Throbbing Gristle Camo Shoot by Peter Christopherson, 1980 (Detail)
İngiliz endüstrisi 70’li yıllarda bir durgunluk ve gerileme sürecini yaşıyordu. Fabrikalar, bilgisayar donanımlı yeni teknolojiye uyum sağlayabilmek ve üretim kapasitelerini arttırmak için eskiyen makinelerini hurdaya çıkarıyorlardı. Üretimde otomasyon ve robotlara geçiş işsizliğe yol açmıştı. Hurdalıklarda paslanan işe yaramayan eski makine parçaları, terk edilmiş fabrikalar, terkedilmiş kasabalardan ‘’The Voice Of Industry’’, endüstrinin sesi, diğer bir tanımlama ile Endüstriyel Müzik doğdu.
Throbbing Gristle ve Cabaret Voltaire bu yeni müzik akımının öncüleri oldular. Onları Psychic TV, Test Department, Einstürzende Neubauten, SPK ve Laibach izledi.
Kemal Aydemir 1993, Stüdyo İmge
IRC 0: Best Of…. Volume I – Throbbing Gristle
THROBBING GRISTLE
Throbbing Gristle’ın kurucusu Genesis P. Orridge, Kuzey Londra Hackney’de, trenyolu köprüsünün altındaki metruk bir evde, kedi ve köpeklerle birlikte yaşıyordu. Fabrika ve depoların arasında kalan bu ıssız, asosyal çevre, trafik gürültüsü, mahalle çocuklarının bağrışmaları, depolara girip çıkan ve yük boşaltan kamyonlar müziğine kaynak oluşturdu. T.G. bir laboratuvar gibi çalışıyordu. Günlük yaşamdaki birçok şey bu laboratuvarda araştırılır, geliştirilir ve pratiğe dönüştürüldü. Geliştirilen pratik, T.G.’nin birçokları için karmaşık, sert ve algılanması zor müziğiydi.
Mekanik makine sesleri, uğuldayan gitarlar ve onu geri planda izleyen ritmik vurmalı çalgılar. İnsana fabrikalardaki o monoton çalışma düzenini endüstriyel sistemin acımasızlığını çağrıştırıyordu.
Genesis P. Orridge ilk T.G. konserlerinden söz ederken şöyle diyordu: ‘’İlk günlerde seyirciye çok sert davranıyorduk. Sahnede birbirimizin kollarını yarıp, akan kanımızı emip seyirciye tükürüyorduk. Bazen de sahnedeki spotları seyirciye doğru çevirir en yüksek ses frekanslarını kullanır, sahnedeki her şeyi olduğu gibi bırakır, çeker giderdik… Onlar sahnedeki enstrümanlardan gelen feed-back’le oyalanırken, biz sahne arkasında biralamarımızı içerdik. Sonra da kaldığımız yerden devam ederdik. Daha sonraları seyirciye karşı daha yumuşak ve içten davranmaya başladık. Bizi önce sert ve gürültülü bir grup olarak tanıyan seyirci hayal kırıklığına uğramıştı. Bestelerimizin çoğu konserlerde ortaya çıkıyor, her konserde parçalarımızdaki ezgiler özünden bir şey kaybetmeden değişiyor, her şey sahnede olup bitiyordu. Sanırım yaptığımız müzik oldukça kaba, kuralsız ve ilkel. Zaten piyasa işi plastik-popüler müzik bizi hiç ilgilendirmiyor ve plaklarımız çok satsın, çok kazanalım gibilerinden bir kaygımız da hiçbir zaman olmadı…’’
Genesis P. Orridge, Cosey Fanni Tutti, Peter Christopherson ve Chris Carter’dan oluşan oluşan T.G. 1975’de kurulur. Konser afişlerinde ‘Music From The Death Factory‘ sloganını kullanan T.G. albüm kapaklarında, Nazi toplama kamplarının fotoğraflarını, iskeletleri ve çıplak bedenleri kullanır. Müzik çalışmalarının yanı sıra sanatsal etkinliklerde de bulunan T.G. seyirci önüne ilk kez 1976 yılında Londra I.C.A Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde düzenledikleri ‘Prostitution‘ adlı bir gösteriye Coum Transmission adıyla çıkar. Cosey Fanni Tutti’nin daha önce erkek dergilerinde yayımlanmış çıplak fotoğrafları, kullanılmış, artık tamponların sergilendiği bu happening’e, meşin ceketli Hell’s Angels’lar, Punk Rocker’lar, punk rock gruplarından Siouxsie and the Banshees ve Generation X. de davet edilirler. Bu olay medya’da büyük bir tepkiye yol açar. Evening Standard gazetesi ‘I.C.A.’daki Dadaistler‘ başlığını atar. Oldukça komik bir yakıştırmadır bu. T.G. birbirini izleyen konserlerle gösterilerine devam eder…
Genesis P. Orridge bir süre sonra ilk indie(bağımsız) plak şirketleri arasında yer alacak olan Industrial Records’u kurar ve ilk T.G. albümünü “Second Annual Report” adıyla çıkartır, bu LP’yi “United” adlı 45’lik izler… Romantizm kokan şarkının sözleri ünlü ingiliz büyücü-yazar gezgin Aleister Crowley’e aittir ve 60’lı yılların kriminal hippi’si Charles Manson’dan da alıntılarla süslenmiştir.
T.G.’nin yapıtlarının büyük çoğunluğu endüstriyel tınının üretildiği birer fabrika gibi. Yapıtları dinlemeye başladığınızda, fabrikaya adımınızı atar, işbaşı yapar ve sizi bambaşka alemlere sürükleyen esrarı-engiz bir atmosferi yaşamaya başlarsınız. Aman! Sakın pes etmeyin! Bırakın kendinizi bilinmeyenin kollarına! … İlk dinlediğinizde size yabancı gelebilir.. yine de Fabrikayı şöyle bir dolaşın… çıkış kapısını unutmayın!… 1981’de Industrial Records, Beat kuşağının tehlikeli yazarlarından William Burroughs’un deneysel band kayıtlarını “Nothing Here Now, But The Recordings” adlı bir albümde yayımlayarak kapanır. Bu albüm, Genesis P. Orridge ve Peter Christopherson’un Burroughs’u ikna edip onun yıllarca bir köşede sakladığı bantları ele geçirmeleriyle ortaya çıkmıştı.
İlk defa Brion Gysin tarafından geliştirilen bu cut-up (kes-yapıştır) tekniğini daha sonra Burroughs yazılarında kullanacaktır.
T.G. de bu cut-up tekniğini ‘’The Mission Is Terminated’’ adlı albümde mükemmel bir şekilde kullanır. Albüm Confusional Quartet’in İtalyan milli marşı ile açılır. Onları Rock’n Roll kralı Elvis Presley, Jimi Hendrix, Antonin Artaud, XX Century Zorro, O-zone, The Rats ve Neon izler. Arada, Arapça, Çince konuşmalar, şarkılar birbirini kovalar.
Bu albümdeki cut-up tekniğinden sonra da Burroughs, T.G.’nin çalışmalarında sık sık boy gösterecektir. Almanya turnesinde, Berlin 36 Club’da, Burroughs’un Anthony Balch ve Brion Gysin’la yaptığı, “Towers Open Fire” adlı film de gösterilir… Bu arada Red Ronnies Bazar adlı bir de fanzin çıkarırlar… Almanya turnesinden sonra A.B.D. turnesine çıkarlar, San Francisco Veteran’s Auditorium’da verdikleri konser çok görkemli olur, ve müzik eleştirmenlerince de T.G.’nin verdiği en muhteşem konser olarak basında da yer alır.
1981 yılının ortalarına doğru grupta çözülmeler başlar. Chris Carter ve bir zamanlar T.G.’ye destek olmak için adult filmlerde bile çalışan Cosey Fanni Tutti gruptan ayrılır ve C.T.I’yı (Creative Technology Institute) kurarlar. Chris And Cosey olarak müzikal çalışmalarına devam ederler ve konser kayıtlarını 24 kasetlik bir kutu içinde yayınlayan T.G. dağılır.
Psychic TV – Sugarmorphoses (1994)
PSYCHIC T.V.
“Voice of Industry” grupları arasına girmese de, müziklerinde eski Throbbing Gristle’ın izlerini taşıyan Psychic T.V.’ye de burada kısaca yer vermeye çalışacağım.
1981 yılında T.G. dağıldıktan bir süre sonra aynı yıl içinde Genesis P. Orridge, Psychic T.V. (kısaca P.T.V.)’yi kurar. Kendisinden “ben bir sanat ve düşünce adamıyım, müzisyen değilim, şu an için duygu ve düşüncelerimi yansıtabileceğim tek iletişim aracı müzik. P.T.V. olarak müziğe yaklaşımımız diğer rock gruplarından çok farklı” diye söz eden G.P. Orridge, P.T.V. konserlerinde Brion Gysin’ın insanı düşler alemine sürükleyen ve yeni düşünsel boyutlar kazandıran rüya makinalarını kullanır. Katolik kilise ayinleri, opera, Beethoven, stadyumlardan taşan seyircilerin coşkusu ve alkışları, orgazm bantları, Tantrik sex ayinleri, P.T.V’nin müziğinin ana temasını oluşturur. 1982’de Some Bizarre plak şirketiyle anlaşan P.T.V. ilk albümünü “Force The Hand Of A Chance” adıyla piyasaya sürer. Sınırlı sayıda basılan bu albümde ilk defa “Holophonics” (3 boyutlu stereo-kayıt tekniği) kullanılır. Aynı teknik “Dreams Less Sweet” adlı P.T.V. albümünde de başarıyla uygulanır. Albümün birinci yüzünde, yoğun bir melankoli ve hüznü yansıtan ‘Hymn 23’, ‘The Orchids’, ‘Botanica Iron Glove’ adlı parçalar sizi gotik bir atmosferin içine iterken, ikinci yüze odanızın ortasına havlayan kurt köpekleri doluşur, siz köpeklerle uğraşırken telefon çalar, telefona cevap vermeye çalışırken aslında zil sesinin albümde kayıtlı olduğunu farkedersiniz ki, sizi bir kaos’un ortasında bırakan ‘Ancient Lights’ adlı parça başlar. Ve siz Holophonics’le müziği dolu dolu yaşarsınız.
Dönelim Genesis’e ve P.T.V’ye… Genesis müziğin dışındaki sanatsal etkinliklerini sürdürmek için “Temple ov Psychick Youth” adlı bir projeye başlar. “Bu proje çok yönlü bireylere destek olarak onların kendilerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve uluslararası platformda sesimizi duyurmak için başlatıldı’’ diye söz eder Genesis. “Ben ortaya çıkan yapıt ya da yapıtlardan çok daha az önemliyim” diyebilen insanları “Temple ov Psychick Youth’’da bir araya getirir. Bir de Nanavesh adlı fanzin çıkarırlar… Sürekli Esoteric yollarda yalpa vuran Genesis, aydınlığa çıkabilmek için yaşamın karanlık bölgelerini araştırmak gerekir sözünü doğrularcasına, ses frekansları, dalga boyları üzerindeki çalışmalarını sürdürür. A.B.D.’deki Boston ve Chicago konserlerinde P.T.V. öyle frekanslar kullanır ki seyircilerden bazıları baygınlık geçirir, kusanlar olur, orgazma ulaştığını söyleyenler çıkar… Genesis bu konseri anlatırken, “bazıları kendinden geçmek için oradaydı ve biz onlara bir daha hiçbir yerde yaşayamayacakları tecrübeler yaşattık” diye söz edecektir. 1984’te P.T.V. İspanyol Televizyonu T.V.E’ye Psychic T.V. ve “Temple ov Psychick Youth”u tanıtan 15 saatlik bir film çeker. Bu programın bir bölümü de (La edad D’oro) ünlü sürrealist ressam Salvador Dali’nin evi önündeki plajda çekilir.
Başlangıçta küçük bir azınlığa hitap eden P.T.V. 1986’da çıkan ilk 45’liği ‘Godstar’ ile listelerde boy gösterir ve ismini daha büyük bir kitleye duyurmayı başarır.
Test Dept. / Brith Gof – Gododdin 1989
TEST DEPARTMENT
Bir gün yolunuz Londra’ya düşer ve Thames Nehri kıyıları boyunca güneye doğru yürüyüşe çıkarsanız, bir süre sonra kendinizi New Cross’ta bulursunuz. Karşınıza Thames Nehri köprüsünün ayakları altında uzanan, British Railways şirketinin hurda parçalarını yığdığı bir endüstriyel mezarlık çıkacaktır.
Oradan gelip geçen birçok kimsenin ilgisini çekmeyen bu hurda yığılı mekana siz de şöyle bir bakıp geçer gidersiniz. Oysa burası Test Department grubu için gerçek bir hurda cennetidir. 1981 yılının dondurucu kışında Test Dept. grubunun elemanları New Cross’taki bu endüstriyel enkazı bütün kış boyunca eşeleyip durdular. Bulabildikleri işe yarar hurda demir parçalarını evlerinin altındaki daracık stüdyoya taşıdılar. Bütün kış mevsimi boyunca bu metruk evin altındaki bodrumda hurda demir çelik parçalarıyla aylarca süren zorlu çalışmalardan en güçlü yapıtlarından birisi olan “Fuel To Fight” ortaya çıkacaktır. Dört müzisyen ve bir film teknisyeninden oluşan Test Dept. grubunun varolan, alışılagelmiş müzik aletlerini redderek, demir, çelik yay ve dev varillerle yarattıkları müzik inanılmaz derecede melodik ve çarpıcı. İlk gösterilerini metruk demiryolu köprülerinde, tren yolu kenarları ve salaş depolarda ücretsiz olarak gerçekleştiren Test Dept., 1984 yılı sonbaharında Thatcher hükümetinin Galler bölgesindeki maden ocaklarını kapatması üzerine greve giden maden işçilerini desteklemek amacıyla İngiltere turnesine çıkar ve daha büyük kitlelere seslenir. Tüm konser gelirlerini de maden işçilerine bağışlayan Test Dept. kısa bir süre içinde o dönemin endüstriyel müzik grupları arasında yerini alır.
1985 yılında da Avrupa şehirlerini dolaşır, konserler verirler ve aynı yıl maden işçileri korosuyla yaptıkları “Shoulder To Shoulder” adlı albüm piyasaya çıkar. Konserlerden söz ederlerken “Seyirci ya kendini müziğe kaptırıyor ya da çekip gidiyor, bu bizi fazla etkilemiyor.” derler.
Endüstriyel müzik çok yeni. Biz zamanlar Punk Rock da aynı tepkiyi alıyordu, Test Dept. konserlerinde sadece dinamik bir enerjiyi ortaya çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda onu yönlendiriyor ve normal müzik standartlarını da yıkan Test Dept’ın tınısı insanı yeni şeyler denemeye zorluyor. Klasik müzik bestecilerinden Shostakovich’den de etkilendiklerini saklamayan Test Dept. “Biz insanları, yaşadıkları ortamın kendisinden yararlanmaya ve düşünmeye yöneltmek istiyoruz.” derler.
Test Dept’nın ikinci albümü “The Unacceptable Face Of Freedom” ve “Beating the Retreat” adlı albüm izler. Performans sırasında bazen kendimizi bir makinaya bağlı gibi hissediyoruz ve müziğin doruğuna yaklaşırken tek bir duyguda yoğunlaşıyor, kendimizden geçiyoruz. Bu bir olma duygusunu Test Dept’ın en ateşli parçalarından biri olan ‘Fuel To Fight’ta hissedebilirsiniz. Bu parça, 1984’de grevci maden işçileri korosuyla birlikte verdikleri konserlerin kayıtlarını içeren “Shoulder to Shoulder” albümündendir. ‘Fuel To Fight’ta Test Dept. boş varillere bütün kaslarıyla yüklenir, giderek hızlanan tempo ve kolonlarınızdan taşan dayanılmaz tını sizi bir doruğa çıkarır ve bulunduğunuz ortamdan alır götürür.
Bu tını artık yok olan Endüstrinin sesidir.
EINSTÜRZENDE NEUBAUTEN
Berlin 1980. Kreuzberg, Cafe Mitropa. Meşin ceketli, asker postallı, mohikan traşlı punk rocker’lar mini etekli, siyah file çoraplı Madonna’lar. 30’lı yılların modasını yansıtan bol dökümlü paltolu, deri şapkalı marjinaller, hala bit pazarlarındani eskici dükkanlarından giyinen yeşilci 68’li hippiler, otonomlar, alternatifler, uyuşturucu tacirleri ve junkie’ler bu salaş kahvenin müdavimleri.
Dışarıda kasvetli bir kış mevsimi hüküm sürerken içeride Cafe Mitropa’nın buğulu camlarının ardında oturan, saçlarında yol yol makas izleri taşıyan (saçlarını kendileri traş ederler), avurtları çökük, ince yüzlü, genç (Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten’in vokalisti)…
Sigarasından derin bir nefes çeker, Cafe Mitropa’nın buğulu camlarına doğru savurur. Birini beklemektedir, işte beklediği adamın ayakta dikilen kalabalığı yararak, masaların arasından kendisine doğru yaklaştığını görür…Bu Marc Chung’dur. (Alman punk grubu Abwarts’ın eski elemanı)…
Aynı gün Cafe Mitropa’da Blixa Bargeld Endüstriyel Müzik konusundaki planlarını Marc’a açıklar, Marc bu planlarını olumlu karşılar. Daha sonra aralarına katılan F.M. Mufti Einheit, Alexander Von Borisg ve N.U. Unruh ile E.Neubauten grubunun ilk tohumları atılır. Nereye? Tabii ki endüstriyel çöplüğe. Ufak tefek metal objeler, demir manivelalar, eski radyolar, çimento mikserleri, çelik yaylar, örsler, matkaplar ve balyoz gibi aletleri vurmalı çalgılar yerine kullanan E. Neubauten, solo gitar, bas gitar ve Blixa Bargeld’in nefis vokalleriyle tınısını zenginleştirir. Bu çete de endüstiyel mezarlıkların müdavimlerindendir. E. Neubauten’ın tınısını bazıları. Test Dept’ın tınısına benzetirler. Sanırım bu yanılgı her iki grubu da endüstriyel atıklardan seçtikleri vurmalı çalgılardan kaynaklanıyor. Halbuki, Test Dept’ın tınısında pozitif, yapıcı ve politik ezgiler öne çıkarken E. Neubauten’ın tınısı ise nihilist, yıkıcı, absürd ve hatta bazen şizofrenik ezgilerle yüklüdür. Punk Rock nasıl “Creativity out of Chaos” sloganı ile zamanına uygun bir tını yakalamışsa, E. Neubauten de, tınıları ile 80’li yılları yansıtır… İsterseniz burada konuyu biraz daha netleştirmek için Blixa Bargeld’in düşüncelerini alıntılayalım: ‘’Geçmişin süprüntülerinden kurtulmadan yeni şeyler üretmemiz mümkün değildir. Bu iş için de öncelikle müzikteki belli kalıpları ve sınırları yok etmeniz gerekir. Çalışmalarımızda, müziği geliştirip gidebileceğimiz en uç noktalara kadar götürüyoruz. Müziğin kaos içinde kaybolduğu yerde bırakıyor ve yeni şeyler üretmeye yöneliyoruz. Bu işlerden, bu çalışmalardan sıkıldığımızda yaratıcılığımızı belki başka alanlarda deneriz. Örneğin tiyatro gibi.. Neden olmasın?. Ama şu an, bu endüstriyel oyuncakları parçalamak çok heyecanlı ve eğlenceli…”
Blixa Bargeld, gizemli şarkılayla bir zamanların indie kraliçesi olan Beirut Slump grubunun vokalisti Lydia Lunch, Birthday Party grubundan Rowland Howard’la bir araya gelir. B.Bargeld’in kaburga kemiklerine mikrofonu dayarlar. F.M. Mufti Einheit, Bargeld’i delice ritmik bir tempo ile yumruklar. Zavallı Bargeld’in gövdesi bu stüdyo çalışmasında davul yerine kullanılır.
Bu eziyet dolu çalışmanın ürünü bir zamanların Indie listelerine bile giren “Thirsty Animal” adlı 45’lik olacaktır. Bargeld, kendi vücudunu dahi müzikal bir enstrüman gibi kullanarak tüm yaşamını ortaya koyar. Artık yaşamın içinde bir kobaydır. Tınılarında mahşeri mega kentlerin uğultusunu taşıyan ve günlük yaşamdaki hiç ummadığımız yerlerden ses araklayan bu Berlinli ses teröristleri, 1982’de Kreuzberg’de eski bir mezbahada düzenlenen Berlin Atonal Festival’inde muhteşem bir gövde göserisi yaparlar. Sahne düzenlemeleri oldukça ilginçtir. Birbirlerine tutturulmuş metal objeler, bozuk radyolar, sahne zeminine rastgele saplanmış tornavidalar ve bütün bunların arasında yılan gibi kavis çizerek hemen hemen tüm sahneyi kaplayan elektrik kabloları ve mikrofonlar spotlardan gelen ışıklarla sahne arkasındaki duvarda ilginç figürler oluşturur. Tüm bu aletlerin arasında omuzunda asılı gitarıyla konser süresince dolaşan Blixa Bargeld gitara doğru dürüst dokunmaz bile ama yerleşik olanı, yerleştiği yerde dürtükleyen kulak tırmalayıcı tınılarıyla bazen rahatsız edici olabilen E. Neubauten’in konserini izleyen seyircinin çoğunluğu yine de yüzlerinde tatmin olmanın doyurucu ifadesiyle Berlin’in soğuk görünümlü caddelerine dağılırlar.
Bu konserlerden yaklaşık 3 yıl sonra, E. Neubauten’den Marc Chung ve Alexander Von Borsih, Psychic TV’den Genesis P. Orridge, Some Bizarre plak şirketinin müdürü Stevo Amca ve Frank Tovey “The Concerto For Voices And Machinery” adlı bir konser için. Londra I.C.A. Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde bir araya gelirler. Performans sırasında grup elemanlarının sahnede kullandıkları, çimento mikseri, elektrikli testere, yol işçilerinin kullandığı dövmeli matkap yüzünden sahnenin büyük bir bölümü tahrip olur ve I.C.A. yöneticileri müdahale ederek maalesef konseri yarıda kesmek zorunda kalırlar. Ertesi gün basında I.C.A. müdürü Çimento Mikserinin içine mikrofon sokmakla sanat mı olurmuş diyerek kızgınlığını ifade edecektir.
Londra I.C.A.’daki skandal yaratan konserden sonra tekrar Berlin’e dönen, E. Neubauten üyeleri, Die Todliche Doris Sprung Aus Den Wolken, Mekanik Destruktiv Komandoh ve Die Unbekannten adlı grupların da katılımıyla, Blixa Bargeld’in önderliğinde başlatılan ilginç dadaist akıma, “Die Geniale Dilletanten”e konuk olacaklardır.
“Die Geniale Dilletanten”, 21. yüzyılın eşiğinde dünya çapında yaşanan kaygı verici gelişmelerin insanlık adına kaygı verici boyutlara ulaşması, Almanya’daki ekonomik mucizenin sona erişi, işsizliğin artması ve Batı uygarlığının çöküşü gibi sorunlardan yola çıkan özünde müzikal barbarizm yatan dadaist bir harekettir. Bu harekete katkıda bulunmak isteyen sanatçılarda müzisyen yeteneğinin ötesinde bir yaratıcılık arayan B. Bargeld, Berlin Rock Circus’ta Untergang Show adıyla bir konser düzenler. Konser’de Sex Pistols grubundan Sid Vicious’un çocukluğunun canlandırıldığı 8 mm’lik bir film de gösterime girer.
Untergang Show’un RARA-RA! RARA-RA! sloganları ile doğruğa ulaşan konser, G. Dilletanten manifestosunun ana hatlarını açıklayan bir kitapçığın seyircilere dağıtılması ile sona erer. Konsere katılan grupların içinde şüphesiz en ilginç olanı, geleneksel Alman ev kadını tipine göndermeler yaparak canlandıran Die Tödliche Doris’tir. Mutfakta, Transistör Pop müziği eşliğinde, mikserler, bulaşık makinesi gibi mutfak aletleri arasında dolanıp duran ve bazen de bir şarkı mırıldanan, saygıdeğer ev kadını, Doris’in günlük yaşamının içindeki fantazi ve düşleri başkalarının kabusu haline dönüşür ve saygı değer annenin karanlık sado-mazoşist yüzü tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir.
Die Tödliche Doris gerçekte bizleri tutsak eden görünmeyen kanunların koruyucu annesidir.
G. Dilletanten’e katılan gruplar Rock Circus’taki gösterinin ardından, “Untergang Show – Berlin Sickness” adıyla tüm Almanya’yı dolaşırlar. Kuşkusuz E. Neubauten’in tek üretken, yaratıcı elemanı B. Bargeld değildir. F.M. Mufti, Einheit da en az onun kadar çalışkan ve üretken olmaktan geri kalmaz Rus şarkıcı Mona Mur’la ortak çalışmaları bulunan Mufti, eroin tutsağı bir teenager’ın gerçek hayat öyküsünden yola çıkarılarak çekilen (Children Of The Bahnhof Zoo – Christiana F.) filminin müziklerinin yapımını da üstlenir ve yine Christiana Felscherinow, Bill Rice ve 70’lik delikanlı William Burroughs’un da misafir sanatçı olarak göründüğü Decoder adlı film’de başrolleri paylaşacaktır Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten grubundaki çalışmalarının yanısıra, halen Nick Cave and The Bad Seeds grubunda bozuk akorlu gitarıyla müzik yaşamını dolu dizgin sürdürmektedir.
CABARET VOLTAIRE
Adını 1. Dünya Savaşı sırasında, Zürih’te bir kafede sanatsal gösteriler düzenleyen Cabaret Voltaire adlı dadaist topluluktan alan bugünkü Cabaret Voltaire, 1973 yılında, Stephen Mallinder, Richard Kirk ve Chris Watson’dan oluştu. Kendi kurdukları ses laboratuarında, ses kayıt bantları, elden düşme enstrümanlar ve endüstriyel çöplüklerden topladıkları aletlerle deneysel çalışmalarına başlar, Radyo spikerlerinin konuşmaları, T.V’deki politikacıların konuşmaları, radio-phone’un programları, bu laboratuarda dahice işlenerek, agresif bir synth müziği ile süslenir ve Cabaret Voltaire’in hipnotik efektli tuhaf müziği ortaya çıkar. 1975’teki ilk konserlerinde seyirci galeyana gelir. Ortalık karışır, seyircilerin bir kısmı sahneye hücum eder. Bu saldırıdan ekip elemanlarından Stephen Mallinder belkemiğinde oluşan bir çatlakla kurtulur. Daha sonra verdikleri konserlerin çoğunda da seyirci yine aynı tepkiyi gösterir. Bunun nedenleri de Cabaret Voltaire’in oldukça agresif, karmaşık tınılarında gizlidir. Konserlerinde bol görüntü efektleri kullanırlar, ses ve görüntü birbirini kışkırtır ve seyirciyi paranoyaya sürükler.
