田名網 敬 Keiichi Tanaami

KT_10's_063
Keiichi Tanaami ‘Ghost Pass Through the Wall’ 2017

Hava saldırısının olduğu gece, çorak dağ tepelerinden insan sürülerinin kaçışını seyrettiğimi hatırlıyorum. Fakat sonra bana bir şey oldu, tüm bunlar gerçek miydi?!

Keiichi Tanaami, Tokyo’da bir tekstil işçisinin en büyük oğlu olarak 1936 yılında dünyaya gelir. 1945’de İkinci Dünya Savaşı’nda Büyük Tokyo Hava Saldırısı sırasında Tokyo bombalanırken dokuz yaşındaydı. Sanat eserlerindeki ana motiflere dönüşecek imgeler bu dönemde zihninin derinliklerine dağlanır : Gümbürdeyen Amerikan bombardımanları, gökyüzünü tarayan projektörler, uçaklardan atılan yangın bombaları, ateşten bir okyanusa dönüşen şehir, kaçışan insanlar,  babasının akvaryumundaki Japon balığı ve bombaların etkisiyle suya yansıyan ateş parıltıları.

“Yiyip içip, oyun oynamakla dolu olması gereken çocukluğumdan savaşın esrarengiz canavarlığı tarafından uzaklaştırıldım; rüyalarım öfke ve tevekkülün, korku ve endişenin girdabıydı. Hava saldırısının olduğu gece, çorak dağ tepelerinden insan sürülerinin kaçışını seyrettiğimi hatırlıyorum. Fakat sonra bana bir şey oldu, tüm bunlar gerçek miydi?! Belleğimde rüya ve gerçeklik karman çorman oldu, kalıcı olarak belleğime bu müphem halleriyle kaydoldular.”

KT_10's_162
Keiichi Tanaami ‘The Laughing Spider N’ 2017

Tanaami erken yaştan beri çizime düşkündü, ortaokuldayken savaş sonrasının önde gelen karikatüristi Kazushi Hara’nın stüdyosunda bir karikatürist olma niyetiyle sıkça zaman geçiriyordu. Amma velakin Hara’nın ani ölümünden sonra, çizgi roman mangalarının öncü alanına yöneldi ve Musashino Sanat Üniversitesi’nde profesyonel bir sanatçı olmaya çalışarak buna devam etti. Burada geçirdiği zaman süresince yeteneği kulaktan kulağa hızla yayıldı ve 1958’de ikinci sınıfta okurken, dönemin saygın bir illüstrasyon ve tasarım grubu tarafından düzenlenen bir sergide özel ödülüne layık görüldü. Mezun olduktan sonra bir reklam ajansında iş buldu fakat aldığı sayısız özel komisyondan ötürü bir yıl dolmadan işten çıktı. 60’lar boyunca başarılı bir illüstratör ve grafik tasarımcısı olarak kendini oyalarken aynı zamanda savaş sonrası Japonya’sının belirleyici sanat hareketlerinden birisi olan Neo-Dada örgütlenmesine aktif olarak iştirak ediyordu. 60’ların ikinci yarısında, dönemin sanat sahnesindeki en yeni mecralardan biri olan video sanatına da kendini kaptırdı.

“1960’larda Akasaka’daki Sogetsu Sanat Merkezi, düzenli aralıklarla birçok değişik janrı kateden etkinlikler düzenliyordu. Yoko Ono’nun happeningleri, Nam June Paik’in videoları ve Amerika’dan gelen deneysel filmler sahneleniyordu burada. [Sogetsu] Animasyon Festivali’nden (1965) o zamanlar haberdar olmuştum. Bir animasyon yapmayı fena halde istiyordum bu yüzden ‘Marionettes in Masks’ı (35 mm, 8 dakika) üretirken bana yardım etmesi için Yōji Kuri’nin Deneysel Animasyon Stüdyosu’nu ikna ettim. Bundan sonra, ‘Good-by Marilyn’ (1971), ‘Good-by Elvis and USA’ (1971), ‘Crayon Angel’ (1975) ve ‘Sweet Friday’ (1975) gibi yapıtlarla animasyon yapmaya devam ettim.” 

1967’de Tanaami New York City’e ilk yolculuğunu yaptı. Başarılı giden Amerikan tüketimciliği kasırgasının ortasında ışıl ışıl parlayan Andy Warhol’un yapıtlarıyla burada yüz yüze geldi; Tanaami ayrıca tasarım dünyası içerisindeki sanatın yeni olanaklarından da etkilendi.

Warhol ticari illüstratörlükten sanatçılığa geçiş sürecindeydi, onun sanat dünyasını deşme yöntemine, taktiklerine ilk elden şahit olmuş ve onları deneyimlemiştim. Onun stratejileri, reklam ajanslarının kullandığı stratejilerden farksızdı. Yapıtlarında çağdaş ikonları birer motif olarak kullandı, diğer faaliyetlerinde de filmler, gazeteler ve rock grupları gibi mecraları bir araya getirdi. Diğer bir ifadeyle Warhol’un yalnızca varlığı, işlerini sanat piyasasına satmaya yetiyordu. Bu beni sarsmış, aynı zamanda onu kendim için mükemmel bir rol modeli olarak benimsemiştim. Warhol gibi kendimi sadece güzel sanatlar ya da sadece tasarım olarak tek bir mecrayla kısıtlamamaya, bunun yerine çok farklı yöntemleri keşfetmeye karar verdim.”

KT_10's_155
Keiichi Tanaami ‘The Laughing Spider G’ 2017

Saykodelik kültür ile pop sanatın doruğundaki Tanaami’nin kitsch, renkli illüstrasyonları ve tasarım işleri hem Japonya’da hem de yurtdışında büyük övgüyle karşılandı. AVANT-GARDE Dergisi’nin düzenlediği 1968 savaş karşıtı poster yarışmasında ödül kazanan “NO MORE WAR” eseri, The Monkees ve Jefferson Airplane gibi efsanevi müzik gruplarına yaptığı albüm kapakları ve buna benzer diğer çalışmaları, saykodelik ve pop sanatın Japonya’ya tanıtılması yolunda önemli ayak izleri bıraktı. Dahası, 70’lerin başında yaptığı Hollywood aktrislerinin yer aldığı erotik resim serileri Tanaami’yi, Amerikan kültürüne dair nükteli bir göze sahip Japon sanatçı olarak ilan eden önemli çalışmalar bütünüdür.

1975’de TanaamiPlayboy’un Japon edisyonunun ilk sanat direktörü oldu ve Playboy’un genel merkezini ziyaret etmek üzere bir kez daha New York’a gitti. Buradaki editör onu Andy Warhol’un Fabrika’sına götürdü. Bu dönemden itibaren Tanaami’nin bilhassa film ve baskı mecralarındaki çalışmaları provokatif ve deneysel oldu. Özellikle filmleri Almanya’daki Oberhausen Uluslararası Kısa Film Festivali’nde (1975, 1976), New York Film Festivali (1976) ve Kanada’daki Ottawa Uluslararası Animasyon Festivali’nde gösterildiğinde eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Eserlerinin sıradışı ve öncü doğası, 1976 yılında Nishimura Galeri’deki “Super Orange of Love” sergisinin polis tarafından denetleme amacıyla açılış gününde kapatılmasına yol açtı.

1981’de kırk beş yaşındayken akciğer ödemiyle mücadele etti ve bir müddet yaşam ile ölümün sınırında gezindi. 80’ler ve 90’lar boyunca Tanaami, yaşadığı deneyimde temellenen “Yaşam ve Ölüm” temasını merkezine alan çok sayıda eser üretti. Örneğin Tanaami’nin çalışmalarında sıkça görülen çam ağacı formu, hastalığı sırasında yaşadığı bir halüsinasyondan gelir. Benzer şekilde, spiraller ve minyatür bahçemsi mimari formların yanı sıra görülen vinçler, filler ve çıplak kadınlar bu dönemdeki çalışmalarının ayırt edici özelliğidir.

1999’da Tokyo’daki Galeri 360°’de Tanaami’nin 60’lardaki eserlerinden oluşan bir retrospektif düzenlendi. Sergi, 60’lardan sonra doğmuş yeni jenerasyonun kültürel liderlerinden, Yamataka Eye (Boredoms) ve KAWS’dan büyük övgü aldı ve sonuç itibarıyla Tanaami’nin çalışmaları bir kez daha gençlik kültürü içinde popülerleşti. Tanaami 2005’den beri, güzel sanatlar alanına denk düşen yeni çalışmalar ortaya koymaktadır. Bu eserlerde kişisel belleğinden ve rüya dünyasından gelen imgeleri –kişileştirilmiş süs balığı, deforme karakterler, ışık demetleri, helezoni çam ağaçları, fantastik mimari, genç kızlar– resmin, heykelin, filmin ve mefruşatın çeşitli mecraları vasıtasıyla açıkça göstermeye devam ediyor.

Tanaami 1991’den beri, Tabaimo gibi yeni sanatçıların yetişmesine yardım ettiği Kyoto Üniversitesi Sanat ve Tasarım bölümünde profesör olarak çalışmaktadır. Yakın zamandaki sergileri Cenova’daki Art & Public’deki “Day Tripper” (2007), Berlin’deki Galerie Gebr. Lehmann’daki “SPIRAL” (2008), NANZUKA UNDERGROUND’daki “Kochuten” (2009), Frieze Sanat Fuarı’ndaki “Still in Dream” (2010) ve Art 42 Basel’deki “No More War”’ı (2011) kapsamaktadır.

Tercüme: Onur Civelek


KT_10's_140
Keiichi Tanaami ‘Eyeball Moves in the Twilight’ 2017

On the night of the air raid, I remember watching swarms of people flee from bald mountaintops. But then something occurs to me: was that moment real?

Keiichi Tanaami (田名網 敬) was born in 1936 as the eldest son of a textile wholesaler in Tokyo. He was 9 years old when Tokyo was bombed during the Great Tokyo Air Raid of World War II in 1945. Images seared into the back of his mind at this time would become major motifs in his art works: roaring American bombers, searchlights scanning the skies, firebombs dropped from planes, the city a sea of fire, fleeing masses, and his father’s deformed goldfish swimming in its tank, flashes from the bombs reflecting in the water.

