Flaneur Books ve Grafik Romanlar

Servet İnandı, Flaneur Kitabevi, 2019, Yeldeğirmeni

Grafik romanlara odaklanmaya nasıl karar verdiniz?

Çizgi roman sever bir neslin evladı olarak, hayatımızın içindeki çizgi romana kayıtsız kalamazdım. Henüz okuma yazma bilmeden tanıştım çizgi romanla. O dönem İtalyan çizgi romanları Tommiks-Teksas, Amerikan klasikleri Mandrake, Kızılmaske, Örümcek Adam, Superman… ve Frankofon Redkit, Tenten, Asteriks oldukça popülerdi. Haftalık çocuk ve mizah dergileriyle beraber Sezgin Burak’ın ‘Tarkan’ Suat Yalaz’ın ‘Karaoğlan’ ve Abdullah Turhan’ın ‘Fatihin Fedaisi Kara Murat’ dergileri de bağımsız üretimlerini sürdürüyordu. 1980 darbesi ve ardından gelişen teknoloji ile çizgi romanlar, piyasadan hızlıca çekildiler. Doksanların ortasında Aksoy Yayıncılık tekrar yayımlamaya başlayana kadar. 2000’li yıllarda Lal Kitap, düzenli ve sıralı olarak İtalyan çizgi romanlarıyla piyasayı tekrar canlandıracak olan yayımcılığını başlattı. Bütün bu süreçlere tanıklık eden biri olarak, sanat eğitimi almış olmamın da etkisiyle yayımcılık fikrinin temelleri oluşmuştu bende. Genel temayüllerin dışında bağımsız ve underground seçimlerden oluşan bir grafik/ çizgi roman  kitaplığı oluşturmak arzusuyla 2010’da Flaneur Books yayım faaliyetine başladı.


Charles Burns “Kara Delik” Flaneur Books, 2018

Grafik roman diğer yayımcılık alanlarından farklı bir bilgi ve birikim gerektirir mi? Eserler size teslim edildikten sonra hangi teknik aşamalardan geçiyor?

Bazı küçük girişimleri saymazsak maalesef henüz Türkiye’de bir çizgi roman endüstrisi yok. Grafik romanların ana akım çizgi romanlardan farklı bazı temel özellikleri var. Dünyada da yeni gelişen bir tür. Seçilen konular, yapım tekniğinin klişelerin dışında, özgün ve bağımsız oluşu ve edebi üslubu düşünüldüğünde sanatsal değeri artıran bir tavır olduğunu görüyoruz. Eserler bize grafik tasarımı tamamlanmış olarak geliyor. Düzeltmeleri gerçekleştirmek, balonlardaki metinlerin editörlüğünü yapmak, uygun fontlar seçmek, kullanılan kağıdın dokusu, kalitesi ve rengine karar vermek ve kapak tasarımında bütünlük sağlamak gibi çalışmalarımız ve estetik müdahalelerimiz oluyor.

Reinhard Kleist ‘Nick Cave and The Bad Seeds’ 2022

NICK CAVE AND THE BAD SEEDS

Reinhard Kleist’ten, Nick Cave’in müzik hayatının dönüm noktalarını başlangıcından bu yana çizgi hikâyelerle anlatan, dünyada birçok dile çevrilmiş ‘’Nick Cave and The Bad Seeds Art Book’’, Flaneur tarafından özel olarak tasarlanıp sadece 333 adet üretildi. Bu edisyon ayrıca, Cave’in, yine özel izinle ilk kez tek bir plakta bir araya getirilen ’Deanna’’ ve ‘’Mercy Seat’’ şarkılarını içeren yine numaralandırılmış bir 45’lik ve çizer tarafından imzalı, numaralandırılmış bir book plate’i de içeriyor.


Özel edisyon baskılar da yayımlıyorsunuz. Bu ürünler kimlere yönelik? Diğer edisyonlardan farkları nedir? 

Bu özel edisyonlarla eseri destekleyen yan unsurlar eklenebiliyor. Sınırlı üretimler, mühürlü sertifikalar, belki diğer edisyonlarda yer almayan özel çizim ve metinler, galeriler… Bütün bu yan ürünler ve özellikler maliyeti artırdığı için haliyle biraz daha yüksek fiyatla satışa sunuluyor. Kitapla, sanatçıyla, eseriyle duygusal bir bağ kuranlar, koleksiyonerler daha çok bu edisyonları tercih ediyorlar.


Hakan Günday ve Emre Orhun’dan “Kana Diz Kana” 2020

Emre Orhun: Genellikle grotesk, absürd ve ekspresyonist bir sürrealizmin içinde geziniyorum. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam ya da gerçekçi bir sanatçı olarak tanımlamam. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, bu hem bir kusur hem de bir avantaj ve ben bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim anlayışıma göre resim gerçekliğin birebir yansıması olmamalıdır, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bu bana saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır.


Telekültür’de Ali Şimşek’in konukları, Grafik sanatçısı-fanzinci Erman Akçay ve yayıncı-çizgi romancı Servet İnandı ile bağımsız yayıncılık, fanzinler, karşı kültür ve yeraltı edebiyatı ile ilgili sohbet etti. Programda, Türkiye’de çizgiroman ve grafik romana ilgi de irdelendi.

Türkiye’de çizgi roman yayımcılığının tarihine bakınca ortaya nasıl bir manzara çıkıyor? Yerli çizgiromancılar hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Türkiye’de çizgi roman konusuyla ilgili en kapsamlı kaynak, sevgili Levent Cantek’in  ‘Türkiye’de Çizgi Roman’ kitabıdır. Sanat Dünyamız dergisinin ‘Çizgi Roman‘ sayısını da ekleyebilirim buna. Dünyada egemen kültürün popüler bir ürünü olan çizgi roman, ülkemizde yine kaynağına öykünerek başlıyor. Siyasi ve sosyolojik süreçlerin etkisinde dönemin popüler milliyetçi politikaları ile kılıç-kahramanlık hikayelerinin öne çıktığı bir dönem var. Ardından şehirlere göçle başlayan kent yaşamı ve kültürü konuları ele alındı. Günümüzde yerli üretimler arasındaki çok az sayıda iyi örneklerden biri İlban Ertem’in çizdiği İhsan Oktay Anar’ın romanı ‘Puslu Kıtalar Atlası’dır. Yine Flaneur’den yayımlanan beş yazar ve  12 çizerin bir Anadolu miti olan ‘Deli Gücük’ hikayelerini yorumladığı ‘Zifirname’ grafik romanını da örnek verbilirim. Son dönemde ise Ergün Gündüz, Sümeyye Kesgin ve Yıldıray Çınar gibi değerli sanatçıların yurtdışına işler ürettiğini görüyoruz.

Dünyadaki güncel çizgi roman ekolleri neler? 

Çizgi roman üretildiği coğrafyanın geleneklerinden, hikayelerinden, mitlerinden ve sanatından besleniyor. Zamanla kendi belirgin üslubunu ve piyasasını oluşturduğunu görüyoruz. Buna göre dünyada dört temel ekolden bahsedebiliriz: Başta Amerikan süper kahraman hikayeleri. İtalyanlar, Türkiye’de çizgi romana adını vermiş Tommiks, Teksas ya da Zagor, Tex, Mister No gibi örnekler veriyorlar. Tenten, Redkit, Asteriks örnekleriyle Fransız – Belçika çizgi roman Frankofon ekol altında birleşiyor; bunların dışında Japon ekolü olan Manga da var.

Yayımlamayı seçtiğiniz sanatçıları nasıl belirliyorsunuz? 

Flaneur, şimdiye kadar Türkiye’de kitapları yayımlanmamış sanatçılarla buluşturdu okurunu. Seçtiği eserlerde ortaya koyulan özgün tavrı, yaratıcılığı ve sanatsal üslubu dikkate alıyor. Ayrıca eserin, çizgi roman tarihindeki değerini göstermenin sorumluluğunu da taşıyor.

-Flaneur Books’un kurucusu Servet İnandı ile yapılan söyleşinin dökümüdür.-

Kaynak: Time Out Istanbul, Şubat 2019

Servet İnandı, Ağustos 2019, Yeldeğirmeni

flaneur.com.tr

See you soon…


Captain Cavern: İlkel Kaçak! ‘L’évadé primitif !’

Fransız yeraltı grafik sahnesinin ele avuca sığmaz kişiliklerinden biri olan sanatçı Captain Cavern, 30 yılı aşkın bir süredir pop, kübist ve saykodelik çizimleriyle bizleri büyülüyor. Onun dünyasında ufak, yeşil cüceler halüsinasyonlar görüyor.

Paskal LarsenParis, Aralık 2011 / foutraque.com
Türkçesi: Ebru Erbaş

Usta bir çizgi-romancı, illüstratör ve ressam olan Captain’in bizleri renkli dünyalara taşıması için çizgi roman kahramanlarının, tokmaklarıyla kafamıza vurmasına gerek yok; onun kalemleri, fırçaları ve mürekkebi var. Serbest çizim akımına (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito) yakın olan Captain Cavern, tıpkı gemisine sadık bir korsan gibi çizgisini grafik fanzinlerin açık sularında yüzdürüyor. Otuz yıl boyunca, sınırlı sayıda yayımlanan işlerden gazete bayilerinde satılan ticari edisyonlara kadar, sanatçılığın tüm badirelerini atlatmış biri olarak o, “Do It Yourself” ruhunun bir nevi grafik hafızası.

Paris’in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun mürekkebi gibi iz bırakan punk rock sound’unun işgal ettiği konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle, hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain’in hoşuna gitmeyen bir sürü şey de vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve müzisyenlere yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Çizim ve rock müzik onun yaşam kaynaklarıdır. Çizimin ve rock’n roll’un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında. 


– FRANÇAİS –

Depuis plus de 30 ans, l’artiste Captain Cavern, figure et gueule incontournable de la scène graphique underground hexagonale, enchante notre regard par ses dessins pop, cubistes et psychédéliques. Chez lui les petits hommes verts ont des hallucinations! 

Paskal LarsenParis, Décembre 2011 / foutraque.com

Dessinateur, illustrateur et peintre, le Captain est muni, non pas de la massue du personnage du dessin animé, mais de ses stylos, crayons, feutres et pinceaux, pour nous concocter des univers haut en couleurs. Proche de la figuration libre (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito), Captain Cavern traine sa plume dans la friche du milieu des graphzines, tel un viking accroché à son bateau. En 30 années, il aura vécu tous les aléas du support papier, de la version édité en petit nombre d’exemplaire, jusqu’à celle édité en kiosque. Il est en quelque sorte la mémoire de l’esprit “Do It Yourself” version papier.

Le Captain, on le croise régulièrement à Paris dans les “petits” concerts punk rock qui se joue dans les caves, bars et autres squats dédiés au son qui tache, comme son coup de crayon. Le Captain, on le voit aussi causer dans des expos de graphisme, un verre à la main, et l’esprit à la fois jovial et critique. Car le Captain, il y a pleins de chose qu’il n’aime pas! Il n’est pas du genre à cirer des pompes sur tous les artistes et rockeurs qui l’entourent, il a son caractère. Mais surtout, c’est un passionné. Le dessin et le rock, c’est pour lui une ressource vitale. Il n’y a pas un jour, où chez lui le dessin et le rock sont absent. Bref le Captain, on l’aime bien, et c’est pour ça qu’on lui donne la parole.


Captain Cavern

Neden mahlas olarak bir çizgi roman karakterini seçtin? Hanna & Barbera çizgi filmlerinin hayranı mıydın?

82’den 84’e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983’te Blank adlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve  Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığında benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic (Duck Sonic) takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertèbres Comics’i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock’a dair, ağır ve şapşal bir tarafı vardı ve bilhassa bu ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennem gemisinin kaptanını çağrıştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs’ında, Ripoulin Kardeşler’in Opera mahallesinde gerçekleştirdiğim bir korsan afişleme esnasında kullandım.

Senin çizim dünyasına atılman nasıl oldu? 

Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir alana savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı bile öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve ailenin tek çocuğu olarak çizim yapmak, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntılardan kurtardı.


Pourquoi avoir choisi le nom d’un personnage de dessin animé comme pseudo ? Tu es un fan des cartoons d’Hanna & Barbera ? 

