Söyleşi: Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’

Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021

Dünyayı Güzellik Kurtarmayacak!

Uzun bir zaman boyunca adına yeraltı denen edebi tür hakkında çalışmalar ve okumalar yaptım. Dünyada ve Türkiye’de bu türün gelişimini seyre koyuldum. Bu akımın motivasyon kaynaklarını kavramaya çalıştım ve bazen bunun kaynaklarına kendi hayatımda rastladığım da oldu. Yeraltının ana hatlarından bahsetmek zor olsa da ortak bir tavrı sahiplendiği apaçık ortada bence. Türkiye’de yeraltı edebiyatının çıkışı romanlarla oldu, dersem yanlış olmaz, fakat bu edebi dünya kavrayışına şiir ve öykü türlerinde rastlamak da mümkün.

Yaşadığımız coğrafyada bu seçenekler çok az tabii ve bu alana yatkın olanların Benim Kanım’la çarpışmaması olanaksız. Bu rastlantının bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Sizleri de rızanızı almadan bu rastlantı sıçramasına davet ediyorum. Şişirilmiş üfürükten edebiyat oyunlarının karşısında duran yazarlara hayranlık duymayı kozmik bir borç sayıyorum. Hâkim Bey’in dediği gibi “Yaşam tarzı değil yaşam edinin!’ Başlayalım o halde, Gökhan Gençay anlatsın.

Taylan Onur: Merhaba Gökhan Gençay. Okurlar sizi Benim Kanım isimli kitabınızla tanıdı, lakin bunun dışında yıllardır altkültürlerle ilgili olduğunuzu, bu konuda pek çok metin kaleme aldığınızı da biliyoruz. Benim Kanım’ı çıkar çıkmaz okudum. Eseriniz bende teke tek bir kavgada dayak yemenin neden olduğu gurur kırılmasına yakın bir his yarattı. Türkçede yazılmış bundan daha sert bir eser olduğunu düşünmüyorum. Kitabınız sizin için ne anlam taşıyor? Topluma atılan bir yumruk diyebilir miyiz?

Pozitif yorumlar için teşekkür ederim. Bana sorarsan, Benim Kanım, tam manasıyla sert bir kitap değil. Aksine, çok daha sert ve yıkıcı vurgularla işlenebilecek konulara mümkün mertebe yalın ve “ılımlı” yaklaşmaya çalıştım. Yazar sıfatıyla altını çizmem gerekirse, kitaptaki karakterleri ve karşılaştıkları durumlara verdikleri tepkilerin çoğunu desteklemiyorum. Zayıflıkları, çaresizlikleriyle var oluyorlar Benim Kanım’daki karakterler. Bu arada söz konusu karakterlerin hepsinin erkek olması ve benzer sorunlardan mustarip olmaları öyküler arasında bir paslaşma hali de yaratıyor. Hepsi maddiyata takıntılı bir kültürden kaçmak istese de aldıkları tavırlar manasında çoğunun pozisyonunu onaylamıyorum, attıkları adımları yanlış buluyorum. Yegâne empati kurduğum karakter, yaşadığı varoluşsal bunaltıya eylem yoluyla müdahale etmesi hasebiyle “Hiç”in kahramanı, zaten kitapta en sevdiğim öykü de o açıkçası.

Ters Adam Gökhan Gençay

Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada.

Şunu da belirteyim ki, Benim Kanım rahatta, evde veya ofiste kıçını devirip otururken ortaya çıkmadı. Sokaklarda işsiz güçsüz flanörlükle iştigal ederken, çaresizce saatlerimi geçirmek zorunda kaldığım kafelerde okumaktan usanıp bilgisayarı önüme açıp yazmaya başlayınca kafamda belirdi öykü ve karakterler. Alışıldık profesyonel hazırlık aşamaları da söz konusu değil, metnin ruhunu korumayı önemsediğim için üzerinde oynama yapmayı da reddettim; hepsi neyse odur, eksiğiyle gediğiyle yazarken ne hissediyorsam onu yansıtıyorlar. Beni sorarsan, hâlâ o sınırda yaşıyorum, daha doğrusu soluk alıp vermeye devam ediyorum, çünkü bu mahkûm kılındığımıza hayat denmez.

Kitap yayımlandığında, “Nedir bu?” diye soranlara kısaca şöyle tanıtmıştık, onu sizinle de paylaşayım:

Benim Kanım, kalbi kırıklara, kaçıklara, dünyaya karşı öfke biriktirenlere, var olana uymayanlara, her yeni güne “Acaba şimdi kahve mi içsem, yoksa intihar mı etsem?” seçeneklerini ciddi ciddi değerlendirerek başlayanlara, deli olarak kodlananlara, değerlerini hiçlikten çıkaranlara hitap eder. Yalnızlıktan hamamböceğiyle arkadaşlık edenlerin, iş denen kölelik çukurunda ruhunu yitirenlerin, “dost kazığı” yiyenlerin, kendini kaybederek kendini bulmaya başlayanların, oyuncak tabancayla bankaya dalanların öykülerini içerir.

Diğer yandan, evet, kitap benim açımdan hayatı yaşanmaz kılanlara, varoluşumuzu değersizleştirenlere, emir ve talimatnamelerle hayatı şekillendirmeye yeltenen otoritelere, birilerinin sistemin çarklarının güzelce dönmeye devam etmesi için koyduğu kariyer, toplumsal saygınlık ve kurumsal uyum gibi “adam olma” kriterlerinin şekillendirdiği hâkim kültüre kelimeler aracılığıyla atılmış bir yumruktur. Bu yumruk içine hapsedildiğimiz çirkin dünyanın sahiplerini nakavt etmeye yeter mi? Hiç sanmıyorum! Ama şundan eminim ki, tarihin en güzel sayfaları mağlup olarak kodlananların muazzam jest ve eylemlerini içerir. Tek başına kaldığı barikatı terk etmeyenler, idam sehpasını kendisi tekmeleyenler, kalabalıklar tarafından linç edilirken son gücüyle ayağa kalkanlar unutulmaz; en çok parası olanların, en güzel evlerde yaşayanların adları ise kimsenin aklında kalmaz.

Sık sık tekrarlıyorum, Benim Kanım, metin olarak politik manifesto işlevi üstlenmez, yol ve yöntem önermez, çare sunmaz. Benim Kanım’da yer alan öykülerde tekno-endüstriyel sistemin izolasyon boyutuna varan bir yalnızlığa, çaresizliğe ve yabancılaşmaya mahkûm ettiği alt orta sınıf erkeklerin yaşadıkları, hayal ve gerçeklikleri mevcut. Onların -dolayısıyla bizim-sürüklendiği/sürüklendiğimiz büyük çöküşün ruhsal dışavurumlarına odaklanmaya gayret ettim. Taklidin taklidinin altın çağını yaşadığı bu dünyada, yalandan ibaret bir söylem düzeninde varoluşa içkin anlam arayışının nafileliğine işaret ettim gücüm yettiğince. Tabii, özel olarak vurgulamalıyım ki, kitap sadizm, şiddet, intihar girişimi ve had safhada depresyon içeriyor, dolayısıyla siyaseten doğruculuğu ilke bellemiş cici çocukların bünyesine hiç uygun değil.

Benim açımdan yegâne önemli kriter, gerçek hislerle, gerçek düşüncelerle ve gerçek acılarla dolu olup olmaması. Bu konuda sınıfı geçtiyse gerisini umursamıyorum.


Cleon Peterson ‘Med City’ 2014

Bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir!

Yayımlandığından günümüze kitaba nasıl tepkiler geldi?

Benim Kanım’ın herhangi bir tanıtımının, reklamının, hatta çıktığını haber veren bir duyurusunun yapılmadığını biliyorsun zaten. Anaakım yayınevlerinin bazılarının metnin akışına müdahale etmek istemesi ve seçtiğim estetik formu kabul etmemeleri üzerine bu konuda herhangi bir zorluk çıkarmayacak butik bir yayınevi bastı kitabı. Kitaba destek veren uluslararası underground illüstratör kardeşlerimizin çizimleri bu sayede karşınıza gelebildi. Erman Akçay’ın hazırladığı muhteşem kapakla basılması da bu seçimin bir diğer kazancı. Kayıplara gelirsek, demin de dediğim gibi, yayınevi cephesinde kitabın herhangi bir duyurusunun bile yapılmaması, Benim Kanım’ı bir çeşit “korsan kitap” havasına büründürdü. Şu ana kadar beğenen, ilgi duyan insanların kulaktan kulağa birbirine aktarmasıyla kitabın adı duyuruluyor, bundan başka bir kanalımız yok açıkçası.

Buna rağmen punkların, skateboarderların, üniversiteli gençlerin beğeni dolu mesajlarını alıyorum; okunsun diye kitabı metro vagonunda bırakanları, alıntılar paylaşanları, elinde kitapla fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşanları görüyorum. Geçen gün Kadıköy’de kitap kapağının stencil olarak duvara işlendiğini de gördüm ve çok şaşırdım. Velhasıl, Benim Kanım, kitapla içerik ve biçim açısından bağ kuranlar tarafından içtenlikle sahipleniliyor. Diğer yandan, yıllarca çalıştığım dergi ve gazetelerde tanıştığım, hukukum olan yazarlar, editörler ve “tanınmış simalar” tarafından bilinçli biçimde görmezden geliniyor! Kendi camialarına mensup birileri Cin Ali seviyesinde bir metin kaleme alsa yere göğe sığdıramama yarışına giren bu zat-ı muhteremler Benim Kanım’ın adını bile anmıyor. Hani tek satır eleştiri bile yazsalar, hatta beğenmedik deseler, samimiyetlerine inanacağım da, bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir! Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada. Yani, bizim yaptığımız aslında akıntıya karşı kürek çekmeye denk düşüyor.

“Güzel ve yalnız ülkemizde” herkes işini biliyor aslında. İşi bilmek, iş bitirici olmak sadece kapitalistlere ve patronlara mahsus bir ayrıcalık değil artık. Yazdığı kitaplarla üne kavuşan ihtiyar ve çirkin erkek yazarlar, kazandıkları bu şöhreti yazdıklarına hayran genç kadınlardan cinsel açıdan faydalanmak için kullanmayı biliyor. Şöhrete kavuşmak isteyen kadın yazarlar, kitaplarını bastırmak için popüler ve yaşlı erkek yazarların evlerine gitmeleri gerektiğini, orada kurulan bağlantıların yayınevlerine dosya gönderilerek kesinlikle kurulmayacağını biliyor. Yayınevlerinde editör olarak işe girmek isteyenler derebeyi misali koltuklara kurulmuş yayın sorumlularına yaltaklanmadan o kapılardan içeri adım dahi atamayacaklarını biliyor. Hasbelkader entelektüel alanda söz sahibi olmayı başarmış bütün erkekler, genelde çirkin ve vasıfsız olmaları nedeniyle, yanlarında çalışan olarak sadece kadınları görmek istiyor; kadın editörlerden, kadın asistanlardan bir ordu kuruyorlar. Çünkü koltuklarının onlara verdiği gücü kullanmadan herhangi bir kadınla ilişki kurma şansları olmayan zavallılardan mürekkep hepsi! Lakin onlarla çalışan kadınlar da ulaştıkları mevkilere mesleki becerilerinden ziyade kadın oldukları için ulaştıkları gerçeğini itiraf etmiyorlar. Yayın dünyasında erkeklerin çoğuna kapanan kapıların niye kendilerine sonuna kadar açıldığını sorgulamıyorlar. Velhasıl, alanın da, verenin de razı olduğu bir oyun oynanıyor yıllardır. Olan bizim gibi “işini bilmeyenlere” oluyor sadece!