“I was rushed away from my childhood, a time that should be filled with eating and playing, by the enigmatic monstrosity of war; my dreams were a vortex of fear and anxiety, anger and resignation. On the night of the air raid, I remember watching swarms of people flee from bald mountaintops. But then something occurs to me: was that moment real? Dream and reality are all mixed up in my memories, recorded permanently in this ambiguous way.”

2019-taanami-walking-nude-figure-1
Keiichi Taanami ‘Walking Nude Figure’ 2019

Tanaami took to drawing from a young age, and as a junior high school student he often spent time at the studio of leading postwar cartoonist Kazushi Hara with the intention of becoming a cartoonist himself. After Hara’s sudden death, however, he turned to the pioneering field within manga of graphic novels, and went on to study to become a professional artist at Musashino Art University. Word of his talent spread quickly during his time there and in 1958, as a second year student, he was awarded the Special Selection at an exhibition held by the authoritative illustration and design group of the time. After graduating he took a job with an advertising agency, but quit before one year was up due to the numerous private commissions he was receiving. During the ‘60s he busied himself as a successful illustrator and graphic designer while also actively participating in the Neo-Dada organization, one of the defining art movements of postwar Japan. In the latter half of the ‘60s he immersed himself in making video art, the newest medium in the art scene at the time.

“In the 1960s, the Sogetsu Art Center in Akasaka regularly held events that traversed many diverse genres. There were happenings staged by Yoko Ono, videos by Nam June Paik and experimental films from America. It was around that time that I heard about the [Sogetsu] Animation Festival (1965). I wanted so badly to make an animation, so I convinced Yōji Kuri’s Experimental Animation Studio to help me create ‘Marionettes in Masks’ (35 mm, 8 minutes). I continued to make animations after that, with works such as ‘Good-by Marilyn’ (1971), ‘Good-by Elvis and USA’ (1971), ‘Crayon Angel’ (1975) and ‘Sweet Friday’ (1975).”

In 1967, Tanaami took his first trip to New York City. There he came face to face with the works of Andy Warhol, shining brightly amidst the whirlwind of prospering American consumerism, and Tanaami was struck by the new possibilities of art within the world of design.

KT 14894
Keiichi Tanaami ‘Jakuchu: Birds and Flowers’ 2015

“Warhol was in the process of shifting from commercial illustrator to artist, and I both witnessed and experienced firsthand his tactics, his method of incision into the art world. His strategies were identical to the strategies employed by advertising agencies. He used contemporary icons as motifs in his works and for his other activities put together media such as films, newspapers and rock bands. In other words, Warhol’s sole existence was selling his works to the art market. I was shocked by this, and at the same time I embraced him as the perfect role model for myself. Like Warhol, I decided not to limit myself to one medium, to fine art or design only, but instead to explore many different methods.”

At the height of psychedelic culture and pop art, Tanaami’s kitschy, colorful illustrations and design work received high acclaim in both Japan and abroad. “NO MORE WAR”, his prize-winning piece from the 1968 antiwar poster contest organized by AVANT-GARDE Magazine, in addition to his album cover art for legendary bands The Monkees and Jefferson Airplane and other such works left a major footprint on the path to introducing psychedelic and pop art to Japan. Furthermore, his series of erotic paintings featuring Hollywood actresses done in the early ‘70s became an important body of work that declared Tanaami as the Japanese artist with a witty eye on American culture.

In 1975, Tanaami became the first art director of the Japanese edition of Playboy, Monthly Playboy, and went to New York once again to visit Playboy’s head office. The editor there took him to Andy Warhol’s Factory. Tanaami’s works from this period, mostly in the mediums of film and print, were provocative and experimental. His films in particular received wide critical acclaim, appearing in the International Short Film Festival Oberhausen in Germany (1975, 1976), the New York Film Festival (1976), and the Ottawa International Animation Festival in Canada (1976). The vanguard nature of his work led the police to shut down his 1976 exhibit “Super Orange of Love” at Nishimura Gallery for inspection on the opening day.

In 1981, at the age of 45, he suffered a pulmonary edema and for a time hovered at the edge of life and death. Throughout the ‘80s and ‘90s, Tanaami created many works centered around the theme of “Life and Death” based on the experience. For example, the pine tree form that appears frequently in Tanaami’s works comes from a hallucination he experienced during his illness. Similarly, the cranes, elephants and naked women that appear along with spirals and miniature garden-like architectural forms are characteristic of his works from this period.

In 1999, a retrospective of Tanaami’s works from the ‘60s was held at Gallery 360° in Tokyo. The exhibit was praised highly by Yamataka Eye (Boredoms) and KAWS, cultural leaders of the new generation born after the ‘60s, and as a result, Tanaami’s works once again became popular amongst youth culture. Since 2005, Tanaami has been presenting new works that fall in the realm of fine art. In these works, he continues to manifest images from his personal memories and from his dream world — personified goldfish, deformed characters, rays of light, helical pine trees, fantastical architecture, young girls — through the various mediums of painting, sculpture, film and furniture.

Tanaami has worked as a professor at Kyoto University of Art and Design since 1991, where he has helped bring up young new artists such as Tabaimo. Recent exhibits include “Day Tripper” at Art & Public in Geneva (2007), “SPIRAL” at Galerie Gebr. Lehmann in Berlin (2008), “Kochuten” at NANZUKA UNDERGROUND (2009), “Still in Dream” at Frieze Art Fair (2010) and “No More War” at Art 42 Basel (2011).

source: wikipedia

Keiichi Tanaami


Catalogue Exposition Heta-Uma Mangaro

Livre ‘Paradise of eyes’ – UDA


Dasetattoo: Abstrakte Grafik

istanbul_03
Dase Graphics, İstanbul (2019)

Beni dövme sanatçısı olmaya teşvik eden, punk rock ve grafiti kültürüne olan ilgimdir. Ortaya çıkardığım işler deriye mürekkep uygulamanın ince detaylarını çalışmış olmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktılar.

Türkçesi: Işıl Karaçalı

dase 07
Dasetatoo

Gerçek ismim Roman Shcherbakov fakat çalışmalarımın altına çoğunlukla Dase veya Dasetattoo imzasını atıyorum. Dase mahlası 2003 senesinde şehirde attığım ilk tag‘lerle beraber ortaya çıkmış bir isim.

Dövme sanatçısı olmadan önce marangozluk yaptığımdan dolayı sıklıkla ahşap malzemeyle çalışıyordum. Marangozluk dışında vaktimi grafiti ve resim yaparak geçiriyordum.

Beni dövme sanatçısı olmaya teşvik eden punk rock ve grafiti kültürüne olan ilgimdir. Ortaya çıkardığım işler deriye mürekkep uygulamanın ince detaylarını çalışmış olmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktılar. Dövme yapmaya 2009 senesinde başladım ve o zamandan beri tutkum.

Bu benim için verilmesi kolay bir karardı. Geleneksel dövmelere kendi dokunuşumu katarak modern çağ ile bağlantı kurmak ve geleneksel dövmeye yeni bir perspektif getirmek istedim. Kişisel tarzımı geliştirirken belirli renk şemalarını da içeren soyut ve deneysel unsurları birleştirmeye başladım. Bunun sonucu olarak da bugün yaptığım özgün dövme tarzı ortaya çıktı

Eski hapishane dövmelerini ve geleneksel tarzda yapılmış dövmeleri çok beğeniyorum. Bu tarzda yapılmış dövmeler senelerdir ilham kaynağımdır. Kendime yakın bulduğum diğer bir tarz da oldschool ve grafik dövmelerdir (siyah- beyaz dövmelerden bahsediyorum). Deneyselliğe olan cesaretim kendi tarzımı geliştirmemde yardımcı oldu ve bu tarzı kendime özgü soyut dünyam ve çizgilerimle harmanlamaktan hoşlanıyorum.

Çizimlerimi soyut gerçeküstücülük olarak adlandırmayı tercih ediyorum fakat belli bir noktada realizm olarak da adlandırıyorum. Gerçek obje ve formlarla çalışırken bir süre sonra onları iki boyutlu akışkan imgelere ve uzayın dengesiz formlarına dönüştürdüm, çünkü içinde yaşadığım zamanın ruhunu ve etrafımda olan bitenleri de yansıtabilmek istiyorum. Ben sadece yaratıyorum. Tuval üzerinde sprey boya ve akrilik boyayı yüzeye uygularken de çeşitli yöntemler kullanıyorum.

dase 03

Kendime kalan bütün boş zamanımı vizyonumu geliştirmek için harcıyorum. Şu anda da çoğunlukla bu alanda gelişen dokular ve renk şemaları ile deneyler yapıyorum. Kiev‘de çok güzel anılarım var, beni ve yaptığım işi destekleyen arkadaşlarım burada yaşıyorlar ve bu da bana kendimi geliştirmek için güç veriyor. Bu şehri gerçekten seviyorum. Vize alma zorluğu ve sınırlar nedeniyle Kiev‘de yaşayan insanların dünyayı görmek için seyahat etmeleri çok zor. Yurdumdaki politik durumlar nedeniyle sanatımı burada Ukrayna‘da tanıtmaya çalışıyorum. Sonuçta Ukrayna‘da eski hapishane tarzı dövmelerden farklı bir dövme tarzı benimsenmediği için benim stilimi de burada herkesin alıp bağrına basmasını pek beklemiyorum.

Resimde elimde tuttuğum kitap, 2012 senesinde Berlin‘de Re:Surgo! tarafından basılmış olan soyut grafik deneylerimi içeren MONOCHROME isimli ilk kişisel fanzinim. Christian Feller ve Anna Hellsgaard‘a, çalışmalarımı gurur duyabileceğim bir kitaba dönüştürdükleri için her zaman minnettar olacağım. Ayrıca geçen yıl sevgili eşim Olga Breka ile birlikte ‘Dasetattoo Dijital Sanat Kitabı‘ başlıklı farklı bir kitaba da başladık. Bu kitapta kariyerimin son iki senesinde yapmış olduğum soyut grafik çalışmalarımı ve en iyi dövmelerimi topladık; kitabın bütün düzenlemesini Olga üstlendi. Bu kitap sayesinde dövme yapmaya başladığımdan bu yana işlerimin ve stilimin nasıl geliştiğini görebilirsiniz.


dase 05
Dasetattoo

 – ENGLISH –

It was my love for the punk rock culture and graffiti that evidently inspired me to become a tattoo artist. The majority of the work I’ve done myself is a direct consequence of studying the subtle details of applying ink to skin.