70’lerin sonunda İngiltere’de esmeye başlayan Punk Rock fırtınası tüm rock seyircisinde değişiklik yaratır. Cab. Voltaire gibi karmaşık tınılı gruplarlarda daha toleranslı bir seyirci ile konserlerini sürdürür. Müziğe başladıkları ilk yıllarda oldukça nevrotik ve agresif olan Cabaret Voltaire’in müziği zamanla oldukça ritmik, insanı dans etmeye zorlayan bir electro-sound’a dönüşür ve endüstriyel müziği diskolara taşıyan ilk gruplardan biri haline gelir.
O günlerde kullandıkları elektronik aletler ve endüstriyel hırdavatla bugünün techno’suna alt yapı oluşturacak tınıyı yakalarlar, Cab. Voltaire’in tınısını etkileyen kaynaklar, Alman müziği, Dada, Duchamp, savaş tarihi, 50’li yılların nostaljisi, Man Ray, Fellini ve Fritz Lang’in filmlerinden tutun da William Burroughs’un yazılarına kadar açılabilen çok geniş bir yelpaze oluşturur. Birbirini izleyen konserlerle ismini İngiltere dışında da duyuran Cab. Voltaire 1987’de nihayet istedikleri gibi bir stüdyoya, “Western Works”e kavuşurlar. Rough Trade gibi sıkı indie plak şirketiyle bir süre çalışan grup daha sonra, Some Bizarre ile anlaşma imzalar ve Cab. Voltaire tınısını en iyi yansıtan “Crackdown” adlı uzunçalarla popülerlik kazanır. 1981’de gruptan ayrılan Chris Watson, Halfler Trio’ya geçer. Kendi videolarının yanısıra kurdukları Double Vision adlı şirketle 23 Skidoo, Throbbing Gristle ve The Residents’ın da videolarını yayınlarlar. Müzikal çalışmalarının yanısıra video çalışmalarını da başarılı bir şekilde sürdüren Cab. Voltaire film yönetmeni Peter Care ile yaptıkları ‘Gasoline In Your Eye’ ve ‘Sensona’ gibi video klipler ile Los Angeles Times gazetesinin ‘Yılın Videosu’ ödülünü kazanırlar. Yıllar önce Throbbing Gristle ile birlikte “Voice of Industry”nin öncü gruplarından biri olan Cab. Voltaire bugün techno’ya altyapı hazırlayan tınıları ile yine öncü olmayı sürdürüyor.
LAIBACH VE SPK
“Voice of Industry” grupları arasında boy gösteren bu iki önemli gruptan LaibachYugoslavya kökenli. Bu grup da Cab. Voltaire gibi militarizm, eski Alman şarkıları, Nazi Kunst, tören ve resmi geçitlerin coşkusu, politik söylemler, alkışlar gibi kaynaklardan esinlenmiştir. Buna rağmen tınılarında kullandıkları senfonik müzikle Cab. Voltaire’den oldukça farklıdır. Laibach, “Macbeth’’ “Nove Akropola”, “Opus die Monumental” gibi albümlerle, Yugoslavya dışında adını duyurmuştur. Tınıları sinema tarihinden, eski filmlerin müziklerini anımsatan ezgiler askeri törenlerin, resmi geçitlerin coşkulu havası, alkış sesleri ve senfonik müzikle zenginleşir ve bazen de totaliter sistemlerin (rap-rap) sesleri hepsini yok eder…
Avusturalyalı Graeme Revell ile Neil Hill’in bir psikiyatri kliniğinde tanışarak 1978’de kurdukları SPK, Endüstriyel Arena’da “Information Overload Unit’’(1981), “Leichenschrei’’(1982) ve “Auto-Da-Fe’’(1983) adlı çalışmalarıyla görünürler. Bu albümleri “Voice of Industry’’nin en güzel örnekleri arasına kısa sürede girer. 1983’de vokallere Sinan Leong katılır ve üçüncü albümleri “Machine Age Voo Doo’’ ile birlikte grup sythpop, dance-rock bir sounda yönelirler.
Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu.
Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.
Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.
Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.
Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.
Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.
İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:
Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.
Sosyal medyada çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?
Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.
Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.
Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.
Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor; sen ne söylemek istersin?
Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.
Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021
Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.
Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:
Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.
Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.
Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.
Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.
Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.
Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.
Karşı kültür senin için ne demek?
Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.
The (International) Noise Conspiracy ‘Smash It Up’ 2007
John Zerzan ve anarko-primitivist hareket için ne söylemek istersin ?
John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.
İçinde yaşadığımız kültürel iklim ve evrimsel süreç, sibernetik ve bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve insani tüm değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde bocalamaktadır. Sözün çürüdüğü, insanın (yaşamın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.
Boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi olarak yeni bir çağın müjdecisi. Sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.
Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin kodamanları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiçbir işe yaramayacak kadar bayat; kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.
Bizlere dayatılan boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Geceyarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.
Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, artık hiç bir şey ifade etmediği bu körelmiş, aciz ve boğucu atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.
Yaşasın Sokaklar! Yaşasın Sokağın Sınır Tanımaz Çağrışım Gücü
Erman Akçay, Eylül 2020 East-Kadıköy Graphic Resistance
WiCX, Suadiye, İstanbul 2019
The Boundless Reflective Power of Art
Now the cultural evolution, poisoned by the cybernetics and information tech, has been accelerated ad nauseam, and is wasting its energy explicitly out of any touch with human values and needs. Where the word has rotten, where human (and life, sentient) life has been reduced to mere consumer goods, where all modes of expression has been put out of touch with the reality, reduced to their own parodies, what we need is a constructive upheaval in all sectors of social life. This very upheaval is our art.
It is both the reaction of a youth being suffocated, and the herald of a new age. Our art is revolutionary, it does not come to terms with the ideals of the past, it hounds the new. It is the expression of a will to live that is as powerful as the resistance it encounters and a pioneering scream in the struggle to build a new society.
The bourgeois excrement penetrated into all aspects of life and the tyrants of media organisations even dare to offer us art. Their offerings are useless and stale beyond recognition. What shows us that we, as humans, are born to express ourselves, are the pavements and the graffities on the streets; thus starts our war against the mediatic powerholders, who turn us into passive viewers or social media apes, preventing us from satisfying this very biological urge to express and create.
The antagonism between the hooligans of this suffocating culture that is imposed on us and those who resist it finds its foundation here. This crisis of the conservative society (and its art) that nourished this established meaninglessness and isolation, can only be transcended via the experience of alternative modes of living, via attempts at such experiences. A painting is not only a composition made up of colours and lines, but also life itself Vibrating, it is Midnight, a Human Being, a Lightning.
Revolutionary artists, those who call for resistance, are those who dared to interrupt, to spoil this spectacle, to devastate it. Art should step out of this strangulating atmosphere where it means nothing, into a new, alive epoch, where it will mean everything.
Viva La Graphic Revolution ! Viva La Boundless Reflective Power of Art !
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)Emre Orhun ‘La Nuit’ 2014Memo Köseman ‘Black Hole Head’, ‘Triskelion Garden’ 2015Burak Dak ‘Submarine’ 2016Daniel Cantrell ‘comic strips’ 2015Jurictus ‘French Steel’ 2015Caroline Sury ‘Poisson Ferré’, ‘Chignon Choc Nerf’ 2015
Retina Decadence vflyer by Sazalamuth a.k.a Dave2000Boris Pramatorov ‘Fear, My Friend’ 2015
The Heart of Rock’n Roll Beats in This Gallery
Big Baboli Şarküteri
Not long ago, around three or four years, I metZezeah and his husband Moklich, at their workshop in Kızıltoprak. They showed me the examples of the prints they made, mostly silk-screen posters produced for music groups with a collection value. Then came the Krüw events and exhibitions where the original works of young talents were displayed and were quick to bring a strong dynamism to our contemporary graphic / illustration world. These handcrafted paintings brought us together with the most colorful and exciting examples of Illustration Art. Those works of many different styles and artists were literally fascinating.
Apart from the drawings produced in a commercial context, this young generation of artists, who adopt “illustration” or “illustrative works” as a serious discipline and style, display quite different and original works from those of the previous generations, which were published in old humor magazines or on our classical comic-novels. There is a better understanding with the works they produce. On these younger artists it is possible to approach all the traces of the computer and cybernetic age : alienation, rootless cosmopolitanism, madness and perversion, which gained momentum after the beginning of the new millennium. There is a huge cultural pool of psychedelic rock posters, underground comics, graffiti and manga culture, computer-generated graphics and all kinds of cyberpunk interactions.
Opening its doors last winter, Big Baboli Şarküteri also hosts different events such as movie screenings and artist talks. We interviewed Zezeah, the favorite name of the team, during the epidemic days, for those who give value to art in an age where the human is defined with its shadow.
Hello Zezeah, since we are in the “epidemic days”, we are spending days under quarantine, it looks like Napalm Death record covers; to what extent did this affect the art market, how did this situation affects you as a gallery owner?
ZEZEAH: Hi Erman, thank you very much on my behalf for asking our state first. It is understandable that art lovers and collectors restrict luxury expenses apart from their individual needs in this pessimistic period. The same is true for us; We say “Health first!”. Apart from that, online exhibitions, conversations etc. we are not enthusiastic about these areas as we do not like virtual events.
Last winter, Big Baboli Şarküteri met with art lovers; you hosted many different events from group exhibitions to movie screenings, displaying big names such as Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir. How did the transition from artist to gallery owner show affect you?
ZEZEAH: Yes, we had the opportunity to exhibit and share the works of the artists whose work we have been following with enthusiasm for years. This was a calendar of events, mostly made up of our friends and close circle. As you may say, I am not a gallery owner, I cannot claim that I am very experienced in art direction, marketing and exhibitions, but for about ten years we have been running our own Big Baboli Print House art print workshop with the pseudonyms Moklich and Zezeah, and we produce and sell our own works. In the spring of 2019, we joined forces with our friend Berk Kula to make a common dream come true and we took steps together to open the Şarküteri. We wanted to create a different concept by combining Berk‘s contributions and our experiences and possibilities. As an artist, we nourished the Şarküteri with our creative environment. We have a curious audience that trusts our sincerity and supports the new generation of artists as much as they can; and thanks to them we have created a truly independent structure that does not need the support of any brand or company.
The Şarküteri prioritizes the artists in terms of commission, the second priority is the ability of the gallery to stand on its own feet and to keep the platforms such as advertising, photography and online sales, which are necessary for the artists to present their works better. We are a small crew that does all this with self-sacrifice. Despite all this, this building has been greeted with enthusiasm by people and we hope we can already be an exemplary venue.
You started organizing open studio days with artists.
ZEZEAH: Together with the days of Open Studio, we created a presentation for collectors to better observe and understand the stages through which a poster they purchased from Şarküteri is printed and why the piece they have is so valuable. Our first studio experience was realized with curious participants who wanted to meet the artist and who already had little knowledge about screen printing. We hope we can reach a more enthusiastic and excited audience that has no idea about the subject in the upcoming studio days.
You create groundbreaking works in the field of graphics and illustration both as an atelier and as a gallery, we also see many quality publications on the shelves, you also combine artists’ drawings with cool clothing styles.
ZEZEAH: The idea in our mind for a limited number of products was that people could reach their favorite artists at every price scale, so we produced a limited number of by-products such as stickers, t-shirts and pins for the artists we worked with. Şarküteri undertook the entire cost, so we diversified the product scales of the artists and filled our catalog with many different options such as original work, limited edition, painting, fanzine, sticker, pin, tshirt. Limit-editon compromises have been given to artists and collectors for all these products; This is also a guarantee that unlimited profits will not be made through their arts, so every product purchased from our gallery carries a collection value. We are pleased that the preference is mostly for silkscreen prints and stickers, because the popularity of original pieces is always a great motivation for artists.
Thank you very much for the interview Zeynep, If you have something to add, please.
ZEZEAH: Many greetings to all our friends who have been with us until today with their support, contribution and cooperation; Hope to see you at new events as soon as possible, goodbye for now.
Zeynep a.k.a. Zezeah, April 2020 for more info and details:
The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its Art. Retina Decadencekeeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.
Erkut Tokman, October 2020, İstanbul
Burak Şentürk ‘Woman’ & ‘Pan’ 2016
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken– İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken– İstanbul (2020)
Zigendemonic x Daniel Cantrell, 2017Valfret Aspératus, 2015Anne Van der Linden ‘Nostalgie’, ‘Navigation’ 2017Zigendemonic ‘Dessin composition’ 2020Dave de Mille ‘Dessin composition’ 2010-15Daisuke Ichiba ‘Untitled’ 2012Sam Rictus ‘Hypsignatus’ 2020Bahadır Baruter ‘Ruhaltı’ 2001Elif Varol Ergen ‘Theriantropy’, Memento Mori’ 2020Miron Milic ‘dessin’ 2020Daniel Azélie ‘dessin’ 2020Erkut Terliksiz ‘desen kompozisyon’ 2010-15Roman Shcherbakov a.k.a Dasetatoo, dessin 2020Pakito Bolino ‘dessin’ 2020Zavka Zavka ‘Bomb Girl’ comic strips 2020 Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Humans Fly production ‘Cactus Boy’ animation movie (06:46) / 2016
Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
Jira, Suadiye, İstanbul (2019)
Rukus & Rakun, Suadiye – İstanbul (2019)
Hose, Suadiye – İstanbul (2019)
Brake, Suadiye – İstanbul (2019)
Rust, Suadiye – İstanbul (2019)SOB^Hash Crew, Suadiye, İstanbul (2019)Pes, Suadiye, İstanbul (2019)
Dank, Suadiye – İstanbul (2019)
Mad, Suadiye – İstanbul (2019)
‘B-boy ve turntable’ı
almaz ki o Beyin !’
Suadiye, İstanbul 2019
Mr. Hube, Suadiye – İstanbul 2018
Rash, Suadiye – İstanbul (2019)
Murys, Suadiye – İstanbul 2019
Karanlık Fısıltı : RHO & Rakun, Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
CiNS, S0MON, ASBEStOS, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
ASBEStOS, Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
KMR, Suadiye, İstanbul 2019
TABONe, Suadiye, İstanbul 2019
Meriç the Pro. teftişte (2019)
Kütük Fanzine
on the Road !
Düz duvara tırmananların dergisi Kütük fanzin, dördüncü sayısı için yola çıktı, Arno Suna tarafından hazırlanan yayın, Kadir Küçük, Orhan Kiraz, Tollie Tolga, Tessa Fox gibi İstanbul sokaklarının en tehlikeli kaykaycılarından fotoğraf ve hikayelere yer veriyor, ayrıca KK‘den çizimler ve Arno‘dan editöryal espiriler de fanzine farklı bir hava katmış. İlk üç sayısı A5 renkli formatta hazırlanan derginin eski-yeni sayıları için erişim adresi : Arno Suna, kutukfanzin @ gmail.com / kutukfanzin
Yağız EryılmazEgzantrik kişilik Çağatay’dan bir Frontside SmithKadir Küçük’den bir BS WallkickboxKütük #01’den : Kadir Küçük
Okan Şen (2019)
Adem Ustaoğlu, Başakşehir – İstanbul
KK’den Mesaj: Go Faster !
Istanbul based skate punk ‘zine Kütük‘s new issue is out now ! Editing by Arno Suna w/ cool artworx and photos by Kadir Kiraz. Dont forget to ask 4 yer copy : kutukfanzin @ gmail.com
‘Hatasız Kunst Olmaz!’ Doğal İkona-Kırıcılar Olarak Sokak Sanatçıları
Ferhat Kamil Satıcı, 2010
“İçinde yaşadığımız çağa ya imge enflasyonu yaşanan bir çağ olarak bakmak ya da bir adım daha ileri gitmek ve “imgesiz bir çağ” olarak yaklaşmak gerekir.” *
İmgeyi yaratan onun varlıksal olarak anlam oluşturmasını sağlayan kültürde, dilde yer alan ideolojik ortaklıkla imge bombardımanı çağında her şey iç içe geçmiş ve kopyalama teknikleri ve çoğaltma ile anlam yitimine uğramıştır. Bu da modern yaşam içindeki bireyleri sürekli şimdi içinde yaşamalarını ve geçmiş ile gelecekten kopartan şizofrenik bir unutuş olan afazi rahatsızlığına iter. Belleksizlik temel ideoloji halini alır. Çünkü hafızada tutulması gereken her şey sistem tarafından tutulmaktadır. Bizlere ise sunulan anlamları koşulsuz kabullenip uyum sağlamak kalır. Bu geçici fakat etkili fantazya dünyasında karşı tarafa geçmek ve sınırları aşmak gereksizdir. Gerekli olan her şey size sunulur. Bu, meta fetişizminin motive ettiği ve bir arada tuttuğu bu sistem tam olarak bir simülasyon dünyasıdır. Bu dünyanın ikonları ise gösteri dünyasının pop yıldızları, futbolcular, modeller, vb.dir. Eğer bir entelektüel ya da bir toplumsal hareketin önderi iseniz de gösteri dünyasının ikonlaştırma sistemi içinde yerinizi alırsınız.
Bizanslılar ikonayı varlıksal bir problemin yansıması olarak görmüşler, ruhani olanın varlığının doğal bir yansıması olarak algılamışlardır.
“Gerek bu dünyada gerekse ötesinde iki ayrı mekana sahip olan ikona, Kendini çürütmekten, kendi çöküşünü imlemekten kendini gizlemekten asla sakınmayan bir aşkınlıktır.“
“İkona kendi çöküşünü göze alabildiği için görünmeyenin gösterenidir.“
Bu şekilde ikona’nın maddesel varlığının ortaya koyduğu ruhani tarafın parçası yada kendisi olma iddiası, ikonanın aynı zamanda bu çok taraflı varoluşunu da tehlikeye sokar. Burada resmin temsil problemi, resim olarak ikona’yı yalancı durumuna sokabilmekte dinsel bir konuyu imleyen kutsanmış maddesinin iffetini kaybetmesine yol açmaktadır. İkona “İçinde saklı bütün olasılıkları barındıracağı ve gözü görünenin zincirlerinden kurtaracağı yerde onu yerçekimi kurallarına mahkum eder” Hem kendisi ile bir olan hemde olmayan ikona aynı zamanda kendini bu varlıksal ortaya koyuşla inandırıcılığını da ikona kırıcılara göre yitirmektedir. İnandırıcılığını yitirmiş sistem inancın yok olduğu bir boşluk sunar.
Gerçek ile kurgu arasındaki bu muğlak ilişki Bizanslıların kiliselerde o dönemlerde okuma yazması olmayan halka Hristiyanlık dinini anlatma işlevi olan ikonaları kırma ve kaldırma anlamına gelen ikonaklasm döneminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu gün İstanbuldaki Aya İrini Kilisesi‘ndeki devasa Haç’ın soyut simgesel anlamı daha çok bu dönemin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
İkon’un kendi varlıksal durumu, temsil etme-etmeme arasında gidip gelen ikircikli doğası onun ve sanatın gerçekle kurgu arasında duran temsil problemini oluşturur. Bu problem görünen ve söylenen ilişkisini ortaya koyar. “Görünen ve okunan her şey göründüğünde susar, okunduğunda saklanır” sözünden de anlaşılacağı üzere resmin ve yazı’nın doğasındaki bu durum ikona’nın ve gösteri objesinin varoluş problemi ile örtüşür.
Oysa günümüzün ikonları da bir metanın parçası olarak bu ruhani yapıyı içermez, kendi maddi varlığı dışında sunabileceği bir şeyi yoktur. Gösterinin içinde yer alan her şey metaya dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu varlıksal problemi aşmanın yolu gündelik yaşamlarımızı kuşatan ikonları bir işlemden geçirmek olabilir. Eğer ikon kendi çöküşünü ya da anlam yitimini kendi içinde barındırırsa yönlendiriciliğini kaybeder.
Bu bağlamda günümüzün görsel enflasyonu içinde kendi varlığını arayan writer ve grafiti sanatçısı bir tür varolan baskın sistemi yerinden etme sayılabilecek müdahalesini çağın görsel imgelerine ve mekanına yönelterek kendi bireysel ve aynı zamanda potansiyel anonim ve kolektif ruhuna yer açarken çağın baskın yaşama biçimlerinin temsilleri olan ikonların, anlamını bozan, yer değiştiren, ya da görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran, bir deneyim geliştirmektedirler.
* Zeynep Sayın ‘İmgenin Pornografisi’ Metis yayın evi s.8
Artık kültürel evrim, bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve tüm insani değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde boşa dönmektedir. Sözün çürüdüğü, insanın (hayvanın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.
Hem boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi hem de yeni bir çağın habercisi. Bizim sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.
Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin tiranları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiç bir işe yaramayacak kadar bayat. Kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için yeryüzüne geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.
Bizlere dayatılmış boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Gece Yarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.
Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, hiçbir şey ifade etmediği körelmiş, boğucu bir atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.
Yaşasın Sokaklar ! Yaşasın Dekadans !
Erman Akçay, Eylül 2020 East Kadıköy Graphic Resistance
• • •
Zigendemonic : permanent marker on paper 31×42 cm (2020)
Evolution of Consciousness
The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its Art. Retina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.
Erkut Tokman, October 2020 Osmanağa, Kadıköy – İstanbul
• • •
Dave2000 Expo V-Flyer
R.E.T.I.N.A. D.E.C.A.D.E.N.C.E.
• • • Six Years of Löpçük Fanzine • • •
Viva la Graphic Revolution
20-25 OCTOBER
UNDERGROUND COMICS & GRAPHIC ARTS Group Exhibition +30 Contemporary Artists w/ zine release party + experimental cinema screening
Artists :
Valfret Aspératus • Daniel Azélie Bahadır Baruter • Nils Bertho Pakito Bolino • Daniel Cantrell Oktay Çakır • Uzay Çöpü Burak Dak • Robert D. Elwood Elif Varol Ergen • Rafaël Houée Daisuke Ichiba • Memo Kosemen Anne Van der Linden • Dave de Mille Miron Milic • Emre Orhun Boris Pramatarov • Luca Pravadelli James Quigley • Julien Raboteau Sam Rictus • Reinhard Scheibner Norihiro Sekitani • Roman Shcherbakov Caroline Sury • Burak Şentürk Tetsunori Tawaraya • Erkut Terliksiz Marco Toxico • Zavka Zavka Zigendemonic
• • •
Dave de Mille a.k.a. Sazalamuth ‘Les microns’ video-animation (2020)
Yeşilçam’ın arka bahçesinde yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle egzotiksiz büyüyen 2/5bz adlı gözelleştirme derneğinin, demoralize yöntemini kullanarak modern resme yansıttığı çalışması. ( 1991 – 2011 )
“ Yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var. “
Bir resim yapacagiz birlikte… modern…
Saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek teröre destek veriyor.
Belki resim yaparak, tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor.
Doğrudan çalışmasına, yazısına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalısıyor.
Terörün arkadan dolanarak, arka bahçede yürüttüğü faaliyetler – ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, Washington’dur, her neyse…
Çağın gereği. Ne kadar sivil toplum kuruluşumuz varsa, o kadar demokratik bir ülkeyiz. vakaa bu.
Ama oraya da sızmak lazım terör açısından. sızılır, sızarsınız, sızmışlardır.
Masum dernektir, bakmışsınız güzelleştirme derneği, bakmışsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği, bakarsınız bir think tank kuruluşu.
Düşünce üretim merkezi. silahlı terör değil.
Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var. Bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var.
Bir başka ifadeyle sanatına konu yaparak… Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor….
Bir resim yapacağız birlikte… modern…
Vicdani Cinnet Kurbanı REMAKE REMIX RIPOFF TURKISH REMAKES AND COPYCULTURE OF CINEMA
Interviewed 4.5.2013
‘hayatta muvaffak belinde oynak’
Serhat Köksal’la muhalif sanat üzerine
Osman Odabaş’ın 2012 senesinden hazırladığı “1990 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatta Politik Görüntü ve Eleştiri” başlıklı doktora tezinden alıntıdır :
Türkiye’de eleştirel/ muhalif bir kültür yapılanması var mı? Yoksa bu bir avuç insanın çabalamasından mı ibaret?
Serhat Köksal: Öncelikle, “eleştirelliğin biçimi ve boyutu bu kadar önemli midirden başlayayım. “Eleştirel/ muhalif kültür yapılanması” ile “bir avuç insanın çabalaması” birbirinin ikâmesi, önkoşulu yahut zıttı mıdır? Eğer “bir avuç insanın çabalaması”nın “eleştirel/ muhalif kültür yapılanması”nın önkoşulu yahut gerekliliği olduğu düşünülüyorsa, buna pek katılmadığımı söylemeliyim. Aynı şekilde, “yapılanma”nın sürdürülebilir olma gerekliliği bulunduğunu da düşünmüyorum -bu, süreksiz, pekâlâ bir avuç muhalif insanı oluşturabilecek bir “yapılanma” da olabilir. Mesela, 2010’da Berlin’de bir sirk çadırında gerçekleştirdiğimiz ve “Urban Jealousy / Kentsel Kıskançlık” başlıklı bağımsız Gezici Tahran Bienali’nin performans sanatçılarından bir kısmının katıldığı bir program olan “Urban Lousy / Kent Berbat”ın çağrı metninde de dediğimiz gibi, bu, zaman zaman birleşip, zaman zaman dağılan bir “yapılanma”dır. Kendiliğinden, zaman zaman birleşip zaman zaman dağılma hali, “yapılanma”nın dönüşebileceği kurumsallaşma ve dolayısıyla evcilleşme tehlikesinin de bertaraf edilmesine yarar. Fakat, elbette, bu kastettiğim muhalefet etmenin tek biçimi yahut kuralı da değildir. Bana kalırsa, muhalif kültür geleneği ve bunun nasıl manipüle edildiği / unutulduğu/ unutturulduğu, muhalif/ eleştirel tavrın nasıl bir biçimde olduğundan, nasıl bir biçim alacağından daha önemli bir nokta. Bu coğrafyada, halktan yana, kurulu düzene, muktedirlere karşı olmanın, bu muhalefeti mizah da dahil çeşitli araçlarla hayata geçirmenin bir izi var. Bu iz, yine muktedirler tarafından manipüle edilen, unutturulan bir iz. Mesela, karşımıza iktidarın maskotu, milliyetçi kahraman, köyün şaklabanı, hatta yoğurt markası olarak çıkabilen Nasreddin Hoca, aslında halktan yana, mizahı kullanarak iktidara karşı duran bir muhalif. Ayrıca, öyle görünüyor ki, bu coğrafyada çeşitli yerlerde, farklı zamanlarda, baskıya karşı ortaya çıkan ve Hoca’ya atıfla anlatılan fıkraların bahsettiğim “kendiliğinden toplanıp dağılan muhalefet etme biçimi” ile de ilişkisi var. Bu izi takip etmek, bu tecrübeyi bilmek ise, her şeyden önce, her şeyi yeniden deşifre etmekle, keşfetmekle vakit kaybetmenin ve muktedirlerin yemlerini yutmanın önüne geçiyor -ki, baskının arttığı ve dolayısıyla bu yemleri yutmamanın çok daha önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Serhat Köksal ‘DNA Fascism’ grafik müdahele
Başka bir kültür, dünya, sistem istemek ve iktidar odaklı, otoriter yaptırımlara muhalif durmak neyi gerektiriyor?
Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmayı gerektiriyor ve elbette cesur olmayı… Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmakta, yukarıda bahsettiğini muhalefet çabasından, bu izlerin bilgi ve tecrübesinden beslenmenin ve bu çabanın nasıl manipüle edildiği, unutturulduğu üzerine kafa yormanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu çabanın muktedirlerin çıkarlarına göre yeniden imâl edildiği, muhalefetin piyasaya ancak tehlikesizce yahut tehlike geçince verildiği bir ortamdayız. Üstüne üstlük, devamlı kabuk değiştiren baskı, giderek ağırlaşan bir şekilde, mesela, iyiliksever parıltılarla donatılmış gözyaşları, vicdan bombaları olarak üzerimize gelmeye devam ediyor. Bu da bir dönemeçtir. Bu dönemeçte. Aziz Nesin’in “Bu bir dönüm noktasıdır. Bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kişilikler zayıflar ve kişiliksizleşirler” cümlesi de aklıma gelmiyor değil. Dikkatli olalım ve yemleri yutmayalım derken de, aslında neye ihtiyacımız olduğunu yeniden gözden geçirmek, hep “daha fazla’sını istemekten vazgeçmek, vazgeçerken de, yapıcı olma zorunluluğunu bir yana bırakıp yıkımı da göze alma cesaretini göstermek lâzım diye düşünüyorum.
Senin yaptıklarına, Foucault’nun parrhesia kavramı, yani sanat aracılığıyla iktidara, güç odaklarına doğrudan hakikati, görmek istemediklerini göstermek, gerçeği dile getirmek ve “toplumsal muhalefette bağımsız bir ses olmak” diyebilir miyiz?
Bunu bu kavramlarla değil de daha yalın kelimelerle yapsak daha iyi, Bu ağır akademik referanslarla süslü kavramsallaştırmaların insana hem vakit kaybettiren hem de insanın zihnini başka iktidar biçimlerine bağlayan bir tarafı var. Muhalefeti seçkin bir akademik dil, seçkin bir referans çerçevesi peşine düşmeden, basit bir dille yapmak daha doğru. Çoğu zaman bu akademik dil ve bu akademik dilin bir üst referans çerçevesi olarak üretilmesi, bahsettiğim muhalefet geleneğinin manipülasyonundan / unutturulmasından, bu muhalefet geleneğinin bıraktığı izin üstünün örtülmesinden çok da farklı değil. Meselenin özünü kaçırıp biçimin ve şık göndermelerin peşine düşen, bunu da muhalefet etme adına yapan, okulun rendesinden parası ve vakti çalınarak geçmiş, aklı karışık okumuş cahillerden olmamak lâzım.
Kendi İşlerini politika ve sanat ilişkisi üzerinden nasıl değerlendiriyorsun?
Politika ile sanat arasında ilişkiler tarif etmenin, iktidarı ve politikayı teorize et et bitmeyen bir şeye dönüştürmek, daha da fenası, bunun üzerinden en muhalif zeminlerde dahi, orada duymayı beklemeyeceğiniz bir iktidar dili üretmek ve bunun içinden, insanların zihinlerini ve eylemliliklerini kapatmaya çalışmak gibi bir riski var zannediyorum. Böyle olunca da, akademik boğuntunun demin bahsettiğim sorunları dışında, iktidarın dilinden, sanatı politikanın taşeronu yahut şık duran vitrinine dönüştürme gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Nitekim, bu bir yanıyla, tam olarak neyi eleştirdiği belli olmayan bir dil yaratırken, diğer yanda da asıl eleştirilmesi gereken şeyi bir hokus-pokus ile gözden kaybediveriyor. Bol bol eleştiri yapılıyor da, mesela, bunun ekonomik zemini gözden kaybediliveriyor.
Bunu da görmek gerekiyor. Bu iki itirazın birbirini beslemesi bana çok daha doğru ve beklenmedik gelişmelere açık geliyor Bu çerçevede, itirazımı, kendi dilim içinde, çeşitli araçlar kullanarak söylemeye gayret ediyorum, içinde yaşadığımız, iktidarın baskısını çeşitli araçlarla artırdığı bu dönemde, iktidarın, akademik boğuntuların da dahil olduğu yemlerine karşı geliştirilecek itirazın bazen “kör gözüme parmak’’ açıklığında olması gerektiğini düşünüyorum. Bu türden bir muhalefet tehlikesiz bir iş değil, iktidar canını yakacak ve devşiremediği türden muhalefeti ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok ağır bedeller ödetmek için elinden geleni yapıyor.
Yahut ekonomik zeminden kaynaklanan itiraz, kendine-sivil bir toplumculuk içinde eritiliyor. Muhalefet, kerameti kendinden menkul bir üst-dil içerisinde, iktidarın işine yarayacak şekilde sulandırılıyor. Mesela, 1 Mayıs için dahi, “keşke işveren örgütleri de burada olsa’’ yahut “Türkiye’nin bütün renkleri burada” dangalaklığının etkisi altında kalmak ve mesela, “seneye de tek konuşmayı eski bir işçi lideri olarak Başbakan yapsın” gibi bir hezeyan içine girmek mümkün. At izi, fena halde it izine karışıyor. Bu türden bir karışıklığa, en basit gerçeklerin dahi görülmemesine yahut çarpıtılmasına karşı da, Aziz Nesin’in büyük bir heyecanla “bunları görmemek için insanın toplumsal gözünün kör olması lâzım” deyişi aklıma geliyor. Zaman zaman cinnete de dönüşebilen bir itiraz / muhalefet / eleştiri hali, sadece yemleri, tuzakları bol zihinsel çerçevelerden beslenmiyor, bunun hayatta somut ve ağır koşullardan kaynaklanan bir karşılığı var
Sanat ve eleştiri üzerinden kendini tanımlarken, yakın hissettiğin bir ideolojiden bahsetmek mümkün mü? Sitüaşyonistler gibi sanat yapıtı fikrine de karşı mısın mesela? Yani, politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesindense, sanatı alternatif bir politika üretmek için bir aracı, bir araç mı görüyorsun?
Sanat yapıtı bu kadar tanımlı, belirli bir şey olmamalıdır -yani, ne“politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesi” ne de “sanatı alternatif bir politika üretmek için araç / aracı olarak kullanmak”gibi kesin ve keskin ayrımlar doğru. Sanat yapıtı denilen şey tamamen “tanımlanamazlık” etrafından inşa edilmelidir demek istemiyorum, ama bir o kadar da belirsiz, tanımlanamayan bir tarafı, duygusu vardır bence. Ayrıca, sanat yapıtını katı bir çerçevede tanımlayıp sanatçıyı bir sanat yahut düşünce akımına yamayarak yaptığımız işi, “reklam”ı teorisyenler, küratörler, sanat eleştirmenleri eliyle yapılan, “ambalaj değeri” belli, piyasada gideri olan “mal’a yahut halihazırda patenti alınmış bir “mal”ın Türkiye bayiliğine dönüştürme fikri çok rahatsız edici.
Sitüasyonizmle macerama gelince, seneler önce, Türkiye’de ilk defa Sitüasyonizm özel sayısı yapan bir sanat dergisi benden iki sayfa istemişti. Hazırlayıp teslim ettim, ama işi yeterince Sitüasyonist bulmamışlar olacak ki, sümenaltı ettiler. Ben de böylelikle Sitüasyonizme yamanmaktan son dakikada kurtuldum.
Güncel sanat kurumsallaşma altında zoraki bir politik tavır sergiliyor, eleştirinin hakikati değil de, kurumlar tarafından öne sürülen simülasyonuyla yüz yüzeyiz gibi. Senin yaptığın işler ve yer aldığın projeler bunun tam karşısında duruyor, bunu nasıl icra ediyorsun?
Bu işleri / projeleri yapmayı bilmek ve istemek, ısrarcı olmak ve yaptığın işe inanmak gerekiyor. Yine de, yaşama koşullarından dolayı istediğini hayata geçiremeyebiliyorsun. Şanslıydım ki, ‘90’larm başlarından beri ürettiklerimi birtakım kurumlara ait sergi salonu yahut onun türevi “al gülüm ver gülüm art camialarına” muhtaç olmadan insanlara ulaştırabildim. Üretilen demo kasetler, posterler, dergiler arkadaşlarımın dükkânları vasıtasıyla ve posta yoluyla insanlara ulaştı, Türkiye’deki ve dünyadaki meraklıları, bu işleri bu şekilde elde etti. Sözünü her şeye rağmen ve samimiyetle, bağımsız bir şekilde söylemek isteyen sanatçılarla yapılan grup projelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadan 650 sanatçının katıldığı, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da konaklayan ve o şehirlerdeki arkadaşlarımızın desteğiyle bağımsız ortamlarda gerçekleşen Gezici Tahran Bienali de böyle bir deneyimdi. Zübük dergisinde 1962’de yayınlanan bir reklamda dalga geçildiği gibi, “hayatta muvaffak, belinde oynak!” olmayan, gerçek, samimi, gözükara bir muhalefete ve bu türden muhalefeti dile getiren sanatçıya, bugünün ağırlaşan koşullarında çok ihtiyaç var. Dolayısıyla, yine aynı reklamda yazıldığı gibi, “Hocasız olarak iki ayda belinizi 120 derecelik demokratik biçime sokabilirsiniz” isteğinin yakınından geçmeden, çok büyük sonuçlar beklemeden, bireysel yahut kolektif olarak, herkesin gücü, sınırları, çapı dahilinde ve bunları zorlayarak, sözünü bağımsız bir şekilde söylemeye devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bugün bienaller Türkiye’de güncel/ çağdaş sanat piyasasının temel dinamiklerini oluşturuyor. “En politik bienal bu”, “en eleştirel sergi bizimki” gibi söylemler medyada sık sık yer alıyor. Dünyada yeniden yükselen politik, eleştirel, muhalif duruşlar, toplumsal değişimler üzerine yeni bir kültür endüstrisi inşa ediliyor. Eleştiri, merkezi bir otorite tarafından tanımlanarak piyasaya sürülüyor. Bu konu hakkında fikirlerin nedir?
Kültür ve sanat kurumları bu sürecin ve küreselleşen sanat piyasasının kapı bekçiliğini yapıyor. Yani, sanatçının samimi eleştirisini olumluyormuş gibi görünerek sistemin dilini başka bir noktadan yeniden üretiyor. Böylece, doğrudan sansür yerine, daha dolaylı bir mekanizma işletilmiş oluyor -sanatçının eleştirisi, kurumun bakış açısı içinde zararsızlaştırılıyor, sanatçının dili ehlileştiriliyor. Bunun içinde, sanatçının eleştirisinin normalleştirilmesi de var, sanatçının işinin küresel bir pazarda satışa uygun egzotik mal haline getirilmesi de.
“Direnistanbul” kapsamındaki, Siemens’teki ya da 2/5bz projelerindeki İşlerin kurumsal bir himaye sisteminin içine girmeden, onun dışında durarak geliştirilen eleştirel tutuma örnek. Yaptığın o işleri sen nasıl tanımlıyorsun?
Bu eleştirel tutumu sürdürmenin ve kurumların cevabının hayattaki karşılıkları üzerinde durmak gerekiyor. Demin söylediğim gibi, kültür ve sanat kuramlarının işi doğrudan sansüre vardırmadan içeriği ve dili normalleştirmek / ehlileştirmek gibi bir işlevi var. Fakat, gayet nötr bir dille, isim vermeden, teorik yapılabilecek bir eleştiriyi, sorunun asli olabilecek unsurlarını, can alıcı noktalarını “kör gözüme parmak” yaptığında, sistemin “demokratik” ve “çoksesli” kurumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Mesela, 2009’daki Beğenal projesi için, birçok gazete ve televizyon röportaj istediğinde, demeçlerimiz yerine işlerimiz, örneğin, yaptığımız poster görünsün istemiştik. Röportaj için peşimizde koşanlar bu isteğimi önce onayladılar, sonra “başka bir anlam yüklü kurum logolarını, isimlerini gösteremiyoruz, çünkü üstlerimiz bizi işten atmakla tehdit etti” noktasına gelindi. Yahut, bir kurum hedef alındığında, o kurumun medyada köşe kapmış sözcülerinin saldırılarına maruz kalındı. Fakat, Beğenal’e ve 2009’a gelmeden de enerji boru hatlarının kültürel diyalog zorlamalarıyla ilişkisi, uluslararası sermayenin köprü kurmayla ilgisi ve büyük sanat etkinlikleriyle bağlantısı, şehirlerin markalaştırılma çabaları üzerine, uzun süredir çeşitli ülkelerde performanslar yapıyorum. İstanbul’da da, Direnistanbul’dan önce, Gözel Geceler kapsamında böyle etkinlikler düzenliyordum. Mesela, 2007’deki “Bugün Bienal ve 2010 için Ne Yaptın” böyle bir etkinlikti. “Bienalleri niye sadece Kültür Bakanlıkları, büyük sanat vakıfları veya modern çağdaş holdingler yapar” sorusuna cevapla 2008’de gerçekleştirilen Gezici Tahran Bienali de bu kapsamda sayılabilir. 2009‘daki IMF-Dünya Bankası toplantılarından önce de, neoliberal dönüşüme ve bu dönüşümün cici vitrini olarak aynı döneme denk gelen Bienal’e dikkat çekmek için Beğenal’i gerçekleştirdik. Hatırlanırsa, açılışı 12 Eylül’e denk getirilen 2009’daki Bienal ve etrafındaki tartışmalar, emek üzerindeki baskıyı bir tarafa bırakarak, “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” diyen ne idüğü belirsiz bir “demokratikleşme’yi yahut kendine-sivilliği her şeyin çaresi olarak gören bir zihniyetin de doğuşu gibiydi. Bu zihniyet 2010’da “Yetmez ama Evet” şiarıyla karşımıza geldi ve zihin bulandırmanın, zemin kaydırmanın neredeyse etiketi oldu. Buradan hareketle, asıl dokunulması gereken bir başka nokta da, sistemin ve sistemin kuramlarının ürettiği, henüz kurumsallaşmamış yapılar ve bu yapılar eliyle dolaşıma sokulan gayrı-aklî /gayrı-ahlâkî düşünme biçimleri. Bu düşünme biçimleri, tartışma götürmeyecek şekilde ahlâklı ve akılcı olarak sunuluyor ve insanların düşünme biçimlerini devşirerek, GDO’lu ürünler gibi mutasyona uğratıyor. En alternatif alandan anaakım medyaya kadar “sızan” / “sızdırılan” ve benim “libertür kafası” dediğim düşünme biçimi de bu.
Serhat Köksal ‘Siemens Savaş Aletleri’ afiş uygulama, 2005
Siemens Sanat Galerisindeki tank işini ve sergide olanları anlatabilir misin?
25 Ocak 2005’te Siemens Sanat Galerisi’nde sergi kapsamında bir sunuş yapmak için davet alıyorum, Ön konuşmada sergiye galerinin duvarlarına posterimi yapıştırarak katılacağımı beyan ediyorum. Sunuş bu posterle sınırlı değil, ayrıca bir saat boyunca çeşitli videolarım gösteriliyor ve sunuş günü, hazırladığım bu özel posterin sekiz- dokuz tanesini Simens Sanat Galerisinin duvarlarına yapıştırıyorum. Posterin başlığı “Siemens Savaş Aletleri Sergisi”, Leopard tanklarını ve ayrıca bunların elektronik düzeneğini üreten Siemens’ın dijital kültür içindeki yerini göstermeye çalışan posterde Leopar tankı Fındıklı Simens Sanat Galerisinin önünde duruyor. Bana göre, böyle bir sunuş Siemens’in kendisi tarafından bile gelecek vakitlerde yapılabilecektir, “bakın biz ne kadar açığız” mantığıyla. Oraya gelen kitleyle bir kaynaşmamız oluyor. Bu yaptığım posteri isteyenlerle, web sitemi alıp kontaktta kalmak isteyen yeni insanlarla tanışıyorum. Ama sunuş sonunda çok ilginç bir tepkiyle karşılaşıyorum. Küratör arkadaş diyor ki: “Galerinin müdürü yaptığın poster nedeniyle zor durumda. Posteri ve galerinin içinde bu posterle ilgili çektiğin videoyu hiçbir yerde yayınlayamazsın. Siemens’in adının kapatılması lâzım. Adam işten atılacak. Çok şeker bir adam, iki çocuğu var…” Acı ve komik bir tepki. Halbuki, serginin katoloğunda ve dvd’sinde yer alması için hazırlamıştım o posteri. Hatta, olayın ilk dakikalarında serginin yardımcı küratörü de posterleri video kamerasına çekmişti, kendi dvd katalogları için. Üzülüyorum, küratör benim işimi destekleyeceğine olayı kapatmaya çalışıyor. Ben de en sonunda rüşvet olarak Leopar tankı istiyorum onlardan…
Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul
Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi’nden güncel müdahale pratiklerine katkı…
Biz Sokakta Mıyız, sanatın sokakla ilişkisine eleştirel bir bakıştır. Katılımcılar, sokakla birlikte kendi beden ve zihinlerine aynı soruyu soruyor: Biz Sokakta Mıyız?
“Biz Sokakta Mıyız?” içsel bir çağrışım. Sokağın içinden ayrılmış bir yol, patika, evrenin anında bir kilit. Sokağın temel normlarına ters politik bir noktadan bakmak istedik. Sokak konuşuluyor, sokak eleştiriliyor, sokak zihinde yaşıyor. Peki, biz hangi sokaktayız? Kavramlar yaşamın dinamikleridir. Yozlaşan dünyanın, sanal profil kredilerinin çapraz ateşe tutulduğu bir dünya istiyoruz. Zaman ve mekân algısının yerleşik düzeylerde seyrettiği bir panoramada sorular güncel ve etkindir. Sanat bu etkin anı yüceltmek yerine sorularla sorgulamalıdır. İnsanların konfor anını, sanatla ilgilenenlerin sözcüklerini konfor düzeyinden kurtarmak için sorduk, dünya ve sokak sadece zihinde kalmasın diye sorduk: Biz Sokakta Mıyız?
Barbarları Beklerken
Sanat Kolektifi
İletişim: barbarlaribeklerken@gmail.com
Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul
Katkı Sunanlar: Ferit Sürmeli Dolunay Aker Erkan Karakiraz Erkut Tokman Aykut Akgül Mehmet Çiçek Aydın Zeyfeoğlu Görkem Özçelik Mustafa Erden Kahveci Arif Kuzuluk Erman Akçay Dilay Kababıyık Soner İflazoğlu Ali Erdal Uğur Sözal
Sevda Kaçtı ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020
Not: “Biz Sokakta Mıyız?” sonsuz devam edecek bir müdahaledir. Başlangıç amacıyla koyduğumuz ileti tarihi artık ortadan kalkmıştır. Siz de “Biz Sokakta Mıyız?” pankartlarıyla çekilmiş fotoğraflarınızı bize iletebilir yahut kendi mecralarınızda #bizsokaktamıyız #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi hashtangleriyle paylaşabilirsiniz.
Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu. Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.
Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.
Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.
Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.
Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.
İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:
Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.
Sosyal medyada çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?
Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.
Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.
Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.
Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor; sen ne söylemek istersin?
Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.
Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021
Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.
Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:
Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.
Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.
Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.
Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.
Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.
Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.
Karşı kültür senin için ne demek?
Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.
John Zerzan ve anarko-primitivist hareket için ne söylemek istersin ?
John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.
Ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.
UPXIV yayın yönetmeni Deniz Cansever ile söyleşi (2016)
2005 yılında Şenol Erdoğan tarafından projelendirilen ve bağımsız bir yayın hareketi olarak önceleri fanzin formatında okuyucuyla buluşan Underground Poetix’in yayın sürecini kısaca özetlemenizi istesek ?
Underground Poetix (UP), o dönem Şenol Erdoğan ve Kerem Kamil Koç tarafından projelendiriliyor ve çeşitli, hiç ummadığınız yerlerde karşınıza çıkabiliyor. Aslına bakarsınız sizin de belirttiğiniz yılların öncesine gitmemiz lazım.
UP açısından da düşündüğümüzde; ‘kültür erozyonu‘, ‘yozlaşma‘, ‘dilsel çözülme‘ gibi militer ve geçmişe atıfta bulunan sahiplenici –biraz da travmatik- olarak değerlendirebileceğimiz kalıplar, tuhaf gelebilir ama, kulağa oldukça ilgi çekici geliyor. Yaşadığınız yerdeki kültürel çatlamalar; kaçınılmaz olarak yeni bir takım ünitelerin, ifade/ iletişim biçimlerinin ve sonrasında çıkan temsillerin önünü açar. Elbette altı bomboş ve nefret ettiğiniz bir takım şeylerle karşılaşmak gibi kötü tecrübelere de dönüşebilir bu. Ama UP için söyleyebileceğimiz nokta tespitlerden birisi, bu ve buna benzer süreçlerin içerik ve yaratıcılık açısından oldukça işe yaradığı.
Rotayı ‘teorik‘ boyuttan, daha tarihsel bölümlere kıracak olursak… 12 Eylül darbesinin ardından irdelenmesi gereken ufak bir detay var: politik olarak sol anlayışın bir daha toparlanamamak üzere sindirilmesi bir yana, devrimsel bir sürece umut bağlayan kitlelerin de ümitsizliğe düştüğü ve havlu attığı bir dönem. Bunu elbette biliyoruz ancak bu süreç aynı zamanda şöyle bir kanalın açılmasına da yol açıyor: Ortodoks, SSCB & Çin ekolüne dayalı, çatışmacı ya da daha ulusal çizgiye yakın Marksist kanallardan kalan boş, umutsuz ve artık sürdürülebilir olmayan isyan dalgasının hakim olduğu bir ortamda; (daha hissedilir manada) 80’lerin ortalarından itibaren anti-otoriter, anarşist, feminist, lgbti vb. eylemlilikleri barındıran birçok -birey merkezli de sayabileceğimiz- oluşum filizlenmeye başlıyor.
Aynı dönem; metal, crust, hardcore, punk, noise ve diğer türlerinde yavaş yavaş geldiği yıllar.. Bu gidişat elbette kendi yayım kanallarını, mekanlarını ve fenomenlerini meydana getiriyor. Gorgor, Mr P., Laneth, Çalıntı, Stüdyo İmge’den tutunda Apolitika, Ateş Hırsızı gibi birçok zine ya da dergi var dolaşımda. UP projesini şekillendiren isimler, kendilerini, tam da bu –deyim yerindeyse- ‘ateş hattı‘nın ortasında buluyorlar.
2000’li yıllarda farklı bir tutuşma başlıyor, çoğu topluluk dağılıyor, o dönemki anlayıştan uzaklaşılıyor biraz. Ama büyük ya da daha minik birimler halinde devam edilmesi gereken, öyle ya da böyle yayıma hazırlanması lüzumlu görülen çok geniş bir ‘envanter‘ var. Amerikan karşı kültürü, eko-feminizm, yeni bilim kurgusal metinler ve sayabileceğimiz birçok başlıkla beraber Underground Poetix tam da bu noktada ortaya çıkıyor işte.
‘Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar.’
Ülkemizdeki dergi yayıncılığını hem sektör, hem içerik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz ? Dergi yayıncılığı biraz önce de bahsettiğim üzere garip bir hal aldı. Mesela britpop sevmeyen biri olarak şu günlerde Blur kapaklı bir dergi çıksa gerçekten koşturarak gidip almasam da heyecanlanırım.
O dönemin arada tepki gösterdiğimiz popüler dergilerini dahi özledim diyebilirim. Bugün mesela bakıyorsunuz; sadece Anadolu frekansından (müzikal, görsel vb. materyaller) feyz alan kapaklar, derinlikten uzak edebi inceleme yazıları ve elbette ‘rock star‘ ilan edilen fenomen yazarların portre-illüstrasyonlarından oluşan kapaklar, politik olarak kafası oldukça karışık –ve tehlikeli- makaleler. Örnekleri çoğaltabiliriz.. Özetle farklı ve anlamadığım bir havuzdan besleniliyor. “Bunların hepsi kötü, işe yaramaz, bence almamalıyız” gibi üst perdeden bir değerlendirmeye girmeyeceğim şüphesiz ama taranacak koca bir literatür ve ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.
Saçma bir sahiplenme var, mesela Gezi Parkı üzerinde de bu çok yapıldı. ‘Gezi dili’ dendi buna, ‘Gezi mizahı‘ falan… Ve oradaki herkese ortak bir kimlik yüklenmeye çalışıldı. Elbette elinde saçma sapan silahlarla suratı asık milislere oranla, daha ferah ve otonom eylemleri tercih ederim ama muhalif söylem oluşturup, bunun üzerine yeni bir kültür inşa ederken biraz dikkatli olmalısınız.
Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar. Bugünün kültürel formları ve dergi yayımcılığı da biraz bu gidişatta aslına bakarsanız ve elbette hepimiz bunun içerisindeyiz, kimseyi ayrı tutmaya gerek yok.
