Detail: Analogue Black Terror by Nuclear War Now !
‘Between the late 80’s and 2000 , a fringe of the extreme heavy metal youth culture decided to secede from the contemporary scenes to express their deep disgust and hostility towards organized religions, democracies, human rights, the modern world, and humankind in general. Driven by hatred, misanthropy and Satanism, fueled by juvenile passion, and with very limited means, they produced myriads of home made Black Metal recordings which left no room whatsoever to tolerance, mercy, or any kind of positive energy. Some were spoiled brats in search for a reason to rebel, some were convicted murderers, arsonists, grave desecrators or rapists, others were merely incredibly talented artists with a sincere will to put their work in the service of a greater evil.’
Dissection ‘The Somberlain’ Promo demo tape 1992
Hard cloth-bound book, 260 pages, 13″x13″
‘Over the last several years, accomplished graphic designer and visual artist Jean Simoulin (also known as “Valnoir”) has painstakingly amassed more than 450 demo covers representing the most influential works of the Black Metal underground during the 1980s and 1990s. The purpose of this compendium is principally aesthetic; the graphic presentation and imagery depicted here is a manifestation of the spiritual rebellion of the era in all its nihilistic fervor and antisocial praxis. This was a time just before the ascent of a tyrannical array of silicon gods, before the ushering in of a new hegemonic system of secular mores, before the atomization of the social order. Black Metal was menacing, an oppositional force ripping away at the last threads of the social fabric and the religious and moral dogmas holding it together. The young men (and, occasionally, women) living at the margins of society found within this scene an exaltation of misanthropy and vehement disdain for the repugnant values of mainstream society, either through a return to a more virtuous pre-Christian past, or by accelerating the total dissolution of contemporary institutions and customs, heralding in a new Satanic eon. More than any other format, demo tapes showcase the elemental virtues of the scene’s early adherents. These were the most passionate products made by the artists, usually at a time before the bands achieved any recognition, when they strove to stand apart from their peers. The homemade covers, cut and folded by hand and adorned with photocopied images and type or handwritten text, are the purest distillation of the aesthetic core of the scene. These tapes moved around the world through the underground mail circuit, advertised in small zines and sold by the bands directly, or dubbed and traded among devotees of the genre. To assemble this book, Valnoir meticulously collected high resolution scans from primary sources of some of the most crucial and elusive demos created. The impact of the book comes not from the mere collection of images—many of which can be found online, though some cannot—but from the manner which they’ve been aggregated, correlated, and juxtaposed. There is also the reverent act of committing ink to paper, a permanence that is lost when images are merely set adrift on the ephemeral sea of the internet amid the whipping winds of informational entropy. This is an unparalleled presentation for a book of this sort. “Analogue Black Terror” is a cloth-bound 13” x 13” book containing 260 pages of high quality images, as well as essays by Valnoir, Nicolas Ballet, and YK Insulter of NWN! Productions.’ –J. Campbell
Emperor ‘Wrath of the Tyrant’ 1992
Bleu Blanc Satan : Documentary retraces the birth of the black metal scene in France through unpublished archives and interviews of the main pioneers of this movement.
Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.
Barış Acar,24 Aralık 2013
Anlatmaya yine yuvarlağın köşesiden başlayalım. Merkeze olmasa da, onun komşuluklarına dönüp dolaşıp çıkarız sonunda.
Philip Glass’ı dinlemiş olma ihtimaliniz nedir? Hours filminin ardından o kadar da az değil. Yine de çok olmadığının altını çizmeli. Ben, Coppola’nın yapımcılık yaptığını duyup, nedense merakla, izlediğim Powaqqatsi aracılığıyla tanışmıştım ilk olarak Glass’la. Belgeselden yola çıkıp müzikte sonlanmak hayırlara vesile değildir. Sonra Koyaanisqatsi, en son da Naqoyqatsi geldi. İzleme sırası çekim sırasını son halkada tutturabildi yani. O da en sevmediğim halka oldu. Hemen ardından da ise efsanevi Einstein on the Beach girdi dinleme listeme ve beni yerle yeksan eyledi. O günden beri beni daha çok sarsan bir albüm dinledim mi, emin değilim. Sayı sayarak opera yapabilmek nereden bakılsa Kurt Schwitters’in rüyalarını süslerdi. Bunun gerçekleşmiş olması başımı döndürmüştü, hâlâ da döndürür.
Bu kez ise önümde Akhnaten var. Einstein on the Beach’ten sekiz yıl önce yazılmış. Opera gibi opera. Hikâyeci türden klasik episotları izleyen bir opera demek istiyorum bununla. Albümü dinlerken zaman zaman küçük video kayıtlarından operayı takip etme şansı da buluyorum. Akhnaten yine ilginç bir seçim. Sanat tarihi için önemli figürlerden birini bulup ustaca çıkarmış saklandığı kuytudan Glass. Bu kez de minimalist üslubuyla müthiş uyum içinde bir seçim yapmış. Tekrara dayalı kompozisyonlarını Eski Mısır’ın tekrarını bozan tek adamın üzerinden kurgulamış. Opera, adı bütün yazıtlardan çıkartıldığı için 19. yüzyıla dek varlığı dahi bilinmeyen bu firavunun hikâyesini anlatıyor. Asıl adı IV. Amenhotep olan ve firavun olduktan sonra Akhnaten ismini alarak, çoktanrılı geleneğe son veren ve böylece bütün Mısır geleneğini değiştirmeye yeltenen adamın hikâyesi bu. Sanat tarihi açısından önemi ise, ustalığın kopyaya ve tekrara dayalı olduğu Mısır resim ve heykel sanatı içinde Akhnaten’in epey ayrıksı bir yere sahip olmasından geliyor. Kendini ideal bir güzellik abidesi olarak (düzgün, yapılı bir vücut, standartlaştırılmış bir gösterim ve ifadesiz bir yüzle) değil kişisel özellikleriyle tasvir ettirmeyi benimsemiş tek firavun Akhnaten. Tasvirlerden bildiğimiz kadarıyla haddinden fazla uzun bir yüz, yuvarlak, top gibi bir çene, koca burun ve şişkin dudaklara sahip. Bu yüzden bütün Mısır sanatı içinde ona dair az sayıdaki tasvir sanki karikatürmüş gibi duruyor. Derste gösterdiğinizde öğrencilerin ağzı yüzü bükülüyor. Orijinal eseri bozan hınzır bir çağdaş sanatçının işi sananlar bile çıkıyor Akhnaten tasvirlerini.
novakozmikova #fantomrules (2015)
90lar Sonrası Türkiye Sanat Tarihi Yazımı
TÜYAP Artist Sanat Fuarı’nın bu yılki en dikkat çeken sergisi, kuşkusuz, Ali Şimşek küratörlüğündeki Müdahale Var Mı? ya da yenilenen ismiyle Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisiydi. Hikâyeyi sanat dünyasına aşina olan hemen herkes biliyordur artık. Bilmeyenler de kısa bir araştırmayla süreçte neler olup bittiğini, kimin konuya nasıl yaklaştığını rahatlıkla öğrenebilirler. Benim burada üzerinde durmak istediğim şey, sergi, onun süreçleri ya da sonrasında yaşananlar değil. Sergi vesilesiyle bir sanatçı üzerinden açığa çıkan sanat tarihsel bir kırılma üzerinde durmak istiyorum.
Temel önermem ise şu olacak: Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.
Türkiye sanat tarihi yazımı açısından bir süredir araf evresine girmiş bulunuyoruz. 90lara dek bu alanda yazılıp çizilenler ve 90lara dek yazılıp çizilme yöntemi ile 90 sonrasında yaşananlar arasında karşılaştırma imkânımız olmayan bir epistemolojik kayma mevcut. Bu kayma, yalnızca mimarlık tarihine dayalı olarak Türk Sanatı Tarihi’ni üretmiş olan ilk kuşak (pozitivist) kurucu-öncü sanat tarihi yazımının öğrencileri olan ve 60lar Türkiye sanat tarihini üretmiş olan kalemlerin tükenmiş olmasından, onların biçimlendirdikleri aklın 3. kuşak temsilciler elinde yeni çağ ruhunu kavramaktan fersah fersah uzak düşmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda, tarihyazımına ilişkin disiplinin ana gövdesindeki daha büyük ölçekteki çatlağa yönelik Türkçe üretilmiş herhangi bir çalışmanın bulunmamasından, sanat tarihinin tarihyazımının ana gövdesinde meydana gelmiş bu depreme sakınaklı bir mesafede kalıp, teorik olarak her şey yolundaymış gibi davranarak ikonografik yönteme (zaten asla adamakıllı çözümlenmemiş olduğun için) “sözde” bağlı kalma çabalarından kaynaklanıyor. Türkiye sanat tarihinin 90larını tarif edebilmek ve geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi doğru dürüst kurabilmek için teorik olarak daha iyi tartışılmış yöntemler ve yazımlar üzerinde çalışmak gerekiyor.
Bu noktada tanıklığını yapabileceğimiz şimdilik yalnızca şu: Sanatçıların ya da sanatsal yaratının biçimsel ilgiler üzerinden birbirine eklemlenerek gelişmediği, bu türden bir sanat yazımının olanaksızlığının bugün için aşikâr olmanın yanında dün için nasıl olanaklı olduğunun tartışılmasının da kaçınılmaz hale geldiği böylesi bir araf noktasında ve anında, geleneği kıran ve yeni bir dili kendi kaynaklarından üreten anonim kimliklerin inşasına girişilebilmiştir.
novakozmikova #fantomrules (2015)
Krupiye Olarak Sanatçı
Nova Kozmikova’nın olaklılığının kökeninde anonim oluştan beslenen bu inşa vardır.
