Aleksandra Waliszewska ve Gotik Estetik

Aleksandra (26)
Aleksandra Waliszewska

Agnieszka Le Nart, Şubat 2013 – culture.pl
Türkçesi: Erman Akçay

Genç ressam Waliszewska’nın fantastik hayal gücü ve ortaçağa özgü eşsiz bir büyüyle işlediği masalsı konular, Hieronim Bosh ve Francisco de Goya’yı andıran sahneleri, ölümcül çocuk sembolizmi ile bir araya gelerek sarsıcı ve dehşetengiz bir atmosfer oluşturuyor. 

Aleksandra Waliszewska (1976, Varşova doğumlu) Polonya sanat dünyası ve yakın geleceğin genç ve parlak yeteneklerinin arasında şimdiden kendine kalıcı bir yer edindi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ve Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı bursuyla ödüllendirilen ressam yeni medya ve performansın içi boş cazibesinden kaçınarak en geleneksel sanat biçimlerinden resmi tercih eden cesur birkaç sanatçı arasına girmeyi başardı. Son on yıl boyunca Polonya ve dışında yirmiden fazla solo sergiye ve Paris’teki sergilerinde uluslar arası sanat grubu Frederic’e katılmış ve ayrıca My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi tarafından yayınlanan seçkilerde eserleri yer almıştır.

İlk eserlerinde Piero Della Francesa, Masaccio ve Giotto’nun Quattrocenta tarzından esinlenmiştir. En çok ilgilendiği şeylerden birkaçı renk ve içinde bulunduğu ruh hali ve 14. yy ustalarının bunları tuvallerinde nasıl uyguladığıydı. Bu esinlenmeleri modern sanat ve çağdaş sanat temalarıyla sentezledi. 2000 tarihli eseri, Three Graces’te Madonna’nın ikonik resmine bir televizyon eşlik eder. Waliszewska için en önemli ilke imgenin kompozisyonudur. Ayrıca yapıtları 16. yüz yıl Leh grafik sanatçılarını çağrıştırır: birkaç eserinde etkisi oldukça belirgin olan Tomasz Treter (1547-1610) ve Jan Ziarnko (1575-1628). Tutkularından biri de onların eserleriyle kendisine ait olanları birleştirerek onları birbirine bağlayan dinamikleri gösteren bir yapıt üretmektir.

The death of a pedophile
Aleksandra Waliszewska

Figüratif resimlerinin yanından Waliszewska oto-portre ya da tehlikeli bir ormanda üniformalı haşin bir kalabalığa ya da aç bir canavara tek başına boyun eğen yalnız kızların portrelerini; ya da Death of a Pedophile’daki gibi bir istismarcının durumunu tersinden gösteren işler resimlemiş ya da tasarlamıştır. Canlı bir modelle çalışmanın genelde çok zahmetli olduğunu kabul ederek Narcissus’daki gibi (2005) konu olarak sık sık kendisini kullanmıştır. Üslubu, canavarların dövüştüğü gizemli sahneler, ormanda kaybolan çocuklar, kafatasları ve iskeletler, eksik uzuvlu ya da derisi yüzülmüş portre tasvirlerindeki çocuksu bir umursamazlıktan detaylı bir kesinliğe kadar oldukça çeşitlidir. Eserleri tatsız, genelde belirsiz ancak yine de izleyiciyi bir şekilde yakalayıp karşısında tutan büyüleyici bir çekiciliğe sahiptir.

Aleksandra (5)
Aleksandra Waliszewska

The young painter’s “nasty children” and “fantastic animals” invade the canvas with their morbid figures and jarring symbolism as she creates a new Gothic style that meshes surrealist imagery, medieval mystery, fairy tale themes and references to the likes of Hieronim Bosch and Francisco de Goya.

– ENGLISH –

aleksandra-waliszewska_38
Aleksandra Waliszewska

Over the past year Aleksandra Waliszewska (born 1976 in Warsaw) has etched out a place for herself among the brightest young talents of Poland’s art scene and a promising export in the near future. A graduate of the Academy of Fine Arts in Warsaw and recipient of scholarships awarded by the Polish Ministry of Culture and National Heritage, she is among the few new artists brave enough to avoid the slick temptations of new media and performance, opting instead for one of the most traditional art forms: painting. Over the past decade, she has had more than 20 solo exhibitions in Poland and abroad, collaborating with the international art group Frederic on exhibitions in Paris and presenting her work in collections published by My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi.

Currently, she is part of the Focus Poland 2013 – Take 5 group show at the Centre for Contemporary Art in Toruń, joining the ranks of Oskar DawickiAgnieszka Polska and Honza Zamojski. Put together by international art curator curator Friederike Fast (Museum Marta Herford), the show aims to reflect the dynamic quality of the Polish art scene and single out five of the most intriguing artists of the generation born in the 1970s. In mid-February, she was selected to join a group of four artists represented by the Leto Gallery at Arco Madrid, one of the biggest art fairs in Spain with more than 200 galleries from 27 countries in attendance. The theme of the Leto showcase is an exploration of how language and literature have impacted contemporary art, particularly with respect to conceptual art. On the final day of the fair, Waliszewska was awarded the Grand Prix for the best work presented by a contemporary foreign artist. Arco Madrid organisers remarked on how critics have recognised Waliszewska for her “strange, highly imaginative, informal figures that refer to the late Gothic aesthetic”. 

Her early works were inspired by the Quattrocenta style characteristic of the work of Piero Della Francesa, Masaccio and Giotto. Of greatest interest was the role of colour and mood, and the way these 14th-century masters applied paint to the canvas. These inspirations were combined with themes that wove throughout modern art and contemporary art history, as well as the immediate world around her. In her 2000 work Three Graces, an iconic painting of the Madonna is paired with a television set. For Waliszewska, the composition of the image is of principal importance. She also cites the works of Polish graphic artists from the 16th century: Tomasz Treter (1547-1610) and Jan Ziarnko (1575-1628) as greatly inspiring for a number of her works. One of her ambitions is to create a publication that would juxtapose their works with her own, illustrating the threads that connect them.

aleksandra-waliszewska_02
Aleksandra Waliszewska

Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır.

Waliszewska, belli bir proje ya da sergi için çizmiyor ya da resim yapmıyor. İşine metodik bir yaklaşımla yaklaşıyor ve başlamak için ilham beklemeyip günde beş saatte iki eser üretiyor. Verimsiz günlerinde portrelere devam ediyor. En girift sahnelerinde anlatımın genellikle karanlık, ürkütücü ve yoğun bir duygulanımdan başlayarak kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Konularının genelde ilkel ve çift cinsiyetli bir havası vardır; başıboş bir hayvan vücuduna benzeyen genç kadın bedeni pekâlâ yetişkin bir erkek bedeni de olabilir. Masalsı ve sado mazoşist dünyaları çarpıştırarak ortaya bir tür hem merak uyandıran hem de şaşırtıcı ve büyülü bir sapkınlık çıkartır. Son yıllarda tuvalden vazgeçerek ilk tutkusu kâğıt üzerine guaja geri dönmüş görünüyor.

Aleksandra (23)
Aleksandra Waliszewska

Alongside her figurative paintings, Waliszewska has sketched and painted portraits as well – self-portraits or portraits of young girls alone in a threatening wood, submitting to a stern uniformed crowd or ravenous monster, or turning the tables on an abuser, as in Death of a Pedophile. She has admitted that working with a live model often proves onerous, so she often uses herself as her subject, as in Narcissus (2005).

Her technique varies from a childlike nonchalance to detailed precision in her depictions of uncanny scenes of battling beasts, children lost in the woods, skulls and skeletons, portraits of faces with missing features or exposed musculature. A lone baby elephant would be sweet if not for the unnervingly evil expression on its face. Her works are unpleasant, often obscene, yet there is something magical about them that draws the viewer in and holds tight. She draws on a shared magazine of popular symbols from horror films, comic books, heavy metal and current events.

waliszewska_aleksandra_portret
Aleksandra Waliszewska

Waliszewska 2012’de aynı adlı sanat dergisinin, gördükleri en merak uyandırıcı sanatçı olarak EXIT ödülüne layık görülmüştür. Aynı yıl Varşova Çağdaş Sanat Merkezinde (CSW) genç sanatçıları ön plana çıkaran Project Room’un bir parçası olarak Nasty Child’ı sergiledi. CSW Küratörü Ewa Gorządek eserini Gotik kurmaca resimlerine benzetse de bu resimlerin daha yüksek bir hassasiyette ve duygusallıkta olduğunu ve “Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır. İzleyici Waliszewska’nın yarattığı dünyaya girerek anlamların girift ve karmaşık yapısıyla, dikkatle gözlerden kaçırılan bir anahtarla karşılaşır.” diye ekledi. Sergilediği tarz, bir söyleşisinde belirttiği kıyamet temaları ve ‘karanlık ve çarpık’ Harikalar Diyarı resimleriyle İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’nin dikkatini çekmiştir. Kendisinin de kabul ettiği üzere ‘Her şeyden önce kendim için resim yapıyorum. Eserlerimle kimseyi şoka uğratmak istemiyorum. Belki, mümkünse bir parça morallerini bozmak.’ Rönesansa ilgisi ve Cattelan’nın da kendisine ilişkin olarak ‘eşzamanlılığı reddettiği’ iddiası üzerine şunları söyler:

“Rönesans sanatına tapıyorum ancak günümüzde olan biten şeylerin de önemi büyük; örneğin çok da uzun olmayan bir süre önce Norveç Utoya’daki katliamlarla ilgili bir dizi resim yaptım. Günümüze ait bu ‘önemli konu’yu ele alıyor olmam biraz romantik sanırım. Fakat bütün bu etkiler, hem Memling’in Kıyamet Günü ve hem de tuhaf Japon korku filmlerini bir noktada buluşturuyorlar.”

Waliszewska’nın eserleri ayrıca farklı türde işler yapan başka sanatçıların da ilham kaynağıdır, en son bağımsız Attenberg (2010) filmiyle ödül almış Yunan asıllı yönetmen Athina Rachel Tsangari, sanatçının desenlerinden ilham alarak bir film çekmiştir. The Capsule, 2012’de çekildi; beraberinde koleksiyoner Dakis Joannou sponsorluğundaki DesteFashionCollection 2012 komisyonunun öngördüğü bir enstalasyonla birlikte. Esrarengiz öyküsüyle kusursuzca çekilen bu film, sanat ve sanat filmleri arasındaki ince bir çizgi üzerinde gezinmektedir.

Waliszewska doesn’t paint or draw for a particular project or exhibition. She takes a methodical approach to her task and doesn’t wait for inspiration to strike, working for 5 hours a day and making up to two works a day. On days of lukewarm inspiration, she tends to stick to portraits. With her more intricate scenes, she says the narrative tends to unfold on its own, rooted in a strong wave of emotion – most often a dark, brooding emotion. Her subjects have an primitive, androgynous air – a young woman’s waif-like body could easily be that of a nubile adolescent male. The worlds of fairy tales and S&M collide, creating a sort of magical perversion that is both intriguing and disconcerting. In recent years, she has strayed from the canvas back to the technique she had begun with as a girl – gouache on paper. 

In 2012 Waliszewska was awarded the EXIT award given by the art magazine of the same name to the most intriguing artist on their radar. That year she presented Nasty Child at the Centre of Contemporary Art in Warsaw (CSW) as part of the Project Room series promoting young artists. CSW Curator Ewa Gorządek likened her work to illustrations of Gothic fiction, yet she adds that these paintings are highly sensitive and emotional, explaining, “The artist’s fascinations revolve around the dark side where it is easy to succumb to a momentary madness, where the macabre meets the grotesque, whereby beauty is accompanied by horror. The viewer enters the world created by Waliszewska and encounters the intricate and complex mixture of meanings, the key to which has been carefully hidden”.

Her style has captured the attention of Italian artist Maurizio Cattelan, who in an interview with the artist remarked on her penchant for painting skinheads, apocalyptic themes and her “dark and twisted” Wonderland. As she admitted, “First and foremost, I paint for myself. I would not like to shock anyone with my pieces. If anything, possibly to make them a bit depressed”. She also spoke of her interest in the Renaissance and Cattelan’s assertion that she may be “rejecting contemporaneity”, explaining,

“I worship art of the Renaissance, but some elements of what is going on right now are also an important influence. For example, not long ago I’ve painted a series of pieces on the massacre on Norwegian island of Utoya. It’s a bit of a romantic need to locate “grand subject” of the present time, I guess. All kinds of influences, both by Memling’s doomsday painting and weird Japanese horror movies, are being mixed at this point.”

Waliszewska’s works also inspire other artists across genres – most recently Greek film director Athina Rachel Tsangari, known for the award-winning independent film Attenberg (2010) made a film inspired by a series of drawings by Waliszewska. The Capsule was produced in 2012, along with an art installation, as a commission for the DesteFashionCollection 2012, sponsored by art collector Dakis Joannou. Immaculately filmed, with an enigmatic storyline, the production treads the fine line between art and arthouse cinema.

Waliszewska herself co-wrote the screenplay and makes an appearance in the film, which is described on the film’s official website simply as

Seven young women.  A mansion perched on a Cycladic rock.

A series of lessons on discipline, desire, discovery, and disappearance.

A melancholy, inescapable cycle on the brink of womanhood — infinitely.

Aleksandra (25)
Aleksandra Waliszewska

source: culture.pl

waliszewska.tumblr.com


Ben Sanair: A Craftman’s Talk

Ben Sanair playing it oldschool

Ben Sanair is a graphic artist born in Lyon (1984). He lives and runs his own silk-screen atelier named La Generale Minerale in Avignon; he produces limited art prints, posters and books. His work ranges from complex graphics to abstract visuals, pop art and Japanese graphics.

Hello Ben, first of all, thank you for the interview. You have been producing fantastic works for a long time, colorful abstract graphics, silkscreen posters and grafzines, recently you have also started making some toys; Would you like to tell about yourself for readers who don’t know you, how long have you been dealing with art?

Thanks to you Erman. My name is Ben, I live and work in Avignon (South of France). I work in silkscreen media but as an artist since eight years old. I mostly do posters, books for myself and also for different artists, at the same time I’m running my own printing house called La Générale Minérale which have now more than 150 items. I’m also a teacher in screenprinting here at the school of fine arts and running workshops in prisons, schools, colleges etc. I see myself as a craftman/artist; I’m printing for different artists for a week, then the other week will be dedicate to my own drawings, so I’m free and that’s the most important point for me.

Beside of these, I’m also running a gallery/shop call Turboformat (This is also the place where my silkscreen studio is), we are five people working here since four years now.

Turboformat : Espace de création à Avignon, atelier de sérigraphie, atelier de peinture, galerie, boutique avec
Livres, Sérigraphies, peintures vinyles, Tshirts, goodies…et même une borne d’arcade !

La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often.

When we look at artists such as RNST or Rafael Houee that you have worked with within the scope of La Generale Minerale, it draws attention that you are an artist who enjoys delicate and technical works; am I wrong ?

I like a lot of different types of art from contemporary drawings to photography and more. Rnst is the artist who teached me how to print in the first place, we used to work together years ago. I put a lot of efforts making prints as good as possible, for my editions or when someone asked me to print his own art.

Ben Sanair’s debut book ”Infernal Landscape” 2 colors, signed and numbered (2016)
Bonjour GULDUR !!

For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before.

How would you define your own graphic style? As La Generale Minerale what do you think makes you different from other ateliers?

My own works are influenced by popular culture and my own childhood, since four years old I’m interested in collections and people who collects. This is why I’m making my own toys. Basically I’m into Japanese monsters and Sentai mixed with American comics and all kind of popular art.

La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often. I worked for a year and a half with Pakito Bolino at Le Dernier Cri and it would be no sense for me to print LDC artists, I want to work with my own Artists.

We see that you have traveled to different geographies such as Germany (Le Petit Mignon), Japan and participated in various group exhibitions outside of France. You mentioned that you’re thinking to come to Istanbul soon, would you like to open an exhibition here, too?

Yes I‘m coming to Istanbul in March from 19 to 24, I want to see the underground activities in Turkey. I have no plans to make an exhibition for now because I need a vacation.

I’m glad my works travelled a lot, I had exhibition in Japan, Germany, Lithuania, Latvia, Taipei, Barcelone, Paris… I had chance to make all of these, but most of all I didn’t wait them to happen, I’m a hard worker person and I just did my best to make things happen.

Are you working on anything in these days?

As always I have tons of work to do. I’m working on a big mural here in Avignon with kids, I will also make a silkscreen book in a prison in April. Beside of that I’m working on a book with Japanese Photographer Yoshi Yubai, I‘m also working on my new book ‘Les Chroniques de Gramastok’.

Make TURBOFORMAT Turbo Again !!
Turboformat est un espace regroupant un atelier de sérigraphie, un atelier de peinture, une galerie et une boutique

How did the pandemic affect the art scene in France?

For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before. The only negative thing I see is when we did exhibition in Turboformat we have less people coming than two years ago.

In the upcoming period what are you planning to do as La Generale Minerale ?

I have the two books I mentioned (Yoshi Yubai’s and mine) also I have some new toys coming.

Thank you very much for this little interview Ben, I wish you and La Generale Minerale good luck, I hope everything goes well and we will enjoy watching your new works.

Thanks again Erman, hope to see you soon. Take care !

Ben with his t-shirt design : Soup of death !

Indescribable, Indestructible

and Nothing Can Stop It !

bensanair.net

> lageneraleminerale.net


Hüseyin Işık: Faşizme ve Hayata Cevaplar

selfie ve idamlar
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, dijital çizim, 2017

Fotoğraflardaki suratlara uzunca baktım. Hiç birinin gözünde, bir süre sonra bir toplama kampında öldürüleceklerine dair bir şüphe ya da korku ışığına rastlamadım.

Unbenanntes_Werk 2
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017

Tıpkı bu gün bizim çektiğimiz hatıra fotoğrafları ve selfiler gibi…

Onlar, “Auschwitz’den üç gün öncesini” yaşadıklarını bilmiyordu, peki ya biz?

Drei tage vor Auschwitz” yani “Auschwitz`den üç gün önce” aslında bir yan ürün. İki sene önceki röportajımda bahsettigim Savaş Devam Ediyor ya da 369 hafta Viyana çalışmalarının yan ürünlerinden biri.

Son söyleşimizden bu yana iki sene geçti, bu süreç boyunca hayatında/ sanat hayatında neler oldu, bizlere kısaca bahsedebilir misin? 

