Endüstrinin Sesi: Voice of Industry

Throbbing Gristle Camo Shoot by Peter Christopherson, 1980 (Detail)

İngiliz endüstrisi 70’li yıllarda bir durgunluk ve gerileme sürecini yaşıyordu. Fabrikalar, bilgisayar donanımlı yeni teknolojiye uyum sağlayabilmek ve üretim kapasitelerini arttırmak için eskiyen makinelerini hurdaya çıkarıyorlardı. Üretimde otomasyon ve robotlara geçiş işsizliğe yol açmıştı. Hurdalıklarda paslanan işe yaramayan eski makine parçaları, terk edilmiş fabrikalar, terkedilmiş kasabalardan ‘’The Voice Of Industry’’, endüstrinin sesi, diğer bir tanımlama ile Endüstriyel Müzik doğdu.

Throbbing Gristle ve Cabaret Voltaire bu yeni müzik akımının öncüleri oldular. Onları Psychic TV, Test Department, Einstürzende Neubauten, SPK ve Laibach izledi.

Kemal Aydemir 1993, Stüdyo İmge

IRC 0: Best Of…. Volume I – Throbbing Gristle

THROBBING GRISTLE

Throbbing Gristle’ın kurucusu Genesis P. Orridge, Kuzey Londra Hackney’de, trenyolu köprüsünün altındaki metruk bir evde, kedi ve köpeklerle birlikte yaşıyordu. Fabrika ve depoların arasında kalan bu ıssız, asosyal çevre, trafik gürültüsü, mahalle çocuklarının bağrışmaları, depolara girip çıkan ve yük boşaltan kamyonlar müziğine kaynak oluşturdu. T.G. bir laboratuvar gibi çalışıyordu. Günlük yaşamdaki birçok şey bu laboratuvarda araştırılır, geliştirilir ve pratiğe dönüştürüldü. Geliştirilen pratik, T.G.’nin birçokları için karmaşık, sert ve algılanması zor müziğiydi.

Mekanik makine sesleri, uğuldayan gitarlar ve onu geri planda izleyen ritmik vurmalı çalgılar. İnsana fabrikalardaki o monoton çalışma düzenini endüstriyel sistemin acımasızlığını çağrıştırıyordu.

Genesis P. Orridge ilk T.G. konserlerinden söz ederken şöyle diyordu: ‘’İlk günlerde seyirciye çok sert davranıyorduk. Sahnede birbirimizin kollarını yarıp, akan kanımızı emip seyirciye tükürüyorduk. Bazen de sahnedeki spotları seyirciye doğru çevirir en yüksek ses frekanslarını kullanır, sahnedeki her şeyi olduğu gibi bırakır, çeker giderdik… Onlar sahnedeki enstrümanlardan gelen feed-back’le oyalanırken, biz sahne arkasında biralamarımızı içerdik. Sonra da kaldığımız yerden devam ederdik. Daha sonraları seyirciye karşı daha yumuşak ve içten davranmaya başladık. Bizi önce sert ve gürültülü bir grup olarak tanıyan seyirci hayal kırıklığına uğramıştı. Bestelerimizin çoğu konserlerde ortaya çıkıyor, her konserde parçalarımızdaki ezgiler özünden bir şey kaybetmeden değişiyor, her şey sahnede olup bitiyordu. Sanırım yaptığımız müzik oldukça kaba, kuralsız ve ilkel. Zaten piyasa işi plastik-popüler müzik bizi hiç ilgilendirmiyor ve plaklarımız çok satsın, çok kazanalım gibilerinden bir kaygımız da hiçbir zaman olmadı…’’

Genesis P. Orridge, Cosey Fanni Tutti, Peter Christopherson ve Chris Carter’dan oluşan oluşan T.G. 1975’de kurulur. Konser afişlerinde ‘Music From The Death Factory‘ sloganını kullanan T.G. albüm kapaklarında, Nazi toplama kamplarının fotoğraflarını, iskeletleri ve çıplak bedenleri kullanır. Müzik çalışmalarının yanı sıra sanatsal etkinliklerde de bulunan T.G. seyirci önüne ilk kez 1976 yılında Londra I.C.A Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde düzenledikleri ‘Prostitution adlı bir gösteriye Coum Transmission adıyla çıkar. Cosey Fanni Tutti’nin daha önce erkek dergilerinde yayımlanmış çıplak fotoğrafları, kullanılmış, artık tamponların sergilendiği bu happening’e, meşin ceketli Hell’s Angels’lar, Punk Rocker’lar, punk rock gruplarından Siouxsie and the Banshees ve Generation X. de davet edilirler. Bu olay medya’da büyük bir tepkiye yol açar. Evening Standard gazetesi ‘I.C.A.’daki Dadaistler‘ başlığını atar. Oldukça komik bir yakıştırmadır bu. T.G. birbirini izleyen konserlerle gösterilerine devam eder…

Genesis P. Orridge bir süre sonra ilk indie(bağımsız) plak şirketleri arasında yer alacak olan Industrial Records’u kurar ve ilk T.G. albümünü “Second Annual Report” adıyla çıkartır, bu LP’yi “United” adlı 45’lik izler… Romantizm kokan şarkının sözleri ünlü ingiliz büyücü-yazar gezgin Aleister Crowley’e aittir ve 60’lı yılların kriminal hippi’si Charles Manson’dan da alıntılarla süslenmiştir.

T.G.’nin yapıtlarının büyük çoğunluğu endüstriyel tınının üretildiği birer fabrika gibi. Yapıtları dinlemeye başladığınızda, fabrikaya adımınızı atar, işbaşı yapar ve sizi bambaşka alemlere sürükleyen esrarı-engiz bir atmosferi yaşamaya başlarsınız. Aman! Sakın pes etmeyin! Bırakın kendinizi bilinmeyenin kollarına! … İlk dinlediğinizde size yabancı gelebilir.. yine de Fabrikayı şöyle bir dolaşın… çıkış kapısını unutmayın!… 1981’de Industrial Records, Beat kuşağının tehlikeli yazarlarından William Burroughs’un deneysel band kayıtlarını “Nothing Here Now, But The Recordings” adlı bir albümde yayımlayarak kapanır. Bu albüm, Genesis P. Orridge ve Peter Christopherson’un Burroughs’u ikna edip onun yıllarca bir köşede sakladığı bantları ele geçirmeleriyle ortaya çıkmıştı.

İlk defa Brion Gysin tarafından geliştirilen bu cut-up (kes-yapıştır) tekniğini daha sonra Burroughs yazılarında kullanacaktır.

T.G. de bu cut-up tekniğini ‘’The Mission Is Terminated’’ adlı albümde mükemmel bir şekilde kullanır. Albüm Confusional Quartet’in İtalyan milli marşı ile açılır. Onları Rock’n Roll kralı Elvis Presley, Jimi Hendrix, Antonin Artaud, XX Century Zorro, O-zone, The Rats ve Neon izler. Arada, Arapça, Çince konuşmalar, şarkılar birbirini kovalar.

Bu albümdeki cut-up tekniğinden sonra da Burroughs, T.G.’nin çalışmalarında sık sık boy gösterecektir. Almanya turnesinde, Berlin 36 Club’da, Burroughs’un Anthony Balch ve Brion Gysin’la yaptığı, “Towers Open Fire” adlı film de gösterilir… Bu arada Red Ronnies Bazar adlı bir de fanzin çıkarırlar… Almanya turnesinden sonra A.B.D. turnesine çıkarlar, San Francisco Veteran’s Auditorium’da verdikleri konser çok görkemli olur, ve müzik eleştirmenlerince de T.G.’nin verdiği en muhteşem konser olarak basında da yer alır.

1981 yılının ortalarına doğru grupta çözülmeler başlar. Chris Carter ve bir zamanlar T.G.’ye destek olmak için adult filmlerde bile çalışan Cosey Fanni Tutti gruptan ayrılır ve C.T.I’yı (Creative Technology Institute) kurarlar. Chris And Cosey olarak müzikal çalışmalarına devam ederler ve konser kayıtlarını 24 kasetlik bir kutu içinde yayınlayan T.G. dağılır.

Psychic TV – Sugarmorphoses (1994)

PSYCHIC T.V.

Voice of Industry” grupları arasına girmese de, müziklerinde eski Throbbing Gristle’ın izlerini taşıyan Psychic T.V.’ye de burada kısaca yer vermeye çalışacağım.

1981 yılında T.G. dağıldıktan bir süre sonra aynı yıl içinde Genesis P. Orridge, Psychic T.V. (kısaca P.T.V.)’yi kurar. Kendisinden “ben bir sanat ve düşünce adamıyım, müzisyen değilim, şu an için duygu ve düşüncelerimi yansıtabileceğim tek iletişim aracı müzik. P.T.V. olarak müziğe yaklaşımımız diğer rock gruplarından çok farklı” diye söz eden G.P. Orridge, P.T.V. konserlerinde Brion Gysin’ın insanı düşler alemine sürükleyen ve yeni düşünsel boyutlar kazandıran rüya makinalarını kullanır. Katolik kilise ayinleri, opera, Beethoven, stadyumlardan taşan seyircilerin coşkusu ve alkışları, orgazm bantları, Tantrik sex ayinleri, P.T.V’nin müziğinin ana temasını oluşturur. 1982’de Some Bizarre plak şirketiyle anlaşan P.T.V. ilk albümünü “Force The Hand Of A Chance” adıyla piyasaya sürer. Sınırlı sayıda basılan bu albümde ilk defa “Holophonics” (3 boyutlu stereo-kayıt tekniği) kullanılır. Aynı teknik “Dreams Less Sweet” adlı P.T.V. albümünde de başarıyla uygulanır. Albümün birinci yüzünde, yoğun bir melankoli ve hüznü yansıtan ‘Hymn 23’, ‘The Orchids’, ‘Botanica Iron Glove’ adlı parçalar sizi gotik bir atmosferin içine iterken, ikinci yüze odanızın ortasına havlayan kurt köpekleri doluşur, siz köpeklerle uğraşırken telefon çalar, telefona cevap vermeye çalışırken aslında zil sesinin albümde kayıtlı olduğunu farkedersiniz ki, sizi bir kaos’un ortasında bırakan ‘Ancient Lights’ adlı parça başlar. Ve siz Holophonics’le müziği dolu dolu yaşarsınız.

Dönelim Genesis’e ve P.T.V’ye… Genesis müziğin dışındaki sanatsal etkinliklerini sürdürmek için “Temple ov Psychick Youth” adlı bir projeye başlar. “Bu proje çok yönlü bireylere destek olarak onların kendilerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve uluslararası platformda sesimizi duyurmak için başlatıldı’’ diye söz eder Genesis. “Ben ortaya çıkan yapıt ya da yapıtlardan çok daha az önemliyim” diyebilen insanları “Temple ov Psychick Youth’’da bir araya getirir. Bir de Nanavesh adlı fanzin çıkarırlar… Sürekli Esoteric yollarda yalpa vuran Genesis, aydınlığa çıkabilmek için yaşamın karanlık bölgelerini araştırmak gerekir sözünü doğrularcasına, ses frekansları, dalga boyları üzerindeki çalışmalarını sürdürür. A.B.D.’deki Boston ve Chicago konserlerinde P.T.V. öyle frekanslar kullanır ki seyircilerden bazıları baygınlık geçirir, kusanlar olur, orgazma ulaştığını söyleyenler çıkar… Genesis bu konseri anlatırken, “bazıları kendinden geçmek için oradaydı ve biz onlara bir daha hiçbir yerde yaşayamayacakları tecrübeler yaşattık” diye söz edecektir. 1984’te P.T.V. İspanyol Televizyonu T.V.E’ye Psychic T.V. ve “Temple ov Psychick Youth”u tanıtan 15 saatlik bir film çeker. Bu programın bir bölümü de (La edad D’oro) ünlü sürrealist ressam Salvador Dali’nin evi önündeki plajda çekilir.

Başlangıçta küçük bir azınlığa hitap eden P.T.V. 1986’da çıkan ilk 45’liği ‘Godstar’ ile listelerde boy gösterir ve ismini daha büyük bir kitleye duyurmayı başarır.

