Bir Resim Yapacağız Birlikte Modern: 2/5BZ

2/5BZ ‘Dişın’ grafik müdahale (date unknown)

Yeşilçam’ın arka bahçesinde yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle egzotiksiz büyüyen 2/5bz adlı gözelleştirme derneğinin, demoralize yöntemini kullanarak modern resme yansıttığı çalışması. ( 1991 – 2011 )

“ Yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var. “

Bir resim yapacagiz birlikte… modern…

Saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek teröre destek veriyor.

Belki resim yaparak, tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor.

Doğrudan çalışmasına, yazısına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalısıyor.

Terörün arkadan dolanarak, arka bahçede yürüttüğü faaliyetler – ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, Washington’dur, her neyse…

Çağın gereği. Ne kadar sivil toplum kuruluşumuz varsa, o kadar demokratik bir ülkeyiz. vakaa bu.

Ama oraya da sızmak lazım terör açısından.
sızılır, sızarsınız, sızmışlardır.

Masum dernektir, bakmışsınız güzelleştirme derneği, bakmışsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği, bakarsınız bir think tank kuruluşu.

Düşünce üretim merkezi. silahlı terör değil.

Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var. Bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var.

Bir başka ifadeyle sanatına konu yaparak… Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor….

Bir resim yapacağız birlikte… modern…

Vicdani Cinnet Kurbanı
REMAKE REMIX RIPOFF TURKISH REMAKES AND COPYCULTURE OF CINEMA


Interviewed 4.5.2013

‘hayatta muvaffak
belinde oynak’

Serhat Köksal’la muhalif sanat üzerine

Osman Odabaş’ın 2012 senesinden hazırladığı “1990 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatta Politik Görüntü ve Eleştiri” başlıklı doktora tezinden alıntıdır :

Türkiye’de eleştirel/ muhalif bir kültür yapılanması var mı? Yoksa bu bir avuç insanın çabalamasından mı ibaret?

Serhat Köksal: Öncelikle, “eleştirelliğin biçimi ve bo­yutu bu kadar önemli midirden başlayayım. “Eleştirel/ muhalif kültür yapılanması” ile “bir avuç insanın çabala­ması” birbirinin ikâmesi, önkoşulu yahut zıttı mıdır? Eğer “bir avuç insanın çabalaması”nın “eleştirel/ muhalif kültür yapılanması”nın önkoşulu yahut gerekliliği olduğu düşü­nülüyorsa, buna pek katılmadığımı söylemeliyim. Aynı şe­kilde, “yapılanma”nın sürdürülebilir olma gerekliliği bulunduğunu da düşünmüyorum -bu, süreksiz, pekâlâ bir avuç muhalif insanı oluşturabilecek bir “yapılanma” da ola­bilir. Mesela, 2010’da Berlin’de bir sirk çadırında gerçekleştirdiğimiz ve “Urban Jealousy / Kentsel Kıskançlık” başlıklı bağımsız Gezici Tahran Bienali’nin performans sa­natçılarından bir kısmının katıldığı bir program olan “Urban Lousy / Kent Berbat”ın çağrı metninde de dediği­miz gibi, bu, zaman zaman birleşip, zaman zaman dağılan bir “yapılanma”dır. Kendiliğinden, zaman zaman birleşip zaman zaman dağılma hali, “yapılanma”nın dönüşebile­ceği kurumsallaşma ve dolayısıyla evcilleşme tehlikesinin de bertaraf edilmesine yarar. Fakat, elbette, bu kastettiğim muhalefet etmenin tek biçimi yahut kuralı da değildir. Bana kalırsa, muhalif kültür geleneği ve bunun nasıl manipüle edildiği / unutulduğu/ unutturulduğu, muhalif/ eleş­tirel tavrın nasıl bir biçimde olduğundan, nasıl bir biçim alacağından daha önemli bir nokta. Bu coğrafyada, halktan yana, kurulu düzene, muktedirlere karşı olmanın, bu mu­halefeti mizah da dahil çeşitli araçlarla hayata geçirmenin bir izi var. Bu iz, yine muktedirler tarafından manipüle edilen, unutturulan bir iz. Mesela, karşımıza iktidarın maskotu, milliyetçi kahraman, köyün şaklabanı, hatta yoğurt markası olarak çıkabi­len Nasreddin Hoca, aslında halktan yana, mizahı kullanarak iktidara karşı duran bir muhalif. Ayrıca, öyle görünüyor ki, bu coğ­rafyada çeşitli yerlerde, farklı zamanlarda, baskıya karşı ortaya çıkan ve Hoca’ya atıfla anlatılan fıkra­ların bahsettiğim “kendiliğinden toplanıp dağılan muhale­fet etme biçimi” ile de ilişkisi var. Bu izi takip etmek, bu tecrübeyi bilmek ise, her şeyden önce, her şeyi yeniden de­şifre etmekle, keşfetmekle vakit kaybetmenin ve muktedir­lerin yemlerini yutmanın önüne geçiyor -ki, baskının arttığı ve dolayısıyla bu yemleri yutmamanın çok daha önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Serhat Köksal ‘DNA Fascism’ grafik müdahele

Başka bir kültür, dünya, sistem istemek ve iktidar odaklı, otoriter yaptırımlara muhalif durmak neyi gerektiriyor?

Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmayı gerekti­riyor ve elbette cesur olmayı… Muktedirlerin attığı yem­lere karşı tetikte durmakta, yukarıda bahsettiğini muhalefet çabasından, bu izlerin bilgi ve tecrübesinden beslenmenin ve bu çabanın nasıl manipüle edildiği, unutturulduğu üzerine kafa yormanın önemli olduğunu düşü­nüyorum. Bu çabanın muktedirlerin çıkarlarına göre yeniden imâl edildiği, muhalefetin piyasaya ancak tehlike­sizce yahut tehlike geçince verildiği bir ortamdayız. Üs­tüne üstlük, devamlı kabuk değiştiren baskı, giderek ağırlaşan bir şekilde, mesela, iyiliksever parıltılarla dona­tılmış gözyaşları, vicdan bombaları olarak üzerimize gel­meye devam ediyor. Bu da bir dönemeçtir. Bu dönemeçte. Aziz Nesin’in “Bu bir dönüm noktasıdır. Bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kişilikler zayıflar ve kişiliksizleşirler” cümlesi de aklıma gelmiyor değil. Dikkatli olalım ve yemleri yutmayalım derken de, aslında neye ihtiyacımız olduğunu yeniden gözden geçirmek, hep “daha fazla’sını istemekten vazgeçmek, vazgeçerken de, yapıcı olma zorun­luluğunu bir yana bırakıp yıkımı da göze alma cesaretini göstermek lâzım diye düşünüyorum.

Senin yaptıklarına, Foucault’nun parrhesia kavramı, yani sanat aracılığıyla iktidara, güç odaklarına doğrudan hakikati, görmek istemediklerini göstermek, gerçeği dile getirmek ve “toplumsal muhalefette bağımsız bir ses olmak” di­yebilir miyiz?

Bunu bu kavramlarla değil de daha yalın kelimelerle yapsak daha iyi, Bu ağır akademik referanslarla süslü kavramsallaştırmaların in­sana hem vakit kaybettiren hem de insanın zihnini başka iktidar bi­çimlerine bağlayan bir tarafı var. Muhalefeti seçkin bir akademik dil, seçkin bir referans çerçevesi peşine düşmeden, basit bir dille yapmak daha doğru. Çoğu zaman bu akademik dil ve bu akademik dilin bir üst referans çerçevesi ola­rak üretilmesi, bahsettiğim muha­lefet geleneğinin manipülasyonundan / unutturulmasından, bu muhalefet geleneğinin bıraktığı izin üstünün örtülmesinden çok da farklı değil. Meselenin özünü kaçırıp biçimin ve şık gönder­melerin peşine düşen, bunu da muhalefet etme adına yapan, okulun rendesinden parası ve vakti çalınarak geçmiş, aklı karışık okumuş cahillerden olmamak lâzım.

Kendi İşlerini politika ve sanat ilişkisi üzerin­den nasıl değerlendiriyorsun?

Politika ile sanat arasında ilişkiler tarif etmenin, iktidarı ve politikayı teorize et et bitmeyen bir şeye dönüştürmek, daha da fenası, bunun üzerinden en muhalif zeminlerde dahi, orada duy­mayı beklemeyeceğiniz bir iktidar dili üretmek ve bunun içinden, insanların zihinlerini ve eylemliliklerini kapatmaya çalışmak gibi bir riski var zannediyorum. Böyle olunca da, akademik boğuntunun demin bahsettiğim sorunları dışında, iktidarın dilinden, sanatı politikanın taşe­ronu yahut şık duran vitrinine dönüştürme gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Nitekim, bu bir yanıyla, tam olarak neyi eleştirdiği belli olmayan bir dil yaratırken, diğer yanda da asıl eleştirilmesi gere­ken şeyi bir hokus-pokus ile gözden kaybediveriyor. Bol bol eleştiri yapılıyor da, mesela, bunun ekonomik zemini gözden kaybediliveriyor.

Bunu da görmek gerekiyor. Bu iki itirazın birbirini beslemesi bana çok daha doğru ve beklenmedik gelişmelere açık geliyor Bu çerçe­vede, itirazımı, kendi dilim içinde, çeşitli araçlar kullanarak söylemeye gayret ediyorum, içinde yaşadığımız, iktidarın bas­kısını çeşitli araçlarla artırdığı bu dönemde, iktidarın, akademik bo­ğuntuların da dahil olduğu yemle­rine karşı geliştirilecek itirazın bazen “kör gözüme parmak’’ açık­lığında olması gerektiğini düşünü­yorum. Bu türden bir muhalefet tehlikesiz bir iş değil, iktidar canını yakacak ve devşiremediği türden muhalefeti ortadan kaldır­maya yönelik olarak çok ağır bedeller ödetmek için elinden geleni yapıyor.

Yahut ekonomik zeminden kaynaklanan itiraz, kendine-sivil bir toplumculuk içinde eritiliyor. Muhalefet, kerameti kendinden menkul bir üst-dil içerisinde, iktidarın işine yarayacak şekilde sulandırılıyor. Mesela, 1 Mayıs için dahi, “keşke işveren örgütleri de burada olsa’’ yahut “Türkiye’nin bütün renkleri burada” dangalaklığının etkisi altında kalmak ve mesela, “seneye de tek konuşmayı eski bir işçi lideri olarak Başbakan yapsın” gibi bir hezeyan içine girmek mümkün. At izi, fena halde it izine karışıyor. Bu türden bir karışıklığa, en basit gerçeklerin dahi görülmemesine yahut çarpıtılmasına karşı da, Aziz Nesin’in büyük bir heyecanla “bunları görmemek için insanın toplumsal gözünün kör olması lâzım” deyişi aklıma geliyor. Zaman zaman cin­nete de dönüşebilen bir itiraz / muhalefet / eleştiri hali, sadece yemleri, tuzakları bol zihinsel çerçevelerden beslenmiyor, bunun hayatta somut ve ağır koşullardan kaynaklanan bir karşılığı var

Sanat ve eleştiri üzerinden kendini tanımlar­ken, yakın hissettiğin bir ideolojiden bahset­mek mümkün mü? Sitüaşyonistler gibi sanat yapıtı fikrine de karşı mısın mesela? Yani, poli­tikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesindense, sanatı alternatif bir politika üretmek için bir aracı, bir araç mı görüyorsun?

Sanat yapıtı bu kadar tanımlı, belirli bir şey olmamalıdır -yani, ne“politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sü­rülmesi” ne de “sanatı alternatif bir politika üretmek için araç / aracı olarak kullanmak”gibi kesin ve keskin ayrımlar doğru. Sanat yapıtı denilen şey tama­men “tanımlanamazlık” etrafın­dan inşa edilmelidir demek istemiyorum, ama bir o kadar da belirsiz, tanımlanamayan bir ta­rafı, duygusu vardır bence. Ay­rıca, sanat yapıtını katı bir çerçevede tanımlayıp sanatçıyı bir sanat yahut düşünce akımına yamayarak yaptığımız işi, “rek­lam”ı teorisyenler, küratörler, sanat eleştirmenleri eliyle yapılan, “ambalaj de­ğeri” belli, piyasada gideri olan “mal’a yahut ha­lihazırda patenti alınmış bir “mal”ın Türkiye bayiliğine dönüştürme fikri çok rahatsız edici.

Sitüasyonizmle macerama gelince, seneler önce, Türkiye’de ilk defa Sitüasyonizm özel sayısı yapan bir sanat dergisi benden iki sayfa istemişti. Hazırlayıp teslim ettim, ama işi yeterince Sitüasyonist bulmamışlar olacak ki, sümenaltı ettiler. Ben de böylelikle Sitüasyonizme yaman­maktan son dakikada kurtuldum.

Güncel sanat kurumsallaşma altında zoraki bir politik tavır sergiliyor, eleştirinin hakikati değil de, kurumlar tarafından öne sürülen simülasyonuyla yüz yüzeyiz gibi. Senin yaptığın işler ve yer aldığın projeler bunun tam karşısında duru­yor, bunu nasıl icra ediyorsun?

Bu işleri / projeleri yapmayı bilmek ve istemek, ısrarcı olmak ve yaptığın işe inanmak gerekiyor. Yine de, yaşama koşullarından dolayı istediğini hayata geçiremeyebiliyorsun. Şanslıydım ki, ‘90’larm başlarından beri ürettiklerimi birtakım kurumlara ait sergi salonu yahut onun türevi “al gülüm ver gülüm art camialarına” muhtaç olma­dan insanlara ulaştırabildim. Üretilen demo ka­setler, posterler, dergiler arkadaşlarımın dükkânları vasıtasıyla ve posta yoluyla insanlara ulaştı, Türkiye’deki ve dünyadaki meraklıları, bu işleri bu şekilde elde etti. Sözünü her şeye rağmen ve samimiyetle, bağımsız bir şekilde söyle­mek isteyen sanatçılarla yapılan grup projelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadan 650 sanatçının katıldığı, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da konaklayan ve o şehirler­deki arkadaşlarımızın desteğiyle bağımsız ortamlarda gerçekleşen Gezici Tahran Bienali de böyle bir deneyimdi. Zübük dergisinde 1962’de yayınlanan bir reklamda dalga geçildiği gibi, “hayatta muvaffak, belinde oynak!” olmayan, gerçek, samimi, gözükara bir muhalefete ve bu türden muhalefeti dile getiren sanatçıya, bugü­nün ağırlaşan koşullarında çok ihtiyaç var. Dola­yısıyla, yine aynı reklamda yazıldığı gibi, “Hocasız olarak iki ayda belinizi 120 derecelik demokratik biçime sokabilirsiniz” isteğinin yakı­nından geçmeden, çok büyük sonuçlar bekleme­den, bireysel yahut kolektif olarak, herkesin gücü, sınırları, çapı dahilinde ve bunları zorlaya­rak, sözünü bağımsız bir şekilde söylemeye devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bienaller Türkiye’de güncel/ çağdaş sanat piyasasının temel dinamiklerini oluşturu­yor. “En politik bienal bu”, “en eleştirel sergi bi­zimki” gibi söylemler medyada sık sık yer alıyor. Dünyada yeniden yükselen politik, eleşti­rel, muhalif duruşlar, toplumsal değişimler üze­rine yeni bir kültür endüstrisi inşa ediliyor. Eleştiri, merkezi bir otorite tarafından tanımla­narak piyasaya sürülüyor. Bu konu hakkında fi­kirlerin nedir?

