Marit Östberg & Queer Feminist Porn

“When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.”

A documentary about making queer feminist porn. Östberg talks to the key participants in the film Share and they discuss their motivations for and experiences of making queer feminist porn. The women, who have come to Berlin from all over the western world, are inspiring in their commitment to making work that has a political agenda and through their articulate interviews present a reflexive and motivated feminist community in action.

Marit Östberg is from Stockholm, Sweden, currently living in Berlin. Since making her debut as a porn-film director in the acclaimed porn compilation Dirty Diaries, Östberg has continued to produce porn. She has become a part of the queer feminist porn scene that has evolved in Europe in recent years, making films that pushes ideas of who and what porn might be for. Her films have been shown and discussed at various festivals around the world.

Östberg sees porn as a creative way of working with sexual politics, wanting to expand the possibilities of being in the world. She says: “When queers and women take their sexuality into their own hands patriarchy is lost.” Östberg also makes music videos and is working as a VJ, producing images in close cooperation with musicians.


Marit Oestberg, photo by Nadja Brendel

Uzlaşmaz bir biçimde aktüel, uzlaşmaz bir biçimde seksi.

Marit Östberg ile Söyleşi

Röportaj (İngilizce): Göksu Kunak, 9 Mart 2015 / Gazette
Çeviri: Cemal Akyüz

Queer feminist porno çekmeye nasıl başladınız?

İsveç’te ‘Dirty Diaries’ adlı bir feminist porno kolleksiyonuna kısa bir film çekmek için davet edildim. Daha hiç yapmadığım ve de yapmayı hayal edemeyeceğim bir şeyi yapacağımdan dolayı çok heyecanlandım. O zamanlar gazeteci olarak çalışıyor ve yazar olmak istiyordum. Sinema tecrübem yoktu, ama o toplamadaki bütün filmler cep telefonu kamerası ile çekileceğinden yapabileceğimi düşündüm. İlk filmimi çektikten sonra porno film çekmenin eğlenceli olduğunu düşündüm. Kolay olduğunu söyleyemem. Pek çok zorlukla savaştım ve hala da öyle, bir yazarken ‘iyi kız sendromu’ ile boğuşuyordum. Kendimden beklentilerim çok yüksekti ve bunu da beni sınırlandırıyordu. Birden kendimi bilinmeyen ve yasak bir dünyada buldum. Orda bana ne yapmam ya da yapmamam gerektiğini söyleyen birisi, akıl hocaları ve super egolar yoktu. Bu benim kişisel hayatımda ve yaratıcılığımda önemli bir dönüm noktasıydı.

Sisterhood (2011)

“Sisterhood” belgeselinizi izledikten sonra oradaki üç karakterin birbirine dokunuşları beni çok etkiledi, seks yaparken yaşananlara karşı algılarım değişti. Ayrıca Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow´‘Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” filminde sizin ve ekibin film çekerken çok eğlendiğinizi de gördüm.

Tam olarak ne kast ettiğini anlamasam da algılarında değişiklik olduğunu söylemene sevindim. Evet bu porno filmleri çekerken çok eğlendik. Berlin nGbk , ‘What is queer today is not queer tomorrow – Bugün queer olan yarın queer değildir’ sergisinde gösterilen ‘When We Are Together We Can Be Everywhere – Beraberken Heryerde Olabiliriz” yıllardır üzerinde çalıştığım uzun metrajlı bir filmden alınmaydı. Kurgu için zaman bulmakta çok zorlansam da bu yılın sonunda gösterileceğini umut ediyorum. Bu hem bir porno hem de o pornonun nasıl çekildiği hakkında bir film; filmde rol alan arkadaşlarımı, kameracı kadınları ve bir yönetmen olarak beni anlatıyor. Benim için porno çekmek gündelik hayattaki tüm ilişkileri anlatan bir şey. İletişim ve karşılıklı güven içersinde çalışmak çok önemli. Bir bütün olarak kendinizle ve diğerleriyle yüzleşebilmek çok önemli – hem birbirini anlamak, hem de zayıf ya da güçlü noktaları dikkate almak. Tüm bunlar film çektiğim şu son 6 yıl zarfında elde ettiklerim ve de edemediklerim anlamına geliyor. Bu ayrıca gündelik hayatların ihtiyaçları ile bir ilişkinin günlük beklentilerinin farklarını da hatırlatan bir etmen oluyor. Bir gün güçlüyken bir gün zayıf hissedebiliyoruz. Bir yönetmen olarak tüm bu farklı ihtiyaçları her zaman gözetebilmek çok da kolay olmuyor.

Sisterhood is a documentary from 2011. The director Marit Östberg talks with her performers and the DoP about their motivations for and experiences of working with queer feminist porn. Is porn political and how does it reflect our lives?

“Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız.”

Queer feminist pornonun hangi açılarını eleştirebilirsiniz?

Bir insan içinde olduğu herşeyi eleştirebilmelidir, queer feminist porno da eleştirilmelidir. Bir şeyin adının sırf feminist ya da queer olması onun mükemmel olduğu anlamına gelmiyor. Ama hata yapma payımız olması gerektiğine de inanıyorum. Böylece o hatalardan ders alıp ilerleyebiliriz. Mesela pek çok ayrıcalıklı kurum beni porno film yaptığım için eleştiriyor. Elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve eleştirilmekten korkmamalıyız. Bu yerinde eleştiriler beni daha derine gitmeye ve kim olduğuma nerden geldiğime bakmaya teşvik ediyor. Berlin ve Stockholm’deki queer balon köpüğüm gayet seçkin, zaten birisinin feminist inançla sonuçlarını düşünmeden kıyafetleri çıkartıp kameralar önünde sevişip porno film çekebilmesi için seçkin bir pozisyona sahip olması gerekiyor ki o gücü kendinde bulabilirsin.

Queer pornoda da heteronormativitenin akidelerini tekrar etme tehlikesi var mı?

Heteronormativiteyi tekrarlama tehlikesi her zaman mevcut. Bu her zaman onu kimin, nerede ve nasıl seyrettiğine bağlı. Meksika’dan Tayvan’a dünyanın her yerinde filmlerimi izleyenler arasında genelde orta yaş düzcinsel erkekler filmlerimi anaakım porno filmlerden farklı bulmadıklarını söylediler. Bunu ilk kez duyduğumda provoke oldum. Ama aradan yıllar geçtikçe bu tarz yaklaşımlardan artık rahatsız olmuyorum. Sonuçta bu onların düşüncesi, yapabileceğim bir şey olamaz. Bunun yerine queer feminist pornoda prodüksiyon sürecinin önemine dair konuşmaya devam ediyorum. Düzcinsel bir erkek ekrandaki vücutları ana akım gibi okuyorsa bile bu filmin yapılışı sırasındaki deneyimleri ve itici gücü filmden çıkarıp alamaz.

Queer pornonun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Her şeyde olduğu gibi bu da bir sürü değişik yollara gidecek, bu da zaten şimdiden gerçekleşmeye başladı. Süper aktivistten süper ana akıma doğru. Queer porno çekerek çok iyi hayatlara sahip olan queer feminist film prodüktörleri oldu. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum bilakis yaptıklarını harika buluyorum. (Örneğin Shine Louise Houston, Courtny Trouble). Ancak queer kelimesi metalaştıkça veya queer porno kendini tekrarladıkça ( hala queer porno için yapılabilecek ve şimdiye kadar yapılmamış çok şey var ) queer kelimesi daha fazla aktivist daha az ticari filmler yapmak isteyenlerce muhtemelen çok daha radikal bir başka kelimeyle yer değiştirecek

Türkiye’den KAOS GL web sayfanızdaki ilham aldıklarınız listesinde yer alıyor. Bütün LGBT örgütler içinde KAOS GL’de dikkatinizi çeken ne oldu?

Websayfamda sinemacı, gazeteci, aktivist olarak değişik kapasitelerde çalıştığım dönemlerde bağlantı kurduğum sanatçıların, kurumların adlarını listeledim. Onlarla İsveç’in LGBT hakları derneği RFSL’in dergisi Kom Ut’da editor olarak çalışırken tanışmıştım. Dünyanın pek çok yerindeki diğer aktivistler gibi hayranlık duyulacak bir iş yapıyorlar ve onlara gıpta ediyorum.

The Knife’ın Full of Fire şarkınının video klibini yönettin. Sırada benzeri başka bir çalışma var mı?

Şu anda bir klip daha bitirmekteyim. Tunus’tan yepyeni bir müzisyen Hiya Wal âalam’ın bir şarkısı beni çok mutlu eden bir ortak çalışma oldu. VJ olarak da çalışıyorum ve Paula Temple’ın Noise Manifesto’su ile Decon Recon’la beraber yepyeni görsellerden oluşan bir proje üzerinde çalışıyorum.

Full of Fire’dan satırlar benim bir sonraki sorum olacak. ‘Ateş doluyken, nedir arzu objen?’

Dünyanın her yerinden aktivistlerle buluşmalarım, onları dinleyişim, onlardan öğrendiğim şeyler, zayıf olmayı ve korkmayı da bilen cesur ve güçlü insanlara yakın oluşum.

Bir rüya projen var mı?

Zaten rüya projelerimin içersindeyim. Rüyalarımı çekiyorum. En büyük rüyam ise yeterince param olması, ayın sonunu nasıl getireceğimi, kirayı nasıl ödeyeceğimi düşünmemek, sırf para getiren gündelik işlerle film projelerim arasında bölünmemek. Bir barda çalışmaya o kadar da umursamıyorum (bu para için şu anda yaptığım işlerden bir tanesi) ama bu aynı zamanda çok yorucu ve de yıpratıcı.

maritostberg.com


Dişi Bir Kalkışma: Kadın Harekâtı

Couverture : Caroline Sury ‘Calamity Jane’

8 Mart 2021 günü ‘MERHABA’ diyerek yayın hayatına başlayacak olan KADIN HAREKÂTI, Neslihan Yalman’ın editörlüğünde çıkıyor. Dergi, ‘Dişi bir kalkışma dil göstergesidir’ mottosuyla ilerleyerek, disiplinlerarası düzlemde birçok kadını kucaklamak için estetik bir kalkışmayı hayata yaymayı arzu ediyor. Kadınlarla beraber; kadın direnişi için mücadele etmiş, içeriden ya da dışarından destek sağlayan ve üreten erkeklere de kısmen yer verecek olan dergi, transeksüel, travesti, lezbiyen, biseksüel vb. gibi kimliklerle de kendilerini tanımlayan bireylere alan açmayı umut ediyor. Dergi, seslerini duyurmak isteyen her kesimden kadına da alan yaratmak istiyor.

Bununla birlikte, üç ayda bir çıkacak olan bu kadın dergisi, günlük hayattan pratik mücadeleye, sanattan düşün dünyasına değin farklı kulvarlarda, farklı jenerasyonlardan ve farklı yaşlardan kadınları ortak üretimin ekseninde, bir araya getiriyor. Dergi, ulusal platformla birlikte, uluslararası anlamda da birçok kadınla dirsek temasına girmeyi ve kadınlığın evrensel vurgusuna dair önemi öncellemek istiyor. Farklılıklarımız renklerimizdir, aynılıklarımızı bizi birleştirir diyen KADIN HAREKÂTI, kadınlara bir kadın editörün birinci elden desteğiyle kadınca alan açmaya hazırlanıyor. Yolu açık olsun!

Bu yönde, katılımınız beni sevindirecektir. Birlikte, daha da güçleneceğimizi düşünüyorum. Kadınlara özgür bir alan açılsın istiyorum. Çevrenizde, denk geldiğiniz ve güvendiğiniz isimler olursa, onlara da bu metni iletebilirsiniz.

Saygılarımla…
Neslihan Yalman


Eser Gönderme Tarihleri :

5 Nisan 2021 (2. Sayı)

5 Tem. 2021 (3. Sayı)

5 Ekim 2021 (4. Sayı)

Eserlerin Gönderileceği İletişim Adresi:

pikarakadinharekati@gmail.com

Pikaresk Yayınevi


Türkiye’de Punk Olmak: Being Punk in Türkiye

Reptilians From Andromeda

Günümüzde Punk müzik, modası ile her ne kadar sistem tarafından sindirilen, ambalajlanan kârlı bir ürüne dönüştürülmüş olsa da tavır olarak tüm dinamikleri ve yeraltı paylaşım komüniteleri ile muhalif bir altkültür olarak yaşamaya devam edecektir.

Tolga Güldallı, 2007

Bilinen ve kabul gören ansiklopedik tarifi ile Punk, 70’li yılların ikinci yarısında İngiltere’de bir müzik akımı etrafında gelişen toplumun tüm değerlerini alt-üst eden, yıkıcı bir altkültürdür. Müzikal alt yapısını 70’li yılların ortasında New York’daki bazı müzik gruplarından almış, tavır ve tarzı ise İngiltere’de şekillenmiştir. Punk’ın nihilist ve yıkıcı tavrı, zamanla gelişip olgunlaşarak, antifaşist, antikapitalist, antimilitarist, antiotoriter, cinsiyetçilik ve homofobizm karşıtı, derin çevreci, hayvan haklarını savunan, kendin yap’çı, yıkıcı-yapıcı bir ‘ideoloji’ye dönüşmüştür.

70’lerin ikinci yarısınnda öfke kendini, Avrupa ve Amerika’da Punk ile dile getirirken, Türkiye’de sokak çatışmalarına, grevlere ve devrim provalarında gösteriyordu. “Müzik dinlemenin” henüz “sırası” değildi. 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen “geleneksel” askeri darbe, işkenceler, zindanlar, idamlar, sürgünler, yasaklar, sansürler ve antidemokratik yasalarıyla gelmişti. 12 Eylül rejimi özellikle Sol muhalefeti tamamen susturmuş, günümüzde etkisi hala süren sistematik bir apolitizasyon ve kişiliksizleştirme çalışması ile, toplumun her kesimini, üniversiteleri, sanat ortamlarını sindirmişti. Devir, “Tonton amca”, “köşe dönmek”, “video kaset” ve arabesk devriydi.

Böylesine sindirilmiş, kişiliksiz bir toplumda, kendisine dayatılan yoz arabesk kültürü kabullenmek istemeyen, kendisine nefes alabileceği bir yer arayan bir kesim gençlik için bir alan vardı, o da: Heavy Metal. Tek tük kaset kaydı yapan yerler ve yurtdışından gelen iki yabancı Heavy Metal dergisinin “alt yazısız” sayfaları sayesinde, kendini “farklı” hisseden bir kesim gençlik böylece Heavy Metal ile tanışmış oldu. Magazinel olmanın dışında, çoğunluk için Punk ile tanışma, Heavy Metal’den Punk müziğe bir “tarz” geçişi ile gerçekleşti.

80’li yılların ikinci yarısından itibarı ile kendini metalci veya punk olarak lanse edenler, gündelik hayatın içinde de kendini göstermeye başlamıştı. 1977’lerde İngiltere’de punkların toplum düzenine karşı gerçekleştirdikleri “şok edici” taktikleri, kendini Türkiye’de 80’lerin ikinci yarısında “özgür bir birey” olma nedeni olarak, uzun saç, küpe veya yırtık kot ile gösteriyordu. Bu hergün kavga anlamına geliyordu. Ancak yaşanan bu sokak sıkıntılarının dışında Türkiye’de Punk, kültürel ve politik anlamda gündelik hayatta kendine yer bulamamıştır.

Türkiye’de gençlik, toplumun genel örf ve adet yapısına uygun bir şekilde, hiçbir alanda söz sahibi olamamıştır. Gerek ekonomik, gerekse toplumsal baskılar nedeniyle gençlik bir alt kültüre ait olmak gibi “gençlik alışkanlıkları” sadece belli bir yaşa veya döneme kadar (İş hayatı, okul bitimi, askerlik veya evlilik) sürdürebilen, yaşanıp atlatılması gereken hiçbir zaman sağlam olmamış, gelenek sürdürülmemiş; bu yüzden kendilerini ifade edebilecekleri ve üretebilecekleri süregiden ortak bir yaşama alanı -altkültür- yaratamamışlardır.

Punk’ın Türkiye’deki politik hayatla tanışmasının bir çok nedeni vardır. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz 1980 askeri darbesinin genel toplum üzerindeki baskı ve etkileri, darbe sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve toplumsal hayatta tekrar yer arayan Sol’un içine kapanık muhafazakar yapısı ve de Punk’ların genel anlamda politik hayata katılmak gibi bir dertlerinin olmamasıdır.

Türk medyasında ve toplumunda Punk, başka ülkelerdeki genel bakış açısından farklı olmayacak şekilde- sapıklık, bi tip saç şekli, neo-nazi‘lik ya da batı özenticiliği ile eş anlama gelmekteydi. “Resimlere bakmak” dışında Punk hakkında okunabilecek Türkçe kaynakların olmaması ve Punk’ın iletişim ve bilgi aracı olan fanzinlerin ancak 90’lı yıllardan sonra ortaya çıkması nedeniyle, Punk çevresi içerisinde de Punk kavramının sığ kalmasına neden olmuştur. Kendini Punk olarak nitelendirenlerin çoğunluğu için Punk, öykünmenin ötesine gidememiş, sadece bir müzik tarzı, taviz verilmek zorunda kalınan dış görünümü ve Punk deyince akla ilk gelen aslında sadece Punk’a özgü bir durum olmayan bu olumsuz tablo, günümüzde de Türkiye’deki benzer tüm gençlik altkültürlerinin ortak açmazıdır. Türkiye’de yaygın bir altkültür olarak Punk’tan bahsetmesek de, hafızasını darbelerde yitirmiş, geçmişe ait bir belgesi olmayan bu depresif, muhazafakar ve “boya katılmış” ülkede, her türlü olanaksızlığın ve yalnızlığın içerisinde yaşanmış samimi bir dönemi belgelemek gerekiyordu.


Rashit – Telaşa Mahal Yok, 1999

Bu kitap, 80’li yıllardan, Türkiye’de ilk “resmi” yerli Punk albümü olan Rashit’in Telaşa Mahal Yok‘un çıktığı 1999 yılına kadar olan süreçte, Türkiye’de Punk’ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içermektedir. Ancak bu kitap, o döneme tanıklık etmiş, “belli” kişi ve grupları içermekte, bir “Türkiye Punk Külliyatı” olarak algılanmamalıdır.

Kitapta Punk ile birlikte adını sıkça göreceğiniz bir diğer akım Hardcore’dur. Hardcore, 80’li yılların başında Amerika’da, punk gibi giyinmeyen ve klasik punk müziğe göre çok daha hızlı müzik yapan Punkların kendilerini ayırmak için yarattıkları tarzdır. Hardcore günümüzde, özgünlüğü, disiplini ve sert söylemi ile Punk’la birlikte anılan ana bir akım haline gelmiştir. Yine de bu kitapta terim karmaşası yaratmamak için genel olarak Punk kelimesinin kullanılması tercih edilmiştir.

Türkiye’de magazin köşeleri dışında Punk kelimesinin gözüktüğü ilk yer 1978’de Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım grubunun plak kapağında yer alan “Punk Rock” ifadesidir. Ancak bu ifade daha çok ticari amaçla yapılmış bir Punk şakasıdır. Aktif olarak Punk müzik yapan ilk topluluk 1987 yılında kurulan Headbangers’dır. Punk’ın iletişim kanalları olan fanzinlerin, ilk görülmeye başlandığı yıl Türkiye’de fanzin kavramının da doğduğu yıl olan 1991’dir. Punk Müzik, Punk‘ın “kendin yap” etiğine -zorunlu ve doğal bir şekilde- uygun olarak evlerde çoğaltılan demo kasetlerle yayılmış, Necrosis, Radical Noise ve Turmoil 1994 yılında ilk kez yurtdışında -Türkiye’de basımı yıllar önce bitmiş olan plak formatında- şarkılarını basma imkanı bulmuş, yerli müzik sahnesine bir çığır açmışlardır…

Günümüzde Punk, müzik ve “moda”sı ile her ne kadar kapitalizm tarafından ehlileştirip, ambalajlanarak karlı bir ürüne dönüştürülmüşse de, Punk bir tavır olarak tüm dinamikleri, yeraltındaki paylaşım ve komünitesi ile muhalif bir altkültür olarak devam ettiği sürece yaşayacaktır.


Reptilians From Andromeda – Burning Inside

Being Punk in Turkey

No matter how much, in terms of its music and its “style”, Punk may have been domesticated, transformed, and packaged into a profitable product by capitalism, the truth is that Punk will thrive as an attitude, with all of its different dynamics and as a dissident subculture, with its underground spirit of sharing and community, so long as life goes on.

Tolga Güldallı, November 2007

According to the familiar and accepted encyclopedic definition of the term, Punk is an anti-establishment, subversive subculture that developed around a music movement in England in the second half of the 1970s to wreak havoc upon the values of mainstream society. Punk’s musical roots can be traced back to some New York bands of the mid-1970’s, while its attitude and style came from England. Over time, Punk’s nihilist and subversive attitude matured, transforming into a do-it-yourself destructive-creative, anti-fascist, anti-capitalist, anti-militarist, anti-authoritarian, anti-sexist, anti-homophobic, deeply ecological, pro-animal rights “ideology.”

In the second half of the 1970’s, Punk was an expression of rage in Europe and the U.S., while in Turkey, rage found its outlet in the form of street clashes, strikes and revolutionary rehearsals. In Turkey, it wasn’t yet the “time” for “listening to music.” The “traditional” military coup d’état of 12 September 1980 was accompanied by torture, dungeons, executions, exile, prohibitions, censorship and anti-democratic legislation. The regime of 12 September did a fine job of “shutting up” and “putting a lid” on the opposition, especially the Left, leaving behind a legacy of systematic apoliticization and dehumanization, whereby it succeeded in assimilating all segments of society, including universities and artistic communities. It was the age of “Uncle Özal,” “striking it rich,” “video cassettes,” and “arabesque.”