Test Dept. / Brith Gof ‎– Gododdin 1989 

TEST DEPARTMENT

Bir gün yolunuz Londra’ya düşer ve Thames Nehri kıyıları boyunca güneye doğru yürüyüşe çıkarsanız, bir süre sonra kendinizi New Cross’ta bulursunuz. Karşınıza Thames Nehri köprüsünün ayakları altında uzanan, British Railways şirketinin hurda parçalarını yığdığı bir endüstriyel mezarlık çıkacaktır.

Oradan gelip geçen birçok kimsenin ilgisini çekmeyen bu hurda yığılı mekana siz de şöyle bir bakıp geçer gidersiniz. Oysa burası Test Department grubu için gerçek bir hurda cennetidir. 1981 yılının dondurucu kışında Test Dept. grubunun elemanları New Cross’taki bu endüstriyel enkazı bütün kış boyunca eşeleyip durdular. Bulabildikleri işe yarar hurda demir parçalarını evlerinin altındaki daracık stüdyoya taşıdılar. Bütün kış mevsimi boyunca bu metruk evin altındaki bodrumda hurda demir çelik parçalarıyla aylarca süren zorlu çalışmalardan en güçlü yapıtlarından birisi olan “Fuel To Fight” ortaya çıkacaktır. Dört müzisyen ve bir film teknisyeninden oluşan Test Dept. grubunun varolan, alışılagelmiş müzik aletlerini redderek, demir, çelik yay ve dev varillerle yarattıkları müzik inanılmaz derecede melodik ve çarpıcı. İlk gösterilerini metruk demiryolu köprülerinde, tren yolu kenarları ve salaş depolarda ücretsiz olarak gerçekleştiren Test Dept., 1984 yılı sonbaharında Thatcher hükümetinin Galler bölgesindeki maden ocaklarını kapatması üzerine greve giden maden işçilerini desteklemek amacıyla İngiltere turnesine çıkar ve daha büyük kitlelere seslenir. Tüm konser gelirlerini de maden işçilerine bağışlayan Test Dept. kısa bir süre içinde o dönemin endüstriyel müzik grupları arasında yerini alır.

1985 yılında da Avrupa şehirlerini dolaşır, konserler verirler ve aynı yıl maden işçileri korosuyla yaptıkları “Shoulder To Shoulder” adlı albüm piyasaya çıkar. Konserlerden söz ederlerken “Seyirci ya kendini müziğe kaptırıyor ya da çekip gidiyor, bu bizi fazla etkilemiyor.” derler.

Endüstriyel müzik çok yeni. Biz zamanlar Punk Rock da aynı tepkiyi alıyordu, Test Dept. konserlerinde sadece dinamik bir enerjiyi ortaya çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda onu yönlendiriyor ve normal müzik standartlarını da yıkan Test Dept’ın tınısı insanı yeni şeyler denemeye zorluyor. Klasik müzik bestecilerinden Shostakovich’den de etkilendiklerini saklamayan Test Dept.Biz insanları, yaşadıkları ortamın kendisinden yararlanmaya ve düşünmeye yöneltmek istiyoruz.” derler.

Test Dept’nın ikinci albümü “The Unacceptable Face Of Freedom” ve “Beating the Retreat” adlı albüm izler. Performans sırasında bazen kendimizi bir makinaya bağlı gibi hissediyoruz ve müziğin doruğuna yaklaşırken tek bir duyguda yoğunlaşıyor, kendimizden geçiyoruz. Bu bir olma duygusunu Test Dept’ın en ateşli parçalarından biri olan ‘Fuel To Fight’ta hissedebilirsiniz. Bu parça, 1984’de grevci maden işçileri korosuyla birlikte verdikleri konserlerin kayıtlarını içeren “Shoulder to Shoulder” albümündendir. ‘Fuel To Fight’ta Test Dept. boş varillere bütün kaslarıyla yüklenir, giderek hızlanan tempo ve kolonlarınızdan taşan dayanılmaz tını sizi bir doruğa çıkarır ve bulunduğunuz ortamdan alır götürür.

Bu tını artık yok olan Endüstrinin sesidir.

EINSTÜRZENDE NEUBAUTEN

Berlin 1980. Kreuzberg, Cafe Mitropa. Meşin ceketli, asker postallı, mohikan traşlı punk rocker’lar mini etekli, siyah file çoraplı Madonna’lar. 30’lı yılların modasını yansıtan bol dökümlü paltolu, deri şapkalı marjinaller, hala bit pazarlarındani eskici dükkanlarından giyinen yeşilci 68’li hippiler, otonomlar, alternatifler, uyuşturucu tacirleri ve junkie’ler bu salaş kahvenin müdavimleri.

Dışarıda kasvetli bir kış mevsimi hüküm sürerken içeride Cafe Mitropa’nın buğulu camlarının ardında oturan, saçlarında yol yol makas izleri taşıyan (saçlarını kendileri traş ederler), avurtları çökük, ince yüzlü, genç (Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten’in vokalisti)…

Sigarasından derin bir nefes çeker, Cafe Mitropa’nın buğulu camlarına doğru savurur. Birini beklemektedir, işte beklediği adamın ayakta dikilen kalabalığı yararak, masaların arasından kendisine doğru yaklaştığını görür…Bu Marc Chung’dur. (Alman punk grubu Abwarts’ın eski elemanı)…

Aynı gün Cafe Mitropa’da Blixa Bargeld Endüstriyel Müzik konusundaki planlarını Marc’a açıklar, Marc bu planlarını olumlu karşılar. Daha sonra aralarına katılan F.M. Mufti Einheit, Alexander Von Borisg ve N.U. Unruh ile E.Neubauten grubunun ilk tohumları atılır. Nereye? Tabii ki endüstriyel çöplüğe. Ufak tefek metal objeler, demir manivelalar, eski radyolar, çimento mikserleri, çelik yaylar, örsler, matkaplar ve balyoz gibi aletleri vurmalı çalgılar yerine kullanan E. Neubauten, solo gitar, bas gitar ve Blixa Bargeld’in nefis vokalleriyle tınısını zenginleştirir. Bu çete de endüstiyel mezarlıkların müdavimlerindendir. E. Neubauten’ın tınısını bazıları. Test Dept’ın tınısına benzetirler. Sanırım bu yanılgı her iki grubu da endüstriyel atıklardan seçtikleri vurmalı çalgılardan kaynaklanıyor. Halbuki, Test Dept’ın tınısında pozitif, yapıcı ve politik ezgiler öne çıkarken E. Neubauten’ın tınısı ise nihilist, yıkıcı, absürd ve hatta bazen şizofrenik ezgilerle yüklüdür. Punk Rock nasıl “Creativity out of Chaos” sloganı ile zamanına uygun bir tını yakalamışsa, E. Neubauten de, tınıları ile 80’li yılları yansıtır… İsterseniz burada konuyu biraz daha netleştirmek için Blixa Bargeld’in düşüncelerini alıntılayalım: ‘’Geçmişin süprüntülerinden kurtulmadan yeni şeyler üretmemiz mümkün değildir. Bu iş için de öncelikle müzikteki belli kalıpları ve sınırları yok etmeniz gerekir. Çalışmalarımızda, müziği geliştirip gidebileceğimiz en uç noktalara kadar götürüyoruz. Müziğin kaos içinde kaybolduğu yerde bırakıyor ve yeni şeyler üretmeye yöneliyoruz. Bu işlerden, bu çalışmalardan sıkıldığımızda yaratıcılığımızı belki başka alanlarda deneriz. Örneğin tiyatro gibi.. Neden olmasın?. Ama şu an, bu endüstriyel oyuncakları parçalamak çok heyecanlı ve eğlenceli…

Blixa Bargeld, gizemli şarkılayla bir zamanların indie kraliçesi olan Beirut Slump grubunun vokalisti Lydia Lunch, Birthday Party grubundan Rowland Howard’la bir araya gelir. B.Bargeld’in kaburga kemiklerine mikrofonu dayarlar. F.M. Mufti Einheit, Bargeld’i delice ritmik bir tempo ile yumruklar. Zavallı Bargeld’in gövdesi bu stüdyo çalışmasında davul yerine kullanılır.

Bu eziyet dolu çalışmanın ürünü bir zamanların Indie listelerine bile giren “Thirsty Animal” adlı 45’lik olacaktır. Bargeld, kendi vücudunu dahi müzikal bir enstrüman gibi kullanarak tüm yaşamını ortaya koyar. Artık yaşamın içinde bir kobaydır. Tınılarında mahşeri mega kentlerin uğultusunu taşıyan ve günlük yaşamdaki hiç ummadığımız yerlerden ses araklayan bu Berlinli ses teröristleri, 1982’de Kreuzberg’de eski bir mezbahada düzenlenen Berlin Atonal Festival’inde muhteşem bir gövde göserisi yaparlar. Sahne düzenlemeleri oldukça ilginçtir. Birbirlerine tutturulmuş metal objeler, bozuk radyolar, sahne zeminine rastgele saplanmış tornavidalar ve bütün bunların arasında yılan gibi kavis çizerek hemen hemen tüm sahneyi kaplayan elektrik kabloları ve mikrofonlar spotlardan gelen ışıklarla sahne arkasındaki duvarda ilginç figürler oluşturur. Tüm bu aletlerin arasında omuzunda asılı gitarıyla konser süresince dolaşan Blixa Bargeld gitara doğru dürüst dokunmaz bile ama yerleşik olanı, yerleştiği yerde dürtükleyen kulak tırmalayıcı tınılarıyla bazen rahatsız edici olabilen E. Neubauten’in konserini izleyen seyircinin çoğunluğu yine de yüzlerinde tatmin olmanın doyurucu ifadesiyle Berlin’in soğuk görünümlü caddelerine dağılırlar.

Bu konserlerden yaklaşık 3 yıl sonra, E. Neubauten’den Marc Chung ve Alexander Von Borsih, Psychic TV’den Genesis P. Orridge, Some Bizarre plak şirketinin müdürü Stevo Amca ve Frank ToveyThe Concerto For Voices And Machinery” adlı bir konser için. Londra I.C.A. Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde bir araya gelirler. Performans sırasında grup elemanlarının sahnede kullandıkları, çimento mikseri, elektrikli testere, yol işçilerinin kullandığı dövmeli matkap yüzünden sahnenin büyük bir bölümü tahrip olur ve I.C.A. yöneticileri müdahale ederek maalesef konseri yarıda kesmek zorunda kalırlar. Ertesi gün basında I.C.A. müdürü Çimento Mikserinin içine mikrofon sokmakla sanat mı olurmuş diyerek kızgınlığını ifade edecektir.

Londra I.C.A.’daki skandal yaratan konserden sonra tekrar Berlin’e dönen, E. Neubauten üyeleri, Die Todliche Doris Sprung Aus Den Wolken, Mekanik Destruktiv Komandoh ve Die Unbekannten adlı grupların da katılımıyla, Blixa Bargeld’in önderliğinde başlatılan ilginç dadaist akıma, “Die Geniale Dilletanten”e konuk olacaklardır.

Die Geniale Dilletanten”, 21. yüzyılın eşiğinde dünya çapında yaşanan kaygı verici gelişmelerin insanlık adına kaygı verici boyutlara ulaşması, Almanya’daki ekonomik mucizenin sona erişi, işsizliğin artması ve Batı uygarlığının çöküşü gibi sorunlardan yola çıkan özünde müzikal barbarizm yatan dadaist bir harekettir. Bu harekete katkıda bulunmak isteyen sanatçılarda müzisyen yeteneğinin ötesinde bir yaratıcılık arayan B. Bargeld, Berlin Rock Circus’ta Untergang Show adıyla bir konser düzenler. Konser’de Sex Pistols grubundan Sid Vicious’un çocukluğunun canlandırıldığı 8 mm’lik bir film de gösterime girer.