Kültür ve sanat kurumları bu sürecin ve küresel­leşen sanat piyasasının kapı bekçiliğini yapıyor. Yani, sanatçının samimi eleştirisini olumluyormuş gibi görünerek sistemin dilini başka bir noktadan yeniden üretiyor. Böylece, doğrudan sansür yerine, daha dolaylı bir mekanizma işle­tilmiş oluyor -sanatçının eleştirisi, kurumun bakış açısı içinde zararsızlaştırılıyor, sanatçının dili ehlileştiriliyor. Bunun içinde, sanatçının eleştirisinin normalleştirilmesi de var, sanatçı­nın işinin küresel bir pazarda satışa uygun egzo­tik mal haline getirilmesi de.

“Direnistanbul” kapsamındaki, Siemens’teki ya da 2/5bz projelerindeki İşlerin kurumsal bir hi­maye sisteminin içine girmeden, onun dışında durarak geliştirilen eleştirel tutuma örnek. Yap­tığın o işleri sen nasıl tanımlıyorsun?

Bu eleştirel tutumu sürdürmenin ve kurumların cevabının hayattaki karşılıkları üzerinde dur­mak gerekiyor. Demin söylediğim gibi, kültür ve sanat kuramlarının işi doğrudan sansüre vardır­madan içeriği ve dili normalleştirmek / ehlileş­tirmek gibi bir işlevi var. Fakat, gayet nötr bir dille, isim verme­den, teorik yapılabilecek bir eleştiriyi, sorunun asli olabilecek unsurlarını, can alıcı noktalarını “kör gözüme parmak” yaptığında, sistemin “demokratik” ve “çok­sesli” kurumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Mesela, 2009’daki Beğenal projesi için, birçok gazete ve televizyon röportaj istediğinde, demeçlerimiz yerine işlerimiz, ör­neğin, yaptığımız poster görünsün istemiştik. Röportaj için peşi­mizde koşanlar bu isteğimi önce onayladılar, sonra “başka bir anlam yüklü kurum logolarını, isimlerini gösteremiyoruz, çünkü üstlerimiz bizi işten atmakla teh­dit etti” noktasına gelindi. Yahut, bir kurum hedef alındığında, o kurumun medyada köşe kapmış sözcülerinin saldırılarına maruz kalındı. Fakat, Beğenal’e ve 2009’a gelmeden de enerji boru hatlarının kültürel diyalog zorlamalarıyla ilişkisi, uluslararası sermayenin köprü kurmayla ilgisi ve büyük sanat etkinlikleriyle bağlantısı, şehirlerin markalaştırılma çabaları üzerine, uzun süredir çeşitli ülkelerde performanslar ya­pıyorum. İstanbul’da da, Direnistanbul’dan önce, Gözel Geceler kapsamında böyle etkinlik­ler düzenliyordum. Mesela, 2007’deki “Bugün Bienal ve 2010 için Ne Yaptın” böyle bir etkin­likti. “Bienalleri niye sadece Kültür Bakanlıkları, büyük sanat vakıfları veya modern çağdaş hol­dingler yapar” sorusuna cevapla 2008’de gerçek­leştirilen Gezici Tahran Bienali de bu kapsamda sayılabilir. 2009‘daki IMF-Dünya Bankası toplantılarından önce de, neoliberal dönüşüme ve bu dönüşümün cici vitrini olarak aynı döneme denk gelen Bienal’e dikkat çekmek için Beğenal’i gerçekleştirdik. Hatırlanırsa, açılışı 12 Ey­lül’e denk getirilen 2009’daki Bienal ve etrafındaki tartışmalar, emek üze­rindeki baskıyı bir tarafa bıraka­rak, “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” diyen ne idüğü belirsiz bir “demo­kratikleşme’yi yahut kendine-sivilliği her şeyin çaresi olarak gören bir zihniyetin de doğuşu gibiydi. Bu zihniyet 2010’da “Yetmez ama Evet” şiarıyla karşımıza geldi ve zihin bulandırmanın, zemin kay­dırmanın neredeyse etiketi oldu. Buradan hareketle, asıl dokunul­ması gereken bir başka nokta da, sistemin ve sistemin kuramlarının ürettiği, henüz kurumsallaşmamış yapılar ve bu yapılar eliyle dola­şıma sokulan gayrı-aklî /gayrı-ahlâkî düşünme biçimleri. Bu düşünme biçimleri, tartışma gö­türmeyecek şekilde ahlâklı ve akılcı olarak sunu­luyor ve insanların düşünme biçimlerini devşirerek, GDO’lu ürünler gibi mutasyona uğ­ratıyor. En alternatif alandan anaakım medyaya kadar “sızan” / “sızdırılan” ve benim “libertür ka­fası” dediğim düşünme biçimi de bu.

Serhat Köksal ‘Siemens Savaş Aletleri’ afiş uygulama, 2005

Siemens Sanat Galerisindeki tank işini ve ser­gide olanları anlatabilir misin?

25 Ocak 2005’te Siemens Sanat Galerisi’nde sergi kapsamında bir sunuş yapmak için davet alıyo­rum, Ön konuşmada sergiye galerinin duvarla­rına posterimi yapıştırarak katılacağımı beyan ediyorum. Sunuş bu posterle sınırlı değil, ayrıca bir saat boyunca çeşitli videolarım gösteriliyor ve sunuş günü, hazırladığım bu özel posterin sekiz- dokuz tanesini Simens Sanat Galerisinin duvar­larına yapıştırıyorum. Posterin başlığı “Siemens Savaş Aletleri Sergisi”, Leopard tanklarını ve ay­rıca bunların elektronik düzeneğini üreten Siemens’ın dijital kültür içindeki yerini göstermeye çalışan posterde Leopar tankı Fındıklı Simens Sanat Galerisinin önünde duruyor. Bana göre, böyle bir sunuş Siemens’in kendisi tarafından bile gelecek vakitlerde yapılabilecektir, “bakın biz ne kadar açığız” mantığıyla. Oraya gelen kit­leyle bir kaynaşmamız oluyor. Bu yaptığım pos­teri isteyenlerle, web sitemi alıp kontaktta kalmak isteyen yeni insanlarla tanışıyorum. Ama sunuş sonunda çok ilginç bir tepkiyle karşılaşıyo­rum. Küratör arkadaş diyor ki: “Galerinin mü­dürü yaptığın poster nedeniyle zor durumda. Posteri ve galerinin içinde bu posterle ilgili çekti­ğin videoyu hiçbir yerde yayınlayamazsın. Sie­mens’in adının kapatılması lâzım. Adam işten atılacak. Çok şeker bir adam, iki çocuğu var…” Acı ve komik bir tepki. Halbuki, serginin katoloğunda ve dvd’sinde yer alması için hazırlamıştım o posteri. Hatta, olayın ilk dakikalarında serginin yardımcı küratörü de posterleri video kamerasına çekmişti, kendi dvd katalogları için. Üzülüyorum, küratör benim işimi destekleyeceğine olayı kapat­maya çalışıyor. Ben de en sonunda rüşvet olarak Leopar tankı istiyorum onlardan…

2/5BZ John Peel 1st January 2003

don’t forget to check for more at

2/5BZ


American Underground Comics (Part 1)

Ween #7 Boogeyman_small
Tony Fero ‘Boogeyman’ 2017

Interview with comic book artist

creator of Rubber Wolf

Tony Fero

December 2005

How do you evaluate current comics culture as an oldschool artist?

Things are not looking good from where I stand. Obviously, I realize it’s mainly a generation gap thing. My formative years as a comic book fan were the 70’s – early 80’s so that style wil always be nearest to my heart. I also read a lot of 60’s Marvel reprints as well as reprints of the old EC Horror stuff at that time.There are a few decent comics around these days but as far as the overall quality, I don’t think it can compare to that great old stuff.

Are there any comic series you follow?

I don’t follow any monthly comics regularly but there are a few things that I buy sporadically whenever I happen to see them. The Walking Dead is the best thing I’ve read in recent years. Unfortunately, it seems the publishing schedule is fairly unstable so I just get the collections as they come out. Richard Sala’s Evil Eye is a favorite as well. And I like to follow the work of a few favorite artists such as Mike Mignola, Jaime Hernandez and Steve Rude.

I presume that horror comics have a special place for you?

Yeah, I was raised on superhero comics and I love all the old Marvel stuff but these days superhero comics don’t do much for me. I really can’t get enough of the old Horror stuff though. I have a pretty large collection of EC Comics and other pre-code Horror comics as well as a lot of the 70’s black and white magazines (Eerie Publications, Skywald, Warren) from which I draw immeasurable inspiration.

splattertown
Tony Ferro ‘Splattertown’ 2014

What would you like to say about todays horror culture?

There will always be a lot of old-school Horror freaks out there to keep the flame burning but I’m not really too fond of a lot of the stuff I see. There seems to be a bit too much focus on crappy horror junk like Freddy and Jason and all the serial killer worship that gets mixed up in the horror scene. I’m much more fond of the creepy atmosphere of early horror and the cheesy, over-the-top 50’s-60’s stuff than the grim, reality-based stuff that’s been going on since the 70’s.

Is there any publication continuing the Eerie spirit over there?

Nothing that I’m aware of unfortunately. Like I said earlier, there are some good Horror comics being produced but I haven’t seen anything that really captures the spirit of that great old stuff.

What did you lately seen or what should you recommend us?

If you’re asking about new Horror movies, I really dug Land of the Dead. It didn’t really live up to my expectations but to be fair, my expectations were unreasonably high. As far as non-Horror movies go, Batman Begins and Revenge of the Sith were both excellent.

What do you think about current Asian horror cinema?

I’ve been a fan of Japanese and Chinese cinema for many years so I always keep an eye on the movies coming from that part of the world. There have definitely been a lot of great Horror movies coming from them recently. I think the Horror Movie business in the US had gotten pretty stagnant at the time, focusing on boring slasher movies and the Asian movies gave people a different kind of Horror that they hadn’t seen before. Unfor­tunately, Hollywood has a habit of trying to suck every ounce of money they can out of a popular concept and proceeded to rape the genre until it’s now on the verge of becoming just as boring and cliched as the stuff that preceded it. I have faith in the Asian filmmakers to keep coming up with fresh ideas for us to enjoy and I have equal faith in Hollywood to continue to give us watered down Hollywood-ized ver­sions of them.

for more monster art & underground comix:

Rubber Wolf? Comix


sensation_boom_01
Enzo Garza ‘Sensation Boom’ 2015

Monsters, Ghouls and Troubles

Enzo Garza

December 2015

sensation_boom_04
Enzo Garza ‘Sensation Boom’ 2015

Hi Enzo, can you tell us a little bit about yourself?

Hello. I go by the name Enzo Garza, I create and destroy many things in life. Right now, I’m working on a handful of projects that will manifest in 2016. My main bag is monsters, ghouls and trouble etcetera.

How long have you been active in the comic strips area?

I’ve been working on and off for years now, with only a handful of works currently out there.

What kind of works have you pursued until now?

Honestly, anything I can dig.

You mostly seem to produce independent diy books. Can you tell us about your Sensation BOOM and Mik-Viktor characters?

I love the independent and DIY comics and get a real kick out of seeing people produce them.

As for Sensation BOOM, it’s a mini comic I started in 2010 when I ushered at a local movie theatre. I would always carry scratch paper and sketch. Then one day I folded a paper in half and created a 2 page mini comic called Sensation BOOM. The main idea being on page 1 a monster or ghoul would show up only to be blown apart by Sensation BOOM on page 2. It all carried on and I ended up producing 10 issues of a four page mini comic. 2016 will see Sensation BOOM return with a run of larger mini comics and will flesh out more about the main character. One thing I really like about him is he’s just this homeless drifter with the ability to explode and regenerate. He’s got a short temper and dresses in found clothing. The whole monster and creature brawling is just a small part of it.

Mik Viktor_02_small
Enzo Garza ‘Mik-Viktor’ character illustration (2015)

Mik-Viktor, a warrior leech from the earth’s core, came to be after my wanting to join in Simone Angelini’s Intergalactic Tournament of MAZZATE* (a comic book fight club). Mazzate being a place were creators come together to have their characters fight each other to the death via animation. It was a blast to design such a horrid creature like Mik-Viktor and all the more rewarding seeing the entire fight unfold.”

Are the comic strips of Mik-Viktor going to be published or is it only a character design?

Mik-Viktor is definitely a comic I want to now make, he’s a mean motherfucker and I dig him greatly. I’ll have a Mik-Viktor comic out in early 2016.

As foreign readers, we got to know American comic strips as super heroes except for some examples like CREEPY and EERIE. However, in time, an alternative scene which includes illustrators like Robert Crumb and the visibility of underground comics surfaced. Can you tell us briefly about American underground comic strips?

My introduction to comics outside of Marvel and DC came at an early age from my father’s copies of Creepy and Eerie magazine. I loved all the chaos and horror within the pages and those covers were incredible. Richard Corben was definitely a favorite of mine. Most of my copies had water damage due to my father’s comics being in a flood. Beyond the water damage I would also find these pages all penned up by his ex-wife. Something my father would later tell me was because she didn’t like comics and thought they were stupid. It wasn’t until later in life I discovered the works of Robert Crumb and those in the pages of Zap Comix. I had never seen such freedom, lust, rage, fear and doubt portrayed in such a way. Add to that the copious amounts of sex and perversion, it was all so incredible to behold.

Your favourite artists or favourite comic books?