Vay be iki sene gecmiş! Son iki senelik özetim tıpkı son elli yıllık özetimdir, milim değişiklik yok, şarabı azaltmanın dışında. Yeni sergiler yaptım, binlerce çizim yapıp, başka coğrafyalarda-topraklarda değişik diller konuşan insanlar tanıdım. Değişik tadlar, yeni hazlar aradım. Hayat benden hoşnut sanırım, ama ben hayattan hoşnut değilim. Haşa kendi hayatım mevzu bahis değil, başkalarının hayatından-hayatlarından hoşnut değilim.

DREI TAGE
Hüseyin Işık, ‘Drei tage vor Auschwitz’ sergi afişi, 2017

‘Sanat benim için artık yaralayıcı bir kavram. Beni yaralayanları yaralamanın aracı artık. Düşünüp çizebiliyorum, kafamdaki imajı kağıda ya da elektroniğe geçirebiliyorum.’

Auschwitzkadin ve leydi
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017

Birçok projenin içine balıklama daldım, kafa göz yara yara ilerliyorum. Bu sıralar faşizme giriştim, sanırım kündeye getireceğim. Sanat benim için artık yaralayıcı bir kavram. Beni yaralayanları yaralamanın aracı artık. Düşünüp çizebiliyorum, kafamdaki imajı, kağıda yada elektroniğe geçirebiliyorum. Bunun tekniklerini öğrendim. Tek tabancam var ama mermim bir dolu. En son giriştiğim iş, Bulgaristan’da yapacağımız sergi için başvurduğumuz resmi yetkililerinin benden katalog istemesi oldu. O kadar harala gürele içinde, kendim için bir katalog yapmadığımı farkettim. Hemen işe koyuldum bir haftasonu içinde, orta halli bir katalog hazırladım, adını da “eski ve yeni işler/sanat memurları için bir seçki” koydum.

Eskiye nazaran daha renkli işlere giriştiğini görüyoruz; dijital çizimler yapmaya başladın, oto-portreler, kadın figürü, silahlar ve erotizm gibi serbest anlatımlar işin içine girdi, farklı bir sayfa açtın sanırım.

Eskiye nazaran daha renkli işlere geçtiğim bir yanılsama, her zaman, dolu dolu renkli işler yaptım. Klasik bir sorun; kim ne görse onu, resmin bütünü sanıyor. Yeni kapılar açmıyorum, sadece odamın duvarlarına yeni pencereler açıyorum ve her pencereden başka tarz işler gözüküyor. Her zaman renkli işler yaparım sadece sosyal mecralarda sıklıkla göstermedim.

Geçtiğimiz günlerde Avusturya’da ‘Drei Tage vor Auschwitz’ başlıklı bir sergiye imza attın, serginin ele aldığı kavram ve sergilenen işler açısından bizlere bu sergiden biraz bahseder misin?

Bir gün bir rüya gördüm, yıllar önceydi. Çok garip bir otoportre yapıyordum rüyamda. Koskoca bir tuvale binlerce otomobil boyamışım, hepsinin direksiyonunda ben oturuyorum.

Unbenanntes_Werk 3
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017

Rüyamdaki o Otoportreyi unutmadım. Hala o resmi, o otoportreyi çizmeye, boyamaya çalışırım. Bilirim nafile bir uğraş, hiç bir somut nesne rüyanın yerini tutmaz. İşte onun yerine ya da onu yapamamanın acısını azaltmak için arasıra garip otoportrelere girişirim, budur maruzatim. Defterimde sayfa bol, ömrümün sonuna kadar hergün yeni bir sayfa açabilirim. Bunu abartı olarak değil, yaratıcılığımın bir gereği olarak görüyorum. Eğer o gün yeni açacak bir sayfam yoksa, bilin ki ben ölüyüm.

“Drei tage vor Auschwitz” yani “Auschwitz`den üç gün önce” aslında bir yan ürün. İki sene önceki röportajımda bahsettigim “Savaş Devam Ediyor” ya da “369 hafta Viyana” çalışmalarının yan ürünlerinden biri. Bu çalışmaları, çizimleri yaparken gözüme bir katalog ilişti, aile albümlerinden bir fotoğraf kataloğuydu. Normalde benim için çok can sıkıcı bir şey bu tür fotoğraf albümlerine bakmak. Çünkü bütün fotoğraflar aynıdır, aynı düğün fotoğrafları, aynı bahçede toplu yemek fotoğrafı ya bir balo ya da dans salonundan bir enstantane, ailece toplu halde fotoğrafçılarda verilen pozlar, gelin adayı genç kızlarlara, damat adaylarının değişik aksesuarlarla çekildikleri fotolar, amaç müstakbel damat ve gelin adaylarına fotoğraf yollamak (bkz: seksenbeş yıl sonra facebook), gidilmiş yerlerden kartpostal türü çekilmiş hatıralar… hepsi de bana tanıdık ve can sıkıcı gelir. Dediğim gibi normalde gördüğümde sıkıntıdan içimi bayıltacak bu aile albümlerinden degişikti bu katalogta toplanmış fotoğraflar.

portreler kursunkalem uzun auschwitz
Hüseyin Işık ‘Portreler, Auschwitz’ desen, 2017
portreler uzun auschwitz
Hüseyin Işık ‘Portreler, Auschwitz’ kağıt üzerine mürekkep, 2017

O katalogdaki fotoğrafların sahiplerinin bir toplanma kampında öldürüldükleri, belki de korkunç işkenceler altında azap çektiklerini bilmek, fotoğrafların çekildikleri anların masumiyeti ve sevincinin yanında bende acı bir duygu bıraktı. O kahrolası tasarlama gücüm, yaşananları gözümün önünde tek tek canlandırdı. Bu güzel kız, gaz odasına yollanmadan önce kaç kez tecavüze uğradı, bu kadının öldürülmeden önce ağzındaki altın diş kerpetenle nasıl söküldü. Ya bu yaşlı adam, işe yaramaz diye ilk öldürülenlerden miydi? diye gözümde binlerce film, sahne dolaştı. En acısı da elimde tuttuğum fotoğraflar ve albümlerdi.

Nasıl kahrolası bir duygudur ki, bir insan ölüme giderken yanına eşya diye sadece bu fotoğraf albümlerini, bu cansız hatıraları, bu uzaktaki sevdiklerini alır. Bu nasıl bir dünyadır ki şimdi ben, bu cansız hatıralara bakıp yeni desenler çizer dururum.

Olay bundan ibarettir. Orijinal fotoğrafların yanında çizdiğim desenlerin hiçbir hikmeti yoktu. Nedendir bilinmez, ben hala o katalogdaki fotoğrafların illüstratif çizimlerini bir deftere çizmeye devam ettim. Fotoğraflardaki suratlara uzunca baktım. Hiç birinin gözünde, bir süre sonra bir toplama kampında öldürüleceklerine dair bir şüphe ya da korku ışığına rastlamadım.

Tıpkı bu gün bizim çektiğimiz hatıra fotoğrafları ve selfiler gibi…

Onlar, “Auschwitz’den üç gün öncesini” yaşadıklarını bilmiyordu, ya biz?

19 Aralık 2017 Viyana


SKMBT_C55215033016451 Kopie
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015

‘Geçtiğimiz yüzyıl savaşların, katliamların ve soykırımın yüzyılıydı. Bu yüzyıl da farklı olmayacak, insan ne zaman biterse, savaş da o zaman bitecek.’

Hüseyin Işık, yaptığı aksiyon, performans ve yerleştirmelerin dışında, farklı ülkelerde, ağırlıklı olarak Avusturya’da çok sayıda sergi yaptı. Bunun dışında İtalya, Fransa, Almanya, İspanya gibi ülkelerde eserleri sergilendi. 2009 yılında uluslararası Venedik bianelinde üç değişik calışma sergiledi.

Hüseyin Abi merhaba, uzunca bir süredir “Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi” başlıklı bir seriyle seni takip ediyoruz. Bu desen macerasının nasıl başladığını öğrenebilir miyiz? 

Ben kendimi bildim bileli savaş devam ediyor, duyduğuma göre ben doğmadan önce de savaş varmış. Anladığım kadarıyla ben öldükten sonra da bu savaş devam edecek. Ruh sağlığımı korumak için bazen yüksek sesle, kendi kendime bağıra çağıra konuşurum, eskiden de kendi kendime konuşup gülerdim, delilik o günlerden kalma. Bir gün bizim eve kediler geldi. Kız arkadaşım, İranlı bir ailenin bakamadığı kedileri kaptığı gibi eve getirmiş. O günden beri sadece kendimle değil kedilerle de konuşuyorum. Onlar beni anlıyor. Bu desenler aslında başka bir projenin yan ürünleri, daha doğrusu ısınma turları.

DSC09452 - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015

Uzun gece yürüyüşlerimin birinde, kendimi birdenbire şehir hapishanesinin kasvetli kapısının önünde buldum. Üç beş sokak aşağısı gestaponun ünlü işkence merkezi, şimdi yerinde yeller esen boş bir park, Antifaşizm Anıtı, üzerinde “Asla unutma” yazıyor. Gestapo merkezi artık yok ancak ruhu Viyana’nın her yerinde dolaşıyor. Birdenbire gözümde her şey canlandı. Kaba bir hesapla nasyonal sosyalistlerin yani Nazilerin tam 369 hafta Viyana’da iktidar oldukları aklıma geldi. Sonra, bununla ilgili bir şeyler yapmaya karar verdim. Uzun bir araştırma sürecinden sonra elimde bir sürü fotoğraf, belge ve film birikti. Nasıl bir stil ile çalışacağımı düşünürken durmadan bir şeyler karaladım. Gördüğünüz desenler bu karalamaların ürünü, yapacağım işin asıl çalışmaları değil.

SKMBT_C55215033016452 Kopie
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
DSC09457 - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
DSC09456 - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
DSC09446
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
DSC09455
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016

Kimi zaman toplama kamplarından iç burkucu karelere, kimi zaman da cumhuriyetin ilk yıllarını anımsatan enteresan sahnelere rastlıyoruz. Birbirinden bağımsızmış gibi gözüken bu işler nasıl bir bütünlük arz ediyor?

Dediğim gibi, bir sürü film, fotoğraf ve belge topladım. Amacım o yıllardaki hayattan kesitler görmekti, bazı çizimlerin sana cumhuriyetin ilk yıllarını anımsatması ilginç çünkü o yıllar modernleşme yıllarıydı ve bu doğrultuda bir çok etkinlikler yapılmıştı yeni cumhuriyette, ama bu çizimler aslında otuzlu kırklı yılların Viyana’sına ait. Bazen bir kentte, vahşi barbarların hüküm sürdüğü dönemlerde bile hayatın normal bir biçimde kendi mecrasında devam ettiği olur. 12 Eylül döneminde biz kan ağlarken hayat bir çok semtte, mekanda vur patlasın çal oynasın şeklinde devam ediyordu. Viyana’da da öyleydi: bir taraftan tarihin en vahşi yönetimi, diğer taraftan normal hayattan kesitler vardı ve bu durum beni cezbetti. Tabii bu söylediklerim sizin gördüğünüz çizimler için değil. Gördüğünüz çizimler yaşadığım hayattaki vahşi sahnelerden kesitleri içerir. Desenler bazen Viyana’dan, bazen İstanbul’dan, bazen de Orta Doğu’daki kanlı savaşlardan anlar sunar.

Senin için bir savaş ressamı diyebilir miyiz?

Haftanın üç günü Viyana’ya gidip ders veriyorum, haftanın diğer dört günü kendimle savaşıyorum, kendi düşüncelerimle, projelerimle dalaşıyorum. Savaşı ister istemez üzerimizde taşıyoruz. Her sabah kalkıp uyanmak, her akşam yatıp uyumak. Önce nefes alıp sonra o nefesi geri vererek, büyük bir savaşın içindeyiz zaten. Avusturya İşçi Marşı’nın ilk satırları şöyle, “Hayat denilen kavgaya girdik/ çelik adımlarla yürüyoruz”. Doğduğum günden beri savaşın içindeyim. Bazen savaş çok yakınımda, bazen çok uzaklardaydı ancak her zaman gazete, televizyon ve diğer medya araçları sayesinde yanımdaydı. Odamın içi, atölyem, uzandığım yatak, yürüdüğüm yollar, gittiğim mekanlar, her yer benim için bir savaş alanıydı. Yazıp çizmenin dışında her konuda yeteneksiz olan ben, bu savaşın bir parçası olamazdım. Ne emir vermesini bilirim, ne de almasını.

Tarihin bir cilvesi olsa gerek ki, yıllar önce Viyana’da oturduğum ev Grippenkerl sokağındaydı. Prof. Grippenkerl akademide Savaş Sahneleri Bölümü’nü (atölyesini) yönetiyormuş. O zamanlar böyle bir bölüm varmış. Adolf Hitler, Viyana’ya geldiğinde bu bölüme başvurmuş. Ama prof. Grippenkerl, Adolf’un dosyasını yeterli bulmamış ve onu tiyatro dekorları bölümüne göndermiş fakat Adolf yine reddedileceği korkusuyla buraya başvurmaya cesaret edememiş. Sonuç olarak da benim resmettiğim bu vahşeti yaratmış. Geçtiğimiz yüzyıl savaşların katliamların ve soykırımın yüzyılıydı, bu yüzyıl da farklı olmayacak. İnsan ne zaman biterse, savaş da o zaman bitecek.

img019 - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
SKMBT_C55215033016261 Kopie - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015

Neredeyse yüzüncü çizime kadar geldin. İstikrarlı bir süreç, bu desenlere daha ne kadar devam etmeyi düşünüyorsun?

Aslında daha fazla çizimim var fakat hepsini Instagram üzerinden Facebook’a koymuyorum. Telefonun kamerası ve kötü ışıklarla çektiğim fotoğraflar bulanıklık ve koyuluklarıyla bana savaş dönemlerini hatırlatıyor. Hiçbir teknik müdahalede bulunmadan bu fotoğrafları yayınlıyorum. Bu tür çizimler tabii ki devam edecek, belki başka isimler altında. Savaş devam edecek ve biz hiç bir zaman kediyi göremeyeceğiz. Kedi sahneye girme sırasını hep bekleyecek. Şu anda bir sergi düşüncem yok. En fazla web sayfamda desenlerin bir bölümünü paylaşırım.

Viyana ve Türkiye arasında mekik dokuyan bir sanatçısın. Viyana’ya ne zaman, hangi amaçla taşındın? Seni tanımayan okuyucular için şu anki çalışmalarından, neler yaptığından bahsetmek ister misin?

Ne katil olmak istedim ne de maktul, “Ne cinnet, ne de cinayet“ deyip ülkeyi terk ettim. O yıllarda Türkiye`ye vize uygulamayan doğru dürüst tek Avrupa ülkesi Avusturya idi. Viyana şehrinin benim için bir albenisi vardı. Bunlar, seçimimde birer etken oldu. Şu sıralar, üç dört farklı projeyle uğraşıyorum. Sergi projelerim var. Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım Avusturya ile ilgili bir video projesi beni oldukça meşgul ediyor. Yarım bıraktığım, bana pis pis bakan işlerim var.

SKMBT_C55215033016441 Kopie - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
DSC09467 - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
DSC09477 - small
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
SKMBT_C55215033016463 Kopie
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015

Viyana, 1938’den 1945’e İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar Nazi Almanya’sının etkisindeydi. Başkent statüsünü kaybettiği dönemler oldu. Helnwein’in resimlerinde de benzer hesaplaşmalar görüyoruz: masum kız çocukları ve faşizmin estetik gerilimi. 

Aslında Helnwein meselesi bambaşka bir söyleşi konusu. Kısaca şunları söyleyeyim: Helnwein’ı besleyen kaynaklar ve çağdaşları, bir taraftan Avusturya’nın Fantastik Realizm ressamları Ernst Fuchs, Rudolf Hausner, diğer yandan Viyana Aksiyonistleri Günter Brus, Otto Muehl, Hermann Nitsch ve Rudolf Schwarzkogler’dir ve Helnwein bunlardan etkilenmiştir. Helnwein’in bu iki farklı akımdan insanlarla da kontağı vardı. Özellikle Günter Brus ve Schwarzkogler’ in işlerinde Helnwien’ı etkileyen kuvvet açıkça görülür. Tabii ki yakın arkadaşı Deix başta olmak üzere Avusturya’nın milli karikatüristlerini de unutmamak gerekir. Bunlar savaş sonrası kuşağı sanatçılarıdır. Bu sanatçıların hepsinde bir anlatım derdi vardır ve her biri kendine göre bir yol bulup hesaplaşmalarını yapmışlardır, bazıları ise halen yapıyor.

Türkiye’den genç sanatçıları takip ediyor musun?

1999’dan 2012 yılına kadar Türkiye’ye hiç gelmedim. O yıllarda Türkiye’deki genç sanat akımlarını, arada sırada internette gördüklerim dışında takip edemedim,. Veya benim genç diye nitelediğim arkadaşlarımın çoğu müzelik olmuşlardı. Son üç yıldan beri yaptığım ziyaretlerimde en çok ilgimi çeken işler, sokaklardaki yazılar, graffitiler, afişler ve benzeri işler oldu. Özellikle gezi olayları esnasında ortaya çıkan işler mükemmeldi.

Söyleşi için için çok teşekkürler, son olarak ilave etmek istediğin bir şeyler varsa lütfen.

Son sorular bana idamı hatırlatıyor, eğer bu son soruysa bundan sonrakileri tabutumdan naklen yayınlayacağım. Şaka bir yana uzun zamandan beri önemsediğim bir alan var: Kamuya açık yerlerde sanat yapmak ve bu doğrultudaki işleri destekliyorum. Avusturya`da özellikle kamusal alanda çok sevdiğim işler yaptım, hastaneler, kütüphaneler, okullar, tren istasyonları, sokaklar, caddeler ve sınır boyları gibi yerlerde. Sanatı ayağa düşürmek niyetindeyim ki korkulan, saygı duyulan bir şey olmaktan çıkıp severek yaptığımız bir iş olsun.

artisik.com


Mythologie Approximative: Julien Brunet

Julien Brunet ‘TÊTE COUPÉE’ 2015 ink on paper 60 x 80 cm

Né en 1978, Julien Brunet développe une pratique multiple : peintures, dessins, livres, vidéos. Entre des sources issues de la bande dessinée et des mangas et une grande tradition picturale, ses dessins et vidéos visent cette même recherche d’une surface absolument vibrante. Réalisés patiemment à l’encre, à l’aide d’une multitude de points faits au rotring, les dessins se construisent dans une durée lente. La surface apparaît par déplacements graduels de la main sur une même feuille ; une présence du corps qui donne à ses œuvres sur papier une qualité surprenante de velours et une réelle densité de matière. Fragments de corps, végétaux, minéraux, rayons lumineux, figures de monstres se déploient en un magma sans solution de continuité qui évoque souvent les cadavres exquis surréalistes. Dans la lignée d’un Seurat puis d’un Polke, également, il déconstruit la vision à l’aide d’images composées sous forme de trames. Ici, le regard se situe sans cesse au cœur d’une ambiguïté entre peinture et sérigraphie, apparition et disparition de l’image étant au centre de sa recherche.