Untergang Show’un RARA-RA! RARA-RA! sloganları ile doğruğa ulaşan konser, G. Dilletanten manifestosunun ana hatlarını açıklayan bir kitapçığın seyircilere dağıtılması ile sona erer. Konsere katılan grupların içinde şüphesiz en ilginç olanı, geleneksel Alman ev kadını tipine göndermeler yaparak canlandıran Die Tödliche Doris’tir. Mutfakta, Transistör Pop müziği eşliğinde, mikserler, bulaşık makinesi gibi mutfak aletleri arasında dolanıp duran ve bazen de bir şarkı mırıldanan, saygıdeğer ev kadını, Doris’in günlük yaşamının içindeki fantazi ve düşleri başkalarının kabusu haline dönüşür ve saygı değer annenin karanlık sado-mazoşist yüzü tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir.

Die Tödliche Doris gerçekte bizleri tutsak eden görünmeyen kanunların koruyucu annesidir.

G. Dilletanten’e katılan gruplar Rock Circus’taki gösterinin ardından, “Untergang Show – Berlin Sickness” adıyla tüm Almanya’yı dolaşırlar. Kuşkusuz E. Neubauten’in tek üretken, yaratıcı elemanı B. Bargeld değildir. F.M. Mufti, Einheit da en az onun kadar çalışkan ve üretken olmaktan geri kalmaz Rus şarkıcı Mona Mur’la ortak çalışmaları bulunan Mufti, eroin tutsağı bir teenager’ın gerçek hayat öyküsünden yola çıkarılarak çekilen (Children Of The Bahnhof Zoo – Christiana F.) filminin müziklerinin yapımını da üstlenir ve yine Christiana Felscherinow, Bill Rice ve 70’lik delikanlı William Burroughs’un da misafir sanatçı olarak göründüğü Decoder adlı film’de başrolleri paylaşacaktır Blixa Bargeld. Einstürzende Neubauten grubundaki çalışmalarının yanısıra, halen Nick Cave and The Bad Seeds grubunda bozuk akorlu gitarıyla müzik yaşamını dolu dizgin sürdürmektedir.

CABARET VOLTAIRE

Adını 1. Dünya Savaşı sırasında, Zürih’te bir kafede sanatsal gösteriler düzenleyen Cabaret Voltaire adlı dadaist topluluktan alan bugünkü Cabaret Voltaire, 1973 yılında, Stephen Mallinder, Richard Kirk ve Chris Watson’dan oluştu. Kendi kurdukları ses laboratuarında, ses kayıt bantları, elden düşme enstrümanlar ve endüstriyel çöplüklerden topladıkları aletlerle deneysel çalışmalarına başlar, Radyo spikerlerinin konuşmaları, T.V’deki politikacıların konuşmaları, radio-phone’un programları, bu laboratuarda dahice işlenerek, agresif bir synth müziği ile süslenir ve Cabaret Voltaire’in hipnotik efektli tuhaf müziği ortaya çıkar. 1975’teki ilk konserlerinde seyirci galeyana gelir. Ortalık karışır, seyircilerin bir kısmı sahneye hücum eder. Bu saldırıdan ekip elemanlarından Stephen Mallinder belkemiğinde oluşan bir çatlakla kurtulur. Daha sonra verdikleri konserlerin çoğunda da seyirci yine aynı tepkiyi gösterir. Bunun nedenleri de Cabaret Voltaire’in oldukça agresif, karmaşık tınılarında gizlidir. Konserlerinde bol görüntü efektleri kullanırlar, ses ve görüntü birbirini kışkırtır ve seyirciyi paranoyaya sürükler.

70’lerin sonunda İngiltere’de esmeye başlayan Punk Rock fırtınası tüm rock seyircisinde değişiklik yaratır. Cab. Voltaire gibi karmaşık tınılı gruplarlarda daha toleranslı bir seyirci ile konserlerini sürdürür. Müziğe başladıkları ilk yıllarda oldukça nevrotik ve agresif olan Cabaret Voltaire’in müziği zamanla oldukça ritmik, insanı dans etmeye zorlayan bir electro-sound’a dönüşür ve endüstriyel müziği diskolara taşıyan ilk gruplardan biri haline gelir.

O günlerde kullandıkları elektronik aletler ve endüstriyel hırdavatla bugünün techno’suna alt yapı oluşturacak tınıyı yakalarlar, Cab. Voltaire’in tınısını etkileyen kaynaklar, Alman müziği, Dada, Duchamp, savaş tarihi, 50’li yılların nostaljisi, Man Ray, Fellini ve Fritz Lang’in filmlerinden tutun da William Burroughs’un yazılarına kadar açılabilen çok geniş bir yelpaze oluşturur. Birbirini izleyen konserlerle ismini İngiltere dışında da duyuran Cab. Voltaire 1987’de nihayet istedikleri gibi bir stüdyoya, “Western Works”e kavuşurlar. Rough Trade gibi sıkı indie plak şirketiyle bir süre çalışan grup daha sonra, Some Bizarre ile anlaşma imzalar ve Cab. Voltaire tınısını en iyi yansıtan “Crackdown” adlı uzunçalarla popülerlik kazanır. 1981’de gruptan ayrılan Chris Watson, Halfler Trio’ya geçer. Kendi videolarının yanısıra kurdukları Double Vision adlı şirketle 23 Skidoo, Throbbing Gristle ve The Residents’ın da videolarını yayınlarlar. Müzikal çalışmalarının yanısıra video çalışmalarını da başarılı bir şekilde sürdüren Cab. Voltaire film yönetmeni Peter Care ile yaptıkları ‘Gasoline In Your Eye’ ve ‘Sensona’ gibi video klipler ile Los Angeles Times gazetesinin ‘Yılın Videosu’ ödülünü kazanırlar. Yıllar önce Throbbing Gristle ile birlikte “Voice of Industry”nin öncü gruplarından biri olan Cab. Voltaire bugün techno’ya altyapı hazırlayan tınıları ile yine öncü olmayı sürdürüyor.

LAIBACH VE SPK

Voice of Industry” grupları arasında boy gösteren bu iki önemli gruptan Laibach Yugoslavya kökenli. Bu grup da Cab. Voltaire gibi militarizm, eski Alman şarkıları, Nazi Kunst, tören ve resmi geçitlerin coşkusu, politik söylemler, alkışlar gibi kaynaklardan esinlenmiştir. Buna rağmen tınılarında kullandıkları senfonik müzikle Cab. Voltaire’den oldukça farklıdır. Laibach, “Macbeth’’ “Nove Akropola”, “Opus die Monumental” gibi albümlerle, Yugoslavya dışında adını duyurmuştur. Tınıları sinema tarihinden, eski filmlerin müziklerini anımsatan ezgiler askeri törenlerin, resmi geçitlerin coşkulu havası, alkış sesleri ve senfonik müzikle zenginleşir ve bazen de totaliter sistemlerin (rap-rap) sesleri hepsini yok eder…

Avusturalyalı Graeme Revell ile Neil Hill’in bir psikiyatri kliniğinde tanışarak 1978’de kurdukları SPK, Endüstriyel Arena’da “Information Overload Unit’’(1981), “Leichenschrei’’(1982) ve “Auto-Da-Fe’’(1983) adlı çalışmalarıyla görünürler. Bu albümleri “Voice of Industry’’nin en güzel örnekleri arasına kısa sürede girer. 1983’de vokallere Sinan Leong katılır ve üçüncü albümleri “Machine Age Voo Doo’’ ile birlikte grup sythpop, dance-rock bir sounda yönelirler.


East-German Hardcore Punk Scene (1998)

East German

The development shown in the following senses and the survey over the East-German underground HC scene is just a small cross-section coming from my own knowledge and the knowledge of my helpers. I can’t say that I’m sure everything is 100% right and complete because a lot is coming from “legends” and stories. I just took vinyl or CD releases in this report because with demo tapes I would write for as long as I live on this report-and don’t forget that English is not my native language so I can’t exactly say in English what I mean in German. But who cares? Here we go!

A Few Words About

the East-German Hardcore Scene

By Sebastian Haufe of BWF

Discordia fanzine volume 1 – 1998

At this time, the active scene in East-Germany (the area of the former G.D.R.) can be subdivided into just a few centers which have all created their own cosmos-like certainly everywhere in this world. First, a survey over bigger scenes which I do not describe in detail because of our poor knowledge about these scenes.

Main centers are Berlin (which took a special development because of their status as a real big city and the capital of Germany-also their divided development as a “West and East part” is important) because I just know the “bigger names” in the Berlin HC business which I will not tell anything about (’cause I think it wouldn’t be fair to the rest of the scene-the roots which make it all possible). Then there is Leipzig where the scene took a cool and correct development because of good locations and a lot of involved people. Smaller scenes which are mainly the interface of all “different’/ alternative/ underground styles of music (“United We Win” -you know) developed around smaller locations and, for instance, around Chemnitz, Nunchritz, Rosswein or Bischofswerda. But now some areas which surely own an active scene, but I just know some of the bands from there. A short survey:

Northern East-Germany is where the seaport Rostock is situated, which has a lot of great bands like DRITTE WAHL. Although they are surely the leading ship of the East-German punk, their acceptance in the HC scene is good because of good and intelligent releases and live gigs. After the success of DRITTE WAHL came the bands CRUSHING CASPARS (HC-metal like PRO-PAIN) and GRINDMACHINE (TYPE O NEGATIVE style) under the care of the DRITTE WAHL management to a bigger circle of fans.

We also haven’t told about the scene around Halle and Dessau, which has Halb7 Rec., an active record label in the punk/oi! genre with TIN-PAN-ALLEY (now VIU DRAKH), and old-established , band which is well known because of a lot of touring and some releases-their sound unfortunately changed from HC to a musty metal sound.

Not far from Leipzig is Chemnitz situated south which has a club called Talschock which has been hosting a lot of gigs for a long time and that’s why it had a lot of influence on the development of the scene in and around the town. If there is a band from overseas or Scandinavia in Germany to do a tour, Chemnitz is surely on the tourplan. Well known bands are OUTLINE (new school, split 7″ with DAWN OF ALL AGES) and LOUSY which hit the nail on its head.

If you’re going into the western direction, you’ll find Jena which had DRUCKKAMMER (R.I.P.) a band which you could call an EARTH CRISIS with German Lyrics. Unfortunately, they split up after releasing a CD.

A striking fact is that more big cities, for instance Dresden, don’t have an active scene in the HC movement because of the lack of locations where “real” HC bands can play-all bands which came from Dresden were called HC and were an insult to the word. But a few active people are doing HC shows in Dresden; mostly the Conni 18 (hello Ralph!) which always presents interesting bands and gives young bands the possibility to present themselves to the crowd. Also, there are 2-3 clubs which do HC gigs, but they just take the more well-known bands into their program.

Murdered Art : Berlin Hardcore, East Club

Let’s start now with some history. The band most legends exist about came from Leipzig and are unfortunately no longer active: DMB. Because of the reunion of the two German states in the year of 1989 and the following “new orientation” development of a musical underground movement, it took some time before people started to create their own music. That’s why the first vinyl releases of an active scene are dated from the years after 1990. In the year of 1992 the DMB 7″ is released which gives us excellent HC-style with English lyrics. The songs were recorded in a studio in the western part of Germany and released by a West German label (X-Mist Records) too because at that time there were just a few underground record labels active in the east and the bands did not have enough money to release expensive DIY products. DMB became a legend, as they were the first East German band that toured wrth an American band (SFA from . NY). Unfortunately, DMB split up because of internal problems and tried their luck in different bands-most well known are UP IN ARMS in which the former DMB guitarist plays. UP IN ARMS released a 7″ on the Czech label, Day After Rec. and an LP on Halb7 rec. too, but their releases never reached the great quality of their live performance. But already before 1992 there was life signs of the scene around Leipzig, for instance, CHRIST WEEPS BACKWARDS or THE ART OF THE LEGENDARY TISHVAISINGS who released a 7″ and a CD, but they were not “pure” hardcore-so I don’t discuss them. But one I do notice: From C.C.B., T.A.O.T.L.T. and DOD, a band called THINK ABOUT MUTATION was formed which is now one of the most selling East German indie rock bands (mix of techno and metal).

