Hermann Nitsch: O.M. Tiyatrosunda Görsel Algı

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

Hermann Nitsch

“Das Orgien Mysterien Theater” manifesto, 1990

Almancadan Türkçeye çeviri: Erden Kosova

1

Benim tiyatrom görsel bir tiyatro, bakmayı öğrenmek benim çalışmalarımın önemli bir meselesi. Görünür olan, gözle algılanabilir olan, tiyatronun tarihi bo­yunca O.M. Tiyatrosunda olduğu kadar önemli olmadı. Gerçekleştirmek istediğim şeye ifade kazandırma çabaları sırasında dilin artık tek başına yeterli olmayacağını gör­düğümde, dil ve temsil üzerine kurulu tiyatrodan uzakla­şarak, kendi tiyatromun dahilinde gerçek olaylar sahnele­me arayışına giriştim. Öncelikle izleyicinin beş duyusuna birden hitap edilmeliydi. Gerçek bir olay beş duyuyla bir­den zihne kaydedilebilme potansiyelini taşır. İzleyicinin yoğun biçimde koklamaya, tatmaya, bakmaya, görmeye, dokunmaya teşvik edildiği olaylar kurguluyorum.

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

2

Başka türlü bir bakış talep ediyorum. Gündelik, düz, temiz şeyleri ayrıştırabilmek amacıyla alımlayan, daha çok hazır biçimde kendisine gelen dilsel kav­ramları kaydeden bir görme eylemi ilgilendirmiyor beni, bunun yerine alâkadar olduğum şey bakılan nesneyi tam anlamıyla algılayabilen, geçmiş zamanlarda bir yerde kal­mış bir bakış biçimi. Asfaltlanmış sokaklarımız ve otoban­larımız tek bir anlam iletebilmek için tasarlanmış trafik işaretleriyle birlikte sadece işlevsel berraklıklarıyla gözü­müzün önünde beliriyorlar. Hız sınırlarını arttırabilmek için tasarlanmış trafik yolları, üzerlerinden geçtikleri arazi hakkında pek bir şey söylemiyorlar. Yalnız bir trafik kazası olursa, o zaman herşey değişiyor. Yoldaki şeritlerin temiz­liği kan, yaralanmış ve ölmüş bedenler tarafından kesinti­ye uğruyor ve hasar görmüş araçlar tarafından kaplanıyor. Korkunç, dehşet verici, ölümün dipsiz derinliklerine açı­lan, yoğun bir bakışa geçme zorunluluğuyla karşılaşıveriyoruz ansızın. Bütün algılarımızla yaşama tutunurcasına bakıyoruz, mecburiyetten. Merakla bakan kişinin kesinti­ye uğramış olan itkileri (enerjileri) ölüm pahasına da olsa deneyimlemek istiyor. Birden algısal gerçekliğimizin diğer yüzüyle karşı karşıya kalıyoruz. Duyuya yönelik bütün bir tutku, ahlakın ötesine taşan koşulsuz bir deneyim arzusu­na karşılık geliyor.

Süpermarketlerde önümüze yığılan gündelik tüke­tim malı bolluğu iştah kabartıcı, temiz, yüzeysel bir göz için hijyenik ve şık biçimde ambalajlanmış bir görüntü sunuyor.