Right now I’m really enjoying the works of Matthew Allison (Cankor), Ofloda Monstro, Benjamin Marra (Terror Assaulter: O.M.W.O.T.), Pedro Mancini (Alien Triste), Jason (You Can’t Get There From Here), Chuck Forsman (Revenger), Simone Angelini (Anubi), Alexis Ziritt (Space Riders) and Michel Fiffe (Copra) to name a very few.

On what year did you get involved in this movement?

I suppose my beginnings in the movement occurred the moment I created my own comics and photocopied them for distribution. Honestly, I don’t feel I’m bringing anything to the table right now. At least enough to commentate on the medium as a whole. We’ll see how it all goes once I actually put something of worth out there.

I guess you’re into horror and monster movies. I was very surprised when I read and found out that Godzilla which we know from Japanese cinema was actually inspired by a much older American movie “Phantom from 10.000 Leagues”. What do you think? Which one is more successful in monster movies?

Godzilla’s an old friend of the family, I’d say no one really stands a chance against the real King of the Monsters.

Can you tell us your favourite movies in the genre of B-movies and horror movies?

Growing up I have such fond memories of Horror movies and the B-movie as a whole. VHS was big during my youth and I spent lots of time growing my collection. Much in thanks to the ability to record the movies we would rent from our local video store. I’ll always have a special place in my heart for the original Texas Chainsaw Massacre, Evil Dead, Night of the Living Dead (1990), Re-Animator and Child’s Play. I have an early memory as a child being terribly scared of Pet Cemetery.

Enzo Garza,’Sensation Boom’ skecth (2015)

What are you working on now. Are there any books you’re planning to publish in the near future?

I’m currently working on Sensation BOOM with plans to release the first issue in early 2016. As for the near future, that belongs to Mik-Viktor and a comic I’m very pleased with called Kelp. I’m very anxious for that one, it’s certainly something I’ve poured my self into and can’t wait to share with everyone.

sensationboom.blogspot.com

sensation_boom_small
Enzo Garza ‘Sensation Boom’ 2015

Enzo Garza

Canavarlar, Hortlaklar ve Sülükler

Aralık 2015

Merhaba Enzo, bizlere biraz kendinden bahseder misin?

Merhaba. İsmimle başlamak gerekirse, ben Enzo Garza, hayatta birçok şeyi yıkar ve yaratırım. Şu anda 2016’da ortaya çıkacak bazı projeler üzerinde çalışıyorum. Dosyamda her zaman canavarlar, hortlaklar ve belalı şeyler bulunur.

Ne zamandan beri çizgi roman dünyasındasın, bugüne kadar ne tip çalışmalar yaptın?

Şu sıralar elimin altında olan bir avuç iş üzerinde yıllardır uğraşmaktayım ve dürüstçe söyleyebilirim ki sevdiğim, ilgimi çeken ne varsa yaptım.

Sanırım daha çok bağımsız kitaplar yayımlıyorsun, bizlere biraz Sensation BOOM ve Mik-Viktor karakterlerinden bahseder misin?

Bağımsız ve kendin yap (Do it yourself) formatındaki çizgi romanlara bayılıyorum ve insanların ürettikleri bu işleri görmekten gerçekten zevk alıyorum.

Sensation BOOM’a gelince, 2010 yılında yerel bir sinema salonunda yer göstericiyken başladığım kısa bir çizgi roman. Ben her zaman yanımda karalayabileceğim ve çizim yapabileceğim malzemeler taşırım. Derken bir gün, kağıdın tekini katlayıp adı Sensation BOOM olan iki sayfalık bir kısa çizgi roman yarattım. Ana fikir, birinci sayfadaki canavar ya da yaratığın ikinci sayfadaki Sensation BOOM tarafından yerle bir edilmesi. Tüm bunları bu şekilde süren, on nüshadan oluşan dört sayfalık kısa çizgi romanlar olarak tamamladım. 2016’da Sensation Boom genişletilerek ve ana karakter hakkında ayrıntıları da içerecek şekilde yeniden geri dönecek. Ana karakter hakkında gerçekten sevdiğim şeylerden biri, o yersiz yurtsuz bir serseri ve patlayıp yeniden oluşabilme yeteneğine sahip. Asabi biri ve ne bulursa onu giyiyor. Tüm canavar ve yaratıklarla olan kavgası ise bu durumun sadece ufak bir parçası.

Mik-Viktor, magma tabakasından gelen savaşçı bir sülük, tanınması MAZZATE* Simone Angelini’nin Galaksiler Arası Turnuva’sına (bir çizgi roman dövüş kulübü) katılmak istememden sonra gelişti. Mazzate, yaratıcıların karakterlerini animasyon yoluyla ölümüne dövüştürmek için biraraya geldikleri bir yer. Mik-Viktor gibi feci bir yaratık tasarımı ortalığı kasıp kavurdu ve tüm dövüş boyunca artan bir şekilde ortaya çıkarak kendini gösterdi.

Mik-Viktor’un hikayeleri yayınlanacak mı yoksa sadece bir karakter tasarımı mı?

Mik-Victor kesinlikle şu an yapmak istediğim bir çizgi roman, o aşağılık bir puşt ve onu fazlasıyla geliştirmek istiyorum. Ve sanırım 2016’nın başlarında bir Mik-Viktor çizgi romanı çıkartacağım.

Mik Viktor_04_small
Enzo Garza ‘Mik-Viktor’ character illustrations (2015)

Yabancı okurlar olarak Amerikan çizgiromanlarını CREEPY, EERIE (Süper Korku) gibi örneklerin dışında hep süper kahramanlarla birlikte tanıdık, fakat zamanla Robert Crumb gibi çizerlerin de olduğu alternatif bir sahnenin, yeraltı çizgiromanlarının varlığı su üstüne çıktı. Bizleri biraz Amerikan yeraltı çizgiromanlarından bahsedebilir misin?

Marvel ve DC dışındaki çizgi romanlara başlamam erken yaşta babamın Creppy ve Eerie dergileriyle gerçekleşti. Sayfalardaki kaos ve korkuya bayılırdım ayrıca kapakları inanılmazdı. Richard Corben kesinlikle favorimdir. Elimdeki birçok kopya babamın çizgi romanlarını sel bastığı için hasarlı. Hasarın haricinde bulabildiğim sayfalar da babamın eski eşi tarafından karalanmış durumda. Bunu yapmasının nedeni, sonraları babamın bana anlattığına göre eski eşinin çizgi romanlardan hoşlanmadığı ve aptalca bulduğu içinmiş. Robert Crumb’ın işlerini Zap Comix’te keşfetmemle birlikte, daha önce hiç karşılaşmadığım bir özgürlük dürtüsü, şehvet, korku, şüphe ve öfkenin tasvirleriyle karşılaştım. Tabii ki buna bolca sapkınlık ve seks de eklenmeli, tüm bunları gözlemlemek inanılmazdı.

Favori çizerler veya sevdiğin dergiler?

Bu aralar işlerinden keyif aldığım Matthew Allison (Cankor), Ofloda Monstro, Benjamin Marra (Terror Assaulter: O.M.W.O.T.), Pedro Mancini (Alien Triste), Jason (You Can’t Get There From Here), Chuck Forsman (Revenger), Simone Angelini (Anubi), Alexis Ziritt (Space Riders) ve Michel Fiffe (Copra) gibi bir kaç isim var.

Sen harekete kaç yılında katıldın, şu anki bağımsız çizgi romancılığı nasıl değerlendiriyorsun?

Sanırım kendi çizgi romanlarımı yarattığım ve onları fotokopiyle çoğaltarak dağıttığımda bu harekete girişim gerçekleşmiş oldu. Dürüstçe diyebilirim ki ortaya çok da birşeyler koyabildiğimi hissetmiyorum şu an. En azından yorum yapabilmek için genel beğeniyi yakalayan ortalama bir şeyler gerek. Ben değeceğini düşündüğüm birşeyleri ortaya koydum ve bundan sonra nasıl gidecek göreceğiz.

Godzilla’nın, Amerikan yapımı daha eski bir film olan “Phantom from 10.000 Leagues”den esinlenerek çekildiğini okuduğumda şaşırmıştım. Sen ne düşünüyorsun; Canavar filmlerinde hangi taraf daha başarılı?

Godzilla ailenin en eski dostudur ve ona, Canavarların Kralına karşı kimsenin şansı olmadığını söyleyebilirim.

B-Movie veya korku filmlerini sever misin?

İlk gençliğimde düşkünü olduğum korku filmleri ve B-movie‘lere dair bir kaç anım var. VHS benim gençliğimde gerçekten yaygındı ve zamanımın çoğunu bunların koleksiyonuna harcadım. Yerel video dükkanları sayesinde kiraladığımız filmleri kayıt edebilme durumu vardı. Gönlümde özel yeri her zaman olacak olanlar “Original Texas Chainsaw Massacre”, “Evil Dead”, “Night of the Living Dead” (1990’daki yeniden uyarlaması), “Re-Animator” ve “Child’s Play”’dir. Erken çocukluk anılarımda müthiş korktuğum film ise “Pet Cemetery”.

Şu an üzerinde çalıştığın bir şeyler var mı, yakın zamanda yayınlamayı düşündüğün bir şeyler?

2016’nın başlarında ilk sayısını yayımlamayı planladığım Sensation BOOM üzerinde çalışıyorum. Sonrasında Mik-Viktor ve “Kelp” ismini verdiğim yeni bir çizgi romana geçeceğim. Bunları ortaya çıkarmak için can atıyorum, kesinlikle içimi dökeceğim bir şey bu ve bunu herkesle paylaşmak için sabırsızlanıyorum.

sensation_boom_02_negative
negative : Enzo Garza, ‘Sensation Boom’ skecth (2015)
sensation_boom_03
Enzo Garza ‘Sensation Boom’ 2015

sensationboom.blogspot.com


RDE (19)
Robert David Elwood ‘Untitled’ drawing (2016)

Drawing the Grindcore

Robert David Elwood

January 2016

How long have you been in the world of comics?

I’ve been making art since 2007 but in 2013 a friend of mine published this independent comic called Pure İnsanity that I and a few other artist contributed too, that was the first publication that showed my work although I guess I’m still relatively new still.

You produce bizarre animations, too and the amateur spirit surrounding your works has rapidly started to gain a powerful style recently. Considering the works you’ve created this far, where within your field of art do you position yourself?

I guess I’d be more of a animator who does art on the side. I personally would not have thought my drawings would get as big as they did, you see originally animation was and still is something that I wanted to do for a living. I had a fascination with cartoons ever since I was little but it was animated films from Bill Plympton, Bruce Bickford and Ralph Bakshi and many other animators that made me realize the great things that animation can do and it really motivated me to make the crazy cartoons I’ve done.

RDE (12)
Robert David Elwood ‘Untitled’ drawing (2016)

You enjoy pushing the limits of sarcasm, irony and absurdity to create bizarre worlds; considering the comics market, isn’t the obscenity of the works you create risky in terms of bringing the works to a more professional level?

No, I don’t believe so, I think as art goes it’s just a series of lines on paper, if you are not physically harming anyone, offended people can either learn to laugh at them selves, or continue to complain, and that’s fine. I don’t wish to take anything away from the artist who wishes to draw the clean family friendly cartoons.

What’s going on in the world of American Underground Comics recently; can you inform us a little bit ? What about the artists you follow the most as well as your favorites ? Taking into account also the developments in Europe, which echol do you find your style closer to?

I think that would be a better question for a current person who makes underground comix, from what I’ve seen it boils down to selling yourself and getting your art out there by going to conventions and networking. My favorite artists, where do I start, I really like the early 70’s Zap artist like R. Crumb, S. Clay Wilson, and Spain Rodriguez, and Rory Hayes. outside that there is Mike Diana, Johnny Ryan (who’s art I guess I find my work closer to) and Manga artist from Japan like Junji Ito, Suehiro Maruo, and Hideshi Hino.

“Acid Shark” by Acid Shark (music video) sfw version
RDE (6)
Robert David Elwood ‘Untitled’ drawing (2016)

How do you like music ? What do you enjoy listening to?

I listen to mostly Sludge Metal, Black Metal, Death Metal, Grindcore, and Hardcore Punk.

What do you think about GG Allin? He’s one of the craziest guys ever taking place in the rock’n’roll stage that recorded great albums in the 80s but then (I though) flipped because of all the drugs he used. What do you think makes GG so legendary?

I’m a fan, you know I think what made GG Allin legendary was not so much his music but his life style, when we see the crazy things he did on stage I think there is a primal part of us that want’s to do the same, but wouldn’t out of fear of going to prison.

How do you like Antiseen?

There great, they got some awesome songs, and the played with GG Allin which must have been crazy!

Are there any projects you’re working on right now? Like a book you’re planning to publish or something for the S&T Studios that will take place in the future?

I’m trying to finish another cartoon, a little book featuring my art would be ideal in the future, although I don’t have any plans for that now.

Dont forget to visit S&T Studios for recent news !!

RDE (5)
Robert David Elwood ‘Untitled’ drawing (2016)

Robert David Elwood

Ocak 2016

Robert, Minneapolis’den genç bir çizer, aynı zamanda bir çizgi filmci. Ona, yaptığı tuhaf işler hakkında bazı sorular sorduk.

Robert merhaba, ne zamandan beri çizgi roman dünyasındasın?

2007’den beri sanatla uğraşıyorum. 2013 yılında birkaç farklı sanatçıyla birlikte bağımsız bir çizgiroman dergisi olan “Pure Insanity” için birşeyler çizdim; böylece çalışmalarımı yayınlama şansını yakaladım. Sanatımı sergilediğim ilk yayın bu oldu, bunun dışında yeni olduğumu söyleyebilirim..

Aynı zamanda çizgi filmler de üretiyorsun ve çalışmalarındaki amatör ruh, son zamanlarda gittikçe güçlü bir stil kazanmaya başladı.

Sanırım, ben bir sanatçıdan daha çok animatörüm. Çizimlerimin bu düzeyde ilgi göreceğini hiç düşünmemiştim açıkçası. Hayatımı animasyonla kazanmak istiyordum ve halen de bunda kararlıyım. Çocukluğumdan beri çizgi filmler beni büyülemiştir, aynı zamanda Bill Plympton, Bruce Bickford, Ralph Bakshi ve daha pek çok animatörün filmleri beni çizgi filmlerin muhteşem şeyler yapabileceğine ikna etti ve ben de çılgın animasyonlar yapma motivasyonu uyandırdı.