Takip ettiğim/iz şeylere gelince, mesela Hortlak bu günlerde yapılabilecek en güzel aşı. Eski dostların yeniden dönmesi ve bir arada olması çok güzel. Ardından son zamanlarda Noizine Kolektif’in eski üretkilerini söyleyebilirim size, Depths of Byzantion olarak geçtiğimiz yıllarda iki-üç zine işine girildi, gayet güzel, toparlayıcı materyaller ortaya çıktı. Sağanak Beyin Terörü, crust ve hardcore için güzel bir seriydi, şimdi ne alemde bilmiyorum. Web üzerinden mesela bfilmleri, bilimkurgu, metal, grindcore üzerine 2008’den itibaren oldukça geniş bir kaynak haline gelen Haribo Extreme Culture adlı bir blog var. FRP, konsol oyunları ve fantastik birçok ögeye ev sahipliği yapan FRPNET.NET var ya da. Bunun dışında süreklilik taşıyan popüler bilim ve tarih yayınlarını sayabilirim, ancak yeni ve çok severek takip ettiğim/iz bir yayın ismi ne yazık ki veremeyeceğim.
Yurtdışından takip ettiğiniz, önemli bulduğunuz yayınlar var mı ?
Çoğu kaynağı zaten ‘yurtdışı‘ dediğimiz alandan çekiyoruz, derginin çeviri metin akışını belirleyen de yine o kaynaklar kaçınılmaz olarak. Cvltnation var mesela; okült öğreti ve görsel materyallerden tutunda birçok karanlık müziğe ev sahipliği yapıyor. Şimdilerde İstanbul ayağı da yapılandırılan Red Bull Music Academy var, bazılarına ilginç gelebilir ama gerçekten güzel müzik yazıları bulabilmeniz mümkün. Yine eski heyecanı vermemekle birlikte Terrorizer’ı web üzerinden takip ediyoruz. Daha kuramsal ve politik yazında da 3:AM Magazine, Jacobin Magazine, New Left Review, The Funambulist Pamphlates, Rolling Stone ve ekleyebileceğimiz birçok portalı takip etmeye çalışıyoruz.
Karşı kültür, alt kültür, Amerikan yazını, punk rock gibi farklı bir çok alanda ciddi Türkçe kaynak olarak okuduğumuz UP’un şu anki yayın politikasını öğrenebilir miyiz ?
UP XIV, yayın politikasından ziyade odaklandığı konularla işi çevirmeye çalışan bir oluşum. Mesela 2015 yılında tekrar toplanıp, süreli aylık yayına başladığımızda ilk birkaç ay Yugoslav-Sovyet mimarisi, müziği ve diğer üniteleri üzerinde yoğun olarak duruldu. Nedeni ise saatlerce süren dergi toplantıları, kararlaştırılmaya çalışılan başlıklar ve devamlılığı sağlamaktan ziyade o günlerde, gündelik olarak neyle uğraşıyorsak, neye kafa yorup, üzerinde duruyorsak onun sayfalara dahil edilmesiydi. Mesela bir ara yoğun olarak punk’ın köklerine inildi, çünkü İstanbul sahnesi her zamanki gibi – ve iyi ki- yoğun olduğu için biraz müzik kazısı yapmak güzel olacaktır diye düşündük. 2016 ekim ayında Deleuze ve Post Punk üzerinde bir konsept sayı hazırlandı, bir öncesinde Russ Meyer ve Amerikan esintileri dergiyi ele geçirdi.
Belirttiğim üzere, o gün, o ay, o yıl içerisinde ne izliyorsak, hangi mimari bülteni takip ediyorsak, hangi yönetmene kafayı takmışsak onun üzerine gidiyoruz. Bu nedenle ileride ne yapacağımızı da zamanı gelince, hep birlikte öğreneceğiz.
‘Yılmaz’dan sevgilerle… Şimdi Hayatı Bize Yasak Edenlerden Hesap Soracağız’
Derelerin Gücü Adına
Duymadık, görmedik demeyin! Türkiye’de bağımsız sanat pratiği var. Öyle bir avuç mutsuz, küskün insandan bahsetmiyoruz. Dış bükey koca bir galaksi. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyorlar. Zehir zemberek bir dille Al Gülüm Ver Gülüm Art’ı enkaz haline getiriyor. Bu cürmün faillerine bağlanıyoruz…
EZGİ BAKÇAY, Express dergisi, Şubat 2017
Şimdiye sıkıca tutunmuş, ama geleneği de olan, coğrafyalar ve zamanlar arasında gezerken tarihini sürekli yeniden yazan, pratik ve teoriyi eş zamanlı üreten bir bağımsız sanat dünyası var bu ülkede. Sanat kurumunun vaatlerine kayıtsız, şımarıklığa tahammülü olmayan, merkezsiz, esersiz bir cemaat belki. Sözleri, imgeleri ve bedenin kasılmalarını iç içe örerken, tutkulu bir aksak ritm yakalamış bir akış.
Bu akış zaman zaman belli bir ürün etrafında geçici olarak düğümleniyor, ama evcilleşmeyen bir yalnızlığı da hiç elden bırakmıyor. Bu sınır şebekesi inzivada, kenar mahallelerde, uzak şehirlerde, klavye başında, bitmeyen yolculuklarda, modası geçmiş diplerde mekân tutuyor. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyor.
Üzerine konuşmaya başlamak için memlekette bu cinnet atmosferinin oluşmasını mı beklemek gerekti, kim bilir? Nihayet güncel sanatçıların kaybedecek neyi kaldı ki, yarım pansiyon Artist Residency’lerden başka. Vakti geldi, Pandora’nın kutusu açıldı bir kez. Erman Akçay ve Elif Yıldız’la yola koyulduk. Gelecek sayılarda Esat Cavit Başak ve Serhat Köksal’la devam ediyoruz.
Erman Akçay üç yıldır Löpçük adlı bir fanzin çıkarıyor. İllüstrasyon, şiir, desen, söyleşi, kara mizah ve gürültü yüküyle, ana akım medyaya ve sanat kurumlarına hiç uğramadan kendi güzergâhında gidiyor. Löpçük nadiren ozalitçide basılıyor. Kadıköy’den çıkıp yayılırken artık pdf formatmda, uluslararası ağlara da takılıyor. Erman Löpçük’ün çıkışını şöyle anlatıyor: “Löpçük’ü 2014’te yayımlamaya başladım; kara mizah, eleştiri ve plastik sanatları bir araya getiren, sıradışı, tuhaf, bazı yönleriyle saçma sapan, fakat her şeye rağmen iyi kalpli, dürüst ve bağımsız bir medya olarak sahne aldı. Yerli, yabancı çeşitli sanatçılarla, düşünürlerle internet üzerinden yaptığım söyleşiler, ayrıca, yabancı kaynaklardan edindiğim çeşitli metinlerin Türkçe çevirileri ve şair arkadaşların şiirleriyle de içeriği destekliyorum. Şu an, basılı formatta yayında olmayan Löpçük’e erişimi lopcuk.org üzerinden sağlıyorum.
Arkeologların dikkatine !
İnternet sadece elektrikli daktilo değil elbette, fakat fotokopi dergicilikle sanal mecra arasında bir kopuş değil, süreklilik var. Bu anlamda Löpçük bir geleneğin parçası olarak değer kazanıyor. Erman‘ın örnek aldığı isimler bağımsız yayıncılık ve sanat alanında iz sürenler için yol haritası niteliğinde: Rafet Arslan, Kerem Kamil Koç, Şenol Erdoğan, Murat Arslan (Sub Press), Eski punk jenerasyonundan Esat Cavit Başak (Türkiye’nin ilk fanzini Mondo Trasho’yu çıkardı), Serhat Köksal (2/5 BZ, Güzel Mecmuası) yeni jenerasyondan Deniz Cansever, Emre Varışlı, Semih Yıldız ve Uluer Oksal Tiryaki (Kaburga megazine). Arkeologların dikkatine: Kadıköy yeraltı şiir hareketinin en sivri kalemlerinden Uluer Oksal Tiryaki‘nin yan projesi Takoz Recep, dünya futbolunun gizli tarihini eşeliyor. Avangard yayıncılık alanında Halil Duranay ve yoldaşı Kamil Savaş‘ın KÜLT Neşriyat‘ı özellikle ilgiyi hak ediyor.
Erman bu dünyanın yaşça en gençlerinden, fakat bu işlerde yeni değil: “Lisede, hatta ilkokul yıllarımda bile fotokopi dergicilik olayı hep vardı. Löpçük her ne kadar sınırlı sayıda insana erişmiş olsa da, Ali Şimşek, Cemal Akyüz gibi eleştirmenlerin dile getirmiş olduğu üzere, çağdaşı bir çok illüstrasyon ve müzik dergisine paralel okunabilecek bir yayın. Fanzin olmasının getirdiği birçok avantaj da cabası: ekstrem sanat, gay-art, art-brut gibi ötekileştirilmiş alanlara temas etmesi ve benzeri avangard eğilimler. Bunları gösteren çok sınırlı sayıda mekân ya da yayın var.“
Bu az sayıda yayından biri Löpçük‘ün galaksisinden A.I.D. ZINE. İstanbul menşeli müzik kolektifi A.I.D. (Art is Dead) için hazırlanan, Gökçe Mine Olgun‘un editörlüğünü yaptığı avangard müzik dergisi A.I.D. ZINE 2016 başından bu yana beş sayı çıktı, şu günlerde altıncı sayının hazırlıkları yapılıyor. A.I.D.‘in düzenlediği bağımsız müzik etkinlikleri kapsamında dolaşıma giren A.I.D. ZINE‘in yazar kadrosu gün geçtikçe çeşitlenerek büyüyor. Yaprak Melike Uyar, Şevket Akıncı, Çağrı Erdem, Görkem Arıkan, Ümit Üret, Şevket Kağan Şimşekalp gibi önemli müzisyen, şair ve eleştirmenler burada kalem oynatıyor. A.I.D. ZINE‘in şu âna kadar yayımlanmış tüm sayıların pdf edisyonlarına artisdead.in adresinden erişip okuyabilirsiniz.
Express dergisi, Şubat 2017, s: 15, 16, 17 (Negatif)
Sanat öldü, bohem yaşıyor !
Löpçük’ün ilk sayısında Miron Zownir şöyle diyordu: “Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.” Fanzinin sayfalarında Jeremy Profit, Marc Jenkins gibi sanatçılarla söyleşiler yer aldı. Ana akım sanat dergilerinde yer verilmeyen bu isimlerin işlerini de çok sayıda renkli görselle izledik. Erman’a sanata yaklaşımını soruyoruz: “Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum, ayrıca çizgi romanlar, bilgisayar oyunları gibi kendi jenerasyonuma ait güçlü bir görsel hafızam var, biraz da bunlar belirleyici oldu sanırım estetik zevkimde. Her ne kadar sanatsever, yaratıcı biri olsam da Munch‘un ‘Scream’ tablosuna dönüşmüş günümüzde ‘Sanat’ kavramını pek de ciddiye almamaya gayret ediyorum; hiç bir yaratıcı, oyuncu yönü olmayan bir yığın ruhsuz,donuk insanın kültür-sanat kisvesi altında bir araya gelerek çürümeleri de ayrı bir dert.
İçten yansımalı motor yazı stili
Bu dünyanın kendine özgü bir dili olduğu kesin. Görüntü ve sesi, siyaseti ve sanatı, en ilksel olan ile en ileri teknolojiyi birbirine eklemleyen bir dil ve elbette bolca şiir. Erman Akçay şöyle diyor: “Pikseller dostum, pikseller; pikseller kamu meselesidir…” Bu ifadeyi Alman asıllı şair, Dadaizm’in kurucularından Hugo Ball‘dan esinlendim, tam da onun mirasına sahip çıkmak amacıyla değiştirip gündeme getirdim. Cümlenin orijinali şöyle: “Kelimeler dostum, kelimeler, kelimeler bir kamu meselesidir.O dönemin entelektüelleri dijital teknoloji ve dolayısıyla sanal uzamlarından bihaberdi. Fütüristler bile kültürün şu anki durumunu çoğu açıdan tahayyül etmekte çaresiz kalmışlardır, ki bu gayet doğal.“
Şu an için ileri teknolojinin, internet medyasının dile kazandırdıkları, kaybettirdikleri ve şiire yansımalarını anlamak için Serkan Işın‘ın klavyesine kulak vermek gerek: “Şairin ‘muhatap’ aldığı şey Dil ve onun kümeleridir. Dilin teknolojisidir, öyle değil mi? Bir fikre / duyguya / mevcudiyete potansiyel ya da kinetik kazandıracak bir İş olarak şiir, aslında gayet physis’in kuralları ile iş görür. Ekonomi oradadır, momentum ve alt mikro evrenler de. İmdi ‘tüm bunlarla uğraşmaya çalışıp da, Rüya ya da Reklam Dili’nden arta kalanla -özel Şiir Dili denen bok- bir şey üretmeye çalışmak, son 150 yıldır dünyada olan bitenlerden çekinmek, uzak durmak demektir. Dil, görsel şiire gelir ve gelmiştir de. Son 8-9 yıldır yaptığımız bu. Kaldı ki ‘küsmek’ bir tavır da değildir. Üretmek zorunda değil kimse, bu pozitivist kafa, yanlış modernliği doğru yaşamaya çalışma hastalığı. Sonuçta Erman Akçay ile buluşabildi isek iş devam ediyor demektir. Türleri bize dayatan ne ise, görsel şiir gibi türler-arası yapıları da istemeyen o. Ve bu, dilimiz ve ülkemiz için oldukça olağan. Ne olacaktı? Fark edilip, baştacı mı edilecekti böyle bir yaban şiir anlayışı! Hayır, bunun yeri uzak ve çevre ve kenardır. Oradadır, ben oradayım. Örneğin Soma’da olan bitenler karşısındaki çaresizliğimizi hala Görsel Şiir ile anlatmaya çalışıyorsam… Dada Korkut, adı ile müsemma herhalde gören herkesi ürküttü, o kitabın içeriği şairleri ve okurları sanıyorum -aman bildiğimiz sularda kalalım, nasıl olsa madalya takmıyorlar!- fikrine doğru itti (pozitivist ve kapitalist olmak her şairin doğasında vardır bizde). Hani bir aralar serbest vezin vardı, o bile şimdi Hece Şiiri’nin bir alt kolu olmaya doğru gidiyor, eğer tarih bizi şaşırtmaz ise. Böyle bir ortamda ki bilgi birikimi Ortaçağ sonrası simge/sembol dünyası, metafizik dünyası bununla aynı koşumlara sahip bir üst evren ve fizik dünyası ise Newton öncesine ait bir zihinle kişilerin bu kadar dinamik bir mecraya ve bundan kaynaklanan şiire bakması kolay değil. İnternet’in sadece elektrikli daktilo (ama illa ahşap) olmadığını yeni idrak etti insanlar. Özetlemek gerekiyorsa, görsel şiir ile insanların şiir dediği şey arasında hiçbir fark yok, sadece bazen Şiir Tarihi’ne tutunmak, sürüklenmek, kişiyi harita içinde tutuyor. Hepimiz takdir ve başımızın okşanmasını istiyorsak, risk almaya gerek yok.”
Erman Löpçük sayfalarında zamanların ve dillerin montaj işçiliğini yaparken Elif Yıldız Ankara’da yazıyor, çiziyor, yontuyor, “noktalardan sonra boşluk bırakmıyor”. Elif‘in işlerini Löpçük‘te ve Karga‘da görmüştük. Son dönem çalışmalarında “gürültü” üzerine yoğunlaşmış; basılı ve görsel yayınları tarıyor, internette ciddi ciddi arkeolojik kazıya girişmiş. Bununla ilgili iki illüstrasyon kitabı üzerinde çalışıyor. İlk kitapta, 21. yüzyıl felsefesi ve popüler kültürü ekseninde gürültünün ses ve müzik üzerindeki yansımaları kâğıda dökülecek. İkinci kitap ise “çıkış nedenlerine” ve primitif olana yönelen çizimlerden oluşacak.
Elif’e ülkenin sertleşen ikliminde sanat alanının hal ve gidişatını nasıl gördüğünü sorduk: “İzole olmayı becerebilmiş biri için çok da farketmez aslında. Güncel politikaların her şeye çokça sirayet ettiği şu zamanlarda, kendini bilinçli olarak tüm bu yaşananlardan uzakta tutup kendi işleriyle ilgilenenlerin sayısı da çok azdır diye tahmin ediyorum. Gündem dışı yaşamak her ne kadar zor olsa da, bir şekilde bunu koruma taraftarıyım. Çünkü akıl sağlığımı korumam lâzım. Gerçi bu birçok şeye ilgisiz ve hatta korkak birisi gibi gösterebilir sizi. Üretim ve yaşam alanlarımızın korunması taraftarıyım. Bu da kendi başına bir mücadele alanı zaten. Ha bunu tek başınıza yapmışsınız, ha birlik-beraberlik ruhu içinde yapmışsınız, çok da önemli değil. Ama çok da umudum yok. Çünkü rekabet, hırs, statü gibi hastalıklar hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor. Tam da tüm bunlarla ilgili Roll dergisinin 2001 Ocak sayısında John Zorn ile yapılmış çok güzel bir röportaj yayınlanmıştı. Zorn diyor ki: ‘Hayır, dünyayı tersine çevireceğimize inanacak kadar naif değilim. Eline ilk taşı alan mağara adamı bununla başkasının kafasına vurup ‘bu tepenin kralı benim’ dediğinden beri dünya böyle. Hırs insan oluşumunun temel parçalarından biri ve insanları yönetenler de genellikle muhteris insanlar’. Şöyle de devam ediyor: ‘Firavunlar zamanında bu şiddetle yapılıyordu. Bugünse çok daha sinsi yollarla yapılmakta: Beyin yıkama, beyin kontrolü kullanılıyor bugün.’ Doğru söze ne denir.“
“Deri Altı Kanalları”
İzole olmayı becerebilmek ya da yalnız kalmak yaratıcılığın koşulu mu? “Tekil bir durum yok. Böyle bir ortamda nasıl tekil olunur? Herkes de Marcel Proust değil ki. Daha iyi yazabilmek için, tam konsantrasyon sağlayıp yataktan çıkmayarak götün çürüyene kadar sayfalarca kitap yazmak. Yalnızlık kötü. Kendinizi gösterebileceğiniz mecra bulmanız çok zor bu durumda. Strateji geliştirmek gerekiyor, ki bu sözcük de askerî bir terim. Kendimizi gene, örgütlenmeler ve militer terminoloji üzerinden anlatmaya çalışıyoruz. Kelimeler ve anlamlarıyla da savaşmamız gerekiyor bir taraftan. Sizi başarıya götürecek olan yegâne şey sadece bir bandrol. Sizi önemseyebilecekleri, kayıt altında tutabilecekleri, ne yapmanız ya da yapmamanız gerektiğini rahatça söyleyebilecekleri, sizi maddi ve manevi anlamda tatmin edebilecekleri bir dünya yaratmaları. Onaylanma ve kabul görme hissi ekmek ve su gibi temel ihtiyaç. Bundan kaçış yok. Tabii hal böyle olunca, yaptığımız işi bırakmamız mı gerekir? Neyse ki hâlâ dürüst ve iyi insanlar var. Tüm bunların dışında bir nebze olsun kendini dışarıda tutabilmiş, kendi yapıp ettikleri konusunda inatçı insanlar var. Sadece yaşadıklarının bir trajedi olduğunu, hatta bağımsız olabilmek için topyekûn buna bulandıklarını falan düşünmesinler. Burada birazcık umut açığa çıktı gibi sanki. Gene de her şeye rağmen dirençli olmak lâzım.” Bu durumda, Elif‘in sözleriyle, “neşenin zekâyla parlatıldığı her ses ve melodiye kulak kabartalım!“
Deri Altı Kanalları Ankaralı bir müzik grubunun adı. Elif Yıldız bu isim altında Ankara’nın kendine sakladığı yazılmamış, konuşulmamış hayatları yazmak istiyor: “Nasıl bir yol izlenir, hiçbir fikrim yok. Yapabilirsek İstanbul’un o biricikliği ve ‘Ankara’da hiçbir şey yapılmıyor’ takıntısından da kurtulmuş oluruz.”
Bu bağımsız sanat dünyası, Paris Komünü’nün kahramanlarından Élisée Reclus‘nün Bir Derenin Tarihi kitabında sözünü ettiği, dağdaki dereyi hatırlatıyor. Derenin büyüklüğü ve coğrafyası yaşanabilir boyutlardadır, yüce falan değildir. Dere seyrinin öngörülemezliği nedeniyle nehirden üstündür. Dere kendi yolunu kendi açar, nehir gibi kendinden önce akan binlerce galon suyun açtığı yoldan ilerlemez. İşte bu yüzden dağdaki herhangi bir derenin gücü Amazon’dan fazladır.
Şubat 2017 Express dergisi, s: 15, 16, 17
novakozmikova #fantomrules (2015)
Esat Cavit Başak
“İnsan hiç de sanat yapıtı olmayan yapıtlar yaratabilir mi Diana?”
Hava kirli, insanlar güce tapıyor. Sanat gezegeni değişmez yasalara göre dönüp duruyor. Fakat birden, yörünge dışında beklenmedik bir şey oluyor. Fezada yüzen sözcükler ve görüntüler, fikirler ve fanteziler karşı konulmaz bir manyetik ağa yakalanıyor, burada coşkuyla çarpışıyorlar. Bir anda atmosfer dönüşmeye başlıyor. Kozmos yemişleri coşkuyla çatlıyor. Fanatik magazinlere binip gezen anonim şairler, robotlar, oyuncaklar, western çizgi roman kahramanları, canlılar ve cansızlar arasından sızan eriyikler, kimseye ait olmayan bir dili konuşan bedenler, hep sahipsiz kalan konuşma balonları, terlikle diktatör kovalayan Esat Cavit Başak’a bağlanıyoruz.
“The chief enemy of creativity is ‘good’ taste” demiş (Yaratıcılığın en büyük düşmanı iyi zevktir) Picasso. Yaratıcılığın düşmanı ne hakikaten? Deli kızın çeyizi gibi bir şehirde, sanat ortamı neden bu kadar ciddi ve sıkıcı görünüyor?
Esat Cavit Başak: Galiba ve öncelikle, bazı kurum ve kuruluşların -ki devlet ve kurumları ile ebeveyn kuruluşları bunların başını çekiyor- öğüt ya da nasihat kılıfı altında söylediği ve aslında yaratmaya çalıştığı oto-sansür ile öğrenmeye çalışan bir zihnin en görünmez engelleri olan kimi sözlerden uzak durmak gerekiyor; ‘Oynama, bozulur!‘, ‘başka işin mi yok!‘, ‘sana mı kaldı!‘ ve en acayibi ‘başkası ne der?‘ Öğrenci olma durumunun, sanılanın ve beklenenin aksine bir mezun olma durumu da içermediğinin, ‘ihtiyaçlarımız’ dediğimiz şeyler konusunda o kadar da net ve emin olamayabileceğimizin de aklımızın bir kenarında kalması yararlı olur düşünüyorum.
novakozmikova #fantomrules (2015)
1 Mayıs 1991’den 2002’ye kadar türlü aralıklarla 24 sayı çıkan, Türkiye’nin ilk fanzin dergisi, efsane Mondo Trasho’ya değinmeden olmaz. Mondo’ların hikayesi nedir?
Genellikle Deniz Pınar‘ın Narmanlı Han‘daki dükkanında toparlıyorduk; sayfaları ve muhabbeti. En azından aylık olarak düzenli çıktığı ilk senelerde. 1991-1992 arası aylık ve gayet düzenli çıktı mondotrasho, sonra da kafasına estiğince. Çok sıkı bir mektup iletişimi vardı. İstanbul içinden ve diğer şehirlerden pek çok insanla mektup aracılığı ile tanıştım, eski sayıları isteyenler, sayfa gönderenler. Gelen mektupların çoğu duruyor bende. Sadece Taylan ve Kerim‘in Regorge tayfasıyla olan yazışmalardan bir dergi çıkar. Regorge, sonraları bir fanzin olarak da çıktı zaten. Gelen tüm mektuplar hem içerik hem de görsel olarak öylesine doluydu ki! Zarftan bozuk para çıktığını bile hatırlarım. Birisi eski bir sayıyı istemiş mesela. Düzensiz çıktığı dönemlerde mondo‘su sabit kalıp, bir konu ya da bir kavram etrafında toplanılan sayılar da oldu: Mondo Atropo, Mondo Akinetono, Mondo Arkıno (sadece Cüneyt Arkın ve filmleri üzerine) Çöplük Dünya, Mondo Porno, Mondo Pyro ve Mondo Desparado. Bu sonuncusu, Mondo Desparado, tek sayfa, A3 olarak bir afişti. Hani western çizgi romanlarında bir kare olur, kahraman birinci kattan camı kırıp aşağıdaki atına atlar, o aradaki katları fotokopi ile çoğaltıp gökdelen yapmıştım. Kahraman yirminci kattan atlıyordu atına. 2002 ya da 2003 tarihli, yani en son mondo‘lardan biridir. Hatta ve galiba sonuncusudur. Madde kullanımı ve suistimali dönemimin zirve yaptığı zamanlardan, o ata atlayan da bendim.
Oldschool ryhme, alış buna home-boy !
Fanzini bir örgütlenme biçimi olarak düşünebilir miyiz?
Evet, fanzin bir örgütlenme biçimidir ve bu bir teori falan da değildir. Pratiğinin ve sonuçlarının gözler önünde olduğu, birbirinde farklı, bambaşka kolektifleri birleştiren, onları besleyen bir koca gerçekliktir. Bir metal fanzini olarak yola çıkıp kendi alt kültürünü oluşturan Laneth, Antalya tayfası anarşist arkadaşların çıkardığı Coelacanth, Serhat‘ın tek kişilik müthiş projesi 2/5BZ‘nin ‘yayın organı’ Gözel ve İzmir tayfasından Girdap‘ın farklı isimler altında, dişiyle, tırnağıyla on seneyi aşkındır sürdürdüğü fotokopi maceraları aklıma ilk gelenler.
novakozmikova #fantomrules (2015)
“aşkım, kelimelerin yumruklar gibi çeneleri kırdığı bir dil düşünüyorum.”
Söz, ses ve imgeyi, kuramı, fantastik kurguyu, fantezi müziği, sıradanlığı ve aşkınlığı, angajmanı, esrikliği, pornoyu ve popu…. her biri şuurunu yitirecek denli hızla birbiriyle çarpıştırıyorsun. Ortaya çıkan etkiyi nasıl değerlendirmeliyiz? Bir strateji olarak, göstermek ve görünür kılmak hakkında ne düşünüyorsun? Katilleri ifşa mı etmeli? Kurbanları ikna mı etmeli? Ağa-babaların ağzını burnunu mu kırmalı? Adaleti imgede yeniden mi kurmalı?
novakozmikova #fantomrules (2015)
Kültür endüstrilerinin aynalı üretim araçlarına pabuç bırakmayan görsel sanatın oyun arkadaşları kimler? Müzik, video, performans …. Gündelik yaşam, sokak ve sosyal medya üretme sürecine nasıl yardım-yataklık yapıyor?
