Posta sanatı, yaratıcı olan herkesin katılabileceği uluslararası bir ağdır. Posta sanatı bir deney, dışavurum, işbirliği, iletişim, özgürlük ve eğlence sanatıdır.
Şinasi Güneş
Mektup ile yollanabilen herhangi bir sanat objesi posta sanatının ilgi alanına giriyor. El yapımı kartpostallar, fotokopiler, bilgisayar baskıları, kolajlar, resimler, çizimler, çeşitli nesneler, kısaca istediğiniz her şey. Gönderilen her türlü posta sanatı objeleri elemeye tabi olmadan sergilenirler. Yapıtlar satılık değildir. Geri gönderilmezler. Fakat tüm katılımcılara, fotoğraf ve sanatçı listesi gibi dökümanlar yollanır. Posta sanatı, sanatı, tüketici zihniyetinden ve galeri monopolünden arındırmayı hedefleyen bir sanat hareketi olarak tanımlanır.
Posta Sanatı Tarihi
Posta sanatçıları sanat postasının başlangıcı için esprili bir iddiada bulunurlar. Bu iddia Kleopatra’nın kendisini, sarıldığı bir halıyla Julius Caesar’a sunmasıdır. Oysa bildik anlamda o dönemde bu ne bir posta ne de sanat ile ilişkilendirilebilir. Olay bugüne taşındığında güncel sanat mantığı dizgesinde performans sanatı ve posta sanatının bir türevi olarak değerlendirilebilir. Ki bu ekstrem bir örnektir ve nihayetinde bir pula ve adres bilgilerine ihtiyaç vardır.
1955 yılında Ray Jhonson “moticos”ları üzerine çalışmaya başladı.
1960’da Jhonson ilk “nothing/hiç” çalışmasını yaptı.
Johnson önemli bir post -sürrealizm ve pre – pop kolaj sanatçısıdır. Johnson aynı zamanda New York Correspondance (Posta) okulunun kurucusu ve Correspondance sanatının (Mail Art olarak da bilinir) orijinal başlatıcısıdır. Bu sanat, bir şekilde geleneksel posta servisi ıle yaygınlaşan uluslararası disiplinler formudur.
O kendi kolajlarını kompleks aktivite spektrumlarının bir parçası olarak gördü ki; bu aktiviteler çizimleri, mektupları, telefon görüşmelerini, performans sanatını, şiiri ve gerçek yaşamı içermekteydi. Bütün bunlar Zen ve Tao’nun bir dokunuşu ile noktalanmaktadır.
Johnson, Fluxus, Happenings, Neo-Dada, Judson Dance Church ve 1960, 70, 80’ lerdeki diğer intermedia aktivitelerine katılan bir çok sanatçının çağdaşı olduğundan, uluslararası avangardizmin değişimine faydalı olmuştur. Bunu yaparak ellinin üzerinde ülkedeki genç sanatçılar arasında istemeden bir kült kişilik haline gelmiştir.
Fluksus güzel sanatların dışında başladı. Ve bu hareket artistik geçmişi olmayan insanları içeriyordu. Fluksus posta sanatını etkiledi. Fluksus sadece teknik ve ideolojik yönüyle değil doğasıyla da posta sanatını etkiledi.
‘Damga’ by Şinasi Güneş
‘Çingeneler’ by Isabelle Vannobel, Fransa
Alexander Limarev ‘Evsizler’ Rusya
Posta sanatı sosyo-kültürel ve politikdir. Cinsellik, ekoloji, teknoloji, feminizm gibi konularda karşı duruşuyla vardır. Kapitalizm karşıtı çalışmalar sık sık kullanılır. Mektuplaşma halkası giderek büyüdü. Posta sanatı 1970’lerin başında, performans, video gibi diğer medyalar ve yeryüzü sanatı ile birlikte çıktı ve uluslararası bir nitelik kazandı.
1986’da Bağımsız Dünya Posta Sanatı Kongresi düzenlendi, posta sanatçılarının bir birleriyle tanışmaları ve düşüncelerini paylaşmaları açısından teşvik edici oldu. 500’den fazla sanatçının katılımıyla 80’nin üstünde toplantı 35’e yakın ülkede düzenlendi. İnternetin gelişmesini beklemekle değil kültürler arası iletişimi yaygınlaştırmak, canlandırmak için posta sanatını arzulamak, onu görünür kıldı. Bu açık ilişki potansiyeli, heyecan barındırmakta fakat onun, kanıksanmış sonucu, bazı beklenilen yeni sanat akımlarından daha ziyade arkadaşlık ilişkilerini geliştirdiğinin görülmesidir.
‘Gözetleme’ by Giorgio, Fransa
Gözetleme ‘Silvio de Gracia’ Arjantin
Posta sanatı gerçekten çağın ruhunu yakalamış oldu.
1988’de Uluslararası Posta Sanatçıları Birliği (IUOMA) kuruldu. Dünyanın birçok ülkesinde üyesi olan bir posta sanatçıları insiyatifidir. Bugün halen etkinliğini sürdürmektedir.
1990’ların başında internet ile birlikte geleneksel sanat postası sanatçıları “Sanat Postası Şebekesi” (Mail Art Network) hareketini oluşturdular. Bağımsız kavramsal bir ağ’dır.
40 yıldır, 50 ülke civarında Mail Art, hızla Johnson’un orijınalleriyle aynı doğrultuda yol almaya devam ediyor. Bununla beraber bire bir uyumlulukta devam etmektedir ve “ Uyumlu Bir Akşam Yemeği” gibi uyumlu diğer işler network yoluyla yayılmaya ve hedefinden sapmadan” kendin yap-ses kayıtlarıyla desteklenerek Punk Rock’ın gelişiminde de rol oynamış, buna ilham vermiştir. Aslında mail art bir hareket olarak farzedilebilir. Bir başka hareket asla bu kadar yayılmamış ve uzun sürmemiştir.
Ryosuke Cohen ‘Beyin Hücresi‘ Japonya
Bazı posta sanatı projeleri
Ryosuke Cohen’in Brain Cell-Beyin Hücresi Projesi 1985’te başladı. 1998 yılına gelindiğinde 400’den fazla yayına ulaşılmıştı. Robin Crozier’in Memo(random)/Memo(ry) projesi 1980’li yılların başında başladı, “ekle ve gönder” yönergesi üzerine kuruluydu.
Ryosuke Cohen’in Beyin Hücresi projesini tanıtacak olursak;
Beyin Hücresi
Ryosuke Cohen 1984’te posta sanatı yapmaya başlıyor. Şimdiye kadar kesintisiz devam eden bir proje gerçekleştirdi. Bu projenin adı “beyin hücresi” idi. Bu proje, en üstün global ağ ideallerinin bir göstergesidir.
Cohen Avrupa’da bilinmeyen bir teknikle, çok renkli A3 posterlerin baskısını alır. Bu yöntemin çalışmalarını plastik mühür (posta sanatçılarını heyecanlandıran önemli plastik mühürlerdir.) bir logo ya da bir imgeler fragmanı ile ona gönderir. O bunu alır ve parlak renkler dizgesi içinde 40 ya da 50 farklı imajla birlikte, sticker’lar ve plastik mühürlerle yeniden yapılandırır ve elde ettiği ne varsa ona geri gönderir. O, 84’ten bugüne bunu sürdürür, tümüyle “sonsuz ağ”ın olağanüstü imajlarından oluşan yüzlerce poster birikir. “Global Beynimizin” her bir “hücre”si her biri otonom, sanatçıların seçimi olan imajları gösterir.
‘Fundamentalizm’ by Clemente Padin, Uruguay
Posta sanatçıları
Ray Johnson
Guy Bleus
Mark Bloch
Hans Braumüller
Al Williams
Crackerjack Kid
Snowflake
John Held Jr.(not to be confused with illustrator John Held Jr.)
