Sanayi Devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. Bu sonuçlar, “gelişmiş” ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi oldukça arttırırken toplumun dengesini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara (Üçüncü Dünya’da fiziksel acılara da) yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zararlara uğrattı. Teknolojik ilerleyişin devamı durumu daha da kötüleştirecek; insanları daha büyük aşağılamalara maruz bırakıp, doğal yaşamda daha fazla zarara sebep olacak; büyük olasılıkla daha fazla sosyal bozulmaya ve psikolojik acılara yol açacak; belki de “gelişmiş” ülkelerde bile fiziksel acıların artmasına neden olacak.
Endüstriyel-teknolojik sistem devam edebilir veya yıkılabilir. Eğer devam ederse, sonunda psikolojik ve fiziksel acılar daha düşük seviyelere inebilir; ancak uzun ve acı dolu bir alışma döneminden sonra ve insanlarla diğer pek çok yaşayan organizmayı işlenmiş birer ürün ve çark dişlilerine indirgemek pahasına. Üstelik, sistem devam ederse, sonuçları kaçınılmaz olacak. Sistemi, insanların saygınlığını ve bağımsızlığını elinden almayacak bir şekilde yenilemenin veya değiştirmenin bir yolu yok.
Eğer sistem çökerse, sonuçları yine çok acı verici olacak. Ancak, sistem büyüdükçe çökmesinin sonuçları da daha dehşetli olacağından eğer çökecekse en kısa zamanda çökmesinde fayda var.
Biz, bu nedenle, endüstriyel sisteme karşı bir devrimi savunuyoruz. Bu devrim, şiddetli veya şiddetsiz olabilir, hemen gerçekleşebilir veya birkaç on yıla yayılarak görece daha aşamalı olabilir. Bunların hiçbirini şimdiden bilemeyiz. Ancak, biz, endüstriyel sistemden nefret edenlerin, bu çeşit bir topluma karşı bir devrimi hazırlamak için atmaları gereken adımların bir taslağını çiziyoruz. Bu, POLİTİK bir devrim olmayacaktır. Amacı ise hükümetleri değil, bugünkü toplumun ekonomik ve teknolojik temelini yıkmak olacaktır.
Bu makalede, endüstriyel-teknolojik sistemin doğurduğu olumsuz gelişmelerin yalnızca bazılarına değindik. Benzer diğer gelişmeleri yalnızca kısaca açıkladık veya tümüyle göz ardı ettik. Bu, diğer gelişmeleri önemsiz bulduğumuz anlamına gelmez. Ancak pratik nedenlerden dolayı tartışmamızı yalnızca yeterince toplumsal ilgi çekmeyen veya yeni bir şeyler söyleyebileceğimiz alanlarla sınırlamak zorundayız. Örneğin, iyi örgütlenmiş çevreci ve vahşi doğayı savunan hareketler bulunduğundan, oldukça önemli olduğunu düşünmemize rağmen çevre kirliliği veya vahşi doğanın yıkımı hakkında çok az şey yazdık.
Teknoloji, Özgürlük Özleminden Daha Etkin Bir Sosyal Güçtür
Daha Basit Toplumsal Sorunların Dahi Çözülemez Olduğu Görüldü
Devrim Reformdan Daha Kolaydır
İnsan Davranışının Kontrolü
İnsan Soyu Dönüm Noktasında
Gelecek
Strateji
Teknolojinin İki Türü
Solculuk Tehlikesi
Sonuç
Unabomber In His Own Words
Ted Kaczinski, better known as the Unabomber, has left a lasting soot stain on the fabric of 20th century America. He operated his reign of terror undetected from a tiny, isolated cabin in the Montana woods for more than 17 years, bombing unsuspecting victims 16 times without the authorities identifying him. His crimes elevated panic amongst the public, became noteworthy in the news cycle, and required more resources than any federal case in history. He was a certified genius, anarchist, neo-luddite hermit with antisocial tendencies and ideas he felt were important enough to kill for. In the end he took 3 lives and maimed many more for his ideals before being brought to justice.
Gün geçmiyor ki genç çizerlerle karşılaşmayalım, son zamanlarda Cehennem tasvirleriyle dikkat çeken yeteneklerden biri de Mutaf. Kendini en iyi çizgilerle ifade ettiğini dile getiren sanatçı daha çok illüstratif grafik işleriyle biliniyor. Hayal dünyasından yarattığı fantastik karakterler kimi zaman ürkünç, kimi zaman sempatik halleriyle şimdiden kendine seçkin bir kitle oluşturmuş durumda. Karmaşık kompozisyonlarına eşlik eden grotesk hikayeler, bizleri karanlık diyarlara götürüyor. Huzursuz çizgilerle betimlenmiş bu hikayeler, içinde yaşadığımız dijital-çağın tüm kasvetini ve hastlalıklarını gözlerimizin önüne sererler, aşırı uyarılmadan sinirleri aşınmış bir pişmiş kelle bilgisayar odasında ruhunu teslim etmektedir, üzerinde madalyalar üniformalı bir figür ise kaybettiği insanlığını tabiatta aramaktadır; kaza, yaralanma, çarpışma ve felaketler sanatçının bolca kullandığı temalardan. İnsana içkin envayi çeşit deliliği tüm çıplaklığıyla resmetmekten çekinmeyen Mutaf aynı zamanda müzik sahnesinin de ilgisini çekmişe benziyor. Make Mama Proud gibi Rock’n Roll grupları için hazırladığı illüstrasyon işlerinde becerisini tüm incelikleriyle gözler önüne seriyor. Sanatçı aynı zamanda 2020 yılında İstanbul’da ‘Neşeli Günler’ isimli ilk kişisel sergisini açmıştır.
Mutaf ‘Neşeli Günler’ Big Baboli Sergi Afişi, 2020 İstanbul
Mutaf ‘Deadly Notes & End of a City’ serigraphy (2020)
Not a day goes by that we don’t meet young talents. Mutaf is one of the artists who have recently attracted attention with his portrayals of Hell. He says that he expresses himself best in drawings, the artist is mostly known for his illustrative graphic works. The fantastic characters he created from his imagination have already created a distinguished audience for themselves, with their sometimes frightening and sometimes sympathetic states. The grotesque stories accompanying his complex compositions take us to dark lands. These stories, depicted in restless lines, reveal the sickness of the digital-age we live in, a baked head whose senses have been corroded from overstimulation is about to surrender its soul in the computer room, while a human in uniform with his medals on is searching for his innocence in nature; accidents, injuries, collisions and disasters are among the themes that the artist uses profusely. Mutaf, who does not hesitate to draw all kinds of madness inherent in human being, is also an artist who has attracted the attention of the music scene. His illustration works for rock’n’roll bands such as Make Mama Proud reveal all the subtleties of his art. At the same time, the artist opened his first personal exhibition titled ‘Happy Days’ in Istanbul in 2020.
Jaky La Brune est une plasticienne normande vivant et travaillant à Paris depuis 2012. C’est en réalisant des pochettes d’albums qu’elle découvre la peinture. Celle-ci ne la quittera plus. Ses principaux thèmes tournent autour du questionnement sur l’identité et des émotions humaines. Ses peintures naissent d’histoires inspirées de ses tourments, une sorte de psychanalyse à travers les formes et les couleurs. La toile continue à vivre à travers l’imagination et l’interprétation libres de l’observateur. C’est à ce moment-là que son travail artistique prend tout son sens.
Découvert et proposé par Bernard Laurent-Zopf
Jaky La Brune is a visual artist from Normandy living and working in Paris since 2012. It was while making album covers that she discovered painting. This will never leave her. Her main themes revolve around the questioning of identity and human emotions. Her paintings are born from stories inspired by her torments, a kind of psychoanalysis through shapes and colors. The canvas lives on through the free imagination and interpretation of the viewer. This is when her artistic work takes on its full meaning.
Shamatic Power : Jaky la Brune
Blackness in Color
Written and Prepared by Bernard Laurent-Zopf
If we suddenly decide to go for a walk in the head of Stéphane Blanquet, we can come across a doorway to the multiple heads of Jaky La Brune. To be more clear and understandable, if we are going to pay a visit to the current exhibition devoted to the artist/painter/illustrator Stéphane Blanquet “Dans les Têtes de Stéphane Blanquet” at the Halle Saint-Pierre in Paris, we must meet the masks and painted characters of the painter Jaky la Brune.
This painter is part of “Tranchée Racine” which is an artistic manifesto initiated by Stéphane Blanquet. Originally a publication of graphic images bringing together an international group of artists, it is transformed into an exhibition from May 19, 2021 to January 2, 2022, to accompany Stéphane Blanquet‘s monograph. “Tranchée Racine” which is therefore also a publication, a giant graphic tabloid (47.5 x 66 cm) of 12 pages, is sold at the sweet price of 5 euros. It presents, over its 42 issues, more than 500 works and brought together.
“Artistes viscéraux, généreux, hypnotiques, obsessionnels, ils viennent de tous les courants etcontre-courants. Agitateursrebelles, bruyants, cruels, généreux, non-conformistes”. Ils sont du monde entier.