Çağdaş sanat çevrelerinin ve sıkı internet sörfçülerinin dışında çoğu kişinin bilmediği Nova Kozmikova ismi TÜYAP’taki Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisi ile gündeme geldi. Sadece gündeme gelmekle kalmadı, aynı zamanda başbakana hakaret konulu bir davanın muhatabı olarak yargıya da uzandı. Sanat ve eleştirmen derneklerinin konuyla ilgili gözle görülür “durgunluk”larının yanında Gezi Direnişi sırasında herkes için tanıdık olan ve Kozmikova’ya dava açılmasına neden olan ‘Akıyordu’ işi eleştiri konusu edilmeye başlandı. İş, doğrudan ve kaba olmakla eleştirildi. Eleştiri her zaman mümkündü ama bunu “ince” yapmak lazımdı; böyle kör parmağım gözüne bir üslup rahatsız edici olabilirdi ve olmuştu.
novakozmikova #fantomrules (2015)
Gariptir, benim Kozmikova’da Akhnaten’i gördüğüm nokta da tam olarak burası.
Eleştiriyi haklı buluyorum. Kozmikova aynen Akhnaten’in kendi tasvirlerinde yapılmasını istediği gibi “doğrudan” çalışmıştır. Gördüğü şeyi gördüğü gibi temsile yansıtmıştır. Suç buysa, Kozmikova bu suçu işlemiştir. Bütün Gezi Direnişi boyunca başbakanın takındığı üslubu çalışmasına olduğu gibi aksettirmiştir. Bu yönüyle nesnesini idealize etmekten, soyutlamakdan, yaratıcı “sanatçı ilhamı”ndan yoksundur.
Kaldı ki bu tavır Nova Kozmikova’nın işlerinin tümüne yayılmış bir şekilde de bulunabilir. Kozmikova sanatçı ilhamıyla çalışmaz. Hatta bilgisayarının başında oturmuş, çoğu yine internetten ele geçirdiği imajlara manipülasyon yaparken kendisini bir sanatçı olarak gördüğünü de sanmıyorum. O olsa olsa kendisine verilen desteyi karıştırıp oyuna sokan anonim bir krupiye olabilir. Bu nedenle kimliği, mesleği, sanat ile olan geçmişi beni ilgilendirmiyor. Kozmikova’nın işlerine bakarken yalnızca eline geçen desteyi dağıtırken gösterdiği özene dikkat ediyorum.
novakozmikova #fantomrules (2018)
Oyun her zaman olduğu gibi (belki her zamankinden biraz daha fazlaca) hileli bir desteyle sürmektedir. Masa da tezgâh da çok önceden kurulmuştur. Kiminin sadece izleyici olarak yer aldığı bu masada kazananlar baştan bellidir. Bunun için eğitilmişlerdir. Bunun için yaşarlar. Kasa ise zaten her zaman kasadır. Oyunun sonunda en çok kazanan hep o olacaktır. Oysa Kozmikova gibi karakterler için ilgi çekici olan oyunun oynanışıdır. Kazanmakla değil, bunca hileli kağıtla oyunun nasıl olup da sürebildiğiyle ilgilidirler. Bu yüzden kartları her zaman yeniden düzenlemek telaşındadırlar. Dünyanın işleyişine dair kendisine ulaşmış bütün metaryal onun ilgi alanındadır ve onları sürekli yeniden düzenleyerek oyuna sokar. Göstergelere karşı savaşmak ya da ilhamla yüklü/ saf bir imge üretmek iddiası yerine onlara katılmayı tercih etmiştir. Anonimliğinin arkasındaki motivasyonun bu olduğunu söyleyebiliriz. Kendi eylemini oyunun doğası içinde tüketir. Gerçek anlamda ürünlerinin sanata yaklaştığı nokta da burasıdır. Bir kere tasarlandıktan sonra oyunu kendiliklerinden sürdürme yeteneğindedirler. Sanatçı kültü Kozmikova gibi kişilerin ilgisini çekmez. Piyasanın işleyişine katılıp ismini pazarlamak onun ilgi alanında değildir. Hatta onun nefret ettiği tiplerin masanın etrafına oturup kendini oyuna kaptıran ve her koşulda kaybetmeye yazgılı oyuncular olduğunu da söyleyebiliriz. İnternete farklı Facebook hesaplarına, farklı bloglara yayılmış Kozmikova kimliğini takip etmeye çalışırken onun bu kimliğe karşı tutumunu hemen görebilirsiniz. Birer yapıt olmanın ötesinde kendisi için tutulmuş notlar, karşısındakine söylenmiş sözlerdir bunların çoğu. Bu yüzden tutarlı bir sanatçı kimliği inşa etmezler. Eyleme geçmiş bir söz olarak hareket anında vardır ve anlamlıdır. Sonrasında –yeni bir desteye girinceye dek– kenara çekilirler. Öte yandan tutarlı bir sanatçı kimliği inşasına girişse de bunu başarabileceği şüphe götürür. Keza yapıp etme biçimi bu tarz bir düşünüşle çelişir her fırsatta.
Çağdaş/ güncel bir sanatçı olarak Nova Kozmikova’yı sanat tarihi kabul etmeyecektir. Sanat tarihi, bilindik bütün tanrıları gömerek geleneğin karşısına çıkmaktansa revizyonlarla ve küçük adımlarla ilerlemeyi tercih eder. Birbirine neden-sonuç ilişkileriyle eklemlenerek oluşturulmuş tarihyazımının “gelişme”den anladığı budur. Bu yüzden karşısına çıkan Akhnaten tasvirlerini görmezden gelmek durumundadır. Akhnatenler ise yazgıları karşısında sessiz, daha doğrusu, kayıtsızdırlar. En konuşkan göründükleri anda bile. 1984 yılında Einstein on the Beach üzerine yapılan belgeselde operanın sahne yönetmenliğini yapan Robert Wilson’ın söylediği gibi; sanatçı aslında sessiz bir opera yapmaktadır, çünkü gerçek sanatçı dilin yapısının sesle ilgili olduğunu bilir ve onu göstermek ister. Sesleri ve şeyleri düzenleyerek üzerine konuştuğunun ne olduğunu onu izleyen herkesle birlikte anlamaya çalışır.
Nova Kozmikova oyunun hilesini kavramış ama dürüst bir krupiye olarak bizim için imajları yeniden ve yeniden düzenleyerek oyuna sokuyor; böylece anonim bir kimlik olarak 2000li yılların tasvirini çıkarıyor. Bu resmi beğenmeyenlerin aynada kendi suretlerini kontrol etmekten başka çareleri yoktur
Esat Cavit Başak ile 2020 yılının sonlarında İzmir-Menemen’de gerçekleştirilen sohbet. Kayıt: Anıl Yurdakul
Détournement ya da kısaca saptırma, Sitüasyonist Enternasyonal’in oyunlarından biriydi. Peki gösterinin bu derece güçlendiği günümüzde saptırma ne ifade ediyor? İşe yarar bir taktik midir? İmgelere halen duyarlı mıyız? Çok uzağa gitmeye gerek yok, 2013 ‘Müdahale Var mı?’ sergisinde yaşananlar, imgelemin hayatta olduğunu ispatladı. Peki ya Dadaizm geçmişte kaldı diyenlere ne demeli? Dilimize yeni aktarılan manifestolar sayesinde gençlerin ilgisini çeken bu harekete duyarsız mı kalacağız? Mevlana’ya kulak verelim “Kağıttan kanatlarla uçulmaz.” Sahip olduğumuz tüm bilgi ve birikimleri, iç güdülerimizin enerjisiyle yaşama dönüştürmeliyiz.
Konuyu dağıtmadan Détournement’i anlamaya çalışalım: En genel anlamıyla, aşırma (saptırma) şeylerin yeniden oyuna sokulmasını her yanıyla kucaklar. Bu, oyunun, parçaların hiyerarşisi içinde donup kalmış varlıkları ve şeyleri kavradığı ve yeniden birleştirdiği eylemdir.
Lautreamont’un aşırmayı sistemli olarak kullanmasına bayılan Debord’un, tekniğin gerçekten sınırsız olanaklarına ilk kez dikkatleri çektiği tarih 1955’ti. 1960’ta Jorn şunları yazacaktı: “Aşırma, devalüasyon kapasitesi tarafından mümkün kılınan bir oyundur. Eski kültürün her öğesi ya yeniden oluşturulmalı ya da bir yana atılmalıdır.” Debord bu anlayışı daha da geliştirmiştir. “Aşırmanın iki temel ilkesi, başlangıçta bağımsız olan (ilk anlamını bile tamamen yitirebilecek) her öğenin önemini yitirmesi ve her öğeye yeni bir anlam yükleyen yeni bir göstergenin örgütlenmesidir.”
Bundan böyle, şunlar açıktır:
Giderek daha çok şey çürür ve dağılırken, aşırma kendiliğinden ortaya çıkar. Tüketim toplumu yeni anlamlı bütünler yaratmak isteyenlere avantaj sağlar.
Kültür artık özellikle ayrıcalıklı bir sahne değildir. Aşırma sanatı, gündelik hayatın örgütlenmesine karşı tüm direniş biçimlerinin ayrılmaz bir parçası olabilir.