A space did exist for youths who refused to accept the degenerate arabesque culture imposed upon them and who sought some breathing room within this assimilated, dehumanized society; that “space” was called Heavy Metal. It was thanks to the hangouts where cassette tape copies of albums were made, and the “unsubtitled” pages of a few Heavy Metal magazines from abroad, that a certain group of youths who felt themselves to be “different” came to know Heavy Metal. For most, though, this introduction to the magazine world of Heavy Metal would evolve into something more, leading them to discover Punk music and thus serving as a point of departure in terms of “style” too, as they ventured into the realm of Punk in its many facets.

In the beginning of the mid-1980’s, those who identified themselves as metalheads or Punks became increasingly more prominent in daily life. The anti-establishment “shock” tactics employed by Punks in England around 1977, were manifested in Turkey too, in the late 1980’s, in the form of long hair, piercing, and ripped jeans -expressions of being “a free individual.” And that meant fights, day in and day out. However, other than such street woes, Punk failed to forge a cultural and/or political space for itself in the daily life of Turkey.

In Turkey, youth has never really had a say in anything, a fact of life in keeping with the general tradition and moral make-up of the country’s society. Due to reasons both economic and social, “youth habits,” such as belonging to a subculture, have been perceived as phases which are expected to last only up until a certain age (i.e., until you get a “real job,” or until the end of school, the beginning of military service, marriage, etc.) and which young people are expected to “get over” once they’ve “grown up.” Because relations with the Punk scene tended to be short-lived, it proved impossible to lay the foundations that would allow Punk culture and tradition to thrive; Punks therefore failed to create a subculture that would ensure a permanent, communal living sphere where they could express themselves and produce according to the DIY ethic.

There are numerous reasons why Punk failed to become political in Turkey. Foremost amongst these are undoubtedly the lasting, oppressive effects that the military coup d’état of 1980 had upon Turkish society, the conservative, insular nature of the post-coup Left as it sought to lick its wounds and carve out a new social space for itself, and Punks’ lack of enthusiasm when it came to participating in political life in general.

As is the case in many other countries, in Turkish society and media, Punk is often equated with perversion, a particular hairstyle, neo-Nazism, or Western wannabe-ism. Because of the lack of Turkish sources* about Punk, leaving Turkish readers with no other choice but to just “look at the pictures,” and the late, post-1990’s emergence of fanzines as a means of communication and knowledge-sharing within Punk, the concept of Punk has remained rather “shallow” even within the Punk scene itself. For the majority of those who have called themselves Punk, Punk never went beyond emulation, and Punk was never anything more than a kind of music, an appearance they were later forced to abandon, or the “delinquency” so often associated with the term.

This unfortunate state of affairs was not only true of Punk in Turkey of the 1980’s and 1990’s; it continues to be a problem, a “dead end,” if you will, common to all similar “youth subcultures” in this country. Though we cannot really speak of Punk as ever having been a widespread subculture in Turkey, we felt it necessary to document this era as it was lived here in an atmosphere of loneliness, impossibility, and desperation, in a depressive, conservative, “artificially colored” country, which has had its memory erased by coups d’états and lacks proper documentation of its history.

The book that you hold in your hands -the “first” book of its kind, a claim which, you are assured, serves as no source of pride- contains the musical and underground resources in which Punk in Turkey found concrete expression, from the 1980’s up until the year 1999, which witnessed the release of Rashit’s album Telaşa Mahal Yok, the first “official” Turkish Punk album. However, it should be noted that this book contains “certain” individuals and bands who were witnesses of that era, and that it should therefore not be considered “the authoritative and comprehensive account of Punk in Turkey”.

Another movement frequently mentioned in this book, alongside Punk, is Hardcore. Hardcore is a style created in the early 1980’s by Punks in the U.S. who did not “dress” like other Punks and who played music that was much faster than classical Punk music is, and which its followers dubbed Hardcore in order to distinguish themselves. Today, Hardcore, with its originality, discipline, and harsh expression, has become a core movement virtually synonymous with Punk itself. However, in order to avoid confusion over terms, in this book the word Punk has generally been used to signify both.

Not counting an occasional mention in magazine columns, the word “Punk” made its debut in Turkey in the year 1978, on the cover of a record by a band called Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım, who labeled their music Punk Rock. However, in this case, the expression was more of a “joke” intended to boost sales. The first band to actively play Punk in Turkey was Headbangers, which formed in 1987.

1991 was the year that witnessed the birth of the concept “fanzine” and the appearance of fanzines, the primary communication channels of Punk in Turkey. Punk music was disseminated via “demo cassettes” copied at homes, in keeping with the “do it yourself” ethic of Punk (whether naturally or “out of necessity”). In 1994, Radical Noise, Necrosis, and Turmoil broke ground in Turkish music when they became the first groups to have their records produced abroad (they had been produced in Turkey years before)…

No matter how much, in terms of its music and its “style”, Punk may have been domesticated, transformed, and packaged into a profitable product by capitalism, the truth is that Punk will thrive as an attitude, with all of its different dynamics and as a dissident subculture, with its underground spirit of sharing and community, so long as life goes on.


A brief history of hardcore punk music in Turkey and today’s society by Mu Tunç

Punk Hakkında Türkçe

Sezgin Boynik 2007

1. Sağ Elle Sol Kulağı Göstermek

Bize, özellikle sosyalbilimcilere ve teorisyenlere, Punk’ın öğretebileceği çok değerli bir şey vardır, o da basitlik ve dolayımsızlıktır. Sözü uzatmadan, güzelleştirmeden, sakınmadan, yüceltmeden ve korkmadan söyleyebilmeyi öğretir. Bu dersi alabileceğimiz bir dünya kültürü daha vardır, o da Punk ile çoğu zaman eşanlamlı olan anarşizm öğretisidir. Fakat anarşizm Punk’tan daha fazla bir kültür meselesi olduğu için onun basitliği kolayca Lacan ve Deleuze ile bulanıklaşmaya meyillenir. Bu yüzden bugün artık basitlik ve dolayımsızlığı buradaki anarşizmde aramayalım. Özellikle Türkiye’de bunu aramamak için iki neden bulunmaktadır. Birincisi, tarihsel açıklama, 70’lerden beri basılan ve anarşist kelimeleri olabilecek en aşağılayıcı anlamda kullanan faşist kültür endüstrisinin sistematik karşı propagandasıdır. (Bu dönemde basılan kitapların isimlerine bile bakmak yeterlidir; “İslam Açısından Anarşi ve Tedavi Yolları”, “Kainatın Düzensizliği Anarşizm”). Anarşizm kullanışsız bir şey olup çıkmıştır, eğer bir nebze kötü niyete müsaade edilirse, “çocukluk hastalığı” olmuştur. Fakat ikinci sebep daha gizli, daha sinsidir ve doğal olarak daha kültürlüdür. Bu basitliğe vurulan en büyük darbedir. Radikal düşünce bu sefer karalandığı için değil, fakat karmakarışıklaştığı için kullanışsız olmuştur. Sol kulağını sal elle göstermek anlamına gelen bu karmakarışıklığı Baudrillard’ın modasından (ilginçtir bir sürü fanzinde de bu moda boy göstermiştir), sırasıyla Deleuze, Zizek, sonra anti-Zizek ve bilumum post-modern düşünürlerin etkisiyle anarşizmin olası basit bir dolayımsızlığı bir kör düğüme dönüşmüştür. Bu durumu destekleyen ve anarşizmin basitliğini (devleti lağvetmek) anlaşılmaz bir dilbilgisi gösterisine dönüştüren tutumun tersini ben Punk’ta bulabileceğimizi düşünüyorum.

Bunu tabii ki Punk’ı politik bir hareket olarak düşünerek değil, basit düşünerek yapabileceğimiz kanısındayım. Dediğimiz gibi Punk basitlik demektir. Tekrar aynı şeyi vurgulamak gerekir, özellikle Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde anarşist teori acayip bir hal almıştır. Anlaşılmazlık ve karmakarışıklık dilbilgisiyle el ele olup dönüştürme değerini yitirmiştir. Çünkü gösterdiğimiz gibi kullanılmaz bir hale gelmiştir. Bu söylemin can sıkan ve okuyucularda anlama kaygısı yaratan durumları kafamızda canlandırdığımızda bu resimler daha da netleşir: soyut bir yazarı anlamaya çalışan ve canı sıkılan genç bir anarşist mesela. Fakat bulanıklığı eleştirirken biz de işi neredeyse basitlik leyhine tamamen karıştırır gibi olduk. Sonuçta biz burada popüler olan Punk’tan bahsediyoruz ve popüler kültürün ve basitliğin devrimci gücüne inanan ilk yıllardaki Brecht ve Benjamin’i aklımızda bulundurarak modernizmden bahsediyoruz. Bu şekilde Punk’ı ele aldığımızda artık onu post-modernizmin eğlence ve hedonist yorumundan kurtartıp, dünyayı yorumlama üzerine ayrı bir imkan yolu açmış oluyoruz. Benim için Punk’ın önemi bu imkandan kaynaklanıyor.

Basitliğe methiye olarak algılanan bu girişte Punk’ın felsefi olarak niye bana ilginç geldiğini ve eğer Türkiye’de ya da herhangi bir yerde Punk ile ilgileniyorsam sırf bu basitlik ve dolayımsızlık yüzünden olduğunun altını çizmek istedim. (Halil Turhanlı’nın yaptığı basitlik eleştirisine tamamen katıldığımı da belirtmem gerek, fakat bu basitlik eleştirisi daha fazla form ile ilgili olduğu için burda bizi ilgilendirmiyor)

Türkiye’de örneğin, daha ileride buna daha fazla değineceğiz, “Suratına İşemek İstiyorum” kadar hem direkt, hem de bu kadar basit, hem de bu kadar net ve saldırgan bir şarkının ancak punklar tarafından söylenebileceğini tahmin etmek zor değil herhalde. Bizim teorisyenlerin ve sosyalbilimcilerin de Punk’tan öğrenebileceği şey de güçlü bir suratlara işemek isteyen teoridir.

Tabii ki bu kitap böyle bir teoriyi üretmek için yazılmamıştır. Bu Türkiye’deki Punk ile ilgili bir kitaptır. Fakat kitabı hazırlarken, en azından yaklaşımımız ve seçeneklerimiz dahilinde, dikkatli bir şekilde entelektüel olmaktan kaçındık. Onun için bu kitap hiçbir şekilde bir sosyolojik vaka veya “şizoanket” ya da bir sözel tarih çalışması olarak okunmamalıdır. Kitabı hazırlama sırasında yaptığımız araştırmalar (genelde röportajlar) hiçbir yönteme göre yapılmamıştır. Olabildiğince kişisel olan bu yaklaşım, aynı zamanda benim için sadece Türkiye’deki Punk’ı değil, bir o kadar da hayatı ve insanları anlamama da çok yardımcı oldu.

2. Sineği İnek Yapmak

Özellikle her on yılda bir gelen askeri darbelerden dolayı zaten üstün gelme bir şekilde başlayan modernleşme Türkiye’de tamamen süreksiz bir seyir göstermiştir. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu anlamak için burada ileri görüşlü ve çok zeki olmak gerekmiyor.

Türkiye’nin bu modernleşme tarihinde Punk’ın izlerini aramak onun için belki biraz garip kaçabilir, daha doğrusu gariptir. Geçen bölümde Punk’ı aslında neredeyse felsefi bir kategori olarak ele aldık. Halbuki Punk bunun dışında bir de belli bir tarihi olan ve belli bir coğrafyada daha fazla görülen bir altkültür hareketidir. Öyle ki 1977 yılında Londra’da resmi olarak başladığı kabul edilen bu hareket Türkiye’de nasıl anlaşılmalıdır?

Çünkü biliyoruz ki, daha doğrusu bu kitap ile bilinecek, Türkiye’de Punk 1987 yılında (artı/eksi bir yıl) İstanbul’da Headbangers grubuyla ilk defa tam anlamıyla kamusal bir anlam kazanmıştır. Eğer Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar’ın ithal Punk-Rock’ını saymazsak o zaman Türkiye’de Punk normalinden on yıl sonra başlamıştır. İlk resmi Punk albüm ise bundan on küsür yıl sonra piyasaya çıkmıştır. Bu kitapta bu iki tarih arasında Türkiye’de Punk ile ilgilenmiş kişileri ele aldık. Kitaptaki röportajlar ve kimi yazılar okuyuculara bu bilinmeyen tarih hakkında bir fikir verecektir, onun için kimsenin hiçbir uzman sosyolojik değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

Fakat yine de yöntem ve araştırma seyri hakkında birkaç söz; bu kitabı hazırlamak benim zannettiğimden çok daha zor oldu. Bunun birkaç nedeni olabilir: röportaj yaptığımız kişilerdeki konu hakkında isteksizlik, inançsızlık, sabırsızlık veya tembellik, röportaj yaptığımız çoğu kişinin bu konuda söyleyecek çok şeylerinin olmadığını iddia etmesi (her seferinde de zıddı gerçek oluyordu), bir takım psikolojik zorluklar (hafıza kaybı, yanlış hatırlama, abartma gibi ya kimyasallarla ya da ideolojik plandaki değişimlerle açıklanabilecek şeyler) veya doküman eksikliği, röportaj yapmak istediğimiz kişilere ulaşma gibi fiziksel zorluklar. Bu konuda hiçbir kaydın olmaması da en baştaki zorluktu. Ama biz en başından beri bu tarz “yeraltı” araştırmalarında görülen “sineği inek yapmak” hatasından kaçmaya çalıştık. Durduk yerde yeni bir şehir mitolojisi yaratmak değildi amacımız.

Punk böyle bir şeye hem felsefi kategori olarak hem de tarihsel bir fenomen olarak müsaittir. Her yerde ve her koşulda farklı anlama gelebilir Punk, örneğin eski-Yugoslavya’da özyönetimli sosyalizmin üçüncü yol teorisini ve pratiğini destekleyen bir hoşgörü göstergesi iken (Emir Kusturica’nın ilk ve en iyi filmi “Do You Remember Dolly Bell?”i düşünün, sadece filmde kahraman Punk değil, Rock ‘n’ Roll çalıyordu), Letonya’da bağımsızlık sürecinde çoğulcu milliyetçi seslerden biri oluyor (Jri Podnieks’in “Is It Easy To Be Young?” filmi), fakat yine de Punk zamanına göre putkırıcı, anti-otoriter, saldırgan, eleştirel ve bununla beraber batıcı, şehirli, elitist ve kitsch karşıtı olan bir kültürdür de. Bugün en küçük ve en gelişmemiş ülkelerde bile Punk’ın izlerini aramak ve takipçilerini bulmak bu modern/şehirli kültürün ulaşabileceği etkinin sınırsız olduğunun göstergesi de olabilir. Eğer İran’da punklar varsa, bunların gürültüsü mollaların ezanı dışında başka sesler de olduğunun işaretidir ve bu gürültü “orda” bile modern şehirli bir kültürün olduğunu garanti eder. İşte bunu garantilemek için çoğu durumda ve yerde sineği inek yapma taktiği uygulanır. Böylece olmadık bir tarih ve gelenek icat edilir.

Bu kitapta biz bundan kaçındık, en azından olabildiğince kaçındık. Ama aynı zamanda bu araştırmanın bir Sherlock Holmes davası olmadığını da söylemek gerekiyor. Dünyanın her yerinde punkları takip eden ve bu kitapta Türk Punk Camiası hakkındaki raporunu yayınladığımız Luk Haas’ın Tien An Men şirketi ile yıllardır yürüttüğü pratik, bir sineği inek yapmak meselesi olarak yorumlanabilir mi? Kimilerine göre evet, bu egzotizmin ulaştığı son basamaktır, Tacikistan’da Hardcore-Punk! (Herhalde bir oksimoron olmalı!)

Fakat Luk Haas’ın samimiyetine ve pratiğinin içtenliğine inandığımız için (Üçüncü Dünya yer altı ürünlerini hiçbir büyük mainstream kanal kullanmadan dolaşıma sokması, tüm ürünlerini kendi hazırlaması, DIY vs…) bu örnekte kötü niyetin olmadığını ve bu plakların plak hammaddesi vinyl’den daha tehlikeli olmadığını varsayıyoruz. Luk Haas hakkında bu kadar.

Biraz önce Punk’ın modernizm/şehirli kültürün garantisi olması hakkında başlattığımız tartışma çok önemlidir; çünkü bazı durumlarda Punk aynı zamanda çokkültürlü, demokratik, hoşgörülü ve “açık toplumların” test kağıdı olabilir. Karikatürize edersek eğer: “Tamam, sizin en karanlık ve karamsar döneminizde bile Punk’ınız vardıysa, Avrupalı olabilmeniz kolaylaşmıştır.”

Türkiye’de Punk’ın olması, hem de 80’lerde olması, bugün bakıldığında çoğu kişi için politik doğruluğun bir göstergesi ve Türkiye’nin modern ve açık toplum olduğunun bir garantisi olarak yorumlanabilir. Sineği inek yaparak, Türkiye’deki Punk’ı olduğundan farklı ve fazla gösterdiğimizde, kolayca biz de bu neoliberal görüşün sözcüsü olabiliriz. Bu kitap dış mihraklı destekle basıldığı için bu konuda okuyucuları daha fazla uyarmamız gerekiyor. Punk, doğrudur, çelişkili bir şekilde yüksek kültürün sözcüsü olabilir (zavallı ölü Debord Fransız entelektüeli olabildiği gibi) fakat bu kitapta bizim herhangi bir ajandamız (gizli ve açık) olmadığı gibi, hiçbir şekilde de Punk’ı bir açıklama olarak kullanmadık. Eğer izin verirseniz teorinize işemek istiyorum, hem karmaşık olanlara hem de komplocu olanlara!

3. Çekiç Değil, Ayna Değil, Pencere

Karl Marx’ın “sanat ayna değil, çekiç olmalı” önerisi Türkiye Punk müziği için pek geçerli değildir. Türkiye’de Punk müziği bir penceredir. Bu bölümde bunu yavaş yavaş göstereceğiz.

Punk müziği 1977’de Londra ve Kıta Avrupası ve ABD’de epey bilinen ve gençler arasında popüler bir altkültür hareketi haline geldiğinde, Türkiye’de o zamanlar Punk hakkında ve genelde Rock ‘n’ Roll hakkında yazılan yazılar eleştirel türdendir. Punk, emperyalizm, Batı dekadansı, çürüme ve apolitiklik ile eşanlama geliyordu. Punk’ı eleştirenler onun bir Batı demokratik kapitalizminin ajanı ve garanticisi olduğunu ve IMF ile (her ne kadar görünürde buna karşı ise de) el ele gidebileceğinin farkındaydılar. Türkiye’de 1977’de Sol hareket Punk’tan olabildiğince uzaktı, ama Punk’ın en anarşist görünümlerinden bile daha radikaldi. Aynı zamanda da Türkiye’deki Punk’ın hiç olamayacağı kadar da enternasyoneldi; Yar Yayınevi o meşhur yıl İtalyan Kızıl Tugayları, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu, İran, Kamboçya ve bir sürü ülkenin gerilla hareketlerinin manifestolarını en modern tasarımlar ile yayınlıyordu. Militanlar ve sempatizanlar Arnavutluk, Çin, Küba, Bulgaristan… tüm ülkelerin Sol teori ve pratiklerini takip ediyordu. Fakat Sol’un müziği hiçbir zaman çekiç değildi, daha doğrusu hiçbir zaman Punk’ın anladığı anlamda üç akorlu gürültü üreten bir rahatsızlık değildi. Sol müzik ya erkek köylülerin maço gür sesi olmuştur, ya da melankoli ile sızlayan kadın ana’nın ince sesi. Türkiye’de politik müzik gün bugün böyledir, hatta art arda gelen kayıplar ile bu kaderci formunu daha da pekiştirmiştir. Sol teori ne kadar enternasyonel olmuşsa da, pratikte de o kadar mahalleci (gecekonducu!) kalmıştır.

Bana öyle geliyor ki, gürültüden arındırılmış bu melankolik Sol ses, garip bir muhafazakarlığı da beraberinden getirebiliyor, öyle ki bugün Otonomcular gibi hayli uluslararası teori ile beslenen radikal politik (Negri’den Balibar’a kadar) oluşumları ziyaret ederseniz, dünyanın en bayat ve sıkıcı halk müziklerine hazırlıklı olmalısınız. Bu yüzden Murat Belge’nin daha seksenlerin başında yaptığı Arabesk ve Punk müzik benzetmesi esasında yanlıştır. Eğer Arabeski yüksek sanat müziğinden farklı olarak daha amatörce bir ses ve devrime gebe bir Vox Populli olarak Punk ile eşanlamlı değerlendirirsek, o zaman Punk’ı temeli olan gürültülü basitliği salt bir muhafazakar feryada indirgemiş oluruz.

Sol müzik çekiç değildi, ama ayna da hiç değildi. Müzikte ayna ve orta sınıf psikolojik dertler ve depresyonlar herhalde 80’lerde Sezen Aksu ve onu hala devam ettiren en aptal liberaller tarafından başlatılmıştır. Fakat 80’lerde Sol olmayan, bu yüzden de apolitik olan, ama hiç de orta sınıf ve vasat olmayan bir gençlik sesi de yükseldi bu ses tabii ki ilk heavy metal ile yükselse de kısa zamanda asıl radikalliğini Punk ile kazandı. 80’lerde Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu o dönemde burada yaşayan birçok kişinin röportajlarından görebiliyoruz; karartmalar, sürekli baskı, hiçbir şeyin net olmaması, garip ve iğrenç bir stil, muhafazakarlık ve vahşi kapitalizm. İşte bu dönemde belki de ayna olmayan ender radikal hareketlerden biri Punk’tı ve Marksist olmadıkları için de çekiç olma şansları yoktu.

