Lowbrow Los Angeles, Kaliforniya’da, 1970’lerin sonunda doğmuş bir görsel sanat akımıdır. Bu popülist akımın kökleri çizgi romanlara, punk müziğe, sokak kültürüne ve diğer Kaliforniya alt kültürlerine kadar uzanır. Pop sürrealizm adıyla da bilinir. Lowbrow çalışmaları genelde resimdir, ancak oyuncak ve heykel olarak da lowbrow eserleri üretilmektedir.
İlk lowbrow çizerleri yer altı çizgi roman dünyasından iki isim Robert Williams ve Gary Panter’di. İlk sergilerini Los Angeles’ta alternatif bir galeri olan ve Billy Shire tarafından işletilen La Luz de Jesus’ta açtılar. Böylece bu akım düzenli bir şekilde gelişmeye devam etti ve kısa sürede yüzlerce temsilcisi oldu. Robert Williams tarafından 1994 yılında çıkarılmaya başlanan Juxtapoz dergisi ilk lowbrow sanat dergisi olarak bu akımı daha da geniş kitlelere tanıttı.
Mark Ryden, SHAG (Josh Agle), Marion Peck, Todd Schorr, Elizabeth McGrath, Tim Biskup, Gary Baseman, Gary Taxali,Anthony Ausgang, Camile Rose Garcia ve Raymond Pettibon en iyi tanınan lowbrow temsilcilerinin bazılarıdır.
Robert Williams dergisi Juxtapoz’un 2006 Şubat sayısında lowbrow sanat terimini ilk kez kullandı. Bu terimi neden kullandığını da şöyle açıkladı: 1979 yılında Rip-off yayınevinden Gilbert Sheldon, Williams’ın resimlerinden oluşan bir kitap basmaya karar verir. Williams resimlerini küçümseyen ve geri çeviren galericilere tepki olarak kendi kendini aşağılayan bir terim olan lowbrow (çatık kaşlı, alçak sanat gibisinden bir terim olan lowbrow‘u kullanır) ve kitabına ‘The Lowbrow Art of Robert Williams’ adını verir. Ancak tabii ki bu resimlerde vasat hiçbir yan yoktur.
Bugün Lowbrow terimi bu akımı besleyen kaynakları tanımlamak için ve yüksek sanatı eleştirmek için kullanılan bir terim haline geldi. Pek çok müze, sanat eleştirmeni lowbrowu güzel sanatlar tarihinde nereye yerleştirecekleri konusunda kararsız kaldılar. Bazıları bunun meşru olarak sanat sayılıp sayılamayacağına dahi şüpheyle yaklaştı. Bunun nedeni lowbrow sanatçıların genelde çizgi roman, illüstrasyon, dövme gibi zeminlerden gelmesiydi ve çoğunun güzel sanatlar fakültesi diploması olmamasıydı.
Ancak işlerini lowbrow galerilerde sergileyen Robert Williams, Manuel Ocampo, Georganne Dean, Clayton kardeşler gibi pek çok sanatçı daha sonra ana akım galerilere geçiş yaptı. Gerçekten de son 85 yılda Dadacıların çalışmalarından başlayarak American Regionalism (yöresel, naif) akımına kadar Marcel Duchamp ve Thomas Hart Benton gibi pek çok sanatçı yüksek ve alçak sanat, güzel sanatlar ve halk sanatı, popüler kültür ve yüksek sanat kültür arasındaki farklılıkları tartıştılar. Bir anlamda lowbrow bu farklılıkları araştırmak ve eleştirmek için varolmuştur, bu yönüyle Popart‘la arasında yakın bir benzerlik vardır. Lowbrow tanımı bazen işin düşük nitelikli olduğunu anlatıyor şeklinde yanlış yorumlanabilir ancak gerçekte bu tanım sadece kendilerini küçük gören, yüksek sanat ürünlerinin arasında sınıflandırmayan elitist tavra karşı mücadelelerini sürdüren sanatçıların ironisini yansıtmaktadır.
Lowbrow sanatçıların alt ve üst kültürler arasındaki flu sınırda yer almalarının dışında, daha kabul görmüş ana akım sanatçılar zaman zaman lowbrow sanatçıların stratejilerini uygulamaktadırlar. Lisa Yuskawage, Takashi Murakami, Jim Shaw, John Currin, Mike Kelley, San Francisco’daki Mission School sanatçılarından Barry McGee ve Margaret Kilgallen de bu sanatçılara örnek gösterilebilir.
Creating a New Civilization (Yeni bir Medeniyet Yaratmak) kitabında Alvin Tofflerlowbrows versus highbrows (Alçak sanat yüksek sanata karşı) adlı bir bölüm yazmıştır ve Lowbrow‘un malzeme odaklı olduğunu, Higbrow‘un ise enfermasyon odaklı olduğunu söylemiştir. Mesaj genellikle endüstri toplumunu eleştirmeye yöneliktir ve bu yüzden de yüksek sanat olarak nitelendirilebilir, ancak bu mesajın genellikle t-shirt baskı, çizgiroman ve plastik oyuncaklar yoluyla dile getirilmesi, sahip olma saplantısına odaklanış tarzı tipik olarak lowbrow’dur.
Lowbrow çoğu yerde olarak pop sürrealizm adıyla da anılır. Pop sürrealizm kitabının editörü Kirsten Anderson, lowbrow ve pop sürrealizmin akraba olduğunu ancak farklı akımlar olarak ele alınmaları gerektiğini söyler. Weirdo Delux kitabının yazarı Matt Dukes Jordan ise bu iki terimin aynı şeyler olduğunu ve birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığını söyler.
Lowbrow sanat, Amerika, Kanada, Avrupa, Avustralya ve Yeni Zelanda’daki pek çok galeride sergilenmektedir. Lowbrow sanat örnekleri sergileyen yüzden fazla galerinin bazıları sadece lowbrow sanat örnekleri sergilemektedirler. Başlıca Amerikan lowbrow galerileri;
La Luz de Jesus, Thinkspace Gallery, Gallery 1988, the Hive gallery, Copronason Gallery, L’imagerie Gallery ve Merry Karnowsky Gallery’dir.
Robert Williams’ın 1994 yılından beri çıkardığı Juxtapoz, ham sanat ve lowbrow sanat ağırlıklı, renkli resimlerle ana sanat akımları dışındaki sanatçılara adanmış olan Raw Vision, 2005 yılında çıkmaya başlayan özellikle oyuncaklar olmak üzere lowbrow sanata odaklanan Hi-Fructose en önemli lowbrow dergileridir.
Türkçesi Cemal Akyüz
Todd Shorr ‘Atomic Vacation’ 72×84″, acrylic on canvas, 2010
Low Brow Art Movement
Lowbrow, or lowbrow art, describes an underground visual art movement that arose in the Los Angeles, California area in the late 1960s. It is a populist art movement with its cultural roots in underground comix, punk music, tiki culture, graffiti, and hot-rod cultures of the street. It is also often known by the name pop surrealism. Lowbrow art often has a sense of humor – sometimes the humor is gleeful, sometimes impish, and sometimes it is a sarcastic comment. Most lowbrow artworks are paintings, but there are also toys, digital art, and sculpture.
Some of the first artists to create what came to be known as lowbrow art were underground cartoonists like Robert Williams and Gary Panter. Early shows were in alternative galleries in New York and Los Angeles such as Psychedelic Solutions Gallery in Greenwich Village, New York City which was run by Jacaeber Kastor, La Luz de Jesus run by Billy Shire and 01 gallery in Hollywood, run by John Pochna. The movement steadily grew from its beginning, with hundreds of artists adopting this style. As the number of artists grew, so did the number of galleries showing Lowbrow. In 1992 Greg Escalante helped orchestrate the first formal gallery exhibition to take low brow art seriously; painter Anthony Ausgang’s solo show “Looney Virtues” at the Julie Rico Gallery in Santa Monica. The Bess Cutler Gallery also went on to show important artists and helped expand the kind of art that was classified as Lowbrow. The lowbrow magazine Juxtapoz, launched in 1994 by Robert Williams, Greg Escalante, and Eric Swenson, has been a mainstay of writing on lowbrow art and has helped shape and expand the movement.
Writers have noted that there are now distinctions to be drawn between how lowbrow manifests itself in different regions and places. Some see a distinct U.S. “west coast” lowbrow style, which is more heavily influenced by tiki, underground comix and hot rod car-culture than elsewhere. As the lowbrow style has spread around the world, it has been intermingled with the tendencies in the visual arts of those places in which it has established itself. As lowbrow develops, there may be a branching (as there was with previous art movements) into different strands and even whole new art movements.
In an article in the February 2006 issue of his magazine Juxtapoz, Robert Williams took credit for originating the term “lowbrow art.” He stated that in 1979 Gilbert Shelton of the publisher Rip Off Press decided to produce a book featuring Willams’ paintings. Williams said he decided to give the book the self-deprecating title The Lowbrow Art of Robt. Williams, since no authorized art institution would recognize his type of art. “Lowbrow” was thus used by Williams in opposition to “highbrow.” He said the name then stuck, even though he feels it is inappropriate. Williams refers to the movement as “cartoon-tainted abstract surrealism.” Lately, Williams has begun referring to his own work as “Conceptual Realism.”
source: wikipedia
Robert Williams ‘The Appearance of the Emblemata of the Beat Generation’ 1987, oil on canvas, 36×30″
Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.
Barış Acar,24 Aralık 2013
Anlatmaya yine yuvarlağın köşesiden başlayalım. Merkeze olmasa da, onun komşuluklarına dönüp dolaşıp çıkarız sonunda.
Philip Glass’ı dinlemiş olma ihtimaliniz nedir? Hours filminin ardından o kadar da az değil. Yine de çok olmadığının altını çizmeli. Ben, Coppola’nın yapımcılık yaptığını duyup, nedense merakla, izlediğim Powaqqatsi aracılığıyla tanışmıştım ilk olarak Glass’la. Belgeselden yola çıkıp müzikte sonlanmak hayırlara vesile değildir. Sonra Koyaanisqatsi, en son da Naqoyqatsi geldi. İzleme sırası çekim sırasını son halkada tutturabildi yani. O da en sevmediğim halka oldu. Hemen ardından da ise efsanevi Einstein on the Beach girdi dinleme listeme ve beni yerle yeksan eyledi. O günden beri beni daha çok sarsan bir albüm dinledim mi, emin değilim. Sayı sayarak opera yapabilmek nereden bakılsa Kurt Schwitters’in rüyalarını süslerdi. Bunun gerçekleşmiş olması başımı döndürmüştü, hâlâ da döndürür.
Bu kez ise önümde Akhnaten var. Einstein on the Beach’ten sekiz yıl önce yazılmış. Opera gibi opera. Hikâyeci türden klasik episotları izleyen bir opera demek istiyorum bununla. Albümü dinlerken zaman zaman küçük video kayıtlarından operayı takip etme şansı da buluyorum. Akhnaten yine ilginç bir seçim. Sanat tarihi için önemli figürlerden birini bulup ustaca çıkarmış saklandığı kuytudan Glass. Bu kez de minimalist üslubuyla müthiş uyum içinde bir seçim yapmış. Tekrara dayalı kompozisyonlarını Eski Mısır’ın tekrarını bozan tek adamın üzerinden kurgulamış. Opera, adı bütün yazıtlardan çıkartıldığı için 19. yüzyıla dek varlığı dahi bilinmeyen bu firavunun hikâyesini anlatıyor. Asıl adı IV. Amenhotep olan ve firavun olduktan sonra Akhnaten ismini alarak, çoktanrılı geleneğe son veren ve böylece bütün Mısır geleneğini değiştirmeye yeltenen adamın hikâyesi bu. Sanat tarihi açısından önemi ise, ustalığın kopyaya ve tekrara dayalı olduğu Mısır resim ve heykel sanatı içinde Akhnaten’in epey ayrıksı bir yere sahip olmasından geliyor. Kendini ideal bir güzellik abidesi olarak (düzgün, yapılı bir vücut, standartlaştırılmış bir gösterim ve ifadesiz bir yüzle) değil kişisel özellikleriyle tasvir ettirmeyi benimsemiş tek firavun Akhnaten. Tasvirlerden bildiğimiz kadarıyla haddinden fazla uzun bir yüz, yuvarlak, top gibi bir çene, koca burun ve şişkin dudaklara sahip. Bu yüzden bütün Mısır sanatı içinde ona dair az sayıdaki tasvir sanki karikatürmüş gibi duruyor. Derste gösterdiğinizde öğrencilerin ağzı yüzü bükülüyor. Orijinal eseri bozan hınzır bir çağdaş sanatçının işi sananlar bile çıkıyor Akhnaten tasvirlerini.
novakozmikova #fantomrules (2015)
90lar Sonrası Türkiye Sanat Tarihi Yazımı
TÜYAP Artist Sanat Fuarı’nın bu yılki en dikkat çeken sergisi, kuşkusuz, Ali Şimşek küratörlüğündeki Müdahale Var Mı? ya da yenilenen ismiyle Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisiydi. Hikâyeyi sanat dünyasına aşina olan hemen herkes biliyordur artık. Bilmeyenler de kısa bir araştırmayla süreçte neler olup bittiğini, kimin konuya nasıl yaklaştığını rahatlıkla öğrenebilirler. Benim burada üzerinde durmak istediğim şey, sergi, onun süreçleri ya da sonrasında yaşananlar değil. Sergi vesilesiyle bir sanatçı üzerinden açığa çıkan sanat tarihsel bir kırılma üzerinde durmak istiyorum.
Temel önermem ise şu olacak: Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.
Türkiye sanat tarihi yazımı açısından bir süredir araf evresine girmiş bulunuyoruz. 90lara dek bu alanda yazılıp çizilenler ve 90lara dek yazılıp çizilme yöntemi ile 90 sonrasında yaşananlar arasında karşılaştırma imkânımız olmayan bir epistemolojik kayma mevcut. Bu kayma, yalnızca mimarlık tarihine dayalı olarak Türk Sanatı Tarihi’ni üretmiş olan ilk kuşak (pozitivist) kurucu-öncü sanat tarihi yazımının öğrencileri olan ve 60lar Türkiye sanat tarihini üretmiş olan kalemlerin tükenmiş olmasından, onların biçimlendirdikleri aklın 3. kuşak temsilciler elinde yeni çağ ruhunu kavramaktan fersah fersah uzak düşmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda, tarihyazımına ilişkin disiplinin ana gövdesindeki daha büyük ölçekteki çatlağa yönelik Türkçe üretilmiş herhangi bir çalışmanın bulunmamasından, sanat tarihinin tarihyazımının ana gövdesinde meydana gelmiş bu depreme sakınaklı bir mesafede kalıp, teorik olarak her şey yolundaymış gibi davranarak ikonografik yönteme (zaten asla adamakıllı çözümlenmemiş olduğun için) “sözde” bağlı kalma çabalarından kaynaklanıyor. Türkiye sanat tarihinin 90larını tarif edebilmek ve geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi doğru dürüst kurabilmek için teorik olarak daha iyi tartışılmış yöntemler ve yazımlar üzerinde çalışmak gerekiyor.
Bu noktada tanıklığını yapabileceğimiz şimdilik yalnızca şu: Sanatçıların ya da sanatsal yaratının biçimsel ilgiler üzerinden birbirine eklemlenerek gelişmediği, bu türden bir sanat yazımının olanaksızlığının bugün için aşikâr olmanın yanında dün için nasıl olanaklı olduğunun tartışılmasının da kaçınılmaz hale geldiği böylesi bir araf noktasında ve anında, geleneği kıran ve yeni bir dili kendi kaynaklarından üreten anonim kimliklerin inşasına girişilebilmiştir.
novakozmikova #fantomrules (2015)
Krupiye Olarak Sanatçı
Nova Kozmikova’nın olaklılığının kökeninde anonim oluştan beslenen bu inşa vardır.
Çağdaş sanat çevrelerinin ve sıkı internet sörfçülerinin dışında çoğu kişinin bilmediği Nova Kozmikova ismi TÜYAP’taki Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisi ile gündeme geldi. Sadece gündeme gelmekle kalmadı, aynı zamanda başbakana hakaret konulu bir davanın muhatabı olarak yargıya da uzandı. Sanat ve eleştirmen derneklerinin konuyla ilgili gözle görülür “durgunluk”larının yanında Gezi Direnişi sırasında herkes için tanıdık olan ve Kozmikova’ya dava açılmasına neden olan ‘Akıyordu’ işi eleştiri konusu edilmeye başlandı. İş, doğrudan ve kaba olmakla eleştirildi. Eleştiri her zaman mümkündü ama bunu “ince” yapmak lazımdı; böyle kör parmağım gözüne bir üslup rahatsız edici olabilirdi ve olmuştu.
novakozmikova #fantomrules (2015)
Gariptir, benim Kozmikova’da Akhnaten’i gördüğüm nokta da tam olarak burası.
Eleştiriyi haklı buluyorum. Kozmikova aynen Akhnaten’in kendi tasvirlerinde yapılmasını istediği gibi “doğrudan” çalışmıştır. Gördüğü şeyi gördüğü gibi temsile yansıtmıştır. Suç buysa, Kozmikova bu suçu işlemiştir. Bütün Gezi Direnişi boyunca başbakanın takındığı üslubu çalışmasına olduğu gibi aksettirmiştir. Bu yönüyle nesnesini idealize etmekten, soyutlamakdan, yaratıcı “sanatçı ilhamı”ndan yoksundur.