Not: Bu yazı “Posta Sanatı” kitabı’ndaki Posta Sanatı Tarihi, Bazı Posta Sanatı Projeleri ve “ebenzin.com” daki Mail Art, Ray Jhonson başlıklı yazılarımın harmanlanmasından oluşmuştur.
bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar şerefsiz olabilir
artistik piçliğin ses yükselttiği kuru kafaların oyununa geliniyor
sahne 1: pörsütülmüş memelerini sallaya sallaya kahin
mağaza yağmalamaktan duyulmuyor iniltiler
tuvalet kâğıdına sarılmış reyonların arkasında sevişen ‘‘hardcore’’ makarnalarla bir sanatçı portresi Sasha Grey
sahne 2: ceketini solundan kalkarak iliklemek
fuayelerde damızlık kahkahalarla bir grup birbiriyle sözcük çiftleştiriyor orada taşaklarından mercimekli soteler fışkıran bacakları peksimet kurusu kumarbaz karılar eğleniyorlar hep beraber dizelerle korodan şarkılar
kuyruğuna bas!.. –şimdi de ‘‘online’’ tuşuna
hiç heyecanlı değilsiniz, gizemli ve karanlık
insanlığın ortak bir düşmanı var artık tanrısı da varsa şayet, adaleti serttir adaleleri, penisi, açlıktan gözü dönmüş haikuları
pencereni aç sağlığını düşünüp mastürbasyon yap
sahne 3: birden zarif kumların zeminden kürsüleri havalandırışı
soylu ihanetlerin ağulu renk değişimi tartışılıyor bütün sistemlerin gamsız hacimsizliği üstünden demir atmış protokoller karşısında dimdik
çakma bir Hollywood ‘‘after efffects’’i çöp kamyonlarıyla standa tersten dalıyor bir Caravaggio tablosu şahikası adeta salonlar mikrop meleğinin revirine açılıyor
ortalıkta kopmuş başlık heceleri, atılan kart sloganlar mikrofondan art arda sıralanan kapsül isimlerle
lütfen şair B. B Blok 2. Salon’a lütfen şair B. B Blok’ta şair B. Salonu’na
büyük vurdumduymazlıklarla ofset baskıların deprem tehlikesi ülkeye köklerini salıyor
yooooo canım, ben hiç oturmayayım şair dediğin evine vaktinde varmalıdır ayakta sıçmalıdır ne biriktiyse alışveriş sepetinde yastığa vurmalıdır öğrenciler vurulurken başını
biz böyle öğrendik ‘‘şairin namusudur şiir’’
sahne 4: domestosla yıkanmış altmış beşliler kuyruğu
yere yığılan yaşlıların hızını alamıyoruz cinayetler akmak istiyorlar marketlere
işsizlikten mideleri kurt kabaranlar nefret döküyorlar biriken suskunluklarından onlar nefretlerini yüreklilikle dile getiriyorlar
şairse düt yemiş araba
hayat saçma bir devrim, kapalı spor salonları hariç
gözlerini görmediğiniz savaşa belirsizliği emanet edin bağışıklığı ansızın çökecek taşlaşmış böbreklerinizin
füzeler tepelerde, artçılar şahlanmış denizlerle birleşerek korkulan korkulan daha çok korkulan
bir dize doğrulmuyor ıkınsalar da yıkılan tarihin altında Pompei’den geri kalanlardan geliyor sokağa çıkmanın yeniden yasakları yasaklar sizinse sokaklar bizimdir
enselerinde solucan delikli bıçak taşıyanların tırnaklarını böceklerin yaladığı otların arasından odalardan çalışmayan metro hezeyanlarına mecburi açlığın azametiyle sahilleri dökecekler geliyor
sahne 6: bir şair de bir cumhurbaşkanı kadar etkisiz eleman
söz sanatlarının gül suyuyla yıkandığı lokumlar nefis ceketini iliklemenin devletle benzer tarafları var
oysa gördünüz mü, hepimizi darp ediyor bugün salgın polisler, cemaat işbirlikçileri, çöken internet demeçleri dişlerini ete bandırmış liberal sansarların bencilliğin nazlı ceylanlarıyla kuduz aşırmaları
sivil toplum hizalarıyla çekilen kırmızı şeritler şarap çeşmelerinin aktığı toplantılardan dikenli sarmaşıkların vahşetiyle kaçacakları gün dolandırıcıların meşruluğunu anlayacaksınız
nitekim, bildiği bir şeydir toprağın parçalaması omurlarını cesetle doyan buzdolabının da tarihsel bir gün tepesi atar
uçtuğu görülmüş müdür dinginliğine aldanarak virüsün kararlı havayollarından geçip giderek saydam kanatlar gibi
gerçek bir yüzleşme yeniden yükleniyor gerçek bir kilitlenme birazdan
polisler tüm pembe şeritleri şiddete boyuyor olay yeri levazımatçılarına sorulduğunda yalnızlığa yetişemediği görülüyor ambulansların
havayı düğmeleyip, rüzgârı pelerinine iliştirmiş salgın kara orman vaşaklarıyla sivri sinekleri de takarak peşine taze nefesini salıyor kent ormana çiçekler etkilenmiyorlar, yorulmuş çakıl taşları
pekâlâ bir şair de bir öğretmen kadar mürit olabilir bir siyasetçi kadar ebleh, bir din adamı kadar konformist
Ego gökyüzüne yükseldikçe kişilik ayağa düşer; mahalle piçlerinin ilgisini çekmeyerek ufalanırsın yarattığın atmosferden klakson seslerini işitmen zaman alır yüksektesindir. Rögar kapakları kabul etmez seni yüksektesindir. Şehir tozu yutamazsın, yüksektesindir. Şaraba alışman zaman alır
yüksektesindir…
Bizlerse lağımın dibini çoktan boyladık üzerimize binlerce kez sifon çekildi ellerimiz sıvı sabuna saygı duydu -neşeyle morardı kollarımız- yanlışlıktan çekilen ilk nefes, yeni bir yanlışlıkla bir çeşit izmarit olup ulandı küçük odalarımızdan ormana
İşte şurası her şeyin ortası özne ve yüklemde çatısızlık biraz hissizliği, uyku problemi günaydın töreni, iyi akşamlar söylemi
k a f a p r e s i !
Öldürmeyi düşündüklerin susmayı tercih ettiğin güzide anlar adına katlettiğin önemsiz cümleler… İşte şurası her şeyin sonrası koptu bir parça ten insanın derisinden karıştı ambulans sirenlerine sevinç gösterileri eşliğinde: Parti flamaları Sinema afişleri Banliyö trenleri İşçi kanı üzerinden yükselen kaçak gökdelenler Sürekli eli terleyenler Sürekli yemin edenler Göt yalamaktan suratı Göte dönüşenler Üçüncü sınıf barlarda efkarı için yeni bir neden icat etmeyi deneyenler Seks cinayetleri Erotizm Klitoris
Rektum.
pedofili, parafili, nekrofili pygmalionizm ve yakın akrabaları daima sinek konan suratlar gün boyu ucuz kimyasal tüketip bir gülme krizinden bir diğerine savrulanlar bira içmekten sidik torbası patlayanlar tüm zamanını intihar düşüncesi ile geçirip yine de yaşamaya devam edenler prova odaları, süpermarketler müşteri kavramı – silahsız soygunlar film kareleri ve her akşam evine metrobüsle dönerken arabeski hissedenler aletiyle oynayanlar iltihabıyla oynaşanlar
Eczane Anarşizm ve Numune Hastanesi üçgeni arasında anlık sıkışma yaşayıp soluğu Yoğurtçu Parkı’nda alanlar. İskele sokaklarında gündüz cilası Yeldeğirmeni pavyonları
Kadıköy konsomatrisleri !
Söğütlüçeşme caddesi, martı eti martı eti çöplükler, bodrum katları bodrum katlarında kafayı kıranlar izbe kafe tuvaletlerinde götünü garsonlara siktirenler pahalı deri giyen metalciler babasının cüzdanını her gün bir fare gibi kemiren punkçılar hamsterlar – hipsterler Allah’a uzak teras katlarında öğle güneşinin köpek öldüreni
Öğle güneşinin köpek öldüreni !
Köprüden atlamak üzere olanlar aynı yolda eriyip biten ayakkabılar sayısız sakinleştiricilerle büyümekte olan ev sayısız sakinleştiricilerle küçülen dünya… dev şirketler, köle pazarları silah endüstrisi ve onların tekel gazeteleri onların köşe yazarları, onlara ait olan her şey üçüncü dünya ülkeleri elektrik kesintileri iş makinaları iş cinayetleri yasa dışı örgütler ve hiç bir sikime yaramadan tıraş köpüğü gibi dağılıp giden fraksiyonlar.
Halüsinasyonlar… Halüsinasyonlar Halüsinasyonlar…
ve bir trajedinin arkasına sığınıp kendine olan saygısını geride bırakıp uzak doğuya yönelenler sonra; ambalajlı hayvan tüketin’ler.. boğazı kesilerek öldürülenler boğazına sarıldığın sigara paketinde bir yazı
Smokers die younger !