Si on décide tout d’un coup d’aller faire un tour dans la tête de stéphane blanquet, on peut tomber au détour d’une porte sur les multiples têtes de Jaky La Brune. Pour être plus clair et compréhensible, si on va faire une visite à l’exposition actuelle consacrée à l’artiste/peintre/Illustrateur Stéphane Blanquet “dans les têtes de stéphane blanquet” à la Halle Saint-Pierre à Paris, on se doit de rencontrer les masques et personnages peints de la peintre Jaky la Brune.
Cette peintre fait partie de “Tranchée Racine” qui est un manifeste artistique initié par Stéphane Blanquet. A l’origine édition d’images graphiques fédérant une internationale de dessinateurs, elle se transforme en exposition du 19 mai 2021 au 2 janvier 2022, pour accompagner la monographie de Stéphane Blanquet. La tranchée racine qui est donc aussi une publication, un tabloïd graphique géant (47,5 x 66 cm) de 12 pages, est vendu au doux prix de 5 euros. Il présente, au fil de ses 42 numéros, plus de 500 œuvres et rassemble des “Artistes viscéraux, généreux, hypnotiques, obsessionnels, ils viennent de tous les courants et contre-courants. Agitateurs rebelles, bruyants, cruels, généreux, non-conformistes”. Ils sont du monde entier.
“Cet esprit rebelle et libertaire est le lien entre tous ces artistes, une racine démultipliée, qui interroge notre rapport à la sexualité, à la mort, à la nature, à l’animal, au végétal, à la politique, à l’image …. Leurs créations sont autant de possibles, de devenirs qui tissent leur relation dans un imaginaire ouvert”.
Outre Jaky La Brune, il vous reste donc nombre d’artistes à découvrir.
“Visceral, generous, hypnotic, obsessive artists, they come from all currents and counter-cultures. Rebellious, noisy, cruel, generous, non-conformist agitators”. They are from all over the world.
Peınture Murale Réalısée Pendant Le Vernıssage De L’exposıtıon “La Tranchée Racine” À Parıs. (2021)
“This rebellious and libertarian spirit is the link between all these artists, a multiplied root, which questions our relationship to sexuality, death, nature, animals, plants, politics, images… Their creations are as many possibilities, becomings that weave their relationship in an open imagination”.
Jaky la Brune ‘Dans Les Tetes’ totem installation (2021-2022)
Et donc, au milieu de cette exposition collective rassemblant quelques-uns des artistes de “Tranchée Racine”, votre route risque de croiser celle de Jaky. En vérité, on ne peut pas l’éviter tant ses masques suspendus dans leur container/chambre s’adressent à vous avec agressivité et joie en même temps. Ils sont surmontés d’un totem haut en couleur qui vous attirera immanquablement. De plus, les murs extérieurs de leur maison/boite sont ornés de personnages peints qui assurent la garde avec la même violence et gaité. La troupe de ces créatures hybrides provient de la même tête, celle d’une plasticienne normande vivant et travaillant à Paris depuis 2012 répondant au nom parfait de Jaky La Brune. Sa grande force particulière est ce mélange de la souffrance sombre de ses personnages et de l’allégresse des couleurs très vives par laquelle ils émergent. C’est l’occasion idéale d’entrevoir le reste de son travail, et du coup, on a eu envie de lui demander ce qu’elle avait dans sa tête de brune.
“J’ai découvert la peinture en réalisant des pochettes d’album et des clips de musique. Les logiciels sur les ordinateurs ont dû à un moment me faire mal au crâne alors j’ai trouvé refuge dans les pinceaux et la peinture. Être encontact direct avec la peinture a été révélateur pour moi et je suis restée bloquée dedans comme une junkie“.
Jaky la Brune ‘Dans Les Tetes’ totem installation (2021-2022)
Besides Jaky La Brune, you still have a number of artists to discover.
And so, in the middle of this collective exhibition bringing together some of the artists of “Tranchée Racine”, your path may cross that of Jaky. In truth, we cannot avoid it as its masks suspended in their container/room address you with aggression and joy at the same time. They are surmounted by a colorful totem that will inevitably attract you. In addition, the exterior walls of their house/box are adorned with painted figures who stand guard with the same violence and gaiety. The troop of these hybrid creatures comes from the same head, that of a Norman visual artist living and working in Paris since 2012, answering to the perfect name of Jaky La Brune. Her great particular strength is this mixture of the dark suffering of his characters and the joy of the very bright colors through which they emerge. This is the perfect opportunity to glimpse the rest of her work, and suddenly, we wanted to ask her what she had in her dark head.
Jaky la Brune with one of her paintings
“I discovered painting by making album covers and music videos. Computer softwares must have given me a headache at one point, so I found refuge in brushes and paint. Being in direct contact with the paint was eye-opening for me and I got stuck in it like a junkie.”
Jaky la Brune ‘Dans Les Tetes’ paintings (2021-2022)
Jaky la Brune ‘Dans Les Tetes’masks (2021-2022)
Jaky:“The creation of masks came later, but I find the same power as in painting: the mixture of materials, colors and the primitive aspect. It’s great to be able to decline your pictorial universe on other media, it enriches the spirit a lot! And then, my sister brings me fabrics from her travels, my mother gives me the jewelry she no longer wants and my grandmother sends me lace… I had to let me do something with all this mess! Sometimes communication is difficult in the family so it allows me to bond with my blood somewhere. (Hahaha) “.
Installation créée par Jaky La Brune dans l’exposition collection “Tranchée Racine” qui accompagne la monographie “Dans Les Têtes de Stéphane Blanquet”
Jaky : “La création de masques est venue après, mais je retrouve la même puissance que dans la peinture : le mélange des matières, les couleurs et l’aspect primitif. C’est super de pouvoir décliner son univers pictural sur d’autres supports, ça enrichit beaucoup l’esprit ! Et puis, ma sœur me ramène des tissus de ses voyages, ma mère me donne les bijoux qu’elle ne veut plus et ma grand-mère m’envoie de la dentelle… il fallait bien que je fasse quelque chose de tout ce bazar ! Parfois la communication est difficile dans la famille alors ça me permet de me lier à mon sang quelque part. (Hahaha)”.
“Généralement, je travaille la nuit avec un verre de porto dans une main et un pinceau dans l’autre. Et avec des documentaires sur des tueurs en série en fond pour m’enfermer dans une atmosphère sombre”.
Jaky la Brune
“Usually I work at night with a glass of port in one hand and a paintbrush in the other. And with serial killer documentaries in the background to lock me in a dark atmosphere.”
Jaky la Brune in her killer mood
“L’identité et les émotions sont mes thèmes principaux. On peut aussi retrouver des sujets tels que le sexe, la violence et la passion amoureuse dans mes peintures”.
Jaky : “Une idée naît lorsque que ma sensibilité est touchée (en bien ou en mal) et que je n’arrive pas à expliquer avec des mots ce que je ressens. Parfois, j’ai l’impression d’exorciser ma tristesse ou ma colère. Créer et peindre me permettent de canaliser mes émotions et d’apprendre à vivre dans ce monde de brutes”.
Jaky : “J’aime me retrouver seule pour peindre mais j’adore aussi l’idée de pouvoir travailler avec d’autres artistes. On m’a proposé récemment de coudre des masques pour un spectacle de théâtre, on verra vers quoi ça me mène ! Je n’ai pas vraiment de projet d’avenir, je ne regarde pas aussi loin devant moi”.
On a demandé à Jaky de partager avec nous un/une artiste qu’elle aimait. Jaky : “tschabalala self est une artiste très inspirante. J’adore son travail sur les corps humains et sa façon de mixer les textiles sur toiles”.
Et on n’a pas résisté à lui poser cette question ultime : D’où vient ce nom génial ? Jaky : “Je suis heureuse de savoir que mon nom trouve des admirateurs mais je ne sais pas d’où ça vient… Je demanderai à ma maman”.
Alors, bien sûr, si vous pouvez passer dans le coin de la Halle Saint-Pierre, ne vous privez surtout pas du pur plaisir d’aller voir les masques et peintures de cette brune Jaky et d’entrer un peu dans sa tête. Parce que, comme de bien entendu, c’est toujours mieux en vrai.
Jaky La Brune ‘Gorge Diable’
“Identity and emotions are my main themes. You can also find subjects such as sex, violence and love passion in my paintings”.
Jaky: “An idea is born when my sensitivity is touched (for good or bad) and I can’t explain in words what I feel. Sometimes, I feel like I’m exorcising my sadness or my anger creating and painting allow me to channel my emotions and learn to live in this world of brutes”.
Jaky: “I like being alone to paint but I also love the idea of being able to work with other artists. I was recently asked to sew masks for a theater show, we’ll see what that leads me to. lead! I don’t really have a plan for the future, I don’t look that far ahead of me”.
We asked Jaky to share with us an artist she loved.
Jaky: “tschabalala self is a very inspiring artist. I love her work on human bodies and her way of mixing textiles on canvas”.
And we couldn’t resist asking her this ultimate question: Where does this awesome name come from?
Jaky: “I’m happy to know that my name finds admirers but I don’t know where it comes from… I’ll ask my mum”.