Bir de punkların sayısı az imiş o dönemde ve de tipik bir “yeraltı” partisi şöyle olurmuş; bir iki Metal grubu, ardından bir Punk ve arada da bir Break Dance show, hepsi de gündüz ve kiralanmış bir düğün salonunda. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde yeraltı kültürü tüm o 80’lerin hafıza kaybından sonra kendini tekrar bulmaya çalışıyormuş, onun için o dönemde kimse kendini tam olarak Metal, Punk veya Hardcore olarak tanımlamıyormuş. Bu arama dönemi Türkiye’deki eksiklikler yüzünden yukarıda bahsettiğimiz parti gibi komik ve eğlenceli de olabiliyormuş. Bu yüzden biz Türkiye’deki Punk’ın çıkışını 80’lerin o politik ve kültürel (karanlık) ortamıyla açıklarken, Punk’ın bu duruma karşı oluşunu göz önünde bulunduruyoruz. Punklar ebeveynlerinin melankolik Sol’undan, etraftaki depresif pop’tan, yerel ve milli olmaktan, kapalılıktan bıkmış gençlerdi. Kesinlikle yeni alternatifler öğrenmek isteyen ve yeni şeyler denemek isteyen kişilerdi, eğer illa söylemek gerekirse açılmak istiyorlardı. Onun için 80’lerde Punk’ın (Türkiye’deki her şeyin olduğu gibi) karanlık tarafında Demokles’ın kılıcı gibi asılı duran liberalizm ve Turgut Özal figürü var. Kitapta birkaç yerde tartışmalı bir şekilde ismi geçen Özal, açılma teorisi için belalı bir isimdir. Çünkü hem Punk’ın özgürleşme isteği, hem de Özal’ın liberal kapitalist Pazar programı aynı açılma ve dünyaya ait olma isteğiyle birlikte okunabilir. Unutmayalım ki ilk İstanbul Sanat Bienali ve ilk Punk grubunun kurulması da aynı tarihe denk gelir. Özal kendi açılma isteği ile liberalizm ve vahşi kapitalizmi savunduğu kadar, aynı inatla da en gerici ve en muhafazakar kültürü de destekliyordu.

Punklar için bu açılma kültürü farklıdır, dünyayı hiçbir resmi temsilin dolayımı olmadan anlamaktır. Bu açılma hiçbir zaman tam anlamıyla olamayacağı için -taşra ve yerellikten kurtulup dünya kültürüne ait olmak anlamında (bunun hangi koşullarda mümkün olduğunu bir sonraki bölümde göreceğiz)- bunu daha çok dışarıya bakış veya dışarıyla ilgilenme olarak görebiliriz. Burada, yine, Punk’ı açık toplumun sözcüsü olma gibi bir yoruma indirgememek için dikkatli olmalıyız. Fakat İstanbul’daki punkların toplum nasıl daha elverişli bir yer olur gibi bir dertleri ve planları olmadığı için ve Punk tavrının ülkeyi daha açık göstermeyle ilgili hiçbir alakası olmadığı için yukarıdaki bu indirgemeci yorumdan kolayca vazgeçebiliriz. Bu çözüm punkların başkaları tarafından böyle yorumlanmayacağı anlamına gelmez, biz en azından bunu yapmayacağız, kitabın birkaç yerinde Özal ismi tehlikeli bir şekilde Punk ile yan yana getirilse de. Yukarıda geliştirdiğim önermeyi şöyle tanımlayabiliriz: Punkların temsil ile sorunları yoktur ama temsil edilmeye de sorunlu bir şekilde müsaittirler.

Onun için Punklar’ın sanatına pencere diyoruz, sıkıcı ebeveynleri ve aptal politikacılar dışında başka bir şey aradıkları için. Bu arama ve öğrenme tabii ki çok komik sonuçlar da doğurabilir. Örneğin Tünay Akdeniz’in ithal Punk’ı ve bunu iğrenç (abject) olan sakatatlar ve moda olan çengelli iğneler ile sentezlemesi herhalde prototipik bir Punk komedi olarak kalacaktır. Türkiye’nin açılma tarihi Araba Sevdası kahramanı gibi bir sürü örnekle doludur, Barış Manço ve Kaygısızlar’ın “Helter Skelter”inden, Metin Erksan’ın “Şeytan” filmine kadar. Sanırım en komiği ve komik olduğu kadar da tehlikeli olanı bu kitapta Dead Army Boots’un vokalisti Tarkan ile yaptığımız röportajda ortaya çıktı. Bir konserde niye gamalı haç kullandığı ve heil selamı yaptığı sorusuna eski Punk, o zaman Türklerin Türk Punk’ı, Almanların Alman Punk’ı ve Amerikalıların Amerikan Punk’ı yapması gerektiğini söyledikten sonra biz de Dead Kennedys’in hep Amerikan karşıtı müzikler yaptığını hatırlattık. Tarkan’ın cevabı işte bu hikayenin en ilginç kısmı: “Biz Dead Kennedys’in hayranlarıydık, tüm şarkı sözlerini ezbere bilirdik ve biz de Amerika’dan nefret ederdik”.

Marx’ın dediği gibi bazen anlama yanlış olabilir. Punklar politik olarak doğru olmayı iplemedikleri için, bu örneğin de öyle sanıldığı kadar tehlikeli veya milliyetçi olduğunu iddia etmek abartı olabilir. Zaten bu tarz Fellinivari örnekleri istediğimiz kadar arttırabiliriz, ne de olsa geç ve farklı bir modernleşme Punk’ından bahsediyoruz.

Fakat bu kitaptan okuyucuların anlayacağı gibi 80’lerin sonundan ve 90’ların başına kadar (internetten önceki dönem) dünyada olup bitenleri takip eden inanılmaz bir kitlenin varlığının olmasıdır. Mektuplarla dünyanın her köşesindeki fanzin ve demolardan haberdar olan bu kitle, az da olsa, bir imkanı temsil ediyor, Türkiye’de şehirde alternatif ve eleştirel bir kültürün olabileceği imkanı. Kimileri için bu pencere yurtdışına çıkmak, yurtdışı ile mektuplaşmak veya Deniz Pınar’ın dükkanı olmuştur, fakat her ne şekilde olursa olsun farklı bir dünyaya açıldığı kesindir.

3. Müslüman Mahallesi’nden Salyangoz Satmak

Bariz muhafazakarlık olan bu deyim Türkiye’de bir imkansızlığa işaret eder; tam olarak Batıcı olamamak. Aynı zamanda bu alaycı bir şekilde batıcılığı, garpçılığı veya isterseniz oksidentalizmi eleştirir.

Punk ve Türkiye’deki diğer altkültürlerin Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilmesinin nedenlerini şimdiye kadar anlattıklarımızdan kolayca ortaya çıkarabiliriz. Bu nedenler muhafazakarlığın da çehresini ortaya çıkarır: Türkiye’deki sosyal ve kültürel gerçek Batınınkinden farklıdır, yeteri kadar olamaz mitolojisi. Milli değerler artı kültürel anti-emperyalizm eşittir bu muğlak muhafazakar bilinç. Tahmin edeceğiniz üzere Punk’ın burada yeri yoktur.

Önceki bölümlerde sırayla incelediğimiz Punk’ın kategorik, tarihsel ve politik imkanlarının bu duruma nasıl bir alternatif getirebileceği üzerine bir görüş geliştirmek istemiyorum. Zaten bunu ancak laboratuar ortamında üretilmiş bir Punk’ın yapabileceği kanısındayım, ayrıca Punk için böyle bir ajandanın onun esas yapısını tamamen bozacağını düşünüyorum. Fakat Punk konusunu ele alarak bu konuyu tamamen zıt bir perspektiften de yaklaşabiliriz, garpçılığın zıddından, daha doğrusu şarkiyatçılıktan veya oryantalizm açısından bu konuyu ele alabiliriz. Böylece önceki bölümde cevapsız bıraktığımız soruya geri dönebiliriz, Türkiyeli bir Punk/yeraltı grubu hangi koşullarda dışarı çıkabilir, dünya kültürüne ait olabilir? İçeride modern, dışarıda geleneksel/folklorik olduğu sürece. Oryantalizm bakış açısıyla ele aldığımızda Punk ve ona benzer müzik ve yaşam türlerinin Türkiye kökenli olduğu zaman, Türkiye kültürel (daha doğrusu folklorik) kökenli olması gerektiğini de anlıyoruz. Eğer Türk bir Punk grubu başarılı olmak istiyorsa illa ki içerisinde bir saz veya zurna baharatı ya da bir arkaik ritim yapısı olmalıdır. Bu böyle olmadıkça yapılan müziğin anlamı olmaz. Veya röportajını yayınlamadığımız Türkiye underground müzik uzmanı Jay Dobis’in dediği gibi “Hiçbir ilginçliği olmaz. Bu kadar zengin halk müzik kültürü varken niye kullanılmasın, zaten İngilizler ve Amerikalılar yeterince bundan (underground’tan) yapıyorlar, niye aynısı eklensin”. Her zaman bu kadar olmazsa da DJ John Peel, Tim Hodgkinson, Thurston Moore’un da genelde “oryantal” kokan Türk underground ve Punk’ına ilgi gösterdiklerini biliyoruz (ama yine de kimse Dobis kadar Punk/Underground gruplara “saz” danışmanlığı yapacak kadar uzman ve net olmamıştır).

Bunun en komik versiyonu da Türk gruplarının bitmek bilmez sentez yapma yetenekleridir, doğu ve batı arasındaki sentez. Einstürzende Neubaten’ın basçısı gözüyle yapılan en son film sanırım bunu en iğrenç ve çekilmez haliyle sunmuştur; artık Türkiyeli, İstanbullu yer altı müzisyen saz ve zurna ve sentez dertleriyle iyice içi boş bir türe dönüşmüştür. Aslında zavallı Piyer Loti Hacke’nin de bugün Türkiye’de istese de görebileceği pek öyle ciddi bir alternatif yoktur, müzik ve altkültür sahnesi iyice kendini oryantalize etmiştir, piyasada olan grupların çoğu neo-psychedelic hippi post-rock kafa karışıklığı ile ülkemizin güzel çok-kültürlü halk seslerini sentezlemekte yarışmaktalar. Yeraltı gruplar kendi müziklerinin yeniliğini The Can ile Müslüm Gürses ve Velvet Underground ile Orhan Gencebay arasında bir yerde bulunmakla tanımlamayı ve sentez durumunun olabileceği en muhafazakar haller almasından da çekinmiyorlar.


Rashit ‘Teker Teker’

Bu duruma nasıl böyle gelindiğini araştırıp, halihazırda bulunan post-kolonyal teorileri ile güzel bir beyin jimnastiği yapabilirdim, ama Türkiye’de bu değişimi çok iyi bir şekilde belgeleyebilen iki öğretici grup, fenomen vardır; Zen ve 2/5 BZ. İki grup da ortalama aynı zamanlarda başlayıp (80’lerin sonu ve 90’ların başı) o zaman Türkiye’de hiç olmayan Avant-Punk ve deneysel müziği tamamen politik bir şekilde yapıyorlarken, 90’ların ortalarında yavaş yavaş gitarı bırakıp saz’a yöneldiler ve kendi ülkelerinin halk ezgilerinin zenginliklerini tekrar keşfederken aynı zamanda hem müziklerindeki gürültüyü azalttılar, hem de gittikçe sentezleme amacıyla gösterisel bir ses mitolojisine yaklaştılar. Zen grubu kendi ismini Baba Zula olarak değiştirdi, ve en son (yine saz ile yaptıkları) Tanbul albümünden sonra oryantal olmayı iyice geliştirerek “göbek dansı, Punk, dada, pscyhedelic ve dub” müziğini sentezleyen en başarılı Türk grubu oldular. 2/5 BZ grubu ise bu oryantal durumu sahte bir “no turistik no egzotik” kinik kendi-eleştirisiyle örtmeye çalışırken, grubun yaptığı ilk albümlerle hiçbir alakaları kalmadığını da görüyoruz. (Burada şapkaları Bülent Tangay adına çıkarıyoruz!) Bu iki grubun ve onları takip eden bir sürü başka oluşumların oryantalizm ile alakalarının daha ciddi bir analizi yapılması gerekiyor, fakat burada en azından şundan bahsetmeden edemeyiz, bu iki grubun sesleri ve tavırlarının oryantalleşmesi ile dünyaya açılmaları ve saygın birer müzisyen olmalarını doğru orantılı olarak artması gerçeği gözümüzden kaçmıyor.

Bu kitapta biz çoğunun gözünden kaçan, 80’lerin başından 90’ların sonuna kadar ki süreçte üretilen samimi ve güçlü yeraltı seslerine baktık. Umarız bu röportajları okuyan okuyucular bir imkanın farkında olurlar, bugünden farklı bir imkan; ne salyangozlara ne de Müslümanlara ait olan bir imkan.


A brief history of hardcore punk music in Turkey and today’s society by Mu Tunç

On Punk in Turkish

Sezgin Boynik

1. Showing Your Left Ear with Your Right Hand

There is something very valuable that Punk could teach us, especially to social scientists and theoreticians: simplicity and immediacy. It teaches us how to speak the word without protracting, beautifying, evading, glorifying and fearing. There is another world culture that can teach us the same lesson and that is anarchism, which is most of the time the synonym of Punk. Yet, since anarchism is more of an issue of culture in comparison to Punk, its simplicity is inclined to be easily blurred by Lacan or Deleuze. Thus today we should search no more for simplicity and immediacy in anarchy. There are two reasons not to do so especially in Turkey. The first one (the historical explanation) is the systematic counter propaganda of the fascist culture industry, which since the 70s used the word anarchy in the most degrading meaning possible. (It is enough to take a look at the titles of the books printed in this period; “Anarchy from the View of Islam and Its Cures”, “The Chaos of the Universe: Anarchism”) Anarchism has become obsolete; if a bit of cynicism is allowed, it has become a “infantile disease”. Yet the second reason is more subtle, more devious and naturally more cultured. That is the greatest blow to simplicity. This time radical thought has become obsolete not because it has been blemished but because it has been made more complicated. This complicatedness means showing your left ear with your right hand; with the influence of the Baudrillard fashion (interesting enough this fashion was also evident in many fanzines) and of Deleuze, Zizek and then anti-Zizek and various post-modern thinkers, the possible simple immediacy of anarchy has turned into a deadlock. I think we can find the opposite of this attitude, which supports this situation and which turns the simplicity of anarchism (abolishing the state) into a grammatical spectacle, in Punk.

I believe that we can do this not by understanding Punk as a political movement but rather by thinking simple. As we have said before Punk means simplicity. The same thing should be emphasized once more; in many places around the world and especially in Turkey, anarchist theory has become something quite strange. Elusiveness and complication have joined forces with grammatology and destroyed anarchy’s transforming value. Because as we have shown it has become obsolete. If we picture the anxiety caused by not being able to understand and the boredom experienced by the readers faced with this discourse, the picture becomes clearer; for instance imagine a young anarchist trying to understand an abstract writer and getting bored.

Yet while criticizing blurriness, we have almost completely complicated the issue in favor of simplicity. In the end, we are talking about popular culture which is Punk and about modernism keeping in mind early Brecht and Benjamin who believed in the revolutionary power of popular culture and simplicity. When we interpret Punk from this perspective, we liberate it from the post-modern idea of it as fun and hedonism, and open up a new possibility of understanding the world. For me the importance of Punk lies in this potential.

In this introduction, which can be perceived as a eulogy to simplicity, I wanted to underline why I found Punk interesting philosophically and emphasize that if I was interested in Punk in Turkey or anywhere else, it was only because of this simplicity and immediacy. (I also need to state that I totally agree with Halil Turhanlı’s commentary on simplicity but since that critique of simplicity is more about form, it doesn’t concern us here.)

In the following pages we will see it it in more depth but probably it is not hard to guess that in Turkey a song so direct, so simple, so clear and so aggressive as “Suratına İşemek İstiyorum” (I wanna piss on your face) could only be sung by punks. What our theoreticians and social scientist can learn from Punk is a strong theory that wants to piss on faces. Of course this book was not written to produce such a theory. This is a book about Punk in Turkey. But while preparing this book we somehow carefully abstained from being intellectual at least as far as our approach and options were concerned.

Hence this book should not be read as a sociological case study or a “schizo-survey” or an oral history project. The research we have conducted in the process of preparing this book (usually interviews) was not done according to any methodology. This approach, which is as personal as can be, helped me a lot in understanding not only Punk in Turkey but also life and people.

2.Making a Cow out of a Crow Modernization in Turkey, which anyway has been a top down process from the start, has followed a very discontinuous course due especially to the military coups that took place almost every ten years. You don’t need to be far-sighted or very smart to understand that modernism is an unfinished project here.

Hence it can seem to seek for the traces of Punk in this history of Turkish modernization little strange, to be more exact, it is strange.

In the prior section, we actually treated Punk almost like a philosophical category. However aside from that, Punk is also a subculture movement that has a certain history and that has been seen predominantly in a certain geography. How can a movement that is accepted to have officially started in 1977 in London be understood in Turkey?

Because we do know (or more accurately it will be known through this book) that it was in the year 1987 (plus/minus 1 year) in Istanbul with the band Headbangers that Punk has gained a public meaning in the fullest sense, for the first time in Turkey. If we don’t take into account the imported “Punk Rock” of Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar, then in Turkey, Punk has started 10 years later than it normally should have. The first official Punk album on the other hand was released almost ten years after that.

In this book we dealt with people who have concerned themselves with Punk in between these two dates in Turkey. The interviews and some of the articles in this book will give the reader an idea about this unknown history; I don’t think that anyone needs further specialized sociological interpretation.

Still a couple of words on methodology and the course of research; preparing this book proved much more difficult than I thought it would be. There can be several reasons for that; unwillingness, unfaithfulness, impatience or laziness on the part of the people we interviewed; the claim of most of the people we interviewed to having not much to say on the subject (though every time it was proved to the contrary); various psychological difficulties (like amnesia, remembering wrong, exaggeration or other things that can be explained with the effects of chemicals or changes in the political stance); and physical difficulties (like the lack of documents or the difficulties in accessing the people we wanted to interview). The total lack of documentation on the subject was the primary difficulty. Yet from the very beginning we tried to avoid a common mistake seen in “underground” research of this kind; “making a cow out of a crow.” Our aim was not to create a new urban legend with no reason

Punk easily lends itself to something like that, both as a philosophical category and as a historical phenomenon. Punk can have a different meaning in every place and every situation. For instance, it was a sign of tolerance that supported the theory and the practice of the Third Way theory of autonomous socialism in ex-Yugoslavia (think of the first and the best film of Emir Kusturica “Do You Remember Dolly Bell?”; only the hero in the film was playing not Punk but Rock ’n’ Roll). It was one of the pluralist nationalist voices in Latvia in the course of independence (the movie “Is It Easy to Be Young?” by Jri Podnieks). But then again, Punk is revolutionary, anti-authoritarian, aggressive and critical in relation to its time; it is also a Western, urban, elitist and against kitsch culture. Today, searching for traces of Punk and finding its followers in even the smallest and most underdeveloped of places can also be a sign of the unbounded influence of this modern/urban culture. If there are punks in Iran, their noise goes to show that there are voices other than the ezan (call to prayer) of mullahs and this noise guarantees that there is a modern urban culture even “there”. Hence to guarantee this, in many situations and places, people resort to the tactic of “making a cow out of a crow”. Thus a nonexistent history and a nonexistent tradition are invented.

In this book we tried to avoid this -at least as much as we can. Yet at the same time it is necessary to state that this research is not a Sherlock Holmes case.

Luk Haas follows punks all over the world and his report on Turkish Punk Community appears in this book. Can the practice, which he kept up for years with his label Tien An Men, be regarded as a case of “making a cow out of a crow”? Some people think yes, this is the last stage of exoticism: Hard-core Punk in Tajikistan! (It must definitely be an oxymoron!)

Yet since we believe in the sincerity of Luk Haas and his practice (putting into circulation the underground products of the Third World without utilizing any big mainstream channel, preparing all his products by himself, DIY, etc.), we presume that there is no cynicsm in this example and that his records are no more dangerous than their material vinyl. So much for Luk Haas.

The argument we have just started on Punk being the guarantee of modernism and urban culture is very crucial; because in some cases Punk can also be a lakmus paper for multi-cultural, democratic, tolerant and “open societies”. If we caricaturize, we can say: “Ok, if you had Punk in even your darkest and most depressing times, then it is easier for you to be European.”

The existence of Punk in Turkey, especially its existence in the 80s, can be retroactively interpreted as a sign of political correctness and as something which guarantees that Turkey is a modern and open society. If we present Punk to be different or to be more than it really was by “making a cow out of a crow”, then we can easily become a spokesman of the neo-liberal view. Since this book is published with foreign funding, we should warn our readers even more in this respect. True, Punk can paradoxically be the voice of high culture (just like poor dead Debord can be a French intellectual) but we neither have any agenda (explicit or implicit) in this book, nor have we used Punk as explanation in any way.

If you let me, I want to pee in your theories -both on the complicated ones and the ones of conspiracies!


We’re Loud Fest Istanbul 2018 – Part 1 of 2

2. Not a Hammer, Not a Mirror, But a Window

Karl Marx’s assertion that “art should not be a mirror but rather a hammer” does not really hold for Turkish Punk music. Punk music in Turkey is a window. We will slowly prove that throughout this section.