Her iki sorunun da karşılığı Gündelik Yaşam‘dır. İlk sorunun cevabı, ikincinin öznesi olarak gündelik yaşam. ”Ben aramam, bulurum” diye pek aynalı gözüken bir laf vardır, Picasso‘ya ithaf edilir. Tam o hesap. Hiç de mistik olmayan, gayet rasyonel bir durumdur bu; özel bir ‘şey‘ aramıyorsan karşına çıkan ‘şey‘lerin hepsi zaten çok özeldir. Göz, eğitilebilen bir organ, aramadığını bulabildiğin gibi bir müddet sonra aradığını da bulabiliyorsun kolaylıkla. Kazanmak. Bu buyruğun tedavülde olmadığı bir hayat -kazanacak bir şey olmadığı çünkü insanlar arasında geçenlerin ve birbirinden istedikleri şeylerin bu şekilde ifade edilemeyeceği bir hayat- nasıl olurdu kurgulamamız gerek.
Gezi’de, kolektif ayaklanma ve coşku halinde sokağın fanzin gibi işlediğini görmüştük. Oradan aklında ne kaldı? Sen nasıl deneyimledin? Haziran günlerinin görsel kültürel dili seni nasıl etkiledi?
Sorunun içine cevabını da işlemişsin aslında ve tam olarak da katılıyorum; kısa devre ile ve kısa vade için de olsa sokağın fanzin gibi işlediğini gördük. Herkesin elinden geleni yaptığını -ki bu ‘herkes‘e, oradaki özgürlükçü ortama standart dikta şiddetiyle karşılık veren Tayyip Erdoğan ve yancıları da dahildir- mizahın, ironinin ve eylemin ‘ülke genelinde‘ sokağa ilk defa bu kadar uygulamalı ve içten döküldüğünü, bastırılanın tekmesinin ne kadar güçlü, yıllardır sistematik olarak uygulanan faşist şiddetin aslında ne kadar zavallı olduğunu, pasif olduğu varsayılan bir çoğunluğun nasıl harekete geçebileceğini, sosyal medya ve alternatif iletişim yollarının nasıl farklı amaçlar için kullanılabileceğini deneyimledik. En doyurucu hazların sürpriz olanlar, tasarlanamayacak olanlar olduğunu gördük. Deneyimden bir şeyler öğrenmek, ihtiyacımızı dünyada yaşamakla bağdaşır kılmanın yollarını bulmak anlamına gelir. Bunu ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek, yaşadığımız dünyayı gözlemleyerek yaparız. Sadece kolektif ihtiyaçlarımızın bile ne kadar basit, ulaşılabilir olduğunu görmek, buna karşılık faşist-kapitalist her türlü uygulamanın ne denli pespaye olduğunu gözlemlemek çok güzeldi. Devletin ve baskı kurumlarının ne kadar kırılgan olduğu gördük.
Sanat alanda herkes muhalif, politik, eleştirel, anti-kapitalist. Buna karşın üretim ve iletişimde tek tip, egemen kurumsal tavırlara alternatif geliştirme riskini alan çok az. Sinizm mi bu? Yoksa yeni bir kavrama mı ihtiyacımız var açıklamak için?
”Değerini değil ama fiyatını biliyoruz her şeyin” Oscar Wilde‘ın sinizm üzerine söylediği bir söz bu. Gördüğün gibi yüz küsur sene öncesi söylemiş olması da hiç farketmiyor, hala güncel. Tıpkı, yazıldığı tarih not düşülmese geçen hafta yazılmış gibi duran bir Fransisken papazın 1500’lü yıllardaki günlüğü gibi; ”Hava kirli, insanlar güce tapıyorlar, herkes birbirinin kuyusu kazıyor..” Hepsinin özeti ve Ece Ayhancası ise şu galiba; ”..Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir.” Kurumlar varlıklarını sürdürdüğü sürece kapılarında sıraya girecekler de olacaktır, bu kurumların ve kuyrukların varlığını değil ama işlevlerini, geçerliliklerini sorgulayanlar da. Muhalif, eleştirel, politik ya da anti kapitalist; adını sen koy, bu kurumlar dışında tutarlı iş üretilebileceğini, daima yeni bir iletişim yöntemi bulunabileceğini, sürekli olarak üretimde ve dolaşımda olarak gösterebilmeliyiz. Adorno elli yıl önce, bireyin, yüksek teknoloji ve bu teknolojinin eleştirel düşünce üzerinde yarattığı sonuçlar tarafından deforme edilerek önemsizleştirileceğini fark etmişti. Büyük sıkıntı dönemlerinin sonunda yeni kavramlar, yeni yöntemler kendiliğinden ortaya çıkıyor; ‘uygulamalı’ Kaczynski‘den pasifist-anarşist Zerzan‘a. ”Unabomber” Kaczynski‘nin yaklaşımı öylesine bastırılmıştır ki düşüncelerini ifade edebilmek için insanları öldürmek zorunda olduğunu düşünmüştür. Toplumsal ilişkilerin tahakküm üzerine şekillenmediği bir toplum deneyimleyemedik henüz.
“Acil bir hayat tasarımı” demişsin bir söyleşide, ülkenin ve kültür ortamının bu koşullarında yer değiştirmek, şehirden ya da ülkeden gitmek, bitirmek ya da başka bir kimlikle yeniden başlamak … ne düşünüyorsun?
İzmir ve çevresinde yaşıyorum. Çandarlı- Dikili, bu taraflara kaydım. Kişisel sebepler, ekonomik sebepler, başka sebepler, zaten bir yerden sonra hepsi iç içe giriyor tek bir sebep oluyor; hareket halinde olmak bana hep iyi geldi, geliyor. Posta adresim değişiyor ama elektronik posta adresim sabit. Hareket halinde olmak bana çocukluğumdan hatıra. Liseye kadar her sınıfı bir başka şehirde okumak bana babamın nefis bir hediyesidir. Bu vesile ile kendisine tekrar teşekkür ederim. Ulaşım aracı olarak bisiklet, posta olarak mail kullanmak fena fikirler değiller. Her ikisinin de hızı yeterli. ”Macera” kısmı ise en eğlenceli olanı; hem belirli bir sanatsal gelenekte yetkin olmanız hem de yeni bir şey söylemek için gelenekten kopma becerisini gösterebilmeniz gerekiyor. Bu konularda hiç de tembel olmadığımı düşünüyorum.
novakozmikova #fantomrules (2015)
“Ellerinde ‘Portakal orada kal’ ‘Faşist Hollanda’ yazılı dövizleri taşıyıp ‘Evet’ yazılı tişörtler giyen gençler yanlarında getirdikleri portakalları sıkarak suyunu içti. Grup Hollanda polisinin atom bombası attığını iddia etti! Şaka gibisin TC.” Bu tür haberleri okuyan, bazı gazeteci arkadaşların “Rus asıllı Türk sanatçı” olarak tanımladığı Nova Kozmikova ne düşünüyor? Bu ülkede saçma kavramının felsefi değerini, ironinin politik etkisini nasıl savunacağız?
Bir devlet, bir din ya da herhangi bir kurum mitine göre yaşamak, sokak ağzıyla söyleyeyim ‘çok sakat’. Devasa bir yalan hamuru içinde, ilerleme mitinin kaçınılmaz olduğu kabul ettirilmiş bir toplumla yoğruluyoruz. Bir yanda, yedeğinde yüzlerce kötülük saklayan, istediği gibi kesip biçebileceği, her duruma uyarlanabilen bir inanç sistemi ile donanmış devlet, diğer yanda, ”milli hassasiyetleri” jonglör ustalığıyla çeviren, yunanca ‘poli’ çok, ‘tika’ yüz anlamında kullanılan iki kelimenin yan yana getirilmesiyle oluşan politika ve bu kavramın has Türkçesini uygulayan bir ‘Reis’. Hatalı, eksik ve uydurma bir tarihe sarılıp, ‘refah’ düşleri kurmak!.. Devlet eliyle cinayetin, idamın propagandasını yapmak, inanç sömürmek, ataerkil, erkek egemen bir sistemi savunmak, sıraladıkça çoğalan bir acayip sıkıntılar kümesi. ”Hep ileriye ve geriye bakarız” diye yazmıştı Shelly, ”Var olmayan için iç çekip durarak”. Hakikatten de dev bir şakanın içinde gibi değil miyiz? Ancak tüm bu olumsuzlamalara karşın, içinde bulunduğumuz statükoyu sorgulamalıyız. Hangi şart altında olursa olsun yalnızca kendi dilimizce ‘saçma kavramına felsefi değerini’ ve ‘ironinin politik etkisini’ verebileceğimize inanıyorum.
Uluer Oksal Tiryaki (2016)
Kaburga fanzin’den Uluer Oksal Tiryaki: “Bu Ülkede Yazar Değil Okur Eksikliği Var”
Koray Sarıdoğan 14 Ekim 2017, kalemkahveklavye.com
Sadece fanzin yayıncılığıyla değil, özgün bir dile, bir ritme sahip şiirleriyle de dikkat çekiyor Uluer.
Memlekette fanzinciliğin en eski, en nitelikli ve uzun yeni sayı aralarına rağmen en sürekli örneklerinden biri olan Kaburga Megazine, içinde farklı emektarların adı geçmekle birlikte Uluer Oksal Tiryaki’nin kaptanlığında seyrediyor yıllardır. Sadece fanzin yayıncılığıyla değil, özgün bir dile, bir ritme sahip şiirleriyle de dikkat çekiyor Uluer. Geçtiğimiz yıllarda Oyun Yayınevi’nden çıkan Arabesk yahut Death Metal ile son dönem şairleri arasında yerini sağlamlaştıran, geçtiğimiz aylarda Sub Press’ten çıkan “Anadolu Ekspresi” adlı antolojiyi hazırlayan konuğumuzun, yeni kitap sürprizi de yolda.
Uluer Oksal Tiryaki ile fanzinden dergiciliğe, edebiyattan sektöre geniş ve sıkı bir sohbete imza attık. Yayımlanması biraz uzun sürdü, ama demlendi, güzelleşti. İyi okumalar… (Röp: Koray Sarıdoğan)
Fanzin aleminin eski ve bilinen isimlerinden biri Kaburga. Yine de bilmeyenler için şöyle bir özet alalım, geçmişinden bugüne nasıl seyretti? İşin mutfak kısmında Uluer Oksal Tiryaki’den başka isimler var mı?
Kaburga’yı hazırlamaya, bundan beş sene önce, Erman Akçay’la beraber başladık, bunu yapmak istememizin sebebi bir şeyler üretme isteği ve can sıkıntısı gibi şeylerdi. Zamanla art arda birkaç sayı çıkarınca, gelen tepkilerin de olumlu etkisiyle daha fazla gaza bastık ve derken iş bu noktalara geldi. İlk dört sayıyı Erman’la birlikte hazırladık, sonra o kendi işlerine ağırlık verince sayfa düzeni ve tasarım gibi işlerde Nihan Parmaksızoğlu’nin yardımları oldu. Ayrıyeten bu konuya ilgi duyan bazı arkadaşlarım da kendi istekleriyle çalışmalara dahil oldular, Kaburga’yı hazırlayan sunan her ne kadar ben olsam da bunu içeriğe katkıda bulunanlardan okuyucusuna, benimsenmiş bir birliktelik olarak düşünüyorum. Şimdilerde 9.sayıyı toparlıyoruz; neredeyse bitti ve bu sayıyı da Eser Yılmaz’la beraber hazırlıyoruz.
“Megazine” adı nereden geliyor? Yeni bir isimlendirme sanırım.
“Mega-Zine” aslında magazine ve fanzin kelimelerinin ortak kullanımından türemiş bir isim. Kaburga bir fanzin değil, megazine. Yurtdışındaki örneklerinden de görüleceği gibi Kaburga Megazine, ortalama bir fanzine göre çok daha kapsamlı bir çalışma. Örneğin; ilk sayılar daha çok şiir ve yazı ağırlıklıydı, şimdi neredeyse yarısından fazlasını görsel sanatlara ayırdım, takip ettiğim ve etkileşimde bulunduğum sanatçılar var. Özellikle Le Dernier Cri kolektifinden bir çok sanatçı bu konuda bize destek oldular. İsim konusuna dönecek olursak, daha önce “Kaburga Zine” olarak adlandırdım çünkü klasik anlamda Zine çizgisindeydik, Şimdiyse içeriğin çeşitlenmesi ve avangart tarafının ağır basmaya başlaması bu ismi seçmemde etkili oldu.
Sayıları belirli periyotlarda hazırlayabiliyor musun, yoksa zaman olup fırsat buldukça mı?
Son sayımızı geçen sene Ağustos ayında çıkardık, bir iki ay içinde yeni bir sayı basmayı planlıyorum. Sayıların çıkış tarihlerine baktığımızda yine üç- beş ay aralıklarla devam etti. Süre bakımından belli bir periyoda bağlı olduğum söylenemez, aslında açık konuşmak gerekirse ben tamamen kafama göre yapıyorum, sonuç olarak bu disiplin ve mesai isteyen bir iş, örneğin Kaburga ile ilgili neredeyse bir yıldır (KMZ tişört serisi ve içerik arşivi dışında) herhangi bir şey yapmadım çünkü kendi işlerime ağırlık vermek istedim. Dediğim gibi bu disiplin gerektiren bir iş ve sadece bir şey yapmak için yapmak da bana göre saçmalık, bugüne dek sekiz sayı hazırladık ve her biriyle gurur duyuyorum.
Kaburga megazine : complete discography
Çeşitli gelişmelere bağlı olarak fanzin sayısının çoğaldığı, hani deyim yerindeyse fanzinciliğin yeraltından üstüne çıkarılacak kadar popülerleşti popülerleşecek bir durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama bir yandan da bu işin orijinlerindeki kes-yapıştır-kolajla-çoğalt mantığından ziyade dijitalde hazırlanıp baskıyla çoğaltılan fanzin örnekleri de hayli çok. Kaburga, tüm bu manzarayı nasıl yorumlar, kendisini nasıl konumlandırır?
Aslında bunun gibi şeylere takılmıyorum. Fanzin elle yapılır ya da yapılmalıdır diye bir şey benim için söz konusu değil. İsteyen elle yapar isteyen bilgisayar kullanır, bana göre önemli olan daima içeriğin niteliğidir.
Fotokopiyle çoğaltılan fanzinlerden yana değilim çünkü fanzinin göze de hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin; Cleon Peterson gibi sanatçılar sana çizimlerini gönderiyor ve sen bu resmi fotokopiyle çoğaltıyorsan, her şeyden önce o sanatçıya ayıp etmiş olursun, görsellik somut özelliği bakımdan sıfıra iner, bu fikir, görsel tarafı olmayan fanzinler için doğal olarak geçerli olmasa da manzara konusundaki yaklaşımım bu, bunun da nedeni sayfalardaki görselliğin zedelenmesi, diğer türlü -genellikle- fanzinler sadece içinde parti bildirileri gibi yazılar olan beş-on sayfalık beyaz kağıtlardan öteye gidemiyor ve gidemez de.
Yaygınlaşan fanzin üretimini, estetik ve görsel açıdan değerlendirdiğimde, buralarda bu işi icra edenleri pek ilgilendirmiyor gibi görünüyor, diğer taraftan bakıyorsun, Fransa’dan fanzin geliyor, heyecanla karıştırıyorsun, içinden üç boyutlu gözlük çıkıyor, görsellik muazzam, kağıdı ve baskı kalitesi tartışılmaz, burada ise daha çok “Abi biz de fanzin çıkarmak istiyoruz,” falan filan gibi şeyler duyuyorsun.
“Edebiyat, Dergicilik Oyunundan Sıkıldı”
Uluer Oksal Tiryaki’yi bilip tanıyanlar olarak kendisinin muhalif, tabiri caizse köşeli bir arkadaşımız olduğunu biliyoruz. Bu tavrı popüler kültüre bakışında da görmek mümkün. Bu minvalde Kaburga’nın barkod giymiş bir dergi olmasını hiç düşündün mü, bu konu ve dergilere dair fikirlerin nedir?
Hayır düşünmedim, bundan sonra da söz konusu olmaz, fakat belki bir gün bunu bir toplama dönüştürmeyi düşünürsem bu olabilir. Barkod konusuna herhangi bir takıntım yok, bu ticari bir değer değil, eğer barkoddan anladığımız şey kaba tabirle “sistem” ise (şayet yeterli donanımın, becerin ve bu yönde bir niyetin varsa) sistemi kendi silahıyla yaralayabilirsin, böyle düşünmekte fayda var.
Üç dört seneden beri hiçbir dergiye şiir-yazı göndermiyorum, çünkü tiyatro bitti ve kalabalık evlere dağıldı, bunun yerine fanzinleri takip etmeyi tercih ediyorum, bir çok fanzin hazırlanıyor ve birçoğu ‘dergiciliği’ tam anlamıyla rafa kaldırdı.
Kaliteli fanzinlerin yaygınlaşmasını destekliyorum, en azından ticari beklentileri ve bağlı oldukları bir firma yok. Edebiyat genel anlamda dergicilik oyunundan sıkıldı, nedenleri ortada: Birisi, dergisinde yayımladığı şiiri toplumun ahlak yapısına ters olduğu için, sırtını toplumun kafa okşayıcı yapısına yaslamak adına şairini satarak dergiyi kapatıp ortalıktan toz oluyor, sonra o şair sosyal medyada ölüm tehditleri alıyor, şair bir süre sosyal medya hesaplarını kapatıp sokağa çıkamayacak hale geliyor, aslında bakarsan şair zaten şair değil, popülerite kazanmak adına (şirketler tarafından desteklenen) dergilere saldıran ve bu işten zararlı çıkan kişilerden sadece biri.
Diğeri, photoshop’la Boğaziçi Köprüsü’ne Nazım Hikmet’ten bir dörtlük yerleştirip, asli kitlesine selam çakıyor. Çok daha önce Taylan Kara’nın da yazılarında bahsettiği gibi ünlü ve az ünlüleri, sol’dan alıp sağ’a satar, arkalarına baktığınızda yine sözde ahlak bekçilerini ve medya patroncuklarını görürsünüz.
Diğer bir çevre ise yeterli okur kitlesine bir türlü ulaşamadığı için altı ayda bir farklı konseptlerde dergi çıkarıyor, edebiyat ayağına, bir sayıda Ayşen Gruda’ya diğerinde ise Hayko Cepkin’e falan rastlarsınız, tek dertleri oligarkların yerini almak olan bu başarısız hareket, genellikle olamadığını eleştiriyor.
En üst ligde ise elit edebiyatçılar var; onlar genellikle aydın/entellektüel çizginin temsilcileridir, cukkaları sağlam olduğu için alt kesim edebiyatçılar ve elitist okur çevreleri tarafından yakından takip edilir ve daima övgüye değer bulunurlar, fular alışkanlığı bir alt zümreye bu kodamanlar tarafından kazandırılmıştır. Üçüncü ligde ise tüm bunların minimal tezahürü: Çay, kahve, kitap, edebiyat, vs. biraz önce de bahsettiğim gibi, dergilerle işi olan bir adam değilim ve günümüzde dergiciliğinin geldiği nokta hiç umurumda değil.
Popüler olana karşı durma konusu cepte. Ben soruyu tersinden sormak isterim: “Şu özelliklere, bu şartlara sahip olan popüler bir iş de bağra basılabilir” gibi bir ölçütün var mı?
Evet genel olarak popüler olana karşıyım ama bu sivri köşeleri olabilecek bir konu değil ve bunu bir parça irdeleyecek olursak bir sürü tezat ortaya çıkabilir. Örneğin bu; Radiohead’i seviyorum ama aynı zamanda popüler müziğe de karşıyım demek gibi bir şey olur. Buradaki ölçüt kendini nerede konumlandırdığınla alakalı. Bir ara Lautreamont okumak çok modaydı ancak Maldoror’un Şarkıları hâlâ efsane
Bu noktadan itibaren, bir nesneyi ya da kişiyi popüler kılan şey tam olarak nedir diye sormak gerekir, bir pop şarkıcısının sahip olduğu genel geçer popülerizm mi yoksa gerçekten güzel bir filmin, seyircisi tarafından hak ettiği değeri görmesi mi. Ben ikincisinden yanayım, iyi bir iş gerçekten iyi bir iş olduğu için popüler olabilir, bence bunda herhangi bir sakınca yok. Maksat popüler olmayı istemek ve bunun için mücadele etmekse orada yollarımız ayrılır. Kısaca, her şey birbirinin içine geçmiş birer halka gibi, kendini, bunun ne kadar dışında tutabiliyorsun bütün mesele bu.
Kaburga’nın dümenindeki Uluer’in bir de şiir kitabı yayımlandı geçen yıllarda, “Arabesk yahut Death Metal”. Tamamen fikirlerini anlatabilmek, bunu okuyanları düşünüp tartışmaya itmek için soruyorum: Butik bir yayınevinden de olsa barkod giyip rafa çıkan bir kitabın var. Bu senin için rahatsız edici bir durum oldu mu?
“Arabesk veyahut Death Metal”, bana göre son yıllarda yazılmış en iyi şiir kitabı. Sadece bir üretki olarak değerlendirecek olsan bile bu soruya başlı başına bir cevap. Kendimi politik bakımdan herhangi bir şekilde tanımlamaya karşıyım. Ancak çoğunun yaptığı gibi, muhalif olmak, karşıt olmak gibi -sadece söylemde kalmayan- şeylerden de bahsedebiliriz.
Kitabın arkasında bir bandrol var evet ama bu, içinde natürmort türde şiirler olan bir şiir kitabı değil, politik bir tavrı var, ancak politikayla ilgili bir kitap da değil, bu konudaki fikrimi özetlemem gerekirse; modern şiir -ana hatlarıyla- modern toplumu anlatamıyorsa kimse kusura bakmasın herhangi bir şiir kitabını açıp okumam. Bu açıdan düşünmeye devam edersem, biraz önce de belirttiğim gibi, üzerinde kültür bakanlığının bandrolü bulunan bir kitapla sistem karşıtı söylem de geliştirebilirsin, ben estetik ve duygudan bağımsız olarak bunu gerçekleştirdim, kısacası her şey senin elinde. Sadece karşıt olmak benim için tek başına bir anlam ifade etmiyor.
Sub Press çatısı altında “Anadolu Ekspresi: Yeni Türk Şiiri”ni hazırladın. Şenol’a da sorduk, bir de senden duymak isteriz: Nasıl çıktı bu fikir, kitabın yayına hazırlanma süreci nasıl oldu?
Şenol’un zaten eskiden beri böyle bir niyeti vardı, sadece hayata geçmesi biraz aksadı. Bir gün bu konu hakkında konuştuk, bana böyle bir şeyi yapıp yapamayacağımı sordu, ben de kabul edip elimden geleni yaptım.
Aslında bu isteğin nedeni yine Kaburga’ya dayanıyor. Şöyle ki; şiir yazan ve aynı zamanda basan biri olduğum için, çevremde kimin ne yazdığını üç aşağı beş yukarı biliyorum ya da potansiyeli tahmin edebiliyorum. Kitabı hazırlarken öncelikle içinde yer alacak isimleri ve şiirleri belirledim, daha sonra bir ekip oluşturup İngilizceye çevrilmesini bekledim. Başta çeviri konusunda kaygılarım vardı ama ekip, Kerem başta olmak üzere sıkı ve de özverili bir iş ortaya koydu, ardından son okumalar, mizanpaj derken tamamlandı. “Anadolu Ekspresi” nitelikli ve içimize sinen bir çalışma oldu, modern şiir diye tabir edebileceğimiz türde bir kült antoloji.
Bu işe girmemdeki nedenleri hesaba katarsak, bu şiirlerin bir antoloji olarak sadece burada dolaşımda olması fikrinden çok İngilizceye çevrilecek olması ve dolayısıyla yaşadığımız ve yazdığımız şeyin başka coğrafyalarda da okunabilecek olması düşüncesi olarak özetleyebilirim. Benimle birlikte birçok insan bu kitaba emek verdi, çevirilerden, kapağına gerçek bir kolektif işiydi. Kitap şu an, Türkiye dışında, Amerika başta olmak üzere Avrupa’da çeşitli ülkelerde satışta, son olarak, Princeton Üniversitesi bu kitabı kütüphanesine koydu, bu hepimiz adına gurur verici.
Bir sonraki şiir kitabının yolda olduğunu biliyorum, Sub Press’ten mi gelecek, ne aşamada kitap?
Bir sonraki kitap şiir değil, daha çok deneme ve düzyazı ekseninde deneysel bir çalışma. Benim için tanımlaması biraz güç çünkü örneklerine pek rastlanılır bir tür değil. Bu teorik olarak üçüncü kitabım olacak ve dosyayı SUB Press’e teslim ettim, okundu ve yayına alındı, şayet bir aksilik olmazsa ekim ayında çıkması planlanıyor.
Bugünün gerek popüler, gerek nispeten ana akım dışında kalmış edebiyat ve yayıncılık dünyasını nasıl görüyorsun? Dönemin bir dili, bir özgün kumaşı var mı sence? Piyasayı domine eden sığ oluşumların arasından nitelikli bir dönem edebiyatı çıkar mı dersin?
Bu ülkede her konuda her kafadan bir ses çıkıyor, bilen bilmeyen herkes sadece konuşuyor, iş icraata geldiğinde ise ortalıkta kimse kalmıyor. Dönemin özgün bir kumaşı tabi ki var, salt şiir anlamında “Anadolu Ekspresi”ni referans olarak gösterebilirim.
Senin de söylediğin gibi “Piyasa Edebiyatçılığı” diye bir tabir var ve yayıncısından yazarına, şairine gerçek anlamda birbirinden ayrık gibi duran ancak birbirine göbekten bağlı bütünlüklü bir kütleyi oluşturuyor. Bana göre bu ülkede yazar değil okur eksikliği var. Eğer birey olarak bestseller raflarından öteye gidemediysen, edindiğin okuma alışkanlığın haliyle dizi izlemek gibi bir şeye evriliyor, bu seni kültürel düzeyde bir okur profilinin olamamasına itiyor, yeterli altyapın olmadığı için hayatın boyunca gerçek bir okur olamıyorsun, gerçek bir okur olamadığın için sorgusuz sualsiz sana sunulanı satın alıyorsun, baloncuklardaki şiirimsilerin fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşıyorsun.