Kaldı ki bu tavır Nova Kozmikova’nın işlerinin tümüne yayılmış bir şekilde de bulunabilir. Kozmikova sanatçı ilhamıyla çalışmaz. Hatta bilgisayarının başında oturmuş, çoğu yine internetten ele geçirdiği imajlara manipülasyon yaparken kendisini bir sanatçı olarak gördüğünü de sanmıyorum. O olsa olsa kendisine verilen desteyi karıştırıp oyuna sokan anonim bir krupiye olabilir. Bu nedenle kimliği, mesleği, sanat ile olan geçmişi beni ilgilendirmiyor. Kozmikova’nın işlerine bakarken yalnızca eline geçen desteyi dağıtırken gösterdiği özene dikkat ediyorum.
novakozmikova #fantomrules (2018)
Oyun her zaman olduğu gibi (belki her zamankinden biraz daha fazlaca) hileli bir desteyle sürmektedir. Masa da tezgâh da çok önceden kurulmuştur. Kiminin sadece izleyici olarak yer aldığı bu masada kazananlar baştan bellidir. Bunun için eğitilmişlerdir. Bunun için yaşarlar. Kasa ise zaten her zaman kasadır. Oyunun sonunda en çok kazanan hep o olacaktır. Oysa Kozmikova gibi karakterler için ilgi çekici olan oyunun oynanışıdır. Kazanmakla değil, bunca hileli kağıtla oyunun nasıl olup da sürebildiğiyle ilgilidirler. Bu yüzden kartları her zaman yeniden düzenlemek telaşındadırlar. Dünyanın işleyişine dair kendisine ulaşmış bütün metaryal onun ilgi alanındadır ve onları sürekli yeniden düzenleyerek oyuna sokar. Göstergelere karşı savaşmak ya da ilhamla yüklü/ saf bir imge üretmek iddiası yerine onlara katılmayı tercih etmiştir. Anonimliğinin arkasındaki motivasyonun bu olduğunu söyleyebiliriz. Kendi eylemini oyunun doğası içinde tüketir. Gerçek anlamda ürünlerinin sanata yaklaştığı nokta da burasıdır. Bir kere tasarlandıktan sonra oyunu kendiliklerinden sürdürme yeteneğindedirler. Sanatçı kültü Kozmikova gibi kişilerin ilgisini çekmez. Piyasanın işleyişine katılıp ismini pazarlamak onun ilgi alanında değildir. Hatta onun nefret ettiği tiplerin masanın etrafına oturup kendini oyuna kaptıran ve her koşulda kaybetmeye yazgılı oyuncular olduğunu da söyleyebiliriz. İnternete farklı Facebook hesaplarına, farklı bloglara yayılmış Kozmikova kimliğini takip etmeye çalışırken onun bu kimliğe karşı tutumunu hemen görebilirsiniz. Birer yapıt olmanın ötesinde kendisi için tutulmuş notlar, karşısındakine söylenmiş sözlerdir bunların çoğu. Bu yüzden tutarlı bir sanatçı kimliği inşa etmezler. Eyleme geçmiş bir söz olarak hareket anında vardır ve anlamlıdır. Sonrasında –yeni bir desteye girinceye dek– kenara çekilirler. Öte yandan tutarlı bir sanatçı kimliği inşasına girişse de bunu başarabileceği şüphe götürür. Keza yapıp etme biçimi bu tarz bir düşünüşle çelişir her fırsatta.
Çağdaş/ güncel bir sanatçı olarak Nova Kozmikova’yı sanat tarihi kabul etmeyecektir. Sanat tarihi, bilindik bütün tanrıları gömerek geleneğin karşısına çıkmaktansa revizyonlarla ve küçük adımlarla ilerlemeyi tercih eder. Birbirine neden-sonuç ilişkileriyle eklemlenerek oluşturulmuş tarihyazımının “gelişme”den anladığı budur. Bu yüzden karşısına çıkan Akhnaten tasvirlerini görmezden gelmek durumundadır. Akhnatenler ise yazgıları karşısında sessiz, daha doğrusu, kayıtsızdırlar. En konuşkan göründükleri anda bile. 1984 yılında Einstein on the Beach üzerine yapılan belgeselde operanın sahne yönetmenliğini yapan Robert Wilson’ın söylediği gibi; sanatçı aslında sessiz bir opera yapmaktadır, çünkü gerçek sanatçı dilin yapısının sesle ilgili olduğunu bilir ve onu göstermek ister. Sesleri ve şeyleri düzenleyerek üzerine konuştuğunun ne olduğunu onu izleyen herkesle birlikte anlamaya çalışır.
Nova Kozmikova oyunun hilesini kavramış ama dürüst bir krupiye olarak bizim için imajları yeniden ve yeniden düzenleyerek oyuna sokuyor; böylece anonim bir kimlik olarak 2000li yılların tasvirini çıkarıyor. Bu resmi beğenmeyenlerin aynada kendi suretlerini kontrol etmekten başka çareleri yoktur
Esat Cavit Başak ile 2020 yılının sonlarında İzmir-Menemen’de gerçekleştirilen sohbet. Kayıt: Anıl Yurdakul
Détournement ya da kısaca saptırma, Sitüasyonist Enternasyonal’in oyunlarından biriydi. Peki gösterinin bu derece güçlendiği günümüzde saptırma ne ifade ediyor? İşe yarar bir taktik midir? İmgelere halen duyarlı mıyız? Çok uzağa gitmeye gerek yok, 2013 ‘Müdahale Var mı?’ sergisinde yaşananlar, imgelemin hayatta olduğunu ispatladı. Peki ya Dadaizm geçmişte kaldı diyenlere ne demeli? Dilimize yeni aktarılan manifestolar sayesinde gençlerin ilgisini çeken bu harekete duyarsız mı kalacağız? Mevlana’ya kulak verelim “Kağıttan kanatlarla uçulmaz.” Sahip olduğumuz tüm bilgi ve birikimleri, iç güdülerimizin enerjisiyle yaşama dönüştürmeliyiz.
Konuyu dağıtmadan Détournement’i anlamaya çalışalım: En genel anlamıyla, aşırma (saptırma) şeylerin yeniden oyuna sokulmasını her yanıyla kucaklar. Bu, oyunun, parçaların hiyerarşisi içinde donup kalmış varlıkları ve şeyleri kavradığı ve yeniden birleştirdiği eylemdir.
Lautreamont’un aşırmayı sistemli olarak kullanmasına bayılan Debord’un, tekniğin gerçekten sınırsız olanaklarına ilk kez dikkatleri çektiği tarih 1955’ti. 1960’ta Jorn şunları yazacaktı: “Aşırma, devalüasyon kapasitesi tarafından mümkün kılınan bir oyundur. Eski kültürün her öğesi ya yeniden oluşturulmalı ya da bir yana atılmalıdır.” Debord bu anlayışı daha da geliştirmiştir. “Aşırmanın iki temel ilkesi, başlangıçta bağımsız olan (ilk anlamını bile tamamen yitirebilecek) her öğenin önemini yitirmesi ve her öğeye yeni bir anlam yükleyen yeni bir göstergenin örgütlenmesidir.”
Bundan böyle, şunlar açıktır:
Giderek daha çok şey çürür ve dağılırken, aşırma kendiliğinden ortaya çıkar. Tüketim toplumu yeni anlamlı bütünler yaratmak isteyenlere avantaj sağlar.
Kültür artık özellikle ayrıcalıklı bir sahne değildir. Aşırma sanatı, gündelik hayatın örgütlenmesine karşı tüm direniş biçimlerinin ayrılmaz bir parçası olabilir.
Dünyamızı kısmi hakikatler yönettiğinden, aşırma bütünlüğün hizmetindeki biricik tekniktir. Devrimci bir edim olarak aşırma, isyan pratiği için en tutarlı, en kitlesel ve en uygun şeydir. Bir tür doğal evrim -oyun arzusu- yoluyla, insanların görülmedik ölçüde aşırı ve radikal bir tavır almalarına yol açar.
Yurdumuzda bu alanda çalışma yapanlara göz attığımızda, ilkin Serhat Köksal’la karşılaşıyoruz. Köksal, 2007 yılında verdiği röportajda çalışmalarını şöyle açıklıyor: “İstanbul’da zaman zaman gördüğümüz mesela Ayasofya’daki kilise-cami karışımında rastladığımız veya 70’lerin yerli seks filmlerindeki afiş ve fotoların edep yerlerine yapıştırılan montaj stilindeki ‘cut-up’dan aldığım yöntem ile bu film materyaller ve TV’de gördüğüm ve Türkiye’de yeni yeni yeşermekte olan hegemonik medya görüntülerini ve ayrıca bunlarla birlikte o yıllarda yaptığım müzikleri karıştırmaya başladım. Filmleri de video kayıt edici ile basit şekillerde kestim düzenledim. O yıllarda kolaj, kitch, cut-up gibi terimleri bilmediğimi söylemeliyim. Ama tabii ki yamalı bohçanın anlamını herkes gibi ben de bilirdim.”
Rafet Arslan’ın devrimci bir silah olarak gördüğü kolaja ilişkin düşüncelerini aşağıya alıyorum : “Sitüasyonist eylemlerin Avrupa kıtasında etkili olduğu dönemde, Amerika’da Beat kuşağının sembol ismi W.S. Burroughs dili bir çeşit virüs ilan ederek, cut-up tekniğiyle gazete haberlerinden, bilimsel makalelere bir çok unsuru yapıtının bir parçası haline getiriyordu. Dilin hakimiyetine karşı radikal kavramlar üreterek yola çıkan kavramsal sanat belli bir etkinlik kazandı.
Fakat 68 yenilgisi sonrası avant garde’ın ölümü, pop sanatın yükselişi, büyük söylemlerin ve toplu hareketlerin sonunu ilan eden ideolojik iklimde kavramsal eğilimler, kültür endüstrisince güncel sanat adı altında toplanmaya çalışıldı. Tıpkı politikada minör arayışlar, hakim ideoloji tarafından muhalefetin atomize edilmesine yol açmışsa; sanat alanında da kolektif üretimler ve kolaj arka plana bırakıldı, sanatın bir piyasaya dönüştüğü iklimde star sanatçı modası hakim oldu.”
Söyleme, Şenol Erdoğan gibi Lettrist Satanistler duyarsız kalmadı : “Şiirin diliyle eylemi arasında bağ kurulmadığı sürece kâğıt mendildeki spermler kadar ölüdür ve öte gidemeyecektir şiir, ki ‘bunlar’ın karşısına konulması gereken bir taş üzerine yazmaktayım artık. Şiir kamuya ait olanda olmalı ona uygulanmalıdır, bireyler şiire ve metne kendilerini eklemlemeli ve yeni şiir an be an değişerek ve gelişerek ortaya çıkmalıdır. Bu aynı zamanda şiirin de örgütlenmesidir. Örgütlenmeliyizdir.”
Anarşist topluluk Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun lideri Gökhan Gencay’ın saptırma kavramına ilişkin yorumu ise şöyle: “Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır.”
Esat Cavit Başak, Foto: Tevfik Atilla
Esat Cavit Başak ile
Dışavurumculuğun Yeni Baharı Üzerine
MAYIS 2015
Her ne kadar Punk anonim bir kültür olsa da Mondo Trasho sayesinde seni Türkiye’nin ilk fanzincilerinden biri olarak biliyoruz. Ana akım medyanın dışında, içerik açısından dönemin dergilerine kıyasla oldukça yaratıcı ve bağımsız bir yayın yapıyordun. Sosyal medya gibi faktörlerin olmadığı bu dönemi nasıl hatırlıyorsun, gençler açısından daha mı üretkendi?
‘Elinden geleni ardına koymamak’ Punk’ın saç ayaklarından biriyse eğer, evet, mondotrasho punk’dı elbette. Ama, mondo’ları ‘anonim bir kültür’ olarak da olsa salt punk olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Olsa olsa sıkı bir kolajdır mondotrasho ve punk’ın kes-yapıştır mottosu dışında ödünç aldığı, denediği, yeniden yorumladığı (veya tasarladığı) birden çok deneyimle sıkı fıkıdır. Ana fikrinin ve görsel tasarımının çoğu bana ait olmasına rağmen daha ikinci sayıdan itibaren katılan arkadaşlarımın sayesinde de bahsettiğin yaratıcılığını ve bağımsızlığını elinden geldiğince ve yeterince korumuştur. (insan’sız hiç bir şey olmuyor). Sosyal medyalara yapıştırılan ‘bilgi çöplüğü’ iddaasını, gerek çöplükleri seven gerekse bu yeni iletişim yönteminin emekleme çağını yaşayan birisi olarak pek doğru bulmuyorum, peşinde olduğunu bulabilmek için gösterdiğimiz entelektüel çaba hala aynı olduğu gibi aradıklarını değil de bulduklarını sevenler için de içinde bulunduğumuz ortam gayet yeterli. Ve hayır, zihinsel tembelliğin bahanesi her çağda aynı olduğu için, ‘gençleri’ daha az üretken falan olarak görmüyorum. ‘mazeret terazisinin tartamayacağı günah yoktur’ diye aynalı bir laf var, kimse altına yatmaya çalışmasın; komik gözüküyor.
Senin için Punk neydi?
Yukarıda bahsettiğim sosyal medya durumları sırasında kullanma olanağı bulduğum ve çok sevdiğim bir yöntem var; bir jpeg. yollamak. (ki bana kalsa olası bütün sorulara ya da sorunlara bir görsel cevabı olmalı insanın ya neyse-cebinde kendine bir sözlük yapıp, taşıycaksın) Hiç kaçamak etmeyeyim, işte budur punk benim için :
novakozmikova #fantomrules (2015)
“Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.”
2013 ‘Müdahele Var mı?’ sergisi hakkında birşeyler söylemek ister misin? Yoksa, o olay kapandı mı?
Kapanmaz! Burada kapanan kapı bir başka yerin açılan kapısı, kimse alınmasın fizik böyle çalışıyor. Olan oldu. Güzel bir sergiye berbat ve alabildiğince korkak bir tavırla müdahale edildi, ‘şikayet konusu’ iş sergiden geçici bir süre kaldırıldı, sergiye katılan arkadaşlar cevaplarını gayet güzel bir şekilde verdiler, yapayanlış hesapların nasıl ceplerde patladığına güzel bir örnek olarak yasaklamaya çalıştıkları görsel, istemedikleri kadar çok yayınlandı, mahkemede, söz konusu işin fotoğrafını bile görmemiş savcı-hakim ikilisinden beraat aldım vesaire. Söyleyecek pek birşey yok ama bu sorumsuz, hastalıklı, bencil ve alabildiğine kötüiktidar-erk olgusuna söyleyecek lafımız bitmedi ve bitmesin isterim. (Bu arada, yaptığım iş şikayet edilince, hakkımda cezai işlem uygulamak için GBT’me bakan polis arkadaşların ulusal güvenlik veri tabanında, sergide kullandığım ismimi, nova kozmikova’yı aramaları ve ‘yandaş’ gazeteci arkadaşların benden ‘Rus asıllı Türk sanatçı’ olarak bahsetmeleri çok hoşuma gitti, isteyerek bu kadar güzel bir performansta bulunamayacağım gibi, beni daha fazla sevindiremezlerdi.)
Pop art ve mizahın gücünü kullanarak yarattığın grafik eserlerle perspektifi tersinine çeviriyor, muhalif olduğun değerleri ayağından gıdıklayarak yere seriyorsun. Estet bir sanatçı değilsin. Sanata bakış açını öğrenebilir miyiz?
Hem birşeyler yapıp hem de onlar hakkında konuşmak hoşuma gitmiyor ve beceremiyorum da açıkçası. Çevresindeki bütün yüzleri görüyor da kendi yüzünü ancak aynada görüyor ya insan, öznel olamıyor dolayısıyla. Biraz öyle galiba. İroni ve mizah, yaptıklarıma hiç farkına varmadan sızmış iki nitelik. Hayatımın ve okuduklarımın yansısı demek bunlar. Belli bir disipline bağlı iş yapan birisi olarak görmüyorum kendimi. ‘alıntı’ lardan (ki Wittgenstein haklı, Dünyanın kendisi bir alıntı) hoşlanan ve kolaj yapan bir zanaatkarım, hepsi bu.
Peki ya, kültür-sanat alanındaki varlığına, etkinliğine yönelik olumsuz eleştiriler geliyor mu?
Hiç ilgilendiğim bir konu değil ama evet, geliyor arada. Din ya da milliyetçilik ile ilgili işlere pek ‘sıcak’ bakıyor insanlar. Biliyorsun, hemen tüm coğrafyada bu iki konu net olarak tabu (aslında buna cinselliği de ekleyeyim). Açıkçası pek dengeli bir muhalefetle de karşı karşıya kalmıyorum hiç. Ya ağızlarını ve tavırlarını tamamen kaybetmiş bir şekilde karşılık veriyorlar ya da çok gereksiz bulduğum sahte bir nezaketle. Arası bir eleştiri ile hemen hemen hiç karşılaşmadım. Söylediğim gibi, ilgilendiğim bir konu değil zaten.
Sarkastik (Sarcasm) ve ironi’den el alarak geliştirdiğin bu söylemi ne ölçüde politik buluyorsun?
İçgüdüsel bir tepki benimkisi, biraz önce, merak ettim ‘politik’ kelimesinin tam olarak ne anlamına geldiğine bakmak istedim; iki net tanım çıktı karşıma; birisi bir Coldplay şarkısı (bir Coldplay dinleyicisi değilim) ikincisi ise şu; “Antik Yunan dili açısından bakıldığında kente dair olan anlamına gelir.” Buna katılıyorum, bu anlamda politikim elbette ama tartışılır bu da. Kentte kalmasın, kalmamalı hiçbir şey.
Olası yeni çalışmalarında nasıl bir teknik kullanmayı düşünüyorsun? Şu anki eleştiriyi farklı düzeylere taşıyor olsan neler yapardın ? Video art veya performans gibi.
Bilmiyorum hiç nasıl bir teknik kullanırım, hiç düşünmedim. Bulurum ya da çıkar karşıma elbette. Belli bir disiplinde çalışmadığımı, çalışamadığımı söylemiştim. Ama sana, ‘eleştirinin farklı düzeyleri’ nde çalışmak üzerine çok sıkı bir örnek verebilirim, ne mutlu ki kardeşimin ‘hiç acıması yoktur’.