İtalya’nın sıradan bir pazarında ise görünüme su­nulanlar daha geniş bir yelpazeye sahip. Kötü kokuyor. Et, sakatat, balık ve peltemsi deniz ürünleri tezgâhlar üzerine çiğ, rengârenk ve dolgun biçimde yerleştirilmiş duruyor. Kesilmiş ve derisi yüzülmüş hayvanlar bütün ya da ortadan yarılmış biçimde kancalarda sergileniyor. Hayvanın canlıyken sahip olduğu cüsseyi hissetmek ha­len mümkün. Domates, sebze ve üzümler çoğu zaman fazla olgun ve üzerlerinde eşekarıları geziniyor. Meyvele­rin çoğu yumuşamış ve ekşi bir çürümeye yaklaşmış. Kimi zaman da bakılamaz haldeler. Ama meyvelerden biri ısırıldığında iç ferahlatan bir tazelik ve gayet yoğun bir tat ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Sıvılar akıyor, süt, şarap, yağ. Denizin kokusunu burnumuza getiren balık kokusu, çiğ etten ve içorganlardan yayılan kokular, fazla olgunlaş­mış meyvelerden gelen ekşilik ve ortalığa dökülmüş şarap, sömürü üzerine örgütlenmiş kitlesel tüketim kalıplarına henüz geçmemiş olan bu pazarların optik etkisini destek­liyor. Benim için önemli olanın ne olduğunun bilindiğini sanıyorum. Kavranan şeyi yüzeyi ölçüsünde değil, içinde­ki töz ölçüsünde -hatta tadılabilir tözü ölçüsünde diye­ceğim- taşıyabilen bir bütünsel, algısal (algı yoğunluğu taşıyan) bakış gerçekleştirmek istiyorum. Görme eylemi, günümüzde her yere hâkim olan yüzeysel işlevselliğin ne­redeyse algıdışı, algının derinliğine gereksinim duymayan kavrayışına indirgeniyor.
Uygarlığın düzeni tarafından zihnimize kaydetmemiz için bize sürekli iletilen şeyler, varoluşun en derin sicili­ne dokunarak üzerimizde uyarımlar yaratmalı. Dökülmüş süt, kırılmış bir kuş yumurtası, etrafa bulanmış yumurta sarısı, ezilmiş meyveler, oraya buraya yayılmış yağ, çiğ et, iç organlar, bağırsaklar, dışkı, fışkırmış kan, sperm, akan kırmızı renk, su birikintileri gibi şeyler daha yoğun bir zihinsel kayıt işleminin yolunu açıyor, derinlere işliyor ve yoğun deneyim gereksinimimizi tamamıyla karşılıyor. Tam bir algısal bakış, trajik olanı, ölümü, çözülmeyi, çürü­meyi bastırmamalı, bizi yaratılışın akışı içine çekebilmeli.

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

3

Burada sürekli olarak GÖRMEKten bahsediliyor olsa da, görmek konusunda anlatmak istediğim şeyler diğer bütün algılarımıza da karşılık geliyor. Görme edimi diğer bütün algıların zemini içine yerleşmiş vazi­yettedir ve ancak diğer algılarla kaynaşarak düzgün bir işleve sahip olabilir. Algıların sinestezik bir etki birliği yakalaması gerekli, yoğun görme edimi bizi yoğunluklu bir koklamaya, yoğun tat almaya, yoğun dokunmaya teş­vik ediyor, ve diğer algılar da birbirini yoğunlaştırıyor, her biri diğer algılarla birlikte işliyor. Dolayısıyla tek bir algı üzerinde daralmada bulunmak yalıtıma yol açıyor, ve bir algının eksikliğinde diğerlerinin daha fazla gelişim gös­terdiği iddiası doğru değil. Doğuştan kör olup da önemli bir besteci, büyük bir piyanist konumuna yükselen kimse neredeyse yoktur.

Daha açık biçimde söylemek gerekirse, bizim için koku ve tat almak da tüketim kalıpları tarafından önceden belirleniyor olmamalı. Bunları iç ve dış doğamızın bize sunduğu zenginliğe ve yenebilir maddelerin bozulmamış zenginliğine koşut olarak yoğunlaştırmalı ve duyarlıkları­nı yükseltmeliyiz. Aynı şey dokunmak ve duymak için de geçerli. Bize duyma alışkanlıklarımızın ötesinden sesler yansıtan nesnelerin içine nüfuz edip, onları hissedebilmeyi, haykırışın uçurumuna uzanabilmeyi arzuluyoruz. Hayvanlar insanların sahip olduğundan daha keskin ve derin bir algılamaya sahiptir genellikle. Neden hayvanla­rın olumlu yeteneklerini insanlığımızın içine almayalım, dolayısıyla bunları geliştirmeyelim, kazanmaya çalışma­yalım?

Bir taraf diğerinin önüne geçmiyor. Bizim gelişimimiz çoğu zaman fazla hızlı ve fazla tek taraflı ilerledi. Zihnimi­zi keskinleştirebilmek adına algılarımıza karşılık gelen de­neyim değerlerine dair belirli alanları gözden çıkarabile­ceğimizi sanmıştık. Bugün tam da bu zihin keskinliği bize böyle bir şeyi beceremeyeceğimizi söylüyor. Benim kastet­tiğim, hayvanlığa doğru bir geri dönüş değil, geçmişte kal­mış şeyleri bulup getirmek değil, bunun yerine bizde var olan ama bazı gelişim safhalarında ihmal edilmiş şeyleri daha ileri götürmek. Doğamızdan gelen itkilere ait temel enerjiler zihinsellik dışında da besine gereksinim duyu­yor. Bu temel gereksinim tatmin edilmediği takdirde, en­dişeler ve nevrozlar çıkıyor meydana.

Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)

4

Neden sümüksü, etsi, peltemsi, jelimsi, sıvı şeyler bizde yoğun bir duyarlılık yaratıyor? Bu soruyu daha önce defalarca yanıtlamaya çalıştım, ama rahatlatı­cı bir yanıta ulaşamadım. Yine de konuyla ilgili Freud’un anal teorisinden yola çıkan birkaç düşünce belirtmek mümkün. Sümüksü, nemli herşey bedenselliğimizi, bedenimizdeki eti, nemlilik veren organları, kan sıvısını, salgı­ları, bedenin kendine çektiği maddeleri ve dışkı, adet ka­naması, idrar, sperm, tükürük, ter, kusmuk gibi bedenden atılan şeyleri çağrıştırıyor bize. Yenmiş, beden tarafından özümsenmiş, dişlenmiş, tükürüklenmiş, sindirilmemiş, yarı sindirilmiş, tamamen sindirilmiş yiyecekler de ge­lebilir burada akla. Salyamsı bir sıvının içinden çıkarak doğuyoruz. Ortalama biçimde normal olarak alımlanan şeylere göre bu saydıklarımız iğrenme yaratıyor. Bu sayı­lan şeyler zihnimize yoğun biçimde kaydoluyor ama bir iğrenme oluşturuyor, bir iğrenme eşiği ortaya çıkarıyor. Sadece hekim, kasap, avcı, çiftçi, aşçı, yemek pişiren kadın ve sanatçı, bahsi geçen bu malzeme alanı ile uğraşıyor.

Saldırılar, diğer canlıların uğradığı yaralanmalar, ölüm vakaları bizi bedenimizin etselliğinin içsel özüyle doğru­dan karşı karşıya bırakıyor. Kan fışkırıyor, bir yaralanma sonucu akıyor, açık yaradan et görünür hale geliyor. Avla­nan hayvanın eti ve kanı ancak öldürme sırasında ortaya çıkıyor. Hayvan bedeninin parçalanması ve içinin temiz­lenmesi sırasında sümüksü yumuşaklığa sahip organlar ve bedenimizde dolanan sıvılar açığa çıkıyor. Kırmızı renk, tanıdığımız renkler arasında en yoğun olanlardan biri, bi­zim psiko-fiziksel örgütlenmemizi şoka uğratan bir işaret değerine sahip. Bir yaralanma meydana geldiğinde, haya­ti tehlike bulunduğundan sürekli olarak göz kamaştıran kırmızılıkta bir kan sızıyor ortalığa. Belki de kanın rengi olan kırmızının yoğunluğunun saldırıyla ve yaşamın teh­likeye girmesiyle bir bağı var. Öldürme arzusunun verdiği duygu yoğunluğuna yırtıcı bir hayvanmışçasına bağlanan, tarihöncesi zamanlardaki saldırgan ve avcı konumunda­ki insanlar için hayatta kalmak ve beslenmek haz alınan bir tatmin anlamına geliyordu. Bu dönemde yaşayan in­sanlar için kurbanın iç organlarına, nemli bağırsaklarına bakmak, dokunmak, onları tutmak, fîlogenetik anlamda içimize işlemiş olan öldürücü avcı hayvan davranışlarını dikkate aldığımızda, doğal ve algısal yapımıza ait şeylerdi. Hayvanlar imparatorluğundan kardeşlerimiz konumunda olan canlıları öldürmek ve yemek (zorunda olmak), bizde büyük bir travma etkisi yaratıyor. Halihazırda deşifre edi­lebilir durumda olmayan ve günümüzde yaşayan normal insanlara nemli, sümüksü şeylerle temas kurmayı nere­deyse yasaklamış olan hijyen uygulamaları, ölüm ve yıkım­dan duyulan korkuya, avlanma ve öldürmenin ruhumu­zun derinliklerinde yatan bir arzu olduğuna dair yaşam kavrayışındaki korkuya denk geliyor, içimizdeki öldürme arzusunun, neredeyse farkına varılmaksızın, dolaylı ola­rak et yiyerek tatmin ediliyor olması konusunda da aynı korkunun işlerlik kazandığı kabul edilmeli. Bu gerçekleri inkar ediyoruz ama bir yandan da toplumsalın dışında bir yerlere konumlandırılmış, bizim adımıza öldüren mezba­ha çalışanlarına para ödüyoruz. Bize ulaştırılan et, nere­den geldiği tanınmayacak oranda parçalanmış ve paket­lenmiş biçimde geliyor önümüze, böylelikle hayvanların beslenmemiz için ölmek zorunda olduğu gerçeği unuttu­ruluyor, ve böylelikle öldürme yasağının sadece görüntü­de kalan bir tabu olduğu da anlaşılıyor, çünkü bir yandan öldürme eylemi yaşadığımız her gün devam etmekte. Ama biz PARMAĞIMIZI BİLE KİRLETMİYORUZ bu süreç içerisinde. Öldürülmeye yönelik korku ve içimizden gelen temel öldürme arzusu o kadar güçlü ki, nemli-sümüksü şeylerle karşılaşmak bile bir savunma güdüsü yaratıyor içimizde. İnsan çıplak biçimde ortaya serilen bedensel or­ganizmalarla bir ilişki kurmak istemiyor. Sümüksü, karın bölgesine ait nemlilik bizi ölümün sahasına çekiyor. Ama nemli, sümüksü şeylerin tümünün verdiği algısal yoğun­luk bile halihazırda bilincinde olmadığımız yırtıcı hayvan davranışları ve bilincinde olmadığımız öldürme arzusu tarafından koşullandırılıyor. Biz en güçlü, en tatminsiz ve saygısız yırtıcı hayvanlarız. Bu öngörü varoluşumuzun trajik gerçekliğine ait. Kültürümüz de yırtıcı hayvanlara ait bir kültür. Bütün mitler kurban etmenin, öldürmenin etrafında şekillenmekte.