So, of course, if you can pass by the corner of the Halle Saint-Pierre, do not deprive yourself of the pure pleasure of going to see the masks and paintings of Jaky Brune and getting into her head a little. Because, of course, it’s always better in real life.
Artist Portrait : Jaky La Brune
Original Article by Bernard Laurent-Zopf / brainto.com
Translated for general reader from French to English by Lopcuk webzine
Uzun bir zaman boyunca adına yeraltı denen edebi tür hakkında çalışmalar ve okumalar yaptım. Dünyada ve Türkiye’de bu türün gelişimini seyre koyuldum. Bu akımın motivasyon kaynaklarını kavramaya çalıştım ve bazen bunun kaynaklarına kendi hayatımda rastladığım da oldu. Yeraltının ana hatlarından bahsetmek zor olsa da ortak bir tavrı sahiplendiği apaçık ortada bence. Türkiye’de yeraltı edebiyatının çıkışı romanlarla oldu, dersem yanlış olmaz, fakat bu edebi dünya kavrayışına şiir ve öykü türlerinde rastlamak da mümkün.
Yaşadığımız coğrafyada bu seçenekler çok az tabii ve bu alana yatkın olanların Benim Kanım’la çarpışmaması olanaksız. Bu rastlantının bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Sizleri de rızanızı almadan bu rastlantı sıçramasına davet ediyorum. Şişirilmiş üfürükten edebiyat oyunlarının karşısında duran yazarlara hayranlık duymayı kozmik bir borç sayıyorum. Hâkim Bey’in dediği gibi “Yaşam tarzı değil yaşam edinin!’ Başlayalım o halde, Gökhan Gençay anlatsın.
Taylan Onur: Merhaba Gökhan Gençay. Okurlar sizi Benim Kanım isimli kitabınızla tanıdı, lakin bunun dışında yıllardır altkültürlerle ilgili olduğunuzu, bu konuda pek çok metin kaleme aldığınızı da biliyoruz. Benim Kanım’ı çıkar çıkmaz okudum. Eseriniz bende teke tek bir kavgada dayak yemenin neden olduğu gurur kırılmasına yakın bir his yarattı. Türkçede yazılmış bundan daha sert bir eser olduğunu düşünmüyorum. Kitabınız sizin için ne anlam taşıyor? Topluma atılan bir yumruk diyebilir miyiz?
Pozitif yorumlar için teşekkür ederim. Bana sorarsan, Benim Kanım, tam manasıyla sert bir kitap değil. Aksine, çok daha sert ve yıkıcı vurgularla işlenebilecek konulara mümkün mertebe yalın ve “ılımlı” yaklaşmaya çalıştım. Yazar sıfatıyla altını çizmem gerekirse, kitaptaki karakterleri ve karşılaştıkları durumlara verdikleri tepkilerin çoğunu desteklemiyorum. Zayıflıkları, çaresizlikleriyle var oluyorlar Benim Kanım’daki karakterler. Bu arada söz konusu karakterlerin hepsinin erkek olması ve benzer sorunlardan mustarip olmaları öyküler arasında bir paslaşma hali de yaratıyor. Hepsi maddiyata takıntılı bir kültürden kaçmak istese de aldıkları tavırlar manasında çoğunun pozisyonunu onaylamıyorum, attıkları adımları yanlış buluyorum. Yegâne empati kurduğum karakter, yaşadığı varoluşsal bunaltıya eylem yoluyla müdahale etmesi hasebiyle “Hiç”in kahramanı, zaten kitapta en sevdiğim öykü de o açıkçası.
Ters Adam Gökhan Gençay
Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada.
Şunu da belirteyim ki, Benim Kanım rahatta, evde veya ofiste kıçını devirip otururken ortaya çıkmadı. Sokaklarda işsiz güçsüz flanörlükle iştigal ederken, çaresizce saatlerimi geçirmek zorunda kaldığım kafelerde okumaktan usanıp bilgisayarı önüme açıp yazmaya başlayınca kafamda belirdi öykü ve karakterler. Alışıldık profesyonel hazırlık aşamaları da söz konusu değil, metnin ruhunu korumayı önemsediğim için üzerinde oynama yapmayı da reddettim; hepsi neyse odur, eksiğiyle gediğiyle yazarken ne hissediyorsam onu yansıtıyorlar. Beni sorarsan, hâlâ o sınırda yaşıyorum, daha doğrusu soluk alıp vermeye devam ediyorum, çünkü bu mahkûm kılındığımıza hayat denmez.
Kitap yayımlandığında, “Nedir bu?” diye soranlara kısaca şöyle tanıtmıştık, onu sizinle de paylaşayım:
Benim Kanım, kalbi kırıklara, kaçıklara, dünyaya karşı öfke biriktirenlere, var olana uymayanlara, her yeni güne “Acaba şimdi kahve mi içsem, yoksa intihar mı etsem?” seçeneklerini ciddi ciddi değerlendirerek başlayanlara, deli olarak kodlananlara, değerlerini hiçlikten çıkaranlara hitap eder. Yalnızlıktan hamamböceğiyle arkadaşlık edenlerin, iş denen kölelik çukurunda ruhunu yitirenlerin, “dost kazığı” yiyenlerin, kendini kaybederek kendini bulmaya başlayanların, oyuncak tabancayla bankaya dalanların öykülerini içerir.
Diğer yandan, evet, kitap benim açımdan hayatı yaşanmaz kılanlara, varoluşumuzu değersizleştirenlere, emir ve talimatnamelerle hayatı şekillendirmeye yeltenen otoritelere, birilerinin sistemin çarklarının güzelce dönmeye devam etmesi için koyduğu kariyer, toplumsal saygınlık ve kurumsal uyum gibi “adam olma” kriterlerinin şekillendirdiği hâkim kültüre kelimeler aracılığıyla atılmış bir yumruktur. Bu yumruk içine hapsedildiğimiz çirkin dünyanın sahiplerini nakavt etmeye yeter mi? Hiç sanmıyorum! Ama şundan eminim ki, tarihin en güzel sayfaları mağlup olarak kodlananların muazzam jest ve eylemlerini içerir. Tek başına kaldığı barikatı terk etmeyenler, idam sehpasını kendisi tekmeleyenler, kalabalıklar tarafından linç edilirken son gücüyle ayağa kalkanlar unutulmaz; en çok parası olanların, en güzel evlerde yaşayanların adları ise kimsenin aklında kalmaz.
Sık sık tekrarlıyorum, Benim Kanım, metin olarak politik manifesto işlevi üstlenmez, yol ve yöntem önermez, çare sunmaz. Benim Kanım’da yer alan öykülerde tekno-endüstriyel sistemin izolasyon boyutuna varan bir yalnızlığa, çaresizliğe ve yabancılaşmaya mahkûm ettiği alt orta sınıf erkeklerin yaşadıkları, hayal ve gerçeklikleri mevcut. Onların -dolayısıyla bizim-sürüklendiği/sürüklendiğimiz büyük çöküşün ruhsal dışavurumlarına odaklanmaya gayret ettim. Taklidin taklidinin altın çağını yaşadığı bu dünyada, yalandan ibaret bir söylem düzeninde varoluşa içkin anlam arayışının nafileliğine işaret ettim gücüm yettiğince. Tabii, özel olarak vurgulamalıyım ki, kitap sadizm, şiddet, intihar girişimi ve had safhada depresyon içeriyor, dolayısıyla siyaseten doğruculuğu ilke bellemiş cici çocukların bünyesine hiç uygun değil.
Benim açımdan yegâne önemli kriter, gerçek hislerle, gerçek düşüncelerle ve gerçek acılarla dolu olup olmaması. Bu konuda sınıfı geçtiyse gerisini umursamıyorum.
Cleon Peterson ‘Med City’ 2014
Bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir!
Yayımlandığından günümüze kitaba nasıl tepkiler geldi?
Benim Kanım’ın herhangi bir tanıtımının, reklamının, hatta çıktığını haber veren bir duyurusunun yapılmadığını biliyorsun zaten. Anaakım yayınevlerinin bazılarının metnin akışına müdahale etmek istemesi ve seçtiğim estetik formu kabul etmemeleri üzerine bu konuda herhangi bir zorluk çıkarmayacak butik bir yayınevi bastı kitabı. Kitaba destek veren uluslararası underground illüstratör kardeşlerimizin çizimleri bu sayede karşınıza gelebildi. Erman Akçay’ın hazırladığı muhteşem kapakla basılması da bu seçimin bir diğer kazancı. Kayıplara gelirsek, demin de dediğim gibi, yayınevi cephesinde kitabın herhangi bir duyurusunun bile yapılmaması, Benim Kanım’ı bir çeşit “korsan kitap” havasına büründürdü. Şu ana kadar beğenen, ilgi duyan insanların kulaktan kulağa birbirine aktarmasıyla kitabın adı duyuruluyor, bundan başka bir kanalımız yok açıkçası.