Şu ‘sözlük’ işini bitirmek, mümkün olursa basabilmak; bir de iki-üç senedir hiç dokunmadığım plastik eritme işlerime geri dönüp tamamlamak istiyorum, onlarda aklım kaldı çünkü, bitmediler bir türlü.
Yaşadığımız Türkiye’de seni neler rahatsız ediyor?
Devlet’e dair, erk’e dair hemen her şey. İnsanlar bir başlarına da yaşayabilirler, biri devlet diye bir taş atmış kuyuya ve kuyu derin değil de biz pek tembeliz sanki. Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.
Çok değil, bundan üç dört sene evvel Zeynep Kış ve eşi Şakir ile Kızıltoprak’taki atölyelerinde tanıştığımızda bana yaptıkları baskı resim örneklerini göstermişlerdi, çoğu müzik grupları için üretilmiş, koleksiyon değeri taşıyan serigrafi afişlerdi bunlar; sonrasında Krüw etkinlikleri geldi, genç yeteneklerin özgün işlerinin sahnelendiği sergiler, çağdaş grafik/ illüstrasyon dünyamıza güçlü bir dinamizm kazandırmakta gecikmediler. El emeği göz nuru üretilmiş bu resimler, bizleri Ham Sanatın en renkli ve heyecan verici örnekleriyle buluşturuyordu. Bir çok farklı stilde sanatçının ortaya koyduğu işler kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi.
Ticari bağlamda üretilen çizimlerin dışında ‘illüstrasyon’u, ‘illüstre olanı’ ciddi bir disiplin ve üslup olarak benimseyen bu genç kuşak sanatçılar, ortaya koydukları eserlerle önceki kuşaklardan, eski mizah dergilerinden ve klasik çizgi-roman anlayışımızdan bir hayli farklı ve özgün işler sergiliyorlar. İki bin sonrası ivme kazanan bilişim ve sibernetik çağın, yabancılaşmanın, köksüz kozmopolitliğin, deliliğin ve sapkınlığın tüm izlerini bu genç çizgilerde yakalamak mümkün. Saykodelik rock posterleri, yeraltı çizgi-romanları, şöhret peşinde koşan gangsterler, grafiti ve manga kültürü, bilgisayar oyunları ve bilumum siberpunk etkileşimin cereyan ettiği devasa bir kültür havuzu.
Bigbaboli’nin kurucusu, serigrafi ustası, sanatçı Zeynep Kış
Geçen kış kapılarını aralayan Bigbaboli Şarküteri, aynı zamanda film gösterimleri, sanatçı konuşmaları gibi farklı etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Ekibin gözde ismi Zezeah ile salgın günlerinde söyleştik, insanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda sanata değer verenler için :
22 Nisan 2020
Zezeah merhaba, salgın günlerindeyiz, karantina altında Napalm Death plak kapaklarını aratmayan günler geçiriyoruz, bu durum sanat piyasasını ne ölçüde etkiledi, bir galerici olarak bu durumdan nasıl etkilendiniz?
Selam Erman, öncelikle halimizi sorduğun için kendi adıma çok teşekkür ederim. Evet içerisinde bulunduğumuz karantina süreci sevgili galerimiz Şarküteri‘nin de derin bir uykuya girmesine sebep oldu. Hali hazırda 2020 yılı için planladığımız bütün pop-up ve ana sergiler, tarihleri havada uçuşan partiküllere dönüştüler. Toplu etkinliklerin yeniden hayatımıza gireceği tarihi kestirememek inan bizi de endişelendiriyor. Kendi yağında kavrulan bağımsız bir galeri için oldukça riskli bir dönemdeyiz.
Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin bu karamsar dönemde bireysel ihtiyaçları dışında lüks giderleri kısıtlamaları anlaşılır bir durum. Bizler için de aynı şey geçerli; “Önce sağlık” diyoruz ! Bunun dışında online sergi, söyleşi vb. sanal etkinliklerden pek haz etmediğimiz için bu alanlara da hevesli değiliz.
Geçtiğimiz kış, Bigbaboli Şarküteri sanatseverlerle buluştu; grup sergilerinden sinema gösterimlerine, Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir gibi büyük isimlere kadar bir çok farklı etkinliğe ev sahipliği yaptınız, sanatçılıktan galericiliğe geçiş seni nasıl etkiledi?
Evet, işlerini çok sevdiğimiz yıllardır heyecanla takip ettiğimiz sanatçıların işlerini sergileme, paylaşma fırsatımız oldu. Çoğunluğu arkadaşlarımızdan, yakın çevremizden oluşan bir etkinlik takvimiydi bu. Dile getirdiğin üzre ben bir galerici değilim, sanat yönetimi, pazarlama, sergileme konusunda pek deneyimli biri olduğumu da iddia edemem, fakat yaklaşık on yıldır Moklich ve Zezeah mahlaslarıyla kendimize ait Big Baboli Print House sanatsal baskı atölyemizi işletiyor ve kendi işlerimizi üretip satıyoruz.
2019 baharıyla birlikte arkadaşımız Berk Kula ile ortak bir hayalin gerçekleşmesi için güç birliği yaptık ve Şarküteri’nin açılması için hep birlikte adım attık. Berk’in katkıları ve bizim deneyimlerimiz, olanaklarımızı da birleştirerek farklı bir konsept oluşturmak istedik. Bir sanatçı olarak Şarküteri’yi sahip olduğumuz yaratıcı çevremizle besledik. Samimiyetimize güvenen, yeni nesil sanatçılara elinden geldiğince destek olan, meraklı bir kitlemiz varmış; ve onlar sayesinde hiç bir markanın, firmanın desteğine gereksinim duymayan gerçekten bağımsız bir yapı oluşturduk.
Şarküteri, komisyon konusunda öncelikli olarak sanatçıları ön planda tutuyor, ikinci öncelik ise galerinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve sanatçıların işlerini daha iyi sunabilmesi için gerekli olan reklam, fotoğraf, online satış vb. platformları canlı tutulabilmesidir. Tüm bunları hiç bir çıkar amacı gütmeden özveri ile yapan küçük bir kadroyuz.
Galerimiz dışında hepimizin farklı bir mesleği var, mesailerimizden arta kalan vakitlerde ise Şarküteri’yi hayatta tutabilmek için elimizden geleni yapıyoruz; amacımız bu ortak kullanım alanının hayatta kalabilmesi. Tabi ki şu an için birçok eksiğimiz ve yapılabilecek tonla iş var ancak yukarıda da değindiğim üzere hiçbirimizin asıl mesleği değil bu ve ayırabileceğimiz vakitler de sınırlı. Tüm bunlara rağmen bu yapı, insanlar tarafından heyecanla karşılandı ve umarız şimdiden örnek bir mekan olabilmişizdir.
Audioban Space: Big Baboli Konser Afişleri Söyleşisi, Ekim 2018
Sanatçılarla birlikte açık stüdyo günleri düzenlemeye başladınız.
İlk Open Studio günümüz, ne yazık ki şu an için beklemede olan Bülent Gültek sergimiz ile başladı, güzel bir sergi ile sezona sıkı bir giriş yapacaktık. Open Studio günleriyle birlikte koleksiyonerlerin, Şarküteri‘den satın aldıkları bir posterin hangi aşamalardan geçerek basıldığını ve ellerindeki parçanın niçin bu kadar değerli olduğunu daha iyi gözlemlemeleri, anlamaları için bir sunum oluşturduk. İlk studio deneyimimiz sanatçı ile tanışmak isteyen, serigrafi baskı hakkında hali hazırda ufak tefek bilgi sahibi olan meraklı katılımcılar ile birlikte gerçekleşti. Umarız önümüzdeki studio günlerinde konuya ilişkin hiç bir fikri olmayan daha hevesli ve heyecanlı bir kitleye de erişebiliriz.
Elif Varol Ergen ‘Hecate’ 61×44.5cm, kağıt üzerine 4 renk serigrafi
Elif Varol Ergen:‘Her current artworks content is mostly focused on feminism, divine femininity, mysticism and women’s identity. She illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance. She uses mostly “witch and wicca” metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society. She usually uses digital media, digital imaging and CNC-machined productions also sometimes combines traditional media such as acrylic, ink, silkscreening for the artworks.’
Burak Şentürk ‘Party’ 40x40cm, kağıt üzerine 7 renk serigrafi
Burak Şentürk: Sanırım onu tanımayanımız yok gibi, titiz, ustalığa önem veren, tasarımcılığıyla birlikte profesyonel bir illüstratör.
Dolce Paganne ‘Coculeata’ 49.5×62.5cm, kağıt üzerine giclee baskı
Ceren Aksungur: ‘Also known as Dolce Paganne, is an Antwerp-based Turkish artist who crafts surreal, unsettling drawings and paintings. Her work combines both the strange and the mundane, subverting the everyday. Works such as “Pomegrenade,” implement both acrylics and colored pencil on paper.’
Bir deli ile Şarküteri’de karşılaşma
Grafik, illüstrasyon alanında hem atölye, hem de galeri olarak çığır açıcı işlere imza atıyorsunuz, ayrıca bir çok kaliteli yayını raflarda görüyoruz, bunun dışında sanatçıların çizimlerini giyim tarzlarıyla da bir araya getiriyorsunuz.
Sınırlı sayıdaki ürünler için kafamızdaki fikir : İnsanların, sevdikleri sanatçılara her fiyat skalasından ulaşabilmeleriydi, bunun için birlikte çalıştığımız sanatçılara sınırlı sayıda sticker, tshirt, pin gibi yan ürünler ürettik. Bütün maliyeti Şarküteri üstlendi ve böylece sanatçıların ürün skalalarını çeşitlendirdik ve kataloğumuzu orijinal iş, limitli baskıresim, fanzin, sticker, pin, tshirt gibi birçok farklı seçenek ile doldurduk.
Sanatçılara ve koleksiyonerlere, tüm bu ürünler için limit sözü verilmiştir; bu aynı zamanda sanatları üzerinden sınırsız kazanç elde edilmeyeceğinin de bir garantisidir, dolayısıyla galerimizden alınan her ürün koleksiyon değeri taşımaktadır. Tercihin çoğunlukla serigrafi baskı’lar ve sticker’lardan yanaolması bizi sevindiriyor, çünkü orijinal parçaların rağbet görmesi sanatçılar açısından da her zaman büyük motivasyon kaynağı oluyor.
Şu an için üzerinde kafa patlattığınız projeler var mı, salgın belası olmasaydı bizi neler bekliyordu?
Salgın olmasaydı yaz sezonuna kadar Ucube Mutaf pop-up sergimiz ve Bülent Gültek’in hazırlamış olduğu harika bir konsept sergi bizi bekliyordu. Daha sonra tüm yaz boyu kalacak bir ana sergi ve Eylül itibari ile arada yabancı sanatçıların da serpiştirildiği bir takvimimiz vardı. Umarız en kısa zamanda kaldığımız yerden hızla devam edebiliriz.
Eklemek istediğin bir şeyler varsa, lütfen. Bugüne kadar destekleri, katkıları, iş birlikleriyle bizlerle birlikte olan tüm dostlarımızı çok özledik; en kısa zamanda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın.
Zeynep ‘Zezeah’, Nisan 2020
Lumineh ‘Black Beauty’ 71×50.5cm kağıt üzerine giclee baskı
Lumineh ‘Wild Swans’ kâğıt üzerine tek renk serigrafi
Elif Varol Ergen x İlker Çelen (Uzay Çöpü)
İlker Çelen (Uzay Çöpü) x Burak Şentürk
İlker Çelen (Uzay Çöpü)
Bıyıkof
Dolce Paganne
Bilge Emir
Uczine
Artemis Günebakanlı, 2018
Zezeah & Güven Erkin Erkal
for more info and details, don’t forget to take a look at
“Mais là où Val, le petit bonhomme derrière ce gros pavé, nous scie le fion à chaque fois, c’est du côté des surprises techniques.“
BANZAÏ HORREUR
MAD SERIES – 2017
Si l’on parle ici régulièrement de la revue montpelliéraine Banzaï, ce n’est sûrement pas pour fournir une énième preuve que le copinage est toujours de mise dans les chroniques de presse. C’est tout simplement car ce monstre de papier est sûrement la meilleure revue de France en ce qui concerne le rassemblement en ses pages des artistes les plus prometteurs des disciplines graphiques ou écrites. Et ce hors-série là porte de plus très bien son nom, il est consacré à l’horreur, c’est-à-dire la noirceur, les monstres, les difformités et tout un tas d’autres choses que vous pouvez imaginer. Ou pas. Et si d’innombrables jeunes talents se télescopent au sommaire, de grands bonhommes sont aussi là pour rappeler leur attachement à l’underground, en particulier le légendaire Laurent Melki, créateur d’affiches cultes pour des films qui ne le sont pas moins (citons Creepshow, Video-drome, Le Jour des morts vivants ou Freddy par exemple) ou encore le génial Chris Mars dont un joli petit paquet d’œuvres vous mettront une méchante claque sur les rétines.
Sortie de la revue hybride indépendante BANZAI spécial HORREUR !! C’était le 12/05/2017 à MONTPELLIER
Comme les précédents, ce numéro est absolument indispensable.
Venez voir des cas de possessions et de combustions spontanées en DIRECT !!
Banzai Horreur 2017
Emre Orhun
BANZAÏ HORREUR
MAD SERIES – 2017
If we regularly mention the Montpellier-based magazine Banzaï here, it’s certainly not to provide yet more proof that cronyism is still the order of the day in press reviews. It’s simply because this paper monster is surely the best magazine in France for bringing together in its pages the most promising artists in the graphic and written arts. And this special issue lives up to its name: it’s devoted to horror, in other words darkness, monsters, deformities and a whole host of other things you can imagine. Or you can’t. And while there’s plenty of young talent in the mix, there are also some big names here to remind us of their attachment to the underground, in particular the legendary Laurent Melki, creator of cult posters for films that are no less cult (Creepshow, Video-drome, Day of the Living Dead and Freddy are just a few examples), and the brilliant Chris Mars, whose work will give your retinas a nasty slap in the face.
Jean Luc Navette
Like its predecessors, this issue is absolutely essential.
Avec le temps on l’aura compris, dans la grande tradition des véritables revues littéraires de caractère, Banzaï propose – déjà pour la septième fois – un sommaire chargé en littérature sous toutes ses formes : nouvelles, cut-ups, poésie, théâtre, chroniques, billets d’humeur, le tout portant les signatures d’artistes issus de l’underground à plume. Du côté visuel, il y aura aussi de quoi sustenter les yeux avides d’art brut de décoffrage avec des tonnes de dessins pleine page, en noir et en blanc ou en couleurs (ces dernières représentent tout de même cinquante pages sur les deux cents qui composent ce Banz’). Mais là où Val, le petit bonhomme derrière ce gros pavé, nous scie le fion à chaque fois, c’est du côté des surprises techniques. Après les lunettes 3D du sixième numéro qui permirent à maints passionnés de découvrir des œuvres graphiques troublantes, voilà que cèst maintenant le calque ombro qui est inclus, un procédé génial qui permet de voir s’animer une partie des illustrations dingues de ce numéro. Inventif, ludique, et farouchement indépendant, Banzaï ne devrait pas passer au travers des paluches gourmandes ! Par GED – nawakulture.fr
Le numéro 7 de la revue hybride indépendante !
“But where Val, the little guy behind the big book, saws our asses off every time is in the technical surprises.“
BANZAI #07
As time goes by, in the great tradition of genuine literary magazines with character, Banzaï – already for the seventh time – offers a contents list loaded with literature in all its forms: short stories, cut-ups, poetry, theater, chronicles, mood bills, all bearing the signatures of artists from the feathered underground. On the visual side of things, there’s also plenty to feast the eyes of those eager for art brut de décoffrage, with tons of full-page drawings, in black and white or in color (the latter making up fifty of the two hundred pages that make up this Banz’). But where Val, the little guy behind the big book, saws our asses off every time is in the technical surprises. After the 3D glasses of the sixth issue, which allowed many enthusiasts to discover some disturbing graphic works, now the ombro layer is included, a brilliant process that allows us to see some of this issue’s crazy illustrations come to life. Inventive, playful and fiercely independent, Banzai shouldn’t be missed by greedy palates!
Meşhur edebiyat dergileri literatüründeki yerini şimdiden garantilemiş olan Banzai, edebiyatın bütün dallarından hayli yüklü bir içerikle yeniden bizlerle, bunu önceki sayılarında da yaptı : Hikayeler, cut-up’lar, şiir, tiyatro metinleri ve mektuplar, okuyucuları sarsacak mizah yüklü makaleler, hepsi de birbirinden değişik yeraltı sanatçılarının imzalarıyla. Görsel açıdan ise Banzai çıkınında ne varsa çıkarıp aç gözleri doyurmaya hazır tam 50 sayfa boyunca bir ton desen (siyah-beyaz / renkli) tamamı ise 250 sayfa. Öyle ya da böyle, kaldırım taşlarının altındaki küçük adam her defasında taşı gediğine koyuveriyor; süprizlere hazır olun ! Geçen sayıdaki 3D gözlüklerden sonra, sanata tutkun herkes bu sayıyla birlikte le calque ombro‘yu da keşfedecek (Bir desenin üzerine şeffaf bir sayfa koyarak, hareket ettirip yeni bir desen üretme tekniği), bu harika, yaratıcı, çılgın, oyunbaz ve tamamiyle serbest yöntemle çizimlerin yeniden canlandığına tanıklık edeceksiniz!