Roman Shcherbakov is my real name. However, many of my works go by the signature of Dase, or Dasetattoo. Dase was my street handle which emerged in 2003 along with the first tags I made in the city. Last year marked my 28th birthday.

Prior to becoming a tattoo artist I spent a lot of time working with wood, making furniture as a cabinet maker. When I didn’t work I spent my time painting graffiti and paintings.

It was my love for the punk rock culture and graffiti that evidently inspired me to become a tattoo artist. The majority of the work I’ve done myself is a direct consequence of studying the subtle details of applying ink to skin. I began tattooing in 2009 and since then it has been my passion.

It was an easy call for me. I wanted to bring a fresh perspective to the traditional tattoos and at the same time apply my own touch, which also relates to these modern times of ours. While developing my personal style, I began to incorporate elements of my abstract and experimental works featuring specific colors schemes. That evidently led to my unique tattoos.

I really like the traditional style tattoos and the looks of local prison tattoos. This is really what inspired me for many years. Other styles close to heart has always been old school and graphical (which is to say, black and white tattoos.) My connection to the experimental led me to develop my own style, in which I am happy to combine my trademark abstract vision of the world but also the classic linear graphic.

When it comes to my artwork and how I would describe it, I would rather call it abstract surrealism. However, at some point it could also be described as just realism. Working with real objects and forms I gradually transform them into two-dimensional measurements of distorted norms of space and fluid images. I do it because I want to capture the time I live in. And a vision of what’s going around. I am merely the creator. On canvas I utilize spray paint and acrylics, using various methods as I apply the paint to the surface.

I use all my spare time to develop new visions. Right now I’m mostly into experimenting with textures and color schemes, developing and improving in this field.

I’ve experienced a lot of good moments in Kyiv. After all, here are all my friends who supports me and what I do. They give me the strength to develop on so many levels. I really love this city.

Our people have a really hard time traveling, to see the world, due to the difficulties of acquiring a visa and our closed borders. The whole political situation in our country. And that is a reason I try to introduce my new style here in Ukraine.

Obviously, it [my style] isn’t always embraced with open arms by everyone here in Ukraine, but only because we never had a tradition of tattooing except for what is known as prison tattoos. Only now people start to develop a sense for it and I hope that more and more will start to consider my style unique.

monochrome 03
Dasetatoo ‘MONOCHROME’ Re:Surgo!

The book which rests in my arms on this picture is my very first personal zine featuring experiments with abstract graphics. “MONOCHROME” was printed by Re:Surgo in Berlin in 2012. I am forever grateful to Christian Feller and Anna Hellsgaard for the fact that they incorporated my works into something bigger, something I can be proud of.

In addition, last year we worked on another book under the name of “Dasetattoo Digital Art Book” together with my girlfriend Olga Breka. In this book we gathered my best tattoos and abstract graphical works for the last two years of my career. Olga did the whole layout of the book. Basically, by reading this book you can follow the evolvements and styles of my works since I began tattooing.


intei
interview : Dasetattoo

Fliessende Realitäten

Abstrakte Grafiken von

Dase Roman Sherbakov

Interview: Fabienne Anthes

Wie hast du den für dich typischen, flächigen lllustrationsstil entwickelt?
Je länger Ich mich mit Kunstgeschichte und Zeichentechniken beschäftigt habe, umso wichtiger wurde es für mich, die neuzeitlichen und modernen Einflüsse bewusst hinter mir zu lassen und zu ursprünglicheren Darstel-­lungformen zurückzukehren. Die primitiven, zweidmen-sionalen Zeichnungen aus der Antike und dem Mittelalter sprechen mich aufgrund ihrer Direktheit und Einfachkelt wesentlich mehr an – gerade wel I die Dimensionen nicht stimmen und keine korrekte Perspektive existi ert. Auch die erfrischende Einfachheit und de Formreduktion von Folk Art und Naiver Kunst haben mich inspiriert, Impulsiv und direkt zu zeichnen. Für mich entsteht die besondere Spannung natürlich auch aus der Kombination dieses Zeichenstils mit den Motiven und Geschichten: Die Dar­stellung von Gewalt mit einer naiven Linie Ist besonders kraftvoll.

Wie kommt es, dass Comic dir als Medium so viel bedeutet?
Ich möchte mit meinen Illustrationen Geschichten erzäh­len – Ich denke, das sieht man auch an meinen Tattoos. Mein Freund und viele Leute aus meinem Freundeskrels sind zudem Comiczeichner – ihre Arbelten beeinflussen und Inspirieren mich daher ebenso B., Sergio Toppi und Carson BilIs, stellung von Gewalt mit einer naiven Linie Ist besonders kraftvoll.

dase 02
Dasetattoo (2018)

Wie kommt es, dasa Comic dir als Medium so viel bedeutet?
Ich möchte mit meinen Illustrationen Geschichten erzäh­len – Ich denke, das sleht man auch an meinen Tattoos. Mein Freund und viele Leute aus meinem Freundeskreis sind zudem Comiczeichomi czeichner – Ihre Arbeiten beeinflussen und inspirieren mich daher ebenso wie die von berühmten Zeichnern wie wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David Mike Mignolaner – Ihre Arbeiten beeinflussen und inspirieren mich daher ebenso wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David B., Sergio Toppi und Carson Ellis.

dase-dase.tumblr.com

dasetattoo


Pas un Artiste, un Ninja: Dave 2000

die_by_the_sword - small
Dave De Mille ‘Die by the Sword’ 2018

“Nous sommes en permanence bombardés de pseudo-réalités fabriquées par des gens extrêmement doués utilisant des outils électroniques extrêmement pointus. Je ne me méfie pas de leurs motivations, mais de leur pouvoir. Car ils en ont beaucoup. Et c’est un pouvoir ahurissant : c’est le pouvoir de créer des univers entiers, des univers mentaux.” Philip K. Dick

DAVE merhaba, söyleşi için teşekkürler. Protopronx ve Sazalamuth etiketleriyle uzun zamandır grafik tasarımdan animasyon filmlere birçok farklı disiplinde işler üretiyorsun. Seni tanımayan okurlar için biraz kendinden bahseder misin?

O zevk bana ait. Çizim yapmaya bütün çocuklar gibi erken yaşta başladım, hoşuma gitti ve devam ettim, şu an neredeyse 42 yaşındayım. İlk yağlı boya resmimi yaptığımda sekiz yaşındaydım. Bir sandalye çizmiştim. Van Gogh’tan intihal yapmaya çalışmıyordum, çünkü henüz onu tanımıyordum bile! Les Vosges’da büyüdüm ve infografinin (3 boyutlu bilgisayar grafikleri) engin sularında yıkanmaya MSX 8 bit bilgisayarla başladım. Görüntü yaratmak için basit dilde programlar yazıyordum. Eğri koordinatlarından yola çıkarak Hulk çizmeye sardım, çok uzun sürmedi çünkü çok sıkıcıydı. İlk gençlik yıllarımda bir Amiga 500 satın aldım ve Deluxe Paint (320 x 200 pixel bitmap grafik yaratmak için gerçek bir yazılım) ve demo-scene sayesinde tipografi ve dizgi konusunda çok şey öğrendim. On sekiz yaşında plastik sanatlar fakültesine başladım, resme tutkum hep vardı ama bölüm hakkında pek bir şey bilmiyordum. Vosges ormanlarının kapalı ufkundan sonra çok daha genişlerini keşfediyordum. Fakültede 5 yıl okudum ve Softimage 3D üzerine bir eğitimle okulu bitirdim. Dönemin güçlü bir 3D sentez yazılımıydı. Eğitim aldığım tek yazılım budur, geri kalan her şeyi el kitaplarını okuyarak ve kursları takip ederek öğrendim. 28 yaşında güneye, Marsilya’ya taşındım. Burada bir tiyatro salonu olan Embobineuse ekibiyle tanıştım. Burası için 200’den fazla afiş yaptım – Onların kadrolu afişçisi oldum! Ayrıca hala birlikte çalıştığım Le Dernier Cri (2015 yılında burda bir resim sergisi açtım) var ve grafik konusunda onlarla aynı kafadayız. Bu işlere paralel olarak şirketlere serbest grafik işleri de yaptım. Kendimi bir sanatçıdan ziyade bir Ninja olarak tanımlıyorum. Sol elle torture-porn görüntüleri üretiyorum, Le Dernier Cri’den yayın yapıyorum ve sağ elimle Elf-Total-Fina grubunun kampanyası için bir maskot tasarlıyorum.

poster (16)
Dave De Mille, affiche pour Embobineuse

– FRANÇAIS –

Dave, bonjour, je te remercie encore une fois pour avoir accepté de donner cette interview. Sous le label de Protopronx et Sazalamuth, tu produis dans un large eventail de discipline, de design graphique à des films animés. Puis-je te demander de t’introduire pour les lecteurs qui ne te connaissent pas. Depuis quand tu es dans cet entourage?

Mais tout le plaisir est pour moi. J’ ai commencé à dessiner très jeune comme tous les enfants et comme ça me plaisait j’ ai continué, j’ ai maintenant presque quarante-deux ans. Je me souviens avoir fait ma première peinture à l’ huile à l’ âge de huit ans, j’ ai peint une chaise, c’ était sans volonté de plagier Vincent Van Gogh que je ne connaissais pas encore ! J’ ai grandi dans les Vosges et j’ ai commencé à mettre les pieds dans la grande mare de l’ infographie avec un ordinateur MSX 8 bits. J’ écrivais des programmes en langage basic afin de générer des images. Je me suis acharné à dessiner Hulk en rentrant des coordonnées de courbes, j’ ai vite laissé tomber car c’ était trop fastidieux. A l’ adolescence j’ achetais un Amiga 500, découvrais Deluxe Paint (un VRAI logiciel pour générer des images bitmap en 320 × 200 pixels) et intégrais des groupes de demo making – Dmacon – The dreamdealers …- J’ ai beaucoup appris en matière de typographie et de lettrage grâce à la demo-scene. A dix-huit ans j’ entrais en faculté d’ arts plastiques, je peignais toujours mais ne connaissais que très peu de choses en la matière. Je découvrais d’ autres horizons bien plus riches que ceux trop fermés de la forêt vosgienne. J’ étudiais cinq ans à la fac et finis par une année de formation sur Softimage 3D, un puissant logiciel de synthèse 3D pour l’ époque. C’ est le seul logiciel pour lequel j’ ai suivi une formation, pour le reste j’ ai lu des manuels et suivis des tutoriels.A vingt-huit ans je descendais vers le sud, Marseille, où je rencontrais l’ équipe de l’ Embobineuse, une salle de spectacle complètement barrée pour laquelle j’ ai aligné plus de deux-cent affiches – j’ étais devenu leur affichiste attitré ! Je rencontrais aussi Le Dernier Cri avec qui je continue à travailler (j’ y ai fait une exposition de peintures en janvier 2015) et partage toujours avec eux un goût prononcé pour la saturation graphique. Je travaillais parallèlement en tant que graphiste indépendant pour des entreprises. Je ne me définis pas comme un artiste mais plutôt comme un ninja ! De la main gauche je fabrique des images de torture-porn que j’ édite au Dernier Cri et de la main droite je modélise une mascotte pour une campagne du groupe Elf-Total-Fina.

test2.indd
Dave De Mille, ‘Sketch Book Holocaust’

Çocukların ne üslupla ne de sanatsal tutarlılıkla işleri olur, ellerindeki neyse onunla eğlenirler ve benim yaptığım da tamamen bundan ibaret.