Dünyamızı kısmi hakikatler yönettiğinden, aşırma bütünlüğün hizmetindeki biricik tekniktir. Devrimci bir edim olarak aşırma, isyan pratiği için en tutarlı, en kitlesel ve en uygun şeydir. Bir tür doğal evrim -oyun arzusu- yoluyla, insanların görülmedik ölçüde aşırı ve radikal bir tavır almalarına yol açar.
Yurdumuzda bu alanda çalışma yapanlara göz attığımızda, ilkin Serhat Köksal’la karşılaşıyoruz. Köksal, 2007 yılında verdiği röportajda çalışmalarını şöyle açıklıyor: “İstanbul’da zaman zaman gördüğümüz mesela Ayasofya’daki kilise-cami karışımında rastladığımız veya 70’lerin yerli seks filmlerindeki afiş ve fotoların edep yerlerine yapıştırılan montaj stilindeki ‘cut-up’dan aldığım yöntem ile bu film materyaller ve TV’de gördüğüm ve Türkiye’de yeni yeni yeşermekte olan hegemonik medya görüntülerini ve ayrıca bunlarla birlikte o yıllarda yaptığım müzikleri karıştırmaya başladım. Filmleri de video kayıt edici ile basit şekillerde kestim düzenledim. O yıllarda kolaj, kitch, cut-up gibi terimleri bilmediğimi söylemeliyim. Ama tabii ki yamalı bohçanın anlamını herkes gibi ben de bilirdim.”
Rafet Arslan’ın devrimci bir silah olarak gördüğü kolaja ilişkin düşüncelerini aşağıya alıyorum : “Sitüasyonist eylemlerin Avrupa kıtasında etkili olduğu dönemde, Amerika’da Beat kuşağının sembol ismi W.S. Burroughs dili bir çeşit virüs ilan ederek, cut-up tekniğiyle gazete haberlerinden, bilimsel makalelere bir çok unsuru yapıtının bir parçası haline getiriyordu. Dilin hakimiyetine karşı radikal kavramlar üreterek yola çıkan kavramsal sanat belli bir etkinlik kazandı.
Fakat 68 yenilgisi sonrası avant garde’ın ölümü, pop sanatın yükselişi, büyük söylemlerin ve toplu hareketlerin sonunu ilan eden ideolojik iklimde kavramsal eğilimler, kültür endüstrisince güncel sanat adı altında toplanmaya çalışıldı. Tıpkı politikada minör arayışlar, hakim ideoloji tarafından muhalefetin atomize edilmesine yol açmışsa; sanat alanında da kolektif üretimler ve kolaj arka plana bırakıldı, sanatın bir piyasaya dönüştüğü iklimde star sanatçı modası hakim oldu.”
Söyleme, Şenol Erdoğan gibi Lettrist Satanistler duyarsız kalmadı : “Şiirin diliyle eylemi arasında bağ kurulmadığı sürece kâğıt mendildeki spermler kadar ölüdür ve öte gidemeyecektir şiir, ki ‘bunlar’ın karşısına konulması gereken bir taş üzerine yazmaktayım artık. Şiir kamuya ait olanda olmalı ona uygulanmalıdır, bireyler şiire ve metne kendilerini eklemlemeli ve yeni şiir an be an değişerek ve gelişerek ortaya çıkmalıdır. Bu aynı zamanda şiirin de örgütlenmesidir. Örgütlenmeliyizdir.”
Anarşist topluluk Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun lideri Gökhan Gencay’ın saptırma kavramına ilişkin yorumu ise şöyle: “Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır.”
Esat Cavit Başak, Foto: Tevfik Atilla
Esat Cavit Başak ile
Dışavurumculuğun Yeni Baharı Üzerine
MAYIS 2015
Her ne kadar Punk anonim bir kültür olsa da Mondo Trasho sayesinde seni Türkiye’nin ilk fanzincilerinden biri olarak biliyoruz. Ana akım medyanın dışında, içerik açısından dönemin dergilerine kıyasla oldukça yaratıcı ve bağımsız bir yayın yapıyordun. Sosyal medya gibi faktörlerin olmadığı bu dönemi nasıl hatırlıyorsun, gençler açısından daha mı üretkendi?
‘Elinden geleni ardına koymamak’ Punk’ın saç ayaklarından biriyse eğer, evet, mondotrasho punk’dı elbette. Ama, mondo’ları ‘anonim bir kültür’ olarak da olsa salt punk olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Olsa olsa sıkı bir kolajdır mondotrasho ve punk’ın kes-yapıştır mottosu dışında ödünç aldığı, denediği, yeniden yorumladığı (veya tasarladığı) birden çok deneyimle sıkı fıkıdır. Ana fikrinin ve görsel tasarımının çoğu bana ait olmasına rağmen daha ikinci sayıdan itibaren katılan arkadaşlarımın sayesinde de bahsettiğin yaratıcılığını ve bağımsızlığını elinden geldiğince ve yeterince korumuştur. (insan’sız hiç bir şey olmuyor). Sosyal medyalara yapıştırılan ‘bilgi çöplüğü’ iddaasını, gerek çöplükleri seven gerekse bu yeni iletişim yönteminin emekleme çağını yaşayan birisi olarak pek doğru bulmuyorum, peşinde olduğunu bulabilmek için gösterdiğimiz entelektüel çaba hala aynı olduğu gibi aradıklarını değil de bulduklarını sevenler için de içinde bulunduğumuz ortam gayet yeterli. Ve hayır, zihinsel tembelliğin bahanesi her çağda aynı olduğu için, ‘gençleri’ daha az üretken falan olarak görmüyorum. ‘mazeret terazisinin tartamayacağı günah yoktur’ diye aynalı bir laf var, kimse altına yatmaya çalışmasın; komik gözüküyor.
Senin için Punk neydi?
Yukarıda bahsettiğim sosyal medya durumları sırasında kullanma olanağı bulduğum ve çok sevdiğim bir yöntem var; bir jpeg. yollamak. (ki bana kalsa olası bütün sorulara ya da sorunlara bir görsel cevabı olmalı insanın ya neyse-cebinde kendine bir sözlük yapıp, taşıycaksın) Hiç kaçamak etmeyeyim, işte budur punk benim için :
novakozmikova #fantomrules (2015)
“Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.”
2013 ‘Müdahele Var mı?’ sergisi hakkında birşeyler söylemek ister misin? Yoksa, o olay kapandı mı?
Kapanmaz! Burada kapanan kapı bir başka yerin açılan kapısı, kimse alınmasın fizik böyle çalışıyor. Olan oldu. Güzel bir sergiye berbat ve alabildiğince korkak bir tavırla müdahale edildi, ‘şikayet konusu’ iş sergiden geçici bir süre kaldırıldı, sergiye katılan arkadaşlar cevaplarını gayet güzel bir şekilde verdiler, yapayanlış hesapların nasıl ceplerde patladığına güzel bir örnek olarak yasaklamaya çalıştıkları görsel, istemedikleri kadar çok yayınlandı, mahkemede, söz konusu işin fotoğrafını bile görmemiş savcı-hakim ikilisinden beraat aldım vesaire. Söyleyecek pek birşey yok ama bu sorumsuz, hastalıklı, bencil ve alabildiğine kötüiktidar-erk olgusuna söyleyecek lafımız bitmedi ve bitmesin isterim. (Bu arada, yaptığım iş şikayet edilince, hakkımda cezai işlem uygulamak için GBT’me bakan polis arkadaşların ulusal güvenlik veri tabanında, sergide kullandığım ismimi, nova kozmikova’yı aramaları ve ‘yandaş’ gazeteci arkadaşların benden ‘Rus asıllı Türk sanatçı’ olarak bahsetmeleri çok hoşuma gitti, isteyerek bu kadar güzel bir performansta bulunamayacağım gibi, beni daha fazla sevindiremezlerdi.)
Pop art ve mizahın gücünü kullanarak yarattığın grafik eserlerle perspektifi tersinine çeviriyor, muhalif olduğun değerleri ayağından gıdıklayarak yere seriyorsun. Estet bir sanatçı değilsin. Sanata bakış açını öğrenebilir miyiz?
Hem birşeyler yapıp hem de onlar hakkında konuşmak hoşuma gitmiyor ve beceremiyorum da açıkçası. Çevresindeki bütün yüzleri görüyor da kendi yüzünü ancak aynada görüyor ya insan, öznel olamıyor dolayısıyla. Biraz öyle galiba. İroni ve mizah, yaptıklarıma hiç farkına varmadan sızmış iki nitelik. Hayatımın ve okuduklarımın yansısı demek bunlar. Belli bir disipline bağlı iş yapan birisi olarak görmüyorum kendimi. ‘alıntı’ lardan (ki Wittgenstein haklı, Dünyanın kendisi bir alıntı) hoşlanan ve kolaj yapan bir zanaatkarım, hepsi bu.
Peki ya, kültür-sanat alanındaki varlığına, etkinliğine yönelik olumsuz eleştiriler geliyor mu?
Hiç ilgilendiğim bir konu değil ama evet, geliyor arada. Din ya da milliyetçilik ile ilgili işlere pek ‘sıcak’ bakıyor insanlar. Biliyorsun, hemen tüm coğrafyada bu iki konu net olarak tabu (aslında buna cinselliği de ekleyeyim). Açıkçası pek dengeli bir muhalefetle de karşı karşıya kalmıyorum hiç. Ya ağızlarını ve tavırlarını tamamen kaybetmiş bir şekilde karşılık veriyorlar ya da çok gereksiz bulduğum sahte bir nezaketle. Arası bir eleştiri ile hemen hemen hiç karşılaşmadım. Söylediğim gibi, ilgilendiğim bir konu değil zaten.