Popüler kültür ve onun çarpıklığını esprili bir dil kullanarak çizimlerine yansıtan Arnus’un kendisini “1982’den beri berbat bir illüstratör” olarak tanımlaması, onun hem korkunç hem de değişken karakterler arasında hareket eden espri anlayışının da bir parçasıdır. Figürleri ve ikonografisi, çocuksu temaları olduğu kadar popüler kültürümüzde bilinen kahramanları ve canavarları da yansıtır. Alice Cooper, Batman gibi karakterlere bir kaç şeytan tüyü dikmesi, hem bu yansıma, hem de esprili dili hakkında fikir verir bizlere. Aynı zamanda sanatçı, kendini de bu karakterlerin dünyasına ait biri olarak görmekten çekinmez.
Illustration pour Karbone Co. – Un Batman pour le fanzine “Cryptic Surf & Voodoo Violence”
Arnus ‘No Luck Today’ – ‘Interdit aux moins de 18 ans’
The Humorous,
Horror-Filled Illustrations of Arnus
by Andy Smith / hifructose mag
‘Using pop culture and his distinct distortion of scale, artist Arnus crafts humorous, engrossing illustrations. His self-description as an “Ugly illustrator since 1982” offers a hint at his sense of humor, moving between both terrifying and playful characters. These pop characters include Alice Cooper, Batman, and a slew of smiling demons. Many of his figures and iconography seem to specifically reflect on themes of childhood, and the heroes and monsters that emerge out of those reflections. The hand-drawn nature of his works adds to that playfulness.’
Banzai
Banzaï Hors – Série Ovni
Mad Series – 2016
Avec leur tronche bizarre et les infâmes gargouillis qui leur servent de langage, avec cette étrange façon de se déplacer entre le crabe ivre et le dragon de Komodo, ces gros sourcils qui couvrent leurs yeux globuleux et heureusement aussi quelques furoncles prêts à éclore, c’est vrai qu’ils ne ressemblent à quasiment rien d’humain, les gens du staff de Banzaï.
Mais les sagouins s’y entendent pour caresser les yeux des innocents munis au préalable d’un petit billet de 20. Car il y a du beau monde au sommaire, que ce soit au niveau graphique (qui prend le dessus dans ce hors-série) ou au niveau écrit. Mais comme les noms des artistes réunis ici s’écrivent avec des caractères qu’on ne trouve pas sur le clavier humain, nous suggérons aux curieux de grimper dans la prochaine soucoupe et d’aller jeter qui un œil, qui un tentacule sur le site internet officiel (banzai-editions.com) de la revue montpelliéraine qui crie très fort malgré un couteau bien serré entre les dents.
Par GED – nawakulture.fr
Et puis bon, niveau couv’ y avait déjà eu du costaud sérigraphié sur les précédents (cherchez donc sur ce site le mot Banzaï, triples buses !) mais il faut avouer qu’avec celle-là ils ont fait fort, et que même si un jour tu paumes ton mag’, tu le retrouveras même nuitamment car il a été rendu phosphorescent, rapport à l’application d’un procédé chelou qui glougloutait diablement dans les laboratoires de la team. Sidérant !
172 pages dont plein en couleurs sur papier de luxe et puis aussi des bonus fendards à trouver dans le blister, 20 € – 300 copies numérotées. Par GED– nawakulture.fr
“Mais ça va venir ! C’est évident ! Bien-sûr, l’époque n’est pas à la création. La société est dans une phase de repli sur elle-même, de retour en arrière. On fait trois pas en avant, deux pas en arrière, et on finit par avancer. Pascal un jour sera reconnu : c’est un grand artiste ! Je lui ai toujours dit ! Et même qu’il soit mort, je le dis encore. C’est un grand dessinateur ! Un grand artiste !” -Olivia Clavel
Pascal Doury est né en 1956, fils d’un père inconnu et d’une mère femme de ménage. Doury grandit aux Maisons d’Enfants de Sèvres, où il rencontre en 1966 Bruno Richard, avec qui il développe une relation de travail amour/haine. Ensemble, ils créent le magazine Elles Sont De Sortie, qu’ils remplissent de leurs propres travaux innovants. Lorsque Doury s’est tourné vers l’héroïne et Richard vers la pornographie, leur magazine a reflété cette évolution.
En 1984, ils exposent à Lyon, et un an plus tard à Paris. La même année, Pascal et sa femme Nathalie ont une fille, nommée Dora Diamant, et elle est rapidement intégrée à l’œuvre de Doury, ce qui donne lieu à la série de photos « L’Age d’Or de Dora Diamant ». À la mort de sa femme en 1991, Pascal prend en charge l’éducation de sa fille, laissant la drogue derrière lui.
Intrigué par la culture visuelle moderne, Doury a réalisé une compilation d’icônes et d’images, « l’Encyclopédie des Images » (2001). La même année, il réalise sa dernière exposition.
Pascal Doury peut à juste titre être considéré comme l’un des artistes les plus novateurs et originaux de France, mais aussi l’un des moins reconnus. À l’automne 1999, ses dernières œuvres étaient exposées à la Galerie Lambiek, offrant ainsi une expérience visuelle tout simplement ahurissante.
La renommée de Doury en tant que dessinateur de bandes dessinées vient principalement de sa représentation dense et intense de la vie en internat dans «Pornographie Catholique», publiée dans le magazine RAW. Doury a également publié de nombreuses bandes dessinées à petit tirage, la plupart sous forme de sérigraphie, la plupart en collaboration avec l’artiste Bruno Richard partageant les mêmes idées. Pascal Doury est décédé d’un cancer du poumon à son domicile parisien le 13 septembre 2001, laissant derrière lui un véritable héritage artistique étonnant. (Source : Lambiek.net)
Pascal Doury ‘Nègres vulves’
Pascal Doury ‘Commotion’
Olivia Clavel’s “Super Meuf” with participations by Pascal Doury, Jacques Pyon, Keleck, Kiki…
Bruno Richard, Poster
Natalie & Olivia, 1978
Xavier Laradji et Olivia Clavel
Xavier Laradji: Quand as-tu commencé à dessiner ?
Olivia Clavel: Quand j’avais 17 ans, à l’école des Beaux-Arts de Paris. Déjà avant j’allais montrer mes dessins à Hara-Kiri. Je traînais aussi dans les conventions de bd. Je portais mes bd à Actuel. Puis, j’ai rencontré les gens de Bazooka aux Beaux-Arts, Kiki Picasso, Loulou Picasso et Lulu Larsen. On était tout le temps ensemble. On se défonçait ensemble, on vivait ensemble, on dessinait ensemble.
Quels types de personnages dessinais-tu ? Télé était mon héros ! Il avait une tête de télé ! C’était une télé qui s’était débranchée pour aller vivre sa vie. Une télé rebelle ! Je regardais beaucoup la télévision à l’époque. Nos bd c’était histoire de raconter ce qu’on voulait comme on le voulait ! Changer un peu la bd…
Comment s ‘estpassée la rencontre avec ESDS ? Bazooka existait depuis 1974, un peu avant Elles Sont de Sortie. Mais on se chevauche presque, et donc ils étaient venus nous voir dans les locaux d’Actuel où on nous prêtait un bureau. Je me souviens que ce qu’ils nous avaient montré m’avait plu. Et puis on les a jetés ! Tu sais, à l’époque on était punk et on se jetait facilement. Je connaissais Nathalie, la future copine de Pascal. C’était Mis Fringanor 1977 [Fringanor était une marque d’amphétamine]. Très destroy et marrante ! Une grosse personnalité, une grande gueule ! Après, elle est sortie avec Pascal. J’ai donc dû le revoir à ce moment-là.
La Mort de Pascal Doury by Vincent Ravalec
Y avait-il une compétition entre Bazooka et ESDS ? Non. C’était eux les plus proches de nous. Il faut dire qu’il y en a eu d’autres qui sont venus nous montrer leur petits journaux : Combas, sa copine et Di Rosa. Avec eux, on ne s’était pas vraiment entendus. Mais avec Pascal et Bruno, c’était différent. Surtout avec Pascal. Et puis il y avait aussi Marc Caro. Donc on était plus copains avec eux qu’avec Combas et Di Rosa qui ont pris la grosse tête et qui étaient vraiment antipathiques. Il faut bien dire qu’on trouvait ça beaucoup plus superficiel qu:Files Sont de Sortie. En fin de compte, la démarche de Combas et Di Rosa était différente. Pas tellement rebelle. Ça ne suffit pas de se défoncer, de prendre de la poudre… Ils sont rentrés tout de suite dans le cirque, dans le marché de l’art. Nous jamais ! De toute façon, on n’était ni de la bande-dessinée, ni de l’art. Il faut toujours qu’on te mette dans une case ! Et nous, ce n’était pas notre cas. Et puis, Kiki faisait tout le temps de la provoc’ et ça ne plaisait pas. Il avait inventé le Parti Réactiviste. On sortait de fausses brèves que Libération publiait sans le savoir. Une fois, on avait trafiqué tard le soir la maquette du journal en mettant en-dessous du titre Libération la mention Organe du Parti Réactiviste. Le lendemain, July avait gueulé !
Bazooka c ‘était un regard sur le monde, et ESDS ? Pascal et Bruno c’était plus personnel. Le cul, la mort… Plus intimiste.
A quand remonte ta première collaboration avec Pascal ? C’était il y a quinze ans. Vers 1985. C’est venu naturellement. J’étais hyper fan de ce qu’il faisait. C’était réciproque et j’en étais très fière. C’était plus simple qu’avec Bruno. Avec lui, il entretenait des rapports passionnels. Avec Pascal on a fait notre première expo en 1990 et une autre en 2001. D’ailleurs le vernissage a eu lieu un mois après son décès.
Comment définirais-tu son univers ? Immense ! Plein de détails, partout ça grouille, de la vie, de la mort… et ses souvenirs ! Tout en ayant une facture classique (classique dans la culture bd). Noir et blanc au début. C’était des bd explosées. Après, il a arrêté de dessiner et s’est plus branché sur les mots et les poèmes, mais personnellement, je ne l’ai pas suivi dans sa démarche poétique ! J’aime Baudelaire, Rimbaud, Desnos et Genêt. Les classiques. Il n’avait pas de culture classique en poésie et en littérature. C’était des mots comme des dessins, des images, de la poésie contemporaine… plus branlette ! Enfin d’après moi… mais il s’est remis à dessiner, et c’était de plus en plus beau, de plus en plus précis. Il a toujours était maniaque. Les derniers dessins sont carrément sublimes !
Expo / book presentation of Pascal Doury’s “Patate” (1999) at La Hune in Paris.
Sur la fin de sa vie Pascal a pas mal développé sa collaboration artistique avec toi. Vous auriez pu créer un groupe graphique à vous deux, en volant la vedette à Bruno. Comment expliques-tu la séparation ou la distance entre Pascal et Bruno ? Les dernières années de sa vie, celles durant lesquelles nous avons dessiné et peint ensemble, ce sont 15 à 20 ans. C’est beaucoup ! Au début, il prenait des dessins pas finis ou même des fonds : c’est-à-dire juste des couleurs ou des croquis et il dessinait pardessus. Après, j’ai fait des dessins en laissant de la place pour son trait et je reconnais que j’aurais pu en faire plus. Quant à Bruno, c’était d’autres rapports. Il s’était connu ados. Pascal était un rebelle et Bruno plus un obsédé sexuel. Un très bon dessinateur, bien tordu, comme dans la vie ! Nous, nous avions des rapports plus sentimentaux, poétiques. Dora [ la fille de Pascal Doury ] est ma filleule et Nathalie était une amie. Avec Bruno, c’était plus un rapport d’ado. Pascal s’est éloigné de Bruno avec le temps. Pascal n’était pas caractériel comme Bruno, et Bruno ne le comprenait pas. Je suppose que c’est une case dans sa tête qui n’existe pas. C’est abstrait pour lui. Bruno est un égocentrique, ce que n’était pas Pascal. Ce n’est pas une critique, c’est juste un fait !
Anthology – Elles Sont de Sortie – Dedicated to Pascal Doury
Tu dis que Bruno était plus obsédé sexuel, mais tout de même Pascal mettait des bites à ses Roudoudou et Riquiqui, non ? Ce n’est pas un reproche d’être obsédé sexuel. Les dessins de Pascal dont tu parles datent de quand ils étaient gamins : quand ils avaient 25 ans. Pascal a évolué. Bon peut-être la poésie du Gendarme Pennequin n’était sûrement qu’un passage et il serait passé à autre chose… Bruno est toujours au même étage. Pascal avait monté quelques marches… beaucoup !
Oswiecim pt1 – Pascal Doury
Penses-tu que Pascal n’a pas eu la reconnaissance que son œuvre mérite ? Qu ‘est-ce qui explique cela à ton avis ? Mais ça va venir ! C’est évident ! Bien-sûr, l’époque n’est pas à la création. La société est dans une phase de repli sur elle-même, de retour en arrière. On fait trois pas en avant, deux pas en arrière, et on finit par avancer. Pascal un jour sera reconnu : c’est un grand artiste ! Je lui ai toujours dit ! Et même qu’il soit mort, je le dis encore. C’est un grand dessinateur ! Un grand artiste ! Il a travaillé à Libération comme maquettiste, puis comme gardien de nuit et ce, toute sa vie. Mais peu à Libé avaient conscience de son don et de sa sensibilité. Disons 10 personnes sur 500. Mais plus le temps passe, plus les paillettes superficielles des êtres tombent et disparaissent. Au bout du compte, il ne reste plus que l’essentiel. Pascal, c’est une évidence, restera comme l’un des plus grands artistes de la fin du XXème siècle ! • • •
Collabration Doury & Clavel
Olivia Clavel interview by Xavier Laradji
Xavier Laradji: When did you start drawing ? Olivia Clavel: When I was 17, at the Beaux Arts school in Paris. I had already shown my drawings in Hara-Kiri (a satirical 70s French newspaper). I was hanging around in comic fairs. I also showed my comics to Actuel (70s underground magazine). Then I met the Bazooka people at Beaux Arts: Kiki Picasso, Loulou Picasso and Lulu Larsen. We hung out together all the time. We got high together, lived together, and drew together. But, at the same time, everyone was doing their own thing.
What type of characters were you drawing ? Tele was my hero, he had a TV for a head. It was a TV that unplugged itself in order to live its own life. It was a rebellious TV, of course. I was watching a lot of TV at that time. Our comics were just a way of saying what we wanted to say in the way we wanted to say it! We were trying to change comics a bit.
How did you meet with Elles Sont de Sortie ? Bazooka had been around since 1974, a little bit before Elles Sont de Sortie. But they almost started simultaneously. They came to meet us at Actuel, where someone was letting us use an office. I remember that we liked what they showed us. And… then we kicked them out…. Not me! At that time we were so punk and we would often tell people to piss off. I already knew Nathalie [Pascal Doury’s future girlfriend]…. She was Miss Fringanor 1977 [Miss Amphetamine 1977]. Very punk rock and very funny. She had a big personality, and a big mouth. She went out with Pascal later. And I think I met him again at that point.
Anthology – Elles Sont de Sortie – Dedicated to Pascal Doury
Was there any competition betweeen Bazooka and ESDS ? No. They were the closest to what we were doing. Other people were dropping in to show us their little zines – Combas, his girlfriend and Di Rosa – but we didn’t get along so well with them. It was different with Pascal Doury and Bruno Richard, especially with Pascal. Then Marc Caro came along. We were friendlier with them than Combas and Di Rosa…. they got really big-headed and arrogant. I thought they were a lot more superficial than Elles Sont de Sortie. At the end of the day, Combas and Di Rosa had a different approach. Not very rebellious. It’s not enough just to get high, and snort powder. They immediately joined the circus, the art market. We never did that. We were neither comics nor art. People always want to put you in a box, and that wasn’t the case with us. Kiki was always so provocative and that upset people. He invented our party: Parti Reactiviste (The Reactivist Party). We placed fake news reports in Liberation without them knowing. One time, we even changed the newspaper layout late at night and put ‘the organ of the Reactivist Party’ underneath the Liberation masthead. The next day July (thepublisher o/Liberation) freaked out…
Expo / book presentation of Pascal Doury’s “Patate” (1999) at La Hune in Paris.
Bazooka had its own perspective on the world. And ESDS ? With Pascal and Bruno it was more personal. Sex, death. More intimate.
When was your first graphical collaboration with Pascal ? Fifteen years ago, somewhere around 1985. It just came naturally. I was a huge fan of his work and it was mutual so I was really proud. It was a lot easier than the collaboration he had with Bruno. They had a very intense relationship. I had my first exhibition with Pascal in 1990, and another one in 2001. The opening was a month after his death.
How would you define his world ? Whoahh!!! Huge! Huge! It’s crawling with details: life, death, memories. At the same time, he had a really classical touch (in a comics way). They were black and white in the beginning. At first, his comics were completely exploded. Later he quit drawing and went more in the direction of writing and poetry. But I wasn’t really into that side of his work! I was always very classical: I liked Baudelaire, Rimbaud, Desnos and Genet. He didn’t have that grounding in classical poetry and literature. It was more about words that were like drawings like pictureslike contemporary poetry… wanking! From my point of view, when he started to draw again it was even more beautiful, much more precise. He was always a maniac … but his last drawings were incredible.
How did you work together? At the end of his life Pascal collaborated a lot with you. You could have even started your own art group… taking Bruno’s place… How would you explain the break between Pascal and Bruno ? Well, the last years of his life, when we were painting and drawing together: that was about fifteen or twenty years. And that’s a long time. At the beginning, he was taking half-finished drawings or backgrounds -just pieces of flat colour or sketches – and drawing over them. After that I did some drawings leaving space for him to draw, and I realised I should done more of those. He had a different relationship with Bruno. They’d known each other since they were teenagers. Pascal was a rebel. Bruno was more like a pervert and a really good illustrator… but weird. Just like he was in real life! I had a more emotional and more empathetic connection with Pascal. Dora [Pascal Doury’s daughter] is my niece. And Nathalie was a friend. It was more of an adolescent relationship with Bruno. Pascal just drifted apart from Bruno over time. He wasn’t as moody. And Bruno couldn’t empathise with him. I guess that part of his brain didn’t exist. It was all abstract to him. Bruno is an egotist! Pascal wasn’t like that. That s not a criticism, it s a fact!