Hem kendi deneyimlerim hem de bilfiil içinde yer aldığım dönemde yaptığım gözlemler neticesinde şunu net biçimde anladım ki, Türkiye yayın dünyası istisnasız olarak yaratıcılık ve zekâdan yoksun, esnaf zihniyetinin, ahbap çavuş dengelerinin hâkim olduğu bir çukurdur. Bu dünyadaki en temel kural, “Sen benim kıçımı yala, ben de seninkini yalayayım,”dır. Onun için bu topraklarda hakiki, özü ve sözüyle bir yazarlara rastlanmıyor artık.


Brutus – War (live in Ghent)

Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!

Kolayca sevmek varken neden nefret kuşanıyorsunuz dünyaya karşı? Topluma uyum sağlamakta kötü olan ne var?

Topluma uyum sağlamak, başlı başına özgürlük ve özerklik hedefinden vazgeçmektir. Toplum adını verdiğimiz ilişkiler sisteminin temeli iktidar arzusuna dayanır, bireylere sosyal roller ve kurallar dayatılmadan da toplum var olamaz. Nitekim özgürlük ruhunun serpilip gelişmesinin önündeki en büyük engel bu kurallardır. Dolayısıyla toplumla, toplumun sürekliliğini garanti altına alan değer ve geleneklerle mücadele etmeden bir adım yol alamayız.

Valla, açıkça söylemem gerekirse, dünyada sevecek çok az şey kaldı. Zaten sevdiği şeyleri araştırmaya girişen herkesin nefret ettiği şeylerle karşılaşacağına ve birinin diğerine ulaşmayı engelleyeceğine inanıyorum. Yaşadığımız dünya herkesin herkesten nefret etmesi üzerine kurulu. Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan; çocuklar ebeveynlerinden, ebeveynler çocuklarından; yoksullar zenginlerden, zenginler yoksullardan; güzeller çirkinlerden, çirkinler güzellerden; akıllılar aptallardan, aptallar akıllılardan ölesiye nefret ediyor ve işin kötüsü herkes haklı.

Ayrıca şu hayatta bir insan sevdiklerinden, dostundan, yoldaşından, sevgilisinden (hepsinin önüne eski sıfatını koymayı unutmayalım) benim kadar kazık yediğinde motorunun çalışmaya devam etmesi için kullanabileceği tek yakıt olarak nefret kalıyor geriye. Benim Kanım’ın kapağında Love and Hate (Sevgi ve Nefret) dövmesinin mevcut olduğu yumrukları kullandık ama gerçekte-metafor değil hakikaten- benim her iki elimin parmaklarında da Hate (Nefret) dövmesi var.

Geçenlerde yazmıştım: Beyaz solculara göre nefretten sadece faşizm türeyebilir. Öyle bir ihtimal mevcut, tabii ki. Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!


Jeremy Profit ‘Darty Cheval Eventré’ 2005

Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.

Altkültürün tüketim aracı olması hakkında neler diyebilirsiniz? Yani bir altkültürün tanınır olması iyi mi, kötü mü?

Guy Debord’un ustalıkla tarif ettiği Gösteri Toplumu, bir dönem egemen kültürün karşısına dikilmiş, ona meydan okumuş alternatif kültürel akımların zamanla sisteme içkin kılınması, hatta tüketim nesnesi haline getirilmesi üzerine kurulu. Bu nedenle yıkıcı ruhu sürekli teyakkuz halinde tutmayan her altkültür, bir aşamadan sonra gevşemeye, sistemin normlarına dahil edilmeye mahkûm. Punk’ı düşünelim mesela. 80’lerin başlarında sokağın, uyumsuzluğun, var olanı reddedişin şiirsel estetiğini yansıtan punk, büyüyüp geliştikçe Sex, Drugs and Rock’n Roll dejenerasyonunun bir parçası haline geldi ve hedonizme, uyuşturucu kültürüne teslim oldu. Onun içinin boşaltılmasına isyan edenler hardcore altkültürüyle direniş fitilini ateşledi. Yani, demem o ki, herhangi bir altkültürün sonsuza kadar sistem karşıtı bir misyon üstlenmesi imkânsız. Hepsinin bir son kullanma tarihi var ve ayakta kalanların nostaljik duygularla oyalanmayı bir tarafa bırakıp yeni olanın, eskinin zaaflarını ve çürümüşlüğünü aşanların yanında saf tutması gerekiyor. Bitmeyen bir bayrak yarışı olarak tarif edebiliriz bu durumu.

Bir öykünüzün sinemaya uyarlanması istense hangisini seçerdiniz? Bence hepsi oldukça sinematografik ve kültürel sabotaj içeriyor.

Teşekkür ederim. Şu ana kadar okurlar tarafından en çok ilgi gören, “Keşke devam etseydin, roman formunda ilerleseydin,” denilenler “Şövalye” ve “Barok Seven Hamamböceği”. Fakat en başta da belirttiğim gibi, benim için “Hiç”in yeri ayrı, onun peliküle aktarılmasından memnun olurdum.


‘Gerçeklik Bir Hayaldir’ détournement by Gökhan Gençay x Erman Akçay / İst.Fest 2014, İstanbul

Okunmasını önerdiğiniz yazarlar var mı? Benim Kanım’ı okumamış birinin dayak yemeden önce antrenman yapması gerekir, diye düşünüyorum.

Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.

Chuck Palahniuk’u, Irvine Welsh’i, Bret Easton Ellis’i, Tibor Fischer’ı saymama gerek yok sanırım, eserleri üzerine defalarca yazdım çünkü. Boris Vian’a, Amy Hempel’a, Albert Camus’ye, Henry Miller’a, J.D. Salinger’a, Paul Nizan’a, Jack Kerouac’a, J.G. Ballard’a hayranım. Philippe Djian’ı, Erlend Loe’yü, Linda Boström Knausgaard’ı, Elfriede Jelinek’i ve Tim Winton’ı da seviyorum. Metni belagat ve tasvire boğup olay örgüsünü umursamayanları, “büyük büyük” yazmaya çalışıp okurun ağzına sıçanları, eylemsiz karakterler yaratanları sevmiyorum. Anlatabilmişimdir umarım.

Müzik, sinema, edebiyat alanlarında yıllardır itinayla en aykırıları, uyumsuzları ve yıkanmak istemeyen çocukları bulup tanıtmaya çalıştığınızı görüyorum. Bu hususta edindiğiniz bilgi ve deneyimleriniz nelere mal oldu?

Esasında özel bir çaba gerekmiyor bunun için. Herkes kendine yakın olanı, kendini ait hissettiklerini öne çıkarır, sevdiklerinin sevilmesini ister. Üzerine söz söylediğim isimlerle aynı kaderi sahipleniyor, aynı rotada yürüyorum, onun için onlar bana dışarıdan birileri gibi gelmiyor, ait olduğumuz kabilenin asli özneleri hepsi. Sınıfsal ve kültürel yönlerden de ortaklığımız söz konusu. Benzer acıları çekiyor, aynı sorunlarla boğuşuyoruz.

Bu rotadan ilerlemenin bir faydasını gördüm mü? Tabii ki, hayır! Sefalet, sıkıntı, yokluk… Gelen her günün bir öncekinden daha kötü gelişmelere gebe olmasına alıştırıyorlar insanı. Onuruna, değerlerine sahip çıkmak ve bir çeşit Bushido (Samurayın Yolu) ahlakıyla var olmaya çalışmak kolay değil. Üstelik çevreniz kendini satmayı marifet bilen, -miş gibi yapıp rol keserek parsa toplamaya çalışan aşağılık insanlarla doluyken daha da zor. Velhasıl, bizim gibilere sadece istediğimiz gibi ölme serbestliğini tanıyorlar. Nihayetinde biz hayata küsmüyoruz ama hayatla aramızdaki ilişki bir noktadan sonra tek taraflı aşka dönüşüyor, onun da mutlu bir finale evrilmeyeceği açık.

Matrix esprisinden yürürsek, kırmızı hap yerine maviyi tercih edenlerin kazandığı, mutlu olduğu bir dünyadayız. Öyle ki, hakikati, onuru tercih etmek en büyük günah sayılıyor ve kimse günahkârları çevresinde görmek istemiyor! Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, soyumuzun giderek tükendiği net biçimde görülüyor.


Uyumsuzlar Fraksiyonu Flyer ‘Exploited’ (2014)

Teke tek dövüşme şansınız olsaydı rakip olarak ilk beşte kimleri seçerdiniz? Nedenleriyle birlikte öğrenebilir miyiz?

Bu dövüşlerin dayak atma motivasyonuyla örgütlenmediğini belirteyim önce. Fight Club misali birbirimizi özgürleştireceğimiz, attığımız ve yediğimiz yumruklardan gocunmayacağımız, finalde birbirimize sarılacağımız onurlu rakipler seçeceğim onun için.

Boks ve muay-thai gibi dövüş sporlarıyla aktif olarak ilgilenen bir insan olarak, ilk dövüşümün uyumsuzların önderi, alter-egom Arthur Cravan’la olmasını isterdim. Biliyorsun, kendisi zamanın dünya ağır sıklet boks şampiyonuyla maça çıkabilecek cesarete sahipti ve ringte ona altı round dayanabilen, “boksu edebiyata yeğlediğini” açıkça ifade eden bir avangarttı. İki metreye yakın boyu (ben de 1.90’ım) ve çevikliğiyle zorlu bir rakip olurdu, diye düşünüyorum.

İkinci rakibim de tabii ki Ernst Hemingway. Yumruklarını kullanmaktan imtina etmeyen, özü sözü bir, karakter sahibi bir yazardı kendisi. Alkol bağımlılığı ve fazla kiloları ringte onu zorlar ve maça hızlı başlayarak beni hemen indirmeye çalışır, sonra da yorulup savunmaya geçerdi muhtemelen. İlk iki round onun ofansif tarzına direnebilirsem galip geleceğime inanıyorum.

Üçüncü maçım yaşayan yazarlar arasında en çok sevdiğim, hayranlığımı defalarca dillendirdiğim Chuck Palahniuk’la olsun. Chuck, düzenli olarak fitness yaptığı için formunu koruyor lakin yumruklarını kullanmakta ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Nitekim Fight Club romanına esin veren de sokakta sarhoş bir grup genç tarafından ağır biçimde dövülmesiydi. Her ne kadar ona kıyamayacağımı düşünsem de, en kolay galibiyete bu maçta ulaşırım gibi geliyor.