When Punk had become a subculture movement widely known and popular among youth in London, Continental Europe and USA in 1977, the articles written in Turkey on Punk in specific and Rock ’n’ Roll in general were of a critical kind. Punk was synonymous with imperialism, Western decadence, decay and apoliticism. Those who criticized Punk were aware that it was an agent and a warrantor of Western democratic capitalism and that it could go hand in hand with the IMF (even though it appeared to be opposing it). In 1977 in Turkey, the Leftist movement was as far from Punk as can be; yet it was more radical than the most anarchist versions of Punk. At the same time, it was more internationalist than Punk in Turkey could ever be; at that famous year, Yar Press was publishing the manifestos of the guerilla movements of numerous countries including Italian ‘Brigate Rosse’ (Red Brigades), German ‘Rote Armee Fraktion’ (Red Army Fraction), Iran and Cambodia with the most modern of book designs. Militants and sympathizers were following the Leftist theory and practices of all the countries including Albania, China, Cuba and Bulgaria.

But the music of the Left was never a hammer; more accurately it was not a noise generating 3-chord annoyance in the sense understood by Punk. The music of the Left has either been the strong macho voice of male peasants or the thin voice of the female mother whining with melancholy. Political music in Turkey has always been that way; consecutive loses have even intensified this fatalistic tone of its. No matter how internationalist the Left had been in theory, it has remained at least localistic (gecekondu type!) in practice.

It seems to me that a melancholic Left voice cleansed of noise can bring with it a strange kind of conservatism. So much so that today if you visit radical political formations like Autonomists that are nourished by quite a bit of international theory (from Negri to Balibar), you should be ready for the most dated and dullest folk music of the world. Hence the Arabesque-Punk comparison made by Murat Belge in the early 80s is actually wrong. If we interpret Arabesque -as a Vox Populli with revolutionary potential and an amateur voice in opposition to high art music- to be synonymous with Punk, then we reduce the noisy simplicity that is the foundation of Punk to just a conservative outcry. Leftist music was not a hammer but it was also definitely not a mirror. Probably, mirroring and middle class psychological problems and depressions in music were started in the 80s by Sezen Aksu, and the dumbest liberals who still follow that trend.

But in the 80s, there also arose a voice from the youth which was not leftist, and was, for that reason, apolitical but was not the least middle class or mediocre either. Though this voice was of course raised initially with Heavy Metal, soon it acquired its real radicalism with Punk. We can see what kind of a place Turkey was in the 80s from the interviews conducted with people who lived here in this period; black outs, constant oppression, lack of clarity in everything, a weird and disgusting style, conservatism and savage capitalism. In that period, Punk was one of the rare radical movements that did not act as a mirror; and since they were not Marxists, they also didn’t have the chance to be hammers.

Besides, the number of Punks was very small at that time and the typical “underground” party proceeded as follows: a couple of Metal bands, then a Punk band and a break dance show in the middle, all performed in day time and at a rented wedding hall. As far as we can understand, underground culture of the period was trying to find itself anew after that amnesia of the 80s; thus no one could identify himself exactly as a fan/performer of Metal, Punk or Hard-core. Because of the shortcomings in Turkey, this period of search could also turn into something funny like the party mentioned above. Hence, while we explain the emergence of Punk in Turkey with that (dark) political and cultural environment of the 80s, we take into account that Punk was opposed to this situation. punks were young people who were tired of the melancholic Left of their parents, of the depression Pop around them, of being local and national and of self-enclosure. They were definitely willing to learn about new alternatives and to try out new things; if we really need to say it, they wanted to open up. Thus liberalism and the figure of Turgut Özal were hanging like the sword of Damocles over the dark side of Punk (like all else in Turkey). Özal, whose name is mentioned a couple of times in this book, is a troublesome name for the theory of opening up. Because both punks’ will for emancipation and Özal’s liberal Capitalist market program can be interpreted as reflections of the same wish of opening up and belonging to the world. Let’s not forget, the first Istanbul Biennial and the formation of the first Punk band took place at the same year. While promoting liberalism and savage capitalism with his will to open up, Özal was also supporting the most backward and the most conservative culture, with the same level of determination. For punks, this culture of opening up is different; it is to understand the world without the mediation of any official representation. Since this opening up could never be realized thoroughly -in the sense of getting rid of provinciality and localness (we will see the conditions under which this is possible in the following section)- we can see this take place more in the form of looking outside or taking an interest in the outside. Here, again, we should be careful not to reduce Punk to a spokesman for open society. We can leave aside this reductive interpretation very easily because punks in Istanbul did not worry or make plans about how the society could become a more suitable place and the Punk attitude had nothing to do with representing the country more openly. This resolution does not mean that punks cannot be interpreted in this way by others; at least we won’t do that even if the name of Özal and Punk come dangerously close to one another in a couple of places throughout this book. We can describe the theory I developed above in the following way: punks don’t have a problem of representation but they are problematically susceptible to being represented.

That’s why we define Punk art as a window, because punks are searching for something other than their boring parents and the dumb politicians. This searching and learning process can of course create very funny outcomes. For instance, the imported Punk of Tünay Akdeniz and his synthesizing of this with abject entrails and fashionable safety pins will probably remain as a prototypical Punk comedy. Turkey’s history of opening up is full of examples resembling the hero of Araba Sevdası (Love for Cars): from the “helter skelter” of Barış Manço ve Kaygısızlar to the movie Şeytan (The Devil) by Metin Erksan. I guess the funniest one, which was as dangerous as it was funny, emerged in the interview we conducted with the vocalist of Dead Army Boots, Tarkan. When we asked him why he used swastika and gave a Hitler salute in one of his concerts, the old Punk replied that then Turks needed to do Turkish Punk, Germans German Punk and Americans American Punk. Then we reminded him that Dead Kennedys always did anti-American songs. Tarkan’s answer was the most interesting part of this story: “We were Dead Kennedys fans, we knew all their songs by heart and we also hated America.”

Like Marx said, sometimes understanding can be misunderstood. Since punks do not give a damn about political correctness, it can be an exaggeration to claim that this example is as dangerous or nationalistic as it seems. Anyhow we can multiply these Felliniesque examples as much as we want; after all we are talking about the Punk of a late and different modernization.

However, as readers will understand through this book, there was an incredible mass following what was going on in the world from the late 80s till the early 90s (pre-internet era). Even if small, this mass of people who became knowledgeable about the demos and fanzines all over the world by way of letters, still represent a possibility; the possibility that an alternative and critical urban culture in Turkey can exist. For some people, this window was going abroad, exchanging letters with people from abroad, for others it was the shop of Deniz Pınar; yet whatever form it took, it sure opened up to a different world.


We’re Loud Fest Istanbul 2018 – Part 2 of 2

3. Selling Snails in a Muslim Neighborhood

This saying with its obvious conservatism points towards an impossibility in Turkey; not being able to be totally Western. At the same time, it cynically criticizes Westernism or Occidentalism if you will.

You can easily figure out from what we have told so far, the reason why Punk and other subcultures in Turkey are compared to the act of selling snails in a Muslim neighborhood. These same reasons also reveal the true nature of conservatism: that the social and cultural reality of Turkey is different from the West, and the myth around “it cannot be enough”. National values plus cultural anti-imperialism equals to this ambiguous conservative consciousness. As you might guess there is no place for Punk here. I don’t want to develop an opinion on how the categorical, historical and political possibilities of Punk discussed above can provide an alternative to this situation. Anyway I believe that only a Punk developed in a laboratory environment can accomplish this; moreover, I think that such an agenda will totally destroy the essence of Punk.

However in handling the issue of Punk, we can approach the subject from a totally different perspective; from the opposite of Occidentalism or more accurately from the view of Orientalism. Thus we can revisit the question we left unanswered in the preceding sections; under what condition can a Turkish Punk/Underground band open up to the world and become a part of world culture? It can do so only as long as it remains modern on the inside and traditional/folkloric on the outside. When examined from the viewpoint of Orientalism, Punk and other similar music and lifestyles that originate in Turkey should be of Turkish cultural (or more accurately, folkloric) origin. If a Turkish Punk band is willing to be successful, its music should definitely be spiced up by sa” or zurna, or contain an archaic rhythm structure. Otherwise its music will not have any meaning. Or as the Turkish underground music specialist Jay Dobis with whom we conducted an interview states: “It won’t be interesting at all. When there is such a rich folk music culture, why not use it? The Brits and the Americans are doing enough of this (underground); why to add more of the same thing?” Though they did not take it this far, we know that DJ John Peel, Tim Hodgkinson and Thuston Moore also took an interest in “oriental” tinted Turkish underground and Punk in general (but then again no one was specialized and clear enough as Dobis who gave “saz” counseling to Punk/Underground bands).

The most hilarious version of this is the limitless talent of Turkish bands in synthesizing East and West. The latest movie shot through the eyes of the bassist of Einstürzende Neubaten presents this in its most hideous and intolerable way; underground musicians of Turkey, of Istanbul have evolved into something really shallow with their worries of saz, klarinet and synthesis. Actually the poor old Piyer Loti Hacke could not see a serious alternative in Turkey even if he wanted to; because the music and subculture scene in Turkey has been subjected to total auto-Orientalisation. Most of the bands on the market are competing with one another to synthesize neo-psychedelic hippie post-rock confusion and the beautiful multi-cultural folk sounds of their country. Underground bands are usually defining the novelty of their music as being situated somewhere between The Can and Müslüm Gürses, or Velvet Underground and Orhan Gencebay and they don’t fear that this synthesis can evolve into something most conservative.

I could examine how this situation arose and make a good cerebral exercise by dwelling into the available post-colonial theories but there are two instructive bands/phenomena that document this transformation in Turkey very well: Zen and 2/5 BZ. Both bands started around the same time (end of 80s and beginning of 90s) and they did avant-Punk and experimental music in a political fashion (something non-existent in Turkey). Yet by mid 90s, they slowly left aside the guitar and gravitated towards the saz and while rediscovering the richness of the folk melodies of their own country, they both reduced the noise of their music and approached a performative sound mythology in the name of synthesizing. Zen changed its name to Baba Zula and after their latest album Tanbul (again with saz) they completely advanced being oriental and became the most successful Turkish band to synthesize “belly dance, Punk, Dada, Psychedelic and Dub”. Meanwhile though the band 2/5 BZ is trying to conceal this oriental condition with a fake cynical self-criticism “no turistik, no egzotik”; we can see that they have no relation whatsoever left with their earlier work. (Here the hats are off for Bülent Tangay!) The relation of these two bands and of many other formations that follow their lead to Orientalism should be analyzed more seriously; however here we should at least mention this much: we can’t help but notice that there has been a direct proportional relation between the orientalization of the sounds and attitudes of these two bands and the increase in the level of their opening up to the world and the respect they receive as musicians.

In this book we took a look at the sincere and strong underground sounds produced between late 80s and early 90s and that usually escaped the attention of most people. We hope that the readers become aware of a possibility, a possibility different than today; a possibility that belongs neither to snails, nor to Muslims.


Lydia Lunch & Kemal X

Interview w/ Kemal Aydemir

How did you get involved with Punk?

I went to England to study graphic design. When I arrived, I saw that the schools were incredibly expensive. The plan was this: I was gonna work part time and go to school for the rest of the day.

Which school?

There was no school. I couldn’t get into one. That “which school” never happened.

What year was this?

1977. There was hippie life going on in Turkey at the time, everyone was wearing their hair long. I took off from such a scene here and went there. The picture was a different one altogether. The hippies were older, most of them were living in squatted houses. After a while I started to be aware of the Punks, weird make-up, torn clothes, pins and stuff. You didn’t see them that often though, the year was only still ‘77. I thought that they were all wackos. I thought that they were psychos, thought they were dangerous. I was still thinking like a hippie you see, still listening to Pink Floyd, Frank Zappa. A friend said “these are the punks. It’s a new thing here. They have clubs. I’ll take you to one of their concerts and you’ll see the difference”. I said, “okay, let’s go.” We went there. There was this place called “The Marquee”. The Lurkers were playing there that day and 999 was playing as well. I went inside and I’m telling you, I was really frightened. Now we were quite decently dressed; they were all in torn clothes, chains and stuff. The club looked like an insane asylum. I started wondering what I was doing there and I was frightened, but on the other hand I really liked it. It was very colorful. The concert started, we were right there in the front row, and they were letting people drink beer. They started doing pogo and all… you should have seen the commotion. People were on top of each other, they were spurting and spitting beer on each other. Everyone was soaked with beer. We were scared that there would be a fight, so we went towards the back of the room and started watching from there. There was an incredible energy in the music when I first listened to it. I don’t quite know how to make a comparison. Our groups from the ‘60s for instance, they take their places on stage, play a specific song and then a guitar solo starts and goes on for hours, jar jur jar jur. And then enter the drums and that’s it. These guys were playing one song for two minutes and then, wham, the second song began. No guitar solos or anything, but there was an awesome energy as well. I said, “man, I love this music, let’s come here every week.”

We lived in North London at the time. All the houses were squatted there. There was also a very important pub in English Rock Music history that was there. Very important musicians played there and it wasn’t that huge place either. Since I was living in the neighbourhood I kept popping my head in to see who was playing. I became a regular of that pub. I said to myself, “drop the hippies man, there is life in these punks.” And afterwards, I mean, I still didn’t know what it was that these guys wanted, what their goals were, what their culture was like. My English was very bad so I really didn’t understand much. We used to go to Kings Road. Punks strutted up and down there. They’d dress up, folks would stare at these punks and the punks would spit at them and so on. Malcolm McLaren had a shop there, it was called “SEX”. I was passing by one day, but I didn’t know that it was a shop. They put an army boot on display in the window and it rotted there. I didn’t have the slightest clue about conceptual art and stuff either. I thought “what is this place?” I went inside and there was Jordan, staring at me with a whip in her hand. I thought “oh no, this can’t be good.” However, I really liked the shop. No one pestered me like they do in the other shops. And the music playing was Punk. I thought “This must be a Punk shop.” And then I looked at the clothes and stuff, which were all fetishistic. Bondage trousers were in at the time. Who the hell would wear these? Then I looked at the t-shirts. First thing, I really liked the designs on them, those phosphorescent colours and all. Whenever I went to Kings Road I’d drop by the shop. Then some time passed by. punks were not allowed to play their music. I was checking the newspapers. It looked like the Sex Pistols were playing, but no one knew where. They were playing undercover. Something happened: In one of the concerts someone threw a bottle at a girl and it poked one of her eyes out. All Punk concerts were banned. We kept going to The Marquee, but there were no gigs going on. They were distributing flyers saying there will be a concert at this place, this time etc. One day I went to one of those. I showed them the flyer I was given and they just let me in. It was so crowded inside. The building looked like an old factory or a warehouse. I still thought that in a concert there would be seats and everyone would be seated and stuff. I looked around, the place was full of punks. I was wearing a raincoat. While I was still wondering to myself “how are they going to give a concert here?” they came on to the stage – the Sex Pistols. Well, I didn’t know that they were The Sex Pistols because they appeared under other names as well, from time to time. For instance, even when it was The Sex Pistols on stage they would be announced as The Adventurers, so they wouldn’t get caught, they were banned from playing. Anyway, one of them appeared in doctor’s scrubs. It was hellish. There were these people called skinheads at the time and they were fascists, they were against Punk. They didn’t like it. They raided the place, all hell broke loose. A guy lashed a razor at another and caught him on the lip. Police cars and everything. I threw myself out on to the street. I said, “Man, I will never go to one of their concerts ever again.”

You were there at just the right time when Punk was happening. How old were you?

Twenty-five at the time. To tell you the truth, I was a bit old for those punks. They were all 16-17, 20 at the most.

Were all the listeners of Punk English? Were there any other foreigners?

At the beginning all listeners were English. At the end of the ‘70s and at the beginning of the ‘80s, girls and boys dressed as punks started coming from France, Denmark.

Were you discriminated against when you told them that you were Turkish?

Punks never had any racism in them. Clash even did something, launched a campaign called Rock Against Racism.

Which concerts did you see?

X-ray Spex, Siouxsie and the Banshees, The Lurkers, I saw almost all of them. A brand new door was opened with Punk during the ‘80s. In the oldies, you know, there was always this love thing going on and that finished with Punk. The songs were an expression of rage from then on. After Punk there came Industrial Music. Around the same time something called Two Tones Ska emerged. You see, it was the period when London was flying higher than it ever did before. And then there were the new romantics, around the same time as Psychobilly. I mean during that period they were all playing in different venues. And then there were the Teddy Boys who still listened to ‘50s Rock ’n’ Roll. I was living in London when everything was booming beautifully. I caught up with Punk, New Wave and all the other waves that came after. Joy Division and all. Some dark music… Sisters of Mercy. It completely changed the way I saw the world. I was squatting myself, most of the time. You could do that then – you could go, break the door and enter a building, and it’s yours. There was a law in England for that. If you don’t have a place to live in, you just break your way into a building, change the locks, and after that you go to the council and you tell them that you didn’t have a place to stay so you are staying in this building now. You have them reconnect the electricity and you pay for it. You don’t pay rent though. Squat. The people who squatted were mostly hippies, punks and gothics.

Were you playing music when you were there?

No, no. I did all sorts of lousy jobs there. I worked in construction. Worked in a restaurant, washed dishes back in the kitchen.

Did you have a residence permit or were you staying illegally?

I forged a marriage on paper. I was caught and extradited.

And what did you think about Istanbul on your return?

Don’t even mention it, man, that was the worst part. I came back and saw that the country was under martial law. Man, I landed at the airport and I saw that the place was swarming with soldiers and machine guns. I said to myself, “I must have landed someplace else by mistake. What is this place, Africa or what? This can’t be Turkey.” You come from a free country and all you see is soldiers everywhere. “Go,” a soldier was shouting, “get your paperwork done.” He said that there was going to be a blackout at two o’clock. I said, “Oh no, what blackout?” He said that the curfew would begin soon. He said “man, quick, find this guy a taxi cab.” I had two cases full of records. If they saw the records they’d definitely arrest me, because those things were banned at the time. For instance, if they found Alien Sexfriend’s record inside they definitely would tear it apart and toss it. My brother used to work there, so I didn’t let them check my luggage. So when I came back to Istanbul, I sank into a deep depression. Six months passed. I couldn’t stand it here. You know, you get used to the comfortable life over there. This felt really off. The system was too militaristic for my liking. I decided I should get out as soon as possible. On top of all of this they took away my passport. My, oh my, now what? Boredom and depression…

Well, didn’t you have any friends who listened to Punk?

No, none. Not even one. I was so lonely. I listened to those records, you see, I was young and it was the worst of times, I cried and cried. I was doing pogo at home, all by myself. I was devastated. No one listened to Punk over here. British Metal was emerging at the time. Sometimes I’d go hang out with them for a change. Punk? There was no one. I said Punk, they said “What the hell is Punk, man?” They didn’t like it, that’s all. Metal lovers didn’t like Punk. They thought it was fascist, but in truth it had nothing to do with fascism. I don’t remember any racist Punk groups, not one. There were even black guys. I don’t know maybe later on something different happened, but during the first years of Punk, between ’77-’80, I don’t recall any Punk groups that were racists. And I definitely wouldn’t get hooked up with them if they were. A guy called Hakan had a stall on the plaza right next to the train station. I had this crazy thing that no one else had. I used to bring tapes to him and I would force him to play them out loud. “Man,” he would say, “cut this punk stuff out. It doesn’t work for me. I am a Megadeth kind of guy.” They thought the guitar solos were too light and that’s why they didn’t like Punk. He would see me and say, “Oh, no. Not you again…” Lots of time passed until I met the punk kids in the ‘90s. I met them. They told me that they had their own group, that they listened to Punk.

Who do you mean by “they”?

Noisy Mob.

Which year was this?

Beginning of the ’90s.

Recently I’ve read an interview with The Headbangers. They talk about you. They say that they learned all about Punk from you.

That’s probably right. I used to tell them about it sometimes. The kids were asking me, what is Punk and so on. I used to tell them there are bands called this and that, there is this music. Then the impact of Punk slowly started reeling in from abroad. There were neither many listeners, nor sources.

What were you listening to at the time?

Apart from Punk there was Gothic, Industrial. The Test Department group, Foetus, Clock Diva and many others which I can’t remember right now. And I sold them all to Deniz (Deniz’s bookstore) later.

How did you meet Deniz?

I really don’t remember. We always went to Narmanlı Han at that time. It was a meeting point, it was always crowded. There was nowhere else to go. Everybody went to Deniz’s shop. The newspapers printed stuff like… Esat was publishing a magazine called “Mondo Trasho” all by himself. Some people were curious, what is this Mondo Trasho? They were hanging around at Deniz’s shop.

Did you know Esat?

No. I met him here. In fact I saw the magazine. I loved it. I thought “what a beautiful magazine.” There were other fanzines, but I didn’t like them. Some guy wrote ten pages of poetry, for example. When I finally met Esat, I told him he was doing a great job and asked him how he did it, because I was surprised. Really, if you’ve never been abroad, there are certain things that you can’t know, whatever you do. There was no internet at the time. Turkey was still a closed-up world on its own. No magazines, no books. Naki Tez, Murat Ertel, Gamze Fidan, Nalan Yırtmaç, and there was this boy, a photographer, I don’t remember his name. The circle was quite crowded in fact. There was one circle around mondo trasho and another around Deniz. The mob from Bakırköy had their separate circle and there were those who came from Kadıköy and these guys were Ismail’s mob, The Headbangers.

What about friends you’d got here before you went to England? Did you get in touch with them after your return?

No I didn’t. Most of them died during the drug epidemic in the ‘60s or most of them ran away because of the terror here. They could not stand it. During the ‘70s long hair was not tolerated here at all and bell bottoms weren’t either. We were completely out of it, man, trousers with patches on them and stuff. The life here was really hard for guys like us. Most of them ran for their lives, went abroad in search of freedom. I’ve scarcely seen anyone from my youth.