Hassas bir çizgiyle sarkazm, ironi ve absürdlüğü son raddesine kadar ileri götürerek tuhaf dünyalar kuruyorsun. Çizgiroman piyasasını göz önüne alırsak yaptığın işin müstehcenliğinin riskli olduğunu düşünüyor musun?

Açıkçası pek böyle düşünmüyorum. Yaptıklarımız sadece sayfanın üzerindeki çizimlerden ibaret ve fiziksel olarak kimseye zarar vermiyorsanız rahatsız olan insanlar, ya kendilerine gülmeyi öğrenecekler ya da şikayet etmeye devam edecekler ki bu benim için sorun değil. İyi aile çizgi filmleri yapmak isteyenler istediğini yapabilirler.

Amerikan Yeraltı Çizgiroman dünyasında son zamanlarda neler oluyor, bizleri biraz bilgilendirebilir misin?

Sanırım bu yeraltı çizgiromancıları için daha uygun bir soru olurdu. Kaldı ki, gördüğüm kadarıyla olay tamamen işini ortaya koyup kendini pazarlamaktan ve toplantılara katılıp bağlantılar kurmaktan geçiyor. En sevdiğim sanatçılar, nereden başlasam, 70’lerin Zap Comix sanatçılarını gerçekten severim : R. Crumb, S. Clay Wilson, Spain Rodriguez ve Rory Hayes gibi, bunlara Mike Diana ve sanatını kendime yakın bulduğum Johnny Ryan‘ı ve Japon manga sanatçıları Junji Ito, Suehiro Mauro ve Hideshi Hino da ekleyebilirim.

Müzikle aran nasıl? Neler dinlersin?

Çoğunlukla sludge metal, black metal, grindcore ve hardcore punk dinliyorum.

GG Allin hakkında ne düşünüyorsun, GG’yi bu derece efsane kılan sence nedir?

Hayranı olduğumu biliyorsun. Bence onu efsane yapan müziğinden çok yaşam tarzıydı ve sahnede yaptığı manyak şeyleri gördüğümüzde, ilkel bir yanımız bunlara eşlik etmek istiyor ama kodesi boylama korkusuyla maalesef çekiniyoruz. 

Antiseen’i nasıl buluyorsun?

Harika! Muhteşem şarkıları var ve GG Allin ile çaldılar ki bu gerçekten çılgınca!

Şu an üzerinde çalıştığın bir proje var mı?

 Şu an üzerinde çalıştığım bir çizgi filmim var; bunun dışında yakın gelecekte işlerimi bir araya getiren ufak bir kitap da hiç fena olmaz.

RDE (7)
Robert David Elwood ‘GG.Allin’ drawing (2016)

Robert David Elwood / S & T Studios


Dark Matter: Yves Hänggi

Yves Hänggi with his painting

His artistic universe is nourished by contemporary comics, independent comics, free figuration, pop art, popular arts and brute art. Born in 1966 in Porrentruy, Switzerland, a graduate of the Bienne School of Visual Arts and a member of the Swiss Association of Visual Artists Visarte, he is an illustrator, painter, graphic artist and organizer of cultural events. Passionate about travel, he love to travel the world with his feet and carnets, as for example during a tour of the world in 2015. His work is the subject of exhibitions in Switzerland, France, Belgium, USA and Madagascar and has been published by several Swiss and French publishers. I reside and work in Porrentruy.

Yves Hänggi (2020)

Né en 1966, Yves Hanggi est peintre et illustrateur, diplômé de l’Ecole cantonale d’arts visuels de Bienne en Suisse. Son univers artistique se nourrit de comics underground, de bande dessinée indépendante, de figuration libre, de street art, d’art brut, d’art singulier et d’arts populaires, influences qu’il mêle à travers des formats, des supports et des techniques variés (peinture acrylique, encre, craie, collage). Son travail a été exposé en Suisse, France, Belgique, Allemagne, Pays-Bas, Etats-Unis et Madagascar, et publié chez plusieurs éditeurs suisses et français.

À travers cette série d’illustrations de grands formats mêlant encre, peinture et collage d’éléments récupérés dans la rue, Yves Hànggi poursuit un processus d’exploration débuté en fin d’année 2020 à l’occasion d’une résidence artistique à Berlin, qu’il poursuit actuellement à Paris : l’intégration à ses techniques picturales habituelles d’éléments tels que des lambeaux d’affiches, des signes typographiques ou des images déchirées issues de magazines. Par cette technique, Yves Hanggi amène une nouvelle dimension dans ses illustrations, en jouant avec les déchirures, les textures et les superpositions, ainsi qu’avec le hasard et la spontanéité. L’artiste explore également les liens qu’il peut tisser entre la rue, source d’influence et de ressources, et le travail en atelier, lieu dans lequel les œuvres se façonnent et se recomposent.


Interview with resident artist Yves Hänggi, Winter 2021, GlogauAIR

His artistic world finds inspiration in underground comix and independent comic books, free figuration, street art, different movements that can be described as outsider art (including art singulier) and folk art. These different influences are combined and expressed in a variety of mediums (acrylic, ink, chalk, collage) and formats. His work has been exhibited in Switzerland, France, Belgium, Germany the Netherlands, the USA and Madagascar and published in Switzerland and France.

With this series of large format illustrations combining ink, paint and a collage of found objects, Yves Hanggi continues to explore in Paris a practice that began at the end of 2020 during a residency in Berlin: integrating elements such as pieces of posters, typographic symbols and images torn from magazines into his usual pictorial techniques. By playing with tears, textures, superimpositions, chance and spontaneity, Yves Hanggi adds a new dimension to his illustrations and explores the connections he makes between the street (a source both of inspiration and raw materials) and the studio, where his creations are fashioned and composed.

Yves Hänggi (13)
Yves Hänggi (2018)
Yves Hänggi (33)
Yves Hänggi (2019)

As a cultural organizer, he manage several associations and cultural centers, showrooms, artist tours, contemporary art exhibitions, artistic events and festivals in Switzerland and Belgium, in the fields of current music, theater, and comic strip and the cinema. He also worked in communication, journalism and the humanitarian. He was awarded the 2019 Culture Prize of the City of Porrentruy. He is available for illustration and graphic design projects and for any exciting exhibition and publication proposal.

Yves Hänggi (29)
Yves Hänggi with his micro-edition (2018)

> yveshanggi.ch


Emilie Ouvrard & E² Gallery

e2
E² Galerie d’art associative, Éditions et distro

Projet artistique associatif créé en 2013 et installé à Bruxelles dans un lieu dénommé le Sterput, l’asbl organise expositions, ateliers créatifs, focus sur la micro-édition, et autres manifestations culturelles tout au long de l’année. Espace de rencontre et de diffusion d’artistes émergents et confirmés venus de tous horizons, l’asbl promeut un art contemporain alternatif et hors normes, et propose une vision de l’art différente, brute et aiguisée, mais aussi populaire et accessible, en visant l’accès à la culture pour tous. Art figuratif non conforme et singulier, la galerie croit en la puissance émotionnelle des images.

‘E²/ Sterput gallery is located in the city of Brussels and, unlike other spaces dedicated to the exhibition oriented to the search for names or fashion trends, E²/ Sterput focuses on the elusive, complex but always stimulating underground or visionary art with the objective to give it a specific space for circulation and exhibition. Founded and directed by Emilie Ouvrard, the gallery began as a traveling project where different expressions were mixed : visual arts, music, publications etc. Aware of the need for a space, Emilie founded in 2013. E²/ Sterput develops the non-profit associative artistic space model, allowing various activities to take place in her space and for the community to get to know and actively participate of the project. In addition to the exhibitions that take place there, there are workshops given by different guest artists, talks and the edition of multiple originals and art publications. Many of the artists we love and admire have passed through E²/ Sterput: Pakito Bolino, Mavado Charon, Nils Bertho, Antoine Bernhart, Daisuke Ichiba and many more. We were able to talk to Emilie through email this past May, here we reproduce the conversation.’

Leonardo Casas, Tinystar ‘zine

e2 (12)
Emilie Ouvrard & Gonzine

When and how your involvement in art begins; were you always been working in Belgium?

Emilie Ouvrard: As a child, as many children, I spent a lot of time with my mum making drawings and creating art. My mum was working half time for her children and she enjoyed doing crea­tive workshops with us. Maybe my love for art starts with this, I don’t really know. I was in high school and I got interested in children books. I found some really nice publications featuring beautiful artists. And I met some friends in art courses with parents invol­ved in the arts. Which was not at all where I came from. All this was new and interesting for me. After I graduate from high school, I left my parents place in the west of Fran­ce to go to live in Montpellier, in the south of France. I went to the university to study anthropology and other stuff. In this city where Mattt Konture is living who is really a great artist. Also, I used to go to a bookshop close from my apartment to buy some comix, and there I saw some fanzines Mattt Konture was made with some of his friends. I had never saw something like that. I found it really wonderful, so I bought it. And I bought many other of his fanzines, too. I became quite a fan of his works. Right af­ter that, I discovered Le Dernier Cri and their beautiful handmade books full of colors in a book fair in Montpellier. I found some bookshops se­lling them in Paris and one in Montpellier. So I started making a collection of the books and posters of the artists I liked. And I dis­covered many other publishers and artists in the bookshops I used to go in Montpellier and in Paris (when I went there to see some friends). After university, we decided to move to Brussels, where I still live and where I created the project E²/ Sterput. I crea­ted this project in 2013 be­cause I couldn’t find all the underground art publishers and artistic works I liked. I thought it was a lack for a city like Brussels. I was mis­sing all the art I liked. I wan­ted to bring it there in my city Brussels. So I created the association with a friend because we had the oppor­tunity to get a small room for six months in a cultural art center called Recyclart. So we organized one exhibition each mon­th with a lot of concerts. I don’t know how I survived. It was very intense. Because all this work I do with the project E²/ Sterput is as a volunteer and I work at a re­gular job in an office in pu­blic administration four days a week. After the first six mon­ths at Recyclart, we were a traveller gallery organizing exhibitions in different places in Brussels : studio printer, underground cine­ma and cafe. And during this travelling pe­riod we also organized two big festivals with exhibitions, concerts, workshops… until we started looking for, and finally, found a place to stay for a not too expensive rent.

bp2
Behind The Masks : Boris Pramatarov & Sophie Ung

Every artist is a different universe…

Could you tell me something about the first art show ever you worked on?

The first show/ exhibition I worked on was in the room at Recyclart with the E2 / Sterput project (just called Gallery E² at that time). It was an exhibition of three artists: Elzo Durt, Mathieu Desjardins and FSTN. I didn’t know anything about organizing an exhibition. But I am a good organizer and I love art. Elzo Durt is a very famous artist in Brussels, so a lot of people attended for this first show and It was really fun.

Could you please explain us to the concept of ‘Gallery of art associative’?

The project is associative. I don’t really know if the meaning in English is the same as in French. Associative means that it is non lu­crative and non professional. It is a project you do with passion as a volunteer. Profes­sional gallerists work in art sells. Their goal is to make money selling art. They also de­cide which art is main and recognized art. Our goal is to show underground and non conventional art and share it with the peo­ple. But artists need money to eat and live. So we take in charge all the fees of the exhi­bition and the exhibited work can be sell. For the money, we take 20% on the sell and we also ask for grant/ subvention from the city/ region/ state. With that money, we can pay the rent, pay train ticket for the artists, organize creative workshops (on donation for the people and paid for the artist). The pu­blic money goes back to the people and to the artists through our art project.

lettre-pdf1-47_double
Anne Van der Linden ‘Manucure’ & Antoine Bernhart

Were you, by that time, looking to display a specific art movement/ art style? Tell us about the E² curatorial activity and how were the artists started to display at the space.

For the curatorial work, I just display the artists I like. It is just my tastes. Tastes that have been built by all the publishers, books, artists I met in all the book shops and ga­lleries I’ve attended to, and now, also, with internet. I don’t hide all my influences. For now it is just me organizing and deciding the gallery’s calendar of the exhibitions. But I will change the running of our project to go to something more collective. Because we are now twenty volunteers at E². Some of them are just happy to be here, to open the gallery to the public once a month or to spend a nice time with the friends, but others are great artists or great collectors and they want to get more involved in the gallery’s ca­lendar design. And I want the project to live after and without me. I want the project to be able stand on its own.

20200305_171204-e1583838230504
Exposition : Gea & Stu Mead (March 2020)

Many people are afraid and not interested in buying a book or an artwork as the same price as they consume cell pho­nes like crazies ?!

What kind of experience is to open artists like Daisuke Ichiba, Gea and Stu Mead to public ?

Daisuke Ichiba is quite general public; al­most everybody likes his work and find it very beautiful. And Japan is on fashion in Europe. Gea also, her work please a lot of people and she is a girl, so she can treat subjects that some people won’t allow from men. Stu Mead it is more complicated. Because of the subject, and also because of the style (and because he is a man). The public is sometimes really closed and far from art. They are more in illustration and graphic design, which is not the same as art; and they mix them. And sometimes they don’t understand the complexity of the human being, its fears, its craziness, its our own demons… They think they know what is GOOD and BAD and if they see BAD in art, they don’t understand. They want to throw the artist in jail. But they don’t even try to understand or know the artist. They think they are the great avengers of the per­fect moral philosophy of the world. Every artist is a different universe and art is not reality. And they are not perfect moral philosophy, life is complicated and human beings are very complex.

e2 (44)
Éditions et distro
e2 (34)
éditions

Le projet E² s’exprime également à travers l’édition de livres d’artistes imprimés et façonnés à la main à Bruxelles en série limitée. Un ouvrage est publié à l’occasion de chaque exposition. La distro E², zone de distribution de micro-édition, présente une fine sélection de créations artistiques variées : fanzines, livres, affiches, et autres productions issues du DIY et de ses acteurs.

For each art show the gallery publishes an edition, today is very rare for art galleries – at least around here to do so – what it means to you to use this printing language?

Yes, we do publish a book and some cards/ posters for each exhibition. We started at the end of the first six months at Recyclart because we had some mo­ney left and we love books and we met a nice screen-print printer. So we thou­ght it was a nice souvenir to make a book of all tho­se exhibitions. – The artist gets some co­pies, so he can sell them or do what he wants. It is a way to thanks the artist and to give him a souve­nir and a retribution.