Dördüncü rakibim Japon yazar Yukio Mishima. Dürüst olmam gerekirse, beni en çok endişelendiren kapışma da bu olurdu. Yıllarca ağır idmanlar yaparak bedenini güçlendiren, karate ve judoda usta seviyesindeki Mishima’yı yenme şansım olacağını sanmıyorum ama elimden geldiğince ayakta kalmaya çalışırdım karşısına çıkma olanağım olsaydı.

Beşinci ve son maç için de Bertrand Cantat’ı seçiyorum. Dağılan Noir Desir’in solisti, müzik tarihinin en duygulu ve öfkeli seslerinden, şiir olarak nitelenebilecek şarkılar besteleyen Bertrand’ın fiziği yeterince sağlam olsa da, çektiği acıların ruhunda ağır hasarlar bıraktığı malûm. Dolayısıyla onunla ringe çıktığımızda birbirimize yumruk atmaktansa sımsıkı sarılıp birlikte gözyaşı dökeceğimizi tahmin etmek için kâhin olmaya lüzum yok.

“Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim”

-Ulrike Meinhof

karaisyan


Melâli Anlamayan Nesne Âşinâ Değiliz

Roland Topor

Melankoli Üstüne Kısa Bir Yazı

Cem Mumcu

Zannedilir ki melankoli acının peşinden gelir insana. Acıyla yaralanıp örselenen ruhun zayıf düşen yerinden kara safra girer sanılır. Oysa pek öyle değildir. Melankoli acının sonrası veya öncesi değil bizzat kendisidir çünkü. Öyle durup dururken, hiçbir şey olmadan damdan düşer gibi iner insanın tepesine. Tolstoy, ne kadar başarılı, ne kadar mutlu olduğunu düşündüğünün ertesi günü düşer zifiri karanlığa. İçinden dalga dalga kalkar ölme isteği. Eros, Thanatos’la savaşa tutuşur. Ne mene bir şey olduğunu yaşamayan bilmez. Savaş meydan savaşıdır; üstelik meydan insanın kendisidir. İki türlü kanarsın. Tolstoy, evdeki silahları kilit altına alır, saklar. Kimden mi saklar? Kendinden tabii. Tetiği çekmek üzere olan da, dolapları kilitleyen de aynı kişidir. Kütüğün üstüne konan başla, celladın başı aynıdır yani.

Bende ilkin küllük arazı başlar. Evdeki küllükler çıkartabilecekleri yangın ihtimaline karşı suyla doldurulur ha babam. Yakıp kavuracak olan küllükler değildir oysa. İçimden dalga dalga kalkmaya başlayan gece kuşlarıdır. İlkin teslim olunmaz onlara. Direnir insanın öte yanı, öte yanındaki beyaz kuşlar… İnsan, kendindeki karanlıktan haber alınca kendinden kaçar. Bir yerde bir taraf kazanacaktır. Halının üzerine kırmızının döküldüğünü gördüm ben düpedüz. Eşarbı boynuna dolanmış, ayakları yerden kesilmediği halde gitmeyi nasılsa başarmış bir kadının karanlığını da elledim sabaha karşı bir kliniğin alt katında. Görmedim ama bilirim Hemingway’in kendini uçağın pervanesine atmaya çalıştığını da.

Ama çağın hastalığı bu ya, hep bilindik nedenler ararız olup bitene. Oysa her şeyin bir nedeni yoktur ya da -daha doğrusu -nedenler hep bize görünür cinsten değildir. Aslında en önemli şeyler çoğunlukla bizim görmediğimiz, bilmediğimiz, bilemediğimiz nedenlerle olanlardır. Haleti ruhiye de öyledir. Niye dalgalandığını her zaman bilemeyiz. Ama bazılarında, bazılarımızda başka türlü bir geçmişin izleri vardır. Dionysos’tan, Empedokles’ten beri kanımıza işaretlenmiş bazı izler, bazı yaralar bize karanlığın da karanlığı bir dehlizi gösterir. Ama acılar hep armağanlarla birliktedir. Sanırım armağanlar da acılarla.

Melankoli, kapkara bir kepçedir. Kendi derinlerimize daldırdığımız kapkara bir kepçe. Ama yukarı çıkardığımız balçık kendi hamurumuza eklenir. Eğer çıkabildiysek karanlıktan, iyi bile gelir. İnsan ki; kendi aynasında büyüdükçe küçülür, küçüldükçe büyür. Onun için Ahmet Haşim, “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” der. Hüzün acılı ama erdemlidir çünkü.

Şimdilerde üzerinde çalışıyorlar. Sarmalların arasında hüznün genini bulacaklar. Ve sonra hüzne yakın çocukları doğmadan alacaklar analarının karnından. Hüzün bu sistemde maliyeti artırıyor zira. İnsanı sadece üreten sonra da tüketen bir malzeme olarak gördükleri için bir mal gibi maliyetine dikkat kesildiler çünkü. Yani doğmadan ölecek yakında melankolikler. Ve tabii Tolstoy’lar, Hemingway’ler, Plath’lar, Haşim’ler, Leonardo’lar, Nietzsche’ler, Zweig’lar, Pavese’ler ve onların sarmalından gelen, insanı insan yapan yani “melali anlayan” bütün nesiller.


Elif Nurşad’ın Aşık Kedisi

Elif Nurşad ‘Aşık Kedi’ Grafik roman, Flaneur Books (2021)

Elime “Âşık Kedi” diye bir kitap geçmişse ondan size bahsetmemem mümkün müdür? Kitabın çizer ve yazarı “Vahşi Kedi” kod adlı Elif Nurşad Atalay. Elif bence çok yetenekli bir ressam. İyi bir illüstratör ve masal anlatıcı. Kalın ve kuşe baskı kitap, bir tasarım ustalığı içeriyor ki sadece sayfa numaralarını unuttukları için eleştirebilirim, size şu kadar sayfa diyemiyorum! Âşık Kedi’de 2015-2021 arasında çizdiği resimlerle anlattığı bir masal-öykü yer alıyor. Şöyle: kedi var, kediler var. Köpek var, köpekler var. Galata, Karaköy, Bodrum, Göztepe Parkı, akvaryumdaki balıklar var. Caddebostan sahili, deniz, ahtapotlar var! Vahşi Kedi’nin umutları, korkuları, aşkı, kâbusları, rüyaları, hayalleri var.

Yazar çizerimiz Bayan Yanı dergisinde 2015-16 yıllarında “İstanbul’un Vahşi Kedisi” başlıklı bir çizgi roman yayımlamış, sonnra bunun bir bölümünü İstanbul ve İtalya’da sergilemiş, ama hikâyeyi bitirmemiş. Ondan kısa episodlar da var bu kitapta.

Elif Nurşad, Suluboya desen, 2019

Kitabı çok sevmemin nedeni, kavuşulamayan bir aşk hikâyesi dışında, sürekli deniz, tekne, bir kedi ve bir köpek olması, bir de yakışıklı !

Sonra aklına esiyor, kuşlar çiziyor. Papağanlar! Kedilerden vazgeçti, tekneyi ziyaret eden değişik kuşlar çiziyor! Onun sevdiği her kediyi çizmek isteyip çizemediklerine hayıflanıyor. Aslında sadece kedileri değil, kadınları da çok güzel, ama çok az var bu kitapta. “En sevdiğim dostluk: Az konuşma çok iletişim. 6 yıldır aynı kayığa gelen leylek ile balıkçının arkadaşlığı…”

Senin içine süzüldüm ben, bir kapı aralığından, omurgasızlığımdan. Seni kopyaladım, bütün hücrelerimle, sen hiç dokunmasan da seninle gizlice seviştim ben! Hâlâ Seni, seni bekliyorum. Hâlâ kapıdaymışsın gibi. Öyle hissediyorum!

Kaynak : Yazgülü Aldoğan, Cumhuriyet Gazetesi (10 Aralık 2021)


Elif Nurşad eseriyle birlikte, 2021

Aşık Kedi

Sanatçıya ilişkin bilgi ve iletişim:

Elif Nurşad


HIRNPLATZT: D.I.Y But True

Hirnplatzt x Cantrell zine (2019)

Hirnplatzt is an independent record label currently operating from Linz, Austria by Gucci Bauch who has been producing underground materials for more than ten years, since 2005 established on the experimental/ noise music and publishing super cool underground comix by important artists such as Johannes Stahl, Daniel Cantrell, Andreas Haslauer, Mavado Charon; also combining illustrations produced by the artists with various clothings, patches and skateboards in a very creative d.i.y styles.

HIRNPLATZT ZINES & COMICS
Mavado Charon ‘Homo Justice’ Gay Superhero Comic

For more info and contact :

Gucci Bauch

Hyper Brutalist Hirntrust Media


Hirnplatzt Special 2021 Winter Creation
Daniel Cantrell ‘Terrible Hexing Map’

BEWARE !

hirntrustplatzt.tumblr.com


Manifesto: Kim Bu Barbarlar?

BURJUVAZİ PİSLİKTİR !!

Üç yıllık bir iç tartışma, anlama, biriktirme sürecinin ardından Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak bu manifestoyla kolektifimizin ana düşüncelerini ifade ediyor ve kamuoyu ile paylaşıyoruz.

23 Kasım 2021

  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanatın özerkliğini savunur ve bu anlayışın mantıksal sonucu olarak kendini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımlar. Kolektif üyeleri tüzüksüz ve resmi olmayan, otonom bir düzeneğin içinde sanat çalışmalarını yürütürler.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi devrimci sanat akımlarının tarihsel mirasını eleştirel bir perspektifle sahiplenir. Avangard sanatın tarihsel birikiminin izinde “yeni olanı yap!” sloganını her türlü sanatsal üretiminin temel çıkış noktası olarak görür. Gelenekle kurduğu ilişki, toptan bir reddiye ilişkisinden ziyade onu içerip aşmak çabası olarak ifade edilebilir.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi yaşamı sanattan ve sanatı yaşamdan koparan tüm anlayışlarla arasına kalın bir set çeker. Sanatsal üretimlerini gerçekleştirirken bu ilkesel duruşunu muhafaza etmeye özen gösterir.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi, Andre Breton’un “Dünyayı değiştirmek” dedi Marx; “Yaşamı değiştirmek” dedi Rimbaud; ‘Bu iki slogan bizim için tektir.’ anlayışına sahip çıkar.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi toplumsal ve kültürel tüm ilişki biçimlerini sınıflar mücadelesinin perspektifinden yorumlamaya ve değiştirmeye gayret gösteren Marksist kuramı kendine referans alır. Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadele pratiklerinin yanında kendini konumlandırır. Sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir dünya tasavvuru içinden hayatla ilişki kurar.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanat ve politika arasındaki ilişkiyi indirgemeci bir şekilde ele alan anlayışları reddeder. Sanatın politikasını önemser fakat sanatı politikanın salt uzantısı olarak görmez. İki ayrı düzlemin eleştirisini kabaca tek bir potada eritmez. Sürrealistlerin “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim” sloganında cisimleşen tutumunu sahiplenir.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi her türlü kanonlaşma girişimini reddeder. Ana akım kanonu eleştirdiği kadar “deneysel” kanonu da eleştirmekten geri durmaz.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi rekabeti reddeder dayanışmayı ön plana çıkarır.
  • Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi “Burjuvazi pisliktir !” demekten bir an olsun vazgeçmez. Burjuvazinin şu ya da bu kanadı fark etmeksizin onu ve onun çıkarlarının temsilcisi devleti karşısına almaktan geri durmaz.