Sarkastik (Sarcasm) ve ironi’den el alarak geliştirdiğin bu söylemi ne ölçüde politik buluyorsun?
İçgüdüsel bir tepki benimkisi, biraz önce, merak ettim ‘politik’ kelimesinin tam olarak ne anlamına geldiğine bakmak istedim; iki net tanım çıktı karşıma; birisi bir Coldplay şarkısı (bir Coldplay dinleyicisi değilim) ikincisi ise şu; “Antik Yunan dili açısından bakıldığında kente dair olan anlamına gelir.” Buna katılıyorum, bu anlamda politikim elbette ama tartışılır bu da. Kentte kalmasın, kalmamalı hiçbir şey.
Olası yeni çalışmalarında nasıl bir teknik kullanmayı düşünüyorsun? Şu anki eleştiriyi farklı düzeylere taşıyor olsan neler yapardın ? Video art veya performans gibi.
Bilmiyorum hiç nasıl bir teknik kullanırım, hiç düşünmedim. Bulurum ya da çıkar karşıma elbette. Belli bir disiplinde çalışmadığımı, çalışamadığımı söylemiştim. Ama sana, ‘eleştirinin farklı düzeyleri’ nde çalışmak üzerine çok sıkı bir örnek verebilirim, ne mutlu ki kardeşimin ‘hiç acıması yoktur’.
Şu ‘sözlük’ işini bitirmek, mümkün olursa basabilmak; bir de iki-üç senedir hiç dokunmadığım plastik eritme işlerime geri dönüp tamamlamak istiyorum, onlarda aklım kaldı çünkü, bitmediler bir türlü.
Yaşadığımız Türkiye’de seni neler rahatsız ediyor?
Devlet’e dair, erk’e dair hemen her şey. İnsanlar bir başlarına da yaşayabilirler, biri devlet diye bir taş atmış kuyuya ve kuyu derin değil de biz pek tembeliz sanki. Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018
Colectivo de investigación y experimentación alrededor del campo de la historieta, formado por Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky y Nicolás Zukerfeld. En un recorrido interdisciplinario que abarca las artes visuales, el cine, la música, las artes escénicas y la literatura, el grupo realizó exposiciones y performances en el Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta y Oficina 26 (Rosario). Recientemente, Un Faulduo dictó un taller y expuso su trabajo en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción” (MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017, y MACBA – Museo de Arte Contemporáneo, Barcelona, España, 2018). El colectivo también edita una revista en papel que lleva 11 números y mantiene, desde su aparición en 2005, un sistema de rotación de directores: cada número es dirigido por un miembro diferente del equipo, lo que obliga a cambios de formato, contenido y técnica. Desde 2014, Un Faulduo se propone pensar la relación entre el lenguaje de la historieta y la forma del ensayo, y de allí surge el libro “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), libremente inspirado en el célebre escrito de Oscar Masotta “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015). Publicado por Tren En Movimiento Ediciones. 160 páginas. 23x16cms
Argentine art collective exploring and experimenting around comics. At present, the group is formed by Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky and Nicolás Zukerfeld. Along an interdisciplinary path that includes visual arts, film, music, performing arts and literature, the group carried out exhibitions and performances at Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta and Oficina 26 (Rosario). Recently, Un Faulduo ran a workshop and showed its production as part of “Oscar Masotta : Theory as action” exhibition at MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM (México) and MACBA – Museo de Arte Contemporáneo (Barcelona, Spain). Un Faulduo is also the name of a magazine published by the group, which has released eleven numbers since 2005. Each issue is led by a different member of the staff, forcing changes in format, content and technique. Since 2014, Un Faulduo intends to think the relationship between comics language and the essay form, and from there arises the book “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), freely inspired by Oscar Masotta’s famous writing “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
UN FAULDUO N°11 (2018)
UN FAULDUO N°11: Dirigido por Nicolás Moguilevsky y editado por Tren En Movimiento Ediciones. 48 páginas. 30x40cms. Se presenta en un sobre cerrado que funciona como tapa serigrafiada, numerada e intervenida. Habrá que romper este sobre para develar los misterios que encierra: la multiplicidad de lecturas, las posibilidades del formato, el hacer colectivo y la reproducción de obra. Contiene el suplemento “La comedia y la cocaína”.
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta : Performance realizada en el marco de “Revuelta en el cómic”, como parte del “Día y Noche de los Museos”.MACBA – Museu d’Art Contemporani de Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller intensivo de historieta experimental (o el historietista como detective) : Centro de producción artística Hangar.org, Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller de historieta experimental.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco del encuentro “Volviendo a Masotta”. Auditorio Jorge Luis Borges, Biblioteca Nacional, Buenos Aires, Argentina, 2017
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción“, curada por Ana Longoni. MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017.
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
México, 2017
Páginas originales y publicaciones expuestas en la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción”, curada por Ana Longoni (MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM) y presentación del libro La historieta en el (fauldo) mundo moderno (Museo Universitario del Chopo), México, 2017
México, 2017 México, 2017Ruido y Contexto Editora: Pequeña editorial de fanzines y taller de serigrafía centrado en la ilustración y el archivo gráfico.
Jeremy Profit ‘Mastercard’ , ‘Get More for Less’ (2007)
‘Bugün de gözlerimizin önünde benzer bir süreç yaşanmaktadır. Üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileriyle modern burjuva toplumu, o dev üretim ve değişim araçlarını ortaya çıkarmış olan bu toplum, büyüler yaparak çağırdığı cehennem zebanilerine artık söz geçiremeyen büyücüden farksız bir duruma düşmüş bulunmaktadır.’
-Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto
Yaşadığımız dünyaya pek de yabancı olmayan bu imgeler, içinde bireyin gittikçe silikleştiği güvensiz ve bencil bir toplumu, kent soylu şehir hayatını dolduran insanların oluşturduğu tektipleşmiş bir kitleyi, çürümekte olan toplumsal bir yığını tasvir ediyorlar. ‘Şey’lerin kırılganlığı ile bizlerin kırılganlığı benzeşiyor : Geçici ve dolayısıyla kendi kaybına, kazanın gelişigüzelliğine, köksüz bir metropolün ya da gezegenin sınırlarına mahkum edilmiş varlığımızın kırılganlığı, bkz. Fukushima. Bunlar atipik yerler, Amerika’da, herhangi bir Amerikan TV dizisinde, bir Japon nükleer santralinin yakınında, bir Fransız kırsalında, yüksek bir gerilim hattı direğinin dibinde bulunabilirler. Öyle ya da böyle kötülük cereyan ediyor :Profit, izleyicinin mekânların öncesini ve sonrasını değerlendirmesi için geri dönüşü olmayan bir anı resimlerinde mühürlüyor.
1976 yılında Saint-Brieuc’da doğan Jeremy Profit erken yaşta Landes’a taşınıyor. Burada karşılaştığı manzaraların yapaylığı ve statik düzeni zamanla sanatçının çizim tarzına da yansıyor. Kendi kuşağına özgü bir durum olarak Amerikan kültürünün etkisinde kalan sanatçı, keçeli kalemle yaptığı çizimlerinde öncelikle müziği, sineması, markaları ve televizyonuyla abartılı bir hayranlık uyandıran bu kültürün simgelerini hiç çekinmeden sanatına yansıtıyor: Emperyalizmin küresel istilası. Sanatçı bu kaynakların dışında, mümkün olan en gerçekçi etkiye ulaşmak için foto röportajlardan, reklamlardan veya Google görsellerden yaptığı aramalardan da besleniyor. Kuşbakışı veya zeminden gördüğü sahnelerde çizgi ile gölgenin kesişmesine izin vermiyor. Olayları sahneleme şekline çelişkili figürasyonlar, serbest çağrışımlarına ise çizgilerindeki sade ve kötücül ayrıntılar eşlik ediyor.
Jeremy Profit ‘Avion’ ink on paper (2007)
Gelecek yok, Punk Rock devri çoktan kapandı, sanatçının Grindcore sahnesine geçişi bir rastlantı değildi. Öpstand grubunun eski gitaristi olan Jeremy Profit,Punk hareketinin iddialı ruhuna sadıktı. Power-violence ise kültürün kapitalist zeminine ve gündelik yaşamın boğucu atmosferine acımasız bir tonla saldıran muhalif bir hardcore punk hareketidir. Raymond Pettibon’un mirası, naif sanat ve folklorik unsurların izinden giden sanatçı, aşırı duyarlı ve etkileyici çizimler ortaya koymaya devam ediyor ve mitolojik belleğini kaybetmiş bir distopya eşliğinde trajik olana dikkat çekiyor.
Myrtille Bourgeois
Jeremy Profit ‘Avion qui Décolle’ ink on paper (2004)
– Français –
Jeremy Profit saisit le moment d’après, la stase post-catastrophe où l’humain raccroche avec la vie malgré le champ de ruine et la dévastation. Cette cinquantaine de dessins virtuoses et ultra soignés décrit un monde en décomposition, saturé de mort et de séismes, dans lequel des suicidés côtoient des ménagères et des businessmen à l’indifférence toute imperturbable. L’humanité s’y ennuie au bord de piscines californiennes, y massacre au fusil d’assaut ou disparaît dans des crashs spectaculaires. La banlieue tranquille explose, à l’instar des avions ou des centrales nucléaires, traduisant chez l’artiste, cette nécessité de mettre en dessin une vision critique et paranoïaque d’un monde régi par la violence dont l’ultra-capitalisme est le grand ordonnateur.