The people who can’t afford an unique artwork can buy a signed book. It is like an artwork. We love books as many people and this is a big pleasure to make a book and share it with other book lovers. It is like a souvenir of the exhibitions. In Brussels we’re working with some printers we know. We always work with the same printers. One of the vo­lunteer at the gallery is a great graphic artist and he works on all the books. The printers print the books and we get at the print studio to make the final work (binding, cutting…). It is a local work with nice peo­ple we know. We also sell them in few bookshops and galleries in Belgium, France, USA and Japan.

Is there any art show displayed at E² that had raised some controversy / scandal?

Three times we got some messages telling us that this art is BAD, that we “should remove the paintings”, that is not “acceptable”. But is not something that happens very often and we can’t say it is a scandal. It just happened three times with Antoine Bernhart, Anne Van Der Linden and Stu Mead.

expo-panos4
Panos : Art Carceral Chicano

Do you consider important the creation of a network of like-minded artist/ galleries today?

Yes I think so but i am not sure. It depends of the size of the network and how it is created? I enjoy meeting new artists and galleries and publishers. But most of the time, in our days, I meet them on facebook and instagram but I hate facebook and instagram.

In some realms of the art world, the future of an artwork depends on having a good agent. What is the reality for an artist working on a more underground level?

I think artists in underground level have many different ways to approach their wor­ks. Do they want/ need to make money with their art? Do they want to get famous or do they want to stay in the underground? I think it is sad that there is almost no ga­lleries among the associative, non lucrative underground project like us (impossible to make money) and the very rich art dealer/ gallerist. I think this is a historical fact, sad but true : art is for the riches. We should think again about the pla­ce of art in the society and we have to chan­ge it at all levels, politics and people. Why many people are so afraid and not interested in buying a book or an artwork as the same price as they consume cell pho­nes like crazies?! And why cultural politics don’t give more space to the art for the society?

Resource: Tinystar 2020

Sterput

Emilie Ouvrard
Rue de Laeken, 122 – 1000 Brussels
e-mail : e2.galerie@gmail.com
tel : 0497.57.93.12

sterput.org


Diego Lazzarin: Aminoacid Boy and the Chaos Order

Diego Lazzarin, Galerie Le Dernier Cri, 2019

“Blend in with them, embrace their customs and experience as they do! And I recommend you… behave properly, always!”

DIEGO LAZZARIN

Aminoacid Boy and the Chaos Order

Daniele Fermerò

Lazzarin ha compiuto un piccolo miracolo. Non pago di una visione scintillante e meditata, ricca, vitale e carica di suggestioni, è riuscito a metterla in atto con coerenza e concretezza. Facendo ricorso alle risorse del crowfunding, con sommo stile e serietà, l’autore ha avuto modo di stampare una “copia conforme” al suo ideale, celebrato a furia di inventiva e personalità. Già diviso fra animazione, video e pittura, Lazzarin in questo volume rilancia un’idea di intrattenimento che annulla alla sorgente le divisioni tra cultura “alta” e lowbrow. Aminoacid Boy… deve infatti la sua riuscita tanto all’apparentemente lineare, ma ricchissimo e peculiare, comparto grafico e visivo, quanto alle vere e proprie derive narrative e “linguistiche” che porta nel cuore. Cronaca dell’alieno, dell’altro, del diverso che s’affaccia sul nostro mondo, più che mostrare un percorso di formazione o iniziazione il volume assomiglia a un conte philosophique per immagini, dove (s)ragionare a dovere sull’essere umano e quanto lo definisce. Per farlo, l’autore sceglie di frullare Chagall a furia di acidi e DMT, infilandoci a viva forza Francis Bacon, E. Munch, H. Bosch, il pop surrealista, la felice e caotica spinta creativa di un autore controcorrente quale Tom Bunk, cover di dischi, le visioni di Ed Wood e chissà cos’altro. Al di fuori dell’azzardo di paragoni discutìbili, l’impronta visiva, fantastica nella resa dei colori e del risultato, si rivela funzionale al risultato: un pastiche bizzarro in grado di rimandare al lettore l’assurdità grottesca della civiltà umana. Che tutto questo sia il frutto di un’opera prima, con le singole tavole dipinte a mano in tecnica mista (acrilico, acquerelli, chine, colori ad olio), pare un invito spicciolo al piacere e all’attesa del prossimo parto. Da supportare con tutto il cuore, in omaggio alla libertà creativa e all’indipendenza editoriale.


Amino Acid Boy and the Chaos Order

Lazzarin performed a small miracle. Not satisfied with a sparkling and meditated vision, rich, vital and full of suggestions, he managed to implement it with coherence and concreteness. Using the resources of crowdfunding, with great style and seriousness, the author was able to print a “compliant copy” of his ideal, celebrated by dint of inventiveness and personality. Already divided between animation, video and painting, Lazzarin in this volume relaunches an idea of ​​entertainment that cancels the divisions between “high” and lowbrow culture at its source. In fact, Aminoacid Boy… owes its success as much to the apparently linear, but very rich and peculiar, graphic and visual sector, as to the real narrative and “linguistic” drifts that it carries in its heart. Chronicle of the alien, of the other, of the different that faces our world, rather than showing a path of training or initiation, the volume resembles a conte philosophique for images, where (s)reason properly about the human being and what defines it. To do this, the author chooses to blend Chagall with acids and DMT, forcefully inserting Francis Bacon, E. Munch, H. Bosch, surrealist pop, the happy and chaotic creative drive of a counter-current author such as Tom Bunk, record covers, visions of Ed Wood and who knows what else. Apart from the risk of questionable comparisons, the visual imprint, fantastic in the rendering of the colors and the result, proves to be functional to the result: a bizarre pastiche able to remind the reader of the grotesque absurdity of human civilization. That all of this is the result of a first work, with the single panels painted by hand in mixed techniques (acrylic, watercolours, inks, oil colours), seems like a small invitation to pleasure and to wait for the next birth. To be supported wholeheartedly, in homage to creative freedom and editorial independence.

Daniele Fermerò


Article by Milica Ivic on Diego Lazzarin for the NOVO DOBA FESTIVAL catalog, 2022

DIEGO LAZZARIN
MUNSTER INQUISITION
Ultrabrutalmania Raidspacebattle

Milica Ivić

My life was miserable. A life of a shabby, second-grade monster. Same boring monster routine every day, same dirty taverns with toothless drunk monsters arguing and throwing glands at each other. No job. no girlfriend, no perspective. I was not meant to get out of that shiihole. Was I composed of distinctive disparate components? No. Were my muscles and bones and arteries exposed on the surface of my body? No. Was I frightening at first glance? No, not at all. Miserable creature.

I didn’t have an idea what to do with my life. Everything seemed pointless for my generation. The welfare state was gone, the big consumerist dream vanished, and endless drug and sex psychedelia worked no more. There was simply no solution. If anyone asked me back then where I would choose to be. I would just say: wherever. But then a new rumor came to town. Everyone was talking about it. It was the next big thing, the dream of every young monster who had any self-respect. No one really knew what it was about, but you could hear it everywhere: Ultrabrutalmania Raidspacebattle!

It started to burn my imagination. It was roasting my desires like a fine old acid on exposed membranes. Apparently, it was a monster heaven, placed in between volcanoes and deserts, where mutants could show oft and go into a real battle.
That was my chance! I had no idea how to get there, but I was about to find out. I was obsessed, but focused! I was going mad, but determined to succeed. I was asking around and was listening to every conversation in the city just to get lo know who was behind this project.

And there it was. a legend, a myth, a shady figure of a guy called Diego.

Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade. Photos by Jahvo Joža

Diego was good at hiding, but his activities were tracked. His movements appeared on the market. Information about him could be exchanged for some valuable goods. I paid a dozen of tzantzas for a chance to see him. I was given coordinates for his meeting with come Serbian “gallerists” who were willing to host Diego and the monster flock and use them for their dubious purposes.

Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade. Photos by Jahvo Joža

He became known as the Monster Daddy. The monsters loved Diego and he loved them back. They became a loyal flock, well-trained, well-organized and ready to kill. But everyone knew that his monsters were so damn handsome. Well built, well dressed, with finest accessories, with a killing attitude. I was never meant to be a part of that good-looking crowd. I just did not have that appeal! The rumor went that he used knowledge of dental radiology and manipulation of x-rays to adapt the monsters he chose for the battle. He was picking ihem up at dirty bars, dark alleys and suburbs and transforming them into stars of Ultrabrutalmania! I was hoping I could get through his makeover treatment.

I knew I was The One for the Raidspacebattle. I was training myself to win any arcade battle with those ignorant fucks, splitting their asses on comfortable chairs while holding joysticks and pretending to kill monsters. Hold on you fart-catchers! I am about to show you the real battle! I was practicing levitation and shooting, appearing from the far right and lower left corner. I was multiplying my skills every day – improving side vision by avoiding vehicles on the highway while zigzagging in opposite directions, counting backwards while reciting the Catalog of ships from Homer’s Iliad and mixing highly saturated acids.

Preview of the game Ultrabrutalmania Raidspacebattle! Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade. Photos by Jahvo Joža

I was strong and fit and I just had to find Diego first and get his attention. It was hard to get to him. No one knew him. He was not part of the comic publishing establishment, he could not be found in underground communities. He played by his own rules, surrounded by his monster friends.

Diego was good at hiding, but his activities were tracked. His movements appeared on the market. Information about him could be exchanged for some valuable goods. I paid a dozen of tzantzas for a chance to see him. I was given coordinates for his meeting with come Serbian “gallerists” who were willing to host Diego and the monster flock and use them for their dubious purposes.

Exhibition in Belgrade. Photos by Jahvo Joža

I really didn’t like that guy Diego at first glance. His face looked suspicious. He seemed kind, but everything I know about him was telling me I should be careful. He was not easily tricked.

I went to the designated location, disguised, hidden, listening into Diego talking:

Diego Lazzarin: Alien-Interview at LDC Ateliers (2019)

Person 1: Diego, it is too hard to survive. Couple of people tried and they could hardly get to the hippies.

Person 2: Yes. life just goes on shrinking and nothing is helping it out! Situation is desperate.

Person 1: Something like real life.

Person 2: We are all doomed! With larvae or without them.

Diego: Oooooh… OK. I will figure it out next week… maybe I will make it easier with less enemies

Person 2: Let us live longer!

Diego: OK… maybe I witl make the enemies cause less damage… I will think of a solution!

Person 1: How many places are there? Monsters, larvae, hippies, how many like this?

Diego: I think u more and then a final Boss. But you can recharge energy while you go.

Person 2: How?

Diego: There are some sort of pink meatballs. You shoot them and recharge.

Person 1: OK. let us know when you have some changes done!

SHOOT THE RED PLANET TO START

OK! The game has not still reached its final phase. It was still in the process! I could still get in! As I knew we were made for each other. I was determined to use the moment. I was waiting for Diego to start leaving the place and I threw mysell in from of him. Imitating ultracerebralmania to the point I was starting to really feel it. I was shaking and my body was decomposing like a boiled gum. Diego, weak as he was on monster suffering, ran to me to soothe the attack.

Diego said gently: Hey shorty, what’s up? This day is quite fine, isn’t it?

I screamed: I’m dead. I think I am dead!

Diego had a comforting look and I saw understanding in his eyes: What makes you think you are dead? Is it me?

I screamed even harder: Nooo! It’s not you! It is about my lungs. I am breathing backwards. The process is completely reversed! The air is being squeezed out of the alveoli when it should be there feeding the blood with oxygen. I am doomed!

Diego asked: Did it ever happen to you before? What can I do to help?

I was getting some ideas, but continued to scream loudly: No, this is the first time ever. Normally. I am fit and fixed. I am strong and in good shape. I can win a battle! (I partly calmed) There might be one thing that you can do to help?

Diego was curious: What would that be?

People that gathered around us were already continuing on their way, as it was clear that the attack I was having was over.

I whispered: You could take me with you and make me your monster! I can be part of your unbeatable squad in Ultrabrutalmania! I can fight them all.

Diego was smiling: OK, I have a proposition. I take you on a mission with me to see what you are made of? It would be a special mission. Hard, but exciting. We are going to Belgrade to fight the Old Wave that wants to take people to the New Era. Ewwww. Disgusting!

My eyes were radiating and my heart was beating in the rhythm of Tibetan drums: Carry me. lead me! The Old Wave has no chance against us. We will not be soaked in the retrograde shit soup of that wave.

Diego nodded: Promise!

And we were already on our way to 44.8125° N. 20.4612″ E.


Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža
Munster Inquisition – Exhibition in Belgrade, Matrijaršija, Remont Gallery (2022) Photo by Jahvo Joža

remont.net


Diego Lazzarin
Diego Lazzarin ‘Disaster’ 2015

Diego Lazzarin is one of the artists I have grown familiar with recently. Clicking my way onto his website I was immediately struck by the raw application of paint’s that created images that looked like the harlequin child of a Marc Chagall painting for the illustrations in his debut Graphic Novel ‘Amino Acid Boy and The Chaos Order’. Lazzarin gives a brief outline of the book which follows Amino Acid Boy a creature sent to earth by his lord a Bio-Architectural-Metal-Meat-Machine that lives in a dark cave in outer space. Whilst on earth Amino Acid Boys aim is to understand individual human desires by assimilating in himself the DNA of humans in order to understand their way of thinking outside of basic biological survival instincts which the lord finds incredibly illogical. With this transition of understanding in Amino Acid Boy various interesting scenarios promise to unfold.

Stephen Morton

MicrowavewerewolveS – LA VIOLENZA E’ KATTIVA !

Digging further through the website I came across Lazzarins animated videos. The videos stuck firmly in my head as an odd sickly coloured dew biologically infused cyber reality reminiscent of early mid-90’s video game cutscenes but in no way pastiche of retro style graphics but more so a progressive affirmation of this kind of aesthetic that he occupies very well, a world seemingly steeped in a sticky energy drink formula. One of my favourite of his video pieces though is for Lazzarin‘s electronic music project Microwavewerewolves, the video and song Hagiography of Porn infuses a hot and frantic piece of electro music with a warped out and rehashed 70’s porno flick watched with bangers and mash, the result is both equally disturbing and hilarious.

Another video for a song Voglio Amore is a short and sweet horror chase involving a young terrified woman being tracked through a forest by a giant flying insect creature that then persists to dismember the women with venomous flames before defecating maggots into her pulped out stubs.