De 82 à 84 je jouais du saxophone dans un groupe nommé Der Pim Pam Poum. En 1983 j’ai participé au graphzine Blank grâce auquel j’ai fait la connaissance des futurs Ripoulins et de Placid et Muzo. Les premiers dessins étaient signés Der Pim Pam Poum, mais comme le groupe a splitté je devais trouver autre chose. Ce fut d’abord D. Sonic (Duck Sonic), pseudo sous lequel j’ai publié mon premier graphzine personnel, Vertèbres Comics. Mais au même moment il y avait Dominic Sonic qui commençait à faire parler de lui, donc j’ai choisi Captain Cavern. Le dessin animé ne me plaisait pas particulièrement, mais dans le nom il y avait d’une part un côté rock préhistorique, lourd, crétin qui me plaisait (Primitive, The Crusher), et surtout, derrière le côté débile, ce nom évoquait pour moi le capitaine du bateau des enfers qui recueille les âmes des morts dans la mythologie grecque. J’ai utilisé ce nom pour la première lors d’un affichage sauvage 4×3 des Frères Ripoulins dans le quartier de l’Opéra en mai 1985. 

Qu’est ce qui a été le déclic, pour te lancer dans le dessin?

Ma mère. Elle avait rêvé d’être dessinatrice de mode, mais la vie en a décidé autrement. Elle m’a donc transmis sa passion en dessinant avec moi quand j’étais petit. Puis, tout naturellement, avant de savoir lire, je feuilletais avec avidité les bandes dessinées dont je suivais les péripéties en regardant justes les images. Le dessin a réellement été décisif pour moi en tant que fils unique. Il m’a sauvé de l’ennui environnemental en m’ouvrant tous les possibles de l’imaginaire avec un stylo et une feuille de papier.


Kendini nasıl tanımlıyorsun; grafiker, illüstratör, çizer, sanatçı?

Çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi.

Sanatçı bir ailede mi doğdun? Bir sanat ortamında mı büyüdün? 

Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi.

Sanat eğitimi aldın mı, yoksa kendi kendini mi yetiştirdin?

Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım.

Bize kariyerinin önemli aşamalarından, önemli anlarından bahsedebilir misin? Karşılaştığın insanlar, grafik çevrelerindeki yerin? 

1977’de Philippe Manœuvre’le tanışmak için Métal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de ciddiye alınmadığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980’de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83’te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984’te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou’da yayınladım. Sonra Blank’ın kurucusu olan Jissé beni pentüre yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin çok canlı olduğu zamanlardı.  Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress’den çok etkilenmiştim. Onun yaptığı televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, çok eğlenceli konuların kapısını aralıyordu.


Tu te considère comme graphiste, illustrateur, dessinateur ou artiste?

Malgré l’importance fondamentale du dessin pour moi, je me considère plus comme un évadé qu’autre chose. Le dessin ayant été le premier moyen d’évasion. 

Tu es né dans une famille d’artiste ? Tu as grandi dans un milieu artistique?

C’est sans doute la frustration artistique de ma famille qui a engendré le monstre. 

Tu as fait une école d’art ? Si oui tu y a appris des techniques qui t’on servi? Ou bien tu es autodidacte ?

Considérant le dessin comme moyen d’échapper à la société, je pensais à l’adolescence que faire une école d’art risquait de mettre en danger la force primitive qui m’avait conduit. Et je me suis donc lancé dans le vide. 

Tu peux nous parler/évoquer les grandes étapes/grands moments qui ont parcouru ta carrière ? Nous parler de tes rencontres, ta place dans le milieu du graphisme?

Je suis allé voir Philippe Manœuvre à Métal Hurlant en 1977. Ayant été éconduit à deux reprises, j’ai arrêté de dessiner pendant deux ans. En 1980 je me suis ressaisi et je me suis forcé à dessiner tous les jours. Comme je l’ai dit précédemment, en 83 j’ai rencontré des gens qui faisaient des graphzines. Grâce à Xavier Veilhan j’ai publié mes premiers dessins dans Zoulou en 1984. 

Puis Jissé, fondateur de Blank, m’a poussé à faire de la peinture. C’était en pleine effervescence de la Figuration libre. La peinture, ce fut une révélation. Au départ j’ai été très influencé par Nina Childress. Ses portraits grinçants de célébrités télé ouvraient les portes aux sujets les plus triviaux. 

pentür (7)
Captain Cavern

Sen Bazooka ile birlikte grafik fanzinlerinde çizen/ editörlük yapan ilk sanatçılar arasındasın. Bize bu medyada, bu düşük tirajlı basılı mecrada hoşuna gidenin ne olduğunu söyleyebilirsin. Grafik fanzinlerinin 80’li yıllardan (Bazooka), 90’lara (Le Dernier Cri) oradan da günümüzde infografik alanındaki ileri düzeylere kadar gelişimi hakkında ne düşünüyorsun? Yani kısaca bu underground basın/ dergi/ fanzin ortamının neyini seviyorsun?

İlk çizimlerimi grafik fanzinlerinde yayınlamam gayet doğal bir durumdu. Bununla birlikte Bazooka’ya daha 1976’da telefonla ulaşmıştım: “Çizerlerle görüşme yapmıyoruz.” Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, sade fotokopiler olmalarıydı. Bu basit halleri hoşuma gidiyordu.

Günümüzde grafik sanatlarına nasıl bakıyorsun? Hey! gibi dergiler hakkında ne düşünüyorsun?

İşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor.

Bizlere 80’li yıllardaki grafik ortamının atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile birlikte bir çok iş yaptın.

Halen Punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu.


Tu as fait parti (avec Bazooka) des premiers artistes à éditer/dessiner dans les graphzines. Tu peux nous dire ce qui te plait dans ce médiat, ce support papier à petit tirage. Tu penses quoi de l’évolution des graphzines des années 80 (Bazooka), années 90 (Le Dernier Cri) jusqu’à aujourd’hui avec les logiciels très poussé en infographie. Bref qu’est ce qui te plait dans cette presse/revues/bouquins underground?

C’est par la force des choses que j’ai publié mes premiers dessins dans les graphzines. J’avais pourtant contacté Bazooka par téléphone dès 1976 : « On ne reçoit pas de dessinateurs » . 

Ce qui me plaisait dans les fanzines, c’était le côté photocopie crado avec deux agrafes pas cher à faire. C’est l’urgence qui me plaisait, pas le style objet d’art artisanal qui s’était déjà abondamment développé dans les cassettes autoproduites et qui va se généraliser par la suite dans les graphzines. 

Quel regard, portes-tu aujourd’hui sur le graphisme ? Que penses-tu d’une revue comme Hey ?

Le côté chic me choque. 

Tu peux nous raconter l’ambiance du milieu graphisme dans les années 80 ? Car tu as côtoyé Bazooka, Les Frères Ripoulin, Speedy Graphito.

On était encore dans les retombées de l’explosion punk et le Do It Yourself. Il y avait un esprit d’échange et les collaborations étaient nombreuses. Je n’ai pas ressenti de véritables rivalités. La Figuration libre rendait l’art plus drôle. Le marché de l’art donna quelques temps l’illusion d’une libération possible. 


Geçenlerde Bilan Provisoire 1 isimli yeni bir grafik dergisinin yapımında yer aldın. Bizlere biraz bu sanat dergisini tanıtabilir misin, nasıl bir konsepti var ve senin nasıl bir katkın oldu? 

Bilan Provisoireın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Panique hareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurmasıydı. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi.

Gazete bayilerinde satılan dergiler hakkında ne düşünüyorsun? NMPP sistemi ‘marjinal’ dergiler açısından sürdürülebilir mi? 

Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris’teki Art Factory’de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi.  Journal de la Haute-Marne’ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi.  En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige’le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf’ün ya da Femme actuelle’in yanında onunla karşılaşmak eğlenceliydi.

Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha da ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi.


Captain Cavern (37).jpg
Captain Cavern

Tu viens de participer à la réalisation d’un nouveau graph(mag ?) qui s’appel Bilan Provisoire 1. Tu peux nous présenter cette revue artistique, son concept et nous parler de ta participation ? 

Ce qui est intéressant dans Bilan Provisoire c’est que c’est une revue transdisciplinaire et transgénérationnelle faisant le lien entre Dada, le mouvement Panique, ma génération et les jeunes. J’appréciais aussi qu’il n’y ait pas vraiment de concept, de thème ni de direction particulière mais il semblerait que ça va changer. 

Tu peux nous parler de ta vision des magazines en ventes en kiosque. Le système NMPP est t-il viable pour les revues « en marge » ?

J’ai moi-même fait un journal nommé Vertige qui a duré sept numéros (NDLR : Une exposition a eu lieu à l’Art Factory à Paris en oct.2005). Chaque participant était tout d’abord payé puis à la fin personne quand l’éditeur a mis la clé sous la porte. C’était fabuleux d’être imprimé au format tabloïde sur les rotatives du Journal de la Haute-Marne. On pouvait trouver Vertige par hasard dans les kiosques les plus improbables, ou bien le chercher sans succès dans plusieurs autres kiosques. C’était une bouteille à la mer éphémère, mais c’est plutôt amusant de trouver ça à côté de Paris Turf ou de Femme actuelle.

Mais le système des NMPP n’a jamais été très favorable aux structures aventureuses. En outre la déconfiture de la presse ne fait que s’aggraver au fil du temps. Par contre les progrès de l’imprimerie numérique favorisent une production plus souple diffusée par internet et quelques libraires courageux. 

Captain Cavern (38).jpg
Captain Cavern

Senin çizim tarzın insana çocukluğunu, ‘küçük mikileri’ hatırlatıyor. Çocukluğun senin için bir ilham kaynağı mı? Çocukken neler okurdun, ne tür yayınları severdin? Kimleri örnek aldın, favori sanatçıların, çizerlerin kimlerdir?

Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü hâlen buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…) ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri (albümleri değil, onlar çok pahalıydı). Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü’ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum.

Televizyonda Pierre Tchernia’nın sunduğu Jeux du jeudi programına bayılırdım; sonunda Club Mickey ve Zorro olurdu. Ayrıca Cinq dernières minutes programının da büyük bir hayranıydım ve Raymond Souplex’in ölümüne kadar takip ettim. Ve sonra tabii Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974’te Kraftwerk’in Autobahn albümünün kapağı ve 1975’ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim.

Sen Picsou magazine’de de çalıştın.Bize bu deneyimden bahsedebilir misin? 

Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine’in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo’nun yaptığı Coin-Coin’da çalıştım. (Editör notu: Schlingo, Profesör Choron’nun arkadaşıydı ve lanetli Hara-Kiri’de çizmişti).

Captain Cavern (39).jpg
Captain Cavern
Captain Cavern (41).jpg
Captain Cavern

Ton style de dessin fait penser à l’enfance, aux « petits mickeys ». Ton enfance est t-il une source d’inspiration ? Quand tu étais enfant, tu lisais quoi et tu aimais quel type d’émission ? Quels sont tes modèles, artistes dessinateurs préférés ?

Mon enfance a été une lutte acharnée contre l’aliénation sociale et malgré les tares et les difficultés que ça a engendré, c’est là qu’est ma force. Comme je l’ai dit précédemment, je dévorais les bandes dessinées avant de savoir lire. C’était principalement des petits formats (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…), et aussi le Journal de Mickey, le journal de Tintin (pas les albums, trop chers).

Le premier livre que je me souviens d’avoir lu c’est Le Magicien d’Oz dans la Bibliothèque Rose. Il m’a tellement plu que je l’ai relu immédiatement après l’avoir terminé. A la télé j’adorais les Jeux du jeudi présentés par Pierre Tchernia où à la fin il y avait le Club Mickey et Zorro. J’étais aussi un grand fan des Cinq dernières minutes que j’ai suivi jusqu’à la mort de Raymond Souplex. Et puis, bien sûr Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

Deux chocs visuels ont changé ma vie : la pochette du disque Autobahn de Kraftwerk en 1974 et le groupe Bazooka à partir de 1975. A partir de là j’ai senti qu’il fallait aller à l’essentiel.

Tu as travaillé chez Picsou magazine. Tu peux nous parler de cette expérience ?

Petite erreur. J’ai travaillé pour Coin-Coin qui était un encart dans Picsou Magazine et dont le rédacteur en chef était Charlie Schlingo (NDLR : Il était un pote du Professeur Choron, et il a dessiné dans le sulfureux Hara-Kiri), ce qui change tout.

pentür (13)
Captain Cavern

Tarzına geri dönersek, ben senin işlerindeki pop renkleri çok seviyorum. Bize işin tekniğinden bahsedebilir misin? Nelerden ilham alırsın? Kendini Di Rosa gibi sanatçıların serbest figürasyon hareketine yakın hissediyor musun?

Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50’li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard’lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu.

Sen Art Brut’ü de seviyorsun. Bu akım senin için bir ilham kaynağı sayılır mı?

Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut’te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet’in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım.

İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni.


Pour revenir à ton style, j’aime beaucoup les couleurs pop de tes peintures. Tu peux nous parler de ta technique ? L’inspiration, tu la puise où ? Te sens tu proche du mouvement de la figuration libre, des artistes comme Di Rosa ?