‘Sketch Book Holocaust’ vesilesiyle seni tanıma şansını yakaladım ve sıradışı bir desinatör olduğunu düşünmüştüm; fakat yaptığın işleri inceleyince üçboyutlu grafik animasyona da ağırlık verdiğini farkettim, bu animasyonlar gerçekten büyüleyici.

Aslında hep 3D, numerik ve analojik kolaj, desen ve resmi paralel olarak çalıştım. Sanatsal tutarlılık kaygısı taşımıyorum, çünkü daha önce de söylediğim gibi ben bir sanatçı değilim. Ben kılık değiştiren, oyun hamurundan yaratıklar üreten, kartondan dekor kesen, olasılık dışı senaryolar yazan ve bütün bunları coşkulu bir tiyatro oyunu yaratmak üzere karıştıran bir oğlan çocuğuyum. Çocukların ne üslupla ne de sanatsal tutarlılıkla işi olur, ellerindeki neyse onunla eğlenirler ve benim yaptığım da tamamen bundan ibaret. Sanatçıların kendi benzersiz eserleri olduğunu düşündükleri bir şeye tutulmalarından rahatsızım. Hani “aaah! hayatım boyunca beyaz fon üzerine beyaz kareler yapacağım ve beni böyle tanıyacaklar” demek gibi. Ne acı, ne üzücü! Animasyonlara gelince onlara buradan ulaşabilirsiniz: pitpool.free.fr

poster (15) small
Dave De Mille, affiche pour Embobineuse

En tant qu’une personne qui a eu l’occasion de te connaitre par “Sketch Book Holocaust” imprimé les éditions A MORT j’avais pensé que tu etais un dessinateur extraordinaire. Mais apres avoir observé tes ouvrages, je me suis aperçu que tu te focalise à 3D graphique animation. Ces animations sont vraiment ravissantes. Est-ce qu’elles sont presentées quelque part?

En fait j’ ai toujours pratiqué la 3D, le collage numérique et analogique, le dessin et la peinture de manière parallèle. Je ne me soucie pas de cohérence artistique car comme dit plus haut je ne suis pas un artiste. Je suis un enfant qui se déguise, un gamin qui fabrique des bestioles en pâte à modeler, découpe un décor en carton, invente un scénario improbable et mélange tout ça pour en faire une pièce de théâtre délirante … Les enfants ne s’ occupent pas de style ou de cohérence artistique, il s’ amusent avec ce qu’ ils ont sous la main et c’ est exactement ce que je fais. Je plains les artistes qui se cantonnent à un truc qu’ ils pensent leur être singulier, genre “aaaaah ! je vais faire des carrés blancs sur fonds blancs toute ma vie comme ça on me reconnaitra”. Quelle pauvreté, quelle tristesse !

Quant aux animations on peut les retrouver ici: pitpool.free.fr

Elles ont été récemment présentées à Denver aux Etats unis par Adam Stone lors de l’ exposition inaugurant la sortie du très beau livre collectif en anaglyphe (lunettes rouges et bleues !) intitulé Mutiny 3D (jetez vous dessus c’ est de la bombe).

anotherworld1
Éric Chahi’s Another World, Delphine Software (1991)

Çocukken hepimizin heyecanla oynadığı Another World’ün sende bir yeri var mı? 

Bu oyunu çok iyi hatırlıyorum, ambiyansı mükemmeldi ve animasyonlar kusursuzdu! Bu oyunu çok oynadım ve bir noktada, ben de evde bir tane yaparak kendimi şımarttım. Bunu yapmak için ID Software arenası Quake III’e daldım. Oyunun prensibi ve 3D motoru kusursuzdu fakat grafiklerden ve seslerden nefret ediyordum ve oyunu daha ilginç kılacak birkaç opsiyon düşündüm. Yeni sesler, yeni karakterler, yeni oyun seviyeleri ürettim ve opsiyon eklemek için de biraz anladığım kod satırlarını kurcaladım. Bunları online yayınladım ve çok geçmeden ID Software’den beni kanuni takibat başlatmakla tehdit eden bir mektup aldım. Pes ettim, onlar da işin peşini bıraktılar. Oyunun üçüncü ve son versiyonuna hala buradan ulaşılabilir: acidarenaweb.free.fr

Bizlere biraz Fransız Bilim Kurgusu’ndan bahseder misin? 

Bu konuda uzman sayılmam! Hala büyük klasikleri okuyorum: Philip K. Dick, Frank Herbert… Yakın zamanda Laurent Genefort’un “Point chaud” adlı kitabını okudum. Ne sebeple olduğu bilinmemekle birlikte gezegenin her yerinde ortaya çıkan farklı türlerden uzaylılardan bahseden bir hikaye. Çok hoş bir roman.

Piyasaya da çalışan birisin sanırım. Daha çok ne tip işler alıyorsun? 

Ücretli bir Ninja olarak her şeyi alıyorum, yok artık dedirtenleri bile (L’Oreal, Kenzo, Microsoft, Electronic arts, Lesieur vs…) Sorun şu ki artık piyasada alınacak çok fazla bir iş kalmadı.  Şirketler grafik işlerini stajyerlere saçma sapan paralar ödeyerek içeride yaptırıyorlar ve bağımsız çalışan grafikerlere ihtiyaç duymamaya başladılar. Fransa’da bir paradoks mevcut, yeraltı grafik sanatı çok gelişmiş ve genelde oldukça kaliteli ancak reklam için yapılan grafikler ya da ilan verenlere yönelik grafik çalışmaları inanılmaz derecede zayıfladı; çok yazık!

Japonya’nın tam tersine Fransa’da ana akımın neredeyse grafik kültürü yok, olay şu ki photoshop kullanmayı bilen 16 yaşındaki bir çocuk bile bir reklam kampanyasını A’dan Z’ye yürütebilir ve herkes  sütyenli bir hatunun üzerine iliştirilmiş Arial  tipografisinden memnun kalır. Fransa’da grafik hayal gücü ve yaratıcılık açısından bir engele takıldı. Reklam verenler veya sanat yönetmenleri nötr şeyler istiyorlar, o kadar nötr şeyler ki işler karaktersizleşiyor.


“Another World”, a-t-il laissé une trace emotiononelle en toi? C’était un jeu que nous tous avions fébrilement joué pendant notre enfance? 

Je me souviens très bien de ce jeu, l’ ambiance était excellente et les animations parfaites ! J’ ai beaucoup joué au jeux video et à un moment je me suis payé le luxe d’ en bricoler un. Pour se faire je suis tombé sur Quake III arena de ID Software. Je trouvais le principe de jeu et le moteur 3D tout deux excellents mais je détestais les graphismes et les sons et pensais à quelques options qui aurait rendu le jeu plus intéressant. Je fabriquais donc de nouveaux sons, personnages, niveaux de jeu et trifouillais des lignes de code que je comprenais à peine pour ajouter des options. Je mis tout ça en ligne et reçu très rapidement un courrier de la part de ID Software qui me menaçait de poursuites judiciaires. J’ ai fait le mort et ils n’ ont pas donné suite. La troisième et dernière version du jeu est toujours disponible ici: acidarenaweb.free.fr

Est-ce que tu peux nous informer sur la sci-fi française?

Je ne suis vraiment pas calé en la matière ! Je relis toujours les grands classiques – Philip K. DIck, Frank Herbert … J’ ai récemment lu “Point chaud” de Laurent Genefort, une histoire d’ extra-terrestres de différentes espèces qui apparaissent un peu partout sur la planète sans qu’ on sache pourquoi. Très chouette roman.

Je crois que tu travailles professionellement pour le marché aussi. Quelle sorte d’ouvrages tu acceptes? 

En tant que ninja-mercenaire je prends TOUT, même l’ imprenable (L’ oréal, Kenzo, Microsoft, Electronic arts, Lesieur etc … etc …). Le problème c’ est qu’ il n’ y a plus grand chose à prendre. Les entreprises font faire leur graphisme en interne en payant des stagiaires à coups de pied au cul et ne font plus beaucoup appel à des indépendants. Il y a un paradoxe en France, le graphisme underground s’ est beaucoup développé et se trouve être souvent de qualité tandis-que le graphisme publicitaire ou destiné au annonceurs est devenu incroyablement pauvre, c’ est pitoyable. La France mainstream n’ a quasiment pas de culture graphique (contrairement au Japon par exemple) ce qui fait que n’ importe quel adolescent de seize ans équipé de photoshop pourra tout à fait réaliser une campagne publicitaire de A à Z et tout le monde sera content avec une typographie arial claquée sur une photo de nana en soutien-gorge. En France l’ imagination et l’ inventivité graphique sont souvent un handicap. Les annonceurs ou les directeurs artistiques veulent des choses neutres, tellement neutres qu’ elles en deviennent nulles.


Marsilya’da yaşıyorsun, geçtiğimiz aylarda Le Dernier Cri tarafından VENDETTA isimli büyük bir festival düzenlendi. Bizlere biraz neler olup bittiğinden, gözlemlerinden bahsedebilir misin? 