De la même façon, Julien Brunet joue avec une grande subtilité sur une indécision entre édition et dessin. Réalisés à la palette graphique, ses œuvres sur papier ont d’abord une existence virtuelle. Dans un second temps seulement, l’artiste décide de les tirer sur papier, développant une pratique importante d’éditions et de livres. Pour une série réalisée en 2012, il choisit de les tirer à un nombre limité d’exemplaires (cinq], notant au passage qu’il les considère « un peu comme des tirages photographiques » ou encore des gravures, dont ces œuvres sur papier possèdent toute la force lumineuse d’une palette de noirs et de gris. Dans ses films d’animation, Julien Brunet nous plonge dans le même glissement progressif au cœur d’une sensualité de la surface. Une progression lente, fascinante, parfaitement orchestrée dans laquelle il nous emporte, sur une musique tout aussi hypnotique de Bertrand Gruchy.

Marion Daniel
Commissaire associée au Frac Bretagne, 2016


Julien Brunet ‘Sans titre’ 2016, Encre de Chine et acrylique sur toile, 140 x 180 cm

1978 doğumlu Julien Brunet, çok yönlü çalışmalar yapıyor : Pentürler, çizimler, kitaplar ve animasyonlar. Çizgi romandan ve mangalardan devşirilmiş kaynaklar ile büyük bir resim geleneğinin arasında yer alan çizimlerinde ve video animasyonlarında, tam anlamıyla kıpır kıpır bir yüzeyde aynı arayışın peşinden gidiyor. Rotring’le yapılan binlerce noktadan oluşan, mürekkeple ve sabırla işlenen çizimleri, ağır akan bir zamanda gerçekleşiyor. Yüzey, elin aynı kâğıt üzerinde yavaş yavaş yer değiştirmesiyle ortaya çıkıyor; kâğıt üzerindeki işlerine şaşırtıcı bir kadife dokusu ve gerçek bir malzeme yoğunluğu kazandıran, bedenin bu varlığı. Beden, bitki, mineral parçaları, parıltılı ışınlar, canavar figürleri, çoğunlukla gerçeküstücü, seçkin cesetleri çağrıştıran, devamlılık kaygısı gütmeyen bir magmada ortaya seriliyorlar. Seurat’nın olduğu kadar devamında Polke’nin de izinde, taramalar halinde düzenlenmiş figürler aracılığıyla imgelemin yapısını çözüyor. Bakış sürekli olarak pentürle serigrafi arasında, sanatçının araştırmasının merkezini oluşturan imgelemin belirmesi ve kaybolması arasında belirsizliğin ortasına yerleşiyor.

Julien Brunet aynı şekilde desenle baskı arasındaki bir kararsızlıkla da büyük bir ustalıkla oynuyor. Grafik programında gerçekleştirilen kâğıt üzerindeki işleri, öncelikle sanal bir varlık kazanıyorlar. Sanatçı ancak ikinci bir aşamada onları kâğıda basmaya karar veriyor ve bu vesileyle önemli bir baskı ve kitap pratiği geliştiriyor. 2012’de ürettiği bir seriyi sınırlı sayıda (beş) basmayı tercih etti, ve bu arada onları “biraz fotoğraf baskısı gibi” hatta gravür gibi kabul ettiğini belirtti. Kâğıt üzerindeki bu eserler bir siyah ve gri paletinin tüm ışık gücünü barındırmaktaydı. Julien Brunet animasyon filmlerinde de bizleri yine yüzeyin ayartıcılığından derinliklere doğru giderek ilerleyen bir kayışa sürüklüyor. Bertrand Gruchy’nin bir o kadar hipnotize edici müziği eşliğinde bizleri ağır, büyüleyici ve kusursuz şekilde düzenlenmiş bir yolculuğun içine çekiyor.

Marion Daniel
Frac Bretagne’da ortak sorumlu, 2016
Türkçesi : Ebru Erbaş

Mythologie__julien_brunet_001
Julien Brunet ‘Babe Touching’ 2016 ink and acrylic on canvas 140 x 200 cm

burnbrunet.com


Kıyamet Alâmeti: Suehiro Maruo ‘Apocalyptic Visionary’

Suehiro Maruo (10)
Suehiro Maruo

İşte tüm bunlar; kabusların, düşük bütçeli korku filmlerinin ve kıyametin alâmetleridir. Bu; tabulardan uzak, kayıp diyarlarda bizi güçlü bir dürtüyle dehşetengiz korkularımıza bağlayan Suehiro Maruo’nun sanatıdır.

İnsan ruhunun zifîri karanlığına daldırdığı fırçasıyla Suehiro Maruo, cüretkar ve ahlaksızca yücelttiği resimlerinde, asıl korkmamız gereken canavarların kendimiz olduğu gerçeğine dikkat çeker.

Ölümcül bir düşman karşısında dehşete düşmüş zavallı bir kadının korkuyla donup kalmış göz bebekleri, kanı çekilmiş bir yüzün sessiz çığlığı, canlı bir cenaze. Akbabaların ölüm dansı yaptığı şimşeklerle dolu bir gökyüzünün altında leş yiyici ucuberlerin cirit attığı bir savaş meydanı ve kılıcı elinde yaralı bir asker. Acımasız bir celladın ilmeği sıkmasıyla son nefeslerini vermek üzere olan zavallı seks köleleri.

İşte tüm bunlar; kabusların, düşük bütçeli korku filmlerinin ve kıyametin alâmetleridir. Bu; tabulardan uzak, kayıp diyarlarda bizleri güçlü bir dürtüyle, dehşetengiz korkularımıza bağlayan Suehiro Maruo’nun sanatıdır.

1950’lerin ortalarında Nagazaki’de dünyaya gelen Maruo’nun karanlık hayal gücünü nelerin beslediğini bilemiyoruz. Yaşamına ilişkin bildiklerimiz de son derece sınırlı: Çizim ve resim yapmayı kendi kendine öğrenmiş, geçimini sağlamak için erotik manga çizimler yapmaya başlamış, sonrasında yeteneğini daha da geliştirip, seks ve şiddet temalarına cesurca eğilmesiyle zamanla fark edilmiş.

Maruo’nun manga dünyasına girişiyle birlikte sanatçının bu alanda altını üstüne getirmediği konu da kalmıyor. 19. yüzyıldan kalma Japon muzan-e ‘vahşet’ ahşap baskılarını anımsatan çalışmaları, aynı zamanda Amerikan pulp sanatının izlerini de taşımaktadır. Ucuz romanın bu altın çağında, Maruo ve çağdaşları, doğulu ve batılı biçim özelliklerini, gangsterlerin karanlık sokaklarında bir araya getiriyorlar.

Amerikan sanatına olan ilgisinin yanı sıra Maruo, 1920’ler ve 30’ların Alman cazibesine de kayıtsız kalmamıştır. Yüzünü batıya dönmesiyle birlikte geleneksel Japon sanatından fark edilir şekilde uzaklaşmıştır. Şöyle ki, Asyalılar ve Beyazlar arasında biçimsel bir bağlantı kurmak için karakterlerin yüz özelliklerini hatta kıyafetlerini -kurbanın gözlerindeki korku unsurunu bile göz önünde bulunduracak bir incelikle- açıkça manipüle eder. Ve günümüzdeki ‘superflat’ imgesi,  çoğu çağdaş Japon sanatçının onur nişanesi haline gelmişken, Maruo daha derin, daha Avrupai bir betimlemeden esinlenerek, onun sinemaya yakın anlatımını yoğunlaştıran eşsiz bir stil ortaya koymuştur.

Suehiro Maruo (18)
Suehiro Maruo

Maruo’nun bu pornografik korku sahneleri aracılığıyla kayda değer bir eleştiri geliştirmek mümkün müdür? Crumb’un ‘the Great Masturbator’u bile bir çaresizlik hikayesiyken, ensest ilişkide var olan, abisinin teyzesiyle cinsel ilişki peşindeyken, babanın, okul kıyafeti kostümlü kızına tecavüz etmesinin anlamı nedir? Mauro’yu ‘Shit Soup’ta üç aşığı kendi dışkılarını yerken betimlemeye mecbur kılan şey neydi? Karanlık bir karnavalın perde arkasında, hedonistik bir tecavüz, bir cinayet ve ihanet masalı olan Maruo’nun 1984 tarihli romanı Mr. Arashi’s Amazing Freak Show’dan ne anlam çıkarmalıyız? Sanatının görkemli kompozisyonlarını takdir ederken kendi duygularımıza ne derece uzaktayız?

Bu insani entropi ile vahşi etkileşimler arasındaki bağlantı, tabiatın bizzat kendisidir. İnsan ve hayvanat arasındaki çizgi, çoğu kez hem Maruo’nun sanat düzleminde resimsel açıdan, hem de davranışlarımızı belirleyen toplumsal gelenekler ve sapkın öznelerin asal dürtülerinde sembolik açıdan bulanıklaşır. Bu durumda, bizler, insan kalıntılarını didikleyen akbabalardan, sıçanlardan, genç kızlara göz koyan vahşi yaratıklardan ya da karanlığın derinliklerinde gizlenen zehirli sürüngenlerden gerçek anlamda ne derece uzaktayız?

Suehiro Maruo (15)
Suehiro Maruo

Şaşırtıcı olan, sonuç olarak, Maruo’nun Planet of Jap’da ayrıntılı olarak gösterdiği üzere zaman zaman insanlığın sarsıcı bir portresini resmetmek için bu ilkel perdeyi kaldırmayı seçmesidir. 80’lerin ortalarında alkışlanan siyasi manga kulvarında – batı dünyasının liberal malzemelerini kullanmasına rağmen – Maruo, aşırı milliyetçi ve üstünlükçü bir tavır sergilemektedir. Japon askerlerinin, Los Angeles ve San Francisco’ya atom bombası attığı geniş bir fantezi evreni tasvir ederken, Maruo’nun tüm sadistik eğilimi, ustura ağzı gibi keskinleşmekte, Japon direncinin fanatik sınırlarda dolaşan, her şeye karşı olan siyasi açıklamalarına sert bir uyarı niteliğindedir. Planet of Jap’dan alınacak ders gayet açıktır: “Aptal olmayın… Japonya, bugün bile dünyanın en güçlü ülkesidir.”

Marou’nun işlerinin rahatsız edici, derinlikli etkileri, hem bireysel hem de insanlık ailesi olarak zihnimizde ciddi sarsıntılar yaratıyor. Hal böyleyken sanat, hiçbir sosyal evrim ya da toplumsal sınıf tanımayan karanlık olgularla konuşmaya başlıyor. Bizler, sapkınlık ve ahlaksızlıkla ördüğümüz riyakârlıklarımızla onlardan uzak durmaya çalışırken, Maruo nehrin öte yakasına geçiyor ve kendi başımıza yaratamayacağımız ya da hayranlığımızı itiraf edemediğimiz sahnelerle geri dönüyor. Böylece bizler de suçluluk ve minnettarlık duygularımız birbirine karışmış bir halde, tabiatımızdan ayıramayacağımız hastalıklı bir merakla sayfaları çevirmeye devam ediyoruz.

Türkçesi: Erman Akçay


Suehiro Maruo (20)
Suehiro Maruo

Apocalyptic Visionary: Suehiro Maruo

Sinking his talons into the twisted fragments of the human psyche and emerging with terror-inducing blood, guts, and depravity, illustration virtuoso Suehiro Maruo has built a career on making us realize that we are the very monsters we fear. Annie Tucker checks under the bed.

Juxtapoz Magazine, January 2006 – issue #60

AN UNDEAD MAN, wrapped in blood-splattered bandages, claws at his chest as his eyes glaze over and his mouth opens in a silent scream, wide enough for a hungry crab to crawl out. A women’s hair stands on end as she clutches her face in horror at an unseen assailant. A soldier for a lost cause writhes on a battlefield teeming with predator, gripping his bloody sword as vultures circle overhead in the lightning sky, snakes coil themselves around his body, and a scorpion bides its time on a nearby skull. Naked sex slaves buond in chain take their last breaths as amasked man tightens the noose.

This is the stuff of nightmares, horror movies without resolution, and the apocalypse. This is the art of Suehiro Maruo, a no-man’s-land devoid of taboos thet binds our worst fears into a tight knot.

Suehiro Maruo

Born in Nagasaki during the in-between of the 1950s, Maruo’s deep-dark imagination remains a locked fortress for the most part. The facts at hand are limited: a high school dropout who taught himself to draw and paint, Maruo first published art in erotic manga to support himself, then gradually got noticed for his technical skill and his intrepid exploitation of sex and violence.

In the decades following his entrée into the wild World of manga, Maruo has left no thematic stone unturned in his systematic conquest of the genre. His work is most readily identified with the Japanese muzan-e “atrocity” woodblock prints of the 19th century, but it also incorporates myriad and undeniable shades of classic American pulp art. Hybridized accounts of eastern and western sights and lore became persistent in Japan following pulp fiction’s heyday, as Maruo and his contemporaries appropriated the art’s dark alleys, stiff cocktails, and gangster icons of that movement for stylistic and atmospheric guidance.

In addition to his limited interest in American art, Maruo has also professed a fascination with 1920s and ‘30s Germany. His predilection for looking westward has also resulted in a number of noticeable stylistic deviations from traditional Japanese art. Namely, he perceptibly manipulates his subjects’ facial features and clothing to bridge the gap between Asian and Caucasian, a technique that also conveniently beefs up the fear factor in the surgically enhanced eyes of his victims. And while “superflat” imagery today has become a badge of honor for many contemporary Japanese artists, Maruo has quite a taste for deeper, more European-derived Picture planes to intensify his near-cinematic narratives, pictures that truly validate the “thousand words” concept.

Is it possible to glean any valuable truths from Maruo’s porno-horrific scenes? What meaning, if not hopelessness, exists in the incestuous, Crumb-like story “The Great Masturbator”, in which a father rapes his schooolgirl-costumed daughter while her brother pursues a sexual relationship with his aunt? What compelled Maruo to depict three lovers eating their own feces in “Shit Soup”? What do we make of Maruo’s 1984 novel Mr. Arashi’s Amazing Freak Show,a hedonistic tale of rape, murder, and betrayal set against a dark carnival backdrop? Can we divorce our emotiıns from the material long enough to appreciate the art’s merit as a series of spectacular compositions? What’s even more palpable than the shock Mauo seeks relentlessly to invoke is the uncomfortable suspicion his work invites that some of these episodes are actually playing out in real flesh-and-bloodscenes as we speak.

Suehiro Maruo (21)
Suehiro Maruo

Amid this human entropy, these transgressive interactions, nature is a near-constant thread. The line between man and beast is often blurred both physically, in the forced integration of the two on Maruo’s Picture plane, and symbolically, in the deviant primal urges of his subjects, who shun the human domains of reason and social mores that might regulare their behavior. How far off, then, are we really from the birds pecking at human remains, the scavenging rats, the leopards absconding with young girls, or the serpentine, poison-tongued creatures that lurk in the depths and the shadows?

It is suprising, consequently, that at times Maruo chooses to lift this primordial veil to reveal a remarkably advanced, efficient portrait of humanity, particularly as manifested in Planet of Jap.In this acclaimed political manga strip from the mid-‘80s-in spite of his liberal dips into the western worldfor material-Maruo maintains a fiercely nationalistic, even supremacist, stance. Crafting an expansive fantasy world in which Japanese soldiers drop atomic bombs on Los Angeles and San Francisco, and sharpening all Maruo’s sadistic inclinations to a razor’s edge, the strip signifies a scathing warning to political naysayers and borderline-fanatical declarations of Japanese resilience. Indeed, the moral of the story in Planet of the Jap couldn’t be more clear: “Don’t be fooled… Japan is still the strongest country in the World.”

The nagging and visceral effects of Maruo’s work can wreak havoc on our consciousness, both as individuals and as participants in the human condition. And yet the art speaks to something base in all of us that no amount of social evolution or etiquette can raze completely. While we stand just on the other side of the fence from perversion and iniquity, unable to completely tear ourselves away but scared to jump over, Maruo scales that barrier and returns to us with all that we cannot create for ourselves or admit to coveting. And thus is is with mixed sense of gratitude and guilt, with that morbid curiosity that remains inextricably linked to human natüre, that we go on turning the page.

Suehiro Maruo (1)
Suehiro Maruo

Thanks so much to Aeron Alfrey & Monster Brains for illustrations

For more information & contact: maruojigoku.com


Stéphane Blanquet: Cenaze Kıtırı ‘Le Croque-Mort’

Stephane_Blanquet (12)
Blanquet “La Beauté Bafouée” tapestry (2015)

“Mutlak bir ölüm, ancak ölümün zevkine varanlar için mevcuttur.”

Antonin Artaud, ‘L’Ombilic des limbes’

Gündelik dilde ‘cenaze kıtırı’ tabiri, ölülerin tabuta konulması ve mezarlığa taşınması işini üstlenen cenaze görevlileri için kullanılır. Bu ifade, eskiden ölen kişinin gerçekten bu hayattan göçüp gittiğini teyit etmek için ayak başparmağının bükülerek çıtlatılması efsanesinden kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca bu sözün kökeninin, XIV. yüzyıldaki büyük kara veba salgını sırasında ölülerin ‘kancaların’ ucuna takılarak taşınmasından geldiği de rivayet edilir. Fransız Akademisi’nin sözlüğü ise bambaşka bir köken verir ve bu ifadenin, mecazen ‘ortadan kaldırmak’ anlamına da gelen ‘croquer’ fiilinden türediğini açıklarken bu adlandırmanın, eski Yunanca kökenli ve ‘et yiyici’ anlamına gelen sakrofaj (lahit) sözüyle de akraba olduğunu belirtir. Bu durumda ‘cenaze kıtırı’ basitçe ‘ölüleri ortadan kaldıran kişi’ olacaktır yani onları toprağa gömen dolayısıyla topraktan da çıkarabilecek olan kişi.