Né à Saint-Brieuc en 1976, Jeremy Profit est très tôt parti s’établir dans les Landes dont la linéarité et l’ordonnancement rigoureux des paysages artificiels ont eu une influence certaine sur sa manière de dessiner. Marqué par la culture US – un truc générationnel – l’artiste a d’abord retranscrit par le biais de ses dessins au feutre ces icones d’un état providence adulé pour sa musique, son cinéma, ses marques et sa télévision. Invasion, suprématie, globalisation. Jeremy Profit y puise, s’inspire de photoreportages, de publicités, couplés à des recherches sur Google images pour être le plus vériste possible. Les vues sont aériennes, en contre-plongée, pourtant aucune ombre portée ne vient troubler la parfaite clarté du trait. La minutie du geste contraste d’ailleurs avec la dramaturgie et le chaos des sujets ; tandis que le tracé est net, sans aspérité ni spectacularisation, le tissus narratif est, lui, d’une noirceur extrême. Urbi et Orbi.
Ces images du monde dépeignent ainsi une société précaire et individualiste dans lesquelles les êtres sont traités de façon impersonnelle, petits bonhommes anonymes peuplant les architectures urbaines et pavillonnaires telle une masse indifférenciée, un corps social à l’état de décomposition. A la fragilité des choses répond celle de notre existence, provisoire et donc soumise à sa perte, au hasard de l’accident, à l’échelle circonscriptible d’une banlieue dépersonnalisée, ou planétaire, cf. Fukushima. Ces lieux sont atypiques, ils pourraient être sis en Amérique, dans la suburbia d’une quelconque série télé états-unienne, aux abords d’une centrale nucléaire japonaise, dans un champ patriotiquement français, au pied d’un pylône EDF. Anyway, le mal est fait : le dessin de Jeremy Profit vitrifie le point de non-retour afin que son spectateur évalue l’avant et l’après d’un état des lieux.
Jeremy Profit ‘Villa Piscine 1’ ink on paper (2004)
No Future et passé punk, l’artiste n’a pas pour rien appartenu à la scène Grindcore. Guitariste du groupe Öpstand, il a adhéré l’esprit revendicateur du mouvement punk, tendance power-violence, où un quotidien lénifiant et culturellement paupérisé se dézingue à la brutalité critique d’une musique viscérale et épileptique. Cet héritage des débuts, acoquiné à l’esthétisme de l’art naïf et du folk Art, Raymond Pettibon en père spirituel, génère un dessin cruellement sensible et expressif, au tragique désabusé comme évocation ultime d’une contre-utopie démythifiée. **
Jeremy Profit est né en 1978 à Saint-Brieuc. Il vit et travaille à Bordeaux. Ses œuvres ont été montrées à Berlin et Genève en 2007, au CAPC en 2010, à Arc en rêve en 2012 et à Bidart et Bilbao en 2013. Cette exposition personnelle à la Fabrique Pola est la première rétrospective de ses dessins, réalisés entre 2004 et 2014.
Myrtille Bourgeois
Suburbia 10 – 25 juillet 2014 Polarium / Fabrique Pola
Jeremy Profit ‘Double Maison a’ ink on paperJeremy Profit ‘Ferme Abandonnée’ , ‘Vautours’ (2005)
Jeremy Profit, etkileyici bir kontrasta ulaşmak amacıyla çizimlerini alakasız kaynaklardan unsurları bir araya getirerek oluşturuyor. Bir yanda mütenâsip yaşam tarzı çerçevesinde sanayileşmiş toplumlar tarafından tesis edilen orta sınıf banliyölerinin steril görünümleri: aile, müstakil bir ev, araba, mobiletler, oyunlar ve normlar içinde sürdürülen gündelik hayatın aksesuarları… Öte yanda Irak, Lübnan, Orta Doğu’daki bölgesel ve küresel çatışmaların görüntüleri, bölgesel mücadelelerin, ham maddenin kanlı fethinin, akıl dışı küreselleşmenin şiddeti ve doğal afetler.
Sanatındaki ustalık bu unsurların kombinasyonunda yatıyor: Çizgiye dayalı huzursuz bir kompozisyon anlayışı, detayları ortaya seren geniş planlar, patlamaların havaya uçurduğu evler, uçaklar ve trajik sahneler, ancak çelişkili bir biçimde bu dram izlendikçe anlamını yitiriyor: Çizgi roman estetiğinde ölüler absürd gözüküyor; sıradan bir ortamda şiddet olağanlaşıyor. Fotoğrafçı ayaklarına yığılmış bir adamı daha çarpıcı ya da daha bencil bir klişe için görmezden geliyor… Saldırı sahnelerindeki ölüler ve kayıtsız canlılarla kaplı şehir ya da şehirimsi manzaralarda kan sıradanlaşıyor: yerle bir olmuş tanıdık mekânlar, çürümüş bir manzara, parçalanmış bilinç, önemsiz bir katliam ve tuzaklarla döşenmiş bir ev.
Julie Lesgourgues
Jeremy Profit ‘Vermeer Court’ ink on paper (2007)
– Français –
Jérémy Profit compose ses dessins par montage d’éléments de sources disparates, en vue d’un contraste éloquent. D’une part, les visions aseptisées de banlieues de classes moyennes, instaurées par les sociétés industrialisées au sein d’une way of life assortie : famille, pavillon individuel, voiture, mobylettes, jeux, accessoires quotidiens d’une vie normée. D’autre part, des images de conflits régionaux et mondiaux, irakiens, libanais, moyen-orientaux, les violences des luttes de territoire, de la conquête sanglante des matières premières, des outrages d’une mondialisation non raisonnée, les catastrophes naturelles.
L‘habileté du procédé réside dans la combinaison étroite de ces éléments, dont la disparité est annulée par la monochromie et le choix de plans larges, où les détails sont à scruter. Les maisons soufflées par des explosions, l’avion accidenté, sont plus immédiatement assimilables à des drames, paradoxalement dédramatisés par l’usage du feutre et le caractère volontairement imparfait du trait à main levé. Les petits formats, aux scènes plus cyniques ou agressives, au cadrage plus resserré, exacerbent davantage leur cruelle nature combinatoire. Sous l’esthétique de BD, les morts paraissent absurdes ; la violence en milieu banal devient ordinaire. Le photographe ignore l’homme démantelé à ses pieds pour un cliché encore plus frappant… Ou plus égoïste. Cette acceptation pernicieuse du sanguinaire, dans des scènes d’attentats, des paysages urbains ou semi-urbains jonchés de morts et de vivants indifférents, est la paroxysme de l’ambiguïté de la cabane cannibale : le lieu familier démantelé, le cadre de vie mortifié, la conscience morcelée, le carnage insignifiant, la maison piégée.
Julie Lesgourgues
Jeremy Profit ‘Pendu Parc’ ink on paper (2004)
İnsanlar artık protesto etmiyor, intihar ediyorlar.
Jeremy merhaba, internet ortamında seninle ilgili pek bir bilgiye erişemedik. Dolayısıyla merak ediyoruz, bilinçli bir gizlenme mi söz konusu?
Bununla ilgili ilginç birşeyler söylemek isterdim ama gerçek şu ki bir internet sitesi oluşturmak, blog ya da facebook sayfası açmak gibi şeylerle hiç ilgilenmiyorum. İşlerimin görülmesi ve bir dinamik elde etmek için bunu yapmam gerektiğini biliyorum ama zamanım yok. Bir işimin olmasının yanı sıra evde çizim yapıyorum. Kendime her zaman şöyle diyorum: Görülmeye değer olacak daha iyi çizimler yaptığımda işlerimi sergileyeceğim. Ayrıca işlerim -ki 4 ya da 5 yaşından beri çiziyorum- oldukça büyük ve bir bilgisayar ekranından görebilmek kolay değil. Bugünlerde ‘tumblr’da blog açmaya çalışıyorum… Yani, hayır, kasıtlı olarak gizlenmiyorum.
Çalışmalarında gözlemlediğimiz kadarıyla inatçı bir şekilde kaza, yaralanma, rehin alınma, şiddet, intihar ve ölüm temalarına eğiliyorsun? Neden böyle bir dil geliştirdiğini biraz açıklar mısın?
Evet, işlerimde şiddet var. Kapitalist toplumda şiddet her yerde. Hatta medya ve televizyon reklamları konfora ve barışa methiyeler dizse de, kapitalizm 1914’ten beri dünyanın her yerinde kesintisiz savaşını sürdürüyor. Ciddi ciddi çizimler yapmaya başlamadan önce, punk müzikle ilgileniyordum, daha doğrusu gerçekten şiddet içeren bir tür olan grindcore ile. Grubumun adı “Öpstand” dı ve müziğimiz aşırı saldırgan, şarkı sözlerimiz oldukça politikti. Bir bakıma çizimlerimle de aynı şeyi yapmaya çalıştığımı düşünüyorum, politik unsurlar daha soyut olsa da.
Jeremy Profit ‘Grand Farmat 3a’ ink on paper
‘Emekçi sınıfın yıkımı gerçekleşti, tüketildi. İnsanlar, böylesine şiddet barındıran bir toplumda, kolektif değişim umudundan yoksun bir şekilde bireysel varoluş savaşı veriyorlar.’
