Yeraltından Sesler : 2016- 2019

Laneth
Detay : The Worst of Laneth (1991)

Ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.

UPXIV yayın yönetmeni Deniz Cansever ile söyleşi (2016)

2005 yılında Şenol Erdoğan tarafından projelendirilen ve bağımsız bir yayın hareketi olarak önceleri fanzin formatında okuyucuyla buluşan Underground Poetix’in yayın sürecini kısaca özetlemenizi istesek ? Underground Poetix (UP), o dönem Şenol Erdoğan ve Kerem Kamil Koç tarafından projelendiriliyor ve çeşitli, hiç ummadığınız yerlerde karşınıza çıkabiliyor. Aslına bakarsınız sizin de belirttiğiniz yılların öncesine gitmemiz lazım.

UP açısından da düşündüğümüzde; ‘kültür erozyonu‘, ‘yozlaşma‘, ‘dilsel çözülme‘ gibi militer ve geçmişe atıfta bulunan sahiplenici –biraz da travmatik- olarak değerlendirebileceğimiz kalıplar, tuhaf gelebilir ama, kulağa oldukça ilgi çekici geliyor. Yaşadığınız yerdeki kültürel çatlamalar; kaçınılmaz olarak yeni bir takım ünitelerin, ifade/ iletişim biçimlerinin ve sonrasında çıkan temsillerin önünü açar. Elbette altı bomboş ve nefret ettiğiniz bir takım şeylerle karşılaşmak gibi kötü tecrübelere de dönüşebilir bu. Ama UP için söyleyebileceğimiz nokta tespitlerden birisi, bu ve buna benzer süreçlerin içerik ve yaratıcılık açısından oldukça işe yaradığı.

Rotayı ‘teorik‘ boyuttan, daha tarihsel bölümlere kıracak olursak… 12 Eylül darbesinin ardından irdelenmesi gereken ufak bir detay var: politik olarak sol anlayışın bir daha toparlanamamak üzere sindirilmesi bir yana, devrimsel bir sürece umut bağlayan kitlelerin de ümitsizliğe düştüğü ve havlu attığı bir dönem. Bunu elbette biliyoruz ancak bu süreç aynı zamanda şöyle bir kanalın açılmasına da yol açıyor: Ortodoks, SSCB & Çin ekolüne dayalı, çatışmacı ya da daha ulusal çizgiye yakın Marksist kanallardan kalan boş, umutsuz ve artık sürdürülebilir olmayan isyan dalgasının hakim olduğu bir ortamda; (daha hissedilir manada) 80’lerin ortalarından itibaren anti-otoriter, anarşist, feminist, lgbti vb. eylemlilikleri barındıran birçok -birey merkezli de sayabileceğimiz- oluşum filizlenmeye başlıyor.

Aynı dönem; metal, crust, hardcore, punk, noise ve diğer türlerinde yavaş yavaş geldiği yıllar.. Bu gidişat elbette kendi yayım kanallarını, mekanlarını ve fenomenlerini meydana getiriyor. Gorgor, Mr P., Laneth, Çalıntı, Stüdyo İmge’den tutunda Apolitika, Ateş Hırsızı gibi birçok zine ya da dergi var dolaşımda. UP projesini şekillendiren isimler, kendilerini, tam da bu –deyim yerindeyse- ‘ateş hattı‘nın ortasında buluyorlar.

2000’li yıllarda farklı bir tutuşma başlıyor, çoğu topluluk dağılıyor, o dönemki anlayıştan uzaklaşılıyor biraz. Ama büyük ya da daha minik birimler halinde devam edilmesi gereken, öyle ya da böyle yayıma hazırlanması lüzumlu görülen çok geniş bir ‘envanter‘ var. Amerikan karşı kültürü, eko-feminizm, yeni bilim kurgusal metinler ve sayabileceğimiz birçok başlıkla beraber Underground Poetix tam da bu noktada ortaya çıkıyor işte.

‘Teneke tehlikesi var beni sevme biçiminde’

‘Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar.’

Ülkemizdeki dergi yayıncılığını hem sektör, hem içerik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz ? Dergi yayıncılığı biraz önce de bahsettiğim üzere garip bir hal aldı. Mesela britpop sevmeyen biri olarak şu günlerde Blur kapaklı bir dergi çıksa gerçekten koşturarak gidip almasam da heyecanlanırım.

O dönemin arada tepki gösterdiğimiz popüler dergilerini dahi özledim diyebilirim. Bugün mesela bakıyorsunuz; sadece Anadolu frekansından (müzikal, görsel vb. materyaller) feyz alan kapaklar, derinlikten uzak edebi inceleme yazıları ve elbette ‘rock star‘ ilan edilen fenomen yazarların portre-illüstrasyonlarından oluşan kapaklar, politik olarak kafası oldukça karışık –ve tehlikeli- makaleler. Örnekleri çoğaltabiliriz.. Özetle farklı ve anlamadığım bir havuzdan besleniliyor. “Bunların hepsi kötü, işe yaramaz, bence almamalıyız” gibi üst perdeden bir değerlendirmeye girmeyeceğim şüphesiz ama taranacak koca bir literatür ve ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.
Saçma bir sahiplenme var, mesela Gezi Parkı üzerinde de bu çok yapıldı. ‘Gezi dili’ dendi buna, ‘Gezi mizahı‘ falan… Ve oradaki herkese ortak bir kimlik yüklenmeye çalışıldı. Elbette elinde saçma sapan silahlarla suratı asık milislere oranla, daha ferah ve otonom eylemleri tercih ederim ama muhalif söylem oluşturup, bunun üzerine yeni bir kültür inşa ederken biraz dikkatli olmalısınız.

Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar. Bugünün kültürel formları ve dergi yayımcılığı da biraz bu gidişatta aslına bakarsanız ve elbette hepimiz bunun içerisindeyiz, kimseyi ayrı tutmaya gerek yok.

Takip ettiğim/iz şeylere gelince, mesela Hortlak bu günlerde yapılabilecek en güzel aşı. Eski dostların yeniden dönmesi ve bir arada olması çok güzel. Ardından son zamanlarda Noizine Kolektif’in eski üretkilerini söyleyebilirim size, Depths of Byzantion olarak geçtiğimiz yıllarda iki-üç zine işine girildi, gayet güzel, toparlayıcı materyaller ortaya çıktı. Sağanak Beyin Terörü, crust ve hardcore için güzel bir seriydi, şimdi ne alemde bilmiyorum. Web üzerinden mesela b filmleri, bilimkurgu, metal, grindcore üzerine 2008’den itibaren oldukça geniş bir kaynak haline gelen Haribo Extreme Culture adlı bir blog var. FRP, konsol oyunları ve fantastik birçok ögeye ev sahipliği yapan FRPNET.NET var ya da. Bunun dışında süreklilik taşıyan popüler bilim ve tarih yayınlarını sayabilirim, ancak yeni ve çok severek takip ettiğim/iz bir yayın ismi ne yazık ki veremeyeceğim.

Yurtdışından takip ettiğiniz, önemli bulduğunuz yayınlar var mı ? Çoğu kaynağı zaten ‘yurtdışı‘ dediğimiz alandan çekiyoruz, derginin çeviri metin akışını belirleyen de yine o kaynaklar kaçınılmaz olarak. Cvltnation var mesela; okült öğreti ve görsel materyallerden tutunda birçok karanlık müziğe ev sahipliği yapıyor. Şimdilerde İstanbul ayağı da yapılandırılan Red Bull Music Academy var, bazılarına ilginç gelebilir ama gerçekten güzel müzik yazıları bulabilmeniz mümkün. Yine eski heyecanı vermemekle birlikte Terrorizer’ı web üzerinden takip ediyoruz. Daha kuramsal ve politik yazında da 3:AM Magazine, Jacobin Magazine, New Left Review, The Funambulist Pamphlates, Rolling Stone ve ekleyebileceğimiz birçok portalı takip etmeye çalışıyoruz.