‘Cenaze kıtırı’ biyolojide de bazen leşle beslenen böcek ya da solucanlar için kullanılır hatta 2014 yılında ‘deuteragenia ossarium‘ olarak adlandırılan, yuvasının girişini ölü sineklerle tıkayarak larvalarını koruyan garip bir tür ‘cenaze kıtırı arısı’ keşfedilmiştir. Son olarak sanat alanında ise bir resmin ‘kıtırı’ resmin krokisi, kabataslağı, ilk konturları demektir.

Yukarıda özetlenen tüm bu açıklamalar, imgeleminden doğan kadavralara yoğunlaşarak ve tekniğin gerektirdiği tüm sabrı göstererek ölümü kelimenin tüm anlamlarıyla ‘kıtırlayan’ ve sonra da fırçayla resmeden, üretken sanatçı Stéphane Blanquet’ye mükemmelen uyuyor. Blanquet’nin kafkavari, eziyet verici, ince ve zarif eserleri, sanatta ölümün temsilinin oluşturduğu çok eski geleneğe eklemleniyor ve bakışlarımızın çekicilikle iticilik arasında salınmasına yol açıyor.

1973 doğumlu Stéphane Blanquet her gün zihninin ürettiği hayali kabirlere iner ve orada topraktan çıkarttığı hayaletler, kabir heykelleri ve diğer cesetlerle sayfasının uzamını tıka basa doldurur. Titiz işleri sineklerin, solucanların kaynaştığı ve dantelaların, kadifelerin, çene kemiklerinin ve çürümekte olan cesetlerin üst üste yığıldığı bir tür mahzen gibi düzenlenmiştir.

Blanquet’nin parçalanıp lime lime edilebilen, leş kokular saçan beden temsillerinden oluşan işlerinde Antonin Artaud’yu andıran bir şeyler vardır. Hayatla karmaşık ilişkilere giren beden, Blanquet için olduğu kadar Artaud için de evrensel bir gizem, bir atık torbası, her bir organın durmaksızın biyolojik bir işlevi yerine getirdiği ve böylelikle çevresindeki dünyaya en kötü kokulu çıktılarını boşaltmak suretiyle anlam ifade eden bir statü kazandığı gerçek bir fabrikadır. Böylece Blanquet’nin kâğıttan ya da tuvalden zemini, bedenlerin özerk makineler halinde devindiği bir sahneye, bir platoya, küçük bir gölge tiyatrosuna dönüşür.

Blanquet’nin bakışı dışarlıklı, ‘fizik- optik’ ilişki kapsamında değerlendirilebilecek bir bakış değildir. Karıncalar gibi kaynaşan desenleri şeylerin yüzeyini aşar ve filozof Merleau-Ponty’nin ifadesiyle, yüzeyi kelimenin tam anlamıyla söküp atarak “şeylerin nasıl şey, dünyanın da nasıl dünya olduğunu göstermek için şeylerin kabuğunu kazır.” Böylece organik bir labirent içinde, şifalı bir rahatsız edicilik içeren eseri, susturulmak ve saklanmak istenene ve daima biraz uzağa, ‘toplumsal hayatın ulislerine’ iteklediklerimize övgüler düzer.

Lolita M’Gouni / Türkçesi: Ebru Erbaş


Blanquet Exposition / installation Fürstenfeldbruck Kunsthaus Germany juin 2017

Stéphane Blanquet

Le Croque-Mort

Lolita M’Gouni

“Il n’y a de mort complète que pour qui prend le goût de mourir.”

Antonin Artaud, “L’Ombilic des limbes”

Dans le langage populaire, le “croque-mort” est le surnom désignant les employés des pompes funèbres chargés de la mise en bière des cadavres et de leur transport au cimetière. L’expression aurait pour étymologie légendaire le fait de croquer le gros orteil du défunt pour vérifier qu’il est bien passé de vie à trépas. On raconte également que cette dénomination aurait pour origine le fait que l’on utilisait un crochet “croc” pour manipuler les cadavres lors de la grande peste noire du XIVe siècle.

Le dictionnaire de l’Académie française donne une tout autre origine au terme et explique que “croque” vient de croquer qui, au sens figuré, signifie “faire disparaître”, en précisant que l’appellation est également très proche du mot “sarcophage”, issu du grec ancien, et qui signifie “mangeur de chairs”. Ainsi, le croque-mort serait tout simplement “celui qui fait disparaître les morts”, c’est-à-dire qui les enterre, tout en pouvant être amené à les déterrer.

En biologie, le terme “croque-mort” désigne parfois des vers ou des insectes nécrophages, et il existe même une étrange “guêpe croque-mort”, spécimen “Deuteragenia ossarium” découverte en 2014 protégeant ses larves en bouchant l’entrée du nid avec des carcasses d’insectes. Dans le domaine artistique enfin, on dit que l’on “croque” un dessin lorsqu’on réalise un croquis, une ébauche liminaire, les premiers contours d’une forme.

Ces brèves définitions ici rassemblées correspondent parfaitement à l’artiste prolifique Stéphane Blanquet, qui littéralement “croque”, puis dessine la mort à la plume, avec toute la patience que nécessite la technique, tout en s’occupant des cadavres nés de son imagination. Son œuvre kafkaïenne, torturée, fine et élégante, s’inscrit dans la lignée de la très ancienne tradition que constitue la représentation de la mort dans l’art, et fait osciller notre regard, entre attirance et répulsion.

Né en 1973, Stéphane Blanquet descend quotidiennement dans les sépultures imaginaires de sa confection mentale, desquelles il déterre les monstres, gisants et autres cadavres qui viendront ensuite saturer l’espace de la feuille. Son travail minutieux s’orchestre dans une sorte de crypte où s’amoncellent et grouillent des lombrics, mouches, dentelles, velours, mandibules et corps pourrissants.

Il y a quelque chose d’Antonin Artaud dans l’œuvre de Blanquet, laquelle est faite de représentations de corps sécables et divisibles, générateurs de miasmes. Toujours intrigant dans la vie réelle, le corps, pour Artaud comme pour Blanquet, est un universel mystère, un sac de déchets, une véritable usine où chaque organe ne s’arrête pas à une fonction biologique et prend alors un statut expressif, dévidant sur le monde environnant ses émanations les plus malodorantes. Le support de Blanquet, papier ou toile, devient alors une scène, un plateau, un petit théâtre d’ombres, où les corps semblent évoluer en tant que machines autonomes.

Ce que voit Blanquet n’est pas un regard au-dehors, qui s’inscrirait dans une relation “physique-optique”. Ses dessins fourmillants dépassent la surface des choses, et, pour reprendre les termes du philosophe Merleau-Ponty, ils arrachent littéralement la surface, “crevant la peau des choses pour montrer comment les choses se font choses et le monde monde (1). Ainsi, son œuvre salutairement dérangeante, dans un dédale organique, célèbre ce que l’on s’ingénie à vouloir taire et cacher et que nous repoussons toujours un peu plus loin “derrière les coulisses de la vie sociale (2) : la mort et ses avatars.

L’univers graphique de Stéphane Blanquet a séduit de nombreux journaux et magazines français (Libération, Le Monde, Les Inrockuptibles…) et son œuvre est régulièrement présentée dans le monde entier de Paris à Singapour en passant par Tokyo.

Agrégée en arts plastiques et docteur en arts et sciences de l’art de l’université Paris 1-Panthéon-Sorbonne, Lolita M’Gouni se fait également connaître sous l’appellation “LMG Névroplasticienne”. En septembre 2015, elle inaugure sa chronique – Mort et Création – pour Résonance Funéraire et signe ici son troisième article pour le magazine.

Nota :
(1) Maurice Merleau-Ponty, “L’Œil et l’Esprit”, Paris, Éditions Gallimard, 1960, p. 61.
(2) Norbert Elias, “La Solitude des mourants”, Paris, Éditions Christian Bourgeois, 1998, p. 70.

Source: Résonance n°115

Lolita M’Gouni, agrégée en
arts plastiques et docteur
en arts et sciences de l’art
de l’université Paris 1-
Panthéon-Sorbonne.


Stephane_Blanquet (55)
Detail: Blanquet

Blanquet & United Dead Artists

1973 doğumlu Fransız sanatçı Stéphane Blanquet 1980’lerden bu yana çağdaş sanat dünyasındaki en üretken figürlerden biridir. İllüstrasyon, çizgi film, tiyatro, yayıncılık, sanat yönetmenliği gibi bir çok farklı dalda çalışan Blanquet, çocukken izlediği ‘Creature from the Black Lagoon’ filminden çok etkilenir ve bu deneyim onun mitoloji ve popüler kültür kodları arasında güçlü bir bağ kurmasına yol açar: Çizgi romanlar, şaka oyuncakları, sihirbazlık ve lunapark estetiği.

Hem sanatçı hem de yayıncı olarak üretken bir pozisyonda olan Blanquet çok geçmeden 1990’ların başında yeraltı sanat dünyasının liderlerinden biri haline gelir. Eserleri 1993’te Paris Regard Moderne’de, 1996’da ise Amerika ve Kanada’da sergilenir. Çalışmaları Blab!, AX gibi çizgiroman antolojilerine girer. 1996 yılında Angoulême International Comics Festivali’nde yayıncılık alanında prestigious Alph Art du fanzine ödülüne layık görülür.

2001’de Belçika Maison de la culture de Tournai’de retrospektif sergisi düzenlenir. Bundan sonra Amerika, İsviçre, Londra ve Fransa’da birçok sergiler açar, grup sergilerine katılır. 2008’de ilk duvar çalışmasını Avusturya’da Vienna Museumsquartier için yapar. 2009 yılında Musée d’Art Contemporain of Lyon’da “Quintet” sergisi için hazırladığı yerleştirme ise büyük etki uyandırır. 2010 yılında üç hafta kaldığı Japon’yada Tokyo Span Art Galeri’de bir solo sergi düzenler ve birçok etkinlik gerçekleştirir. 2012 ve 2013 yıllarında Singapur’da sergilediği yerleştirmeler ise geniş kitlelerle buluşmasını sağlar.

Blanquet 2007 yılından bu yana United Dead Artists isimli yayınevi işletmektedir. Roland Topor, Gary Panter, Tanaami Keiichi gibi büyük sanatçıların kitaplarının yanısıra Tendon Revolver, Muscle Carabine, Tranchée Racine gibi çeşitli dergi ve özel edisyonlar da yayımlamaktadır.


magasin de proximité

Buy it at the Halle Saint Pierre, in all the good bookstores or on blanquet.com

– you can also subscribe for the whole collection !! –

l’ensemble de la collection est disponible (pour un prix réduit) lors de la souscription

instagram: latrancheeracine / facebook: latrancheeracine

Hebdomadaire Manifeste Impact !!

> blanquet.com


Rémi: The End

larger03
Rémi ‘The End’

Rémi’nin bütünüyle el emeği göz nuru stop motion filmi The End, 2008-2009 yılları arasında, sanatçının Roubaix’deki evinde çektiği bir animasyon yapım. Dünyanın sonuna yaklaşırken, yıkım saçan bir bombardıman uçağının, havalarda uçuşan cinsel organların ve erkekten kadına dönüşen bir adamın hikayesi. Fotoğraflar bölümü ise Rémi’nin film setini ve karakterini tasarlayışını, hareket ve canlılık kazandırışını, ve en nihayetinde kafasını bedeninden nasıl ayırdığını ve ustalığını gözler önüne seriyor. Film, dokunaklı ve içten müziğini ise çellist Arnaud Marcaille’a borçlu.

Rémi ‘The End’

– FRANÇAIS –

Film d’animation de Rémi entièrement fait main, réalisé chez lui à Roubaix entre 2008 et 2009. L’histoire d’un homme qui devient femme, de sexes volants et d’un bombardier ravageur, le tout dans un décor de fin du monde. La rubrique “photos” montre toute l’ingéniosité de Rémi pour concevoir ses décors et son personnage, l’animer, le rendre vivant, avant de finir par le décapiter. Musique trépidante du violoncelliste Arnaud Marcaille, une bête de scène ! Pour les autres publications où Rémi est impliqué:

Remi – LDC


Çizgi Roman Sanata Karşı: Gary Panter, Art Spiegelman, Raw ve Blab!

Raw: Volume 1 #1 (Art Spiegelman/Francoise Mouly) 1980

İnce Zevk Ürünü Çizgi Roman, Bayağı Sanat Mı?

Çizgi Roman Sanat Nesnesinin Değişen Bağlamları

Gary Panter’ın Sınırlı Baskı dizisindeki vinil Jimbo bebeğine eşlik eden otuz iki sayfalık kitapçıkta, sanatçı bu maketi yapan Yoe! Studios’taki heykeltıraşla­ra gönderdiği bir dizi tasarım notuna ve eskize yer verir. Bu notlara göre, Jim­bo bir seksen boyundadır; savaşçı/maceraperest Conan’dan ziyade Küçük Lülu çizgi roman dizisindeki Tubby’ye benzemelidir; ideali, 1970’lerde yumuşak vinil Godzilla oyuncakları üreten Japon şirketi Bullmark’ın bir oyuncağı ile daha yakın dönemde Kellogg’un kahvaltı gevreği karakterlerinden hareketle Yoe! Studios’un tasarladığı vinil oyuncaklar arası bir şey olmasıdır. Kitapta aktarılan en uzun yazışmaların birinde, Panter bebeğin orijinal kil modelde “biraz kalkık görünen” penisinin tasarımını değerlendirmeye tam bir sayfa ayırır. Klasik figür çizimine göndermede bulunarak, soruna bir dizi eskizle yaklaşır ve penisin fazla çıkıntılı olması halinde “her zaman şaka konusu olacağına”, ama çok ufak olması halinde “spor salonunda matrak geçile­ceğine” dikkat çeker. Sonunda sanatçının dediği olur ve 750 adetle sınırlı tutulan Jimbo bebeği çıkıntılı bir penisle üretilir; penis lastik bantla tuttu­rulmuş bir ekose peştamalla kapatılmış ve kitaptaki son fotoğrafın gösterdiği üzere, Japonya’da üretilen Hedora vinil figürlerinin birindeki renk düzenini çağrıştıracak yapay bir pembe renge boyanmıştır. Böylece Jimbo bebeği aşın erilliği, nostaljik koleksiyoncu kültürünü, punk rock estetiğini ve Japon oyuncak canavarlanm bilinçli olarak tek üründe kaynaştım. Bu unsurlann hepsi çizgi roman dünyası ile sanat dünyası arasındaki bir eleştirel kavşakta buluşur. Bir başka deyişle, Jimbo bebeği, çizgi roman sanatının, sanat ve eğlence dünyaları içindeki kesin statüsünü tespit eder. Nitekim Panter’ın ve sanatının çeşidi dolaşım düzenlerinde hareket etmesi, günümüzde çizgi romanın sanat olarak statüsünü değerlendirmek için önemli bir fırsat sunar.

Gary Panter, Gary Panter s Jimbo (2007). ©Gary Panter, sanatçının izniyle.

Panter hiç kuşkusuz günümüz Amerikan çizerlerinin en çok tartışılan simalarından biridir ve eserlerine ilişkin görüşler çoğu kez birbirinin zıddıdır. Los Angeles merkezli çağdaş sanatçı Mike Kelley Picture Boxın 2008’de hazırladığı Panter resimleri kataloğundaki yazısında, “Gary Panter’ın psikedelik sonrası (punk) dönemin en önemli grafik sanatçısı” ve dahası, “yücelik katında” olduğunu ileri sürer. Buna karşılık, Time dergisinde uzun süreden beri çizgi roman eleştirmenliği yapan Andrew D. Arnold, Panter’ın çizdiği Jimbo Arafta‘yı “eğlenceden yoksun” olduğu gerekçesiyle 2004’ün en kötü çizgi romanı diye alaya almış ve daha sonra Comics Journal‘da yayımlanan bir mektupta bu yorumunu şöyle açmıştır: “Bence Jimbo Araf’ta başarısız, çünkü hedef kitlesini formun kilit bir işlevi olan okunurluktan mahrum bırakıyor. (…) Jimbo Araf’ta’nın herhangi bir şekilde ilgiyle okunması mümkün değil. Ona sadece bakılabilir. (…) Jimbo Araf’ta bir kitap olarak yayımlanmak yeri­ne, bir galerinin duvarlarına asılmış halde sunulsaydı, hiç tartışmasız dikkat çekerdi. Ama dişe dokunur bir içerik olmaksızın bir hikâye ve karakterler sunma iddiasıyla seçilen bu formda, kitap çarpıcı biçimde yetersiz kalıyor.” Arnold’ın galeri sanatı dünyasının ve edebiyata hevesli çizgi roman dünya­sının sınırlarını bulanıklaştıran eserleri küçümseyişine, Kelley‘nin türleri bozan çizeri coşkuyla yüceltişinden daha çok yakınlık duyuluyor olabilir. Ama bu yaklaşım “Başından sonuna kadar Picasso’nun farkındayım, tıpkı canavar dergilerinin ve Jack Kirby’nin farkında olduğum gibi; çizgi, form ve popülizm bakımından ikisi arasındaki kesişmeler sanatla bağıma temel oluşturmuştur” ve “Sanatım haline gelen oyunun kurallarını ben belirlerim” iddialarında bulunan bir sanatçıya kavramsal düzeyde pek uymaz.

panter
Gary Panter

‘Ultra akıl almaz, hiper çılgın, ultra heyecanlı, ustaca aşkın güzel şeyler.’