Une de mes inspirations majeures fut aussi la publicité des années cinquante avec des artistes comme Villemot, Savignac, Jean Carlu. Ce qui me plaisait dans ces images c’était la joie de vivre, la simplicité, l’exultation d’après guerre. Cette joie mélangée à la rage provoquée par les années Giscardet une certaine noirceur ambiante a servi de couleur à mes peintures. 

Tu es amateur d’art brut. Cet art est t-il une source d’inspiration pour toi ?

Le facteur Cheval et Picassiette, que j’ai découverts dans des émissions de télé étaient la preuve qu’on pouvait défier le monde à partir d’un simple rêve. J’ai trouvé dans l’art brut des modèles d’outsiders victorieux. Mais je suis devenu sceptique en découvrant le côté dictatorial et sectaire de certains amateurs d’art brut et notamment de Jean Dubuffet dont je n’ai jamais pu terminer un livre. Je tiens à préciser que je ne mène pas un combat contre l’art institutionnel, qu’il soit contemporain ou ancien. Le monochrome ne me fait pas horreur, pas plus que le vide d’une salle ou n’est perceptible que l’intention ultra cryptée de l’artiste. 


Punk-rock’ı ve endüstriyel brutal müziği de seviyorsun. Rock müziği, onun evreni, konserleri senin çalışmalarını etkiliyor mu?

17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l’écran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley’in Rock Around the Clock şarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent’ı, Velvet Underground’u ve Alman rock’unu (bilhassa Kraftwerk, Neu! ve Cluster) keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi.

19 yaşımda ilkel bir free punk endüstriyel tarzda saksafon çalmaya başladım. O zamanlar her şeyin birden yapılabileceği düşünülüyordu ve hatta şimdi hala bile bu düşünce geçerli ama bence bu bir hata. Yine de kötü de olsa müzik yapmak bana imgeleri kavramsallaştırmanın farklı bir yolunu kazandırdı. Ve bence imgelerin bu müzikalitesi temel önemde.


Captain Cavern (image de l’exposition)

Tu aimes la musique punk-rock et l’indus-bruitiste. La musique rock, son univers, ses concerts, ont-ils une influence sur ton travail?

Avant l’âge de 17 ans je n’écoutais pas de musique. Un soir, en regardant les Dossiers de l’écran à la télé, j’ai entendu Rock Around the Clock de Bill Haley, la chanson du générique du film Graine de violence. Ca a été le déclic. J’ai découvert peu après, avec émerveillement, Gene Vincent, le Velvet Underground et le rock allemand (surtout Kraftwerk, Neu ! et Cluster). Et ce qui devait s’ensuivre s’ensuivit.

A 19 ans je me suis mis à jouer du saxophone dans un style proto free punk indus. A l’époque, et même encore maintenant, on pensait qu’on pouvait tout faire à la fois, mais à mon avis c’est une erreur. Pourtant jouer de la musique, même mal, m’a apporté une autre façon de concevoir les images. Et cette musicalité des images me semble essentielle.

Dans les Mondes de

Captain Cavern


Mavado Charon: Take Revenge on Normalcy

mavado 01
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

The uneasy spring of 1988. Under the pretext of drug control suppressive police states have been set up throughout the Western world. The precise programing of thought feeling and apparent sensory impressions by the technology outlined in bulletin 2332 enables the police states to maintain a democratic facade from behind which they loudly denounce as criminals, perverts and drug addicts anyone who opposes the control machine. Underground armies operate in the large cities enturbulating the police with false information through anonymous phone calls and letters. Police with drawn guns irrupt at the Senator ’s dinner party a very special dinner party too that would tie up a sweet thing in surplus planes.

Mavado Charon: About my artwork, I’m making comics and drawings since I’m a child, and I always wanted to express violent and sexual scenes… but didn’t really succed for many, many years. I’ve got thousands of bad drawings that I won’t show to anybody, because they’re awful. I was using the classical technique teached by comic artists: first you draw with graphit pen, then you ink with china ink and a (plume), but I was not comfortable with this technique. Then, five years ago, I started to (improviser mes dessins) with a rollpoint pen, on small sheets of bad paper. I was very happy with the result that make the drawing much more (vivant)! It was the begining of Mavado Charon’s career!

About publication, I first started to port my drawings on a blog, and was spotted by Billy Miller, the editor of the famous american gay magazine ‘Straight-to-hell’. He encourages me to show my artwork, and then I’ve started to publish here or there.

mavado 02
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

“We been tipped off a nude reefer party is going on here. Take the place apart boys and you folks keep your clothes on or I’ll blow your filthy guts out.”

Could you tell us about the resources feeding this imagination?

I’ve got, of course, numerous ressources of inspiration for my artwork, that are mixed togheter! There is childhood inspiration like Hokuto No Ken, the post-apocalyptic manga i was watching at TV when i was a kid, violent video games like Mortal Kombat or Final Fight, or even pro-wrestling! I can mention all the gay porn that i watch since i’m a teenager: from Treasure Island Media films (bareback movies focused on sperm) to the classical Falcon studios movies. The first John Waters movies!

I can of course mention the international weird graphic i love: the japanese Ero-Guro (the great Maruo) and Uta-Hema styles, italian 80′ violent and porn comics loke Ranxerox or Necron, and of course fanzines and graphzine, Le Dernier Cri and United Dead Artists at the first place!

One of my main graphical ressources is Henry Darger, the fabulous american artist! Of course because he made huge drawings with thousand and thousand characters that kill and torture each others, but also because he is talking about vengeance: the Vivian Girls are avenging themselves against adults, that kill children. I oftent think about this idea of “vengeance”, and my drawings can also express the vengeance of queer people (gay, trans, bi, weirdos, creeps…) against normality.

But my main source of inspiration come from litterature! I read a lot, and (l’oeuvre) of William Burroughs, D.A.F. de Sade, Pierre Guyotat,… this is where i find myself!

I love the idea that when you express something in artwork (drawings, texts…) you make it live, you make it happen. If Sade, Burroughs or Guyotat didn’t write what they write, I would be absolutly lost in this world! There is a place for me to live here because of there words, that create places to live for people like me. I just trying to make differents places where different people can live and (trouver refuge).

mavado 03
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

We put out false alarms on the police short wave directing patrol cars to nonexistent crimes and riots which enables us to strike somewhere else. Squads of false police search and beat the citizenry. False construction workers tear up streets, rupture water mains, cut power connections. Infra-sound installations set off every burglar alarm in the city. Our aim is total chaos. 

We trace distinctive a way longing from the Surrealists to Bataille, then to Sade in French Literature. Where do you think this tradition is attached to; can we explain it as results of the effects of heterodoxal religions within that geography?

It’s true that, like many others, religions were very important for French culture, and I don’t know if it’s still that important. I think this tradition is also attached to (l’hérétisme) that mean “freedom of toughs” in Greek. The “Pilosophes des Lumières” form the French 18e centuries, the René Descartes was very important: It was a begining of an era where you can think the world without any god. Of course, the whole oeuvre de Sade was a war declaration against god, and it is fondamental for me. He was also one a the first writer to talk about homosexuality, sodomy… My drawings refer a lot to Sade!

mavado 04
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

Loft room map of the city on the wall. Fifty boys with portable tape recorders record riots from TV. They are dressed in identical grey flannel suits. They strap on the recorders under gabardine topcoats and dust their clothes lightly with tear gas. They hit the rush hour in a flying wedge riot recordings on full blast police whistles, screams, breaking glass crunch of nightsticks tear gas flapping from their clothes. They scatter put on press cards and come back to cover the action. Bearded Yippies rush down a street with hammers breaking every window on both sides leave a wake of screaming burglar alarms strip off the beards, reverse collars and they are fifty clean priests throwing petrol bombs under every car WHOOSH a block goes up behind them. Some in fireman uniforms arrive with axes and hoses to finish the good work.

mavado 05
Mavado Charon, ballpoint pen on paper, 2013

In Mexico, South and Central America guerrilla units are forming an army of liberation to free the United States. In North Africa from Tangier to Timbuctu corresponding units prepare to liberate Western Europe and the United Kingdom. Despite disparate aims and personnel of its constituent members the underground is agreed on basic objectives. We intend to march on the police machine everywhere. We intend to destroy the police machine and all its records. We intend to destroy all dogmatic verbal systems. The family unit and its cancerous expansion into tribes, countries, nations we will eradicate at its vegetable roots. We don’t want to hear any more family talk, mother talk, father talk, cop talk, priest talk, country talk or party talk. To put it country simple we have heard enough bullshit. 


Interview with Mavado Charon 09, 2015 / Segments in italics excerpted from WSB ‘Wild Boys’

mavadocharon.blogspot.com

dirtycharon.tumblr.com


Drawing A Bird: Dilara Özden ‘Bir Kuşu Çizmek’

Dilara Özden

‘William Gibson’ın romanları ve bilgisayar oyunları sayesinde Cyberpunk kültürüne pek de uzak sayılmam, bunlar beni zamanla bu dünyanın içine çektiler.’

27 Aralık 2018

Dilara merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden bahsetmeni istesek!?

Merhabalar! Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım bölümü mezunuyum. Üniversite döneminde, yaklaşık beş sene boyunca farklı tasarım ajanslarında çalıştım fakat istediğim hep daha özgün şeyler üretebilmekti. Çocukluğumdan beri çiziyorum ve hiç bırakmadım, fakat bunun ofislerde harcadığım vakitle birlikte yitip gitmesinden korkuyordum. Sanırım bu yüzden okulu bitirdikten sonra kendimi tekrardan çizime verdim. İstanbul’da bir kaç karma sergiye katıldım, dergilere, kitaplara bir çok şey çizdim ve pek çok mekan için illüstratif afişler yaptım.

Tokyo’da yaşadığından bahsettin, bunun senin için özel bir nedeni var mı?

Okulu bittikten dört gün sonra Tokyo’ya yerleştim. Evet, biraz hızlı oldu belki ama olması gereken de buydu. Erkek arkadaşım orada yaşıyor ve çalışıyordu, benim için de Tokyo’ya gitmek hep bir hayaldi, ta ki erkek arkadaşımın patronu, çalışmalarımı görüp, beni de ekibine dahil edene kadar. Şanslı olduğumu söyleyebilirim. Yapacağım iş yine grafik tasarım elbette ama daha fazlasını istiyordum. Tokyo’ya taşındığımdan bu yana hem çalışıp, hem de buradaki manga festivalleri ve küçük çaplı sergilere katılmaya başladım. Tokyo’da yer aldığım uluslararası sanatçılar platformu sayesinde çalışmalarımla neler yapabileceğimi keşfettim.

Bundan sonrası için hangi alana ağırlık vermeyi düşünüyorsun?

Bunu ben de kendime pek çok kez sordum; eğitim aldığım bıranşın benim için yeterli olacağını düşünmüştüm fakat sektördeki deneyimlerim bunun pek de böyle olmadığını kısa zamanda ispatladı ve kendimi yine en rahat ifade edebildiğim alanın çizgi alanı olduğunun farkettim, bundan sonrası için de pek değişeceğini sanmıyorum.

Dilara Özden ‘Don’t Wake Up’ 2016

Erotizm ile bilim-kurgunun harmanlandığı provokatif ve cesur bir stilin var…

William Gibson‘ın edebiyatı ve sci-fi video-oyunları sağolsun Cyberpunk kültürüne pek de uzak büyümedim ve bunlar beni zamanla o dünyanın içine çektiler. Teknolojinin dejenere ettiği yozlaşmış bir dünya kurgusu her ne kadar korkunç bir manzara olsa da sahnelediği çarpıcı gerçeklik, beni her zaman kendine çekmeyi başarmıştır. O dünya, bir gün gerçek olabilirdi; belki de oluyordu; bunları resmetmek istiyordum, bunları kurgulamaktan hoşlanıyordum.

Ve işlerimi sergileme konusunda şansım yaver gitti, çevremde kendimi ifade etmekten çekinmeyeceğim bir ortam vardı. Fakat bu küçük halkanın dışına çıktığınız vakit yandınız! Herkes size ‘marjinal’ demeye başlar. Sanırım Türkiye’de yaşadığım dönem daha provokatif bir tarz sergiliyordum; belki de yaşadığım coğrafyanın üzerimde yarattığı stresten dolayı. Buraya yerleştiğimden beri yaptığım çalışmaların daha sakin olduğunu kolayca farkedebilirsiniz.

Tokyo gibi gelişmiş bir metropolde yaşıyorsun, bizimkisi gibi geleneksel bir toplumsal geçmişi olan Japonya’nın modernleşme süreci hakkında ne düşünüyorsun?