Karşı kültür, alt kültür, Amerikan yazını, punk rock gibi farklı bir çok alanda ciddi Türkçe kaynak olarak okuduğumuz UP’un şu anki yayın politikasını öğrenebilir miyiz ? UP XIV, yayın politikasından ziyade odaklandığı konularla işi çevirmeye çalışan bir oluşum. Mesela 2015 yılında tekrar toplanıp, süreli aylık yayına başladığımızda ilk birkaç ay Yugoslav-Sovyet mimarisi, müziği ve diğer üniteleri üzerinde yoğun olarak duruldu. Nedeni ise saatlerce süren dergi toplantıları, kararlaştırılmaya çalışılan başlıklar ve devamlılığı sağlamaktan ziyade o günlerde, gündelik olarak neyle uğraşıyorsak, neye kafa yorup, üzerinde duruyorsak onun sayfalara dahil edilmesiydi. Mesela bir ara yoğun olarak punk’ın köklerine inildi, çünkü İstanbul sahnesi her zamanki gibi – ve iyi ki- yoğun olduğu için biraz müzik kazısı yapmak güzel olacaktır diye düşündük. 2016 ekim ayında Deleuze ve Post Punk üzerinde bir konsept sayı hazırlandı, bir öncesinde Russ Meyer ve Amerikan esintileri dergiyi ele geçirdi.

Belirttiğim üzere, o gün, o ay, o yıl içerisinde ne izliyorsak, hangi mimari bülteni takip ediyorsak, hangi yönetmene kafayı takmışsak onun üzerine gidiyoruz. Bu nedenle ileride ne yapacağımızı da zamanı gelince, hep birlikte öğreneceğiz.

subyayin.com


express_01_banner
2/5BZ, Batman, 20 Ekim 2014

‘Yılmaz’dan sevgilerle… Şimdi Hayatı Bize Yasak Edenlerden Hesap Soracağız’

Derelerin Gücü Adına

Duymadık, görmedik demeyin! Türkiye’de bağımsız sanat pratiği var. Öyle bir avuç mutsuz, küskün insandan bahsetmiyoruz. Dış bükey koca bir galaksi. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyorlar. Zehir zemberek bir dille Al Gülüm Ver Gülüm Art’ı enkaz haline getiriyor. Bu cürmün faillerine bağlanıyoruz…

EZGİ BAKÇAY, Express dergisi, Şubat 2017

Şimdiye sıkıca tutunmuş, ama gele­neği de olan, coğrafyalar ve zaman­lar arasında gezerken tarihini sürek­li yeniden yazan, pratik ve teoriyi eş zamanlı üreten bir bağımsız sanat dünyası var bu ülkede. Sanat kurumunun va­atlerine kayıtsız, şımarıklığa tahammülü ol­mayan, merkezsiz, esersiz bir cemaat belki. Sözleri, imgeleri ve bedenin kasılmalarını iç içe örerken, tutkulu bir aksak ritm yakalamış bir akış.

Bu akış zaman zaman belli bir ürün et­rafında geçici olarak düğümleniyor, ama evcilleşmeyen bir yalnızlığı da hiç elden bı­rakmıyor. Bu sınır şebekesi inzivada, kenar mahallelerde, uzak şehirlerde, klavye ba­şında, bitmeyen yolculuklarda, modası geç­miş diplerde mekân tutuyor. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyor.

Üzerine konuşmaya başlamak için mem­lekette bu cinnet atmosferinin oluşması­nı mı beklemek gerekti, kim bilir? Nihayet güncel sanatçıların kaybedecek neyi kaldı ki, yarım pansiyon Artist Residency’lerden başka. Vakti geldi, Pandora’nın kutusu açıldı bir kez. Erman Akçay ve Elif Yıldız’la yola ko­yulduk. Gelecek sayılarda Esat Cavit Başak ve Serhat Köksal’la devam ediyoruz.

DSC02168
Zines : Burak Dak, Mavado Charon, Caroline Sury, Jeremy Profit & Rafaël Houée
Zinesters : Erman Akçay, Tolga Güldallı, Deniz Cansever & Aykurt Nuhoğlu

Löpçük fanzin

Erman Akçay üç yıldır Löpçük adlı bir fanzin çıkarıyor. İllüstrasyon, şiir, desen, söyle­şi, kara mizah ve gürültü yüküyle, ana akım medyaya ve sanat kurumlarına hiç uğrama­dan kendi güzergâhında gidiyor. Löpçük na­diren ozalitçide basılıyor. Kadıköy’den çıkıp yayılırken artık pdf formatmda, uluslararası ağlara da takılıyor. Erman Löpçük’ün çıkışını şöyle anlatıyor: “Löpçük’ü 2014’te yayımlamaya başladım; kara mi­zah, eleştiri ve plastik sanatları bir araya geti­ren, sıradışı, tuhaf, bazı yönleriyle saçma sa­pan, fakat her şeye rağmen iyi kalpli, dürüst ve bağımsız bir medya olarak sahne aldı. Yerli, ya­bancı çeşitli sanatçılarla, düşünürlerle internet üzerinden yaptığım söyleşiler, ayrıca, yabancı kaynaklardan edindiğim çeşitli metinlerin Türkçe çevirileri ve şair arka­daşların şiirleriyle de içeriği des­tekliyorum. Şu an, basılı formatta yayında olmayan Löpçük’e erişimi lopcuk.org üzerinden sağlıyorum.

Arkeologların dikkatine !

İnternet sadece elektrikli daktilo değil elbette, fakat fotokopi dergicilikle sanal mecra arasın­da bir kopuş değil, süreklilik var. Bu anlam­da Löpçük bir geleneğin parçası olarak değer kazanıyor. Erman‘ın örnek aldığı isimler ba­ğımsız yayıncılık ve sanat alanında iz süren­ler için yol haritası niteliğinde: Rafet Arslan, Kerem Kamil Koç, Şenol Erdoğan, Murat Ars­lan (Sub Press), Eski punk jenerasyonundan Esat Cavit Başak (Türkiye’nin ilk fanzini Mondo Trasho’yu çıkardı), Serhat Köksal (2/5 BZ, Güzel Mecmuası) yeni jenerasyondan Deniz Cansever, Emre Varışlı, Semih Yıldız ve Uluer Oksal Tiryaki (Kaburga megazine). Arkeologların dikkatine: Kadıköy yeraltı şiir hareketinin en sivri kalemlerinden Uluer Oksal Tiryaki‘nin yan projesi Takoz Recep, dünya futbolunun gizli tarihini eşeliyor. Avangard yayıncılık alanında Halil Duranay ve yoldaşı Kamil Savaş‘ın KÜLT Neşri­yat‘ı özellikle ilgiyi hak ediyor.

Erman bu dünya­nın yaşça en gençle­rinden, fakat bu işler­de yeni değil: “Lisede, hatta ilkokul yıllarımda bile fotokopi dergicilik olayı hep vardı. Löpçük her ne kadar sınırlı sayıda insana erişmiş olsa da, Ali Şimşek, Cemal Akyüz gibi eleştirmenle­rin dile getirmiş olduğu üzere, çağdaşı bir çok illüst­rasyon ve müzik dergisine paralel okunabilecek bir yayın. Fanzin olmasının getirdiği birçok avantaj da ca­bası: ekstrem sanat, gay-art, art-brut gibi ötekileştirilmiş alanlara temas etmesi ve benzeri avangard eğilimler. Bunları gösteren çok sınırlı sayıda mekân ya da yayın var.