Elbette. Vendetta, Dernier Cri tarafından organize edilen uluslarası bir micro-edition/ mikro-yayıncılık fuarı. Onlarca kolektifi (serigrafi, yayıncı, sanatçı kolektiflerini) Marsilya Friche Belle de Mai’de  bir araya getirdi. Grafiğin underground’ına mensup olanların buluşması, karşılaşması için bir ortam oluştu. Başka türlü mümkün olmayacak bir şey, çünkü bu insanların hayatlarının çoğu ya atölyelerinde ya da bir mağarada geçiyor! Festival sergilenen işler, kitaplar ve sunduğu buluşma ortamı açısından oldukça zengindi. Bana sorarsınız Fransa’nın en büyük reklam şirketinin sanat yönetmeni gelip standları dolaşsa, mesleğinden o kadar utanırdı ki gider bir yeraltı otoparkında kafasını keserdi!

Şu an neler üzerinde çalışıyorsun, DAVE 2000’den yakında neler göreceğiz?

Kaizer Satan III’ü bitiriyorum, kitap Le Dernier Cri’den yayınlanacak; neşeli bir ortaya karışık olacak: resim, desen, infografi, kolaj, 3D… Ayrıca bir bölüm de anaglif (kırmızı-mavi gözlüklerle) olacak.

zombz small
Dave De Mille ‘Zombiez’ 2018

Tu vis en Marseille. Récemment un festival intitulé VENDETTA a été organisé. C’est une activité organisé par le Dernier Cri, si je ne me trompe pas . Est-ce que tu peux en parler et partager tes impressions?

Tout à fait, Vendetta est un festival international de micro-édition organisé par le Dernier Cri. Il fait converger des dizaines de collectifs de sérigraphes, d’ éditeurs, de dessinateurs à la Friche Belle de Mai à Marseille. C’ est l’ occasion de rencontrer des acteurs de l’ underground graphique qu’ il serait impossible d’ apercevoir autrement tellement le plus gros de leur vie se déroule dans un atelier ou une cave ! C’ est aussi le moment de venir en prendre plein la vue et de découvrir des tonnes de choses super qui sont parfaitement confidentielles. C’ est un festival extrêmement riche en images, livres et rencontres. Je pense qui si on y emmenait un directeur artistique de Euro RSCG (une grosse entreprise de publicité française) pour faire le tour des stands il aurait soudainement tellement honte de son métier qu’ il irait se couper la tête tout seul dans un parking sous-terrain.

Et sur quoi tu travailles maintenant? Qu’est que DAVE 2000 va nous disposer prochainement? Peux-tu nous informer?

Je suis en train de finir Kaizer Satan III, le livre sera édité au dernier cri. Un joyeux bordel de peinture, dessin, infographie, collage, 3D etc … Il y aura aussi une partie en anaglyphe – avec les lunettes cyan et rouge. Il sera peut-être sous-titré “tempête de tronçonneuses” haha !

protopronx.free.fr


Both Sides of the Alchemy: Aglaja Ray

Aglaja Ray aka Shaltmira ‘Self-portrait’ 2018

“Oluş diye bir şey yok, ne de devrim, mücadele ya da yol; hâlihazırda sen kendi teninin şahısın– çiğnenmesi mümkün olmayan özgürlüğün tamamlanmak için yalnızca diğer şahların sevgisini bekliyor: bir rüya politikası, göğün maviliği kadar ivedi.”

Litvanyalı genç sanatçı Shaltmira, göçebe bir oyuncu, aynı zamanda kendine münhasır bir kaos büyücüsüdür. Provokatif ve cesur bir estetiğe sahip olan sanatçı, eski uygarlıkların spiritüel çalışmalarından, black metal ve simya illüstrasyonlarından esinlenmiştir. Diskordiyanizm onun için doğaldır; otoriteyi, toplum kurallarını ve normları sorgular. Sergilediği aktivizmin, günümüz dünyası ve insan haklarıyla ciddi bağlantıları vardır. Düalistik olmayan düşünceyi harekete geçirmek amacıyla radikal performanslar sergilemiştir. Kullandığı mecralar, magick dövmeleri için seçtiği kendi bedeninden filme alınmış ritüellere kadar genişleyen koca bir evreni kapsar; sanal uzay onun evidir. Shaltmira yeraltı ve ‘kendin yap’ kültüründe büyümesine rağmen akademik bir birikime de sahiptir.  Şu anda Vilnius Sanat Akademisi’nde (Vilnius Art Academy) Grafik alanında yüksek lisansını tamamlamakta ve sonrasında doktorasını yapmayı hedeflemektedir. Sanatçının yaratıcı alanı geniş olup, iç dünyasını ve fikirlerini sergilemek amacıyla farklı araçları, akıllıca kullanmaktadır. Shaltmira, yakın zamanda yaratıcı alanını genişletmiş ve Michael Cashmore ile birlikte Berlin Psychic TV konseri esnasında TRANSFORMATION RITUAL (DÖNÜŞÜMSEL RİTÜEL) ismini verdiği bazı ses mühürleri yapmaya başlamıştır. Duvar resimlerinden post-belgeselciliğe, pentür resminden topluluk önünde yaptığı konuşmalara kadar her eyleminin, derin düşünsel tonları bulunmaktadır. Kaos’un bir yolu yöntemi vardır ve o, bu yolu iyi bilmektedir. Shaltmira, mucizelere fırsat tanımamız için ve rasyonel düşünceyi sarsmak amacıyla bir metropol şamanı rolünü üstlenir. Absürtlükten, karışıklık ve kompleksiteden, rastgelelikten, iddialılıktan ve mizahtan yararlanır ve hayatını, sanat eserinin kendisi oymuş gibi yaşar. Kimine göre melek kimine göre ise bir şeytan olan sanatçı, buna müsaade ederseniz kalp çakranızı açacak ve göz açıp kapayıncaya kadar zihninizi yeniden programlayacaktır. Onun sanatını, boşluğu kucaklar gibi kucaklayın. Her şey Bir’dir, Bir ise hiçbir şeydir! Köprü olun, Shaltmira için Sevgi ve Birlik haline ulaşmaktan daha kıymetli bir şey yoktur. O sakinliğin rahatını kaçırır, rahatsızlığı ise sakinleştirir. Korkmayın, Evren zihinseldir ve oyun oynamak ister. 23.93.666.


Shaltmira ‘I’m a the bridge’ a short post-documentary by dr. Smith, 2019

“There is no becoming, no revolution, no struggle, no path; already you’re the monarch of your own skin– your inviolable freedom waits to be completed only by the love of other monarchs: a politics of dream, urgent as the blueness of sky”

Shaltmira is Lithuanian artist chaote. occultist shapeshifter. nomad and enigma. Provocative, botd and has recognisable aesthetics, inspired by black metal and alchemical illustrations, as well as spiritual studies of ancient civilizations. Discordianism is natural for her, she is always questioning the authority, society’s rules and norms. Her art has connections with human rights activism, radical performances are constructed to provoke the non-dualistic way of thought, the tools she uses involves a wide field of medias, starting with her own body as canvas for magick tattoos and expanding towards the rituals filmed in VR. Virtual space is her home. Shaltmira has risen from the underground and di.y. culture and simultaneously kept one foot in the academic space, at the moment finishing her MA in Graphics in Vilnius Art Academy and aiming for Doctor of Arts degree. Shaltmira’s creative field in wide and she is using different medias wisely to prove her point which is inner monarchy. Recently Shaltmira expanded her creative field and started making sonic sigils with Michael Cashmore, culminating in TRANSFORMATION RITUAL, during the Psychic TV concert in Berlin. From murals to post-documentaries, from canvases to public speaking -everything she does has deep philosophical undertones. There is method to the chaos, and she knows it Shaltmira is functioning as urban shaman, shaking up the rational mind in order to create the space for the miracle. She utilizes absurdity, mess and complexity, randomness, high brow & low brow, and discordian humor and lives her life as if it would be the the piece of art itself. Angel to some, demons to others, she will open your heart chakra if you let her and reprogram your mind in a blink of the eye. Embrace her art as you embrace the Void. All is one and one is none! Be the bridge, there’s nothing more important to Shaltmira. than reaching the state of Love and Unity. She is disturbing the calm, and calming the disturbed one. Dont be afraid, Universe is mental and it wants to play. 23.93.666.


Aglaja Ray performansas “TECHNOTEOLOGIJA”tarptautiniame Klaipėdos teatro festivalyje “The ATRIUM”

Technotheology is an algorithm required to understand the role of humanity in a technological era through the matrix of Imago Dei. Invoking humanity’s ability to ponder, its retribalism in creating and keeping the relationships as the main subroutine, technotheology explores new technologies together with what it means to be a human being in the century of technological progress, revealing new insights and raising theological, social, and ethical questions.


Shaltmira ‘İfrit’ Print for Basel

AGLAJA RAY

BEWARE !!


俵谷 哲典 Tetsunori Tawaraya: Age of Mutants

Tetsunori Tawaraya ‘First encounter in the planet of Transkam’ (2018)

俵谷 哲典はノイズパンクバンド2up(アップアップ)のギターリスト、ヴォーカリストとしても知られる日本人ミュージシャン、アーティストである。宮城県に生まれ、現在は東京都を拠点としている。90年代後半にカリフォルニア州サンディエゴにて人々やミュージシャンのポートレートを描き始め、意欲的にSF/実験的なグラフィックノベルを制作した。2upと並行して、2007年までサンディエゴを拠点としてバンドDmonstrations(デモンストレーションズ)の活動を行う。グロテスクかつ色彩豊かな世界観が世代を超えて評価されている。Colour Code、Hollow Press、Le Dernier Criからシルクスクリーンやリソグラフを用いて、アートブックが出版されている。その他、Brain Dead、Element、NTS Radio、RVCA、Volcomとのコラボレーションを発表するなど、多分野において活動している。

TETSUNORI TAWARAYA is a Japanese musician and artist, known as the guitarist and vocalist for the noise rock band 2up and for his graphic art. Tawaraya is originally from Miyagi, currently based in Tokyo, Japan. He started drawing portraits of people and musicians in San Diego, CA in 1999, and prolifically created sci-fi/ experimental graphic novels. His San Diego-based band Dmonstrations was active and toured until 2007 besides 2up. His grotesque and vibrant perspective has been appreciated over generations. Art books and graphic novels have been published on Hollow Press, Le Dernier Cri and Colour Code with using the techniques of screen printing, risograph and offset printing. Braindead, Volcom, NTS Radio, Medicom Toy respectively collaborated, and his works have being active in multiple platforms.

tetsunori - double page 02
Tetsunori Tawaraya ‘Art for Tetsunorictus’ – ‘One Eye Space Alien’ (2015)

Japonya’dan her zaman iyi sanatçılar ve iyi işler çıkmıştır. Akira Kurosawa, Godzilla, Hayao Miyazaki… Bu topraklardan çıkan sanat, bazen hemen, bazen ise bir süre sonra, fakat eninde sonunda batı sanatını da tetikler ve hayalgücümüzü harekete geçirir.