Oswiecim pt2 – Pascal Doury
Pascal Doury (1956-2001)
You said that Bruno was more of a pervert, but Pascal was drawing dicks on all his characters too, right ? Right, but I didn’t mean pervert in a critical way; unless your whole life revolves around it. Pascal did those drawings when he was still a kid; he was only 25. He evolved. Maybe the poetry of Gendarme Pennequin was just another stage and he would have taken it further, you know? Bruno is still at the same place. Pascal went a few steps further… actually, a lot further!
So do you think Pascal didn’t get enough credit for his body of work? Why is that ? It will come, obviously. It isn’t a good time for creativity. Society is in an introspective phase. It’s going backwards. We ‘re going three steps forward, then two steps back before going any further. Pascal will certainly be recognised as a great artist. I always told him that! And even though he’s dead, I’m still saying it! He’s an important illustrator! A great artist! That doesn’t happen quickly. First he worked at Liberation doing layout. Then, for the rest of his life, as a night watchman there. But not that many people at Liberation were even aware of his gift or his aesthetic. Maybe 10 people out of 500. Over time, all the superficial glitter of others will fade out and disappear. At the end, only the most important ones will be left. Pascal will obviously be recognised as one of the most important illustrators and artists from the end of the 20th Century! • • •
Brezilya asıllı film yönetmeni, oyuncu ve senarist José Mojica Marins, 13 Mart 1936’da São Paulo’da sıradan diyebileceğimiz bir evde dünyaya gelir. José‘nin filmlere olan tutkusu erken yaşlarda kendini gösterir. Zamanının büyük çoğunluğunu babasının işlettiği sinemada ailesiyle birlikte geçirmeye başlar. Henüz onsekiz yaşındayken seksenin üzerinde film izlemiştir. Korku filmleri ve kötü eleştirilere maruz kalanlar her zaman ilgisini çekmiştir.
José, 1964 yılında Brezilya yapımı ilk korku filmi olan ‘At Midnight I’ll Take Your Soul’da Tabut Joe rolüyle, silindir siyah şapkası ve peleriniyle sahneye çıktığında, karakter kısa süre içinde bir efsaneye dönüşür. Tabut Joe, semt sakinlerinin korktuğu bir ölü gömücü, bir mezarcıdır; kendini başkalarından üstün gören ve insanları kendi amaçları için hunharca kullanan ahlaksız ve şeytani bir karakterdir. ‘Zayıflar için bir avuntu’ olarak gördüğü ahlak kuralları ve dinden son derece nefret eder. Takıntılı bir biçimde kafasını, ‘soyunun devamı’na, ‘üstün çocuk’ fikrine ve onu doğuracak olan ‘kusursuz kadın’ı aramaya takmıştır; ve bu yolda karşısına çıkan herkesi öldürmeye hazırdır.
Bir üçleme olarak düşünülen ‘Tabut Joe’ serisinin ilk ikisi ‘At Midnight I’ll Take Your Soul’ ve ‘This Night I’ll Possess Your Corpse’ 1960’larda çekilmesine rağmen, serinin son filmi olan ‘The Embodiment of Evil’ ne ilginçtir ki aradan kırk sene gibi bir süre geçtikten sonra Aralık 2006’da tamamlanmıştır.
Serinin ilk filminin çekildiği 60’ların Brezilya’sının Katolik kilisenin güçlü etkisi altında olduğunu göz önünde bulundurursak Marins‘in kışkırtıcı ve Tanrı tanımaz yaklaşımının ne derece tehlikeli bir tavır olduğunu anlayabiliriz. Tabut Joe, sadece insanların değil aynı zamanda Tanrı’nın da yasasına meydan okumaktadır. Bazı açılardan bakıldığında Nietzsche‘nin Zerdüşt’ünü hatırlatır, iyinin ve kötünün ötesinde bir adam. Zerdüşt gibi Tabut Joe da eyleme inanır. gerçek bir varoluşçudur. Onun felsefesi ve yaşamın amacı yaşamaktır.
Kutsal değerlere karşı gösterdiği saygısız tavrının yanı sıra 1963’te yapılmış bir film için görülmedik derecede ve çok sayıda vahşet, seks ve sadizm sahneleri içerir. Bu sahneleri özellikle rahatsız edici kılan aşırı derecede bir açıklıkla sunulmuş olmalarıdır.
Fakat her filmin sonunda, Joe‘nun planları suya düşer ve öldürdüğü kadınların hayaletleri tarafından doğa üstü şekillerde katledilir ve ilahi adalet yerini bulur.
José Mojica Marins filmlerinde sahneden taşan korkunç bir enerji vardır. Bu ham enerji aynı zamanda Marins‘in karakterini de yansıtır ve pek çoklarını boğabilecek yaşamsal engeller karşısında sinemaya devam edebilmesini sağlayan ödün vermez iradesini.
Marins, her ne kadar düşük bütçeli film tarzıyla tanınmış, ilk başlarda arkadaşlarından ve amatör oyunculardan oluşan bir ekiple çalışmış olsa da Dracula, Frankenstein gibi Hollywood korku klasikleriyle boy ölçüşebilecek kalitede bir karakter yaratmayı başarmıştır. Çoğunlukla korku türü filmleriyle tanınmış olan Marins, aynı zamanda exploitation, drugsploitation, sexploitation ve western türlerinde de filmler yapmıştır. Bilhassa Finis Hominis, izlenmeye değer ilginç bir filmdir.
Marins‘ in tuhaf dünyasını merak edenler ayrıca 2001 yılında gösterime giren ‘Coffin Joe: The Strange World of José Mojica Marins’ isimli belgeseli de izleyebilirler.
Erman Akçay, 2014
Kaynakça: ‘Mondo Macabro’ Pete Tombs (‘Fantasik Filmler’, Kabalcı Yayınevi)
Uzanmak İçin Güzel Bir Yatak. Mürekkep ve pastel / A Fine Bed to Lie On, ink and crayon, 1974
* ROLAND TOPOR, 1938 yılında Paris’te doğdu ve 1956-58 yılları arasında Paris’te sanat eğitimi aldı. Çizimleri ve animasyon filmleri ile uluslararası bir üne kavuştu. Kendisini GRAPHIS’in 133’üncü sayısında okurlarımızla buluşturduk veardından 151. sayıda yine kendisini konu alan ikinci bir makale yayınladık. Bu makalede gördüğünüz eserleri, Zürih’teki Diogenes yayınevi tarafından Tagträume (Gündüz Düşleri) adıyla hazırlanan ve Paris’teki Editions du Chêne tarafından Fransızca olarak da basılan bir kitaptan alınmıştır. Eserlerin Almanca ve Fransızca isimleri bu kitaplardan alınmıştır ve çevrilmiştir. Sanat eleştirmeni Manuel Gasser, bu metinde Topor’un eserlerindeki Polonya ruhunu tartışmaktadır. Editör’ün notu.
Roland Topor’un çizimlerinin Hieronymus Bosch’un canavarlarıyla en azından bir ortak noktası olduğunu söyleyebiliriz: İzleyici, çizimlerde bir anlam bulmaya çalışır, zaman zaman karşısındaki gizemin anahtarına erişmeye yaklaştığını hissebilir fakat son raddede tüm teorileri kaçınılmaz olarak yanlış çıkacaktır.
Kabustan bozma bu resimler, şüphesiz ki psikanalistler için define niteliğindedir. Fakat Freud’un Leonardo da Vinci üzerine yazdığı makalelerden de bildiğimiz üzere psikanaliz, her ne kadar sanatçının ruhsal durumuna dair birçok şey söyleyebilse de, sanatçının sanatına dair verimli bilgiler sunamaz. Biz de burada Topor’un insani vasıflarıyla değil, sanatçı Topor ile ilgileniyoruz.
Konuya dair yüzeysel bir bilgi birikimine sahip bir izleyici için dahi Topor’un Sürrealist geleneğe sonradan dahil olduğu aşikardır. Buna rağmen, kendisi hiçbir suretle bir taklitçi konumunda olmamıştır. Topor’un korku tasavvurları ile kıyaslandığında, erken sürrealistlerin ortaya koyduğu kasvetli mizah oldukça zararsız ve masum kalmaktadır.
Öte yandan sürrealizmin, ortaya çıkışından yarım yüzyıl sonra bile diri ve taze kalabilmiş acı tatlı bu meyvenin hala lezzetini bu denli koruyabilmesi, onu diğer tüm sanat ekollerinden farklı kılıyor.
Topor’un hiçbir zaman “sürrealizmi hayata döndüren kişi” mertebesine ulaşamadığı doğru olsa da, bu büyük ölçüde modern eleştirmenlerin eskize ve karikatüre yeteri kadar saygı duymamasından kaynaklanmaktadır. Fakat şunu da belirtmek gerek ki, Topor’u bir karikatürist olarak sınıflandırmak, Bruegel, Goya ya da Picasso’yu da bu sınıfa dahil etmek kadar doğru ve aynı zamanda yanlış olacaktır.
Picasso’nun Talihi. Mürekkep ve pastel / Picasso’s Fortune, Ink and crayon, 1972
– ENGLISH –
ROLAND TOPOR, born in Paris in 1938, studied art there in 1956-58 and has since made an international name with his drawings and animated films. He was introduced to our readers in Graphis 133, a second article following in Graphis 151. The drawings reproduced here are taken from a new book published by Diogenes Zurich, under the title of Tagträume (Daydreams) and in French by Editions du Chêne, Paris. Our German and French titles are taken from these books, while the English versions are our own translations or adaptations. The art critic Manuel Gasser here speculates on the influence of Topor’s Polish parentage on his work. Editor
Roland Topor’s drawings have at least one thing in common with the monsters of Hieronymus Bosch: the viewer would like to find a meaning in them, and occasionally he may have the feeling of being near to the key to their mystery; but finally all his theories inevitably prove to be wrong.
These nightmares turned pictures are no doubt a treasure trove for the psychoanalyst. But we know since Freud’s essay on Leonardo da Vinci that the psychoanalytical approach, while it can tell us a great deal about the mental state of the artist, cannot furnish any useful information about his art. And we are not interested, here, in Topor the human being, but only in Topor the artist.
It is quite clear even to the superficial observer that Topor is a late comer in the Surrealist tradition. But while he is a late comer, he is not by any means an imitator. For compared to his visions of horror most of the sable humour produced by the early Surrealists really appears fairly innocuous.
On the other hand, the mere fact that Surrealism can bear such toothsome if bitter-flavoured fruit half a century after its first emergence proves it to be possessed of a vitality and durability hardly equalled by any other school of art.
It is true that Topor has not been hailed as yet as a reviver of Surrealism; but this is largely due to the low esteem in which drawing in general and the cartoon in particular is held by modern critics. To which we should perhaps add that to rank Topor among the cartoonists is just as right or wrong as to allocate Bruegel, Goya or Picasso to this category.
If we pass the drawing and painting Surrealists in review, we are bound to note that the differences between them are much more marked than the resemblances. This is in itself not surprising; for no other movement has ever allowed greater freedom and spontaneity of personal expression to its exponents. One of the essential ingredients of the human personality is the hereditary disposition, which is to a large extent determined by one’s antecedents. For instance, by a Gallic cast of mind in Marcel Duchamp, by a Catalan lineage in Miró and Dali and by the Germanic strain in Max Ernst.
It was while walking through the National Museum in Warsaw that I first realized just how strongly the Polish element can be sensed under the surface of the imaginary world of Roland Topor.
Easily the most impressive section of this museum collection is the wing with the altars and panels from the second half of the fifteenth century. These represent the ‘hard’ or ‘broken’ style which, in Poland as elsewhere, followed the ‘beautiful’ or ‘soft’ style of international Gothic.
I cannot recall ever having seen so many representations of cruelty in any other single place. On all sides wretches are being beheaded, broken on the wheel, hanged, drawn and quartered; naked bodies are being branded, flayed, hacked to pieces, eyes are being put out, breasts cut off, ears slit, men castrated and women raped. And all these horrors are presented with a cool objectivity, a realism which does not spare the observer even the slightest detail.
Roland Topor was born of Polish parents in Paris in 1938. I cannot say whether he has ever visited the chamber of horrors of the National Museum in Warsaw. But it seems to me that very cogent evidence can be put forward for the fact that he has the cruel and sinister imagination of those fifteenth-century Polish artists in his blood: Figure below of this article is a drawing entitled The Maternal Instinct which shows a naked woman lying in a pig-sty and suckling seven piglets, while she caresses an eighth with her hand.
Now there is an episode in the life of the Polish national saint, Stanislaus, which runs like this: during a war, the women of a Polish town had intercourse with strangers. King Boleslaus Smialy (the Bold) thereupon had the bastard babes born of this adultery suckled by bitches, while the whelps of the bitches were laid to the breasts of the faithless wives. This cruel punishment, against which the saint protested with great vehemence, is drastically portrayed on a wing of the Stanislaus altar now kept in the castle of Pieskowa Skala.
Topor is hardly likely to be familiar with this retable, but the correspondence between his pig-suckling nude and the whelp-suckling adulteresses is to say the least striking.
*
Çizimler ve resimler üreten Sürrealistleri gözden geçirdiğimizde, aralarındaki benzerliklerden ziyade daha çok farklılıkların dikkat çektiğini belirtmek zorundayız. Bu durum hiç de şaşırtıcı değildir çünkü başka hiçbir akım, temsilcilerine bireysel ifade konusunda daha fazla özgürlük ve içtenlik imkanı sağlamamıştır. İnsan kişiliğininin en temel öğelerinden biri, soydan miras alınan tavır ve eğilimlerdir ve bu büyük oranda kişinin ataları tarafından belirlenir. Marcel Duchamp’ın Galyalı düşünce tarzı, Miró ve Dali’nin Katalan kökeni ve Max Ernst’in Germen arkaplanı buna birer örnektir.
Roland Topor’un hayal dünyasının derinliklerinde sezilebilen Polonya etkisinin ne kadar kuvvetli olduğunu ilk kez Varşova Ulusal Müzesi’i gezerken fark ettim.
Müzenin kolesiyonunun açık ara en etkileyici bölümü, 15. yüzyılın ikinci yarısından kalma sunakların ve duvar kaplamalarının bulunduğu bölümdü. Bu eserler, tıpkı diğer coğrafyalarda da olduğu gibi Polonya’da da uluslararası gotiğin ‘güzel’ ya da ‘yumuşak’ tarafını takip eden ‘sert’ ve ‘bozuk’ tarafını yansıtıyordu.
Daha önce zalimliğe dair bu kadar çok tasviri hiçbir yerde bir arada gördüğümü hatırlamıyorum. Dört bir yanda kellesi vurulmuş, işkence tekerleğine bağlanmış, asılmış, sürüklenmiş ve parçalanmış insanlar vardı. Çıplak bedenler kızgın demirlerle dağlanıyor, derileri yüzülüyor, parçalara ayrılıyor, gözleri oyuluyor, göğüsleri kesilip kulakları koparılıyor, erkekler hadım ediliyor ve kadınların ırzına geçiliyordu. Tüm bu dehşet soğukkanlı bir tarafsızlıkla, en ince detayları bile izleyiciden sakınmayan bir gerçekçilikle sunulmuştu.
Annelik İçgüdüsü, Dolma kalem ve pastel, 1973 / Maternal Instinct, Pen and crayon, 1973
Roland Topor 1938 yılında Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Onun Varşova’daki bu müzeyi ziyaret edip etmediğine dair bir şey söyleyemeyeceğim. Fakat bana göre, 15. yüzyılda yaşamış bu Polonyalı sanatçıların zalim ve şeytani hayal gücünün, Topor’un kanında da mevcut olduğuna dair son derece ikna edici kanıtlar sunulabilir. ‘Annelik İçgüdüsü’ adlı çizimde bir domuz ahırında yatan bir kadının yedi domuz yavrusunu emzirdiği ve sekizinciyi de eliyle okşadığı görülebilir.
Polonyalı bir aziz olan Stanislaus’un hayatında şöyle bir olay var: Bir savaş zamanında, Polonya’daki bir kasabanın kadınları yabancılarla cinsel ilişkiye girer. Bunun üzerine kral Boleslaus Smialy (Gözüpek Boleslaus), bu ilişkilerden doğan piç çocukların köpekler tarafından emzirilmesini emreder. Kocalarına ihanet eden bu kadınlar da köpeklerin yavrularını emzirecektir. Aziz Stanislaus’un şiddetle karşı çıktığı bu zalim ceza, Pieskowa Skala kalesinde bulunan Stanislaus altarında apaçık tasvir edilmiştir.
Topor’un bu tasviri bildiğini söylemek pek mümkün olmasa da, onun domuz emziren nü çizimi ile köpek emziren sadakatsiz kadınlar arasındaki benzerlik, en hafif tabirle bile çarpıcıdır.
‘Bütünüyle Rüyada’ Dolma kalem ve renkli mürekkep, 1969 ‘In Full Dream’, Pen and coloured ink, 1969
It so happens that the name Topor shares its second syllable with both horror and stupor. It is not inconceivable that the name might one day come to designate a sensation in which horror and stupor are equally compounded. The reader of the future would then be able to look it up in his dictionary; Topor: a stupefying horror or horror-induced stupefaction, usually mitigated by laughter, so called from the name of the artist, Roland Topor, who first excelled in it. For the time being we can leave open the question of whether the mitigating laughter expresses more of human compassion or of diabolical glee.