Tokyo’nun, daha doğrusu Japonların, yaşamın her alanında, bugün için bile geleneklerinden kopmadıklarını görüyorum. Muhafazakar ve dışa kapalı bir topluluk, onları tanımak, anlamak pek de kolay değil. Yaşamlarında bir ‘saygı olgusu’ var ve bu saygılı olma durumunu korumak onlar için önemli. Hatta öyle ki Japonca ‘Saygılı Japonca’ ve ‘Normal Japonca’ diye ikiye ayrılmış durumda. Sanırım toplumun ‘efendi ve saygılı insan’ olma tahakkümü yüzünden günümüzde Japonya akıl almaz fantezilerin ve aşırılıkların merkezine dönüşmüş.


The third episode of AnsweRED is here! We turned to our Brand Creative team and invited Gabi Pešková and Dilara Özden to tell us more about their work at CD PROJEKT RED. Apart from that, we discussed game dev myths, video game quotes, and what it’s like to draw all day for work.

Dilara Özden was born in Istanbul in 1993, She’s a graphic designer and illustrator based in London. After studying graphic design at the Faculty of Fine Arts, Mimar Sinan University, she has worked for several design studios and companies in both Tokyo and Istanbul. Her works are based mostly on creating colorful, futuristic worlds with compelling stories. She has worked on titles like Cyberpunk 2077 and The Witcher Franchise with Cd Projekt Red and she is currently working as a Senior Illustrator at Ghost Story Games.


Dilara Özden ‘Ghost in the Shell’ 2018
Oyunlarla Dans / Dilara Özden / Cyberpunk 2077
Dilara Özden ‘Sexotheche’ 2016

Manga çizgi-roman, anime dünyasında ‘Princess Mononoke’, ‘Spirited Away’ gibi destansı eserlere paralel sapkın ve sadistik bir üretim alanının da varolduğundan bahsettin, sen kendini daha çok hangi alana yakın buluyorsun?

Haha! Güzel soru. Memleketteyken dile getirdiğin ‘sapkın ve sadistik’ yönü daha çok ilgimi çekiyordu fakat buraya gelip yaşamaya başladığınızda üretilen tüm bu eserlerin, toplumun bastırılmışlığından başka bir şey olmadığını farkediyorsunuz. İnsanlar çok sakin, en azından öyle olmaya alıştırılmışlar; siz de ister istemez uyum sağlıyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz ve zamanla kendi içinizde kaybolmaya başlıyorsunuz. Buraya taşındığımdan bu yana ‘ruhsal derinliği olan’ türlere kendimi daha yakın hissediyorum.

Japonya’nın tuhaf eğlence anlayışını ve karanlık iç dünyasını merak edenlere Rieko Yoshihara ve Hideaki Anno’nun animasyon filmlerini ve Junji Ito’nun mangalarını tavsiye ederim.

Edebiyatla aran nasıl, neler okursun?

William Gibson ile başlayan bir bilim-kurgu tutkusu var bende. Memleketten ayrılmadan önce en son Andy Weir’in iki kitabını bitirmiştim, Weir‘in son yıllarda macera/ bilim kurgu alanında ciddi bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Japoncam henüz okuma yapabilecek seviyede olmadığı için şimdilik burada bulabildiğim İngilizce romanlarla yetiniyorum; böyle olunca da maalesef pek de seçme şansım olmuyor.

Löpçük’ü nasıl buldun?

Löpçük gibi bir zine’i ‘ekstrem underground annual’ formatında raflarda görmeyi çok isterdim, şöyle en kalın siyah ciltlisinden. Çizerler olarak Löpçük’e daldığımızda dünyadan haberimiz yokmuş diyebiliyoruz. Orada, her zaman bilmediğimiz, anlayamadığımız bir sanatçı bulabiliriz. Dahası Löpçük, bu işlerin çözümlerine ve sanatçıların iç dünyalarına da yolculuk ediyor. Güzel bir sığınak diyebilirim.

Dilara Özden ‘Aki & Rabbit’ 2018

Bu aralar üzerinde çalıştığın özel bir şeyler?

Aki & Rabbit serisi üzerine çalışıyorum. Hikayesi kısmen yazıldı, Mart’tan sonra çizim aşamasına geçilecek. Bilim kurgu ve aksiyon türünden bir çizgi roman. Şimdilik bu kadar ipucu vereyim.

Alternatecyborg 2020 Teaser

頑張って!!!

alternatecyborg.net


SECRET LEVELS:


田名網 敬 Keiichi Tanaami

KT_10's_063
Keiichi Tanaami ‘Ghost Pass Through the Wall’ 2017

Hava saldırısının olduğu gece, çorak dağ tepelerinden insan sürülerinin kaçışını seyrettiğimi hatırlıyorum. Fakat sonra bana bir şey oldu, tüm bunlar gerçek miydi?!

Keiichi Tanaami, Tokyo’da bir tekstil işçisinin en büyük oğlu olarak 1936 yılında dünyaya gelir. 1945’de İkinci Dünya Savaşı’nda Büyük Tokyo Hava Saldırısı sırasında Tokyo bombalanırken dokuz yaşındaydı. Sanat eserlerindeki ana motiflere dönüşecek imgeler bu dönemde zihninin derinliklerine dağlanır : Gümbürdeyen Amerikan bombardımanları, gökyüzünü tarayan projektörler, uçaklardan atılan yangın bombaları, ateşten bir okyanusa dönüşen şehir, kaçışan insanlar,  babasının akvaryumundaki Japon balığı ve bombaların etkisiyle suya yansıyan ateş parıltıları.

“Yiyip içip, oyun oynamakla dolu olması gereken çocukluğumdan savaşın esrarengiz canavarlığı tarafından uzaklaştırıldım; rüyalarım öfke ve tevekkülün, korku ve endişenin girdabıydı. Hava saldırısının olduğu gece, çorak dağ tepelerinden insan sürülerinin kaçışını seyrettiğimi hatırlıyorum. Fakat sonra bana bir şey oldu, tüm bunlar gerçek miydi?! Belleğimde rüya ve gerçeklik karman çorman oldu, kalıcı olarak belleğime bu müphem halleriyle kaydoldular.”

KT_10's_162
Keiichi Tanaami ‘The Laughing Spider N’ 2017

Tanaami erken yaştan beri çizime düşkündü, ortaokuldayken savaş sonrasının önde gelen karikatüristi Kazushi Hara’nın stüdyosunda bir karikatürist olma niyetiyle sıkça zaman geçiriyordu. Amma velakin Hara’nın ani ölümünden sonra, çizgi roman mangalarının öncü alanına yöneldi ve Musashino Sanat Üniversitesi’nde profesyonel bir sanatçı olmaya çalışarak buna devam etti. Burada geçirdiği zaman süresince yeteneği kulaktan kulağa hızla yayıldı ve 1958’de ikinci sınıfta okurken, dönemin saygın bir illüstrasyon ve tasarım grubu tarafından düzenlenen bir sergide özel ödülüne layık görüldü. Mezun olduktan sonra bir reklam ajansında iş buldu fakat aldığı sayısız özel komisyondan ötürü bir yıl dolmadan işten çıktı. 60’lar boyunca başarılı bir illüstratör ve grafik tasarımcısı olarak kendini oyalarken aynı zamanda savaş sonrası Japonya’sının belirleyici sanat hareketlerinden birisi olan Neo-Dada örgütlenmesine aktif olarak iştirak ediyordu. 60’ların ikinci yarısında, dönemin sanat sahnesindeki en yeni mecralardan biri olan video sanatına da kendini kaptırdı.

“1960’larda Akasaka’daki Sogetsu Sanat Merkezi, düzenli aralıklarla birçok değişik janrı kateden etkinlikler düzenliyordu. Yoko Ono’nun happeningleri, Nam June Paik’in videoları ve Amerika’dan gelen deneysel filmler sahneleniyordu burada. [Sogetsu] Animasyon Festivali’nden (1965) o zamanlar haberdar olmuştum. Bir animasyon yapmayı fena halde istiyordum bu yüzden ‘Marionettes in Masks’ı (35 mm, 8 dakika) üretirken bana yardım etmesi için Yōji Kuri’nin Deneysel Animasyon Stüdyosu’nu ikna ettim. Bundan sonra, ‘Good-by Marilyn’ (1971), ‘Good-by Elvis and USA’ (1971), ‘Crayon Angel’ (1975) ve ‘Sweet Friday’ (1975) gibi yapıtlarla animasyon yapmaya devam ettim.” 

1967’de Tanaami New York City’e ilk yolculuğunu yaptı. Başarılı giden Amerikan tüketimciliği kasırgasının ortasında ışıl ışıl parlayan Andy Warhol’un yapıtlarıyla burada yüz yüze geldi; Tanaami ayrıca tasarım dünyası içerisindeki sanatın yeni olanaklarından da etkilendi.

Warhol ticari illüstratörlükten sanatçılığa geçiş sürecindeydi, onun sanat dünyasını deşme yöntemine, taktiklerine ilk elden şahit olmuş ve onları deneyimlemiştim. Onun stratejileri, reklam ajanslarının kullandığı stratejilerden farksızdı. Yapıtlarında çağdaş ikonları birer motif olarak kullandı, diğer faaliyetlerinde de filmler, gazeteler ve rock grupları gibi mecraları bir araya getirdi. Diğer bir ifadeyle Warhol’un yalnızca varlığı, işlerini sanat piyasasına satmaya yetiyordu. Bu beni sarsmış, aynı zamanda onu kendim için mükemmel bir rol modeli olarak benimsemiştim. Warhol gibi kendimi sadece güzel sanatlar ya da sadece tasarım olarak tek bir mecrayla kısıtlamamaya, bunun yerine çok farklı yöntemleri keşfetmeye karar verdim.”

KT_10's_155
Keiichi Tanaami ‘The Laughing Spider G’ 2017

Saykodelik kültür ile pop sanatın doruğundaki Tanaami’nin kitsch, renkli illüstrasyonları ve tasarım işleri hem Japonya’da hem de yurtdışında büyük övgüyle karşılandı. AVANT-GARDE Dergisi’nin düzenlediği 1968 savaş karşıtı poster yarışmasında ödül kazanan “NO MORE WAR” eseri, The Monkees ve Jefferson Airplane gibi efsanevi müzik gruplarına yaptığı albüm kapakları ve buna benzer diğer çalışmaları, saykodelik ve pop sanatın Japonya’ya tanıtılması yolunda önemli ayak izleri bıraktı. Dahası, 70’lerin başında yaptığı Hollywood aktrislerinin yer aldığı erotik resim serileri Tanaami’yi, Amerikan kültürüne dair nükteli bir göze sahip Japon sanatçı olarak ilan eden önemli çalışmalar bütünüdür.

1975’de TanaamiPlayboy’un Japon edisyonunun ilk sanat direktörü oldu ve Playboy’un genel merkezini ziyaret etmek üzere bir kez daha New York’a gitti. Buradaki editör onu Andy Warhol’un Fabrika’sına götürdü. Bu dönemden itibaren Tanaami’nin bilhassa film ve baskı mecralarındaki çalışmaları provokatif ve deneysel oldu. Özellikle filmleri Almanya’daki Oberhausen Uluslararası Kısa Film Festivali’nde (1975, 1976), New York Film Festivali (1976) ve Kanada’daki Ottawa Uluslararası Animasyon Festivali’nde gösterildiğinde eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Eserlerinin sıradışı ve öncü doğası, 1976 yılında Nishimura Galeri’deki “Super Orange of Love” sergisinin polis tarafından denetleme amacıyla açılış gününde kapatılmasına yol açtı.

1981’de kırk beş yaşındayken akciğer ödemiyle mücadele etti ve bir müddet yaşam ile ölümün sınırında gezindi. 80’ler ve 90’lar boyunca Tanaami, yaşadığı deneyimde temellenen “Yaşam ve Ölüm” temasını merkezine alan çok sayıda eser üretti. Örneğin Tanaami’nin çalışmalarında sıkça görülen çam ağacı formu, hastalığı sırasında yaşadığı bir halüsinasyondan gelir. Benzer şekilde, spiraller ve minyatür bahçemsi mimari formların yanı sıra görülen vinçler, filler ve çıplak kadınlar bu dönemdeki çalışmalarının ayırt edici özelliğidir.

1999’da Tokyo’daki Galeri 360°’de Tanaami’nin 60’lardaki eserlerinden oluşan bir retrospektif düzenlendi. Sergi, 60’lardan sonra doğmuş yeni jenerasyonun kültürel liderlerinden, Yamataka Eye (Boredoms) ve KAWS’dan büyük övgü aldı ve sonuç itibarıyla Tanaami’nin çalışmaları bir kez daha gençlik kültürü içinde popülerleşti. Tanaami 2005’den beri, güzel sanatlar alanına denk düşen yeni çalışmalar ortaya koymaktadır. Bu eserlerde kişisel belleğinden ve rüya dünyasından gelen imgeleri –kişileştirilmiş süs balığı, deforme karakterler, ışık demetleri, helezoni çam ağaçları, fantastik mimari, genç kızlar– resmin, heykelin, filmin ve mefruşatın çeşitli mecraları vasıtasıyla açıkça göstermeye devam ediyor.