Aminoacid Boy and the Chaos Order on Indiegogo

With the 160 page ‘Amino Acid Boy and The Chaos Order’ Graphic Novel almost complete after three years of work and the aim for a crowd funding in May it would be worth while subscribing for updates on Lazzarin‘s website to get involved in the realisation of this project. Also while your there check out his videos, music and other work on instagram.com/diego__lazzarin

‘Aminoacid Boy’, ‘Invisible War’ & ‘N-euro C-rack’

LDC Editions: Diego Lazzarin

diegolazzarin.storenvy.com


Caroline Sury: Illustratrice, Éditrice, Auteure de Bandes Dessinées

Crack Festival 2017 (1)
Caroline Sury / Crack Festival (2017)
pain-labelledemai
Caroline Sury ‘La belle de mai’ 110 x 96cm, acrylic on canvas (2011)

Marseille est un Théâtre Vivant

Elle le dit elle-même : « Je suis une spectatrice. » Alors qui, mieux que Caroline Sury, qui passe du regard au dessin « presque automatiquement », pouvait donner de Mar­seille et des Marseillais une vision plus intime et précise ?

Certes elle n’est pas d’ici. Née en 1964 à Laval, c’est une Mayennaise au pays de l’aïoli. Mais voilà plus de vingt ans que son regard s’aiguise au contact de la ville qu’elle s’est choisie, et aujourd’hui, si elle ne se sent pas forcément mar­seillaise, elle n’a plus envie de changer de décor.

« Je ne me vois pas vivre ailleurs », confie-t-elle, comme si c’était une révélation. « Marseille va très bien avec mon état d’esprit, qui est toujours un peu fébrile. Je suis toujours en train de me poser des questions, je veux toujours autre chose. Marseille est comme ça, un peu fébrile. Il y a du pus, de la cloque, du bubon. C’est le beau paysage bien tourmenté de ma vie tourmentée ! »

Là où d’autres artistes aspirent à la sérénité, à la quiétude, elle a besoin d’une forme de mouvement perpétuel, qu’elle trouve dans son atelier situé entre la Canebière et la Plaine. Mais aussi et surtout dans la rue. « J’aime la campagne, la nature, voir des mésanges, mais au bout d’un moment, c’est un peu chiant. »

Les petites villes n’ont pas plus d’attrait pour elle. Elle sait de quoi elle parle, ayant grandi dans le chef-lieu de la Mayenne avant d’étudier aux Beaux-Arts d’Angers. « Les villes moyennes, c’est juste affreux. Marseille, c’est énorme. Il y a plein de choses différentes, plein de choses bordéli-ques qui se passent. C’est ça qui est intéressant. Dans les petites villes, tout est lissé. Il y a une forme de standardi­sation », dit-elle.

pain-lecturedorganes
Caroline Sury ‘Souvenir d’organes’ 110 x 96 cm, acrylic on canvas (2011)

Il lui suffit de se rendre de chez elle à son atelier – et ee n’est pas très loin — pour trouver matière à observer, à des­siner. Marseille est un théâtre vivant.

« Dans ma rue, tu as un coiffeur, Lorenzo, où tous les footeux viennent se faire couper les cheveux. Ils viennent et se garent en double file, tu as toujours des embouteillages et tous ces garçons dehors avec des coupes de cheveux pas pos­sibles et leur shampooing, ils sortent dehors avec ça. »

Ce spectacle authentiquement vivant lui donne envie de se promener sans cesse avec un carnet, pour croquer ces tranches de vie qu’elle saisit au bond, chez le boulanger ou au supermarché. « J’essaie souvent de ne pas oublier un per­sonnage, de le reproduire quand je rentre à la maison. Et comme je fais de la BD, j’ai toujours un petit scénario qui se met en place. »

Aussi quand elle part, et elle le fait souvent comme nombre d’artistes marseillais qui réhabilitent le côté port d’attache de la ville pour exposer ailleurs, en province, à l’étranger, ce bouillonnement la rappelle. « Au bout d’un moment, ça me manque, l’effervescence, le côté malade ici, où les choses les plus laides côtoient les choses les plus belles. L’écart qui existe entre les choses, c’est nourrissant, c’est la vie. Marseille est une ville pauvre. Mais c’est pour ça qu’elle est riche. »

pain-monstreinterieur
Caroline Sury ‘Monstre intérieur’ & ‘gare Saint-Charles’ 110 x 96 cm, acrylic on canvas (2011)
Mademoiselle_la_Tarte-9
Un Matin avec Mlle Latarte © Caroline Sury / Le Monte-en-l’air 2019

Caroline Sury évoque le Marseille du début du xixe siècle, celui de Victor Gelu, qu’elle a lu récemment, ses rues sales où l’on jetait les ordures par la fenêtre, ces quartiers populaires à la lame facile. Elle se demande si la ville a tant changé que ça. Mais c’est ce qui lui plaît.

Son périple a été un peu long pour échouer jusqu’ici. Après Angers, elle s’installe à Bordeaux pendant huit ans et monte enfin à Paris, pour y développer la maison d’édition artistique Le Dernier Cri avec son compagnon d’alors, Pakito Bolino, qui la dirige toujours aujourd’hui. Mais si Paris bouillonne aussi, si le milieu du graphisme et du dessin y est extrêmement vivace, il faut vivre. Le couple descend à Marseille en 1995, autant pour son niveau de vie plus abordable que pour s’ou­vrir des horizons nouveaux.
« A Paris, quand je travaillais au Dernier Cri, j’étais comme à la cave. Je ne sortais jamais ! »… Marseille va lui apporter de la lumière, de l’espace, un heu de travail aussi. Par chance, Pakito et Caroline, également musiciens, retrouvent, à la Friche la Belle-de-Mai, Ferdinand Richard, un ami croisé sur les scènes musicales. Ils lui montrent leur travail et se voient offrir un atelier dans ce heu culturel encore… en friche. Avec d’autres, ils en essuieront les plâtres.

Résidence de Caroline Sury et Ameline Ludovic à La gangue pour la préparation de l’exposition de Spéléographie à Rennes Aux Atelier du vent en (La Gangue) 2020
Mademoiselle_la_Tarte-10
Un Matin avec Mlle Latarte © Caroline Sury / Le Monte-en-l’air 2019
Caroline Sury ‘Happy Fire Year’ 2017

« Quand nous sommes arrivés, il n’y avait presque rien. Nous avons eu nos machines de sérigraphie avant d’avoir un local. On a construit les cloisons autour des machines ! » À la Friche, qui a ouvert seulement trois ans plus tôt, les deux jeunes trentenaires se dépensent sans compter et éditent à tour de bras ce qu’ils aiment, leurs travaux mais aussi ceux d’autres dessinateurs et illustrateurs inspirés comme eux de l’art brut, de Jean Dubuffet ou du peintre dadaïste allemand Georges Grosz, influences revendiquées par Caroline.

L’installation n’est pas toujours évidente et le contact avec les décideurs locaux parfois surprenant. Un jour, un respon­sable culturel de la ville débarque dans leur atelier, en man­teau de cuir et écharpe blanche, et se félicite de les voir travailler en couple « comme la boulangère et le boulanger ». Et sort sans plus de cérémonie. Un peu plus tard, c’est un article sur Caroline dans le magazine Marseille L’Hebdo qui pousse le patron de la direction générale des affaires culturelles de la ville, Jean Mangion, à leur accorder une subvention.

Caroline Sury devient peu à peu une référence marseillaise. Ses dessins un peu trash, aux traits gras, dégoulinants d’hu­manité, s’imposent dans les colonnes de Marseille L’Hebdo, où elle officie pendant six ans entre 2000 et 2006 avant de pour­suivre cette activité de dessinatrice de presse pour CQFD, après avoir également collaboré à Libération, Et elle admet que la ville où elle vit a certainement influencé sa manière de voir et donc sa façon de dessiner.

Crack Festival 2017 (2)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Crack Festival 2017 (3)

« Il y a ici des gueules qu’on ne voit pas ailleurs. C’est unique. Même à Naples, les gens sont plus distingués, ils ont ce côté italien, tu croises toujours des têtes de madones. Ici, c’est n’importe quoi, on a tous les milieux populaires du monde entier qui viennent ici. Il y a des rictus, des manières de faire. Je suis toujours choquée et amusée. C’est du théâtre et j’adore ça. » Mieux encore, pour elle Marseille, « ça grouille » et c’est tant mieux… « J’adore dessiner des foules. C’est ma spécialité, les foules avec des individus qui se dé­tachent. Pour ça, ici, je suis servie. »

La ville, elle l’a aussi découverte autrement, dans ses es­paces, son urbanité, son architecture et ses quartiers en par­ticipant aux Promenades urbaines initiées par l’artiste-marcheur Nicolas Mérnain. « Ça m’a bien plu, ces promenades, parce que c’est moi qui conduisais. J’adore conduire à Marseille, c’est speed et j’aime le speed, je suis quelqu’un d’énervé, j’aime bien freiner, accélérer, découvrir d’autres quartiers, d’autres architectures. »

Alors, est-elle devenue marseillaise pour autant au bout de vingt-trois ans ? Elle n’en est pas sûre, parce qu’elle fréquente « des réseaux underground très structurés », beaucoup de néo-arrivants accourus à Marseille après l’arrivée du TGV, parce qu’elle a ses adresses, son microcosme, à L’Embobineuse et La Machine à coudre pour les concerts, au Bar à Pain pour la bouffe. Bref, elle se mélange peu. Mais n’est-ce pas très marseillais, justement, ce confinement ?

Elle admet cependant aimer le Gambetta, cette boisson à la figue typiquement d’ici, et aller nager de Malmousque jusqu’aux îles. « La mer, c’est sublime. La côte ici, la côte Bleue, il n’y a rien de plus beau. Ça y est, je deviens chauvine… »

Crack Festival 2017 (12)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Crack Festival 2017 (5)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Caroline Sury ‘Drawing as Language’ Talk (2016)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)

Et celle qui se définit comme « la plus mauvaise des négo­ciatrices », qui n’a jamais sollicité subventions ou faveurs, qui comme la plupart des artistes locaux est « passée complète­ment à coté de Marseille-Provence 2013 », qui a plus connu le RSA que les allocations chômage, s’inquiète de voir dispa­raître ce Marseille populaire qu’elle a appris à aimer.

« Je suis un peu inquiète quand je vois ce que devient Eu-roméditerranée, quand j’entends qu’on veut déplacer les pe­tits commerçants du marché de Belsunce ou de la rue Longue-des-Capucins pour les remplacer par des choses qui seront forcément de mauvais goût, quand on veut interdire les marchands à la sauvette de la Plaine chez qui se fournissent les gens qui n’ont pas beaucoup de moyens, sous prétexte qu’ils font de la concurrence aux grandes enseignes du centre-ville. Ce n’est pas à cause d’eux que le centre-ville se paupé­rise, mais plutôt à cause des grands centres commerciaux comme Les Terrasses du Port. »

En attendant, Caroline Sury déborde de projets que, comme souvent, elle n’a pas sollicités. En mai 2018, elle fournira d’immenses silhouettes pout un spectacle dans les rues de Marseille, où elle pourra enfin décliner son goût pour les jeux d’ombres et de lumières, les formes totémiques, et un penchant encore inassouvi pour l’Asie, Bah, le Cambodge, le Japon, qu’elle rêve de découvrir bientôt.
Avant de regagner son port d’attache.

Extrait du livre Les Marseillais

Les Marseillais de Patrick Coulomb et François Thomazeau
Nouveau titre de la collection « Lignes de vie d’un peuple »,
aux ateliers henry dougier.


Discussion de Marie-Pierre Brunel et Caroline Sury & Ameline Ludovic (La Gangue)

facebook: Caroline Sury / instagram: Caroline Sury


Louder Than A Bomb: BRONX (1991-2008)

turbo_ascii

“O dönemin çok süper bir olayı vardı: Bilgisayarı olanlar, hangi bilgisayar olursa olsun birbirlerine şöyle bir soru sorabiliyorlardı: “BASIC biliyor musun?” Yani insanlar bilgisayarı açtıkları zaman bilgisayarda bir şey yapabilme şansları vardı. Bugün hiç duyabilir misin böyle bir şeyi? Bugün herkesin evinde bilgisayar var ama, o dönem biri kazara sana ‘bilgisayarım var’ dediğinde, “Aaa benim de var, ne yapıyorsun, BASIC biliyor musun?” diye sorardın. Kimse birbirine, kalkıp da, “Call of Duty’i oynadın mı?” diye sormuyordu mesela.” – Vigo

Piksel üstadı Tunç ‘Turbo’ Dindaş (2002)

Aşağıdaki söyleşi 7D8 demo partisinde, 21 Aralık 2008 günü sabaha karşı saat 3’te başlamış ve saat 6’da bitmiştir. Tüm hakkı Deniz Can Çelik’e aittir. -Bu sayfada, röportajın sadece giriş kısmına yer verilmiştir.-

turbo_ascii_04

Turbo: 1971’de doğdu. İlk bilgisayarını (bir ZX Spectrum) 1983’te aldı. 1987’deAmiga 500 sahibi oldu. Zombie Boys ve Bronx gruplarının kurucusudur. AyrıcaCommodore, Amiga Dünyası ve Megamiga gibi dönemin ünlü dergilerinde yazarlık ve çizerlik yaptı. Nâm-ı diğer Kommodor Abi.

Vigo: 1972 doğumlu. İlk bilgisayarı 1984’te anneannesi (rahmetli) Muazzes Demiralp tarafından alınan bir Commodore 16 oldu. 1987’den itibaren yavaş yavaş scene’le tanışmaya başladı. 1988-89 gibi The Joker Crew’a katılarak ciddi anlamda scene’in içine girdi. 1989’da Zombie Boys’a katıldı. 1991’de Bronx’un kurucuları arasında yer aldı. O gün bugündürscene’le iç içe yaşamayı sürdürüyor.

İnsanı bir demo grubu kurmaya iten şey nedir? 

Vigo: Aslında yanılmıyorsam Zombie Boys demo grubu olarak başlamadı… 

Turbo: Demo grubu değildik biz. Bizimki şöyle başladı aslında: O zamanSpectrum’da introlar yoktu, ama Spectrum’a yüklenen oyunların başında resimler çıkardı. O resimlerde grup isimleri yazardı ve o gruplar oyunları kırıp dağıttığı için bizi bir merak sardı, “Biz de yapabilir miyiz?” falan diye. Bende öyle bir merak vardı. Sonra Miko’yla tanıştığım zaman ben böyle hareketli yazıları ilk Commodore’da gördüm ve o zaman çok değişik bir şey gibi geldi bize, “Biz de yapalım,” diye. Ama özellikle “o oyunları kırıp dağıtalım” diye değil. Zaten ne yaptığımızı bilmiyorduk yani. Böyle bir başladık. Oyunları alıp kopyalıyorduk, bilmemne yapıyorduk falan. Sonra grupların adreslerini gördük. O zaman disketler gönderip gruplarla temasa geçtik. Sonradan, kontaktları kurduktan sonra, programcılar bize katıldıktan sonra crack işlerine başladık açıkçası.

