudan ve kaba olmakla eleştirildi. Eleştiri her zaman mümkündü ama bunu “ince” yapmak lazımdı; böyle kör parmağım gözüne bir üslup rahatsız edici olabilirdi ve olmuştu.

novakozmikova #fantomrules (2015)

Gariptir, benim Kozmikova’da Akhnaten’i gördüğüm nokta da tam olarak burası.

Eleştiriyi haklı buluyorum. Kozmikova aynen Akhnaten’in kendi tasvirlerinde yapılmasını istediği gibi “doğrudan” çalışmıştır. Gördüğü şeyi gördüğü gibi temsile yansıtmıştır. Suç buysa, Kozmikova bu suçu işlemiştir. Bütün Gezi Direnişi boyunca başbakanın takındığı üslubu çalışmasına olduğu gibi aksettirmiştir. Bu yönüyle nesnesini idealize etmekten, soyutlamakdan, yaratıcı “sanatçı ilhamı”ndan yoksundur.

Kaldı ki bu tavır Nova Kozmikova’nın işlerinin tümüne yayılmış bir şekilde de bulunabilir. Kozmikova sanatçı ilhamıyla çalışmaz. Hatta bilgisayarının başında oturmuş, çoğu yine internetten ele geçirdiği imajlara manipülasyon yaparken kendisini bir sanatçı olarak gördüğünü de sanmıyorum. O olsa olsa kendisine verilen desteyi karıştırıp oyuna sokan anonim bir krupiye olabilir. Bu nedenle kimliği, mesleği, sanat ile olan geçmişi beni ilgilendirmiyor. Kozmikova’nın işlerine bakarken yalnızca eline geçen desteyi dağıtırken gösterdiği özene dikkat ediyorum.

novakozmikova #fantomrules (2018)

Oyun her zaman olduğu gibi (belki her zamankinden biraz daha fazlaca) hileli bir desteyle sürmektedir. Masa da tezgâh da çok önceden kurulmuştur. Kiminin sadece izleyici olarak yer aldığı bu masada kazananlar baştan bellidir. Bunun için eğitilmişlerdir. Bunun için yaşarlar. Kasa ise zaten her zaman kasadır. Oyunun sonunda en çok kazanan hep o olacaktır. Oysa Kozmikova gibi karakterler için ilgi çekici olan oyunun oynanışıdır. Kazanmakla değil, bunca hileli kağıtla oyunun nasıl olup da sürebildiğiyle ilgilidirler. Bu yüzden kartları her zaman yeniden düzenlemek telaşındadırlar. Dünyanın işleyişine dair kendisine ulaşmış bütün metaryal onun ilgi alanındadır ve onları sürekli yeniden düzenleyerek oyuna sokar. Göstergelere karşı savaşmak ya da ilhamla yüklü/ saf bir imge üretmek iddiası yerine onlara katılmayı tercih etmiştir. Anonimliğinin arkasındaki motivasyonun bu olduğunu söyleyebiliriz. Kendi eylemini oyunun doğası içinde tüketir. Gerçek anlamda ürünlerinin sanata yaklaştığı nokta da burasıdır. Bir kere tasarlandıktan sonra oyunu kendiliklerinden sürdürme yeteneğindedirler. Sanatçı kültü Kozmikova gibi kişilerin ilgisini çekmez. Piyasanın işleyişine katılıp ismini pazarlamak onun ilgi alanında değildir. Hatta onun nefret ettiği tiplerin masanın etrafına oturup kendini oyuna kaptıran ve her koşulda kaybetmeye yazgılı oyuncular olduğunu da söyleyebiliriz. İnternete farklı Facebook hesaplarına, farklı bloglara yayılmış Kozmikova kimliğini takip etmeye çalışırken onun bu kimliğe karşı tutumunu hemen görebilirsiniz. Birer yapıt olmanın ötesinde kendisi için tutulmuş notlar, karşısındakine söylenmiş sözlerdir bunların çoğu. Bu yüzden tutarlı bir sanatçı kimliği inşa etmezler. Eyleme geçmiş bir söz olarak hareket anında vardır ve anlamlıdır. Sonrasında –yeni bir desteye girinceye dek– kenara çekilirler. Öte yandan tutarlı bir sanatçı kimliği inşasına girişse de bunu başarabileceği şüphe götürür. Keza yapıp etme biçimi bu tarz bir düşünüşle çelişir her fırsatta.

Çağdaş/ güncel bir sanatçı olarak Nova Kozmikova’yı sanat tarihi kabul etmeyecektir. Sanat tarihi, bilindik bütün tanrıları gömerek geleneğin karşısına çıkmaktansa revizyonlarla ve küçük adımlarla ilerlemeyi tercih eder. Birbirine neden-sonuç ilişkileriyle eklemlenerek oluşturulmuş tarihyazımının “gelişme”den anladığı budur. Bu yüzden karşısına çıkan Akhnaten tasvirlerini görmezden gelmek durumundadır. Akhnatenler ise yazgıları karşısında sessiz, daha doğrusu, kayıtsızdırlar. En konuşkan göründükleri anda bile. 1984 yılında Einstein on the Beach üzerine yapılan belgeselde operanın sahne yönetmenliğini yapan Robert Wilson’ın söylediği gibi; sanatçı aslında sessiz bir opera yapmaktadır, çünkü gerçek sanatçı dilin yapısının sesle ilgili olduğunu bilir ve onu göstermek ister. Sesleri ve şeyleri düzenleyerek üzerine konuştuğunun ne olduğunu onu izleyen herkesle birlikte anlamaya çalışır.

Nova Kozmikova oyunun hilesini kavramış ama dürüst bir krupiye olarak bizim için imajları yeniden ve yeniden düzenleyerek oyuna sokuyor; böylece anonim bir kimlik olarak 2000li yılların tasvirini çıkarıyor. Bu resmi beğenmeyenlerin aynada kendi suretlerini kontrol etmekten başka çareleri yoktur

Barış Acar, 24 Aralık 2013 / Kaynak: Lebriz Sanal Dergi


Esat Cavit Başak ile 2020 yılının sonlarında İzmir-Menemen’de gerçekleştirilen sohbet. Kayıt: Anıl Yurdakul

Détournement ya da kısaca saptırma, Sitüasyonist Enternasyonal’in oyunlarından biriydi. Peki gösterinin bu derece güçlendiği günümüzde saptırma ne ifade ediyor? İşe yarar bir taktik midir? İmgelere halen duyarlı mıyız? Çok uzağa gitmeye gerek yok, 2013 ‘Müdahale Var mı?’ sergisinde yaşananlar, imgelemin hayatta olduğunu ispatladı. Peki ya Dadaizm geçmişte kaldı diyenlere ne demeli? Dilimize yeni aktarılan manifestolar sayesinde gençlerin ilgisini çeken bu harekete duyarsız mı kalacağız? Mevlana’ya kulak verelim “Kağıttan kanatlarla uçulmaz.” Sahip olduğumuz tüm bilgi ve birikimleri, iç güdülerimizin enerjisiyle yaşama dönüştürmeliyiz.

Konuyu dağıtmadan Détournement’i anlamaya çalışalım: En genel anlamıyla, aşırma (saptırma) şeylerin yeniden oyuna sokulmasını her yanıyla kucaklar. Bu, oyunun, parçaların hiyerarşisi içinde donup kalmış varlıkları ve şeyleri kavradığı ve yeniden birleştirdiği eylemdir.

Lautreamont’un aşırmayı sistemli olarak kullanmasına bayılan Debord’un, tekniğin gerçekten sınırsız olanaklarına ilk kez dikkatleri çektiği tarih 1955’ti. 1960’ta Jorn şunları yazacaktı: “Aşırma, devalüasyon kapasitesi tarafından mümkün kılınan bir oyundur. Eski kültürün her öğesi ya yeniden oluşturulmalı ya da bir yana atılmalıdır.Debord bu anlayışı daha da geliştirmiştir. “Aşırmanın iki temel ilkesi, başlangıçta bağımsız olan (ilk anlamını bile tamamen yitirebilecek) her öğenin önemini yitirmesi ve her öğeye yeni bir anlam yükleyen yeni bir göstergenin örgütlenmesidir.”

Bundan böyle, şunlar açıktır:

  • Giderek daha çok şey çürür ve dağılırken, aşırma kendiliğinden ortaya çıkar. Tüketim toplumu yeni anlamlı bütünler yaratmak isteyenlere avantaj sağlar.
  • Kültür artık özellikle ayrıcalıklı bir sahne değildir. Aşırma sanatı, gündelik hayatın örgütlenmesine karşı tüm direniş biçimlerinin ayrılmaz bir parçası olabilir.
  • Dünyamızı kısmi hakikatler yönettiğinden, aşırma bütünlüğün hizmetindeki biricik tekniktir. Devrimci bir edim olarak aşırma, isyan pratiği için en tutarlı, en kitlesel ve en uygun şeydir. Bir tür doğal evrim -oyun arzusu- yoluyla, insanların görülmedik ölçüde aşırı ve radikal bir tavır almalarına yol açar.

Yurdumuzda bu alanda çalışma yapanlara göz attığımızda, ilkin Serhat Köksal’la karşılaşıyoruz. Köksal, 2007 yılında verdiği röportajda çalışmalarını şöyle açıklıyor:
“İstanbul’da zaman zaman gördüğümüz mesela Ayasofya’daki kilise-cami karışımında rastladığımız veya 70’lerin yerli seks filmlerindeki afiş ve fotoların edep yerlerine yapıştırılan montaj stilindeki ‘cut-up’dan aldığım yöntem ile bu film materyaller ve TV’de gördüğüm ve Türkiye’de yeni yeni yeşermekte olan hegemonik medya görüntülerini ve ayrıca bunlarla birlikte o yıllarda yaptığım müzikleri karıştırmaya başladım. Filmleri de video kayıt edici ile basit şekillerde kestim düzenledim. O yıllarda kolaj, kitch, cut-up gibi terimleri bilmediğimi söylemeliyim. Ama tabii ki yamalı bohçanın anlamını herkes gibi ben de bilirdim.”