Endüstrinin Sesi: Voice of Industry

Throbbing Gristle Camo Shoot by Peter Christopherson, 1980 (Detail)

İngiliz endüstrisi 70’li yıllarda bir durgunluk ve gerileme sürecini yaşıyordu. Fabrikalar, bilgisayar donanımlı yeni teknolojiye uyum sağlayabilmek ve üretim kapasitelerini arttırmak için eskiyen makinelerini hurdaya çıkarıyorlardı. Üretimde otomasyon ve robotlara geçiş işsizliğe yol açmıştı. Hurdalıklarda paslanan işe yaramayan eski makine parçaları, terk edilmiş fabrikalar, terkedilmiş kasabalardan ‘’The Voice Of Industry’’, endüstrinin sesi, diğer bir tanımlama ile Endüstriyel Müzik doğdu.

Throbbing Gristle ve Cabaret Voltaire bu yeni müzik akımının öncüleri oldular. Onları Psychic TV, Test Department, Einstürzende Neubauten, SPK ve Laibach izledi.

Kemal Aydemir 1993, Stüdyo İmge

IRC 0: Best Of…. Volume I – Throbbing Gristle

THROBBING GRISTLE

Throbbing Gristle’ın kurucusu Genesis P. Orridge, Kuzey Londra Hackney’de, trenyolu köprüsünün altındaki metruk bir evde, kedi ve köpeklerle birlikte yaşıyordu. Fabrika ve depoların arasında kalan bu ıssız, asosyal çevre, trafik gürültüsü, mahalle çocuklarının bağrışmaları, depolara girip çıkan ve yük boşaltan kamyonlar müziğine kaynak oluşturdu. T.G. bir laboratuvar gibi çalışıyordu. Günlük yaşamdaki birçok şey bu laboratuvarda araştırılır, geliştirilir ve pratiğe dönüştürüldü. Geliştirilen pratik, T.G.’nin birçokları için karmaşık, sert ve algılanması zor müziğiydi.

Mekanik makine sesleri, uğuldayan gitarlar ve onu geri planda izleyen ritmik vurmalı çalgılar. İnsana fabrikalardaki o monoton çalışma düzenini endüstriyel sistemin acımasızlığını çağrıştırıyordu.

Genesis P. Orridge ilk T.G. konserlerinden söz ederken şöyle diyordu: ‘’İlk günlerde seyirciye çok sert davranıyorduk. Sahnede birbirimizin kollarını yarıp, akan kanımızı emip seyirciye tükürüyorduk. Bazen de sahnedeki spotları seyirciye doğru çevirir en yüksek ses frekanslarını kullanır, sahnedeki her şeyi olduğu gibi bırakır, çeker giderdik… Onlar sahnedeki enstrümanlardan gelen feed-back’le oyalanırken, biz sahne arkasında biralamarımızı içerdik. Sonra da kaldığımız yerden devam ederdik. Daha sonraları seyirciye karşı daha yumuşak ve içten davranmaya başladık. Bizi önce sert ve gürültülü bir grup olarak tanıyan seyirci hayal kırıklığına uğramıştı. Bestelerimizin çoğu konserlerde ortaya çıkıyor, her konserde parçalarımızdaki ezgiler özünden bir şey kaybetmeden değişiyor, her şey sahnede olup bitiyordu. Sanırım yaptığımız müzik oldukça kaba, kuralsız ve ilkel. Zaten piyasa işi plastik-popüler müzik bizi hiç ilgilendirmiyor ve plaklarımız çok satsın, çok kazanalım gibilerinden bir kaygımız da hiçbir zaman olmadı…’’

Genesis P. Orridge, Cosey Fanni Tutti, Peter Christopherson ve Chris Carter’dan oluşan oluşan T.G. 1975’de kurulur. Konser afişlerinde ‘Music From The Death Factory‘ sloganını kullanan T.G. albüm kapaklarında, Nazi toplama kamplarının fotoğraflarını, iskeletleri ve çıplak bedenleri kullanır. Müzik çalışmalarının yanı sıra sanatsal etkinliklerde de bulunan T.G. seyirci önüne ilk kez 1976 yılında Londra I.C.A Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde düzenledikleri ‘Prostitution adlı bir gösteriye Coum Transmission adıyla çıkar. Cosey Fanni Tutti’nin daha önce erkek dergilerinde yayımlanmış çıplak fotoğrafları, kullanılmış, artık tamponların sergilendiği bu happening’e, meşin ceketli Hell’s Angels’lar, Punk Rocker’lar, punk rock gruplarından Siouxsie and the Banshees ve Generation X. de davet edilirler. Bu olay medya’da büyük bir tepkiye yol açar. Evening Standard gazetesi ‘I.C.A.’daki Dadaistler‘ başlığını atar. Oldukça komik bir yakıştırmadır bu. T.G. birbirini izleyen konserlerle gösterilerine devam eder…

Genesis P. Orridge bir süre sonra ilk indie(bağımsız) plak şirketleri arasında yer alacak olan Industrial Records’u kurar ve ilk T.G. albümünü “Second Annual Report” adıyla çıkartır, bu LP’yi “United” adlı 45’lik izler… Romantizm kokan şarkının sözleri ünlü ingiliz büyücü-yazar gezgin Aleister Crowley’e aittir ve 60’lı yılların kriminal hippi’si Charles Manson’dan da alıntılarla süslenmiştir.

T.G.’nin yapıtlarının büyük çoğunluğu endüstriyel tınının üretildiği birer fabrika gibi. Yapıtları dinlemeye başladığınızda, fabrikaya adımınızı atar, işbaşı yapar ve sizi bambaşka alemlere sürükleyen esrarı-engiz bir atmosferi yaşamaya başlarsınız. Aman! Sakın pes etmeyin! Bırakın kendinizi bilinmeyenin kollarına! … İlk dinlediğinizde size yabancı gelebilir.. yine de Fabrikayı şöyle bir dolaşın… çıkış kapısını unutmayın!… 1981’de Industrial Records, Beat kuşağının tehlikeli yazarlarından William Burroughs’un deneysel band kayıtlarını “Nothing Here Now, But The Recordings” adlı bir albümde yayımlayarak kapanır. Bu albüm, Genesis P. Orridge ve Peter Christopherson’un Burroughs’u ikna edip onun yıllarca bir köşede sakladığı bantları ele geçirmeleriyle ortaya çıkmıştı.

İlk defa Brion Gysin tarafından geliştirilen bu cut-up (kes-yapıştır) tekniğini daha sonra Burroughs yazılarında kullanacaktır.

T.G. de bu cut-up tekniğini ‘’The Mission Is Terminated’’ adlı albümde mükemmel bir şekilde kullanır. Albüm Confusional Quartet’in İtalyan milli marşı ile açılır. Onları Rock’n Roll kralı Elvis Presley, Jimi Hendrix, Antonin Artaud, XX Century Zorro, O-zone, The Rats ve Neon izler. Arada, Arapça, Çince konuşmalar, şarkılar birbirini kovalar.

Bu albümdeki cut-up tekniğinden sonra da Burroughs, T.G.’nin çalışmalarında sık sık boy gösterecektir. Almanya turnesinde, Berlin 36 Club’da, Burroughs’un Anthony Balch ve Brion Gysin’la yaptığı, “Towers Open Fire” adlı film de gösterilir… Bu arada Red Ronnies Bazar adlı bir de fanzin çıkarırlar… Almanya turnesinden sonra A.B.D. turnesine çıkarlar, San Francisco Veteran’s Auditorium’da verdikleri konser çok görkemli olur, ve müzik eleştirmenlerince de T.G.’nin verdiği en muhteşem konser olarak basında da yer alır.

1981 yılının ortalarına doğru grupta çözülmeler başlar. Chris Carter ve bir zamanlar T.G.’ye destek olmak için adult filmlerde bile çalışan Cosey Fanni Tutti gruptan ayrılır ve C.T.I’yı (Creative Technology Institute) kurarlar. Chris And Cosey olarak müzikal çalışmalarına devam ederler ve konser kayıtlarını 24 kasetlik bir kutu içinde yayınlayan T.G. dağılır.

Psychic TV – Sugarmorphoses (1994)

PSYCHIC T.V.

Voice of Industry” grupları arasına girmese de, müziklerinde eski Throbbing Gristle’ın izlerini taşıyan Psychic T.V.’ye de burada kısaca yer vermeye çalışacağım.

1981 yılında T.G. dağıldıktan bir süre sonra aynı yıl içinde Genesis P. Orridge, Psychic T.V. (kısaca P.T.V.)’yi kurar. Kendisinden “ben bir sanat ve düşünce adamıyım, müzisyen değilim, şu an için duygu ve düşüncelerimi yansıtabileceğim tek iletişim aracı müzik. P.T.V. olarak müziğe yaklaşımımız diğer rock gruplarından çok farklı” diye söz eden G.P. Orridge, P.T.V. konserlerinde Brion Gysin’ın insanı düşler alemine sürükleyen ve yeni düşünsel boyutlar kazandıran rüya makinalarını kullanır. Katolik kilise ayinleri, opera, Beethoven, stadyumlardan taşan seyircilerin coşkusu ve alkışları, orgazm bantları, Tantrik sex ayinleri, P.T.V’nin müziğinin ana temasını oluşturur. 1982’de Some Bizarre plak şirketiyle anlaşan P.T.V. ilk albümünü “Force The Hand Of A Chance” adıyla piyasaya sürer. Sınırlı sayıda basılan bu albümde ilk defa “Holophonics” (3 boyutlu stereo-kayıt tekniği) kullanılır. Aynı teknik “Dreams Less Sweet” adlı P.T.V. albümünde de başarıyla uygulanır. Albümün birinci yüzünde, yoğun bir melankoli ve hüznü yansıtan ‘Hymn 23’, ‘The Orchids’, ‘Botanica Iron Glove’ adlı parçalar sizi gotik bir atmosferin içine iterken, ikinci yüze odanızın ortasına havlayan kurt köpekleri doluşur, siz köpeklerle uğraşırken telefon çalar, telefona cevap vermeye çalışırken aslında zil sesinin albümde kayıtlı olduğunu farkedersiniz ki, sizi bir kaos’un ortasında bırakan ‘Ancient Lights’ adlı parça başlar. Ve siz Holophonics’le müziği dolu dolu yaşarsınız.

Dönelim Genesis’e ve P.T.V’ye… Genesis müziğin dışındaki sanatsal etkinliklerini sürdürmek için “Temple ov Psychick Youth” adlı bir projeye başlar. “Bu proje çok yönlü bireylere destek olarak onların kendilerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve uluslararası platformda sesimizi duyurmak için başlatıldı’’ diye söz eder Genesis. “Ben ortaya çıkan yapıt ya da yapıtlardan çok daha az önemliyim” diyebilen insanları “Temple ov Psychick Youth’’da bir araya getirir. Bir de Nanavesh adlı fanzin çıkarırlar… Sürekli Esoteric yollarda yalpa vuran Genesis, aydınlığa çıkabilmek için yaşamın karanlık bölgelerini araştırmak gerekir sözünü doğrularcasına, ses frekansları, dalga boyları üzerindeki çalışmalarını sürdürür. A.B.D.’deki Boston ve Chicago konserlerinde P.T.V. öyle frekanslar kullanır ki seyircilerden bazıları baygınlık geçirir, kusanlar olur, orgazma ulaştığını söyleyenler çıkar… Genesis bu konseri anlatırken, “bazıları kendinden geçmek için oradaydı ve biz onlara bir daha hiçbir yerde yaşayamayacakları tecrübeler yaşattık” diye söz edecektir. 1984’te P.T.V. İspanyol Televizyonu T.V.E’ye Psychic T.V. ve “Temple ov Psychick Youth”u tanıtan 15 saatlik bir film çeker. Bu programın bir bölümü de (La edad D’oro) ünlü sürrealist ressam Salvador Dali’nin evi önündeki plajda çekilir.

Başlangıçta küçük bir azınlığa hitap eden P.T.V. 1986’da çıkan ilk 45’liği ‘Godstar’ ile listelerde boy gösterir ve ismini daha büyük bir kitleye duyurmayı başarır.

Test Dept. / Brith Gof ‎– Gododdin 1989 

TEST DEPARTMENT

Bir gün yolunuz Londra’ya düşer ve Thames Nehri kıyıları boyunca güneye doğru yürüyüşe çıkarsanız, bir süre sonra kendinizi New Cross’ta bulursunuz. Karşınıza Thames Nehri köprüsünün ayakları altında uzanan, British Railways şirketinin hurda parçalarını yığdığı bir endüstriyel mezarlık çıkacaktır.

Oradan gelip geçen birçok kimsenin ilgisini çekmeyen bu hurda yığılı mekana siz de şöyle bir bakıp geçer gidersiniz. Oysa burası Test Department grubu için gerçek bir hurda cennetidir. 1981 yılının dondurucu kışında Test Dept. grubunun elemanları New Cross’taki bu endüstriyel enkazı bütün kış boyunca eşeleyip durdular. Bulabildikleri işe yarar hurda demir parçalarını evlerinin altındaki daracık stüdyoya taşıdılar. Bütün kış mevsimi boyunca bu metruk evin altındaki bodrumda hurda demir çelik parçalarıyla aylarca süren zorlu çalışmalardan en güçlü yapıtlarından birisi olan “Fuel To Fight” ortaya çıkacaktır. Dört müzisyen ve bir film teknisyeninden oluşan Test Dept. grubunun varolan, alışılagelmiş müzik aletlerini redderek, demir, çelik yay ve dev varillerle yarattıkları müzik inanılmaz derecede melodik ve çarpıcı. İlk gösterilerini metruk demiryolu köprülerinde, tren yolu kenarları ve salaş depolarda ücretsiz olarak gerçekleştiren Test Dept., 1984 yılı sonbaharında Thatcher hükümetinin Galler bölgesindeki maden ocaklarını kapatması üzerine greve giden maden işçilerini desteklemek amacıyla İngiltere turnesine çıkar ve daha büyük kitlelere seslenir. Tüm konser gelirlerini de maden işçilerine bağışlayan Test Dept. kısa bir süre içinde o dönemin endüstriyel müzik grupları arasında yerini alır.

1985 yılında da Avrupa şehirlerini dolaşır, konserler verirler ve aynı yıl maden işçileri korosuyla yaptıkları “Shoulder To Shoulder” adlı albüm piyasaya çıkar. Konserlerden söz ederlerken “Seyirci ya kendini müziğe kaptırıyor ya da çekip gidiyor, bu bizi fazla etkilemiyor.” derler.

Endüstriyel müzik çok yeni. Biz zamanlar Punk Rock da aynı tepkiyi alıyordu, Test Dept. konserlerinde sadece dinamik bir enerjiyi ortaya çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda onu yönlendiriyor ve normal müzik standartlarını da yıkan Test Dept’ın tınısı insanı yeni şeyler denemeye zorluyor. Klasik müzik bestecilerinden Shostakovich’den de etkilendiklerini saklamayan Test Dept.Biz insanları, yaşadıkları ortamın kendisinden yararlanmaya ve düşünmeye yöneltmek istiyoruz.” derler.

Test Dept’nın ikinci albümü “The Unacceptable Face Of Freedom” ve “Beating the Retreat” adlı albüm izler. Performans sırasında bazen kendimizi bir makinaya bağlı gibi hissediyoruz ve müziğin doruğuna yaklaşırken tek bir duyguda yoğunlaşıyor, kendimizden geçiyoruz. Bu bir olma duygusunu Test Dept’ın en ateşli parçalarından biri olan ‘Fuel To Fight’ta hissedebilirsiniz. Bu parça, 1984’de grevci maden işçileri korosuyla birlikte verdikleri konserlerin kayıtlarını içeren “Shoulder to Shoulder” albümündendir. ‘Fuel To Fight’ta Test Dept. boş varillere bütün kaslarıyla yüklenir, giderek hızlanan tempo ve kolonlarınızdan taşan dayanılmaz tını sizi bir doruğa çıkarır ve bulunduğunuz ortamdan alır götürür.

Bu tını artık yok olan Endüstrinin sesidir.

EINSTÜRZENDE NEUBAUTEN

Berlin 1980. Kreuzberg, Cafe Mitropa. Meşin ceketli, asker postallı, mohikan traşlı punk rocker’lar mini etekli, siyah file çoraplı Madonna’lar. 30’lı yılların modasını yansıtan bol dökümlü paltolu, deri şapkalı marjinaller, hala bit pazarlarındani eskici dükkanlarından giyinen yeşilci 68’li hippiler, otonomlar, alternatifler, uyuşturucu tacirleri ve junkie’ler bu salaş kahvenin müdavimleri.

Dışarıda kasvetli bir kış mevsimi hüküm sürerken içeride Cafe Mitropa’nın buğulu camlarının ardında oturan, saçlarında yol yol makas izleri taşıyan (saçlarını kendileri traş ederler), avurtları çökük, ince yüzlü, genç (Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten’in vokalisti)…

Sigarasından derin bir nefes çeker, Cafe Mitropa’nın buğulu camlarına doğru savurur. Birini beklemektedir, işte beklediği adamın ayakta dikilen kalabalığı yararak, masaların arasından kendisine doğru yaklaştığını görür…Bu Marc Chung’dur. (Alman punk grubu Abwarts’ın eski elemanı)…

Aynı gün Cafe Mitropa’da Blixa Bargeld Endüstriyel Müzik konusundaki planlarını Marc’a açıklar, Marc bu planlarını olumlu karşılar. Daha sonra aralarına katılan F.M. Mufti Einheit, Alexander Von Borisg ve N.U. Unruh ile E.Neubauten grubunun ilk tohumları atılır. Nereye? Tabii ki endüstriyel çöplüğe. Ufak tefek metal objeler, demir manivelalar, eski radyolar, çimento mikserleri, çelik yaylar, örsler, matkaplar ve balyoz gibi aletleri vurmalı çalgılar yerine kullanan E. Neubauten, solo gitar, bas gitar ve Blixa Bargeld’in nefis vokalleriyle tınısını zenginleştirir. Bu çete de endüstiyel mezarlıkların müdavimlerindendir. E. Neubauten’ın tınısını bazıları. Test Dept’ın tınısına benzetirler. Sanırım bu yanılgı her iki grubu da endüstriyel atıklardan seçtikleri vurmalı çalgılardan kaynaklanıyor. Halbuki, Test Dept’ın tınısında pozitif, yapıcı ve politik ezgiler öne çıkarken E. Neubauten’ın tınısı ise nihilist, yıkıcı, absürd ve hatta bazen şizofrenik ezgilerle yüklüdür. Punk Rock nasıl “Creativity out of Chaos” sloganı ile zamanına uygun bir tını yakalamışsa, E. Neubauten de, tınıları ile 80’li yılları yansıtır… İsterseniz burada konuyu biraz daha netleştirmek için Blixa Bargeld’in düşüncelerini alıntılayalım: ‘’Geçmişin süprüntülerinden kurtulmadan yeni şeyler üretmemiz mümkün değildir. Bu iş için de öncelikle müzikteki belli kalıpları ve sınırları yok etmeniz gerekir. Çalışmalarımızda, müziği geliştirip gidebileceğimiz en uç noktalara kadar götürüyoruz. Müziğin kaos içinde kaybolduğu yerde bırakıyor ve yeni şeyler üretmeye yöneliyoruz. Bu işlerden, bu çalışmalardan sıkıldığımızda yaratıcılığımızı belki başka alanlarda deneriz. Örneğin tiyatro gibi.. Neden olmasın?. Ama şu an, bu endüstriyel oyuncakları parçalamak çok heyecanlı ve eğlenceli…

Blixa Bargeld, gizemli şarkılayla bir zamanların indie kraliçesi olan Beirut Slump grubunun vokalisti Lydia Lunch, Birthday Party grubundan Rowland Howard’la bir araya gelir. B.Bargeld’in kaburga kemiklerine mikrofonu dayarlar. F.M. Mufti Einheit, Bargeld’i delice ritmik bir tempo ile yumruklar. Zavallı Bargeld’in gövdesi bu stüdyo çalışmasında davul yerine kullanılır.

Bu eziyet dolu çalışmanın ürünü bir zamanların Indie listelerine bile giren “Thirsty Animal” adlı 45’lik olacaktır. Bargeld, kendi vücudunu dahi müzikal bir enstrüman gibi kullanarak tüm yaşamını ortaya koyar. Artık yaşamın içinde bir kobaydır. Tınılarında mahşeri mega kentlerin uğultusunu taşıyan ve günlük yaşamdaki hiç ummadığımız yerlerden ses araklayan bu Berlinli ses teröristleri, 1982’de Kreuzberg’de eski bir mezbahada düzenlenen Berlin Atonal Festival’inde muhteşem bir gövde göserisi yaparlar. Sahne düzenlemeleri oldukça ilginçtir. Birbirlerine tutturulmuş metal objeler, bozuk radyolar, sahne zeminine rastgele saplanmış tornavidalar ve bütün bunların arasında yılan gibi kavis çizerek hemen hemen tüm sahneyi kaplayan elektrik kabloları ve mikrofonlar spotlardan gelen ışıklarla sahne arkasındaki duvarda ilginç figürler oluşturur. Tüm bu aletlerin arasında omuzunda asılı gitarıyla konser süresince dolaşan Blixa Bargeld gitara doğru dürüst dokunmaz bile ama yerleşik olanı, yerleştiği yerde dürtükleyen kulak tırmalayıcı tınılarıyla bazen rahatsız edici olabilen E. Neubauten’in konserini izleyen seyircinin çoğunluğu yine de yüzlerinde tatmin olmanın doyurucu ifadesiyle Berlin’in soğuk görünümlü caddelerine dağılırlar.