Edebiyat diye sorduklarında aklına Cemal Süreya’dan başkası gelmiyor. Bu sorunun yanıtı bana göre tamamen bu, nitelikli işi nitelikli okuyucu bulur ve okur, bu bir endüstri hareketine dönüştüğünde ise herkes kazanır, tüm bunlar gerçekleştiği takdirde; yayınevine para verip kitap bastıramazsın, jüriyi ayartıp edebiyat ödülü alamazsın, bir dergiye yazı ya da şiir gönderirken bir başkasının selamını iletmek zorunda kalmazsın… Eğer okur prototipiniz yoksa –tıpkı burada olduğu gibi- saçma sapan kitap ve dergilerin yayımlanmasına ve okunmasına neden olursun, biraz ilerisi zaten çöplük.
Son olarak, bu röportajı okuyup Kaburga’ya, tişörtlerine ulaşmak veya yazı göndermek isteyen arkadaşlarımız ne yapsınlar?
Tişörtler ve KMZ box-set için kaburgamegazine @ gmail.com adresinden irtibata geçebilirler, şiir göndermezlerse sevinirim.
Telekültür’de Ali Şimşek’in konukları, Grafik sanatçısı-fanzinci Erman Akçay ve yayıncı-çizgi romancı Servet İnandı ile bağımsız yayıncılık, fanzinler, karşı kültür ve yeraltı edebiyatı ile ilgili sohbet etti. Programda, Türkiye’de çizgiroman ve grafik romana ilgi de irdelendi.
Bu bir yok etme savaşıdır- Vücudunu ve dünyanın akıl perdelerini kullanarak hücre hücre savaş- Orgazm ilacından çürümüş bedenler- Fırınlardan ürperen bedenler- Dünyanın tüm mahkumları dışarı çıkın- Stüdyoyu yerle bir edin.
Fotoğraf düşüyor- Söz düşüyor- Bütün ulusların partizanlarını kullanın- Hedef Orgazmının Işın Tertibatları- Gothenburg İsveç- Koordinatlar 8 2 7 6- Stüdyoyu alın- Yönetim Defterlerini alın- Ölüm Cücelerini alın- Kuleler, ateş açın.
Tüm ulusların partizanlarını çağırarak- Dil harflerini değiştirin- Söz hatlarını kesin- Turistleri titretin- Kapıları boşaltın- Fotoğraf düşüyor- Gri Odayı kırarak girin.
W.S.B
$enol Erdoğan
Erekte Şiir Nedir? Erekte şiir ayaktadır, başkaldırır… Sadece sisteme değil; aynı zamanda dünyaya ve insana da… Parıltılı hümanizm nutuklarına karnı toktur; kötülüğün kaynağını hep insanda arar. Karanlığı çift yönlü okur; gerektiğinde karanlığa dalmaktan çekinmez. Politik doğruculuğa ve benzer liberal zırvalara pabuç bırakmaz; hep uyanıktır, ayaktadır. Aynaların ve kadınların çoğaltma gücü ile sistemin kendini yeniden yeniden üretme gücü arasında gerekli analojiyi kurar; bu yüzden fallik bir dilden kaçınır. Hayatın her alanından sızan şiddeti görmezden gelmez; yalanı reddeder; hastalıklarına karşı da dürüsttür. Şiddetin söylemini-eylemini de içine alır. Sade’dan Artaud’a bir gelenekten beslenir, yani Erektedir…
Erekte Şiir, Sokak Şiiridir;
Sokağın deneyimlerine ortak olmak, sokakta yeni deneyimler yaşamak, gündelik gerçekliğin gizlediği olağanüstüyü açığa çıkarmak, yeni durumlara yelken açmak…
Önemli olan sadece sokakta kalmak-yaşamak değil, sokakla yaşamaktır. Şiir sadece basılı kağıda hapsedilemez. Markör ile duvara, elektrik direğine, telefon kulübesine de yazılabilmelidir. Sokaklara kendimizi sürüklerken stickerlara şiir otomatik yazılmalı ve yapıştırılmalıdır. Büyük bina çatılarından, otobüs camlarından kuşlanmalıdır. Sokakta yazılan şiir kaynağına yani sokağa geri dönmelidir.
Erekte Şiir, Gerçekliğin Karşısındadır;
Gündelik gerçekliğin sistemin sürekli yeniden ürettiği bir illüzyona dönüştüğü 21. yüzyıl başında Erekte Şiir, Gerçek için gerçekliğin karşısındadır. Gerçekliği düş ile takas eder.
Erekte Şiir, Anti-Oligarşiktir;
Edebiyat dünyasının köşelerini tutmaya çalışan, egolarının ağırlığından kendi cemaatlerini kuran, ‘bu iyi-bu kötü şiirdir, bu şiirdir-bu değildir’ fetvaları yayınlayanlardan icazet almaz.
Erekte Şiir, Bağımsızdır;
Her hangi bir güç merkezi yada odağına uzaktır, onlara eklemlenmez, bağımsız ve özgür varolur. Şiirin belli kurallara, geleneklere bağlı olmasını manupüle eden derebeylerine karşı özgünlüğün ve özgürlüğün savunucusudur.
Erekte Şiir, Liberterdir;
Toplumun her hücresine kanser gibi yayılmaya çalışılan lümpen milliyetçi, gerici, muhafazakar anlayışlarla uzlaşmazdır. Osmanlıca avangard kurgulara pabuç bırakmaz.
Erekte Şiir, Erektedir!
Rafet Arslan, 22 Haziran 2008
The Manifesto of Erect Poetry
What’s Erect Poetry? Erect poetry is upright, it rebels… Not only against system, but also against the world and man… It is not diverted by luminous humanistic speeches, it always looks for the origin of malice in the man. Erect Poetry reads darkness in two directions. It dares to dive into darkness when necessary. It is not deterred by political correctness and similar liberal foolishnesses. It is always awake and stands up. It erects the visible analogy between the productive power of women and the reproductive power of the system to build itself again. Therefore, it avoids using a feminine language. It doesn’t underestimate the violence coming out of every part of life, it refuses lies and it is also fair to its own pathology. Erect Poetry concerns the discourse on violence and the act of violence as well. It takes its roots from a tradition stretching from Sade to Artaud. It is therefore Erect. ( 2007)
Erect Poetry is Street Poetry.
To take part in the experiences of the street, to live new experiences on the street, to reveal the extraordinary hidden by daily reality, to sail to new situations. The important thing is not only to stay and/ or live in the street but to live with street. Poetry can not only be imprisoned into the printed paper. It should be written onto the walls, onto the electric polls, onto telephone boxes with markers. While we are strolling around the city, poems should be written automatically on the stickers and they should be put on the outer face of the city. They should be thrown from the roofs of the buildings and bus windows. Poems written on the street should go back to its origine, i.e. to the street.
Erect Poetry is against Reality,
At the beginning of the 21st century, where daily reality is transformed into an illusion reproduced by the system, Erect Poetry is against reality for the sake of the Real. It swaps reality with dream.
Erect Poetry is Anti-Oligarchic,
It doesn’t need to take confirmation from those authorities establishing their own institutions under the heavy loads of their ego, and who are giving their fetwa as this is a ‘good poem’ or this is a ‘bad poem’.
Erect Poetry is Independent,
It stays far away from a center of power-holder. It doesn’t depend on an authority. It is independent and free. It advocates the freedom of poetry and its individuality against those seigneurs who manipulate that poetry should be dependent on certain rules and traditions.
Erect Poetry is Libertarian
It never comes to terms with lumpen nationalist, conservatist, orthodox approaches which are spreading like cancer through every cell of society.
Erect Poetry Erects!
Rafet Arslan, 22 June 2008
P.K.D. x Creepy
Ziriab Mobile 2015
X-File
‘Çok fazla hayal kuruyordum. Geceleri çok fazla kötü sekans kaydediyordum. Zehirlenmek üzereydim. Her akşamın açılışında, kıyıya vuruyor, bayrakların yarıya indirilmesini seyrediyordum. Çok fazla dikey labirent vardı iki tarafta da. Savaşmaya yeter de artar, milyonlarca hortlak. Yumurtaları çalınmış birkaç gökdelen, yeterince enkaz bölgesi, birkaç önemli köprü, tamamlanması konusunda şüphelerin sürdüğü bir tünel vardı. Zamanında birkaç günde yüz bin insanın öldürüldüğü meydanlar, çok mühim ofislerin kurulabileceği saraylar, yıkılmış bir imparatorluğun tavşan avlanan küçük koruları; bir zamanlar dudağın ucunda bir benin güzelliğinden fazlası değilken, artık bütün iç organlara sıçramış tekkeler vardı. Boğazın hangi tarafında olduğumuzun hiçbir önemi yoktu. Sırtımızı verdiğimiz kentin içinden sesler geliyordu her halükarda. Tıkalı damarların çeperlerine sürtünerek ilerlemeye çalışan; tanıdık, alışıldık; gerçekten sinirlerimiz bozulduğunda, dayanılmayacak kadar karanlık bir hayatın sesleri. Dev kalyonlar gördüğümüz yoktu; yüzümüzün ortasından salakça bir tebessüm gibi geçip giden petrol tankerleri vardı yalnızca. Sessizce deldikleri sisin içinden, boğazın karşı tarafına bakmaya devam ediyorduk. Boşlukta, sisin kendisi; sis hiç kalkmasa bile, in cin top oynatacak kadar tanıdığımız bir diğer kent vardı ardında. Sarayı ele geçirebilirdik, köprüleri ateşe verebilirdik, meydanlarda büyük ateşler yakabilirdik. Küçük bir çeteyle yapabileceğiniz şeylerin haddi hesabı yoktu. Ama bütün bu kızgın hayalleri de çantama tıkıştırıp, alışveriş için gerisin geri içkente dönüyordum.’
Taylan Taftaf
Emre Varışlı, 2015
Edebiyat edebi değildir. Edebiyat tarihin tozlarını üstüne çekmez. Edebiyatın raf ömrü yoktur. Edebiyat argoyu ve serseriyi uzaklaştırmaz. Edebiyat cinsiyet suçu barındırmaz. Edebiyat yalnızca heteroseksüel – romantik bir çöplük değildir. Masaları kaldırın ve daktilolarınızı şov için kullanın. Masaları kaldırın ve kelimelerin özgürleştiğine tanıklık edin. Masaları kaldırın ve kütüphaneleri sahneye çevirin. Görsel malzeme ve kelimelerin ihtişamını buluşturun. Kitaplar görüntüye giriyor matbaalarda sesleri yükseltip okumaya başlıyoruz. Sesler birbirini takip ediyor. Cümle demek müzik demektir. Edebiyat titreşimlerle çoğalır ve dans başlar. Edebiyatla dans edebilirsiniz. Kamerayı şaire doğrultun ve onun kendi bedenini bir pankarta dönüştürdüğünü görün. Edebiyat editoryal kadronun onayını beklemeyecek ve sadece sayfalarla çoğalmayacak. Edebiyat sanat galerilerinin dışında dolaşan bir şey değildir. Edebiyatın fotoğrafını çekebilirsiniz. Edebiyatla akşam bir şeyler içmeye gidebilirsiniz.
21. Yüzyıl İçin Siber-Sürrealist Manifesto
ya da Dance Macabre:
Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !
Bizim ya da 21. yüzyılın rüyalara dalıp gitme lüksü yok. Bugün 21. yüzyıl Siber-Sürrealizminin temel deneyim alanı rüyalar değil; gündelik hayatın kendisidir.
İşte bu yüzden bu toprakların yaşamış ben diyeyim tek gerçeküstücü grubu siz deyin tek avangard deneyimi bir gün sahaya geri dönecek olursa bu kadar ahmaklık ortasında ana gövdesi ‘dans topluluğu’ olacaktır.
Sekiz ya da on pilli el teybi, türler arasında sörf yapabilen en az bir Mc, beyaz eldivenler, tuhaf şapkalar, yerine göre maskeler ve d.i.y. kostümler, bir kaç devre ile zamanı sıçratacak gürültü makineleri, cennetlik müzisyenler, kafalarının üzerinde dönen yakışıklı oğlanlar ve bir şehri yıkarcasına dans edebilen kızlar ve drag queen‘ler.
Sokağın azgın şiiri, tag vs graffiti ve art brut, devasa ayaklı kolonlardan yapılan sahil enstalasyonları, Alsancak çimleri, Porsuk Adası, Moda Sahili, Saat Kulesi Meydanı ya da zombi kostümüne bürünmüş Ziggy Stardust’tan farksız çılgın çocuklar.
Nostalji, karasafra ve donmuş zamanın 21. yüzyıl Sürrealizminde yeri yok.
Asıl şimdi caddelere, sahillere, parklara inip zombiye dönmüş topluluğu dansla, sanatla, aşkla baştan çıkarma vakti.
Şimdiki geleceğin Gerçeküstücü sloganı: “Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !”
Selam olsun Olimpos’un eskici dükkânlarına karşı gözü kapalı hayata balıklama dalan sokağın çocuklarına.
Ve Aşk olsun !
Rafet Arslan
Eski Sürrealist Büro, Kadıköy Merdivenler
2 Haziran 2016
‘Göklerden gelen bir karar vardır’ Türkçe’nin tabuları yıkılıyor
Delirenler haklıdır, define yıkık yerlerdedir Ve Jesus Punk yıkıntıların arasında belirir Maddeyi bilir, maddeden geçer Asıl çıkılması ve eylem yapılması gereken sahnenin gündelik hayat olduğunu bilir.
Herkesi kurtarmaya gelmiştir Pelerini olmayan ve oyuncağı yapılmayacak bir kahramandır o O, cinsel olmayan bir cinsel metadır Bir Mesih televizyonda iner halkın arasına Canlı yayında acıyı izliyoruz Aziz elleriyle dokunuyor aynı anda herkese Parlak şehir çölünün ortasında seslenir: “Persona yıkılsın !” Maaşlı çalışanların körlüğünü bilir ve askere çağırılanların aczini hisseder.
Jesus Punk anonim değil Jesus Punk çarmıhını sırtında taşımaz ! Reklam panosunda sırıtmaz ve arkanızdan konuşmaz ! Siber çağa uygun bir yıkım geliyor Ölümü kutsama, ölümün fotoğrafını çekme !
Jesus Punk cinsiyetsiz ve ırksız Jesus Punk siyah ve beyaz Jesus Punk çocuk işçi ve seks işçisi değil ! Jesus Punk senin saçma hayallerini gerçekleştirmiyor Mum yakman, tavaf etmen, dua için diz çökmen gerekmiyor Jesus Punk sosyal medya fenomeni değil ! Jesus Punk anonim değil !
Jesus Punk, Tanrıyı dinlerin elinden kurtarmaya geliyor
Yıkılsın persona !
Kozmik zulüm ve büyük sahne yok olacak !
Emre Varışlı 2017 İstanbul
بِسْمِ ٱللّٰهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيم
Yeni Bir Gökyüzü
Kontrolsüz bir patlamanın yeni bir gökyüzü inşa edeceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kontrolsüz bir patlamanın yeryüzünü ve suları kendi biçimine dönüştüreceği, kaleme alınmış tüm uluslararası retoriğin saçmalığını bir tuşla sınırsız kılacağı, bir tuşla sileceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kol saatlerinin icadı veya kütle-zaman ölçeğinin fiziki kavramsallığı keşfedilme ânında doğruydu. Tahayyül edilirken, bin yıldır, doğru bir şekilde ‘akla getirildi’. Ancak tahayyülün güzelliğinde akla getirilen her ‘gelecek’, endüst-realitenin vahşetinde sevimli birer ‘tüketim unsuru’ gibi sevgilinin omzuna kondurulan küçük, tüketimsel ve yalancı öpücükler olarak ‘kapitalizm’in gizli ellerinde çöpleştirildi. Kalite ve mükemmellik, teknolojiyi daha güvensiz kılıyor, sürdürülebilirlik ve çevrecilik doğaya daha çok zarar veriyor. İnsan hakları, gönüllü köleliğin kartvizitini oluşturdu. Pazar ve pazarlama, matematiğin hakikat temsilini yok etti. Demokrasi, bugün, truva atı bile değil; Gregor Samsa’nın ruhunun yaygınlaşmasıdır bu topraklarda demokrasi… Çağdaş sanatlar ve mimari, plastik ya da taş bile değil; ölümcül çimentodan kuleler ve hapishane gözenekleri kurdu. Müzeler artık görkemli birer ibadethane ya da mezarlık bile değil; müzeler kahve ile boş zamanın pazarlanmasının merkezleridir.
Anlayalım artık; yeni bir kutsallık inşa edilemiyor. Ülkelerin yenisi ülkelerin yok edilmesinin el-kitabıdır. İnsanlık, ruhunun kendi ruhuna terk edileceği ânın özlemini tahayyül ediyor. Kalbimiz ve dilimiz; anlayış, şefkat, erdem ve vicdanla dolu bir dini açılım değil. Anlayalım artık; kontrolsüz bir patlamanın ruhumuza katacağı yatıştırıcılığı… ‘Bakmak’, kontrolsüz bir patlamanın tahayyül ânlarıyla birlikte önem kazanıyor; ‘anlam’ın yerine geçecek akıl dışı mutluluğun imgelemini, dahası imgelemin özgürleşmesini sağlıyor. Tahminsizliğin büyük geleceğini…
Tahminsizliğin ve sonrasızlığın kargaşayla biçimlenen geleceğini yakinen sevelim. Yeni bir gökyüzünün inşasını tahayyül edelim: Bu arzuyu kabullenelim.
KARGAŞA PROJESİ, BİR NUMARALI GÖREV: Şeyleri topluluğun, ailenin, ideolojinin ve diğer insanların gözleriyle görmeye son vermek.
KARGAŞA PROJESİ, İKİ NUMARALI GÖREV: Kaybedenlerin kazanacağı bir oyun yaratmak.
KARGAŞA PROJESİ, ÜÇ NUMARALI GÖREV: Söylenmemiş şeylerin söylenenlerden daha önemli olduğu saldırıları sürekli kılmak.
KARGAŞA PROJESİ, DÖRT NUMARALI GÖREV: Dolaysız deneyimlerin rehberliğinde bireyi, bilinçaltını ve rüyaları cephane haline getirmek.
KARGAŞA PROJESİ, BEŞ NUMARALI GÖREV: Otoriterlik ve edilgenlikle mücadele etmek için pratikteki her yalpalama anında radikal yaptırımlardan kaçınmamak.
KARGAŞA PROJESİ, ALTI NUMARALI GÖREV: Burjuva değerlerine ve sanat piyasasına yönelik küçümseyici bakışı beslemek, ideolojiyi reddeden bir barbarca isyanı örgütlemek.
KARGAŞA PROJESİ, YEDİ NUMARALI GÖREV: Şimdiyi yaratmak için seferber olmak, düşlerimizi ve arzularımızı onları hapseden gelecek kaygısından kurtarmak.
KARGAŞA PROJESİ, SEKİZ NUMARALI GÖREV: Kolektiflerin şiirsel, ateşli ve şakacı olması gerektiğini bir an olsun unutmamak.
KARGAŞA PROJESİ, DOKUZ NUMARALI GÖREV: Aklı ve tutkuyu olabilecek en mükemmel biçimde birbiriyle bütünleştirmek.
KARGAŞA PROJESİ, ON NUMARALI GÖREV: Müesses nizama, otoriteye, dile, bizi hipnotik uyuşukluğa sevk eden her şeye ölümcül darbeler indirmek.
KARGAŞA PROJESİ, ON BİR NUMARALI GÖREV: Herhangi bir davaya bel bağlamamak, kendi hayatını başlı başına dava haline getirmek.
KARGAŞA PROJESİ, ON ÜÇ NUMARALI GÖREV: Kurban etmeyi, çalışmayı, suçluluğu, mübadeleyi hayatta kalmanın olmazsa olmazları olarak sunan tekno-endüstriyel sisteme karşı yıkıcı bir iradeyle direnerek hayatın tüketilmesine engel olmak.
KARGAŞA PROJESİ, ON DÖRT NUMARALI GÖREV: Özerk bireylerden oluşan topluluklarla emir ve lütufla yönetilen kalabalıklar arasındaki nitel farkı teori ve pratikte göstermek.
KARGAŞA PROJESİ, ON BEŞ NUMARALI GÖREV: Soluk alıp vermeye devam ettiğimiz müddetçe son sözün henüz söylenmediğinin bilincinde olmak.
kalçamı yağmurlarla taşlanmış mabedinde diriltiyorum militan yanardağın eteğinde alevlenirken o ruh göçüyle bebek cesetleri boşaltıyorum banyoya kibirli altın rezervlerini talan ederek
kimse şehvetini donukluğundan saklayamaz
kusurlu avuçlarımla bıçaklıyorum yanaklarından onu gecelerce yoğun bakımda yırtmaçlı kefeniyle ağırlığını asla başkasının kucağında bırakmıyorum
kimse değerini diğerinden çekip alamaz
kalçam genişlediğinde nemle depremleniyor yerküre şeytanı gücünü kütürdetirken sarhoşluğun damgasını taşıyan bir elektrik direğine omuzlarından kelepçeliyorum bütün yarıklarımı
tazecik yemişler dallarından sarkıyor
nıralugyud imitiy niskes ridimitib
Gözde Gürel ‘Anxiety’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)
Çok genç, ama bir o kadar da derinlikli bir sanatçı Gözde Gürel. Çalışmalarında insanı tüm kaygıları, acıları ve umutlarıyla ağırlıyor.
Gözde Gürel ile Sanata ve Topluma Dair
Röportaj: İpek Yeğinsu / artlog.art50.net
Çalışmalarınızda otobiyografik öğeler, psikolojik referanslar ve toplumsal eleştiri ön plana çıkıyor. Sizce günümüz toplumlarının en önemli sorunu nedir? Sanırım çok değerli olduğumuzu düşünerek kendimizi sürekli değersizleştiriyoruz; dolayısıyla kendimizi değersizleştirdiğimiz insan ilişkileri içinde buluyoruz. Bu, ironik olduğu kadar yorucu da birşey; ne isteklerimiz ne de karamsarlığımız bitiyor maalesef.
Çalışmalarınızda çizgi roman ve karikatürle akraba bir yaklaşımdan söz etmek mümkün. Takip ettiğiniz çizgi romanlar var mı? Sıkı bir takipçisi olmamakla birlikte çizgi roman okumayı seviyorum. Özellikle Image Comics’in serilerini oldukça çağdaş ve ilham verici buluyorum. Wonder Woman ve Batwoman gibi cinsiyet normlarını yıkankarakterlerin hikayelerini okumak hoşuma gidiyor.
İşlerinizde sosyal fobiyle ilgili birçok referans mevcut. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Hem internet öncesi ve hem de sonrasına denk gelen kuşaktan biriyim ve çok rahat günler geçirdiğimizi de söyleyemem. Duygularımız ile pratiğe döktüklerimiz, sürekli çatışma halindeler ve problemlerimizi gerekçe gösterip insanları yanımızdan uzaklaştırmaya alıştık.
Gözde Gürel ‘Antisocial Anthem’ – ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)Gözde Gürel ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)
Beğeniyle takip ettiğiniz sanatçılar? Esinlendiğiniz yazarlar? Matt Gordon, Alice Wellinger, Camille Rose Garcia, Alessandro Sicioldr, Elif Varol Ergen, Mercedes Helnwein, Nick Sheehy, Ali Elmacı ve Thomas Ascott’u sayabilirim. Lisedeyken William S. Burroughs’dan esinle resimler yapardım; halen serbest çağrışımları olan ve zihnini dolambaçlı bir gezintiye çıkaran yazım tekniği ilgimi çekiyor. Özellikle bir iş üzerinde fikir geliştirirken serbest çağrışımlar güzel sonuçlar veriyor.
Yakın gelecekte sizden hangi projeleri bekliyoruz? Şu anda öncelikli planım motivasyonumu yüksek tutup daha da çok üretebilmek.
Illustration for Diabolizer and Persecutory concerts by Lucy Ferra
Öldüren Cazibe : Lucy Ferra
Ağustos 2014
Lucy, merhaba. Son zamanlarda neler çiziyorsun, anlatmak ister misin? Merhaba. Son zamanlarda açıkçası beynimi susturmak için yanımdan ayırmadığım defterlerimi karalıyorum; özellikle birşeylere odaklandığımı söyleyemem; o an nasıl olması gerektiğine inanıyorsam o şekilde yapmaya çalışıyorum. Ama genel olarak anlatım tekniklerine yoğunlaşmış durumdayım. İllüstrasyonu kuvvetlendirecek ya da illüstrasyonla kuvvetlendirebileceğim konular üzerinde projeler geliştirmeye çalışıyorum.
Yurdumuzda illüstrasyon sahası genişliyor, bu konuda ne düşünüyorsun? Genel tabloya baktığımızda, sadece ülkemizde değil dünyada değişmekte ve gelişmekte olan bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Teknoloji, gün be gün ilerliyor ve bu ilerleyişe görsel anlatım gücünün eklenmesiyle, bizler gibi yazı-çiziyle uğraşan insanlara yeni iş sahaları doğurması kaçınılmaz. Fakat yaşantımızdaki her şeyi çok hızlı bir şekilde tüketmeye başladığımız ve gittikçe bireyselleştiğimiz için, yapılacak her şeyi çok kısa sürede çöp haline getirmeye başlamamız beni korkutuyor. İnsanların değer yargıları değişmekte; onların doyumsuzlukları yapılan işlerin kalitesini de etkileyecektir. Ama tabii kesin konuşmamak lazım..
Bir dönem Leman’da çalıştın, ne tip işler yaptın, biraz bu dönemden bahseder misin? Karikatür ve mizahtan ziyade çizgi roman, grafik ve illüstrasyona daha yakınsın sanırım ? Yanılmıyorsun, illüstrasyon ve çizgiromana daha yakınım. Leman farklı bi kafaydı. Aynı anda, deli gibi gerilim yaşarken bi taraftan da sinir stresi atabildiğim bir ortamdı. Genelde üçüncü sayfa ve renklendirme yaptım bazen de her işin adamı oldum. Biraz tembel olduğum için (belki birazdan da fazla), çalışmalarımı temize çekip veremedim. Ama güzel bi tecrübe, güzel bi keyif, toz kokusunu bile özleyebiliyor insan.
Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)
Dylan Dog’ı çok sevdiğini biliyorum. Dylan’ı senin için özel kılan nedir? Dylan’ı özel kılan bir değil onlarca sebep var. Yazsam roman olur belki. Teknolojiyle arasının hep kötü olması, ilişkilerinde dikiş tutturamaması, yükseklik korkusunun olması, sıklıkla parasız olması, inandıklarının ardından koşması onu ‘normalleştiriyor’. Korkuları olan bir ‘kahramandan’ bahsediyoruz aslında. Çoğu zaman kendimle özdeştiriyorum onu. Komik geliyor belki kulağa ama evet, ben bir çizgiroman karakterine aşığım ve belki bir gün çizgilerde buluşuruz.
İleriye yönelik planların neler? Engel tanımıyorum. Kafamda çok fazla sorun var ve bunları dışarı çıkartmanın derdindeyim. İnsanlar görsün bilsin derdinde değilim, yeter ki çıksınlar benden ve belki o zaman sıkıntılarımı bir nebze olsun hafifletebilirim. Çapraz sanatların gücüne inanıyorum, illüstrasyonu kağıttan dışarı çıkartmak istiyorum. Tek bir amacım var, insanları rahatsız etmek.
Some sketches for linoleum print by Lucy Ferra (2014)
1986 İstanbul doğumlu. İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Onu sokağa işlediği fantastik figürleriyle tanıdık, kısa sürede yeteneği ve sabrı sayesinde sanatını galerilere kadar taşıyabilen orijinal sanatçılarımızdan, genç yetenek, grotesk imgelem. Aynı zamanda yakın zamanda dostlarıyla birlikte 49/ 50 ismini verdikleri baskı resim ve tasarım atölyesini de işletiyorlardı.
Lakormis (2015)
Lakormis (2017)
Merve Morkoç is a Turkish illustrator based in Istanbul. The images of beauty and ugly come together in an harmony at the same body and on the same surface. Merve Morkoç’s paintings are inspired by the culture and life of the streets, where she feels independent. For her, the internet, streets, gallery walls, paper and materials of any size can easily turn into efficient spaces. In this context, the artist is enthused by animation figures, commercials and narrative styles of urban origin that surround her. In her works, Morkoç is capable of creating alluring narration and forms, while keeping a characteristic distance with the viewer. Her approach can be summarized as: “Ugly as a concept, yet charming as a package”. Referring to her murals Morkoç says: “…An infinite presence is not my concern. As a matter of fact, what matters is to be able to paint on that very wall. Five years or five minutes; well, frankly, to me, it doesn’t matter at all.” Merve Morkoç was born in 1986 and has graduated from the Department of Graphic Designs at Mimar Sinan Fine Arts University. Her statement is a warranty of the presence of street art in her works in the gallery with all its vitality. (taken from arts fucks me, Carolin Gölder)
In Conversation with Zeynep Mar, Multidisciplinary Istanbulite Artist
by Çağla Bölek March 2019
1994 İstanbul doğumlu ressam, 10 yaşında resim eğitimi almaya başlıyor. Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuduktan sonra 2012’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümünü kazanıyor ve 2019 yılında mezun oluyor. Uygulamalı atölye olarak fresk seçiyor ve okul dönemi boyunca serigrafi, gravür, lif sanatı ve ebru derslerini alarak kendini geliştirmeye odaklanıyor. Yurt içi ve yurt dışı olmak üzere birçok karma sergi ve sanat fuarına katılan sanatçı aynı zamanda çizimlerinden nakış yaparak da bir çok iş üretmiştir. (Suhan Laletayyin)
If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.
Zeynep Mar is a striking young artist who is currently based in Istanbul. We talked about her inspirations, working process, and her divergent style. Enjoy the ride!
You create in various fields; painting, illustration, embroidery… Can you interpret your style and elaborate your technique? I have always been fond of variety. I do not think that one should focus solemnly on one area, at least I know that I cannot. I paint since I was a child and then I got the painting education but after a while painting only fell short. It is like eating apple everyday or looking from the same perspective. Jumping one field to another gives me peace because when I turn back to the old works that bored me then, I have a clearer, purer approach and find the right angle with new accumulations. It is a loop inside me. One might think that multiple fields can block progression but for me, everything is connected. If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.
What does your carnivalesque, bright and bold usage of colors mean to you? What is your relationship with colors? Simplicity is not so close to me. I always want to be a productive artist but my exhibited works are not many. Actually, it is related to the difficulty of the creation process. When the moment comes I feel the excitement of a four-year-old with chaos in my head, I want to express everything and match coherent fields together and afterward feel the relaxation of that newly formed chaos. Perhaps it is related to my age and what is being experienced. I cannot be sure what kind of evolution would take place in the future…
I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring ?
I see repetitive figures and conceptions in your works. Such as women from different cultures, psychedelic effects, and nudity. Can you talk about their meaning for you? Woman figures and portraits are something I often use and nudity because of my academical past maybe. I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring? There are already dresses on everyone and everything… Those figures and conceptions are my experiences, emotions, and dreams as I am at some sort of a dimension and apparently my work here still continues. Those repetitions are not disturbing and it is okay to mingle around until they reach the next dimension. Aesthetics have been examined for centuries and consciousness is present right from the start and we question the cause of existence. All of these are fundamental, special and personal. Things that open to interpretation.
My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two.
In an earlier interview of yours, you mentioned that East Asian cultures and combinations of the opposition are inspiring for you. Considering your creative process, can we say that co-existence and acceptance of diversity are necessary in order to form a complete artwork? Yes. Different range of emotions, different materials, the unity of different ways of expressions… In the end, the universe consists of these and everything becomes more beautiful with solidarity. I believe it is important to accept and embrace it.
Your last group exhibition was at Mecra titled ‘Aysel Gürel Sergisi’. Aysel Gürel was a colorful, local artist that labeled as ‘marginal’. How was the experience of visualizing her as a radical and protest artist like yourself? I haven’t been painting for a long time and haven’t been participating in an exhibition. So, when the invitation came I was delighted. Her personality accommodates with my style easily. Because I think her as a mother, a hard-working woman, with working ethics of her own and also a woman that doesn’t care about social pressures and doesn’t have regrets. There is not a single personality and a single role in life and Aysel Gürel is a good representation of it. After I found a suitable composition for her the rest flow fluently. I took a break from embroidery and felt a strong urge towards painting because of this work. It became one of the rare works that satisfied me.
Can you talk about opportunities and disadvantages of being a rebellious young artist in Turkey? My works did not put me in a rough situation before. I often receive positive criticism and the negative ones mostly are from my school in which I can see their points. I am glad about my current position. It is necessary to experience the conflict of extremes if the aim is creating something distinctive. Focusing on one area might harm the holistic point of view. My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two. Also when the study material is the self, process flows easily. The key is to continue…
Do you have any future projects planned? How will we see Zeynep Mar next time? First of all, I would like to graduate in order to focus solemnly on my work. After that, I have some projects in mind to work on. Also, I plan to attend Base this summer and I am open to exhibition invitations.
interview by Çağla Bölek, yabangee – All photos courtesy of the artist.
‘Cyberpunk Girl’, photograph by Esat Cavit Başak, İstanbul (1984)
Birce Seymen
Punk Rock müzik grubu Hexaboom‘un şarkıcısı, genç yetenek, aynı zamanda serbest çizimleriyle de dikkat çekiyor : True Ankariot, Pathetic Girrrl Power !!
‘William Gibson’ın romanları ve bilgisayar oyunları sağolsun Cyberpunk kültürüne pek de uzak sayılmam, bunlar beni zamanla o dünyanın içine çektiler.’
Dilara Özden
Mart 2019
Teknolojinin dejenere ettiği yozlaşmış bir dünya kurgusu her ne kadar korkunç bir manzara olsa da sahnelediği çarpıcı gerçeklik, beni her zaman kendine çekmeyi başarmıştır. O dünya bir gün gerçek olabilirdi; belki de oluyordu; bunları resmetmek istiyordum, bunları kurgulamaktan zevk alıyordum.
Ve işlerimi sergileme konusunda şansım yaver gitti, çevremde kendimi ifade etmekten çekinmeyeceğim bir ortamım vardı. Fakat bu küçük halkanın dışına çıktığınız vakit yandınız! Herkes size ‘marjinal’ demeye başlar. Sanırım Türkiye’de yaşadığım dönem daha provokatif bir tarz sergiliyordum; belki de yaşadığım coğrafyanın üzerimde yarattığı stresten dolayı. Buraya yerleştiğimden bu yana yaptığım çalışmaların daha sakin olduğunu kolayca farkedebilirsiniz.
Tokyo gibi gelişmiş bir metropolde yaşıyorsun, bizimki gibi geleneksel bir geçmişi olan Japonya’nın modernleşme süreci hakkında ne düşünüyorsun? Tokyo’nun, daha doğrusu Japonların, yaşamın her alanında, bugün için bile geleneklerinden kopmadıklarını görüyorum. Muhafazakar ve dışa kapalı bir topluluk, onları tanımak, anlamak pek de kolay değil. Yaşamlarında bir ‘saygı olgusu’ var ve bu saygılı olma durumunu korumak onlar için önemli. Hatta öyle ki Japonca ‘Saygılı Japonca‘ ve ‘Normal Japonca‘ diye ikiye ayrılmış durumda. Fakat bu toplumun ‘efendi ve saygılı insan’ olma duygu hali yüzünden aynı zamanda Japonya akıl almaz fantezilerin ve aşırılıkların merkezine de dönüşmüş durumda.
Dilara Özden, konser afişi : Ragana, SBSM, Tampon
razorgirl :
1) A “stock” female character often found in cyberpunk media. i.e. Molly Millions (Neuromancer), Trinity (The Matrix), and Motoko Kusanagi (Ghost In The Shell). They take on roles like mercenaries and bodyguards.
2) A female stepping razor. A tough, street-bred, leather-clad, ass-kicking, gun-toting girl who will hand your nuts to you if you stare at her breasts too long!
Guy 1: Watch out for that blonde in the school-girl outfit. She’s a razorgirl!
Guy 2: I wish you had told me that before she punched my nuts in.
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)
‘şiddet’ ‘baskı’nın karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. Böyle eylemler kahramanlıktır…
Ti-Grace Atkinson
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)
“Terni – Bir Türk Kızının Gerçek Hikâyesi”, 2007, performans Kocasından kaçarak babasının evine giden genç bir kadın, 25 Temmuz 2006’da kocası tarafından öldürülür. Suçu kocasını terketmesidir. Şükran Moral bu kadının hikâyesini yeniden okurken sapkın davranış kodlarını ele alır.
“Terni – The True Story of a Turkish Girl”, 2007, performance On July 25th. 2006, a young Turkish woman was killed by her husband. in her father’s house. Her crime, was to have left him. Rereading this real story. Şükran Moral dwelled upon perverse behavioural codes.
>
Dilara Özden, ‘I’m Not Sorry’ 2018
Manga çizgi-roman, anime dünyasında ‘Princess Mononoke’, ‘Spirited Away’ gibi destansı eserlere paralel sapkın ve sadistik bir üretim alanının da varolduğundan bahsettin, sen kendini daha çok hangi alana yakın buluyorsun? Haha! Güzel soru. Memleketteyken dile getirdiğin ‘sapkın ve sadistik’ yönü daha çok ilgimi çekiyordu fakat buraya gelip yaşamaya başladığınızda üretilen tüm bu eserlerin, toplumun bastırılmışlığından başka bir şey olmadığını farkediyorsunuz. İnsanlar çok sakin, en azından öyle olmaya alıştırılmışlar; siz de ister istemez uyum sağlıyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz ve zamanla kendi içinizde kaybolmaya başlıyorsunuz. Buraya taşındığımdan bu yana ‘ruhsal derinliği olan’ türlere kendimi daha yakın hissetmeye başladım.
Japonya’nın tuhaf eğlence anlayışını ve karanlık iç dünyasını merak edenlere Rieko Yoshihara ve Hideaki Anno’nun animasyon filmlerini ve Junji Ito’nun mangalarını tavsiye ederim.
Edebiyatla aran nasıl, neler okumaktan hoşlanırsın? William Gibson ile başlayan bir bilim-kurgu tutkusu var bende. Memleketten ayrılmadan önce en son Andy Weir’in iki kitabını bitirmiştim, Weir‘in son yıllarda macera/ bilim kurgu alanında ciddi bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Japoncam henüz okuyabilecek seviyede olmadığı için şimdilik burada bulabildiğim İngilizce romanlarla yetinmek durumundayım. Böyle olunca da maalesef pek de seçme şansım olmuyor.
Dilara Özden ‘Aki & Rabbit’ 2018
Bu aralar üzerinde çalıştığın özel bir şeyler var mı? Aki & Rabbit serisi üzerine çalışıyorum. Hikayesi kısmen yazıldı, Mart’tan sonra çizim aşamasına geçilecek. Bilim kurgu ve aksiyon türünden bir çizgi roman. Şimdilik bu kadar ipucu verebilirim.
Sadizmin iktidarına karşı Şükran Moral soruyor : “Afganistan’dakileri mi örnek alalım ?”
2009 da gerçekleştirdiğim Aşk ve Şiddet isimli performansım toplum içinde şiddetin kaynağına değiniyordu. Toplumun yapı taşı olan ailede başlıyor şiddet. Aşkın veya aşk adına yapılan her hareketin nasılda şiddete maruz kalan kurbanlar yarattığını. Klitorisi kesilen kız çocuklarını gözünüzün önüne getirin, annesi, teyzesi veya yakın akraba kadınlar tarafından yine o kız çocuğunun iyiliği için bu iğrenç hadım etme işini gerçekleştirmiyorlar mı? Ve bunların tümü kadın. Eğer kadın yüzyıllardan bu yana ezilmişse bunun suçu sadece erkekte değil biz kadınlar da suçluyuz. 90’ların tüketim çılgınlığında özellikle Avrupalı feministler tavır değiştirdiler. Acaba bu eşitlik meselesini çok mu abarttık diye. Daha kadınsı olalım erkekleri ürkütmeyelim filan. Hatta o dönemlerde vebadan kaçar gibi “Hayır ben feminist değilim!” açıklamaları doluydu. Bu kadınlara ne olmuştu acaba? Eril düzene yaranmak için bir koşu başlamıştı. Tabii ki sanıldığı gibi feminist olmak kadınsı olmayı yadsımaz. İşte bu gibi konularda esnek olunmaya başlandı.
Mesele batıdan örnek almak meselesi değil, mesele örf ve adetler kisvesi altında ortaçağdan kalma kafaları değiştirmek. Afganistan’dakileri mi örnek alalım?
Batı sanata, bilime ve teknolojiye sahip çıkıyor geri kalan hürafe gibi şeyleri de bize bırakıyor. Sonuçta bu üç şeye sahip çıkarak içselleştiremeyen toplumlar öteki yani batının hegemonyası oluyor bir şekilde. Bu cahilleştirmeyi gerçekleştirerek bir iktidar yaratıyor bizim gibi ülkelerde. Bu tür geri kalmış ülkenin erkeklerine gelenek adına köle olarak kullanacağı bir kadın topluluğu yaratıyor. Küçük yaşta evlenme, çok eşlilik, kadının her alanda kısıtlanması. O toplumun erkeği, yani toplumun yarısı öteki yarısını baskı altına alıyor. Erkekler de zaten iktidarın baskısı altındalar ki yine o iktidarı kendileri yaratıyor. Dönüşümlü.
Klitoris kesme metaforuna geri dönecek olursak, bu eylemi nasıl okumalıyız? Bir kadın (veya erkek), zevk almasın diye kızının klitorisini niçin keser? Erkek, kadını bu işlemde klitorisi yok etmekle, sahibi hissettiği zevk objesini tamamen yok ediyor. Burada sevişmek diye bir kavram da yok. Sadece erkeğin zevki var. Sadizmin iktidarı diyelim. Kendisine güveni yok erkeğin, kadın zevk alsın istemiyor, kıskançlığın deliryum haline gelmesi, altında da kadından nefret var. Ötekilere düşman olanların çoğuna bakarsan özellikle bu tür baskıcı toplumlarda erkeklerin yüzde 60’ı eşcinsel aslında.
Şükran Moral ile 2013 yılında yaptığımız söyleşiden alıntıdır.
Elif Varol Ergen’s Absorbing Meditations on Identity and Femininity
by Andy Smith / Hi Fructose mag. December 2017
Elif Varol Ergen’s arresting illustrations blend themes of feminism, mysticism, and identity. The Turkish artist uses both traditional and digital means to relay these visions, armed with a robust mix of influences and approaches.
Her work has evolved over the years, but these days, the artist says “illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance.” She uses mostly ‘witch and wicca’ metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society.
The artist has amassed experience as both a practicing artist and an academic. A statement says that “after graduation for her PhD thesis and artistic studies she researched about underground art and contemporary illustrations in Europe and Japan.”
In the recent illustrations of Elif Varol Ergen, the artist dives further into the mystical with her feminine heroes and creatures, her own myths and contemporary lessons emerging. She released her first print publication, “A Sequence of Witches,” through Von Zos.
‘Sanat elitist duvarlarını yıkıyor, kendine yeni bir ortak mekân belirliyor. Mekânın bu yeni kurgusu sokak üzerine temelleniyor. Sanat ile sokak kavramlarını bir araya getiren ve geleneksel algılanışı elimine eden sokak sanatı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de özellikle gençler arasında yankı buluyor.’
“Graffiti bir mücadele şeklidir”
CANAVAR
Canavar merhaba, seni Rad, Cins gibi grafiticilerle yaptığın çalışmalardan biliyoruz. En son Muralist kapsamında devasa bir iş yaptınız. Bizlere biraz kendinden bahseder misin?
Bir çok tekniği ve yöntemi denemeye çalışıyorum. Önemsediğim şey yaptığım işin içeriği. Anlamaya, kavramaya ve anlatmaya çalışıyorum. Sanayi bölgesinde doğup büyümüş olmam, meslek lisesi okumam; şimdi ise İstanbul’da yaşıyor olmam, bana dünyada dönen düzeni yakından görmemi sağladı. Ufak bir maket gibi. Bir tarafta gündüzü gecesine karışmış üç kuruş için çalışan insanlar, öte yanda sahte bir zenginliğin peşinde koşturan insanlar. Samimi olmak, gülmek ve yaşamak zor. Ayakta durmaya çalışıyorum.
Ne zamandan beri graffitiyle uğraşıyorsun?
Aşağı yukarı 10 sene oluyor.
Daha çok nerelerde çalışıyorsun?
Son zamanlarda ağırlıklı olarak Kadıköy ve çevresine işler yapıyorum.
Canavar & Turbo – İstanbul (2015)
Grafitinin şehri kirlettiğine yönelik gelen eleştiriler için bir şey söylemek ister misin?
Evet, kesinlikle grafiti kirletiyor, keşke grafitiler olmasa. Şirketlerin reklam tabelaları, parti afişleri, gökdelenler, büyük evler, pahalı arabalar daha iyi görünse; daha iyi parlasalar da insanlar daha çok arzulasa. Sokakta yürürken, işe giderken bir grafitiyle karşılaşıp insanların kafası karışmasın sakın !! Sürekli iktidar hayalleriyle yükselme peşinde koşsunlar. Grafiti bir mücadele şeklidir. Evet, grafiti bazılarına göre sanatsal bir estetik değil ama bir durup düşünseler, estetiği düşünücek halimiz mi var !?
Devasa boyutlarda işlenmiş görüntü panelleri kimi zaman çok da sempatik gelmiyor.
Eminim benim yaptıklarım hiç bir şekilde sempatik gelmiyordur. Fakat büyük yapmak işin zaman ve konumuyla alakalı. Bu duruma göre işin rengi, duruşu, hissiyatı değiştiği gibi boyutun değişikliği de önemli, yani ne anlatmak istediğinizle alakalı bir durum.
Grafitiyi çevre planlamanın bir parçası olarak mı görüyorsun yoksa egosantrik bir tavır mı?
İkisiyle de alakası yok. Bir mücadele şekli olarak görüyorum. Bazen de benim için bir paylaşma aracı oluyor.
Bilhassa Muralist gibi geniş ölçekli projelerin gerçekleştiği İstanbul’da grafiti sence nedir?
Grafitinin dünyada popüler bir yanı var. İstanbul’da da bu böyle. Burada gördüğüm, kişisel reklam aracı haline geldiği, üzerinden prim yapıldığı ve içinin boşaltıldığı. Önceden grafitiydi şimdi adını koyamadığım birşey haline geldi. Bir şeyin para kazanma amacıyla yapılması o şeyin ruhunu kirletiyor. Günümüz tüketim hızını da unutmamalı. Bir ürüne dönüşmek, bir süre sonra yok olmak demektir. Muralist gibi projeler güzel adımlar. Daha güzel adımlar için bu topraklarda yaşayan sanatçılara daha fazla omuz vermek gerek.
İnsanlık ailesi olarak nereye gittiğimiz belli değil. Bu karmaşanın içinde verdiğimiz mücadelenin sonunda umarım güzel günler görmek nasip olur.
Canavar, Kadıköy (2015)
Adekan, Ares Badsector, Canavar – Kadıköy (2015)
Sokak sanatı aktivistleri bu gençler sokakları tuval misali kullanırken kamusal olanı manipüle etmeleriyle vandalist öğeleri de sokak sanatının içine dâhil ediyor. Duvarlar, direkler, reklam panoları, toplu taşıma araçları ve durakları, metro istasyonları gibi underground olarak nitelendirebileceğimiz uygulama alanlarına graffiti’lerle, stencil’lerle, sticker’larla yaratıcı müdahaleler de bulunuyor. Sokaklara attıkları tag’lerle de zamansal varoluşları kısa bir süreliğine kayıt altına alınıyor. Kısa bir süreliğine çünkü çoğu zaman kamunun doğrudan etkisiyle silinmeye mahkûm oluyor. Kamusal olana vurgu, bu sanatın icrasını illegal bir zemine taşıyor ve sokak sanatı aktivistlerini ortak bir söylemde buluşturuyor “Yakalanmak yok, iz bırakmak var”. Hiçbir sanat eylemi yasalar tarafından suç kabul edilmiyor. Tabii Sokak Sanatı eylemleri hariç… Zaten Sokak Sanatı’nın cilvesini de bu oluşturuyor.
Hemen her gün sokaklarda karşılaştığımız bu izler, görsel ve düşünsel yönden takipçilerinin üzerinde etki bombardımanında bulunuyor. Estetik vurguyu ön plana çıkaran ya da mesaj ağırlıklı politik söylemleri bünyesinde barındıran Sokak Sanatı, bireysel ya da grup faaliyeti olarak tarihe eklemleniyor. Bu eklenimler artık bir sokak sanatı tarihinin oluşturulmasını zorunlu kılıyor.
Özgen Yıldırım (Sosyolog– Sanat Yazarı)
Ares Badsector, Kadıköy (2015)
Ares Badsector, Kadıköy (2015)
‘Yaptığım işleri ve temasını belirleyen şeyler; içinde bulunduğumuz yakın çevre üzerine gözlemlerim, çalışma alanının koşulları ve kaybettiğimiz güzel insanlar. Gözlem gündemimde ne varsa bir sonraki çalışmaya ilham veren konu o oluyor. Benim için mantıklı olan işi zihnen tasarladıktan sonra duvara yerleştirmeye çalışmak.’
‘Istanbul based muralist Ares Badsector is working on a huge wall. Ares’ murals as mostly painted using monochrome colors as they let him render the work in the way he pictured it in his mind.’
Somon, Suadiye (2019)
Somon X ile Grafiti Üzerine
Ağustos 2017
Somon merhaba, söyleşi için teşekkürler. Seni daha çok sokaklara yaptığın grafitilerle tanıyoruz. Bizlere biraz kendinden ve sanatından bahsetmek ister misin?
Merhabalar. Lowbrow, Pop Art, grafiti ve çizgi roman estetiğinin yanı sıra çeşitli tasarım prensiplerinden de faydalanarak dijital ve geleneksel tekniklerde pek çok iş üretmekteyim. Gerek sokakta, gerek diğer alanlarda yaptığım işlerde, yaşadığımız çağdaş dünyaya paralel distopik başka bir dünyanın yerlilerini esprili bir üslupla yansıtmaya çalışıyorum. Kimi zaman bu dünyadan bazı hikayeleri, kimi zaman bu dünyanın içerisindeki bazı duyguları resmediyorum.
Daha çok nerelerde, kimlerle çalışıyorsun?
Elimden geldiğince tek bir bölgeye saplanmadan her yerde boyuyorum. Cihangir, Kadıköy, Erenköy gibi semtlerde işlerimle daha sık karşılaşabilirsiniz. Bölge ve duvar konusunda değişiklik olabiliyor, kompozisyon uğruna gözüme kestirdiğim en uygun duvar neredeyse o gece oradayım, aynı şekilde boyadığım kişiler de plana, programa göre değişiklik gösterebiliyor.
Rakun vS Somon, Suadiye (2019)
Rakun ile birlikte yaptığınız işlerden bahsetmek ister misin?
Rakun ile aynı mahalleden ve aynı üniversiteden arkadaşız. Kendisi hem yakın arkadaşım, hem de beni grafitiye teşvik eden kişidir. Düşüncelerimiz ve izlediğimiz yollar benzer olduğundan gerek sokaktaki işlerimizde gerek diğer projelerimizde birbirimizden sık sık fikir alıyoruz ve bu fikir alışverişi ortaya çıkan işe de yansıyor. Güzel sonuçlar elde ediyoruz. Her ne kadar tarzlarımız birbirinden kopuk görünse de estetik kaygılarımız ortak. Beraber yaptığımız çalışmalarda bu açıkça görülebilir.
Grafiti ortaya koyabileceği yeni bir fikir veya estetik olmadığı müddetçe anlamsız geliyor bana. İşin sokakta olması için az çok bilinçli bir sebebin olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer söyleyecek, gösterecek önemli bir şeyin yoksa eline sprey boya almanın da pek bir anlamı olmuyor. Kaldı ki grafiti, alt türleri ve geçmişiyle koca bir kültür, sanatçılar da kendi vizyonlarını, duygularını ve düşüncelerini katabilir. Grafiti tarihinde sanatçıların şehirler boyunca süren izleri, günümüze kadar böylesine çeşitli bir manzara yaratmış olmaları neyin grafiti olup neyin olmadığını, iyi ve vasatın ne olduğunu izleyiciye bırakıyor.
Bu aralar neler yapıyorsun?
Kafamda daha çok ham bir halde yavaş yavaş şekillenen bir fotozine projesi var. Önceki işlerime nazaran daha kişisel ve deneysel bir çalışma. Asıl fikir, sokak sanatının ve basılı mecranın imkanlarını sonuna kadar kullanarak neler yapılabilir, bunu öğrenmek. Şu aralar ilk adımlarındayım, henüz paylaşabileceğim pek bir ayrıntı yok maalesef. Zaten üretim sürecine süpriz bir şekilde izleyicileri de katmayı düşünüyorum.