Rafet Arslan’ın devrimci bir silah olarak gördüğü kolaja ilişkin düşüncelerini aşağıya alıyorum : “Sitüasyonist eylemlerin Avrupa kıtasında etkili olduğu dönemde, Amerika’da Beat kuşağının sembol ismi W.S. Burroughs dili bir çeşit virüs ilan ederek, cut-up tekniğiyle gazete haberlerinden, bilimsel makalelere bir çok unsuru yapıtının bir parçası haline getiriyordu. Dilin hakimiyetine karşı radikal kavramlar üreterek yola çıkan kavramsal sanat belli bir etkinlik kazandı.

Fakat 68 yenilgisi sonrası avant garde’ın ölümü, pop sanatın yükselişi, büyük söylemlerin ve toplu hareketlerin sonunu ilan eden ideolojik iklimde kavramsal eğilimler, kültür endüstrisince güncel sanat adı altında toplanmaya çalışıldı. Tıpkı politikada minör arayışlar, hakim ideoloji tarafından muhalefetin atomize edilmesine yol açmışsa; sanat alanında da kolektif üretimler ve kolaj arka plana bırakıldı, sanatın bir piyasaya dönüştüğü iklimde star sanatçı modası hakim oldu.”

Söyleme, Şenol Erdoğan gibi Lettrist Satanistler duyarsız kalmadı : “Şiirin diliyle eylemi arasında bağ kurulmadığı sürece kâğıt mendildeki spermler kadar ölüdür ve öte gidemeyecektir şiir, ki ‘bunlar’ın karşısına konulması gereken bir taş üzerine yazmaktayım artık. Şiir kamuya ait olanda olmalı ona uygulanmalıdır, bireyler şiire ve metne kendilerini eklemlemeli ve yeni şiir an be an değişerek ve gelişerek ortaya çıkmalıdır. Bu aynı zamanda şiirin de örgütlenmesidir. Örgütlenmeliyizdir.”

Anarşist topluluk Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun lideri Gökhan Gencay’ın saptırma kavramına ilişkin yorumu ise şöyle: “Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır.”


Esat Cavit Başak, Foto: Tevfik Atilla

Esat Cavit Başak ile

Dışavurumculuğun Yeni Baharı Üzerine

MAYIS 2015

Her ne kadar Punk anonim bir kültür olsa da Mondo Trasho sayesinde seni Türkiye’nin ilk fanzincilerinden biri olarak biliyoruz. Ana akım medyanın dışında, içerik açısından dönemin dergilerine kıyasla oldukça yaratıcı ve bağımsız bir yayın yapıyordun. Sosyal medya gibi faktörlerin olmadığı bu dönemi nasıl hatırlıyorsun, gençler açısından daha mı üretkendi?

‘Elinden geleni ardına koymamak’ Punk’ın saç ayaklarından biriyse eğer, evet, mondotrasho punk’dı elbette. Ama, mondo’ları ‘anonim bir kültür’ olarak da olsa salt punk olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Olsa olsa sıkı bir kolajdır mondotrasho ve punk’ın kes-yapıştır mottosu dışında ödünç aldığı, denediği, yeniden yorumladığı (veya tasarladığı) birden çok deneyimle sıkı fıkıdır. Ana fikrinin ve görsel tasarımının çoğu bana ait olmasına rağmen daha ikinci sayıdan itibaren katılan arkadaşlarımın sayesinde de bahsettiğin yaratıcılığını ve bağımsızlığını elinden geldiğince ve yeterince korumuştur. (insan’sız hiç bir şey olmuyor). Sosyal medyalara yapıştırılan ‘bilgi çöplüğü’ iddaasını, gerek çöplükleri seven gerekse bu yeni iletişim yönteminin emekleme çağını yaşayan birisi olarak pek doğru bulmuyorum, peşinde olduğunu bulabilmek için gösterdiğimiz entelektüel çaba hala aynı olduğu gibi aradıklarını değil de bulduklarını sevenler için de içinde bulunduğumuz ortam gayet yeterli. Ve hayır, zihinsel tembelliğin bahanesi her çağda aynı olduğu için, ‘gençleri’ daha az üretken falan olarak görmüyorum. ‘mazeret terazisinin tartamayacağı günah yoktur’ diye aynalı bir laf var, kimse altına yatmaya çalışmasın; komik gözüküyor.

Senin için Punk neydi?

Yukarıda bahsettiğim sosyal medya durumları sırasında kullanma olanağı bulduğum ve çok sevdiğim bir yöntem var; bir jpeg. yollamak. (ki bana kalsa olası bütün sorulara ya da sorunlara bir görsel cevabı olmalı insanın ya neyse-cebinde kendine bir sözlük yapıp, taşıycaksın) Hiç kaçamak etmeyeyim, işte budur punk benim için :

ECB_03
novakozmikova #fantomrules (2015)

Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.

2013 ‘Müdahele Var mı?’ sergisi hakkında birşeyler söylemek ister misin? Yoksa, o olay kapandı mı?

Kapanmaz! Burada kapanan kapı bir başka yerin açılan kapısı, kimse alınmasın fizik böyle çalışıyor. Olan oldu. Güzel bir sergiye berbat ve alabildiğince korkak bir tavırla müdahale edildi, ‘şikayet konusu’ iş sergiden geçici bir süre kaldırıldı, sergiye katılan arkadaşlar cevaplarını gayet güzel bir şekilde verdiler, yapayanlış hesapların nasıl ceplerde patladığına güzel bir örnek olarak yasaklamaya çalıştıkları görsel, istemedikleri kadar çok yayınlandı, mahkemede, söz konusu işin fotoğrafını bile görmemiş savcı-hakim ikilisinden beraat aldım vesaire. Söyleyecek pek birşey yok ama bu sorumsuz, hastalıklı, bencil ve alabildiğine kötü iktidar -erk olgusuna söyleyecek lafımız bitmedi ve bitmesin isterim. (Bu arada, yaptığım iş şikayet edilince, hakkımda cezai işlem uygulamak için GBT’me bakan polis arkadaşların ulusal güvenlik veri tabanında, sergide kullandığım ismimi, nova kozmikova’yı aramaları ve ‘yandaş’ gazeteci arkadaşların benden ‘Rus asıllı Türk sanatçı’ olarak bahsetmeleri çok hoşuma gitti, isteyerek bu kadar güzel bir performansta bulunamayacağım gibi, beni daha fazla sevindiremezlerdi.)

Pop art ve mizahın gücünü kullanarak yarattığın grafik eserlerle perspektifi tersinine çeviriyor, muhalif olduğun değerleri ayağından gıdıklayarak yere seriyorsun. Estet bir sanatçı değilsin. Sanata bakış açını öğrenebilir miyiz?

Hem birşeyler yapıp hem de onlar hakkında konuşmak hoşuma gitmiyor ve beceremiyorum da açıkçası. Çevresindeki bütün yüzleri görüyor da kendi yüzünü ancak aynada görüyor ya insan, öznel olamıyor dolayısıyla. Biraz öyle galiba. İroni ve mizah, yaptıklarıma hiç farkına varmadan sızmış iki nitelik. Hayatımın ve okuduklarımın yansısı demek bunlar. Belli bir disipline bağlı iş yapan birisi olarak görmüyorum kendimi. ‘alıntı’ lardan (ki Wittgenstein haklı, Dünyanın kendisi bir alıntı) hoşlanan ve kolaj yapan bir zanaatkarım, hepsi bu.

Peki ya, kültür-sanat alanındaki varlığına, etkinliğine yönelik olumsuz eleştiriler geliyor mu?

Hiç ilgilendiğim bir konu değil ama evet, geliyor arada. Din ya da milliyetçilik ile ilgili işlere pek ‘sıcak’ bakıyor insanlar. Biliyorsun, hemen tüm coğrafyada bu iki konu net olarak tabu (aslında buna cinselliği de ekleyeyim). Açıkçası pek dengeli bir muhalefetle de karşı karşıya kalmıyorum hiç. Ya ağızlarını ve tavırlarını tamamen kaybetmiş bir şekilde karşılık veriyorlar ya da çok gereksiz bulduğum sahte bir nezaketle. Arası bir eleştiri ile hemen hemen hiç karşılaşmadım. Söylediğim gibi, ilgilendiğim bir konu değil zaten.

Sarkastik (Sarcasm) ve ironi’den el alarak geliştirdiğin bu söylemi ne ölçüde politik buluyorsun?

İçgüdüsel bir tepki benimkisi, biraz önce, merak ettim ‘politik’ kelimesinin tam olarak ne anlamına geldiğine bakmak istedim; iki net tanım çıktı karşıma; birisi bir Coldplay şarkısı (bir Coldplay dinleyicisi değilim) ikincisi ise şu; “Antik Yunan dili açısından bakıldığında kente dair olan anlamına gelir.” Buna katılıyorum, bu anlamda politikim elbette ama tartışılır bu da. Kentte kalmasın, kalmamalı hiçbir şey.

Olası yeni çalışmalarında nasıl bir teknik kullanmayı düşünüyorsun? Şu anki eleştiriyi farklı düzeylere taşıyor olsan neler yapardın ? Video art veya performans gibi.