Bu az sayıda yayından biri Löpçük‘ün ga­laksisinden A.I.D. ZINE. İstanbul menşeli müzik kolektifi A.I.D. (Art is Dead) için ha­zırlanan, Gökçe Mine Olgun‘un editörlüğünü yaptığı avangard müzik dergisi A.I.D. ZINE 2016 başından bu yana beş sayı çıktı, şu gün­lerde altıncı sayının hazırlıkları yapılıyor. A.I.D.‘in düzenlediği bağımsız müzik etkin­likleri kapsamında dolaşıma giren A.I.D. ZINE‘in yazar kadrosu gün geçtikçe çeşitlenerek büyüyor. Yaprak Melike Uyar, Şevket Akıncı, Çağrı Erdem, Görkem Arıkan, Ümit Üret, Şevket Kağan Şimşekalp gibi önemli müzisyen, şair ve eleştirmenler bu­rada kalem oynatıyor. A.I.D. ZINE‘in şu âna kadar yayımlanmış tüm sayıların pdf edisyonlarına artisdead.in adresinden erişip okuyabilirsiniz.

express_komple
Negatif : Express dergisi, Şubat 2017, s: 15, 16, 17

Sanat öldü, bohem yaşıyor !

Löpçük’ün ilk sayısında Miron Zownir şöyle diyordu: “Gerçek sanat her zaman yeraltında­dır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eş­sizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusun­da iş görmez.” Fanzinin sayfalarında Jeremy Profit, Marc Jenkins gibi sanatçılarla söyleşi­ler yer aldı. Ana akım sanat dergilerinde yer verilmeyen bu isimlerin işlerini de çok sa­yıda renkli görselle izledik. Erman’a sanata yaklaşımını soruyoruz: “Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum, ayrıca çizgi romanlar, bilgisayar oyunları gibi kendi jenerasyonuma ait güçlü bir görsel hafızam var, biraz da bunlar belirleyici oldu sanırım estetik zevkimde. Her ne kadar sanatsever, yaratıcı biri olsam da Munch‘un ‘Scream’ tablosuna dönüşmüş günümüzde ‘Sanat’ kavramını pek de ciddiye almamaya gayret ediyorum; hiç bir yaratıcı, oyuncu yönü olmayan bir yığın ruhsuz, donuk insanın kültür-sanat kisvesi altında bir araya gelerek çürümeleri de ayrı bir dert.

İçten yansımalı motor yazı stili

Bu dünyanın kendine özgü bir dili olduğu kesin. Görüntü ve sesi, siyaseti ve sanatı, en ilksel olan ile en ileri teknolojiyi birbi­rine eklemleyen bir dil ve elbette bolca şiir. Erman Akçay şöyle diyor: “Pikseller dos­tum, pikseller; pikseller kamu meselesidir…” Bu ifadeyi Alman asıllı şair, Dadaizm’in kurucularından Hugo Ball‘dan esinlendim, tam da onun mirasına sahip çıkmak amacıyla değiştirip gün­deme getirdim. Cümlenin orijinali şöyle: “Ke­limeler dostum, kelimeler, kelimeler bir kamu meselesidir. O dönemin entelektüelleri dijital teknoloji ve dolayısıyla sanal uzamlarından bihaberdi. Fütüristler bile kültürün şu anki durumunu çoğu açıdan tahayyül etmekte çaresiz kalmışlardır, ki bu gayet doğal.

Şu an için ileri teknolojinin, internet medyasının dile kazandırdıkları, kaybettir­dikleri ve şiire yansımalarını anlamak için Serkan Işın‘ın klavyesine kulak vermek gerek: “Şairin ‘muhatap’ aldığı şey Dil ve onun kü­meleridir. Dilin teknolojisidir, öyle değil mi? Bir fikre / duyguya / mevcudiyete potansiyel ya da kinetik kazandıracak bir İş olarak şiir, aslında gayet physis’in kuralları ile iş görür. Ekonomi oradadır, momentum ve alt mikro evrenler de. İmdi ‘tüm bunlarla uğraşmaya çalışıp da, Rüya ya da Reklam Dili’nden arta kalanla -özel Şiir Dili denen bok- bir şey üretmeye çalışmak, son 150 yıldır dünyada olan bitenlerden çekinmek, uzak durmak demektir. Dil, görsel şiire gelir ve gelmiştir de. Son 8-9 yıldır yaptığımız bu. Kaldı ki ‘küsmek’ bir tavır da değildir. Üretmek zorunda değil kimse, bu pozitivist kafa, yanlış modernliği doğru yaşamaya çalışma hastalığı. Sonuçta Erman Akçay ile buluşabildi isek iş de­vam ediyor demektir. Türleri bize dayatan ne ise, görsel şiir gibi türler-arası yapıları da iste­meyen o. Ve bu, dilimiz ve ülkemiz için olduk­ça olağan. Ne olacaktı? Fark edilip, baştacı mı edilecekti böyle bir yaban şiir anlayışı! Hayır, bunun yeri uzak ve çevre ve kenardır. Oradadır, ben oradayım. Örneğin Soma’da olan bitenler karşısındaki çaresizliğimizi hala Görsel Şiir ile anlatmaya çalışıyorsam… Dada Korkut, adı ile müsemma herhalde gören herkesi ürküttü, o kitabın içeriği şair­leri ve okurları sanıyorum -aman bildiğimiz sularda kalalım, nasıl olsa madalya takmıyorlar!- fikrine doğru itti (pozitivist ve kapitalist olmak her şairin doğasında vardır bizde). Hani bir aralar serbest vezin vardı, o bile şimdi Hece Şiiri’nin bir alt kolu olmaya doğru gidiyor, eğer tarih bizi şaşırtmaz ise. Böyle bir ortamda ki bilgi birikimi Ortaçağ sonrası simge/sembol dünyası, metafizik dünyası bununla aynı ko­şumlara sahip bir üst evren ve fizik dünyası ise Newton öncesine ait bir zihinle kişilerin bu ka­dar dinamik bir mecraya ve bundan kaynakla­nan şiire bakması kolay değil. İnternet’in sade­ce elektrikli daktilo (ama illa ahşap) olmadığını yeni idrak etti insanlar. Özetlemek gerekiyorsa, görsel şiir ile insanların şiir dediği şey arasında hiçbir fark yok, sadece bazen Şiir Tarihi’ne tu­tunmak, sürüklenmek, kişiyi harita içinde tutu­yor. Hepimiz takdir ve başımızın okşanmasını istiyorsak, risk almaya gerek yok.”

Erman Akçay, Mind Hunters, 2016
Erman Akçay ‘Beyin Avcıları’, dijital çizim (2016)

Neşenin zekâyla parlatıldığı sesler

Erman Löpçük sayfalarında zamanların ve dillerin montaj işçiliğini yaparken Elif Yıldız Ankara’da yazıyor, çiziyor, yontuyor, “nokta­lardan sonra boşluk bırakmıyor”. Elif‘in iş­lerini Löpçük‘te ve Karga‘da görmüştük. Son dönem çalışmalarında “gürültü” üzerine yo­ğunlaşmış; basılı ve görsel yayınları tarıyor, internette ciddi ciddi arkeolojik kazıya gi­rişmiş. Bununla ilgili iki illüstrasyon kitabı üzerinde çalışıyor. İlk kitapta, 21. yüzyıl fel­sefesi ve popüler kültürü ekseninde gürül­tünün ses ve müzik üzerindeki yansımaları kâğıda dökülecek. İkinci kitap ise “çıkış ne­denlerine” ve primitif olana yönelen çizim­lerden oluşacak.