Buna rağmen punkların, skateboarderların, üniversiteli gençlerin beğeni dolu mesajlarını alıyorum; okunsun diye kitabı metro vagonunda bırakanları, alıntılar paylaşanları, elinde kitapla fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşanları görüyorum. Geçen gün Kadıköy’de kitap kapağının stencil olarak duvara işlendiğini de gördüm ve çok şaşırdım. Velhasıl, Benim Kanım, kitapla içerik ve biçim açısından bağ kuranlar tarafından içtenlikle sahipleniliyor. Diğer yandan, yıllarca çalıştığım dergi ve gazetelerde tanıştığım, hukukum olan yazarlar, editörler ve “tanınmış simalar” tarafından bilinçli biçimde görmezden geliniyor! Kendi camialarına mensup birileri Cin Ali seviyesinde bir metin kaleme alsa yere göğe sığdıramama yarışına giren bu zat-ı muhteremler Benim Kanım’ın adını bile anmıyor. Hani tek satır eleştiri bile yazsalar, hatta beğenmedik deseler, samimiyetlerine inanacağım da, bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir! Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada. Yani, bizim yaptığımız aslında akıntıya karşı kürek çekmeye denk düşüyor.
“Güzel ve yalnız ülkemizde” herkes işini biliyor aslında. İşi bilmek, iş bitirici olmak sadece kapitalistlere ve patronlara mahsus bir ayrıcalık değil artık. Yazdığı kitaplarla üne kavuşan ihtiyar ve çirkin erkek yazarlar, kazandıkları bu şöhreti yazdıklarına hayran genç kadınlardan cinsel açıdan faydalanmak için kullanmayı biliyor. Şöhrete kavuşmak isteyen kadın yazarlar, kitaplarını bastırmak için popüler ve yaşlı erkek yazarların evlerine gitmeleri gerektiğini, orada kurulan bağlantıların yayınevlerine dosya gönderilerek kesinlikle kurulmayacağını biliyor. Yayınevlerinde editör olarak işe girmek isteyenler derebeyi misali koltuklara kurulmuş yayın sorumlularına yaltaklanmadan o kapılardan içeri adım dahi atamayacaklarını biliyor. Hasbelkader entelektüel alanda söz sahibi olmayı başarmış bütün erkekler, genelde çirkin ve vasıfsız olmaları nedeniyle, yanlarında çalışan olarak sadece kadınları görmek istiyor; kadın editörlerden, kadın asistanlardan bir ordu kuruyorlar. Çünkü koltuklarının onlara verdiği gücü kullanmadan herhangi bir kadınla ilişki kurma şansları olmayan zavallılardan mürekkep hepsi! Lakin onlarla çalışan kadınlar da ulaştıkları mevkilere mesleki becerilerinden ziyade kadın oldukları için ulaştıkları gerçeğini itiraf etmiyorlar. Yayın dünyasında erkeklerin çoğuna kapanan kapıların niye kendilerine sonuna kadar açıldığını sorgulamıyorlar. Velhasıl, alanın da, verenin de razı olduğu bir oyun oynanıyor yıllardır. Olan bizim gibi “işini bilmeyenlere” oluyor sadece!
Hem kendi deneyimlerim hem de bilfiil içinde yer aldığım dönemde yaptığım gözlemler neticesinde şunu net biçimde anladım ki, Türkiye yayın dünyası istisnasız olarak yaratıcılık ve zekâdan yoksun, esnaf zihniyetinin, ahbap çavuş dengelerinin hâkim olduğu bir çukurdur. Bu dünyadaki en temel kural, “Sen benim kıçımı yala, ben de seninkini yalayayım,”dır. Onun için bu topraklarda hakiki, özü ve sözüyle bir yazarlara rastlanmıyor artık.
Brutus – War (live in Ghent)
Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!
Kolayca sevmek varken neden nefret kuşanıyorsunuz dünyaya karşı? Topluma uyum sağlamakta kötü olan ne var?
Topluma uyum sağlamak, başlı başına özgürlük ve özerklik hedefinden vazgeçmektir. Toplum adını verdiğimiz ilişkiler sisteminin temeli iktidar arzusuna dayanır, bireylere sosyal roller ve kurallar dayatılmadan da toplum var olamaz. Nitekim özgürlük ruhunun serpilip gelişmesinin önündeki en büyük engel bu kurallardır. Dolayısıyla toplumla, toplumun sürekliliğini garanti altına alan değer ve geleneklerle mücadele etmeden bir adım yol alamayız.
Valla, açıkça söylemem gerekirse, dünyada sevecek çok az şey kaldı. Zaten sevdiği şeyleri araştırmaya girişen herkesin nefret ettiği şeylerle karşılaşacağına ve birinin diğerine ulaşmayı engelleyeceğine inanıyorum. Yaşadığımız dünya herkesin herkesten nefret etmesi üzerine kurulu. Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan; çocuklar ebeveynlerinden, ebeveynler çocuklarından; yoksullar zenginlerden, zenginler yoksullardan; güzeller çirkinlerden, çirkinler güzellerden; akıllılar aptallardan, aptallar akıllılardan ölesiye nefret ediyor ve işin kötüsü herkes haklı.
Ayrıca şu hayatta bir insan sevdiklerinden, dostundan, yoldaşından, sevgilisinden (hepsinin önüne eski sıfatını koymayı unutmayalım) benim kadar kazık yediğinde motorunun çalışmaya devam etmesi için kullanabileceği tek yakıt olarak nefret kalıyor geriye. Benim Kanım’ın kapağında Love and Hate (Sevgi ve Nefret) dövmesinin mevcut olduğu yumrukları kullandık ama gerçekte-metafor değil hakikaten- benim her iki elimin parmaklarında da Hate (Nefret) dövmesi var.
Geçenlerde yazmıştım: Beyaz solculara göre nefretten sadece faşizm türeyebilir. Öyle bir ihtimal mevcut, tabii ki. Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!
Jeremy Profit ‘Darty Cheval Eventré’ 2005
Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.
Altkültürün tüketim aracı olması hakkında neler diyebilirsiniz? Yani bir altkültürün tanınır olması iyi mi, kötü mü?
Guy Debord’un ustalıkla tarif ettiği Gösteri Toplumu, bir dönem egemen kültürün karşısına dikilmiş, ona meydan okumuş alternatif kültürel akımların zamanla sisteme içkin kılınması, hatta tüketim nesnesi haline getirilmesi üzerine kurulu. Bu nedenle yıkıcı ruhu sürekli teyakkuz halinde tutmayan her altkültür, bir aşamadan sonra gevşemeye, sistemin normlarına dahil edilmeye mahkûm. Punk’ı düşünelim mesela. 80’lerin başlarında sokağın, uyumsuzluğun, var olanı reddedişin şiirsel estetiğini yansıtan punk, büyüyüp geliştikçe Sex, Drugs and Rock’n Roll dejenerasyonunun bir parçası haline geldi ve hedonizme, uyuşturucu kültürüne teslim oldu. Onun içinin boşaltılmasına isyan edenler hardcore altkültürüyle direniş fitilini ateşledi. Yani, demem o ki, herhangi bir altkültürün sonsuza kadar sistem karşıtı bir misyon üstlenmesi imkânsız. Hepsinin bir son kullanma tarihi var ve ayakta kalanların nostaljik duygularla oyalanmayı bir tarafa bırakıp yeni olanın, eskinin zaaflarını ve çürümüşlüğünü aşanların yanında saf tutması gerekiyor. Bitmeyen bir bayrak yarışı olarak tarif edebiliriz bu durumu.
Bir öykünüzün sinemaya uyarlanması istense hangisini seçerdiniz? Bence hepsi oldukça sinematografik ve kültürel sabotaj içeriyor.
Teşekkür ederim. Şu ana kadar okurlar tarafından en çok ilgi gören, “Keşke devam etseydin, roman formunda ilerleseydin,” denilenler “Şövalye” ve “Barok Seven Hamamböceği”. Fakat en başta da belirttiğim gibi, benim için “Hiç”in yeri ayrı, onun peliküle aktarılmasından memnun olurdum.
‘Gerçeklik Bir Hayaldir’ détournement by Gökhan Gençay x Erman Akçay / İst.Fest 2014, İstanbul
Okunmasını önerdiğiniz yazarlar var mı? Benim Kanım’ı okumamış birinin dayak yemeden önce antrenman yapması gerekir, diye düşünüyorum.
Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.
Chuck Palahniuk’u, Irvine Welsh’i, Bret Easton Ellis’i, Tibor Fischer’ı saymama gerek yok sanırım, eserleri üzerine defalarca yazdım çünkü. Boris Vian’a, Amy Hempel’a, Albert Camus’ye, Henry Miller’a, J.D. Salinger’a, Paul Nizan’a, Jack Kerouac’a, J.G. Ballard’a hayranım. Philippe Djian’ı, Erlend Loe’yü, Linda Boström Knausgaard’ı, Elfriede Jelinek’i ve Tim Winton’ı da seviyorum. Metni belagat ve tasvire boğup olay örgüsünü umursamayanları, “büyük büyük” yazmaya çalışıp okurun ağzına sıçanları, eylemsiz karakterler yaratanları sevmiyorum. Anlatabilmişimdir umarım.