» yeniolaniyap.blogspot.com

İstanbul, 2021

Estrellita Mía/ Tinystar: ERASERHEAD

Estrellita Mía/ Tinystar : ERASERHEAD

Estrellita Mía/ Tinystar te invita a participar en el número temático dedicado al film “ERASERHEAD” estrenado en 1977 y dirigido por David Lynch (Terciopelo Azul, Twin Peaks, Mullholland Drive).

En Eraserhead Spencer, el protagonista principal, habita un desolado paraje industrial cubierto por el moho y la suciedad de un mundo post-apocalíptico, sus relaciones interpersonales son complejas y se desarrollan entre lo real y la ensoñación. Spencer repentinamente se ve en la tarea de ser padre y hacerse cargo, eventualmente, de su creación… que no es un bebé cualquiera…

Años en post-producción, dirigido, escrito, producido y editado por el mismo Lynch, Eraserhead se ha convertido en el film de culto de muchas generaciones. Inscrito del género cinematográfico del body-horror, el film propone muchas áreas de exploración visual y poética, que puede ir desde la fascinación con su estética oscura y el carácter borde de sus personajes hasta las exploraciones sicológicas y antropológicas que algunos estudiosos del cine y el arte han planteado en torno a su visualidad y desarrollo argumental: ¿es Spencer el padre que no logra hacerse cargo? ¿Plantea Lynch el futuro de las relaciones trans-humanas? ¿Qué vinculo efectivo podemos encontrar entre Lynch y Kafka y Gogol?

Estrellita Mía/ Tinystar : ERASERHEAD

Sumario de ejes temáticos referenciales para esta edición :

  1. Iconografía de Eraserhead y cultura pop
  2. Escenas que me impactan
  3. Relaciones inter-personales en el mundo del desecho post-industrial
  4. Convenciones morales y vínculos trans-humanos

MEDIA ACEPTADA : Ilustración, dibujo, collage, narración (hasta 700 palabras), poesía

FORMATOS : Imágenes JPG-TIF (300 dpi.)/ Formato A4 Textos: Word.

DEADLINE : 29 de diciembre de 2021

EDICION DE COLABORACION PARA LOS COLABORADORESENVIAR : editorestrellitamia @ gmail.com

estrellitamiazine.tumblr.com


Istanbul Underground Scene Report: October 2021

SomonX, 2021 Feneryolu, İstanbul

“Gündelik hayatta devrim, şiirini, geçmişten değil gelecekten alabilir.”

-Sitüasyonist Enternasyonal

Yeni Bir Yolculuk İçin Çağrı!

Rafet Arslan

S.E.T. Bülten #01 – Aralık 2010

S.E.T. 21. yüzyılın yeni, güncel, yaşayan Gerçeküstücülüğünün yaratılması çabasının bir parçası olmak için yola çıkıyor.

S.E.T. Bülten, Sürrealist galaksiyi olanca genişliğince ele almaya çalışan bir çabadır. Sadece Sürrealist olan grup ya da sanatçıların yapıtları ile kendini sınırlamaz. Gerçeküstü ruh, düş, eylemle bağlantı kuran her üretime sayfalarını açar. Hareketin doğumunda etkili olmuş Romantizm, Dada gibi mecralarla, hareketin içinden doğmuş Sitü­asyonist Enternasyonal, Panik Hareketi gibi grupların deneyimlerini S.E.T doğal parçası sayar.

S.E.T’in güncel varlığı, geçmiş Sürrealist birikimi, geleneği asla yadsımaz. Fakat inkarcı olmayalım derken sürekli geçmişi tekrarlayan-yaşayan her türlü Ortodoks yaklaşımı da reddeder. Çünkü : ‘Gerçeküstücülük’, büyücülük gibi, korsanlık ve ütopya gibi yaratıcı hayal gücü işidir aynı zamanda. Tıpkı Brezilya makiliklerinin gururlu haydutları Cangaçeiro’lar gibi, Gerçeküstücüler de yenilik yapmaya mahkûmdur : Kutsal hatlar, eski yollar, bilindik geçitler düşmanın elindedir. Öyleyse onların yeni sahalar bulması ya da daha doğrusu kendi yollarını toprağın üzerinde kendilerinin çizmesi gerekiyor, çünkü “Yol yapanındır.” (Michael Löwy, Sabah Yıldızı)

S.E.T. insanlık tarihiyle yaşıt olan şiirsel bakışın, romantik devrimci reddiyenin, gizli ilimlere bağlılığın, ütopya özlemlerinin, Gnosis’e ul­aşma çabasının ve gündelik hayatı ele geçirme tasarısının parçasıdır.

S.E.T’in düş haritasının belli başlı koordinatları şunladır :

Otomatizm, potlaç, simya, iç-uzay.

1848, 1871, 1968, 2009 Atina : Barikat ilmi, Flaneur/ sürüklenme, Nag Hammadi kitaplığı, sanrı, paranoyak-kritik yöntem, zaman yolculukları, fetişizm, entropi, leziz ceset, erekte şiir.

Ütopya/ distopya/ heteretopya/ yeni Babil’ler.

Şiirsel terörizm, ham sanat, punk.

Hermetizm, rüyalar/ rüya dökümleri-paylaşımı.

Aşırma/ çalıntılama..

Hayali diller, siberpunk.

Psikanaliz/ anti-psikiyatri/ şizo-analiz.

Batınilik/ sufilik/ hetorodoksi.

Radikal politika, hack.

Karşıt kültür/ sualtı, önbilicilik, kolaj, frottage, gotik gelenek, simülasyon, psiko-coğrafi.

Happening, esrimeler/ sarhoşluğun gücü, rastlantılar/ olası rande­vular, şimdiki gelecek, ready made, arketipler/ mitler.

Cut-up/ fanzinler/ e-zine’ler, oyun felsefesi, bdsm, geçici otonom bölge, anti-sanat/ sabotaj sanatı/ kavramsal sanat/ mutant sanat, bilgi arkeolojileri, vahşet tiyatrosu, paralel evrenler, devletin ideolojik aygıtları, koleksiyoncu imgesi, delcolmania.

Atopos/ değersiz me­kanlar, yapıbozum.

Soru-yanıt oyunları, deneysel müzik, gerçeklik terörü.

Doxa/ epistomoloji/ praxis.

Modernizm/ karşı modernizm/ post-modernizm, sex-pol, graffiti.

Son kertede S.E.T., Charles Fourier’in deyişiyle tutkusal birliğe ulaşmak, tüm yaşamı bir şiire çevirme düşünün bir eridir.

S.E.T; liberterdir, akla karşıdır, sınır ihlalcisidir, nefes alan, yaşayan bir Gerçeküstücü hayalettir!


ICAF 2021 Festival Afişi

ICAF 2021

İLİŞKİSEL BÜTÜNLÜK

ve D.I.Y. KÜLTÜRÜ

Bu yıl beşincisi düzenlenen İstanbul Çizgiroman ve Sanat Festivali ICAF, olumsuz pandemi koşullarına rağmen son derece hareketli ve bereketli geçti, daha ziyade gençlik ve eğlence festivali havasında gerçekleşen ICAF’ın katılımcı sanatçılar, atölyeler ve bilgilendirici toplantı seanslarıyla içine daldığımızda son derece kapsamlı ve ciddi bir etkinlik olduğunu farkediyoruz. Çizgiroman severler, usta çizerlerle buluşuyor; yenilikçi sanatçılar, genç aktivistlerle geleceği tartışıyorlar…

İki gün boyunca devam eden etkinlik, gitgide dijitalleşen sentetik dünyaya meydan okurcası capcanlıydı; emeğiyle ve sanatıyla yaşayanların, şehrin en uçuk-kaçık yaratıcı potansiyellerin ilişkisel bütünlük pratiklerini deneyimlendiği yüksek tansiyonlu bir otonom bölgeydi aynı zamanda ICAF. Löpçük Fanzin olarak katılımcı sanatçıların bazılarıyla ufak bir mülakat gerçekleştirdim. 29 Ekim 2021


Zezeah ‘Frederik’ Kağıt üzerine mürekkep (2020)

BIG BABOLI PRINTHOUSE

Sérigraphie Atelier & Art-Shop

Zez Eah ve Moklich tarafından işletilen Big Baboli Printhouse yeni sezonda birbirinden enteresan baskı resim örnekleriyle hayatımıza renk katmaya devam ediyor, koleksiyonluk serigrafi afişler, bilimum Cyberpunk baskı-resim örnekleri, Heavy-Metal kültürünün incelikleri, t-shirtler, grafzin’ler ve tüm diğer gelişmeler için takipte kalmayı unutmayın.

“Bu seneki ICAF hem pandemi sonrası ilk kez olması, hem lokasyonu, hem de ücretsiz olmasından dolayı oldukça kalabalıktı.”

Zez merhaba, Şarküteri galeri’nin kapanması hepimizi çok üzdü, bir çok yaratıcı insanın etkinlikler vesilesiyle bir araya geldiği, kültür ürettiği bir buluşma noktasıydı; B.B.P. olarak yeni sezonda çalışmalarınıza nasıl yön verdiniz ?

Şarküteri’yi arkadaşımız Berk Kula’yla ortak olarak, atölyede hali hazırda işlerini bastığımız veya böyle bir alana ihtiyaç duyan tüm arkadaşlarımızın faydalanabileceği ortak bir alan olarak açmıştık. Bize bir çok şey öğretti daha önce böyle bir işin içine girmemiştik.

Ancak bizlerin de birer sanatçı olması ve kendi işlerimize düzgün bir şekilde devam edebilmemiz açısından Şarküteri Galeri dükkanın kapanması bizim için aslında bir açıdan avantaj oldu. Her ne kadar galeriyle ilgilenmekten büyük keyif ve mutluluk alıyor olsak da tekrar kendi alanımıza çekilip, acele etmeden iş üretmeye dönmekten memnunuz. Şarküteri içeriğinin büyük bir çoğunluğu zaten online dükkan’da yoluna devam ediyor. Umarız bu kısa sürede ilham verici bir macera yaşatabilmişizdir sanatseverlere.

ICAF’a daha evvel de katılmıştınız, bu seneki festivali nasıl değerlendiriyorsun?

Evet ! Festivalin yapılacağının kesinleşmesi sanırım epey geç oldu ve bizlere de son dakika haber geldi. Hiç hazır değildik ama bir hafta içinde üç kişi harıl harıl çalışarak hızlı bir şekilde masaya koyacak güzel bir şeyler çıkardık. Festivalin ücretsiz olmasından dolayı izleyici de oldukça çeşitliydi ve bu durum bizi de mutlu etti. Daha önce yollarımızın kesişmediği birçok kişiyle buluştuk. Bu seneki ICAF hem pandemi sonrası ilk kez olması, hem lokasyonu, hem de ücretsiz olmasından dolayı oldukça kalabalıktı.