Elif’e ülkenin sertleşen ikliminde sanat alanının hal ve gidişatını nasıl gördüğünü sorduk: “İzole olmayı becerebilmiş biri için çok da farketmez aslında. Güncel politikaların her şeye çokça sirayet ettiği şu zamanlarda, kendi­ni bilinçli olarak tüm bu yaşananlardan uzak­ta tutup kendi işleriyle ilgilenenlerin sayısı da çok azdır diye tahmin ediyorum. Gündem dışı yaşamak her ne kadar zor olsa da, bir şekilde bunu koruma taraftarıyım. Çünkü akıl sağlığımı korumam lâzım. Gerçi bu birçok şeye ilgisiz ve hatta korkak birisi gibi gösterebilir sizi. Üretim ve yaşam alanlarımızın korunması taraftarıyım. Bu da kendi başına bir mücadele alanı zaten. Ha bunu tek başınıza yapmışsınız, ha birlik-beraberlik ruhu içinde yapmışsınız, çok da önemli değil. Ama çok da umudum yok. Çünkü rekabet, hırs, statü gibi hastalıklar hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor. Tam da tüm bunlarla ilgili Roll dergisinin 2001 Ocak sayısında John Zorn ile yapılmış çok güzel bir röportaj yayınlanmıştı. Zorn diyor ki: ‘Hayır, dünyayı tersine çevireceğimize inanacak kadar naif değilim. Eline ilk taşı alan mağara adamı bununla başkasının kafasına vurup ‘bu tepenin kralı benim’ dediğinden beri dünya böyle. Hırs insan oluşumunun temel parçalarından biri ve insanları yönetenler de genel­likle muhteris insanlar’. Şöyle de devam ediyor: ‘Firavunlar zamanında bu şiddetle yapılıyordu. Bugünse çok daha sinsi yollarla yapılmakta: Be­yin yıkama, beyin kontrolü kullanılıyor bugün.’ Doğru söze ne denir.

“Deri Altı Kanalları”

İzole olmayı becerebilmek ya da yalnız kalmak yaratıcılığın koşulu mu? “Tekil bir durum yok. Böyle bir ortamda nasıl te­kil olunur? Herkes de Marcel Proust değil ki. Daha iyi yazabilmek için, tam konsantrasyon sağlayıp yataktan çıkmayarak götün çürüyene kadar sayfalarca kitap yazmak. Yalnızlık kötü. Kendinizi gösterebileceğiniz mecra bulmanız çok zor bu durumda. Strateji geliştirmek gere­kiyor, ki bu sözcük de askerî bir terim. Kendi­mizi gene, örgütlenmeler ve militer terminoloji üzerinden anlatmaya çalışıyoruz. Kelimeler ve anlamlarıyla da savaşmamız gerekiyor bir ta­raftan. Sizi başarıya götürecek olan yegâne şey sadece bir bandrol. Sizi önemseyebilecekleri, kayıt altında tutabilecekleri, ne yapmanız ya da yapmamanız gerektiğini rahatça söyleyebilecekleri, sizi maddi ve manevi anlamda tatmin edebilecekleri bir dünya yaratmaları. Onaylan­ma ve kabul görme hissi ekmek ve su gibi te­mel ihtiyaç. Bundan kaçış yok. Tabii hal böyle olunca, yaptığımız işi bırakmamız mı gerekir? Neyse ki hâlâ dürüst ve iyi insanlar var. Tüm bunların dışında bir nebze olsun kendini dışa­rıda tutabilmiş, kendi yapıp ettikleri konusun­da inatçı insanlar var. Sadece yaşadıklarının bir trajedi olduğunu, hatta bağımsız olabilmek için topyekûn buna bulandıklarını falan düşünmesinler. Burada birazcık umut açığa çıktı gibi sanki. Gene de her şeye rağmen dirençli olmak lâzım.” Bu durumda, Elif‘in sözleriyle, “neşenin zekâyla parlatıldığı her ses ve me­lodiye kulak kabartalım!

Deri Altı Kanalları Ankaralı bir müzik gru­bunun adı. Elif Yıldız bu isim altında Ankara’nın kendine sakladığı yazılmamış, konu­şulmamış hayatları yazmak istiyor: “Nasıl bir yol izlenir, hiçbir fikrim yok. Yapabilirsek İstan­bul’un o biricikliği ve ‘Ankara’da hiçbir şey yapıl­mıyor’ takıntısından da kurtulmuş oluruz.”

Bu bağımsız sanat dünyası, Paris Komünü’nün kahramanlarından Élisée Reclus‘nün Bir Derenin Tarihi kitabında sözünü ettiği, dağdaki dereyi hatırlatıyor. Derenin büyüklüğü ve coğrafyası yaşanabilir boyut­lardadır, yüce falan değildir. Dere seyrinin öngörülemezliği nedeniyle nehirden üstün­dür. Dere kendi yolunu kendi açar, nehir gibi kendinden önce akan binlerce galon suyun açtığı yoldan ilerlemez. İşte bu yüzden dağ­daki herhangi bir derenin gücü Amazon’dan fazladır.

Şubat 2017 Express dergisi, s: 15, 16, 17

Esat Cavit Başak (10)b
novakozmikova #fantomrules (2015)
Esat Cavit Başak (65) dekupe

“İnsan hiç de sanat yapıtı olmayan yapıtlar yaratabilir mi Diana?”

Hava kirli, insanlar güce tapıyor. Sanat gezegeni değişmez yasalara göre dönüp duruyor. Fakat birden, yörünge dışında beklenmedik bir şey oluyor. Fezada yüzen sözcükler ve görüntüler, fikirler ve fanteziler karşı konulmaz bir manyetik ağa yakalanıyor, burada coşkuyla çarpışıyorlar. Bir anda atmosfer dönüşmeye başlıyor. Kozmos yemişleri coşkuyla çatlıyor. Fanatik magazinlere binip gezen anonim şairler, robotlar, oyuncaklar, western çizgi roman kahramanları, canlılar ve cansızlar arasından sızan eriyikler, kimseye ait olmayan bir dili konuşan bedenler, hep sahipsiz kalan konuşma balonları, terlikle diktatör kovalayan Esat Cavit Başak’a bağlanıyoruz.

“The chief enemy of creativity is ‘good’ taste” demiş (Yaratıcılığın en büyük düşmanı iyi zevktir) Picasso. Yaratıcılığın düşmanı ne hakikaten? Deli kızın çeyizi gibi bir şehirde, sanat ortamı neden bu kadar ciddi ve sıkıcı görünüyor?

Esat Cavit Başak: Galiba ve öncelikle, bazı kurum ve kuruluşların -ki devlet ve kurumları ile ebeveyn kuruluşları bunların başını çekiyor- öğüt ya da nasihat kılıfı altında söylediği ve aslında yaratmaya çalıştığı oto-sansür ile öğrenmeye çalışan bir zihnin en görünmez engelleri olan kimi sözlerden uzak durmak gerekiyor; ‘Oynama, bozulur!‘, ‘başka işin mi yok!‘, ‘sana mı kaldı!‘ ve en acayibi ‘başkası ne der?‘ Öğrenci olma durumunun, sanılanın ve beklenenin aksine bir mezun olma durumu da içermediğinin, ‘ihtiyaçlarımız’ dediğimiz şeyler konusunda o kadar da net ve emin olamayabileceğimizin de aklımızın bir kenarında kalması yararlı olur düşünüyorum.

Esat Cavit Başak (12)
novakozmikova #fantomrules (2015)
mondo

1 Mayıs 1991’den 2002’ye kadar türlü aralıklarla 24 sayı çıkan, Türkiye’nin ilk fanzin dergisi, efsane Mondo Trasho’ya değinmeden olmaz. Mondo’ların hikayesi nedir?