Müzik, sinema, edebiyat alanlarında yıllardır itinayla en aykırıları, uyumsuzları ve yıkanmak istemeyen çocukları bulup tanıtmaya çalıştığınızı görüyorum. Bu hususta edindiğiniz bilgi ve deneyimleriniz nelere mal oldu?
Esasında özel bir çaba gerekmiyor bunun için. Herkes kendine yakın olanı, kendini ait hissettiklerini öne çıkarır, sevdiklerinin sevilmesini ister. Üzerine söz söylediğim isimlerle aynı kaderi sahipleniyor, aynı rotada yürüyorum, onun için onlar bana dışarıdan birileri gibi gelmiyor, ait olduğumuz kabilenin asli özneleri hepsi. Sınıfsal ve kültürel yönlerden de ortaklığımız söz konusu. Benzer acıları çekiyor, aynı sorunlarla boğuşuyoruz.
Bu rotadan ilerlemenin bir faydasını gördüm mü? Tabii ki, hayır! Sefalet, sıkıntı, yokluk… Gelen her günün bir öncekinden daha kötü gelişmelere gebe olmasına alıştırıyorlar insanı. Onuruna, değerlerine sahip çıkmak ve bir çeşit Bushido (Samurayın Yolu) ahlakıyla var olmaya çalışmak kolay değil. Üstelik çevreniz kendini satmayı marifet bilen, -miş gibi yapıp rol keserek parsa toplamaya çalışan aşağılık insanlarla doluyken daha da zor. Velhasıl, bizim gibilere sadece istediğimiz gibi ölme serbestliğini tanıyorlar. Nihayetinde biz hayata küsmüyoruz ama hayatla aramızdaki ilişki bir noktadan sonra tek taraflı aşka dönüşüyor, onun da mutlu bir finale evrilmeyeceği açık.
Matrix esprisinden yürürsek, kırmızı hap yerine maviyi tercih edenlerin kazandığı, mutlu olduğu bir dünyadayız. Öyle ki, hakikati, onuru tercih etmek en büyük günah sayılıyor ve kimse günahkârları çevresinde görmek istemiyor! Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, soyumuzun giderek tükendiği net biçimde görülüyor.
Uyumsuzlar Fraksiyonu Flyer ‘Exploited’ (2014)
Teke tek dövüşme şansınız olsaydı rakip olarak ilk beşte kimleri seçerdiniz? Nedenleriyle birlikte öğrenebilir miyiz?
Bu dövüşlerin dayak atma motivasyonuyla örgütlenmediğini belirteyim önce. Fight Club misali birbirimizi özgürleştireceğimiz, attığımız ve yediğimiz yumruklardan gocunmayacağımız, finalde birbirimize sarılacağımız onurlu rakipler seçeceğim onun için.
Boks ve muay-thai gibi dövüş sporlarıyla aktif olarak ilgilenen bir insan olarak, ilk dövüşümün uyumsuzların önderi, alter-egom Arthur Cravan’la olmasını isterdim. Biliyorsun, kendisi zamanın dünya ağır sıklet boks şampiyonuyla maça çıkabilecek cesarete sahipti ve ringte ona altı round dayanabilen, “boksu edebiyata yeğlediğini” açıkça ifade eden bir avangarttı. İki metreye yakın boyu (ben de 1.90’ım) ve çevikliğiyle zorlu bir rakip olurdu, diye düşünüyorum.
İkinci rakibim de tabii ki Ernst Hemingway. Yumruklarını kullanmaktan imtina etmeyen, özü sözü bir, karakter sahibi bir yazardı kendisi. Alkol bağımlılığı ve fazla kiloları ringte onu zorlar ve maça hızlı başlayarak beni hemen indirmeye çalışır, sonra da yorulup savunmaya geçerdi muhtemelen. İlk iki round onun ofansif tarzına direnebilirsem galip geleceğime inanıyorum.
Üçüncü maçım yaşayan yazarlar arasında en çok sevdiğim, hayranlığımı defalarca dillendirdiğim Chuck Palahniuk’la olsun. Chuck, düzenli olarak fitness yaptığı için formunu koruyor lakin yumruklarını kullanmakta ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Nitekim Fight Club romanına esin veren de sokakta sarhoş bir grup genç tarafından ağır biçimde dövülmesiydi. Her ne kadar ona kıyamayacağımı düşünsem de, en kolay galibiyete bu maçta ulaşırım gibi geliyor.
Dördüncü rakibim Japon yazar Yukio Mishima. Dürüst olmam gerekirse, beni en çok endişelendiren kapışma da bu olurdu. Yıllarca ağır idmanlar yaparak bedenini güçlendiren, karate ve judoda usta seviyesindeki Mishima’yı yenme şansım olacağını sanmıyorum ama elimden geldiğince ayakta kalmaya çalışırdım karşısına çıkma olanağım olsaydı.
Beşinci ve son maç için de Bertrand Cantat’ı seçiyorum. Dağılan Noir Desir’in solisti, müzik tarihinin en duygulu ve öfkeli seslerinden, şiir olarak nitelenebilecek şarkılar besteleyen Bertrand’ın fiziği yeterince sağlam olsa da, çektiği acıların ruhunda ağır hasarlar bıraktığı malûm. Dolayısıyla onunla ringe çıktığımızda birbirimize yumruk atmaktansa sımsıkı sarılıp birlikte gözyaşı dökeceğimizi tahmin etmek için kâhin olmaya lüzum yok.
Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan. Ancak bu endişeyi içinde tutan tarihçi, geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine sahiptir. Ve düşman kazanmaya devam ediyor hala…
Tarih bugün yaşanılan gerçekliği, Gerçek ile sınayabildiğimiz bir silahtır. Egemen sınıfların yazdığı ‘resmi tarihe’ karşı tarihler ile yanıt vermek gerekir. Ece Ayhan’ın tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocukları, resmi tarihe karşı-tarihle yanıt verme çabasıdır aynı zamanda. Geçmiş devrimci deneyim bu günü anlamak için de bir fener olabilir. Burada W. Benjamin’in tarih kavramı üstüne belirttiği gibi geçmişin yenik, unutturulmuş anlarına kaplan sıçrayışları yapmak gerekir. Çünkü ‘Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan. Ancak bu endişeyi içinde tutan tarihçi, geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine sahiptir. Ve düşman kazanmaya devam ediyor hala…’ Alman faşizmini yaşamış, Gestapo’nun eline düşme kaygısıyla hayatına son vermiş Benjamin’in sözleri ile RAF (Rote Armee Fraktion) üstüne düşünmeye başlamak doğru olacaktır. Egemenlerin düz, ilerlemeci tarih anlayışına karşı, devrim tarihin sürekliliğini parçalamak için yola çıkar. Alman sonbaharını anlamak için Spartakist hareketininezilmesine, Alman faşizminin kuruluşu ve vahşi eylemlerine geri dönmek gerekir. Tıpkı 70’ler Almanya’sındaki devrimci isyanın kökenlerini tarih içinde sıçramalar yaparak görülebileceği gibi.
Baader Meinhof Çetesi: Thorwald Proll, Horst Söhnlein, Andreas Baader ve Gudrun Ensslin – 1968, Frankfurt
“Hayat bu, onu cesaretle yaşamalıyız” Rosa Luxemburg
Rosa Luxemburg ve arkadaşları 1916 yılı başında Spartakusbund/ Spartaküs Birliğini kurdular. Parti hiyerarşisine değil konseylere dayalı, özgürlükçü bir sosyalizmi savundular. 20. yüzyıl başında Luxemburg, Lenin ve Kroppotkin ile birlikte dünya solunun en önemli liderlerindendi. Alman devleti, Rusya’daki Sovyet ihtilali sonrası kızıl tehlikeye karşı özel eğitimli Freikorps birliklerini kurmuştu. Almanya da artarda patlayan ayaklanmalara bastırmak için 15 Ocak 1919’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, Freikorps tarafından gözaltına alındılar. Dövülerek öldürülmüş bedenleri Landwehr nehri kanallarında bulunur. Ardından Bayern şehrindeki komün bu özel birliklerce kuşatılacak ve 600 direnişçi öldürülerek şehri teslim alacaklardı. Yükselen tepkiler sonucu 1921 dağıtılan Freikorps ilerleyen yıllarda Adolf Hitler tarafından yeniden toparlanacaktır. Alman Sonbaharı olarak anılan süreci anlamak için Alman Devletinin tarihsel süreçteki faşist yönelimlerini okumak gerek.
RAF’ın 5 eylül 1977 günü kaçırdığı İşverenler Sendikası ve Alman Sanayiciler Birliği başkanı Hans Martin Schleyer’in ifşa ettiği kişisel tarihi ibret vericidir. 1931 yılında 16 yaşında Hitler Gençliğine üye olmuş, 19 yaşında ise 227014 numaralı SS üniformasını giymiş ve savaş sonunda Fransızlarca yakalanana dek SS görevlerini hırs ve kinle sürdürmüştü.