Japonya, Tetsuori Tawaraya’nın yaşadığı yer ve Lucca Comics & Games’te bu yetenekli illüstratörün çalışmalarını gördükten sonra onunla röportaj yapmaya karar verdim.

MUTANTLAR ÇAĞI

Röportaj: Marco Taddei, D.A.T.E. HUB web magazine
Türkçesi: Özgür Kayım

Tetsunori merhaba, öncelikle İtalya tecrübene değinmek istiyorum, Michele Nitri ile tanıştıktan sonra, işlerin UDWFG Magazine’de yayınlandı; İtalya ve İtalyan çizgi romanı hakkında neler düşünüyorsun?

Ben bir film canavarıyım ve Dario Argento hayranıyım. Amerikan Sineması sadece tüyler ürpertici filmler yapmayı beceriyor. Argento ise ölüm konusunda korkutucu olmanın ötesinde, eşine az rastlanır bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Bu olağanüstü bir durum, onun filmlerini izlerken bir çok sahneyi dondurup, yaratılan muhteşem kompozisyonları tekrar tekrar gözlemliyorum. Ardından ise Sergio Leone filmleri geliyor; O, sessizliği nasıl kontrol edeceğini çok iyi bilen bir yönetmen. Onun filmlerinde kullanılan müziğin etkileyiciliğini başka bir yönetmenin başarabileceğini sanmıyorum. Evet, Morricone müziği muhteşem kullanıyordu ama Leone, doğru sahne için doğru müzik seçme ustası. Tekrar soruna gelirsem, ne yazık ki bir çok İtalyan çizgi romanı Japonca’ya çevrilmiyor, keşke çevrilse.


Tetsunori Tawaraya | RVCA Shibuya Art Gallery

Yakın zamanda orjinal işlerini Lucca Comics fuarında gördüm; minimal ve obsesif tekniğinle ilgili ne söylemek istersin?

alışmalarımda çok katmanlı bir yapı kullanıyorum; kimi zaman fazla dinamizm yanıltıcı olabiliyor ya da çok fazla detay eklemek bütünü bozabiliyor. Genelde çizimlerim çok sıkışıktır ve bunu arka plana da yansıtırsam, bu her şeyin iç içe geçmiş görünmesine yol açar, bu yüzden kontrastlarda çok dikkatli davranıyorum.

tetsunori - double page
Tetsunori Tawaraya ‘Intestinal outer space / 腸、それは宇宙’ (2015)

Peki ya ucubeler ve deformasyonlar? Burada zengin ve karmaşık Japon kültüründen etkiler görüyoruz, aynı zamanda batı kültüründen de etkilendiğini söyleyebilir miyiz?

Japon Kültürü beni farkında olmadan etkilemiştir. Bizim kültüre ait çok tuhaf gelenekler, korku masalları ve hikayeler mevcut: Kimi zaman ruhlar diyarına dönmüş hastaneler, mezarlıklar, kazalara yol açan tüneller gibi tüyler ürpertici mekanları kullanıyorum.. Bir bataklık canavarı olan KAPPA, Japon Kültürü’nün bir parçası olan karda yürüyen canavar NAMAHARGE gibi figürler %100 mutant’tırlar. Benim büyüdüğüm Tohoku Bölgesi’nde bu yaratıklar çoğu kişi tarafından bilinir. Öte yandan batı kültürünü de seviyorum; yaratıcı düşüncenin önünü açmak için yerelliğe bağlanmıyor, kendime sınır koymadan her yerden ilham alarak çalışıyorum.

mutants_ocean
Tetsunori Tawaraya ‘Mutans Ocean’ ink on paper (2015)

Gençken etkilendiğin mangalar hangileriydi?

O kadar çok ki, çizdiğim ilk karakter mesela ana okulundayken Gegege no Kitarou’daki Kitarou karakteridir, bunun dışında Coro Coro Comic, BonBon Comic, Weekly Shonen Jump’tan Osamu Tezuka’nın mangalarına kadar herşeyi takip ederdim.

Japon sanatçılar arasında sevdiklerini öğrenebilir miyiz?

Osamu Tezuka. Olağanüstü bir hikaye anlatma becerisi ve doğuştan gelen bir illüstrasyon yeteneğine sahip, ayrıca tuhaf detayları ve yarattığı mutantlar harika.

Son olarak hayalgücünüzle ilgili bir şey sormak istiyorum. Kafanızın içindekileri merak ediyorum: Bu fantastik dünyayı, gördüğünüz rüyalarla mı canlı tutuyorsunuz?

Yanılıyorsun, çünkü neredeyse hiç rüya görmem; görsem bile çoğu zaman hatırlamam. Fakat çocukken yaşadığım bölgede, bizim okul evden bir hayli uzaktı ve okul yolu da oldukça uzundu ve bu yolu arşınlarken ilginç hayaller kurduğumu hatırlıyorum; belki de bu yüzdendir, kim bilir!

Tetsunori Tawaraya ‘Centipede Hunting’ (2015)

don’t forget to check for more at

tetsunoritawaraya.com


MANGARO / HETA-UMA

heta-uma
Catalogue exposition Heta-Uma / Mangaro

1970’lerin hippie sonrası, punk öncesi Japonya’sında sanatçı Yumura Teruhiko tarafından el yapımı, ham grafik tarzını izah etmek için ortaya atılan bir kavram ‘heta-uma’. Dilimize tercüme edecek olursak ‘beceriksiz ama yetenekli’ veya ‘berbat ama aslında güzel’ gibi tuhaf bir anlama geliyor. Muhteşem sanat kaygısı taşımayan ‘heta-uma’ için Pop Brut Sanatı diyebiliriz. Bu ekolün okuyucuyla buluştuğu en önemli manga dergisi olan Garo, 1964 yılında yayın hayatına başladığında çok seviliyor ve ilerleyen senelerde 80.000 gibi rekor rakamlarda satışa erişiyor. Nemoto Takashi’nin ‘ero-guro’ erotik groteski veya Shiriagari Kotobuki’nin Zen absurdizmi gibi çizgi romancılar zamanla kendi tarzlarını yaratıyorlar. Böylece teknik olarak zayıf olsa bile kendini ifade edecek cesarete ve güce sahip sanatçı ruhlar için yeni bir kapı aralanıyor.

Aradan kırk sene sonra 2014 yılında, Fransız baskı resim militanı Pakito Bolino ve Le Dernier Cri ekibi, Marsilya’da yetmişlerden günümüze Japonya’dan üç farklı jenerasyonu, kırka yakın Japon sanatçıyı bir araya getirerek, MANGARO / HETA-UMA başlıklı, iki farklı mekanda sergilenen baş döndürücü bir sergi gerçekleştiriyor; bizler de dosya kapsamında yaptığımız seçkide az çok bu kriteri göz önünde bulundurduk.

heta-uma (8)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)
heta-uma (10)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)
heta-uma (12)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)

Keiichi Tanaami

Toshio Saeki

Namio Harukawa

Motohiro Hayakawa

Daisuke Ichiba

Suehiro Maruo

Wataru Kasahara

Shintaro Kago

Tetsunori Tawaraya

to be continued…

heta-uma (9)
Exposition Heta-Uma / Mangaro, Marseille (2014)

for more information and art:

lederniercri.org


The Realms of the Unreal: Henry Darger

darger4

Henry Darger (1892 – 1973) Chicago, İllinois’da bir hastanede bekçi olarak çalışan, toplumdan izole bir hayat yaşayan Amerikalı yazar ve ressam. İçinde yüzlerce eskiz ve suluboya resimlerin bulunduğu 15 adet 145 sayfalık (Realms of the Unreal olarak da bilinen Story of the Vivian Girls) el yazması kitapların ölümünden sonra keşfedilmesiyle ünlü olmuştur. Kolaj ve karışık teknikle yaptığı çalışmaları çiçekli doğa manzaralarından doğaüstü yaratıkların ve çocukların yer aldığı Kral Edward dönemine ait pastoral sahnelere, küçük çocukların işkence ve katliamlara maruz kaldığı korkunç resimlere kadar değişkenlik gösterir. Darger’ın eserleri zamanla naif sanatın en bilinen örnekleri haline gelmiştir.

darger7
Henry Darger

Anne Van Der Linden: Problèmes d’intérieur…

Anne Van Der Linden ‘Au-delà gothique’ 2015 – 38 x 46 cm – acrylic on canvas – private collection

Bu arsız ölüm, ola ki dehşete varan bir keyifsizlik damıtmasaydı, Anne Van Der Linden’in sanatı en işlevselinden en hor görülenine, hayatın tüm yönleriyle sınırsız ve düşsel bir uzlaşmaya varabilirdi.

Tıpkı büyük ustalarda olduğu gibi, Van Der Linden’in resmi de muazzam bir anlamsal zenginlik taşır. Tensellikten hiçbir surette kaçınmayan insanlarla dolu, bizleri pozisyonumuzu tamamen gözden geçirmeye davet eden sembolizmiyle, muazzam bir hayvanat bahçesi; üstelik burada içeri ile dışarı, yenen ile dışkılanan, nüfuz edilen ile boşaltılan, tüm bu meseleleri tek bir ana rahminde uzlaştıran büyük bir parousia’da birbirine giriyor. Benzersiz özgünlükteki bu düşlem, deliklerle özgü ne varsa “tasavvur edilebilir resim” çerçevesine işleniyor.