Genellikle Deniz Pınar‘ın Narmanlı Han‘daki dükkanında toparlıyorduk; sayfaları ve muhabbeti. En azından aylık olarak düzenli çıktığı ilk senelerde. 1991-1992 arası aylık ve gayet düzenli çıktı mondotrasho, sonra da kafasına estiğince. Çok sıkı bir mektup iletişimi vardı. İstanbul içinden ve diğer şehirlerden pek çok insanla mektup aracılığı ile tanıştım, eski sayıları isteyenler, sayfa gönderenler. Gelen mektupların çoğu duruyor bende. Sadece Taylan ve Kerim‘in Regorge tayfasıyla olan yazışmalardan bir dergi çıkar. Regorge, sonraları bir fanzin olarak da çıktı zaten. Gelen tüm mektuplar hem içerik hem de görsel olarak öylesine doluydu ki! Zarftan bozuk para çıktığını bile hatırlarım. Birisi eski bir sayıyı istemiş mesela. Düzensiz çıktığı dönemlerde mondo‘su sabit kalıp, bir konu ya da bir kavram etrafında toplanılan sayılar da oldu: Mondo Atropo, Mondo Akinetono, Mondo Arkıno (sadece Cüneyt Arkın ve filmleri üzerine) Çöplük Dünya, Mondo Porno, Mondo Pyro ve Mondo Desparado. Bu sonuncusu, Mondo Desparado, tek sayfa, A3 olarak bir afişti. Hani western çizgi romanlarında bir kare olur, kahraman birinci kattan camı kırıp aşağıdaki atına atlar, o aradaki katları fotokopi ile çoğaltıp gökdelen yapmıştım. Kahraman yirminci kattan atlıyordu atına. 2002 ya da 2003 tarihli, yani en son mondo‘lardan biridir. Hatta ve galiba sonuncusudur. Madde kullanımı ve suistimali dönemimin zirve yaptığı zamanlardan, o ata atlayan da bendim.

Esat Cavit Başak (7)
Oldschool ryhme, alış buna home-boy !

Fanzini bir örgütlenme biçimi olarak düşünebilir miyiz?

Evet, fanzin bir örgütlenme biçimidir ve bu bir teori falan da değildir. Pratiğinin ve sonuçlarının gözler önünde olduğu, birbirinde farklı, bambaşka kolektifleri birleştiren, onları besleyen bir koca gerçekliktir. Bir metal fanzini olarak yola çıkıp kendi alt kültürünü oluşturan Laneth, Antalya tayfası anarşist arkadaşların çıkardığı Coelacanth, Serhat‘ın tek kişilik müthiş projesi 2/5BZ‘nin ‘yayın organı’ Gözel ve İzmir tayfasından Girdap‘ın farklı isimler altında, dişiyle, tırnağıyla on seneyi aşkındır sürdürdüğü fotokopi maceraları aklıma ilk gelenler.

Esat Cavit Başak (32)
novakozmikova #fantomrules (2015)

“aşkım, kelimelerin yumruklar gibi çeneleri kırdığı bir dil düşünüyorum.”

Söz, ses ve imgeyi, kuramı, fantastik kurguyu, fantezi müziği, sıradanlığı ve aşkınlığı, angajmanı, esrikliği, pornoyu ve popu…. her biri şuurunu yitirecek denli hızla birbiriyle çarpıştırıyorsun. Ortaya çıkan etkiyi nasıl değerlendirmeliyiz? Bir strateji olarak, göstermek ve görünür kılmak hakkında ne düşünüyorsun? Katilleri ifşa mı etmeli? Kurbanları ikna mı etmeli? Ağa-babaların ağzını burnunu mu kırmalı? Adaleti imgede yeniden mi kurmalı?

Esat Cavit Başak (14)
novakozmikova #fantomrules (2015)

Kültür endüstrilerinin aynalı üretim araçlarına pabuç bırakmayan görsel sanatın oyun arkadaşları kimler? Müzik, video, performans …. Gündelik yaşam, sokak ve sosyal medya üretme sürecine nasıl yardım-yataklık yapıyor?

Her iki sorunun da karşılığı Gündelik Yaşam‘dır. İlk sorunun cevabı, ikincinin öznesi olarak gündelik yaşam. ”Ben aramam, bulurum” diye pek aynalı gözüken bir laf vardır, Picasso‘ya ithaf edilir. Tam o hesap. Hiç de mistik olmayan, gayet rasyonel bir durumdur bu; özel bir ‘şey‘ aramıyorsan karşına çıkan ‘şey‘lerin hepsi zaten çok özeldir. Göz, eğitilebilen bir organ, aramadığını bulabildiğin gibi bir müddet sonra aradığını da bulabiliyorsun kolaylıkla. Kazanmak. Bu buyruğun tedavülde olmadığı bir hayat -kazanacak bir şey olmadığı çünkü insanlar arasında geçenlerin ve birbirinden istedikleri şeylerin bu şekilde ifade edilemeyeceği bir hayat- nasıl olurdu kurgulamamız gerek.

Gezi’de, kolektif ayaklanma ve coşku halinde sokağın fanzin gibi işlediğini görmüştük. Oradan aklında ne kaldı? Sen nasıl deneyimledin? Haziran günlerinin görsel kültürel dili seni nasıl etkiledi?

Sorunun içine cevabını da işlemişsin aslında ve tam olarak da katılıyorum; kısa devre ile ve kısa vade için de olsa sokağın fanzin gibi işlediğini gördük. Herkesin elinden geleni yaptığını -ki bu ‘herkes‘e, oradaki özgürlükçü ortama standart dikta şiddetiyle karşılık veren Tayyip Erdoğan ve yancıları da dahildir- mizahın, ironinin ve eylemin ‘ülke genelinde‘ sokağa ilk defa bu kadar uygulamalı ve içten döküldüğünü, bastırılanın tekmesinin ne kadar güçlü, yıllardır sistematik olarak uygulanan faşist şiddetin aslında ne kadar zavallı olduğunu, pasif olduğu varsayılan bir çoğunluğun nasıl harekete geçebileceğini, sosyal medya ve alternatif iletişim yollarının nasıl farklı amaçlar için kullanılabileceğini deneyimledik. En doyurucu hazların sürpriz olanlar, tasarlanamayacak olanlar olduğunu gördük. Deneyimden bir şeyler öğrenmek, ihtiyacımızı dünyada yaşamakla bağdaşır kılmanın yollarını bulmak anlamına gelir. Bunu ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek, yaşadığımız dünyayı gözlemleyerek yaparız. Sadece kolektif ihtiyaçlarımızın bile ne kadar basit, ulaşılabilir olduğunu görmek, buna karşılık faşist-kapitalist her türlü uygulamanın ne denli pespaye olduğunu gözlemlemek çok güzeldi. Devletin ve baskı kurumlarının ne kadar kırılgan olduğu gördük.

Sanat alanda herkes muhalif, politik, eleştirel, anti-kapitalist. Buna karşın üretim ve iletişimde tek tip, egemen kurumsal tavırlara alternatif geliştirme riskini alan çok az. Sinizm mi bu? Yoksa yeni bir kavrama mı ihtiyacımız var açıklamak için?

Değerini değil ama fiyatını biliyoruz her şeyinOscar Wilde‘ın sinizm üzerine söylediği bir söz bu. Gördüğün gibi yüz küsur sene öncesi söylemiş olması da hiç farketmiyor, hala güncel. Tıpkı, yazıldığı tarih not düşülmese geçen hafta yazılmış gibi duran bir Fransisken papazın 1500’lü yıllardaki günlüğü gibi; ”Hava kirli, insanlar güce tapıyorlar, herkes birbirinin kuyusu kazıyor..” Hepsinin özeti ve Ece Ayhancası ise şu galiba; ”..Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir.” Kurumlar varlıklarını sürdürdüğü sürece kapılarında sıraya girecekler de olacaktır, bu kurumların ve kuyrukların varlığını değil ama işlevlerini, geçerliliklerini sorgulayanlar da. Muhalif, eleştirel, politik ya da anti kapitalist; adını sen koy, bu kurumlar dışında tutarlı iş üretilebileceğini, daima yeni bir iletişim yöntemi bulunabileceğini, sürekli olarak üretimde ve dolaşımda olarak gösterebilmeliyiz. Adorno elli yıl önce, bireyin, yüksek teknoloji ve bu teknolojinin eleştirel düşünce üzerinde yarattığı sonuçlar tarafından deforme edilerek önemsizleştirileceğini fark etmişti. Büyük sıkıntı dönemlerinin sonunda yeni kavramlar, yeni yöntemler kendiliğinden ortaya çıkıyor; ‘uygulamalı’ Kaczynski‘den pasifist-anarşist Zerzan‘a. ”UnabomberKaczynski‘nin yaklaşımı öylesine bastırılmıştır ki düşüncelerini ifade edebilmek için insanları öldürmek zorunda olduğunu düşünmüştür. Toplumsal ilişkilerin tahakküm üzerine şekillenmediği bir toplum deneyimleyemedik henüz.