Tesadüfe bakın ki Topor isminin ikinci hecesi, İngilizcede korku anlamına gelen ‘Horror’ ve sersemlik anlamı taşıyan ‘stupor’ kelimelerinin son hecesiyle aynıdır. Günün birinde Topor kelimesinin, korku ve sersemlik anlamlarını eşit derecede ifade eden bir kelimeye evrilebileceğini düşünmek çok da mantıksız değildir. Belki de gelecekte bir okur, sözlüğe baktığında şu tanımı görebilir: Topor: Genellikle bir kahkahayla yatıştırılan afallatıcı bir korku ya da korkuyla tetiklenmiş bir duyumsuzluk. Anlamını bu hissi en iyi ve mükemmel bir şekilde yaratabilen sanatçı Roland Topor’dan almıştır. Biz ise şimdilik bu yatıştırıcı kahkahanın, insanoğlunun merhametinin mi yoksa şeytani zevklerinin mi bir ifadesi olduğuna dair cevapsız bir soruyla karşı karşıyayız.
Orijinal Almanca metin: Manuel Gasser
İngilizce çeviriden Türkçeleştiren: Tunç Olcay
‘Life Art’, is what studio Le Dernier Cri calls the radical visuals it unleashes onto the world. Known for its colourful silk-screened books and prints, the French publisher recently releaseda DVD called Savage Religion. Together with a collection of prints, comics and books it is available at the Amsterdam gallery Illuseum, currently exhibiting artists connected to Le Dernier Cri (which translates as either ‘latest fashion’ or ‘last cry’).
Savage Religion, or Les Religions Sauvages, is collection of animation films that is best described as a 120 minute sensory overload, a continuous discharge of sex, death, torture, cannibalism, masturbation, religious symbols and bodily fluids, executed with passion and humour by over 30 of the finest underground expressionists. ‘It’s the power of the artists to show all the human obsessions’, says Pakito Bolino, who runs the Marseille based studio. ‘It’s better to put it on paper than to do it in real life’.
Live from LDC Workshops, 2023
“Of course, all the people I publish know what they do. Then again, if there’s a new nazi government, they’ll probably have to go into a real mental institution after all.”
All the genitals, blood and brains gushing out of the images can’t reveal the raftsmanship that underlies them. Grace De La Luna of Illuseum points out the collages of Fredox, depicting grotesquely deformed bodies and faces. Fredox usually designs for one of the world’s biggest fashion houses, but he prefers not to reveal his identity out of loyalty towardshis boss. With his manipulated photography, Fredox is the odd man out among the Le Dernier Cri artists, who mostly use drawing as a means of expression. ‘In this graphic art the line is really important’, says Bolino. ‘We started publishing underground comics, but soon the graphic style of comics became more important than the story. I think one picture can tell more than a whole book. For me, the energy inside the drawings is more akin to noise music–it’s noise art’.
Bolino works with artists all over the world. In the studio he does most of the silk-screening and the colouring, which explains the coherence in all the works. In the past decade he released seven comic-style anthologies called Hôpital Brut (‘crude hospital’). ‘This is like a mental institution with crazy artists inside’, says Bolino. ‘Artists ought to be a bit crazy. Of course, all the people I publish know what they do. Then again, if there’s a new nazi government, they’ll probably have to go into a real mental institution after all’.
A collection of hellishly graphic and generally gruesome compilations of images depicting every nightmare any drug-addled, criminally insane human ever experienced. This stuff is like H.R. Giger on krokodil, sampling Hannibal Lector’s menu and blessed with Quentin Tarantino’s self-control. “Weird” doesn’t begin to describe it. Even “vile” and “disgusting” and “repugnant” don’t really do it justice. Let’s just say it’s not for the squeamish. Or your mother. Or anybody under 18. Or over 18. Or 18 bang on. It’s probably what Jeffrey Dahmer’s flipping through in Hell. Fredox ‘Dossiers Noirs de l’histoire’ -Rupture de stock-
Live from LDC Workshops, 2023
Les Religions Sauvages
LDC’nin Zihinsel Boşalımı
Marinus de Ruiter
Türkçeşi: Onur Civelek
Serigrafi kitaplarıyla tanınan Fransız yayımcı LDC geçtiğimiz günlerde Savage Religion isimli avangart bir animasyon filmi yayınladı. Film, Le Dernier Cri sanatçılarının eserlerini sergileyen Amsterdam’daki Illuseum galerisinde baskı resim, çizgi roman ve kitap koleksiyonlarıyla birlikte gösterime girdi. LDC tasmasını çoktan koparmış bu radikalizme ‘Yaşam Sanatı’ ismini veriyor.
Savage Religion veyahut Les Religions Sauvages en iyi şöyle izah edilebilir: 30’u aşkın yeraltı ekspresyonistinin tutkuyla icra ettikleri seks, ölüm, işkence, yamyamlık, mastürbasyon, okült semboller ve bedensel sıvıların kara-mizah eşliğinde delice boşalımı; 120 dakikalık bir duyusal aşırılık.
Marsilya merkezli atölye LDC’yi işleten Pakito Bolino ‘İnsana dair sapkınlıkları ifşa etmek sanatçıların gücüdür.’ diyor ve ‘Gerçek hayatta suç işlemektense bunu kâğıda dökmek daha iyidir.’ diye ekliyor.
Les Religions Sauvages (Teaser)
« THIRTY ARTISTS FROM ELEVEN COUNTRIES HAVE CREATED A QUIRKY, IRONIC MIX OF STYLES IN « LES RELIGIONS SAUVAGES » AND THE FILM IS ALSO A KIND OF HELLFISH JOY RIDE FOR THE EYES THAT IS CLOSE TO ART BRUT AND LEAVES HARDLY ANY FANTASY UNTOUCHED. IT IS NASTY, BLASPHEMOUS AND OBSCENE, AND THE ANIMATION REVEALS IS ANARCHISTIC SIDE… » FANTOCHE ANIMATION FESTIVAL
Bu bir gürültü sanatı,
bir tımarhanedir!
Sanatçıların sınırsız imgeleminden fışkıran bu iç-organlar ve kanlı beyinlerin sınır ihlali, maalesef kimi zaman sanatçıların sergilediği ustalığı gölgede bırakıyor. Illuseum galerisinden Grace De La Luna, deforme olmuş insan bedenleri ve portreleri ile Fredox’un kolajlarına dikkat çekiyor.Fredox aynı zamanda dünyanın en meşhur moda markalarından biri için çalışan özel bir tasarımcı, fakat patronuna olan sadakatinden dolayı radikal sanatçı kimliğini gizli tutmaya çalışıyor.
Fredox,ifade aracı olarak ekseriyetle çizimden yana olan Le Dernier Cri sanatçıları arasında ayrıksı bir tip. “Bizim grafik işlerimizde çizgi gerçekten önemlidir.” diyor Bolino. “Bu işe yeraltı çizgi romanları yayımlayarak başladık, fakat kısa zamanda çizgi romanların grafik stili, öykülerden daha önemli bir hâle geldi. Yalnızca bir resim, koca bir kitabın tümünden daha fazla şey anlatabilir. Bana göre bizim çizimlerin içerisindeki enerji daha çok noise müziğe yakın – Bu bir gürültü sanatı.”
Bolino dünyanın her yerindeki sanatçılarla çalışıyor. Atölyesinde serigrafi ve renklendirmenin büyük kısmını kendisi yapıyor ve bu durum işlerin bütünündeki tutarlılığı da gayet iyi açıklıyor. Geçen on yıl içinde Hôpital Brut başlıklı yedi adet çizgi roman antolojisi yayımladı. Bu seri ‘İçerisi çılgın sanatçılarla dolu bir akıl hastanesine benziyor.’ diyor Bolino. “Sanatçılar biraz çılgın olmalı. Tabii ki yayımladığım sanatçıların hepsi ne yaptıklarını gayet iyi bilen insanlar, ama yeniden bir baskı rejimi başa geçerse, sanırım bu sefer bu sanatçılar gerçek bir akıl hastanesine gitmek zorunda kalacaklar.”
SPK, 1970 yılında ‘sağlık fikrinin, zihnimizdeki Nazi-biyoloğundan farksız olduğunu’ dile getirmişken, bu gerçeğe bugüne kadar dikkat çeken olmadı. Bu arada, bu haberi gazetelerde bile okuyabilirsiniz: gerçekte, bir faktör olarak, doktorlar tarafından gerçekleştirilen bir şey var; ars medica (‘tıp sanatı’, tıbbi yetenek), artık sorun değil. Genetik veri toplama çağında, sağlıklı insan olmayacak. Herkes, bahşedilen genlerinin kusurlu olduğunu veya sağlık tanısının belirli kalıtımsal kusurlar tarafından çoktan karanlığa gömüldüğünü, genetik verisinden öğrenebilecek. Genler aracılığıyla tanı koyanlar, kişinin hastalık riskleri ile ilgili hükmünü duyurduğunda, gen terapistleri kaderinden kaçması için bu kişiye hizmetler sunacaklar. ‘Böylece, yalnızca sağlıktan bahseden biri’, psikiyatristin kendisini hayal ürünleri ile kafayı bozmuş biri olarak görmeyeceğine dikkat etmelidir.
Kutsalların kutsalı, en yüksek ve değişmez standart değer ve değer standardı, tüm eski toplumlarda hem yaşlılar hem de gençler için umudun ve ümitlerin habercisi olan sağlık, ilk kez Sosyalist Hasta Örgütü / Cephesi (SPK/ PF) tarafından patlamaya neden olmuştur (şu ana kadar hakkımızda söylenenler böyle). Beş yüz insan içinde ‘sağlık’ isteyen yoktu, ve o andan beri hiç kimse böylesi bir hayale biraz olsun bile güvenmiyor. Kısacası: azımsanmayacak miktarda, dikkat çekici ve değiştirilemez bir olgu olarak SPK, sabun köpüğü ‘sağlık’ ve ‘şifa’nın, alenen patlaması için yaratıldıklarına ve bunun hep böyle olduğuna ve de olacağına dikkat etmiştir. Yani insanların, hastaların tahliyesi, en başından beri çok gecikmiştir, çünkü, yukarıda söylendiği gibi, sabun köpüğü sağlık daha en başta ‘patlamış’tır (1965). Bunu hiçbir şey değiştiremedi. SPK içinde birinin hastalığı, başkasının hastalığı olarak kalmadı. Her kim hastalığın başkalarının hastalığı olmasına izin verirse, aslında hastalığın doktorların hastalığı, tıbbi bir hastalık olmasını sağlar, ve bu şekilde bir etkiye sahiptir ve kendi üzerinde de yansımalarını görür. SPK’daki herkes, ama gerçekten herkes, kadın, erkek veya çocuk, daha öncesinde doktorlar tarafından hastaya atfedilen şeylere rağmen (‘zeka geriliği’, ‘kan şekeri’, ‘uyuşturucu bağımlılığı’, ‘felç’, ‘kekemelik’ vb.) bunu bilfiil kavramışlardır.
Sürekli kendi normlarını empoze eden ve kendilerini standart norm olarak gören doktorlar, bugün bunu otomatikleştirmişlerdir ve aynı zamanda otomatik aletlere ve makinelere aktif bir biçimde uygulamaktadırlar.
Bu standart-normu, kendi bilgisayar programlarına yükleyenler de onlara katılmaktadır. Böylece, bu tıp normu herkesi aşmaktadır. Bu norma, 1977’den beri Iatrarchy* diyoruz. Bir yaratıcısı olmayan, sorumlusu bulunmayan bir pratik olarak işliyor. Bu yüzden, yeni burjuvazi, Normoisie’dir. Saldırılan, saldırılması gereken de normoisie’dir. Eski burjuvanın modası geçti. Sorumlusu kim? Buna karşı savaşmayan, ve böylece de desteklemiş olan herkese tıp uzmanı rütbesi bahşedildi. Oysa değeri, hücrelerinin ve organlarının değerinin üzerine çıkmaz. Ancak artı değer üreticisi, bir iacapist’tir (Yunanca ‘iatros’ = doktor, ve kapitalizm kelimelerinin birleşimi), tam da budur işte. Şüphesiz ki sınıflar da artık eskisi gibi değil. Peki bu ortadan kayboldukları anlamına mı geliyor? Pek çok insan henüz hayatlarının şokunu ya da sürprizini yaşamadı. Ve hiçbir mazeretin, ya da ‘benim alanım değil’, ‘uzman değilim’, ‘onlara kalmış’ gibi lafların da faydası olmayacak.
Hasta sınıfı ve iatrocrat** sınıfını bölen bir çizgi mevcuttur. Ayırt edici nokta, bir tarafta Hasta Cephesi olmasıdır. Düşmanın tarafı zaten dost yolcuların iatrokapitalist sınıf destekçilerinin ve onların yaptıklarına müsamaha gösterenlerin olduğu yerde başlar. Diğer zamanlardan da iyi bilinirler [İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da, Nazi partisinin en önemsiz üyelerine karşı bile açılan, sözde Nazileri temizleme davaları]. Şüphesiz ki üretim araçlarına olan yakınlık, önceden olduğu gibi şimdi de sınıfsal karşıtlığı belirlemeye devam etmektedir. Ancak bugünkü yöntem biraz farklıdır.
Üretim güçleri, üretici güçler, artık ortak endüstriyel proletarya değildir, yeni endüstriyel ticaret insanının, ‘yeni insan’ın üreticileridir. Ham maddeleri ile dünya, artık bir üretim aracı değildir. Üretimin yeni araçları, bedenleri ile geri kalandan çok daha büyüktür (en değerli ham madde, her birinin 100 milyar beyin hücresi). Ve üretim ilişkileri, bilgisayarlara kaydedilen tıp normları, doktorların normlarıdır. Hala, dağıtım, tüketim vs. olarak var olan birincil, ikincil ve üçüncül sektörler eski modellerden hiçbirine uymamaktadır benim sevgili Sosyologlar kulübüm !
Hastalık, halkın elinde! Hasta sınıfında!
Genetik laboratuvarları ve onlarla bağlantılı olan her şey, geri dönüşümsüz doğrudan çöp kutusuna !
Gen laborantları, kendi adlarına çöpçü ! Ancak, her durumda ve kalıcı olarak, hastaların kontrolü altında olacaklar!
Elimizdeki taslağa göre, bu da bir şey, değil mi !
Bugün, hastalık, herkesin genel ve evrensel bir biçimde ortak noktası ve her yerde ; ve yalnızca doktorlar tarafından farklı bir biçimde formüle edilebilir. Fakat hastalık her halükarda genelse, neden hemen onunla başlanmıyor ve ilk sıraya konulmuyor ?
* Iatro + archy = doktorların düzeni, yönetimi
** Iatrocrat: (iatro = doktor) aile doktorundan, Dünya Sağlık Örgütü’ne kadar, ikincisi yaptıklarını bilinçli olarak yaparken, ilk gruptan bazıları iyi niyetli de olabilir.
– 2 –
Latrokapitalizm’i mümkün kılan kesinlikle doktorlardır: komünizm, doktorlar tarafından teşhis edilir.
Komünizm tarafından daima doğru sayılan bu durum, nasıl doğdu ? Antik Yunan filozofu Protagoras’ın bir zamanlar söylediği, “insan her şeyin, varolan şeylerin varolduklarının ve varolmayan şeylerin varolmadıklarının, ölçüsüdür”, sözü ile Bonn Anayasası’nda geçen “İnsanlık onuru çiğnenemez” maddesini kıyaslayın (ha ha!). Şimdi, tıbbi perspektiften bakıldığında insan, en son dereceye düşmüştür. Gen laboratuvarında yetiştirilen ve büyütülen bir mala, ticari bir ürüne dönüştürülen her insan hücresi, milyarlara ulaşan rakamlarla, faiz ve bileşik faiz ile kendisini amorti ediyor. Serbest Pazar ekonomisi, sanayileşmiş üretim, seri üretim de buna izin veriyor; bu artış, öngörülebilen zaman ve sıfır sorun içinde toplu işsizlik. Başka bir ‘insan’, bir kopya ve yedek parçalar için canlı bir depo olarak klonlanabiliyorsa, her bir vücut hücresi son derece değerlidir ve ziyan edilmemelidir.
Kapitalizm: Son derece modern, taş devri kapitalizmi. Doktor sınıfı sayesinde, antik taş devri kapitalizmden, ilk ve son kez iyileştirildik. Modern olan taraftan da kesin olarak iyileştirildik. Eski taş devri kapitalizmde insan çöp kadar değerli değilken, eşyalar hala değerliydi. Birbirinin yerine geçebilen insan, her an yer değiştirebilirdi. Geçmişte, trenin çalışabilmesi için lokomotiflerin kömürle beslenmesi gibi, eski taş devri kapitalizmde de tüm insanlar yakıt olarak kullanılıyor, hepsi bankacıları kurtarıyor (!) ancak bazen, sermayenin toplanabilmesi için önünde sonunda bunlar bile yanıp kül olabiliyor. Hayır, para değil, ama cesetler üzerinde gezerken paradan nasıl daha fazla para kazanılabileceğine dair bir hile, yani sermayeyi yığmak, biriktirmek, kısaca: Kapitalizm. Çoğu insan fark etmeden, hile, zaman ve alışkanlıklar devam ederken, bir sisteme dönüştü. Ama herkes hissediyor, herkes özünde hasta, ve herkes doktorlar tarafından ölümcül derecede hasta hale getirildi.
Bu tıp adamlarının, büyücülerin ve şifacı rahiplerin bin yıllardır yaptığı bir şey: Rastgele seçilen bazı şeyler tanrı ilan edilir ve insanlar bunlara kurban edilirlerdi. İnsanlar, tanrılara sunulan ve kurban edilen kurbanlardan farksızdılar. Yani, her çağın kendine özgü hileleri ve büyücüleri vardır.
Bu çoğu zaman kötü sonuçlandı. Ancak bu durum da oldukça gelişmiş ve ileriye yönelik bir adımdı, gerçekten.