İşte sonunda buradalar, bu iğrenç delikler taşıyabilecekleri kadar yoğun bir görsel şiirle donatılmış vaziyetteler. Hatta bunun da ötesinde, otantik bir Alvin Kozmogonisine doğru çekiliyoruz. Güneş anüslerimiz, şafağın ilk ışıklarıyla birlikte güneşi yumurtlayan Tanrıça Nut edasıyla kötü günlerin kara bulutlarını boşaltmazsa, bu bulutlar göksel pisliklere dönüşüyorlar. Ve Nut’un zaman zaman bir inek formunda temsil edildiğini göz önünde tutarsak, bu yeni ve istisnai diziye duyulan muhabbetin de bu şekilde adlandırılmış olması şaşırtıcı değildir. Son olarak, sabırla birbirini keşfetmekle meşgul olan bedenlerimizin etrafında dolaşan bu arsız ölüm, ola ki dehşete varan bir keyifsizlik damıtmasaydı, Anne Van Der Linden’in sanatı en işlevselinden en hor görülenine, hayatın tüm yönleriyle sınırsız ve düşsel bir uzlaşmaya varabilirdi.

D. Kelvin, 2022 / Türkçeleştiren: Gökçe Mine Olgun


‘Dark Chamber’ A film by Francis H. Powell featuring painter Anne Van der Linden (2009)

1959 doğumlu Fransız ressam Anne van der Linden, Paris banliyölerinden biri olan Saint-Denis’te yaşıyor. Edebiyat eğitimi gören sanatçı, desen çalışmalarından sonra yağlı boyaya geçmiş, kısa bir süre soyut işler üretmiş, doksanlardan bu yana ise figüratif tarzını geliştirmiştir. Resimlerinde Alman ekspresyonizminden ortaçağ gravürlerine, Robert Crumb’dan erotik çizgi romanlara kadar uzanan geniş bir yelpazeden etkiler taşır; ilkel içgüdülerimiz ve toplumsal normlar arasındaki ilişkileri, gerilimi ifade etmenin yollarını arayan sanatçının ebebiyatla olan ilişkisi de resimlerinde dile geliyor ve pek tabii eserleri Fransa başta olmak üzere bir çok farklı ülkede sergilenmiş. Karanlığa dalmaktan çekinmeyenlere.


Van Der Linden ‘Partouze sur chaîne de montage’ 2019 – 100x100cm – acrylic on canvas- private collection

“Ne venait distiller un malaise qui confine à l’effroi, l’oeuvre d’Anne van der Linden pourrait être considérée comme une onirique réconciliation avec tous les aspects, même les plus fonctionnels et méprisés, de la vie.”

Telle celle des grands maîtres, la peinture d’Anne van der Linden est d’une richesse sémantique prodigieuse. Prodigieuse comme l’est sa ménagerie hu­maine dont la symbolique n’escamote jamais la nature charnelle. Prodigieuse comme l’est la révision complète de nos repères à laquelle elle nous invite, et où le dedans et le dehors, le mangé et le déféqué, le pénétré et l’excrété, se mêlent en une grande parousie qui réconcilie les matières en une seule et même matrice maternelle. Originalité singulière, cette oeuvre inscrit l’orificiel dans le cadre du « concevable pictural ».

Les voilà enfin, ces dégoûtants orifi­ces, investis de la poésie visuelle à laquelle ils peuvent décemment prétendre. Au-delà même, c’est à une authentique cosmogonie alvine à laquelle nous sommes conviés. Les nuages deviennent étrons célestes à moins que, telle la déesse Nout ovulant le soleil au jour naissant, nos anus solaires expulsent les nuages noirs de nos sombres journées. Et Nout étant parfois représentée sous la forme d’une vache, rien d’étonnant donc à ce que l’amour de cette nouvelle et exceptionnelle série, soit ainsi nommé. Finalement, si cette mort ricanante qui rôde continuellement autour des corps patiemment occupés à s’explorer, ne venait distiller un malaise qui confine à l’effroi, l’oeuvre d’Anne van der Linden pourrait être considérée comme une onirique réconciliation avec tous les aspects, même les plus fonctionnels et méprisés, de la vie.

– D Kelvin


‘As Gardens Need Walls’ a short documentary by Sara Di Pancrazio, 2022

Anne van der Linden, born 1959, She is a French painter and drawer who lives in Saint-Denis, suburb of Paris. Brought up In a literary education, she came early to drawing and then to oil painting late. After an abstract period, she developed her figurative style from the 90’s. Her art draws from a vein of German expressionism, middle-age engravings, and the work of American cartoonist Robert Crumb along with others. Her attachment to literature is naturally brought to life through her work.Her works aim is in searching for expression through the visual arts in finding the interaction between inner wild life and social standardization. Her work has been widely exhibited and published in France and other countries.

‘As Gardens Need Walls’ poster (2022)

Sara Di Pancrazio

Sara Di Pancrazio is an Italian photographer and video maker who lives in Rome. She studied at IED (Rome and Milan) and from that moment she started working as assistant for filmmakers/photographers. Her cinematic style influence’s starts from her cinema’s studies, in particular from Dario Argento and David Lynch. She was born as photographer and she started publishing on some magazines like ‘Nakid Magazine’, ‘Assure Magazine’, ‘To Be Magazine’. Her first short film “AS GARDENS NEED WALLS” has been released in June, 2022.

> saradipancrazio


Van Der Linden ‘Amour Siamois’ 2013, 73x92cm – acrylic on canvas – private collection

> Van Der Linden


Céline Guichard’ın Grotesk Doğası

celine guichard

Bir Fransız kadını ve akrep burcu olan Céline Guichard bizlere gerçeklik, şehvetli oyunlar ve anormal anatomilere olan saplantısından bahsetti. Çizimleri her zaman tükenmez kalem veya mürekkeple kağıt üzerinde hayat buluyor, sonrasında photoshop’a geçerek çeşitli filtrelerle deneyler yapıyor. Bizlere, zihninde imgeler ve formlardan oluşan bir bankası olduğunu ve bunları kendi eserlerine dönüştürürken ilgisini çeken şeylerin de bu bankadan çıkan deformasyonlar olduğunu söyledi. Tıpkı asimetri, dengesizlik, çirkinlik ve grotesk gibi.

Toshio Saeki, Lucien Freud gibi ressamlardan, Thomas Gainsboroug’un “Mr and Mrs Andrews”ı veya Goya’nın “Caprichos” u gibi resimlerden hoşlanıyor ancak bunların kendi dünya görüşü ile alakası olmadığını da ekliyor. Daha çok edebiyat, sinema ve kendi tecrübelerinden esinleniyor. Taşrada geçirdiği çocukluk anıları ile insan ve hayvan biyolojisine olan saplantıları, anormallikler, düş dünyası ve sınırları aşanlardan aldığı ilhamla onlara ithafen çiziyor.

celine guichard 02

Céline Guichard is an artist creating strange, surrealist, fantastic and grotesque images inspired by her childhood memories, her obsessions for human biology, abnormality, dream and transgression.

She paints and shows her work on a regular basis until 1996. After 1996, she dedicates her time to free drawing. From march 1999, she is strongly involved in the web development by hosting the group websites bonobo.net, leportillon.com, bonobocomix.com. She opens her own publications spaces around 2005, time when the need for magazines was increasing. Since then, she is actively working in the contemporary drawing field through exhibitions, publications and collaborations.

celine guichard 03

celineguichard.name


Aleksandra Waliszewska ve Gotik Estetik

Aleksandra (26)
Aleksandra Waliszewska

Agnieszka Le Nart, Şubat 2013 – culture.pl
Türkçesi: Erman Akçay

Genç ressam Waliszewska’nın fantastik hayal gücü ve ortaçağa özgü eşsiz bir büyüyle işlediği masalsı konular, Hieronim Bosh ve Francisco de Goya’yı andıran sahneleri, ölümcül çocuk sembolizmi ile bir araya gelerek sarsıcı ve dehşetengiz bir atmosfer oluşturuyor. 

Aleksandra Waliszewska (1976, Varşova doğumlu) Polonya sanat dünyası ve yakın geleceğin genç ve parlak yeteneklerinin arasında şimdiden kendine kalıcı bir yer edindi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ve Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı bursuyla ödüllendirilen ressam yeni medya ve performansın içi boş cazibesinden kaçınarak en geleneksel sanat biçimlerinden resmi tercih eden cesur birkaç sanatçı arasına girmeyi başardı. Son on yıl boyunca Polonya ve dışında yirmiden fazla solo sergiye ve Paris’teki sergilerinde uluslar arası sanat grubu Frederic’e katılmış ve ayrıca My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi tarafından yayınlanan seçkilerde eserleri yer almıştır.

İlk eserlerinde Piero Della Francesa, Masaccio ve Giotto’nun Quattrocenta tarzından esinlenmiştir. En çok ilgilendiği şeylerden birkaçı renk ve içinde bulunduğu ruh hali ve 14. yy ustalarının bunları tuvallerinde nasıl uyguladığıydı. Bu esinlenmeleri modern sanat ve çağdaş sanat temalarıyla sentezledi. 2000 tarihli eseri, Three Graces’te Madonna’nın ikonik resmine bir televizyon eşlik eder. Waliszewska için en önemli ilke imgenin kompozisyonudur. Ayrıca yapıtları 16. yüz yıl Leh grafik sanatçılarını çağrıştırır: birkaç eserinde etkisi oldukça belirgin olan Tomasz Treter (1547-1610) ve Jan Ziarnko (1575-1628). Tutkularından biri de onların eserleriyle kendisine ait olanları birleştirerek onları birbirine bağlayan dinamikleri gösteren bir yapıt üretmektir.

The death of a pedophile
Aleksandra Waliszewska

Figüratif resimlerinin yanından Waliszewska oto-portre ya da tehlikeli bir ormanda üniformalı haşin bir kalabalığa ya da aç bir canavara tek başına boyun eğen yalnız kızların portrelerini; ya da Death of a Pedophile’daki gibi bir istismarcının durumunu tersinden gösteren işler resimlemiş ya da tasarlamıştır. Canlı bir modelle çalışmanın genelde çok zahmetli olduğunu kabul ederek Narcissus’daki gibi (2005) konu olarak sık sık kendisini kullanmıştır. Üslubu, canavarların dövüştüğü gizemli sahneler, ormanda kaybolan çocuklar, kafatasları ve iskeletler, eksik uzuvlu ya da derisi yüzülmüş portre tasvirlerindeki çocuksu bir umursamazlıktan detaylı bir kesinliğe kadar oldukça çeşitlidir. Eserleri tatsız, genelde belirsiz ancak yine de izleyiciyi bir şekilde yakalayıp karşısında tutan büyüleyici bir çekiciliğe sahiptir.