“Acil bir hayat tasarımı” demişsin bir söyleşide, ülkenin ve kültür ortamının bu koşullarında yer değiştirmek, şehirden ya da ülkeden gitmek, bitirmek ya da başka bir kimlikle yeniden başlamak … ne düşünüyorsun?

İzmir ve çevresinde yaşıyorum. Çandarlı- Dikili, bu taraflara kaydım. Kişisel sebepler, ekonomik sebepler, başka sebepler, zaten bir yerden sonra hepsi iç içe giriyor tek bir sebep oluyor; hareket halinde olmak bana hep iyi geldi, geliyor. Posta adresim değişiyor ama elektronik posta adresim sabit. Hareket halinde olmak bana çocukluğumdan hatıra. Liseye kadar her sınıfı bir başka şehirde okumak bana babamın nefis bir hediyesidir. Bu vesile ile kendisine tekrar teşekkür ederim. Ulaşım aracı olarak bisiklet, posta olarak mail kullanmak fena fikirler değiller. Her ikisinin de hızı yeterli. ”Macera” kısmı ise en eğlenceli olanı; hem belirli bir sanatsal gelenekte yetkin olmanız hem de yeni bir şey söylemek için gelenekten kopma becerisini gösterebilmeniz gerekiyor. Bu konularda hiç de tembel olmadığımı düşünüyorum.

“Ellerinde ‘Portakal orada kal’ ‘Faşist Hollanda’ yazılı dövizleri taşıyıp ‘Evet’ yazılı tişörtler giyen gençler yanlarında getirdikleri portakalları sıkarak suyunu içti. Grup Hollanda polisinin atom bombası attığını iddia etti! Şaka gibisin TC.” Bu tür haberleri okuyan, bazı gazeteci arkadaşların “Rus asıllı Türk sanatçı” olarak tanımladığı Nova Kozmikova ne düşünüyor? Bu ülkede saçma kavramının felsefi değerini, ironinin politik etkisini nasıl savunacağız?

Bir devlet, bir din ya da herhangi bir kurum mitine göre yaşamak, sokak ağzıyla söyleyeyim ‘çok sakat’. Devasa bir yalan hamuru içinde, ilerleme mitinin kaçınılmaz olduğu kabul ettirilmiş bir toplumla yoğruluyoruz. Bir yanda, yedeğinde yüzlerce kötülük saklayan, istediği gibi kesip biçebileceği, her duruma uyarlanabilen bir inanç sistemi ile donanmış devlet, diğer yanda, ”milli hassasiyetleri” jonglör ustalığıyla çeviren, yunanca ‘poli’ çok, ‘tika’ yüz anlamında kullanılan iki kelimenin yan yana getirilmesiyle oluşan politika ve bu kavramın has Türkçesini uygulayan bir ‘Reis’. Hatalı, eksik ve uydurma bir tarihe sarılıp, ‘refah’ düşleri kurmak!.. Devlet eliyle cinayetin, idamın propagandasını yapmak, inanç sömürmek, ataerkil, erkek egemen bir sistemi savunmak, sıraladıkça çoğalan bir acayip sıkıntılar kümesi. ”Hep ileriye ve geriye bakarız” diye yazmıştı Shelly, ”Var olmayan için iç çekip durarak”. Hakikatten de dev bir şakanın içinde gibi değil miyiz? Ancak tüm bu olumsuzlamalara karşın, içinde bulunduğumuz statükoyu sorgulamalıyız. Hangi şart altında olursa olsun yalnızca kendi dilimizce ‘saçma kavramına felsefi değerini’ ve ‘ironinin politik etkisini’ verebileceğimize inanıyorum.


Uluer Oksal Tiryaki (2016)

Kaburga Megazine’den Uluer Oksal Tiryaki: “Bu Ülkede Yazar Değil Okur Eksikliği Var”

Koray Sarıdoğan 14 Ekim 2017, kalemkahveklavye.com

Memlekette fanzinciliğin en eski, en nitelikli ve uzun yeni sayı aralarına rağmen en sürekli örneklerinden biri olan Kaburga Megazine, içinde farklı emektarların adı geçmekle birlikte Uluer Oksal Tiryaki’nin kaptanlığında seyrediyor yıllardır. Sadece fanzin yayıncılığıyla değil, özgün bir dile, bir ritme sahip şiirleriyle de dikkat çekiyor Uluer. Geçtiğimiz yıllarda Oyun Yayınevi’nden çıkan Arabesk yahut Death Metal ile son dönem şairleri arasında yerini sağlamlaştıran, geçtiğimiz aylarda Sub Press’ten çıkan “Anadolu Ekspresi” adlı antolojiyi hazırlayan konuğumuzun, yeni kitap sürprizi de yolda.

Uluer Oksal Tiryaki ile fanzinden dergiciliğe, edebiyattan sektöre geniş ve sıkı bir sohbete imza attık. Yayımlanması biraz uzun sürdü, ama demlendi, güzelleşti. İyi okumalar… (Röp: Koray Sarıdoğan)

Fanzin aleminin eski ve bilinen isimlerinden biri Kaburga. Yine de bilmeyenler için şöyle bir özet alalım, geçmişinden bugüne nasıl seyretti? İşin mutfak kısmında Uluer Oksal Tiryaki’den başka isimler var mı?

Kaburga’yı hazırlamaya, bundan beş sene önce, Erman Akçay’la beraber başladık, bunu yapmak istememizin sebebi bir şeyler üretme isteği ve can sıkıntısı gibi şeylerdi. Zamanla art arda birkaç sayı çıkarınca, gelen tepkilerin de olumlu etkisiyle daha fazla gaza bastık ve derken iş bu noktalara geldi. İlk dört sayıyı Erman’la birlikte hazırladık, sonra o kendi işlerine ağırlık verince sayfa düzeni ve tasarım gibi işlerde Nihan Parmaksızoğlu’nin yardımları oldu. Ayrıyeten bu konuya ilgi duyan bazı arkadaşlarım da kendi istekleriyle çalışmalara dahil oldular, Kaburga’yı hazırlayan sunan her ne kadar ben olsam da bunu içeriğe katkıda bulunanlardan okuyucusuna, benimsenmiş bir birliktelik olarak düşünüyorum. Şimdilerde 9.sayıyı toparlıyoruz; neredeyse bitti ve bu sayıyı da Eser Yılmaz’la beraber hazırlıyoruz.

“Megazine” adı nereden geliyor? Yeni bir isimlendirme sanırım.

“Mega-Zine” aslında magazine ve fanzin kelimelerinin ortak kullanımından türemiş bir isim. Kaburga bir fanzin değil, megazine. Yurtdışındaki örneklerinden de görüleceği gibi Kaburga Megazine, ortalama bir fanzine göre çok daha kapsamlı bir çalışma. Örneğin; ilk sayılar daha çok şiir ve yazı ağırlıklıydı, şimdi neredeyse yarısından fazlasını görsel sanatlara ayırdım, takip ettiğim ve etkileşimde bulunduğum sanatçılar var. Özellikle Le Dernier Cri kolektifinden bir çok sanatçı bu konuda bize destek oldular. İsim konusuna dönecek olursak, daha önce “Kaburga Zine” olarak adlandırdım çünkü klasik anlamda Zine çizgisindeydik, Şimdiyse içeriğin çeşitlenmesi ve avangart tarafının ağır basmaya başlaması bu ismi seçmemde etkili oldu.

Sayıları belirli periyotlarda hazırlayabiliyor musun, yoksa zaman olup fırsat buldukça mı?