Rosa ve Karl’ın katli sonrasında öncülüğünü Richard Huelsenbeck ve Raoul Hausmann’ın çektiği Alman Dada grubu ‘Dadacı Devrim Komitesi’ni ilan edip, komünizm talebini açıkça dile getirdi. Ardından da 1920 yılında Berlin’de bir sergi sırasında sanatın ölümü ilan edildi. Bu çıkışla Alman Dada’cıların amacı, sanata karşı önceliği pratik politik mücadeleye ve devrim hareketine çekmekti. Landwehr nehri kanallarında devrimin hayaleti yüzerken, görev sanatı politikleştirerek hayata dönüştürmekti.
Kent Gerillasının Tarihsel Kökleri
‘Söz konusu olan, terörizme bir gerekçe bulmak değil, onu hiyerarşik sosyal topluluğun kendi kendini düzenleyen mekanizmalarını baltalama ve sergileme yeteneğine sahip bir eylem; en ümitsiz, ancak soylu bir eylem olarak görmektir. Böyle düşünüldüğünde, yaşanılmaz bir toplumun mantığına dahil olan cinayet, sadece armağanın içbükey bir biçimi olarak ortaya çıkabilir.’-Raoul Vaneigem (‘Gençler için Hayat Bilgisi El Kitabı’ Raoul Vaneigem, s. 36, Ayrıntı yayınları)
Suikastçi (assassin) sözcüğünün kökeni haşhaşiyun (haşhaşin)’a dayanır. Selçuklu hükümdarlığı sırasında, örgütlediği isyancı grupla beraber Alamut kalesini kuran Hasan el Sabbah’ın grubuna Haşhaşinler adı takılmıştı. Her türlü otoriteyi reddeden Haşhaşinler ilk profesyonel gerilla grubu kabul edilir. Resmi tarihin unutturduğu Hasan’ın düşünceleri uzun yıllar yeraltında kuşaktan kuşağa aktarılmış, 20. yüzyılda William S. Burroughs‘dan Hakim Bey’in çalışmaları ile sürekli olumsuzlanan bu filozof-eylemcinin görüşleri gün yüzüne çıkmıştır. Avrupa özgülünde kent gerillacılığının ilk kuramcısı-eylemcisi Louis-Auguste Blanqui’dir. 1867 yılında ‘silahlanmak için direktifler’adlı broşürü yazan Blanqui’nin tüm hayatı Fransız devletine karşı ayaklanmalar düzenlemekle geçmiştir. Sürekli gizli örgütler kurarak, uzman bir savaşçı grubunun doğrudan eylemi iktidarı yıkmayı hedeflemiştir. Mevsimler Derneği adını verdiği gizli örgüt ile Mayıs 1839 da bir kaç günlüğüne Paris kentini ele geçirmiştir. Uzun yıllarını hapiste geçirir, Kömün 1871’de patladığında Blanqui yine Bastille’dedir. Komün yürütme komitesi ellerindeki tüm esirlere karşı Blanqui’yi takas etmek ister. Theirs, Komünün başına bir gerilla komutanı geçirtecek bu öneriyi kabul etmez. Aynı dönemlerde Rus devrimci nihilizminin yaktığı ilk ateş, Avrupa çapında bireysel anarşist eylemcilerle devam edecekti.
Benjamin, Baudelaire yıkıcı şiirinin devrimdeki karşılığı olarak gördüğü Blanqui’nin radikal mirasını yok etmek için Avrupa sosyal demokrasisinin özel bir çabası olduğunun altını çizer. Benjamin 1921 yılında yazdığı ‘şiddetin eleştirisi’ adlı makalesinde devletin yasallığının temelinde yasa koyucu ve yasa koruyucu şiddetin olduğunun altını çizer. Yurttaşların devletin şiddetine boyun eğmesi iktidarın bekasının temelidir. İktidarın şiddetine karşı, halkın kutsal şiddeti çağırması bir haktır. 20. yüzyıl başındaki Sorelci genel grev hakkı ve Konsey deneyimleri ile filizlenecek bu anlayış, 1936 İspanya Devriminde Duritti’nin tugaylarınca hayata geçirilecektir.
Mayıs Ruhunun Savunmadan Saldırıya Geçişi
‘Günümüzde bu sisteme karşı gelişen her türlü radikal muhalefet global bir boyut kazanmak zorundadır. İçinde bulunduğumuz tarihsel anda, insanlığın kurtuluşu için çalışanlara düşen en önemli görev, devrimci güçlerin globalleşmesini sağlamaktır’ (‘Anti-Otoritercilik Üstüne’ Rudi Dutsche, 1969)
Bugün 68 kuşağı diye anılan ve 40. yılı çeşitli etkinliklerle kutlanan hareket, küresel bir devrim hareketiydi. Politik devrimi başaramasalar da kültürel devrimi yapmış hareketin sonu Fransız anti-otoriter öğrenci hareketinin, De Gaulle yönetimi ve onunla uzlaşmış KP ve sosyal demokratlarca yenilgisi olarak ele almak yanlış olamayacaktır. Majör devrim hareketinin yenilgisi ardında, hareket kısa sürede alternatif eğitim, özgür kreşler, ev komünleri, antipsikiyatri hareketi, anti-nükleer cephe gibi minör mücadele kanallarına akar. Fakat 2. Dünya Savaşı sonrası görece demokrasi dönemlerinde yetişmiş Avrupa halkı, yeni isyankar kuşakla beraber 60’lı yıllarda yeniden hortlayan polis devleti ile karşılaşırlar. Savunma halindeki hareket 70’li yılların başında Avrupa’nın farklı ülkelerinde, farklı örgütlenmeler ile saldırıya geçecektir.
Alman anti-otoriter hareketi, öğrenci lideri Rudi Dustsche’nin küresel emperyalizme karşı küresel direniş formülünü 60’ların sonunda kitle eylemlilikleri ile hayata geçiriyordu. Comün 1 grubundan Fritz Teufel kaleme aldığı Situasyonist ruhlu ‘Berlin’in büyük mağazaları ne zaman yanacak’ adlı bildiriden dolayı 6 ay hapsedilmiştir. Comün 1 adlı şenlikli muhalefet temelli Dadaist-Sitüasyonist örgütün militanlarından Benno Ohnesorg’un 2 Haziran 1967’de İran şahını ziyaretini protesto gösterilerinde vurulup öldürülür. Nisan 68’de ise Rudi Dutsche Berlin’de bisikleti ile giderken başından kurşunlanır. Saldırı tüm Alman demokratik kamuoyunda infial yaratır, ülke çapındaki gösteriler, öğrenci hareketini ve Rudi’yi hedef gösteren basın tekeli Springer’e karşı bir öfkeye dönüşür. Springer’in bina ve araçları kundaklanır.
Ulrike Meinhof, Konkret gazetesindeki yazısında aslında RAF’ın ilk sinyallerini verir : ’Rudi’ye sıkılan kurşunlar şiddet karşıtlığı düşünü sona erdirdi. Silahlanmayan ölür; ölmeyenlerse canlı canlı cezaevleri, ıslahevlerine, toplu konutların kasvetli betonlarına gömülür’
1970 yılında kurulan Sosyalist Hasta Kolektifi-SPK (Sozialistisches Patientenkollektiv) anti-psikiyatri hareketinin en radikal kanadını temsil eder. Almanya’nın Heidelberg kentindeki bir klinikte bir araya gelen 4 psikiyatr ve 40 hasta; hastalığın kendisini bir silaha çevrilmesi önermesi ile yola çıkar. Hastalık, tekil insanlarda gerçekleşen bir şey değildir, hasta olan toplumumuzdur. Hastalık diye adlandırılan şey, aslında kapitalizmdeki toplumsal çelişkilerin bilinçdışı bireysel ifadesidir. Kapitalizm sermaye yaratmak için hastalık ve tıbbın, özellikle de psikiyatrinin içinde işlevlerini bulduğu bir imha sistemi üretiyordu. Hastalığın karşıtı ise devrimdir. 17 aya sığan çığır açıcı bir deneyim, Alman Devletinin SPK’yi, RAF ile ilişkilendirip, otonomiyi dağıtması üzerine gerçekten yeraltına çekildi ve bir çok üyesi RAF’a katıldı.
Che’nin Mirası ve Latin Amerika Dersleri
‘Belli bir tarihsel durumda, devrimi yapmaya karar verenler arasında tek bir ortak nokta üzerinde birleşmek zorunluluğu vardır’ (Devrimde Devrim/Regis Debray, 1965)
Küba devrimin en karakteristik sembolü Che Guevara füze krizi sonrası iyice Sovyetler Birliği rejimine yaklaşan Küba’daki sanayi bakanlığı görevinden istifa edip, ortadan kaybolur. Küba devrimi süreci, resmi komünist anlayışın bürokratik parti aygıtının kışkırttığı genel grev ile yapılacak devrim modeli (ki o ayaklanma hiç gelmiyor yada hep erteleniyordu) modelini çöpe atmıştı. Kararlı küçük bir grup öncü ile yola çıkan silahlı hareket ile devrim yapılabilmişti. Regis Debray bu pratiği İspanyolca askeri üs anlamına gelen foco kavramı üzerinden teorileştirmişti. Che önce Afrika da ardından Bolivya da isyanı küreselleştirmeye çalıştı. 67 Ekiminde Bolivya’da katli onu 68 kuşağının itici sembolüne çevirdi. Bolivya’da tutuklanan kuramcı Debray ise yıllar sonra Fransız devletinin bir nevi resmi teorisyenine dönüşecekti.