Aleksandra (5)
Aleksandra Waliszewska

The young painter’s “nasty children” and “fantastic animals” invade the canvas with their morbid figures and jarring symbolism as she creates a new Gothic style that meshes surrealist imagery, medieval mystery, fairy tale themes and references to the likes of Hieronim Bosch and Francisco de Goya.

– ENGLISH –

aleksandra-waliszewska_38
Aleksandra Waliszewska

Over the past year Aleksandra Waliszewska (born 1976 in Warsaw) has etched out a place for herself among the brightest young talents of Poland’s art scene and a promising export in the near future. A graduate of the Academy of Fine Arts in Warsaw and recipient of scholarships awarded by the Polish Ministry of Culture and National Heritage, she is among the few new artists brave enough to avoid the slick temptations of new media and performance, opting instead for one of the most traditional art forms: painting. Over the past decade, she has had more than 20 solo exhibitions in Poland and abroad, collaborating with the international art group Frederic on exhibitions in Paris and presenting her work in collections published by My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi.

Currently, she is part of the Focus Poland 2013 – Take 5 group show at the Centre for Contemporary Art in Toruń, joining the ranks of Oskar DawickiAgnieszka Polska and Honza Zamojski. Put together by international art curator curator Friederike Fast (Museum Marta Herford), the show aims to reflect the dynamic quality of the Polish art scene and single out five of the most intriguing artists of the generation born in the 1970s. In mid-February, she was selected to join a group of four artists represented by the Leto Gallery at Arco Madrid, one of the biggest art fairs in Spain with more than 200 galleries from 27 countries in attendance. The theme of the Leto showcase is an exploration of how language and literature have impacted contemporary art, particularly with respect to conceptual art. On the final day of the fair, Waliszewska was awarded the Grand Prix for the best work presented by a contemporary foreign artist. Arco Madrid organisers remarked on how critics have recognised Waliszewska for her “strange, highly imaginative, informal figures that refer to the late Gothic aesthetic”. 

Her early works were inspired by the Quattrocenta style characteristic of the work of Piero Della Francesa, Masaccio and Giotto. Of greatest interest was the role of colour and mood, and the way these 14th-century masters applied paint to the canvas. These inspirations were combined with themes that wove throughout modern art and contemporary art history, as well as the immediate world around her. In her 2000 work Three Graces, an iconic painting of the Madonna is paired with a television set. For Waliszewska, the composition of the image is of principal importance. She also cites the works of Polish graphic artists from the 16th century: Tomasz Treter (1547-1610) and Jan Ziarnko (1575-1628) as greatly inspiring for a number of her works. One of her ambitions is to create a publication that would juxtapose their works with her own, illustrating the threads that connect them.

aleksandra-waliszewska_02
Aleksandra Waliszewska

Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır.

Waliszewska, belli bir proje ya da sergi için çizmiyor ya da resim yapmıyor. İşine metodik bir yaklaşımla yaklaşıyor ve başlamak için ilham beklemeyip günde beş saatte iki eser üretiyor. Verimsiz günlerinde portrelere devam ediyor. En girift sahnelerinde anlatımın genellikle karanlık, ürkütücü ve yoğun bir duygulanımdan başlayarak kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Konularının genelde ilkel ve çift cinsiyetli bir havası vardır; başıboş bir hayvan vücuduna benzeyen genç kadın bedeni pekâlâ yetişkin bir erkek bedeni de olabilir. Masalsı ve sado mazoşist dünyaları çarpıştırarak ortaya bir tür hem merak uyandıran hem de şaşırtıcı ve büyülü bir sapkınlık çıkartır. Son yıllarda tuvalden vazgeçerek ilk tutkusu kâğıt üzerine guaja geri dönmüş görünüyor.

Aleksandra (23)
Aleksandra Waliszewska

Alongside her figurative paintings, Waliszewska has sketched and painted portraits as well – self-portraits or portraits of young girls alone in a threatening wood, submitting to a stern uniformed crowd or ravenous monster, or turning the tables on an abuser, as in Death of a Pedophile. She has admitted that working with a live model often proves onerous, so she often uses herself as her subject, as in Narcissus (2005).

Her technique varies from a childlike nonchalance to detailed precision in her depictions of uncanny scenes of battling beasts, children lost in the woods, skulls and skeletons, portraits of faces with missing features or exposed musculature. A lone baby elephant would be sweet if not for the unnervingly evil expression on its face. Her works are unpleasant, often obscene, yet there is something magical about them that draws the viewer in and holds tight. She draws on a shared magazine of popular symbols from horror films, comic books, heavy metal and current events.

waliszewska_aleksandra_portret
Aleksandra Waliszewska

Waliszewska 2012’de aynı adlı sanat dergisinin, gördükleri en merak uyandırıcı sanatçı olarak EXIT ödülüne layık görülmüştür. Aynı yıl Varşova Çağdaş Sanat Merkezinde (CSW) genç sanatçıları ön plana çıkaran Project Room’un bir parçası olarak Nasty Child’ı sergiledi. CSW Küratörü Ewa Gorządek eserini Gotik kurmaca resimlerine benzetse de bu resimlerin daha yüksek bir hassasiyette ve duygusallıkta olduğunu ve “Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır. İzleyici Waliszewska’nın yarattığı dünyaya girerek anlamların girift ve karmaşık yapısıyla, dikkatle gözlerden kaçırılan bir anahtarla karşılaşır.” diye ekledi. Sergilediği tarz, bir söyleşisinde belirttiği kıyamet temaları ve ‘karanlık ve çarpık’ Harikalar Diyarı resimleriyle İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’nin dikkatini çekmiştir. Kendisinin de kabul ettiği üzere ‘Her şeyden önce kendim için resim yapıyorum. Eserlerimle kimseyi şoka uğratmak istemiyorum. Belki, mümkünse bir parça morallerini bozmak.’ Rönesansa ilgisi ve Cattelan’nın da kendisine ilişkin olarak ‘eşzamanlılığı reddettiği’ iddiası üzerine şunları söyler:

“Rönesans sanatına tapıyorum ancak günümüzde olan biten şeylerin de önemi büyük; örneğin çok da uzun olmayan bir süre önce Norveç Utoya’daki katliamlarla ilgili bir dizi resim yaptım. Günümüze ait bu ‘önemli konu’yu ele alıyor olmam biraz romantik sanırım. Fakat bütün bu etkiler, hem Memling’in Kıyamet Günü ve hem de tuhaf Japon korku filmlerini bir noktada buluşturuyorlar.”

Waliszewska’nın eserleri ayrıca farklı türde işler yapan başka sanatçıların da ilham kaynağıdır, en son bağımsız Attenberg (2010) filmiyle ödül almış Yunan asıllı yönetmen Athina Rachel Tsangari, sanatçının desenlerinden ilham alarak bir film çekmiştir. The Capsule, 2012’de çekildi; beraberinde koleksiyoner Dakis Joannou sponsorluğundaki DesteFashionCollection 2012 komisyonunun öngördüğü bir enstalasyonla birlikte. Esrarengiz öyküsüyle kusursuzca çekilen bu film, sanat ve sanat filmleri arasındaki ince bir çizgi üzerinde gezinmektedir.

Waliszewska doesn’t paint or draw for a particular project or exhibition. She takes a methodical approach to her task and doesn’t wait for inspiration to strike, working for 5 hours a day and making up to two works a day. On days of lukewarm inspiration, she tends to stick to portraits. With her more intricate scenes, she says the narrative tends to unfold on its own, rooted in a strong wave of emotion – most often a dark, brooding emotion. Her subjects have an primitive, androgynous air – a young woman’s waif-like body could easily be that of a nubile adolescent male. The worlds of fairy tales and S&M collide, creating a sort of magical perversion that is both intriguing and disconcerting. In recent years, she has strayed from the canvas back to the technique she had begun with as a girl – gouache on paper. 

In 2012 Waliszewska was awarded the EXIT award given by the art magazine of the same name to the most intriguing artist on their radar. That year she presented Nasty Child at the Centre of Contemporary Art in Warsaw (CSW) as part of the Project Room series promoting young artists. CSW Curator Ewa Gorządek likened her work to illustrations of Gothic fiction, yet she adds that these paintings are highly sensitive and emotional, explaining, “The artist’s fascinations revolve around the dark side where it is easy to succumb to a momentary madness, where the macabre meets the grotesque, whereby beauty is accompanied by horror. The viewer enters the world created by Waliszewska and encounters the intricate and complex mixture of meanings, the key to which has been carefully hidden”.

Her style has captured the attention of Italian artist Maurizio Cattelan, who in an interview with the artist remarked on her penchant for painting skinheads, apocalyptic themes and her “dark and twisted” Wonderland. As she admitted, “First and foremost, I paint for myself. I would not like to shock anyone with my pieces. If anything, possibly to make them a bit depressed”. She also spoke of her interest in the Renaissance and Cattelan’s assertion that she may be “rejecting contemporaneity”, explaining,

“I worship art of the Renaissance, but some elements of what is going on right now are also an important influence. For example, not long ago I’ve painted a series of pieces on the massacre on Norwegian island of Utoya. It’s a bit of a romantic need to locate “grand subject” of the present time, I guess. All kinds of influences, both by Memling’s doomsday painting and weird Japanese horror movies, are being mixed at this point.”

Waliszewska’s works also inspire other artists across genres – most recently Greek film director Athina Rachel Tsangari, known for the award-winning independent film Attenberg (2010) made a film inspired by a series of drawings by Waliszewska. The Capsule was produced in 2012, along with an art installation, as a commission for the DesteFashionCollection 2012, sponsored by art collector Dakis Joannou. Immaculately filmed, with an enigmatic storyline, the production treads the fine line between art and arthouse cinema.

Waliszewska herself co-wrote the screenplay and makes an appearance in the film, which is described on the film’s official website simply as

Seven young women.  A mansion perched on a Cycladic rock.

A series of lessons on discipline, desire, discovery, and disappearance.

A melancholy, inescapable cycle on the brink of womanhood — infinitely.

Aleksandra (25)
Aleksandra Waliszewska

source: culture.pl

waliszewska.tumblr.com