B.B.S. ‘Under the Milkway Tonight’ 1993

The year of 1993 gave the scene a new highlight: BBC released their demo tape Under the Milkyway Tonight, which is now available as a 7″ (Day After Rec.). The best description is an “East German SHEER TERROR”. Here you see the strong connection of the scene from Leipzig to NY-HC, although BBC has Abo Alsleben who is one of the most active guys from Zoro, which is now completely finished with NY-HC. Now they give a noisecore band the possibility to play a show rather than a HC band. Times are changing…

Later BBC changed their American sound and are now doing confounded HC with only German lyrics on their CD. Unfortunately, the whole scene from Leipzig didn’t change their tough-imaged NY-HC, that’s why the now active bands FULL SPEED AHEAD (cool NY-style 7″ on Minefield Rec), NORTH SHORE (old school, like GORILLA BISCUITS-7″ on Minefield Rec.) or D.H. (R.I.P. -7″ released) are strongly influenced by the American originals. Through the massive support of the Liepzig scene and around the location Conni Island, the bands quickly built up a good name. We made some noise there too; they are really sympathetic guys. As a sample of the activities by the bands from Leipzig, you can hear them on a CD sampler released on Minefield Rec. which present all of the previously mentioned bands and songs from DENIED REALITY (new school) and S.F.O.C. (musty HC-metal).

Another important band from the East German scene released a split LP with FOR AGE, and they are STAND AS ONE. While STAND AS ONE have been energetic throughout the years and released a split 7″ with MURDERED ART from Berlin (Mad Mob Rec), I don’t know anything about any other FOR AGE release. STAND AS ONE give you powerful old school HC which is played perfectly and really kicks ass!

Around 1992 or 1993 is when the 7″ from USE YOUR STRENGTH from Bautzen was released. This especially has a very personal meaning because, for me, it was the first 7″ on which HC was combined with clear political and social statements. Clear refusal of animal experiences and the enthusiasm for vegetarianism/ veganism in such a way was never seen in the East German scene before. Just the 7″ title Destroy the Myth of Animal Experiences shows the evidence/task of this band. Already in this time, USE YOUR STRENGTH dissed the whole “tough guys from NY” attitude-really cool. USE YOUR STRENGTH remained U.Y.S. and developed their style into intelligent, paincore and released an LP called Zodiac (Maximum Voice Prod.) in 1994-unfortunately, this record is surely out of press.

Between the “big cities” Dresden and Bautzen is situated a small town called Bischofswerda which is really interesting because of their bands. On the basis of the old-established location East Club, which is the interface of all scenes of this town, the climate in the town for the development of the scene is right. LEPRA made the first try in releasing vinyl with their What’s the Disease 7″ (Summertime Rec.) in 1994. PARANOISES, the oldest band in town, tried the next step with their MCD Noise of Silence (Summertime Rec.) in 1996. Although they are not satisfied with the soundmix, the MCD contains 5 powerful punk/crossover songs with characteristic vocals. The latest releases of the Bischofswerda posse were BWF with their split 7″ with AGATHOCLES from Belgium and a CD in 1998. Although most people think there is a grindcore band behind the three letters, we call our style a “hard rockin’ bastard” (because I’m a member of this band I don’t know what to tell you-see review in this ‘zine). And, there’s a new interesting band coming from my town-the youngest and sweetest child of our scene: POOR LITTLE MITE, which play emotional “pop-core”.

Another active pole developed over the ..years around Riesa/GroBenhain around the club Kombi. Proof of this energetic band is given to you by the 7″ from the HOLY PIGS which split up a few weeks ago (R.I.P.). They worked with two singers, but because of the bad production, the 7″ didn’t show the qualities of this band Contrary to HOLY PIGS, POURING PITCH are still active and present a CD which I haven’t heard yet, sorry. ‘ However, some qualified people have told me that POURING PITCH now go in the D.R.I. direction-old school strikes back!

Murdered Art – NEVER FEEL SAFE – SAMPLER: WE´LL NEVER BE TAMED

Normally I could write down more, and more, and more… but for a survey, these lines are more than enough. In the beginning, I didn’t think that this report could become like a “thesis”. If there are any questions or you are interested in one of the mentioned releases, please write me and I’ll send you the concerned addresses.

BWF Flyer

Hınç Poetiğini Üretebilmek: Gökhan Gençay ile Söyleşi (2014)

Hınç Poetiğini Üretebilmek

Gökhan Gençay ile Söyleşi

24 Ocak 2014, İstanbul

Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu.

Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.

Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.

Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.

Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.

Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.

İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:

Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.

Sosyal medyada çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?

Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.

Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.

Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.

Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor; sen ne söylemek istersin?

Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.

Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021

Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.

Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında
gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:

Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.

Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.

Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.

Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.

Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.

Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.

Karşı kültür senin için ne demek?

Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.

The (International) Noise Conspiracy ‘Smash It Up’ 2007

John Zerzan ve anarko-primitivist hareket için ne söylemek istersin ?

John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.

Uyumsuzlar Fraksiyonu blog: Kara İsyan

Uyumsuzlar Fraksiyonu facebook sayfası: UYUMSUZLAR


Ron Mueck

Ron Mueck ‘Big Man’, 2000

Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.

Sabahattin Ali

2006 yılının Ağustos ayında İskoçya’nın Edinburg şehri Royal Scottish Academy Building’de Ron Mueck’un “Sensation” isimli etkileyici bir heykel sergisini gezme fırsatım olmuş idi. Ben ve sergiyi gezen insanların bu sergi karşısında elektriklenme nedenlerini üzerinde oldukça kafa yormuştum. Bu nedenlere geçmeden önce önce Ron Mueck ve yaptıkları hakkında bilgi vermek gerekiyor.

Şinasi Güneş, 2008

Ron Mueck 1958’de Avustralya’nın Melbourne şehrinde doğdu. Halen Londra’da yaşıyor ve hiperrealist bir heykeltraş olarak tanınıyor. Mueck çocukluğunda oyuncak ve kukla yapımcısı olan babasından oldukça etkilenmiştir. Sanat okuluna girmek için elemeleri kaybedince vitrin dekaratörü olarak çalışmıştır. 80’li yılların ortalarında Londra’ya yerleşmeden evvel Amerika’da yaşarken, çocuk televizyon programlarında kuklalar yapmış ve Muppet Show’da hünerlerini sergilemiştir. Londra’ya yerleştikten sonra “Dream Child” (1985) ve “ Labrynth” (1986) filmlerinde realistik modeller oluşturmuş ve filmin özel efektlerini asiste etmiştir.Bu çalışmaları onun sanatsal yaşamını oldukça etkilemiştir.

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
detail : Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997

1990 yılında ise kendi atölyesini kurarak çeşitli modeller yapmaya başlamıştır. Kendi kurduğu atölyede gerçekçi modeller yapmaya başladıktan sonra, sanat dünyasına 1996 da bir rastlantı ile girmiştir. İlk kez Portekiz-İngiliz asıllı ressam Paulo Rego’nun isteği üzerine ona bir Pinokyo figürü yapmış ve bu işi Londra’daki Hayward galerisinde “Spellbound” sergisinde Paulo Rego’nun resimleri ile birlikte sergilemiştir. Paulo Rego, Ron Mueck’i Charles Saatchi ile tanıştırmış ardından bu yapıt Charles Saatchi’nin ilgisini çekmiş ve o günden itibaren Mueck’un eserlerini toplamaya başlamıştır. Saatchi, Mueck’i 1997 de Royal Akademi’deki “Sensation” sergisine davet etmiştir. Mueck bu sergide “Ölü Baba” adlı işini sergilemiştir “Ölü Baba” Mueck’in babasının 2/3 boyutunda bir heykeli idi. Mueck, bu heykel ile uluslararası ortamda tanınmaya başlamıştır. Aynı heykel daha sonra “Genç Britanyalı Sanatçılar” içeriğiyle Charles Saatchi koleksiyonuna eklenmiştir. Bu heykeli Mueck hafızasından yapmıştı, figür tamamı ile çıplaktı ve ayrıca bu iş için kendi saçlarını kullanmıştı. Bu sergi daha sonra Berlin ve Brooklyn’e gitmiştir

Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Dead Dad’ 1997
Ron Mueck ‘Ghost’ 1998

1998’de yaptığı “Hayalet” heykeli 8 fit yüksekliğinde bir kız çocuğu idi ve onun genişletilmiş boyutu, üzgün hali ergenlik aksiyetesini yansıtmaktaydı.

Ron Mueck ‘Mother and Child’

Ron Mueck 2,5 metre boyutundaki “Hamile Kadın” heykelini Londra’da National Galeri’deki kalışlı programda yapmıştır. “Anne ve Çocuk” heykeli göbek kordonu ile annesine bağlı ve annesinin karnına tırmanmakta olan yeni doğmuş bir bebekten oluşmaktadır.

Ron Mueck ‘Autoportrait’

Uyuyan kendi portresi de ilginç çalışmalarından birisidir. Onun daha önce Londra Milenyum Kubbe’de sergilenen 4,5 m’lik “Erkek Çocuk” heykeli, 2001 yılında Venedik Bienali’nde de sergilenmiş ve New York Artforum dergisine kapak olmuştur. Berlin tıp tarihi müzesinde sergilenen ”Çarşaflı Adam”, adlı çalışmada heykelin yanındaki duvarda Nazi tıp deneyleri kurbanlarının isimleri yazıyordu. “Büyük adam” heykelinde ise köşede duran bir figür umutsuzluk halini yansıtıyordu. “Vahşi Adam‘ 2005 heykeli de son dönmede üretilmiş ilgi çekici heykellerindendir.

Ron Mueck, çektiği foroğraflardan ve gördüğü imajlardan etkilenerek çalışmalarını oluşturuyordu. Mueck’in heykelleri samimi bir şekilde vücut detaylarını sergilemekteydi. İlk çalışmalarında kendi bacağındaki kılları kullanmış ancak bir süre sonra benek benek göründüğünü fark ederek bu uygulamaya son vermiştir.

Mueck’in insan simulasyonları kusursuz bir gerçekliğe sahiptir. Gerçeğe en yakın malzeme olarak fiberglas ve resin kullanmaktadır. Arkadaşlarını ve akrabalarını konu almaktadır, fakat konu olarak seçtiği bu insanlardan kalıp almamaktır. Mueck, kilden heykeli yapmadan önce küçük seri maketler ve büyük çizimler hazırlamakta ve sonuca fiberglas ve resin ile ulaşmaktadır. Mueck, heykellerinin boyutlarını bozup biçimsiz postürler oluşturarak konu ettiği kişilerin ruhsal auralarını yansıtmaktadır.

Ron Mueck ‘Boy’

Ron Mueck’in heykellerinde maddenin yapısına bire bir uygunluktaki detaylar, gerçeklik duygusunu yansıtırken; ölçek değişiklikleri ise izleyicide yanılsama duygusunun oluşmasını sağlıyor. Birey her an aynı büyüklükte görmeye alıştığı bir varlığı yine aynı gerçeklik duygusu ile devasal bir şekilde gördüğünde dehşetengiz bir irkilme duygusu içinde kalıyor. Ayrıca heykellerin mekanla ilişkisi ile oluşan psikoloji, izleyicide içsel bir rahatsızlığı daha da arttırıyor.

Ron Mueck irritan bir şekilde yaşlılık, doğum, hamilelik ve ölüm gibi konulardan heykellerini oluşturuyor. Ron Mueck’un heykellerinde varlık sancısını sağaltmaya yönelik bir bakış açısı hakim. Beden ile var olan ve yok olan bir gerçeklik. Bu beden üzerine okumalar tutsaklığı açığa çıkarıyor. İzleyici üzerinde oluşan bu çöküntünün kaynağı, bu bedenlerin ölüm psikolojisini yansıttığıdır. İnsanın ölüm duygusu yüzünden şimdiki zamanı kabullenememesinin yarattığı etkilerdir bunlar.

Ron Mueck başlangıç ve sonu yansıtan heykelleri ile geleceğe dair ön görülerde bulunur. Ölüm, yaşama dair tüm anlamları götürür. Nitekim, insanın gerçeklik duygusunun sarsılmasına yol açar. Bu heykellere bakan izleyici heykellerin gerçek olmadığını fark edince şok yaşar. Heykellerdeki korku ve endişenin kaynağı gerçek ile gerçek olmayana yönelik olan yanılsamadır. İşte bu durum izleyiciyi etkilerken irkilten sıkıntının kaynağıdır.