Jimbo #02
Raw Magazine vol 1 Issue 1
‘Panter’s Playhouse’ by Richard Gehr
Raw Magazine issue 2.
Gary Panter

Çizgi roman dünyasında Panter “zor” eserlerin önemli bir öncüsü olarak bilinir. Öncülük ettiği ve daha sonra yenilikçi küçük sanat kooperatifi Fort Thunder’la, Kramer’s Ergot ve The Ganzfeld gibi çağdaş çizgi roman antolojileriyle bağlantılı sanatçılarca benimsenen rüküş bir estetiğin en çok tanınan simasıdır. Panter, Amerikan çizgi romanındaki en önemli yenilikçilerden biri olarak, 1977’de Los Angeles merkezli punk fanzini Slash’e Jimboyu konu alan çizgi romanıyla katkıda bulunmaya başladı ve kısa bir süre sonra ilk çizgi roman kitabı Hup’ı bir kişisel yayın olarak çıkardı. Art Spiegelman’ın ve Françoise Mouly’nin avangart çizgi roman antolojisi RAW’a 1981’de, kapağını hazırladığı üçüncü sayıda katıldı. Jimbo hikâyeleri sonraki sayılarda yer aldı ve Raw Books and Graphics, 1982’de Jimbo malzemesinin karton kapaklı ve selobant ciltli olarak gazete kâğıdına basılmış toplamı şeklindeki ilk kitabını yayımladı. Bunu iki yıl sonra RAW’un dördüncü kitabı olan EIvis Zombilerinin İstilası izledi. Panter o sırada bir Japon yayınevi için Kola Çılgınlığı adlı uzun bir grafik roman üzerinde çalışıyordu; ama bu eserin İngilizce çevirisi ancak 2000’de çıktı. Panter’ın Dante ilhamlı Jimbo eserlerinin ilki Jimbo: Cennet Maceraları 1988’de Pantheon tarafından yayımlandı. Sanatçı o dö­nemde daha çok çocuklara yönelik uzun soluklu televizyon dizisi Pee-Wee’s Playhouse’un (1986-91) tasarımcısı olarak tanınıyordu. Dostu ve Simpsonlar dizisinin yaratıcısı Matt Groening’in Zongo Comics şirketi, 1995’ten 1997’ye kadar Jimbo’nun yedi sayısını yayımladı. Aynı dizi çerçevesinde Panter’ın dergilerde yayımlanan eski Dal Tokyo bant karikatürleri tekrar basıldı ve ayrıca Fantagraphics tarafından Jimbo Arafta (2004) ve Jimbo’nun Cehennemi (2006) adlarıyla derlenen İlahi Komedya hikâyelerinin yayınına başlandı.

Raw Collection
Gary Panter (2)
Gary Panter (1987)

Arnold’ın yorumlarında işaret ettiği üzere, çizgi roman dünyasındaki bütün bu çalışmalarına karşın, Panter bu alanda biraz marjinal ve sınırda bir kişi olarak kalır. “Kendimi hâlâ çizgi romanın bir misafiri gibi görüyorum, ama burası hikâyelerimi anlatmak üzere dönüp durduğum bir yer” diyen bizzat Panter’dır. Asıl önemlisi, Panter çizgi roman çalışmalarının yanı sıra, onlarca kişisel ve toplu sergiyle ve ticari illüstrasyon çalışmalarıyla ressamlık kariyerine de sahiptir. Resimleri kendi kuşağından ressamların (Keith Haring, David Wojnarowicz, Jean-Michel Basquiat ve Kenny Scharf), ayrıca 1960’ların figüratif sanatçılarının (Eduardo Paolozzi, R.B. Kitaj, Öyvind Fahlström, Richard Linder ve Saul Steinberg), popüler kültüre tutkun sanatçıların (H.C. “Westermann ve Jim Nutt), psikedelik dönemin kolaj sanatçılarının (Wes Wilson, Rick Griffin, Victor Moscoso, Alton Kelley ve Stanley Mouse), 1960’lann bağımsız çizgi roman akımının ve Robert Crumb gibi kilit simalarının etki­sini yansıtır. Alçak popüler kültürden saygın modernist sanatçılara kadar uzanan bu son derece heterojen etkilerin örneklerini özümsemekle Panter, bizzat belirttiği üzere, kendini postmodernizmin yüksek ve alçak kültür ara­sındaki ayrımları çökerten uç noktasında konumlandırır. Günümüz galeri resmiyle bu yakınlıklarına rağmen, eleştirmen Robert Storr’a, “Sanırım, sanat dünyasında hep bir özenti oldum” demiştir; bu durumu da o özel alandaki mevcut sosyal sahneye pek katılmayacak kadar utangaç oluşuna bağlar. Yani, Panter daha az kutsal sayılan çizgi roman alanında aykırı bir yıldız olmakla birlikte, bizzat itiraf ettiği üzere, galeri sanatı alanında düpedüz dışlanmış konumda kalır. PictureBox’ın eserleri hakkında yayımladığı kata­logdaki yaklaşımla, yaratıcı ürünleri bir bütünlük içinde incelendiği zaman, bir dizi yaratım alanındaki çalışmalarının, her alanda çok farklı konumlarda bulunsalar bile, kendine has bir bakışın ürünü oldukları gerçeği öne çıkar. Çalışmalarının farklı düzenlerde piyasaya sürülmesiyle itibarının değişkenlik göstermesi, bir alandaki statünün öteki alanlardaki itibarı önemli ölçüde etkilediğini hatırlatan çarpıcı bir durumdur.

RAW v2 #3 (1991)

İnce Zevkliler İçin

RAW’un son sayısının “Kötü Zevkliler İçin Yüksek Kültür” şeklindeki alt başlığı, Gary Panter gibi sanatçıların konumunu özetlemeye yönelikti. Oysa şu da inandırıcı şekilde ileri sürülebilir: Çizgi roman dünyası ve sa­nat dünyası arasındaki tarihsel ilişkiler, dergi editörleri Art Spiegelman ile Françoise Mouly’nin bu dünyalara özgü kilit terimleri tersine çevirdiklerini göstermektedir. Esasen, RAW’un öncelikli hedef kitlesi asla kötü zevkli çizgi roman hayranları değildi; aksine, seviyeli sanat dünyasındaki ince zevkliler­den oluşan bir kesimdi. Michael Dooley, Comics Journal’daki bir makalesinde, RAW’un bu çizgi roman antolojisinde alçak kültüre dönük çağdaş grafik sanat için bir çıkış noktası arayan “yuppi çiçek çocuklarının gözdesi haline gelme” riskine girdiğini ileri sürdü. Ayrım sırf semantik değildir, çünkü okur kitlesinin dergiyi kavrama ve ona değer verme biçimine de ışık tutar. Çizgi roman dünyasından ziyade sanat dünyasında rağbet gören RAW’un okur kitlesi esas olarak punk grafik sanatının en ileri uçlarında “hayır işlerine çıkan” sanat dünyası okurlarıydı. RAW’un, öteden beri Amerikan çizgi roman geleneklerine bağlı, kötü zevkli, genç bir okur kitlesine belli bir düşünsel ve kültürel saygınlık kazandırma peşinde bir dergi olmadığı çok kesindi.

RAW v1 #4, 1982
Reagan Speaks for Himself
Charles Burns

Daha çok Spiegelman’ın ödüllü otobiyografik çizgi romanı Maus’u dizi halinde yayımladığı mecra olarak bilinen RAW yayın hayatına 1980’de, Spiegelman’ın Bill Griffith’le birlikte editörlüğünü yaptığı geç dönem Ame­rikan bağımsız çizgi roman antolojisi Arcade’in kapanışından dört yıl sonra başladı. RAW’un sekiz sayıyı kapsayan birinci cildi, hem o dönemde süper kahraman çizgi romanlarının ağır bastığı ana akım Amerikan çizgi roman geleneğine, hem de bağımsız akımın seks ve uyuşturucu odaklı karşı kültür duyarlılığına bilinçli bir tavırla aykırıydı. Bu farklılığı en çarpıcı biçimde ortaya koyan şey ise derginin, New York’un kibar sınıfını hedef alan Andy Warhol’un Interview dergisinden ve diğer yayınlardan ilham alan ebadıydı. RAW büyük boy (10,5 x 14 inç) formatta ve sayfa sayısı 36 ila 80 arasında değişen bir dergiydi. Çoğu sayının arka kapağında, Spiegelman’ın ders ver­diği ve dergiye katkıda bulunanlardan bazılarının öğrenim gördüğü Görsel Sanatlar Okulu’nun tam sayfa reklamı vardı; daha sonraları iç sayfalarda bazı küçük reklamlara yer verilmesine karşın, dergi bunun dışında ticari izlerden uzaktı. İlk sayı çizgi roman şebekeleri dışında, hatta plak mağazalarında gayet iyi satıldı ve piyasaya sürülen 5.000 nüsha çarçabuk tükendi. Üçüncü sayıyla birlikte baskı adedi 10.000’e çıkarıldı. Birinci ciltteki birkaç sayıda dikkate değer parçalar yer aldı; bunlar arasında Spiegelman’ın “Two-Fisted Painters”ı, tek tek Maus bölümlerinin, ayrıca Yoşiharu Tsuge’nin “Kızıl Çiçekler”inin dergiye eklenmiş kitapçıkları da vardı. Diğer “koleksiyonluk nesneler” ara­sında Mark Beyer’in Dehşet Kenti balonlu sakız kartları (2. sayı), Ronald Reagan konuşmalarının yer aldığı bir disket (4. sayı) ve aynı derginin farklı bir nüshasından koparılmış bir köşe (7. sayı) sayılabilir. Künyesinde “yılda yaklaşık iki defa” yayımlanacağı belirtilmesine karşın, RAW ikinci sayıdan sonra, ara verdiği 1986’ya kadar fiilen yılda bir kez yayımlandı. Antoloji 1989’da yayın hayatına döndü. RAW’un Penguin Books tarafından yayımlanan ikinci cildi, her biri 200 sayfayı aşkın olmak üzere daha küçük (6 x 8,5 inç) ebatlı üç antolojiden oluşan bir dizi şeklindeydi. Tamamen reklamsızdı ve hem çizgi roman kitabevlerinde hem de geleneksel kitap perakendecilerinde satıldı. Bir yayın deviyle birlikte çalışılması sayesinde, sayı başına 40.000 nüshaya varan yüksek bir tiraja ulaştı ve Ayın Kitabı Kulübünün seçtiği yayınlar arasına girdi.

Mark Beyer ‘City of Terror’ bubblegum cards from Raw Magazine 02
Raw Magazine Issue 3
Art Spiegelman ‘Maus’ 1982

RAW üç çizgi roman türüne odaklanmıştı: Tarihsel avangart, çağdaş ulus­lararası avangartlar ve derginin büyük ölçüde damgasını vurduğu Amerikan yeni dalga çizgi roman duyarlılığı. Bunlardan tarihsel eserler bazı bakımlar­dan en önemlileri olmakla birlikte, açıkçası en az göze çarpanlardı. RAW’un birinci sayısında Winsor McCay’in iki sayfaya basılan 1906 tarihli bir Dream of the Rarebit Fiend bant karikatürüne yer verildi; burada intihara eğilimli bir adam bir köprüden aşağıya atlama düşleri kurar, ama buna giriştiğinde sudan seker ve kıyıda bekleyen bir polisin kucağına düşer. Sonraki sayılarda 19. yüzyıl Fransız karikatüristi ve hiciv yazarı Caran D’Ache’ın (Emmanuel Poire), Milt Gross’un, Fletcher Hanks’in, Basil Wolverton’ın, Gordon “Boody” Rogersın, Gustave Dore’nin ve iki kez George Herriman’ın çizgi romanları yer aldı. Bu seçkiler editörlerin RAW’u belirli bir çizgi roman soyağacı çerçevesine oturtmasını sağladı; bu soyağacı uluslararasıydı, son derece biçimciydi ve 20. yüzyılın ortalarında ürün vermiş, Wolverton, Rogers, Hanks gibi çizerlerin ilgi alanları ve şöhretleri göz önünde tutulunca, ana akım Amerikan çizgi roman yayıncılığının -ona kafa tutarcasına- dışında kalıyordu.

Autobiography illustrated by Bruno Richard

RAW’un uluslararası yönü tarihsel bileşeninden çok daha belirgindi; her sayıda Amerikalı olmayan çok sayıda sanatçıya yer veriliyordu. On bir RAW kapağından ikisini yapan Joost Swarte, Jacques Tardi, Javier Mariscal, Kamagurka ve Herr Seele, Ever Meulen gibi sanatçılar dergi sayfalarında sü­rekli göründüler. Eserleri Herge’yle özdeşleşmiş temiz çizgi üslubuna açıkça dayanmakla birlikte, bu üslubu kendilerine özgü tarzlarda köklü biçimde yeniden işleyen bu sanatçılar sayesinde, kozmopolit bir çizgi roman mirası öne çıktı. Öte yandan, Bazuka Grubu’nun (Olivia Clavel, Lulu Larsen, Bernard Vidal, Jean Rouzaud, Kiki ve Loulou Picasso), Caro ve Pascal Doury’nin sert resimsel eserleri, dergiyi Fransız punk müzik sahnesinin afiş sanatına ve sitüasyonist grafik sanatına aynı ölçüde dayanan son derece bilinçli bir ham estetiğe yöneltti. RAWda o zamana kadar yayımlanmış en gelenek dışı parçalardan bazılarını içeren bu eserler, derginin savunduğu yeni dalga gra­fik sanatını tam da ulus ötesi bir akım çerçevesine oturttu. Yedinci sayıda (Teruhiko Yumura, Yosuke Kawamura, Şigeru Sugiura ve Yoşiharu Tsuge’nin eserlerini konu alan) Japon çizgi romanı özel bölümünde, tasarladığı çanta­ların, kupaların, defterlerin ve tişörtlerin Tokyo’da imal edilip satılması ve “bir Japon bonmarşesinde adını taşıyan bir büfe açılmış tek RAW sanatçısı olması” nedeniyle Gary Panter’a yer verilmesi benzer bir etki sağladı.

RAW v2 #3 (1991)
120
RAW v2 #3 (1991)

Panter sadece etkili manga dergisi Garo’yla özdeşleşmiş Japon sanatçılarla önemli bir bağın timsali değildi; Spiegelman dışında RAW’la en yakından bağlantılı sanatçı da sayılırdı. Hiç kuşkusuz, bizzat Spiegelman ve birçok RAW çizeri (Robert Crumb, Justin Green, Kim Deitch, S. Clay Wilson, Bill Griffith ve Carol Lay) 1960’lardaki ve 1970’lerin başlarındaki bağımsız çizgi roman akımının ürünüydü; birçoğunun çalışmaları Arcade dergisinin yedi sayısında yayımlanmıştı. Bununla birlikte, RAW’un belki en çok bilinen yönü, bağımsız çizgi roman akımı sonrası bir dizi önemli çizerin kariyerine bura­da başlamasıydı; Drew Friedman, Mark Beyer, Kaz, Jerry Moriarty, Richard McGuire, Mark Newgarden, Ben Katchor, Charles Burns, Chris Ware, Sue Coe, Richard Sala, Robert Sikoryak ve David Sandlin‘in de aralarında bu­lunduğu birçoğu Spiegelman’ın Görsel Sanatlar Okulundaki öğrencileri ve meslektaşlarıydı. Bu kuşak içinde RAW’la en çok bütünleşen kişi, çalışmaları ilk kez üçüncü sayının kapağında ve sayfalarında yer alan Gary Panter’dı. RAW için iki kapak hazırlamış üç sanatçıdan biri olarak, büyük bir bölümü Jimbo’yu konu alan çalışmaları on bir sayının sekizinde yer aldı; ayrıca RAW’un yayımladığı kitaplardan ikisinin yazarıydı.


BLAB!

“Ben BAŞTAN ÇIKARILDIM! TECAVÜZE UĞRADIM! KAÇIRILDIM, TACİZ EDİLDİM ve EBEDİYEN SAPIKLAŞTIRILDIM desem daha doğru olur! Bir kuşağı zehirlediler. BEN BUNUN CANLI TANIĞIYIM!”

İllüstrasyon Olarak Çizgi Roman

Blab! desteklediği sanatçı kadrosu başta olmak üzere birkaç bakımdan RAW projesinin mirasçısıdır. RAW’un birinci cildinin son sayısının çıktığı 1986’da Monte Beauchamp’ın kurduğu dergi, RAW’un neredeyse tersine çevrilmiş halidir. İlk yedi sayısı (1986-92) ebat ve şekil bakımından RAW’un ikinci cildinden pek farklı olmayan bir küçük kitap formatında yayımlandı; ama sekizinci sayıyla (1995) birlikte, Beauchamp’ın çizgi roman, illüstrasyon ve çağdaş tasarım ilişkisine artan ilgisine uyacak şekilde daha büyük bir formata (10 x 10 inç) dönüştürüldü. Bütün sayılarında dikkate değer bir estetik saflık, son derece tutarlı ve kendine has bir editörlük vizyonu sergileyen RAW’un aksine, Blab! yirmi yılı aşkın yayın hayatı boyunca hatırı sayılır değişiklikler geçirdi. Kişisel yayın olarak çıkan birinci sayısı nostaljik bir Mad fanziniydi. Giriş sayfalarından itibaren, çizgi romanın EC Comics’in başında Bill Gaines’in bulunduğu 1950’lerdeki kadar iyi olmadığı fikrini işleyen Beauchamp, Fredric Wertham’ın ve “lanetli çizgi roman yasası’nın Amerikan çizgi roman sektörüne verdiği zarar konusunda hayran kitlesinin geleneksel tarihini tekrarlarken, örgütlü çizgi roman fanzinlerinin ilk örnek­lerini akla getiriyordu. Sayının geri kalan kısmını bağımsız çizgi roman akımındaki kilit simaların Mad’e ilişkin anıları doldurmaktaydı; hepsi bu hiciv dergisinin kendi düşünce tarzının gelişimine olan ufuk açıcı etkisi­ne tanıklık etmekteydi. (Robert Williams: “Ben BAŞTAN ÇIKARILDIM! TECAVÜZE UĞRADIM! KAÇIRILDIM, TACİZ EDİLDİM ve EBEDİYEN SAPIKLAŞTIRILDIM desem daha doğru olur! Bir kuşağı zehirlediler. BEN BUNUN CANLI TANIĞIYIM!”). Birinci sayıya benzeyen ikinci sayıda Mars Saldırıyor takas kartı takımı üzerine bir makaleye, Fredric Wertham’ın Şiddet Gösterisi kitabının Dan Clowes tarafından hicvedildiği bir çizgi romana ve Mad’e ilişkin yeni yazılı değerlendirmelere yer verildi; bu sefer görüş belir­tenler yeni uç veren Amerikan yeni dalga ve bağımsız çizgi roman gelene­ğinin kilit simalarıydı ve aralarında RAW’a katkıda bulunan Jerry Moriarty, Charles Burns, Mark Mayer, Lynda Barry ve haliyle Gary Panter gibi çizerler da vardı. Panter’ın bu sayıda etkilendiği kaynakları (sözgelimi Mad, Famous Monsters of Filmland dergisi, Piggly-Wiggly alışveriş poşetleri, Robert Crumb, Rick Griffin, Robert Williams, Hairy Who grubu, Henry Darger, oyuncak robotlar, Jack Kirby, Claes Oldenburg, Walt Disney, George Herriman ve Pablo Picasso) sayışı, sanatçının hem yüksek hem de alçak sanattan aldığı ve kendi özgün estetik bakış açısını şekillendiren etkilerin çeşitliliği konusunda yayımlanmış ilk açıklamalarından biriydi. Bununla birlikte, çalışmalarını sadece iki vesileyle daha Blab! dergisinde yayımlayan Panter, RAW’dan bu dergiye çapraz geçiş yapan başlıca sima değildir. Blab! artık Kitchen Sink Press tarafından yayımlanan üçüncü sayısıyla birlikte, Bazooka Joe üzerine Bhob Stewart’ın ve Crumb’ın etkisi üzerine bağımsız çizerlerin yazdığı türden fanzin makalelerinin yanı sıra, yeni dalga yaratıcılarından (Burns, Clowes, Richard Sala), bağımsız çizerlerden (Spain Rodriguez) ve ham sanat temsilcisi ressamlardan oluşan (Joe Coleman) karışık bir kesimin çizgi romanlarına yer vererek daha dengeli bir yayın çizgisine yöneldi. Beşinci sayıya (1990) varıldığında, dergi sayfalarına çizgi roman tamamen hâkim olurken, tek tük makaleler ya da kısa kurmaca parçaları sayfaları doldurmaya yarıyordu. Yani, Blab! yayın hayatının ilk beş yılında, Mad’i Amerikan çizgi romanının sınırları aşmasının ve yaratıcı serpilişinin kaynağı konumuna oturtan son derece inandırıcı bir tarihsel teleolojiyi etraflı biçimde geliştirdi; bu kaynağın doğrudan 1960’ların bağımsız akımlarına karıştığını, 1980’lerdeki yeni dalga çizerlerinin de bunların her ikisinin bariz mirasçıları olduğunu ileri sürdü.