Vigo: Bende de şöyle bir şey olmuştu: Ben ilk Commodore 16’yla başladığım zaman, (Commodore 16, Commodore 64’e tip olarak çok benzer, ama hiç alakası olmayan bir makinedir, çok farklıdır.) Commodore 16, bizim Commodore 64 gibi zannederek aldığımız bir cihazdı ve oyunlar falan berbattı. Ben bilgisayarı kaldırdım kenara, yani çok hayal kırıklığına uğramıştım, Commodore 64 hayal ediyordum ben. Şöyle bir şey oldu sonra: Benim bir arkadaşım vardı, bana C16 User Manual’da ekranın rengi BASIC’ten nasıl değiştirilir, gösterdi. İlk defa bilgisayarda ‘ben bir şey yapıyorum, bilgisayarda bir şey değişiyor’ olayı oldu. O mevzu başladıktan sonra ben şunu hatırlıyorum, kendi kendime bir şey uydurmuştum: “Bilgisayar Software House” gibi. Aslında ben tek başımayım ama bir identity ihtiyacı gibi, yani ben bir şey yapıyorum ama yapan ben değilim de kurumsal bir kimlikmiş gibi, çünkü hep oyunların başında Bilmemne Software House, Bilmemne Computer Company diye firma isimleri vardı.

Turbo: Ben Spectrum’u satın aldıktan sonra belli bir süre Spectrum oyunlarını bulamadım. Bir tane Spectrum kitabı bulduk, ‘Spectrum’da Bilmemkaç Tane Oyun’ diye, orada BASIC’le yazılmış oyunlar vardı. Hatta şöyle söyleyeyim sana, Spectrum’da yazdığım programı kasede kaydetmeyi bile beceremiyordum ben. Bilmiyordum yani böyle bir şeyin olduğunu. O kitaptaki oyunları oturup yazıp oynadıktan sonra (ki saçma sapan oyunlardı bunlar) kapatıyorduk bilgisayarı, bir daha oynayacağımız zaman bir daha oturup yazıyorduk sayfalarca şeyi. Kasete yükleme, kasetten kaydetme olayını çözdükten sonra, “Yazdığım programları kaydedebiliyorum, artık bunları geliştirebilirim,” diyerekten, artık o kadar çok BASIC yazmıştım ki, BASIC’i kendi kendime öğrendim ben zaten. Sonra BASIC’te bir şeyler yazmaya başladık. Yani oyunlar yazıyorduk. Aslında yazdığımız oyunlar da Atari 2600’dekilerin kopyalarıydı. Onların kopyalarını yazmaya çalışıyorduk. Yani paraşütle indirme oyunu, ne bileyim, Pacman’i falan yazmaya çalışıyorduk. Bazılarını yazabiliyorduk, bazılarını yazamıyorduk tabii. Ondan sonra ben Spectrum’da oyunlar satmaya başladım. Hey dergisi’nde reklam vermiştim. O dönemde birçok insan bana yazıp Spectrum oyunları satın almak istedi. Spectrum oyunu satabilmek de aslında şöyle oldu: Kartuşla kopyalanıyordu oyunlar. Bir gün ben oyun satın aldığım zaman dedim, “Ulan bunlar teyp kaseti!” Teybe koyduğun zaman dinliyorsun, bir ses çıkıyor. O zaman, “Ben bunu ikili teybe koyduğum zaman yan taraftaki kasete kopyalar mı?” diye düşündüm ve bir gün bir tanesini başka bir müzik kasetine kopyaladım. Kopyaladığımı Spectrum’a yükleyince çalıştığını gördüm. “Ulan,” dedim, “kartuşa bilmemneye gerek yok, kaset bu!” Ve bu şekilde çoğaltarak paket kasetler yapmaya başladım. Hey dergisine ilan verdim, dolu insan yazdı bana oyun almak için. Sonra Mehmet Ali Şahin (Malice) benden oyun satın aldı. Ve “BASIC biliyor musun, bilmemne yapıyor musun, ben oyun yazıyorum,” falan diyerek biz Mehmet Ali Şahin’le yazışmaya başladık.


zombie_boys
Zombie Boys grubunun üyeleri (soldan sağa) Mad, Prince, Mephisto ve (aşağıda) Master (1990)

Vigo: Burada bir şey diyeceğim. O dönemin çok süper bir olayı vardı: Bilgisayarı olanlar, hangi bilgisayar olursa olsun birbirlerine şöyle bir soru sorabiliyorlardı: “BASIC biliyor musun?” Yani insanlar bilgisayarı açtıkları zaman bilgisayarda bir şey yapabilme şansları vardı. Bugün hiç duyabilir misin böyle bir şeyi? Bugün herkesin evinde bilgisayar var ama, o dönem biri kazara sana ‘bilgisayarım var’ dediğinde, “Aaa benim de var, ne yapıyorsun, BASIC biliyor musun?” diye sorardın. Kimse birbirine, kalkıp da, “Call of Duty’i oynadın mı?” diye sormuyordu mesela. Bilgisayarı olan iki kişi varsa hemen kreatif bir muhabbet başlıyordu yani…

Turbo: Evet. Ondan sonra bilgi alışverişinde bulunduk. Mehmet Ali’yle ilk tanıştığımızda o İzmir’deydi. Okuldaydı, ama aslında Ankaralı’ydı. Sonra okulunu bırakıp İzmir’den Ankara’ya geçti, orada bir okulu kazandı. Biz onunla devamlı mektuplaşıyorduk. Mektupla rutinler gönderiyorduk birbirimize. Yani yaratık takip etme rutini yazdım bilmemkaç satır; veya bir kod yazmış, labirent oluşturuyor, duvarlardan geçmiyor. Ben bir şey yapıyorum, kasete çekip ona gönderiyorum, o üstüne bir şey ekleyip bana gönderiyor… Mehmet Ali sayesinde, yazdığımız BASIC programlarını compile edebilir hale geldik. Mehmet Ali’nin machine code bilgisi de vardı. Bana ufak ufak machine code göstermeye başlamıştı. Yazdığımız BASIC rutinlerin içine machine code’larla daha hızlandırılmış rutinler ekleyip biz bayağı ciddi oyunlar yapmaya başladık. Bayağı satılabilecek kalitede Spectrum oyunlarıydı bunlar. Robot Room yapmıştık mesela, Traps of Volcano diye bir oyun yapmıştık. Hep labirent oyunları bunlar tabii. Sonra 1987’de ben Commodore 128’i gördüm. Onun müzikleri daha bir güzel böyle. Daha iyi bir bilgisayar olduğunu gördükten sonra uzunca bir süre, “128 alacağım ben,” dedim – sanki 64’ten farklıymış gibi 128’e takmıştım. Sonra 1987’de Commodore Show’a gittiğim zaman orada Amiga’yı gördüm. Babama söyleyince gidip bana Amiga’yı satın aldı. Ondan sonra Amiga’ya geçmiş oldum.


Bronx ‘Faith of Black’ Amiga demo (1993)

Mehmet Ali Şahin’le yaptığınız bu çalışmalar Microstate grubu adı altında oluyor, değil mi?

Turbo: Evet. Yani bilgisayar grubu değildi aslında o. Demo grubu gibi bir grup değildi; yazılım grubuydu. Public domain game yazmaya çalışıyorduk.

Ondan sonra bir de Backyard Brothers var galiba…

Turbo: O yıllar sonra. O çok sonra. Zombie Boys’un son döneminde…

Vigo: Hatta burada ben bir araya gireyim. Şöyle bir şey oldu: Malice, Zombie Boys’ta grafiker rolündeydi. Sürekli olarak hem font dizayn ediyor, hem de grafik çiziyordu. Tabii her grafikerin olduğu gibi Malice’in de hayali, oturup konsept grafikler hazırlıyor, birisi de oturup kodlayacak. Adam bütün demonun layout’larını, bilmemnelerini hazırlamış, geriye de programlama tarafı kalıyor. E coder’lar da genelde tembel olduğu için bir şekilde finalize olamıyor olay ve Malice’in yaptığı tonlarca grafikler, logolar var. Malice’in de aslında background’unda programcılığa yatkınlık olduğu için, Malice’de, “Ulan Allah sizi kahretsin. Ben kendim yapayım bari, size muhtaç olmayayım,” şeyi vardı. Ankara’ya gittiğimizde bir gece Ghost, Malice’le beraber otururken grafik ekranı nasıl açılır, ekrana grafik nasıl basılır gibi şeyler gösterdi. Onu gösterdikten birkaç gün sonra Malice oyun yapmaya başlamıştı. Backyard Brothers o şekilde kuruldu. Zaten Malice önce introlar yapmaya başladı. Introlardan sonra şunlar bunlar derken Malice bayağı bir ilerletti kendisini. Yani Malice’in bir tetiklenme ihtiyacı vardı. Ghost o ihtiyacı sağladı.

Turbo: Backyard Brothers’ın kurulmasının amacı şuydu: Aslında benim her zaman Zombie Boys’ta da, aslında Zombie Boys’u bu amaçla kurmadım ama Zombie Boys diye bir şey kurdum ve yetenekli insanlar toplanmaya başlayınca, hayalim hep bir software house haline dönmekti; oyunlar yapmaktı. Zaten biz bu işi profesyonel olarak yapalım diye girişimlerimiz de oldu. Amiga Dünyası döneminde ‘Kıbrıs Harekâtı’ diye bir oyun yaptık.

Hiç bilmiyorum… 


Zombie Boys ve Bronx grupları konuk oluyor.

Turbo: Çıkmadı çünkü oyun (gülüyor)! Yani şöyle bir şey oldu: Aslında biz shoot’em up yaptık, ama o zaman Sinan Abi, “Sadece oyun satmak hani tamam bir şey ama şöyle bir şey yapalım: Oyunu babalara satın aldıralım. Çünkü para babalarda. Çocuklara oyun satın alsınlar. Shoot’em up’ı biz yararlı bir hale getirelim,” dedi, “bu, tarih olsun.” Bizim tarihimizde de Vietnam Savaşı yok, Kıbrıs Harekâtı var. Dedik, “O zaman biz shoot’em up’ı helikopter yapalım. Denizde başlasın, birinci level’ı geçtikten sonra Kıbrıs Harekâtı hakkında bilgi verelim, ondan sonra limana gelsin, orada düşmanları patlatsın, karada gitsin,” falan diyerekten böyle bir geyik senaryoyla biz bunu Kıbrıs Harekâtı’na çevirdik. Hürriyet’in arşivine gittim; Kıbrıs Savaşı dönemindeki gazetelerin fotokopilerini çektirdim. Bayağı bir araştırma yapıp yazılar da yazdık hatta, şöyle oldu, böyle oldu diye. Biz oyuna başlamıştık, velhasıl geriye döndüğümüzde (Malice’le bizim Spectrum’dan kalma bir oyun yazma merakımız zaten vardı) dedik ki, “Biz Zombie Boys adı altında oyun yapamayız çünkü oyun kırıp dağıttığımız var, bilmemne var.” Korsan grubuyuz yani biz. Onun için “Böyle bir şey yapalım biz, çünkü grupta oyun yapmak isteyen-istemeyen insanlar da var. Böyle bir kolumuz olsun bizim. Tutturabilirsek bu şekilde de devam edelim,” diyerek kurduk biz Backyard Brothers grubunu. Oradaki komik olan şey de şu: Backyard Brothers, ‘arkabahçe kardeşleri’ demek. Yani ‘Zombie Boys’un arkabahçesinde bir şeyler var’ gibi bir göndermesi vardı.

Vigo: Yani Zombie Boys ‘dark side’, Backyard Brothers ‘light side’ gibi…

Turbo: Evet. Zaten Backyard Brothers’ın yaptığı oyunlarda, dikkat edersen, iki tane yaramaz çocuk vardır. Şapkaları ters, ellerinde sopalar var böyle falan filan… Ve Mehmet Ali’nin kodladığı ve benim de grafiklerini yaptığım birçok bilgisayar oyunu Aminet’e girdi. Aminet’in CD’leri çıktı sonra. O CD’lerde vardı. O CD’ler bize de gönderildi. O dönemin Commodore User dergilerinde, public domain oyun satan şirketlerin reklamlarında bile bizim Backyard Brothers’ın ismi geçiyordu. Backyard Brothers böyle bir şeydi aslında. Zombie Boys’a tam bağlantılı bir şey değildi. Aslında bağlantılıydı, ama değil görünümündeydi.

Vigo: Aslında şöyle bir şey de var: Sen, “Demo grubu kurmak nerden aklınıza geldi?” demiştin. Amaç demo grubu kurmak değildi. Herkesin bilgisayarı var. Bilgisayarıyla bir şeyler yapabilmeyi keşfediyor ve bir şeyler yaparken de içeriden gelen bir his de kurumsal bir kimlik edinme şeyi. Ondan sonra da, [Turbo’nun da] dediği gibi yetenekli insanları bir araya getirerekten, bizim aslında amacımız hep şuydu: Biz büyüdüğümüzde, şu anki yaşlarımıza geldiğimizde bir software şirketimiz olsun. Biz oyun yapan adamlar olmak istiyorduk. O noktayı hayal ederken bir anda kendimizi demoscene’in (ki asıl adı scene’dir, son 10 yılda bunun adı demoscene haline geldi – daha doğrusu scene işin karanlık tarafı, demoscene de işin daha sanatsal ve popüler tarafı gibi oldu) içinde bulduk. Bu da nasıl oldu? Commodore’la, Amiga’yla swap olayları başlayınca, demo diye bir şey var, intro diye bir şey var, bunu yapan ‘grup’ diye bir kavram var, grupta da herkesin bir görevi var, en önemli ihtiyaç da grafik, müzik ve kod. Ondan sonra bakıyorsun ki, bunun promosyon işlerini, halkla ilişkilerini yürütecek adamlar lazım, swapper’lar lazım. Dergi çıkartıyorsun, dergi çıkarttığın zaman dergiye editörler lazım, dergiyle uğraşacak insanlar lazım. Zaman değişiyor, BBS modem çıkıyor, BBS modem networking’ten anlayan adamlar işin içine giriyor falan… Böyle dallanıp budaklanıyor ve bir noktada sen bir grup haline gelmiş bulunuyorsun. Bunu aslında çok da isteyerek yapmıyorsun.