Ron Mueck ‘Two Women’ 2006

Belki de Ron Mueck’in heykellerinde ölüm duygusunun bu derece yansıtılması, ölüm duygusunun sindirilebilmesi ve yaşamın pozitif olarak algılanmasının bir yoludur. İnsan ölüm duygusunun üzerine giderek üzerindeki yükü hafifletmekte, atmaktadır. Özgürlük ölümün ele geçirilmesinden geçmektedir.


The Art of Memo Kosemen

Kosemen ‘Paper Bone Makers’ acrylic on paper

C. M. Kosemen is an artist and researcher born in Ankara, Turkey. He studied at Cornell University, Istanbul’s Sabancı University, and holds a Masters’ degree from London’s Goldsmiths College.

Kosemen’s areas of interest include surreal art, Mediterranean history, palaeontology, evolution, zoology and visual culture.

Kosemen’s art has been displayed in exhibits in Italy, Vienna, Istanbul, Ankara and London. His exhibits with Empire Project include his solo show, “Unutterable Expressions,” in 2014, the Bashibazouk group exhibit in 2013, the Contemporary Istanbul Fairs in 2012, 2013 and 2014. His other solo shows include “City of Love, City of Death,” at the Siyah Beyaz Arts Gallery in Ankara, 2015.

As a researcher, Kosemen is the author of books on various subjects. His book credits include Osman Hasan and the Tombstone Photographs of the Dönmes, from Libra Books of Istanbul, and All Yesterdays: Unique and Speculative Views of Dinosaurs and Other Prehistoric Animals, and the Cryptozoologion, the Biology, Evolution and Mythology of Hidden Animals from Irregular Books of London

Kosemen was also an editor with Benetton Magazine’s Colors magazine and worked in various advertising agencies.

Kosemen ‘Paper Bimble A’ acrylic on paper

“Man has gone out to explore other worlds and other civilizations without having explored his own labyrinth of dark passages and secret chambers, and without finding what lies behind doorways that he himself has sealed.” -Stanisław Lem, Solaris

Kosemen ‘Hatm Diplocaulus’ A & B, acrylic on paper
Kosemen ‘Black Hole Head’, ‘Diplocaulus Australis’ acrylic on paper

The Art of C. M. Kosemen

I believe that one can relate to humanity’s most common emotions by applying the right “combination code” of anatomical details and archetypical figures. We respond instinctively to raw images of limbs, faces, eyes, teeth, sexual organs, and the body parts of animals are instinctively recognizable thanks to our evolutionary heritage. Like the keys on a piano, each feature triggers a specific feeling, reflex or memory in the human psyche. The juxtaposition of such forms thus leads the viewer through a kaleidoscope of emotional responses, a journey into his or her subconscious. I believe this is one of the most primal aspects of all art. From the cave drawings of Lascaux onwards, people have used such symbolic forms to face their own, personal and collective “demons.”

My artwork focuses on such “demons” one encounters in life. With my series of simplistic, grotesque paintings, I aim to invoke the archetypical feelings of love, fear, regret, curiosity and lust that are shared by all people of all cultures. My personal adventures and secrets are all in here, and I’m certain that they will relate to your memories as well.

C. M. Kosemen


Kosemen is painting, 2015, Beşiktaş – İstanbul

cmkosemen.com / cmkosemen


Istanbul Underground Scene Report: Eylül/ October (2020)

Rash, Suadiye – İstanbul (2019)

İçinde yaşadığımız kültürel iklim ve evrimsel süreç, sibernetik ve bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve insani tüm değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde bocalamaktadır. Sözün çürüdüğü, insanın (yaşamın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.

Boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi olarak yeni bir çağın müjdecisi. Sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.

Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin kodamanları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiçbir işe yaramayacak kadar bayat; kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.

Bizlere dayatılan boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Geceyarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.

Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, artık hiç bir şey ifade etmediği bu körelmiş, aciz ve boğucu atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.

Yaşasın Sokaklar!
Yaşasın Sokağın Sınır Tanımaz Çağrışım Gücü

Erman Akçay, Eylül 2020
East-Kadıköy Graphic Resistance


WiCX, Suadiye, İstanbul 2019

The Boundless Reflective
Power of Art

Now the cultural evolution, poisoned by the cybernetics and information tech, has been accelerated ad nauseam, and is wasting its energy explicitly out of any touch with human values and needs. Where the word has rotten, where human (and life, sentient) life has been reduced to mere consumer goods, where all modes of expression has been put out of touch with the reality, reduced to their own parodies, what we need is a constructive upheaval in all sectors of social life. This very upheaval is our art.

It is both the reaction of a youth being suffocated, and the herald of a new age. Our art is revolutionary, it does not come to terms with the ideals of the past, it hounds the new. It is the expression of a will to live that is as powerful as the resistance it encounters and a pioneering scream in the struggle to build a new society.

The bourgeois excrement penetrated into all aspects of life and the tyrants of media organisations even dare to offer us art. Their offerings are useless and stale beyond recognition. What shows us that we, as humans, are born to express ourselves, are the pavements and the graffities on the streets; thus starts our war against the mediatic powerholders, who turn us into passive viewers or social media apes, preventing us from satisfying this very biological urge to express and create.

The antagonism between the hooligans of this suffocating culture that is imposed on us and those who resist it finds its foundation here. This crisis of  the conservative society (and its art) that nourished this established meaninglessness and isolation, can only be transcended via the experience of alternative modes of living, via attempts at such experiences. A painting is not only a composition made up of colours and lines, but also life itself Vibrating, it is Midnight, a Human Being, a Lightning.

Revolutionary artists, those who call for resistance, are those who dared to interrupt, to spoil this spectacle, to devastate it. Art should step out of this strangulating atmosphere where it means nothing, into a new, alive epoch, where it will mean everything.

Viva La Graphic Revolution !
Viva La Boundless Reflective Power of Art !

Erman Akçay, September, 2020
East-Kadıköy Graphic Resistance


Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: img_2936.jpg
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Emre Orhun ‘La Nuit’ 2014
Memo Köseman ‘Black Hole Head’, ‘Triskelion Garden’ 2015
Burak Dak ‘Submarine’ 2016
Daniel Cantrell ‘comic strips’ 2015
Jurictus ‘French Steel’ 2015
Caroline Sury ‘Poisson Ferré’, ‘Chignon Choc Nerf’ 2015
Retina Decadence vflyer by Sazalamuth a.k.a Dave2000
Boris Pramatorov ‘Fear, My Friend’ 2015

The Heart of Rock’n Roll
Beats in This Gallery

Big Baboli Şarküteri

Not long ago, around three or four years, I met Zezeah and his husband Moklich, at their workshop in Kızıltoprak. They showed me the examples of the prints they made, mostly silk-screen posters produced for music groups with a collection value. Then came the Krüw events and exhibitions where the original works of young talents were displayed and were quick to bring a strong dynamism to our contemporary graphic / illustration world. These handcrafted paintings brought us together with the most color­ful and exciting examples of Illustration Art. Those works of many different styles and artists were literally fascinating.

Apart from the drawings produced in a commercial context, this young generation of artists, who adopt “illustration” or “illustrative works” as a serious discipline and style, display quite different and original works from those of the previous generations, which were published in old humor magazines or on our classical comic-novels. The­re is a better understanding with the works they produce. On these younger artists it is possible to approach all the traces of the computer and cybernetic age : alienation, rootless cosmopolitanism, madness and perversion, which gained momentum after the beginning of the new millennium. There is a huge cultural pool of psychedelic rock pos­ters, underground comics, graffiti and manga culture, computer-generated graphics and all kinds of cyberpunk interactions.

Opening its doors last winter, Big Baboli Şarküteri also hosts different events such as movie screenings and artist talks. We interviewed Zezeah, the favorite name of the team, during the epidemic days, for those who give value to art in an age where the human is defined with its shadow.

Hello Zezeah, since we are in the “epidemic days”, we are spending days under quarantine, it looks like Na­palm Death record covers; to what extent did this affect the art market, how did this situation affects you as a gallery owner?

ZEZEAH: Hi Erman, thank you very much on my behalf for asking our state first. It is understandable that art lovers and collectors restrict luxury expenses apart from their individual needs in this pessimistic period. The same is true for us; We say “Health first!”. Apart from that, online exhibitions, conversations etc. we are not enthusiastic about these areas as we do not like virtual events.

Last winter, Big Baboli Şarküteri met with art lovers; you hosted many di­fferent events from group exhibitions to movie screenings, displaying big names such as Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir. How did the transition from artist to gallery owner show affect you?

ZEZEAH: Yes, we had the opportu­nity to exhibit and share the works of the artists whose work we have been following with enthusiasm for years. This was a calendar of events, mostly made up of our friends and close circle. As you may say, I am not a gallery owner, I can­not claim that I am very experien­ced in art direction, marketing and exhibitions, but for about ten years we have been running our own Big Baboli Print House art print works­hop with the pseudonyms Moklich and Zezeah, and we produce and sell our own works. In the spring of 2019, we joined forces with our friend Berk Kula to make a common dream come true and we took steps together to open the Şarküteri. We wanted to create a different concept by combining Berk‘s contributions and our expe­riences and possibilities. As an artist, we nourished the Şarküteri with our creative environment. We have a cu­rious audience that trusts our since­rity and supports the new generation of artists as much as they can; and thanks to them we have created a truly independent structure that does not need the support of any brand or company.

The Şarküteri prioritizes the artists in terms of commission, the second priority is the ability of the gallery to stand on its own feet and to keep the platforms such as advertising, pho­tography and online sales, which are necessary for the artists to present their works better. We are a small crew that does all this with self-sacri­fice. Despite all this, this building has been greeted with enthusiasm by people and we hope we can already be an exemplary venue.

You started organizing open studio days with artists.

ZEZEAH: Together with the days of Open Studio, we created a presen­tation for collectors to better observe and understand the stages through which a poster they purchased from Şarküteri is printed and why the pie­ce they have is so valuable. Our first studio experience was realized with curious participants who wanted to meet the artist and who already had little knowledge about screen prin­ting. We hope we can reach a more enthusiastic and excited audience that has no idea about the subject in the upcoming studio days.

You create groundbreaking works in the field of graphics and illus­tration both as an atelier and as a gallery, we also see many quality publications on the shelves, you also combine artists’ drawings with cool clothing styles.

ZEZEAH: The idea in our mind for a limited number of products was that people could reach their favorite ar­tists at every price scale, so we pro­duced a limited number of by-pro­ducts such as stickers, t-shirts and pins for the artists we worked with. Şarküteri undertook the entire cost, so we diversified the product scales of the artists and filled our catalog with many different options such as original work, limited edition, pain­ting, fanzine, sticker, pin, tshirt. Limit-editon compromises have been given to artists and collectors for all these products; This is also a guarantee that unlimited profits will not be made through their arts, so every product purchased from our ga­llery carries a collection value. We are pleased that the preference is mostly for silkscreen prints and stickers, be­cause the popularity of original pieces is always a great motivation for artists.

Thank you very much for the inter­view Zeynep, If you have something to add, please.

ZEZEAH: Many greetings to all our friends who have been with us until to­day with their support, contribution and cooperation; Hope to see you at new events as soon as possible, goodbye for now.

Zeynep a.k.a. Zezeah, April 2020
for more info and details:

Big Baboli Printhouse


Tetsunori Tawaraya, 2015

Evolution of Consciousness

The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its ArtRetina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.