Bu konserlerden yaklaşık 3 yıl sonra, E. Neubauten’den Marc Chung ve Alexander Von Borsih, Psychic TV’den Genesis P. Orridge, Some Bizarre plak şirketinin müdürü Stevo Amca ve Frank ToveyThe Concerto For Voices And Machinery” adlı bir konser için. Londra I.C.A. Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde bir araya gelirler. Performans sırasında grup elemanlarının sahnede kullandıkları, çimento mikseri, elektrikli testere, yol işçilerinin kullandığı dövmeli matkap yüzünden sahnenin büyük bir bölümü tahrip olur ve I.C.A. yöneticileri müdahale ederek maalesef konseri yarıda kesmek zorunda kalırlar. Ertesi gün basında I.C.A. müdürü Çimento Mikserinin içine mikrofon sokmakla sanat mı olurmuş diyerek kızgınlığını ifade edecektir.

Londra I.C.A.’daki skandal yaratan konserden sonra tekrar Berlin’e dönen, E. Neubauten üyeleri, Die Todliche Doris Sprung Aus Den Wolken, Mekanik Destruktiv Komandoh ve Die Unbekannten adlı grupların da katılımıyla, Blixa Bargeld’in önderliğinde başlatılan ilginç dadaist akıma, “Die Geniale Dilletanten”e konuk olacaklardır.

Die Geniale Dilletanten”, 21. yüzyılın eşiğinde dünya çapında yaşanan kaygı verici gelişmelerin insanlık adına kaygı verici boyutlara ulaşması, Almanya’daki ekonomik mucizenin sona erişi, işsizliğin artması ve Batı uygarlığının çöküşü gibi sorunlardan yola çıkan özünde müzikal barbarizm yatan dadaist bir harekettir. Bu harekete katkıda bulunmak isteyen sanatçılarda müzisyen yeteneğinin ötesinde bir yaratıcılık arayan B. Bargeld, Berlin Rock Circus’ta Untergang Show adıyla bir konser düzenler. Konser’de Sex Pistols grubundan Sid Vicious’un çocukluğunun canlandırıldığı 8 mm’lik bir film de gösterime girer.

Untergang Show’un RARA-RA! RARA-RA! sloganları ile doğruğa ulaşan konser, G. Dilletanten manifestosunun ana hatlarını açıklayan bir kitapçığın seyircilere dağıtılması ile sona erer. Konsere katılan grupların içinde şüphesiz en ilginç olanı, geleneksel Alman ev kadını tipine göndermeler yaparak canlandıran Die Tödliche Doris’tir. Mutfakta, Transistör Pop müziği eşliğinde, mikserler, bulaşık makinesi gibi mutfak aletleri arasında dolanıp duran ve bazen de bir şarkı mırıldanan, saygıdeğer ev kadını, Doris’in günlük yaşamının içindeki fantazi ve düşleri başkalarının kabusu haline dönüşür ve saygı değer annenin karanlık sado-mazoşist yüzü tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir.

Die Tödliche Doris gerçekte bizleri tutsak eden görünmeyen kanunların koruyucu annesidir.

G. Dilletanten’e katılan gruplar Rock Circus’taki gösterinin ardından, “Untergang Show – Berlin Sickness” adıyla tüm Almanya’yı dolaşırlar. Kuşkusuz E. Neubauten’in tek üretken, yaratıcı elemanı B. Bargeld değildir. F.M. Mufti, Einheit da en az onun kadar çalışkan ve üretken olmaktan geri kalmaz Rus şarkıcı Mona Mur’la ortak çalışmaları bulunan Mufti, eroin tutsağı bir teenager’ın gerçek hayat öyküsünden yola çıkarılarak çekilen (Children Of The Bahnhof Zoo – Christiana F.) filminin müziklerinin yapımını da üstlenir ve yine Christiana Felscherinow, Bill Rice ve 70’lik delikanlı William Burroughs’un da misafir sanatçı olarak göründüğü Decoder adlı film’de başrolleri paylaşacaktır Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten grubundaki çalışmalarının yanısıra, halen Nick Cave and The Bad Seeds grubunda bozuk akorlu gitarıyla müzik yaşamını dolu dizgin sürdürmektedir.

CABARET VOLTAIRE

Adını 1. Dünya Savaşı sırasında, Zürih’te bir kafede sanatsal gösteriler düzenleyen Cabaret Voltaire adlı dadaist topluluktan alan bugünkü Cabaret Voltaire, 1973 yılında, Stephen Mallinder, Richard Kirk ve Chris Watson’dan oluştu. Kendi kurdukları ses laboratuarında, ses kayıt bantları, elden düşme enstrümanlar ve endüstriyel çöplüklerden topladıkları aletlerle deneysel çalışmalarına başlar, Radyo spikerlerinin konuşmaları, T.V’deki politikacıların konuşmaları, radio-phone’un programları, bu laboratuarda dahice işlenerek, agresif bir synth müziği ile süslenir ve Cabaret Voltaire’in hipnotik efektli tuhaf müziği ortaya çıkar. 1975’teki ilk konserlerinde seyirci galeyana gelir. Ortalık karışır, seyircilerin bir kısmı sahneye hücum eder. Bu saldırıdan ekip elemanlarından Stephen Mallinder belkemiğinde oluşan bir çatlakla kurtulur. Daha sonra verdikleri konserlerin çoğunda da seyirci yine aynı tepkiyi gösterir. Bunun nedenleri de Cabaret Voltaire’in oldukça agresif, karmaşık tınılarında gizlidir. Konserlerinde bol görüntü efektleri kullanırlar, ses ve görüntü birbirini kışkırtır ve seyirciyi paranoyaya sürükler.

70’lerin sonunda İngiltere’de esmeye başlayan Punk Rock fırtınası tüm rock seyircisinde değişiklik yaratır. Cab. Voltaire gibi karmaşık tınılı gruplarlarda daha toleranslı bir seyirci ile konserlerini sürdürür. Müziğe başladıkları ilk yıllarda oldukça nevrotik ve agresif olan Cabaret Voltaire’in müziği zamanla oldukça ritmik, insanı dans etmeye zorlayan bir electro-sound’a dönüşür ve endüstriyel müziği diskolara taşıyan ilk gruplardan biri haline gelir.

O günlerde kullandıkları elektronik aletler ve endüstriyel hırdavatla bugünün techno’suna alt yapı oluşturacak tınıyı yakalarlar, Cab. Voltaire’in tınısını etkileyen kaynaklar, Alman müziği, Dada, Duchamp, savaş tarihi, 50’li yılların nostaljisi, Man Ray, Fellini ve Fritz Lang’in filmlerinden tutun da William Burroughs’un yazılarına kadar açılabilen çok geniş bir yelpaze oluşturur. Birbirini izleyen konserlerle ismini İngiltere dışında da duyuran Cab. Voltaire 1987’de nihayet istedikleri gibi bir stüdyoya, “Western Works”e kavuşurlar. Rough Trade gibi sıkı indie plak şirketiyle bir süre çalışan grup daha sonra, Some Bizarre ile anlaşma imzalar ve Cab. Voltaire tınısını en iyi yansıtan “Crackdown” adlı uzunçalarla popülerlik kazanır. 1981’de gruptan ayrılan Chris Watson, Halfler Trio’ya geçer. Kendi videolarının yanısıra kurdukları Double Vision adlı şirketle 23 Skidoo, Throbbing Gristle ve The Residents’ın da videolarını yayınlarlar. Müzikal çalışmalarının yanısıra video çalışmalarını da başarılı bir şekilde sürdüren Cab. Voltaire film yönetmeni Peter Care ile yaptıkları ‘Gasoline In Your Eye’ ve ‘Sensona’ gibi video klipler ile Los Angeles Times gazetesinin ‘Yılın Videosu’ ödülünü kazanırlar. Yıllar önce Throbbing Gristle ile birlikte “Voice of Industry”nin öncü gruplarından biri olan Cab. Voltaire bugün techno’ya altyapı hazırlayan tınıları ile yine öncü olmayı sürdürüyor.

LAIBACH VE SPK

Voice of Industry” grupları arasında boy gösteren bu iki önemli gruptan Laibach Yugoslavya kökenli. Bu grup da Cab. Voltaire gibi militarizm, eski Alman şarkıları, Nazi Kunst, tören ve resmi geçitlerin coşkusu, politik söylemler, alkışlar gibi kaynaklardan esinlenmiştir. Buna rağmen tınılarında kullandıkları senfonik müzikle Cab. Voltaire’den oldukça farklıdır. Laibach, “Macbeth’’ “Nove Akropola”, “Opus die Monumental” gibi albümlerle, Yugoslavya dışında adını duyurmuştur. Tınıları sinema tarihinden, eski filmlerin müziklerini anımsatan ezgiler askeri törenlerin, resmi geçitlerin coşkulu havası, alkış sesleri ve senfonik müzikle zenginleşir ve bazen de totaliter sistemlerin (rap-rap) sesleri hepsini yok eder…

Avusturalyalı Graeme Revell ile Neil Hill’in bir psikiyatri kliniğinde tanışarak 1978’de kurdukları SPK, Endüstriyel Arena’da “Information Overload Unit’’(1981), “Leichenschrei’’(1982) ve “Auto-Da-Fe’’(1983) adlı çalışmalarıyla görünürler. Bu albümleri “Voice of Industry’’nin en güzel örnekleri arasına kısa sürede girer. 1983’de vokallere Sinan Leong katılır ve üçüncü albümleri “Machine Age Voo Doo’’ ile birlikte grup sythpop, dance-rock bir sounda yönelirler.


Hınç Poetiğini Üretebilmek: Gökhan Gençay ile Söyleşi (2014)

Hınç Poetiğini Üretebilmek

Gökhan Gençay ile Söyleşi

24 Ocak 2014, İstanbul

Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu.

Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.

Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.

Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.

Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.

Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.

İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:

Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.

Sosyal medyada çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?

Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.

Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.

Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.

Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor; sen ne söylemek istersin?

Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.

Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021

Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.

Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında
gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:

Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.

Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.

Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.

Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.

Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.

Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.

Karşı kültür senin için ne demek?

Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.

The (International) Noise Conspiracy ‘Smash It Up’ 2007

John Zerzan ve anarko-primitivist hareket için ne söylemek istersin ?

John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.

Uyumsuzlar Fraksiyonu blog: Kara İsyan

Uyumsuzlar Fraksiyonu facebook sayfası: UYUMSUZLAR


Istanbul Underground Scene Report: Eylül/ October (2020)

Rash, Suadiye – İstanbul (2019)

İçinde yaşadığımız kültürel iklim ve evrimsel süreç, sibernetik ve bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve insani tüm değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde bocalamaktadır. Sözün çürüdüğü, insanın (yaşamın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.

Boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi olarak yeni bir çağın müjdecisi. Sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.

Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin kodamanları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiçbir işe yaramayacak kadar bayat; kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.

Bizlere dayatılan boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Geceyarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.

Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, artık hiç bir şey ifade etmediği bu körelmiş, aciz ve boğucu atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.

Yaşasın Sokaklar!
Yaşasın Sokağın Sınır Tanımaz Çağrışım Gücü

Erman Akçay, Eylül 2020
East-Kadıköy Graphic Resistance


WiCX, Suadiye, İstanbul 2019

The Boundless Reflective
Power of Art

Now the cultural evolution, poisoned by the cybernetics and information tech, has been accelerated ad nauseam, and is wasting its energy explicitly out of any touch with human values and needs. Where the word has rotten, where human (and life, sentient) life has been reduced to mere consumer goods, where all modes of expression has been put out of touch with the reality, reduced to their own parodies, what we need is a constructive upheaval in all sectors of social life. This very upheaval is our art.

It is both the reaction of a youth being suffocated, and the herald of a new age. Our art is revolutionary, it does not come to terms with the ideals of the past, it hounds the new. It is the expression of a will to live that is as powerful as the resistance it encounters and a pioneering scream in the struggle to build a new society.

The bourgeois excrement penetrated into all aspects of life and the tyrants of media organisations even dare to offer us art. Their offerings are useless and stale beyond recognition. What shows us that we, as humans, are born to express ourselves, are the pavements and the graffities on the streets; thus starts our war against the mediatic powerholders, who turn us into passive viewers or social media apes, preventing us from satisfying this very biological urge to express and create.

The antagonism between the hooligans of this suffocating culture that is imposed on us and those who resist it finds its foundation here. This crisis of  the conservative society (and its art) that nourished this established meaninglessness and isolation, can only be transcended via the experience of alternative modes of living, via attempts at such experiences. A painting is not only a composition made up of colours and lines, but also life itself Vibrating, it is Midnight, a Human Being, a Lightning.

Revolutionary artists, those who call for resistance, are those who dared to interrupt, to spoil this spectacle, to devastate it. Art should step out of this strangulating atmosphere where it means nothing, into a new, alive epoch, where it will mean everything.

Viva La Graphic Revolution !
Viva La Boundless Reflective Power of Art !

Erman Akçay, September, 2020
East-Kadıköy Graphic Resistance


Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: img_2936.jpg
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Emre Orhun ‘La Nuit’ 2014
Memo Köseman ‘Black Hole Head’, ‘Triskelion Garden’ 2015
Burak Dak ‘Submarine’ 2016
Daniel Cantrell ‘comic strips’ 2015
Jurictus ‘French Steel’ 2015
Caroline Sury ‘Poisson Ferré’, ‘Chignon Choc Nerf’ 2015
Retina Decadence vflyer by Sazalamuth a.k.a Dave2000
Boris Pramatorov ‘Fear, My Friend’ 2015

The Heart of Rock’n Roll
Beats in This Gallery

Big Baboli Şarküteri

Not long ago, around three or four years, I met Zezeah and his husband Moklich, at their workshop in Kızıltoprak. They showed me the examples of the prints they made, mostly silk-screen posters produced for music groups with a collection value. Then came the Krüw events and exhibitions where the original works of young talents were displayed and were quick to bring a strong dynamism to our contemporary graphic / illustration world. These handcrafted paintings brought us together with the most color­ful and exciting examples of Illustration Art. Those works of many different styles and artists were literally fascinating.

Apart from the drawings produced in a commercial context, this young generation of artists, who adopt “illustration” or “illustrative works” as a serious discipline and style, display quite different and original works from those of the previous generations, which were published in old humor magazines or on our classical comic-novels. The­re is a better understanding with the works they produce. On these younger artists it is possible to approach all the traces of the computer and cybernetic age : alienation, rootless cosmopolitanism, madness and perversion, which gained momentum after the beginning of the new millennium. There is a huge cultural pool of psychedelic rock pos­ters, underground comics, graffiti and manga culture, computer-generated graphics and all kinds of cyberpunk interactions.

Opening its doors last winter, Big Baboli Şarküteri also hosts different events such as movie screenings and artist talks. We interviewed Zezeah, the favorite name of the team, during the epidemic days, for those who give value to art in an age where the human is defined with its shadow.

Hello Zezeah, since we are in the “epidemic days”, we are spending days under quarantine, it looks like Na­palm Death record covers; to what extent did this affect the art market, how did this situation affects you as a gallery owner?

ZEZEAH: Hi Erman, thank you very much on my behalf for asking our state first. It is understandable that art lovers and collectors restrict luxury expenses apart from their individual needs in this pessimistic period. The same is true for us; We say “Health first!”. Apart from that, online exhibitions, conversations etc. we are not enthusiastic about these areas as we do not like virtual events.

Last winter, Big Baboli Şarküteri met with art lovers; you hosted many di­fferent events from group exhibitions to movie screenings, displaying big names such as Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir. How did the transition from artist to gallery owner show affect you?

ZEZEAH: Yes, we had the opportu­nity to exhibit and share the works of the artists whose work we have been following with enthusiasm for years. This was a calendar of events, mostly made up of our friends and close circle. As you may say, I am not a gallery owner, I can­not claim that I am very experien­ced in art direction, marketing and exhibitions, but for about ten years we have been running our own Big Baboli Print House art print works­hop with the pseudonyms Moklich and Zezeah, and we produce and sell our own works. In the spring of 2019, we joined forces with our friend Berk Kula to make a common dream come true and we took steps together to open the Şarküteri. We wanted to create a different concept by combining Berk‘s contributions and our expe­riences and possibilities. As an artist, we nourished the Şarküteri with our creative environment. We have a cu­rious audience that trusts our since­rity and supports the new generation of artists as much as they can; and thanks to them we have created a truly independent structure that does not need the support of any brand or company.

The Şarküteri prioritizes the artists in terms of commission, the second priority is the ability of the gallery to stand on its own feet and to keep the platforms such as advertising, pho­tography and online sales, which are necessary for the artists to present their works better. We are a small crew that does all this with self-sacri­fice. Despite all this, this building has been greeted with enthusiasm by people and we hope we can already be an exemplary venue.

You started organizing open studio days with artists.

ZEZEAH: Together with the days of Open Studio, we created a presen­tation for collectors to better observe and understand the stages through which a poster they purchased from Şarküteri is printed and why the pie­ce they have is so valuable. Our first studio experience was realized with curious participants who wanted to meet the artist and who already had little knowledge about screen prin­ting. We hope we can reach a more enthusiastic and excited audience that has no idea about the subject in the upcoming studio days.

You create groundbreaking works in the field of graphics and illus­tration both as an atelier and as a gallery, we also see many quality publications on the shelves, you also combine artists’ drawings with cool clothing styles.

ZEZEAH: The idea in our mind for a limited number of products was that people could reach their favorite ar­tists at every price scale, so we pro­duced a limited number of by-pro­ducts such as stickers, t-shirts and pins for the artists we worked with. Şarküteri undertook the entire cost, so we diversified the product scales of the artists and filled our catalog with many different options such as original work, limited edition, pain­ting, fanzine, sticker, pin, tshirt. Limit-editon compromises have been given to artists and collectors for all these products; This is also a guarantee that unlimited profits will not be made through their arts, so every product purchased from our ga­llery carries a collection value. We are pleased that the preference is mostly for silkscreen prints and stickers, be­cause the popularity of original pieces is always a great motivation for artists.

Thank you very much for the inter­view Zeynep, If you have something to add, please.

ZEZEAH: Many greetings to all our friends who have been with us until to­day with their support, contribution and cooperation; Hope to see you at new events as soon as possible, goodbye for now.

Zeynep a.k.a. Zezeah, April 2020
for more info and details:

Big Baboli Printhouse


Tetsunori Tawaraya, 2015

Evolution of Consciousness

The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its ArtRetina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.

Erkut Tokman, October 2020, İstanbul


Burak Şentürk ‘Woman’ & ‘Pan’ 2016
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Zigendemonic x Daniel Cantrell, 2017
Valfret Aspératus, 2015
Anne Van der Linden ‘Nostalgie’, ‘Navigation’ 2017
Zigendemonic ‘Dessin composition’ 2020
Dave de Mille ‘Dessin composition’ 2010-15
Daisuke Ichiba ‘Untitled’ 2012
Sam Rictus ‘Hypsignatus’ 2020
Bahadır Baruter ‘Ruhaltı’ 2001
Elif Varol Ergen ‘Theriantropy’, Memento Mori’ 2020
Miron Milic ‘dessin’ 2020
Daniel Azélie ‘dessin’ 2020
Erkut Terliksiz ‘desen kompozisyon’ 2010-15
Roman Shcherbakov a.k.a Dasetatoo, dessin 2020
Pakito Bolino ‘dessin’ 2020
Zavka Zavka ‘Bomb Girl’ comic strips 2020
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Humans Fly production ‘Cactus Boy’ animation movie (06:46) / 2016

Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
Jira, Suadiye, İstanbul (2019)
Rukus & Rakun, Suadiye – İstanbul (2019)
Hose, Suadiye – İstanbul (2019)
Brake, Suadiye – İstanbul (2019)
Rust, Suadiye – İstanbul (2019)
SOB^Hash Crew, Suadiye, İstanbul (2019)
Pes, Suadiye, İstanbul (2019)
Dank, Suadiye – İstanbul (2019)
Mad, Suadiye – İstanbul (2019)

‘B-boy ve turntable’ı

almaz ki o Beyin !’

Suadiye, İstanbul 2019
Mr. Hube, Suadiye – İstanbul 2018
Rash, Suadiye – İstanbul (2019)
Murys, Suadiye – İstanbul 2019
Karanlık Fısıltı : RHO & Rakun, Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
CiNS, S0MON, ASBEStOS, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
ASBEStOS, Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
KMR, Suadiye, İstanbul 2019
TABONe, Suadiye, İstanbul 2019

Meriç the Pro. teftişte (2019)

Kütük Fanzine

on the Road !

Düz duvara tırmananların dergisi Kütük fanzin, dördüncü sayısı için yola çıktı, Arno Suna tarafından hazırlanan yayın, Kadir Küçük, Orhan Kiraz, Tollie Tolga, Tessa Fox gibi İstanbul sokaklarının en tehlikeli kaykaycılarından fotoğraf ve hikayelere yer veriyor, ayrıca KK‘den çizimler ve Arno‘dan editöryal espiriler de fanzine farklı bir hava katmış. İlk üç sayısı A5 renkli formatta hazırlanan derginin eski-yeni sayıları için erişim adresi : Arno Suna, kutukfanzin @ gmail.com / kutukfanzin


Yağız Eryılmaz
Egzantrik kişilik Çağatay’dan bir Frontside Smith
kk
Kadir Küçük’den bir BS Wallkickbox
kutuk_01
Kütük #01’den : Kadir Küçük
Okan Şen
Okan Şen (2019)
Adem Ustaoğlu, Başakşehir – İstanbul
KK’den Mesaj: Go Faster !