Marksistlerin amacını, doktorlar mı gerçekleştiriyor? Yani artık değerli olarak görülen eşyalar değil de insanlar mı? Asla. Ötekileştirme süreci, hızlandırıldı, yoğunlaştırıldı, kendisini sağlamlaştırması için yaratıldı. Değerli olan şey artık altın ya da elmas değil, ‘bio-meta insan’ bugünün altın ve elmas madeni. Her bir vücut hücresinden, ‘yeni bir insan’ klonlanabilir. İnsanı tanımlamak için kullandığımız ne varsa, klonlamak için ve/ veya başka insanların organlarının alıcısı olanların yedek parçası olmak için en değerli ‘şey’ olmak adına somutlaşacak.
Maddenin geri dönüşümünü sağlamak, farklı bir türden üretilmiştir. Özgürlük: herkes ne isterse alabilir ve satabilir. En üst seviye modern taş devri kapitalizmde bile sebep ve sonuç: İnsan parçalarına ayrılabilir (eski hikaye).
Geçmişte para standardı altın rezervlerine bağlıydı, daha sonra ise zamanla ölçülebilen iş gücü birimi miktarına bağlandı. Bundan böyle, para standardı, acizane ve basitçe genlere bağlı olacak. Siz de kendinize milyarder diyebilirsiniz. Sahip olduğunuzu koruyun ki kimse sizi azametinizden mahrum bırakamasın. İnsan, ah insan !
Yıl 1965 (!): genç bir motosikletçi, posaya dönmüş beyniyle gece yarısı ameliyathaneye getirildi. Klinikteki tıp fakültesi öğrencileri şaşkına dönmüşlerdi: bir tane bile doktor parmağını kıpırdatmıyordu. Hiçbir şey yapılmadı. Hemen müdahale edilmezse genç adam ölecekti. Doktorlardan hiçbiri bir şey yapmadı, sonra bir anda her şey için çok geçken, ameliyathane yıkanmış elleriyle, tam teçhizat, oradan oraya koşturan, beyaz önlüklerle doldu; organ nakli.
İnsanlar, daha ölmeden fişleri çekiliyor; organlarına ayrılıyor (hayvanmışçasına içleri boşaltılıyor), ve makineymişçesine parçaları sökülüyor; sırf organları fahiş fiyatlara satılabilsin diye. Nüfus yoğunluğu mu? Birileri öldürülmek için yaşıyor, birileri yaşamaya devam edebilsin diye başkalarının yabancılaşmış, insan türlerinden soyutlanmış organları ile donatılıyor. Birinin yaşamaya devam etmesi için, bir diğerinin ölmesi lazım. Nüfus yoğunluğu, yaşamın genel toplamı değildir. Dünyada daha az insan yaşamalıdır demek de değildir. Yoksa, doktorlar düzgün çalışmayan organ yüzünden gerçekleşen her ölüme sevinirlerdi. Neden organ nakli? Bu, kişinin ait olduğu sınıfa bağlı ve doktorlar tarafından belirleniyor: bilançonun ölüm kısmında mı yoksa organ nakli için seçilenlerin olduğu tarafta mı? Bunu kara çevirmek amacıyla, doktorlar her iki tarafla da ilgileniyorlar. Neyse, nüfus yoğunluğu mu? Yalnızca doktorlar var, ve onların bakış açısından, geriye kalanlar sebzeden başka bir şey değil (manavın malları).
Sınır Tanımayan Doktorlar, ne kadar da gerçek, ne kadar da doğru! Hayır, bu hürriyet değil. Bunun için özgür değiliz. Başka kim böyle bir şey için özgürdür? Iatrocracy’i yayınlayalı 20 yıldan fazla oldu: tıp doktorları sınıf-çete-ırk olarak yapılandı, tıp cinayeti tekelinden, tıp üretimi tekeline. 1977’den beri yayınlanıyor: değer, şiddet, güç – bu kelimeleri dağarcığımızdan tamamen çıkardık ve yerine iatrarchy’i koyduk. Iatrarchy: tıbbi standart değerinin şiddeti.
1979 yılında, ‘beslenme’ üzerine yapılan uluslararası bir kongrede Hasta Cephesi’nin broşüründen: hastaların doktorlar tarafından yenilmesi = eski ve yeni yamyamlık. Bugünün savaş tiyatrosu ve muharebe alanı: insan vücudu.
– 3 –
Burjuvazinin kişisel kimliği (benim bedenim bana ait), çözülüyor. Aşık olduğunda, daha hızlı çarpan, bir yabancının kalbiyse, aşık olan kim? Ceninin hücreleri, Parkinson hastasına aşılandığında, sayesinde tekrar gülebilir: peki bu kimin gülüşüdür, hastanın mı, asla doğmamış olan ceninin mi?
Yani, kader ya da kimlik ve emsalsizlik gibi kavramlar temel olarak sorgulanıyor, ‘değerlerin aşınımı’, basın üzerine kafa yoruyor.
Kolektif kimliğimiz Hasta Cephesi, nakledilemez, kesilip parçalarına ayrılamaz, ortadan kaldırılamaz: politik kimlik (mekana göre istikrarlı), ideolojik kimlik (zamana göre istikrarlı), devrimsel kimlik (kolektif etkinliğe göre istikrarlı).
Gorile nakledilen insan kafası, insana nakledilen goril kafası, bir bütün olarak hastalığın başı oluyor. Yeni bir kimlik mi? Tıp doktorları kıçta, hastalık hakta, adalette!
– 4 –
Gelecek olasılıkları
Devletin söyleyebileceği çok ama çok az şey var, hiçbir şey yapamıyor. Geriye iatrocrat’lar ve ekonominin holdingleri kalıyor. Ahlakbilimciler ve yasa koyucular, tamamen insan ve insanlığa uygun, ‘İnsan biokütlesi’ gibi fikirler üzerine çoktan düşünüp taşınmaya başladılar. İatrocrat’ların normları, fabrikaya dönüşüyor, makinalara ve üretim süreçlerine giriyor. Böylece var olanın otoritesini elde ediyorlar.
İnsanların düşüncelerini, yaptıkları belirliyor. Normlar somutlaştırılıp, uygulama yoluyla kafalara girdiğinde, hiçbir kavram onlara karşı çıkamıyor. Pek çok kafada hastalık kavramı, fikri materyal bir güçken, hastalık gücüyken, onlarla savaşmak için ihtiyaç duyulan çok odaklı yayılmacılığın kolektifleridir.
Bu yüzden yapılacak şey, somut bir şey sağlamaktır. Sonra, öyle ya da böyle, bir şeyler artarda, kendi kendine somutlaşacaktır. Ancak başlangıçta, çok odaklı yayılmacılığın kolektifi olarak bir araya gelmek kendi kendine gerçekleşmeyecektir. Bunu başarmak için erkek/kadın kendine gelmelidir, gerçekten bir çaba serf etmelidir. Karar vermek her şeydir, seçeneğiniz yok: her kim işkenceye ya da acıya sahipse, hastalığın lehine karar verebilir ve vermelidir. Başka bir seçenek var mı? Unut gitsin! Çünkü başka bir seçenek, mevcut durumda işe yaramaz, ne kadın için ne de erkek için önemli değildir, gelişmek bir yana değişmezdir.
İatrocrat’ın geçmişi ivme kaybediyor. Köleleri ölürken kayıp yaşayan usta, bugün kazançlı. Ortaçağ köleleri, bugünün kölelerinden çok daha kötü durumdaydı. Ortaçağ köleleri çok masraflı değildi; kendi çocuklarını kendilerine benzeyen insanlar olarak yetiştirmek zorundaydılar. Şu an ise diyalektik olarak müthiş bir geri dönüş mevcut: herkes, ölü ya da diri, değerli. Gerçekte, bu nitelikli bir sıçrayış. İnsanlık kendisini oldukça değerli, tamamlayıcı parçalara ayırıyor, böbrek vs. gibi. Yani insan artık hayvan seviyesinde değil, bitki ve mineral seviyesine çekiliyor.
Henüz orta çağda, “yaşamın ortasında, ölüyüz” (media in vita in morte sumus) diye şarkılar söylüyorlardı, bugün büyüyen bu yolda bir adım daha attık: ölümün ortasında, yaşamın neden ibaret olduğunu biliyoruz (mitten im Tod sind wir im Leben). Hayır, kastedilen ‘reanimasyon’ değil, sözde yüksek teknoloji tıp (makinalar ve aletler) değil, daha ziyade: bu, doğumdan çok önce başlayan bir süreçtir (amniyosentez, ultrason, doğum öncesi teşhisler). Yalnızca Gretchen’den (Goethe, Faust I) beri değil, artık, bebekler hep ölü doğuyor. Suni olarak laboratuvarda, ya da alışılagelmiş bir şekilde rahimde, yalnızca ölü madde, ölü maddeye doğuyor. Iatrokapitalist ilişkiler, temel olarak ve etkili bir biçimde yığılı kadavralar, ölü inorganik sermaye, doldurulmuş şeylerdir. Gerçeklik, şeylerin dünyasıdır (Reality: Latince: res = şey, madde. Rebus, resimli bulmaca, şimdi bile mi?) Ve hala coşku veren neyse, dualarla defedilecek, sansürlenecek, henüz başlamadan son verilecektir. Burada hastalıktan başka bir şey yardımcı olamaz: hastalanmak için yaşa (Lebt um zu kraenken!), yaşamak için hastalan (Kraenkt um zu leben!), yalnızca hastalananlar haklıdır, kısaca: hastalık haktadır (Krankheit im Recht) [SPK/PF(H) 1983 ff., crescendo ed accelerando, forte fortissimo].
Ve SPK’da orta çağa ve haçlıların akıl sağlığına göndermeler yaptığımız için, (Prof. Heinz Haefner, MD, PhD, 1970, haha), evet mezhepçi haçlılara bile, Naziler tarafından azarlandık, solcular tarafından azarlandık, ve son yıllarda pek çok SPK kaçağı bile orada burada bizi yüzeysel olarak eleştirmeye, sınıf analizi yapmaya çalıştı, bizi dağıtmayı, parçalarımıza ayırmayı denedi. Eski bir hikaye mi?: Orta çağın başında, Tapınak Şövalyeleri ortadan kaldırıldı, sürgün edildi. Teslim olanların, başka dini toplulukların, birliklerin düzenlerine göre yaşamalarına izni verildi. Çoğu teslim olmadı. Neden? Aslında yaşam olmayan ama alışkanlıkla öyle denilen yaşamdan çok daha iyi bir şey buldular. Kafaları kesildi. Bu insanlara imrenmeye değer kılan şey (Beneidens-Würdigen) nedir, bugün olsa ne yaparlardı? O zamanlar ölümden sonra organ nakli, yabancı bir şeyin, bir yabancının içinde yaşamaya devam etmesi diye bir şey yoktu tabii ki. Bugün ise her zamankinden daha fazla: yaşam bir hücreden geliyor /ancak uzun zamandır böyle son bulmuyor/ ve artık kesinlikle ne boşuna ne de yalnızca sözde kabadayılar için (das Leben kommt auf alle Faelle aus einer Zelle / aber enden tut es laengst nicht mehr in einer solchen / und schon gar nicht mehr nur eitel und einzig bei sogenannten Strolchen).
Her kim kendisinin hasta olduğunu ve hastalıktan yana olduğunu ilan etmezse, iatrocrat politikasının sürmesine otomatik olarak yardım ederse, KZ-krematoryumundan gen teknolojisine kadar Iatro-Nazizmin işbirlikçisidir ve kendi yok edilişinde rol oynuyordur (herkes genetik olarak hastadır, kimse genetik olarak sadece iyi bile değildir), ve bu bitmeden tükenmeden yinelenir ve sonsuz bir döngü içinde değere dönüşür. İşte burada, sonsuz döngü (Nietzsche).
Sadece ilerleyin ve bunu kutlayın. Evet, siz üstün ırkın üyesi. Ancak, zaman öldürmek sadece acıyı arttırmakla kalmaz, hastalığın korunmasını da arttırır. Bunu öğrenmek için boş laflara, genetiğin düzmece yöntemlerine gerçekten ihtiyacınız var mı? Onu rahatsız ediyorsunuz; hasta olduğu için devrimsel olan ve aynı zamanda Adem ve Havva’dan beri tüm devrimci tecrübelerin kalıtsal maddesi olan hastalığı nesilden nesile korumak (Bakunin’in selamları var). İyi olan daha da yakınında olamayacakken neden çok uzaklarda aranır? (Warum in die Ferne schweifen, wo doch das Gute noch naeher gar nicht liegen koennte?)
Sessizce Foucault okumaya devam ediyorsunuz. Belki bizim bulamadığımız bir yerde, üstü kapalı bahsedilirken bulacaksınız. Ve kesinlikle olumlu düşünün, bunun meyvesini yiyen kim?
Bu gelişmede memnuniyet verici olan ne?
İnsanlar çil yavrusu gibi dört bir yana dağılmış haldeler; devlete karşı, doğal kaynaklar için, ilaçlardan gelecek mutluluk kırıntıları için, yabancılara karşı ve yabancılar için, refah devletinin parçalanmasına karşı ve işlerin, çevrenin/budalalığın (Umwelt, Dummwelt) korunması için. Tüm bunlar fos çıkıyor, ve böylece daha da şeffaflaşıyor.
Cebinde bir kuruş yokken, milyoner olma bilinci ile herkes etrafta dolanabilir. Ancak organlarını geri alamaz. Başka bir Yuppi tasarımı alması daha kolay olabilir. Son 30 yılda doktora giden, düşünmeden gitmeye devam ediyor. Zaten kayıp. İlaçlara ve uyuşturuculara alışan, tereddüt etmeden birkaç tane daha alabilir. Organlarına gelince, hala sunacağı bir şey var. Biri artık cildinden hoşnut değil mi? Sorun yok. Zira bu sırada, ölmüş bir yabancının vücut hücresinden pek çok cilt filizleniyor. Cildiniz çıkarılıyor, ve bir kulaktan diğerine kadar yepyeni bir cilt ile kaplanıyorsunuz.
Sevgili astro dost, iatrocrat sınıfı melezlemede başarılı oldu ancak Stern’de, Spigel’de ya da Time’da okuyacağınızdan çok daha farklı yeni bir tür ile. Uzun zaman önce, hatta gerçekte daha başlamamış olan kova burcu çağını, kazara kanser çağı ile melezlediler. Ezoterikler, kova çağının ne zaman başlayacağı sorusu hakkındaki kavgalarının savaş baltalarını toprağa gömebilirler. Kanser hücrelerinizi düşünün, nasıl filizlendiğine ve sızdığına bir bakın, siz asil ışık dolu spektral şekiller (ihr hehren Lichtgestalten). Klonlanmış insan nedir? Burada kova burcunun da söyleyeceği bir şey var. Her zaman emrinizdeyim, efendim. Ancak hastalık da patlayabilir. (SPK 1970/71). Kanser, gen ilacı ile mi yok edilecek? Ah tabii, kanser çağının bitince bile, 2500 yılı bulacak. Sonra sıra ikizler burcunda, Kastor ve Polluks***. Özellikle Kastor.
Kendin yap marketinde, silikon satılık. Eğer kadının istediği buysa, doktor ona dolgun göğüsler yapacak. Aktif ya da pasif fark etmez, mevcut organlar aynı kalacak. Artık iç rahatlığıyla aptal ya da apolitik kalabilirsiniz, beyin jimnastiği yapmak için çabalamanıza gerek kalmaz. Çünkü herkese ham madde gibi, doğal bir kaynakmış gibi davranılıyor. Aşırı nüfus yoğunluğu ve aşırı nüfus artışı söz konusu değil, çünkü çok fazla iatrocrat yok ve geri kalan da insan materyali sayılmıyor.
Yemek yenirken, pişirildiğindeki kadar sıcak değildir (Alman atasözü: Es wird nichts so heiss gegessen, wie es gekocht wird = hiçbir şey göründüğü kadar kötü değildir) – Evet, şüphesiz. Ancak iatrocrat’ların cennet hakkında kendi fantezileri var, tıpkı 60’larda olduğu gibi (Kongre: İnsan ve Geleceği): 1962’den, 2000’e kadar, gücü kurmak ve yetki sahibi olmak istediler, ve bu resmi olarak tanındı, bilin bakalım kim tarafından? Devlet yönetimindeki, hükümetteki, yerel polis merkezlerindeki ve okullardaki genetik gözlem merkezleri ağı ile Dünya Gen Konseyi tarafından. Birbirinin yerine geçen genler en baştan yok edilebilseydi, o zaman dünyada savaş da olmazdı (oysa 1960’tan beri pek çok savaş oldu!), ne hükümetler devrilir ne de ayaklanmalar olurdu (ha ha, şaka yapıyor olmalılar, lütfen bir bakın), hatta yasal şiddete karşı bile direniş olmazdı. Dünya nüfusu da rakamsal olarak 2000 yılından çok önce kontrol altına alınacak, sterilize edilecek ve yiyecek maddelerine ve musluk suyuna katılan gizli maddeler ile kısırlaştırılacaktı. Seçilmiş eşler, arzu edilen ancak doğru ve tıbbi olarak düzgün olan, yani Nobel tıp ödüllünün dediği gibi ‘Bizim gibi insanlar’a benzeyen çocuğa sahip olmak için ilaç alacaklardı.