Erkut Tokman, October 2020, İstanbul


Burak Şentürk ‘Woman’ & ‘Pan’ 2016
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Zez Eah ve Moklich sergiyi hazırlarken – İstanbul (2020)
Zigendemonic x Daniel Cantrell, 2017
Valfret Aspératus, 2015
Anne Van der Linden ‘Nostalgie’, ‘Navigation’ 2017
Zigendemonic ‘Dessin composition’ 2020
Dave de Mille ‘Dessin composition’ 2010-15
Daisuke Ichiba ‘Untitled’ 2012
Sam Rictus ‘Hypsignatus’ 2020
Bahadır Baruter ‘Ruhaltı’ 2001
Elif Varol Ergen ‘Theriantropy’, Memento Mori’ 2020
Miron Milic ‘dessin’ 2020
Daniel Azélie ‘dessin’ 2020
Erkut Terliksiz ‘desen kompozisyon’ 2010-15
Roman Shcherbakov a.k.a Dasetatoo, dessin 2020
Pakito Bolino ‘dessin’ 2020
Zavka Zavka ‘Bomb Girl’ comic strips 2020
Big Baboli Şarküteri : Retina Decadence group exhibition – İstanbul (2020)
Humans Fly production ‘Cactus Boy’ animation movie (06:46) / 2016

Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
Jira, Suadiye, İstanbul (2019)
Rukus & Rakun, Suadiye – İstanbul (2019)
Hose, Suadiye – İstanbul (2019)
Brake, Suadiye – İstanbul (2019)
Rust, Suadiye – İstanbul (2019)
SOB^Hash Crew, Suadiye, İstanbul (2019)
Pes, Suadiye, İstanbul (2019)
Dank, Suadiye – İstanbul (2019)
Mad, Suadiye – İstanbul (2019)

‘B-boy ve turntable’ı

almaz ki o Beyin !’

Suadiye, İstanbul 2019
Mr. Hube, Suadiye – İstanbul 2018
Rash, Suadiye – İstanbul (2019)
Murys, Suadiye – İstanbul 2019
Karanlık Fısıltı : RHO & Rakun, Yakamoz sok. 2<2 TN:44 (2019) İstanbul
CiNS, S0MON, ASBEStOS, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
CiNS X S0MON, Suadiye – İstanbul 2019
ASBEStOS, Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
Suadiye, İstanbul 2019
KMR, Suadiye, İstanbul 2019
TABONe, Suadiye, İstanbul 2019

Meriç the Pro. teftişte (2019)

Kütük Fanzine

on the Road !

Düz duvara tırmananların dergisi Kütük fanzin, dördüncü sayısı için yola çıktı, Arno Suna tarafından hazırlanan yayın, Kadir Küçük, Orhan Kiraz, Tollie Tolga, Tessa Fox gibi İstanbul sokaklarının en tehlikeli kaykaycılarından fotoğraf ve hikayelere yer veriyor, ayrıca KK‘den çizimler ve Arno‘dan editöryal espiriler de fanzine farklı bir hava katmış. İlk üç sayısı A5 renkli formatta hazırlanan derginin eski-yeni sayıları için erişim adresi : Arno Suna, kutukfanzin @ gmail.com / kutukfanzin


Yağız Eryılmaz
Egzantrik kişilik Çağatay’dan bir Frontside Smith
kk
Kadir Küçük’den bir BS Wallkickbox
kutuk_01
Kütük #01’den : Kadir Küçük
Okan Şen
Okan Şen (2019)
Adem Ustaoğlu, Başakşehir – İstanbul
KK’den Mesaj: Go Faster !

Istanbul based skate punk ‘zine Kütük‘s new issue is out now ! Editing by Arno Suna w/ cool artworx and photos by Kadir Kiraz. Dont forget to ask 4 yer copy : kutukfanzin @ gmail.com

Stay tuned for new issues !!

arnography


Wick, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Esk Reyn, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Esk Reyn, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Canavar, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Rekkolaa, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Max, Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020
Hasanpaşa Underground – İstanbul 2020

‘Hatasız Kunst Olmaz!’
Doğal İkona-Kırıcılar Olarak Sokak Sanatçıları

Ferhat Kamil Satıcı, 2010

“İçinde yaşadığımız çağa ya imge enflasyonu yaşanan bir çağ olarak bakmak ya da bir adım daha ileri gitmek ve “imgesiz bir çağ” olarak yaklaşmak gerekir.” *

İmgeyi yaratan onun varlıksal olarak anlam oluşturmasını sağlayan kültürde, dilde yer alan ideolojik ortaklıkla imge bombardımanı çağında her şey iç içe geçmiş ve kopyalama teknikleri ve çoğaltma ile anlam yitimine uğramıştır. Bu da modern yaşam içindeki bireyleri sürekli şimdi içinde yaşamalarını ve geçmiş ile gelecekten kopartan şizofrenik bir unutuş olan afazi rahatsızlığına iter. Belleksizlik temel ideoloji halini alır. Çünkü hafızada tutulması gereken her şey sistem tarafından tutulmaktadır. Bizlere ise sunulan anlamları koşulsuz kabullenip uyum sağlamak kalır. Bu geçici fakat etkili fantazya dünyasında karşı tarafa geçmek ve sınırları aşmak gereksizdir. Gerekli olan her şey size sunulur. Bu, meta fetişizminin motive ettiği ve bir arada tuttuğu bu sistem tam olarak bir simülasyon dünyasıdır. Bu dünyanın ikonları ise gösteri dünyasının pop yıldızları, futbolcular, modeller, vb.dir. Eğer bir entelektüel ya da bir toplumsal hareketin önderi iseniz de gösteri dünyasının ikonlaştırma sistemi içinde yerinizi alırsınız.

Bizanslılar ikonayı varlıksal bir problemin yansıması olarak görmüşler, ruhani olanın varlığının doğal bir yansıması olarak algılamışlardır.

Gerek bu dünyada gerekse ötesinde iki ayrı mekana sahip olan ikona, Kendini çürütmekten, kendi çöküşünü imlemekten kendini gizlemekten asla sakınmayan bir aşkınlıktır.

İkona kendi çöküşünü göze alabildiği için görünmeyenin gösterenidir.

Bu şekilde ikona’nın maddesel varlığının ortaya koyduğu ruhani tarafın parçası yada kendisi olma iddiası, ikonanın aynı zamanda bu çok taraflı varoluşunu da tehlikeye sokar. Burada resmin temsil problemi, resim olarak ikona’yı yalancı durumuna sokabilmekte dinsel bir konuyu imleyen kutsanmış maddesinin iffetini kaybetmesine yol açmaktadır. İkona “İçinde saklı bütün olasılıkları barındıracağı ve gözü görünenin zincirlerinden kurtaracağı yerde onu yerçekimi kurallarına mahkum eder” Hem kendisi ile bir olan hemde olmayan ikona aynı zamanda kendini bu varlıksal ortaya koyuşla inandırıcılığını da ikona kırıcılara göre yitirmektedir. İnandırıcılığını yitirmiş sistem inancın yok olduğu bir boşluk sunar.

Gerçek ile kurgu arasındaki bu muğlak ilişki Bizanslıların kiliselerde o dönemlerde okuma yazması olmayan halka Hristiyanlık dinini anlatma işlevi olan ikonaları kırma ve kaldırma anlamına gelen ikonaklasm döneminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu gün İstanbuldaki Aya İrini Kilisesindeki devasa Haç’ın soyut simgesel anlamı daha çok bu dönemin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İkon’un kendi varlıksal durumu, temsil etme-etmeme arasında gidip gelen ikircikli doğası onun ve sanatın gerçekle kurgu arasında duran temsil problemini oluşturur. Bu problem görünen ve söylenen ilişkisini ortaya koyar. “Görünen ve okunan her şey göründüğünde susar, okunduğunda saklanır” sözünden de anlaşılacağı üzere resmin ve yazı’nın doğasındaki bu durum ikona’nın ve gösteri objesinin varoluş problemi ile örtüşür.

Oysa günümüzün ikonları da bir metanın parçası olarak bu ruhani yapıyı içermez, kendi maddi varlığı dışında sunabileceği bir şeyi yoktur. Gösterinin içinde yer alan her şey metaya dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu varlıksal problemi aşmanın yolu gündelik yaşamlarımızı kuşatan ikonları bir işlemden geçirmek olabilir. Eğer ikon kendi çöküşünü ya da anlam yitimini kendi içinde barındırırsa yönlendiriciliğini kaybeder.

Sahrayıcedit Catacomb Creature: CiNS ,İstanbul (2007)

Bu bağlamda günümüzün görsel enflasyonu içinde kendi varlığını arayan writer ve grafiti sanatçısı bir tür varolan baskın sistemi yerinden etme sayılabilecek müdahalesini çağın görsel imgelerine ve mekanına yönelterek kendi bireysel ve aynı zamanda potansiyel anonim ve kolektif ruhuna yer açarken çağın baskın yaşama biçimlerinin temsilleri olan ikonların, anlamını bozan, yer değiştiren, ya da görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran, bir deneyim geliştirmektedirler.

* Zeynep Sayın ‘İmgenin Pornografisi’ Metis yayın evi s.8


Şevket Akıncı & Anıl Çelik feat. Burcu Eken ‘Şehir Ölü’ müzik-şiir, 2020

Dövmedeki Çizgiler: Tuğçe Türksoy & Ayça Ay

Tuğçe Türksoy, King of Ink Tattoo Studio, İstanbul (2016)

“Müşteriler bizim daha hijyenik olduğumuzu, elimizin daha hafif olduğunu, daha hassas çalıştığımızı görüyorlar ve dolayısıyla daha rahat davranıyorlar. Bu işe ilk başladığımda ülkemizde kadın dövmeci pek yoktu, sanıyorum ben de sektördeki ilk kadın dövmecilerden biriyim. Geçtiğimiz senelerde kadın dövmecilerin sayısı gittikçe arttı ve bu durum bizleri gerçekten sevindiriyor.”

Love Hurts

King of Ink dövme stüdyosunun sahibi Tuğçe Türksoy, 1989 Ankara doğumlu; Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu. Dövmeye olan tutkusu ve arkadaşlarının da ısrarına dayanamayarak 2007 yılında dövme makinesini eline alıyor ve 2010 senesinden bu yana profesyonel olarak bu işle uğraşıyor. Tuğçe, bir kadın olarak dövme sektöründe çalışmanın zorluklarından ziyade faydası olduğunu dile getiriyor.

Tuğçe Türksoy, King of Ink Tattoo Studio – İstanbul (2015)

Dövme Stilleri

Geleneksel Amerikan dövmeleri olan oldschool denizci dövmelerinde çapalar, kırlangıçlar, gemiler, boks yapan erkekler, güzel çingene kızları gibi klasik figürler kullanılıyor ve kalın çizgilerle işleniyor (ince tercih edenler de olabilir). Bu dövmeler denizcilerin hayatlarını anlatıyorlar: Örneğin ‘kırlangıç’ figürü, geminin karaya yaklaştığı günü, kırlangıçların görünmesi ve eve dönüşü, ‘çapa’ ise sadakati sembolize ediyor. Bunun dışında neo-traditional dediğimiz bir tarz var. Bunun için oldschoolun yeni versiyonu diyebiliriz fakat daha karmaşık ve karanlık formlar barındırıyor. Ayrıca ön planda kalın çizgilerle figürün, ardında sulu boya lekelerin uygulandığı Sulu Boya dövmeleri de bu sıralar çok moda.

Trash Polka denilen tarzda ise figürlerin arkasına daha çok fırça darbesi uygulanıyor. Üstünde daktilo yazıları veya karanlık figürler tercih ediliyor. Çoğunlukla Kırmızı-Siyah veya Mavi-Siyah gibi çift renkler tercih ediliyor. Yine 90’ların modası Tribal dövmelerimiz var: Sert ve siyah dövmeler bunlar; özel bir anlam taşımayan estetik modeller. Bunun dışında noktalama dot-work ve çizgileme ‘linework’ dediğimiz yeni nesil dövme tarzları da mevcut. Bu tarz dövmelerde daha çok doğa manzaraları yapılıyor; geometrik bir şeklin içine dağlar, ormanlar, nehirler gibi çizimler yapılıyor. Bunların dışında klasik dövmeler var: Çok tercih edilen Atatürk imzası gibi. Yazılar, sonsuzluk işareti, kanatlar, kelebekler, melekler ve periler insanların en çok tercih ettiği figürler arasında ve bunlar hiç bir zaman eskimeyecek gibi; ama birer klişe olduklarını da unutmamalıyız.