Hikâyeleri okumakta zorlanıyoruz. Resimlerindeki katil ve kurban ilişkisiyle nasıl bir dengeyi resmetmeye çalışıyorsun? Buna kapitalist sistem ve kurbanları diyebilir miyiz?
Hikâyeler var tabi ama hikâyelerin konusunu anlamak zor. Hikâyeleri bozmak için bir sürü şey birden koymaya çalışıyorum. Bu bazen işe yarıyor, bazen de hikayenin ne hakkında olduğu anlaşılıyor ve ben başarısız olmuş oluyorum. Herkesin çizimlere farklı yorumlar getirmesi hoşuma gidiyor. İnsanları çizimlerim hakkında konuşurken duymak eğlenceli çünkü genelde benim hiç aklımdan geçmemiş hikâyeler düşünüyorlar. Kapitalizm ve kurbanları… Çizimlerimi yaparken içine gündelik yaşamdan resimler koyuyorum, özellikle şiddet barındıran savaş konulu fotoğraf gazeteciliğinden, kapitalizmin dünyanın dört bir yanında neden olduğu yıkımdan. Çizimlerim bunların dışında toplumumuzun depresyonu hakkında da konuşur. Emekçi sınıfın yıkımı gerçekleşti, tüketildi. İnsanlar, böylesine şiddet barındıran bir toplumda, kolektif değişim umudundan yoksun bir şekilde, bireysel varoluş savaşı veriyorlar.
Bordeaux’da yaşıyorsun; Fransa’da gündelik hayat nasıl? Sanatın ve kültürün merkezi olan batı’nın kültürel anlamda tıkanıklık yaşadığı bir döneme girdiğini düşünenler var. Bu konuda birşeyler söylemek ister misin?
Fransa’da günlük yaşam… Burası zengin bir ülke dolayısıyla her şeye sahipsiniz. Yani ulaşım, altyapı, tesisler, bilgisayar, her yerde internet falan… Burada hayat, Peru’yla ya da Somali’yle karşılaştırıldığında çok daha kolay. Ama tabi bu herkes için kolay olduğu anlamına gelmiyor. Eğer bir işin yoksa, burada hayat hiç de kolay değil. Eğer bir göçmensen ya da müslümansan, bir işin bile olsa burada hayat hiç kolay değil çünkü çok büyük bir baskı altındasın demektir. Ücretli çalışan bir çok insan, “Yeter artık” der gibi çalıştığı fabrikada ya da ofiste intihar ediyor. Son yıllarda sanki bu yeni bir fenomen; antidepresan ilaç tüketiminde dünya rekoru Fransa’nın. Bu ülkede iyi hissetmek çok zor. Sanırım bu duruma iki açıklama getirilebilir. Herşeyden önce Fransa oldukça bireysel bir ülke ama aynı zamanda politik ve kolektif düşünme konusunda da oldukça idealist. Günümüzde politik ve idealist duruş çökmüş durumda. İşçi sınıfı hareketi ve sınıf savaşı yenik durumda. (Hemen söyleyeyim: İnsanlar artık protesto etmiyor, intihar ediyorlar.) Ve artık kolektif bir umudu besleyecek, ayakta tutacak hiçbir şey yok. Yani, Fransa depresif ve bireysel. Politikacılar asıl problemin göçmenlerden ve müslümanlardan kaynaklandığına insanları inandırmaya çalışıyorlar. Gerçekten çok utanç verici. Oldukça kapalı bir ülke ve bu daha ne kadar süre böyle devam edecek bilmiyorum. Fransız Baharına ihtiyacımız var!
Yapabileceğim ikinci açıklama ise -hatta bu sorduğun soruyu cevaplandırabilir belki- Fransa’nın özellikle kültürel anlamda dünyanın gözünden düşmesi. Fransa geçmişte büyük sanatçıları, yazarları, entellektüelleri ile önemli olan bir ülkeydi. Şimdilerde dünyadaki tüm ülkeler, yeni ve büyük şeyler yaratıyorlar. Belki Fransa da Batı Avrupa’nın tamamı gibi, kendiyle ilgili şüpheye düşmüştür.
Bir sanatçı olarak yaşadığın düzene bakış açını öğrenebilir miyiz?
Kapitalist bir dünya. İnsanları kapitalizme karşı hiçbir şey bir arada tutamadığında, daima aynı şey oluyor: eski kapitalist sistem sınıf atlıyor ve her şeye sahip oluyor. Ve kendi egemenliğini meşrulaştırmak için ideoloji üreten, savaşlar çıkaran, petrol gaz gibi yeryüzü kaynaklarını kontrol etmeye çalışan bir kapitalizm.
Sistemi değiştirmek için bir şeyler yapmak çok zor. Toplumu yalnızca kitle hareketinin değiştirebileceğine inanıyorum. Yıllar önce Marksist hareketin içindeydim ve hala militarist eyleme inancım tam. Ben kişisel olarak bırakmayı tercih ettim. Militan olmak yapılacak iyi bir şeydi. Bana çok şey kazandırdı ama harekete hiçbir şey katmadığımı ve bu konuda da kendimi iyi hissetmediğimi farkettim. Ama kim bilir, belki ilerde devam ederim.
Bilmiyorum ama bir sanatçı olarak eğer işlerimin politik bir yanı varsa da, bu kesinlikle politika yapmaktan ya da militan hareketten tamamen farklı. Çizimlerimle herhangi bir şeye karşı gerçek bir mücadele verdiğimi düşünmüyorum. Yalnızca bu yaptığım şeyin daha verimli, etkili olduğunu ve beni uyanık ve hayatta tuttuğunu hissediyorum.
Fransa’nın son dönemki dış politikalarını nasıl yorumluyorsun? Fransa’yı az da olsa anti Amerikan buluyor musun? Ayrıca Arap Baharını ve benzeri hareketleri destekleyen hatta doğrudan hareketin içinde yer alan batılı güçler için ne söylemek istersin? Sence bir şeyleri değiştirebilirler mi?
Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri müttefikler. Sanki bazen her konuda tam olarak anlaşamıyorlar. Ama temelde aynı dış politika anlayışına sahipler. Fransa, Afganistan’da ABD ile birlikte yer aldı ve daha sonra Libya’da. Şimdilerde Fransa gaz şirketlerini, petrol şirketlerini ve başka diğer şirketleri savunmak için Mali’de.
Arap Baharı’na gelince… Orada neler olduğunu söylemek oldukça zor. O insanların düşüncelerini dile getirmeleri çok olumlu bir şey ve protestolarıyla toplumu değiştirebilirler. Gerçekten harika! Umarım batılı güçler ve Fransa hiçbir müdahelede bulunmaz ve insanlar kendi seçimlerini yapar, kendi değişimlerini gerçekleştirirler. Batılı güçlerin herhangi bir yerde olumlu etkilerde bulunabileceğine asla inanmayacağım.
Jeremy Profit ‘Grand Farmat 4a’ ink on paper
– English –
‘People don’t protest anymore, they commit suicide.’
Hello Jeremy, we couldn’t get much information about you on internet. So we wonder if you are hiding yourself on purpose?
I wish I had something interesting to say about that but the truth is that I’m just not interesting about creating website or blog or facebook or anything like that , I know I should do that to show my work and having a good work dynamic but I don’t have time , I have my job and beside, at home, I draw. I’m always saying to myself: I will show my work when I’ll have more good drawings to show. and my drawings since 4 or 5 years are bigger and not easy to look on a computer screen, I’m trying to make a blog on tumblr these days… So no, I’m not hiding on purpose.
We see that the themes in your work are always about accidents, injuries, kidnappings, violence, suicide and death. Are you so obssessed with death? Can you please open up the reasons of developping that kind of a language?
Yes there’s violence in my work… Violence is everywhere in capitalist society, even if big medias and tv commercial praise confort and peace, capitalism is in war since 1914 without interruption everywhere in the world. Before I made draws seriously I was involved ,some years ago, on punk music, more precisely grindcore wish is a really violent kind of music, my band was called Öpstand and I had a label, Praxis record, we had very political lyrics on a very violent music… In a way I think I tried to do the same with my drawing even if the political thing is more abstract on my drawings.
Jeremy Profit ‘Zone Inustrielle’ , ‘Coquillages’ (2004)
‘Working class has been destroyed, people are trying to survive individually on a such violent society without real hope of a collective change.’
It is bit hard for me to get into your stories. What kind of a relationship do you try to picture between the victim and the perpetrator? Can we say that there is a similarity with that and of a capitalist system and its victims?
There are stories but it is hard to know what the story is about, I try to put a lot of thing to disturb the story, sometime it works but sometime you can see what the story is about, and then I failed. I like that everybody will interpret the drawing differently, it’s kind of funny to ear people talking about a draw, they’re always thinking about a story I never thought about. You right about capitalism and its victims, the way I build my drawings is to put some daily life pictures with violent pictures coming from photo journalism about war, disaster that capitalism bring everywhere in the world, my drawings speak about that and about the mental depression on our society, working class has been destroyed, people are trying to survive individually on a such violent society without real hope of a collective change.
You live in Bordeaux. What would you say about the daily life in France and people? Some people thinks that the western world, so called the center of art and culture is now facing a crisis like a cultural blockage. Do you agree?