Baboli Cru : Zez, Moklich, Bilinmeyen Sanatçı & Aylin the Razor ! Icaf hatırası (2021) İstanbul

“Girişimci gençlere

girişmelerini tavsiye ederiz.”

B.B.P. benzeri bir atölyenin daha verimli olabilmesi için nelere ihtiyacı var ?

Daha verimli olabilmemiz için doların, euro’nun daha normal seviyelerde olması gerek. Bu durum bizim malzeme alırken iki kez düşünmemizi sağlıyor, ayrıca yurtdışı ile daha sık temas halinde olmamıza en büyük engel. Kendimizi bir kafesin içinde ve güvensiz hissetmemize rağmen çalışmaya ve üretmeye aynı hevesle devam ediyoruz. Birlikte yaşadığımız diğer insanların da keyfinin, huzurunun yerinde olması hoş olurdu. Bunların sağlanması ve dengede olması büyüyebilmek, serpilebilmek adına epey önemli. 

Avrupa ile mukayese ettiğimizde üretim-tüketim ilişkileri açısından ne tip farklar dikkatinizi çekiyor, girişimci gençlere tavsiyelerin nelerdir ?

Avrupa’da poster sanatçılığı ve kültürü tabii ki buraya kıyasla çok daha eski ve köklü. Günümüzde posterler, popüler kültür ürünü haline gelmişler ve hem sanatçıların tavırları hem de izleyicinin tavrı değişmiş ve koleksiyon değeri taşır hale gelmiş. Amerika’da ve Avrupa’da sanatçıların popüler müzik grupları için yaptıkları serigrafi baskı posterlerin oldukça geniş ve sadık bir koleksiyoner kitlesi var. Sanatçı ile izleyicinin biraraya geldiği devasa fuarlar kuruluyor vb…

Türkiye’de maalesef benzer bir geçmişten bahsetmemiz mümkün değil. Bizler bir ucundan tutmuş olduk ancak bu birşeyleri değiştirmiş midir, arkadan birileri devamını getirir mi, getirilen şey el emeği ve ustalık geleneğini sürdürür mü bilemiyoruz. Girişimci gençlere girişmelerini tavsiye ederiz. 

Söyleşi için çok teşekkürler, çalışmalarınızda kolaylıklar ! Teşekkürler, sevgiler.

Zezeah ‘Nightmare’ Kağıt üzerine mürekkep (2020)

print house / editions


SomonX, 2021, İstanbul

Kitty Bitchy Duo : Gizem Yılmaz x Sabbi Senior (2021) İstanbul

KITTY BITCHY FANZINE

Istanbul based Queer ‘zine created by Gizem Yılmaz

Hüzün, melankoli, alaycılık, tüm çocuksu şeyler, tatlı ve bebeksi dudaklar, karşı çıkışlar, direniş ve düşüş, masumiyet, şiddet, yalnızlık, birliktelik, yoldaşlık ve arkadaşlık, biraz daha alaycılık ve kırmızı kahkahalar.

Gizem merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden ve Kitty Bitchy zine’dan bahsetmek ister misin, seni böyle bir queer fanzin hazırlamaya iten şey neydi ?

Merhabalar, bizi davet ettiğin için çok teşekkürler sevgili yoldaşım Erman!

Multidisipliner bir sanatçı, yeni bir İstanbulluyum. Birkaç yıl önce küçük bir şehirden, geleneksel bir aileden buraya geldim; kendi özgün yolunu bu uçsuz bucaksız yerde aramaya çalışmak, ilk bölüm maceramı başlattı. Kastettiğim ekonomik bağımsızlık denen mefhum, mezun olduğum bölüm olan mimarlıktan kadim duayenlerle savaş, meslek hayatından sistematik dışlanma, her yönden devam eden bir mahalle baskısı, İstanbul’un sonsuz gece hayatı, elit galeriler, gündüzleri ise iş hayatında emek veren bir sanatçı olarak özgün sesimi aramam, bunlar gibi türlü olaylar ve durumlarla çoğunlukla tek başıma olan mücadelemdir.

Bu zorlu yolda fikir alabileceğim pek bir insan olmaması, kaygı ve yalnızlık zamanla Kitty the Bitchy’nin temellerini attı zihnimde. Kendi hayat mücadelemi, Kitty the Bitchy’nin de sahip olmasını umduğum nitelikler belirdi. Hüzün, melankoli, alaycılık, tüm çocuksu şeyler, tatlı ve bebeksi dudaklar, karşı çıkışlar, direniş ve düşüş, masumiyet, şiddet, yalnızlık, birliktelik, yoldaşlık ve arkadaşlık, biraz daha alaycılık ve kırmızı kahkahalar. Kadınların ve queer’lerin yoldaşlığının, kader arkadaşlığının iyileştirici gücü. Böylece bir fanzin olarak başlayacak olan Kitty the Bitchy’nin yaratıcılık ve utanmaz sürtüklük temelinde bir komüne dönüşmesini hayal ettim. Tüm özgürlük girişimlerimizin damgalandığı bu coğrafyada, biz de damgalarımızı öpücükler ve gözlerimizde parıldayan alevlerle şahlandırıp daha da özgürleşmeye ve ilham vermeye çabalıyoruz. Sabbi uzun süredir yanıp sönen ışıklarla dolu bu uzun yolda bir Güneş gibi açtı. Artık iki kişilik dev bir kadroyuz.

Kendi kurtuluşumu yaratıcılıkta ve sanatta buldum, masalda olduğu gibi. Bunun iyileştirici gücüne sonsuz inanıyorum.

‘Kırmızı Ayakkabılar’ alt başlığıyla ilk sayınızı Clarrissa Estés’den ilhamla neşrettğinizi dile getiriyorsun, genç bir sanatçı olarak yaşadığımız coğrafya açısından bu eserin bu düzeyde yoğun bir ilgi uyandırmasını neye bağlıyorsun?

Öncelikle kısaca neden ilk sayıda Estes’in Kırmızı Aykkabılar masalı ve psikoanalizini temel aldığımdan bahsedeyim. Bu masalda yazar “Cehennemin içinden geçen kırmızı ayakkabılarla o çılgın dansı yapmış olan kadınlar”dan bahsediyor analizde. Kendi yaratıcı yolunu bulmaya çalışırken yaşanan kayıplar, inanışlar aldanışlar, el yapımı ayakkabılar ve hazır parlak deri ayakkabılarla anlatılıyor. Kendi kurtuluşumu yaratıcılıkta ve sanatta buldum, masalda olduğu gibi. Bunun iyileştirici gücüne sonsuz inanıyorum. Bu yüzden ilk sayıda bir kaybediş ve buluş, yeniden kaybediş, bir düşüş ve dirilişle giriş yapmak istedim. Bu yoldan geçen kadınların, queer’lerin yolunu aydınlatması için bir başucu masalı olsun istedim ilk sayının. Benim için olduğu gibi; canavarlarla savaştan sonra yorgun bir gün sonunda, yalnız olmadığımızı hatırlatan bir resimli masal.

Bu yoğun ilgiyi gösterenler, Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okuyanlar, kendilerini ve üzerlerindeki yoğun toplumsal baskıyı, acılarını anlayabiliyorlar, kendilerini anlaşılmış hissediyorlar. Acıların, yetersizliğin, tatminsizliğin sebebini hep kendilerinden kaynaklı, içerden olduğunu da biliyorlar; bunun sebebinin ise dışarda olduğunu ve nasıl da bağlanıp zincirlerle, kuşatıldıklarını görebiliyorlar, bunları nasıl kırabileceklerini de. Dışardan, yani toplumdan gelen tüm baskı, yıkıcı sinyaller yaşadığımız toplumun her katmanına sinmiş, sarıp sarmalanmış; ama biz de her yerdeyiz, en beklenmedik yerlerde, evlerde, sokaklarda…

Dülgerz : Rüyalar ve Karabasanlar (2021) İstanbul

Dikkat !

Sevgi, Yaratıcılık ve Dostluk var !

Müzikle de uğraşıyorsun, neler yapıyorsun anlatmak ister misin?

Grubumuz İlk Zamanlar’da sahnelemesi ve üretmesi daha çok deneysel ve doğaçlama diyebileceğimiz, biraz da performans sanatına kayan işler ortaya çıkarıyoruz. Dülgerz çoğunlukla elektronik yapıyı şekillendiriyor, ben de şarkı sözü yazarlığı ve vokaldeyim, aranjede birlikteyiz. Genre’ların, tarzların ve akılların içinde değil, dışında kıyısında kenarında gezmeyi seviyoruz.

Tüm uğraştığım yaratıcı faaliyetler, dijital ve analog görseller, videolar, fanzinler ve müzikler hikaye anlatıcılığından besleniyor. Müzikle yaptığım da, bazen kadim bir masalı bir çocuğun beceriksizliği ile anlatmak, bazen bir rüyayı uykuyla geveleyerek, ya da bir kavgayı bağırarak, bazen dikkatle kelimeleri sıralayarak, zaman zaman da anlamsızlığın aklın sınırlarında mırıldanma ve haykırmalarla dolu şeyler üretmek. Çok tozlu bir anıdan, bildiğimiz bir şiirden beslenen, birbirimizden ya da yalnız izlenimlerimizden doğan.

Harika gerçekten, peki ya yerli-yabancı okuduğun, tavsiye edeceğin fanzinler, yayınlar var mı, varsa nelerdir?

Fanzin dünyasında pek yeniyim, o yüzden şu sıralar çok keyif aldığım grafik romanlardan birkaç örnek versem daha iyi. Jimmy the Smartest Kid On Earth aklımı başımdan aldı. Getrude Stein’ın Dünya Yuvarlıktır’ı illüstrasyonları ve kuraldışı diliyle çok tatlı, Tek Ruh okuma deneyimi çok başka bir çizgi roman. Onun dışında queer teori ve mimarlığa dair okumalar yapıyorum, ilgilenen özelden ulaşabilir….

Bir çok genç fanzinlerle uğraşıyor, bütün bu çabanın ata-erkil, kapitalist sisteme karşı bir direniş pratiği geliştirdiğini düşünüyor musun?

Fanzin fikir üretimi ve sonuç aşamalarının bütünü olarak bir karşı çıkış ve direniş, sınır aşımı eylemi. Kendi işlerini, kurumsal bir onay olmadan ilgilenenlerle buluşturma tutkusu, kapitalist yayıncılığı alaya almak, sürekli yarım kalmış, mükemmel karşıtı, karalama defteri, deney tüpü misali doğasıyla. Kendi biricik sesine güvenmeyi öğrenmenin bir yolu. Kendi onayını kendi veren, yaratıcısı, işçisi, dağıtımcısı, tanıtımcısı, her şeyi olmayı deneyen cesur çocukların oyunu. Gazı benzini kendinden, beyhude bir hobi diyenleri kesebilecek türden asi çocukların sesi.