The original first issue of Blab Magazine is a tribute to EC comics by the original underground cartoonists they inspired!
BLAB

Makaleleriyle bu temeli atan Blab!, sekizinci sayısıyla (1995) birlikte kendini, savunduğu geleneklerin spesifik mirasçısı olarak konumlandırma sürecine girdi. Daha büyük bir yayın formatı ve daha kaliteli kâğıt sayesinde, Beauchamp dergiyi ticari illüstrasyonun ve öncü anlatı formlarının kesişme alanında ürün veren yeni dalga çizgi romanı için bir vitrine dönüştürdü. Sekizinci sayı, düzenli katkıda bulunan Sala, Spain, Chris Ware ve Doug Allen gibi çizerlere ait çalışmaların yanı sıra, RAW mezunu Drew Friedmanın şöhret dergisi illüstrasyonlarının tekrar baskılarına ve Panterdan önemli ölçüde etkilenmiş bir illüstratör olan Gary Basemanın katkılarına yer ver­di. Baseman (Kitchen Sink Press’in iflas etmesinden sonra Fantagraphics Books tarafından yayımlanan) dokuzuncu sayının kapak çizeri olarak dergiye döndü; onuncu sayının yan kâğıdını hazırlayarak derginin gediklisi haline geldi. Sonraki birkaç yılda Blab!, Panter‘ın etkilediği lowbrow resim akımıyla gevşek bir bağı olan Baseman gibi sanatçılara kapısını gittikçe daha çok açtı. İçinde Clayton Kardeşler‘in, Laura Levine‘in ve Jonathon Rosen‘ın çalışmalarının yer aldığı on birinci sayının kapağını Mark Ryden hazırladı. Tim Biskup dergiye on ikinci sayıda katıldı ve Camille Rose Garcia ile RAW mezunu Sue Coe, on üçüncü sayıyla birlikte, düzenli katkıda bulunanlar arasına girdi. Aşağı yukarı bu dönemde geleneksel anlatısal çizgi romana ilgisi gittikçe azalan Blab!, illüstrasyondaki karikatürümsü eğilimlerle ve çizgi roman hikâye anlatıcılığına geleneksel olmayan yaklaşımlarla çok daha uyumlu hale geldi. (Finli çizer Matti Hagelberg’in ve İsviçreli çizerler Helge Reumann ile Xavier Robel’in eserleri bunun örnekleriydi.) Klasik formatlı çizgi roman bugün Blabde Greg Clarke, Steven Guarnacia, Peter Kuper ve başkalarının eserlerinde varlığını sürdürmesine karşın, birinci bölümde ele alınan normatif çizgi roman tanımlarına göre, alışılmamış söz-imge dengesi, panellerin eksikliği, hikâye anlatma tekniklerinin yokluğu ve diğer genel sıradışılıklar nedeniyle “çizgi roman dışı” sayılabilecek eserler dergide gittikçe ağır basıyor. Bu açıdan günümüzdeki Blab!, çizgi roman formunun sınırlarını zorlamada ve çizgi roman dünyasında geçerli ifade yollarına ilişkin anlayışın genişlemesini sağlamada RAWdan bile daha ileriye gitmiştir.

BLAB!

Bu eğilim Blab! tarafından yayımlanan kitaplarda daha da belirgindir. Kendisinden önceki RAW gibi, Blab! de 2005’ten itibaren bir marka dizisi halinde bağımsız kitaplar yayımlamaya başladı. Bu kitapların ilki olan Sheep of Fools‘ta Judith Brody‘nin metniyle birlikte Sue Coe‘nun çizimlerine yer verilmesi anlamlıydı. Geçmişte RAW‘la sıkı biçimde ilişkili olan Coe, RAW‘un tekil kitaplarından Güney Afrika’da Nasıl İntihar Edilir? (Holly Metz’le bir­likte) ve XI (Judith Moore’la birlikte) yayımlamıştı. Benzer biçimde, beşinci Blab! kitabı Yaşlı Yahudi Komedyenlerde, RAW‘a katkıda bulunmuş Drew Friedman‘ın çizimlerine yer verildi. İşin önemli yanı, çizgi roman sektörüy­le öteden beri bağlantılı sanatçıların çizimlerini barındırmalarına ve önde gelen bir çizgi roman yayınevi (Fantagraphics) tarafından yayımlanmalarına rağmen, bu kitaplardan hiçbirinin formun Scott McCloud gibi eleştirmenleri ve estetleri tarafından ortaya konan geleneksel tanımlarına göre çizgi roman olarak sınıflandırılamamasıydı. Aslına bakılırsa, dizideki diğer kitaplar da alanın geleneklerine hitap etmeye çok az özen gösterir. Shag‘in (Josh Agle) Shag : A’dan T‘ye ve David Sandlin‘in Şehvetin Alfabetik Baladı kitapları post-modern alfabetik okuma kitaplarıdır, Walter Minus‘un Sevgili Cheri kitabı ise hafif erotik çizimlerden oluşan bir kitaptır ve kitabın metniyle çizimler ara­sında gevşek bir bağlantı vardır. Dizinin geri kalan kitapları, Bob Staake‘nin Struwwelpeter‘i ve Camille Rose Garcia‘nın Sihirli Şişe‘si çocuk kitaplarıyla daha yakın bağı olan resimli metin geleneğine dayanır; ancak seks ve şiddet katılmış yetişkin içerikleri nedeniyle ikisi de bu kategoriye rahatça girmez. Yani, kitaplar çizgi romanın başat biçimsel geleneklerini reddetmekle, Blab! projesince girişilen dönüşümü pekiştirerek, çizgi roman, resim ve ticari illüstrasyonun popüler kültürde lowbrow sanat olarak bilinen kesişmesine varan belirli bir tarihsel soyağacına işaret eder. Sonuç olarak, ironik bir karşı kültürel duyarlılık kaynağına bağlı kalmakla birlikte normatif çizgi roman anlayışını reddeden Blab!, avangart bir çizgi roman akımını resim dünyasında lowbrow sanat olarak bilinen şeye kucak açarak konumlandırır.

Kaynak: Bart Beaty, Sanat Karşısında Çizgi Roman YKY 2015

Çeviren: Nurettin Elhüseyni


Şükran Moral: Aşk ve Şiddet ‘Love & Violance’

Şükran Moral ‘Speculum’ 1996, fotoğraf

KIZ ÇOCUKLARININ ÇIĞLIKLARI

“Çocuk gelinler”le ilgili yazmayı seçer seçmez panik atak yaşadım. Yazıyı kafamda binlerce kez canlandırdım. Her aklıma geldiğinde anksiyetem arttı.

Öyleki neredeyse depresyona girmek üzere olduğumu anladım. Çocuktan anne olmaz, çocuktan büyükanne olmaz çocuktan sadece çocuk olur. Tecavüze uydurduğunuz “çocuk gelin” lafı iğrenç mide bulandırıcı. Bir çocuk tecavüze uğradığında hayat boyu neyi yaşadığını hayal bile edemesiniz. O çocuk artık büyümez, dumura uğrar kanatlan kesiktir.. Bu yazıyı bitirebilecek miyim. Yıllardır her öldürülen kadının yasını tutan ben bunu yapabilecek miyim?

Çocuk olduğu için eğitimini tamamlayamamış, bedensel ve ruhsal gelişiminde yeterli olgunluğa varmadan bir adama muhtaç o adamın ve ailesinin keyfîne göre

Dayak yiyen, aldatılan her türlü eziyeti çeken bir çocuk kadınlardan bahsediyoruz. Bu bir insan olamaz değil mi? Bir eşya bir obje bir mal olabilir.

Regl olur olmaz evlenme kisvesi altında bir ruh ve beden katilinin emrine verilmiş bir kurban. Toplum çocuklarını da koruyamıyor. Çocuk çocuk yetiştirebilir mi? Elbetteki hayır. Toplumun eğitimsiz olması kimin işine geliyor

Elbette eğitimsiz bir toplum demokrasinin gereği olan sorgulama ve soru sorma hakkını kullanamaz. Yine geldik demokrasi sorununa..

“Welcome to Turkey” 2014 sergimde anlattığım gibi Türkiye haritası çocuk ve kadınların kanıyla sulandı. Hepimiz şimdi diz çöküp o çocuklardan af dilemeliyiz.

Çoğumuz bu bir gelenektir diye hoşgörülü davrandı. Hayır sen de o katillerden birisin. Geleneği yaratan biz insanlar yeri gelince de değiştirebilmeliyiz. Eşitlik istemek, cinayetlere son vermek bu bir dilek değil. Derhal buna son verilmeli! Yoksa size, eli kanlı katiller ordusundan bir şey istemiyoruz. Alacağız. Çocukların çığlığı sizin sonunuz olacak bu kesin.

Çocukların doğum esnasında ölüyorlar, hayır siz öldürüyorsunuz. Kız çocuklarının eğitime, sevgiye ve güvene ihtiyacı var. Ailesine veya toplumun güven vermesine. Oysa bu toplum önce çocuklarını yiyor, yamyam bir toplum.

Yamyam bir toplum mu olmak istiyoruz? Hayır asla biz daha iyisini de yapabiliriz. Lütfen bir daha kız çocuklarınızı yemeyiniz. Bu yazı beni çok üzdü çok sarstı. Çığlık bu benim değil ama kız çocuklarının çığlığı.

ŞÜKRAN MORAL
26 Ekim 2020


Şükran Moral İle Çok Özel / ARTtv (2020)

EXTRA:


The Thing About… Art & Artists: Sukran Moral

“Sükran Moral is one of the most disputed and prominent figures on the European art scene. Since the beginning of the 1990s she has made a name for herself through her uncompromising performance art and powerful installations, which among other things has led to death threats against her in Turkey. Moral’s art deals among other things with forced confinement. How weak individuals in a society are discriminated against and abused by others. Violence against women in particular is a repeated them in Moral’s art, but she also works with other marginalised groups who live on the edge of society, such as the psychologically ill, prostitutes, transsexuals and refugees. With her direct and provoking performances Moral breaks with the customs and taboos that dictate how and where a woman can act, which is what makes her performances so intense and original. Moral is one of contemporary art’s most powerful and political voices right now.” sukranmoral.com


Şükran Moral ‘Bülbül’ 2013

“Sükran Moral nella sua performance Bulbul. L’arte di Sukran Moral, a mio avviso, ha un fantastico potere: quello di interrogare e di scuotere l’individuo nella sua singolarità. Riesce a stimolare riflessi, atteggiamenti e ad affermarsi in maniera evocativa, come richiamo ad altro da sé. E’ un’arte culturalmente impegnata, capace di porsi in una tradizione collegando passato-presente-futuro, senza mai cadere nella bassa provocazione esibizionista del ‘fare facile ad effetto’. Mette a nudo un’apertura verso un ‘ignoto’, cui si guarda, purtroppo, non sempre con desiderio di conoscenza. In questa performance, Bulbul, “una gabbia racchiude la donna che canta la sua triste canzone. Bulbul è il nome turco dell’usignolo che rappresenta l’anima, chiusa nella gabbia del corpo da cui vorrebbe uscire, ed esce, di fatto, nel suo desiderio di libertà, tramite il canto. Solo la voce può, infatti, senza infrangere l’ostacolo, proiettarsi all’esterno, consentire una relazione con il mondo e un legame che si propaga nello spazio, una potenzialità di libertà capace di collocarsi ovunque. La parte immateriale dell’uomo, il suo spirito folle, si libera e si libra in volo, abbandonando le catene della sua condizione naturale, attraverso la musica. Lirica è quindi l’essenza della follia che racconta Sukran Moral. La follia vista dunque come via di fuga e di oblio, col suo aspetto gioioso, aggressivo e incendiario, e contemporaneamente come malinconica memoria dei limiti della condizione umana, legata a un corpo, a una situazione, a una società, che la vincolano e che, nello stesso tempo, la costituiscono”. Limiti che le arti hanno il dovere morale di sfidare ogni giorno.” Alessandro Caredda


Şükran Moral ‘Married with Three Men’ 1994

Din emreder, erk(ek)ler kendince yorumlar ve uygular…

Erk(ek)ler ister, diğerleri uygular…

Gelenek ister, topluluklar uygular…

Kültür ister, toplum uygular…

Nasılsa gerçekliğin üstü kadının başının örtüsüyle örtülmüştür. Gerisi ise teferruattır…

Şükran Moral ‘Çocuk Gelin’

‘Welcome to Turkey’

Şükran Moral Sergisi (2014)

Özgen Yıldırım
Sosyolog ve Sanat Yazarı
ozgenyil@gmail.com

Bosphorus Art Newspaper
Kasım, 2014 Sayı: 90’ da yayınlandı.

Hoş geldiniz ! Türkiye’ye hoş geldiniz ! Bu sergide sergilenen sanat çalışmaları, hoş geldiniz’in olumlu, sevimli, güvenli ve saygın anlamlara gelen yanını maalesef yansıtmamaktadır. Sergilenen çalışmalar, aksine gelenek, din ve kültür üçgeninin tam ortasında kalan üzeri “örtü” lü kara halkanın merkezine ayna tutmaktadır. Üzeri örtülü salt, kendi gerçekliğimizi, cinsiyet ayrımı gözetmeden suratımıza tokat gibi çarpmaktadır.

Kendi gerçekliğinin reddi, elbette erk(ek)’lerin yüzyıllardır başvurduğu savunma mekanizmalarından biridir. Bu mekanizmanın yarattığı bastırmanın en güncel patlamasını daha yakın zamanda 2014 yılı içinde ilk 10 ay’da 280 küsür kadın cinayetinin işlenmesiyle yaşamış olduk. Yine bu reddi, çocuk gelin olgusu ile evlilik adı altında normalleştirme süreciyle tescillemiş olduk. Normalleştirme, kadın ve kadın bedeni üzerindeki hak talebinin, alım ve satım işlemlerinin, vicdan kavramını rahatlatmak adına yaşanılan sürecin direkt olarak adı değil midir? Kanımca en tehlikelisidir aynı zamanda. Normalleşme, kanıksama, içselleştirme, sosyo-pikolojik bir perspektif sunarken, aynı zamanda din ve gelenek etkisi çocuk gelin ve kadın bedeninin mülkiyet hakkı üzerine, bu normalleştirme sürecini domine eden ve uyulması gereken net çerçeveyi sunma görevini çoktan üstlenmiştir.

Sanatçı Şükran Moral, Galeri Zilberman’da Çocuk Gelin (Child Bride) ve Bir Genç Kız İçin Masallar (Tales to a Young Girls) isimli iki çalışmayı, bu örtülü ve reddedilen gerçekliği deşifre etmek için izleyiciyle paylaşıyor. Bu paylaşım yalnızca sanat yapıtının görülmesi manasında değil, aynı zamanda deşifre sürecine katkı sağlayarak ortak toplumsal bir vicdan örgüsünün oluşması anlamında da atılan önemli bir adımı oluşturuyor.

Çocuk gelin/Child Bride isimli enstalasyon çalışmasında Moral, çocuk figürü üzerine gelinlik giydirir. Göğüs kısmında ve kollarında altın takılar yerleştiren sanatçı, gelinliğin bel bölgesine bağladığı kırmızı kurdele ile kadın bedeninin indirgendiği, zar olgusuna atıfta bulunur. Burada da kalmayan sanatçı bir adım daha ileri gider ve gelinliğin üzerini kan ile bezer. Kan, öncelikle zardan gelen ile başlar ve namus ile ilişkili her türlü cinayet durumlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede ele alınır. Çocuk gelinin önüne yere konumlanmış yastık ise şekilsel olarak Türkiye coğrafyasını temsil ederken, üzerinin kan ile desenlenmesi, çocuk gelin ve cinayetlerinin ne denli yaygın olduğunu ifade eder. İfade etmek nedir ki? Bu toplumumuzun kanıksanmış ve en tehlikeli insanlık suçuna işaret eder.

Bir Genç Kız İçin Masallar (Tales to a Young Girl) isimli video enstalasyonunda, bir hapishaneyi andıran karanlık bir odaya yerleştirdiği ekranı görebilmek için küçük bir boşluk bırakan sanatçı, izlemenin ön şartını mindere diz çöktürerek belirler. Pozisyon alış, videoyu doğrudan bir bakış açısıyla izlemek için elzemdir. Moral, video çalışmasında oyuncak bebek imgesi üzerinden, karanlık ve ürpertici olan masalı izletmeye başlar. Kadın sünneti kürtaj, zar vb. ilişkili her bir olguyu sert bir dille, jiletle parça koparma eylemiyle irdeleyen Moral, masalın sonunu ölüm olgusuyla tamamlar.