Atlamayı düşündüğün balkon parçalanmış vücudunu park halindeki bir otomobilin iskeletinden ucuz parke taşlı yani Avrupa taklidi kaldırımlardan ait olduğun belediyenin logosunu taşıyan şehir mazgalına doğru sürüklenirken tahayyül ettiğin zemin zemine tekamül edebilen nesneler
Sonra beni üzmeyin’ler ! beni delirtmeyin’ler !
İş arayanlar, evsizler ve her şeyini terk edip geri kalan hayatını Uzak’ı görerek geçirenler Baba evinde anarşizmi savunanlar Takım elbisesinden kan damlayanlar Bilinçli suikastlar Tüm mesaisini sisteme köpeklik ederek geçirenler Sivil polisler ve devlet A.Ş. Amatör ruh koleksiyonerleri Saman kağıtları -saman kağıtları-
Robot yetiştiren eğitim sistemini her gün düzenli olarak bir ilk okulun bahçesine işeyerek protesto edenler Liseyi terk edenler
İktidar eliyle bastırılan propaganda kitapları Muhalif yayın organları Militarizmin kayıp çocukları Sırf kuşe kağıt tüketmek uğruna ortalığa saçılan dergi müsveddeleri Et götürebilmek için şairi oynayanlar Her hangi bir köşeyi parsellemek adına yaşamını sonsuz bir rezilliğe çevirenler Gazete manşetleri Ana haber bültenleri
Sana hiç bir zaman doğruyu söylemedi.
Sen uyuşturucuya karşıydın fakat seni dizilerle uyuşturdular Sen otopsiye karşıydın fakat sabah seanslarında beynini aldılar Evet beynini aldılar! Sonra bıraktılar sana oral marifetlerini titizlikle sergileyebileceğin yatağı koparılmış deri parçalarıyla dolu ufak bir otel odası
Çünkü sen ağzına alacağın şeyi bilirsin
Kola gibi -kin gibi – sik gibi soluyan nesnelere adını verdik Cansız mankenlerine ilham olduk vitrinlerine suçluluk duygusu olduk matemlerine
Purquoi est-iel si difficile d’aborder la question du porno ? Tant de personnes concernées qu’il paraît absurde de taire ce sujet. Pourtant, beaucoup d’autres problématiques dans le registre des luttes sociales semblent plus faciles à aborder, à clamer, voire à dénoncer. Mais le porno fait rougir, il met mal à l’aise. Pourquoi cette gêne ? Viendrait-elle du simple fait qu’on culpabilise de prendre du plaisir ? Souvent seule, parfois à plusieurs, en contemplant ces images qui nous font frétiller comme peu d’autres le peuvent. D me paraît juste, alors, d’associer le porno à cette prise de plaisir en solitaire (ou accompagné.e).
Dessin : Nils Bertho
La Masturbation
Masturbation évidente et revendiquée chez les hommes cis-genres. plus taboue voire complètement tue pour tou.x les autres.
Masturbation pour le plaisir, mais plaisir honteux.
Une question est alors centrale : comment est-il encore possible de pouvoir prendre du plaisir en se masturbant sur du contenu qui ne représente en rien qui nous sommes, ni même ce que nous véhiculons dans nos sphères publiques ? Et donc, d’une certaine manière, notre plaisir est-il encore abordable ?
Je repense à toutes les fois où, avant de connaître l’existence des pornos alternatifs, féministes et bienveillants, à l’âge où le porno se vêt du rôle de guide sexuel, j’ai été déçue, seule devant mon écran, à choisir des vidéos peu glorieuses par dépit. A tous ces visionnages qui ne m’ont pas ouverte sur le champ des possibles, qui ne m’ont pas montré des modèles de sexualités variés, d’orientations diverses auxquelles j’aurais pu m’identifier mais qui au contraire, de par leur monotonie et leurs stigmates, ont tenté de me formater aux pratiques consensuelles d’une culture hétéro-patriarcale blanche comme neige.
Par ailleurs, il est un phénomène de production d’images diminuant toujours plus la frontière entre érotisme et pornographie. Une projection/captation photographique de vulve ou de pénis n’est souvent plus pornographique, à la limite de l’érotisme, aux grands bienfaits de l’émancipation des corps et des représentations et expressions de genre, bien entendu.
Dafno Distraite ‘Dans ta gueule zine’ (2020)
Alors nous cherchons d’autres moyens, puisque la sexualisation des corps a aussi pris d’assaut toute notre culture de l’image. On tombe dans le trash, l’hyper violent, cette culture du viol perpétuelle qui fait en sorte que nos yeux y soient habitués et en redemandent toujours plus, errant d’images en images, de scènes en scènes d’une rudesse comparable à un Salô ou les 120 journées de Sodome sauce 2020 pour combler cette avarice de douceur et de romantisme.
Est-ce alors ça, une pornographie alternative ? La conséquence de tout ce ramassis de hardcore qui nous fait saigner la cornée rien que d’y penser ? Son enjeu principal serait-il de recouvrer une douceur initiale et redécouvrir les plaisirs d’un coït sans violence ? Ou est-ce justement de ramener de la réalité à ce que l’on a toujours considéré comme de la fiction pour se déculpabiliser, par exemple, d’un fantasme du viol couvé par cette culture ultra violente, mais d’une manière déjouée et peut-être plus subtile ?
En intégrant de l’art à la pornographie, nous entrons dans ce type de contenus que l’on devrait appeler post-pont, et c’est peut-être ainsi que ce texte aurait dû commencer, mais c’est là où nous en arrivons après ces cheminements de pensées balbutiants. Le post-porn, c’est très certainement Annie Sprinkle qui nous l’introduit en 1990 avec ses performances The public cervix announcment qui avaient pour but de « démystifier le corps féminin » et d’amorcer une scission entre sphère publique et sphère privée des sexualités, en invitant le public à venir ausculter l’intérieur du vagin de l’artiste à l’aide d’un spéculum (événement avec lesquels Rachele Borghi nous introduit son éminent article « Post-porn » en accès libre à la fin de ce fanzine, que je vous invite chaleureusement à dévorer).
Le post-porn nous permet de nous réapproprier nos corps et nos images, afin de transformer nos sexualités en des actions non plus privées mais publiques et politiques et d’en parler librement, sans tabou, sans honte ni gêne et surtout avec beaucoup de paillettes et d’amour.
Pour une pornographie émancipée, qui nous veut du bien et nous fait du bien !
Dans ta gueule est une publication collaborative rassemblant divers formes de participations autour des thème liés aux violences intégrées, organisant des évènements visant à créer du lien social .
Artık kültürel evrim, bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve tüm insani değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde boşa dönmektedir. Sözün çürüdüğü, insanın (hayvanın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.
Hem boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi hem de yeni bir çağın habercisi. Bizim sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.
Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin tiranları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiç bir işe yaramayacak kadar bayat. Kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için yeryüzüne geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.
Bizlere dayatılmış boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Gece Yarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.
Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, hiçbir şey ifade etmediği körelmiş, boğucu bir atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.
Yaşasın Sokaklar ! Yaşasın Dekadans !
Erman Akçay, Eylül 2020 East Kadıköy Graphic Resistance
• • •
Zigendemonic : permanent marker on paper 31×42 cm (2020)
Evolution of Consciousness
The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its Art. Retina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.
Erkut Tokman, October 2020 Osmanağa, Kadıköy – İstanbul
• • •
Dave2000 Expo V-Flyer
R.E.T.I.N.A. D.E.C.A.D.E.N.C.E.
• • • Six Years of Löpçük Fanzine • • •
Viva la Graphic Revolution
20-25 OCTOBER
UNDERGROUND COMICS & GRAPHIC ARTS Group Exhibition +30 Contemporary Artists w/ zine release party + experimental cinema screening
Artists :
Valfret Aspératus • Daniel Azélie Bahadır Baruter • Nils Bertho Pakito Bolino • Daniel Cantrell Oktay Çakır • Uzay Çöpü Burak Dak • Robert D. Elwood Elif Varol Ergen • Rafaël Houée Daisuke Ichiba • Memo Kosemen Anne Van der Linden • Dave de Mille Miron Milic • Emre Orhun Boris Pramatarov • Luca Pravadelli James Quigley • Julien Raboteau Sam Rictus • Reinhard Scheibner Norihiro Sekitani • Roman Shcherbakov Caroline Sury • Burak Şentürk Tetsunori Tawaraya • Erkut Terliksiz Marco Toxico • Zavka Zavka Zigendemonic
• • •
Dave de Mille a.k.a. Sazalamuth ‘Les microns’ video-animation (2020)
Christian “Meeloo” Gfeller while showing the Truth of Life
“Being independent and able to decide to do whatever project we feel like is a crucial freedom. I guess it’s the most important for us. We would not want to be artists forced to produce for one or several gallerists in order to feed the market. We’ve seen that happen to people and it’s pretty sad. Our freedom is in our flexibility.”