5

İçimizde dolaşan yırtıcı hayvana ait öldürme güdü­sünden bolca bahsedildi şimdiye kadar. Ölümü yü­celttiğim ya da öldürmeye teşvik ettiğim, bu yöndeki ihtiyacın karşılanması için herkesi öldürme eylemine da­vet ettiğim yönünde, tamamıyla yanlış anlaşılma üzerine kurulu bir yargı var. Öncelikli olarak, öldürmenin varlığı­mız dahilinde trajik bir veri olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kendimizi canlı tutabilmemiz için öldürmek zorunda ol­duğumuzu, temel dizilimin trajik boyutu olarak kabullenmeliyiz, çünkü yaratılışın icra edilmesi bunu bizden talep ediyor. Vejetaryen bir beslenme sistemi yönündeki tercih bizi temel nitelikteki,yaratılışa dair itkilerden mahrum bı­rakır, bizim türümüzün doğasına karşılık gelmez.

Öldürme arzusu bastırılmışlığından, yersizleştirilmişliğinden çıkarılmalı ve gerçekliğine uygun biçimde ele alınmalı. Öldürme eyleminin yoğunluğuna duyulan gereksinim, algısal anlamda en duyarlı ve yoğun biçim­de yaratılışın sindirilmesi ve çekincesizce sevilmesiyle, esrime içeren bir bakışla, tat ve koku almayla, duymayla ve dokunmayla ortadan kaldırılabilir. Yoğunluk ve varo­luştan sarhoş olma durumu, SEVGİ durumu, bastırılmış, itiraf edilmeyen, arkaik gereksinimlerden kurtuluşu sağ­layabilir.

6

Yırtıcı hayvan olma halimize yoğun bir biçimde işaret eden unsurlar, benim eylemlerimde görünür kılını­yor. Psiko-fıziksel varlığımızın derinlikleri ölçülüyor bu eylemlerde. Ancak yırtıcı hayvanlığımızı unutturan iğ­renme güdüsü bertaraf edildiğinde, etin ve kanın analitik bir tiyatro için ne kadar önemli olduğu anlaşılacak, insan­lığımızın trajik gerçekliği, yaratılışımızın temel trajik ha­kikatinin derinliklerine kadar ortaya konabilecek. Ölüm aracılığıyla oluşan tükenme ya da dönüşüm tam anlamıyla yaşanmalı ki, keskin bilinç, esrime ve mutluluk ile birlikte algılanan varoluş bütün sonsuzluğuyla kendini gerçekleştirebilsin. Trajik olanın üstesinden, canlı olmaya verilecek derin, bitimsiz bir evet yanıtı aracılığıyla gelinebilir.

7

Sümüksü, etsi ıslaklık dünyası, her tür estetik görün­güye içgüdüsel bir çözümleme getirebilen sanatçıları, iyinin ve kötünün ötesinde, büyülüyor. Algısallığımıza karşı gösterilen cesaret onları büyülüyor. İğrenme his­settiren şeyin gerisindeki “güzellik”i keşfediyorlar. Hayat­ları pahasına kadavraları kesip biçen Rönesans sanatçıla­rı, anatomi derslerini resmeden, kesilmiş boğa bedenleri üzerinde çalışan Rembrandt, ya da sürekli olarak parça­lanmış hayvanları, taze, nemli, eti parıldayan balıkları ve deniz ürünlerini betimleyen Hollanda natürmort geleneği geliyor aklıma. Aynı zamanda, meydana çıkan renk cüm­büşünü etüt etmek üzere her sabah çıkıp mezbahanın yolunu tutan Delacroix’yı anımsıyorum. Lovis Corinth, Oskar Kokoschka, Chaim Soutine, Francis Bacon ve sür­realistlere uzanan bir çizgide kesilmiş hayvanlara, ortaya dökülmüş içorganlara ilgi göstermiş isimlerden de bah­sedilebilir burada. Unutulmaması gereken şeylerden biri de, Hıristiyan geleneğinin merkezinde tanrının kurban edilmesinin yer alıyor olması, onun eti ve kanının yiyecek ve içecek olarak bir ritüel eşliğinde sunulmasıdır. Şiirde de Homeros’tan, Grek tragedyalarından modern döneme uzanan bir çizgide bahsi geçen ilgi alanlarıyla olan temas­lar hatırlanabilir.