Şükran Moral ‘Nomade’ 1996

Din emreder, erk(ek)ler kendince yorumlar ve uygular…

Erk(ek)ler ister, diğerleri uygular…

Gelenek ister, topluluklar uygular…

Kültür ister, toplum uygular…

Nasılsa gerçekliğin üstü kadının başının örtüsüyle örtülmüştür. Gerisi ise teferruattır…


Hermann Nitsch: O.M. Tiyatrosunda Görsel Algı

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

Hermann Nitsch

“Das Orgien Mysterien Theater” manifesto, 1990

Almancadan Türkçeye çeviri: Erden Kosova

1

Benim tiyatrom görsel bir tiyatro, bakmayı öğrenmek benim çalışmalarımın önemli bir meselesi. Görünür olan, gözle algılanabilir olan, tiyatronun tarihi bo­yunca O.M. Tiyatrosunda olduğu kadar önemli olmadı. Gerçekleştirmek istediğim şeye ifade kazandırma çabaları sırasında dilin artık tek başına yeterli olmayacağını gör­düğümde, dil ve temsil üzerine kurulu tiyatrodan uzakla­şarak, kendi tiyatromun dahilinde gerçek olaylar sahnele­me arayışına giriştim. Öncelikle izleyicinin beş duyusuna birden hitap edilmeliydi. Gerçek bir olay beş duyuyla bir­den zihne kaydedilebilme potansiyelini taşır. İzleyicinin yoğun biçimde koklamaya, tatmaya, bakmaya, görmeye, dokunmaya teşvik edildiği olaylar kurguluyorum.

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

2

Başka türlü bir bakış talep ediyorum. Gündelik, düz, temiz şeyleri ayrıştırabilmek amacıyla alımlayan, daha çok hazır biçimde kendisine gelen dilsel kav­ramları kaydeden bir görme eylemi ilgilendirmiyor beni, bunun yerine alâkadar olduğum şey bakılan nesneyi tam anlamıyla algılayabilen, geçmiş zamanlarda bir yerde kal­mış bir bakış biçimi. Asfaltlanmış sokaklarımız ve otoban­larımız tek bir anlam iletebilmek için tasarlanmış trafik işaretleriyle birlikte sadece işlevsel berraklıklarıyla gözü­müzün önünde beliriyorlar. Hız sınırlarını arttırabilmek için tasarlanmış trafik yolları, üzerlerinden geçtikleri arazi hakkında pek bir şey söylemiyorlar. Yalnız bir trafik kazası olursa, o zaman herşey değişiyor. Yoldaki şeritlerin temiz­liği kan, yaralanmış ve ölmüş bedenler tarafından kesinti­ye uğruyor ve hasar görmüş araçlar tarafından kaplanıyor. Korkunç, dehşet verici, ölümün dipsiz derinliklerine açı­lan, yoğun bir bakışa geçme zorunluluğuyla karşılaşıveriyoruz ansızın. Bütün algılarımızla yaşama tutunurcasına bakıyoruz, mecburiyetten. Merakla bakan kişinin kesinti­ye uğramış olan itkileri (enerjileri) ölüm pahasına da olsa deneyimlemek istiyor. Birden algısal gerçekliğimizin diğer yüzüyle karşı karşıya kalıyoruz. Duyuya yönelik bütün bir tutku, ahlakın ötesine taşan koşulsuz bir deneyim arzusu­na karşılık geliyor.

Süpermarketlerde önümüze yığılan gündelik tüke­tim malı bolluğu iştah kabartıcı, temiz, yüzeysel bir göz için hijyenik ve şık biçimde ambalajlanmış bir görüntü sunuyor.

İtalya’nın sıradan bir pazarında ise görünüme su­nulanlar daha geniş bir yelpazeye sahip. Kötü kokuyor. Et, sakatat, balık ve peltemsi deniz ürünleri tezgâhlar üzerine çiğ, rengârenk ve dolgun biçimde yerleştirilmiş duruyor. Kesilmiş ve derisi yüzülmüş hayvanlar bütün ya da ortadan yarılmış biçimde kancalarda sergileniyor. Hayvanın canlıyken sahip olduğu cüsseyi hissetmek ha­len mümkün. Domates, sebze ve üzümler çoğu zaman fazla olgun ve üzerlerinde eşekarıları geziniyor. Meyvele­rin çoğu yumuşamış ve ekşi bir çürümeye yaklaşmış. Kimi zaman da bakılamaz haldeler. Ama meyvelerden biri ısırıldığında iç ferahlatan bir tazelik ve gayet yoğun bir tat ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Sıvılar akıyor, süt, şarap, yağ. Denizin kokusunu burnumuza getiren balık kokusu, çiğ etten ve içorganlardan yayılan kokular, fazla olgunlaş­mış meyvelerden gelen ekşilik ve ortalığa dökülmüş şarap, sömürü üzerine örgütlenmiş kitlesel tüketim kalıplarına henüz geçmemiş olan bu pazarların optik etkisini destek­liyor. Benim için önemli olanın ne olduğunun bilindiğini sanıyorum. Kavranan şeyi yüzeyi ölçüsünde değil, içinde­ki töz ölçüsünde -hatta tadılabilir tözü ölçüsünde diye­ceğim- taşıyabilen bir bütünsel, algısal (algı yoğunluğu taşıyan) bakış gerçekleştirmek istiyorum. Görme eylemi, günümüzde her yere hâkim olan yüzeysel işlevselliğin ne­redeyse algıdışı, algının derinliğine gereksinim duymayan kavrayışına indirgeniyor.

Uygarlığın düzeni tarafından zihnimize kaydetmemiz için bize sürekli iletilen şeyler, varoluşun en derin sicili­ne dokunarak üzerimizde uyarımlar yaratmalı. Dökülmüş süt, kırılmış bir kuş yumurtası, etrafa bulanmış yumurta sarısı, ezilmiş meyveler, oraya buraya yayılmış yağ, çiğ et, iç organlar, bağırsaklar, dışkı, fışkırmış kan, sperm, akan kırmızı renk, su birikintileri gibi şeyler daha yoğun bir zihinsel kayıt işleminin yolunu açıyor, derinlere işliyor ve yoğun deneyim gereksinimimizi tamamıyla karşılıyor. Tam bir algısal bakış, trajik olanı, ölümü, çözülmeyi, çürü­meyi bastırmamalı, bizi yaratılışın akışı içine çekebilmeli.

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

3

Burada sürekli olarak GÖRMEKten bahsediliyor olsa da, görmek konusunda anlatmak istediğim şeyler diğer bütün algılarımıza da karşılık geliyor. Görme edimi diğer bütün algıların zemini içine yerleşmiş vazi­yettedir ve ancak diğer algılarla kaynaşarak düzgün bir işleve sahip olabilir. Algıların sinestezik bir etki birliği yakalaması gerekli, yoğun görme edimi bizi yoğunluklu bir koklamaya, yoğun tat almaya, yoğun dokunmaya teş­vik ediyor, ve diğer algılar da birbirini yoğunlaştırıyor, her biri diğer algılarla birlikte işliyor. Dolayısıyla tek bir algı üzerinde daralmada bulunmak yalıtıma yol açıyor, ve bir algının eksikliğinde diğerlerinin daha fazla gelişim gös­terdiği iddiası doğru değil. Doğuştan kör olup da önemli bir besteci, büyük bir piyanist konumuna yükselen kimse neredeyse yoktur.

Daha açık biçimde söylemek gerekirse, bizim için koku ve tat almak da tüketim kalıpları tarafından önceden belirleniyor olmamalı. Bunları iç ve dış doğamızın bize sunduğu zenginliğe ve yenebilir maddelerin bozulmamış zenginliğine koşut olarak yoğunlaştırmalı ve duyarlıkları­nı yükseltmeliyiz. Aynı şey dokunmak ve duymak için de geçerli. Bize duyma alışkanlıklarımızın ötesinden sesler yansıtan nesnelerin içine nüfuz edip, onları hissedebilmeyi, haykırışın uçurumuna uzanabilmeyi arzuluyoruz. Hayvanlar insanların sahip olduğundan daha keskin ve derin bir algılamaya sahiptir genellikle. Neden hayvanla­rın olumlu yeteneklerini insanlığımızın içine almayalım, dolayısıyla bunları geliştirmeyelim, kazanmaya çalışma­yalım?

Bir taraf diğerinin önüne geçmiyor. Bizim gelişimimiz çoğu zaman fazla hızlı ve fazla tek taraflı ilerledi. Zihnimi­zi keskinleştirebilmek adına algılarımıza karşılık gelen de­neyim değerlerine dair belirli alanları gözden çıkarabile­ceğimizi sanmıştık. Bugün tam da bu zihin keskinliği bize böyle bir şeyi beceremeyeceğimizi söylüyor. Benim kastet­tiğim, hayvanlığa doğru bir geri dönüş değil, geçmişte kal­mış şeyleri bulup getirmek değil, bunun yerine bizde var olan ama bazı gelişim safhalarında ihmal edilmiş şeyleri daha ileri götürmek. Doğamızdan gelen itkilere ait temel enerjiler zihinsellik dışında da besine gereksinim duyu­yor. Bu temel gereksinim tatmin edilmediği takdirde, en­dişeler ve nevrozlar çıkıyor meydana.

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

4

Neden sümüksü, etsi, peltemsi, jelimsi, sıvı şeyler bizde yoğun bir duyarlılık yaratıyor? Bu soruyu daha önce defalarca yanıtlamaya çalıştım, ama rahatlatı­cı bir yanıta ulaşamadım. Yine de konuyla ilgili Freud’un anal teorisinden yola çıkan birkaç düşünce belirtmek mümkün. Sümüksü, nemli herşey bedenselliğimizi, bedenimizdeki eti, nemlilik veren organları, kan sıvısını, salgı­ları, bedenin kendine çektiği maddeleri ve dışkı, adet ka­naması, idrar, sperm, tükürük, ter, kusmuk gibi bedenden atılan şeyleri çağrıştırıyor bize. Yenmiş, beden tarafından özümsenmiş, dişlenmiş, tükürüklenmiş, sindirilmemiş, yarı sindirilmiş, tamamen sindirilmiş yiyecekler de ge­lebilir burada akla. Salyamsı bir sıvının içinden çıkarak doğuyoruz. Ortalama biçimde normal olarak alımlanan şeylere göre bu saydıklarımız iğrenme yaratıyor. Bu sayı­lan şeyler zihnimize yoğun biçimde kaydoluyor ama bir iğrenme oluşturuyor, bir iğrenme eşiği ortaya çıkarıyor. Sadece hekim, kasap, avcı, çiftçi, aşçı, yemek pişiren kadın ve sanatçı, bahsi geçen bu malzeme alanı ile uğraşıyor.

Saldırılar, diğer canlıların uğradığı yaralanmalar, ölüm vakaları bizi bedenimizin etselliğinin içsel özüyle doğru­dan karşı karşıya bırakıyor. Kan fışkırıyor, bir yaralanma sonucu akıyor, açık yaradan et görünür hale geliyor. Avla­nan hayvanın eti ve kanı ancak öldürme sırasında ortaya çıkıyor. Hayvan bedeninin parçalanması ve içinin temiz­lenmesi sırasında sümüksü yumuşaklığa sahip organlar ve bedenimizde dolanan sıvılar açığa çıkıyor. Kırmızı renk, tanıdığımız renkler arasında en yoğun olanlardan biri, bi­zim psiko-fiziksel örgütlenmemizi şoka uğratan bir işaret değerine sahip. Bir yaralanma meydana geldiğinde, haya­ti tehlike bulunduğundan sürekli olarak göz kamaştıran kırmızılıkta bir kan sızıyor ortalığa. Belki de kanın rengi olan kırmızının yoğunluğunun saldırıyla ve yaşamın teh­likeye girmesiyle bir bağı var. Öldürme arzusunun verdiği duygu yoğunluğuna yırtıcı bir hayvanmışçasına bağlanan, tarihöncesi zamanlardaki saldırgan ve avcı konumunda­ki insanlar için hayatta kalmak ve beslenmek haz alınan bir tatmin anlamına geliyordu. Bu dönemde yaşayan in­sanlar için kurbanın iç organlarına, nemli bağırsaklarına bakmak, dokunmak, onları tutmak, fîlogenetik anlamda içimize işlemiş olan öldürücü avcı hayvan davranışlarını dikkate aldığımızda, doğal ve algısal yapımıza ait şeylerdi. Hayvanlar imparatorluğundan kardeşlerimiz konumunda olan canlıları öldürmek ve yemek (zorunda olmak), bizde büyük bir travma etkisi yaratıyor. Halihazırda deşifre edi­lebilir durumda olmayan ve günümüzde yaşayan normal insanlara nemli, sümüksü şeylerle temas kurmayı nere­deyse yasaklamış olan hijyen uygulamaları, ölüm ve yıkım­dan duyulan korkuya, avlanma ve öldürmenin ruhumu­zun derinliklerinde yatan bir arzu olduğuna dair yaşam kavrayışındaki korkuya denk geliyor, içimizdeki öldürme arzusunun, neredeyse farkına varılmaksızın, dolaylı ola­rak et yiyerek tatmin ediliyor olması konusunda da aynı korkunun işlerlik kazandığı kabul edilmeli. Bu gerçekleri inkar ediyoruz ama bir yandan da toplumsalın dışında bir yerlere konumlandırılmış, bizim adımıza öldüren mezba­ha çalışanlarına para ödüyoruz. Bize ulaştırılan et, nere­den geldiği tanınmayacak oranda parçalanmış ve paket­lenmiş biçimde geliyor önümüze, böylelikle hayvanların beslenmemiz için ölmek zorunda olduğu gerçeği unuttu­ruluyor, ve böylelikle öldürme yasağının sadece görüntü­de kalan bir tabu olduğu da anlaşılıyor, çünkü bir yandan öldürme eylemi yaşadığımız her gün devam etmekte. Ama biz PARMAĞIMIZI BİLE KİRLETMİYORUZ bu süreç içerisinde. Öldürülmeye yönelik korku ve içimizden gelen temel öldürme arzusu o kadar güçlü ki, nemli-sümüksü şeylerle karşılaşmak bile bir savunma güdüsü yaratıyor içimizde. İnsan çıplak biçimde ortaya serilen bedensel or­ganizmalarla bir ilişki kurmak istemiyor. Sümüksü, karın bölgesine ait nemlilik bizi ölümün sahasına çekiyor. Ama nemli, sümüksü şeylerin tümünün verdiği algısal yoğun­luk bile halihazırda bilincinde olmadığımız yırtıcı hayvan davranışları ve bilincinde olmadığımız öldürme arzusu tarafından koşullandırılıyor. Biz en güçlü, en tatminsiz ve saygısız yırtıcı hayvanlarız. Bu öngörü varoluşumuzun trajik gerçekliğine ait. Kültürümüz de yırtıcı hayvanlara ait bir kültür. Bütün mitler kurban etmenin, öldürmenin etrafında şekillenmekte.

5

İçimizde dolaşan yırtıcı hayvana ait öldürme güdü­sünden bolca bahsedildi şimdiye kadar. Ölümü yü­celttiğim ya da öldürmeye teşvik ettiğim, bu yöndeki ihtiyacın karşılanması için herkesi öldürme eylemine da­vet ettiğim yönünde, tamamıyla yanlış anlaşılma üzerine kurulu bir yargı var. Öncelikli olarak, öldürmenin varlığı­mız dahilinde trajik bir veri olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kendimizi canlı tutabilmemiz için öldürmek zorunda ol­duğumuzu, temel dizilimin trajik boyutu olarak kabullenmeliyiz, çünkü yaratılışın icra edilmesi bunu bizden talep ediyor. Vejetaryen bir beslenme sistemi yönündeki tercih bizi temel nitelikteki,yaratılışa dair itkilerden mahrum bı­rakır, bizim türümüzün doğasına karşılık gelmez.

Öldürme arzusu bastırılmışlığından, yersizleştirilmişliğinden çıkarılmalı ve gerçekliğine uygun biçimde ele alınmalı. Öldürme eyleminin yoğunluğuna duyulan gereksinim, algısal anlamda en duyarlı ve yoğun biçim­de yaratılışın sindirilmesi ve çekincesizce sevilmesiyle, esrime içeren bir bakışla, tat ve koku almayla, duymayla ve dokunmayla ortadan kaldırılabilir. Yoğunluk ve varo­luştan sarhoş olma durumu, SEVGİ durumu, bastırılmış, itiraf edilmeyen, arkaik gereksinimlerden kurtuluşu sağ­layabilir.

6

Yırtıcı hayvan olma halimize yoğun bir biçimde işaret eden unsurlar, benim eylemlerimde görünür kılını­yor. Psiko-fıziksel varlığımızın derinlikleri ölçülüyor bu eylemlerde. Ancak yırtıcı hayvanlığımızı unutturan iğ­renme güdüsü bertaraf edildiğinde, etin ve kanın analitik bir tiyatro için ne kadar önemli olduğu anlaşılacak, insan­lığımızın trajik gerçekliği, yaratılışımızın temel trajik ha­kikatinin derinliklerine kadar ortaya konabilecek. Ölüm aracılığıyla oluşan tükenme ya da dönüşüm tam anlamıyla yaşanmalı ki, keskin bilinç, esrime ve mutluluk ile birlikte algılanan varoluş bütün sonsuzluğuyla kendini gerçekleştirebilsin. Trajik olanın üstesinden, canlı olmaya verilecek derin, bitimsiz bir evet yanıtı aracılığıyla gelinebilir.