Rüyalar ve Karabasanlar : Dülgerz ve Kitty Bitchy Gizem (2021) İstanbul

Şu an üzerinde çalıştığın herhangi bir şeyler var mı, Kitty Bitchy zine’ın yeni sayısı ne zaman okurla buluşacak?

İlk Zamanlar’ın dijital ortamdaki ilk albümü, kendi bağımsız görsel işlerim ve Kitty the Bitchy aynı anda yürüttüğüm projeler. Sabbi ile Kitty the Bitch’nin bir komün olarak yaratabileceği tüm olanaklar üzerine çalışıyoruz şu an. Dediğim gibi, fanzin sadece başlangıçtı. Bu direnişi, utanmaz tavrı, ataerkiye ve normlara dil çıkarış eylemlerimizi; performans ve video sanatlarını da kapsayacak şekilde genişletecek ve dijital platformlar aracılığıyla sürtük kedilere ulaştıracak bir yapı kuruyoruz. Çok yakında sizlerle olacak, gelecek sayıların haberlerine de buralardan (benim ve Sabbi’nin instagram sayfalarından ve Kitty the Bitchy’nin kendi sayfasından) ulaşabilirsiniz.

Söyleşiye katıldığın için çok teşekkürler Gizem, eklemek istediğin bir şeyler varsa lütfen buyur.

Davetin için tekrar teşekkür ederim, sayenizde Yeraltı bir miktar ışık görüyor. Karanlık ortamlarda kendi ışığını bulanlara selam olsun !

For exculissive stories through all visual stuffs, architecture, sound, space and time.

> pink panzer


Türkiye’de Fanzin Kültürü | Tolga Güldallı – Deniz Beşer @ İstanbul Comics & Art Festival 2021

Rash, 2021 İstanbul

“The revolution of everyday life cannot draw its poetry from the past, but only from the future.”

–Situationist International

Call For a New Journey !

Rafet Arslan

S.E.T. (Surrealist Action Turkiye) is starting out to be part of the attempt to create the new, contemporary and living Surrealism of 21st century.

S.E.T. Bulletin is an attempt to embrace the surrealist galaxy with all its immensity. It does not limit itself just by surrealist groups’ and artists’ works. S.E.T. Bulletin is open to every production related to surreal spirit, to dream and to action.The group considered the experiences of the movements such as Romantism and Dada that have inspired the Surrealism, along with the groups like Situation­ist International-Panic Movement which has born from it, to be a natural part of S.E.T

Contemporary existence of S.E.T. does not ignore the surrealist accumulation and tradition at all. But it refuses every orthodox ap­proach that reproduces the past constantly. Because : ‘Surrealism’, like hermeticism, sorcery, piracy, and Utopia, is above all a matter of creative imagination. Like the cangaceiros, the noble bandits of the Brazilian woods, the Surrealists are doomed to in­novate, invent, and explore. The old ways, the paved roads, and the beaten paths are in the hands of the enemy. New ways must be found “The wanderer makes the path.” Michael Löwy/ Morning Star (2009)

S.E.T. is part of a poetic vision which is as old as mankind, of a romantic revolutionary denial,
of a dream of Utopia, of a fidelity to occultism, of an attempt to reach the Gnosis and of an intention of invading the everyday life.

Main coordinates of dream map of S.E.T : Automatism, potlach, alchemy, innerspace.

1848, 1871, 1968, 2009 Athens : Barricade wisdom, flaneur/ derive, Nag Hammadi library, delusion, para­noiac-critic method, time travels.

Fetichism, entrophy, cadavre exquis, erect poetry.

Utopia/ distopia/ heterotopia/ new Babels, poetic terrorism, art brut, perversion, cyberpunk.

Hermetism, dreams/ documentation and sharing of dreams, plagiarism/ de-tournement.

Imaginary languages, cyberpunk.

Psychoanalysis/ anti-psychiaty/ schizo-analysis, Heretism/sufism/heterodoxy.

Radical politics, hack, anticulture/ underwater, precognition, col­lage, frottage, gothic tradition, simulation, psycho-geography.

Happening, trances/ power of drunkenness, coincidences/ possible appointments, future of now, readymade, archetypes/ mythes, cut-up/ fanzine/ e-zine.

Philosophy of game, bdsm, temporary autonomous zone, anti-art/ art sabotage/ conceptual art/ mutant art, epistemological archeology, theatre de la cruaute/ theatre of cruelty, paralel universes, ideological state apparatuses, collector image.

Delcolmania, atopos/ worthless places, deconstruction.

Question and answer games, experimantal music, reality terror, doxa/ epistomology/ praxis.

Modernism/ anti-modernism/ postmod­ernism, sex-pol, graffiti.

Once and for all, the S.E.T. Bulletin is a soldier of the dream of achieving a passionate union as Charles Fourier argues and of the dream of transforming all life into poetry !

S.E.T. is libertarian, is against the reason, trespasses the borders.

S.E.T. is a breathing and living Surrealist Phantom !

Rafet Arslan (Translated by Michelle)

December 2010


Suadiye, İstanbul, 2020

Andre Breton, 1924

Çeviri: Kaya Özsezgin

Hayata, hayatın en kırılgan unsuruna –yani, gerçek hayata– olan inanç o kadar kuvvetlidir ki, sonunda kaybolup gider. İnsan dediğimiz bu iflah olmaz hayalperest, yazgısından duyduğu hoşnutsuzluk gün be gün arttıkça, kullanmaya sevk edildiği nesnelere değer atfetmekte zorluk çeker; o nesneler ki, ya umursamazlığı yolunun üzerine çıkarmıştır onları, veya kendi çabasıyla –neredeyse her zaman sadece kendi çabasıyla– kazanmıştır, çünkü çalışmayı kabullenmiş, en azından şansını (daha doğrusu şans addettiğini!) denemeyi reddetmemiştir. Bu noktada büyük bir tevazu hisseder: Hangi kadınlara sahip olmuştur, hangi aptalca serüvenlere bulaşmıştır, bilir; zenginliği ya da yoksulluğu onun için artık hiçbir şey ifade etmez. Bu açıdan, yeni doğmuş çocuktan farksızdır. Vicdan rahatlığına gelince, itiraf edeyim onsuz da gayet iyi idare eder. Şayet onda bir nebze zihin açıklığı kalmışsa, tek yapabildiği çocukluğuna dönmek olur ve akıl hocalarıyla eğitmenlerinin onca eğip bükmesine rağmen yine de çocukluğu ona hoş gelir. Bilinen tüm kısıtlamaların yokluğunda, aynı anda sürdürülmüş birkaç yaşamın perspektifini edinir orada. Bu yanılsama kök salar içinde; artık her şeyi anlık olarak, olabilecek en basit haliyle görmekten başka bir şey istemez. Çocuklar her güne dertsiz tasasız başlarlar. Her şey emirlerine amadedir, en berbat maddi koşullar bile iyidir. Orman ister karanlık olsun ister aydınlık, fark etmez, nasılsa uyumak yoktur.

Ama şu da bir gerçek ki, kimse o kadar uzağa gitmeye kalkmaz, mesele sadece uzaklık değildir. Tehditler ardı ardına gelir; pes edilir, fethedilecek toprakların bir bölümünden vazgeçilir. Sınır tanımayan hayal gücü, böylece keyfî bir fayda ilkesine katı biçimde uymaya zorlanır; bu aşağı rolü uzun süre kabullenemeyince de, insanı, yirmili yaşlarındayken sönük yazgısıyla baş başa bırakarak çekip gider.

Sonraları insan, yaşama sebeplerini giderek yitirmekte olduğunu hissedip, âşık olmak gibi istisnai bir duruma yaklaşmaktan bile aciz hale geldiğini görünce, ucundan kıyısından toparlanmaya çalışsa da başaramaz. Çünkü bundan böyle ruhen ve bedenen sürekli dikkatini talep eden pratik bir zorunluluğun hükmü altına girmiştir. Artık davranışları enginliği, fikirleri büyüklüğü ıskalayacaktır. Gerçek veya hayalî olayları, zihninde ancak, benzer olaylar yığınıyla ilişkileri çerçevesinde canlandırabilecektir – kendisinin dahil olmadığı, ıskalanmış olaylarla. Demek istediğim: Bu olayları, sonuçları diğerlerinden daha güven verici olan başka bir olayla ilişkili olarak değerlendirecektir. Bu durumda da, onlarda hiçbir surette selametini göremeyecektir.

Sevgili hayal gücü, en çok sevdiğim yanın affetmemendir.


Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’

“Bazen kelimeler gerçekten o güce sahip olur,

ve kalbinize saplanabilir.

O zaman bunu başka türlü tarif edemezsiniz,

olduğu gibi söylemeniz gerekir.”


Bostancı – Haydarpaşa hattı, 2019-2021 Graff. Scene Report
DSK, 2020, İstanbul
TUR Crew, Casio x Pars^DSK – Tricky, 2021, Yeni Suadiye Köprü, İstanbul
Suadiye, 2021, İstanbul
Brake, 2021, İstanbul
Bilinmeyen Sanatçı, 2020, İstanbul
Bilinmeyen Sanatçı, 2020, İstanbul
Murys, Suadiye, 2020, İstanbul
SomonX, 2020, İstanbul
Kerem Ardahan, 2021, İstanbul
Suadiye, İstanbul

“İnsanlık Ölmedi,

Sokaklarda Yaşıyor!”

Criminals, 2017, Caddebostan, İstanbul
Rob Colour, 2017, Suadiye, İstanbul
WK, 2020, Suadiye, İstanbul
DenDen, 2019, Suadiye, İstanbul
DenDen ‘Pick Your Player’ 2020, İstanbul
Ying Yank x Rash, 2021, Suadiye, İstanbul
Suadiye 2021, İstanbul
Rash 2020, Suadiye, İstanbul
Suadiye 2021, İstanbul
K0R ‘3ADAS’ 2021, İstanbul

Skate or Die !

ATEŞLİ BİR FOTOROMAN:

SKATE OR DIE !!

Illegal rampa çalışmaları : Berk ve Berke ikilisi iş başında
Çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor
Kaykaycılar hazır !
Kıyasıya rekabet başlamak üzere
SKATE
OR
DIE !!
HALAY OR DIE !
Anlayamazsınız !

SomonX, 2021 Feneryolu, İstanbul

Senin oyunun da sıkıntıdan doğmuştu, kentteki gidişata karşı çıkma amacını taşımıyordu, ne gece sokağa çıkma yasağına, ne duvarlara afiş asmaya ya da yazı yazmaya konan hain yasaklamalara, hiçbirine. Sen renkli tebeşirlerle çizmekten keyif alıyordun, o kadar (graffiti sözcüğünü sevmezdin, o sanat eleştirmeni tınısını), bir de ara sıra gelip çizilenlere bakmaktan, hele işler yolundaysa, belediye kamyonunun gelişini, işçilerin karalamaları silerken savurdukları desteksiz küfürleri izlemekten hoşlanıyordun. Çizimlerin siyasal bir içerik taşımaması umurlarında değildi, yasak her şeyi kapsıyordu, çocuğun BİR EV YA DA BİR KÖPEK çizme yürekliliğini gösterse, onun çizdikleri de övgüler ve gözdağları arasında silinecekti. Kentte yaşayanlar, korkunun kimden yana olduğunu pek kestiremiyorlardı artık; senin kişisel korkunun üstesinden gelmen, karalamalar için en uygun zamanı ve yeri çoğu kere yanılmadan saptaman buna bağlıydı belki.