Tanaami 1991’den beri, Tabaimo gibi yeni sanatçıların yetişmesine yardım ettiği Kyoto Üniversitesi Sanat ve Tasarım bölümünde profesör olarak çalışmaktadır. Yakın zamandaki sergileri Cenova’daki Art & Public’deki “Day Tripper” (2007), Berlin’deki Galerie Gebr. Lehmann’daki “SPIRAL” (2008), NANZUKA UNDERGROUND’daki “Kochuten” (2009), Frieze Sanat Fuarı’ndaki “Still in Dream” (2010) ve Art 42 Basel’deki “No More War”’ı (2011) kapsamaktadır.

Tercüme: Onur Civelek


KT_10's_140
Keiichi Tanaami ‘Eyeball Moves in the Twilight’ 2017

On the night of the air raid, I remember watching swarms of people flee from bald mountaintops. But then something occurs to me: was that moment real?

Keiichi Tanaami (田名網 敬) was born in 1936 as the eldest son of a textile wholesaler in Tokyo. He was 9 years old when Tokyo was bombed during the Great Tokyo Air Raid of World War II in 1945. Images seared into the back of his mind at this time would become major motifs in his art works: roaring American bombers, searchlights scanning the skies, firebombs dropped from planes, the city a sea of fire, fleeing masses, and his father’s deformed goldfish swimming in its tank, flashes from the bombs reflecting in the water.

“I was rushed away from my childhood, a time that should be filled with eating and playing, by the enigmatic monstrosity of war; my dreams were a vortex of fear and anxiety, anger and resignation. On the night of the air raid, I remember watching swarms of people flee from bald mountaintops. But then something occurs to me: was that moment real? Dream and reality are all mixed up in my memories, recorded permanently in this ambiguous way.”

2019-taanami-walking-nude-figure-1
Keiichi Taanami ‘Walking Nude Figure’ 2019

Tanaami took to drawing from a young age, and as a junior high school student he often spent time at the studio of leading postwar cartoonist Kazushi Hara with the intention of becoming a cartoonist himself. After Hara’s sudden death, however, he turned to the pioneering field within manga of graphic novels, and went on to study to become a professional artist at Musashino Art University. Word of his talent spread quickly during his time there and in 1958, as a second year student, he was awarded the Special Selection at an exhibition held by the authoritative illustration and design group of the time. After graduating he took a job with an advertising agency, but quit before one year was up due to the numerous private commissions he was receiving. During the ‘60s he busied himself as a successful illustrator and graphic designer while also actively participating in the Neo-Dada organization, one of the defining art movements of postwar Japan. In the latter half of the ‘60s he immersed himself in making video art, the newest medium in the art scene at the time.

“In the 1960s, the Sogetsu Art Center in Akasaka regularly held events that traversed many diverse genres. There were happenings staged by Yoko Ono, videos by Nam June Paik and experimental films from America. It was around that time that I heard about the [Sogetsu] Animation Festival (1965). I wanted so badly to make an animation, so I convinced Yōji Kuri’s Experimental Animation Studio to help me create ‘Marionettes in Masks’ (35 mm, 8 minutes). I continued to make animations after that, with works such as ‘Good-by Marilyn’ (1971), ‘Good-by Elvis and USA’ (1971), ‘Crayon Angel’ (1975) and ‘Sweet Friday’ (1975).”

In 1967, Tanaami took his first trip to New York City. There he came face to face with the works of Andy Warhol, shining brightly amidst the whirlwind of prospering American consumerism, and Tanaami was struck by the new possibilities of art within the world of design.

KT 14894
Keiichi Tanaami ‘Jakuchu: Birds and Flowers’ 2015

“Warhol was in the process of shifting from commercial illustrator to artist, and I both witnessed and experienced firsthand his tactics, his method of incision into the art world. His strategies were identical to the strategies employed by advertising agencies. He used contemporary icons as motifs in his works and for his other activities put together media such as films, newspapers and rock bands. In other words, Warhol’s sole existence was selling his works to the art market. I was shocked by this, and at the same time I embraced him as the perfect role model for myself. Like Warhol, I decided not to limit myself to one medium, to fine art or design only, but instead to explore many different methods.”

At the height of psychedelic culture and pop art, Tanaami’s kitschy, colorful illustrations and design work received high acclaim in both Japan and abroad. “NO MORE WAR”, his prize-winning piece from the 1968 antiwar poster contest organized by AVANT-GARDE Magazine, in addition to his album cover art for legendary bands The Monkees and Jefferson Airplane and other such works left a major footprint on the path to introducing psychedelic and pop art to Japan. Furthermore, his series of erotic paintings featuring Hollywood actresses done in the early ‘70s became an important body of work that declared Tanaami as the Japanese artist with a witty eye on American culture.

In 1975, Tanaami became the first art director of the Japanese edition of Playboy, Monthly Playboy, and went to New York once again to visit Playboy’s head office. The editor there took him to Andy Warhol’s Factory. Tanaami’s works from this period, mostly in the mediums of film and print, were provocative and experimental. His films in particular received wide critical acclaim, appearing in the International Short Film Festival Oberhausen in Germany (1975, 1976), the New York Film Festival (1976), and the Ottawa International Animation Festival in Canada (1976). The vanguard nature of his work led the police to shut down his 1976 exhibit “Super Orange of Love” at Nishimura Gallery for inspection on the opening day.

In 1981, at the age of 45, he suffered a pulmonary edema and for a time hovered at the edge of life and death. Throughout the ‘80s and ‘90s, Tanaami created many works centered around the theme of “Life and Death” based on the experience. For example, the pine tree form that appears frequently in Tanaami’s works comes from a hallucination he experienced during his illness. Similarly, the cranes, elephants and naked women that appear along with spirals and miniature garden-like architectural forms are characteristic of his works from this period.

In 1999, a retrospective of Tanaami’s works from the ‘60s was held at Gallery 360° in Tokyo. The exhibit was praised highly by Yamataka Eye (Boredoms) and KAWS, cultural leaders of the new generation born after the ‘60s, and as a result, Tanaami’s works once again became popular amongst youth culture. Since 2005, Tanaami has been presenting new works that fall in the realm of fine art. In these works, he continues to manifest images from his personal memories and from his dream world — personified goldfish, deformed characters, rays of light, helical pine trees, fantastical architecture, young girls — through the various mediums of painting, sculpture, film and furniture.

Tanaami has worked as a professor at Kyoto University of Art and Design since 1991, where he has helped bring up young new artists such as Tabaimo. Recent exhibits include “Day Tripper” at Art & Public in Geneva (2007), “SPIRAL” at Galerie Gebr. Lehmann in Berlin (2008), “Kochuten” at NANZUKA UNDERGROUND (2009), “Still in Dream” at Frieze Art Fair (2010) and “No More War” at Art 42 Basel (2011).

source: wikipedia

Keiichi Tanaami


Catalogue Exposition Heta-Uma Mangaro

Livre ‘Paradise of eyes’ – UDA


Dasetattoo: Abstrakte Grafik

istanbul_03
Dase Graphics, İstanbul (2019)

Beni dövme sanatçısı olmaya teşvik eden, punk rock ve grafiti kültürüne olan ilgimdir. Ortaya çıkardığım işler deriye mürekkep uygulamanın ince detaylarını çalışmış olmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktılar.

Türkçesi: Işıl Karaçalı

dase 07
Dasetatoo

Gerçek ismim Roman Shcherbakov fakat çalışmalarımın altına çoğunlukla Dase veya Dasetattoo imzasını atıyorum. Dase mahlası 2003 senesinde şehirde attığım ilk tag‘lerle beraber ortaya çıkmış bir isim.

Dövme sanatçısı olmadan önce marangozluk yaptığımdan dolayı sıklıkla ahşap malzemeyle çalışıyordum. Marangozluk dışında vaktimi grafiti ve resim yaparak geçiriyordum.

Beni dövme sanatçısı olmaya teşvik eden punk rock ve grafiti kültürüne olan ilgimdir. Ortaya çıkardığım işler deriye mürekkep uygulamanın ince detaylarını çalışmış olmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktılar. Dövme yapmaya 2009 senesinde başladım ve o zamandan beri tutkum.

Bu benim için verilmesi kolay bir karardı. Geleneksel dövmelere kendi dokunuşumu katarak modern çağ ile bağlantı kurmak ve geleneksel dövmeye yeni bir perspektif getirmek istedim. Kişisel tarzımı geliştirirken belirli renk şemalarını da içeren soyut ve deneysel unsurları birleştirmeye başladım. Bunun sonucu olarak da bugün yaptığım özgün dövme tarzı ortaya çıktı

Eski hapishane dövmelerini ve geleneksel tarzda yapılmış dövmeleri çok beğeniyorum. Bu tarzda yapılmış dövmeler senelerdir ilham kaynağımdır. Kendime yakın bulduğum diğer bir tarz da oldschool ve grafik dövmelerdir (siyah- beyaz dövmelerden bahsediyorum). Deneyselliğe olan cesaretim kendi tarzımı geliştirmemde yardımcı oldu ve bu tarzı kendime özgü soyut dünyam ve çizgilerimle harmanlamaktan hoşlanıyorum.

Çizimlerimi soyut gerçeküstücülük olarak adlandırmayı tercih ediyorum fakat belli bir noktada realizm olarak da adlandırıyorum. Gerçek obje ve formlarla çalışırken bir süre sonra onları iki boyutlu akışkan imgelere ve uzayın dengesiz formlarına dönüştürdüm, çünkü içinde yaşadığım zamanın ruhunu ve etrafımda olan bitenleri de yansıtabilmek istiyorum. Ben sadece yaratıyorum. Tuval üzerinde sprey boya ve akrilik boyayı yüzeye uygularken de çeşitli yöntemler kullanıyorum.

dase 03

Kendime kalan bütün boş zamanımı vizyonumu geliştirmek için harcıyorum. Şu anda da çoğunlukla bu alanda gelişen dokular ve renk şemaları ile deneyler yapıyorum. Kiev‘de çok güzel anılarım var, beni ve yaptığım işi destekleyen arkadaşlarım burada yaşıyorlar ve bu da bana kendimi geliştirmek için güç veriyor. Bu şehri gerçekten seviyorum. Vize alma zorluğu ve sınırlar nedeniyle Kiev‘de yaşayan insanların dünyayı görmek için seyahat etmeleri çok zor. Yurdumdaki politik durumlar nedeniyle sanatımı burada Ukrayna‘da tanıtmaya çalışıyorum. Sonuçta Ukrayna‘da eski hapishane tarzı dövmelerden farklı bir dövme tarzı benimsenmediği için benim stilimi de burada herkesin alıp bağrına basmasını pek beklemiyorum.

Resimde elimde tuttuğum kitap, 2012 senesinde Berlin‘de Re:Surgo! tarafından basılmış olan soyut grafik deneylerimi içeren MONOCHROME isimli ilk kişisel fanzinim. Christian Feller ve Anna Hellsgaard‘a, çalışmalarımı gurur duyabileceğim bir kitaba dönüştürdükleri için her zaman minnettar olacağım. Ayrıca geçen yıl sevgili eşim Olga Breka ile birlikte ‘Dasetattoo Dijital Sanat Kitabı‘ başlıklı farklı bir kitaba da başladık. Bu kitapta kariyerimin son iki senesinde yapmış olduğum soyut grafik çalışmalarımı ve en iyi dövmelerimi topladık; kitabın bütün düzenlemesini Olga üstlendi. Bu kitap sayesinde dövme yapmaya başladığımdan bu yana işlerimin ve stilimin nasıl geliştiğini görebilirsiniz.


dase 05
Dasetattoo

 – ENGLISH –

It was my love for the punk rock culture and graffiti that evidently inspired me to become a tattoo artist. The majority of the work I’ve done myself is a direct consequence of studying the subtle details of applying ink to skin.

Roman Shcherbakov is my real name. However, many of my works go by the signature of Dase, or Dasetattoo. Dase was my street handle which emerged in 2003 along with the first tags I made in the city. Last year marked my 28th birthday.

Prior to becoming a tattoo artist I spent a lot of time working with wood, making furniture as a cabinet maker. When I didn’t work I spent my time painting graffiti and paintings.