Daily life in France… Well it’s a rich country so you have everything, I mean transport, substructure, facililities, computer, internet everywhere etc.. Life is easier here in that way if you compare with I don’t know… peru or Somalia. But it’s not easy for everybody, if you do not have a job it would be not easy, if you are an immigrant or if you are Muslim it is not easy either, even if you have a job it is not easy again because there is such big pressure, a lot of salary men commit suicide on their own factory or office to say it’s enough those last years, it’s like a new phenomenom and France has the world record of anti depressant pills consumption, hard to feel happy here. I think there are two things explaining that, first of all France is in the same time a very individualist country but also an idealist country with political and collective way of thinking and nowadays the political and idealist way is down… Working class movement, class struggle are defeat these days, to say quickly: people do not protest anymore they commit suicide, and there’s nothing else to keep a collective hope , so france is depressed and individualistic, politicians tries to make people believe our problems are immigrants and Islam , it’s a real shame and the country seems very closed, I don’t know how many times it will stay that way, we need a French spring !
Second thing and maybe it will answer to the other question, is about the decline of France in the world, cultural influence I mean, France was an important country in the past with big artists, writers, intellectuals and now all the country in the world produce new stuffs, big stuffs. Maybe France, like the rest of western Europe, having a big doubt about herself.
What do you think about the system and where do you see yourself in society as an artist?
It is capitalism and when nothing can keep people together against capitalism, it is always the same old capitalism with an upper class having everything and producing ideology to justify their domination, making war and try to control gas petrol or other wealth everywhere they can.
Saying that, it’s very hard to do something to change that, I only believe on mass movement to change the society, I was involved in Marxist movement some years ago and still believe on militant action, personally I choose to stop being a militant was a good thing to do, it brings me a lot but I felt like I bring nothing to the movement and I didn’t felt good about that a the end, but who knows, maybe in the future I might continue.
As an artist… I do not know, even if there is some political side on my work it’s something totally different than making real politic or militant action, I don’t think I’m really struggling against anything with my drawings, I just feel I’m more efficient doing that, and it’s keeping me awake and living.
What is your view on the French foreign policy? Do you find France slightly anti American or not? And what about the Western powers and France which are supporting the Arab Spring or even directly being involved on it. Can they change anything?
France and United States are allied and maybe sometimes they are not exactly agree about everything but for the essential they have the same foreign policy, France was in Afghanistan with U.S.A, and later in Libya and now in Mali defending gas company or petrol company or others big company interest.
About Arab Spring it’s hard to say what’s going on over there, it’s very positive that people voice their opinions and know they can change a society protesting together, it’s really great. I hope western powers and France won’t do anything and just let the people making their own choices and their own changes. I’ll never trust western country powers could have any good influence anywhere.
Öpstand : Full Discography Jeremy Profit ‘Corps qui Tombent’ , ‘Douches’ ink on paper (2004)
Jeremy Profit ‘Adam et Eve’ (2004)
‘Çağımızın bilinci dört duvar arasına hapsedilmiş insanın ve bir mahkûmun bilinci arasında gider gelir. Bireyin özgürlük alanı, bu gidip gelmedir; mahkûm edilmiş bir insan gibi, hücresinin çıplak duvarı ile oradan kaçabileceği duygusunu uyandıran demir parmaklıklı pencere arasında volta atar. Eğer birileri tecrit hücresinde bir delik açarsa, içeriye ışıkla birlikte umut da süzülür.’
-Raoul Vaneigem
Jeremy Profit ‘Open for Business as Usual’ , ‘Otages Fumée’ ink on paper (2004)Jeremy Profit ‘Transport de Sacs’ , ‘Pendus Masque a Gaz’ ink on paper (2004)
‘Vücudun güncel tarihi demek; onu denetlemeye çalışan, parçalara bölen, farklılığı ve sahip olduğu çelişkili konumu değiştirip yadsıyarak yapısal bir gösterge/ değiş tokuş malzemesi şeklinde örgütleyen, iz ve göstergelerden oluşan bir ağın tarihi demektir. Tıpkı göstergeler evreninde (cinsellikle birbirine karışmayan) simgesel değiş tokuş ve oyun sürecine gücül düzeyde son verilerek, belirleyici bir süreç olarak algılanmaya başlanan cinsellik gibi. Bu fallik süreç tamamen her şeyin eşdeğerlisi olarak görülen fallusun fetişleştirilmesi üzerine oturtulmuştur. İşte bu anlamda, yani “özgürlük” adı altında, işleyiş ve stratejisi ekonomi politiğe özgü bir süreci andıran vücut saf bir cinsel göstergeye dönüşmüştür.’
Jean Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm
Jeremy Profit ‘Oil Bombardements’ , ‘Ouvriers Faucille Marteau’ (2007)Jeremy Profit ‘Dallas Piscine’ , ‘Homme Tête de Chien’ ink on paper (2007)
‘Gösteri dilinin, övdüğü nesnelerden düzenlediği davranışlara kadar her seviyede uğradığı aleni nitelik kaybı gerçekliği dışlayan gerçek üretimin temel özelliklerinden başka bir şeyin ifadesi değildir: Meta-biçimi tamamen kendisine eşittir, nicelin kategorisidir. Meta-biçiminin geliştirdiği şey nicel olandır ve meta-biçimi sadece nicel olanda gelişebilir.’
-Guy Debord
Jeremy Profit ‘Mastercard’ ,’Ruines 3 (marques)’ ink on paper (2007)
“Hayat, Senin Hayatın!”
Gökhan Gençay
Dünya ekonomisinde Fordist büyüme döneminin sona ermesinin üzerinden uzun yıllar geçti. Günümüzde üretimden dağıtıma, pazarlamadan reklama piyasanın işleyişine dair paradigmalar yeniden oluşturuluyor. Çalışma yaşamının geçirdiği büyük dönüşüm, gündelik yaşamın tüm kompartmanlarını da birer birer etkisi altına alıyor. Fordizm, canlı emek ile sermaye arasındaki karşılıklı çıkarların özgüllüğünü tanıması, onlar arasındaki dolayımsız karşıtlıklara zemin hazırlaması nedeniyle moderndi, modernizmin düalist zıtlaşmaları Fordist üretim modeli üzerinden zemin kazanıyordu.
Post-Fordizm’in egemenliği bu dinamiğin önünü kesmekle kalmadı yalnızca; toplumun her öznesinin küresel kimlikli ulusötesi şirketlerin amaçlarına koşulsuz bağlanmasını talep etti. Şirketlerin çıkarları doğrultusunda bireylerin yetenekleri, öğrenme ve analiz etme kapasiteleri araçsallaştırıldı, zamanla ‘toplumsal fabrika’ her bireyi kendi amaçları doğrultusunda kullanma iktidarı kazandı. Uygulama bu yöndeyken, kültürel kanallarda dolaşıma giren söylemler –yaşanan pratiğin tersine– özgürlük, özerklik vaazlarıyla doluydu. Nitekim özne olmanın kavramsal manada içinin boşaltılması aşaması nihayet tamamlandı, “kendini ifade etme, diyalog kurma” gibi kodlamaların içeriği yeniden yazıldı.
Devir gazetecilerin, propagandistlerin, reklam yazarlarının, halkla ilişkiler uzmanlarının devri. İmgeler, imajlar, düşünceler satın alınıyor ve ekonominin işleyişi gereği görünmezleştirilen efendilerin kadim çıkarları doğrultusunda yeni bir kültür inşa ediliyor. Farklı türden bir özdeşleşme süreciyle karşı karşıyayız artık. Kolektif imgelem, endüstrinin var ettiği markalara endekslenmiş kimliklerin kuşatmasıyla şekle sokulmakta. Yaşam tarzları markalandırılıyor, sanatın her türü şirket logolarının ihtişamlı gölgesinde üretiliyor. Medyanın markalandırılması süreci neticesinde evren, içerdiği kültürel değerlerle birlikte, küresel markaların kontrolü altına giriyor.
Söz konusu kültürel kapsayışın en net örnekleri reklam filmlerinde görülmekte. 1980’li yıllara kadar reklam filmlerinin asıl önceliği, satmaya çalıştıkları ürünün kalitesini, kullanışlılığını, hesaplı oluşunu vb. geniş kitlelere aktarmaktı. Filmler, ele aldıkları ürünün ne kadar faydalı olduğundan, sağlayacağı konfordan bahsediyor, ürünün kendisine odaklanıyorlardı. Amaç, pazarladıkları ürünün insanlar nezdinde vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak algılanmasını sağlamaktı. Endüstriyel ekonominin motorunu döndüren, ürettiği mallara ihtiyaç duyan tüketicilerin varlığıydı. 1990’lı yıllarla birlikte Batı dünyasında, bu “arkaik” reklam ve pazarlama mantığı tamamen kabuk değiştirdi. Günümüzde ifrat noktasına ulaşmış olmasından mütevellit, görmezden gelinen, kanıksanan yeni reklam anlayışının tohumları o yıllarda atıldı.