Hiçbir keresinde tehlikeyi göze alman gerekmedi, çünkü yerinde bir seçme yapmayı biliyordun ve temizlik kamyonları gelene kadar, o süre içinde, tertemiz bir boşluğu andıran bir şey açılıyordu önünde, umuda bile yer tanıyan bir boşluk. Uzaktan kendi çizimine bakarken, yoldan geçenlerin de ona kaçamak bir bakış attıklarını görüyordun, kimse, tam önünde durmuyordu tabii, ama bakmadan geçen yoktu, bazen iki renkle soyut bir düzenleme, bir kuşun yandan görünüşü ya ela birbirine sıkı sıkı sarılmış iki beden. Bir keresinde kara tebeşirle şöyle yazmıştın duvara:

BENİM DE İÇİM YANIYOR

İki saat bile kalmadı yerinde, aynı gün polisler elleriyle yazını yok ettiler. Sonraları yalnızca çizimlerle sürdürdün. Seninkinin yanı başında bir başkasının çizimi belirdiğinde, nerdeyse korkuya kapılmıştın, ansızın tehlike iki kata çıkmıştı, demek senin gibi biri, tutuklanmanın, belki de daha beter bir felâketin eşiğindeyken, birazcık eğlenmekten kendini alamamıştı ve o kişi -sanki daha önemsizmiş gibi- kadındı. Bunu kendine kanıtlayamadın, ama apaçık tanıtlardan çok farklı, daha açıklayıcı bir şey vardı : Özel bir çizgi, sıcak renklere düşkünlük, bir buğu. Kim bilir, belki de sokaklarda tek başına yürüdüğünden denge yaratmak için yapmıştın bu yakıştırmayı; o kadını beğeniyordun, onun adına korkuyordun, nasılsa arkası gelmez diye umutlanıyordun, ama bir keresinde, senin çiziminin yanıbaşına çizdiklerini gördüğünde az kalsın paçayı kurtaramayacaktın, içinden bir kahkaha atmak geldi, polisleri kör ya da budala yerine koyup orada dikilmek.

Bostancı, 2021, İstanbul

Bir gece onun tek başına duran bir çizimini gördün; kırmızı-mavi tebeşirle bir garaj kapısına çizmişti, kurtların kemirdiği tahtadan ve çivilerden yararlanmıştı. Her zamankinden daha çok oydu -çizgileriyle, renkleriyle-, aynı zamanda bir sesleniş, bir soru gibi geldi sana, bir çağrı gibi. Gün ağarırken döndün, devriyelerin sessiz (temizlik harekâtı hızını yitirdiğinde, ve kapının geri kalan bölümde yelkenleri, dalgakıranlarıyla, bir deniz görünümü çizdin şipşak; yakından bakmayan biri rastgele biri çizgi oyunu sanabilirdi, ama o nasıl bakacağını bilecekti nasılsa. O gece, iki polisin elinden dar kurtuldun, odanda bardak bardak cin içerek onunla konuştun, aklına her geleni söyledin ona, sesle yapılmış başka bir çizim gibi yelkenleriyle BAŞKA BİR LİMAN, onu esmer, suskun bir kadın olarak getirdin gözlerinin önüne, ona dudak ve meme yakıştırdın, birazcık aşık oldun.

Julio Cortâzar, ‘Graffiti’

Çok eski bir derginin arkasında bulunan el yazması

İleten : Cemal Akyüz


Kaan Bilaloğlu, 2021 Feneryolu, İstanbul
Graffiti in Istanbul | Is there still passion for Street Art? (Turkish/English Version)
Kaan Bilaloğlu, 2019, Fenerbahçe sahil, İstanbul
Rash, 2020, Suadiye, İstanbul
Rash, 2019, Suadiye, İstanbul
Alper Aga^No Fame Underground – Neso^DSK, Rash^DSK – Rakun, 2020, İstanbul
Brake, Kaan & Murys, 2019, Suadiye, İstanbul
Murys, 2019, Suadiye, İstanbul
Murys, 2019, Suadiye, İstanbul
Welcome 2 Bostancı Underground, 2020, İstanbul
Detay : SomonX, 2020, Yakamoz sk., Suadiye, İstanbul
Max, 2019, Suadiye, İstanbul

Adventure Continues…

Don’t forget to check for previous chapters:

ISTANBUL UXGX SCENE REPORT PART 2:

ISTANBUL UXGX SCENE REPORT PART 1:


Irish Leftist Power: MOOT POST

Irish Leftist fanzine ‘Moot Post’ no:01, 2017

Founded in 2009. Moot is the brainchild of our dear leader Magnus Orlando Ovaltine Tamakishi. He be queathed us the ways of the leftist mind and we have continued his glorious teachings in the form of a low’ budget, low-circulatıon zine.

While the people of Ireland sleep, the glorious. Soaring Moot Tower pulses with activity into the night disseminating pure leftest muck into the deep crevices of our undulating society.

Moot is located at the geographic centre of Ireland due to the beneficial natural amplification of our soothing Moot radiowaves. Let the waves pour into your ears and ooze out of your nose.

Our team of diligent comrades have brought forth an unwashed lump of pure content in this zine. In the process they exhausted every ounce of energy in their collectivised pod-brains. It may be a couple of months before we can whip them into shape to make a second zine. Contrary to prior reports. Moots contributors are in fact quite well treated and we have had less nervous breakdowns this year than our last.

Stephen Morton, moot post #01, 2017

Moot Headquarters, photo by Alan S.

Moot is truth,

Moot is true,

Moot is for me and for you:


If you would like to contribute to Moot, please email us at themootpost @ gmail.com

You can submit your art, essays, prose, poetry, comics, photography, video or any ideas to be included in our next zine.

Moot records : We are looking to release cassettes of electronic music. Email us your demos and we’ll get back to you.

Consider supporting moot on our patreon, or by helping us distribute our material both online and off.

Pdfs of our zines and various agitprop will be available on our website for free.

Moot Post no.1 pdf edition

Special thanks to Conor, Philip and Erman.

@mootireland


Woman With -A- Manifest: Matilde Digmann

Matilde Digmann, Copenhagen, 2022

Jeg er her for frihed, ærlighed, sårbar­hed, gender-fluidity, for kærlighed.

Det var usansynligt at jeg skulle blive en kanal for lyset. Det jeg kommer fra er så mudret, så mørkt – men jeg skulle igennem de dybeste lag for at forstå, at jeg er lys. Hver gang jeg har ramt bunden, er jeg blevet vist at jeg kan gå højere – at vi alle har et valg. At vi kan give slip på frygt og være i tillid til at alt udfolder sig præcis som det skal. Og vide at dét at være i overgivelse – i nuet – er lig med at være i vort højeste selv.

Skyggearbejde handler om at bevidstgøre sig skyggen (de sider af os selv vi ikke kan eller vil se og anerkende) – ikke at skubbe dem væk, løbe fra dem eller lade som om de ikke eksisterer – men i stedet vende os om og integrere mørket. Og dermed erkende at vi er begge dele: både lys og skygge. Jeg kaster min skygge ud i rampelyset for at integrere den i os alle, for at hjælpe os til at forstå at vi ikke behøver at gøre vores skygge forkert og udskamme den – men at vi kan se den for hvad den er – et bange dyr, en ego-skal bygget for at beskytte os. Se at vi er født uskyldige – som ren kærlighed.

Jeg arbejder for at kaste lys ind i den kollektive skygge – for at blotlægge mis­forhold i den dominerende kultur. For at frisætte os fra den programmering og radikalisering vi er blevet udsat for gen­nem en opvækst i et kapitalistisk patriar­kat. Når jeg ser på kønnene, og mine egne oplevelser som biologisk kvinde – ser jeg en dyb diskrepans. Jeg ser en enorm for­skel på begrænsningerne af den ydre og indre frihed der er for kønnene hver især. Jeg er nødt til at pege på dobbeltmoralen og hykleriet i et samfund der systematisk seksualiserer kvinder og som så – når kvin­der agerer åbenlyst seksuelt – vender sig om og udskammer dem for det. Et sam­fund hvor mænd programmeres til at un­dertrykke følelser, til at lukke ned. Dette systemiske svigt kommer til udtryk som konstante indviduelle kampe om at få det godt, som enten kæmpes eller fortrænges, og som vi ikke kan vinde på et individu­elt niveau. Det er et system der fratager os vores evne til at elske frit, og det er på tide vi bliver fri af det.

Jeg er her for frihed, ærlighed, sårbar­hed, gender-fluidity, for kærlighed.

matildedigmann.dk


Miinto Meets: Matilde Digmann

Does ceramics and fashion have anything in common? It certainly does for artist and author Matilde Digmann who uses their creativity as a safe space of self expression.

Matilde Digmann (Mat) is a gender fluid artist and author. Mat’s artistic practice is multi-faceted but rooted in two main principles: Work evolving around outing shadow and exposing things we usually try to keep in the dark, thereby calling out biased structures in society and discrepancies in dominant morality. Mat is working on outing shadow (in a Jungian sense) on a personal as well as on a societal level. The second focus of Mat’s artistic practice is in working towards a betterment of the artistic community – in service to particularly blocked artists via the podcast Shadow Work Podcast and in pursuit of healing a generation of men and women who have been radicalised by growing up in capitalist patriarchy – via the graphic novels Pseudo and the upcoming Bad Boys.

As their unique artwork and ceramics, Mat – who’s based in the vibrant neighbourhood of Nørrebro in Copenhagen – primarily uses bright and bold colours in their wardrobe – matched with loads of gold and glitter. Meet the Copenhagen-bases artist here, and get a preview of their unique and personal art as well as their take on personal and great style.


Matilde Digmann ‘Pseudo’ Graphisk Roman. Basilisk 2021

Matilde Digmann (Mat) Bir sanatçı ve yazar olarak çok yönlü sanat pratiğini iki temel ilkeye dayandırmaktadır: Gölgeyi aşmak ve genellikle karanlıkta tutmaya özen gösterdiğimiz yönlerimizi açığa çıkarmak; böylece çizgi-roman dili, çeşitli afişler ve grafik hyper-text’lerden de faydalanarak sanatçı toplumdaki önyargıları ve baskın ahlakın tutarsızlıklarını gözler önüne sermeyi hedefler.

Mat, hem kişisel hem de toplumsal düzeyde gölgeyi (Jungcu anlamda) aşmak için çalışıyor. Onun sanat pratiğinin odaklandığı ikinci alan ise Shadow Work Podcast aracılığıyla özellikle amatör sanatçılara yardım etmek ve kapitalist ataerkil bir ortamda büyüyerek radikalleşmiş günümüz erkek ve kadın nesline şifa olmak amacıyla sanat camiasının iyileştirilmesine yönelik çalışmalar yapmaktır.