It was my love for the punk rock culture and graffiti that evidently inspired me to become a tattoo artist. The majority of the work I’ve done myself is a direct consequence of studying the subtle details of applying ink to skin. I began tattooing in 2009 and since then it has been my passion.

It was an easy call for me. I wanted to bring a fresh perspective to the traditional tattoos and at the same time apply my own touch, which also relates to these modern times of ours. While developing my personal style, I began to incorporate elements of my abstract and experimental works featuring specific colors schemes. That evidently led to my unique tattoos.

I really like the traditional style tattoos and the looks of local prison tattoos. This is really what inspired me for many years. Other styles close to heart has always been old school and graphical (which is to say, black and white tattoos.) My connection to the experimental led me to develop my own style, in which I am happy to combine my trademark abstract vision of the world but also the classic linear graphic.

When it comes to my artwork and how I would describe it, I would rather call it abstract surrealism. However, at some point it could also be described as just realism. Working with real objects and forms I gradually transform them into two-dimensional measurements of distorted norms of space and fluid images. I do it because I want to capture the time I live in. And a vision of what’s going around. I am merely the creator. On canvas I utilize spray paint and acrylics, using various methods as I apply the paint to the surface.

I use all my spare time to develop new visions. Right now I’m mostly into experimenting with textures and color schemes, developing and improving in this field.

I’ve experienced a lot of good moments in Kyiv. After all, here are all my friends who supports me and what I do. They give me the strength to develop on so many levels. I really love this city.

Our people have a really hard time traveling, to see the world, due to the difficulties of acquiring a visa and our closed borders. The whole political situation in our country. And that is a reason I try to introduce my new style here in Ukraine.

Obviously, it [my style] isn’t always embraced with open arms by everyone here in Ukraine, but only because we never had a tradition of tattooing except for what is known as prison tattoos. Only now people start to develop a sense for it and I hope that more and more will start to consider my style unique.

monochrome 03
Dasetatoo ‘MONOCHROME’ Re:Surgo!

The book which rests in my arms on this picture is my very first personal zine featuring experiments with abstract graphics. “MONOCHROME” was printed by Re:Surgo in Berlin in 2012. I am forever grateful to Christian Feller and Anna Hellsgaard for the fact that they incorporated my works into something bigger, something I can be proud of.

In addition, last year we worked on another book under the name of “Dasetattoo Digital Art Book” together with my girlfriend Olga Breka. In this book we gathered my best tattoos and abstract graphical works for the last two years of my career. Olga did the whole layout of the book. Basically, by reading this book you can follow the evolvements and styles of my works since I began tattooing.


intei
interview : Dasetattoo

Fliessende Realitäten

Abstrakte Grafiken von

Dase Roman Sherbakov

Interview: Fabienne Anthes

Wie hast du den für dich typischen, flächigen lllustrationsstil entwickelt?
Je länger Ich mich mit Kunstgeschichte und Zeichentechniken beschäftigt habe, umso wichtiger wurde es für mich, die neuzeitlichen und modernen Einflüsse bewusst hinter mir zu lassen und zu ursprünglicheren Darstel-­lungformen zurückzukehren. Die primitiven, zweidmen-sionalen Zeichnungen aus der Antike und dem Mittelalter sprechen mich aufgrund ihrer Direktheit und Einfachkelt wesentlich mehr an – gerade wel I die Dimensionen nicht stimmen und keine korrekte Perspektive existi ert. Auch die erfrischende Einfachheit und de Formreduktion von Folk Art und Naiver Kunst haben mich inspiriert, Impulsiv und direkt zu zeichnen. Für mich entsteht die besondere Spannung natürlich auch aus der Kombination dieses Zeichenstils mit den Motiven und Geschichten: Die Dar­stellung von Gewalt mit einer naiven Linie Ist besonders kraftvoll.

Wie kommt es, dass Comic dir als Medium so viel bedeutet?
Ich möchte mit meinen Illustrationen Geschichten erzäh­len – Ich denke, das sieht man auch an meinen Tattoos. Mein Freund und viele Leute aus meinem Freundeskrels sind zudem Comiczeichner – ihre Arbelten beeinflussen und Inspirieren mich daher ebenso B., Sergio Toppi und Carson BilIs, stellung von Gewalt mit einer naiven Linie Ist besonders kraftvoll.

dase 02
Dasetattoo (2018)

Wie kommt es, dasa Comic dir als Medium so viel bedeutet?
Ich möchte mit meinen Illustrationen Geschichten erzäh­len – Ich denke, das sleht man auch an meinen Tattoos. Mein Freund und viele Leute aus meinem Freundeskreis sind zudem Comiczeichomi czeichner – Ihre Arbeiten beeinflussen und inspirieren mich daher ebenso wie die von berühmten Zeichnern wie wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David Mike Mignolaner – Ihre Arbeiten beeinflussen und inspirieren mich daher ebenso wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David B., Sergio Toppi und Carson Ellis.

dase-dase.tumblr.com

dasetattoo


Pas un Artiste, un Ninja: Dave 2000

die_by_the_sword - small
Dave De Mille ‘Die by the Sword’ 2018

“Nous sommes en permanence bombardés de pseudo-réalités fabriquées par des gens extrêmement doués utilisant des outils électroniques extrêmement pointus. Je ne me méfie pas de leurs motivations, mais de leur pouvoir. Car ils en ont beaucoup. Et c’est un pouvoir ahurissant : c’est le pouvoir de créer des univers entiers, des univers mentaux.” Philip K. Dick

DAVE merhaba, söyleşi için teşekkürler. Protopronx ve Sazalamuth etiketleriyle uzun zamandır grafik tasarımdan animasyon filmlere birçok farklı disiplinde işler üretiyorsun. Seni tanımayan okurlar için biraz kendinden bahseder misin?

O zevk bana ait. Çizim yapmaya bütün çocuklar gibi erken yaşta başladım, hoşuma gitti ve devam ettim, şu an neredeyse 42 yaşındayım. İlk yağlı boya resmimi yaptığımda sekiz yaşındaydım. Bir sandalye çizmiştim. Van Gogh’tan intihal yapmaya çalışmıyordum, çünkü henüz onu tanımıyordum bile! Les Vosges’da büyüdüm ve infografinin (3 boyutlu bilgisayar grafikleri) engin sularında yıkanmaya MSX 8 bit bilgisayarla başladım. Görüntü yaratmak için basit dilde programlar yazıyordum. Eğri koordinatlarından yola çıkarak Hulk çizmeye sardım, çok uzun sürmedi çünkü çok sıkıcıydı. İlk gençlik yıllarımda bir Amiga 500 satın aldım ve Deluxe Paint (320 x 200 pixel bitmap grafik yaratmak için gerçek bir yazılım) ve demo-scene sayesinde tipografi ve dizgi konusunda çok şey öğrendim. On sekiz yaşında plastik sanatlar fakültesine başladım, resme tutkum hep vardı ama bölüm hakkında pek bir şey bilmiyordum. Vosges ormanlarının kapalı ufkundan sonra çok daha genişlerini keşfediyordum. Fakültede 5 yıl okudum ve Softimage 3D üzerine bir eğitimle okulu bitirdim. Dönemin güçlü bir 3D sentez yazılımıydı. Eğitim aldığım tek yazılım budur, geri kalan her şeyi el kitaplarını okuyarak ve kursları takip ederek öğrendim. 28 yaşında güneye, Marsilya’ya taşındım. Burada bir tiyatro salonu olan Embobineuse ekibiyle tanıştım. Burası için 200’den fazla afiş yaptım – Onların kadrolu afişçisi oldum! Ayrıca hala birlikte çalıştığım Le Dernier Cri (2015 yılında burda bir resim sergisi açtım) var ve grafik konusunda onlarla aynı kafadayız. Bu işlere paralel olarak şirketlere serbest grafik işleri de yaptım. Kendimi bir sanatçıdan ziyade bir Ninja olarak tanımlıyorum. Sol elle torture-porn görüntüleri üretiyorum, Le Dernier Cri’den yayın yapıyorum ve sağ elimle Elf-Total-Fina grubunun kampanyası için bir maskot tasarlıyorum.

poster (16)
Dave De Mille, affiche pour Embobineuse

– FRANÇAIS –

Dave, bonjour, je te remercie encore une fois pour avoir accepté de donner cette interview. Sous le label de Protopronx et Sazalamuth, tu produis dans un large eventail de discipline, de design graphique à des films animés. Puis-je te demander de t’introduire pour les lecteurs qui ne te connaissent pas. Depuis quand tu es dans cet entourage?

Mais tout le plaisir est pour moi. J’ ai commencé à dessiner très jeune comme tous les enfants et comme ça me plaisait j’ ai continué, j’ ai maintenant presque quarante-deux ans. Je me souviens avoir fait ma première peinture à l’ huile à l’ âge de huit ans, j’ ai peint une chaise, c’ était sans volonté de plagier Vincent Van Gogh que je ne connaissais pas encore ! J’ ai grandi dans les Vosges et j’ ai commencé à mettre les pieds dans la grande mare de l’ infographie avec un ordinateur MSX 8 bits. J’ écrivais des programmes en langage basic afin de générer des images. Je me suis acharné à dessiner Hulk en rentrant des coordonnées de courbes, j’ ai vite laissé tomber car c’ était trop fastidieux. A l’ adolescence j’ achetais un Amiga 500, découvrais Deluxe Paint (un VRAI logiciel pour générer des images bitmap en 320 × 200 pixels) et intégrais des groupes de demo making – Dmacon – The dreamdealers …- J’ ai beaucoup appris en matière de typographie et de lettrage grâce à la demo-scene. A dix-huit ans j’ entrais en faculté d’ arts plastiques, je peignais toujours mais ne connaissais que très peu de choses en la matière. Je découvrais d’ autres horizons bien plus riches que ceux trop fermés de la forêt vosgienne. J’ étudiais cinq ans à la fac et finis par une année de formation sur Softimage 3D, un puissant logiciel de synthèse 3D pour l’ époque. C’ est le seul logiciel pour lequel j’ ai suivi une formation, pour le reste j’ ai lu des manuels et suivis des tutoriels.A vingt-huit ans je descendais vers le sud, Marseille, où je rencontrais l’ équipe de l’ Embobineuse, une salle de spectacle complètement barrée pour laquelle j’ ai aligné plus de deux-cent affiches – j’ étais devenu leur affichiste attitré ! Je rencontrais aussi Le Dernier Cri avec qui je continue à travailler (j’ y ai fait une exposition de peintures en janvier 2015) et partage toujours avec eux un goût prononcé pour la saturation graphique. Je travaillais parallèlement en tant que graphiste indépendant pour des entreprises. Je ne me définis pas comme un artiste mais plutôt comme un ninja ! De la main gauche je fabrique des images de torture-porn que j’ édite au Dernier Cri et de la main droite je modélise une mascotte pour une campagne du groupe Elf-Total-Fina.

test2.indd
Dave De Mille, ‘Sketch Book Holocaust’

Çocukların ne üslupla ne de sanatsal tutarlılıkla işleri olur, ellerindeki neyse onunla eğlenirler ve benim yaptığım da tamamen bundan ibaret.

‘Sketch Book Holocaust’ vesilesiyle seni tanıma şansını yakaladım ve sıradışı bir desinatör olduğunu düşünmüştüm; fakat yaptığın işleri inceleyince üçboyutlu grafik animasyona da ağırlık verdiğini farkettim, bu animasyonlar gerçekten büyüleyici.

Aslında hep 3D, numerik ve analojik kolaj, desen ve resmi paralel olarak çalıştım. Sanatsal tutarlılık kaygısı taşımıyorum, çünkü daha önce de söylediğim gibi ben bir sanatçı değilim. Ben kılık değiştiren, oyun hamurundan yaratıklar üreten, kartondan dekor kesen, olasılık dışı senaryolar yazan ve bütün bunları coşkulu bir tiyatro oyunu yaratmak üzere karıştıran bir oğlan çocuğuyum. Çocukların ne üslupla ne de sanatsal tutarlılıkla işi olur, ellerindeki neyse onunla eğlenirler ve benim yaptığım da tamamen bundan ibaret. Sanatçıların kendi benzersiz eserleri olduğunu düşündükleri bir şeye tutulmalarından rahatsızım. Hani “aaah! hayatım boyunca beyaz fon üzerine beyaz kareler yapacağım ve beni böyle tanıyacaklar” demek gibi. Ne acı, ne üzücü! Animasyonlara gelince onlara buradan ulaşabilirsiniz: pitpool.free.fr

poster (15) small
Dave De Mille, affiche pour Embobineuse

En tant qu’une personne qui a eu l’occasion de te connaitre par “Sketch Book Holocaust” imprimé les éditions A MORT j’avais pensé que tu etais un dessinateur extraordinaire. Mais apres avoir observé tes ouvrages, je me suis aperçu que tu te focalise à 3D graphique animation. Ces animations sont vraiment ravissantes. Est-ce qu’elles sont presentées quelque part?