Du langage.
La faculté du langage est la capacité de créer à l’infini des phrases et des pensées à partir d´un petit nombre d’éléments. Plus globalement, le langage est un système de communication.
Le langage, chez Gfeller+Hellsgård, a pour base sémantique le procédé d’impression sérigraphie. Ce médium que le duo s´applique à repenser, se construit et déconstruit au gré des expérimentations. Sa syntaxe se transforme lentement, elle se ramifie et se complexifie en intégrant des signes issue d´autres idiomes tels que la peinture, en toute évidence, mais aussi la reliure, le bricolage ou la poésie. Comme tout langage, il est fondamentalement arbitraire et pour survivre se doit de dépasser ses propres frontières.
Le cryptolecte graphique et plastique que pratiquent Gfeller+Hellsgård plante ses racines dans un environnement trans-national et à forte densité urbaine, Berlin en l’occurrence. C’est une langue vivante, contemporaine, qui se nourrit de minimalisme, d’abstractionisme et de culture underground.
Christian Gfeller talks about Re:Surgo! to Artzines video channel (antoine lefebvre editions) 2017
On Language.
The language faculty is the ability to create to the infinite, phrases and thoughts from of a small number of elements. More generally, the language is a communication system.
Gfeller+Hellsgård’s language founds it’s semantic basis in the silkscreen printing process. The duo commits to rethink, deconstruct and reconstruct the medium through experimentations. Its syntax is slowly changing, it branches out and becomes more complex by incorporating other languages such as painting, obviously, but also binding, DIY or poetry. Like any language, it is inherently arbitrary and to survive must go beyond its own borders. This graphic and plastic cryptolect that practices Gfeller+Hellsgård plants it’s roots in a trans-national environment of highly urban density, Berlin in this case. It is a contemporary living language, that feeds on minimalism, abstractionism and underground culture.
Another Language from Contemporary Art
to Underground Comics:
Re:Surgo!
Christian “Meeloo” Gfeller and Anna Hellsgård work as an artist duo under the Bongoût name to make prints, artist books and illustrations, often in collaboration with other notable artists. To date there are over 110 artist books printed in silkscreen under the name Bongoût. Bongoût is based in Berlin, Germany. Their artists books are in numerous prestigious museums and collections; after 17 years,Gfeller & Hellsgård closed the Bongoût chapter in 2012. And the publishing part of Bongoût was renamed Re:Surgo!, while the distribution Beuys On Sale.
Band Posters by Re:surgo!
All of the selected work above is by Re:Surgo! which is Bongoût’s creative twin. It comprises the graphic design studio and the silkscreen atelier in which Anna Hellsgård & Christian Gfeller are creating artist books, prints and design works.
Did anyone have an impact on you and your career choice?
Christian: When I was a teenager, I had an art teacher, Isabelle, who was Antoine Bernhart’s girlfriend. She showed me a lot of artists silkscreen books and punk graphic zines. I instantly knew “this is what I want to do !”.
Anna:In terms of creativity, we try to keep our influences as open as possible. From contemporary art to underground comics, experimental films or outsider art. In the field of graphic design, we especially like Polish and Cuban posters from the 70’s – graphic designers such as like Roman Cieslewicz, Henryk Tomaszewski…
Christian: We also really like the young contemporary art scene, artists like Thomas Zipp, Sterling Ruby, Dan Colen, Urs Fisher, Andreas Hofer or Christopher Wool, to name but a few.
Did you have a specific goal to achieve in your career? Have you achieved it yet?
Being independent and able to decide to do whatever project we feel like is a crucial freedom. I guess it’s the most important for us. We would not want to be artists forced to produce for one or several gallerists in order to feed the market. We’ve seen that happen to people and it’s pretty sad. Our freedom is in our flexibility.
Band Posters by Re:surgo!
“We start off from a graphic thinking, and push the figurative elements to the edge of abstraction.”
Can you take us through the evolution of your work and style.
Christian: I started pretty punk. My first silkscreen atelier was in a huge alternative warehouse project that was hosting rehearsal spaces, recording studios and event spaces. I was publishing silkscreen hand-printed artist books in a very DIY matter. Some of my friends started a small garage punk & noise label, so I would design and print the record covers. Meanwhile we organised concerts, exhibitions, raves and parties. I was in charge of doing the design and print to advertise the events. When I met Anna in 2001, we started collaborating and eventually our work became more structured and sharp.
What is it about the process of screen print that you love? Tell us how you developed this love.
Christian: Well, each project has a different concept and we like to set up different rules. For some of the books we recycled film that was destined for the bin. We draw directly on the film with gouache or spray paint, use tape or stamps or whatever we can think of. I have even used some of my hair and glued it onto the film. For some colour layers, we partially remove the emulsion from the previous print with the high pressure water cleaner and then use it as the base for the next print.
Anna: For the improvised books, we print on leftover printed offset paper we collected at an offset print shop. Making these books is very physical work, and often we are in a trance-like creative state. We do use computers though. For example, we wouldn’t do any colour selection by hand if we could obtain the same result with a computer. We are not interested in crafty, laborious challenges for their own sake, but for some works it is crucial to do the colour separation by hand. Sharpie marks and X-acto knife traces are not simulated however, they are always real traces. Computers wouldn’t be able to render that hand-drawn feeling — they are just another tool. I believe you shouldn’t let the tool direct and dictate the process and results of your works. It is also very important for us to combine different media: hand-drawn fonts, photocopied drawings, patterns, stamps, etc.
Tell us about your workspace. Are you clean and tidy or do you like a creative mess?
It’s a tidy mess. Growing older we need a more ordered and a clean space to be creative, but it is still a working space.
Is this your first studio / shop space? How have you developed the area you work in?
The first Bongoût studio was in a warehouse in Kehl (Germany), across the Rhine. I was living in Strasbourg-France back then. On the other side of the border. When I met Anna we re-located in Bordeaux for a year and a half. We quickly moved to Berlin. In Berlin we’ve had three different locations, and we’ve been in the space on Torstrasse since early 2008.
Given, 72 pages silkscreen book, 93 colours, 40 x 30 cm
How would you describe your style?
It’s not easy for us to describe, but I would we start off from a graphic thinking, and push the figurative elements to the edge of abstraction.
Have you done much collaborative work with other artists? Tell us about this process.
We have very often worked with other artists – in fact, collaborations are an essential part of our practice and inspiration. Each project defines a new set of rules and in general we have a very good chemistry with our project partners. It’s comparable to making music with different people. It creates a good balance and challenges between our different projects.
Given, 72 pages silkscreen book, 93 colours, 40 x 30 cm
What are you working on at the moment?
Christian: We just finished Given, a massive collective silkscreen book. It’s 30 x 40 cm, 72 pages, and comes in a cardboard box. We asked 35 artists (Seripop, Tara Mc Pherson, Pakito Bolino, Gregory Jacobsen, Manuel Ocampo….) to submit images and we printed the whole project this summer. We used 93 screens. Beside this, we just released 3 little silkscreen books (Helge Reumann, Leto & Franziska Schaum), are currently working on two big offset monographs: a painting book by ATAK and a photo book with Natacha Merritt.
Anna: And we just started a 7″ series in collaboration with Le Petit Mignon/Staalplaat (Berlin-based record shop and noise label). It will be a series of 7″ vinyls for which we do the artwork. For the first record, by Norwegian band MoHa!, we did a 12 -page silkscreen experimental booklet that comes with the record. We are now working on the second one, a 7″ compilation of 41 bands, with each song being 15 seconds at most. We are excited to continue working on that series!
Screen printing is having a massive resurgence since the 60’s, where do you see screen print in the next three years?
In the past five years there has been a huge resurgence of interest in hand-made things: things that cannot be duplicated or digitalised. When I started in 1995, you could really count on one hand the number of people doing hand-printed silkscreen books, especially in Europe. In the US there where just a few artist following the 60’s psychedelic rock poster path. Nowadays, I can’t even follow who is doing what. But in time, only the ones that are persevering and doing good work will stick around.