Somon, Suadiye (2019)
Esk Reyn, Suadiye (2019)
Kaan Bilaloğlu, Suadiye (2019)
Omeria, Kadıköy (2018)
Dérive* Teorisi
Guy Debord
Türkçesi : Merve Darende
En temel Sitüasyonist uygulamalardan biri, çeşitli ortamlar arasındaki hızlı bir geçiş tekniği olan, dérive’dir [“sapma”]. Dérivelar oyunbaz-yapıcı bir tavır ve psikocoğrafik etkilerin farkındalığını içerir ve dolayısıyla klasik yolculuk ya da gezinti kavramlarından epey farklıdır.
Bir dérive’da bir veya daha fazla insan belli bir süre boyunca, ilişkilerini, çalışmalarını, boş zaman aktivitelerini, tüm olağan hareket ve eylem güdülerini bırakırlar ve kendilerini bölgenin çekiciliğine ve orada vardıkları karşılaşmalara bırakırlar. Bu etkinlikte şans insanların düşündüğünden daha önemsiz bir unsurdur: bir dérive bakış açısından şehirlerin belli bölgelere girişin ya da çıkışın şiddetli bir şekilde önüne geçen sabit akımlara, değişmez noktalara ve vortekslere sahip psikocoğrafik konturları vardır.
Ama dérive hem bu salıvermeyi hem de onun zorunlu çelişkisini içerir: psikocoğrafik çeşitliliklerin olanaklarının bilgisi ve hesaplanması yoluyla egemenliği. Bu son bakımdan, ekolojik bilim –kendisini kısıtladığı dar sosyal alana rağmen psikocoğrafyaya yığınla veri temin eder. Şehir şebekesindeki çatlakların mutlak ya da göreceli karakterinin, mikroiklimlerin rolünün, idari sınırlarla ilişkileri farklı semtlerin ve hepsinin üzerinde çekim merkezlerinin baskın hareketinin ekolojik analizinden yararlanılmalı ve psikocoğrafik yöntemler tarafından tamamlanmalıdır. Dérive’in nesnel tutkusal bölgesi, hem kendi mantığına hem de onun toplumsal morfoloji (biçim bilimi) ile olan ilişkisine göre tanımlanmalıdır. […]
Eğer dérivelerde şans önemli bir rol oynarsa, bu psikocoğrafik gözlem metodolojisinin hala emekleme döneminde olmasından kaynaklanır. Ama şans eylemi doğal olarak muhafazakardır ve yeni bir ortamda her şeyi bir alışkanlık ya da sınırlı sayıda değişkenin değişimi haline getirir. İlerleme, şansın amaçlarımıza daha uygun olan yeni koşullar yaratarak egemen olduğu sahalara atılım yapmak anlamına gelir. O halde diyebiliriz ki, bir dérive’ın rastlantısallığı temelde gezintininkinden çok farklıdır, ama aynı zamanda dériverlar tarafından keşfedilen ilk psikocoğrafik çekicilikler onları durmaksızın gerileyecekleri, yeni daimi eksenlerin çevresine sabitleme eğilimi gösterebilir…
Dérivelardan çıkarılan dersler, modern bir şehrin psikocoğrafik eklemlenmelerinin ilk incelemelerini yapmamızı sağlar. Ortam birliklerinin ve onların temel bileşenlerinin ve mekansal lokalizasyonlarının keşfinin ötesinde; onların başlıca geçiş eksenleri, çıkışları ve savunmaları anlaşılmaya başlanır. Psikocoğrafik eksensel noktaların varlığının temel hipotezine varılır. Aslında bir şehrin iki bölgesini ayıran, aralarındaki fiziksel mesafeyle pek bir alakası olmayan, mesafeler ölçülür. Eski haritaların, hava fotoğraflarının ve deneysel dériveların yardımıyla; etkilerin bu ilk aşamadaki kaçınılmaz kesinliği navigasyonel çizelgeninkinden daha kötü olmayan, şimdiye kadar eksik kalan haritaları düzenlenebilir. Tek fark artık betimleyici sabit kıtalar diye bir meselenin olmaması, değişen mimari ve şehircilik diye bir meselenin olmasıdır.
Günümüzde çevrenin ve meskenlerin farklı birimlerinin tam olarak sınırları çizilmemiştir, ama aşağı yukarı kapsamlı ve belli belirsiz sınır bölgeleri tarafından çevrilmişlerdir. Dérive deneyiminin öngördüğü en temel değişiklik, bu sınır bölgelerinin tamamen bastırılıncaya kadar sürekli olarak küçültülmeleridir.
Cins & Wide
Wide a.k.a Yok
Alimert Ranran: 1992 İstanbul doğumlu, 2000 sonrası İstanbul sokaklarının önemli simalarından, serbest çizimlerle başlayan grafitileri, zamanla yerini hip-hop style tipografik işlere bıraktı, Cins, Rad gibi grafiticilerle birlikte çalıştı, Yoklukta varolmayı tercih ediyor.
Black Book fanzine, issue 01, 02 cover artworks (1997)
“Oldschool Ryhme,
Alış Buna Home-Boy!”
Tunç Dindaş, 1971 İstanbul doğumlu, İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Yurdumuzun tanınmış en eski/ modern grafik sanatçılarından biri, grafiti başta olmak üzere çizgi roman, fanzin, pixel sanatı, ascii art gibi birçok farklı alanda kendi tarzında işler üretmiş bir fenomen, eskilerin meşhur Kommodor Abi‘si.
Tunç ‘Turbo’ Dindaş
Sevgili Tunç Türkiye’de grafiti sanatının ilk uygulayıcılardansın.. Peki sende bu tutku nereden çıktı, nasıl başladı?
TURBO: Ben 1971 doğumluyum. 1980’lerde başlayan Break Dance fırtınasına ben de kapılmıştım. O dönemlerde CD filan yok. Gidip Break Dance müziklerinin plaklarını alıyorduk dükkânlardan ya da kasete çektiriyorduk. Ben de kendimi bildiğimden beri resim yaparım. Plak kapaklarında grafitileri görüyordum. Çok hoşuma gidiyordu. Sonra 1984 olması lazım. Videocudan ‘Beat Street’diye bir film kiralamıştım. O filmi gördükten sonra grafitinin ne olduğunu daha iyi anladım ve bugüne geldim.
Bağlı bulunduğun S2K grubunu tanıtır mısın?
S2K Türkiye’nin ciddi anlamda ilk Grafiti grubudur. Bakırköy’den Rez ve Jemy tarafından kurulmuştur. İlk başlarda grubun adı ZBP – Zombie Boys Posse idi. Ama sonraki ‘P’ harfi yüzünden yaptığımız tag’ler filan ZB ‘Partisi‘ gibi anlamlara çekilip politik bir örgüt gibi görünüyordu. Biz de öyle bir isim bulalım ki bunu politik bir örgüt gibi algılamasınlar diye düşündük. İsmin içine sayı koymak fikri geldi aklımıza ve ‘Shot To Kill’ismini bulduk, ve ‘To’yu sayı ile yani ‘2′ ile yazdık. Grubun kuruluşu 95-96’ya dayanır. Grupta Türkiye dışında zamanla Almanya ve İsviçre’den de üyeler oldu. Bazıları yakalandı, bazıları bıraktı. Şu anda sadece Türkiye’de ve Almanya’da üyelerimiz var.
Black Book sketch (1997)
Turbo, Meck, Bedae – İstanbul (2013)
‘…bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır.’
Grafiti yanında ülkemizdeki rap müziğin de öncülerindensin. Son yıllarda hip-hop akımının ülkemizdeki gelişimi ile grafiti üretimi arasında bağlantılar kurabilir miyiz?
Rap artık eskisi gibi değil. Eskiden tepkisel bir müzik olarak görülebilirdi ama, şu anda tüm dünyada etkisi olan ‘Battle Rap’ dediğimiz yöne daha yakın. Aralara kısa mesajlar konulsa da parçaların tümünde bir battle havası var. Grafitinin Türkiye’de popüler olması tabii ki 1995’te Cartel’in buraya Rap’i getirmesi ile başladı. Gidişatında ise, başka sorunlar çıkmaya başladı. Türkiye’de durum dünyaya göre farklı. Dünyada Rap sanatçıları için grafiticiler birçok iş yapar. Bunlar; logolardan plak kapaklarına, poster afişlerinden, cd kapaklarına kadar birçok tasarımlardır. Ama maalesef ülkemizde çok az MC bizlerden bu tarz tasarımlar yapmamızı istiyor. Ama artık Türkçe Rap ile Grafitinin arasındaki bağ gittikçe azalıyor. Çünkü bazı grafitici ve sokak sanatçıları Rap dinlemiyor; başka müziklerden besleniyor.
Eski okul grafiti ile ülkemizde son yıllarda tırmanışa geçen sokak sanatı arasında sence ne gibi kesişimler ve ayrılıklar var?
Dünyada tanınmış sokak sanatçılarına baktığınızda hepsinin eskiden grafitici olduğunu görürsünüz. Zaten street art’ın günümüzde ortaya çıkması ve bu kadar yayılmasının sebebi bu. Ama ülkemizde şu anda grafiti geçmişi olmayan sadece günümüzdeki popülerliği yüzünden street art yapmaya başlamış insanlar var. İkisi de aslında illegal yapılır. Grafiti daha çok isim yazıp kaligrafik değerler taşısa da, street art daha çok mesaj kaygısı güder. Bu ikisi kesişen noktalardır bence.
Dokuzuncu İstanbul Bienali’nde WYNE – “S2K”, ARİ ALPERT ve #flypropaganda# ile birlikte Luca Frei’nin mekan yerleştirmesi projesinde yer aldın… Uzun yıllar sokakta illegal iş üretmiş biri olarak, bu nasıl bir duyguydu?
Değişikti aslında. Konu misafirlikti. Ben o konu ile çalışmalar yaptım. Grup arkadaşlarım Wyne ve Tab konuya bağlı kalmadılar ve kendi çalışmalarını yaptılar. Bienal’den sonra sergi teklifleri aldım. İleride bunları değerlendirmek istiyorum. Biraz sanat platformuna yaklaşmış gibi oldum. Değişik bir tecrübe oldu benim için…
Turbo S2K – İstanbul (2009)
Exociti örneğindeki gibi son dönemde güncel sanat aleminde öne çıkan insanların grafiti ve sokak sanatı üretimleri ile gerçekten sokaktan gelen insanların üretimlerini yan yana düşünmek mümkün mü?
Street Art’a moda gözü ile bakıp bu dönemde özenerek sokaklara bir şeyler yapan sanatçıları tasvip etmiyorum. Graffiti ve Street Art sadece Cihangir’e yapılmaz. Gerçek street art’çı çıkıp tüm şehri gezer. Biz writer’lar bunu yapıyoruz. Bu tarz moda gibi yapanlar bir-iki seneye kadar kaybolacaklar bence. Street Art’ı gerçek yapan insanlar zaten belli oluyor ve daha da çok yayılacaklar.
Popüler kültürün son dönemde grafiti ve sokak sanatına yoğunlaşan ilgisi, radikal bir üretim alanının evcilleşmesi ya da içinin boşaltılması riskini sence taşıyor mu ve bu nokta da Banksy’nin alternatif duruşu hakkında neler düşünüyorsun?
Birçok underground hareket ya da kültür zamanla popülerleşip moda hâline gelirler. Gerçek zanaatkarların haricinde bazı iş adamları ve şirketler bundan kazanç sağlamaya başlarlar. Ama yukarıda da değindiğim gibi gerçekten bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır. BANKSY ise, politik mesajlarını güldürerek veren bir ekip ya da sanatçı. Bence şu anda alternatif duruşu bir yana sergilerde sattığı tablolar ve yayımlayıp, sattığı kitaplara bakıp bir daha düşünmek gerek.
Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz…
Tuncay Koçal 1983 İstanbul doğumlu, Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu; 1988’den beri, yaklaşık yirmi altı senedir kaykay kayıyor. Türkiye’deki dört büyük şov takımından birinin kurucusu; aynı zamanda kendi markası olan X4’tune shop‘u işletiyor. Yaklaşık 15- 16 farklı Amerikan kaykay markasının Türkiye distribütörlüğünü yapıyor. Kaykayı geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptığını dile getiriyor.
Tuncay Koçal ve Tekno Play kaykay
Bu elimde gördüğünüz memleketin ilk kaykayı, ilk kaykay markası. Yerli bir kaykay markası, Tekno Play. 1979 yılında verilmiş bir ilanı var bunun.
79’da yerli bir kaykay yapılmış olması da beni ayrıca mutlu ediyor. Bunu çok sevdiğim bir arkadaşım benim için bir yerlerden bulup getirdi. Bildiğim kadarıyla şu an bu şekilde sağlam üç tane var. Çok ilginç bir şey, kaykayın altına bir kullanım kılavuzu koymuşlar. Diyor ki mesela: “Sporunuzu parklarda, düzgün ve meyilli sahalarda ve trafiğe kapalı olan yerlerde yapınız.” Böyle beş maddelik, altında açıklaması var. Bu açıdan da özel bir kaykaya sahip olduğum için ayrıca mutluyum. Herkese nasip olmaz, Türkiye’nin ilk kaykayı, Tekno Play kaykay. Benim için paha biçilmez !
Kaykay’ın sahneye çıkışını kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1970lerin Kaliforniya’sında sörf tutkunlarının, denizin dalgasız olduğu mevsimlerde karada kayabilmeleri amacıyla keşfedilmiş bir spor. Yurdumuzda yaygınlaşması 1980lere tekabül ediyor; yurtdışına gidip gelen gençlerden tek tük kaykay getirenler oluyor ve zamanla gelişerek 1990larda çeşitli mağazalar açılmaya başlanıyor. Doksanlı yıllarda kaykaya ulaşmak bugüne nazaran daha zordu, bir kaç dükkan vardı elbette ama bir kaykay alabilmek için, bilhassa istediğiniz kaykayı alabilmek için iki-üç ay beklemeniz gerekiyordu. Şu an Kadıköy başta olmak üzere belli merkezlerle birlikte Türkiye genelinde yaklaşık yirmi farklı kaykay mağazamız var. Bunlara ‘Skate Shop’deniyor, işi gücü sadece kaykay olan mağazalar bunlar. İstanbul’da geçen seneye kadar iki tane kaykay parkımız vardı. Türkiye genelinde ise yaklaşık dokuz-on tane. Şu an ise İstanbul’da on bir park var, ülke genelinde ise otuz-otuz beş kaykay parkı var ki bunların hepsi profesyonel kaykay parkları.
Kaykay öncelikle bir spor, aynı zamanda da bir kültür, onu diğer ekstrem sporlardan ayıran ve bir alt-kültür haline getiren şey de bunun bir yaşam tarzı olması. Yani kaykaycı gibi yaşıyorsunuz, sizi daha çok motive eden müzikler dinlemeye başlıyorsunuz, o müziklere göre ya da kayma stilinize göre kıyafetler giyiyorsunuz. Kaykaycıların kendini ifade etme biçimi bu, aynı zamanda benliğimizle birlikte hareket ediyor, onunla bir şeyler yapıyorsunuz, örneğin bir hareketi öğreniyorsunuz ve bunu da diğer kaykaycılarla paylaşmak istiyorsunuz. Ya da öğreneceğiniz zaman birilerine ihtiyaç duyuyorsunuz. Basılı ya da görsel mecralardan değil, yüz yüze konuşup “Ben nerede yanlış yapıyorum?” diyebilecek birilerini arıyorsunuz. Öğrenme sürecinde ise sürekli bir yerlerden atlarsınız, tabi bunlar zıplatmayı ‘ollie’yi öğrendikten sonraki süreçte. Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz… Ve sonra oradan kaykay ile beraber düzgün bir şekilde inmeyi öğrendiğinizde büyük bir haz yaşıyorsunuz ve daha yüksekten atlamak için kendinizi zorluyorsunuz. Daha da yüksekten atlamaya çalışıyorsunuz. Daha da yüksekten atladıkça daha farklı teknikler öğreniyorsunuz ve o -bir hareketi başarmanın verdiği haz- ile bu hareketi arkadaşlarınızla paylaşmanın kıvancını yaşıyorsunuz.
Bunun dışında, yüksekten düşme korkusunu da şuna benzetiyorum: Mesela işinizde başarılı olmak istersiniz, ama iflas da edebilirsiniz, sonra tekrar ayağa kalkıp yola devam edersiniz; bir şekilde yaşama tutunmanız gerekir. Kaykayda da böyle bir durum söz konusu, düşersiniz ama gidip tekrar, tekrar denersiniz. Çünkü pratik yaparak başarabileceğinizi biliyorsunuzdur. Yani şöyle birazcık farklıylasınız, kendinizi ifade etmek istiyorsanız, kaykay iyi bir spor. Bu ‘başarma hazzı’ ve ‘kendini geliştirme dürtüsü’nün dışında, bir yandan da şöyle bir şey var, kaykay şehri keşfetmenizi de sağlayan bir olay. Yani, bir üç basamaktan atlarsınız, dört basamaktan atlarsınız sonra beş basamaklı bir yer aramaya başlarsınız. Yeni insanlar keşfetmek için, yeni yerler keşfetmek için de kaykaycılar sürekli hareket halindedirler. Belli merkezlerimiz vardır ama şehrin içinde her yere gideriz. Ben 12-13 yaşımdayken çok yakın bir kaykaycı arkadaşımla birlikte otobüslere rastgele atlar, son durak neresiyse oraya kadar gidip etrafı keşfetmeye başlardık. Bu sayede zamanla farkettim ki ben bu şehri baya biliyorum. Suadiye’de yaşıyorum, ta gidip Beylikdüzü’nden falan çıktığımı hatırlıyorum ki şimdiki gibi metrobüs falan da yoktu yani. Baya yurtdışına çıkmış gibi oluyorduk o yaşlarda. Serseri işi gibi gözükse de bizler bu işin spor kısmını, kültürel kısmını ve sosyolojik boyutunu da göz önünde bulunduruyor “Neden olmasın?” diye düşünüyoruz ve bence Türkiye’den de çok yetenekli kaykaycılar çıkıyor, çıkmaya da devam edecek, bilhassa bu parklar sayesinde, bu ulaşılabilirlik sayesinde eminim zamanla her şey daha da gelişecek.
Tuncay Koçal on air, Kalamış Skatepark (2014)
Ucube Dinler Kongresi İçin
Peter Lamborn Wilson nam-ı diğer Hakim Bey Türkçesi: İnan Mayıs Aru
Olmak Fiiline ve –dır ekine güvensizliği öğrendik – şöyle diyelim: Satori kavramı ve Gündelik Hayatta Devrim kavramı arasındaki çarpıcı benzerliğe dikkat edin – her iki durum için de bilinç ve eylemde sıra dışı sonuçlar veren bir ‘sıradanlık’ algısı söz konusu. ‘Gibi’ sözünü ağzımıza alamayız çünkü her iki kavram da (her kavram gibi, hatta her sözcük gibi) kendi tortularıyla yüklü olarak gelir – her biri kendi psiko-kültürel yükünü taşır, tıpkı hafta sonu ziyareti için kuşkulu bir biçimde ziyadesiyle donanımlı gelmiş misafirler gibi.
O zaman izninizle satori’yi eski moda Beat-Zen tarzında kullanacağım ve bir yandan da Situasyonist sloganda dile getirildiği üzere bunun diyalektik köklerinin dada ve Sürrealizm’in sırf bayağılıktan, soyutlama ve yabancılaşmanın sefaletlerinden boğulmuş bir yaşamdan (ya da yaşama) taşan bir ‘olağanüstü’ kavramında izinin sürülebileceğini vurgulayacağım. Ben kendi sözcüklerimi daha belirsiz kılarak tarif ediyorum ve bunun temel sebebi Budizm ve Sitüasyonizm’in ortodoksluklarından sakınmak, onların ideolojik-semantik tuzaklarından – şu bozuk dil makinelerinden – kaçınmak. Ben daha ziyade bunları paramparça etmeyi öneriyorum, kültürel bir brikolaj.1“Devrim” sadece manivelanın bir turu daha anlamına geliyor – ne de olsa her ne türden olurlarsa olsunlar dini Ortodoksluklar mantık gereği hakiki bir manivelalar hükümetine yol açarlar. Satoriyi mistik rahiplerin tekelinde ya da herhangi bir ahlak kuralına bağlı görerek putlaştırmayalım ve 68 Solculuğunu da fetişleştirmektense sırf otorite değişikliğinin tüm imalarından uzak durarakStirnerci ‘isyan’ ya da ‘ayaklanma‘ terimini kullanalım.
Bu kavramlardan oluşan takımyıldızı, ısmarlama algının ‘kurallarını kırarak’ doğrudan deneyime ulaşmayı içerir; bir şekilde kaosun kendiliğinden fraktal non-lineer dizilere dönüştüğü süreci andırır ya da ‘yabani’ yaratıcı enerjinin oyun ve poesis’e dönüşme biçimini. ‘Kaos’tan gelen ‘kendiliğinden düzen’se Chuang Tzu’nun anarşist Taoizmini çağrıştırır. Zen, satorinin “devrimci” imalarının farkında olmamakla suçlanabilir öte yandan Situasyonistlerse davalarının gereği olan kendini gerçekleştirme ve şenlikte içkin olan ‘maneviyat’ı inkâr ettikleri için eleştirilebilir. Satoriyi gündelik hayatın devrimiyle özdeşleştirerek en az Sürrealistlerin şemsiye ve dikiş makinesinin – ya da o şey her ne haltsa – meşhur çiftleşmesi kadar dikkate değer bir şıpınişi evlilik tertip ediyoruz. Melezleşme. Hiç şüphe yok ki yarımkanların cinsel cazibesinden etkilenmiş olan Nietzsche tarafından savunulan ırk karışımı.
Satorinin “oluş” halini gündelik hayatın devrimiyle açıklamaya tavlanıyorum – ama beceremiyorum. Ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak: neredeyse yazdığım her şey bu tema etrafında dönüp duruyor; sırf bu noktayı açıklığa kavuşturmak üzere neredeyse her şeyi tekrar etmeye mecbur kalabilirim. Bunun yerine, ilaveten, 2 terimin acayip bir tesadüfü ya da tercümesini öneriyorum; biri yine Sitüasyonizm’den diğeriyse bu kez sufizmden. Derivé ya da “sürüklenme” gündelik yaşamda kasıtlı devrimin bir pratiği olarak tasarlanmıştı – şehir sokaklarında amaçsızca dolanma, “doğa olarak kültür”e açıklığı içeren hayalperest bir kent göçebeliği (eğer fikri doğru kaptıysam) – ki bu da sırf kendi süremiyle avarelere mucizevi olanı deneyimleme eğilimi aşılayacaktı; belki daima en hayırsever biçimiyle değil ama inşallah daima – ister mimari olsun ister erotik, ister serüven, içki ve uyuşturucular, tehlike, ilham ya da her ne halt olursa olsun – dolaysız algı ve deneyimin yoğunluğuna götüren bir kavrayış verimliliğiyle.
FluxhXr, Eski Suadiye Köprü (2015)
Sufizmdeki paralel sözcük “en uzak ufuklara seyahat” ya da sadece “seyahat”tir; İslam’ın kentli ve göçebe enerjilerini tek bir güzergâhta birleştiren, kimi zaman “Yaz Kervanı” adı verilen manevi bir pratik. Derviş belli bir süratte gitme andı içer, belki bir şehirde en çok 7 gece ya da 40 gece geçirmek gibi, önüne ne çıkarsa kabul eder, işaretler ya da tesadüfler yahut da sırf hevesi nereye götürüyorsa oraya gider, güç noktasından güç noktasına doğru hareket eder, ‘kutsal coğrafya’nın, anlam olarak yolculuğun ve simgebilim olarak topolojinin bilincindedir. İşte başka bir takım yıldız: İbn Haldun, ‘Yolda’ (hem Jack Kerouac’un hem de Jack London’unki), genel olarak haydutluk romanı biçimi, Baron Munchausen, wanderjahr2, Marco Polo, kenar mahallenin yaz ormanındaki oğlanlar, bela peşinde koşan Arthur şövalyeleri, Melville, Poe, Baudelaire’le bardan bara dolanmak -ya da Thoreau’yla Maine’de kanoya binmek… turizmin anti-tezi olarak seyahat, zamandan ziyade uzay. Sanat projesi: keşfe çıkılan “arazi”nin 1:1 oranında bir “harita”sını çıkarmak.
Politik proje: görünmez bir göçebe ağı içerisinde (Rainbow Buluşması gibi) yer değiştiren otonom bölgeler’ inşası. Manevi proje: ‘türbe’ kavramının yerini ‘zirve deneyimi’ kavramına bıraktığı (ya da onda batınlaştığı) hacların yaratılması ya da keşfedilmesi.
Burada yapmaya çalıştığım şey (genelde olduğu üzere) Hür Dinler dediğim şey için sağlam bir mantıkdışı temel sağlamak, dilerseniz tuhaf bir felsefe deyin: Sanrı uyandırıcı ve Diskordiyen akımlar, hiyerarşik olmayan neo-paganlık, ahlak kurallarını tanımayan ilhadlar, kaos ve Kaos Büyücülüğü, devrimci HooDoo, ‘kilisesiz’ ve anarşist Hıristiyanlar, Büyü Yahudiliği, Mağribi Ortodoks Kilisesi, AltDeha Kilisesi, Periler, radikal Taocular, bira mistikleri, Ot halkı vs. vs.
*Brikolaj: Nesnelerin, göstergelerin ya da pratiklerin farklı anlam sistemlerine ve kültürel ortamlara uyarlandığı, dolayısıyla yeniden gösterilen haline geldikleri bir kültürel süreç. Kavram fransız yapısal antropologların çalışmalarından kaynaklanmakla birlikte daha yakın dönemlerdeki alt kültür ve yaşam biçimlerinin incelenmesinde kullanılmaktadır. Özellikle gençlik alt kültürlerinin, geçmişin kimi ulusal simgelerini, nesnelerini özgün anlamının dışında kullanmaları brikolaj örneğidir.
**Wanderjahr: Zanaat okulu öğrencilerinin okulu bitirdikten sonra bilgi ve becerilerini geliştirmek için seyahatle geçirdikleri bir yıl.
Ağaçkakan x İskeletor x Rad Dar “Umulmadık Topraklar” 12 Kasım 2016