Evet Acıyor..!

> Tuğçe Türksoy


detay : Ayça Ay ‘Kara Sevda’ 2020

“Ülkemizde dövme sektörü gittikçe gelişiyor, genişliyor; son yıllarda çok yetenekli dövmeciler gün yüzüne çıkıyor, sektörün önünü açıyorlar, insanlar dövme sanatına daha bilinçli yaklaşmaya başladılar. Her yıl çeşitlenenen bu organizasyonlar sayesinde daha da güzel şeyler olacağına inannıyorum.”

Ayça Ay Anlatıyor:

İlk gençliğimde dövmelerim dikkat çektiği zaman insanların bakışlarından rahatsız olurdum, sonra kendim gibi doğal davranmaya başladım ve hiç dikkat çekmediğimi farkettim. Hepimiz aynıyız, ben de bahçe suluyorum, yemek yapıyorum, ağlıyorum vs… 2012 yılında amatör olarak dövmeciliğe adım attım; dövmeciliğin yaşam tarzımdan ödün vermeden kendim olabileceğim bir meslek olduğunu farkedince zamanla ciddi anlamda çalışmaya koyuldum. Güzel sanatlar lisesi mezunuyum, üniversitede iç mimarlık okudum ve resim bölümünde öğrenciliğe devam ediyorum.

Ayça Ay ‘Love or Hate’ 2020

Dövmeciler olarak farklı dertlerimiz var ve bunları çözmeye, yansıtmaya, anlatmaya çalışıyoruz.

İnanılmaz detayları olan bir iş, ve yaptığın işi iyi yapmak istiyorsan her şeye hakim olman gerekiyor. Ben usta-çırak ilişkisinden yanayım. Eli biraz boyayla pislenmiş, kağıtlardan kesikler yemiş ya da kafası farklı çalışan yaratıcı insanların bir çok şeyi becereceğine inanıyorum.

Temiz ve steril olmak öncelikli prensibimdir, bunun dışında insanlarla olan iletişim var. Bir çok insanla yakınlık kuruyoruz, özel bir iletişim halindeyiz ve bu çoğu zaman ciddi bir yakınlık oluyor. Eminim her dövmeci, kendisi için farklı prensipler geliştirmiştir. Benim prensibim iletişim kuramayacağım, anlaşamayacağım bir kimseyle asla çalışmamak. Dövmelerimde renk kullanmaktan ve stil olarak gerçekçi, hiperrealist üsluptan uzağım; Bunun yerine kendinden emin, sade çizgiler, savaşçı, büyücü ve şifacı özelliklerimizi gösteren tribal modelleri tercih ediyorum. Herkese hitap eden bir tarzım olmadığının da farkındayım ve dolayısıyla seçkin bir azınlığa hitap ediyorum.

Ayça Ay ‘Devil’, ‘Kara Sevda’

Ülkemizde dövme sektörü gittikçe gelişiyor, genişliyor; son yıllarda çok yetenekli dövmeciler gün yüzüne çıkıyor, sektörün önünü açıyorlar, insanlar dövme sanatına daha bilinçli yaklaşmaya başladılar. Her yıl çeşitlenenen bu organizasyonlar sayesinde daha da güzel şeyler olacağına inannıyorum.

Artist on da beat : 2015

Sanatçının çalışmalarına göz atmak isteyenler:

Ay Ayça Ay

shopier > ay ayca ay


Posta Sanatı: Mail Art

Auma Alan Turner, İngiltere

Posta sanatı, yaratıcı olan herkesin katılabileceği uluslararası bir ağdır. Posta sanatı bir deney, dışavurum, işbirliği, iletişim, özgürlük ve eğlence sanatıdır.

Şinasi Güneş

Mektup ile yollanabilen herhangi bir sanat objesi posta sanatının ilgi alanına giriyor. El yapımı kartpostallar, fotokopiler, bilgisayar baskıları, kolajlar, resimler, çizimler, çeşitli nesneler, kısaca istediğiniz her şey. Gönderilen her türlü posta sanatı objeleri elemeye tabi olmadan sergilenirler. Yapıtlar satılık değildir. Geri gönderilmezler. Fakat tüm katılımcılara, fotoğraf ve sanatçı listesi gibi dökümanlar yollanır. Posta sanatı, sanatı, tüketici zihniyetinden ve galeri monopolünden arındırmayı hedefleyen bir sanat hareketi olarak tanımlanır.

Posta Sanatı Tarihi

Posta sanatçıları sanat postasının başlangıcı için esprili bir iddiada bulunurlar. Bu iddia Kleopatra’nın kendisini, sarıldığı bir halıyla Julius Caesar’a sunmasıdır. Oysa bildik anlamda o dönemde bu ne bir posta ne de sanat ile ilişkilendirilebilir. Olay bugüne taşındığında güncel sanat mantığı dizgesinde performans sanatı ve posta sanatının bir türevi olarak değerlendirilebilir. Ki bu ekstrem bir örnektir ve nihayetinde bir pula ve adres bilgilerine ihtiyaç vardır.

1955 yılında Ray Jhonson “moticos”ları üzerine çalışmaya başladı.

1960’da Jhonson ilk “nothing/hiç” çalışmasını yaptı.

Johnson önemli bir post -sürrealizm ve pre – pop kolaj sanatçısıdır. Johnson aynı zamanda New York Correspondance (Posta) okulunun kurucusu ve Correspondance sanatının (Mail Art olarak da bilinir) orijinal başlatıcısıdır. Bu sanat, bir şekilde geleneksel posta servisi ıle yaygınlaşan uluslararası disiplinler formudur.

O kendi kolajlarını kompleks aktivite spektrumlarının bir parçası olarak gördü ki; bu aktiviteler çizimleri, mektupları, telefon görüşmelerini, performans sanatını, şiiri ve gerçek yaşamı içermekteydi. Bütün bunlar Zen ve Tao’nun bir dokunuşu ile noktalanmaktadır.

Johnson, Fluxus, Happenings, Neo-Dada, Judson Dance Church ve 1960, 70, 80’ lerdeki diğer intermedia aktivitelerine katılan bir çok sanatçının çağdaşı olduğundan, uluslararası avangardizmin değişimine faydalı olmuştur. Bunu yaparak ellinin üzerinde ülkedeki genç sanatçılar arasında istemeden bir kült kişilik haline gelmiştir.

Fluksus güzel sanatların dışında başladı. Ve bu hareket artistik geçmişi olmayan insanları içeriyordu. Fluksus posta sanatını etkiledi. Fluksus sadece teknik ve ideolojik yönüyle değil doğasıyla da posta sanatını etkiledi.

‘Damga’ by Şinasi Güneş
‘Çingeneler’ by Isabelle Vannobel, Fransa
Alexander Limarev ‘Evsizler’ Rusya

Posta sanatı sosyo-kültürel ve politikdir. Cinsellik, ekoloji, teknoloji, feminizm gibi konularda karşı duruşuyla vardır. Kapitalizm karşıtı çalışmalar sık sık kullanılır. Mektuplaşma halkası giderek büyüdü. Posta sanatı 1970’lerin başında, performans, video gibi diğer medyalar ve yeryüzü sanatı ile birlikte çıktı ve uluslararası bir nitelik kazandı.

1986’da Bağımsız Dünya Posta Sanatı Kongresi düzenlendi, posta sanatçılarının bir birleriyle tanışmaları ve düşüncelerini paylaşmaları açısından teşvik edici oldu. 500’den fazla sanatçının katılımıyla 80’nin üstünde toplantı 35’e yakın ülkede düzenlendi. İnternetin gelişmesini beklemekle değil kültürler arası iletişimi yaygınlaştırmak, canlandırmak için posta sanatını arzulamak, onu görünür kıldı. Bu açık ilişki potansiyeli, heyecan barındırmakta fakat onun, kanıksanmış sonucu, bazı beklenilen yeni sanat akımlarından daha ziyade arkadaşlık ilişkilerini geliştirdiğinin görülmesidir.

‘Gözetleme’ by Giorgio, Fransa
Gözetleme ‘Silvio de Gracia’ Arjantin

Posta sanatı gerçekten çağın ruhunu yakalamış oldu.

1988’de Uluslararası Posta Sanatçıları Birliği (IUOMA) kuruldu. Dünyanın birçok ülkesinde üyesi olan bir posta sanatçıları insiyatifidir. Bugün halen etkinliğini sürdürmektedir.

1990’ların başında internet ile birlikte geleneksel sanat postası sanatçıları “Sanat Postası Şebekesi” (Mail Art Network) hareketini oluşturdular. Bağımsız kavramsal bir ağ’dır.

40 yıldır, 50 ülke civarında Mail Art, hızla Johnson’un orijınalleriyle aynı doğrultuda yol almaya devam ediyor. Bununla beraber bire bir uyumlulukta devam etmektedir ve “ Uyumlu Bir Akşam Yemeği” gibi uyumlu diğer işler network yoluyla yayılmaya ve hedefinden sapmadan” kendin yap-ses kayıtlarıyla desteklenerek Punk Rock’ın gelişiminde de rol oynamış, buna ilham vermiştir. Aslında mail art bir hareket olarak farzedilebilir. Bir başka hareket asla bu kadar yayılmamış ve uzun sürmemiştir.

Ryosuke Cohen ‘Beyin Hücresi‘ Japonya

Bazı posta sanatı projeleri

Ryosuke Cohen’in Brain Cell-Beyin Hücresi Projesi 1985’te başladı. 1998 yılına gelindiğinde 400’den fazla yayına ulaşılmıştı. Robin Crozier’in Memo(random)/Memo(ry) projesi 1980’li yılların başında başladı, “ekle ve gönder” yönergesi üzerine kuruluydu.

Ryosuke Cohen’in Beyin Hücresi projesini tanıtacak olursak;

Beyin Hücresi

Ryosuke Cohen 1984’te posta sanatı yapmaya başlıyor. Şimdiye kadar kesintisiz devam eden bir proje gerçekleştirdi. Bu projenin adı “beyin hücresi” idi. Bu proje, en üstün global ağ ideallerinin bir göstergesidir.

Cohen Avrupa’da bilinmeyen bir teknikle, çok renkli A3 posterlerin baskısını alır.
Bu yöntemin çalışmalarını plastik mühür (posta sanatçılarını heyecanlandıran önemli plastik mühürlerdir.) bir logo ya da bir imgeler fragmanı ile ona gönderir. O bunu alır ve parlak renkler dizgesi içinde 40 ya da 50 farklı imajla birlikte, sticker’lar ve plastik mühürlerle yeniden yapılandırır ve elde ettiği ne varsa ona geri gönderir. O, 84’ten bugüne bunu sürdürür, tümüyle “sonsuz ağ”ın olağanüstü imajlarından oluşan yüzlerce poster birikir. “Global Beynimizin” her bir “hücre”si her biri otonom, sanatçıların seçimi olan imajları gösterir.

‘Fundamentalizm’ by Clemente Padin, Uruguay

Posta sanatçıları

  • Ray Johnson
  • Guy Bleus
  • Mark Bloch
  • Hans Braumüller
  • Al Williams
  • Crackerjack Kid
  • Snowflake
  • John Held Jr.(not to be confused with illustrator John Held Jr.)
  • Honoria
  • Ruud Janssen
  • Henning Mittendorf
  • Shozo Shimamoto
  • Ryosuke Cohen
  • Dobrica Kamperelic
  • Kiyotei
  • Jean Kusina
  • Anna Banana (VILE magazine)
  • Monte Cazazza (VILE)
  • Sean Woodward aka Planet Dada
  • Genesis P-Orridge
  • Geert de Decker
  • ex posto facto
  • buZ blurr
  • BuBu
  • Linda Hedges
  • Litsa Spathi
  • Clemente Padin
  • Simone Rondelet
  • Robin Crozier
  • Keith Bates
  • Michael Leigh
  • Ko de Jonge
  • Luc Fierens
  • Sam Six
  • Guglielmo Achille Cavellini
  • Nadia Russ
  • Fabio Sassi

Mail Art Siteleri :
simulasyon
mail art from turkey
mail art museum in turkey

Not: Bu yazı “Posta Sanatı” kitabı’ndaki Posta Sanatı Tarihi, Bazı Posta Sanatı Projeleri ve “ebenzin.com” daki Mail Art, Ray Jhonson başlıklı yazılarımın harmanlanmasından oluşmuştur.