Bilmiyorum hiç nasıl bir teknik kullanırım, hiç düşünmedim. Bulurum ya da çıkar karşıma elbette. Belli bir disiplinde çalışmadığımı, çalışamadığımı söylemiştim. Ama sana, ‘eleştirinin farklı düzeyleri’ nde çalışmak üzerine çok sıkı bir örnek verebilirim, ne mutlu ki kardeşimin ‘hiç acıması yoktur’.

Bu aralar üzerinde çalıştığın birşeyler var mı?

Şu ‘sözlük’ işini bitirmek, mümkün olursa basabilmak; bir de iki-üç senedir hiç dokunmadığım plastik eritme işlerime geri dönüp tamamlamak istiyorum, onlarda aklım kaldı çünkü, bitmediler bir türlü.

Yaşadığımız Türkiye’de seni neler rahatsız ediyor?

Devlet’e dair, erk’e dair hemen her şey. İnsanlar bir başlarına da yaşayabilirler, biri devlet diye bir taş atmış kuyuya ve kuyu derin değil de biz pek tembeliz sanki. Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.

Löpçük_08_interactive
novakozmikova #fantomrules (2015)

Söyleşi: Big Baboli Print House (2020)

01_baboli_banner
detay : Uzay Çöpü (İlker Çelen)

Çok değil, bundan üç dört sene evvel Zeynep Kış ve eşi Şakir ile Kızıltoprak’taki atölyelerinde tanıştığımızda bana yaptıkları baskı resim örneklerini göstermişlerdi, çoğu müzik grupları için üretilmiş, koleksiyon değeri taşıyan serigrafi afişlerdi bunlar; sonrasında Krüw etkinlikleri geldi, genç yeteneklerin özgün işlerinin sahnelendiği sergiler, çağdaş grafik/ illüstrasyon dünyamıza güçlü bir dinamizm kazandırmakta gecikmediler. El emeği göz nuru üretilmiş bu resimler, bizleri Ham Sanatın en renkli ve heyecan verici örnekleriyle buluşturuyordu. Bir çok farklı stilde sanatçının ortaya koyduğu işler kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi.

Ticari bağlamda üretilen çizimlerin dışında ‘illüstrasyon’u, ‘illüstre olanı’ ciddi bir disiplin ve üslup olarak benimseyen bu genç kuşak sanatçılar, ortaya koydukları eserlerle önceki kuşaklardan, eski mizah dergilerinden ve klasik çizgi-roman anlayışımızdan bir hayli farklı ve özgün işler sergiliyorlar. İki bin sonrası ivme kazanan bilişim ve sibernetik çağın, yabancılaşmanın, köksüz kozmopolitliğin, deliliğin ve sapkınlığın tüm izlerini bu genç çizgilerde yakalamak mümkün. Saykodelik rock posterleri, yeraltı çizgi-romanları, şöhret peşinde koşan gangsterler, grafiti ve manga kültürü, bilgisayar oyunları ve bilumum siberpunk etkileşimin cereyan ettiği devasa bir kültür havuzu.

Bigbaboli’nin kurucusu, serigrafi ustası, sanatçı Zeynep Kış

Geçen kış kapılarını aralayan Bigbaboli Şarküteri, aynı zamanda film gösterimleri, sanatçı konuşmaları gibi farklı etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Ekibin gözde ismi Zezeah ile salgın günlerinde söyleştik, insanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda sanata değer verenler için :

22 Nisan 2020

Zezeah merhaba, salgın günlerindeyiz, karantina altında Napalm Death plak kapaklarını aratmayan günler geçiriyoruz, bu durum sanat piyasasını ne ölçüde etkiledi, bir galerici olarak bu durumdan nasıl etkilendiniz?

Selam Erman, öncelikle halimizi sorduğun için kendi adıma çok teşekkür ederim. Evet içerisinde bulunduğumuz karantina süreci sevgili galerimiz Şarküteri‘nin de derin bir uykuya girmesine sebep oldu. Hali hazırda 2020 yılı için planladığımız bütün pop-up ve ana sergiler, tarihleri havada uçuşan partiküllere dönüştüler. Toplu etkinliklerin yeniden hayatımıza gireceği tarihi kestirememek inan bizi de endişelendiriyor. Kendi yağında kavrulan bağımsız bir galeri için oldukça riskli bir dönemdeyiz.

Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin bu karamsar dönemde bireysel ihtiyaçları dışında lüks giderleri kısıtlamaları anlaşılır bir durum. Bizler için de aynı şey geçerli; “Önce sağlık” diyoruz ! Bunun dışında online sergi, söyleşi vb. sanal etkinliklerden pek haz etmediğimiz için bu alanlara da hevesli değiliz.

Geçtiğimiz kış, Bigbaboli Şarküteri sanatseverlerle buluştu; grup sergilerinden sinema gösterimlerine, Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir gibi büyük isimlere kadar bir çok farklı etkinliğe ev sahipliği yaptınız, sanatçılıktan galericiliğe geçiş seni nasıl etkiledi?

Evet, işlerini çok sevdiğimiz yıllardır heyecanla takip ettiğimiz sanatçıların işlerini sergileme, paylaşma fırsatımız oldu. Çoğunluğu arkadaşlarımızdan, yakın çevremizden oluşan bir etkinlik takvimiydi bu. Dile getirdiğin üzre ben bir galerici değilim, sanat yönetimi, pazarlama, sergileme konusunda pek deneyimli biri olduğumu da iddia edemem, fakat yaklaşık on yıldır Moklich ve Zezeah mahlaslarıyla kendimize ait Big Baboli Print House sanatsal baskı atölyemizi işletiyor ve kendi işlerimizi üretip satıyoruz.

2019 baharıyla birlikte arkadaşımız Berk Kula ile ortak bir hayalin gerçekleşmesi için güç birliği yaptık ve Şarküteri’nin açılması için hep birlikte adım attık. Berk’in katkıları ve bizim deneyimlerimiz, olanaklarımızı da birleştirerek farklı bir konsept oluşturmak istedik. Bir sanatçı olarak Şarküteri’yi sahip olduğumuz yaratıcı çevremizle besledik. Samimiyetimize güvenen, yeni nesil sanatçılara elinden geldiğince destek olan, meraklı bir kitlemiz varmış; ve onlar sayesinde hiç bir markanın, firmanın desteğine gereksinim duymayan gerçekten bağımsız bir yapı oluşturduk.

Şarküteri, komisyon konusunda öncelikli olarak sanatçıları ön planda tutuyor, ikinci öncelik ise galerinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve sanatçıların işlerini daha iyi sunabilmesi için gerekli olan reklam, fotoğraf,  online satış vb. platformları canlı tutulabilmesidir. Tüm bunları hiç bir çıkar amacı gütmeden özveri ile yapan küçük bir kadroyuz.

Galerimiz dışında hepimizin farklı bir mesleği var, mesailerimizden arta kalan vakitlerde ise Şarküteri’yi hayatta tutabilmek için elimizden geleni yapıyoruz; amacımız bu ortak kullanım alanının hayatta kalabilmesi. Tabi ki şu an için birçok eksiğimiz ve yapılabilecek tonla iş var ancak yukarıda da değindiğim üzere hiçbirimizin asıl mesleği değil bu ve ayırabileceğimiz vakitler de sınırlı. Tüm bunlara rağmen bu yapı, insanlar tarafından heyecanla karşılandı ve umarız şimdiden örnek bir mekan olabilmişizdir.


Audioban Space: Big Baboli Konser Afişleri Söyleşisi, Ekim 2018

Sanatçılarla birlikte açık stüdyo günleri düzenlemeye başladınız.

İlk Open Studio günümüz, ne yazık ki şu an için beklemede olan Bülent Gültek sergimiz ile başladı, güzel bir sergi ile sezona sıkı bir giriş yapacaktık. Open Studio günleriyle birlikte koleksiyonerlerin, Şarküteri‘den satın aldıkları bir posterin hangi aşamalardan geçerek basıldığını ve ellerindeki parçanın niçin bu kadar değerli olduğunu daha iyi gözlemlemeleri, anlamaları için bir sunum oluşturduk. İlk studio deneyimimiz sanatçı ile tanışmak isteyen, serigrafi baskı hakkında hali hazırda ufak tefek bilgi sahibi olan meraklı katılımcılar ile birlikte gerçekleşti. Umarız önümüzdeki studio günlerinde konuya ilişkin hiç bir fikri olmayan daha hevesli ve heyecanlı bir kitleye de erişebiliriz.

hecate
Elif Varol Ergen ‘Hecate’ 61×44.5cm, kağıt üzerine 4 renk serigrafi

Elif Varol Ergen: ‘Her current artworks content is mostly focused on feminism, divine femininity,  mysticism and women’s identity.  She illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance. She uses mostly “witch and wicca” metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society. She usually uses digital media, digital imaging and CNC-machined productions also sometimes combines traditional media such as acrylic, ink, silkscreening for the artworks.’

burak-senturk_party-1
Burak Şentürk ‘Party’ 40x40cm, kağıt üzerine 7 renk serigrafi 

Burak Şentürk: Sanırım onu tanımayanımız yok gibi, titiz, ustalığa önem veren, tasarımcılığıyla birlikte profesyonel bir illüstratör.

coculeata
Dolce Paganne ‘Coculeata’ 49.5×62.5cm, kağıt üzerine giclee baskı

Ceren Aksungur: ‘Also known as Dolce Paganne, is an Antwerp-based Turkish artist who crafts surreal, unsettling drawings and paintings. Her work combines both the strange and the mundane, subverting the everyday. Works such as “Pomegrenade,” implement both acrylics and colored pencil on paper.’