Kitlesel pazarlama kampanyalarının bonus mahiyetinde yanında getirdiği yeni kavramlarla o günlerde rabıta kuruldu, markalar ve logolar yavaş yavaş hayatı istila etmeye o günlerde başladı. Markalar, ürünün maddi varlığından bağımsız olarak kendi halelerini yaratıyor, imaj üzerinden pazarlama devri açılıyordu. Markaların onları satın alan insanlara ‘kimlik’ bahşetmesi süreci böylece başlamıştı. Tabii, en başta orta sınıfın değerleri, yaşam standartları, sosyal alışkanlıkları reklam kampanyalarının temel öğesi olarak seçildi. Müstakil bir ev, düzenli bir bahçe, garaj, bir örnek konutlardan oluşan sosyal çevresiyle, metropolün anti-hijyenik kötücüllüğünden uzakta kurulan Amerikan banliyösü ideal yaşam formu olarak reklam dünyasında tekrar tekrar kullanıldı. Batı’nın genel geçer kültürel ortalaması olarak orta sınıfın seçilmesi, o dünyaya has imajların parlatılmasına ve o yaşam biçimine ait kimliklerin küresel dolaşıma girmesine vesile oldu. Tüketici kitlesinin çoğunluğunun beyaz, orta sınıf olması gerekmiyordu ne de olsa. Şirket politikaları sıradan insanlara, pazarlanan ürünleri tükettikçe Beyaz, orta sınıf sosyal yaşama bir adım daha yaklaşabileceklerini vaaz ediyordu. Bu kolektif yanılsama, epey uzun bir süre işlev gördü. Küresel çapta her çeşit sınıfsal aidiyete mensup milyonlarca insan, belli markaları tükettikleri oranda ideal orta sınıf normlarına yaklaşacaklarına inandı, reklam filmlerinde izledikleri pirüpak görüntülerin içinde yer alabilmenin hayalini kurdu.
Yıllar geçtikçe bu tür bir satış tekniği de dünyanın gidişatına tam manasıyla uyum sağlamaz oldu. Ürünün nitelikleri geri planda kalmıştı kalmasına, tüketim üzerinden kimlik edinme yaklaşımı da geri dönüşsüz biçimde kabul görmüştü. Ama yine de bir şeyler eksikti sanki. 60’lı yıllarda filizlenen karşı-kültür hareketi, punk’tan sitüasyonizme uzanan geniş birikimiyle, siyasal hedefleri uyarınca mevcut kültürel atmosferin de altını oyuyor, yüceltilen muhafazakâr orta sınıf yaşamına esaslı darbeler indiriyordu. Bu akımların etkinliklerinin yansımaları sadece toplumsal/ kültürel düzlemle sınırlı kalmadı, bir bütün olarak sistemin propaganda ve pazarlama aygıtlarını da dönüşüme sevk etti. Batı’da vuku bulan 68’in özgürlükçü anti-otoriter değerleri, çekirdek ailenin, zorunlu çalışma döngüsünün, otoriter kurumların altını iyiden iyiye oymayı başarmıştı. Karşı-kültür hareketi kolektif manada bütünsel kazanımlarla hâkim kültürü yenilgiye uğratamasa da, onun düğüm noktaları arasında alternatif ilişki ağları yaratmayı, işaret fişekleri çakmayı becermişti.
Ancak, Büyük Gösteri’nin mekanizmaları da bu dönemde işler kılınıyordu. Piyasa, kendi karşıtlarını da içerecek denli kendine güven kazanıyor, onun kurulu düzenini sabote etme niyetiyle tarih sahnesine çıkan özneler/ akımlar birer birer massediliyor, kontrol altına alınıyordu. Bu süreci, disiplin toplumlarına özgü bir baskı yoluyla yaşayanlar da oldu tabii. Ama, özellikle Batı toplumlarında, Büyük Gösteri’nin karşı konulmaz gücü, kaynağını kendi düşmanlarını kültürel manada içermesinden aldı. Reklam endüstrisinin yönelimleri de bu bağlamda son derece önemli veriler barındırıyor.
Artık küresel markaların reklamlarında orta sınıf, mazbut aile modellerinin güzellemesine sırtını yaslamak demode. Özellikle toplumun genç, dinamik öğelerini hedef kitle olarak seçen firmalar, bu alanda radikal hamlelerle çığır açıyor, girişimlerini her geçen gün daha da uç boyutlara taşıyorlar. Levi’s, Diesel gibi, jean başta olmak üzere giyim ürünleri satan şirketler bu düzlemde bir nevi öncü rol üstleniyorlar. Diesel, Seattle’da doruk noktasına ulaşan alternatif küreselleşme hareketinin öznelerinin giyim-kuşam alışkanlıklarını kendi kreasyonuna dahil ederken, reklam filminde agresif bir rock şarkısı eşliğinde polisle çatışan cool gençlere yer vermişti. Herkesin rahat edeceği jean’lere sahip olma hakkına atıfta bulunan şirket, söz konusu çatışmalarda kendi vitrinlerini taşlayan gençlerin imajından ürün pazarlamaya cüret edebilmişti.
Levi’s’ın 2012 kış kreasyonunu tanıtan reklam filmi ise, bahsettiğimiz yönelimin şahika noktalarından birini gözler önüne sermekte. “Go Forth” sloganıyla sunulan filmde, yarı karanlık grenli bir görsel atmosferde jean dünyasının “oldschool” markası Levi’s’ın hedeflediği müşteri kitlesi ekranı dolduruyor. Sis bombalarının arasında caddelerde koşan, kumsalda ateş yakan, suyun altında şakalaşan gençler hızlı bir kurguyla sunuluyor. Sonlara doğru, polis barikatının karşısında asi bir tavırla ellerini sallayan genç adamın doruk noktasını teşkil ettiği filmde 2 dış ses, karşı-kültür edebiyatının en önemli isimlerinden Charles Bukowski’nin “The Laughing Heart” adlı şiirini okuyor.
Bukowski’nin “hayat, senin hayatın” diyerek kederli bir teslimiyete savrulunmamasını öğütleyen şiiri, bağlamından tamamıyla kopartılarak Levi’s’ın imaj çalışmasının bir parçası kılınıyor. Özgürce yaşamayı, hiçbir reel otoriteyi kaale almamayı isyancı bir tonda sahiplenen şiir, kamusal planda Levi’s’ın kimliğinin parçası oluyor böylece. Mesele, sadece filmdeki gençlerin üstlerine giydikleri kıyafetleri satmak değil – öyle olsa ‘masum’, eski usûl reklamcılığın sıradan bir örneği olarak kabul edilebilirdi bu film. Burada daha tehlikeli bir biçim-içerik saptırması mevzubahis. Söz konusu reklam filmi, Bukowski’nin imgesine, sahip olduğu özgürlük anlayışına kendi logosunu basıyor ve onun kelimelerini kendi imajına içkin kılıyor. Bu yolla, giysilerin hiçbiri net biçimde ekrana getirilmese, tanıtılmasa bile, reklam filmi amacına ulaşıyor. Bukowski’nin liberter iradesi, Levi’s’ın kurumsal kimlik politikasının bir öğesi olarak yeniden üretiliyor.
“Go Forth” kampanyası Levi’s’ın karşı-kültür cephaneliğinden yararlandığı ilk örnek değil tabii ki. Şirketin, punk’ın efsanevi radikal gruplarından The Clash’ın “Should I Stay or Should I Go” şarkısını da zamanında reklam müziği olarak kullandığı hatırlarda. Şirket, asıl tüketici kitlesinin punk dinleyen, beat edebiyatına düşkün, sistem karşıtı özneler olmadığını gayet iyi biliyor aslında. Yani, bütün bu apartılan dil ve kullanılan formun gayesi o kitleye ürün satarak kâr etmek değil. Esas hedeflenen, sermayenin, küresel şirketlerin sömürü mekanizmalarını, kısacası gerçek yüzlerini gözlerden uzak tutmak. İnsanların Levi’s’ın logosunu gördüklerinde, ismini düşündüklerinde akıllarına Çin’de, Endonezya’da kölelik şartlarında bu giysileri üreten işçiler, satış mağazalarında sigortasız/sendikasız çalışan tezgâhtarlar ve onların tepesine çöreklenmiş takım elbiseli patronlardansa, The Clash’ın müziğinin, 501 jean’iyle göz kamaştıran Brad Pitt’in ikonlaştırılmış vücudunun, Bukowski’nin hayatı coşkuyla kucaklayan şiirinin gelmesi… Bu uğurda düşmanını asimile etmek onlar için en geçerli yöntem. Nitekim bu stratejik yönelim hakikaten işe yarıyor, marka sistematik çalışmasının ödülünü alıyor. Sistem, bütünsel açıdan kendi karşıtlarını bile işleyişine tabi kılacak kadar yetenekli olduğunu ispatlıyor.
Guy Debord’un erken dönem evrelerini gözlemleyerek analiz ettiği, adını koyduğu Gösteri Toplumu, hegemonyasını yeryüzünün dört bir köşesinde kurdu. Debord’un distopik olasılıklar babında sıraladıkları çağın ruhunu teşkil etmekte günümüzde. Dolayısıyla, popüler kültürün hâlâ bir savaş alanı olduğunu unutmamakta, bu savaşta cephelerin geçirgenliğinin, değişkenliğinin bilincinde olmakta sonsuz yarar var. Şirket kültürünün kapsayıcı yönelimlerinin ışığında, bu tabloya itirazı olanlar nezdinde aidiyet ve gelenek sorunsalının ekstra önem kazandığı da açık.
1 Bukowski’nin “The Laughing Heart” şiirinden bir dize.
2 Filmin yayını, son dönemde yaşanan ayaklanmalara atıfta bulunduğu gerekçesiyle İngiltere’de ertelendi. Levi’s sözcüleri filmin herhangi bir politik harekete göndermede bulunmadığını, sadece “iyimserliği ve pozitif eylemi” teşvik etme amacı taşıdığını savunuyorlar: