Yvan Guillo, kendisi hakkında iki yıl evvel çıkan son makalemizden bu yana çalışmalarının geçirdiği evrim hakkında “hâlâ nereye doğru gittiğimi bilmiyorum,” diye itiraf ediyor. Namıdiğer Samplerman olarak tanınan çizgi romancı “bir şey amaçlamadan, tek hamlede ve tek sayfa. Yapıtlarımda mütemadiyen keyif almak için doğaçlama ve şaşırtmaya güveniyorum,” diye açıklama yapıyor. Bugünlerde daha uzun çalışma süreci gerektiren büyük fikirler üzerine kafa yorsa da bu durum onu, bakmadan duramadığımız etkileyici miktarda hipnotik seriler üretmekten de alıkoymuyor.
“Bu vecizeyi her zaman aklımda tutuyorum,” diyen Yvan, bu hoş vecizeyi Man Ray’dan aktarıyor: “Sanatta ilerleme yoktur”. Sanatçı bu nedenle çalışmalarını geleneksel standartlara göre ‘ilerleme’ düzeyinde değerlendirmiyor. Ama yüksek kalite baskılar için giderek daha düzgün kesilmiş, kalitesi daha net kolajlar üretmeye de gayret ediyor. Buna karşın Yvan son zamanlarda görme yetisinde bir bozulma olduğunu da itiraf ediyor; monitöre bakarak geçen saatler, illüstratörü gözlük kullanacak hale getirmiş. Yvan’a göre onun yaratıcı süreci sezgilere ve tekrarlara dayanıyor. Süprizli olmaları koşuluyla sipariş projelere saygı duyuyor. Fakat birçok sanatçı gibi o da ‘kendi serüveninin zaman ve mekânın ötesinde sınırsız bir yolculuğa benzediğini, imge remiksleriyle çalışmalarında gerçek anlamda bir sarhoşluk yaşattığını” düşünüyor.
Samplerman
Yvan geçenlerde -birkaç isim vermek gerekirse- Anna Haifisch, Tara Booth, Anders Nilsen ve Simon Roussin gibi sanatçılarla bir haftalık bir workshop‘a katıldı. Tüm katılımcıların alternatif çizgi roman sahnesinden olduğu sanatçılara kolektif ve deneysel anlatılar yaratmaları için fırsat sunan kamp, ChiFouMi’nin ev sahipliğinde sürekli gerçekleştirilen bir etkinlik. “Kişisel projelerimizi bir kenara bırakıp koca bir masa etrafında alet edevatlarıımızla toplandık ve eğlencesine kolektif bir çizgi roman yaptık” diye belirtiyor Yvan. Aynı kafadan insanların toplaştığı, herkesin çizgi roman dilini konuştuğu kamp için illüstratörler açısından “gerçekten tazeleyici ve heyecan verici bir deneyimdi” diye de ekliyor. Favori işlerine bakabileceğimiz Instagram sayfasından da görüldüğü üzre sanatçının sergilediği üretkenlik gerçekten şaşırtıcı.
“Bugün okullarda gerçeküstücülüğün okutulması benim için tatsız bir şey…”
Andre Parinaud, Gerçeküstücü akımın önderi Andre Breton ile, radyo için, 1952 yılında, zincirleme bir biçimde yayımlanan 16 görüşme yaptı. Breton’un entellektüel hayatını 1914’ten başlayarak kuşatan bu maraton-söyleşiden bir kolaj yapmayı, tek bir bölümü çevirmeye yeğledik. Breton’un üslubunda doğrudan doğruya dilimize gelmeyen yabansı bir yan vardır: Selahattin Hilav konuşmayı bir bakıma yeniden Türkçe söyleme yoluna gitti.
IV – BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI – OTOMATİK YAZI: LES CHAMPS MAGNETİQUES. – TZARA, PARİS’TE. – DADA GÖSTERİLERİ
A. Parinaud: Bu konuşmamızda, 1919 baharı ile 1920 yılı sonu arasındaki yaşamınızı ele alacağız. Yani, Litterature dergisinin ilk sayıları ile sivil hayata dönüşünüz ve Dada akımından ayrılmanız söz konusu. 1919 yılında düşüncelerinizin ve özlemlerinizin ne olduğunu açıklar mısınız? A. Breton:Litterature dergisinin ilk altı sayısının yayımlandığı 1919 baharında ve yazında, istediklerimizi yapacak durumda değildik; ben, eylül ayında terhis oluyordum, Aragon da birkaç ay sonra. O zamanın iktidarı, savaşta görüp öğrendiğimiz yaşam ile sivil yaşamın bize sunacağı gerçekler arasında bocalamamamızı ve yumuşak bir geçiş yapmamızı amaçlıyordu. Bu sakınganlık anlaşılabilir bir şeydi. Çünkü, cepheden dönen askerler nefret ve hınç duyacakları sayısız gerçekle karşı karşıyaydılar. Boşu boşuna sayısız insan harcanmıştı. Cephe gerisindekilerin “kanımızın son damlasına kadar savaş” lafının altında üçkağıtçılıklar yatıyordu; ocaklar yıkılmıştı ve önümüzde adi bir gelecek vardı. Askeri zaferin sarhoşluğu fos çıkmıştı.. Savaş bitmişti kuşkusuz, ama yalnızca yaşamak ve benzerleriyle anlaşmak isteyen insanları, dört yıl sonunda, yabani ve çılgın kimseler haline getiren “beyin yıkama” bitmemişti. Kısacası, savaştan dönenlerin hali kötüydü… A.P.: Ama bir baş kaldırma değil, daha çok bir duygusuzluk söz konusuydu sanırım. A.B.: Aramızdan çoğu, hangi tarafı tutacağına kısa sürede karar verdi. İktidar da, patlak vereceğinden korktuğu ruhsal baş kaldırmayı yumuşatmak için kasvetli törenler düzenledi ve anıtlar dikti. Bir vandallık çağının tanıkları olan bu anıtları hala görüyoruz… Paris’te Etoilc alanındaki “meçhul asker” anıtı, bunun bir örneğidir. Ama askerliğin boyunduruğundan kurtulmuş olan ben, hiçbir kısıtlama altına girmemeye kararlıydım. Başıma gelecekler umurumda değildi… A.P.: O sırada, geleceği nasıl düşünüyordunuz? A.B.: Gelecek hakkında hiçbir fikrim yoktu. Oteldeki odamda, masanın çevresinde saatlerce dönüp duruyordum. Paris’te rastgele dolaşıyordum. Chatelet alanında bir sıranın üzerinde kaç kez tek başıma sabahladım. Bir düşünce yoktu kafamda, bir çözüm de düşünemiyordum. Her şeyi oluruna bırakmıştım sanki… A.P.:Ama o yıllarda bazı kararlar almış olduğunuzu sanıyorum. En azından. Litterature dergisine yeni bir hava vermek için aldığınız kararlar… A.B.: Evet. Litterature dergisinin değişmesi gerektiğini düşünüyordum. Dergide, birbiriyle uzlaşmaz kişiler yanyanaydı. Bir antoloji gibiydi dergi ve buna son vermek gerekiyordu. Aragon, Soupault ve ben, düşündüklerimizi gerçekleştirecek birçok olanağa sahiptik. Bu arada Paul Eluard’la tanışmıştık ve ben kısa süre önce Tristan Tzara ile yazışmaya başlamıştım. A.P.:Eluard sizinle nasıl yakınlık kurdu? A.B.: Eluard, bize katılmadan önce Jean Paulhan’m dostuydu ve onun ilgi alanlarına yakınlık duyuyordu. Özellikle Paulhan’ın dil konusundaki üstatça itirazlarını, şiir düzeyinde geliştirmeye çalışıyordu. Paulhan’ın söyledikleri ve özellikle işmar ettikleri ve art düşüncelerin iç yüzünü ortaya koymaktaki üstünlüğü, hayranlığımızı çekiyordu. Değerlendirmelerinin sağlamlığı, karşı çıkışlarının esnekliği ve dünyaya bakışının keskinliği. Eluard kadar beni de etkiliyordu. Başka yakınlıklar da, Paulhan’ın bizden yana çıkmasına yol açtı zaten… A.P.:Kendisiyle rastlaşmanızdan önce Tzara konusunda neler biliyordunuz’? A.B.: Tzara, o sırada hala Zürih’ deydi ve ortalığı karıştırıyordu. Daha önceki yıllarda. “Dada” denilen akım konusunda açık bir fikrim yoktu. Dada dergisinin ilk iki sayısını Apollinaire’de görmüştüm. Apollinaire, bu dergiden işkilleniyor ve yazarlarının, ülkelerindeki askeri otoriteye karşı çıktıklarını düşünüyordu. Hatta, böyle bir derginin kendisine gönderilmesinin, başına dert açacağını düşünüyordu. Derginin bu sayılarında, savaş-öncesi öncü akımların (kübizm, fütürizm) etkisi açıkça görülüyordu. Ama olumsuzlayıcı bir düşüncenin ve kesin bir taraf tutmanın varlığı da gözden kaçmıyordu. Ne var ki, kıvılcımı çakan, 1919 yılı başında Paris’e ulaşan Dada 3 oldu. Derginin baş yazısı, Tzara’nm “Dada 1918 Manifestosu”ydu ve dinamit gibi bir metindi. Tzara, sanatın mantıktan kopup ayrılması gerektiğini ve “çok büyük bir olumsuzlayıcı işin” yapılmasının zorunlu olduğunu ileri sürüyordu; kendiliğindenliği göklere çıkarıyordu. Söylediklerinden çok, aşırı tutumu, sinirliliği, kışkırtıcılığı ve uzaktan da olsa şiirsel yanı ilgilendiriyordu beni. Tzara daha sonra da şöyle demişti: “Meslekten yazar değilim ben ve edebiyat alanında özlemlerim yok. Bir tek şeyi, yani sıkılmamayı becerebilecek fizik gücüm ve sinir dayanıklılığım olsaydı, hareketleri hayranlık uyandıran yüce bir serüvenci olurdum.” O sırada, işte bu tür sözler ilgilendiriyordu beni.
Breton’un evi, 1956
Gerçeküstücülüğü Dada’dan kaynaklanmış bir hareket olarak tanıtmak ya da Dada’nın Gerçeküstücülük içinde olumlu ve yaratıcı bir biçimde toparlanıp canlandığını ileri sürmek hem yanlış hem de zamansal açıdan hatalıdır.
A.P.:Tzara’nın bu sözüne. Vache’de imzasını atardı sanırım… A.B.: Böyle bir tutum, Tzara’yı Vache’ye yaklaştırıyordu kuşkusuz ve bundan ötürü ona güven duyuyordum. Litterature’ün doğrultusu da, bütün bunlardan ötürü iyice değişmişti artık. Bu arada, dünyanın dört bucağında, çeşitli akımların birbiriyle karşılaştırılmasını ve yakınlaşmasını sağlayan bir eğilim ortaya çıkmıştı. Savaş sırasında Amerika’da yayımlanan ve sözünü ettiğimiz yıllarda Paris’te yayımını sürdüren dergi 291 ve sonra 391 (Picabia’nın dergisidir), Oscar Wilde’ın yeğeni olduğunu söyleyen “şair ve boksör” Arthur Cravan’ın etkinliklerine dikkati çekmişti. Savaştan hemen önce Cravan, o zamana kadar görülmedik bir hava taşıyan küçük bir dergiyi, Maintenanf’yı yayımlıyordu. Cravan, sağduyu ve sağbeğeni denebilecek her şeye karşı çıkmıştı Amerika’da. A.P.:Marcel Duchamp’ın kişiliği de sizi burada etkiledi sanırım… A.B.: Evet. Duchamp’ın etkileyici haberlerini, Picabia’dan alıyorduk. İlginç çalışmaları vardı. 1911 ile 1913 arasında kübizme ve fütürizme özgün katkılarda bulunduktan sonra, dükkanlarda satılan eşyayı imzalayarak klasik sanat anlayışını hiçe sayan bir tutum göstermişti. Örneğin, bir içki kasasına, küreğe ya da oyuncağa imzasını atıyor ve bunların birer sanat yapıtı olduğunu ileri sürüyordu. Duchamp böylece, salt “seçme”yle bir sanat yapıtı ortaya konabileceğini göstermek istiyordu. “Joconde”un renkli bir röprodüksiyonunu da imzalamıştı, ama bıyık takarak… A.P.:Picabia, o yıllarda büyük etkinlik gösteriyordu. Şiiri, resmi ve davranışı konusunda ne düşünüyordunuz?? A.B.: Picabia, Tzara’yı tanımak için İsviçre’den geçmiş ve Paris’e gelmişti; gerçekten de, “heyheyleri üzerindeydi”. 391 adlı dergisinde, Duchamp ve Georges Ribemont-Dessaignes’den başka herkese veryansın ediyordu. Picabia’ nın, kafasını oraya buraya vurduğunu düşünüyorduk, ama şiirindeki özgür havaya hayranlık duyuyordum; resmindeki “serüven için serüven” anlayışı da etkiliyordu beni. A.P.:Söyledikleriniz, hem devrimci hem de özel görüş ve tutumunuzu ortaya koyuyor. Dadaya katılmanızın ve bu akımdan ayrılmanızın nedenlerini böylece daha iyi anlamış oluyoruz. Hala 1919 yılındayız. Dada konusunda o sırada, neler biliyordunuz? A.B.: O sırada, Richard Huelsenbeck’in etkisinde olan “Dada akımı” konusunda pek az bilgimiz vardı. Ama Köln’de, Max Ernst’in çevresinde oluşan akımı çok geçmeden iyice öğrendik. Ernst ile Tzara arasındaki düşünce ortaklığı, savaşta Zürih’te bulunan ve Tzara ile dostluk kurmuş olan Arp tarafından sağlanmıştı. Arp’ın desenleri ve “tahta işleri” o yıllarda görülmemiş yenilikte yapıtlardı; almanca şiirleri için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bizim için asıl önemli olan, daha düne kadar “düşman” iki ülkede, aynı akımın ortaya çıkmasıydı. Bu olgu, sözü geçen akımın haklılığını açıkça ortaya koyuyordu. Benim “Dada akımı”na katılmamın nedeni, bu ortak görüşün ortaya çıkmasıdır. (Soupalt, her şeye olduğu gibi buna da pek önem vermedi; Aragon ise, uzun süre çekimser davrandı). Manifesto 18’de dile getirildiği biçimiyle Dada, bir gereksinime cevap veriyordu. Yani Dada, her taraftan ileri sürülen itirazları birleştiren bir akımdı ve bu, tarihsel açıdan önemliydi. A.P.:“Dada görüşü” Litterature’ün havasını etkiledi mi? A.B.: “Dada” görüşünün etkisinde kalmasına rağmen Litterature, başlangıçtaki havasını korudu. Dada ve 391 dergilerinde görülen hurufat ve dizgi oyunları, Litterature’de yer almadı. Bizim yeni anlayışımıza karşı çıkmasalar da, bu görüşün etkisinde de kalmayan yazarlar (Valery, Gide, Max Jacob, Cendrars, Morand), 1920 Şubatına kadar bu derginin sayfalarında boy gösterdi. Asıl değişikliği “Dada” alanından başka yerde aramak gerekir. Lautreamont’un Şiirler‘inin basılmasından sonra Litterature‘de, Jacques Vache’nin Savaş Mektupları yayımlandı. Ayrıca dergi, yazarlara yönelik bir soruşturma açtı: “Niçin yazıyorsunuz?” Bu soruya, birbirinden felaket cevaplar geldi ve biz de hepsini yayımladık. Ama asıl önemli olan, Litterature‘ün Ekimden Ocağa kadarki sayılarında, benim ve Soupault’un imzalarını taşıyan Champs magnetiques‘in ilk üç bölümünün yayımlamasıdır. Bu metin, ilk gerçeküstücü (dada değil) yapıttır. Çünkü bu metinde, otomatik yazı, sistemli olarak, ilk kez kullanılmıştır. Metni yazarken, günde sekiz ya da on saat çalışıyorduk; yani otomatik yazıyı uyguluyorduk. Bu uygulamamızın büyük önem taşıdığını gözlemlemiştik, ama gözlemlerimizi tutarlı hale getirmemiz ve gerekli sonuçlan çıkarmamız daha sonraki bir tarihe aittir. A.P.:Demek ki, gerçeküstücülükte, daha büyük boyutta kullanılacak olan irdeleme ve araştırma aracını, 1919’da bulmuştunuz. A.B.: Evet, işin önemini kavramıştık. Bu uygulamanın ruhbilimsel sonuçları (ya da başka düzeylerde verebileceği sonuçlar) daha sonra ortaya kondu. Bundan ötürü, gerçeküstücülüğü, Dada’dan kaynaklanmış bir hareket olarak tanıtmak ya da Dada’nın, gerçeküstücülük içinde olumlu ve yaratıcı bir biçimde toparlanıp canlandığını ileri sürmek hem yanlış hem de zamansal açıdan hatalıdır. Dada dergilerinde olduğu gibi Litterature‘de de, gerçeküstücü ve Dada metinlerin sürekli olarak art arda yayımlandığını söylememiz gerekir. Sözünü ettiğim bazı zorunluklar, Dada’ya özel bir önem vermemizi gerektiriyor. Ama, Dada’nın ve gerçeküstücülüğün, ancak bir arada ele alınıp kavranabileceğim ve birbiriyle örtüşen dalgaları andıran akımlar olduklarını unutmamak gerekir. A.P.:Peki, 1920 yılı başında “Dada” etkinliği” ne gibi özellikler taşıyordu? A.B.: Paris’te geliştiği haliyle Dada etkinliğinde üç dönemin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini sanıyorum: Tzara’nın Paris’e gelişini izleyen ve büyük gürültü koparan dönem (Ocak-Ağustos 1920); yepyeni araçlar kullanıldığı halde yine de Dada’nın amaçlarına yönelik olan ve özellikle Aragon ile benim etkim altında bulunan dönem (Ocak-Ağustos 1921) ve bir tedirginlik dönemi. Bu sonuncu dönemde, ilk girişimlere dönülmek istendi ama bu yöneliş, birçok kimsenin akımdan ayrılmasına yol açtı (Ağustos 1922’ye kadar). Sonuncu dönem, Dada’nın tüm olarak ortadan silindiği dönemdir. Birinci dönemde, çeşitli yayınlar yaptık. Ama yalnızca yazmakla yetinmedik, gösteriler de düzenledik. Kışkırtıcı gösterilerdi bunlar ve amaçladığımız şeyler gerçekleşiyordu. Kurulu düzenin ideolojisini savunanları çıldırtıyorduk. Sağduyulu kişiler, deliye dönmüştü ve basın bize ateş püskürüyordu. Gösterileri hep birlikte hazırlıyorduk, ama çoğunlukla Tzara’nın görüşleri ağır basıyordu. Soupault ile birlikte yazdığımız “Beni unutacaksınız” adlı bir skeci Salle Gaveau’ da ikimiz oynamıştık. Seyirciler, perde arasında hemen satın aldıkları yumurtalar, domatesler ve bifteklerle bombardıman ettiler bizi. Ama her ay hazırladığımız ve taktiği çok geçmeden kalıplaşmış olan bu kışkırtıcı gösterilerin yetersiz olduğunu da için için hissediyorduk. A.P.:O sırada yaptığınız yayınların tam anlamıyla dadacı olmadığını düşünüyorsunuz sanırım. A.B.: Gerçeküstücülüğün etkileri bir yana, tam anlamıyla “dadacı” ürünler, ancak Tzara, Picabia ve Ribemont-Dessaignes tarafından ortaya konulurdu. Duchamp çok uzaklardaydı. Arp’ın ürünleri de şiir ve plastik sanat çerçevesi içinde kalıyordu. Ernst ise, dadacılık ile gerçeküstücülük arasında yer alıyordu; her ikisine de katkısı vardı.
Breton’un evi, 1956
Eski “akla” yüzyıllardır tanınmış sınırsız gücü hiçe sayıyorduk ve dolayısıyla bu aklın ahlak düzeyinde insana kabul ettirdiği “ödevler”i hiçe sayıyorduk.
A.P.:Daha sonraki tepkinizin nedeni, bu etkinlikleri yetersiz bulmanızdaydı her halde, A.B.: Evet. Tzara, düşündüğümüz gibi çıkmamıştı ve bu büyük bir hayal kırıklığına uğramamıza yol açmıştı. Tzara çok iyi bir şairdi kuşkusuz. Ama Paris’te kişiliğinin çevresinde koparılan gürültü, şaşırtmıştı onu; salt kendisini düşünüyordu sanki. Dada 1918 Manifestosu, bütün kapıları ardına kadar açmış gibi görünüyordu, ama çok geçmeden bu kapıların dönüp dolaşıp yine aynı yere gelen bir koridora açıldığını fark ettik. A.P.:Dada hareketinin ilk iki dönemini, neye dayanarak birbirinden ayırt edebiliriz? A.B.: Nouvelle Revue Française’de Ağustos 1920’de yayımladığım “Dada İçin” başlıklı metin, iki dönemi birbirinden ayırır sanırım. Jacques Riviere, “Dada’ya şükran” adlı bir yazıyla buna cevap verdi. Riviere’in yazısı, çok temkinli olmasına rağmen, Dada’yı edebiyat dünyasına sokuyor ve böylece harekete öldürücü bir darbe vurmuş oluyordu.
VII. GERÇEKÜSTÜCÜ DEVRİM: “YENİ BİR İNSAN HAKLARI BİLDİRİSİ GEREKLİ.” GERÇEKÜSTÜCÜ. – ARTAUD’YA TAM YETKİ. -SAINT-POL-ROUX ŞÖLENİNDEKİ OLAYLAR
A.P.: Bugün, gerçeküstücülük bakımından önemli bir olayı, yani Gerçeküstücü Devrim dergisinin yayımlanmasını ele alacağız. Şiirsel, ahlaksal ve siyasal bir başkaldırıyı benimsediğinizi biliyoruz. Derginin ilk sayısında, verdiğiniz kesin kararları açıklayan şu cümle yer alıyor: “Yeni bir insan hakları bildirisi gerekli. “O zamanki düşüncelerinizi açıklamanızın en doğru yolu, bu sözlere verdiğiniz kesin anlamı belirtmenizdir sanırım.. A.B.:Gerçeküstücü Devrim‘in ilk sayısı 1924’ün sonunda yayımlandığında, dergiye yazanlar şu konularda görüş birliğine varmışlardı: içinde bulundukları sözümona descartesçı dünya, tahammül edilmez bir dünyadır, kasvetli bir aldatmacadır ve bu dünyaya karşı ayaklanmanın her çeşidi haklıdır; yalnızca düşünceye ve kavrayış gücüne dayandırılan bir ruhsal yaşam, kökten eleştirilmelidir. Gerçeküstücülerin dostu Ferdinand Alquie, bir yazısında bu görüşleri çok iyi açıklayarak şöyle diyordu: “İnsanın özünün akıl olduğunu söylemek, insanı ikiye bölmektir ve klasik düşünce geleneğinin yaptığı şey de budur. Bu gelenek, insana yakıştığını ileri sürdüğü akıl ile akıl-olmayanı, yani insana yakışmayan içgüdüleri ve duyguları birbirinden kesinlikle ayırt etmiştir.” Düşünce ustamız olarak benimsediğimiz Freud, böyle bir ayırt edişin ve bölmenin, insan için ne kadar tehlikeli olduğunu öğretiyordu bize. Eski “akla” yüzyıllardır tanınmış sınırsız gücü hiçe sayıyorduk ve dolayısıyla bu aklın ahlak düzeyinde insana kabul ettirdiği “ödevler”i de hiçe sayıyorduk. Bu aklın sakat yanlarını göz önüne sermek için her fırsattan yararlanıyorduk. Ve bu aklın yerine, sağlamca temellendirilmiş bir başka akıl konana kadar, bu yolda yürümeye kararlıydık. “Yeni bir insan hakları bildirisi gerekli” sözünü, bu açıdan kavramak gerekir. A.P.: Gerçeküstücü grup, devrimci yöneliş konusunda da görüş birliği içinde miydi? A.B.: Kapalı akılsallığı kırma. Yaygın ahlak yasasını hiçe sayma; şiire, rüyaya, olağanüstüne dayanarak insanoğlunu özgürleştirme, yeni bir değerler düzeni kurma konularında, tam bir görüş birliği içindeydik. Ama bu amaçlara varmak için kullanılması gereken araçlar konusunda görüş ayrılıklarımız vardı. A.P.: O sırada, grup içinde, Aragon’un durumu neydi? A.B.: Aragon mu? Daha önce de belirttim… Aragon, akrobatları ve cambazları her zaman sevmiştir. Herkesten uyanıktır. Siz, bir tepeye tırmanmaya karar vermemişken, bakarsınız Aragon doruktadır… Biz, Aragon’u fazla “edebiyatçı” bulurduk. Sokaklarda birlikte dolaştığımız zaman bile bitirdiği ya da hala üzerinde çalıştığı bir yazıyı okumaktan geri kalmazdı. Bu yazıların etki yaratmaya yönelik yanı gittikçe ağır bastı. Yanlış bulduğumuz bu davranış, o yıllarda, Aragon’un etkinliklerine (bunlar her zaman çok zekice ve ince müdahalelerdi), pek zarar vermiyordu. A.P.:Eluard’ın tutumu da Gerçeküstücü Devrim görüşünüzün gerisinde kalıyordu sanırım. A.B.: Eluard, geleneksel anlamda şiirle gerçeküstücülük arasında seçim yaptığında, şiiri amaç olarak benimsiyordu. Oysa bu, gerçeküstücülük bakımından büyük bir sapkınlıktı. Eluard’ın 1926’da yazdıklarında, rüya, otomatik yazı ve şiir arasında kesin bir ayrım yaptığı ve bundan şiirin yararlı çıktığı görülür. Türler halindeki bu ayrımlama, çok geri ve gerçeküstücü anlayışa karşıt bir düşünce olarak görünmüştü bana.. A.P.:Derginin birinci sayısının temel özellikleri ve ilginç yanları nelerdi? A.B.: Başlangıçta, katışıksız gerçeküstücülük-doğuş halinde gerçeküstücülük diyorduk buna ağır basıyordu. Bundan ötürü, derginin yönetimi, o sırada, yeni düşünce tarzını tamıtamına benimsemiş olan ve hiçbir ödün vermeye yanaşmayan Pierre Naville’e ve Benjamin Peret’ye verilmişti. Derginin ilk sayılarında, şiirlere yer verilmeyişi, ama otomatik metinlerin ve rüya anlatılarının bolluğu, ilgi çekici bir yandır. Lirik eğilim, bir romantizm uzantısıyla Desnos’da, Rimbaud’nun yolunu izleyen Baron’da ve Baudelaire’i örnek alan Eluard’da ağır basıyordu. Michel Leiris, sözcükleri, gizli yaşamlarını açığa vurmak ve anlamlarının dışındaki esrarlı alışverişlerini ortaya dökmek zorunda bırakarak, dilin maddesi üzerinde müdahalelerde bulunmak ve işlemler yapmak konusunda, Desnos ile aynı tasayı paylaşıyordu. Bu bakımdan, onların ustası (bizim de ustamızdı) Raymond Roussel’di kuşkusuz. Roussel’in bizim dergiye katkıda bulunmasını defalarca rica ettik, ama cevap alamadık. Onun yapıtının tam anlamıyla bireysel olduğunu ve dışla ilişkiyi kaldırmadığını anlamaya başlamıştık. Ama Roussel’e duyduğumuz hayranlık hiç eksilmedi. A.P.:Antonin Artaud’dan ve gerçeküstücülüğe yaptığı katkıdan söz eder misiniz? A.B.: Artaud bize katılır katılmaz, her şeyini gerçeküstücülük davasına adadı. Artaud, yaşamla, hepimizden daha fazla çatışma halindeydi. Toplumsal kurumların hepsine yönelen korkunç bir öfke taşıyordu içinde ve şaşırtıcı bir yayılma gücü taşıyan bu öfke, gerçeküstücü girişimi derinden etkiledi. 1925’te yayımlanan bireysel ve kolektif metinler, tutumumuzun sertleştiğini gösterir. Bu arada, Grenelle sokağında 15 numarada bir “Gerçeküstücü araştırmalar bürosu” açıldı. Amacı, bilinçdışı yaşama ilişkin irdelemeler, anlatılar, belgeler toplamaktı. Francis Gerard’dan sonra, büronun başına Artaud geçti. Burasını, yaşamın “yeniden sınıflandırılmasının merkezi yapmak istiyordu. Artaud’nun ön ayak olmasıyla, çok sert ve saldırgan kolektif metinler yayımlandı. “27 Ocak 1925 bildirisi”, “Hapishaneleri açın, orduyu terhis edin’ ‘, “Papa’ya” ve “Dalay-Lama’ya” dilekçeler, “Avrupa üniversitesi rektörlerine”, “Buddha okullarına”, “Tımarhane baş hekimlerine” mektuplar, bunun örnekleridir. Kullanılan dil, yalın ve keskindi. Bunlar arasında, Artaud’nun damgasını taşıyanları özellikle çok severim.. Ama… bu metinlerdeki anlayışa ve içeriğe katıldığım halde, yarattıkları havadan tedirgin olmakta gecikmedim. Bu metinlerin çok kısa aralarla art arda yayımlanması ve tartışmanın, öteki etkinliklerin hepsinden daha ağır basması, hoşuma gitmiyordu. Bugün düşündüğümde, daha iyi anlıyorum: bu yarı-özgürlükçü, yarı-mistik yol, benim yolum değildi ve bunun bir yol değil, bir çıkmaz olduğunu düşünüyordum (bu düşünceyi paylaşanlar vardı). Artaud’nun beni yönelttiği yerin, soyut bir yer olduğunu her zaman düşünmüştüm. Orada her zaman “sözsel” bir şey vardı (bu söz çok yüce ve güzel olsa da). Ayrıca, Artaud’nun aşırı coşkunluğuna güvensizlik duyuyordum; harcadığımız gücü, daha sonra, yeniden elde edemeyeceğimizi düşünüyordum. Yani, makinenin tam istimle nasıl çalıştığını görüyordum, ama gerekli yakıtın nasıl bulunacağını kestiremiyordum.
Breton’un evi, 1956
Saint-Pol-Roux şöleninde yaşanan olayın önemli yanı, Gerçeküstücülüğün, o çağda düzeni benimseyenlerden kesin olarak ayrıldığını göstermesindedir. Action Française başta olmak üzere, “Edebiyatçılar Derneği” ve “Savaşan Yazarlar Birliği” gibi meslek toplulukları, bize misillemede bulunulmasını istediler.
A.P.: Demek ki, yönetimini ele aldığınız Gerçeküstücü Devrim‘de ansızın büyük değişiklikler olmasının nedeni bu. A.B.: Evet, Artaud’nun sorumluluğunu taşıdığı deneyi durdurmanın ve derginin yönetimini ele almamın nedeni budur. Bu konuya ilişkin yazımda, “eski düşünce tarzını kesinlikle bir yana atmanın” gerekli olduğunu, ama bunun “sert buyruklarla herkesi korkutmak yoluyla” gerçekleştirilmeyeceğini söylüyordum. Bence, daha önceki tutumumuza geri dönmemiz, otomatik yazılarda olduğu gibi her şeyden önce dili köpürtmeye yönelmemiz ve bundan doğacak sonuçlara güvenmemiz gerekiyordu. A.P.:Demek ki, tutumunuz herhangi bir vazgeçmeyi dile getirmiyordu. Zaten bu sırada, gerçeküstücülüğün çok hareketli bir dönemi başlıyor. A.B.: Toplumsal sorunlar bir yana bırakılmamıştı. Ama lirik bir anlayışla değil, daha tutarlı bir tavırla ele alınıyordu bu sorunlar. Derginin dördüncü sayısında, sınıf mücadelesine dayanacak ve belli bir sınırda duraklamayacak her çeşit devrimci hareketi benimsediğimizi belirtiyorduk. Bu sırada, bir skandallar dizisi, Saint-Pol-Roux şöleniyle “tamamlandı”. 1925 yılında, gerçeküstücüler, bağdaşık ve sağlam bir grup oluşturuyorlardı. Şölen gününün sabahı, yeni patlak veren Fas savaşını protesto eden aydınlar bildirisinde imzaları yer almıştı. Doğrudan doğruya bizi ilgilendiren bir başka olay da öfkelenmemize yol açtı: Fransa sefiri Claudel, bir İtalyan gazetesine yaptığı açıklamada, dadacılık gibi gerçeküstücülüğün de “homoseksüellikten başka şey olmadığını” söylüyor ve daha sonra 1914 savaşındaki yurtsever davranışıyla (ordular için, Güney Amerika’da domuz yağı satın almış) övünüyordu. Bu kadarı fazlaydı! Biz hakaret yağdırıyorduk kuşkusuz, ama bu sefer bu işi biz başlatmamıştık… Şölene gideceğimiz sırada, ünlü “M. Paul Claudel’e açık mektup” (öküz kanı renginde kağıda basılmıştı) baskıdan çıktı. Biz de, davetlilerin peçetelerinin altına bu mektuplardan birer tane yerleştirmek için Closerie de Lilas’ya erken gitmeye karar verdik. A.P.:Gitmeden önce neler düşünüyordunuz? A.B.: Bu tür bir şölen, bizim hoşlandığımız bir şey değildi. Saint-Pol-Roux’yu, simgeciliğin büyük yaratıcılarından biri olarak görüyor ve yüceltiyorduk. Kendisinin, “imge ustası” olduğunu yazmıştım. Ama onun Paris’e gelişinin, köhne ve gülünç dost toplantılarına yol açması acınacak bir şeydi. Onuruna verilen böyle bir şölene katılma kibarlığını göstermesi, Bretagne’da dünyadan eletek çekmiş yaşarken, gençlik dostlarıyla bütün gerçek ilişkilerini kaybetmiş olmasıydı ve bu dostların çoğu hem moruklaşmıştı, hem de bir gecede de olsa, kendileri ile gerçeküstücüler arasında bir yakınlık kurabileceklerini sanıyorlardı… A.P.:Şölendeki bu gösteri, çeşitli şekillerde anlatılmıştır. Ama, gerçeği sizden dinlemek isteriz. A.B.: Şölen, ya da onun yerine olup bitenler, anlatıldığı gibi gerçekleşmemiştir. Claudel’e yazılan mektupta kullanılan sözcükler, konukların birçoğunu aptallaştırdı ve öfkelendirdi ve nasıl tepki göstereceklerini bilmediklerinden, onlarla bizim aramızda büyük bir gerilim yarattı. Bu yüzden, konuk hanımlardan bazıları bayılacak gibi oldu. Aralarından biri, arkamdaki pencereyi açmamı istedi. Biraz fazla kuvvetle asıldım herhalde ya da Montparnasse bulvarına bakan bu birinci katın cephesi çok harap olmalı… çünkü, pencerenin iki kanadı elimde kalıverdi… Yanımda oturanlar, derhal fırlayıp camlar kırılmadan iki kanadı, yere koymam için bana yardım ettiler. Şeref masalarında (şu “şeref masası” sözü bizi ifrit etmeye yetiyordu) Madame Rachilde’in ve Lugne-Poe’nun oturması (bunlara gerçekten hınç duyuyorduk) her şeyi berbat etmeye yetti. Rachilde, bilmem hangi gazetede, Almanlar aleyhine bir şeyler yazmıştı (bir fransız kadını bir alman erkeğiyle evlenemez, filan gibi) ve biz bu laflardan tiksiniyorduk. Lugne-Poe’da hiç affedemediğimiz şey ise, savaş sırasında karşı-casusluk servisinde (2. Büro) çalışmasıydı. O akşam, bu kimselerin bizimle karşılaşması, patlayıcı bir karışım oluşturacaktı kuşkusuz. Gerçeküstücülerin. bu kişiler konusunda yüksek sesle bazı sözler, söylemesinin kavganın başlamasına yol açtığı bilinmektedir. Berbat bir “beyaz sos” servis yapılmaya başladığında, bizimkilerin çoğu masaların üzerine fırlamıştı bile. Konuklardan üçü, dışarı çıkıp polislerle döndüklerinde, iş çığnndan çıkmıştı. Ama olayın gülünecek yanı, bağırıp çağıran Rachilde’in, genel kargaşa içinde polisçe tutuklanmasıydı. Saint-Pol-Roux’nun “yapmayın, etmeyin” sözleri ortalığı yatıştırınca iş işten geçmişti. Önce pencereden ve daha sonra bulvarda, resmi makamlara karşı ayaklanmak gerektiğini haykıran Leiris, neredeyse linç ediliyordu. Bu olayın (Saint-Pol-Roux şöleni) önemli yanı, gerçeküstücülüğün, o çağda düzeni benimseyenlerden kesin olarak ayrıldığını göstermesindedir. Action française başta olmak üzere, “Edebiyatçılar Derneği” ve “Savaşan Yazarlar Birliği” gibi meslek toplulukları, bize misillemede bulunulmasını istediler (adlarımız hiçbir yerde yayımlanmayacaktı ve hatta, Fransa’ dan atılmamız bile söz konusuydu, ama bunun hangi kararnameye dayanılarak yapılacağı bir sorundu…) Bu andan sonra, gerçeküstücülük ile ötekiler arasındaki köprüler yıkıldı. Bizim için hava hoştu. Ama ortak başkaldırımız da, bu andan sonra siyasal düzeye yöneldi.
XVI. DÖNÜP GERİYE BAKILDIĞINDA.-MUTLULUK?
Bugün “ödün vermezlik” sözünün modası geçmiş olduğunu biliyorum. Bu sözcük, mutlakiyetçilik, diktatörlük anlamına geliyor artık… Ben haklı olduğumu düşündüğüm şey üzerine oynadım, yani insanın durumunu biraz daha kabul edilebilir hale getireceğini düşündüğüm şey üzerine oynadım..
A.P.:Bu konuşmalarımızın sonunda, bir soruya cevap vermenizi rica ediyorum. Bize yaptığınız açıklamaların, kişi olarak Andre Breton konusunda gerçekten bilgi edinmemizi sağladığım düşünüyor musunuz? A.B.: Bu konuda yargı verecek son insan benim… Sorduğunuz ilk sorulardan bu yana, bu konuşmaların konusunun ben değil, gerçeküstücülük olduğu sonucuna vardım. Kollektif bir manevi serüvenin zaman içinde ne gibi bir yol izlediğini açıklamam gerektiğine göre, benliğimi bir yana bırakmam gerekiyordu. Her şeyden önce de, elden geldiğince nesnel olmalıydım. Gerçeküstücülüğün tarihine ilişkin olayların hiçbirinde kendimi ortaya koyma özgürlüğüm yoktu ve olayların nasıl geliştiğini anlatmak zorundaydım. Ama bazı değerlendirmeler ve yorumlar yaptım. Bunlar, kişiliğimin özelliklerini öğrenmek isteyen kimselere bilgi sağlayabilir. Ne var ki, benden beklenen açıklamaların, ileriye değil de geriye dönük olmasına üzüldüm doğrusu. Bunlar, özellikle uzun vadede isteğime ve kişisel eğilimime aykırı şeyler. Ama elden ne gelir? Büyük bir bölümü, belli bir idealin ileri sürülmesine adanmış her yaşamın ceremesi olmalı bu… A.P.:Bu konuşmalarda, yaşam karşısındaki tavrınıza ilişkin sorular sormaktan bilerek kaçındım. Oysa Robert Mallet, Paul Leautaud ile yaptığı görüşmelerde, bu tür sorular sormuş ve çok başarılı olmuştu. Ben, gerçeküstücülüğün tarihi içinden yaklaşmaya çalıştım size. Çünkü böylece, kişiliğiniz konusunda daha derin ve bütünsel bir görünüş ortaya koyacağımı düşündüm. Ama bunu yaparken, ilk bakışta görülmese de, kişiliğinizin temel yanlarını oluşturan özellikleri karanlıkta bırakmadım mı acaba? Bu görüşmelerin, kişiliğinizi göz önüne sermek olan gerçek hedefine ulaşmadığını mı düşünüyorsunuz? A.B.: Hayır. Paul Leautaud ile yapılan görüşmeler, onun kişiliğine uygundu, ama benimkine aykırı düşerdi. Leautaud, her şeyden önce, bir kafa adamıdır; oysa ben, asla böyle değilim. Sonra onun serüveni, tepeden tırnağa bireyseldir. Bundan ötürü Leautaud, kişiliği konusunda da kaprisli açıklamalar yapabilir ve serbest davranabilir. Yaşının ve doğal kuşkuculuğunun ona sağladığı bağlantısızlık, benim için söz konusu değildir. Bu kuşkuculuğun ona sağladığı davranış özgürlüğü, hoşuma gidebilir, ama benim benimseyeceğim bir şey değildir bu. Benimle yaptığınız konuşmalarda seçenek şuydu: ya yalnızca ben söz konusu olacaktım ya da benim aracılığımla gerçeküstücülük söz konusu olacaktı. Siz, ikinci şıkkı seçtiniz. Buna kusur bulmam, kendimi bir şey sanmam olurdu. A.P.:Öyleyse, şunu sorayım: gerçeküstücülüğün savunulmasında gösterdiğiniz ödün vermezliğe bugün dönüp bakınca, kendi hakkınızda ne düşünüyorsunuz? A.B.: Gerçeküstücülüğün savunulmasında mı?… Görüyorsunuz kendimize rağmen gerçeküstücülüğe dönüyoruz. Bugün, “ödün vermezlik” sözünün modası geçmiş olduğunu biliyorum. Bu sözcük, mutlakiyetçilik, diktatörlük anlamına geliyor artık. Evet… gerçeküstücülüğün savunulmasında gösterdiğim ödün vermezlik ne gibi bir anlam taşıyor? Ben, haklı olduğunu düşündüğüm şey üzerine oynadım, yani insanın durumunu biraz daha kabul edilebilir hale getireceğini düşündüğüm şey üzerine oynadım. Aynı şeyi benimsemiş başka kimseler, bağlılıklarından vazgeçtiklerinde, bu dönekliklerinin hesabının onlardan sorulması gerektiğini düşündüm. Her engeli aşarak temel ilkeleri devam ettirebildiğim için yine de memnunum. Gençlikte, birkaç kişinin, belli bir takım düşünceler konusunda temel bir anlaşmaya varması kolaydır; ama yaşamın, başlangıçta bir araya gelen bu güçleri dağıttığını akıldan çıkarmamak gerekir. Örneğin Saint-Simonculuğun başına gelenleri düşünün. Sonra, zaman geçtikçe, parasal sorunlar da ağır basar. Tabii, kadınları da unutmayalım… A.P.:Sayısız güçlüğü, ayrılığı, fedakarlığı kapsayan bu kavgaya dönüp baktığınızda, kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? A.B.: Gençlik özlemlerimi yitirmemiş olduğum duygusu var içimde ve bence bu, önemli bir şey. Yaşamım, güzel ve haklı gördüğüm şeylere adanmış olacaktı. Kısacası, bugüne kadar, hayal ettiğim biçimde yaşadım. Bu kavgada, benim kadar kararlı arkadaşlarım oldu. Onlar, insansal sıcaklıktan yoksun bırakmadılar beni. Ama sevdiklerimden ayrılmam gerekti, bazıları beni terk etti, bazılarının hatırası peşimi bırakmadı ve bu hatıralar, hala boğuyor beni ve her seferinde bir yara tazeleniyor: evet, saklamıyorum bunu. İlkelerimizi korumak için bütün bunları yapmak gerekiyordu. Evet. bunları yaptık ve istediklerimizi büyük ölçüde gerçekleştirdik. Övünmek için söylemiyorum ama, gerçeküstücülüğün, modern duyarlığı biçimlendirmek konusunda büyük katkısı olduğunu bugün herkes kabul ediyor. Ayrıca, gerçeküstücülük, kendi değerler sistemini, gerektiği gibi kabul ettiremediyse de, bu sistemin göz önüne alınması gerektiğini anlattı herkese. Gerçeküstücülüğün, kafalarda bir devrim yarattığını söyleyebilirim. Gerçeküstülüğün, aydınlığa çıkardığı vc bugün yol gösterici olarak benimsenen unutulmuş kişileri ve unutturduğu sahte yol göstericileri düşünelim… Bu düzeyde daha fazlası umulamazdı zaten. Bizim karşılaştığımız büyük engeller, bir başka sorunda karşımıza çıkmıştır. Bu da, dünyanın toplumsal açıdan değişikliğe uğratılması sorunudur. Bu değişikliği yalnızca kendilerinin yaptığını söyleyen kimselerin, insanoğlunun özgürleşmesine mi yoksa köleleşmesine mi yol açtıklarını tarih gösterecektir. Öte yandan gerçeküstücülük, belli ve örgütlenmiş bir hareket olarak ve en geniş özgürleşme isteğine cevap vermesi bakımından, onların sisteminde hiçbir zaman yer almadı. Bu açıdan başarısızlığa uğramış da olsa. gerçeküstücülüğün tutumu, yararlı olmuştur. Özgür düşüncenin bir küçük bölümü olan gerçeküstücülük, köleleşmiş düşünceyle her açıdan boy ölçüştü ve bu bildiğiniz gibi, bir bakıma, Davut’la Calut’ un çatışmasına benzedi… A.P.:Gerçeküstücülüğün dünyada bugün almış olduğu yer ile gerçek önemi arasında ne gibi bir oran olduğunu düşünüyorsunuz? A.B.: Boşuna çalışmamış olduğumuzu düşünüyorum. Ama gerçeküstücülüğün bugün dünyada aldığı yerin, onunla oranlı olduğunu sanmam. Ne var ki, benim için önemli değil bu. Daha önemsiz bir yer alsaydı da. yakınmazdım bundan. “Yer alma” sözünde, beni her zaman rahatsız eden bir resmileştirme ve kabul edilme anlamı vardır. Düşüncemle değil de, daha çok mizacımla, sürekli olarak kendini yenileyen bir azınlığa katılmaya hazırımdır. Bundan ötürü, bugün okullarda gerçeküstücülüğün okutulması, benim için tatsız bir şey. Gerçeküstücülüğün kolunu kanadını kırmak için yapılıyor bu. Gençliğimde, Baudelaire’i ve Rimbaud’yu gerektiği gibi anlamamı, bu şairlerin okul programlarında yer almamaları sağlamıştı… A.P.:Gerçeküstücülük 1951 yılında ortaya atılmış olsaydı, aynı coşkuyla kavgaya girişir miydiniz? A.B.: Bu tür sorulara cevap verirken, insan, caka satmaktan kurtulamaz. Doğru dürüst bir cevap vermek için, otuz yılın bende ve dünyada yaptığı değişikliği göz önünde tutmak gerekir. Benim değişmemim de, dünyanın değişmesine bağlı ve onun sonucu olduğunu unutmamalıyım. 1920’li yılların dünyası, bugünkünden farklıydı kuşkusuz… Örneğin o yıllarda, Fransa’da, düşünce, donup taşlaşma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, oysa bugün, düşüncenin çözülüp dağılması tehlikesi söz konusu. Bugün, dünyanın yapısında olduğu gibi insan bilincinde de beliren çatlaklar, o zaman henüz ortaya çıkmamıştı (bunları söylerken, iki siyasal bloğu. Totaliter yöntemleri, atom bombasını düşünüyorum). Bugünün gençliği, bizim gençliğimizde karşı çıktığımızdan çok farklı bir duruma karşı çıkmak zorunda. Ama bütün bu gerçeklerin, şiir, özgürlük ve aşk düzeylerinde, gerçeküstücülüğün ileri sürdüğü tezleri, hiçbir biçimde geçersiz kılmadığım düşünüyorum. Yeni veriler göz önünde tutularak yeniden düşünülmesi gereken şey, toplumsal sorundur. Ve ben bu açıdan, Marx’tan gerilere giderek Charles Fourier’ye Övgü’ de belirttiğim gibi, onun yapıtlarında canlı kalan yanlar üzerinde durmaktan korkmadım. Ayrıca, bugün koşullara cevap veren biricik akım olarak gördüğüm “Dünya vatandaşlığı” hareketine katıldım.
Gençliğimizin manzarasının, olgunluk çağında tozlarla kaplanmaması ve bir zamanlar büyük coşku kaynağı olan şairlerin ve başka kimselerin sözlerini rüzgarlar getirdiğinde, zaman aşımına uğramamış olanların yeniden ortaya çıkması, gerçek mutluluktur bence…
A.P.:Sizi yarı yolda bırakan eski arkadaşlarınız için ne düşünüyorsunuz? A.B.: Bu konuda hiçbir tutkuya kapılmadan yargı verebilecek kadar uzaktayım eski olaylardan. Dostum Ferdinand Alquie, Cahiers du College philosophique‘de yayımlanan “Gerçeküstücü ve varoluşçu hümanizma” adlı incelemesinde, bu konuya ilişkin çok ilginç bir açıklama yapıyor ve şöyle diyordu: daha önce romantizmde olduğu gibi gerçeküstücülükte de, “rüyadan yoksun bir eylem” seçenlerle, “başlangıçtaki ideallerinde vazgeçmemeyi ama bağlanımdan vazgeçmeyi” seçenler arasındaki bölünümü ele alırsak, bu farklı seçimleri yapanların aynı ölçüde içten ve sözünden dönmez kişiler olduğunu söyleyebiliriz. “Ahlakın boyutu ile tarihin boyutunun uyuşmaması” bir gerçektir ve bu kişilere yüklenebilecek bir kabahat değildir.. A.P.:Mutluluğun, yaşamınızdaki yeri nedir? A.B.: Şu “mutluluk” sözcüğünün anlamı üzerinde anlaşmak gerek. Düşünce üretiminden ve bu üretimin yarattığı yankıdan sağlanan doyum, sağlıklı bir rahatlık duygusu vermez insana. Ama birçok insanın (ben de bunlardan biriyim), çok pahalıya ödese de, bu tür doyuma yöneldiğini söyleyebilirim. Kendimi adadığım türden bir etkinliğin en kötü yanının, bu etkinliğe katılan kişiler arasındaki duygusal bağları herhangi bir ideolojik anlaşmazlığın bozması olduğunu daha önce söyledim. Demek ki, inişli çıkışlı bir mutluluk söz konusu burada. Ama, gençliğinizin manzarasının, olgunluk çağında tozlarla kaplanmaması ve bir zamanlar büyük coşku kaynağı olan şairlerin ve başka kimselerin sözlerini rüzgarlar getirdiğinde, zaman aşımına uğramamış alanların yeniden ortaya çıkması, gerçek bir mutluluktur bence… Mutluluk derken, bize bir metnini okuyan Gide akımı geldi – Aragon, Soupalt ve ben dinliyorduk – Şöyle başlıyordu metin: “İnsanın mutluluk için yaratıldığını bütün doğa öğretiyor…”. İler tutar tarafı yok bu sözün, diye düşünmüştüm. Ben aşkta da mutluluğu değil, aşkı aradım. A.P.:Bugün, gerçeküstücülüğün, sinema, radyo, vb. gibi çeşitli tekniklere ne gibi perspektifler getirdiğini düşünüyorsunuz? A.B.: Daha birinci Gerçeküstücülük Manifestosu’nda, gelecekteki gerçeküstücü tekniklerin beni ilgilendirmediğini belirtmiştim. Bundan ötürü, gerçeküstücülüğün şu ya da bu anlatım aracına uygulanması, beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Zaten, Duchamp’ın bazı yapıtlarını hangi kategoriye sokabiliriz? Max Ernst’in, Magritte’in Brauner’in tuvalleri, resim olduğu kadar da şiir değil mi? Sinema sanatının ölçütleri, L’Age d’or gibi bir filmin hakkını verebilir mi? Bu çeşit ayırımlar yapmak gülünçtür. Kendi yollarından şaşmayan yakın dostlarımızın (Miro ya da Prevert gibi) gerçeküstücü olup olmadıklarını sormak ta gülünçtür. Romantizmi ve hatta izlenimcilik ile simgeciliği göz önüne alırsak, bu sorunun kof bir sorun olduğunu görürüz zaten…
Çeviren: Selahattin Hilav
Gergedan Dergisi Gerçeküstücülük Özel Sayısı, Ağustos 1987
Reinhard Scheibner ‘Der Fall Nietzsche’, 1991, 150 x 210 cm, Oil, Tempera on Canvas
LOCUS ANIMI
(AB)ORT DER SEELE
“Il Faut Risquer Les Indigestions, Si L’on A Envie De Manger!” Francis Picabia
“L’etre Ideal? Un Ange Ravagé Par L’ Humour.” E. M. Cioran
Seit nunmehr über zwanzig Jahren bemühen sich die Stadt Berlin, als auch das restliche Deutschland mit Erfolg Reinhard Scheibner zu übersehen. Und dabei ist man hierzulande nicht gerade allzu üppig mit guten Malern bestückt. Man bedient sich lieber der weniger sperrigen, braven Geniedarsteller und pseudointellektuellen Klugscheißer, toilettenrein, geistiger Dünnschiss auf Hochglanz poliert, Hauptsache ohne Aussage. Schön alles auf Zwergen-Niveau herunterköcheln. So ist es nicht verwunderlich, dass die umfassenderen Publikationen auch ex patria erscheinen. Die deutschen Schreiberlinge und Kuratoren, seit der Eliminierung der jüdischen Intelligenz immer mehr zu Handlangern des Raubtiers Kunstmarkt verkommen, haben seit jeher äußerste Schwierigkeiten mit Bildern gehabt, die die Grenzen zum Karikaturhaften, zum Comic zu überschreiten wagen: Die hehre Kunst hat im Land der Dichter und Denker gefälligst ernst zu sein und Comic hat darin als angeblich schiere Unterhaltung aber auch gar nichts verloren, und basta! Lachen verboten! Wer lacht, kann nicht ernst sein, doch wer zu ernst ist(und das sind die Germanen leider nun mal), hat auch nix zu lachen. Also lieber Kopfschmerzen im Wasserkopf als erlösenden Humor. Wie absurd und verbohrt selbstbeschneidend diese Denkweise ist, soll hier nicht Thema sein. Schließlich gäbe es keinen Plautus, keinen Rabelais, Jarry, Rops, Ensor, Grosz, Crumb et cetera. Ein Robert Combas oder Herve di Rosa müssten in Germanien ebenso beim Sozialamt mit anstehen.
Reinhard Scheibner ‘Amok’, 1978, 130 x 200 cm
Reinhard Scheibner ‘Derision’, 1979, 180 x 250 cm
Desparet narcissus, 1982, 150 x 100 cm
Ende der Siebziger, Anfang Achtziger entstehen meist großformatige Leinwände in zeitgemäß wildem Duktus, doch seine Arbeiten unterscheiden sich grundlegend von den verhuscht dahingepinselten Flachheiten der „Moritzboys”. Wie viele Künstler ist er fasziniert von der radikalen Konsequenz des Verbrechers, dem bewussten Verstoß gegen die bürgerliche Moral. Das Abgründige, Abwegige, Albtraumhafte, “das schrecklich Schöne der Tat” (Nietzsche) sind bei weitem ergiebiger als das Schöne, Wahre, Gute. Die Niederungen der menschlichen Existenz werden hier ausgelotet, es geht stets sofort zur Sache. Rohe Gewalt beherrscht die Szenerie. Die Täter sind Ärzte, Polizisten, Lustmörder, Punks , Skinheads, scheißende Köter. Der verrückt gewordene Spießer von nebenan – er löscht gerade seine Familie systematisch aus. Riesenweiber, die sich an ihren mickrigen Männlein austoben. Perverse, die Hand an sich legen und legen lassen. Ein nettes Pandaimonion der Neuzeit wird sarkastisch mit viel Liebe auf dem Präsentierteller gereicht.
Es ist auch die Zeit des Häuserkampfes. In Ermangelung an Polizeipräsenz , haut man sich in den Kaschemmen bisweilen gegenseitig aufs Maul. Polizisten und Autonome gleichen sich in Aussehen und Gehabe immer mehr an, wer ist Täter, wer ist Opfer ?. Der Wahnsinn ist allgegenwärtig und beinahe physisch spürbar in der Frontstadt des Kalten Krieges. Reagan, schon vor seinem Alzheimerausbruch schwachsinnig genug, sinniert laut über die Gewinnbarkeit eines Atomkrieges (first-strike-capability!), 1984 steht vor der Tür, der Horla geht um. No Future – Geraunz dringt aus jedem Loch. Dann kocht auch noch Tschernobyl über, und das Affentheater ist perfekt. Die Realität ist wie immer nicht zu toppen. Scheibner versucht sich lediglich an diese heran zu tasten, sie malerisch zu begreifen. Daher die akribische Detailfreude, die barocke Fülle an Gegenständen und Personen, von denen es auf den Arbeiten häufig wimmelt. Er erzählt Geschichten aus der Großstadt, der kranken Hektik des Sommerschlussverkaufs, der Vereinsamung des Einzelnen in der Masse, dem Gebrüll in den Destillen, dem Gewusel auf den Straßen; die Architektur ist abstoßend, lebensfeindlich, monströs und bedrohlich. Natur existiert so gut wie nicht, wird höchstens angedeutet 1991 kommen während der „Operation Desert Shield” zu den apokalyptischen Darstellungen des Alltags noch Schlachtenbilder mit Panzern, Scud-Raketen und Gasmasken tragenden Soldaten hinzu, wie immer dicht am Zeitgeschehen. Auch entsteht ein fantastisches Gemälde über Nietzsches Zusammenbruch in Turin. Der das Pferd peinigende Kutscher trägt karikaturhaft Scheibners Gesichtszüge – hochrot vor Wut, drischt er auf die wehrlose, ausgemergelte Kreatur ein. Obwohl er sich auch mit dem verrückt werdenden Philosophen identifiziert, ist er Täter und Opfer zugleich, also keinen Deut besser als die Arschlöcher, die er darstellt Eben ein Arschloch unter Milliarden Bekloppter, und ein jedes bildet sich ein, irgend einem vermeintlichen Sinn hinterher traben zu müssen. Alles nur Blutbeutel voller Scheiße, ferngesteuert durch die Geißel der biologisch bedingten Hinfälligkeit, stets darauf bedacht, andere zu zerstören, bis sie selber an die Reihe kommen.
Reinhard Sceibner ‘Die Strecke des Jägers’, 1979, 120 x 180 cm
Reinhard Scheibner ‘Entartender Rockabilly’, 1982, 100 x 120 cm
Reinhard Scheibner ‘Flammenwerfer’ – flamethrower, 1996, 31 x 46 cm
In der ersten Hälfte der Neunziger werden die Bilder zunehmend plakativer, haben scharf umrissene Konturen, manchmal gibt es nur eine einzige Farbe außer schwarz und weiß. Er versucht sich zu reduzieren, sich auf das Wesentliche zu konzentrieren. Die Gesellschaft hat sich unterdessen natürlich nicht geändert, nur alles mit anderen Vorzeichen im ewigen Kreislauf. Man sitzt rauchend und saufend in Kneipen, während im Hintergrund fleißig geschossen wird, ist Opfer der Medizin, scheißt Bettlern in den Hut, Augenlose kaufen beim Neger am Imbiss Augen, die sie sich, obgleich auch noch ohne Münder, versuchen einzuverleiben. 1996 tauchen die Schließmuskelgesichter in wieder malerischer werdenden Bildern auf. Der Kopf ist zum Arschloch geworden, die Umkehr der Verdauung angesagt. Es entstehen zahlreiche Aquarelle. Die Arschlochköpfe haben anstatt Beinen oft nur einen Riesenphallus, erigiert oder schlaff, Därme schwirren durch die Lüfte, die Szenen werden aberwitziger. Aber auch eins zeichnet sich ab. Scheibners Sicht wird distanzierter und er entdeckt für sich die Flora. Es gibt auf einmal grünes Gras, Bäume und gepflegte Landschaften, eine gewisse Form von Bejahung schleicht ein. Nun ja, im Hintergrund wird immer noch gemordet, geschändet und gebrandschatzt. Er ist von der Realität bewegt, aber nicht mehr erstaunt, der ganze Quatsch der Erdianer eher amüsant als tragisch. Man wähnt sich in seinem Humor bestätigt oder lehnt ihn als zu ekelhaft ab, klare Positionen, wie bei jeder großen Kunst. Und als Konsequenz der Arschlochköpfe, die manchmal aus dem Rosettenmund Verdautes absondern, haucht Scheibner den Kotstangen Leben ein. Sie enthalten Menschenphysiognomien und entwickeln sofort ein Eigenleben. Der Mensch in seiner lächerlichen Vermessenheit, als Abfallprodukt der Evolution. Die Krone der Schöpfung eines selbsterdachten Gottes hat sich als solche disqualifiziert, wird eins mit ihrem Exkrement. Die Erde scheißt man mittels Übervölkerung, durch zu zahlreiches Da-Sein förmlich zu, wird zum eigenen Produkt sozusagen. Kloakenanbetung, Ausscheidungskämpfe, Mastdarmidylle, willkommen beim Kongress der Koprophagen. Die Köttel tummeln sich so arglos, heiter und ausgelassen in der Meeresbrandung, am Rodelberg, in Parkanlagen, in einer immer positiv erscheinenden Natur .hängen aber auch gerne in Bauhausmöbeln (zweite Natur) rum. Rollstuhlfahrerkackwürstchen werden liebevoll durch die Gemarkung geschoben. Das Künstlerhäufchen im Rollstuhl darf da selbstverständlich nicht fehlen. Die Freizeit-, Spaß- und Arbeitslosengesellschaft feiert fröhliche Urständ als Fäkalie. Man hat auswendig gelernt, Leben vorzutäuschen. Der Mensch ist auf seine einzigen wahren Beitrag in der Natur reduziert, als Düngemittel für kommende genauso nutzlose Lebensformen. Irgendwann wird der Planet nicht mehr von der Seuche Mensch befallen sein, scheißegal – können wir uns doch bei einem schönen Gläschen Wein den lustigen Artefakten eines Reinhard Scheibner hingeben und somit unser eigenes Siechtum im Geiste vorverdauen.
Klaus Theuerkauf Berlin, den 3.12.2000
Reinhard Scheibner on Most Interesting Person (2010)
Reinhard Scheibner ‘Invasion’, 1999, 130 x 100 cm
LOCUS ANIMI
LIEUX D’AISANCES DE L’ÂME
KLAUS THEUERKAUF. TRADUCTION PAR FRANÇOISE CACTUS.
“Il Faut Risquer Les Indigestions, Si L’on A Envie De Manger!” Francis Picabia
“L’etre Ideal? Un Ange Ravagé Par L’ Humour.” E. M. Cioran
Depuis plus de vingt ans, Berlin mais aussi le reste de l’Allemagne s’efforcent avec succès d’ignorer Reinhard Scheibner. Pourtant dans notre pays, on ne peut pas se vanter d’être pourvu d’un nombre exubérant de bons peintres. Au lieu de cela, on se satisfait de prétendus “génies” – plus sages et moins encombrants -et de pseudo-intellectuels arrogants, propres comme des toilettes, et qui brillent de leurs diarrhées spirituelles. L’essentiel, c’est qu’il n’y ait pas de message: laisser réduire la soupe jusqu’à néant. Il n’est donc pas étonnant que les plus amples publications paraissent ex patria.
Reinhard Scheibner ‘Heldenplatz’, 1999, 20 x 25 cm
Depuis l’élimination de l’intelligence juive, les gratte-papiers et curateurs allemands ne sont plus que des manœuvres au service de ce rapace qu’est le marché de l’art. Depuis lors, ils ont d’extrêmes difficultés devant des tableaux qui osent passer la frontière de la caricature ou de la bande dessinée : Au pays des poètes et penseurs, l’Art sublime est tenu de rester sérieux, et la caricature n’a rien à voir là-dedans, basta ! Interdiction de rire. Evidemment, qui est trop sérieux – et malheureusement, les Germains le sont – n’a aucune raison de rire. Ces hydrocéphales donnent leur préférence aux migraines plutôt qu’à l’humour libérateur. Que cette façon de penser soit absurde, obstinée et auto-cas-tratrice, ce n’est pas ici notre sujet. Sans humour il n’y aurait ni Plautus, ni Rabelais, ni Jarry, ni Rops, ni Ensor, ni Grosz, ni Crumb etc. En Germanie, un Robert Combas ou un Hervé di Rosa seraient obligés de faire la queue pour le R.M.I.
Reinhard Scheibner ‘Pissbrunnen’, 1999, 20 x 25 cm
A la fin des années 70 et au début des années 80, Reinhard Scheibner peint essentiellement des tableaux grand format à la manière ” sauvage ” propre à cette époque, pourtant ses toiles diffèrent fondamentalement des platitudes rapidement peinturlurées des ” Moritzboys ” ou ” Neue Wilden “. Comme beaucoup d’artistes, il est fasciné par le radicalisme du criminel, par son offense consciente à la morale bourgeoise. L’insondable, le cauchemardesque, ” la terrible beauté de l’acte ” (Nietzsche) sont bien plus féconds que le beau, le vrai, le bon. Il examine jusqu’au bout les bas-fonds de l’humanité et entre immédiatement dans le vif du sujet. Les décors de scène sont définis par la pure violence. Les auteurs en sont des médecins, des policiers, des criminels sadiques, des punks, des skinheads, des chiens qui chient. Le bourgeois d’à coté, devenu fou, élimine systématiquement tous les membres de sa famille, des femmes gigantesques se défoulent sur leurs bonshommes maigrelets, des pervers se masturbent ou se laissent masturber : Un joli pandémonium des temps modernes nous est présenté sur le tableau de service.
Reinhard Scheibner ‘Gassi Gehen’, 1996, 23 x 32 cm
Reinhard Scheibner ‘Sich in die Wolle kriegen’, 1997, 18 x 24 cm
C’est l’époque des squatts et des bagarres de rue. Quand les policiers ne sont plus là, on se démolit respectivement la gueule dans des bistrots. Les policiers et les autonomes se ressemblent de plus en plus par leur apparence et leur comportement ; Qui est l’auteur ? qui la victime ? La folie est omniprésente, on la ressent presque physiquement dans la ville de la guerre froide. Reagan, rendu idiot bien avant sa maladie d’Alzheimer, médite tout haut sur les bénéfices à gagner d’une guerre atomique (first-strike-capability !), 1984 est planté devant la porte, le Horla passe en courant. No future – de chaque trou sortent des gémissements. Puis Tschernobyl se met à trop bouillir, à déborder, et c’est le cirque complet. Comme toujours, on ne peut surpasser la réalité. Scheibner essaie seulement de s’en approcher, de la comprendre par son art. De là l’attachement aux détails méticuleux, l’abondance baroque d’objets et de personnages qui fourmillent dans la plupart de ses œuvres. Il raconte des histoires de grandes villes, documente le stress des soldes de fin de saison, l’isolement de l’individu dans la masse, les hurlements dans les distilleries, la confusion dans les rues ; l’architecture est répugnante, inhumaine, monstrueuse et menaçante ; la nature n’existe pratiquement pas, tout au plus y fait-il allusion. Aux représentations du quotidien s’ajoutent en 1991 – pendant I’ ” Opération Désert Shield ” – des images de batailles avec des tanks, des fusées ” scuds ” et des soldats qui portent des masques à gaz : Scheibner reste comme toujours proche de l’actualité. C’est à cette époque qu’il compose un fantastique tableau sur l’effondrement de Nietzsche à Turin. On reconnaît dans la caricature du cocher qui fouette le cheval les traits du visage de Scheibner. Rouge de fureur, il frappe la pauvre créature squelet-tique et sans défenses. Bien qu’il s’identifie aussi au philosophe devenu fou, il est à la fois auteur et victime, donc pas meilleur que les salauds qu’il représente : Lui-même n’est qu’un salaud parmi des milliards de cinglés, et chacun s’imagine devoir trotter à la poursuite d’un présumé but vital. Ils ne sont tous que des sacs de sang remplis de merde, mis en mouvement par le fouet de leur caducité biologique, obsédés par le désir de détruire les autres avant que ne vienne leur tour.
Dans la première moitié des années 90, les tableaux ressemblent de plus en plus à des affiches aux contours nets, parfois Scheibner n’utilise qu’une seule couleur mis à part le noir et blanc. Il tente de se réduire, de se concentrer sur l’essentiel. Entre-temps évidemment la société ne s’est pas transformée -des nouveaux signes précurseurs pour le même cercle perpétuel. On fume et picole dans les bistrots, tandis qu’à l’arrière pian des coups de feu sont tirés avec ardeur, on est victime de la médecine, on chie dans le chapeau d’un mendiant, des hommes sans yeux s’en achètent au kiosque du coin et tentent de les incorporer à leur visage qui d’ailleurs n’a pas de bouche non plus. En 1996 apparaissent les ” visages-anus “dans des tableaux à nouveau plus colorés. La tête s’est transformée en un cul, on annonce l’inversement de la digestion. Scheibner peint de nombreuses aquarelles : A la place des jambes, les êtres au visage-anus n’ont souvent plus qu’un phallus gigantesque, flasque ou en érection, des intestins flottent dans les airs, les scènes deviennent de plus en plus bizarres.
Mais quelque chose de nouveau fait son apparition. La vision de Scheibner se distancie et il découvre la flore. Tout d’un coup il y a de l’herbe, des arbres et des paysages soignés, une certaine forme d’approbation s’insinue. Bon, à l’arrière-plan, on continue de s’entretuer, de profaner et de mettre le feu. Scheibner est touché par la réalité, mais ne s’en étonne plus, il trouve toutes ces imbécillités terrestres plus amusantes que tragiques. On s’imagine complice de son humour ou bien on le réfute car on le trouve trop répugnant : devant Scheibner comme devant tout grand artiste, toute prise de position est extrême. Il donne un souffle de vie à ces visages-culs qui chient les aliments digérés par leur bouche en forme de rosette : oui, ils ont des physionomies humaines et soudain ils se mettent à vivre.
Reinhard Scheibner ‘Gewürm’, 1997, 23 x 32 cm
Reinhard Scheibner ‘Kitzelschlange’, 1997, 23 x 32 cm
L’homme avec sa ridicule audace, transformé en déchet de l’évolution. Le meilleur de la création d’un Dieu imaginaire s’est disqualifié et ne fait plus qu’un avec son excrément. Par la surpopulation, par la surabondance de l’existence, on chie trop sur la terre, et soudain la merde vit. Adoration des égouts, crampes de l’élimination, idylle du rectum, bienvenue au Congrès des copro-phages. Avec candeur et gaieté, les crottes prennent leurs ébats à la mer, sur la piste de luge, dans les parcs, dans une nature qui se montre de plus en plus optimiste, elles aiment aussi s’accrocher à des meubles Bauhaus (seconde nature). Bien sur, les crottes-artistes dans des fauteuils roulants ne manquent pas. La société des loisirs, du plaisir et du chômage fête joyeusement sa résurrection, c’est-à-dire sa défécation. On a appris par cœur à faire semblant de vivre. L’homme est réduit à sa véritable fonction dans la nature : celle d’un engrais pour d’autres formes de vie à venir, exactement aussi inutiles que lui. Un jour, la planète ne sera plus atteinte de cette maladie qu’est l’homme, peu importe, en attendant savourons un bon verre de vin, mais aussi l’art de Scheibner et ruminons ainsi notre propre état de langueur incurable.
Reinhard Scheibner ‘Honky Tonk Gina’ 2011
Interview mit Reinhard Scheibner
Er wurde 1953 in Bamberg geboren. Lebt und arbeitet in Berlin.
Interview Februar 2014
Willst du mit deiner Kunst etwas aussagen oder stellst du nur deine Fantasien dar?
Sowohl als auch, letztlich ist jedes Kunstwerk ein Werk der Fantasie, der Imagination. Aber bloße Fantasien sind sie dennoch nicht, da fliesen allerlei Beobachtungen mit ein, Überlegungen zum Inhalt, zur Form, Intuitives, Gefühltes auch Körperliches. Ich zeichne meistens mit der rechten Hand, manchmal aber auch mit links, den Füßen oder mit geschlossenen Augen. Dann wieder recherchiere ich vorher erst einmal gründlich, wie bei der Serie von Radierungen über die dunkleren Seiten unserer jüngeren Vergangenheit. Das jeweilige Verhältnis kann ich nur am einzelnen Bild aufdröseln, sonst bleibt es hier bei Allgemeinplätzen. Im Laufe der Jahre habe ich ja viele verschiedene Sujets gemalt, unterschiedliche Themen, Genres und nach unterschiedlichen Methoden gearbeitet. Darunter sind einige reine Fantasiestücke, aber meist gibt es einen Bezug zur Wirklichkeit. Schließlich sind auch unsere Fantasien wirklich, drängen zur Verwirklichung. Aber das ich vorher schon exakt weiß was ich wie darstelle kommt selten vor. Das wäre auch reizlos, das Bild muss zu erst einmal mich selbst überraschen, sonst stimmt etwas nicht damit.
Du hast schon merkwürdige Zeichnungen, besonders deine Frauen mit Penissen sind schwer zu verstehen. Ist das eine persönliche Fantasie oder soll es die Ermächtigung der Frau symbolisieren indem du ihr einen Schwanz anhängst?
Nein das soll kein Beitrag zur Gleichstellung der Geschlechter sein oder die späte Erfüllung des Freudschen Penisneids. Die Figur des Hermaphroditen gibt es ja schon lange im Mythos und so auch der Kunst. Im Internet findet man heutzutage als eine zeitgemäße Variante derselben Idee jede Menge Fotos und Filme von Shemales und Ladyboys.
Obwohl, einmal gestand mir eine Frau, die ich damals sehr begehrte, dass sie gerne einen Schwanz hätte. Also erbot ich mich sie mit einem solchen zu malen. Das tat ich dann auch. Aber so richtig begann ich damit erst, als ich mit Mitte 50, gelangweilt von meinem immer gleichen alten Selbst, beschloss die Wechseljahre zu nutzen und ein zweites Leben als Mädchen zu beginnen. Nur auf mein wertvollstes Teil verzichten wollte ich dabei doch nicht. Erst machte ich nur ein paar Fotos und und Videos von ihr, ganz schlicht und trashig, nur zu meiner Unterhaltung. Entwarf dann in schlechtem Englisch eine kurze Biografie für das Mädchen, um so vielleicht ein „Second Live“ auch im Internet zu beginnen. Als ich 2011 vom „Museum of Porn in Art“ in Zürich für eine Ausstellung eingeladen wurde begann ich dafür die Geschichten der beiden in einer Serie von Tuschezeichnungen zu illustrieren. Anders als ich hat das Mädel sogar eine Philosophie, hier ein kurzer Auszug:
Reinhard Scheibner ‘Little Gina’ 2011
“You may ask yourself how old is little Gina? Now let me tell you nobody knows this exactly, nobody needs to know this, because I will always be between thirteen and fifteen and discover sex for the first time. Like Peter Pan, in fact you can see me as his older sister, I will never grow up. I don’t want to grow up; I have no interest in your grownup world, your awful grownup politics and affairs, all your stupid money grabbing business, I only want to fuck with grownups. Even so grownups do not allow other grownups to fuck little Gina. But that’s just another one of your silly problems. I don’t need to be protected. You may need to be protected from me. Nooo, that’s not true, I am not evil, I am all sweet and nice. You may need protection from your laws and desires, but not from little Gina. I want you to have a good time with me and as I said it before, I don’t mind how you look or what’s your age. I am the sunny, the all-loving type, a real people pleaser, I want everybody to be happy with me. I don’t mean loving in the way most people, especially most other woman use it when they talk about love. Do you love me, will you always love me, why don’t you love me anymore… I don’t wont to have anything to do with this sentimental, possessive, jealous kind of love. This is just a emotional disease to me. I talk of acceptance, affirmation; I don’t cling to anything, I hop from one person to another, from young to old to a mosquito. Yes, it is all the same for little Gina, I do not charge things or people. I enjoy you playing with my girl-cock and I get excited if a cued little mosquito sits on my gland and sucks blood from me girl-cock. I have never fallen in love and I hope I never will. I also don’t wont you or anyone else to fall in love with me. I get all annoyed when I see this sheepish look on peoples faces when they do. A good fuck is all I need and want.”
Ende 2011 begann ich an dem Buch „Horny“zu arbeiten und schickte dafür die Göre erst einmal in das Berliner Nacktleben** zum recherchieren. Je mehr Wirklichkeit um so besser. Ich habe sie ja nicht als unbeteiligten Beobachter dort hingeschickt, sondern um etwas zu erleben von dem ich dann aus erster Hand berichten kann.
Erzähl mir etwas über Engelbert Kievernagel, ward ihr eng befreundet oder habt ihr euch nur für bestimmte Projekte getroffen?
Nein, wir waren nicht so eng befreundet, mich hat mehr seine Kunst und der Künstler interessiert, der Außenseiter. Zu Beginn hatte er mir auch ein paar Mal Modell gestanden. In seinem letzten Lebensjahr, als er wegen seiner Krebserkrankung seine Wohnung nicht mehr verlassen konnte oder wollte, habe ich ihn öfters besucht und ein wenig nach ihm gesehen. Er hatte ja keine Freunde, außer seiner Schwester die ihn pflegte. Seine Briefe an mich klingen vielleicht sehr persönlich, sogar intim, aber tatsächlich hat er sie so oder ähnlich an jeden geschrieben der auch nur entfernt dafür in Frage kam. Wenn er noch am Leben wäre würde er jetzt wohl auch an dich so schreiben. Für mich sind die Briefe Teil seiner Kunst, sonst hätte ich sie nicht veröffentlicht.
Vielleicht hätte er auch keine mehr geschrieben, denn inzwischen hat sich hier einiges verändert. Engelbert wurde seinerzeit noch von der berittenen Polizei nackt durch den Wald gejagt, wenn er dort nackt spazieren ging, heute kann sich jedermann nackt in irgend einem Park mitten in Berlin sonnen und kaum jemand stört sich noch daran. Dies ist eine der Segnungen die die Wiedervereinigung mit sich brachte, die ehemaligen Ostdeutschen, streng materialistisch erzogen, hatten keinerlei religiöse Hemmungen, sich in der Öffentlichkeit zu entkleiden. Auch ist die Szene heute bestens organisiert, es gibt kaum noch eine Fantasie die man nicht an irgend einem Ort in der Stadt mit gleichgesinnten ausleben kann.
Bist du eher ein sozialer Mensch oder lebst du in intellektueller Isolation?
Ja, manchmal fühlt es sich so an. Ich neige dazu mich selbst zu isolieren. Die einen versuchen wie ein Balzacer Held mit ihrer Kunst die Welt zu erobern, ich ziehe mich lieber aus derselben in die Kunst zurück.
Ich war nie in Berlin, es ist bestimmt schön dort. Was würdest du über Berlin sagen?
„Schön“ würde ich nicht sagen, das ist kein Wort welches ich benutzen würde um Berlin zu beschreiben, schon gar nicht in den langen kalten und nassen Wintermonaten. Selbst die Sommer sind ja oft genug noch nass und kalt. Aber es gibt so viele verschiedene Berlin, da müsstest du schon genauer fragen was du wissen willst.
Was machst du noch außer malen?
Im Sommer faulenze ich gerne in der Sonne, wenn sie denn einmal scheint; schwimme in den Seen in und um Berlin, lese, skizziere, fotografiere und filme ein bisschen oder ich gehe Nachts aus und besaufe mich dann meist.
Reinhard Scheibner ‘Piss Pot Swingers’ 2012
In deinem Brief sprichst du von Klaus Theuerkauf und endart, einem Kunstkollektiv aus den 80er Jahren. An welchen Aktionen hast du dich beteiligt und was machen sie heute?
Das Künstlerkollektiv hat sich 1980 oder 81 gegründet und eine große Ladenwohnung in Kreuzberg gemietet. In den hinteren Räumen haben sie zusammen gearbeitet, vorne im Laden ihre Arbeiten ausgestellt. Der Erfolg, weit über Berlin hinaus, kam dann sehr schnell. 1988 haben sie sich als Gruppe schon wieder aufgelöst. Einige machen weiter Kunst, andere gingen danach in andere Berufe. Ich kannte und schätzte ihre Arbeit, war aber nie Teil der Gruppe, persönlich lernte ich sie überhaupt erst in den 90 er Jahren kennen. Anfang der 90 er Jahre begann Klaus Theuerkauf auch befreundete Künstler auszustellen oder Künstler deren Arbeiten ihn überzeugten. Ich hatte von 1994 bis 2005 an etlichen Gruppenausstellungen teilgenommen und auch ein paar Einzelausstellungen dort gemacht. Eine Galerie im gewöhnlichen Sinne war es nie, dazu ist er zu sehr Künstler und Chaot, kein Geschäftsmann zu unserem Leidwesen. Aber es war ein dennoch ein guter Ort, auch um andere Künstler zu treffen die in eine vergleichbare Richtung arbeiten. Heute ist der Laden meist geschlossen und zeigt wieder nur endart Arbeiten. Am Samstagnachmittag kommt dort das Oberkreuzberger Nasenflötenorchester, der Grindchor, zusammen zum üben. Dabei fliest immer auch viel Bier.
‘Photographer, filmmaker, writer and club bouncer. Born in Karlsruhe he moved to Berlin in 1976, and left some years later for New York, Los Angeles and Pittsburgh. Radical Eye – The Photography of Miron Zownir was published in 1997 (Die Gestalten Verlag, Berlin) and contains some of the most disturbing images depicting human life ever seen. Furthermore, he is the author of crime novel Kein schlichter Ahgang and is currently writing a new novel. Parallel to writing and photography, he has been making several underground short films, like Skinhead lane which won several awards in 1993. Ten years later the documentary film Bruno S – Estrangement is death screened at the Berlinale. It deals with the life and tragic faith of old Werner Herzog actor Bruno S, which nowadays earns his living as a backyard musician in Berlin.’
In 70’s, most of the Turkish families moved to Kreuzberg as workers. In 80’s and 90’s, there were lot of attacks, clashes and deaths between Turkish and Germans based on racism. So, when you look all the way back, how do you remember this period? As an artist, how was the feeling, being a witness to all this tragic period?
Well, in the 70’s I was a draft evader, lived in Kreuzberg and worked as a temporary laborer doing many different underpaid jobs. During that period I had contact to many different foreign workers and I personally never had problems with any of them. Berlin at that time was politically pretty open minded and rather left wing. Open racism was rare and generally not tolerated by the majority of people living in Berlin. Of cause I can’t speak about latent racism which exists everywhere where different cultures mingle or clash especially among the underprivileged. But I must say even I who didn’t have any ethnical prejudice and was rather open minded, didn’t have any Turkish associates or friends at that time. Those Turkish immigrants I met didn’t speak much German and were not that open or interested in any contact beyond “Hello” and “Goodbye”. But there was no feeling of any hostility or animosity. It was just a feeling that there wasn’t much interest between Germans and Turks to mingle above the level of working or business relationships. I think it was the growing education, emancipation, political awareness and adjustment of a next Generation of young Turkish people that closed that gap especially in Kreuzberg. But again that is a rather new development of inter ethical understanding, a process that probably developed during the last ten years. The 80’s and 90’s were a rather confrontational time of open racism from both sides. Initially provoked by rightwing Nazi Idiots after the fall of the wall, many young Turks in the 90’s where violent and racist as well, as I encountered myself when I got attacked several times because I was German and had a shaved head. Frustration and hatred makes blind and there was enough of that but still it never blew up to a riot and the majority of Turks and Germans never felt hatred for each other. Let’s say at the most they felt uncomfortable with each other. Of cause my recollection is very subjective. I was never pro or against anyone out of principles or prejudice but after all those Turkish people were Underdogs and had a hell of a lot more reason to be angry than any stupid Nazi.
Let’s say in the 70’s relations were mostly indifferent, in the 80’s partially overheated and fanatic, in the 90’s more openly racial and violent and since the early new century much more relaxed, creative and sympathetic. But my recollection from the 70’s to now is interrupted by 15 years. From 1980 to 1995 I lived in the States. The most outrages crimes on Turkish people that I’m aware of were probably those killings by the NSU and the dubious disinformation tactics by the German authorities. And that arson attack on a Turkish Family in Solingen. But that didn’t happen in Berlin and I only red about it.
Miron Zownir, New York City (1983)
Have you ever interested in sub-cultural movement which Turkish youngs created in Kreuzberg?
That was definitely the time I missed out. But one thing I remember. In the 70’s you didn’t see many Turkish kids playing football. That probably also started in the 80’s and definitely helped to integrate or at least to communicate with each other. Even now it is a common interest of German and Turkish workers. They finally found their common heroes. That doesn’t sound big but it is.
On a cultural level, yeah there were many initiatives among Turkish kids that probably started in the 80’s in Kreuzberg that aroused interest among culturally interested Germans. I think it was mostly Theater Groups that started a mutual cultural interaction.
‘Parasiten der Ohnmacht’ audio-cd
How did you meet with Birol Ünel?
I met with Birol about 6 years ago at a common friend’s home and worked with him on several projects. First we did an audio book called ‘Parasiten der Ohnmacht’.Birol was reading my short stories andFM Einheit (Ex –Einstürzende Neubauten) composed and perfomed the soundtrack. We did several reading tours of ‘Parasiten’with and without FM Einheit. After that Birol Ünel played the lead in my last short film ‘Absturz’and recently I casted him for my latest full feature film ‘Back to Nothing’, in which he plays a man obsessed with death. For me Birol is one of the greatest actors in Europe but he is very publicity shy and many people claim he is hard to deal with, which is a prejudice I can’t agree with. I’ve never found him difficult and everything we ever did was a great experience for both of us and everybody who was involved. He is very creative, has an incredible expressivity and gives always everything if he is convinced it is worthwhile his effort. As a matter of fact I just met him a couple of hours ago and he told me he is supposed to play Yılmaz Güney, a famous Turkish director, in the next Fatih Akın film. He also told me he would love to do a reading tour in Istanbul with ‘Parasiten der Ohnmacht’. But who should understand it, it was written in German?
What do you think about Fatih Akın? He’s not focusing on underground themed movies any more I think, right?
Well I only know two films of him and of cause I like ‘Gegen die Wand’ the best. A movie for which Birol not only contributed his great acting skills but also a lot of ideas while developing the script. But you are probably right I don’t think Akın is focusing any more on the Underground since his budgets get bigger and bigger.
Miron Zownir, Moscow (1995)
So much poverty, suffering, frustration, ignorance and violence that I changed my objective and started to document this dramatic change from Communism to aggressive Capitalism.
One of my old friends told me about Weegee. That he listened the police radio and went to the crime scene before the police and photographed the area. Why does a photographer has such a motivation?
I don’t know about Weegee’s motivation why he did what he did, but in my case my focus of photography was always on the outsiders, underdogs, outcasts, rebels or misfits. I very much focused on sex and violence from the beginning. But when I went to Moscow to document the nightlife scene I encountered so much poverty, suffering, frustration, ignorance and violence that I changed my objective and started to document this dramatic change from Communism to aggressive Capitalism. People where openly dying on the streets from hunger, thirst or diseases and nobody came to rescue them or offered them any kind of comfort. I couldn’t just close my eyes and ignore this unbelievable situation. So my motivation to photograph dead or dying people grew out of the horror of what I was facing, a modern day inferno of greed, ignorance, pain and death. Death is the beginning and the end, something everybody has already experienced and something everybody has to face again. The greatest mystery of all, even though it is so close and always present. But the way those miserable people died in Moscow in 1995 on the streets was so unnecessary and disgraceful.
Miron Zownir, Moscow (1995)
We would also talk about the old war painter Otto Dix. The desire of being close to the death, facing with it and melting in it; have you ever felt similar desires?
Otto Dix was a world war 1 veteran and pretty much traumatized by the senseless massacres he experienced. For him his paintings probably had an effect like therapy, it was his mental tool to release all those nightmares that tortured him during combat and afterwards when it was virtually over. Emotionally and psychologically he never really escaped from it. I don’t have those experiences of openly tolerated bloodshed. I grew up after the Second World War was over. No. I’m not traumatized by or attracted to death and not that horrified either when thinking of my own end. I don’t have to create a situation where I’m melting into it, I don’t need a fetish like Bella Lugosi who slept in his coffin and I don’t have a preference for dying lovers like Edgar Allan Poe. I’m not eager to kill anyone and I don’t want to die yet. I don’t like wars and I’m not hoping for the end of the world. But I’ve lost quite some family members and friends and there is hardly a film I shoot or a story I write that doesn’t climax or end in any kind of disaster. You could refer to that subject for ever. But there are other subjects too and if you don’t want to lose your mind you better relax once in a while and focus on something else.
You’ve worked so hard on figurative photography and stories, maybe through years. After all these experiences, what is your aspect on human; do you consider the human being as a special creation of the God?
No. I’m an atheist. And the worst thing about man is that he thinks he is a special creation of god. Better than other species. A meat-eater! Well I’m a meat-eater too but I shouldn’t be. The way the meat industry provides you with food is humiliating and criminal. But that’s only one aspect to your question. I’m not a misanthrope. I met all kinds of people. I can’t generalize in blind categories of good and bad. You can’t make a quick judgment about mankind because you read newspapers, watch TV or because of your personal experience with a few of them. I’m still open for any surprise whatever the outcome will be. If I’d known already everything in advance why would I bother to encounter new experience in my real life or art. But I’m certainly afraid that mankind uses its ability to create and destroy in a way that is increasingly dangerous for the balance of mankind and nature. For the good of a few and for the worse of all others.
Scandal author Miron Zownir interrupts stage show of Birol Uenel & FM Einheit (Dec.2011)
True art is always underground, uncomfortable, edgy, controversial or at least unique and never the result of the goodwill of the establishment.
How do you consider life and of course what do you think about death?
Actually I believe you’re only born once. Whatever’s left of you after death might be an invisible element of nature like a molecule or atom but not really enough to contain consciousness. But there are millions of speculations and some ridiculous isms forced upon it by religion over the last thousands of centuries. People still get persecuted, punished or killed for the wrong believes and answers.
What do you think about art in our century?
Let’s say we live in a century of entertainment, vicious advertisement, ruthless marketing and manipulated values. Art is more and more becoming a tool for the rich to play with. They collect, speculate, boast with it and create a market and an opinion about what is good or bad art. What’s supposed to sell and what’s not worthy of buying. Artist are more and more reduced to act as vassals of powerful gallery owners and willful monkeys for the media. True art is always Underground, uncomfortable, edgy, controversial or at least unique and never the result of the goodwill of the establishment.
Savaşın yıkımına maruz kalmış her hangi bir ülkede yıkıntıların arasında yara bere içinde topallayarak yürümeye çalışan bir çocuk figürü, sistemin düzenli ve hedonist yaşantı biçimlerinden soyutlanarak vicdanımızla baş başa kalabileceğimiz bir görüntüyü temsil eder. Ancak bu güçlü şok, hedonistik değerlerin sıçramasıyla hafızanın derinliklerine itiliverir. Hayat, kaldığı yerden devam etmelidir. Hatta savaş sırasında yapılan gece bombardımanlarının bilgisayar oyunu edasıyla TV. ekranlarından yayınlanması ise zihnin var olan gerçekliği görünmez olarak algılamasında önemli bir adımdır. Teknoloji ilerledikçe ortalama bir insanı, meşgul etme kapasitesi de o derece artmaktadır. Meşgul insan, bir noktaya odaklı ya da duyarsızlaşmanın doruğuna varmış, elinde teknolojik cihazlarla toplu taşımaya binen, yalnızca ineceği durağa yakın gözünü cihazdan ayırabilen, kulaklığın sesinden, kapı sinyalini zar zor duyabilen bir prototiptir.
İşte, size milenyumun şekillendirdiği yeni nesiller… Alkış !!!
Alkışlar bitti ise bir de bu sistemin dışında olanlar, görünmez kabul edilenler, öyle davranılanlarında var olduğu kesimler elbette mevcuttur. İster kendi özgür iradeleriyle, isterse sistemin ayrımcılığa tabi tuttuğu, dışladığı, varlıklarına tahammül bile edemediği, kontrol altında tutulamayan görünmezler. Her hangi bir ülkenin herhangi bir caddesinde bulunan bir kafede bir şeyler içerken, bilinçsizce, yanlışlıkla kurulan bir göz temasının bile vicdan mekanizmalarını çalıştıracağı noktada, oradan hiddetle uzaklaştırılan görünmez insanlar – sokakta yaşayanlar, evsizler, mülteciler, engelliler, translar, seks işçileri, sadist ve mazoşist çiftler- toplumun işlediği sistem-aynasının arka yüzüdürler. Onlar sizi yansıtmaz ancak sizin yansımanız için olmalıdırlar ki kayıt dışı ekonominin alan ihtiyacı karşılanmış olsun. Toplum gözünde görünmez olsunlar ancak sistem her daim onların varlığının idamesine kayıt dışı destek versin.
Miron Zownir ‘Kiev’ (2012)
Miron Zownir ‘Patients in TB-Clinic’ Poltava (2012)
Sistemin devamlılığında vaat edilen gelişmenin sözde önünde duran görünmezlere eşlik eden, göçebe bir yaşamı tercih eden sanatçı Miron Zownir, yalnızca dışarıdan bir göz olarak ahkâm kesme ile değil aynı zamanda onlarla aynı havayı teneffüs ederek, birlikte yaşayarak, orada olan, görünmez olan her bir detayı fotoğraflarıyla gün yüzüne çıkartmaktadır. Zownir, kadraja aldığı her bir görüntü ile sistem-aynasının arka yüzüne ışık tutmaktadır. 2012 yılında Poltava’da ki ölü kadın, yine aynı yıl Kiev’de caddenin ortasında sürünerek ilerlemeye çalışan adamın etrafında hayatın akışına devam eden insan figürleri, Poltava’da bir klinikte tedavi olmayı bekleyen hastalar, toplumsal duyarsızlaşmanın boyutlarını olduğu gibi ifşa etmektedir. Milenyumun şekillendirdiği nesillerin aksine Czernowitz’te HIV virüsü taşıyan çocuklar, Uschhorod sokaklarında oynayan çocuklar, sanatçının görünür kıldığı fotoğraflar olarak yer almaktadır.
Miron Zownir ‘HIV Positive Kids in Orphanage’ Czernowitz (2012)
Sistem tarafından kontrol altında tutulma ve görünmez olma zorunluluğuna maruz kalan, translar, eşcinseller, sadist ve mazoşist çiftler, mülteciler, engelliler vb. her bir kesim, Zownir’in fotoğraflarında yeniden ve yeniden görünür olmaktadırlar. Sanatçı onların elinden alınmış olan kimliklerini, fotoğraflarıyla yeniden iade etmektedir ve onun deyimiyle “Gerçek sanat her zaman yer altındadır”.
Özgen Yıldırım (Sosyolog, sanat yazarı)
MIRON ZOWNIR ile söyleşi
Ocak 2014
Miron Zownir, radikal fotoğrafçı, film yapımcısı, yazar ve bodyguard. Karlsruhe doğumlu, 1976 yılında Berlin’e taşınıyor, orada da yerleşik hayata geçemiyor. Göçebe hayatı onu Yeni Dünya’ya; New York’a , Los Angeles’a, Pittsburg’a kadar sürüklüyor. 1997’de, insan hayatının görmezden gelinen, rahatsızlık verici gerçeklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği ‘Radical Eye- The Photography of Miron Zownir’ adlı kitabı yayımlanıyor. Zownir, ‘Kein Schlichter Abgang’ adında bir cinayet romanı da kaleme alıyor. Şu günlerde yeni romanı üzerinde çalışan Zownir, yazın ve fotoğraf çalışmalarının yanısıra, birçok ödüle layık görülen 1993 tarihli ‘Skinheadlane’ gibi kısa metrajlı yeraltı filmleriyle de tanınıyor. Werner Herzog’un favori aktörlerinden Bruno S.’in trajik hayatına değinen ‘Bruno S – Estrangement in Death’ belgeselini çekeli tam on sene oldu.
Miron Zownir ‘Mariupol’ (2013)
Yetmişlerde birçok Türk ailesi Kreuzberg’e işçi olarak gitti. 1980’ler ve 90’larda Türkler ve Almanlar arasında ciddi sokak çatışmaları yaşanıyordu. Sen o günleri düşündüğünde neler hatırlıyorsun? Bir sanatçı gözüyle böylesi trajik olaylara tanıklık etmeyi nasıl değerlendirirsin?
70’lerde Kreuzberg’de yaşadığım dönemde asker kaçağıydım ve geçici olarak düşük ücretli işlerde çalışıyordum. Bu süreç boyunca birçok göçmen işçiyle iletişim halinde oldum ve hiçbiriyle kişisel bir problemim olmadı. Berlin’de o dönem herkes politik anlamda açık görüşlü ve solcuydu. Irkçılık, Berlin’de yaşayanların çoğu tarafından hoş görülmezdi. Tabii ki, farklı kültürlerin kaynaştığı ve çatıştığı, özellikle de yoksul kesimlerde yaşanan ‘gizli ırkçılık’tan söz etmiyorum. Ama şunu söylemeliyim ki, herhangi bir etnik önyargısı olmayan ve açık fikirli biri olan ben bile, o zaman Türk arkadaş edinmemiştim. Tanıştığım Türk göçmenler pek Almanca bilmiyordu ve “merhaba”, “hoşça kal” dışında iletişim kurmaya hevesli değillerdi. Ancak herhangi bir düşmanlık ya da nefret hissi de yoktu. Türkler ve Almanlar iş dışında herhangi bir bağ kurmuyorlardı. Bence iki taraf arasındaki bu mesafe, özgür yetişen bireylerin politik bilinci sayesinde kapandı; özellikle de Kreuzberg’de. Ama dediğim gibi, bu birden ortaya çıkan bir şeyden çok, son on yılda gelişen yeni bir anlayışın getirisi. 80 ve 90’lı yıllar ırkçılığın her iki taraf için de şiddetlendiği zamanlardı. 90’larda birçok genç Türk, duvar yıkıldıktan sonra aptal Nazilerin provokasyonlarıyla şiddet yanlısı olmuştu. Bu durumu bizzat ben de, Alman olmam ve saçlarımın kazınmış olması nedeniyle saldırıya maruz kalarak deneyimledim. Buna rağmen olaylar hiçbir zaman Türklerin ve Almanların bir birinden nefret etmesine yol açacak kadar ileri gitmedi. En fazla birarada olmaktan rahatsızdılar, diyebiliriz. Tabii, benim hafızamdakiler ziyadesiyle subjektif. Ben hiçbir zaman birine önyargılı yaklaşmadım, ama haksızlığa uğrayan taraf Türklerdi ve o gerizekâlı Nazilere kıyasla kızgın olmak için daha haklı sebepleri vardı. 70’lerde taraflar daha kayıtsızken, 80’lerde içten içe kaynamaya ve fanatikleşmeye başladılar. 90’lara geldiğimizde ise olaylar şiddetlendi. Yeni yüzyılla birlikte ilişkiler rayına girdi.
Ancak benim 70’lerden günümüze kadar olan anılarım on beş yıl kadar eksik aslında. Ben, 1980 ile 1995 yılları arasında ABD’de yaşadım. Benim Türklerle ilgili hatırladığım en acımasız suç sanıyorum NSU tarafından işlenenlerdi. Alman otoriteler konuyla ilgili çarpık bilgiler paylaştılar. Bir de Solingen’de yaşayan Türk ailelerin evinin kundaklanması olayı var. O saldırı Berlin’de olmadı, ben de gazetede okumuştum.
Miron Zownir ‘New York City’ (1983)
Seksenlerin ortalarında Türk gençlerinin Kreuzberg’de oluşturdukları alt-kültür hiç ilgini çekti mi, bu hususta çalışmalar yaptın mı?
O dönem, tam da size bahsettiğim, yakalayamadığım döneme denk geliyor, ama şunu çok net hatırlıyorum: 70’lerde futbol oynayan Türk çocuklarına pek rastlayamazdınız. Bu sanırım 80’lerde başladı ve iki halkın birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı oldu, ki futbol hâlâ Türkler ve Almanlar arasındaki en büyük ortak payda. Kültürel anlamda baktığınızda, evet, Kreuzberg’de Türk çocukları arasında çeşitli insiyatifler oluşmaya başladı, muhtemelen 80’lerde yaşanan bu hareketlenme entelektüel Almanların da ilgisini çekti. Bence tiyatro grupları kültürel etkileşimi başlattı.
‘Parasiten der Ohnmacht’ audio-cd
Birol Ünel ile nasıl tanıştınız? Sizi bir araya getiren şey neydi? Türkiye medyasında pek tanınan birisi değil, ama Almanya’da bayağı meşhur sanırım.
Birol ile 6 yıl önce, ortak bir arkadaşımızın evinde tanıştık ve birçok projede beraber çalıştık. Önce Parasiten der Ohnmacht adında bir audio-kitap hazırladık. Birol, benim öykülerimi okuyordu ve FM Einheit(eski Einstürzende Neubauten üyesi) da besteleri yaptı, soundtrack’i icra etti. FM Einheitile birlikte, bazen de onlar olmadan Parasiten için birkaç turne yaptık. Birol, benim kısa filmimAbsutrz’da başrol oynadıktan sonra ölüm takıntısı olan bir adamı canlandırdığı son uzun metrajlı filmim Back to Nothing’te de rol aldı. Bana göre Birol, Avrupa’daki en iyi oyunculardan biri, ama toplum içinde fazlasıyla utangaç. Çoğu insan onun çalışması zor biri olduğunu söylüyor, ama ben buna katılmıyorum, bence bu önyargıdan başka bir şey değil. Ben, onu hiçbir zaman zor biri olarak görmedim ve her çalışmamız ikimiz için de harika birer deneyimdi. O, gayet yaratıcı biri ve birlikte çalıştığı insanları, çevresini etkileyen inanılmaz bir havası var, ikna olduğu sürece her şeyini ortaya koyuyor. Mesela, birkaç saat önce buluştuk ve bana Fatih Akın’ın bir sonraki projesinde ünlü bir Türk yönetmen Yılmaz Güney’i oynayacağını söyledi. Bir de okuma turnesini İstanbul’a taşımak istediğini ekledi. Ama Almanca yazılmış bu metni orada kim anlayacak ki?
Fatih Akın’ı nasıl buluyorsun? Eskisi gibi underground temalı filmler yapmıyor artık; yanılıyor muyum?
Açıkçası, Fatih’in yalnızca iki filmini biliyorum ve tabii ki Duvara Karşı favorim. Birol, bu filmde yalnızca harika oyunculuğunu ortaya koymadı, aynı zamanda bir oyuncunun senaryoyu nasıl zenginleştirebildiğini de ispatladı. Ama haklısın; Fatih, bütçesi arttıkça yeraltına olan ilgisini kaybetti.
TURMOIL AT LIVE PERFORMANCE OF BIROL UENEL & FM EINHEIT PT.2
Ölü ya da ölmek üzere olan insanları fotoğraflama arzum, modern hayat denen cehennemin yarattığı doyumsuzluğun, yok sayılmanın, acının ve ölümün bende yarattığı korkuyla yüzleşmem sonucunda ortaya çıktı.
Eski bir dostum Weegee’den bahsetmişti, polis radyosunu dinlediğinden, olay yerine polisten önce erişip olay mahallini fotoğrafladığından.
Weege’nin motivasyonu neydi bilmiyorum… Ama ben işlerimde her zaman toplumdan dışlananlara, ezilenlere, yasadışı ya da topluma uyum sağlayamamış kişilere odaklanırım. İlk başta daha çok şiddet ve sekse odaklanıyordum. Ama gece hayatını kaydetmek için Moskova’ya gittiğimde karşılaştığım tüm o yoksulluk, acı, hüsran, cehalet ve şiddet, benim bakış açımı tamamen değiştirdi ve sosyalizmden vahşi kapitalizme evrilen bu dramatik değişimi belgelemek istedim. İnsanlar sokaklarda açlıktan, hastalıktan ölüyordu ve gelip onları kurtaracak veya teselli edecek kimseleri yoktu. Ben de bu akıl almaz duruma kayıtsız kalamazdım. Yani, ölü ya da ölmek üzere olan insanları fotoğraflama arzum, modern hayat denilen cehennemin yarattığı doyumsuzluğun, yok sayılmanın, acının ve ölümün bende yarattığı korkuyla yüzleşmem sonucunda ortaya çıktı. Ölüm hem son, hem de başlangıçtır; insanlığın çoktan deneyimlediği ve tekrar tekrar deneyimleyeceği… Her zaman çok yakınımızda olmasına rağmen tüm zamanların en büyük gizemi… 1995 yılında, Moskova’da sokaklarda sefil bir halde ölmeyi bekleyen insanların olması kesinlikle utanç vericiydi!
Miron Zownir ‘Moskova’ (1995)
Eski savaş ressamlarından Otto Dix’ten de bahsedebiliriz. Ölüme yaklaşma arzusu, onunla yüzleşmek, içinde erimek… Benzer tutkuları yaşadığın oluyor mu?
Otto Dix, Birinci Dünya Savaşını deneyimleyen, o dönemde yaşanan katliamlar nedeniyle psikolojisi harap olmuş bir askerdi. Yaptığı resimler onda terapi etkisi yaratıyordu, kâbusların pençesinde yaşarken resimle uğraşmak, aklını dinç tutabilmesini sağlıyordu. Öldürmenin son derece normal algılandığı bu deneyim bana çok uzak. Ben İkinci Dünya Savaşından sonra dünyaya geldim. Hayır, sonumu düşündüğümde, ölüm bana cezbedici gelmiyor, ama beni o kadar da korkutmuyor. Bella Lugosi gibi ölümü fetiş haline getirip tabutta uyuyacak ya da Edgar Allan Poe gibi ölü âşıkları tercih edecek, onları bir takıntı haline getirecek de değilim. Birini öldürmeye de heves etmiyorum, henüz ölmek de istemiyorum. Savaşlardan hoşlanmıyorum ve dünyanın sonunu da arzulamıyorum. Ama birçok arkadaşımı ve ailemden birçok kişiyi kaybettim ve çektiğim bütün filmler sonunda hep bir şekilde felaketle sonuçlanıyor. Hayatta başka şeyler de var ve aklını kaçırmak istemiyorsan sakinleşip başka konulara odaklanman gerekir.
Kendini figüratif fotoğraflara ve hikâyelere vermiş bir sanatçısın. Bunca deneyim ardından insana bakışın nasıl? Sosyal boyutunun dışında, insanı Tanrı’nın yarattığı özel bir varlık olarak görüyorsun musun?
Hayır, ben bir ateistim ve bence insanlıkla ilgili en berbat şey Tanrı’nın bizi özel olarak yarattığını düşünmek ve kendini diğer canlılardan üstün görmek. Bir etobur ! Tamam, ben de et yiyorum ancak yememeliyim. Endüstrinin bize yiyecekleri sunma biçimi canice! Ama bu sorduğun sorunun sadece bir yönü. Ben insanlardan kaçan biri değilim, her tür insanla tanışırım, ilişki kurarım. İnsanları iyi ya da kötü şeklinde anlamsız kategorilere göre değerlendirmem. İnsanlar hakkında, yalnızca gazete okuyarak, televizyon izleyerek ya da kişisel deneyimlerden yola çıkarak acele çıkarımlar yapmamalıyız. Ben, sonuçları ne olursa olsun, hâlâ karşıma çıkabilecek sürprizlere açığım. Eğer her şeyi biliyor olsaydım, hem hayatımda hem de sanatımda yeni şeyler deneyimlemek için uğraşır mıydım? Ama insanlığın yaratma ve yok etme gücünü, yine insanlığı ve doğayı tehdit edecek şekilde kullanmasından kesinlikle çok korkuyorum. İnsanlığın çıkarı için yapılan bir keşif diğer canlılar için bir felaket olabiliyor.
Zownir
Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.
Yaşama ve ölüme ilişkin düşüncelerini alabilir miyiz?
Açıkçası, hayata yalnızca bir kez gelindiğine inanıyorum. Ölümden sonra geriye kalan, molekül ya da atom gibi gözle görünmez, herhangi bir bilince sahip olmayan element gibi bir şey. Bu konuda yüzlerce yıldır çeşit çeşit spekülasyonlar yapıldı; dinsel inançlar temelinde ‘izm’ler ortaya çıkarıldı. İnsanlar halen yanlış inançlar uğruna eziyet görüyor, cezalandırılıyor ya da öldürülüyor.
Bu yüzyılın sanatını nasıl buluyorsun? Tasarım, reklamcılık ve pazarlama daha ön planda gözüküyor, sen neler söylemek istersin?
Ahlaksız reklamların, insafsız pazarlamanın, manipüle edilmiş değerlerin ve eğlencenin yüzyılında yaşıyoruz. Sanat artık çoğunlukla zenginlerin oyuncağı haline geldi. Sanat eserlerini koleksiyonlarına ekliyorlar, spekülasyon yaratıyorlar ve bir market oluşturuyorlar, iyi ve kötünün belirleyicisi oluyorlar. Neyin satıp, neyin satmayacağını belirliyorlar. Sanatçılar, gün geçtikçe galeri sahiplerinin kölesi ve medyanın maymunu haline geliyor. Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.
Engelbert Kievernagel ve tüm tımarhane kaçkınlarının aziz anısına.
Tercüme: Erden Kosova (Alm.), Cemal Akyüz (İng.), İpek Turhan (İng.)
Thanks to Anna Hellsgård and Christian Gfeller for the resource
Yemek Sergisi ENDART
Berlin, Almanya
1980’lerin başında bir grup Berlinli genç, resim, heykel, grafik, performans, müzik, film ve şiir alanında kolektif çalışma amacıyla bir araya gelirler. Çalışmaları iğrenç bulunur ve olumsuz tepkilere hedef olur.
Oranienstrasse‘de bir sergi mekanı bulduk. 13 Eylül’de Alexander Haig‘in sunumuyla başlayan ve efsanevi sokak kavgalarına sahne olan bir açılış gerçekleştirdik. Bahsi geçen bu kavga sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başladı ve meşhur sergi açılışına kadar devam etti.
Hiçbirimizin çok fazla parası yoktu ve yemekleri hep beraber hazırladık. 83-84 kışında yenilebilen bir sergi açma fikri çıka geldi. Son paralarımızı da bir hafta boyunca bu yemek pişirme ve kızartma işine verdik. Markthalle hayvan pazarın’dan et parçaları aldık ve onları sakız kıvamına gelene kadar kaynattık. Koliler dolusu meyve ve sebze çeşitli yollarla kullanıldı. Domuz başları yeşile boyandı, bir adet kek, yumurta kabukları, tırnaklarla ve ev yapımı peynirle; özel bir sürpriz olarak hazırladığımız puddingin yarısı ise kırmızı biberle dolduruldu.
Hatta galerinin önüne bir et parçası koyarak tuzak kurup, bir köpek yakalayıp parçalamayı bile düşündük. Fakat uyanık biri, yerel gazetelerden birini arayarak sinsi planlarımızdan bahsetmiş ve beş dakika içinde bir gazeteci galerinin dışına damlayıverdi. Ayrıca ne hikmetse, o gün sokakta hiç köpek yoktu (normalde her zaman gelip kapının etrafına pislerlerdi) Böylece biz de bu fikirden vazgeçtik ve fotoğrafçı da evinin yolunu tuttu.
Fotoğraflar: Diter Grube
Sonrasında yemek sergisi planlarımıza devam ettik. Zemin katta gösterilmek üzere 200 litre yeşil bağırsak, domuz kafaları ve kemik parçaları bulmayı başardık. Aynı zamanda dış cephesi spaghetti ve salataya bulanmış bir bebek evi inşaa ettik.
Çok geçmeden muhafazakarlardan -nimetle dalga geçilmez- şeklinde tepkiler gelmeye başladı. Anlaşılan her yıl tonlarca yemeğin üretim fazlası, israf olarak çöpe gittiğini unutuyorlardı. Genel ziyaretçiler ise bunca malzemenin tüketimi ve ziyanını eleştiriyordu. Fakat çoğu ziyaretçi için bu baştan başa fiziksel bir deneyimdi.
Sergi sürecinde yaşanan en enteresan sahne ise ziyaretçilerden birinin, bir diğerinin suratına aniden salata fırlatmasıyla başladı. Bundan sonra iş çığrından çıktı ve kolleksiyonerler, punklar, sanatçılar, sanat tarihçileri cümbür cemaat kavgaya tutuşup, bir saat boyunca savaşıp durdular.
Bir sene sonra yeni bir sergi yaptık, ismi Kot Cousine (Bok Pişirme Stili) idi, davetiye kartına karaciğer sosundan ve kurutulmuş balıktan bir karışım örneği ekledik. Çoğu kart, postanın dağıtımı reddetmesinden dolayı adreslere ulaşamadı. Sergi bir öncekiyle aynı konseptteydi. Yedi metre uzunluğunda kızarmış ekmekten bir dekorasyon yarattık. Koca bir mayalama adamı, bir sandalyeye oturdu ve kafasının üzerinde asılı duran üzümleri yakalamaya çalıştı. Küvet, yavru balıklar, solucanlar ve parlak renklere boyalı bağırsaklarla dolduruldu.
13 Eylül 1985, saat 9 sularında izleyiciler gelmeye başladı. Beuys‘un Herkes Sanatçıdır manifestosundan etkilenen punklar küvetin içindekileri etrafa saçmaya başladılar, sanat tarihçisi Norbert Stratmann ise bir avuç dolusu yemek alıp birinin suratına fırlattı ve böylece kaos yeniden başladı!
Şubat 1987’de Neukölln Müzesi‘nin fiziksel yemek ve Endart teması üzerine organize ettiği bir sergiye davet edildik. Spandau‘daki merkez kasaba gidip, onlara sabah 4’te bazı parçalar alıp alamayacağımızı sorduk, ve bir kutu altılık bira ile biraz et takas etmeyi başardık. Öküz gözlerini, salatalıkları, beyinleri, soğan ve kuş pisliğiyle karıştırıp, sırıklarla desteklenen heykeller yaptık. En ilgi çekici parça ise atan kalp olmuştu. Şişede bir ineğin kalbinin atabilmesi, kalbe bağlı olan damla infüzyonlu bir delik açtık ve bu sayede kalp atıyordu. Fazla söze gerek yok, bu gerçekten büyük bir başarıydı.
Klaus THEUERKAUF’un metni kaynak alınmıştır. MOLLUSK #02, 2006
interesting portraits from West Berlin by Eileen Wunderlich
Eileen Wunderlich
Psikoloji tahsilli Eileen Wunderlich, 1967’de Batı Berlin’de doğdu. İlk fotoğraf makinasını 12 yaşında eline aldı ve aynı yıl içinde sokaklarda rastladığı ölü hayvanların fotoğraflarını çekmeye başladı. Annesi, kızının bu takıntısının kendine özgü bir tuhaflık, bir çeşit şizofreni olduğunu düşünmesine rağmen Eileen’in hobileri hakkında çok da endişe etmedi. Eileen yolda bulduğu ölü hayvanları topluyor ve saklıyor. Hayvanları evine getiriyor, cesetleri dikkatlice arşivleyip kayda geçiriyor. Hayvanların yüzde doksanı ne yazık ki kaldırımda pestili çıkmış bir durumda eline geçiyor. İlkbahar gelince Eileen bazen ağaçların altında kuş aramaya da çıkıyor. Bazı evcil ölü hayvanların hatta plasentaların bile sahipleri tarafından ona getirildiği oluyor.
Mona Mur & Miron Zownir ‘You, Me and Berlin’ 2018
Sen… Ben… ve Berlin
Miron Zownir / Türkçesi: Burak Bayülgen
Berlin bir açık cezaevi Uçsuz bucaksız çöl kodesi Kalmamışken bok çukurundan farkı Çekerken iti-kopuğu ve ezikleri Ne sapıklar ne keşler Meydanlardan taşan götverenler Beyaz yakalılar ve bereliler Ne Hollywood ibneleri Ve ne de Azize Theresa Bana şu anki kadar gelir yabancı Etrafa bakıyorum Sana bakıyorum Ve o zalim yüzün takınmış bir güzellik salonu kibri Diyor ki bana her şey yolunda Ne var yani siyahiyse komşular Yahut Stuttgartlı? Önemli ya da önemsiz Zengin ya da benim gibi küçümsenmiş? Rahat bıraksınlar beni kâfi Ve baksınlar kendi işlerine Tıpkı her sosyopat gibi kafesteki Kaçayım daha iyi Ve kaybolayım Bir dünyaya ki ne cennet ne cehennem Ne Paris ne de Rio Shangai ve de Berlin
Engelbert Kievernagel
1928 – 1987
Kievernagel, daha ziyade yakın çevresi tarafından beğenilen ve rağbet gören tipik bir naif sanatçıydı. Kathe Be, Kain Karawahn, Stefan Roloff, Miron Zownir ve daha birçok kimse ile çalışmıştı. Para kazanmak için yardımcı olarak çalıştı, bunun yanı sıra daha çok teşhirci özelliğini sergileyebileceği bir alan olan çıplak modellikte de aranan biriydi.
1928 Berlin doğumlu Kievernagel, yetimhaneye yerleştirildiğinde 8 yaşındaydı. Düzenli olarak yatağını ıslatıyor, bağırıyor, yemek yemeği ve konuşmayı reddediyordu, sonrasında Karl-Bonhoeffer kliniğine transfer edildi. 17 Haziran 1953 yılında Doğu Berlin’deki gösterilere katıldığı dönemde yakalandı ve Waldheim’de dört yıl hapse mahkum edildi. Burada üç senesini pskiyatri koğuşunda geçirdi.
1957 yılında kızkardeşi ile beraber Batı Berlin’e taşındı. Polis, doktorlar ve diğer yetkililerle olan sorunları devam etti. İlk çizimleri çeşitli devlet dairelerine yolladığı protesto mektuplarında kendini göstermeye başlamıştı : “Bu mektubu, ofislerde saçmalamayı bırakıp artık benim işimi halletmeleri için yazıyorum.”Kievernagel’in dışavurumcu tavrı çoğunlukla provokasyona yol açıyor ve pek de ciddiye alınmıyordu, ya da insanlar onun aptal olduğunu düşünüyorlardı. Ama o çılgınlığını işe yarayacak bir şekilde kullanacak kadar akıllıydı, 1987 yılından ölene kadar kaldığı bakımevinde de aynen böyle yaptı. Şirret yaşlı kadınlar okudukları dergileri kapıların altından atarak birbirleriyle paylaşıyorlardı. “Ben de gay dergilerimi ve porno dergilerimi atıyordum kapıların altından.”
1981 yılında gittikçe bozulan maddi durumunu düzeltmek ve kontrol altına almak için bir dizi şantaj mektubu yazdı. Bir başka psikiyatri kiliniğine kapatıldı. Karar şu şekildeydi: ‘Psikoseksüel olarak, gelişmekte olan bir çocukla aynı seviyede. Çocukluğunda yaşadıklarından kaynaklanan ciddi davranış bozuklukları kendini izole etme, çevreyle ilişki kuramama, çok sınırlı muhakeme yeteneği ve genel anlamda gerçeklik kavramından uzaklaşma şeklinde kendini göstermektedir.’ Aynı yıl kanser teşhisi kondu. İkinci ameliyatı olmadan hemen önce hastaneden ayrılan Kievernagel tedaviyi reddetti. Ardından gelen acılara şikayet etmeden direndi. Aynı zamanda dur durak bilmeden resim çizmeye koyuldu. Ölümüne dek çoğunluğu tükenmez kalemle ya da keçeli kalemle A4 kağıdına ve A1 kağıdına çizilmiş yüzlerce iş yaptı. Resimlerini hep dağıttı, başkalarına verdi. Çünkü aşırı fantazilerini ve anarşist eğilimlerini konu edinen resimleri zaten kimsenin çok fazla dikkatini çekmiyordu.
Çizimlerinin de adı olan ‘Günahlar Vadisi’ne olan saplantısına rağmen Engelbert dindar biriydi. Kain Karawahn tarafından 1987 yılında çekilen belgeselde ne olmak istediği sorusuna: “Hiç, hiçbirşey… hiçbirşey olmak istemiyorum, kesinlikle hiçbirşey” cevabını verdi. Engelbert Kievernagel sadece orijinal bir Kreuzberg’li değil, aynı zamanda hayatı ve sanatı bir noktada buluşturma savaşını vermenin bariz sonuçlarına katlanan az sayıdaki sanatçıdan biriydi.
Reinhard Scheibner Berlin, 21 Ağustos 2006
Engelbert Kievernagel, Kağıt üzerine tükenmez kalem
48 ve 49. Sayfalardan tercüme
1. Mektup
Sevgili Reinhard, Berlin 20 Ocak 1983
Bugün sana bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum! Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Şişko, aptal bir domuz ve de amcık olduğumdan mı, Ulrich’le Stephan bunları sana zaten söylemiştir. Ayrıca benim o aptal sapıkça çizimlerimi de gördün. Biraraya gelip birşeyler yapmaktan çok mutlu olurdum. Tabii ki işin maddi boyutunu falan düşünmeden. Sadece bana söz verdiğin kağıt için gelmiyorum ayrıca sana çıplak poz vermekte isterdim, üzerimde sadece kadın çorabı ve bir kemer varken. Tabi ki sen de istersen, yağlıboya, bunu çok azdırıcı ve sapıkça buluyorum. Bütün çıplak model pozlarını verebilirim, klasik pozlardan daha altkültürlere kadar. Beni cidden azdırmak istiyorsan açık saçık konuşmalısın, o zaman ne istersen yaparım. Uzun zamandan beri bana tam bir amcık, şişko bir domuz ve de göt olduğumu söyleyecek azgın ve sapık gençler arıyorum. Belki ben çıplakken üzerime işeyecek bir kaç kişi tanıyorsundur. Böylece onların sidiklerinin üstünde domuz ahırındaki şişman bir orospu gibi sesler çıkarabilirim. Uzun uzun işeyebilen erkekler olmalı, banyo küvetinde de çalışırım. Ama yerde de olur böylece götlerini ve yarraklarını yalarım. Çıplak bir köle olarak sikilmekten ve götümün tokatlanmasından hoşlanırım. Şişman koca götüm denizdeki bir gemi gibi bir aşağı bir yukarı zıplar. Ayrıca boklu bir zeminde göbeğimin üzerinde olmaktan hoşlanırım. Ama bunlar sadece benim önerilerim, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine sen karar vermelisin.
Seks ve pislik olmadan benim sadece basit bir resmimi yapmak istersen, ona da varım. Bu resimleri Kreuzberg dahil nerede istersen sergileyebilirsin.
Engelbrecht Kievernagel
Engelbert Kievernagel, Mektup
2. Mektup
Sevgili Reinhard, Mektubunu aldım ve teklifimle ilgilenmene memnunum. Senin çıplak kölen olmak ve poz vermek dışında ne istersen yapmak istiyorum, ayrıca atölyeni temizler ve organize ederim. Benim efendim olmalı, bana şişko, azgın, sapık bir orospu gibi davranmalısın. Kocaman azgın götümü arada sırada tekmelemelisin. Atölyede ister poz veriyor, ister temizlik yapıyor olayım bana açık saçık şeyler söylersen çok iyi olur, seni amcık, şişko domuz, göt, götveren gibi şeyler söyleyebilirsin. Belki temizlik yaparken, atölyeyi toplarken favori pozlarını belirleyip bunları resimlerinde ve fotoğraflarında kullanabilirsin. Haftada bir iki sefer gelebilirim, zaten bu yüzden fotoğraf çekmeden ve fotoğraftan çalışmadan olmaz.
En dostça saygılarımla Engelbrecht Kievernagel, Glogauer-Strasse 23 – 1000 Berlin 36
3. Mektup
Sevgili Reinhard, Berlin, 26 Ekim 1984
Senden çok uzun zamandır haber alamadım, umarım iyisindir. Hala resim yapıyor musun? Hala benim resimlerimle ilgileniyor musun? Eğer ilgileniyorsan onları sana vermeye hazırım! Ama bana bir iyilik yapman lazım. Ne zaman koca götümün tekmelenmesini istesem ve ne zaman kemerle kırbaçlanmak istesem, bunu yapacaksın, önceden konuşuruz, attığın kırbaçların sayısı resimlerimin ücreti olacak. Sana bir sürprizim daha var. Çok özel bir sürpriz: Noel döneminde senin evinde çok özel bir banyo yapmak istiyorum. Sen başrolü oynayacaksın. Umarım yeterli yerin vardır. Zemin su geçirmez olmalı, yoksa olmaz. Ücretini sauna ücreti gibi öderim. Seninle bu konu hakkında konuşmalıyız. Ne zaman gelebilirim? Korkma, sen sadece bol bol işeyeceksin! Aldi’den alınan bira işe yarar!!!!
Engelbrecht Kievernagel – Wiener-Str. 57, CII 9- 1000 Berlin 36
Reinhard Scheibner ‘Brunnen 01’
Reinhard Scheibner ile Muhabbet
1953 Bamberg, Almanya doğumlu. Berlin’de yaşıyor ve çalışıyor.
Röportaj: Şubat 2014
R.S. : Her sanat yapıtı düşlemin, fantezinin bir ürünüdür. Ama basit fanteziler de değildir bunlar; zira gözlemler, içeriğe, biçime ilişkin düşünümler, sezgiler, bedenselliği de içeren duyular taşırlar içlerinde. Çoğu zaman sağ elimi kullanarak çizim yaparım ama sol elimi kullandığım, ayaklarımı kullandığım ya da gözlerim kapalı çizdiğim durumlar da olur. Gravür serilerimde olduğu gibi yakın geçmişimizin karanlık sayfalarını araştırdığım olur.
Zaman içinde son derece farklı süjeleri, farklı konuları resmettim, çeşitli türlerde farklı yöntemler izleyen çalışmalarım oldu. Bunlardan kimisi saf biçimde fantezi ürünleriydi; çoğu ise bir şekilde gerçeklikle ilişkileniyordu. En nihayetinde fantezilerimiz de gerçektir, gerçekliğe dönüştürme itkisini taşır. Bunun yanında neyi nasıl resmedeceğime dair berrak bir zihinle işe başladığım durumlar oldukça seyrektir. Heyecan verici bir şey de olmazdı zaten bu; imge herkesten önce beni şaşırtmalı; öyle olmuyorsa yanlış giden bir şeyler var demektir. Bahsettiğim ilişkileri sadece tekil resimlerde çözüp ortaya serebilirim, aksi halde her şey yüzeyde kalır.
Reinhard Scheibner ‘Little Gina’ (2011)
Tuhaf resimler yapıyorsun; bilhassa kadınlara yerleştirdiğin şu penisleri anlamıyorum. Bunları kadınlara iliştirdiğin iktidar uzuvları olarak mı resmediyorsun yoksa fantezilerin bir parçası mı?
Hayır bunun cinsiyetler arası eşitlenmeyi sağlama çabasıyla ya da Freud’un tanımladığı biçimiyle penis kıskançlığının sonradan telafi edilmesiyle bir alakası yok. Hermafrodit figürü mitoloji içinde çok uzun bir süredir yer almakta; aynı şeyi sanat için de söylemek mümkün. Bugünlerde internette de aynı düşüncenin günümüze yansıyan varyantı olarak bolca ‘she-male’ ve ‘ladyboy’ filmi ve imgesi bulmak mümkün.
Bunun yanında bir kadının penise sahip olmayı çok arzuladığını bana itiraf ettiğini hatırlıyorum. Bu nedenle onu öyle resmetmiştim. Sonra da devam ettim buna. Ellili yaşların ortasına geldiğimde kendi aynılığımdan sıkılmış bir durumdayken dönüşüm yıllarını kullanmaya ve bir kız olarak ikinci bir yaşam sürmeye karar verdim. Bu süreçte en değerli parçamdan vazgeçemedim yine de. Sadece kendimi eğlendirmek için bu ikinci benliğe ait fotoğraflar ve videolar üretmeye giriştim, gayet basit ve salaş bir biçimde. Bu ‘ikinci yaşam’ı internette de var edebilmek amacıyla kırık bir İngilizceyle kıza dair bir biyografi kaleme aldım. 2011 yılında Zürih’teki Sanatta Porno Müzesi’nden kişisel sergi için davet aldığımda bu iki yaşama dair hikayeleri desenlerden oluşturduğum bir seride resmettim. Benden farklı olarak kızın bir felsefesi de vardı, burada alıntıladığım gibi:
Reinhard Scheibner ‘Honky Tonk Gina’ (2011)
“Küçük Gina kaç yaşında diye merak ediyorsunuzdur. Söylemem gerekir ki, kimse kesin bir yanıta sahip değil bu konuda; kimsenin bu bilgiye ihtiyacı da yok, çünkü daima onüç ile onbeş yaşları arasında olacağım ve her seferinde cinselliği en baştan keşfedeceğim. Peter Pan gibi büyümeyeceğim hiç; hatta beni onun ablası olarak bile görebilirsiniz. Büyümek istemiyorum; sizin olgun dünyanız, erişkin ilişkileriniz ve siyasetleriniz, para hırsınız beni hiç ilgilendirmiyor. Erişkin insanlarla sadece ve sadece sikişmek istiyorum. Bunun yanında erişkin insanlar başka erişkinlerin Gina’yı sikmesine izin vermemeye çalışıyorlar. Ama bu sizin bir diğer ahmaklığınız sadece. Benim korunmaya ihtiyacım yok. Tersine, belki de sizin bana karşı korunmaya ihtiyacınız var. Yoo, doğru değil, ben şeytansı bir yaratık değilim; çok tatlı ve naziğim. Kendi yasalarınızdan ve arzularınızdan korunmaya ihtiyacınız var; küçük Gina’dan değil; benle güzel vakit geçirmenizi istiyorum ve daha önce söylediğim gibi, nasıl göründüğünüz, kaç yaşında olduğunuz beni ilgilendirmiyor. Ben ışıldayan, herkesi seven, insanlara gerçek zevk veren bir tipim; benim yanımdayken herkesin mutlu olmasını istiyorum. İnsanların ve çoğunlukla kadınların kullandığı anlamıyla sevmek değil kastım. Beni seviyor musun, beni hep sevecek misin, beni artık neden sevmiyorsun… Bu duygusal, sahiplenici, kıskanç sevgi türüyle bir alakam yok benim. Hastalıklı geliyor bu duygusallık bana. Ben kabul edilmekten, olumlamadan bahsediyorum; kimsenin üzerine yapışmıyorum; bir insandan diğerine, gencinden yaşlısına sıçrıyorum. Evet küçük Gina için hepsi bir; şeylere ya da insanlara el koymuyorum. Benim kız-sikimle oynamanız hoşuma gidiyor ve küçük bir sivrisineğin sikimin başının üzerine oturması ve kız-sikimden kan emmesi bana heyecan veriyor. Hiç aşık olmadım ve hiç bir zaman olmamayı da umut ediyorum. Senin ya da başkasının da bana aşık olmasını istemiyorum. Aşık olunca insanların suratlarında beliren o koyunsu ifade bana itici geliyor. İhtiyacım olan ve istediğim sadece iyi bir sikiş.”
2011 yılının sonunda ‘Horny’ isimli kitabım üzerine çalışmaya başladım ve bu nedenle matmazeli Berlin’in çıplak/ gece yaşamının [Nacht/Nackt kelimeleri arasında bir kelime oyunu, ç.n.] içine yolladım araştırmalar yapsın diye. Ne kadar girerse gerçekliğin içine o kadar iyiydi. Tarafsız bir gözlemci olarak dursun diye değil, bir şeyler yaşantılasın ve ben de onları aktarayım diye gönderdim onu.
Kievernagel’den bahsetmek ister misin? Kendisiyle yakın arkadaş mıydınız; yoksa belli projeler için mi bir araya geldiniz?
Yaşamının son yılında kanser yüzünden evinden çıkamıyordu ya da çıkmak istemiyordu; o dönemde sıkça ziyaret ettim onu, ve bir ölçüde bakımında da bulundum. Kendisine bakan kız kardeşi dışında yakını yoktu hiç. Bana yazmış olduğu mektuplar fazla kişisel, hatta mahrem tınlıyor olabilir ama doğrusu bu tür mektupları ilgili ilgisiz herkese yazardı. Şimdi hayatta olsa yine benzer şeyler kaleme alırdı. Mektupları benim görüşüme göre sanatının bir parçasıydı; öyle olduğunu düşünmesem ortaya çıkarmazdım zaten.
Belki de bugün yaşıyor olsa yazmayı bırakırdı çünkü ara süreçte bazı şeyler değişti. Engelbert’in döneminde ormanda çıplak gezinmeye çıkmış olsa atlı polisler tarafından avlanırdı herhalde. Ama bugünlerde herkes Berlin’in ortasında çıplak bir şekilde güneşlenebiliyor ve neredeyse kimse gıcıklık çıkarmıyor. Yeniden Birleşme’nin iyi taraflarından biri de bu oldu herhalde. Gayet sıkı materyalistler olarak yetiştirilmiş Doğu Almanlar’ın kamusal alanda elbiselerini çıkarmaya dair dinsel çekinceleri yoktu hiç bir şekilde. Ortam da bugünlerde iyice örgütlenmiş vaziyette; benzer fantezilere sahip insanlarla şehrin bir köşesinde buluşup yiyemeyeceğiniz bir halt kalmadı geriye, doğrusunu söylemek gerekirse.
Reinhard Scheibner ‘Piss Pot Swingers’ (2012)
Berlin için neler söylersin?
Güzel kelimesini kullanmazdım doğrusu; Berlin’i tanımlamak için hangi sıfatı kullanmam gerektiğini kestiremiyorum. Uzun kış aylarının ıslaklığında ve soğukluğunda pek güzel olduğunu zannetmiyorum. Yaz aylarında bile pek ılınıyor, kuruyor sayılmaz. Ama o kadar çok Berlin var ki, belki daha spesifik biçimde sorman gerekiyor soruyu.
Entelektüel bir yalnızlık içinde misin, yoksa sosyal biri misindir?
Evet, bazen öyle bir his geliyor. Daha çok kendimi izole etmeye meylediyorum. Bir Balzac karakteri gibi sanatlarıyla dünyayı fethetmeye çalışanların ortamlarından uzak tutuyorum kendimi..
Mektubunda Klaus Theuerkauf ve seksenlerdeki sanat kollektifinden bahsetmişsin. Bizlere biraz seksenlerdeki bu sanat kollektifinden ve endart galeri’den bahsedebilir misin?
Sanatçı kolektifi sanırım 1980 ya da 1981’de kuruldu. Kreuzberg’de bir dükkan kiralanmıştı. Arka odalarda çalışılmaktaydı, ön tarafta ise üretimler sergileniyordu. Başarı da çabuk geldi ve ünü Berlin’in dışına taştı. 1988’de ise dağıldılar tekrardan. Kimisi sanat yapmaya devam etti; kimisi başka mesleklere kaydı. Tanıyordum onları ve işlerini de beğeniyordum ama bir üyesi olmadım grubun. Zaten 90’ların başında tanışmıştım. O yıllarda Klaus arkadaşlarının ya da beğendiği sanatçıların işlerini de sergilemeye başlamıştı. 1994 ve 2005 arasında bir dizi grup sergisinde yer aldım ve orada bir kaç kişisel sergim de oldu. Hiç bir zaman bilindik galerilerden biri olmamıştı orası. Bir galerici olmak için fazla sanatçı ve anarşisti Klaus. Maalesef pek iyi bir işletmeci olamadı; olsaydı bize de biraz hayrı dokunurdu belki. Ama benzer yönde çalışan başka sanatçılarla tanışmak için çok iyi bir mekan oldu. Dükkan bugünlerde genelde kapalı duruyor, aradabir iş gösteriyorlar. Cumartesi öğleden sonraları Yukarı Kreuzberg Burun Flütü Orkestrası, Grindchor dükkanda prova yapıyor. Ve bira su gibi akıyor.
Carolina Hellsgard & Meeloo Gfeller, Berlin 2005 Encylopedia de Bongout! MOLLUSK 01
Bruno S. ile halen bağlantıda mısın?
Evet. Ara sıra telefonda konuşuyoruz veya bir kulüpte onun için bir performans ayarlamaya çalışıyorum. İyi bir herif, fakat filmden çok para kazandığımı düşünüyor. Sürekli filmin akıbetini soruyor. Ona filmin başarılı olduğunu söyledim, fakat Bruno kendine yeni bir daire alabileceğini ve ünlü olabileceğini düşündü. Elbette bunları ben de isterdim… Fassbinders’in vefatından bu yana Alman sineması düşüşe geçti, iyi fikirlere sahip cesur sanatçıların sayısı gittikçe azaldı. Çoğunlukla Bruno’nun yeteneksiz bir aktör, bir ucube olduğu düşünülüyor ama bu sadece aptalca bir yanılgı. Filmi hiçbir bütçemiz olmadan yaptık. Projeden bahsettiğim dönemlerde kimse ilgilenmedi, fakat filmi bitirdikten sonra, Westfahlen’de Almanya’nın en büyük film kuruluşu olan Filmburo, filmi destekleyebilecek durumdayken niçin onlara başvurmadığımızı sordu… Lanet olsun, tam bir saçmalık!
Zownir ‘Bruno S. Estrangement is Death’ Trailer
Film üzerinde ne kadar çalıştın?
Üç haftada bitirebileceğim bir işti. Üç sene sürdü çünkü prodüktörümün tanıştırdığı ilk kameraman götün tekiydi. Neredeyse yirmi beş vasat belgesel film çekmişti ve çok önemli biri olduğunu düşünüyordu. İşler tepemi attıran bir noktaya geldi. Yapımcının tıkanıklığı filmi bir sene boyunca bekletti. Daha sonra Phillipp (Virus) ile tanıştım ve bir kameramana ihtiyacım olduğunu söyledim ve o da “tamam” dedi. Ayrıca filmin editing’ini de yaptı ve filmi gerçekten kurtardı.
Romanın nasıl gidiyor?
Deadline’ı geçeli üç ay oluyor ve ben halen son iki kısım üzerinde çalışıyorum. Çok sabırsızım fakat acele edemiyorum. Son sayfaları aceleyle geçiştiremiyorum. İlkleri ve sonları hiç geçiştiremezsin, kesinlikle hayır. Hala hızlı gidiyor, yazmaya geçtiğimiz Aralık ayında başladım ve büyük olasılık bu Aralık’tan önce de bitmiş olur. İlk kitabım, bilmem biliyor musun ‘Kein schlichter Abgang’ üç senemi aldı.
Yazmaya başlamadan önce her zaman finali bilir misin?
Yani, tam olarak değil. İlk romanımda bir fikrim veya konseptim yoktu. Ayrıca karakterleri düşüncesizce değiştirdim. Sanırım, yapılabilecek tüm hataları yaptım. Neredeyse üç senemi aldı ve birçok sinir krizi. Şu an ise bir taslakla çalışıyorum.
Miron Zownir, New York (1983)
Fotoğraflarına gelelim, insanları ve özel durumları nasıl yakalıyorsun?
Çekimler için her gün tehlikeli bölgelere gittim. Olayların nerelerde cereyan ettiğini biliyordum, Batı Yakasındaki rıhtım gibi. Rıhtımlarda, kendilerini seks yaparken göstermek isteyen insanlar olurdu. Ny’da ilk senemin sonunda Village Voice benimle ilgili bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı ‘Teutonic phenomenographer’dı ve bu bana bir isim kazandırdı. Bundan sonra, insanlar özel birşey olduğunda benimle bağlantıya geçmeye başladılar, tuhaf performanslar veya özel partiler gibi. İlk albümünden iki sene önce Madonna ile tanışmıştım ve kısa bir film için ona bir rol vermiştim fakat yapımcı bin dolar gibi bir rakamı karşılayamadı ve iş yattı.
Bir başka hikaye; Billy Idol’ın yakın arkadaşı olan bir yapımcım vardı. Billy ile bir partiye davet edildim ve yapımcım bizi tanıştırmak istiyordu. “Tamam, neden olmasın” dedim. Sonra, yapımcım gitti ve kendinden geçmiş herifin karşısına geçip bağırdı. “Billy, Billy uyan, seni Miron’la tanıştırmak istiyorum”. Billy uyandı, bana baktı ve bir çığlık attı, benden yeni albümlerinin kapağını yapmamı istedi ve sonra tekrar yere yığıldı. Birkaç ay sonra Los Angeles’taki büyük firmalardan biriyle anlaştı ve elbette kapağı hiçbir zaman yapamadım. Kısaca özetlersek büyük paralar ve büyük kariyerler yapmış birçok insanla tanıştım fakat ben halen, neredeyse otuz sene önceki aynı maddi durumdayım.
Miron Zownir, Moskova (1995)
Fotoğraf çekimleri esnasında hiç başının belaya girdiği oldu mu?
Tabiiki de. Saldırıya uğradım, üzerime tükürdüler, hapse girdim. Vazgeçtim, ağladım, manevi şiddete maruz kaldım, hepsini yaşadım. Fakat her nasılsa, kamera bir kalkan gibi işliyor. Hiç harika aletlerim olmadı; Bir Nixon’um vardı, daha sonra New York’daki dairemden çalındı. Moskova’ya gittiğimde ufak bir kamera ödünç aldım, bir Olympus. Kamera iyiydi fakat çok yaklaşmam gerekiyordu. Bazen insanlara, şu an sana olduğumdan daha çok yaklaşıyordum. Zamanla kabuslarıma dönüşecek sesler ve kokularla iç içeydim. Soğuk bir insan değilimdir, aksine oldukça duygusalımdır. Dış görünüşte sertim fakat içerde bir sürü şey olup bitiyor. Moskova’da genellikle memurlarla sorunlar yaşadım. Şehri ziyaretimi finanse eden adamın tanıdığı bir Rus vardı. Bu adam, MTV tarzı sokak fotoğrafları çektiğime dair bana bir belge vermişti. Ne zaman bir sorunla karşılaşsam hemen bunu gösteriyordum. Bir keresinde başım ciddi belaya girdi. İki evsizi fotoğraflıyordum ve bir anda etrafımız bağırıp çağıran serserilerle kuşatıldı. Şansıma bir yağmurluk ve içinde Amerikan Polisi baskılı bir gömlek giyiyordum. Yağmurluğu çıkardım ve “Ben bir Amerikan Polis memuruyum, benden uzak durun!” diye bağırdım. Sonra aniden kalabalıktan biri çıkageldi, heriflere Rusça birşeyler söylemeye başladı ve beni oradan çekip çıkardı. Sanki iş ortağı gibi kulağıma “ben de gizli polisim” diye fısıldadı. Rusları gerçekten severim, çok duygusal ve çok agresif insanlardır. Günde en az bir kaç kavga ediyordum.
Moskova’da ne tip yerlere giderdin?
Moskova’da hiç gecekondu yoktu. Daha çok Marzahn gibi boş ve sokak yaşantısından mahrum. İnsanlar genellikle tren istasyonlarında takılıyor. Moskova’da akıl almaz bir yeraltı sistemiyle birbirine bağlı dört büyük istasyon mevcut. Tüneller bir çeşit yeraltı dünyası oluşturuyor ve ben her zaman buralara takılırdım. Sözde belgesel amaçlı gece hayatını kameraya almak için Moskova’ya giderdim, fakat tamamiyle mafya kontrollü ve inanılmaz pahalıydı. Aynı zamanda oralarda ne bok döndüğünü de gördüm, sokakta ölen insanlar gibi.
Sanırım şu an daha az fotoğrafla ilgileniyorsun.
Yazmak şu an merkezde. Tüm ihtiyacım olan kağıt ve kalem. Yeniden başka projeler yapmak isterim fakat yazarken kapanıyorum. Oldukça asosyalim, her şeyden, her gürültüden rahatsız oluyorum. Yalnız kaldığımda, yazarken çok sinirli oluyorum. Bunun dışında şu korkum da var: Ya hiçbir şey değişmezse? Şimdiye kadar birçok senaryo yazdım ve hiçbirini sahnede göremedim. Bundan daha asap bozucu birşey olamaz.
Karlsruhe’deki ilk gençliğin nasıldı?
İlk beş sene, anneannem ve dedemle yaşadım. Ailemin çok ufak bir dairesi vardı ve ikisi de çalışıyordu. Ben de anneannem ve dedemle birlikte büyüdüm. Altı yaşımda ailemin yanına geri döndüğümde anneme yönelik güçlü bir duygusal mesafem vardı. Her nasılsa onu affedemedim. Daha sonra herşeye karşı bir nebze mesafeli oldum; yakın ilişki içinde olmaktan ziyade dikkatli ve gözlemciydim. Sporda başarılı ve güçlü, agresif biri olduğumdan dolayı bir outsider sayılmazdım. Kavgada asla pes etmezdim, bu sayede saygı kazandım. Ergenlik çağına eriştiğimde biraz sorunluydum ve içip içip kavga etmeye başladım. Aynı zamanda çok okuyordum. On üçümde ‘The Strangers’ı okumuştum ki böyle bir roman için çok erken sayılır. Sonrasında elime ne geçerse okumaya başladım. Şu an için bile eğitimim ailemin arzuladığı düzeyde değildir. Bir açıdan entelektüeldim, diğer açıdan tamamen fiziksel. Böyle bir çelişkim vardı ve gün geçtikçe artıyordu.
Miron Zownir, Berlin (1980)
Bu durum yaptığın işi nasıl etkiliyor?
Çok eskiden, henüz ufak bir çocukken, aynaya baktım ve kendime kim olduğumu sordum. Kendi kendime sordum, kimsin sen, niçin buradasın… O dönemler oldukça romantiktim fakat hayat farklıydı ve mücadele etmem gerekiyordu. Sadece iyi şeylere inanmalıydım. Hayallerim şekillenmeye başladıkça ben de zamanla kendimi onlara kaptırdım. Bir çocuk gibi uykuya dalmadan evvel kendime masallar anlattığımı hatırlıyorum. Öyle ya da böyle, bu, şu an için yaptığım şeylerin başlangıcı oldu, hikayeler yazmak.
Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres.
Bonjour, tout d’abord, merci d’avoir inclus de jeunes artistes turcs dans votre nouvelle édition “Premices” – cela nous a fait vraiment plaisir. Pouvez-vous nous parler de Joie Panique ? Quand l’avez-vous commencé, combien de personnes sont impliquées, quelle est votre mission et quel type d’activités avez-vous fait jusqu’à présent ?
Merci ! Nous sommes très fières de proposer des artistes de nombreux pays, dont la Turquie !
Joie Panique est une petite maison d’édition indépendante créée fin 2017 par deux amies passionnées. Nous fonctionnons en tout petit comité : nous sommes deux directrices éditoriales et nous avons la chance de collaborer avec un formidable graphiste, Frédéric Bélonie.
Notre objectif est d’offrir un champ libre aux artistes que nous aimons et que nous choisissons dans un esprit curieux et ouvert ! Nous publions des recueils artistiques collectifs, au rythme de deux par an pour le moment, et nous organisons des événements pour promouvoir les livres et les artistes : des lancements dans des librairies ou des galeries, et plus rarement de petites expositions.
Céline Guichard et Panique éditions
Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie.
Ce qui frappe d’abord dans les livres de Joie Panique, c’est la délicatesse féminine et le minimalisme inhabituel pour de nombreux graphzines. Nous voyons également une grande variété de genres allant des œuvres textiles au collage, des photographies aux œuvres 3D. Avez-vous eu une formation artistique officielle ? Pouvez-vous nous parler de vos relations avec l’art, autres que l’édition ?
Nous accordons en effet une grande attention au graphisme et un grand soin à la forme de nos livres afin de mettre en valeur notre proposition artistique. Le choix du papier, la qualité d’impression sont au coeur de nos préoccupations : nous souhaitons proposer de beaux ouvrages à un prix accessible.
Nous choisissons des artistes d’horizons très variés qui utilisent des techniques diverses, comme le dessin, le collage, la photographie, la broderie, la tapisserie, la peinture… Nous ne nous interdisons rien ; le fil conducteur est celui de nos goûts, de ce qui nous fait vibrer ! Et c’est cette variété qui constitue la richesse de nos livres.
Nous n’avons pas eu d’éducation artistique officielle (nous avons suivi des études de littérature), mais nous sommes passionnées depuis toujours par l’art, par l’image, nous adorons fouiner dans les librairies, aller voir des expos, dénicher des pépites, découvrir des artistes… Nous avons construit nos goûts au fil du temps, grâce à ces découvertes, ces recherches, ces lectures, ces expositions… et grâce à notre entourage, aussi, qui gravite beaucoup dans le domaine artistique ! Nous sommes curieuses et toujours avides de découvertes.
Depuis 2017, vous avez publié quatre numéros sous les titres Fantasma, Baiser, Botanique et Prémices ; pouvez-vous nous dire pourquoi vous êtes-vous concentré sur ces notions et ce qu’elles signifient pour vous ?
Le choix des thèmes de nos recueils repose, là encore, sur nos goûts, notre univers, ce qui nous fait vibrer, d’un point de vue artistique comme dans la vie. Nous aimons proposer des thèmes qui laissent une large part à l’interprétation des artistes, pour ne pas les enfermer dans un cadre trop étroit. D’où le choix de mots à double ou triple sens, qui peuvent ouvrir sur mille interprétations possibles. Nous en discutons beaucoup entre nous avant de nous décider, et souvent les choix finissent par s’imposer comme des évidences !
Zélie Doffémont ‘Prémices’ 2018
Nous vivons à une époque où Internet submerge la vie humaine ; avez-vous quelque chose à dire là-dessus, positif ou négatif ? Comment utilisez-vous Internet en tant que Joie Panique ?
Notre rapport à Internet et aux réseaux sociaux est très ambivalent. Nous y sommes présentes, et ce sont indéniablement des outils très utiles pour découvrir de nouveaux artistes dans le monde entier et pour les contacter ! Très utiles aussi pour promouvoir nos livres et faire connaître notre maison d’édition sans moyens financiers ! Nous avons également un site de vente en ligne (joiepanique.com).
En revanche, notre attachement au papier et à l’objet du livre reste essentiel ; il serait impensable pour nous de renoncer au toucher, à l’aspect sensuel du livre, en publiant des ouvrages numériques par exemple. Et les rencontres sont primordiales pour nous, au coeur de ce que nous faisons. Même si les échanges par Internet sont très utiles (notamment avec les artistes éloignés géographiquement de nous) et parfois très riches, rien ne remplace le contact et la rencontre.
Stéphane Blanquet ‘Premices’ 2018
Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !
Que penses-tu du mouvement ‘Riott Grrl’, le mouvement de contre-culture féministe qui a débuté dans les années 90 à travers les fanzines et la musique punk ? Quels sont selon vous les reflets de ce mouvement sur l’Europe continentale et la France ?
Quand ce mouvement est né, nous étions de jeunes adolescentes. Nous ne nous connaissions pas encore mais, chacune de notre côté, ce mouvement nous intéressait beaucoup ! En premier lieu via la musique, les concerts, quelque chose bougeait, naissait, ça hurlait, les femmes prenaient la parole et ça faisait du bien ! Même si ce mouvement et ce terme ont pu parfois être récupérés pour en faire un phénomène de mode, il y avait là quelque chose de fort et d’intéressant au départ. L’une de nous avait d’ailleurs créé un fanzine à cette époque, essentiellement tourné vers la musique, mais avec, déjà, de l’image…
Prémices Joie Panique artbook : 43 artistes, toute la place à l’image
Y a-t-il un mouvement féministe que vous soutenez ou auquel vous vous sentez appartenir ? Ou y a-t-il une position socio-politique, artistique que vous adoptez en tant qu’éditeur ?
Nous sommes foncièrement féministes, et notre démarche artistique est une démarche d’ouverture absolue, au-delà des “écoles”, des modes, des frontières et des genres. Cette ouverture rejoint forcément une vision politique et engagée. Notre manière d’éditer, dans une indépendance totale, est aussi un engagement. Et, bien sûr, le fait que nous soyons deux femmes l’est également !
De nos jours, nous voyons une résurgence du surréalisme dans de nombreux domaines. Où voyez-vous les éditions Joie Panique dans la tradition surréaliste ?
Des ouvrages collectifs = des visions singulières et multiples = une multitude de réalités = surréalisme !
Thomas Ott ‘Summer of Love’ 2018
Après un demi-siècle, peut-on parler d’une sorte de surréalisme vivant à Paris ? Pouvez-vous suggérer des noms dans la littérature, les beaux-arts ou le cinéma ?
Le mouvement surréaliste a bien entendu laissé un héritage très fort. Si on prend le surréalisme au sens propre, se situer au-delà du réel, inventer d’autres réalités, oui, de nombreux artistes que nous aimons, dans différents domaines, peuvent s’y rattacher aujourd’hui ; des artistes nourris de cette culture, mais avec un univers personnel et singulier, qui cherchent sans cesse, jouent et inventent un surréalisme d’aujourd’hui, passionnant à suivre. On pense notamment à Stéphane Blanquet (artiste protéiforme présent dans tous nos livres, depuis le début), ou au cinéaste Guy Maddin…
Y a-t-il des projets sur lesquels vous travaillez actuellement ? Et y a-t-il quelque chose que vous voudriez ajouter ?
Nous sommes en train de travailler sur nos deux prochains recueils thématiques qui formeront un duo : FEU et EAU !! Les artistes proposeront une oeuvre pour chacun des livres afin que les oeuvres se répondent et dialoguent ! Une sorte de cadavre exquis entre deux livres, deux paradoxes, deux contraires qui s’opposent et se complètent.
Amandine Urruty ‘La Salle’ graphite et fusain sur papier, 160x120cm (2018)
Merci pour cette belle interview. Merci à vous pour votre intérêt !!
Biographical details about the reclusive artist and autodidact, Mark Beyer, are limited to a few lines of facts and dates. Looking online, nothing further is to be gleaned beyond that which is already published. Beyer does not have a personal website. It appears there is a single known photograph of him in the public domain. The only interview of any length appeared in issue two of Escape conducted by Paul Gravett in 1983, when Beyer was in London for the Graphic Rapexhibition at the ICA. For nigh on 30 years this remains the only commentary made by the artist about his work. Much to my surprise and pleasure, I have been in contact with Mark who has been most forthcoming in response to my numerous email questions as well as providing images from all periods of his creative life.
Although Beyer‘s reputation resides primarily within the comics genre, he has always painted, produced silkscreen prints and made soft dolls. His first exhibition, at the age of 27, was at Moravian College, Bethlehem, Pennsylvania, followed by a second two years later at the Greg Weaver Gallery, Allentown, Pennsylvania. Since then he has had a steady stream of exhibitions, but his impact on the art world has remained marginal. It would be true to describe his art as having cult status.
Mark Beyer
Born in Bethlehem, Pennsylvania, at the height of the baby-boom era, Beyer was an only child. At the time, his parents rented an apartment, but within a year the family moved to a house in nearby Allentown, a city 90 miles east of New York. Both of his parents were children of the Depression years. His father served in the American Air Force during World War II, then went on to own a small construction company. Beyer‘s relationship with his parents was difficult, particularly with his father. ‘He wanted a son who was an all-American kind of boy. A kid who enjoyed playing baseball and had an interest in eventually taking over the family business. I was just not that kind of person.’ As Beyer became older, their understanding and tolerance of each other deteriorated.
By the age of 13, the frustration that existed between father and son erupted into violence. ‘We would get into an argument and I would start throwing things around the house. One night when I was 15, I really went berserk and started smashing furniture and breaking everything in the house. My father called the police who came out and wanted to arrest me, but eventually they left.’ The consequence of this outburst resulted in Beyer being sent to a special school about 80 miles from Allentown.
The institution had the dual function of being a reform school and mental hospital, an environment where young criminal offenders and ‘juvenile delinquents’ would co-habit with others suffering from serious mental health problems. Punishment for any perceived failure to conform was dealt with by ECT (electroconvulsive therapy). ‘I knew a guy there who received shock treatment six times. I came very close to getting sent off to get shock treatment myself, but I always managed to avoid it.’Beyer was introduced to a regime based on fear and repression, society’s most fundamental and primitive psychological strategy for controlling people, barring direct physical torture.
Finding himself in unstimulating surroundings, Beyer reverted to books as a way to occupy himself. ‘I would also draw little doodles in notebooks. It was mostly figurative work. Drawings of strange-looking people. I really didn’t think of what I was doing as art. It was just a way to kill time.’
Mark Beyer
Les Colmen: died in January 2013 and was a London-based sculptor, installation artist, cartoonist, collector and writer. He had published several humorous volumes of drawings and thoughts, including his most famous Meet the Art Students. Coleman was an enthusiastic collector of comic art and imagery and this article was his own concept and his last text before he died so unexpectedly.
Grafik romanlara odaklanmaya nasıl karar verdiniz?
Çizgi roman sever bir neslin evladı olarak, hayatımızın içindeki çizgi romana kayıtsız kalamazdım. Henüz okuma yazma bilmeden tanıştım çizgi romanla. O dönem İtalyan çizgi romanları Tommiks-Teksas, Amerikan klasikleri Mandrake, Kızılmaske, Örümcek Adam, Superman… ve Frankofon Redkit, Tenten, Asteriks oldukça popülerdi. Haftalık çocuk ve mizah dergileriyle beraber Sezgin Burak’ın ‘Tarkan’ Suat Yalaz’ın ‘Karaoğlan’ ve Abdullah Turhan’ın ‘Fatihin Fedaisi Kara Murat’ dergileri de bağımsız üretimlerini sürdürüyordu. 1980 darbesi ve ardından gelişen teknoloji ile çizgi romanlar, piyasadan hızlıca çekildiler. Doksanların ortasında Aksoy Yayıncılık tekrar yayımlamaya başlayana kadar. 2000’li yıllarda Lal Kitap, düzenli ve sıralı olarak İtalyan çizgi romanlarıyla piyasayı tekrar canlandıracak olan yayımcılığını başlattı. Bütün bu süreçlere tanıklık eden biri olarak, sanat eğitimi almış olmamın da etkisiyle yayımcılık fikrinin temelleri oluşmuştu bende. Genel temayüllerin dışında bağımsız ve underground seçimlerden oluşan bir grafik/ çizgi roman kitaplığı oluşturmak arzusuyla 2010’da Flaneur Books yayım faaliyetine başladı.
Charles Burns “Kara Delik” Flaneur Books, 2018
Grafik roman diğer yayımcılık alanlarından farklı bir bilgi ve birikim gerektirir mi? Eserler size teslim edildikten sonra hangi teknik aşamalardan geçiyor?
Bazı küçük girişimleri saymazsak maalesef henüz Türkiye’de bir çizgi roman endüstrisi yok. Grafik romanların ana akım çizgi romanlardan farklı bazı temel özellikleri var. Dünyada da yeni gelişen bir tür. Seçilen konular, yapım tekniğinin klişelerin dışında, özgün ve bağımsız oluşu ve edebi üslubu düşünüldüğünde sanatsal değeri artıran bir tavır olduğunu görüyoruz. Eserler bize grafik tasarımı tamamlanmış olarak geliyor. Düzeltmeleri gerçekleştirmek, balonlardaki metinlerin editörlüğünü yapmak, uygun fontlar seçmek, kullanılan kağıdın dokusu, kalitesi ve rengine karar vermek ve kapak tasarımında bütünlük sağlamak gibi çalışmalarımız ve estetik müdahalelerimiz oluyor.
Reinhard Kleist ‘Nick Cave and The Bad Seeds’ 2022
NICK CAVE AND THE BAD SEEDS
Reinhard Kleist’ten, Nick Cave’in müzik hayatının dönüm noktalarını başlangıcından bu yana çizgi hikâyelerle anlatan, dünyada birçok dile çevrilmiş ‘’Nick Cave and The Bad Seeds Art Book’’, Flaneur tarafından özel olarak tasarlanıp sadece 333 adet üretildi. Bu edisyon ayrıca, Cave’in, yine özel izinle ilk kez tek bir plakta bir araya getirilen ’Deanna’’ ve ‘’Mercy Seat’’ şarkılarını içeren yine numaralandırılmış bir 45’lik ve çizer tarafından imzalı, numaralandırılmış bir book plate’i de içeriyor.
Özel edisyon baskılar da yayımlıyorsunuz. Bu ürünler kimlere yönelik? Diğer edisyonlardan farkları nedir?
Bu özel edisyonlarla eseri destekleyen yan unsurlar eklenebiliyor. Sınırlı üretimler, mühürlü sertifikalar, belki diğer edisyonlarda yer almayan özel çizim ve metinler, galeriler… Bütün bu yan ürünler ve özellikler maliyeti artırdığı için haliyle biraz daha yüksek fiyatla satışa sunuluyor. Kitapla, sanatçıyla, eseriyle duygusal bir bağ kuranlar, koleksiyonerler daha çok bu edisyonları tercih ediyorlar.
Hakan Günday ve Emre Orhun’dan “Kana Diz Kana” 2020
Emre Orhun: Genellikle grotesk, absürd ve ekspresyonist bir sürrealizmin içinde geziniyorum. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam ya da gerçekçi bir sanatçı olarak tanımlamam. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, bu hem bir kusur hem de bir avantaj ve ben bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim anlayışıma göre resim gerçekliğin birebir yansıması olmamalıdır, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bu bana saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır.
Telekültür’de Ali Şimşek’in konukları, Grafik sanatçısı-fanzinci Erman Akçay ve yayıncı-çizgi romancı Servet İnandı ile bağımsız yayıncılık, fanzinler, karşı kültür ve yeraltı edebiyatı ile ilgili sohbet etti. Programda, Türkiye’de çizgiroman ve grafik romana ilgi de irdelendi.
Türkiye’de çizgi roman yayımcılığının tarihine bakınca ortaya nasıl bir manzara çıkıyor? Yerli çizgiromancılar hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Türkiye’de çizgi roman konusuyla ilgili en kapsamlı kaynak, sevgili Levent Cantek’in ‘Türkiye’de Çizgi Roman’ kitabıdır. Sanat Dünyamız dergisinin ‘Çizgi Roman‘ sayısını da ekleyebilirim buna. Dünyada egemen kültürün popüler bir ürünü olan çizgi roman, ülkemizde yine kaynağına öykünerek başlıyor. Siyasi ve sosyolojik süreçlerin etkisinde dönemin popüler milliyetçi politikaları ile kılıç-kahramanlık hikayelerinin öne çıktığı bir dönem var. Ardından şehirlere göçle başlayan kent yaşamı ve kültürü konuları ele alındı. Günümüzde yerli üretimler arasındaki çok az sayıda iyi örneklerden biri İlban Ertem’in çizdiği İhsan Oktay Anar’ın romanı ‘Puslu Kıtalar Atlası’dır. Yine Flaneur’den yayımlanan beş yazar ve 12 çizerin bir Anadolu miti olan ‘Deli Gücük’ hikayelerini yorumladığı ‘Zifirname’ grafik romanını da örnek verbilirim. Son dönemde ise Ergün Gündüz, Sümeyye Kesgin ve Yıldıray Çınar gibi değerli sanatçıların yurtdışına işler ürettiğini görüyoruz.
Dünyadaki güncel çizgi roman ekolleri neler?
Çizgi roman üretildiği coğrafyanın geleneklerinden, hikayelerinden, mitlerinden ve sanatından besleniyor. Zamanla kendi belirgin üslubunu ve piyasasını oluşturduğunu görüyoruz. Buna göre dünyada dört temel ekolden bahsedebiliriz: Başta Amerikan süper kahraman hikayeleri. İtalyanlar, Türkiye’de çizgi romana adını vermiş Tommiks, Teksas ya da Zagor, Tex, Mister No gibi örnekler veriyorlar. Tenten, Redkit, Asteriks örnekleriyle Fransız – Belçika çizgi roman Frankofon ekol altında birleşiyor; bunların dışında Japon ekolü olan Manga da var.
Yayımlamayı seçtiğiniz sanatçıları nasıl belirliyorsunuz?
Flaneur, şimdiye kadar Türkiye’de kitapları yayımlanmamış sanatçılarla buluşturdu okurunu. Seçtiği eserlerde ortaya koyulan özgün tavrı, yaratıcılığı ve sanatsal üslubu dikkate alıyor. Ayrıca eserin, çizgi roman tarihindeki değerini göstermenin sorumluluğunu da taşıyor.
-Flaneur Books’un kurucusu Servet İnandı ile yapılan söyleşinin dökümüdür.-
Fransız yeraltı grafik sahnesinin ele avuca sığmaz kişiliklerinden biri olan sanatçı Captain Cavern, 30 yılı aşkın bir süredir pop, kübist ve saykodelik çizimleriyle bizleri büyülüyor. Onun dünyasında ufak, yeşil cüceler halüsinasyonlar görüyor.
Paskal Larsen, Paris, Aralık 2011 / foutraque.com Türkçesi: Ebru Erbaş
Usta bir çizgi-romancı, illüstratör ve ressam olan Captain’in bizleri renkli dünyalara taşıması için çizgi roman kahramanlarının, tokmaklarıyla kafamıza vurmasına gerek yok; onun kalemleri, fırçaları ve mürekkebi var. Serbest çizim akımına (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito) yakın olan Captain Cavern, tıpkı gemisine sadık bir korsan gibi çizgisini grafik fanzinlerin açık sularında yüzdürüyor. Otuz yıl boyunca, sınırlı sayıda yayımlanan işlerden gazete bayilerinde satılan ticari edisyonlara kadar, sanatçılığın tüm badirelerini atlatmış biri olarak o, “Do It Yourself” ruhunun bir nevi grafik hafızası.
Paris’in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun mürekkebi gibi iz bırakan punk rock sound’unun işgal ettiği konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle, hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain’in hoşuna gitmeyen bir sürü şey de vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve müzisyenlere yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Çizim ve rock müzik onun yaşam kaynaklarıdır. Çizimin ve rock’n roll’un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında.
– FRANÇAİS –
Depuis plus de 30 ans, l’artiste Captain Cavern, figure et gueule incontournable de la scène graphique underground hexagonale, enchante notre regard par ses dessins pop, cubistes et psychédéliques. Chez lui les petits hommes verts ont des hallucinations!
Paskal Larsen, Paris, Décembre 2011 / foutraque.com
Dessinateur, illustrateur et peintre, le Captain est muni, non pas de la massue du personnage du dessin animé, mais de ses stylos, crayons, feutres et pinceaux, pour nous concocter des univers haut en couleurs. Proche de la figuration libre (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito), Captain Cavern traine sa plume dans la friche du milieu des graphzines, tel un viking accroché à son bateau. En 30 années, il aura vécu tous les aléas du support papier, de la version édité en petit nombre d’exemplaire, jusqu’à celle édité en kiosque. Il est en quelque sorte la mémoire de l’esprit “Do It Yourself” version papier.
Le Captain, on le croise régulièrement à Paris dans les “petits” concerts punk rock qui se joue dans les caves, bars et autres squats dédiés au son qui tache, comme son coup de crayon. Le Captain, on le voit aussi causer dans des expos de graphisme, un verre à la main, et l’esprit à la fois jovial et critique. Car le Captain, il y a pleins de chose qu’il n’aime pas! Il n’est pas du genre à cirer des pompes sur tous les artistes et rockeurs qui l’entourent, il a son caractère. Mais surtout, c’est un passionné. Le dessin et le rock, c’est pour lui une ressource vitale. Il n’y a pas un jour, où chez lui le dessin et le rock sont absent. Bref le Captain, on l’aime bien, et c’est pour ça qu’on lui donne la parole.
Captain Cavern
Neden mahlas olarak bir çizgi roman karakterini seçtin? Hanna & Barbera çizgi filmlerinin hayranı mıydın?
82’den 84’e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983’te Blankadlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığında benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic (Duck Sonic) takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertèbres Comics’i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock’a dair, ağır ve şapşal bir tarafı vardı ve bilhassa bu ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennem gemisinin kaptanını çağrıştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs’ında, Ripoulin Kardeşler’in Opera mahallesinde gerçekleştirdiğim bir korsan afişleme esnasında kullandım.
Senin çizim dünyasına atılman nasıl oldu?
Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir alana savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı bile öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve ailenin tek çocuğu olarak çizim yapmak, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntılardan kurtardı.
Pourquoi avoir choisi le nom d’un personnage de dessin animé comme pseudo ? Tu es un fan des cartoons d’Hanna & Barbera ?
De 82 à 84 je jouais du saxophone dans un groupe nommé Der Pim Pam Poum. En 1983 j’ai participé au graphzine Blank grâce auquel j’ai fait la connaissance des futurs Ripoulins et de Placid et Muzo. Les premiers dessins étaient signés Der Pim Pam Poum, mais comme le groupe a splitté je devais trouver autre chose. Ce fut d’abord D. Sonic (Duck Sonic), pseudo sous lequel j’ai publié mon premier graphzine personnel, Vertèbres Comics. Mais au même moment il y avait Dominic Sonic qui commençait à faire parler de lui, donc j’ai choisi Captain Cavern. Le dessin animé ne me plaisait pas particulièrement, mais dans le nom il y avait d’une part un côté rock préhistorique, lourd, crétin qui me plaisait (Primitive, The Crusher), et surtout, derrière le côté débile, ce nom évoquait pour moi le capitaine du bateau des enfers qui recueille les âmes des morts dans la mythologie grecque. J’ai utilisé ce nom pour la première lors d’un affichage sauvage 4×3 des Frères Ripoulins dans le quartier de l’Opéra en mai 1985.
Qu’est ce qui a été le déclic, pour te lancer dans le dessin?
Ma mère. Elle avait rêvé d’être dessinatrice de mode, mais la vie en a décidé autrement. Elle m’a donc transmis sa passion en dessinant avec moi quand j’étais petit. Puis, tout naturellement, avant de savoir lire, je feuilletais avec avidité les bandes dessinées dont je suivais les péripéties en regardant justes les images. Le dessin a réellement été décisif pour moi en tant que fils unique. Il m’a sauvé de l’ennui environnemental en m’ouvrant tous les possibles de l’imaginaire avec un stylo et une feuille de papier.
Kendini nasıl tanımlıyorsun; grafiker, illüstratör, çizer, sanatçı?
Çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi.
Sanatçı bir ailede mi doğdun? Bir sanat ortamında mı büyüdün?
Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi.
Sanat eğitimi aldın mı, yoksa kendi kendini mi yetiştirdin?
Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım.
Bize kariyerinin önemli aşamalarından, önemli anlarından bahsedebilir misin? Karşılaştığın insanlar, grafik çevrelerindeki yerin?
1977’de Philippe Manœuvre’le tanışmak için Métal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de ciddiye alınmadığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980’de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83’te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984’te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou’da yayınladım. Sonra Blank’ın kurucusu olan Jissé beni pentüre yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin çok canlı olduğu zamanlardı. Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress’den çok etkilenmiştim. Onun yaptığı televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, çok eğlenceli konuların kapısını aralıyordu.
Tu te considère comme graphiste, illustrateur, dessinateur ou artiste?
Malgré l’importance fondamentale du dessin pour moi, je me considère plus comme un évadé qu’autre chose. Le dessin ayant été le premier moyen d’évasion.
Tu es né dans une famille d’artiste ? Tu as grandi dans un milieu artistique?
C’est sans doute la frustration artistique de ma famille qui a engendré le monstre.
Tu as fait une école d’art ? Si oui tu y a appris des techniques qui t’on servi? Ou bien tu es autodidacte ?
Considérant le dessin comme moyen d’échapper à la société, je pensais à l’adolescence que faire une école d’art risquait de mettre en danger la force primitive qui m’avait conduit. Et je me suis donc lancé dans le vide.
Tu peux nous parler/évoquer les grandes étapes/grands moments qui ont parcouru ta carrière ? Nous parler de tes rencontres, ta place dans le milieu du graphisme?
Je suis allé voir Philippe Manœuvre à Métal Hurlant en 1977. Ayant été éconduit à deux reprises, j’ai arrêté de dessiner pendant deux ans. En 1980 je me suis ressaisi et je me suis forcé à dessiner tous les jours. Comme je l’ai dit précédemment, en 83 j’ai rencontré des gens qui faisaient des graphzines. Grâce à Xavier Veilhan j’ai publié mes premiers dessins dans Zoulou en 1984.
Puis Jissé, fondateur de Blank, m’a poussé à faire de la peinture. C’était en pleine effervescence de la Figuration libre. La peinture, ce fut une révélation. Au départ j’ai été très influencé par Nina Childress. Ses portraits grinçants de célébrités télé ouvraient les portes aux sujets les plus triviaux.
Captain Cavern
Sen Bazooka ile birlikte grafik fanzinlerinde çizen/ editörlük yapan ilk sanatçılar arasındasın. Bize bu medyada, bu düşük tirajlı basılı mecrada hoşuna gidenin ne olduğunu söyleyebilirsin. Grafik fanzinlerinin 80’li yıllardan (Bazooka), 90’lara (Le Dernier Cri) oradan da günümüzde infografik alanındaki ileri düzeylere kadar gelişimi hakkında ne düşünüyorsun? Yani kısaca bu underground basın/ dergi/ fanzin ortamının neyini seviyorsun?
İlk çizimlerimi grafik fanzinlerinde yayınlamam gayet doğal bir durumdu. Bununla birlikte Bazooka’ya daha 1976’da telefonla ulaşmıştım: “Çizerlerle görüşme yapmıyoruz.” Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, sade fotokopiler olmalarıydı. Bu basit halleri hoşuma gidiyordu.
Günümüzde grafik sanatlarına nasıl bakıyorsun? Hey! gibi dergiler hakkında ne düşünüyorsun?
İşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor.
Bizlere 80’li yıllardaki grafik ortamının atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile birlikte bir çok iş yaptın.
Halen Punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu.
Tu as fait parti (avec Bazooka) des premiers artistes à éditer/dessiner dans les graphzines. Tu peux nous dire ce qui te plait dans ce médiat, ce support papier à petit tirage. Tu penses quoi de l’évolution des graphzines des années 80 (Bazooka), années 90 (Le Dernier Cri) jusqu’à aujourd’hui avec les logiciels très poussé en infographie. Bref qu’est ce qui te plait dans cette presse/revues/bouquins underground?
C’est par la force des choses que j’ai publié mes premiers dessins dans les graphzines. J’avais pourtant contacté Bazooka par téléphone dès 1976 : « On ne reçoit pas de dessinateurs » .
Ce qui me plaisait dans les fanzines, c’était le côté photocopie crado avec deux agrafes pas cher à faire. C’est l’urgence qui me plaisait, pas le style objet d’art artisanal qui s’était déjà abondamment développé dans les cassettes autoproduites et qui va se généraliser par la suite dans les graphzines.
Quel regard, portes-tu aujourd’hui sur le graphisme ? Que penses-tu d’une revue comme Hey ?
Le côté chic me choque.
Tu peux nous raconter l’ambiance du milieu graphisme dans les années 80 ? Car tu as côtoyé Bazooka, Les Frères Ripoulin, Speedy Graphito.
On était encore dans les retombées de l’explosion punk et le Do It Yourself. Il y avait un esprit d’échange et les collaborations étaient nombreuses. Je n’ai pas ressenti de véritables rivalités. La Figuration libre rendait l’art plus drôle. Le marché de l’art donna quelques temps l’illusion d’une libération possible.
Geçenlerde Bilan Provisoire 1isimli yeni bir grafik dergisinin yapımında yer aldın. Bizlere biraz bu sanat dergisini tanıtabilir misin, nasıl bir konsepti var ve senin nasıl bir katkın oldu?
Bilan Provisoire’ın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Panique hareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurmasıydı. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi.
Gazete bayilerinde satılan dergiler hakkında ne düşünüyorsun? NMPP sistemi ‘marjinal’ dergiler açısından sürdürülebilir mi?
Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris’teki Art Factory’de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi. Journal de la Haute-Marne’ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi. En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige’le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf’ün ya da Femme actuelle’in yanında onunla karşılaşmak eğlenceliydi.
Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha da ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi.
Captain Cavern
Tu viens de participer à la réalisation d’un nouveau graph(mag ?) qui s’appel Bilan Provisoire 1. Tu peux nous présenter cette revue artistique, son concept et nous parler de ta participation ?
Ce qui est intéressant dans Bilan Provisoire c’est que c’est une revue transdisciplinaire et transgénérationnelle faisant le lien entre Dada, le mouvement Panique, ma génération et les jeunes. J’appréciais aussi qu’il n’y ait pas vraiment de concept, de thème ni de direction particulière mais il semblerait que ça va changer.
Tu peux nous parler de ta vision des magazines en ventes en kiosque. Le système NMPP est t-il viable pour les revues « en marge » ?
J’ai moi-même fait un journal nommé Vertige qui a duré sept numéros (NDLR : Une exposition a eu lieu à l’Art Factory à Paris en oct.2005). Chaque participant était tout d’abord payé puis à la fin personne quand l’éditeur a mis la clé sous la porte. C’était fabuleux d’être imprimé au format tabloïde sur les rotatives du Journal de la Haute-Marne. On pouvait trouver Vertige par hasard dans les kiosques les plus improbables, ou bien le chercher sans succès dans plusieurs autres kiosques. C’était une bouteille à la mer éphémère, mais c’est plutôt amusant de trouver ça à côté de Paris Turf ou de Femme actuelle.
Mais le système des NMPP n’a jamais été très favorable aux structures aventureuses. En outre la déconfiture de la presse ne fait que s’aggraver au fil du temps. Par contre les progrès de l’imprimerie numérique favorisent une production plus souple diffusée par internet et quelques libraires courageux.
Captain Cavern
Senin çizim tarzın insana çocukluğunu, ‘küçük mikileri’ hatırlatıyor. Çocukluğun senin için bir ilham kaynağı mı? Çocukken neler okurdun, ne tür yayınları severdin? Kimleri örnek aldın, favori sanatçıların, çizerlerin kimlerdir?
Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü hâlen buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…) ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri (albümleri değil, onlar çok pahalıydı). Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü’ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum.
Televizyonda Pierre Tchernia’nın sunduğu Jeux du jeudi programına bayılırdım; sonunda Club Mickey ve Zorro olurdu. Ayrıca Cinq dernières minutes programının da büyük bir hayranıydım ve Raymond Souplex’in ölümüne kadar takip ettim. Ve sonra tabii Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier…
Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974’te Kraftwerk’in Autobahn albümünün kapağı ve 1975’ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim.
Sen Picsou magazine’de de çalıştın.Bize bu deneyimden bahsedebilir misin?
Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine’in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo’nun yaptığı Coin-Coin’da çalıştım. (Editör notu: Schlingo, Profesör Choron’nun arkadaşıydı ve lanetli Hara-Kiri’de çizmişti).
Captain Cavern
Captain Cavern
Ton style de dessin fait penser à l’enfance, aux « petits mickeys ». Ton enfance est t-il une source d’inspiration ? Quand tu étais enfant, tu lisais quoi et tu aimais quel type d’émission ? Quels sont tes modèles, artistes dessinateurs préférés ?
Mon enfance a été une lutte acharnée contre l’aliénation sociale et malgré les tares et les difficultés que ça a engendré, c’est là qu’est ma force. Comme je l’ai dit précédemment, je dévorais les bandes dessinées avant de savoir lire. C’était principalement des petits formats (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…), et aussi le Journal de Mickey, le journal de Tintin (pas les albums, trop chers).
Le premier livre que je me souviens d’avoir lu c’est Le Magicien d’Oz dans la Bibliothèque Rose. Il m’a tellement plu que je l’ai relu immédiatement après l’avoir terminé. A la télé j’adorais les Jeux du jeudi présentés par Pierre Tchernia où à la fin il y avait le Club Mickey et Zorro. J’étais aussi un grand fan des Cinq dernières minutes que j’ai suivi jusqu’à la mort de Raymond Souplex. Et puis, bien sûr Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier…
Deux chocs visuels ont changé ma vie : la pochette du disque Autobahn de Kraftwerk en 1974 et le groupe Bazooka à partir de 1975. A partir de là j’ai senti qu’il fallait aller à l’essentiel.
Tu as travaillé chez Picsou magazine. Tu peux nous parler de cette expérience ?
Petite erreur. J’ai travaillé pour Coin-Coin qui était un encart dans Picsou Magazine et dont le rédacteur en chef était Charlie Schlingo (NDLR : Il était un pote du Professeur Choron, et il a dessiné dans le sulfureux Hara-Kiri), ce qui change tout.
Captain Cavern
Tarzına geri dönersek, ben senin işlerindeki pop renkleri çok seviyorum. Bize işin tekniğinden bahsedebilir misin? Nelerden ilham alırsın? Kendini Di Rosa gibi sanatçıların serbest figürasyon hareketine yakın hissediyor musun?
Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50’li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard’lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu.
Sen Art Brut’ü de seviyorsun. Bu akım senin için bir ilham kaynağı sayılır mı?
Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut’te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet’in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım.
İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni.
Pour revenir à ton style, j’aime beaucoup les couleurs pop de tes peintures. Tu peux nous parler de ta technique ? L’inspiration, tu la puise où ? Te sens tu proche du mouvement de la figuration libre, des artistes comme Di Rosa ?
Une de mes inspirations majeures fut aussi la publicité des années cinquante avec des artistes comme Villemot, Savignac, Jean Carlu. Ce qui me plaisait dans ces images c’était la joie de vivre, la simplicité, l’exultation d’après guerre. Cette joie mélangée à la rage provoquée par les années Giscardet une certaine noirceur ambiante a servi de couleur à mes peintures.
Tu es amateur d’art brut. Cet art est t-il une source d’inspiration pour toi ?
Le facteur Cheval et Picassiette, que j’ai découverts dans des émissions de télé étaient la preuve qu’on pouvait défier le monde à partir d’un simple rêve. J’ai trouvé dans l’art brut des modèles d’outsiders victorieux. Mais je suis devenu sceptique en découvrant le côté dictatorial et sectaire de certains amateurs d’art brut et notamment de Jean Dubuffet dont je n’ai jamais pu terminer un livre. Je tiens à préciser que je ne mène pas un combat contre l’art institutionnel, qu’il soit contemporain ou ancien. Le monochrome ne me fait pas horreur, pas plus que le vide d’une salle ou n’est perceptible que l’intention ultra cryptée de l’artiste.
Punk-rock’ı ve endüstriyel brutal müziği de seviyorsun. Rock müziği, onun evreni, konserleri senin çalışmalarını etkiliyor mu?
17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l’écran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley’in Rock Around the Clockşarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent’ı, Velvet Underground’u ve Alman rock’unu (bilhassa Kraftwerk, Neu! ve Cluster) keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi.
19 yaşımda ilkel bir free punk endüstriyel tarzda saksafon çalmaya başladım. O zamanlar her şeyin birden yapılabileceği düşünülüyordu ve hatta şimdi hala bile bu düşünce geçerli ama bence bu bir hata. Yine de kötü de olsa müzik yapmak bana imgeleri kavramsallaştırmanın farklı bir yolunu kazandırdı. Ve bence imgelerin bu müzikalitesi temel önemde.
Captain Cavern (image de l’exposition)
Tu aimes la musique punk-rock et l’indus-bruitiste. La musique rock, son univers, ses concerts, ont-ils une influence sur ton travail?
Avant l’âge de 17 ans je n’écoutais pas de musique. Un soir, en regardant les Dossiers de l’écran à la télé, j’ai entendu Rock Around the Clock de Bill Haley, la chanson du générique du film Graine de violence. Ca a été le déclic. J’ai découvert peu après, avec émerveillement, Gene Vincent, le Velvet Underground et le rock allemand (surtout Kraftwerk, Neu ! et Cluster). Et ce qui devait s’ensuivre s’ensuivit.
A 19 ans je me suis mis à jouer du saxophone dans un style proto free punk indus. A l’époque, et même encore maintenant, on pensait qu’on pouvait tout faire à la fois, mais à mon avis c’est une erreur. Pourtant jouer de la musique, même mal, m’a apporté une autre façon de concevoir les images. Et cette musicalité des images me semble essentielle.