“balta hayvanın kas kirişlerini kesiyor ve sığır gücünü kaybetmiş biçimde kuma çöküyor.”
“kan kara kara, oluk oluk akıyor”…
“kalçalar kızartılırken ve kesilenlerin tadına bakılırken geri kalanlar da küçük parçalara ayrılıyor” [1]…

KASSANDRA:
kapının önündeki veletleri görüyor musunuz?
rüyalardan çıkmış şekiller gibi duruyorlar önümde,
ah kendi kanlarını katleden
ve kendi bedenlerindeki eti,
bağırsağı, böbreği, matemli yükü
ellerinde tutan çocuklar [2]…

ULAK:
… altın iğneleri, süsledikleri giysiden koparıp aldı
ve gözlerinin diplerine kadar batırdı…

ve hazla sapladı defalarca, tek bir kez değil,
kirpiklerini tutarak, ve kanlı göz yuvarlakları
sakallarını boyadı, ve cinayette dökülenler gibi akmadı,
kara renkle damladı kan, dolu yağar gibi [3]

bacakları ayrılmış, kösnül vücut zehirlerini ılık ılık sızdı­rırken dışarı, açık göbek habis buğular salıyor utanmaz bir rahatlıkla, sinekler dolanıyor çürümekte olan bu karnın üzerinde, kara renkli kurtçuk taburları kıvrılarak çıkıyor içeriden, ve keskin sıvılar gibi dolanıyorlar bu canlı parça­cıkların etrafından. [4]

Rubens, unutuşun fırtınası, atıllığın bahçesi, yastık taze et, sevmenin mümkün olmadığı yer. [5]

sen kan fışkıran etten başka bir şey görmüyorsun.
henüz biraz önce insan olan, artık değil;
sen sadece iğrenç, soluk, kanlı et görüyorsun.
yardım et bana! boğuluyorum! iç organlarımı kusuyorum,
boğazımdan dökülüyorlar, vurdum!
baltayla vurdum! rastgele vurdum, ormanda
palayla ağaç indirir gibi değil yani,
hayır: boğanın alnını parçalar gibi.
o böğüren korkunç şey, bedeni parçalanırken, o yarı tanrı!
yine de vermedi canını adi bir sığır gibi hırıldayarak!
benim ellerimden? yo, hayır: o yaşıyor ve ben,
ben öldüm. [6]

kollarının etrafına bağırsaklar dolanmış, yeşilsarı yılanlar ve dışkı gömleğine damlıyor, sıcak çürük kokulu bir sıvı. idrar torbasını kesip açıyorlar, içerideki soğuk idrar sarı bir şarap gibi parıldıyor içerde, büyük dilimler halinde ke­siyorlar, keskin ve nisadır gibi ekşi koku yükseliyor. karnı doktorların meraklı parmaklarının altında bir yılan balığının eti gibi bembeyaz kesilmişti, doktorların kolları nemli etin içine dirsek derinliğine kadar gömülüyordu. [7]

kanşapırtıları, kançalkantıları, kanfoşurtuları
kesilmiş, doğranmış, parçalanmış
kıyılmış.

preslenmiş, ezilmiş
beyin sıçramış, beyin açığa vurmuş
kafatası örtüsüz. [8]

kanamalar süzüyor sızan lekeleri
et çamurlanıyor
emme çürümenin etrafında şehvetleniyor
cinayetlerin cinayeti. [9]

kızıl salyangozlar çatlamış kabukların içinden çıkıp
sürünüyorlar
ve dikenlerin ucunda kan tükürüyolar kaskatı ve gri. [10]

körler irinli yaralara buhur serpiyorlar
kızılaltm elbiseler, şamdanlar, ilâhiler okunuyor. [11]

kadınlar sepetlerde bağırsak taşıyorlar. [12]

ve bir kanaldan yağlı kanlar boşalıyor, mezbahadan aşağı­daki durgun ırmağa doğru. [13]

geceleri ağzı çözülüyor ve kırmızı bir meyve sunuyor. [14]

çalıların arasında yeşil avcı vahşi bir yaratığı parçalıyor ve elleri kan tütüyor. [15]

sen sessizce titreyen mavi hayvan ve sen, onu siyah
sunağın kenarında
parçalayan, beti benzi atmış rahip. [16]

yumurta beyazı bir mendile bulanmış yeşil zırnık, ezilmiş
böğürtlenler!
gelin, bırakın gözler çeksin ziyafeti. [17]

bir keresinde o sırtımda ayaklarıyla dans ederken göbeği­min üstüne uzanmak zorunda kalmıştım, ayaklarını değil, bağırsaklarımın zemin üzerindeki basıncını hissediyor­dum, o hoş ağırlığın, tatlı yorgunluğun basıncını. [18]

8

Boya malzemesinden, boya sıvılarından, boya ma­cunlarından doğrudan edinilen algısal mutluluğu ilk olarak enformel resim ortaya koymuştu. Benim tiyatroma uzanan giriş de buradan sağlandı. Malzemeler­den ve sıvılardan yayılan algısal yoğunluktan yola çıkarak, yoğun algısal duyum gereksinimini tatmin etmek üze­re, bir eylem resmi geliştirdim. Yatay ve dikey düzlemler üzerinde kırmızı boya dolandırdım. Uygarlık tarafından engellenen, dışlanan bütüncül algısal duyum ile temas sağlamak üzere esriklik içeren bir heyecana kaptırmıştım kendimi. O zamanki resmetme eylemimi abreaksiyon ola­rak adlandırmıştım. Baskı altında tutulan enerjiler dışarı çıkabilmeliydi ve bütünlüklü bir duyumla bilince aktarıl­malıydı. Resmetme üzerinden elde edilen heyecan daha yoğun daha algısal bir deneyim talep etmekteydi.

Ezilmiş meyve eti, etrafa bulanmış yumurta sarısı, çiğ ve ıslak et, kan, kesilmiş koyunlar kullanıldı, artık bir re­sim yüzeyi üzerine değil de mekânın içine yerleşen bu ak­siyonlarda. Kesim sırasında içi açılmış, derisi yüzülmüş, kanla ıslanmış koyun kadavralarından ortaya kanla nem­lenmiş, koyu kırmızı parıldayan renkli içorganlar dökülü­yordu. Dışkı dolu, dolgun bağırsaklar ellerle kavranıyor ve parçalanıyordu. Aksiyon resim süreci tiyatro seviye­sine, dramatik bir sürece yükseliyordu, analitik biçimde harekete geçirilen diyonizyak abreaksiyon işlemi, temel nitelikteki sado-mazoistik uç deneyimle ve koyunun par­çalanmasıyla nihayete eriyordu. Parçalanan Diyonisos’un mitik varlığı onu temsil eden koyunun parçalanmasındaki kült işlemle ortaya çıkıyor. Muhtemel bir yoğun deneyime yönelik bastırılmış arzu ile üreme ve öldürme yönündeki şehvetin karışımı teatral ve dramatik bir olay olarak görünür kılınıyor. Yaşanıp tüketilmeyen öldürme hırsı işleniyor, serbest bırakılıyor ve bilinç düzeyine çı­kartılıyor. O. M. Tiyatrosuna ait bu resim anlayışı kusurlu algısal deneyimin, tümüyle yaşamamanın kötülük olarak saptadığı şeyi açığa vuran yeni tiyatroyu müjdeleyen bir ritüele dönüşüyor. Dramın getirdiği felaket duygusu al­gısal yoğunluğumuza bütünlük kazandırıyor. Bastırılmış niyetlerimiz kendinden geçmiş, esrimeye ulaşmış biçim­de içimizden dökülüyor, sado-mazoist aşırılıkta geri dö­nüyor (taşma hali ölümün yok edilmesi biçiminde geri dönüyor), büyük anlarda içimizi dolduracak (ve böyle­likle bizi tahrip etmeyecek), yaşamın ve ölümün ötesine geçecek, varoluşun ebedî dönüşünüme karşılık gelecek (şimdiye kadar geri planda bırakılan) yaşamsallık dama­rı ortaya çıkıyor. Bir kez daha tekrarlayalım: Öldürmeye ve sevmeye yönelik şehvet birbiri içine geçiyor. Birleşim, metabolizma işlerlik kazanıyor. Ölümün varlığı, yaşayanı öldürerek gömülmeye sevk ediyor. Kurban ve katil birdir. Ölüm ve yaşam şehvet içeren tek bir damar. Doğum ve ölüm arasındaki nedenselliğin ortadan kalktığı yoğun bir varoluş durumu oluşturan, bizi aşan enerjiler çağrılıyor ve serbest bırakılıyor. Bireysel yaşam aşılarak ebedî yaşamın tadına varılıyor. Evren bizim aracılığımızla tahripkâr bi­çimde infilâk ediyor. Normallikten, vasatlıktan, gündelik olandan kopuş bir enerji taşkınlığı yaratıyor. Kopup kur­tulan enerjiler tahribe yöneliyor, ölümü kendine çekiyor, yeni güç üretimlerine geri dönmeye çabalıyor.