Son sayımızı geçen sene Ağustos ayında çıkardık, bir iki ay içinde yeni bir sayı basmayı planlıyorum. Sayıların çıkış tarihlerine baktığımızda yine üç- beş ay aralıklarla devam etti. Süre bakımından belli bir periyoda bağlı olduğum söylenemez, aslında açık konuşmak gerekirse ben tamamen kafama göre yapıyorum, sonuç olarak bu disiplin ve mesai isteyen bir iş, örneğin Kaburga ile ilgili neredeyse bir yıldır (KMZ tişört serisi ve içerik arşivi dışında) herhangi bir şey yapmadım çünkü kendi işlerime ağırlık vermek istedim. Dediğim gibi bu disiplin gerektiren bir iş ve sadece bir şey yapmak için yapmak da bana göre saçmalık, bugüne dek sekiz sayı hazırladık ve her biriyle gurur duyuyorum.

Kaburga megazine : complete discography

Çeşitli gelişmelere bağlı olarak fanzin sayısının çoğaldığı, hani deyim yerindeyse fanzinciliğin yeraltından üstüne çıkarılacak kadar popülerleşti popülerleşecek bir durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama bir yandan da bu işin orijinlerindeki kes-yapıştır-kolajla-çoğalt mantığından ziyade dijitalde hazırlanıp baskıyla çoğaltılan fanzin örnekleri de hayli çok. Kaburga, tüm bu manzarayı nasıl yorumlar, kendisini nasıl konumlandırır?

Aslında bunun gibi şeylere takılmıyorum. Fanzin elle yapılır ya da yapılmalıdır diye bir şey benim için söz konusu değil. İsteyen elle yapar isteyen bilgisayar kullanır, bana göre önemli olan daima içeriğin niteliğidir.

Fotokopiyle çoğaltılan fanzinlerden yana değilim çünkü fanzinin göze de hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin; Cleon Peterson gibi sanatçılar sana çizimlerini gönderiyor ve sen bu resmi fotokopiyle çoğaltıyorsan, her şeyden önce o sanatçıya ayıp etmiş olursun, görsellik somut özelliği bakımdan sıfıra iner, bu fikir, görsel tarafı olmayan fanzinler için doğal olarak geçerli olmasa da manzara konusundaki yaklaşımım bu, bunun da nedeni sayfalardaki görselliğin zedelenmesi, diğer türlü -genellikle- fanzinler sadece içinde parti bildirileri gibi yazılar olan beş-on sayfalık beyaz kağıtlardan öteye gidemiyor ve gidemez de.

Yaygınlaşan fanzin üretimini, estetik ve görsel açıdan değerlendirdiğimde, buralarda bu işi icra edenleri pek ilgilendirmiyor gibi görünüyor, diğer taraftan bakıyorsun, Fransa’dan fanzin geliyor, heyecanla karıştırıyorsun, içinden üç boyutlu gözlük çıkıyor, görsellik muazzam, kağıdı ve baskı kalitesi tartışılmaz, burada ise daha çok “Abi biz de fanzin çıkarmak istiyoruz,” falan filan gibi şeyler duyuyorsun.

“Edebiyat, Dergicilik Oyunundan Sıkıldı”

Uluer Oksal Tiryaki’yi bilip tanıyanlar olarak kendisinin muhalif, tabiri caizse köşeli bir arkadaşımız olduğunu biliyoruz. Bu tavrı popüler kültüre bakışında da görmek mümkün. Bu minvalde Kaburga’nın barkod giymiş bir dergi olmasını hiç düşündün mü, bu konu ve dergilere dair fikirlerin nedir?

Hayır düşünmedim, bundan sonra da söz konusu olmaz, fakat belki bir gün bunu bir toplama dönüştürmeyi düşünürsem bu olabilir. Barkod konusuna herhangi bir takıntım yok, bu ticari bir değer değil, eğer barkoddan anladığımız şey kaba tabirle “sistem” ise (şayet yeterli donanımın, becerin ve bu yönde bir niyetin varsa) sistemi kendi silahıyla yaralayabilirsin, böyle düşünmekte fayda var.

Üç dört seneden beri hiçbir dergiye şiir-yazı göndermiyorum, çünkü tiyatro bitti ve kalabalık evlere dağıldı, bunun yerine fanzinleri takip etmeyi tercih ediyorum, bir çok fanzin hazırlanıyor ve birçoğu ‘dergiciliği’ tam anlamıyla rafa kaldırdı.

Kaliteli fanzinlerin yaygınlaşmasını destekliyorum, en azından ticari beklentileri ve bağlı oldukları bir firma yok. Edebiyat genel anlamda dergicilik oyunundan sıkıldı, nedenleri ortada: Birisi, dergisinde yayımladığı şiiri toplumun ahlak yapısına ters olduğu için, sırtını toplumun kafa okşayıcı yapısına yaslamak adına şairini satarak dergiyi kapatıp ortalıktan toz oluyor, sonra o şair sosyal medyada ölüm tehditleri alıyor, şair bir süre sosyal medya hesaplarını kapatıp sokağa çıkamayacak hale geliyor, aslında bakarsan şair zaten şair değil, popülerite kazanmak adına (şirketler tarafından desteklenen) dergilere saldıran ve bu işten zararlı çıkan kişilerden sadece biri.

Diğeri, photoshop’la Boğaziçi Köprüsü’ne Nazım Hikmet’ten bir dörtlük yerleştirip, asli kitlesine selam çakıyor. Çok daha önce Taylan Kara’nın da yazılarında bahsettiği gibi ünlü ve az ünlüleri, sol’dan alıp sağ’a satar, arkalarına baktığınızda yine sözde ahlak bekçilerini ve medya patroncuklarını görürsünüz.

Diğer bir çevre ise yeterli okur kitlesine bir türlü ulaşamadığı için altı ayda bir farklı konseptlerde dergi çıkarıyor, edebiyat ayağına, bir sayıda Ayşen Gruda’ya diğerinde ise Hayko Cepkin’e falan rastlarsınız, tek dertleri oligarkların yerini almak olan bu başarısız hareket, genellikle olamadığını eleştiriyor.

En üst ligde ise elit edebiyatçılar var; onlar genellikle aydın/entellektüel çizginin temsilcileridir, cukkaları sağlam olduğu için alt kesim edebiyatçılar ve elitist okur çevreleri tarafından yakından takip edilir ve daima övgüye değer bulunurlar, fular alışkanlığı bir alt zümreye bu kodamanlar tarafından kazandırılmıştır. Üçüncü ligde ise tüm bunların minimal tezahürü: Çay, kahve, kitap, edebiyat, vs. biraz önce de bahsettiğim gibi, dergilerle işi olan bir adam değilim ve günümüzde dergiciliğinin geldiği nokta hiç umurumda değil.

Popüler olana karşı durma konusu cepte. Ben soruyu tersinden sormak isterim: “Şu özelliklere, bu şartlara sahip olan popüler bir iş de bağra basılabilir” gibi bir ölçütün var mı?

Evet genel olarak popüler olana karşıyım ama bu sivri köşeleri olabilecek bir konu değil ve bunu bir parça irdeleyecek olursak bir sürü tezat ortaya çıkabilir. Örneğin bu; Radiohead’i seviyorum ama aynı zamanda popüler müziğe de karşıyım demek gibi bir şey olur. Buradaki ölçüt kendini nerede konumlandırdığınla alakalı. Bir ara Lautreamont okumak çok modaydı ancak Maldoror’un Şarkıları hâlâ efsane

Bu noktadan itibaren, bir nesneyi ya da kişiyi popüler kılan şey tam olarak nedir diye sormak gerekir, bir pop şarkıcısının sahip olduğu genel geçer popülerizm mi yoksa gerçekten güzel bir filmin, seyircisi tarafından hak ettiği değeri görmesi mi. Ben ikincisinden yanayım, iyi bir iş gerçekten iyi bir iş olduğu için popüler olabilir, bence bunda herhangi bir sakınca yok. Maksat popüler olmayı istemek ve bunun için mücadele etmekse orada yollarımız ayrılır. Kısaca, her şey birbirinin içine geçmiş birer halka gibi, kendini, bunun ne kadar dışında tutabiliyorsun bütün mesele bu.