Bigbaboli_Şarküteri (192)
Bir deli ile Şarküteri’de karşılaşma

Grafik, illüstrasyon alanında hem atölye, hem de galeri olarak çığır açıcı işlere imza atıyorsunuz, ayrıca bir çok kaliteli yayını raflarda görüyoruz, bunun dışında sanatçıların çizimlerini giyim tarzlarıyla da bir araya getiriyorsunuz.

Sınırlı sayıdaki ürünler için kafamızdaki fikir : İnsanların, sevdikleri sanatçılara her fiyat skalasından ulaşabilmeleriydi, bunun için birlikte çalıştığımız sanatçılara sınırlı sayıda sticker, tshirtpin gibi yan ürünler ürettik. Bütün maliyeti Şarküteri üstlendi ve böylece sanatçıların ürün skalalarını çeşitlendirdik ve kataloğumuzu orijinal iş, limitli baskı resim, fanzinstickerpintshirt gibi birçok farklı seçenek ile doldurduk.

Sanatçılara ve koleksiyonerlere, tüm bu ürünler için limit sözü verilmiştir; bu aynı zamanda sanatları üzerinden sınırsız kazanç elde edilmeyeceğinin de bir garantisidir, dolayısıyla galerimizden alınan her ürün koleksiyon değeri taşımaktadır. Tercihin çoğunlukla serigrafi baskı’lar ve sticker’lardan yana olması bizi sevindiriyor, çünkü orijinal parçaların rağbet görmesi sanatçılar açısından da her zaman büyük motivasyon kaynağı oluyor.

Şu an için üzerinde kafa patlattığınız projeler var mı, salgın belası olmasaydı bizi neler bekliyordu?

Salgın olmasaydı yaz sezonuna kadar Ucube Mutaf pop-up sergimiz ve Bülent Gültek’in hazırlamış olduğu harika bir konsept sergi bizi bekliyordu. Daha sonra tüm yaz boyu kalacak bir ana sergi ve Eylül itibari ile arada yabancı sanatçıların da serpiştirildiği bir takvimimiz vardı. Umarız en kısa zamanda kaldığımız yerden hızla devam edebiliriz.

Eklemek istediğin bir şeyler varsa, lütfen. Bugüne kadar destekleri, katkıları, iş birlikleriyle bizlerle birlikte olan tüm dostlarımızı çok özledik; en kısa zamanda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın.

Zeynep ‘Zezeah’, Nisan 2020

black-beauty-840x599
Lumineh ‘Black Beauty’ 71×50.5cm kağıt üzerine giclee baskı
Bigbaboli_Şarküteri (56)
Lumineh ‘Wild Swans’ kâğıt üzerine tek renk serigrafi
Bigbaboli_Şarküteri (61)
Elif Varol Ergen x İlker Çelen (Uzay Çöpü)
Bigbaboli_Şarküteri (63)
İlker Çelen (Uzay Çöpü) x Burak Şentürk
Bigbaboli_Şarküteri (54)
İlker Çelen (Uzay Çöpü)
Bigbaboli_Şarküteri (55)
Bıyıkof
Bigbaboli_Şarküteri (60)
Dolce Paganne
Bigbaboli_Şarküteri (57)
Bilge Emir
Bigbaboli_Şarküteri (4)
Uczine

Artemis Günebakanlı, 2018

02_Zezeah ve Güven Erkin Erkal (2)
Zezeah & Güven Erkin Erkal

for more info and details, don’t forget to take a look at

bigbabolisarkuteri.com


Un Voyage Dans Un Autre Monde avec BANZAÏ EDITIONS

Revue Hybride Independante

Mais là où Val, le petit bonhomme derrière ce gros pavé, nous scie le fion à chaque fois, c’est du côté des surprises techniques.

BANZAÏ HORREUR

MAD SERIES – 2017

Si l’on parle ici régulièrement de la revue montpelliéraine Banzaï, ce n’est sûrement pas pour fournir une énième preuve que le copinage est toujours de mise dans les chroniques de presse. C’est tout simplement car ce monstre de papier est sûrement la meilleure revue de France en ce qui concerne le rassemble­ment en ses pages des artistes les plus prometteurs des disciplines graphiques ou écrites. Et ce hors-série là porte de plus très bien son nom, il est consacré à l’hor­reur, c’est-à-dire la noirceur, les monstres, les difformités et tout un tas d’autres choses que vous pouvez imaginer. Ou pas. Et si d’innombrables jeunes talents se télescopent au sommaire, de grands bonhommes sont aussi là pour rappeler leur attachement à l’underground, en particulier le légendaire Laurent Melki, créateur d’affiches cultes pour des films qui ne le sont pas moins (citons Creepshow, Video-drome, Le Jour des morts vivants ou Freddy par exemple) ou encore le génial Chris Mars dont un joli petit paquet d’œuvres vous mettront une méchante claque sur les rétines.

Sortie de la revue hybride indépendante BANZAI spécial HORREUR !! C’était le 12/05/2017 à MONTPELLIER

Comme les précédents, ce numéro est absolument indispensable.

290 pages de luxe, 25 € – banzai-editions.com

Par GED – nawakulture.fr


banzai_04_b
Venez voir des cas de possessions et de combustions spontanées en DIRECT !!
Banzai Horreur 2017
Emre Orhun
Emre Orhun

BANZAÏ HORREUR

MAD SERIES – 2017

If we regularly mention the Montpellier-based magazine Banzaï here, it’s certainly not to provide yet more proof that cronyism is still the order of the day in press reviews. It’s simply because this paper monster is surely the best magazine in France for bringing together in its pages the most promising artists in the graphic and written arts. And this special issue lives up to its name: it’s devoted to horror, in other words darkness, monsters, deformities and a whole host of other things you can imagine. Or you can’t. And while there’s plenty of young talent in the mix, there are also some big names here to remind us of their attachment to the underground, in particular the legendary Laurent Melki, creator of cult posters for films that are no less cult (Creepshow, Video-drome, Day of the Living Dead and Freddy are just a few examples), and the brilliant Chris Mars, whose work will give your retinas a nasty slap in the face.

Jean Luc Navette

Like its predecessors, this issue is absolutely essential.

290 deluxe pages, €25 – banzai-editions.com


Banzai 07 cover
Couverture signée ELZO DURT

BANZAI #07

Avec le temps on l’aura compris, dans la grande tradition des véritables revues littéraires de caractère, Banzaï propose – déjà pour la septième fois – un sommaire chargé en littérature sous toutes ses formes : nouvelles, cut-ups, poésie, théâtre, chroniques, billets d’humeur, le tout portant les signatures d’artistes issus de l’underground à plume. Du côté visuel, il y aura aussi de quoi sustenter les yeux avides d’art brut de décoffrage avec des tonnes de dessins pleine page, en noir et en blanc ou en couleurs (ces dernières représentent tout de même cinquante pages sur les deux cents qui composent ce Banz’). Mais là où Val, le petit bonhomme derrière ce gros pavé, nous scie le fion à chaque fois, c’est du côté des surprises techniques. Après les lunettes 3D du sixième numéro qui permirent à maints passionnés de découvrir des œuvres graphiques troublantes, voilà que cèst maintenant le calque ombro qui est inclus, un procédé génial qui permet de voir s’animer une partie des illustrations dingues de ce numéro. Inventif, ludique, et farouchement indépendant, Banzaï ne devrait pas passer au travers des paluches gourmandes ! Par GEDnawakulture.fr


Le numéro 7 de la revue hybride indépendante !

But where Val, the little guy behind the big book, saws our asses off every time is in the technical surprises.

BANZAI #07

As time goes by, in the great tradition of genuine literary magazines with character, Banzaï – already for the seventh time – offers a contents list loaded with literature in all its forms: short stories, cut-ups, poetry, theater, chronicles, mood bills, all bearing the signatures of artists from the feathered underground. On the visual side of things, there’s also plenty to feast the eyes of those eager for art brut de décoffrage, with tons of full-page drawings, in black and white or in color (the latter making up fifty of the two hundred pages that make up this Banz’). But where Val, the little guy behind the big book, saws our asses off every time is in the technical surprises. After the 3D glasses of the sixth issue, which allowed many enthusiasts to discover some disturbing graphic works, now the ombro layer is included, a brilliant process that allows us to see some of this issue’s crazy illustrations come to life. Inventive, playful and fiercely independent, Banzai shouldn’t be missed by greedy palates!

Par GED – nawakulture.fr

ressource > nawakulture.fr


Un dessin d’Arnus pour La Jetée Atelier

BANZAI #07

Meşhur edebiyat dergileri literatüründeki yerini şimdiden garantilemiş olan Banzai, edebiyatın bütün dallarından hayli yüklü bir içerikle yeniden bizlerle, bunu önceki sayılarında da yaptı : Hikayeler, cut-up’lar, şiir, tiyatro metinleri ve mektuplar, okuyucuları sarsacak mizah yüklü makaleler, hepsi de birbirinden değişik yeraltı sanatçılarının imzalarıyla. Görsel açıdan ise Banzai çıkınında ne varsa çıkarıp aç gözleri doyurmaya hazır tam 50 sayfa boyunca bir ton desen (siyah-beyaz / renkli) tamamı ise 250 sayfa. Öyle ya da böyle, kaldırım taşlarının altındaki küçük adam her defasında taşı gediğine koyuveriyor; süprizlere hazır olun ! Geçen sayıdaki 3D gözlüklerden sonra, sanata tutkun herkes bu sayıyla birlikte le calque ombro‘yu da keşfedecek (Bir desenin üzerine şeffaf bir sayfa koyarak, hareket ettirip yeni bir desen üretme tekniği), bu harika, yaratıcı, çılgın, oyunbaz ve tamamiyle serbest yöntemle çizimlerin yeniden canlandığına tanıklık edeceksiniz!