Istanbul based skate punk ‘zine Kütük‘s new issue is out now ! Editing by Arno Suna w/ cool artworx and photos by Kadir Kiraz. Dont forget to ask 4 yer copy : kutukfanzin @ gmail.com

Stay tuned for new issues !!

arnography


Wick, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Esk Reyn, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Esk Reyn, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Canavar, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Rekkolaa, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Max, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020

‘Hatasız Kunst Olmaz!’
Doğal İkona-Kırıcılar Olarak Sokak Sanatçıları

Ferhat Kamil Satıcı, 2010

“İçinde yaşadığımız çağa ya imge enflasyonu yaşanan bir çağ olarak bakmak ya da bir adım daha ileri gitmek ve “imgesiz bir çağ” olarak yaklaşmak gerekir.” *

İmgeyi yaratan onun varlıksal olarak anlam oluşturmasını sağlayan kültürde, dilde yer alan ideolojik ortaklıkla imge bombardımanı çağında her şey iç içe geçmiş ve kopyalama teknikleri ve çoğaltma ile anlam yitimine uğramıştır. Bu da modern yaşam içindeki bireyleri sürekli şimdi içinde yaşamalarını ve geçmiş ile gelecekten kopartan şizofrenik bir unutuş olan afazi rahatsızlığına iter. Belleksizlik temel ideoloji halini alır. Çünkü hafızada tutulması gereken her şey sistem tarafından tutulmaktadır. Bizlere ise sunulan anlamları koşulsuz kabullenip uyum sağlamak kalır. Bu geçici fakat etkili fantazya dünyasında karşı tarafa geçmek ve sınırları aşmak gereksizdir. Gerekli olan her şey size sunulur. Bu, meta fetişizminin motive ettiği ve bir arada tuttuğu bu sistem tam olarak bir simülasyon dünyasıdır. Bu dünyanın ikonları ise gösteri dünyasının pop yıldızları, futbolcular, modeller, vb.dir. Eğer bir entelektüel ya da bir toplumsal hareketin önderi iseniz de gösteri dünyasının ikonlaştırma sistemi içinde yerinizi alırsınız.

Bizanslılar ikonayı varlıksal bir problemin yansıması olarak görmüşler, ruhani olanın varlığının doğal bir yansıması olarak algılamışlardır.

Gerek bu dünyada gerekse ötesinde iki ayrı mekana sahip olan ikona, Kendini çürütmekten, kendi çöküşünü imlemekten kendini gizlemekten asla sakınmayan bir aşkınlıktır.

İkona kendi çöküşünü göze alabildiği için görünmeyenin gösterenidir.

Bu şekilde ikona’nın maddesel varlığının ortaya koyduğu ruhani tarafın parçası yada kendisi olma iddiası, ikonanın aynı zamanda bu çok taraflı varoluşunu da tehlikeye sokar. Burada resmin temsil problemi, resim olarak ikona’yı yalancı durumuna sokabilmekte dinsel bir konuyu imleyen kutsanmış maddesinin iffetini kaybetmesine yol açmaktadır. İkona “İçinde saklı bütün olasılıkları barındıracağı ve gözü görünenin zincirlerinden kurtaracağı yerde onu yerçekimi kurallarına mahkum eder” Hem kendisi ile bir olan hemde olmayan ikona aynı zamanda kendini bu varlıksal ortaya koyuşla inandırıcılığını da ikona kırıcılara göre yitirmektedir. İnandırıcılığını yitirmiş sistem inancın yok olduğu bir boşluk sunar.

Gerçek ile kurgu arasındaki bu muğlak ilişki Bizanslıların kiliselerde o dönemlerde okuma yazması olmayan halka Hristiyanlık dinini anlatma işlevi olan ikonaları kırma ve kaldırma anlamına gelen ikonaklasm döneminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu gün İstanbuldaki Aya İrini Kilisesindeki devasa Haç’ın soyut simgesel anlamı daha çok bu dönemin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İkon’un kendi varlıksal durumu, temsil etme-etmeme arasında gidip gelen ikircikli doğası onun ve sanatın gerçekle kurgu arasında duran temsil problemini oluşturur. Bu problem görünen ve söylenen ilişkisini ortaya koyar. “Görünen ve okunan her şey göründüğünde susar, okunduğunda saklanır” sözünden de anlaşılacağı üzere resmin ve yazı’nın doğasındaki bu durum ikona’nın ve gösteri objesinin varoluş problemi ile örtüşür.

Oysa günümüzün ikonları da bir metanın parçası olarak bu ruhani yapıyı içermez, kendi maddi varlığı dışında sunabileceği bir şeyi yoktur. Gösterinin içinde yer alan her şey metaya dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu varlıksal problemi aşmanın yolu gündelik yaşamlarımızı kuşatan ikonları bir işlemden geçirmek olabilir. Eğer ikon kendi çöküşünü ya da anlam yitimini kendi içinde barındırırsa yönlendiriciliğini kaybeder.

Sahrayıcedit Catacomb Creature: CiNS ,İstanbul (2007)

Bu bağlamda günümüzün görsel enflasyonu içinde kendi varlığını arayan writer ve grafiti sanatçısı bir tür varolan baskın sistemi yerinden etme sayılabilecek müdahalesini çağın görsel imgelerine ve mekanına yönelterek kendi bireysel ve aynı zamanda potansiyel anonim ve kolektif ruhuna yer açarken çağın baskın yaşama biçimlerinin temsilleri olan ikonların, anlamını bozan, yer değiştiren, ya da görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran, bir deneyim geliştirmektedirler.

* Zeynep Sayın ‘İmgenin Pornografisi’ Metis yayın evi s.8


Şevket Akıncı & Anıl Çelik feat. Burcu Eken ‘Şehir Ölü’ müzik-şiir, 2020

Sergi: Retina Dekadans (2020)

Uzay Çöpü : exhibition poster (2020)

Artık kültürel evrim, bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve tüm insani değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde boşa dönmektedir. Sözün çürüdüğü, insanın (hayvanın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.

Hem boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi hem de yeni bir çağın habercisi. Bizim sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.

Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin tiranları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiç bir işe yaramayacak kadar bayat. Kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için yeryüzüne geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.

Bizlere dayatılmış boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Gece Yarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.

Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, hiçbir şey ifade etmediği körelmiş, boğucu bir atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.

Yaşasın Sokaklar !
Yaşasın Dekadans !

Erman Akçay, Eylül 2020
East Kadıköy Graphic Resistance

• • •

Zigendemonic : permanent marker on paper 31×42 cm (2020)

Evolution of Consciousness

The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its Art. Retina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.

Erkut Tokman, October 2020
Osmanağa, Kadıköy – İstanbul

• • •

Dave2000 Expo V-Flyer

R.E.T.I.N.A. D.E.C.A.D.E.N.C.E.

• • • Six Years of Löpçük Fanzine • • •

Viva la Graphic Revolution

20-25 OCTOBER

UNDERGROUND COMICS & GRAPHIC ARTS
Group Exhibition +30 Contemporary Artists
w/ zine release party + experimental cinema screening

Artists :

Valfret Aspératus • Daniel Azélie
Bahadır Baruter • Nils Bertho
Pakito Bolino • Daniel Cantrell
Oktay Çakır • Uzay Çöpü
Burak Dak • Robert D. Elwood
Elif Varol Ergen • Rafaël Houée
Daisuke Ichiba • Memo Kosemen
Anne Van der Linden • Dave de Mille
Miron Milic • Emre Orhun
Boris Pramatarov • Luca Pravadelli
James Quigley • Julien Raboteau
Sam Rictus • Reinhard Scheibner
Norihiro Sekitani • Roman Shcherbakov
Caroline Sury • Burak Şentürk
Tetsunori Tawaraya • Erkut Terliksiz
Marco Toxico • Zavka Zavka
Zigendemonic

• • •

Dave de Mille a.k.a. Sazalamuth ‘Les microns’ video-animation (2020)

Experimental Cinema &

Video-Art Screening :

Ezgi İrem Mutlu
e333 – İçindekiler (03:36) / 2020
e333 – Darağacında Eldivenler (02:25) / 2020
e333 – Winter Files (05:07) / 2013

DAVE2000 x CXNCXR
Acid TV (animation works from 2018-2020)
Dave2000 – Löpçük intro (00:20)
Dave2000 – Micron Fields (01:27)
Dave2000 – Space (00:57)
Dave2000 – Z Phantom (00:41)
Dave2000 – Vomir des Yeux (00:12)
Dave2000 – Zoltar (00:32)
Dave2000 – Teotwiok (01:39)
Dave2000 – Daturacide (02:47)
Dave2000 – Zone A (02:23)
Dave2000 – Smog (00:10)
Dave2000 – Electron (00:38)
Dave2000 – Smurf (00:14)
Dave2000 – Zombborg (00:50)
Dave2000 – Crack Pills (00:41)

Zigendemonic
Zigendemonic – Dinner Near the Monitor (01:02) / 2015
Zigendemonic – Fatal Error – Blue Screen (49sn) / 2015
Zigendemonic – Trauma (01:30) / 2017
Zigendemonic – Web Mold (45sn) / 2015

Humans Fly production
Cactus Boy – animation movie (06:46) / 2016

Retina Decadence / Group Exhibition


Roman Shcherbakov ‘Duchess 2365’ ink on paper (2020)

Big Baboli Şarküteri
Fenerbahçe Mahallesi, Rüştiye Sokak no: 23/A
Kadıköy, İstanbul


Bir Resim Yapacağız Birlikte Modern: 2/5BZ

2/5BZ ‘Dişın’ grafik müdahale (date unknown)

Yeşilçam’ın arka bahçesinde yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle egzotiksiz büyüyen 2/5bz adlı gözelleştirme derneğinin, demoralize yöntemini kullanarak modern resme yansıttığı çalışması. ( 1991 – 2011 )

“ Yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var. “

Bir resim yapacagiz birlikte… modern…

Saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek teröre destek veriyor.

Belki resim yaparak, tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor.

Doğrudan çalışmasına, yazısına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalısıyor.

Terörün arkadan dolanarak, arka bahçede yürüttüğü faaliyetler – ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, Washington’dur, her neyse…

Çağın gereği. Ne kadar sivil toplum kuruluşumuz varsa, o kadar demokratik bir ülkeyiz. vakaa bu.

Ama oraya da sızmak lazım terör açısından.
sızılır, sızarsınız, sızmışlardır.

Masum dernektir, bakmışsınız güzelleştirme derneği, bakmışsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği, bakarsınız bir think tank kuruluşu.

Düşünce üretim merkezi. silahlı terör değil.

Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var. Bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var.

Bir başka ifadeyle sanatına konu yaparak… Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor….

Bir resim yapacağız birlikte… modern…

Vicdani Cinnet Kurbanı
REMAKE REMIX RIPOFF TURKISH REMAKES AND COPYCULTURE OF CINEMA


Interviewed 4.5.2013

‘hayatta muvaffak
belinde oynak’

Serhat Köksal’la muhalif sanat üzerine

Osman Odabaş’ın 2012 senesinden hazırladığı “1990 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatta Politik Görüntü ve Eleştiri” başlıklı doktora tezinden alıntıdır :

Türkiye’de eleştirel/ muhalif bir kültür yapılanması var mı? Yoksa bu bir avuç insanın çabalamasından mı ibaret?

Serhat Köksal: Öncelikle, “eleştirelliğin biçimi ve bo­yutu bu kadar önemli midirden başlayayım. “Eleştirel/ muhalif kültür yapılanması” ile “bir avuç insanın çabala­ması” birbirinin ikâmesi, önkoşulu yahut zıttı mıdır? Eğer “bir avuç insanın çabalaması”nın “eleştirel/ muhalif kültür yapılanması”nın önkoşulu yahut gerekliliği olduğu düşü­nülüyorsa, buna pek katılmadığımı söylemeliyim. Aynı şe­kilde, “yapılanma”nın sürdürülebilir olma gerekliliği bulunduğunu da düşünmüyorum -bu, süreksiz, pekâlâ bir avuç muhalif insanı oluşturabilecek bir “yapılanma” da ola­bilir. Mesela, 2010’da Berlin’de bir sirk çadırında gerçekleştirdiğimiz ve “Urban Jealousy / Kentsel Kıskançlık” başlıklı bağımsız Gezici Tahran Bienali’nin performans sa­natçılarından bir kısmının katıldığı bir program olan “Urban Lousy / Kent Berbat”ın çağrı metninde de dediği­miz gibi, bu, zaman zaman birleşip, zaman zaman dağılan bir “yapılanma”dır. Kendiliğinden, zaman zaman birleşip zaman zaman dağılma hali, “yapılanma”nın dönüşebile­ceği kurumsallaşma ve dolayısıyla evcilleşme tehlikesinin de bertaraf edilmesine yarar. Fakat, elbette, bu kastettiğim muhalefet etmenin tek biçimi yahut kuralı da değildir. Bana kalırsa, muhalif kültür geleneği ve bunun nasıl manipüle edildiği / unutulduğu/ unutturulduğu, muhalif/ eleş­tirel tavrın nasıl bir biçimde olduğundan, nasıl bir biçim alacağından daha önemli bir nokta. Bu coğrafyada, halktan yana, kurulu düzene, muktedirlere karşı olmanın, bu mu­halefeti mizah da dahil çeşitli araçlarla hayata geçirmenin bir izi var. Bu iz, yine muktedirler tarafından manipüle edilen, unutturulan bir iz. Mesela, karşımıza iktidarın maskotu, milliyetçi kahraman, köyün şaklabanı, hatta yoğurt markası olarak çıkabi­len Nasreddin Hoca, aslında halktan yana, mizahı kullanarak iktidara karşı duran bir muhalif. Ayrıca, öyle görünüyor ki, bu coğ­rafyada çeşitli yerlerde, farklı zamanlarda, baskıya karşı ortaya çıkan ve Hoca’ya atıfla anlatılan fıkra­ların bahsettiğim “kendiliğinden toplanıp dağılan muhale­fet etme biçimi” ile de ilişkisi var. Bu izi takip etmek, bu tecrübeyi bilmek ise, her şeyden önce, her şeyi yeniden de­şifre etmekle, keşfetmekle vakit kaybetmenin ve muktedir­lerin yemlerini yutmanın önüne geçiyor -ki, baskının arttığı ve dolayısıyla bu yemleri yutmamanın çok daha önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Serhat Köksal ‘DNA Fascism’ grafik müdahele

Başka bir kültür, dünya, sistem istemek ve iktidar odaklı, otoriter yaptırımlara muhalif durmak neyi gerektiriyor?

Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmayı gerekti­riyor ve elbette cesur olmayı… Muktedirlerin attığı yem­lere karşı tetikte durmakta, yukarıda bahsettiğini muhalefet çabasından, bu izlerin bilgi ve tecrübesinden beslenmenin ve bu çabanın nasıl manipüle edildiği, unutturulduğu üzerine kafa yormanın önemli olduğunu düşü­nüyorum. Bu çabanın muktedirlerin çıkarlarına göre yeniden imâl edildiği, muhalefetin piyasaya ancak tehlike­sizce yahut tehlike geçince verildiği bir ortamdayız. Üs­tüne üstlük, devamlı kabuk değiştiren baskı, giderek ağırlaşan bir şekilde, mesela, iyiliksever parıltılarla dona­tılmış gözyaşları, vicdan bombaları olarak üzerimize gel­meye devam ediyor. Bu da bir dönemeçtir. Bu dönemeçte. Aziz Nesin’in “Bu bir dönüm noktasıdır. Bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kişilikler zayıflar ve kişiliksizleşirler” cümlesi de aklıma gelmiyor değil. Dikkatli olalım ve yemleri yutmayalım derken de, aslında neye ihtiyacımız olduğunu yeniden gözden geçirmek, hep “daha fazla’sını istemekten vazgeçmek, vazgeçerken de, yapıcı olma zorun­luluğunu bir yana bırakıp yıkımı da göze alma cesaretini göstermek lâzım diye düşünüyorum.

Senin yaptıklarına, Foucault’nun parrhesia kavramı, yani sanat aracılığıyla iktidara, güç odaklarına doğrudan hakikati, görmek istemediklerini göstermek, gerçeği dile getirmek ve “toplumsal muhalefette bağımsız bir ses olmak” di­yebilir miyiz?

Bunu bu kavramlarla değil de daha yalın kelimelerle yapsak daha iyi, Bu ağır akademik referanslarla süslü kavramsallaştırmaların in­sana hem vakit kaybettiren hem de insanın zihnini başka iktidar bi­çimlerine bağlayan bir tarafı var. Muhalefeti seçkin bir akademik dil, seçkin bir referans çerçevesi peşine düşmeden, basit bir dille yapmak daha doğru. Çoğu zaman bu akademik dil ve bu akademik dilin bir üst referans çerçevesi ola­rak üretilmesi, bahsettiğim muha­lefet geleneğinin manipülasyonundan / unutturulmasından, bu muhalefet geleneğinin bıraktığı izin üstünün örtülmesinden çok da farklı değil. Meselenin özünü kaçırıp biçimin ve şık gönder­melerin peşine düşen, bunu da muhalefet etme adına yapan, okulun rendesinden parası ve vakti çalınarak geçmiş, aklı karışık okumuş cahillerden olmamak lâzım.

Kendi İşlerini politika ve sanat ilişkisi üzerin­den nasıl değerlendiriyorsun?

Politika ile sanat arasında ilişkiler tarif etmenin, iktidarı ve politikayı teorize et et bitmeyen bir şeye dönüştürmek, daha da fenası, bunun üzerinden en muhalif zeminlerde dahi, orada duy­mayı beklemeyeceğiniz bir iktidar dili üretmek ve bunun içinden, insanların zihinlerini ve eylemliliklerini kapatmaya çalışmak gibi bir riski var zannediyorum. Böyle olunca da, akademik boğuntunun demin bahsettiğim sorunları dışında, iktidarın dilinden, sanatı politikanın taşe­ronu yahut şık duran vitrinine dönüştürme gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Nitekim, bu bir yanıyla, tam olarak neyi eleştirdiği belli olmayan bir dil yaratırken, diğer yanda da asıl eleştirilmesi gere­ken şeyi bir hokus-pokus ile gözden kaybediveriyor. Bol bol eleştiri yapılıyor da, mesela, bunun ekonomik zemini gözden kaybediliveriyor.

Bunu da görmek gerekiyor. Bu iki itirazın birbirini beslemesi bana çok daha doğru ve beklenmedik gelişmelere açık geliyor Bu çerçe­vede, itirazımı, kendi dilim içinde, çeşitli araçlar kullanarak söylemeye gayret ediyorum, içinde yaşadığımız, iktidarın bas­kısını çeşitli araçlarla artırdığı bu dönemde, iktidarın, akademik bo­ğuntuların da dahil olduğu yemle­rine karşı geliştirilecek itirazın bazen “kör gözüme parmak’’ açık­lığında olması gerektiğini düşünü­yorum. Bu türden bir muhalefet tehlikesiz bir iş değil, iktidar canını yakacak ve devşiremediği türden muhalefeti ortadan kaldır­maya yönelik olarak çok ağır bedeller ödetmek için elinden geleni yapıyor.

Yahut ekonomik zeminden kaynaklanan itiraz, kendine-sivil bir toplumculuk içinde eritiliyor. Muhalefet, kerameti kendinden menkul bir üst-dil içerisinde, iktidarın işine yarayacak şekilde sulandırılıyor. Mesela, 1 Mayıs için dahi, “keşke işveren örgütleri de burada olsa’’ yahut “Türkiye’nin bütün renkleri burada” dangalaklığının etkisi altında kalmak ve mesela, “seneye de tek konuşmayı eski bir işçi lideri olarak Başbakan yapsın” gibi bir hezeyan içine girmek mümkün. At izi, fena halde it izine karışıyor. Bu türden bir karışıklığa, en basit gerçeklerin dahi görülmemesine yahut çarpıtılmasına karşı da, Aziz Nesin’in büyük bir heyecanla “bunları görmemek için insanın toplumsal gözünün kör olması lâzım” deyişi aklıma geliyor. Zaman zaman cin­nete de dönüşebilen bir itiraz / muhalefet / eleştiri hali, sadece yemleri, tuzakları bol zihinsel çerçevelerden beslenmiyor, bunun hayatta somut ve ağır koşullardan kaynaklanan bir karşılığı var

Sanat ve eleştiri üzerinden kendini tanımlar­ken, yakın hissettiğin bir ideolojiden bahset­mek mümkün mü? Sitüaşyonistler gibi sanat yapıtı fikrine de karşı mısın mesela? Yani, poli­tikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesindense, sanatı alternatif bir politika üretmek için bir aracı, bir araç mı görüyorsun?

Sanat yapıtı bu kadar tanımlı, belirli bir şey olmamalıdır -yani, ne“politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sü­rülmesi” ne de “sanatı alternatif bir politika üretmek için araç / aracı olarak kullanmak”gibi kesin ve keskin ayrımlar doğru. Sanat yapıtı denilen şey tama­men “tanımlanamazlık” etrafın­dan inşa edilmelidir demek istemiyorum, ama bir o kadar da belirsiz, tanımlanamayan bir ta­rafı, duygusu vardır bence. Ay­rıca, sanat yapıtını katı bir çerçevede tanımlayıp sanatçıyı bir sanat yahut düşünce akımına yamayarak yaptığımız işi, “rek­lam”ı teorisyenler, küratörler, sanat eleştirmenleri eliyle yapılan, “ambalaj de­ğeri” belli, piyasada gideri olan “mal’a yahut ha­lihazırda patenti alınmış bir “mal”ın Türkiye bayiliğine dönüştürme fikri çok rahatsız edici.

Sitüasyonizmle macerama gelince, seneler önce, Türkiye’de ilk defa Sitüasyonizm özel sayısı yapan bir sanat dergisi benden iki sayfa istemişti. Hazırlayıp teslim ettim, ama işi yeterince Sitüasyonist bulmamışlar olacak ki, sümenaltı ettiler. Ben de böylelikle Sitüasyonizme yaman­maktan son dakikada kurtuldum.

Güncel sanat kurumsallaşma altında zoraki bir politik tavır sergiliyor, eleştirinin hakikati değil de, kurumlar tarafından öne sürülen simülasyonuyla yüz yüzeyiz gibi. Senin yaptığın işler ve yer aldığın projeler bunun tam karşısında duru­yor, bunu nasıl icra ediyorsun?