Kısıtlayıcı normdan kopabilmek için bütün gücümü­ze ve canlılığımıza gereksinim var. Böylelikle geri çekilen enerjiler bizden koparak taşar ve bizi varoluşumuzun, atılganlığımızın, Prometeusa yaklaşan ve yaşamdan, ölümden korkmayan aşırı yaratıcı konumumuzun derin­liklerine yerleştirir, yaratılışla, yaratılış akışıyla ve yaratılış ritmiyle özdeşleşme ortaya çıkar. İnsan yaratılışın kendisi­dir, (sadece) yaşamın muhafaza edilmesi değil, dünyanın ölümden ve yaşamdan daha fazlasını talep eden dönüşüm de, metafizik de (bilinçli biçimde) yaşanan bir gerekliliğe dönüşür. Yoğun biçimde yaşanan (yaratımsal) yaşam bizi ölümün kıyısına getirir. Kendini yoğun biçimde geliştiren şey, yaşam ve ölümden fazlasını kasteden dünya dönüşü­müdür. Yaşam ve ölüm, yaratılışın akışının bütünü içinde durak konumundadır.

Varoluş mistisizminin kavranışı, olumlama ve dünya­nın dönüşümünün tanınması, gerçekliğe dönüştürülen metafiziğe yönelir.

9

Bakma eylemi, şimdiye kadar söylenmiş olanlarla derinden bir bağa sahiptir, çevrenin yoğun bir bakış aracılığıyla alımlanışı varoluşun derinliklerine çeki­lir. Kendimizi dramatik aksiyon olayındaki trajedinin öte­sine konumlandırdığımızda, estetik etkiyi anlam içeriği olmaksızın alımlamaya çalışırız. Bakılan şey, açıkça gü­zel ve de derin bir şekilde büyülüyor. Bir hayvanın derisi yüzülüyor, görkem ortaya seriliyor. Bir çiçeğin eti, körpe pembe renkli nem ılıklığında kas eti, sedef gibi parlayarak, gösteriyor kendini, beden sıcaklığında tahrik edici, göz kamaştıran, bağıran, cırtlak kırmızı KAN fışkırıyor ve be­yaz mendillerin üzerine akıyor. Keskin bıçaklarla işkembe­yi tutan kas dokuları özenle kesiliyor. BİR ÇİÇEĞİN İÇİ KESİLİP AÇILIYOR, HİNT GÜLLERİNİN YAPRAK ET­LERİ açılıyor tek tek. Hint gülü eti, yumurta sarısı yapış­kanlığı. Çiçek tozu sarısında, bal yapışkanlığında, yumur­ta sarısından maddeler. Mide torbası görünür hale geliyor. Bağırsaklar ılık ılık kokular salarak titreyen kas etleri gibi pelte pelte sallanıyor, üzerine limon suyu sıkılan koyu bir sıvının üzerindeki deri gibi biraz narin. Sinirleri seğirten, parlak pembe renklerde. Kırmızıdan, kadın iç çamaşırları­nın vücut sıcaklığındaki pembe tonlarından, mavimsiliğe, mora, tavşankulağı eflatunluğuna, yeşil tonlara uzanan bir renk yelpazesi yer alıyor bu et buketinin içinde. Kesi­len boğa yukarı asıldığında dışkı ağırlığında, dışkıyla dolu bağırsaklar yere düşüyor. Atardamarlarından oksijen dolu kanlar pompalanan ıslak zincifre kırmızısı ciğer etleri be­denden koparılıyor. Kırmızı laleler, kuzgunkılıçları ve gül yapraklarından oluşan dolgun bir küme yarılan bedenden aşağı, yere düşüyor. Her tür çiçek rengi et ve içorganlarla birlikte yere düşüyor. Organların içinden renkler yansıyor. Seyretmekte olan katılımcı oyuncu, organların içlerine kadar algılıyor her şeyi. İçorganlarımızı, ciğerimizi, kalbi­mizi, böbreklerimizi, midemizi, bağırsaklarımızı, damar şeritlerinizi ve kanın YAŞAM SUYUNU görmek gerçek­ten güzel bir şey. Normalde ışığı bertaraf eden bir rengin içorganları parlar hale getirebiliyor olması… Tıpkı derin denizlerdeki balıkların o karanlıklar içinde en fazla parla­yan renkleri yansıtır bir doğayla yaratılmış olmaları gibi. Renkler görülebilir olanın ötesine geçen bir başka işleve sahip olabilir mi?