En fait j’ ai toujours pratiqué la 3D, le collage numérique et analogique, le dessin et la peinture de manière parallèle. Je ne me soucie pas de cohérence artistique car comme dit plus haut je ne suis pas un artiste. Je suis un enfant qui se déguise, un gamin qui fabrique des bestioles en pâte à modeler, découpe un décor en carton, invente un scénario improbable et mélange tout ça pour en faire une pièce de théâtre délirante … Les enfants ne s’ occupent pas de style ou de cohérence artistique, il s’ amusent avec ce qu’ ils ont sous la main et c’ est exactement ce que je fais. Je plains les artistes qui se cantonnent à un truc qu’ ils pensent leur être singulier, genre “aaaaah ! je vais faire des carrés blancs sur fonds blancs toute ma vie comme ça on me reconnaitra”. Quelle pauvreté, quelle tristesse !

Quant aux animations on peut les retrouver ici: pitpool.free.fr

Elles ont été récemment présentées à Denver aux Etats unis par Adam Stone lors de l’ exposition inaugurant la sortie du très beau livre collectif en anaglyphe (lunettes rouges et bleues !) intitulé Mutiny 3D (jetez vous dessus c’ est de la bombe).

anotherworld1
Éric Chahi’s Another World, Delphine Software (1991)

Çocukken hepimizin heyecanla oynadığı Another World’ün sende bir yeri var mı? 

Bu oyunu çok iyi hatırlıyorum, ambiyansı mükemmeldi ve animasyonlar kusursuzdu! Bu oyunu çok oynadım ve bir noktada, ben de evde bir tane yaparak kendimi şımarttım. Bunu yapmak için ID Software arenası Quake III’e daldım. Oyunun prensibi ve 3D motoru kusursuzdu fakat grafiklerden ve seslerden nefret ediyordum ve oyunu daha ilginç kılacak birkaç opsiyon düşündüm. Yeni sesler, yeni karakterler, yeni oyun seviyeleri ürettim ve opsiyon eklemek için de biraz anladığım kod satırlarını kurcaladım. Bunları online yayınladım ve çok geçmeden ID Software’den beni kanuni takibat başlatmakla tehdit eden bir mektup aldım. Pes ettim, onlar da işin peşini bıraktılar. Oyunun üçüncü ve son versiyonuna hala buradan ulaşılabilir: acidarenaweb.free.fr

Bizlere biraz Fransız Bilim Kurgusu’ndan bahseder misin? 

Bu konuda uzman sayılmam! Hala büyük klasikleri okuyorum: Philip K. Dick, Frank Herbert… Yakın zamanda Laurent Genefort’un “Point chaud” adlı kitabını okudum. Ne sebeple olduğu bilinmemekle birlikte gezegenin her yerinde ortaya çıkan farklı türlerden uzaylılardan bahseden bir hikaye. Çok hoş bir roman.

Piyasaya da çalışan birisin sanırım. Daha çok ne tip işler alıyorsun? 

Ücretli bir Ninja olarak her şeyi alıyorum, yok artık dedirtenleri bile (L’Oreal, Kenzo, Microsoft, Electronic arts, Lesieur vs…) Sorun şu ki artık piyasada alınacak çok fazla bir iş kalmadı.  Şirketler grafik işlerini stajyerlere saçma sapan paralar ödeyerek içeride yaptırıyorlar ve bağımsız çalışan grafikerlere ihtiyaç duymamaya başladılar. Fransa’da bir paradoks mevcut, yeraltı grafik sanatı çok gelişmiş ve genelde oldukça kaliteli ancak reklam için yapılan grafikler ya da ilan verenlere yönelik grafik çalışmaları inanılmaz derecede zayıfladı; çok yazık!

Japonya’nın tam tersine Fransa’da ana akımın neredeyse grafik kültürü yok, olay şu ki photoshop kullanmayı bilen 16 yaşındaki bir çocuk bile bir reklam kampanyasını A’dan Z’ye yürütebilir ve herkes  sütyenli bir hatunun üzerine iliştirilmiş Arial  tipografisinden memnun kalır. Fransa’da grafik hayal gücü ve yaratıcılık açısından bir engele takıldı. Reklam verenler veya sanat yönetmenleri nötr şeyler istiyorlar, o kadar nötr şeyler ki işler karaktersizleşiyor.


“Another World”, a-t-il laissé une trace emotiononelle en toi? C’était un jeu que nous tous avions fébrilement joué pendant notre enfance? 

Je me souviens très bien de ce jeu, l’ ambiance était excellente et les animations parfaites ! J’ ai beaucoup joué au jeux video et à un moment je me suis payé le luxe d’ en bricoler un. Pour se faire je suis tombé sur Quake III arena de ID Software. Je trouvais le principe de jeu et le moteur 3D tout deux excellents mais je détestais les graphismes et les sons et pensais à quelques options qui aurait rendu le jeu plus intéressant. Je fabriquais donc de nouveaux sons, personnages, niveaux de jeu et trifouillais des lignes de code que je comprenais à peine pour ajouter des options. Je mis tout ça en ligne et reçu très rapidement un courrier de la part de ID Software qui me menaçait de poursuites judiciaires. J’ ai fait le mort et ils n’ ont pas donné suite. La troisième et dernière version du jeu est toujours disponible ici: acidarenaweb.free.fr

Est-ce que tu peux nous informer sur la sci-fi française?

Je ne suis vraiment pas calé en la matière ! Je relis toujours les grands classiques – Philip K. DIck, Frank Herbert … J’ ai récemment lu “Point chaud” de Laurent Genefort, une histoire d’ extra-terrestres de différentes espèces qui apparaissent un peu partout sur la planète sans qu’ on sache pourquoi. Très chouette roman.

Je crois que tu travailles professionellement pour le marché aussi. Quelle sorte d’ouvrages tu acceptes? 

En tant que ninja-mercenaire je prends TOUT, même l’ imprenable (L’ oréal, Kenzo, Microsoft, Electronic arts, Lesieur etc … etc …). Le problème c’ est qu’ il n’ y a plus grand chose à prendre. Les entreprises font faire leur graphisme en interne en payant des stagiaires à coups de pied au cul et ne font plus beaucoup appel à des indépendants. Il y a un paradoxe en France, le graphisme underground s’ est beaucoup développé et se trouve être souvent de qualité tandis-que le graphisme publicitaire ou destiné au annonceurs est devenu incroyablement pauvre, c’ est pitoyable. La France mainstream n’ a quasiment pas de culture graphique (contrairement au Japon par exemple) ce qui fait que n’ importe quel adolescent de seize ans équipé de photoshop pourra tout à fait réaliser une campagne publicitaire de A à Z et tout le monde sera content avec une typographie arial claquée sur une photo de nana en soutien-gorge. En France l’ imagination et l’ inventivité graphique sont souvent un handicap. Les annonceurs ou les directeurs artistiques veulent des choses neutres, tellement neutres qu’ elles en deviennent nulles.


Marsilya’da yaşıyorsun, geçtiğimiz aylarda Le Dernier Cri tarafından VENDETTA isimli büyük bir festival düzenlendi. Bizlere biraz neler olup bittiğinden, gözlemlerinden bahsedebilir misin? 

Elbette. Vendetta, Dernier Cri tarafından organize edilen uluslarası bir micro-edition/ mikro-yayıncılık fuarı. Onlarca kolektifi (serigrafi, yayıncı, sanatçı kolektiflerini) Marsilya Friche Belle de Mai’de  bir araya getirdi. Grafiğin underground’ına mensup olanların buluşması, karşılaşması için bir ortam oluştu. Başka türlü mümkün olmayacak bir şey, çünkü bu insanların hayatlarının çoğu ya atölyelerinde ya da bir mağarada geçiyor! Festival sergilenen işler, kitaplar ve sunduğu buluşma ortamı açısından oldukça zengindi. Bana sorarsınız Fransa’nın en büyük reklam şirketinin sanat yönetmeni gelip standları dolaşsa, mesleğinden o kadar utanırdı ki gider bir yeraltı otoparkında kafasını keserdi!

Şu an neler üzerinde çalışıyorsun, DAVE 2000’den yakında neler göreceğiz?

Kaizer Satan III’ü bitiriyorum, kitap Le Dernier Cri’den yayınlanacak; neşeli bir ortaya karışık olacak: resim, desen, infografi, kolaj, 3D… Ayrıca bir bölüm de anaglif (kırmızı-mavi gözlüklerle) olacak.

zombz small
Dave De Mille ‘Zombiez’ 2018

Tu vis en Marseille. Récemment un festival intitulé VENDETTA a été organisé. C’est une activité organisé par le Dernier Cri, si je ne me trompe pas . Est-ce que tu peux en parler et partager tes impressions?

Tout à fait, Vendetta est un festival international de micro-édition organisé par le Dernier Cri. Il fait converger des dizaines de collectifs de sérigraphes, d’ éditeurs, de dessinateurs à la Friche Belle de Mai à Marseille. C’ est l’ occasion de rencontrer des acteurs de l’ underground graphique qu’ il serait impossible d’ apercevoir autrement tellement le plus gros de leur vie se déroule dans un atelier ou une cave ! C’ est aussi le moment de venir en prendre plein la vue et de découvrir des tonnes de choses super qui sont parfaitement confidentielles. C’ est un festival extrêmement riche en images, livres et rencontres. Je pense qui si on y emmenait un directeur artistique de Euro RSCG (une grosse entreprise de publicité française) pour faire le tour des stands il aurait soudainement tellement honte de son métier qu’ il irait se couper la tête tout seul dans un parking sous-terrain.

Et sur quoi tu travailles maintenant? Qu’est que DAVE 2000 va nous disposer prochainement? Peux-tu nous informer?

Je suis en train de finir Kaizer Satan III, le livre sera édité au dernier cri. Un joyeux bordel de peinture, dessin, infographie, collage, 3D etc … Il y aura aussi une partie en anaglyphe – avec les lunettes cyan et rouge. Il sera peut-être sous-titré “tempête de tronçonneuses” haha !

protopronx.free.fr


Both Sides of the Alchemy: Aglaja Ray

Aglaja Ray aka Shaltmira ‘Self-portrait’ 2018

“Oluş diye bir şey yok, ne de devrim, mücadele ya da yol; hâlihazırda sen kendi teninin şahısın– çiğnenmesi mümkün olmayan özgürlüğün tamamlanmak için yalnızca diğer şahların sevgisini bekliyor: bir rüya politikası, göğün maviliği kadar ivedi.”

Litvanyalı genç sanatçı Shaltmira, göçebe bir oyuncu, aynı zamanda kendine münhasır bir kaos büyücüsüdür. Provokatif ve cesur bir estetiğe sahip olan sanatçı, eski uygarlıkların spiritüel çalışmalarından, black metal ve simya illüstrasyonlarından esinlenmiştir. Diskordiyanizm onun için doğaldır; otoriteyi, toplum kurallarını ve normları sorgular. Sergilediği aktivizmin, günümüz dünyası ve insan haklarıyla ciddi bağlantıları vardır. Düalistik olmayan düşünceyi harekete geçirmek amacıyla radikal performanslar sergilemiştir. Kullandığı mecralar, magick dövmeleri için seçtiği kendi bedeninden filme alınmış ritüellere kadar genişleyen koca bir evreni kapsar; sanal uzay onun evidir. Shaltmira yeraltı ve ‘kendin yap’ kültüründe büyümesine rağmen akademik bir birikime de sahiptir.  Şu anda Vilnius Sanat Akademisi’nde (Vilnius Art Academy) Grafik alanında yüksek lisansını tamamlamakta ve sonrasında doktorasını yapmayı hedeflemektedir. Sanatçının yaratıcı alanı geniş olup, iç dünyasını ve fikirlerini sergilemek amacıyla farklı araçları, akıllıca kullanmaktadır. Shaltmira, yakın zamanda yaratıcı alanını genişletmiş ve Michael Cashmore ile birlikte Berlin Psychic TV konseri esnasında TRANSFORMATION RITUAL (DÖNÜŞÜMSEL RİTÜEL) ismini verdiği bazı ses mühürleri yapmaya başlamıştır. Duvar resimlerinden post-belgeselciliğe, pentür resminden topluluk önünde yaptığı konuşmalara kadar her eyleminin, derin düşünsel tonları bulunmaktadır. Kaos’un bir yolu yöntemi vardır ve o, bu yolu iyi bilmektedir. Shaltmira, mucizelere fırsat tanımamız için ve rasyonel düşünceyi sarsmak amacıyla bir metropol şamanı rolünü üstlenir. Absürtlükten, karışıklık ve kompleksiteden, rastgelelikten, iddialılıktan ve mizahtan yararlanır ve hayatını, sanat eserinin kendisi oymuş gibi yaşar. Kimine göre melek kimine göre ise bir şeytan olan sanatçı, buna müsaade ederseniz kalp çakranızı açacak ve göz açıp kapayıncaya kadar zihninizi yeniden programlayacaktır. Onun sanatını, boşluğu kucaklar gibi kucaklayın. Her şey Bir’dir, Bir ise hiçbir şeydir! Köprü olun, Shaltmira için Sevgi ve Birlik haline ulaşmaktan daha kıymetli bir şey yoktur. O sakinliğin rahatını kaçırır, rahatsızlığı ise sakinleştirir. Korkmayın, Evren zihinseldir ve oyun oynamak ister. 23.93.666.