Kaburga’nın dümenindeki Uluer’in bir de şiir kitabı yayımlandı geçen yıllarda, “Arabesk yahut Death Metal”. Tamamen fikirlerini anlatabilmek, bunu okuyanları düşünüp tartışmaya itmek için soruyorum: Butik bir yayınevinden de olsa barkod giyip rafa çıkan bir kitabın var. Bu senin için rahatsız edici bir durum oldu mu?

“Arabesk veyahut Death Metal”, bana göre son yıllarda yazılmış en iyi şiir kitabı. Sadece bir üretki olarak değerlendirecek olsan bile bu soruya başlı başına bir cevap. Kendimi politik bakımdan herhangi bir şekilde tanımlamaya karşıyım. Ancak çoğunun yaptığı gibi, muhalif olmak, karşıt olmak gibi -sadece söylemde kalmayan- şeylerden de bahsedebiliriz.

Kitabın arkasında bir bandrol var evet ama bu, içinde natürmort türde şiirler olan bir şiir kitabı değil, politik bir tavrı var, ancak politikayla ilgili bir kitap da değil, bu konudaki fikrimi özetlemem gerekirse; modern şiir -ana hatlarıyla- modern toplumu anlatamıyorsa kimse kusura bakmasın herhangi bir şiir kitabını açıp okumam. Bu açıdan düşünmeye devam edersem, biraz önce de belirttiğim gibi, üzerinde kültür bakanlığının bandrolü bulunan bir kitapla sistem karşıtı söylem de geliştirebilirsin, ben estetik ve duygudan bağımsız olarak bunu gerçekleştirdim, kısacası her şey senin elinde. Sadece karşıt olmak benim için tek başına bir anlam ifade etmiyor.

Sub Press çatısı altında “Anadolu Ekspresi: Yeni Türk Şiiri”ni hazırladın. Şenol’a da sorduk, bir de senden duymak isteriz: Nasıl çıktı bu fikir, kitabın yayına hazırlanma süreci nasıl oldu?

Şenol’un zaten eskiden beri böyle bir niyeti vardı, sadece hayata geçmesi biraz aksadı. Bir gün bu konu hakkında konuştuk, bana böyle bir şeyi yapıp yapamayacağımı sordu, ben de kabul edip elimden geleni yaptım.

Aslında bu isteğin nedeni yine Kaburga’ya dayanıyor. Şöyle ki; şiir yazan ve aynı zamanda basan biri olduğum için, çevremde kimin ne yazdığını üç aşağı beş yukarı biliyorum ya da potansiyeli tahmin edebiliyorum. Kitabı hazırlarken öncelikle içinde yer alacak isimleri ve şiirleri belirledim, daha sonra bir ekip oluşturup İngilizceye çevrilmesini bekledim. Başta çeviri konusunda kaygılarım vardı ama ekip, Kerem başta olmak üzere sıkı ve de özverili bir iş ortaya koydu, ardından son okumalar, mizanpaj derken tamamlandı. “Anadolu Ekspresi” nitelikli ve içimize sinen bir çalışma oldu, modern şiir diye tabir edebileceğimiz türde bir kült antoloji.

Bu işe girmemdeki nedenleri hesaba katarsak, bu şiirlerin bir antoloji olarak sadece burada dolaşımda olması fikrinden çok İngilizceye çevrilecek olması ve dolayısıyla yaşadığımız ve yazdığımız şeyin başka coğrafyalarda da okunabilecek olması düşüncesi olarak özetleyebilirim. Benimle birlikte birçok insan bu kitaba emek verdi, çevirilerden, kapağına gerçek bir kolektif işiydi. Kitap şu an, Türkiye dışında, Amerika başta olmak üzere Avrupa’da çeşitli ülkelerde satışta, son olarak, Princeton Üniversitesi bu kitabı kütüphanesine koydu, bu hepimiz adına gurur verici.

Bir sonraki şiir kitabının yolda olduğunu biliyorum, Sub Press’ten mi gelecek, ne aşamada kitap?

Bir sonraki kitap şiir değil, daha çok deneme ve düzyazı ekseninde deneysel bir çalışma. Benim için tanımlaması biraz güç çünkü örneklerine pek rastlanılır bir tür değil. Bu teorik olarak üçüncü kitabım olacak ve dosyayı SUB Press’e teslim ettim, okundu ve yayına alındı, şayet bir aksilik olmazsa ekim ayında çıkması planlanıyor.

Bugünün gerek popüler, gerek nispeten ana akım dışında kalmış edebiyat ve yayıncılık dünyasını nasıl görüyorsun? Dönemin bir dili, bir özgün kumaşı var mı sence? Piyasayı domine eden sığ oluşumların arasından nitelikli bir dönem edebiyatı çıkar mı dersin?

Bu ülkede her konuda her kafadan bir ses çıkıyor, bilen bilmeyen herkes sadece konuşuyor, iş icraata geldiğinde ise ortalıkta kimse kalmıyor. Dönemin özgün bir kumaşı tabi ki var, salt şiir anlamında “Anadolu Ekspresi”ni referans olarak gösterebilirim.

Senin de söylediğin gibi “Piyasa Edebiyatçılığı” diye bir tabir var ve yayıncısından yazarına, şairine gerçek anlamda birbirinden ayrık gibi duran ancak birbirine göbekten bağlı bütünlüklü bir kütleyi oluşturuyor. Bana göre bu ülkede yazar değil okur eksikliği var. Eğer birey olarak bestseller raflarından öteye gidemediysen, edindiğin okuma alışkanlığın haliyle dizi izlemek gibi bir şeye evriliyor, bu seni kültürel düzeyde bir okur profilinin olamamasına itiyor, yeterli altyapın olmadığı için hayatın boyunca gerçek bir okur olamıyorsun, gerçek bir okur olamadığın için sorgusuz sualsiz sana sunulanı satın alıyorsun, baloncuklardaki şiirimsilerin fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşıyorsun.

Edebiyat diye sorduklarında aklına Cemal Süreya’dan başkası gelmiyor. Bu sorunun yanıtı bana göre tamamen bu, nitelikli işi nitelikli okuyucu bulur ve okur, bu bir endüstri hareketine dönüştüğünde ise herkes kazanır, tüm bunlar gerçekleştiği takdirde; yayınevine para verip kitap bastıramazsın, jüriyi ayartıp edebiyat ödülü alamazsın, bir dergiye yazı ya da şiir gönderirken bir başkasının selamını iletmek zorunda kalmazsın… Eğer okur prototipiniz yoksa –tıpkı burada olduğu gibi- saçma sapan kitap ve dergilerin yayımlanmasına ve okunmasına neden olursun, biraz ilerisi zaten çöplük.

Son olarak, bu röportajı okuyup Kaburga’ya, tişörtlerine ulaşmak veya yazı göndermek isteyen arkadaşlarımız ne yapsınlar?

Tişörtler ve KMZ box-set için kaburgamegazine@gmail.com adresinden irtibata geçebilirler, şiir göndermezlerse sevinirim.

kaynak : kalemkahveklavye.com


Telekültür’de Ali Şimşek’in konukları, Grafik sanatçısı-fanzinci Erman Akçay ve yayıncı-grafik sanatçı Servet İnandı ile bağımsız yayıncılık, fanzinler, karşı kültür ve yeraltı edebiyatı ile ilgili sohbet etti. Programda, Türkiye’de çizgiroman ve grafik romana ilgi de irdelendi.

Esat Cavit Başak (15)
novakozmikova #fantomrules (2015)

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s