> banzai-editions.com


Arnus ‘Lassauge Returns’

Arnus’un Korku Dolu Mizahı

Popüler kültür ve onun çarpıklığını esprili bir dil kullanarak çizimlerine yansıtan Arnus’un kendisini “1982’den beri berbat bir illüstratör” olarak tanımlaması, onun hem korkunç hem de değişken karakterler arasında hareket eden espri anlayışının da bir parçasıdır. Figürleri ve ikonografisi, çocuksu temaları olduğu kadar popüler kültürümüzde bilinen kahramanları ve canavarları da yansıtır. Alice Cooper, Batman gibi karakterlere bir kaç şeytan tüyü dikmesi, hem bu yansıma, hem de esprili dili hakkında fikir verir bizlere. Aynı zamanda sanatçı, kendini de bu karakterlerin dünyasına ait biri olarak görmekten çekinmez.

Arnus_double 02
Illustration pour Karbone Co. – Un Batman pour le fanzine “Cryptic Surf & Voodoo Violence”
Arnus_double
Arnus ‘No Luck Today’ – ‘Interdit aux moins de 18 ans’

The Humorous,

Horror-Filled Illustrations of Arnus

by Andy Smith / hifructose mag

‘Using pop culture and his distinct distortion of scale, artist Arnus crafts humorous, engrossing illustrations. His self-description as an “Ugly illustrator since 1982” offers a hint at his sense of humor, moving between both terrifying and playful characters. These pop characters include Alice Cooper, Batman, and a slew of smiling demons. Many of his figures and iconography seem to specifically reflect on themes of childhood, and the heroes and monsters that emerge out of those reflections. The hand-drawn nature of his works adds to that playfulness.’


Banzai

Banzaï Hors – Série Ovni

Mad Series – 2016

Avec leur tronche bizarre et les infâmes gargouillis qui leur servent de langage, avec cette étrange façon de se déplacer entre le crabe ivre et le dragon de Komodo, ces gros sourcils qui couvrent leurs yeux globuleux et heureusement aussi quelques furoncles prêts à éclore, c’est vrai qu’ils ne ressemblent à quasiment rien d’humain, les gens du staff de Banzaï.

Mais les sagouins s’y entendent pour caresser les yeux des innocents munis au préalable d’un petit billet de 20. Car il y a du beau monde au sommaire, que ce soit au niveau graphique (qui prend le dessus dans ce hors-série) ou au niveau écrit. Mais comme les noms des artistes réunis ici s’écrivent avec des caractères qu’on ne trouve pas sur le clavier humain, nous suggérons aux curieux de grimper dans la prochaine soucoupe et d’aller jeter qui un œil, qui un tentacule sur le site internet officiel (banzai-editions.com) de la revue montpelliéraine qui crie très fort malgré un couteau bien serré entre les dents.

Par GED – nawakulture.fr

Et puis bon, niveau couv’ y avait déjà eu du costaud sérigraphié sur les précédents (cherchez donc sur ce site le mot Banzaï, triples buses !) mais il faut avouer qu’avec celle-là ils ont fait fort, et que même si un jour tu paumes ton mag’, tu le retrouveras même nuitamment car il a été rendu phosphorescent, rapport à l’application d’un procédé chelou qui glougloutait diablement dans les laboratoires de la team. Sidérant !

172 pages dont plein en couleurs sur papier de luxe et puis aussi des bonus fendards à trouver dans le blister, 20 € – 300 copies numérotées. Par GED – nawakulture.fr


> Banzai La Revue


Olivia Clavel, Pascal Doury & Elles Sont de Sortie

Olivia Clavel & Pascal Doury, 2000

“Mais ça va venir ! C’est évident ! Bien-sûr, l’époque n’est pas à la création. La société est dans une phase de repli sur elle-même, de retour en arrière. On fait trois pas en avant, deux pas en arrière, et on finit par avancer. Pascal un jour sera reconnu : c’est un grand artiste ! Je lui ai toujours dit ! Et même qu’il soit mort, je le dis encore. C’est un grand dessinateur ! Un grand artiste !” -Olivia Clavel

Pascal Doury est né en 1956, fils d’un père inconnu et d’une mère femme de ménage. Doury grandit aux Maisons d’Enfants de Sèvres, où il rencontre en 1966 Bruno Richard, avec qui il développe une relation de travail amour/haine. Ensemble, ils créent le magazine Elles Sont De Sortie, qu’ils remplissent de leurs propres travaux innovants. Lorsque Doury s’est tourné vers l’héroïne et Richard vers la pornographie, leur magazine a reflété cette évolution.

En 1984, ils exposent à Lyon, et un an plus tard à Paris. La même année, Pascal et sa femme Nathalie ont une fille, nommée Dora Diamant, et elle est rapidement intégrée à l’œuvre de Doury, ce qui donne lieu à la série de photos « L’Age d’Or de Dora Diamant ». À la mort de sa femme en 1991, Pascal prend en charge l’éducation de sa fille, laissant la drogue derrière lui.

Intrigué par la culture visuelle moderne, Doury a réalisé une compilation d’icônes et d’images, « l’Encyclopédie des Images » (2001). La même année, il réalise sa dernière exposition.

Pascal Doury peut à juste titre être considéré comme l’un des artistes les plus novateurs et originaux de France, mais aussi l’un des moins reconnus. À l’automne 1999, ses dernières œuvres étaient exposées à la Galerie Lambiek, offrant ainsi une expérience visuelle tout simplement ahurissante.

La renommée de Doury en tant que dessinateur de bandes dessinées vient principalement de sa représentation dense et intense de la vie en internat dans «Pornographie Catholique», publiée dans le magazine RAW. Doury a également publié de nombreuses bandes dessinées à petit tirage, la plupart sous forme de sérigraphie, la plupart en collaboration avec l’artiste Bruno Richard partageant les mêmes idées. Pascal Doury est décédé d’un cancer du poumon à son domicile parisien le 13 septembre 2001, laissant derrière lui un véritable héritage artistique étonnant. (Source : Lambiek.net)


Nègres vulves-5
Pascal Doury ‘Nègres vulves’

commotion
Pascal Doury ‘Commotion’

Olivia Clavel’s “Super Meuf” with participations by Pascal Doury, Jacques Pyon, Keleck, Kiki…

Bruno Richard, Poster

Natalie & Olivia, 1978

Xavier Laradji et Olivia Clavel

Xavier Laradji: Quand as-tu commencé à dessiner ?

Olivia Clavel: Quand j’avais 17 ans, à l’école des Beaux-Arts de Paris. Déjà avant j’allais montrer mes dessins à Hara-Kiri. Je traînais aussi dans les conventions de bd. Je portais mes bd à Actuel. Puis, j’ai rencontré les gens de Bazooka aux Beaux-Arts, Kiki Picasso, Loulou Picasso et Lulu Larsen. On était tout le temps ensemble. On se défonçait ensemble, on vivait ensemble, on dessi­nait ensemble.

Quels types de personnages dessinais-tu ?
Télé était mon héros ! Il avait une tête de télé ! C’était une télé qui s’était débranchée pour aller vivre sa vie. Une télé rebelle ! Je regardais beaucoup la télévision à l’époque. Nos bd c’était histoire de raconter ce qu’on voulait comme on le voulait ! Changer un peu la bd…

Comment s ‘estpassée la rencontre avec ESDS ?
Bazooka existait depuis 1974, un peu avant Elles Sont de Sortie. Mais on se chevauche presque, et donc ils étaient venus nous voir dans les locaux d’Actuel où on nous prêtait un bureau. Je me sou­viens que ce qu’ils nous avaient montré m’avait plu. Et puis on les a jetés ! Tu sais, à l’époque on était punk et on se jetait facilement. Je connaissais Nathalie, la future copine de Pascal. C’était Mis Fringanor 1977 [Fringanor était une marque d’amphétamine]. Très destroy et marrante ! Une grosse personnalité, une grande gueule ! Après, elle est sortie avec Pascal. J’ai donc dû le revoir à ce moment-là.

La Mort de Pascal Doury by Vincent Ravalec

Y avait-il une compétition entre Bazooka et ESDS ?
Non. C’était eux les plus proches de nous. Il faut dire qu’il y en a eu d’autres qui sont venus nous montrer leur petits journaux : Combas, sa copine et Di Rosa. Avec eux, on ne s’était pas vraiment entendus. Mais avec Pascal et Bruno, c’était différent. Surtout avec Pascal. Et puis il y avait aussi Marc Caro. Donc on était plus copains avec eux qu’avec Combas et Di Rosa qui ont pris la grosse tête et qui étaient vraiment antipathiques. Il faut bien dire qu’on trouvait ça beaucoup plus superficiel qu:Files Sont de Sortie. En fin de compte, la démarche de Combas et Di Rosa était différente. Pas tellement rebelle. Ça ne suffit pas de se défoncer, de prendre de la poudre… Ils sont rentrés tout de suite dans le cirque, dans le marché de l’art. Nous jamais ! De toute façon, on n’était ni de la bande-dessinée, ni de l’art. Il faut toujours qu’on te mette dans une case ! Et nous, ce n’était pas notre cas. Et puis, Kiki faisait tout le temps de la provoc’ et ça ne plaisait pas. Il avait inventé le Parti Réactiviste. On sortait de fausses brèves que Libération publiait sans le savoir. Une fois, on avait trafiqué tard le soir la maquette du journal en mettant en-dessous du titre Libération la mention Organe du Parti Réactiviste. Le lendemain, July avait gueulé !

Bazooka c ‘était un regard sur le monde, et ESDS ?
Pascal et Bruno c’était plus personnel. Le cul, la mort… Plus intimiste.

A quand remonte ta première collaboration avec Pascal ?
C’était il y a quinze ans. Vers 1985. C’est venu naturellement. J’étais hyper fan de ce qu’il faisait. C’était réciproque et j’en étais très fière. C’était plus simple qu’avec Bruno. Avec lui, il entretenait des rapports passionnels. Avec Pascal on a fait notre première expo en 1990 et une autre en 2001. D’ailleurs le vernissage a eu lieu un mois après son décès.

Comment définirais-tu son univers ?
Immense ! Plein de détails, partout ça grouille, de la vie, de la mort… et ses souvenirs ! Tout en ayant une facture classique (classique dans la culture bd). Noir et blanc au début. C’était des bd explosées. Après, il a arrêté de dessiner et s’est plus branché sur les mots et les poèmes, mais personnellement, je ne l’ai pas suivi dans sa démarche poétique ! J’aime Baudelaire, Rimbaud, Desnos et Genêt. Les classiques. Il n’avait pas de culture classique en poésie et en littérature. C’était des mots comme des dessins, des images, de la poésie contemporaine… plus branlette ! Enfin d’après moi… mais il s’est remis à dessiner, et c’était de plus en plus beau, de plus en plus précis. Il a toujours était maniaque. Les derniers dessins sont carrément sublimes !

Expo / book presentation of Pascal Doury’s “Patate” (1999) at La Hune in Paris.

Sur la fin de sa vie Pascal a pas mal développé sa collaboration artistique avec toi. Vous auriez pu créer un groupe graphique à vous deux, en volant la vedette à Bruno. Comment expliques-tu la séparation ou la distance entre Pascal et Bruno ?
Les dernières années de sa vie, celles durant lesquelles nous avons dessiné et peint ensemble, ce sont 15 à 20 ans. C’est beaucoup ! Au début, il prenait des dessins pas finis ou même des fonds : c’est-à-dire juste des couleurs ou des croquis et il dessinait par­dessus. Après, j’ai fait des dessins en laissant de la place pour son trait et je reconnais que j’aurais pu en faire plus. Quant à Bruno, c’était d’autres rapports. Il s’était connu ados. Pascal était un rebelle et Bruno plus un obsédé sexuel. Un très bon dessinateur, bien tordu, comme dans la vie ! Nous, nous avions des rapports plus sentimentaux, poétiques. Dora [ la fille de Pascal Doury ] est ma filleule et Nathalie était une amie. Avec Bruno, c’était plus un rapport d’ado. Pascal s’est éloigné de Bruno avec le temps. Pascal n’était pas caractériel comme Bruno, et Bruno ne le comprenait pas. Je suppose que c’est une case dans sa tête qui n’existe pas. C’est abstrait pour lui. Bruno est un égocentrique, ce que n’était pas Pascal. Ce n’est pas une critique, c’est juste un fait !

Anthology – Elles Sont de Sortie – Dedicated to Pascal Doury

Tu dis que Bruno était plus obsédé sexuel, mais tout de même Pascal mettait des bites à ses Roudoudou et Riquiqui, non ?
Ce n’est pas un reproche d’être obsédé sexuel. Les dessins de Pascal dont tu parles datent de quand ils étaient gamins : quand ils avaient 25 ans. Pascal a évolué. Bon peut-être la poésie du Gendarme Pennequin n’était sûrement qu’un passage et il serait passé à autre chose… Bruno est toujours au même étage. Pascal avait monté quelques marches… beaucoup !

Oswiecim pt1 – Pascal Doury

Penses-tu que Pascal n’a pas eu la reconnaissance que son œuvre mérite ? Qu ‘est-ce qui explique cela à ton avis ?
Mais ça va venir ! C’est évident ! Bien-sûr, l’époque n’est pas à la création. La société est dans une phase de repli sur elle-même, de retour en arrière. On fait trois pas en avant, deux pas en arrière, et on finit par avancer. Pascal un jour sera reconnu : c’est un grand artiste ! Je lui ai toujours dit ! Et même qu’il soit mort, je le dis encore. C’est un grand dessinateur ! Un grand artiste ! Il a tra­vaillé à Libération comme maquettiste, puis comme gardien de nuit et ce, toute sa vie. Mais peu à Libé avaient conscience de son don et de sa sensibilité. Disons 10 personnes sur 500. Mais plus le temps passe, plus les paillettes superficielles des êtres tombent et disparaissent. Au bout du compte, il ne reste plus que l’essentiel. Pascal, c’est une évidence, restera comme l’un des plus grands artistes de la fin du XXème siècle ! • • •


Collabration Doury & Clavel

Olivia Clavel interview by Xavier Laradji

Xavier Laradji: When did you start drawing ? Olivia Clavel: When I was 17, at the Beaux Arts school in Paris. I had already shown my drawings in Hara-Kiri (a satirical 70s French newspaper). I was hanging around in comic fairs. I also showed my comics to Actuel (70s underground magazine). Then I met the Bazooka people at Beaux Arts: Kiki Picasso, Loulou Picasso and Lulu Larsen. We hung out together all the time. We got high together, lived together, and drew together. But, at the same time, everyone was doing their own thing.

What type of characters were you drawing ?
Tele was my hero, he had a TV for a head. It was a TV that unplugged itself in order to live its own life. It was a rebellious TV, of course. I was watching a lot of TV at that time. Our comics were just a way of saying what we wanted to say in the way we wanted to say it! We were trying to change comics a bit.

How did you meet with Elles Sont de Sortie ?
Bazooka had been around since 1974, a little bit before Elles Sont de Sortie. But they almost started simultaneously. They came to meet us at Actuel, where someone was letting us use an office. I remember that we liked what they showed us. And… then we kicked them out…. Not me! At that time we were so punk and we would often tell people to piss off. I already knew Nathalie [Pascal Doury’s future girlfriend]…. She was Miss Fringanor 1977 [Miss Amphetamine 1977]. Very punk rock and very funny. She had a big personality, and a big mouth. She went out with Pascal later. And I think I met him again at that point.

Anthology – Elles Sont de Sortie – Dedicated to Pascal Doury

Was there any competition betweeen Bazooka and ESDS ?
No. They were the closest to what we were doing. Other people were dropping in to show us their little zines – Combas, his girl­friend and Di Rosa – but we didn’t get along so well with them. It was different with Pascal Doury and Bruno Richard, especially with Pascal. Then Marc Caro came along. We were friendlier with them than Combas and Di Rosa…. they got really big-headed and arrogant. I thought they were a lot more superficial than Elles Sont de Sortie. At the end of the day, Combas and Di Rosa had a different approach. Not very rebellious. It’s not enough just to get high, and snort powder. They immediately joined the circus, the art market. We never did that. We were neither comics nor art. People always want to put you in a box, and that wasn’t the case with us. Kiki was always so provocative and that upset people. He invented our party: Parti Reactiviste (The Reactivist Party). We placed fake news reports in Liberation without them knowing. One time, we even changed the newspaper layout late at night and put ‘the organ of the Reactivist Party’ underneath the Liberation masthead. The next day July (thepublisher o/Liberation) freaked out…

Expo / book presentation of Pascal Doury’s “Patate” (1999) at La Hune in Paris.

Bazooka had its own perspective on the world. And ESDS ?
With Pascal and Bruno it was more personal. Sex, death. More intimate.

When was your first graphical collaboration with Pascal ?
Fifteen years ago, somewhere around 1985. It just came natu­rally. I was a huge fan of his work and it was mutual so I was really proud. It was a lot easier than the collaboration he had with Bruno. They had a very intense relationship. I had my first exhibition with Pascal in 1990, and another one in 2001. The opening was a month after his death.

How would you define his world ?
Whoahh!!! Huge! Huge! It’s crawling with details: life, death, memories. At the same time, he had a really classical touch (in a comics way). They were black and white in the beginning. At first, his comics were completely exploded. Later he quit draw­ing and went more in the direction of writing and poetry. But I wasn’t really into that side of his work! I was always very classical: I liked Baudelaire, Rimbaud, Desnos and Genet. He didn’t have that grounding in classical poetry and literature. It was more about words that were like drawings like pictureslike contemporary poetry… wanking! From my point of view, when he started to draw again it was even more beautiful, much more precise. He was always a maniac … but his last drawings were incredible.

How did you work together? At the end of his life Pascal collaborated a lot with you. You could have even started your own art group… taking Bruno’s place… How would you explain the break between Pascal and Bruno ?
Well, the last years of his life, when we were painting and drawing together: that was about fifteen or twenty years. And that’s a long time. At the beginning, he was taking half-finished drawings or backgrounds -just pieces of flat colour or sketches – and drawing over them. After that I did some drawings leav­ing space for him to draw, and I realised I should done more of those. He had a different relationship with Bruno. They’d known each other since they were teenagers. Pascal was a rebel. Bruno was more like a pervert and a really good illus­trator… but weird. Just like he was in real life! I had a more emotional and more empathetic connection with Pascal. Dora [Pascal Doury’s daughter] is my niece. And Nathalie was a friend. It was more of an adolescent relationship with Bruno. Pascal just drifted apart from Bruno over time. He wasn’t as moody. And Bruno couldn’t empathise with him. I guess that part of his brain didn’t exist. It was all abstract to him. Bruno is an egotist! Pascal wasn’t like that. That s not a criticism, it s a fact!


Oswiecim pt2 – Pascal Doury

Pascal Doury (1956-2001)

You said that Bruno was more of a pervert, but Pascal was drawing dicks on all his characters too, right ?
Right, but I didn’t mean pervert in a critical way; unless your whole life revolves around it. Pascal did those drawings when he was still a kid; he was only 25. He evolved. Maybe the poetry of Gendarme Pennequin was just another stage and he would have taken it further, you know? Bruno is still at the same place. Pascal went a few steps further… actually, a lot further!

So do you think Pascal didn’t get enough credit for his body of work? Why is that ?
It will come, obviously. It isn’t a good time for creativity. Society is in an introspective phase. It’s going backwards. We ‘re going three steps forward, then two steps back before going any further. Pascal will certainly be recognised as a great artist. I always told him that! And even though he’s dead, I’m still saying it! He’s an important illustrator! A great artist! That doesn’t happen quickly. First he worked at Liberation doing layout. Then, for the rest of his life, as a night watchman there. But not that many people at Liberation were even aware of his gift or his aesthetic. Maybe 10 people out of 500. Over time, all the superficial glitter of others will fade out and disappear. At the end, only the most important ones will be left. Pascal will obviously be recognised as one of the most important illustra­tors and artists from the end of the 20th Century! • • •

Source: PASCAL DOURY EST MORT n°5 Timeless, 2007


EARLY BAZOOKA 1972/1976 – Loulou Picasso

EARLY BAZOOKA 1972/76


Timeless Editions

FOR BOOKS AND FAR WORSE

RESISTANCE

Since 1997


José Mojica Marins ve Tabut Joe

01_At Midnight I'll Take Your Soul
At Midnight I’ll Take Your Soul, 1964

Brezilya asıllı film yönetmeni, oyuncu ve senarist José Mojica Marins, 13 Mart 1936’da São Paulo’da sıradan diyebileceğimiz bir evde dünyaya gelir. José‘nin filmlere olan tutkusu erken yaşlarda kendini gösterir. Zamanının büyük çoğunluğunu babasının işlettiği sinemada ailesiyle birlikte geçirmeye başlar. Henüz onsekiz yaşındayken seksenin üzerinde film izlemiştir. Korku filmleri ve kötü eleştirilere maruz kalanlar her zaman ilgisini çekmiştir.

José, 1964 yılında Brezilya yapımı ilk korku filmi olan ‘At Midnight I’ll Take Your Soul’da Tabut Joe rolüyle, silindir siyah şapkası ve peleriniyle sahneye çıktığında, karakter kısa süre içinde bir efsaneye dönüşür. Tabut Joe, semt sakinlerinin korktuğu bir ölü gömücü, bir mezarcıdır; kendini başkalarından üstün gören ve insanları kendi amaçları için hunharca kullanan ahlaksız ve şeytani bir karakterdir. Zayıflar için bir avuntu’ olarak gördüğü ahlak kuralları ve dinden son derece nefret eder. Takıntılı bir biçimde kafasını, ‘soyunun devamı’na, ‘üstün çocuk’ fikrine ve onu doğuracak olan ‘kusursuz kadın’ı aramaya takmıştır; ve bu yolda karşısına çıkan herkesi öldürmeye hazırdır.

Bir üçleme olarak düşünülen ‘Tabut Joe’ serisinin ilk ikisi ‘At Midnight I’ll Take Your Soul’ ve ‘This Night I’ll Possess Your Corpse’ 1960’larda çekilmesine rağmen, serinin son filmi olan ‘The Embodiment of Evil’ ne ilginçtir ki aradan kırk sene gibi bir süre geçtikten sonra Aralık 2006’da tamamlanmıştır.

Serinin ilk filminin çekildiği 60’ların Brezilya’sının Katolik kilisenin güçlü etkisi altında olduğunu göz önünde bulundurursak Marins‘in kışkırtıcı ve Tanrı tanımaz yaklaşımının ne derece tehlikeli bir tavır olduğunu anlayabiliriz. Tabut Joe, sadece insanların değil aynı zamanda Tanrı’nın da yasasına meydan okumaktadır. Bazı açılardan bakıldığında Nietzsche‘nin Zerdüşt’ünü hatırlatır, iyinin ve kötünün ötesinde bir adam. Zerdüşt gibi Tabut Joe da eyleme inanır. gerçek bir varoluşçudur. Onun felsefesi ve yaşamın amacı yaşamaktır.

Kutsal değerlere karşı gösterdiği saygısız tavrının yanı sıra 1963’te yapılmış bir film için görülmedik derecede ve çok sayıda vahşet, seks ve sadizm sahneleri içerir. Bu sahneleri özellikle rahatsız edici kılan aşırı derecede bir açıklıkla sunulmuş olmalarıdır.

Fakat her filmin sonunda, Joe‘nun planları suya düşer ve öldürdüğü kadınların hayaletleri tarafından doğa üstü şekillerde katledilir ve ilahi adalet yerini bulur.

José Mojica Marins filmlerinde sahneden taşan korkunç bir enerji vardır. Bu ham enerji aynı zamanda Marins‘in karakterini de yansıtır ve pek çoklarını boğabilecek yaşamsal engeller karşısında sinemaya devam edebilmesini sağlayan ödün vermez iradesini.

Marins, her ne kadar düşük bütçeli film tarzıyla tanınmış, ilk başlarda arkadaşlarından ve amatör oyunculardan oluşan bir ekiple çalışmış olsa da Dracula, Frankenstein gibi Hollywood korku klasikleriyle boy ölçüşebilecek kalitede bir karakter yaratmayı başarmıştır. Çoğunlukla korku türü filmleriyle tanınmış olan Marins, aynı zamanda exploitation, drugsploitation, sexploitation ve western türlerinde de filmler yapmıştır. Bilhassa Finis Hominis, izlenmeye değer ilginç bir filmdir.

Marins‘ in tuhaf dünyasını merak edenler ayrıca 2001 yılında gösterime giren ‘Coffin Joe: The Strange World of José Mojica Marins’ isimli belgeseli de izleyebilirler.

Erman Akçay, 2014

Kaynakça: ‘Mondo Macabro’ Pete Tombs (‘Fantasik Filmler’, Kabalcı Yayınevi)


Roland Topor

Topor_2
Uzanmak İçin Güzel Bir Yatak. Mürekkep ve pastel / A Fine Bed to Lie On, ink and crayon, 1974

Topor* ROLAND TOPOR, 1938 yılında Paris’te doğdu ve 1956-58 yılları arasında Paris’te sanat eğitimi aldı. Çizimleri ve animasyon filmleri ile uluslararası bir üne kavuştu. Kendisini GRAPHIS’in 133’üncü sayısında okurlarımızla buluşturduk veardından 151. sayıda yine kendisini konu alan ikinci bir makale yayınladık. Bu makalede gördüğünüz eserleri, Zürih’teki Diogenes yayınevi tarafından Tagträume (Gündüz Düşleri) adıyla hazırlanan ve Paris’teki Editions du Chêne tarafından Fransızca olarak da basılan bir kitaptan alınmıştır. Eserlerin Almanca ve Fransızca isimleri bu kitaplardan alınmıştır ve çevrilmiştir. Sanat eleştirmeni Manuel Gasser, bu metinde Topor’un eserlerindeki Polonya ruhunu tartışmaktadır. Editör’ün notu.

Roland Topor’un çizimlerinin Hieronymus Bosch’un canavarlarıyla en azından bir ortak noktası olduğunu söyleyebiliriz: İzleyici, çizimlerde bir anlam bulmaya çalışır, zaman zaman karşısındaki gizemin anahtarına erişmeye yaklaştığını hissebilir fakat son raddede tüm teorileri kaçınılmaz olarak yanlış çıkacaktır.

Kabustan bozma bu resimler, şüphesiz ki psikanalistler için define niteliğindedir. Fakat Freud’un Leonardo da Vinci üzerine yazdığı makalelerden de bildiğimiz üzere psikanaliz, her ne kadar sanatçının ruhsal durumuna dair birçok şey söyleyebilse de, sanatçının sanatına dair verimli bilgiler sunamaz. Biz de burada Topor’un insani vasıflarıyla değil, sanatçı Topor ile ilgileniyoruz.

Konuya dair yüzeysel bir bilgi birikimine sahip bir izleyici için dahi Topor’un Sürrealist geleneğe sonradan dahil olduğu aşikardır. Buna rağmen, kendisi hiçbir suretle bir taklitçi konumunda olmamıştır. Topor’un korku tasavvurları ile kıyaslandığında, erken sürrealistlerin ortaya koyduğu kasvetli mizah oldukça zararsız ve masum kalmaktadır.
Öte yandan sürrealizmin, ortaya çıkışından yarım yüzyıl sonra bile diri ve taze kalabilmiş acı tatlı bu meyvenin hala lezzetini bu denli koruyabilmesi, onu diğer tüm sanat ekollerinden farklı kılıyor.

Topor’un hiçbir zaman “sürrealizmi hayata döndüren kişi” mertebesine ulaşamadığı doğru olsa da, bu büyük ölçüde modern eleştirmenlerin eskize ve karikatüre yeteri kadar saygı duymamasından kaynaklanmaktadır. Fakat şunu da belirtmek gerek ki, Topor’u bir karikatürist olarak sınıflandırmak, Bruegel, Goya ya da Picasso’yu da bu sınıfa dahil etmek kadar doğru ve aynı zamanda yanlış olacaktır.

 

Topor_1
Picasso’nun Talihi. Mürekkep ve pastel / Picasso’s Fortune, Ink and crayon, 1972

– ENGLISH –

  • ROLAND TOPOR, born in Paris in 1938, studied art there in 1956-58 and has since made an international name with his drawings and ani­mated films. He was introduced to our readers in Graphis 133, a second article following in Graphis 151. The drawings reproduced here are taken from a new book published by Diogenes Zurich, under the title of Tagträume (Daydreams) and in French by Editions du Chêne, Paris. Our German and French titles are taken from these books, while the English versions are our own translations or adaptations. The art critic Manuel Gasser here speculates on the influence of Topor’s Polish parentage on his work. Editor

Roland Topor’s drawings have at least one thing in common with the monsters of Hieronymus Bosch: the viewer would like to find a meaning in them, and occa­sionally he may have the feeling of being near to the key to their mystery; but finally all his theories inevitably prove to be wrong.

These nightmares turned pictures are no doubt a treasure trove for the psycho­analyst. But we know since Freud’s essay on Leonardo da Vinci that the psychoanaly­tical approach, while it can tell us a great deal about the mental state of the artist, cannot furnish any useful information about his art. And we are not interested, here, in Topor the human being, but only in Topor the artist.

It is quite clear even to the superficial observer that Topor is a late comer in the Surrealist tradition. But while he is a late comer, he is not by any means an imitator. For compared to his visions of horror most of the sable humour produced by the early Surrealists really appears fairly innocuous.

On the other hand, the mere fact that Surrealism can bear such toothsome if bitter-flavoured fruit half a century after its first emergence proves it to be possessed of a vitality and durability hardly equalled by any other school of art.

It is true that Topor has not been hailed as yet as a reviver of Surrealism; but this is largely due to the low esteem in which drawing in general and the cartoon in particular is held by modern critics. To which we should perhaps add that to rank Topor among the cartoonists is just as right or wrong as to allocate Bruegel, Goya or Picasso to this category.

If we pass the drawing and painting Surrealists in review, we are bound to note that the differences between them are much more marked than the resemblances. This is in itself not surprising; for no other movement has ever allowed greater freedom and spontaneity of personal expression to its exponents. One of the essential ingredients of the human personality is the hereditary disposition, which is to a large extent determined by one’s antecedents. For instance, by a Gallic cast of mind in Marcel Duchamp, by a Catalan lineage in Miró and Dali and by the Germanic strain in Max Ernst.

It was while walking through the National Museum in Warsaw that I first realized just how strongly the Polish element can be sensed under the surface of the imaginary world of Roland Topor.

Easily the most impressive section of this museum collection is the wing with the altars and panels from the second half of the fifteenth century. These represent the ‘hard’ or ‘broken’ style which, in Poland as elsewhere, followed the ‘beautiful’ or ‘soft’ style of international Gothic.

I cannot recall ever having seen so many representations of cruelty in any other single place. On all sides wretches are being beheaded, broken on the wheel, hanged, drawn and quartered; naked bodies are being branded, flayed, hacked to pieces, eyes are being put out, breasts cut off, ears slit, men castrated and women raped. And all these horrors are presented with a cool objectivity, a realism which does not spare the observer even the slightest detail.

Roland Topor was born of Polish parents in Paris in 1938. I cannot say whether he has ever visited the chamber of horrors of the National Museum in Warsaw. But it seems to me that very cogent evidence can be put forward for the fact that he has the cruel and sinister imagination of those fifteenth-century Polish artists in his blood: Figure below of this article is a drawing entitled The Maternal Instinct which shows a naked woman lying in a pig-sty and suckling seven piglets, while she caresses an eighth with her hand.

Now there is an episode in the life of the Polish national saint, Stanislaus, which runs like this: during a war, the women of a Polish town had intercourse with strangers. King Boleslaus Smialy (the Bold) thereupon had the bastard babes born of this adultery suckled by bitches, while the whelps of the bitches were laid to the breasts of the faithless wives. This cruel punishment, against which the saint protested with great vehemence, is drastically portrayed on a wing of the Stanis­laus altar now kept in the castle of Pieskowa Skala.

Topor is hardly likely to be familiar with this retable, but the cor­respondence between his pig-suckling nude and the whelp-suckling adulteresses is to say the least striking.

*

Çizimler ve resimler üreten Sürrealistleri gözden geçirdiğimizde, aralarındaki benzerliklerden ziyade daha çok farklılıkların dikkat çektiğini belirtmek zorundayız. Bu durum hiç de şaşırtıcı değildir çünkü başka hiçbir akım, temsilcilerine bireysel ifade konusunda daha fazla özgürlük ve içtenlik imkanı sağlamamıştır. İnsan kişiliğininin en temel öğelerinden biri, soydan miras alınan tavır ve eğilimlerdir ve bu büyük oranda kişinin ataları tarafından belirlenir. Marcel Duchamp’ın Galyalı düşünce tarzı, Miró ve Dali’nin Katalan kökeni ve Max Ernst’in Germen arkaplanı buna birer örnektir.

Roland Topor’un hayal dünyasının derinliklerinde sezilebilen Polonya etkisinin ne kadar kuvvetli olduğunu ilk kez Varşova Ulusal Müzesi’i gezerken fark ettim.

Müzenin kolesiyonunun açık ara en etkileyici bölümü, 15. yüzyılın ikinci yarısından kalma sunakların ve duvar kaplamalarının bulunduğu bölümdü. Bu eserler, tıpkı diğer coğrafyalarda da olduğu gibi Polonya’da da uluslararası gotiğin ‘güzel’ ya da ‘yumuşak’ tarafını takip eden ‘sert’ ve ‘bozuk’ tarafını yansıtıyordu.

Daha önce zalimliğe dair bu kadar çok tasviri hiçbir yerde bir arada gördüğümü hatırlamıyorum. Dört bir yanda kellesi vurulmuş, işkence tekerleğine bağlanmış, asılmış, sürüklenmiş ve parçalanmış insanlar vardı. Çıplak bedenler kızgın demirlerle dağlanıyor, derileri yüzülüyor, parçalara ayrılıyor, gözleri oyuluyor, göğüsleri kesilip kulakları koparılıyor, erkekler hadım ediliyor ve kadınların ırzına geçiliyordu. Tüm bu dehşet soğukkanlı bir tarafsızlıkla, en ince detayları bile izleyiciden sakınmayan bir gerçekçilikle sunulmuştu.

 

Topor_10
Annelik İçgüdüsü, Dolma kalem ve pastel, 1973 / Maternal Instinct, Pen and crayon, 1973

Roland Topor 1938 yılında Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Onun Varşova’daki bu müzeyi ziyaret edip etmediğine dair bir şey söyleyemeyeceğim. Fakat bana göre, 15. yüzyılda yaşamış bu Polonyalı sanatçıların zalim ve şeytani hayal gücünün, Topor’un kanında da mevcut olduğuna dair son derece ikna edici kanıtlar sunulabilir. ‘Annelik İçgüdüsü’ adlı çizimde bir domuz ahırında yatan bir kadının yedi domuz yavrusunu emzirdiği ve sekizinciyi de eliyle okşadığı görülebilir.

Polonyalı bir aziz olan Stanislaus’un hayatında şöyle bir olay var: Bir savaş zamanında, Polonya’daki bir kasabanın kadınları yabancılarla cinsel ilişkiye girer. Bunun üzerine kral Boleslaus Smialy (Gözüpek Boleslaus), bu ilişkilerden doğan piç çocukların köpekler tarafından emzirilmesini emreder. Kocalarına ihanet eden bu kadınlar da köpeklerin yavrularını emzirecektir. Aziz Stanislaus’un şiddetle karşı çıktığı bu zalim ceza, Pieskowa Skala kalesinde bulunan Stanislaus altarında apaçık tasvir edilmiştir.

Topor’un bu tasviri bildiğini söylemek pek mümkün olmasa da, onun domuz emziren nü çizimi ile köpek emziren sadakatsiz kadınlar arasındaki benzerlik, en hafif tabirle bile çarpıcıdır.

 

Topor 2
‘Bütünüyle Rüyada’ Dolma kalem ve renkli mürekkep, 1969 ‘In Full Dream’, Pen and coloured ink, 1969

It so happens that the name Topor shares its second syllable with both horror and stupor. It is not inconceivable that the name might one day come to designate a sensation in which horror and stupor are equally compounded. The reader of the future would then be able to look it up in his dictionary; Topor: a stupefying horror or horror-induced stupefaction, usually mitigated by laughter, so called from the name of the artist, Roland Topor, who first excelled in it. For the time being we can leave open the question of whether the mitigating laughter expresses more of human compassion or of diabolical glee.

Tesadüfe bakın ki Topor isminin ikinci hecesi, İngilizcede korku anlamına gelen ‘Horror’ ve sersemlik anlamı taşıyan ‘stupor’ kelimelerinin son hecesiyle aynıdır. Günün birinde Topor kelimesinin, korku ve sersemlik anlamlarını eşit derecede ifade eden bir kelimeye evrilebileceğini düşünmek çok da mantıksız değildir. Belki de gelecekte bir okur, sözlüğe baktığında şu tanımı görebilir: Topor: Genellikle bir kahkahayla yatıştırılan afallatıcı bir korku ya da korkuyla tetiklenmiş bir duyumsuzluk. Anlamını bu hissi en iyi ve mükemmel bir şekilde yaratabilen sanatçı Roland Topor’dan almıştır. Biz ise şimdilik bu yatıştırıcı kahkahanın, insanoğlunun merhametinin mi yoksa şeytani zevklerinin mi bir ifadesi olduğuna dair cevapsız bir soruyla karşı karşıyayız.

Orijinal Almanca metin: Manuel Gasser
İngilizce çeviriden Türkçeleştiren: Tunç Olcay

 

Topor (1)
Roland.Topor-graphis.1975.vol.179