Rencontres de l’illustration : une interview de très Bongoût
A l’occasion de l’exposition “Bongoût / Re:Surgo!” et des Rencontres de l’illustration, nous avons rencontré Christian Gfeller et Anna Hellsgård, éditeurs de Bongoût (1995-2011) et Re:Surgo! (2011-…). « Bongoût / Re:Surgo! – De Strasbourg à Berlin, une histoire de l’underground graphique » marque l’entrée des archives éditoriales de fanzines et livres d’artistes édités entre 1995 et 2015 par Bongoût puis Re:Surgo!, dans la collection permanente du Centre de l’illustration de la médiathèque André Malraux de Strasbourg.
Gfeller & Hellsgård ‘Bongoût 667’ fold out poster zine (2020)
Re:Surgo! Strikes Back with a ‘Bongoût’ than Ever
Erman Akçay, İstanbul
Legendary print artists Re:Surgo! started to print some old style Bongoût grafzines again as we miss, if you want to join the adventure, you would get in contact with them via email: christian@resurgo-berlin.com. First experiment ‘Bongoût 667‘ is featuring Guillaume Moinet, Jana Barthel, Mathieu Desjardins, Arnaud Loumeau, Rob Barber, FTZ, Franziska Schaum, Raimon Keimig, Pete Corrie, Benedikt Rugar & Miroslav Weissmüller and it tastes Bongoût than ever !
Berlin-based duo Bongoût talks about applying their unique approach to screen printing to everything from wallpaper to album covers.
Latest graphic productions by Re:Surgo!
When new issues are on the way, don’t forget to visit Re:Surgo! web store for ‘Beuys on Sale’ collection also for possible screen-printed artist books, riso & graph’zines, gigposters and prints,
Yeşilçam’ın arka bahçesinde yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle egzotiksiz büyüyen 2/5bz adlı gözelleştirme derneğinin, demoralize yöntemini kullanarak modern resme yansıttığı çalışması. ( 1991 – 2011 )
“ Yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var. “
Bir resim yapacagiz birlikte… modern…
Saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek teröre destek veriyor.
Belki resim yaparak, tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor.
Doğrudan çalışmasına, yazısına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalısıyor.
Terörün arkadan dolanarak, arka bahçede yürüttüğü faaliyetler – ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, Washington’dur, her neyse…
Çağın gereği. Ne kadar sivil toplum kuruluşumuz varsa, o kadar demokratik bir ülkeyiz. vakaa bu.
Ama oraya da sızmak lazım terör açısından. sızılır, sızarsınız, sızmışlardır.
Masum dernektir, bakmışsınız güzelleştirme derneği, bakmışsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği, bakarsınız bir think tank kuruluşu.
Düşünce üretim merkezi. silahlı terör değil.
Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var. Bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var.
Bir başka ifadeyle sanatına konu yaparak… Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor….
Bir resim yapacağız birlikte… modern…
Vicdani Cinnet Kurbanı REMAKE REMIX RIPOFF TURKISH REMAKES AND COPYCULTURE OF CINEMA
Interviewed 4.5.2013
‘hayatta muvaffak belinde oynak’
Serhat Köksal’la muhalif sanat üzerine
Osman Odabaş’ın 2012 senesinden hazırladığı “1990 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatta Politik Görüntü ve Eleştiri” başlıklı doktora tezinden alıntıdır :
Türkiye’de eleştirel/ muhalif bir kültür yapılanması var mı? Yoksa bu bir avuç insanın çabalamasından mı ibaret?
Serhat Köksal: Öncelikle, “eleştirelliğin biçimi ve boyutu bu kadar önemli midirden başlayayım. “Eleştirel/ muhalif kültür yapılanması” ile “bir avuç insanın çabalaması” birbirinin ikâmesi, önkoşulu yahut zıttı mıdır? Eğer “bir avuç insanın çabalaması”nın “eleştirel/ muhalif kültür yapılanması”nın önkoşulu yahut gerekliliği olduğu düşünülüyorsa, buna pek katılmadığımı söylemeliyim. Aynı şekilde, “yapılanma”nın sürdürülebilir olma gerekliliği bulunduğunu da düşünmüyorum -bu, süreksiz, pekâlâ bir avuç muhalif insanı oluşturabilecek bir “yapılanma” da olabilir. Mesela, 2010’da Berlin’de bir sirk çadırında gerçekleştirdiğimiz ve “Urban Jealousy / Kentsel Kıskançlık” başlıklı bağımsız Gezici Tahran Bienali’nin performans sanatçılarından bir kısmının katıldığı bir program olan “Urban Lousy / Kent Berbat”ın çağrı metninde de dediğimiz gibi, bu, zaman zaman birleşip, zaman zaman dağılan bir “yapılanma”dır. Kendiliğinden, zaman zaman birleşip zaman zaman dağılma hali, “yapılanma”nın dönüşebileceği kurumsallaşma ve dolayısıyla evcilleşme tehlikesinin de bertaraf edilmesine yarar. Fakat, elbette, bu kastettiğim muhalefet etmenin tek biçimi yahut kuralı da değildir. Bana kalırsa, muhalif kültür geleneği ve bunun nasıl manipüle edildiği / unutulduğu/ unutturulduğu, muhalif/ eleştirel tavrın nasıl bir biçimde olduğundan, nasıl bir biçim alacağından daha önemli bir nokta. Bu coğrafyada, halktan yana, kurulu düzene, muktedirlere karşı olmanın, bu muhalefeti mizah da dahil çeşitli araçlarla hayata geçirmenin bir izi var. Bu iz, yine muktedirler tarafından manipüle edilen, unutturulan bir iz. Mesela, karşımıza iktidarın maskotu, milliyetçi kahraman, köyün şaklabanı, hatta yoğurt markası olarak çıkabilen Nasreddin Hoca, aslında halktan yana, mizahı kullanarak iktidara karşı duran bir muhalif. Ayrıca, öyle görünüyor ki, bu coğrafyada çeşitli yerlerde, farklı zamanlarda, baskıya karşı ortaya çıkan ve Hoca’ya atıfla anlatılan fıkraların bahsettiğim “kendiliğinden toplanıp dağılan muhalefet etme biçimi” ile de ilişkisi var. Bu izi takip etmek, bu tecrübeyi bilmek ise, her şeyden önce, her şeyi yeniden deşifre etmekle, keşfetmekle vakit kaybetmenin ve muktedirlerin yemlerini yutmanın önüne geçiyor -ki, baskının arttığı ve dolayısıyla bu yemleri yutmamanın çok daha önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Serhat Köksal ‘DNA Fascism’ grafik müdahele
Başka bir kültür, dünya, sistem istemek ve iktidar odaklı, otoriter yaptırımlara muhalif durmak neyi gerektiriyor?
Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmayı gerektiriyor ve elbette cesur olmayı… Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmakta, yukarıda bahsettiğini muhalefet çabasından, bu izlerin bilgi ve tecrübesinden beslenmenin ve bu çabanın nasıl manipüle edildiği, unutturulduğu üzerine kafa yormanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu çabanın muktedirlerin çıkarlarına göre yeniden imâl edildiği, muhalefetin piyasaya ancak tehlikesizce yahut tehlike geçince verildiği bir ortamdayız. Üstüne üstlük, devamlı kabuk değiştiren baskı, giderek ağırlaşan bir şekilde, mesela, iyiliksever parıltılarla donatılmış gözyaşları, vicdan bombaları olarak üzerimize gelmeye devam ediyor. Bu da bir dönemeçtir. Bu dönemeçte. Aziz Nesin’in “Bu bir dönüm noktasıdır. Bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kişilikler zayıflar ve kişiliksizleşirler” cümlesi de aklıma gelmiyor değil. Dikkatli olalım ve yemleri yutmayalım derken de, aslında neye ihtiyacımız olduğunu yeniden gözden geçirmek, hep “daha fazla’sını istemekten vazgeçmek, vazgeçerken de, yapıcı olma zorunluluğunu bir yana bırakıp yıkımı da göze alma cesaretini göstermek lâzım diye düşünüyorum.
Senin yaptıklarına, Foucault’nun parrhesia kavramı, yani sanat aracılığıyla iktidara, güç odaklarına doğrudan hakikati, görmek istemediklerini göstermek, gerçeği dile getirmek ve “toplumsal muhalefette bağımsız bir ses olmak” diyebilir miyiz?