Matilde Digmann ‘Pseudo’ Graphisk Roman. Basilisk 2021

“Pseudo” by Matilde Digmann

Resorce : Gabriele Di Fazio / Just Indie Comics

Anthropomorphic animals, online dating, drugs, sex, shame, inability to relate to others. In short, the usual old story. Indeed no. Pseudo by Matilde Digmann fits into a genre that is now highly exploited, that of problematic animals that do bad things, but manages to have her say. Mat – this is his stage name, given that he defines himself “a non-binary multidisciplinary artist and author” – first of all he paints and sculpts. He has a studio in Copenhagen full of his creations. Enter the world of comics as an outsider and in this Pseudo, a volume of 366 pages in English with a beautiful mirror cover published by the Danish Forlaget Basilisk, this is evident. The story continues in small episodes, almost by accumulation. There is no great sense of rhythm. The drawings are raw, dark, not at all cute and in any case far from the dominant aesthetic, dropped in a black and white that cannot be blacker. All this allows Mat to get out of the sowing of today’s alternative comics, avoiding ending up in the long list of Simon Hanselmann’s emulators.

The story written by Mat talks about the almost homonymous Cat, an anthropomorphic cat who after 9 years breaks up with her boyfriend and begins a “crazy year” made up of new acquaintances, transgressive evenings and – inevitably – self-harm. Pseudo begins with the protagonist signing up for a dating site, while she spends her days indoors with Ted, a traditional four-legged cat. The first pages of the volume are the weakest and most obvious, with many situations that they already know. Then after a while things take off. Meeting after meeting we witness a gallery of men who are idiots at best, manipulative bastards at worst. In front of them the protagonist is unable to react, on the contrary, most of the time she is satisfied or even submits. The story stops being banal and becomes a psychological crescendo that plumbs Cat’s unconscious search for unhappiness.


Nomineret til Pingprisen 2022: Matilde Digmann – PSEUDO

The plot is inspired by the personal stories of Matilde Digmann, who after nine years of marriage has changed her life in a radical way. For more details, I refer you to this article / interview, which rightly frames Pseudo as a feminist parable. But there is more, for us who are lovers of the strange. For example, there is a talking spider that turns from a threat into the protagonist’s shoulder. In a chapter entitled Bad Trip, the spider enters Cat’s brain to find a wasteland populated only by giant cocks. Towards the end, a flashback shows us the encounter with a sort of “cat god” with a third eye: the same third eye that appears every now and then on Cat’s forehead before a few encounters, making her even more ashamed – if any needed – of his body.

“Pseudo” by Matilde Digmann

The finale sees the final confrontation between Cat and her latest boyfriend, even worse than the former historian. Turns out the guy is married and the father of a little girl, who he hasn’t been able to see since he hit his wife with a metal pipe. Unfortunately the last pages are broom with the initial ones, because – even taking into account that the volume is presented as the first of a trilogy – they close the story in an all too hasty way. Pseudo works fine from p. 70 on p. 341, and in any case 272 pages, so they are enough and advance. What then in these times, when novice authors tend to always look for the “round” comic with all the right ingredients and the graphic novel is a genre rather than a format, making a comic a little wrong can also be a positive thing.

The main merit of Pseudo remains its being an original feminist parable. Mat does not indulge in easy theses or didactic dissertations. With the technique of accumulating characters and situations, he rather tells the tendency to submission of the main character and the pettiness of the male gender, so much so that in some passages he reaches pure misanthropy. Beyond this, the book would be worth the cover price only for the drawings, which in their tarry black and white bring us back to less colorful and certainly more glorious times than today.

In conclusion, here are some useful links, namely Mat’s site, the Instagram page and finally his online shop where you can buy the volume.

matildedigmann.dk

Pseudo


It was unlikely that I would become a channel for the light. What I come from is so muddy, so dark – but I had to go through the deepest layers to understand that I am light. Every time I have hit rock bottom, I have It was unlikely that I would become a channel for the light. What I come from is so muddy, so dark – but I had to go through the deepest layers to understand that I am light. Every time I have hit rock bottom, I have been shown that I can go higher – that we all have a choice. That we can let go of fear and be confident that everything unfolds exactly as it should. And knowing that being in surrender – in the now – is equal to being in our highest self.

Shadow work is about becoming aware of the shadow (the sides of ourselves we cannot or will not see and acknowledge) – not pushing them away, running away from them or pretending they do not exist – but instead turning around and integrating the darkness. And thus recognize that we are both: both light and shadow. I cast my shadow into the limelight to integrate it into all of us, to help us understand that we do not have to make our shadow wrong and shame it – but that we can see it for what it is – a scared animal, an ego shell must be built to protect us. See that we are born innocent – as pure love.

A society where men are programmed to suppress emotions, to shut down.

I work to shed light on the collective shadow – to expose disparities in the dominant culture. To free ourselves from the programming and radicalization we have been subjected to through growing up in a capitalist patriarchy. When I look at the sexes, and my own experiences as a biological woman – I see a deep discrepancy. I see a huge difference in the limitations of the outer and inner freedom that exist for the sexes each. I have to point to the double standards and hypocrisy of a society that systematically sexualises women and who then – when women act openly sexually – turns around and shames them for it. A society where men are programmed to suppress emotions, to shut down. This systemic failure manifests itself as constant individual struggles to get the good that is either fought or repressed and that we cannot win on an individual level. It is a system that deprives us of our ability to love freely, and it is time we become free from it.

I am here for freedom, honesty, vulnerability,

gender-fluidity, for love

Shadow Work Podcast

matildedigmann.dk


Graphzines Over Copenhagen: Zven Balslev & Cult Pump

Cult Pump Books at the Chart Art Fair

there´s more and more zinefest being organized in Copenhagen though, and the tables are very diverse. I see it as a sign of people being fed up with mainstream culture.

Hello Zven, would you tell us a little bit about Cult Pump and what you do? I guess you are also distributing different labels besides print limited editions and art-zines.

I am a little of everything, painter, cartoonist, printmaker, editor. I started the Cult Pump label in 2010, but before that I was also making zine and publishing books. At some point I decided only to publish my own stuff but then you meet artists and their art is great and you think: “if I dont publish this, no one else will!” So its a duty, but also a pleasure, and a way of evolving as an artist, by getting input from other artists, learning other approaches. I share my studio with other artists, some of whom I work with, but I manage the label on my own, except for “Radbrækket” a comix anthology that I am editing with Tue Sprogø. I also do a bit of distribution, mostly books related to the ones I publish.

the process of doing stuff together without knowing the final result is just as important as the actual products.

Would you like to talk about your acquaintance with Hilal Can, you worked together at the Cult Pump studio recently, what kind of artist is she, were you satisfied with the work that emerged?

Hilal Can is a bit like myself, a restless soul, working with multiple medias. We met a few times before, and this time there was time to invite her to do prints here! She made a mini-zine/ poster here which turned out really cool. The Cult Pump is a meeting place for artists, as I said, so the process of doing stuff together without knowing the final result is just as important as the actual products.

We see that the graphzine scene is very developed across Europe, especially in France and Germany. What would you say if we asked you to summarize the independent publishing and similar counterculture movements for Denmark ?

Denmark hasn’t got a lot of counterculture movements. I guess you can say that people in Scandinavia are generally satisfied with their government. There use to be a strong squat/ autonomous movement in Copenhagen, particularly in my neighborhood, but I’m not sure where it went. It’s the gentrification, like everywhere else. So historically, the zine culture is mostly tied to those very political, anarchist movements. Recently there´s more and more zinefest being organized in Copenhagen though, and the tables are very diverse. I see it as a sign of people being fed up with mainstream culture.

Contemporary Scandinavian art and design is very plain, gray and boring, and I think I do respond to that by doing the opposite.

Northern Europe has always had a plain graphic world in terms of humor and cartoons, I think you managed to break this atmosphere as Cult Pump. Is there a school or graphic discipline that you take as an example, or are you developing your own style?

We do have very good (and fun) cartoonists in Denmark ! Lesser known (and not translated) cartoonists like Storm P. and Claus Deleuran to name a few. Back when Christianity came to Northern Europe and church were built, locals were asked to decorate the churches with images from the Bible. Some of those paintings still exist, and they are super raw and weird, and very humorous too… Contemporary Scandinavian art and design is very plain, gray and boring, and I think I do respond to that by doing the opposite. And its no secret that I’m strongly influenced by American Underground Comics, French Graph´zines (Dernier Cri, etc.) but also tons of other things like Pulp Art, B-Movies, Manga, Art Brut, etc… Obviously! But also the more conventional and canonized art history is interesting to me. I just came back from the post office, I bought this second hand book by Bonnard, I think his paintings are awesome.

What type of artists do you mostly work with?

I try to keep Cult Pump open by not “curating” it to strict. My taste can be a restriction. I hope that other people can shape it. That said, most people I work with are working with drawings and graphic art one way or the other. And I publish artists or book projects that other publishers would’nt touch, even with a ten foot pole!

GUNK – ANDY BOLUS

The Cold Fact ft. Zven Balslev, 2018

GUNK – ANDY BOLUS

Re-issue of GUNK

‘GUNK was originally a self-published photocopied zine by Andy Bolus released in 1994 and reissued once in 2008 on the french label Kaugummi books. Some of the stuff from GUNK has been printed in the anthology “Hopital Brut”, in “Deathneyland” and “Group Sex Explosion” from Le Dernier Cri. GUNK is the ultimate punk/situationist comix zine. You get hilarious, defaced romance stories, fake ads, weird collages, and Bolus´ trademark oozing drawing style: If HR Giger was working for Lucio Fulci this might be close to the result. Somehow the visual equivalent of the Boredoms loud, bizarro and abrasive noiserock.’

Zven Balslev at the book fair 

the response by the public in general is very positive I must say !

You attended Chart Art Fair recently, how was the fair for Cult Pump, how was the interest in books and the serigraphy examples ? Do limited editions produced in recent years reach qualified collectors or do they appeal to a certain sub-culture?

“Chart” is this commercial art fair, organized by the Copenhagen art galleries with big money. I’ve been avoiding it ever since it started 10 years ago. But this year, they extended with a book fair, and they invited me to take part. I like books, prints, multiples, art books, I like the fact that its popular and affordable – compared to the art market. It won’t cost a gazillion euros just because some rich scumbags needs somewhere to place their blood money. The stuff I am publishing, including the limited edition prints, do not appeal to rich art collectors. But the response by the public in general is very positive I must say! At the art fair, as well as at the comic-con.

Is there a new project you are working on right now?

Right now we are working on the number eight issue of Radbrækket, for the first time we are trying to raise money via kickstarter. There’s also more books to come, one “Leporello” with the Danish artist Anna Stahn. Then I have to take a break from book publishing and work with paintings for an exhibition in January 22.

Thank you very much for the interview Zven, Good Luck !!

Radbrækket #8

Don’t forget to support :

Støt radbrækket 8 !!


Join the Army !

Publisher, Distro & Printing House

CULT PUMP