7

Sümüksü, etsi ıslaklık dünyası, her tür estetik görün­güye içgüdüsel bir çözümleme getirebilen sanatçıları, iyinin ve kötünün ötesinde, büyülüyor. Algısallığımıza karşı gösterilen cesaret onları büyülüyor. İğrenme his­settiren şeyin gerisindeki “güzellik”i keşfediyorlar. Hayat­ları pahasına kadavraları kesip biçen Rönesans sanatçıla­rı, anatomi derslerini resmeden, kesilmiş boğa bedenleri üzerinde çalışan Rembrandt, ya da sürekli olarak parça­lanmış hayvanları, taze, nemli, eti parıldayan balıkları ve deniz ürünlerini betimleyen Hollanda natürmort geleneği geliyor aklıma. Aynı zamanda, meydana çıkan renk cüm­büşünü etüt etmek üzere her sabah çıkıp mezbahanın yolunu tutan Delacroix’yı anımsıyorum. Lovis Corinth, Oskar Kokoschka, Chaim Soutine, Francis Bacon ve sür­realistlere uzanan bir çizgide kesilmiş hayvanlara, ortaya dökülmüş içorganlara ilgi göstermiş isimlerden de bah­sedilebilir burada. Unutulmaması gereken şeylerden biri de, Hıristiyan geleneğinin merkezinde tanrının kurban edilmesinin yer alıyor olması, onun eti ve kanının yiyecek ve içecek olarak bir ritüel eşliğinde sunulmasıdır. Şiirde de Homeros’tan, Grek tragedyalarından modern döneme uzanan bir çizgide bahsi geçen ilgi alanlarıyla olan temas­lar hatırlanabilir.

“balta hayvanın kas kirişlerini kesiyor ve sığır gücünü kaybetmiş biçimde kuma çöküyor.”
“kan kara kara, oluk oluk akıyor”…
“kalçalar kızartılırken ve kesilenlerin tadına bakılırken geri kalanlar da küçük parçalara ayrılıyor” [1]…

KASSANDRA:
kapının önündeki veletleri görüyor musunuz?
rüyalardan çıkmış şekiller gibi duruyorlar önümde,
ah kendi kanlarını katleden
ve kendi bedenlerindeki eti,
bağırsağı, böbreği, matemli yükü
ellerinde tutan çocuklar [2]…

ULAK:
… altın iğneleri, süsledikleri giysiden koparıp aldı
ve gözlerinin diplerine kadar batırdı…

ve hazla sapladı defalarca, tek bir kez değil,
kirpiklerini tutarak, ve kanlı göz yuvarlakları
sakallarını boyadı, ve cinayette dökülenler gibi akmadı,
kara renkle damladı kan, dolu yağar gibi [3]

bacakları ayrılmış, kösnül vücut zehirlerini ılık ılık sızdı­rırken dışarı, açık göbek habis buğular salıyor utanmaz bir rahatlıkla, sinekler dolanıyor çürümekte olan bu karnın üzerinde, kara renkli kurtçuk taburları kıvrılarak çıkıyor içeriden, ve keskin sıvılar gibi dolanıyorlar bu canlı parça­cıkların etrafından. [4]

Rubens, unutuşun fırtınası, atıllığın bahçesi, yastık taze et, sevmenin mümkün olmadığı yer. [5]

sen kan fışkıran etten başka bir şey görmüyorsun.
henüz biraz önce insan olan, artık değil;
sen sadece iğrenç, soluk, kanlı et görüyorsun.
yardım et bana! boğuluyorum! iç organlarımı kusuyorum,
boğazımdan dökülüyorlar, vurdum!
baltayla vurdum! rastgele vurdum, ormanda
palayla ağaç indirir gibi değil yani,
hayır: boğanın alnını parçalar gibi.
o böğüren korkunç şey, bedeni parçalanırken, o yarı tanrı!
yine de vermedi canını adi bir sığır gibi hırıldayarak!
benim ellerimden? yo, hayır: o yaşıyor ve ben,
ben öldüm. [6]

kollarının etrafına bağırsaklar dolanmış, yeşilsarı yılanlar ve dışkı gömleğine damlıyor, sıcak çürük kokulu bir sıvı. idrar torbasını kesip açıyorlar, içerideki soğuk idrar sarı bir şarap gibi parıldıyor içerde, büyük dilimler halinde ke­siyorlar, keskin ve nisadır gibi ekşi koku yükseliyor. karnı doktorların meraklı parmaklarının altında bir yılan balığının eti gibi bembeyaz kesilmişti, doktorların kolları nemli etin içine dirsek derinliğine kadar gömülüyordu. [7]

kanşapırtıları, kançalkantıları, kanfoşurtuları
kesilmiş, doğranmış, parçalanmış
kıyılmış.

preslenmiş, ezilmiş
beyin sıçramış, beyin açığa vurmuş
kafatası örtüsüz. [8]

kanamalar süzüyor sızan lekeleri
et çamurlanıyor
emme çürümenin etrafında şehvetleniyor
cinayetlerin cinayeti. [9]

kızıl salyangozlar çatlamış kabukların içinden çıkıp
sürünüyorlar
ve dikenlerin ucunda kan tükürüyolar kaskatı ve gri. [10]

körler irinli yaralara buhur serpiyorlar
kızılaltm elbiseler, şamdanlar, ilâhiler okunuyor. [11]

kadınlar sepetlerde bağırsak taşıyorlar. [12]

ve bir kanaldan yağlı kanlar boşalıyor, mezbahadan aşağı­daki durgun ırmağa doğru. [13]

geceleri ağzı çözülüyor ve kırmızı bir meyve sunuyor. [14]

çalıların arasında yeşil avcı vahşi bir yaratığı parçalıyor ve elleri kan tütüyor. [15]

sen sessizce titreyen mavi hayvan ve sen, onu siyah
sunağın kenarında
parçalayan, beti benzi atmış rahip. [16]

yumurta beyazı bir mendile bulanmış yeşil zırnık, ezilmiş
böğürtlenler!
gelin, bırakın gözler çeksin ziyafeti. [17]

bir keresinde o sırtımda ayaklarıyla dans ederken göbeği­min üstüne uzanmak zorunda kalmıştım, ayaklarını değil, bağırsaklarımın zemin üzerindeki basıncını hissediyor­dum, o hoş ağırlığın, tatlı yorgunluğun basıncını. [18]

8

Boya malzemesinden, boya sıvılarından, boya ma­cunlarından doğrudan edinilen algısal mutluluğu ilk olarak enformel resim ortaya koymuştu. Benim tiyatroma uzanan giriş de buradan sağlandı. Malzemeler­den ve sıvılardan yayılan algısal yoğunluktan yola çıkarak, yoğun algısal duyum gereksinimini tatmin etmek üze­re, bir eylem resmi geliştirdim. Yatay ve dikey düzlemler üzerinde kırmızı boya dolandırdım. Uygarlık tarafından engellenen, dışlanan bütüncül algısal duyum ile temas sağlamak üzere esriklik içeren bir heyecana kaptırmıştım kendimi. O zamanki resmetme eylemimi abreaksiyon ola­rak adlandırmıştım. Baskı altında tutulan enerjiler dışarı çıkabilmeliydi ve bütünlüklü bir duyumla bilince aktarıl­malıydı. Resmetme üzerinden elde edilen heyecan daha yoğun daha algısal bir deneyim talep etmekteydi.

Ezilmiş meyve eti, etrafa bulanmış yumurta sarısı, çiğ ve ıslak et, kan, kesilmiş koyunlar kullanıldı, artık bir re­sim yüzeyi üzerine değil de mekânın içine yerleşen bu ak­siyonlarda. Kesim sırasında içi açılmış, derisi yüzülmüş, kanla ıslanmış koyun kadavralarından ortaya kanla nem­lenmiş, koyu kırmızı parıldayan renkli içorganlar dökülü­yordu. Dışkı dolu, dolgun bağırsaklar ellerle kavranıyor ve parçalanıyordu. Aksiyon resim süreci tiyatro seviye­sine, dramatik bir sürece yükseliyordu, analitik biçimde harekete geçirilen diyonizyak abreaksiyon işlemi, temel nitelikteki sado-mazoistik uç deneyimle ve koyunun par­çalanmasıyla nihayete eriyordu. Parçalanan Diyonisos’un mitik varlığı onu temsil eden koyunun parçalanmasındaki kült işlemle ortaya çıkıyor. Muhtemel bir yoğun deneyime yönelik bastırılmış arzu ile üreme ve öldürme yönündeki şehvetin karışımı teatral ve dramatik bir olay olarak görünür kılınıyor. Yaşanıp tüketilmeyen öldürme hırsı işleniyor, serbest bırakılıyor ve bilinç düzeyine çı­kartılıyor. O. M. Tiyatrosuna ait bu resim anlayışı kusurlu algısal deneyimin, tümüyle yaşamamanın kötülük olarak saptadığı şeyi açığa vuran yeni tiyatroyu müjdeleyen bir ritüele dönüşüyor. Dramın getirdiği felaket duygusu al­gısal yoğunluğumuza bütünlük kazandırıyor. Bastırılmış niyetlerimiz kendinden geçmiş, esrimeye ulaşmış biçim­de içimizden dökülüyor, sado-mazoist aşırılıkta geri dö­nüyor (taşma hali ölümün yok edilmesi biçiminde geri dönüyor), büyük anlarda içimizi dolduracak (ve böyle­likle bizi tahrip etmeyecek), yaşamın ve ölümün ötesine geçecek, varoluşun ebedî dönüşünüme karşılık gelecek (şimdiye kadar geri planda bırakılan) yaşamsallık dama­rı ortaya çıkıyor. Bir kez daha tekrarlayalım: Öldürmeye ve sevmeye yönelik şehvet birbiri içine geçiyor. Birleşim, metabolizma işlerlik kazanıyor. Ölümün varlığı, yaşayanı öldürerek gömülmeye sevk ediyor. Kurban ve katil birdir. Ölüm ve yaşam şehvet içeren tek bir damar. Doğum ve ölüm arasındaki nedenselliğin ortadan kalktığı yoğun bir varoluş durumu oluşturan, bizi aşan enerjiler çağrılıyor ve serbest bırakılıyor. Bireysel yaşam aşılarak ebedî yaşamın tadına varılıyor. Evren bizim aracılığımızla tahripkâr bi­çimde infilâk ediyor. Normallikten, vasatlıktan, gündelik olandan kopuş bir enerji taşkınlığı yaratıyor. Kopup kur­tulan enerjiler tahribe yöneliyor, ölümü kendine çekiyor, yeni güç üretimlerine geri dönmeye çabalıyor.

Kısıtlayıcı normdan kopabilmek için bütün gücümü­ze ve canlılığımıza gereksinim var. Böylelikle geri çekilen enerjiler bizden koparak taşar ve bizi varoluşumuzun, atılganlığımızın, Prometeusa yaklaşan ve yaşamdan, ölümden korkmayan aşırı yaratıcı konumumuzun derin­liklerine yerleştirir, yaratılışla, yaratılış akışıyla ve yaratılış ritmiyle özdeşleşme ortaya çıkar. İnsan yaratılışın kendisi­dir, (sadece) yaşamın muhafaza edilmesi değil, dünyanın ölümden ve yaşamdan daha fazlasını talep eden dönüşüm de, metafizik de (bilinçli biçimde) yaşanan bir gerekliliğe dönüşür. Yoğun biçimde yaşanan (yaratımsal) yaşam bizi ölümün kıyısına getirir. Kendini yoğun biçimde geliştiren şey, yaşam ve ölümden fazlasını kasteden dünya dönüşü­müdür. Yaşam ve ölüm, yaratılışın akışının bütünü içinde durak konumundadır.

Varoluş mistisizminin kavranışı, olumlama ve dünya­nın dönüşümünün tanınması, gerçekliğe dönüştürülen metafiziğe yönelir.

9

Bakma eylemi, şimdiye kadar söylenmiş olanlarla derinden bir bağa sahiptir, çevrenin yoğun bir bakış aracılığıyla alımlanışı varoluşun derinliklerine çeki­lir. Kendimizi dramatik aksiyon olayındaki trajedinin öte­sine konumlandırdığımızda, estetik etkiyi anlam içeriği olmaksızın alımlamaya çalışırız. Bakılan şey, açıkça gü­zel ve de derin bir şekilde büyülüyor. Bir hayvanın derisi yüzülüyor, görkem ortaya seriliyor. Bir çiçeğin eti, körpe pembe renkli nem ılıklığında kas eti, sedef gibi parlayarak, gösteriyor kendini, beden sıcaklığında tahrik edici, göz kamaştıran, bağıran, cırtlak kırmızı KAN fışkırıyor ve be­yaz mendillerin üzerine akıyor. Keskin bıçaklarla işkembe­yi tutan kas dokuları özenle kesiliyor. BİR ÇİÇEĞİN İÇİ KESİLİP AÇILIYOR, HİNT GÜLLERİNİN YAPRAK ET­LERİ açılıyor tek tek. Hint gülü eti, yumurta sarısı yapış­kanlığı. Çiçek tozu sarısında, bal yapışkanlığında, yumur­ta sarısından maddeler. Mide torbası görünür hale geliyor. Bağırsaklar ılık ılık kokular salarak titreyen kas etleri gibi pelte pelte sallanıyor, üzerine limon suyu sıkılan koyu bir sıvının üzerindeki deri gibi biraz narin. Sinirleri seğirten, parlak pembe renklerde. Kırmızıdan, kadın iç çamaşırları­nın vücut sıcaklığındaki pembe tonlarından, mavimsiliğe, mora, tavşankulağı eflatunluğuna, yeşil tonlara uzanan bir renk yelpazesi yer alıyor bu et buketinin içinde. Kesi­len boğa yukarı asıldığında dışkı ağırlığında, dışkıyla dolu bağırsaklar yere düşüyor. Atardamarlarından oksijen dolu kanlar pompalanan ıslak zincifre kırmızısı ciğer etleri be­denden koparılıyor. Kırmızı laleler, kuzgunkılıçları ve gül yapraklarından oluşan dolgun bir küme yarılan bedenden aşağı, yere düşüyor. Her tür çiçek rengi et ve içorganlarla birlikte yere düşüyor. Organların içinden renkler yansıyor. Seyretmekte olan katılımcı oyuncu, organların içlerine kadar algılıyor her şeyi. İçorganlarımızı, ciğerimizi, kalbi­mizi, böbreklerimizi, midemizi, bağırsaklarımızı, damar şeritlerinizi ve kanın YAŞAM SUYUNU görmek gerçek­ten güzel bir şey. Normalde ışığı bertaraf eden bir rengin içorganları parlar hale getirebiliyor olması… Tıpkı derin denizlerdeki balıkların o karanlıklar içinde en fazla parla­yan renkleri yansıtır bir doğayla yaratılmış olmaları gibi. Renkler görülebilir olanın ötesine geçen bir başka işleve sahip olabilir mi?

O. M. Tiyatrosu gözler için büyük bir ziyafet sunuyor.

“Toplu biçimde yemek yeme bedensel birleşime dair sim­gesel bir eylem… Herşeyin tadına varmak, temellük etmek, özümsemek demek yemek. Her tür tinselliğin tadına varılabil­mesi yeme eylemiyle ifade bulabilir. Bir dostluğun akışında in­san fiilde dostundan yer, ondan beslenir. Vücudu ruhun yerine koymak ve ölen bir arkadaşın hatırasına düzenlenen törende her ısırıkta onun etinin ruhsal hatırasının, her yudumda onun kanının tadına varmak esaslı bir mecaz olurdu. Böyle bir dü­şünce günümüzün lapacı beğenisi için kuşkusuz fazla barbarca kaçardı – ama kim cesaret eder çiğ, çözünmekte olan et ve kant düşünmeye?… Ve kan ve et gerçekten bu kadar itici ve soysuz şeyler midir ki? Aslında burada altından ve elmastan daha faz­lası söz konusudur, ve organik beden üzerine daha yüksek bir kavrayışın gelişmesi için o kadar da uzun bir zaman beklemek gerekmeyecek.

Kanın nasıl yüce bir simge olduğunu kim biliyor? Organik beden parçalarından yansıyan iticilik, aslında onlardaki son derece soylu bir şeyi ortaya çıkarıyor. Onların karşısında sanki hayaletlermiş gibi irkilip titriyoruz ve çocuksu bir ürpertiyle bu olağanüstü karmaşada bize aslında tanıdık gelebilecek, sırlarla dolu bir dünyanın varlığını seziyoruz.

Yine de anma törenine geri dönersek – dostumuzu artık eti ekmek ve kanı şarap haline gelmiş bir varlığa dönüşmüş gibi düşünemez miyiz?” [19]

Bunun yanında, bedenlerin birleşmesinde trajik bir boyut var, süreç, bedeni içerilen konumunda olanın ölü­müyle sonuçlanmakta. Metabolizma, çekincesiz bir traje­diyle bizi aşarak gerçekleştiriyor kendini. Tanrının öldü­rülmesi onun etinin yenmek zorunda olmasıyla yakından ilgili, ve yeniden dirilişimize dair mit ancak beden birle­şimi ile kurulabilmekte. Kendi ölümümüz ise, bizi sar­malayan yaratılışın doğasıyla ve dünyasıyla birleşmemiz anlamına geliyor. Düşünceleri ayrıştıran ve yönlendiren tam anlamıyla işlerlik kazanmış nitelikteki algılar, etrafı­mızdaki dünyayla, yaratımsal varlığımızla, doğayla mistik bir bir-olma haline çağırıyor bizi. Doğanın içerdiği beden birleşimine doğru yönlendiriliyoruz böylece – ki iç ve dış dünya fiziksel olarak da bir olabilsin. Toplu yemekteki o büyüklük, Komünyon’un kutlanışındaki o zamandışılık buradan geliyor – müminlerin dış dünyasına denk gelen bütün bir yaratılışın simgesi olan tanrının kendi bedenini beden birleşimi için bağışlamış olması, dış dünyanın ve en yüce öznenin müminin benliğine nüfuz edebilmesini sağlıyor.

Bakmak ve algının doğru kullanılabilmesi, dış dünya ile birleşme isteği anlamına geliyor. Deneyimin gerçekli­ğinden uzak biçimde zaman ve mekânda dolanmak, mut­suz biçimde otlamak yerine, dış dünyanın etiyle birleşme­yi (kelimenin tam anlamıyla) arzuluyoruz.

[1] Homeros – Odysseia
[2] Aiskhülos – Orestie
[3] Sofokles – Kral Ödipus
[4], [5] Baudelaire – Kötülük Çiçekleri
[6] Gerhard Hauptmann – Arriden Tetralogie
[7] Georg Heym – Toplu Nesir Yazılar
[8] Arno Holz – Phantasus
[9] August Stramm – Şiirler
[10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] Georg Trakl – Manzumeler
[17] Ezra Pound – Toplu Yapıtlar
[18] Hans Henny Jahn – Oyunlar
[19] Novalis – Ansiklopedi