Bu işleri / projeleri yapmayı bilmek ve istemek, ısrarcı olmak ve yaptığın işe inanmak gerekiyor. Yine de, yaşama koşullarından dolayı istediğini hayata geçiremeyebiliyorsun. Şanslıydım ki, ‘90’larm başlarından beri ürettiklerimi birtakım kurumlara ait sergi salonu yahut onun türevi “al gülüm ver gülüm art camialarına” muhtaç olma­dan insanlara ulaştırabildim. Üretilen demo ka­setler, posterler, dergiler arkadaşlarımın dükkânları vasıtasıyla ve posta yoluyla insanlara ulaştı, Türkiye’deki ve dünyadaki meraklıları, bu işleri bu şekilde elde etti. Sözünü her şeye rağmen ve samimiyetle, bağımsız bir şekilde söyle­mek isteyen sanatçılarla yapılan grup projelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadan 650 sanatçının katıldığı, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da konaklayan ve o şehirler­deki arkadaşlarımızın desteğiyle bağımsız ortamlarda gerçekleşen Gezici Tahran Bienali de böyle bir deneyimdi. Zübük dergisinde 1962’de yayınlanan bir reklamda dalga geçildiği gibi, “hayatta muvaffak, belinde oynak!” olmayan, gerçek, samimi, gözükara bir muhalefete ve bu türden muhalefeti dile getiren sanatçıya, bugü­nün ağırlaşan koşullarında çok ihtiyaç var. Dola­yısıyla, yine aynı reklamda yazıldığı gibi, “Hocasız olarak iki ayda belinizi 120 derecelik demokratik biçime sokabilirsiniz” isteğinin yakı­nından geçmeden, çok büyük sonuçlar bekleme­den, bireysel yahut kolektif olarak, herkesin gücü, sınırları, çapı dahilinde ve bunları zorlaya­rak, sözünü bağımsız bir şekilde söylemeye devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bienaller Türkiye’de güncel/ çağdaş sanat piyasasının temel dinamiklerini oluşturu­yor. “En politik bienal bu”, “en eleştirel sergi bi­zimki” gibi söylemler medyada sık sık yer alıyor. Dünyada yeniden yükselen politik, eleşti­rel, muhalif duruşlar, toplumsal değişimler üze­rine yeni bir kültür endüstrisi inşa ediliyor. Eleştiri, merkezi bir otorite tarafından tanımla­narak piyasaya sürülüyor. Bu konu hakkında fi­kirlerin nedir?

Kültür ve sanat kurumları bu sürecin ve küresel­leşen sanat piyasasının kapı bekçiliğini yapıyor. Yani, sanatçının samimi eleştirisini olumluyormuş gibi görünerek sistemin dilini başka bir noktadan yeniden üretiyor. Böylece, doğrudan sansür yerine, daha dolaylı bir mekanizma işle­tilmiş oluyor -sanatçının eleştirisi, kurumun bakış açısı içinde zararsızlaştırılıyor, sanatçının dili ehlileştiriliyor. Bunun içinde, sanatçının eleştirisinin normalleştirilmesi de var, sanatçı­nın işinin küresel bir pazarda satışa uygun egzo­tik mal haline getirilmesi de.

“Direnistanbul” kapsamındaki, Siemens’teki ya da 2/5bz projelerindeki İşlerin kurumsal bir hi­maye sisteminin içine girmeden, onun dışında durarak geliştirilen eleştirel tutuma örnek. Yap­tığın o işleri sen nasıl tanımlıyorsun?

Bu eleştirel tutumu sürdürmenin ve kurumların cevabının hayattaki karşılıkları üzerinde dur­mak gerekiyor. Demin söylediğim gibi, kültür ve sanat kuramlarının işi doğrudan sansüre vardır­madan içeriği ve dili normalleştirmek / ehlileş­tirmek gibi bir işlevi var. Fakat, gayet nötr bir dille, isim verme­den, teorik yapılabilecek bir eleştiriyi, sorunun asli olabilecek unsurlarını, can alıcı noktalarını “kör gözüme parmak” yaptığında, sistemin “demokratik” ve “çok­sesli” kurumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Mesela, 2009’daki Beğenal projesi için, birçok gazete ve televizyon röportaj istediğinde, demeçlerimiz yerine işlerimiz, ör­neğin, yaptığımız poster görünsün istemiştik. Röportaj için peşi­mizde koşanlar bu isteğimi önce onayladılar, sonra “başka bir anlam yüklü kurum logolarını, isimlerini gösteremiyoruz, çünkü üstlerimiz bizi işten atmakla teh­dit etti” noktasına gelindi. Yahut, bir kurum hedef alındığında, o kurumun medyada köşe kapmış sözcülerinin saldırılarına maruz kalındı. Fakat, Beğenal’e ve 2009’a gelmeden de enerji boru hatlarının kültürel diyalog zorlamalarıyla ilişkisi, uluslararası sermayenin köprü kurmayla ilgisi ve büyük sanat etkinlikleriyle bağlantısı, şehirlerin markalaştırılma çabaları üzerine, uzun süredir çeşitli ülkelerde performanslar ya­pıyorum. İstanbul’da da, Direnistanbul’dan önce, Gözel Geceler kapsamında böyle etkinlik­ler düzenliyordum. Mesela, 2007’deki “Bugün Bienal ve 2010 için Ne Yaptın” böyle bir etkin­likti. “Bienalleri niye sadece Kültür Bakanlıkları, büyük sanat vakıfları veya modern çağdaş hol­dingler yapar” sorusuna cevapla 2008’de gerçek­leştirilen Gezici Tahran Bienali de bu kapsamda sayılabilir. 2009‘daki IMF-Dünya Bankası toplantılarından önce de, neoliberal dönüşüme ve bu dönüşümün cici vitrini olarak aynı döneme denk gelen Bienal’e dikkat çekmek için Beğenal’i gerçekleştirdik. Hatırlanırsa, açılışı 12 Ey­lül’e denk getirilen 2009’daki Bienal ve etrafındaki tartışmalar, emek üze­rindeki baskıyı bir tarafa bıraka­rak, “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” diyen ne idüğü belirsiz bir “demo­kratikleşme’yi yahut kendine-sivilliği her şeyin çaresi olarak gören bir zihniyetin de doğuşu gibiydi. Bu zihniyet 2010’da “Yetmez ama Evet” şiarıyla karşımıza geldi ve zihin bulandırmanın, zemin kay­dırmanın neredeyse etiketi oldu. Buradan hareketle, asıl dokunul­ması gereken bir başka nokta da, sistemin ve sistemin kuramlarının ürettiği, henüz kurumsallaşmamış yapılar ve bu yapılar eliyle dola­şıma sokulan gayrı-aklî /gayrı-ahlâkî düşünme biçimleri. Bu düşünme biçimleri, tartışma gö­türmeyecek şekilde ahlâklı ve akılcı olarak sunu­luyor ve insanların düşünme biçimlerini devşirerek, GDO’lu ürünler gibi mutasyona uğ­ratıyor. En alternatif alandan anaakım medyaya kadar “sızan” / “sızdırılan” ve benim “libertür ka­fası” dediğim düşünme biçimi de bu.

Serhat Köksal ‘Siemens Savaş Aletleri’ afiş uygulama, 2005

Siemens Sanat Galerisindeki tank işini ve ser­gide olanları anlatabilir misin?

25 Ocak 2005’te Siemens Sanat Galerisi’nde sergi kapsamında bir sunuş yapmak için davet alıyo­rum, Ön konuşmada sergiye galerinin duvarla­rına posterimi yapıştırarak katılacağımı beyan ediyorum. Sunuş bu posterle sınırlı değil, ayrıca bir saat boyunca çeşitli videolarım gösteriliyor ve sunuş günü, hazırladığım bu özel posterin sekiz- dokuz tanesini Simens Sanat Galerisinin duvar­larına yapıştırıyorum. Posterin başlığı “Siemens Savaş Aletleri Sergisi”, Leopard tanklarını ve ay­rıca bunların elektronik düzeneğini üreten Siemens’ın dijital kültür içindeki yerini göstermeye çalışan posterde Leopar tankı Fındıklı Simens Sanat Galerisinin önünde duruyor. Bana göre, böyle bir sunuş Siemens’in kendisi tarafından bile gelecek vakitlerde yapılabilecektir, “bakın biz ne kadar açığız” mantığıyla. Oraya gelen kit­leyle bir kaynaşmamız oluyor. Bu yaptığım pos­teri isteyenlerle, web sitemi alıp kontaktta kalmak isteyen yeni insanlarla tanışıyorum. Ama sunuş sonunda çok ilginç bir tepkiyle karşılaşıyo­rum. Küratör arkadaş diyor ki: “Galerinin mü­dürü yaptığın poster nedeniyle zor durumda. Posteri ve galerinin içinde bu posterle ilgili çekti­ğin videoyu hiçbir yerde yayınlayamazsın. Sie­mens’in adının kapatılması lâzım. Adam işten atılacak. Çok şeker bir adam, iki çocuğu var…” Acı ve komik bir tepki. Halbuki, serginin katoloğunda ve dvd’sinde yer alması için hazırlamıştım o posteri. Hatta, olayın ilk dakikalarında serginin yardımcı küratörü de posterleri video kamerasına çekmişti, kendi dvd katalogları için. Üzülüyorum, küratör benim işimi destekleyeceğine olayı kapat­maya çalışıyor. Ben de en sonunda rüşvet olarak Leopar tankı istiyorum onlardan…

2/5BZ John Peel 1st January 2003

don’t forget to check for more at

2/5BZ


Barbarları Beklerken: Biz Sokakta Mıyız?

Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi’nden güncel müdahale pratiklerine katkı…

Biz Sokakta Mıyız, sanatın sokakla ilişkisine eleştirel bir bakıştır. Katılımcılar, sokakla birlikte kendi beden ve zihinlerine aynı soruyu soruyor: Biz Sokakta Mıyız?

Biz Sokakta Mıyız?” içsel bir çağrışım. Sokağın içinden ayrılmış bir yol, patika, evrenin anında bir kilit. Sokağın temel normlarına ters politik bir noktadan bakmak istedik. Sokak konuşuluyor, sokak eleştiriliyor, sokak zihinde yaşıyor. Peki, biz hangi sokaktayız? Kavramlar yaşamın dinamikleridir. Yozlaşan dünyanın, sanal profil kredilerinin çapraz ateşe tutulduğu bir dünya istiyoruz. Zaman ve mekân algısının yerleşik düzeylerde seyrettiği bir panoramada sorular güncel ve etkindir. Sanat bu etkin anı yüceltmek yerine sorularla sorgulamalıdır. İnsanların konfor anını, sanatla ilgilenenlerin sözcüklerini konfor düzeyinden kurtarmak için sorduk, dünya ve sokak sadece zihinde kalmasın diye sorduk: Biz Sokakta Mıyız?

Barbarları Beklerken

Sanat Kolektifi

İletişim: barbarlaribeklerken@gmail.com


Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul

Katkı Sunanlar:
Ferit Sürmeli
Dolunay Aker
Erkan Karakiraz
Erkut Tokman
Aykut Akgül
Mehmet Çiçek
Aydın Zeyfeoğlu
Görkem Özçelik
Mustafa Erden Kahveci
Arif Kuzuluk
Erman Akçay
Dilay Kababıyık
Soner İflazoğlu
Ali Erdal
Uğur Sözal

Sevda Kaçtı ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020

Not: “Biz Sokakta Mıyız?” sonsuz devam edecek bir müdahaledir. Başlangıç amacıyla koyduğumuz ileti tarihi artık ortadan kalkmıştır. Siz de “Biz Sokakta Mıyız?” pankartlarıyla çekilmiş fotoğraflarınızı bize iletebilir yahut kendi mecralarınızda #bizsokaktamıyız #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi hashtangleriyle paylaşabilirsiniz.

yeniolaniyap.blogspot.com


Emilie Ouvrard & E² Gallery

e2
E² Galerie d’art associative, Éditions et distro

Projet artistique associatif créé en 2013 et installé à Bruxelles dans un lieu dénommé le Sterput, l’asbl organise expositions, ateliers créatifs, focus sur la micro-édition, et autres manifestations culturelles tout au long de l’année. Espace de rencontre et de diffusion d’artistes émergents et confirmés venus de tous horizons, l’asbl promeut un art contemporain alternatif et hors normes, et propose une vision de l’art différente, brute et aiguisée, mais aussi populaire et accessible, en visant l’accès à la culture pour tous. Art figuratif non conforme et singulier, la galerie croit en la puissance émotionnelle des images.

‘E²/ Sterput gallery is located in the city of Brussels and, unlike other spaces dedicated to the exhibition oriented to the search for names or fashion trends, E²/ Sterput focuses on the elusive, complex but always stimulating underground or visionary art with the objective to give it a specific space for circulation and exhibition. Founded and directed by Emilie Ouvrard, the gallery began as a traveling project where different expressions were mixed : visual arts, music, publications etc. Aware of the need for a space, Emilie founded in 2013. E²/ Sterput develops the non-profit associative artistic space model, allowing various activities to take place in her space and for the community to get to know and actively participate of the project. In addition to the exhibitions that take place there, there are workshops given by different guest artists, talks and the edition of multiple originals and art publications. Many of the artists we love and admire have passed through E²/ Sterput: Pakito Bolino, Mavado Charon, Nils Bertho, Antoine Bernhart, Daisuke Ichiba and many more. We were able to talk to Emilie through email this past May, here we reproduce the conversation.’

Leonardo Casas, Tinystar ‘zine

e2 (12)
Emilie Ouvrard & Gonzine

When and how your involvement in art begins; were you always been working in Belgium?

Emilie Ouvrard: As a child, as many children, I spent a lot of time with my mum making drawings and creating art. My mum was working half time for her children and she enjoyed doing crea­tive workshops with us. Maybe my love for art starts with this, I don’t really know. I was in high school and I got interested in children books. I found some really nice publications featuring beautiful artists. And I met some friends in art courses with parents invol­ved in the arts. Which was not at all where I came from. All this was new and interesting for me. After I graduate from high school, I left my parents place in the west of Fran­ce to go to live in Montpellier, in the south of France. I went to the university to study anthropology and other stuff. In this city where Mattt Konture is living who is really a great artist. Also, I used to go to a bookshop close from my apartment to buy some comix, and there I saw some fanzines Mattt Konture was made with some of his friends. I had never saw something like that. I found it really wonderful, so I bought it. And I bought many other of his fanzines, too. I became quite a fan of his works. Right af­ter that, I discovered Le Dernier Cri and their beautiful handmade books full of colors in a book fair in Montpellier. I found some bookshops se­lling them in Paris and one in Montpellier. So I started making a collection of the books and posters of the artists I liked. And I dis­covered many other publishers and artists in the bookshops I used to go in Montpellier and in Paris (when I went there to see some friends). After university, we decided to move to Brussels, where I still live and where I created the project E²/ Sterput. I crea­ted this project in 2013 be­cause I couldn’t find all the underground art publishers and artistic works I liked. I thought it was a lack for a city like Brussels. I was mis­sing all the art I liked. I wan­ted to bring it there in my city Brussels. So I created the association with a friend because we had the oppor­tunity to get a small room for six months in a cultural art center called Recyclart. So we organized one exhibition each mon­th with a lot of concerts. I don’t know how I survived. It was very intense. Because all this work I do with the project E²/ Sterput is as a volunteer and I work at a re­gular job in an office in pu­blic administration four days a week. After the first six mon­ths at Recyclart, we were a traveller gallery organizing exhibitions in different places in Brussels : studio printer, underground cine­ma and cafe. And during this travelling pe­riod we also organized two big festivals with exhibitions, concerts, workshops… until we started looking for, and finally, found a place to stay for a not too expensive rent.

bp2
Behind The Masks : Boris Pramatarov & Sophie Ung

Every artist is a different universe…

Could you tell me something about the first art show ever you worked on?

The first show/ exhibition I worked on was in the room at Recyclart with the E2 / Sterput project (just called Gallery E² at that time). It was an exhibition of three artists: Elzo Durt, Mathieu Desjardins and FSTN. I didn’t know anything about organizing an exhibition. But I am a good organizer and I love art. Elzo Durt is a very famous artist in Brussels, so a lot of people attended for this first show and It was really fun.

Could you please explain us to the concept of ‘Gallery of art associative’?

The project is associative. I don’t really know if the meaning in English is the same as in French. Associative means that it is non lu­crative and non professional. It is a project you do with passion as a volunteer. Profes­sional gallerists work in art sells. Their goal is to make money selling art. They also de­cide which art is main and recognized art. Our goal is to show underground and non conventional art and share it with the peo­ple. But artists need money to eat and live. So we take in charge all the fees of the exhi­bition and the exhibited work can be sell. For the money, we take 20% on the sell and we also ask for grant/ subvention from the city/ region/ state. With that money, we can pay the rent, pay train ticket for the artists, organize creative workshops (on donation for the people and paid for the artist). The pu­blic money goes back to the people and to the artists through our art project.

lettre-pdf1-47_double
Anne Van der Linden ‘Manucure’ & Antoine Bernhart

Were you, by that time, looking to display a specific art movement/ art style? Tell us about the E² curatorial activity and how were the artists started to display at the space.

For the curatorial work, I just display the artists I like. It is just my tastes. Tastes that have been built by all the publishers, books, artists I met in all the book shops and ga­lleries I’ve attended to, and now, also, with internet. I don’t hide all my influences. For now it is just me organizing and deciding the gallery’s calendar of the exhibitions. But I will change the running of our project to go to something more collective. Because we are now twenty volunteers at E². Some of them are just happy to be here, to open the gallery to the public once a month or to spend a nice time with the friends, but others are great artists or great collectors and they want to get more involved in the gallery’s ca­lendar design. And I want the project to live after and without me. I want the project to be able stand on its own.

20200305_171204-e1583838230504
Exposition : Gea & Stu Mead (March 2020)

Many people are afraid and not interested in buying a book or an artwork as the same price as they consume cell pho­nes like crazies ?!

What kind of experience is to open artists like Daisuke Ichiba, Gea and Stu Mead to public ?

Daisuke Ichiba is quite general public; al­most everybody likes his work and find it very beautiful. And Japan is on fashion in Europe. Gea also, her work please a lot of people and she is a girl, so she can treat subjects that some people won’t allow from men. Stu Mead it is more complicated. Because of the subject, and also because of the style (and because he is a man). The public is sometimes really closed and far from art. They are more in illustration and graphic design, which is not the same as art; and they mix them. And sometimes they don’t understand the complexity of the human being, its fears, its craziness, its our own demons… They think they know what is GOOD and BAD and if they see BAD in art, they don’t understand. They want to throw the artist in jail. But they don’t even try to understand or know the artist. They think they are the great avengers of the per­fect moral philosophy of the world. Every artist is a different universe and art is not reality. And they are not perfect moral philosophy, life is complicated and human beings are very complex.

e2 (44)
Éditions et distro
e2 (34)
éditions

Le projet E² s’exprime également à travers l’édition de livres d’artistes imprimés et façonnés à la main à Bruxelles en série limitée. Un ouvrage est publié à l’occasion de chaque exposition. La distro E², zone de distribution de micro-édition, présente une fine sélection de créations artistiques variées : fanzines, livres, affiches, et autres productions issues du DIY et de ses acteurs.

For each art show the gallery publishes an edition, today is very rare for art galleries – at least around here to do so – what it means to you to use this printing language?

Yes, we do publish a book and some cards/ posters for each exhibition. We started at the end of the first six months at Recyclart because we had some mo­ney left and we love books and we met a nice screen-print printer. So we thou­ght it was a nice souvenir to make a book of all tho­se exhibitions. – The artist gets some co­pies, so he can sell them or do what he wants. It is a way to thanks the artist and to give him a souve­nir and a retribution.

The people who can’t afford an unique artwork can buy a signed book. It is like an artwork. We love books as many people and this is a big pleasure to make a book and share it with other book lovers. It is like a souvenir of the exhibitions. In Brussels we’re working with some printers we know. We always work with the same printers. One of the vo­lunteer at the gallery is a great graphic artist and he works on all the books. The printers print the books and we get at the print studio to make the final work (binding, cutting…). It is a local work with nice peo­ple we know. We also sell them in few bookshops and galleries in Belgium, France, USA and Japan.

Is there any art show displayed at E² that had raised some controversy / scandal?

Three times we got some messages telling us that this art is BAD, that we “should remove the paintings”, that is not “acceptable”. But is not something that happens very often and we can’t say it is a scandal. It just happened three times with Antoine Bernhart, Anne Van Der Linden and Stu Mead.

expo-panos4
Panos : Art Carceral Chicano

Do you consider important the creation of a network of like-minded artist/ galleries today?

Yes I think so but i am not sure. It depends of the size of the network and how it is created? I enjoy meeting new artists and galleries and publishers. But most of the time, in our days, I meet them on facebook and instagram but I hate facebook and instagram.

In some realms of the art world, the future of an artwork depends on having a good agent. What is the reality for an artist working on a more underground level?

I think artists in underground level have many different ways to approach their wor­ks. Do they want/ need to make money with their art? Do they want to get famous or do they want to stay in the underground? I think it is sad that there is almost no ga­lleries among the associative, non lucrative underground project like us (impossible to make money) and the very rich art dealer/ gallerist. I think this is a historical fact, sad but true : art is for the riches. We should think again about the pla­ce of art in the society and we have to chan­ge it at all levels, politics and people. Why many people are so afraid and not interested in buying a book or an artwork as the same price as they consume cell pho­nes like crazies?! And why cultural politics don’t give more space to the art for the society?

Resource: Tinystar 2020

Sterput

Emilie Ouvrard
Rue de Laeken, 122 – 1000 Brussels
e-mail : e2.galerie@gmail.com
tel : 0497.57.93.12

sterput.org