Bunu bu kavramlarla değil de daha yalın kelimelerle yapsak daha iyi, Bu ağır akademik referanslarla süslü kavramsallaştırmaların insana hem vakit kaybettiren hem de insanın zihnini başka iktidar biçimlerine bağlayan bir tarafı var. Muhalefeti seçkin bir akademik dil, seçkin bir referans çerçevesi peşine düşmeden, basit bir dille yapmak daha doğru. Çoğu zaman bu akademik dil ve bu akademik dilin bir üst referans çerçevesi olarak üretilmesi, bahsettiğim muhalefet geleneğinin manipülasyonundan / unutturulmasından, bu muhalefet geleneğinin bıraktığı izin üstünün örtülmesinden çok da farklı değil. Meselenin özünü kaçırıp biçimin ve şık göndermelerin peşine düşen, bunu da muhalefet etme adına yapan, okulun rendesinden parası ve vakti çalınarak geçmiş, aklı karışık okumuş cahillerden olmamak lâzım.
Kendi İşlerini politika ve sanat ilişkisi üzerinden nasıl değerlendiriyorsun?
Politika ile sanat arasında ilişkiler tarif etmenin, iktidarı ve politikayı teorize et et bitmeyen bir şeye dönüştürmek, daha da fenası, bunun üzerinden en muhalif zeminlerde dahi, orada duymayı beklemeyeceğiniz bir iktidar dili üretmek ve bunun içinden, insanların zihinlerini ve eylemliliklerini kapatmaya çalışmak gibi bir riski var zannediyorum. Böyle olunca da, akademik boğuntunun demin bahsettiğim sorunları dışında, iktidarın dilinden, sanatı politikanın taşeronu yahut şık duran vitrinine dönüştürme gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Nitekim, bu bir yanıyla, tam olarak neyi eleştirdiği belli olmayan bir dil yaratırken, diğer yanda da asıl eleştirilmesi gereken şeyi bir hokus-pokus ile gözden kaybediveriyor. Bol bol eleştiri yapılıyor da, mesela, bunun ekonomik zemini gözden kaybediliveriyor.
Bunu da görmek gerekiyor. Bu iki itirazın birbirini beslemesi bana çok daha doğru ve beklenmedik gelişmelere açık geliyor Bu çerçevede, itirazımı, kendi dilim içinde, çeşitli araçlar kullanarak söylemeye gayret ediyorum, içinde yaşadığımız, iktidarın baskısını çeşitli araçlarla artırdığı bu dönemde, iktidarın, akademik boğuntuların da dahil olduğu yemlerine karşı geliştirilecek itirazın bazen “kör gözüme parmak’’ açıklığında olması gerektiğini düşünüyorum. Bu türden bir muhalefet tehlikesiz bir iş değil, iktidar canını yakacak ve devşiremediği türden muhalefeti ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok ağır bedeller ödetmek için elinden geleni yapıyor.
Yahut ekonomik zeminden kaynaklanan itiraz, kendine-sivil bir toplumculuk içinde eritiliyor. Muhalefet, kerameti kendinden menkul bir üst-dil içerisinde, iktidarın işine yarayacak şekilde sulandırılıyor. Mesela, 1 Mayıs için dahi, “keşke işveren örgütleri de burada olsa’’ yahut “Türkiye’nin bütün renkleri burada” dangalaklığının etkisi altında kalmak ve mesela, “seneye de tek konuşmayı eski bir işçi lideri olarak Başbakan yapsın” gibi bir hezeyan içine girmek mümkün. At izi, fena halde it izine karışıyor. Bu türden bir karışıklığa, en basit gerçeklerin dahi görülmemesine yahut çarpıtılmasına karşı da, Aziz Nesin’in büyük bir heyecanla “bunları görmemek için insanın toplumsal gözünün kör olması lâzım” deyişi aklıma geliyor. Zaman zaman cinnete de dönüşebilen bir itiraz / muhalefet / eleştiri hali, sadece yemleri, tuzakları bol zihinsel çerçevelerden beslenmiyor, bunun hayatta somut ve ağır koşullardan kaynaklanan bir karşılığı var
Sanat ve eleştiri üzerinden kendini tanımlarken, yakın hissettiğin bir ideolojiden bahsetmek mümkün mü? Sitüaşyonistler gibi sanat yapıtı fikrine de karşı mısın mesela? Yani, politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesindense, sanatı alternatif bir politika üretmek için bir aracı, bir araç mı görüyorsun?
Sanat yapıtı bu kadar tanımlı, belirli bir şey olmamalıdır -yani, ne“politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesi” ne de “sanatı alternatif bir politika üretmek için araç / aracı olarak kullanmak”gibi kesin ve keskin ayrımlar doğru. Sanat yapıtı denilen şey tamamen “tanımlanamazlık” etrafından inşa edilmelidir demek istemiyorum, ama bir o kadar da belirsiz, tanımlanamayan bir tarafı, duygusu vardır bence. Ayrıca, sanat yapıtını katı bir çerçevede tanımlayıp sanatçıyı bir sanat yahut düşünce akımına yamayarak yaptığımız işi, “reklam”ı teorisyenler, küratörler, sanat eleştirmenleri eliyle yapılan, “ambalaj değeri” belli, piyasada gideri olan “mal’a yahut halihazırda patenti alınmış bir “mal”ın Türkiye bayiliğine dönüştürme fikri çok rahatsız edici.
Sitüasyonizmle macerama gelince, seneler önce, Türkiye’de ilk defa Sitüasyonizm özel sayısı yapan bir sanat dergisi benden iki sayfa istemişti. Hazırlayıp teslim ettim, ama işi yeterince Sitüasyonist bulmamışlar olacak ki, sümenaltı ettiler. Ben de böylelikle Sitüasyonizme yamanmaktan son dakikada kurtuldum.
Güncel sanat kurumsallaşma altında zoraki bir politik tavır sergiliyor, eleştirinin hakikati değil de, kurumlar tarafından öne sürülen simülasyonuyla yüz yüzeyiz gibi. Senin yaptığın işler ve yer aldığın projeler bunun tam karşısında duruyor, bunu nasıl icra ediyorsun?
Bu işleri / projeleri yapmayı bilmek ve istemek, ısrarcı olmak ve yaptığın işe inanmak gerekiyor. Yine de, yaşama koşullarından dolayı istediğini hayata geçiremeyebiliyorsun. Şanslıydım ki, ‘90’larm başlarından beri ürettiklerimi birtakım kurumlara ait sergi salonu yahut onun türevi “al gülüm ver gülüm art camialarına” muhtaç olmadan insanlara ulaştırabildim. Üretilen demo kasetler, posterler, dergiler arkadaşlarımın dükkânları vasıtasıyla ve posta yoluyla insanlara ulaştı, Türkiye’deki ve dünyadaki meraklıları, bu işleri bu şekilde elde etti. Sözünü her şeye rağmen ve samimiyetle, bağımsız bir şekilde söylemek isteyen sanatçılarla yapılan grup projelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadan 650 sanatçının katıldığı, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da konaklayan ve o şehirlerdeki arkadaşlarımızın desteğiyle bağımsız ortamlarda gerçekleşen Gezici Tahran Bienali de böyle bir deneyimdi. Zübük dergisinde 1962’de yayınlanan bir reklamda dalga geçildiği gibi, “hayatta muvaffak, belinde oynak!” olmayan, gerçek, samimi, gözükara bir muhalefete ve bu türden muhalefeti dile getiren sanatçıya, bugünün ağırlaşan koşullarında çok ihtiyaç var. Dolayısıyla, yine aynı reklamda yazıldığı gibi, “Hocasız olarak iki ayda belinizi 120 derecelik demokratik biçime sokabilirsiniz” isteğinin yakınından geçmeden, çok büyük sonuçlar beklemeden, bireysel yahut kolektif olarak, herkesin gücü, sınırları, çapı dahilinde ve bunları zorlayarak, sözünü bağımsız bir şekilde söylemeye devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bugün bienaller Türkiye’de güncel/ çağdaş sanat piyasasının temel dinamiklerini oluşturuyor. “En politik bienal bu”, “en eleştirel sergi bizimki” gibi söylemler medyada sık sık yer alıyor. Dünyada yeniden yükselen politik, eleştirel, muhalif duruşlar, toplumsal değişimler üzerine yeni bir kültür endüstrisi inşa ediliyor. Eleştiri, merkezi bir otorite tarafından tanımlanarak piyasaya sürülüyor. Bu konu hakkında fikirlerin nedir?