Şinasi Güneş, 2015, İstanbul

Uluer Oksal Tiryaki ‘BORDERLINE’

‘Derin Kabal’ın Hizmetkarları’ by eRmano, 2018

BORDERLINE*

Uluer Oksal Tiryaki

Ego gökyüzüne yükseldikçe
kişilik ayağa düşer;
mahalle piçlerinin ilgisini çekmeyerek
ufalanırsın yarattığın atmosferden
klakson seslerini işitmen zaman alır
yüksektesindir.
Rögar kapakları kabul etmez seni
yüksektesindir.
Şehir tozu yutamazsın,
yüksektesindir.
Şaraba alışman zaman alır

yüksektesindir…

Bizlerse lağımın dibini çoktan boyladık
üzerimize binlerce kez sifon çekildi
ellerimiz sıvı sabuna saygı duydu -neşeyle
morardı kollarımız- yanlışlıktan
çekilen ilk nefes, yeni bir yanlışlıkla
bir çeşit izmarit olup ulandı
küçük odalarımızdan ormana

Bilemezsin:

Gözlerimizi kestiler
saçlarımızı yoldular
kalbimizi doğradılar..

İşte şurası her şeyin ortası
özne ve yüklemde çatısızlık
biraz hissizliği, uyku problemi
günaydın töreni, iyi akşamlar söylemi

k a f a p r e s i !

Öldürmeyi düşündüklerin
susmayı tercih ettiğin güzide anlar
adına katlettiğin önemsiz cümleler…
İşte şurası her şeyin sonrası
koptu bir parça ten insanın derisinden
karıştı ambulans sirenlerine
sevinç gösterileri eşliğinde:
Parti flamaları
Sinema afişleri
Banliyö trenleri
İşçi kanı üzerinden yükselen
kaçak gökdelenler
Sürekli eli terleyenler
Sürekli yemin edenler
Göt yalamaktan suratı
Göte dönüşenler
Üçüncü sınıf barlarda efkarı için
yeni bir neden icat etmeyi deneyenler
Seks cinayetleri
Erotizm
Klitoris

Rektum.

pedofili, parafili, nekrofili
pygmalionizm ve yakın akrabaları
daima sinek konan suratlar
gün boyu ucuz kimyasal tüketip
bir gülme krizinden bir diğerine savrulanlar
bira içmekten sidik torbası patlayanlar
tüm zamanını intihar düşüncesi ile
geçirip yine de yaşamaya devam edenler
prova odaları, süpermarketler
müşteri kavramı – silahsız soygunlar
film kareleri ve her akşam evine
metrobüsle dönerken arabeski hissedenler
aletiyle oynayanlar
iltihabıyla oynaşanlar

Eczane
Anarşizm
ve Numune Hastanesi üçgeni
arasında anlık sıkışma
yaşayıp soluğu
Yoğurtçu Parkı’nda alanlar.
İskele sokaklarında gündüz cilası
Yeldeğirmeni pavyonları

Kadıköy konsomatrisleri !

Söğütlüçeşme caddesi, martı eti
martı eti çöplükler, bodrum katları
bodrum katlarında kafayı kıranlar
izbe kafe tuvaletlerinde
götünü garsonlara siktirenler
pahalı deri giyen metalciler
babasının cüzdanını her gün
bir fare gibi kemiren punkçılar
hamsterlar – hipsterler
Allah’a uzak teras katlarında
öğle güneşinin köpek öldüreni

Öğle güneşinin köpek öldüreni !

Köprüden atlamak üzere olanlar
aynı yolda eriyip biten ayakkabılar
sayısız sakinleştiricilerle
büyümekte olan ev
sayısız sakinleştiricilerle
küçülen dünya…
dev şirketler, köle pazarları
silah endüstrisi
ve onların tekel gazeteleri
onların köşe yazarları,
onlara ait olan her şey
üçüncü dünya ülkeleri
elektrik kesintileri
iş makinaları
iş cinayetleri
yasa dışı örgütler
ve hiç bir sikime yaramadan
tıraş köpüğü gibi dağılıp giden
fraksiyonlar.

Halüsinasyonlar… Halüsinasyonlar
Halüsinasyonlar…

ve bir trajedinin arkasına sığınıp
kendine olan saygısını
geride bırakıp uzak doğuya yönelenler
sonra; ambalajlı hayvan tüketin’ler..
boğazı kesilerek öldürülenler
boğazına sarıldığın sigara
paketinde bir yazı

Smokers die younger !

Atlamayı düşündüğün balkon
parçalanmış vücudunu
park halindeki bir otomobilin iskeletinden
ucuz parke taşlı yani Avrupa taklidi
kaldırımlardan ait olduğun belediyenin
logosunu taşıyan şehir mazgalına doğru
sürüklenirken tahayyül ettiğin zemin
zemine tekamül edebilen nesneler

Sonra beni üzmeyin’ler !
beni delirtmeyin’ler !

İş arayanlar, evsizler
ve her şeyini terk edip
geri kalan hayatını
Uzak’ı görerek geçirenler
Baba evinde anarşizmi savunanlar
Takım elbisesinden kan damlayanlar
Bilinçli suikastlar
Tüm mesaisini sisteme
köpeklik ederek geçirenler
Sivil polisler ve devlet A.Ş.
Amatör ruh koleksiyonerleri
Saman kağıtları -saman kağıtları-

Robot yetiştiren eğitim sistemini
her gün düzenli olarak
bir ilk okulun bahçesine işeyerek
protesto edenler
Liseyi terk edenler

İktidar eliyle bastırılan
propaganda kitapları
Muhalif yayın organları
Militarizmin kayıp çocukları
Sırf kuşe kağıt tüketmek uğruna
ortalığa saçılan dergi müsveddeleri
Et götürebilmek için şairi oynayanlar
Her hangi bir köşeyi parsellemek adına
yaşamını sonsuz bir rezilliğe çevirenler
Gazete manşetleri
Ana haber bültenleri

Sana hiç bir zaman doğruyu söylemedi.

Sen uyuşturucuya karşıydın
fakat seni dizilerle uyuşturdular
Sen otopsiye karşıydın
fakat sabah seanslarında
beynini aldılar
Evet beynini aldılar!
Sonra bıraktılar sana oral
marifetlerini titizlikle sergileyebileceğin
yatağı koparılmış deri parçalarıyla dolu
ufak bir otel odası

Çünkü sen ağzına alacağın şeyi bilirsin

Kola gibi -kin gibi – sik gibi
soluyan nesnelere adını verdik
Cansız mankenlerine ilham
olduk vitrinlerine suçluluk duygusu
olduk matemlerine

vicdan !

hala orada mısın ?

tükür suratına !
indir pantolonunu !
yala ayaklarını

bana ilahi temenniler ver

bana kuvvetli teselliler ver

bana kullanılmamış bir gökyüzü ver

beni tedavi et

Üzülüyorum !

*’Borderline’ şiiri ilk kez Barbarları Beklerken’in 6. sayısında yayımlanmıştır.

Yazarın diğer kitapları:

Oda Orkestrası (2021)

Kafa Presi (2017)

Anadolu Ekspresi Şiir Antolojisi (2017)

Arabesk veyahut Death Metal (2015)


Le Plaisir, Ou La Question Centrale

Dessin : Nils Bertho

Purquoi est-iel si difficile d’aborder la question du porno ? Tant de personnes concer­nées qu’il paraît absurde de taire ce sujet. Pourtant, beaucoup d’autres problématiques dans le registre des luttes sociales semblent plus faciles à aborder, à clamer, voire à dénoncer. Mais le porno fait rougir, il met mal à l’aise. Pourquoi cette gêne ? Viendrait-elle du simple fait qu’on culpabilise de prendre du plaisir ? Souvent seule, parfois à plusieurs, en contemplant ces images qui nous font frétiller comme peu d’autres le peuvent. D me paraît juste, alors, d’associer le porno à cette prise de plaisir en solitaire (ou accompagné.e).

Dessin : Nils Bertho

La Masturbation

Masturbation évidente et revendiquée chez les hommes cis-genres. plus taboue voire complètement tue pour tou.x les autres.

Masturbation pour le plaisir, mais plaisir honteux.

Une question est alors centrale : comment est-il encore possible de pouvoir prendre du plaisir en se masturbant sur du contenu qui ne représente en rien qui nous sommes, ni même ce que nous véhiculons dans nos sphères publiques ? Et donc, d’une certaine manière, notre plaisir est-il encore abordable ?

Je repense à toutes les fois où, avant de connaître l’existence des pornos alternatifs, féministes et bienveillants, à l’âge où le porno se vêt du rôle de guide sexuel, j’ai été déçue, seule devant mon écran, à choisir des vidéos peu glorieuses par dépit. A tous ces visionnages qui ne m’ont pas ouverte sur le champ des possibles, qui ne m’ont pas montré des modèles de sexualités variés, d’orientations diverses auxquelles j’aurais pu m’identifier mais qui au contraire, de par leur monotonie et leurs stigmates, ont tenté de me formater aux pra­tiques consensuelles d’une culture hétéro-patriarcale blanche comme neige.

Par ailleurs, il est un phénomène de production d’images diminuant toujours plus la frontière entre érotisme et pornographie. Une projection/captation photographique de vulve ou de pénis n’est souvent plus pornographique, à la limite de l’érotisme, aux grands bienfaits de l’émancipation des corps et des représentations et expressions de genre, bien entendu.

Dafno Distraite ‘Dans ta gueule zine’ (2020)

Alors nous cherchons d’autres moyens, puisque la sexualisation des corps a aussi pris d’assaut toute notre culture de l’image. On tombe dans le trash, l’hy­per violent, cette culture du viol perpétuelle qui fait en sorte que nos yeux y soient habitués et en redemandent toujours plus, errant d’images en images, de scènes en scènes d’une rudesse comparable à un Salô ou les 120 journées de Sodome sauce 2020 pour combler cette avarice de douceur et de romantisme.

Est-ce alors ça, une pornographie alternative ? La conséquence de tout ce ramassis de hardcore qui nous fait saigner la cornée rien que d’y penser ? Son enjeu principal serait-il de recouvrer une douceur initiale et redécouvrir les plaisirs d’un coït sans violence ? Ou est-ce justement de ramener de la réalité à ce que l’on a toujours considéré comme de la fiction pour se déculpabiliser, par exemple, d’un fantasme du viol couvé par cette culture ultra violente, mais d’une manière déjouée et peut-être plus subtile ?

En intégrant de l’art à la pornographie, nous entrons dans ce type de contenus que l’on devrait appeler post-pont, et c’est peut-être ainsi que ce texte aurait dû commencer, mais c’est là où nous en arrivons après ces cheminements de pen­sées balbutiants. Le post-porn, c’est très certainement Annie Sprinkle qui nous l’introduit en 1990 avec ses performances The public cervix announcment qui avaient pour but de « démystifier le corps féminin » et d’amorcer une scission entre sphère publique et sphère privée des sexualités, en invitant le public à venir ausculter l’intérieur du vagin de l’artiste à l’aide d’un spéculum (événement avec lesquels Rachele Borghi nous introduit son éminent article « Post-porn » en accès libre à la fin de ce fanzine, que je vous invite chaleu­reusement à dévorer).

Le post-porn nous permet de nous réapproprier nos corps et nos images, afin de transformer nos sexualités en des actions non plus privées mais publiques et politiques et d’en parler librement, sans tabou, sans honte ni gêne et surtout avec beaucoup de paillettes et d’amour.

Pour une pornographie émancipée, qui nous veut du bien et nous fait du bien !

Dafno Distraite, Dans ta gueule fanzine #02, Juin 2020

Dans ta gueule est une publication collaborative rassemblant divers formes de participations autour des thème liés aux violences intégrées, organisant des évènements visant à créer du lien social .

contact : dtgfanzine @ protonmail.com