Shaltmira ‘I’m a the bridge’ a short post-documentary by dr. Smith, 2019

“There is no becoming, no revolution, no struggle, no path; already you’re the monarch of your own skin– your inviolable freedom waits to be completed only by the love of other monarchs: a politics of dream, urgent as the blueness of sky”

Shaltmira is Lithuanian artist chaote. occultist shapeshifter. nomad and enigma. Provocative, botd and has recognisable aesthetics, inspired by black metal and alchemical illustrations, as well as spiritual studies of ancient civilizations. Discordianism is natural for her, she is always questioning the authority, society’s rules and norms. Her art has connections with human rights activism, radical performances are constructed to provoke the non-dualistic way of thought, the tools she uses involves a wide field of medias, starting with her own body as canvas for magick tattoos and expanding towards the rituals filmed in VR. Virtual space is her home. Shaltmira has risen from the underground and di.y. culture and simultaneously kept one foot in the academic space, at the moment finishing her MA in Graphics in Vilnius Art Academy and aiming for Doctor of Arts degree. Shaltmira’s creative field in wide and she is using different medias wisely to prove her point which is inner monarchy. Recently Shaltmira expanded her creative field and started making sonic sigils with Michael Cashmore, culminating in TRANSFORMATION RITUAL, during the Psychic TV concert in Berlin. From murals to post-documentaries, from canvases to public speaking -everything she does has deep philosophical undertones. There is method to the chaos, and she knows it Shaltmira is functioning as urban shaman, shaking up the rational mind in order to create the space for the miracle. She utilizes absurdity, mess and complexity, randomness, high brow & low brow, and discordian humor and lives her life as if it would be the the piece of art itself. Angel to some, demons to others, she will open your heart chakra if you let her and reprogram your mind in a blink of the eye. Embrace her art as you embrace the Void. All is one and one is none! Be the bridge, there’s nothing more important to Shaltmira. than reaching the state of Love and Unity. She is disturbing the calm, and calming the disturbed one. Dont be afraid, Universe is mental and it wants to play. 23.93.666.


Aglaja Ray performansas “TECHNOTEOLOGIJA”tarptautiniame Klaipėdos teatro festivalyje “The ATRIUM”

Technotheology is an algorithm required to understand the role of humanity in a technological era through the matrix of Imago Dei. Invoking humanity’s ability to ponder, its retribalism in creating and keeping the relationships as the main subroutine, technotheology explores new technologies together with what it means to be a human being in the century of technological progress, revealing new insights and raising theological, social, and ethical questions.


Shaltmira ‘İfrit’ Print for Basel

AGLAJA RAY

BEWARE !!


俵谷 哲典 Tetsunori Tawaraya: Age of Mutants

Tetsunori Tawaraya ‘First encounter in the planet of Transkam’ (2018)

俵谷 哲典はノイズパンクバンド2up(アップアップ)のギターリスト、ヴォーカリストとしても知られる日本人ミュージシャン、アーティストである。宮城県に生まれ、現在は東京都を拠点としている。90年代後半にカリフォルニア州サンディエゴにて人々やミュージシャンのポートレートを描き始め、意欲的にSF/実験的なグラフィックノベルを制作した。2upと並行して、2007年までサンディエゴを拠点としてバンドDmonstrations(デモンストレーションズ)の活動を行う。グロテスクかつ色彩豊かな世界観が世代を超えて評価されている。Colour Code、Hollow Press、Le Dernier Criからシルクスクリーンやリソグラフを用いて、アートブックが出版されている。その他、Brain Dead、Element、NTS Radio、RVCA、Volcomとのコラボレーションを発表するなど、多分野において活動している。

TETSUNORI TAWARAYA is a Japanese musician and artist, known as the guitarist and vocalist for the noise rock band 2up and for his graphic art. Tawaraya is originally from Miyagi, currently based in Tokyo, Japan. He started drawing portraits of people and musicians in San Diego, CA in 1999, and prolifically created sci-fi/ experimental graphic novels. His San Diego-based band Dmonstrations was active and toured until 2007 besides 2up. His grotesque and vibrant perspective has been appreciated over generations. Art books and graphic novels have been published on Hollow Press, Le Dernier Cri and Colour Code with using the techniques of screen printing, risograph and offset printing. Braindead, Volcom, NTS Radio, Medicom Toy respectively collaborated, and his works have being active in multiple platforms.

tetsunori - double page 02
Tetsunori Tawaraya ‘Art for Tetsunorictus’ – ‘One Eye Space Alien’ (2015)

Japonya’dan her zaman iyi sanatçılar ve iyi işler çıkmıştır. Akira Kurosawa, Godzilla, Hayao Miyazaki… Bu topraklardan çıkan sanat, bazen hemen, bazen ise bir süre sonra, fakat eninde sonunda batı sanatını da tetikler ve hayalgücümüzü harekete geçirir.

Japonya, Tetsuori Tawaraya’nın yaşadığı yer ve Lucca Comics & Games’te bu yetenekli illüstratörün çalışmalarını gördükten sonra onunla röportaj yapmaya karar verdim.

MUTANTLAR ÇAĞI

Röportaj: Marco Taddei, D.A.T.E. HUB web magazine
Türkçesi: Özgür Kayım

Tetsunori merhaba, öncelikle İtalya tecrübene değinmek istiyorum, Michele Nitri ile tanıştıktan sonra, işlerin UDWFG Magazine’de yayınlandı; İtalya ve İtalyan çizgi romanı hakkında neler düşünüyorsun?

Ben bir film canavarıyım ve Dario Argento hayranıyım. Amerikan Sineması sadece tüyler ürpertici filmler yapmayı beceriyor. Argento ise ölüm konusunda korkutucu olmanın ötesinde, eşine az rastlanır bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Bu olağanüstü bir durum, onun filmlerini izlerken bir çok sahneyi dondurup, yaratılan muhteşem kompozisyonları tekrar tekrar gözlemliyorum. Ardından ise Sergio Leone filmleri geliyor; O, sessizliği nasıl kontrol edeceğini çok iyi bilen bir yönetmen. Onun filmlerinde kullanılan müziğin etkileyiciliğini başka bir yönetmenin başarabileceğini sanmıyorum. Evet, Morricone müziği muhteşem kullanıyordu ama Leone, doğru sahne için doğru müzik seçme ustası. Tekrar soruna gelirsem, ne yazık ki bir çok İtalyan çizgi romanı Japonca’ya çevrilmiyor, keşke çevrilse.


Tetsunori Tawaraya | RVCA Shibuya Art Gallery

Yakın zamanda orjinal işlerini Lucca Comics fuarında gördüm; minimal ve obsesif tekniğinle ilgili ne söylemek istersin?

alışmalarımda çok katmanlı bir yapı kullanıyorum; kimi zaman fazla dinamizm yanıltıcı olabiliyor ya da çok fazla detay eklemek bütünü bozabiliyor. Genelde çizimlerim çok sıkışıktır ve bunu arka plana da yansıtırsam, bu her şeyin iç içe geçmiş görünmesine yol açar, bu yüzden kontrastlarda çok dikkatli davranıyorum.

tetsunori - double page
Tetsunori Tawaraya ‘Intestinal outer space / 腸、それは宇宙’ (2015)

Peki ya ucubeler ve deformasyonlar? Burada zengin ve karmaşık Japon kültüründen etkiler görüyoruz, aynı zamanda batı kültüründen de etkilendiğini söyleyebilir miyiz?

Japon Kültürü beni farkında olmadan etkilemiştir. Bizim kültüre ait çok tuhaf gelenekler, korku masalları ve hikayeler mevcut: Kimi zaman ruhlar diyarına dönmüş hastaneler, mezarlıklar, kazalara yol açan tüneller gibi tüyler ürpertici mekanları kullanıyorum.. Bir bataklık canavarı olan KAPPA, Japon Kültürü’nün bir parçası olan karda yürüyen canavar NAMAHARGE gibi figürler %100 mutant’tırlar. Benim büyüdüğüm Tohoku Bölgesi’nde bu yaratıklar çoğu kişi tarafından bilinir. Öte yandan batı kültürünü de seviyorum; yaratıcı düşüncenin önünü açmak için yerelliğe bağlanmıyor, kendime sınır koymadan her yerden ilham alarak çalışıyorum.

mutants_ocean
Tetsunori Tawaraya ‘Mutans Ocean’ ink on paper (2015)

Gençken etkilendiğin mangalar hangileriydi?

O kadar çok ki, çizdiğim ilk karakter mesela ana okulundayken Gegege no Kitarou’daki Kitarou karakteridir, bunun dışında Coro Coro Comic, BonBon Comic, Weekly Shonen Jump’tan Osamu Tezuka’nın mangalarına kadar herşeyi takip ederdim.

Japon sanatçılar arasında sevdiklerini öğrenebilir miyiz?

Osamu Tezuka. Olağanüstü bir hikaye anlatma becerisi ve doğuştan gelen bir illüstrasyon yeteneğine sahip, ayrıca tuhaf detayları ve yarattığı mutantlar harika.

Son olarak hayalgücünüzle ilgili bir şey sormak istiyorum. Kafanızın içindekileri merak ediyorum: Bu fantastik dünyayı, gördüğünüz rüyalarla mı canlı tutuyorsunuz?

Yanılıyorsun, çünkü neredeyse hiç rüya görmem; görsem bile çoğu zaman hatırlamam. Fakat çocukken yaşadığım bölgede, bizim okul evden bir hayli uzaktı ve okul yolu da oldukça uzundu ve bu yolu arşınlarken ilginç hayaller kurduğumu hatırlıyorum; belki de bu yüzdendir, kim bilir!

Tetsunori Tawaraya ‘Centipede Hunting’ (2015)

don’t forget to check for more at

tetsunoritawaraya.com


MANGARO / HETA-UMA

heta-uma
Catalogue exposition Heta-Uma / Mangaro

1970’lerin hippie sonrası, punk öncesi Japonya’sında sanatçı Yumura Teruhiko tarafından el yapımı, ham grafik tarzını izah etmek için ortaya atılan bir kavram ‘heta-uma’. Dilimize tercüme edecek olursak ‘beceriksiz ama yetenekli’ veya ‘berbat ama aslında güzel’ gibi tuhaf bir anlama geliyor. Muhteşem sanat kaygısı taşımayan ‘heta-uma’ için Pop Brut Sanatı diyebiliriz. Bu ekolün okuyucuyla buluştuğu en önemli manga dergisi olan Garo, 1964 yılında yayın hayatına başladığında çok seviliyor ve ilerleyen senelerde 80.000 gibi rekor rakamlarda satışa erişiyor. Nemoto Takashi’nin ‘ero-guro’ erotik groteski veya Shiriagari Kotobuki’nin Zen absurdizmi gibi çizgi romancılar zamanla kendi tarzlarını yaratıyorlar. Böylece teknik olarak zayıf olsa bile kendini ifade edecek cesarete ve güce sahip sanatçı ruhlar için yeni bir kapı aralanıyor.

Aradan kırk sene sonra 2014 yılında, Fransız baskı resim militanı Pakito Bolino ve Le Dernier Cri ekibi, Marsilya’da yetmişlerden günümüze Japonya’dan üç farklı jenerasyonu, kırka yakın Japon sanatçıyı bir araya getirerek, MANGARO / HETA-UMA başlıklı, iki farklı mekanda sergilenen baş döndürücü bir sergi gerçekleştiriyor; bizler de dosya kapsamında yaptığımız seçkide az çok bu kriteri göz önünde bulundurduk.

heta-uma (8)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)
heta-uma (10)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)
heta-uma (12)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)

Keiichi Tanaami

Toshio Saeki

Namio Harukawa

Motohiro Hayakawa

Daisuke Ichiba

Suehiro Maruo

Wataru Kasahara

Shintaro Kago

Tetsunori Tawaraya

to be continued…

heta-uma (9)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)

for more information and art:

lederniercri.org