Che’nin ölmeden önce 3 kıta konferansına yolladığı ‘İki 3 daha fazla Vietnam’ bildirisi, önce Latin Amerika da boy gösterecek şehir gerillalarına ve ardından 70’lerin radikal Avrupa soluna yol gösterecekti. Uruguay da kurulan MLN-T/Tupamaros hareketi bu öğretiyi, kırsal değil metropol merkezli bir ülkeye taşıdı. Ardından Brezilya Komünist Partisinin önemli ismi Carlos Marighella, partiden istifa edip kendi illegal grubunu kuracaktı. Marighella’nın yayınladığı ‘kent gerillası el kitabı’ dünyanın tüm metropollerindeki radikalleşen gençlik hareketlerinin el kitabına dönüşecekti.
Horst Sohlein : Deneysel tiyatrocu… Andreas Baader : Güzel sanatlar fakültesi öğrencisi… Gudrun Esslin : Voltaire Yayınevi kurucusu, edebiyatçı… Ulrike Meinhof : Konkret gazetesi başyazarı…
1970 yılında RAF kolektifini kuran grubun çekirdeğindeki insanların sanatsal kökenlerden gelmeleri sadece ilginç bir rastlantı mıdır? Dadacı Devrim Komitesi’nden, Walter Benjamin’in faşizmin politikayı estetize etmesine karşı, sanatın politize edilmesi çağrısına kadar, sanatın pratik hayat ile aşılmasına yönelik tarihsel bir bağdan bahsetmek yanlış olmayacaktır. RAF’a göre ‘silahlı mücadeleden kazanılacak olan her şeydir: kolektif özgürlük, hayatın ta kendisi, insanlık onuru, kimliğimiz’dir. (kızıl ordu fraksiyonu/Anne Steıner&Loic Debray, Metis yayınları, sayfa 89)
Baader Meinhof – In Love With Terror (BBC Documentary)
Sokakta Savaş Günleri
‘mücadeleye başlamak, kendini sistemin gözleriyle görmeyi kesmek, dayatmalar tarafından belirlenmeye daha fazla izin vermemek, bunaltıdan sıyrılmak’ (RAF, A.g.e 142)
1970 yılında 4 büyük mağazanın kundaklanmasından aranan Baader’in yakalanıp, bir nevi polis gözetiminde yarı-açık cezaevi olarak kapatıldığı enstitüye yapılan baskın RAF’ın kuruluşunu temsil eder. 22 Mayıs 1970’de anarşist Agit 88 dergisine yollanan Kızıl Ordunun İnşası adlı bildiri ile RAF’ın silahlı bir fraksiyon olarak varlığı duyurulur. Kamuoyunda tanınan önde gelen iki militanı Baader ve Meinhof nedeniyle Alman basını örgütü Baader-Meinhof çetesi olarak adlandırır, örgüt bu tanıma şiddetle karşı çıkar. Çünkü RAF geleneksel sosyalist örgüt hiyerarşisi, partinin fetişleştirilmesi ya da lider kültüne tamamen karşıt bir gruptur.
Sovyetler Birliğine eleştirel yaklaşırlar ve Çakal Carlos örneğindeki uluslararası terörizm ile bağlantıları yoktur. Sürekli bağımsız ve otonom yapılarının altını çizerler. Askeri-politik bir çekirdek olarak proletaryanın öncülüğü ilkesine karşıdırlar. Almanya’da devrim yapmak gibi bir amaçları yoktur (yada bunun o anki imkansızlığının farkındadırlar), amaçları küresel emperyalizme Batı Avrupa’dan bir karşı cephe açmaktır. Öğrenci hareketi gibi, özellikle Vietnam’daki Amerikan işgalinin yarattığı vahşeti hedef tahtasına alırlar. İdeolojik donanımlarında metnimizde bahsettiğimiz tarihsel gelenek yanında F. Fanon, W. Reich, H. Marcuse adlarını da anmak gerekir.
Kırmızı Bülten: Baader Meinhof Çetesi
Banka soygunları ve sabotajlarla başlayan pratik, faşizm dönemini hatırlatan toplu gözaltılar, mahalle baskınları, şüphelilerin vurulması, sebepsiz tutuklamalar gibi polis devleti uygulamalarına paralel olarak daha da radikalleşir. Mayıs 72’de tüm Alman gazeteleri aranan 19 militanın fotoğraflı listesini basarlar.
Uygulanan sıkıyönetim ile bir ay gibi kısa bir zamanda RAF’ın çekirdek kadrosu yakalanır. Dışarıdaki polis devleti, cezaevlerindeki tam tecrit uygulaması ile devam ettirilir. Bilim kurumu Alman devleti ile birlikte RAF’ı tam anlamıyla teslim alarak yok edecek deneylere girişir. Duyumsal olarak yoksun bırakma adını taşınan tam tecrit uygulamaları RAF ve SPK mahkumları üzerinde denenir ve 73 yılı başında toplu açlık grevleri başlar. Zorla beslemeye rağmen Holger Meins açlık grevinin 53. gününde hayatını kaybeder. Dışarıdaki mücadele mahpusların tecridine ve insan haklarına ihlallere yoğunlaşır.
9 Mayıs 1976 günü Ulrike Meinhof’un hücresinde aslılı bulunduğu açıklanır, aynı kader 77 yılı Ekiminde Anderas Baader ve Jan-Carl Raspe’nin hücrelerinde tek kurşunla öldürülmesi; Gudrun Eslin’in hücresinde asılı bulunması ile devam eder. 17 Ekim’i 18’ine bağlayan gece yaşananların tek tanığı bir bıçakla göğsünü delik deşik ettiği ilan edilip, sağ kalmayı başaran Irmgard Möller’dir. Möller bayıldığını ve hiçbir şey hatırlamadığını söyler. Ona göre hücreye verilen bir gaz ile bayıltılmış ve ardından intihar süsü verilerek öldürülmek istenmiştir.
Uluslararası kamuoyu intihar iddialarına inanmaz, fakat Alman devleti ciddi bir soruşturmaya mahal vermeden olayı ört bas ederek kapatma yolunu seçer. Alman sonbaharı radikal solun mücadelesinin tasfiyesinden öte, Alman devletinin Nazi geçmişinin devamına dair bir korku hikayesi olarak okunmalıdır. Rosa Luxenburg’a yapılan şey Ulrike’ye yapılmış, muhalefet açıkça yok edilmiştir. Alman devleti, RAF’ın gelişkin demokratik görünümlü batı rejimlerinin aslında yeni tip bir faşizm ile yönetildiği tezini, gösterdiği terör pratiği ile ispat etmiştir.
Alman sonbaharının 31. yıl dönümünde liberterlere düşen görev, Benjamin’in deyişiyle geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine sahip olduklarını unutmamaktır. Çünkü; düşman kazanmaya devam ediyor hala…
Zannedilir ki melankoli acının peşinden gelir insana. Acıyla yaralanıp örselenen ruhun zayıf düşen yerinden kara safra girer sanılır. Oysa pek öyle değildir. Melankoli acının sonrası veya öncesi değil bizzat kendisidir çünkü. Öyle durup dururken, hiçbir şey olmadan damdan düşer gibi iner insanın tepesine. Tolstoy, ne kadar başarılı, ne kadar mutlu olduğunu düşündüğünün ertesi günü düşer zifiri karanlığa. İçinden dalga dalga kalkar ölme isteği. Eros, Thanatos’la savaşa tutuşur. Ne mene bir şey olduğunu yaşamayan bilmez. Savaş meydan savaşıdır; üstelik meydan insanın kendisidir. İki türlü kanarsın. Tolstoy, evdeki silahları kilit altına alır, saklar. Kimden mi saklar? Kendinden tabii. Tetiği çekmek üzere olan da, dolapları kilitleyen de aynı kişidir. Kütüğün üstüne konan başla, celladın başı aynıdır yani.
Bende ilkin küllük arazı başlar. Evdeki küllükler çıkartabilecekleri yangın ihtimaline karşı suyla doldurulur ha babam. Yakıp kavuracak olan küllükler değildir oysa. İçimden dalga dalga kalkmaya başlayan gece kuşlarıdır. İlkin teslim olunmaz onlara. Direnir insanın öte yanı, öte yanındaki beyaz kuşlar… İnsan, kendindeki karanlıktan haber alınca kendinden kaçar. Bir yerde bir taraf kazanacaktır. Halının üzerine kırmızının döküldüğünü gördüm ben düpedüz. Eşarbı boynuna dolanmış, ayakları yerden kesilmediği halde gitmeyi nasılsa başarmış bir kadının karanlığını da elledim sabaha karşı bir kliniğin alt katında. Görmedim ama bilirim Hemingway’in kendini uçağın pervanesine atmaya çalıştığını da.