Kültür ve sanat kurumları bu sürecin ve küreselleşen sanat piyasasının kapı bekçiliğini yapıyor. Yani, sanatçının samimi eleştirisini olumluyormuş gibi görünerek sistemin dilini başka bir noktadan yeniden üretiyor. Böylece, doğrudan sansür yerine, daha dolaylı bir mekanizma işletilmiş oluyor -sanatçının eleştirisi, kurumun bakış açısı içinde zararsızlaştırılıyor, sanatçının dili ehlileştiriliyor. Bunun içinde, sanatçının eleştirisinin normalleştirilmesi de var, sanatçının işinin küresel bir pazarda satışa uygun egzotik mal haline getirilmesi de.
“Direnistanbul” kapsamındaki, Siemens’teki ya da 2/5bz projelerindeki İşlerin kurumsal bir himaye sisteminin içine girmeden, onun dışında durarak geliştirilen eleştirel tutuma örnek. Yaptığın o işleri sen nasıl tanımlıyorsun?
Bu eleştirel tutumu sürdürmenin ve kurumların cevabının hayattaki karşılıkları üzerinde durmak gerekiyor. Demin söylediğim gibi, kültür ve sanat kuramlarının işi doğrudan sansüre vardırmadan içeriği ve dili normalleştirmek / ehlileştirmek gibi bir işlevi var. Fakat, gayet nötr bir dille, isim vermeden, teorik yapılabilecek bir eleştiriyi, sorunun asli olabilecek unsurlarını, can alıcı noktalarını “kör gözüme parmak” yaptığında, sistemin “demokratik” ve “çoksesli” kurumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Mesela, 2009’daki Beğenal projesi için, birçok gazete ve televizyon röportaj istediğinde, demeçlerimiz yerine işlerimiz, örneğin, yaptığımız poster görünsün istemiştik. Röportaj için peşimizde koşanlar bu isteğimi önce onayladılar, sonra “başka bir anlam yüklü kurum logolarını, isimlerini gösteremiyoruz, çünkü üstlerimiz bizi işten atmakla tehdit etti” noktasına gelindi. Yahut, bir kurum hedef alındığında, o kurumun medyada köşe kapmış sözcülerinin saldırılarına maruz kalındı. Fakat, Beğenal’e ve 2009’a gelmeden de enerji boru hatlarının kültürel diyalog zorlamalarıyla ilişkisi, uluslararası sermayenin köprü kurmayla ilgisi ve büyük sanat etkinlikleriyle bağlantısı, şehirlerin markalaştırılma çabaları üzerine, uzun süredir çeşitli ülkelerde performanslar yapıyorum. İstanbul’da da, Direnistanbul’dan önce, Gözel Geceler kapsamında böyle etkinlikler düzenliyordum. Mesela, 2007’deki “Bugün Bienal ve 2010 için Ne Yaptın” böyle bir etkinlikti. “Bienalleri niye sadece Kültür Bakanlıkları, büyük sanat vakıfları veya modern çağdaş holdingler yapar” sorusuna cevapla 2008’de gerçekleştirilen Gezici Tahran Bienali de bu kapsamda sayılabilir. 2009‘daki IMF-Dünya Bankası toplantılarından önce de, neoliberal dönüşüme ve bu dönüşümün cici vitrini olarak aynı döneme denk gelen Bienal’e dikkat çekmek için Beğenal’i gerçekleştirdik. Hatırlanırsa, açılışı 12 Eylül’e denk getirilen 2009’daki Bienal ve etrafındaki tartışmalar, emek üzerindeki baskıyı bir tarafa bırakarak, “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” diyen ne idüğü belirsiz bir “demokratikleşme’yi yahut kendine-sivilliği her şeyin çaresi olarak gören bir zihniyetin de doğuşu gibiydi. Bu zihniyet 2010’da “Yetmez ama Evet” şiarıyla karşımıza geldi ve zihin bulandırmanın, zemin kaydırmanın neredeyse etiketi oldu. Buradan hareketle, asıl dokunulması gereken bir başka nokta da, sistemin ve sistemin kuramlarının ürettiği, henüz kurumsallaşmamış yapılar ve bu yapılar eliyle dolaşıma sokulan gayrı-aklî /gayrı-ahlâkî düşünme biçimleri. Bu düşünme biçimleri, tartışma götürmeyecek şekilde ahlâklı ve akılcı olarak sunuluyor ve insanların düşünme biçimlerini devşirerek, GDO’lu ürünler gibi mutasyona uğratıyor. En alternatif alandan anaakım medyaya kadar “sızan” / “sızdırılan” ve benim “libertür kafası” dediğim düşünme biçimi de bu.
Serhat Köksal ‘Siemens Savaş Aletleri’ afiş uygulama, 2005
Siemens Sanat Galerisindeki tank işini ve sergide olanları anlatabilir misin?
25 Ocak 2005’te Siemens Sanat Galerisi’nde sergi kapsamında bir sunuş yapmak için davet alıyorum, Ön konuşmada sergiye galerinin duvarlarına posterimi yapıştırarak katılacağımı beyan ediyorum. Sunuş bu posterle sınırlı değil, ayrıca bir saat boyunca çeşitli videolarım gösteriliyor ve sunuş günü, hazırladığım bu özel posterin sekiz- dokuz tanesini Simens Sanat Galerisinin duvarlarına yapıştırıyorum. Posterin başlığı “Siemens Savaş Aletleri Sergisi”, Leopard tanklarını ve ayrıca bunların elektronik düzeneğini üreten Siemens’ın dijital kültür içindeki yerini göstermeye çalışan posterde Leopar tankı Fındıklı Simens Sanat Galerisinin önünde duruyor. Bana göre, böyle bir sunuş Siemens’in kendisi tarafından bile gelecek vakitlerde yapılabilecektir, “bakın biz ne kadar açığız” mantığıyla. Oraya gelen kitleyle bir kaynaşmamız oluyor. Bu yaptığım posteri isteyenlerle, web sitemi alıp kontaktta kalmak isteyen yeni insanlarla tanışıyorum. Ama sunuş sonunda çok ilginç bir tepkiyle karşılaşıyorum. Küratör arkadaş diyor ki: “Galerinin müdürü yaptığın poster nedeniyle zor durumda. Posteri ve galerinin içinde bu posterle ilgili çektiğin videoyu hiçbir yerde yayınlayamazsın. Siemens’in adının kapatılması lâzım. Adam işten atılacak. Çok şeker bir adam, iki çocuğu var…” Acı ve komik bir tepki. Halbuki, serginin katoloğunda ve dvd’sinde yer alması için hazırlamıştım o posteri. Hatta, olayın ilk dakikalarında serginin yardımcı küratörü de posterleri video kamerasına çekmişti, kendi dvd katalogları için. Üzülüyorum, küratör benim işimi destekleyeceğine olayı kapatmaya çalışıyor. Ben de en sonunda rüşvet olarak Leopar tankı istiyorum onlardan…
Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi’nden güncel müdahale pratiklerine katkı…
Biz Sokakta Mıyız, sanatın sokakla ilişkisine eleştirel bir bakıştır. Katılımcılar, sokakla birlikte kendi beden ve zihinlerine aynı soruyu soruyor: Biz Sokakta Mıyız?
“Biz Sokakta Mıyız?” içsel bir çağrışım. Sokağın içinden ayrılmış bir yol, patika, evrenin anında bir kilit. Sokağın temel normlarına ters politik bir noktadan bakmak istedik. Sokak konuşuluyor, sokak eleştiriliyor, sokak zihinde yaşıyor. Peki, biz hangi sokaktayız? Kavramlar yaşamın dinamikleridir. Yozlaşan dünyanın, sanal profil kredilerinin çapraz ateşe tutulduğu bir dünya istiyoruz. Zaman ve mekân algısının yerleşik düzeylerde seyrettiği bir panoramada sorular güncel ve etkindir. Sanat bu etkin anı yüceltmek yerine sorularla sorgulamalıdır. İnsanların konfor anını, sanatla ilgilenenlerin sözcüklerini konfor düzeyinden kurtarmak için sorduk, dünya ve sokak sadece zihinde kalmasın diye sorduk: Biz Sokakta Mıyız?