O. M. Tiyatrosu gözler için büyük bir ziyafet sunuyor.

“Toplu biçimde yemek yeme bedensel birleşime dair sim­gesel bir eylem… Herşeyin tadına varmak, temellük etmek, özümsemek demek yemek. Her tür tinselliğin tadına varılabil­mesi yeme eylemiyle ifade bulabilir. Bir dostluğun akışında in­san fiilde dostundan yer, ondan beslenir. Vücudu ruhun yerine koymak ve ölen bir arkadaşın hatırasına düzenlenen törende her ısırıkta onun etinin ruhsal hatırasının, her yudumda onun kanının tadına varmak esaslı bir mecaz olurdu. Böyle bir dü­şünce günümüzün lapacı beğenisi için kuşkusuz fazla barbarca kaçardı – ama kim cesaret eder çiğ, çözünmekte olan et ve kant düşünmeye?… Ve kan ve et gerçekten bu kadar itici ve soysuz şeyler midir ki? Aslında burada altından ve elmastan daha faz­lası söz konusudur, ve organik beden üzerine daha yüksek bir kavrayışın gelişmesi için o kadar da uzun bir zaman beklemek gerekmeyecek.

Kanın nasıl yüce bir simge olduğunu kim biliyor? Organik beden parçalarından yansıyan iticilik, aslında onlardaki son derece soylu bir şeyi ortaya çıkarıyor. Onların karşısında sanki hayaletlermiş gibi irkilip titriyoruz ve çocuksu bir ürpertiyle bu olağanüstü karmaşada bize aslında tanıdık gelebilecek, sırlarla dolu bir dünyanın varlığını seziyoruz.

Yine de anma törenine geri dönersek – dostumuzu artık eti ekmek ve kanı şarap haline gelmiş bir varlığa dönüşmüş gibi düşünemez miyiz?” [19]

Bunun yanında, bedenlerin birleşmesinde trajik bir boyut var, süreç, bedeni içerilen konumunda olanın ölü­müyle sonuçlanmakta. Metabolizma, çekincesiz bir traje­diyle bizi aşarak gerçekleştiriyor kendini. Tanrının öldü­rülmesi onun etinin yenmek zorunda olmasıyla yakından ilgili, ve yeniden dirilişimize dair mit ancak beden birle­şimi ile kurulabilmekte. Kendi ölümümüz ise, bizi sar­malayan yaratılışın doğasıyla ve dünyasıyla birleşmemiz anlamına geliyor. Düşünceleri ayrıştıran ve yönlendiren tam anlamıyla işlerlik kazanmış nitelikteki algılar, etrafı­mızdaki dünyayla, yaratımsal varlığımızla, doğayla mistik bir bir-olma haline çağırıyor bizi. Doğanın içerdiği beden birleşimine doğru yönlendiriliyoruz böylece – ki iç ve dış dünya fiziksel olarak da bir olabilsin. Toplu yemekteki o büyüklük, Komünyon’un kutlanışındaki o zamandışılık buradan geliyor – müminlerin dış dünyasına denk gelen bütün bir yaratılışın simgesi olan tanrının kendi bedenini beden birleşimi için bağışlamış olması, dış dünyanın ve en yüce öznenin müminin benliğine nüfuz edebilmesini sağlıyor.

Bakmak ve algının doğru kullanılabilmesi, dış dünya ile birleşme isteği anlamına geliyor. Deneyimin gerçekli­ğinden uzak biçimde zaman ve mekânda dolanmak, mut­suz biçimde otlamak yerine, dış dünyanın etiyle birleşme­yi (kelimenin tam anlamıyla) arzuluyoruz.

[1] Homeros – Odysseia
[2] Aiskhülos – Orestie
[3] Sofokles – Kral Ödipus
[4], [5] Baudelaire – Kötülük Çiçekleri
[6] Gerhard Hauptmann – Arriden Tetralogie
[7] Georg Heym – Toplu Nesir Yazılar
[8] Arno Holz – Phantasus
[9] August Stramm – Şiirler
[10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] Georg Trakl – Manzumeler
[17] Ezra Pound – Toplu Yapıtlar
[18] Hans Henny Jahn – Oyunlar
[19] Novalis – Ansiklopedi


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s