Ama çağın hastalığı bu ya, hep bilindik nedenler ararız olup bitene. Oysa her şeyin bir nedeni yoktur ya da -daha doğrusu -nedenler hep bize görünür cinsten değildir. Aslında en önemli şeyler çoğunlukla bizim görmediğimiz, bilmediğimiz, bilemediğimiz nedenlerle olanlardır. Haleti ruhiye de öyledir. Niye dalgalandığını her zaman bilemeyiz. Ama bazılarında, bazılarımızda başka türlü bir geçmişin izleri vardır. Dionysos’tan, Empedokles’ten beri kanımıza işaretlenmiş bazı izler, bazı yaralar bize karanlığın da karanlığı bir dehlizi gösterir. Ama acılar hep armağanlarla birliktedir. Sanırım armağanlar da acılarla.
Melankoli, kapkara bir kepçedir. Kendi derinlerimize daldırdığımız kapkara bir kepçe. Ama yukarı çıkardığımız balçık kendi hamurumuza eklenir. Eğer çıkabildiysek karanlıktan, iyi bile gelir. İnsan ki; kendi aynasında büyüdükçe küçülür, küçüldükçe büyür. Onun için Ahmet Haşim,“Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” der. Hüzün acılı ama erdemlidir çünkü.
Şimdilerde üzerinde çalışıyorlar. Sarmalların arasında hüznün genini bulacaklar. Ve sonra hüzne yakın çocukları doğmadan alacaklar analarının karnından. Hüzün bu sistemde maliyeti artırıyor zira. İnsanı sadece üreten sonra da tüketen bir malzeme olarak gördükleri için bir mal gibi maliyetine dikkat kesildiler çünkü. Yani doğmadan ölecek yakında melankolikler. Ve tabii Tolstoy’lar, Hemingway’ler, Plath’lar, Haşim’ler, Leonardo’lar, Nietzsche’ler, Zweig’lar, Pavese’ler ve onların sarmalından gelen, insanı insan yapan yani “melali anlayan” bütün nesiller.
Elif Nurşad ‘Aşık Kedi’ Grafik roman, Flaneur Books (2021)
Elime “Âşık Kedi” diye bir kitap geçmişse ondan size bahsetmemem mümkün müdür? Kitabın çizer ve yazarı “Vahşi Kedi” kod adlı Elif Nurşad Atalay. Elif bence çok yetenekli bir ressam. İyi bir illüstratör ve masal anlatıcı. Kalın ve kuşe baskı kitap, bir tasarım ustalığı içeriyor ki sadece sayfa numaralarını unuttukları için eleştirebilirim, size şu kadar sayfa diyemiyorum! Âşık Kedi’de 2015-2021 arasında çizdiği resimlerle anlattığı bir masal-öykü yer alıyor. Şöyle: kedi var, kediler var. Köpek var, köpekler var. Galata, Karaköy, Bodrum, Göztepe Parkı, akvaryumdaki balıklar var. Caddebostan sahili, deniz, ahtapotlar var! Vahşi Kedi’nin umutları, korkuları, aşkı, kâbusları, rüyaları, hayalleri var.
Yazar çizerimiz Bayan Yanı dergisinde 2015-16 yıllarında “İstanbul’un Vahşi Kedisi” başlıklı bir çizgi roman yayımlamış, sonnra bunun bir bölümünü İstanbul ve İtalya’da sergilemiş, ama hikâyeyi bitirmemiş. Ondan kısa episodlar da var bu kitapta.
Elif Nurşad, Suluboya desen, 2019
Kitabı çok sevmemin nedeni, kavuşulamayan bir aşk hikâyesi dışında, sürekli deniz, tekne, bir kedi ve bir köpek olması, bir de yakışıklı !
Sonra aklına esiyor, kuşlar çiziyor. Papağanlar! Kedilerden vazgeçti, tekneyi ziyaret eden değişik kuşlar çiziyor! Onun sevdiği her kediyi çizmek isteyip çizemediklerine hayıflanıyor. Aslında sadece kedileri değil, kadınları da çok güzel, ama çok az var bu kitapta. “En sevdiğim dostluk: Az konuşma çok iletişim. 6 yıldır aynı kayığa gelen leylek ile balıkçının arkadaşlığı…”
Senin içine süzüldüm ben, bir kapı aralığından, omurgasızlığımdan. Seni kopyaladım, bütün hücrelerimle, sen hiç dokunmasan da seninle gizlice seviştim ben! Hâlâ Seni, seni bekliyorum. Hâlâ kapıdaymışsın gibi. Öyle hissediyorum!
Kaynak : Yazgülü Aldoğan, Cumhuriyet Gazetesi (10 Aralık 2021)
Hirnplatzt is an independent record label currently operating from Linz, Austria by Gucci Bauchwho has been producing underground materials for more than ten years, since 2005 established on the experimental/ noise music and publishing super cool underground comix by important artists such as Johannes Stahl, Daniel Cantrell, Andreas Haslauer, Mavado Charon; also combining illustrations produced by the artists with various clothings, patches and skateboards in a very creative d.i.y styles.
Üç yıllık bir iç tartışma, anlama, biriktirme sürecinin ardından Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak bu manifestoyla kolektifimizin ana düşüncelerini ifade ediyor ve kamuoyu ile paylaşıyoruz
23 Kasım 2021
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanatın özerkliğini savunur ve bu anlayışın mantıksal sonucu olarak kendini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımlar. Kolektif üyeleri tüzüksüz ve resmi olmayan, otonom bir düzeneğin içinde sanat çalışmalarını yürütürler.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi devrimci sanat akımlarının tarihsel mirasını eleştirel bir perspektifle sahiplenir. Avangard sanatın tarihsel birikiminin izinde “yeni olanı yap!” sloganını her türlü sanatsal üretiminin temel çıkış noktası olarak görür. Gelenekle kurduğu ilişki, toptan bir reddiye ilişkisinden ziyade onu içerip aşmak çabası olarak ifade edilebilir.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi yaşamı sanattan ve sanatı yaşamdan koparan tüm anlayışlarla arasına kalın bir set çeker. Sanatsal üretimlerini gerçekleştirirken bu ilkesel duruşunu muhafaza etmeye özen gösterir.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi, Andre Breton’un “Dünyayı değiştirmek” dedi Marx;“Yaşamı değiştirmek” dedi Rimbaud; ‘Bu iki slogan bizim için tektir.’ anlayışına sahip çıkar.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi toplumsal ve kültürel tüm ilişki biçimlerini sınıflar mücadelesinin perspektifinden yorumlamaya ve değiştirmeye gayret gösteren Marksist kuramı kendine referans alır. Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadele pratiklerinin yanında kendini konumlandırır. Sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir dünya tasavvuru içinden hayatla ilişki kurar.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanat ve politika arasındaki ilişkiyi indirgemeci bir şekilde ele alan anlayışları reddeder. Sanatın politikasını önemser fakat sanatı politikanın salt uzantısı olarak görmez. İki ayrı düzlemin eleştirisini kabaca tek bir potada eritmez. Sürrealistlerin “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim” sloganında cisimleşen tutumunu sahiplenir.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi her türlü kanonlaşma girişimini reddeder. Ana akım kanonu eleştirdiği kadar “deneysel” kanonu da eleştirmekten geri durmaz.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi rekabeti reddeder dayanışmayı ön plana çıkarır.
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi“Burjuvazi pisliktir !” demekten bir an olsun vazgeçmez. Burjuvazinin şu ya da bu kanadı fark etmeksizin onu ve onun çıkarlarının temsilcisi devleti karşısına almaktan geri durmaz.
Estrellita Mía/ Tinystar te invita a participar en el número temático dedicado al film “ERASERHEAD” estrenado en 1977 y dirigido por David Lynch (Terciopelo Azul, Twin Peaks, Mullholland Drive).
En Eraserhead Spencer, el protagonista principal, habita un desolado paraje industrial cubierto por el moho y la suciedad de un mundo post-apocalíptico, sus relaciones interpersonales son complejas y se desarrollan entre lo real y la ensoñación. Spencer repentinamente se ve en la tarea de ser padre y hacerse cargo, eventualmente, de su creación… que no es un bebé cualquiera…
Años en post-producción, dirigido, escrito, producido y editado por el mismo Lynch, Eraserhead se ha convertido en el film de culto de muchas generaciones. Inscrito del género cinematográfico del body-horror, el film propone muchas áreas de exploración visual y poética, que puede ir desde la fascinación con su estética oscura y el carácter borde de sus personajes hasta las exploraciones sicológicas y antropológicas que algunos estudiosos del cine y el arte han planteado en torno a su visualidad y desarrollo argumental: ¿es Spencer el padre que no logra hacerse cargo? ¿Plantea Lynch el futuro de las relaciones trans-humanas? ¿Qué vinculo efectivo podemos encontrar entre Lynch y Kafka y Gogol?
Estrellita Mía/ Tinystar : ERASERHEAD
Sumario de ejes temáticos referenciales para esta edición :
Iconografía de Eraserhead y cultura pop
Escenas que me impactan
Relaciones inter-personales en el mundo del desecho post-industrial