Barbarları Beklerken
Sanat Kolektifi
İletişim: barbarlaribeklerken@gmail.com
Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul
Katkı Sunanlar: Ferit Sürmeli Dolunay Aker Erkan Karakiraz Erkut Tokman Aykut Akgül Mehmet Çiçek Aydın Zeyfeoğlu Görkem Özçelik Mustafa Erden Kahveci Arif Kuzuluk Erman Akçay Dilay Kababıyık Soner İflazoğlu Ali Erdal Uğur Sözal
Sevda Kaçtı ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020
Not: “Biz Sokakta Mıyız?” sonsuz devam edecek bir müdahaledir. Başlangıç amacıyla koyduğumuz ileti tarihi artık ortadan kalkmıştır. Siz de “Biz Sokakta Mıyız?” pankartlarıyla çekilmiş fotoğraflarınızı bize iletebilir yahut kendi mecralarınızda #bizsokaktamıyız #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi hashtangleriyle paylaşabilirsiniz.
1959 yılında Küba devriminin ardından, bir sinema tutkunu olan Fidel CastroSanat ve Sinema Endüstrisi için Küba Enstitüsü’nü (ICAIC) kurdu. Hollywood’dan gelen filmlere ambargo uygulanıyordu ve Küba doğal olarak daha sosyalist filmlere, bununla birlikte, mali sebeplerden ötürü de Japon film kültürüne meyletti. Akira Kurosawa Batıda henüz keşfedilmesinden çok önce Küba’da biliniyorduı. Ulusal film üretiminin teşviki artırmasıyla devrimci Küba sinemasında ihtiyaçlar da arttı; bir grup sanatçı ve grafik tasarımcısı, afiş sanatı için yeni bir görsel dil yaratmak amacıyla bir araya geldiler. Alfredo Rostgaard, Eduardo Munoz Bachs, Rafael Morante, Antonio Fernandez Reboiro, René Azcuy ve Antonio Perez gibi sanatçıların afişleri kısa sürede dikkatleri üzerine çekti ve yerli-yabancı kültür sanat etkinliklerinde sergilenmeye başladı.
ICAIC afişlerinin tamamı üretim maliyeti düşük olması sebebiyle Küba’da yaygın olan serigrafi tekniğiyle basılmıştır. ICAIC binlerce film afişinin yanı sıra politik afişler ve daha sanatsal işler de bastı. Bir ICAIC afişinin boyutu her zaman 76 x 61 cm’dir. Bu boyut hala korunmaktadır. Buna ek olarak afişler tamamen el yapımıdır ve üzerlerinde bilgisayar müdahalesi yoktur. Mürekkep yağ bazlıdır ve afişlerin sergilenmeden önce en az 24 saat boyunca kuruması gerekir.
ICAIC afişlerinin dünya çapında beğeni kazanması Küba’daki kültürel ortamın da canlanmasına sebep olur, afişler zamanla devrimci kültürün vazgeçilmez parçaları haline gelirler. Susan Sonntag 1970’lerde Küba afişlerinin kültürlerini ticaret olarak tanımlamayı reddeden bir toplum için -çelişkili bir şekilde- de olsa reklamını yaptığını not düşer. Pratik ihtiyaçlara karşılık vermiyor olmalarından dolayı bu afişler, zamanla sanat aşkıyla yapılmış birer sanat eserine dönüşürler.
El Cartel De Cine Cubano (source: mollusk mag. 01, 2005)
Eduardo Munoz Bachs : 1937 doğumlu Bachs, 1960 yılında ICAIC için ilk afişi olan Historias de la revolution‘u (Devrimin Tarihi, Tomas Goutierrez Alea) yapmadan evvel animasyon filmleriyle uğraşıyordu. Sonrasında Küba grafik tasarımı geleneksel yaklaşımlardan uzaklaştı ve zamanla kendi dilini oluşturmaya başladı. Bachs‘ın en sık kullandığı figürlerden biri Charlie Chaplin’di. Bunun sebebi ise Chaplin siluetinin evrenselliği ve grafik potansiyeliydi. Bachs, ölümünden hemen önce Chaplin’in Özgürlük Anıtı’na karşı verdiği mücadeleyi resmeden son afişini ise New York’taki Havana Film Festivali (2001) için hazırlamıştır.
Orijinal Metin: Juan Carlos Menez & Meeloo Gfeller, mollusk mag. #01
Türkçesi : Gökçe Mine Olgun
Eduardo Munoz Bachs “Cuidame” 1981
In 1959 after the Cuban social revolution, Fidel Castro, who was a film buff, created the ICAIC (Cuban Institute for Art and Movie Industry). The embargo sanctioned films coming from Hollywood, and Cuba naturally swayed towards more socialist films, but also, for financial reasons, towards Japanese film culture. Akira Kurozawa was a name in Cuba long before the west discovered him. As the national film production boomed the promotion needs of the new revolutionary Cuban cinema increased. A group of artists and graphic designer was formed with the aim to create a new visual language for poster art. It didn’t take long before the posters by artists like Alfredo Rostgaard, Eduardo Munoz Bachs, Rafael Morante, Antonio Fernandez Reboiro, Rene’ Azcuy and Antonio Perez were highlighted and exhibited in national as well as international art events.
The posters by ICAIC were all printed in silkscreen – a popular technique in Cuba since it had low production cost and a unique experimental character. ICAIC printed thousands of film posters, but also political and more artistically oriented works. The size of an ICAIC poster always has been, and still is, 76 x 61 cm. Furthermore they are exclusively hand made without the involvement of computers. The ink is oil based and the posters need to dry at least 24 hours before being exhibited. The worldwide recognition and the popularity of ICAIC posters transformed the cultural landscape in Cuba. It established the poster as a revolutionary cultural medium. Susan Sonntag (1970) writes that Cuban posters paradoxically promote culture in a society which refuses to define culture as merchandise. Since the posters lack practical needs, they become luxus objects, made simply for the love of art.
El Cartel De Cine Cubano (source: mollusk mag. 01, 2005)
Eduardu Munoz Bachs : Born in 1937, Bachs worked with animation-films before he made his first poster in 1960 for the ICAIC film, Historias de la revolution (History from the revolution by Tomas Goutierrez Alea). From then on Cuban graphic design moved away from traditional conventions and formed its on visual language Bachs often used the Charlie Chaplin image because of the universality and graphic potential of Chaplin‘s silhouette. Right before his death, Bachs created his last poster for the Havana film festival in New York 2001, a Chaplin vs the statue of Liberty collage.
“It wouldn’t take a bit of a jerk to realize that there are no large publishing projects in Bolivia that can allow authors to live off their publications, this speaking on the literary theme, imagine what is the situation in the graphic narrative realm”
Engraver, cartoonist and illustrator Marco Toxico, born in the city of La Paz (Bolivia) in the early 1980s, studied graphic design and attended to the art department at the Universidad Mayor de San Andres. Feeling totally alien to the paradigms of Fine Arts, Marco frees himself from the weight in 2005. Together with Rafaela Rada, he begins to publish ‘Trazo Toxico’ and gets involved in different editorial projects, as well as developing illustration works and posters for different events around the world. Marco Toxico is convinced of the power of independent publishing. In areas with a low reading culture and almost no institutional support, self-production is the option to develop. Marco has affirmed, in different interviews, the need for a self-editing circuit is fundamental: it not only guarantees control of the material by the artist, but also creative freedom and distribution and an effective education process through printed material. “It wouldn’t take a bit of a jerk to realize that there are no large publishing projects in Bolivia that can allow authors to live off their publications, this speaking on the literary theme, imagine what is the situation in the graphic narrative realm” he declared for “The Duty” (May, 2017)
Marco Tóxico, poster series (2018)
Ilustrador Marco “Tóxico” Guzaman
Marco Tóxico
Contact for posters, stickers, t-shirts and fanzines
Marco Tóxico, Ilustración para la ultima Fierro, 2017
When we come to the psychedelic approach in Marco‘s work, many visual and historical references are significant. Marco Toxico‘s work is characterized by the presence of anthropomorphic figures that inhabit areas only accessible through either in a dream experience or an altered mind state. The cartoonists of the legendary American ‘Raw’ magazine or Roland Topor‘s irresistible visual allegories are close to the artist’s approach, as well as the infinite publication of superhero comics, TV cartoons and the off-set palettes of the legendary Novaro / Epucol magazines that educated all the kids of central and south America from the 60s through the 80s. Marco Toxico‘s work has been exhibited in Argentina, Brazil, Bolivia, Colombia, USA, France, Hong Kong, Iran, Mexico, among other countries. His work as editor and author has also participated in numerous festivals both in Latin America and in Europe. Through editions La Natita has published ‘Esteril’ (anthology) 2014, ‘Cobarde’, 2015, ‘Fragil’, 2016, and ‘Traidor’, (anthology), 2017.