Evet, ancak burada da, ütopyaları ile üstün ırk üreticilerinin hayal dünyasının ne kadar sakat, ne kadar bozuk olduğunu gösteren hastalık tam da ortada duruyor. Ama, bu ölü doğumun her şeyi, henüz ölmüş ya da yenilmiş değil (gerçekten, aynı zamanda şu anlama gelir: hali hazırda ölmüş ve gömülmüş; Almanca’da: nicht alles ist schon gestorben und gegessen von dieser Totgeburt). Dünya Hükümeti’ne göre: kişi Dünya Hükümeti’nin görevlerini, cerrahi operasyonları hatırlayabilse, böylesi bir gelecekte bile korku ile işkence görmüş olabilirdi. Bombalanan sivil sığınaklarda yüzlerce ölü kadın, erkek ve çocuk; ama sevk edilen taburlar da düşman tarafından değil de öncesindeki tedavi yüzünden sakat kaldı. Kazayla öldürme, istisnai vakalarda bir hata mı?! Şimdi, kim düşman? Tüm dünyadaki (kan) Kızıl(ı) Haç altında gerçekleştirilen insani yardım görevlerini bir düşünün; hepsi tarafsız, apolitik, tamamen insancıl, hükümet dışı.
Fırsata göre eylem halinde (gerçekçi politika, hatta yeşil gerçekçi politika!): Dünya Sağlık Örgütü, UNO, Sınır Tanımayan Doktorlar, Acil Servis Doktorları Komitesi vs. Tüm kıtalar, onlar tarafından yaşam/ölüm denge cetvelinin ölüm sütununa kaydedildiler, doktorların seçimi Auschwitz’deki ile aynıdır, burada büyük ölçektedir, Auschwitz katlanarak artan güce yükselmiştir: Nazi faşizmi, bir daha asla!? Şaka yapıyor olmalısınız! Aynı zamanda bu, tıp standardı altında, geniş bir deney alanıdır (kimsenin özlemediği yetimler, kimsenin tanımadığı mülteciler). Emperyalizm de artık eskisi gibi değil, daha ziyade iatro-emperyalizm.
Beni ilgilendirmez, çok uzakta zaten, Üçüncü Dünya, biliyorsunuz işte, vs.. diye düşünenler?! ABD’de (kendi) yerel nüfusun nükleer kirliliği ya da Londra’nın tam da ortasına kasten ve bilerek yayılan biyolojik bakteriyel kirlilik ile ilgili benzer deneyler ve davalar. Peki böbrek ya da karaciğer tükendiğinde doktor ne der? “Maalesef, organ bağışlayan insan sayısı çok az, yoksa aksi halde siz…”
Pişirdikleri kadar sıcak yiyorlar, sıcak pişirdikleri kadar soğuk pişiriyorlar, ofislerinde olduğu kadar özel olarak da, kazandıkları değerlerine, ‘onur’larına yarayacak kadar soğuk. Ne de olsa, yamyam olan medeni insanlar da var. Hiç medeni olmayan yamyam var mı? Voltaire’in daha 18. Yüzyılda bu konuyla ilgili sağlam şüpheleri vardı.
Deneysel alan açıldı, insan avı başladı. Gen, Nazilerle birlikte, kalıtımsal faktör olarak adlandırıldı. Böylece, Kalıtımsal Sağlık Kanunları koyuldu. Sonuçlar malum. 19. Yüzyılda, başarısız okul müdürü sonradan monka dönüşen Gregor Mendel tarafından keşfedilen kalıtım faktörü hakkında, çok fazla kuru gürültü vardı. Buna daha sonra kalıtımsal özellikler adı verildi. Bugün pek çok insan tarafından ırkçı olarak suçlanan ve ‘kara general’ olarak çıkışılan antropozof Rudolf Steiner, bu biyolojik düzeneğin zararını 1920’lerde öngördü ve uyarıda bulundu ve bugün bu geniş bir deney alanına dönüştü. ‘Ahriman’ selamlarını yolluyor. Peki antropozofi? O da aynı şekilde selamlıyor, aşağı yukarı şu melodide: her şeyi inceleyin, en iyisini seçin (mağaza dili, sezon satışı).
Nazi iatrocratların yaptığı ve neden olduğu, başarılmış bir olaydır. Savaşın başlangıcı, savaşın başlangıcından sonra gerçekleşmiştir. Çünkü her şey, Hitler ortaya çıkmadan çok önce, hastalık yüzünden öldürülen 275.000 hasta ile başlamıştır. Cinayet riski hesap edilebiliyordu (evet, sadece hesap edilebilir intihar riski yok; Leferenz’/Haefner’in SPK’nın iatrocratların yok edilmesi için sözlü formülü). Bugün, uluslararası iatrocrat sınıfının tarafında, yarı yolda durdurulma riskini almaktansa, başarılması gereken işin tamamıdır, yani bu başarılmış bir geçmiş dışında her şey ile ilgilidir. Durum, bir zamanlar Avrupa’daki milyonlarca insanın seçilip yok edilmesi iken, şimdi hedef gösterilen tüm dünya nüfusudur, milyarlarca insandır. Evet, kötülüğün gerçekleşmesi de zaman alır (Alman özdeyişi: Gut Ding will Weile haben = iyiliğin gerçekleşmesi zaman alır). Ancak şimdilik en azından bilgiler depolanmıştır.
Bu arada kendisine Nazi diyenler, belki de biraz aşırı istekliler. Sonuçta iatrocrat sınıfı, akıl sağlığını incelemiyor. Daha ziyade kalıtımsal mirasa bakmayı tercih ediyor. Ve bu, tereddüt halinde, ilgili iatrocratın sağlık standardına göre, asla birinde bulunması gereken gibi değildir. Bu durumda, Nazi olmak sayılmaz – Nazi, hadi acele et ve doktor ol. Ya da sizi ortadan kaldırmak için gelecek olan da odur, evet, evet, sizi de!
Dünya, şu anki konumunda, doktorların beyinlerinde bile, olağandışı bir fikir üretebilir. İstedikleri gibi davranamazlar mı? Ah, evet, tabii ki davranabilirler. Ve ne isterlerse yapıyorlar. Ama biz de yapıyoruz. Bu durumda, aktif materyalistler olmaya devam edeceğiz, bu ‘idealistler’e karşı, küçük meselelerde olduğu gibi büyük meseleler de aktif olacağız. Adem ve Havva’dan beri hasta tüm kalıtımsal özümüzle diapathic materyalistler olmaya devam ediyoruz. Bizimle birlikte, daha yakın, daha uyumlu toplumumuzda ve benzer başka yerlerde, dünya zaten neredeyse tatminkar. Geçen senenin çöpünden geri dönen yok, ancak son çöp dışarda: iatrocrat sınıfı Allah’ın her günü, gece gündüz diyette!
*** Zeus ve Leda’nın ikiz çocukları.
– 5 –
Iatrocracy’nin entrikaları ile ilgilenildiği kadarıyla, ne devlet başkanı, ne politikacı, ne de polis ve asker, müdahale etmeyecek. Sonuçta: Dünya Hükümeti, ve bu Tıbbi Devlet Hükümeti demektir, her şey ŞİFA uğruna (HEIL*). Şifalarınızın şerefine!! (Prost GeSSundheit!!).
1988 yılında şöyle yazmıştık: DÜNYA, YÖNETİLEBİLİR OLMAYI BIRAKALI ÇOK OLDU. Her kim organ nakline karşı vasiyet ederse, devlete ve koyduğu yasalara, devletin müdahale hatta araya girme gücüne güveniyordur. Ancak bu ekonominin değişimlerine tabidir. Herkesin bildiği gibi, ekonomi anarşiye neden olur ve mantıksızdır ve sonuçta hep kontrole ihtiyaç duyulur. Karşılık gelen detaylar, prensipte çaresiz olan kapitalist ekonomi ile yakın ilişki içindeki tıbbi standart tarafından belirlenir. En zayıf, en alttan, senin hastalığından da hastalanır, sevgili gen arkadaşım, kafa dengi yoldaşım (lieber Gen-Freund, lieber Gen-osse). Kohl (kabak), öyle ya da böyle kazanacak: Kohl (kabak) = sebze, üstel organ donörü, 1986’da, Çernobil’de halk salatası gurmesiydi.
İlave (Huber) :
Kişisel olarak kastedilen bu değil. Kohl -kendisinden bahsediyor- Koehler’den (mangal) türedi. Bunlar karanlık ormanlardaki yalnız insanlar. Henüz 1976 yılında, federal parlamentoda, acil bir şekilde şirketimizi arıyordu, yeraltına kayma ihtimalimizden korkmuştu. Teyitli cephe hastaları olarak, onunla ilgili endişemiz diğer iatrocratların milyonlarcasına duyduğumuz kadar az olmalıydı. Ama ‘lanet olsun ve kahretsin’ [Alman özdeyişi: verkohlt (yakılmış/aldatılmış) und zugenaeht (dikilerek kapatılmış)]. Evet, aldatmak ve dikmek, tam da iatrocratların işi. Bu düzenbazlar, geliyor, gidiyor. Bir tane bile Gayger sayacı düzgün bir şekilde çalışmıyor. Ama aldatılanlar hassas. Artık siyasetçiler tarafından aldatılmayacaklar. Ama iatrocratların standardını seçiyorlar ve bunun farkında bile değiller. Doktorun muayenehanesinde, genetik tanıma göre hasta olan kalıtımsal özlerinin bilgisayar çıktısını almaya gidecekler. Sonra ne seçtiklerini öğrenecekler. Doktorun kararı, onların kazanan piyango bileti olacak. Yoksa onun mu? Sibernetik, kötü, şeytani çember, egemenlikleri her yere yayılan hakim iatrocrat sınıfına doğru kapanıyor. Kohl (kabak) isim değil, insan değil, adres değil, işaret değil, anlamı ya da önemi yok, daha ziyade bir biyotop (yaşam alanı) belki, koz olmak şöyle dursun, iskambil kağıdı bile değil. Ve onların rengi lejyon. Böylece, mezarlık ile gen tesisi arasındaki vasıta olarak biyotopa geri dönülür. Klasik bir mezarlıktan, geleneksel bir toplumdan ziyade, sen de, sevgili gen arkadaşı, sevgili kafa dengi yoldaş, çocuklarınla ve çocuklarının çocukları ile birlikte, bir biyotop-gen tesisinde mutlu mesut ot gibi yaşamaya devam etme şansına sahip olursun.
Organ nakline karşı vasiyet mi? Bunu kim kontrol edecek? Ölüm döşeğindeki her insanın yanında dava avukatı mı bekleyecek? Hiç hastanede ölmüş bir yakınını gören ve üzerindeki örtüyü kaldıran, kadavrayı kendisi yıkayan ya da organlarının alınmadığından emin olmak için vücudunu kontrol eden birini gören var mı? Çoğu insan örtüden belli olan bir kafa görür yalnızca. Altında ne olduğu incelenmez, cesedin boşluklarında hasır mı var, testere tozu mu, yoksa tuvalet kağıdı mı? Ya da ölüm gerçekleşirken kadavraya geçici olarak el koyacak olan dava avukatı her zaman olabilir mi? Devlet, normalliğin bu alanlarında asla bulunmaz. Bu iyi mi yoksa kötü mü? Hastalar için fark etmez, bizim içinse tamamen farklı bir şey tehlikededir. Çünkü kendi gayemizdeki övünme de ne kadar sağlam olursa olsun, leş gibi kokar. Ancak gerekli olan neyse, gereklidir.
A film by Gerd Kroske // An Icarus Films Release
In 1970, Dr. Wolfgang Huber and a group of patients founded the anti-psychiatric “Socialist Patient’s Collective” in Heidelberg. Controversial therapy methods, political demands, and a massive interest in the movement from patients deeply distrustful of convention “custodial psychiatry,” led to run-ins with the University of Heidelberg and local authorities. The conflict quickly escalated and resulted in the radicalization of the SPK. Their experiment in group therapy ultimately ended in arrests, prison, and the revocation of Huber’s license to practice medicine. From a historical perspective, the SPK court cases seem to anticipate the Stammheim trials, with the exclusion of defense attorneys, the total non-compliance of the defendants, and harsh penalties for both Huber and his wife. The severity of the sentences handed down appears hardly proportional to the actual deeds of the accused. The allegation of having supported the RAF, and thus of being complicit in their terrorism, still clings to the SPK and overlies what the movement was originally about: the rights of psychiatric patients, resistance, and self-empowerment – issues that are still relevant today. SPK COMPLEX focuses on the untold story of events before the “German Autumn” and their consequences up to the present day. A story of insanity, public perception, and (un)avoidable violence.
DOKTOR SINIFI GİTMEK ZORUNDADIR,
ELE ALINMASI VE ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUNUN BİR PARÇASIDIR.
(Tek başına bir şey yapılamaz, eylemlerine son veremez mi? Standarttan çok uzak. Nüfusun üçte biri doktora gitmiyor. Bu insanların sağlıklı olduğuna, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yaşamın mutluluğu denilen şeye sahip olduklarına inanıyor musunuz?)
AMAÇ SINIFSIZ BİR TOPLUM
HASTA SINIF İLERİ !!
Bizim dışımızda kimse bu sorunu ele almıyor, kimse bir çözüm sunmuyor. SPK/PF(MFE). Daha uyumlu ve yakın toplumumuzda, mesela diyaliz ve kalp nakli riski basitçe gerçekleşmez. Aynı zamanda, gen tanısı olmadan, beyin ‘filizlenmesinde’ ya da kalpte ya da böbreklerde bir saldırı varsa, herkes kendisini ve diğerini tanır. Yine de, her şeyden önemlisi, hemen olacak. Felç riskine karşı şok gidericiler var. Daha sonra başarısız olacak ve başka bir yerde saldırıya geçecek. Hiçbir şeyi reddetmiyoruz ya da geri çevirmiyoruz ancak her zaman hedefimiz sağlam.
Mayıs ayı geldi, en son sebze, ağaç bile, ve hatta Alman olan da, eğer hepimiz doktorlar için sebze olacaksak, yaprağa rastlama yetisine sahibiz demektir. Bundan sonra herkes diyalize koşabilir, kalp ya da kafa dikim makinasına, sebzeye dönüşmek için bahçıvana koşabilir. Daha yakın, daha uyumlu toplumumuz içinde zar zor sınırlıyız. Yaşlı olanın, herkesin istediğini alıp satabilmek için özgürlük yanılsamasına ihtiyacı var: daima ayrıştırılabilir olan organizmalar, örneğin sözde insanlar, parçalara ayrılmaya tabi olurlar.
Bu özgürlüktür, yalnızca özgürlüğün yanılsaması değildir. Yani, diyalizler, organ nakilleri sınırsızdır: onun zevkine göre herkes, her çocuk onun hava balonudur (jedem Tierchen sein Plaisierchen, jedem Kind sein Luftballon).
Yaşamaya devam edebilmek için ısrar eden, başkalarının etinin yenmesine ve katledilmesine izin veren, en azından utanmalı. Böylesi soruların asla sorulmadığı, sınır vakalarının, azınlık sorunlarının yaşanmadığı bir toplumda, katı bir biçimde ve ayırt ederek üzerinde diretilmesi gereken, oldukça farklı bir şey mevcut. Biz, kendi adımıza, ne hakkında konuştuğumuzu biliyoruz, ‘sınır vaka’ olan, ‘ikinci derece değer’ verilen bizdik. Kendilerini bize adayan vaizler neredeydi? Heidelberg’te ve Stuttgart’taydılar. Üniversite rektörü ve teolog Rendtorff ve kültür bakanı ve teolog Hahn. Peki o zamanlar ne ile ilgili vaaz veriyorlardı? Otu ortadan kaldırın! Hadi tüm devlet araçlarının defterini dürelim! -bu sırada, yamyamlık ve cesetleri yağmalamak (organ bağışı), yardımsever Hristiyan sevgisinin dostu için vazgeçemediği aracı olurken, muhterem Brinkman televizyonda vaaz veriyordu. Ve kendi ifadesine göre (!) yapmayı unuttuğu tek şey buydu: masasındaki organ bağışı formunu doldurmak.
Gerçeklikle ilgili olan “daha iyi” toplum var olmaya devam ettiği halde, kendi ellerimizle yarattığımız için, geniş ya da küçük aile olmadığı, hatta hiç aile olmadığı için, doktorlardan arınmış olduğu için her halükarda iyi olan, daha yakın ve daha uyumlu topluluğumuzdan doktorları feshettik. 30 yıldan fazla bir süredir, her şartta, her koşulda, en farklı durumlarda bile, klinikte, savaş vererek ele geçirdiğimiz SPK odalarında, avukatların bürolarında ve mahkeme salonlarında, KRANKHEIT IM RECHT (HAKTA HASTALIK/ADALETTE HASTALIK), doktorlar olmadan yaşıyoruz. Terapiye karşı amansız düşmanlık ile, Avrupa Parlamentosu’nda, UNO’da, Dünya Kiliseler Meclisi’nde (Cenevre), Stuttgart’ta ve Bonn’da, sözde politik yorgunluk dönemleri ve sözde isyan zamanları boyunca da, ilerlemeye devam ediyoruz. Kibirli stratejik yaklaşımların hepsi, ortadan kayboldu, bu sırada bu yönlerden gençlere doğru ilerleyen yalnız insanlar, mesela Heidelberg’te, SPK’ya karşı olma ve mücadele etmekle ilgili olarak en azından vicdan azabı duyuyormuş numarası yapmaya zorlandılar.
Iatrocratların saldırı noktası bedendir. Bu durum bizimle var olamaz. Tersi söz konusudur. Cesedi nereye koyacağız? Bu vakada gezinmeniz yeterli olmazdı. Organlarımızın nerede güvenli olduğunu biliyoruz. Iatrocratların bedenlerini satılığa çıkartmıyoruz. Hem satmaya hem de almaya temelden karşıyız. Ancak yeni toplum bile, henüz tavizden bağımsız bir şekilde işlemiyor. Duvar çökecek (Die Mauer wird fallen).
1987’yılında 1989’un yazında bir kırılma olacağına dair herkesin önünde gelecekle ilgili bir tahminde bulunmuştuk. Uygun hazırlıklar ve önlemler alınmalıydı. 1989 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti ve onunla birlikte sözde gelişmemiş doğu bloğu kapitalizmi de çöktü.