Bronx ‘Istanbul Style’ OCS Amiga slideshow (1994)

Turbo: Şöyle bir şey de var mesela: O dönemde başka hiçbir şey yapmadan bilgisayarda zaman geçirip, hayatını bilgisayarda geçirmek zorundasın ve yurtdışıyla yazıştığın için sana game’ler geliyor. Para kazanmak da zorundasın, harçlığını çıkartmak zorundasın. O gelen oyunları dükkanlara satıp, doğal olarak korsanlığa başlıyorsun. Biz, mesela, o dönemde paralar kazandık ama komik paralar aslında. Yani sadece benim o gün ‘Bakırköy’den Kadıköy’e gidip yemek yeme param’ gibi. Ya da ben Bakırköy’de oyunları satıyordum, Vigo Bostancı’dan yola çıkıyordu Kadıköy’e kadar, o Suadiye’de orada burada satıyordu. Biz ikimiz Kadıköy’de buluştuğumuz zaman cebimizdeki parayla yemek yiyorduk, belki sinemaya gidiyorduk, birkaç dergi satın alıyorduk. Döndüğümüzde o para bitmiş oluyordu. Şu günün parasıyla 100 milyon bile değil belki. Herkes zannediyor ki, biz o oyunları dağıttık, acayip paralar kazandık. Hayır, dükkanlar para kazanıyordu…

Vigo: Bir de acayip bir şey daha vardı, bugün anlıyoruz aslında. Bizim yaptığımız iş ne? Bilgisayar dükkanlarına, yani işi yazılım satmak olan yerlere biz illegal olarak bir şey temin ediyoruz. Şimdi aslında burada şöyle bir durum var: Biz çocuğuz. Yaptığımız işin telif, etik tarafından bizim haberimiz yok. Bilmiyoruz ve zaten orjinal oyun satılmadığı için, memlekette öyle bir kavram da yok. Mesela bugün şunu anlarsın: Her tarafta music shop’lar var, filmler, DVD’ler şunlar bunlar satılıyor. Illegal bir şey yapıp korsancıdan alırsan, alan da suçlu satan da suçlu. Ama o zaman bilgisayarcılar tonlarca korsan oyun alıyor. O bilgisayarcılar neye güvenerek o dükkanları açtılar? Gruplara güvenerek açtılar o zaman. Çünkü adamın bir dükkanı var, işi yazılım satmak, ama satacak yazılımı yok elinde! Ne orjinal, ne bir şey. Adamlar bizim gibi gruplara kıçını dayayarak senelerce ekmek yedi. Bunların yaptıkları hem etik açıdan, hem dini açıdan, hem manevi açıdan bin kat daha saçma bir şey. Öyle değil mi? Bugün köşebaşında korsan CD satan adamlardan hiçbir farkları yok yani. Ve işin acı veren tarafı da, ne maliyecisi ne bilmemnecisi çıkıp bunlara bir şey demedi.

Turbo: Yani kimse kalkıp da, “Sen bu kadar para kazanıyorsun, vergi veriyorsun, ama bu satın aldığın malı kimden satın aldın?” diye sormadı.

Vigo: Bir şeyi merak ediyorum: Senin bir dükkanın vardır. Sen dükkanında bir ürün satacağın zaman gidersin, bir mal girişi gösterirsin, ona göre de gider gösterirsin falan… Adamlar girdi olarak ne sokuyorlardı, sattıklarına nasıl işlem yapıyorlardı? Bunu hep merak ettim. “Sıfır zarar ettik,” mi diyorlardı, ne diyorlardı?

Turbo: Şu kadar komik aslında iş: Yani sokak başında dükkan açıp mal satan yer vardı, ama Galleria gibi o dönemin belki Kanyon’u, Akmerkez’i sayılabilen bir yerde, o kadar büyük bir alışveriş merkezinde dükkan açıp, (Kanyon’da bir dükkan açıp korsan game, CD, film sattığını düşün) bu şekildeydi yani olaylar…

Bu heyecanlı söyleşinin devamı için > sadecebirmuze.com


Bilgem Çakır’ın sunuculuğunda Tunç “Turbo” Dindaş, Kürşat “Hydrogen” Karamahmutoğlu ve Tuğrul “Anesthetic” Ateş demoscene’i, Türkiye’deki durumunu ve geleceği tartışıyor…

turbo_ascii_06

Tunç Dindaş’la ASCII Üzerine

Erman Akçay, Nisan 2009

Bizlere biraz ASCII sanatından bahseder misin? Nedir bu ASCII (American Standart Code International Interface) ? ASCII ile ANSII ile arasında ne gibi farklar vardır?

Tunç Dindaş: ASCII Art, bilgisayarın karakter setinden yararlanarak yapılan resimler. Set derken bunlar klâsik şu anda gördüğünüz yazı karakterleri, başka dillerde kullanılan karakterler ve özel karakterler olarak özetlenebilir. Aslında ASCII Art ilk bilgisayarlar ile başlamıştır. Grafik özellikleri çok düşük olan bilgisayarlarda karakterlerle çizilen şemalar, akış diyagramları bunların ilk örnekleridir.

ANSII’ler ise renk kodları da içeren ASCII’lerdir. Artık karakter kullanımından çıkıp daha resimsel hâle gelen ASCII’lerdir. ASCII’lerin en büyük özelliği ilkel olmasıdır. Her türlü bilgisayarda ve platformda rahatlıkla görüntülenebilirler. ASCII bana aslında kolaj gibi geliyor. Farklı işlere hizmet eden grafik parçacıklarından bambaşka bir resim yaratmak gibi bir şey. Genelde büyük logo ya da yazı yazmadan çıkıp resim yapmaya dönüşmüş bir sanat denebilir. Gerçi Türkiye’de bunu sanat olarak kabul ederler mi bilmiyorum…

Bu alanda çalışmaya ne zaman başladın?

Ben ASCII ile Amiga bilgisayarımı aldığımda ilgilenmeye başladım. O dönemlerde oyun disketlerinin başına bazen Text logolar yapardık. Daha sonra Modemler çıkınca BBS’lerin (Bulletin Board System) sistemi text tabanlıydı. BBS’lerde kullanmak üzere ASCII’ler yapmaya başladım. Bunlar genelde bizim grubumuz olan BRONX’un BBS’leriydi. Sonra bunları ‘Collection’ adını verdiğimiz serilerde toplamaya başladım. O dönemlerde birçok kişi benzer işler yaptı ama genelde Logo’lardan öteye gidemediler. Ben Graffiti ile de uğraştığım için, graffiti karakterlerini ASCII ile birleştirdim.

turbo_ascii_03
sKATe or dIe by tURBo/bRONx

1990-94 arası ASCII’ler yaptım sonra bıraktım. İşin ilginç tarafı 16-17 sene önce yaptığımASCII’leri hâlâ bazı insanların çeşitli platformlarda kullandığını görüyorum. Bu da beni mutlu ediyor; çünkü o yıllarda bastığım tuşların izlerini hala internet üzerinde görüyorum. Çünkü o yıllarda internet filân yoktu. Demek ki güzel işler yapmışım. Şu anda bu işi yapan kimse var mı açıkçasını onu da bilmiyorum. Çünkü dediğim gibi 1994 yılından sonra hiç uğraşmadım.

Bu enteresan bilgisayar poetikasına ilişkin bilgilerini ve deneyimlerini bizlerle paylaştığın için çok teşekkürler. Ben teşekkür ederim. Size klâsik bir ASCII ile veda edeyim..

[ 0 _ “ ]

Turbo ve diğer ASCII sanatçılarının çalışmalarını göz atmak için artscene.textfiles.com


Nightshift 2006 Welcome Video by Tunç “Turbo” Dindaş. (Bronx + Zombie Boys)

Istanbul Underground Graffiti Scene Report (2005-15)

canavar_profil
Canavar 2015, Kadıköy

‘Sanat elitist duvarlarını yıkıyor, kendine yeni bir ortak mekân belirliyor. Mekânın bu yeni kurgusu sokak üzerine temelleniyor. Sanat ile sokak kavramlarını bir araya getiren ve geleneksel algılanışı elimine eden sokak sanatı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de özellikle gençler arasında yankı buluyor.’


“Graffiti bir mücadele şeklidir”

CANAVAR

Canavar merhaba, seni Rad, Cins gibi grafiticilerle yaptığın çalışmalardan biliyoruz. En son Muralist kapsamında devasa bir iş yaptınız. Bizlere biraz kendinden bahseder misin?

Bir çok tekniği ve yöntemi denemeye çalışıyorum. Önemsediğim şey yaptığım işin içeriği. Anlamaya, kavramaya ve anlatmaya çalışıyorum. Sanayi bölgesinde doğup büyümüş olmam, meslek lisesi okumam; şimdi ise İstanbul’da yaşıyor olmam, bana dünyada dönen düzeni yakından görmemi sağladı. Ufak bir maket gibi. Bir tarafta gündüzü gecesine karışmış üç kuruş için çalışan insanlar, öte yanda sahte bir zenginliğin peşinde koşturan insanlar. Samimi olmak, gülmek ve yaşamak zor. Ayakta durmaya çalışıyorum.

Ne zamandan beri graffitiyle uğraşıyorsun?

Aşağı yukarı 10 sene oluyor.

Daha çok nerelerde çalışıyorsun?

Son zamanlarda ağırlıklı olarak Kadıköy ve çevresine işler yapıyorum.

canavr (3)
Canavar & Turbo – İstanbul (2015)

Grafitinin şehri kirlettiğine yönelik gelen eleştiriler için bir şey söylemek ister misin?

Evet, kesinlikle grafiti kirletiyor, keşke grafitiler olmasa. Şirketlerin reklam tabelaları, parti afişleri, gökdelenler, büyük evler, pahalı arabalar daha iyi görünse; daha iyi parlasalar da insanlar daha çok arzulasa. Sokakta yürürken, işe giderken bir grafitiyle karşılaşıp insanların kafası karışmasın sakın !! Sürekli iktidar hayalleriyle yükselme peşinde koşsunlar. Grafiti bir mücadele şeklidir. Evet, grafiti bazılarına göre sanatsal bir estetik değil ama bir durup düşünseler, estetiği düşünücek halimiz mi var !?

Devasa boyutlarda işlenmiş görüntü panelleri kimi zaman çok da sempatik gelmiyor.

Eminim benim yaptıklarım hiç bir şekilde sempatik gelmiyordur. Fakat büyük yapmak işin zaman ve konumuyla alakalı. Bu duruma göre işin rengi, duruşu, hissiyatı değiştiği gibi boyutun değişikliği de önemli, yani ne anlatmak istediğinizle alakalı bir durum.

Grafitiyi çevre planlamanın bir parçası olarak mı görüyorsun yoksa egosantrik bir tavır mı?

İkisiyle de alakası yok. Bir mücadele şekli olarak görüyorum. Bazen de benim için bir paylaşma aracı oluyor.

Bilhassa Muralist gibi geniş ölçekli projelerin gerçekleştiği İstanbul’da grafiti sence nedir?

Grafitinin dünyada popüler bir yanı var. İstanbul’da da bu böyle. Burada gördüğüm, kişisel reklam aracı haline geldiği, üzerinden prim yapıldığı ve içinin boşaltıldığı. Önceden grafitiydi şimdi adını koyamadığım birşey haline geldi. Bir şeyin para kazanma amacıyla yapılması o şeyin ruhunu kirletiyor. Günümüz tüketim hızını da unutmamalı. Bir ürüne dönüşmek, bir süre sonra yok olmak demektir. Muralist gibi projeler güzel adımlar. Daha güzel adımlar için bu topraklarda yaşayan sanatçılara daha fazla omuz vermek gerek.

İnsanlık ailesi olarak nereye gittiğimiz belli değil. Bu karmaşanın içinde verdiğimiz mücadelenin sonunda umarım güzel günler görmek nasip olur.


canavr (13)
Canavar, Kadıköy (2015)
kadıköy
Adekan, Ares Badsector, Canavar – Kadıköy (2015)

Sokak sanatı aktivistleri bu gençler sokakları tuval misali kullanırken kamusal olanı manipüle etmeleriyle vandalist öğeleri de sokak sanatının içine dâhil ediyor. Duvarlar, direkler, reklam panoları, toplu taşıma araçları ve durakları, metro istasyonları gibi underground olarak nitelendirebileceğimiz uygulama alanlarına graffiti’lerle, stencil’lerle, sticker’larla yaratıcı müdahaleler de bulunuyor. Sokaklara attıkları tag’lerle de zamansal varoluşları kısa bir süreliğine kayıt altına alınıyor. Kısa bir süreliğine çünkü çoğu zaman kamunun doğrudan etkisiyle silinmeye mahkûm oluyor. Kamusal olana vurgu, bu sanatın icrasını illegal bir zemine taşıyor ve sokak sanatı aktivistlerini ortak bir söylemde buluşturuyor “Yakalanmak yok, iz bırakmak var”. Hiçbir sanat eylemi yasalar tarafından suç kabul edilmiyor. Tabii Sokak Sanatı eylemleri hariç… Zaten Sokak Sanatı’nın cilvesini de bu oluşturuyor.

Hemen her gün sokaklarda karşılaştığımız bu izler, görsel ve düşünsel yönden takipçilerinin üzerinde etki bombardımanında bulunuyor. Estetik vurguyu ön plana çıkaran ya da mesaj ağırlıklı politik söylemleri bünyesinde barındıran Sokak Sanatı, bireysel ya da grup faaliyeti olarak tarihe eklemleniyor. Bu eklenimler artık bir sokak sanatı tarihinin oluşturulmasını zorunlu kılıyor.

Özgen Yıldırım (Sosyolog– Sanat Yazarı)


Ares
Ares Badsector, Kadıköy (2015)
kadıköy temmuz 2015
Ares Badsector, Kadıköy (2015)

‘Yaptığım işleri ve temasını belirleyen şeyler; içinde bulunduğumuz yakın çevre üzerine gözlemlerim, çalışma alanının koşulları ve kaybettiğimiz güzel insanlar. Gözlem gündemimde ne varsa bir sonraki çalışmaya ilham veren konu o oluyor. Benim için mantıklı olan işi zihnen tasarladıktan sonra duvara yerleştirmeye çalışmak.’

‘Istanbul based muralist Ares Badsector is working on a huge wall. Ares’ murals as mostly painted using monochrome colors as they let him render the work in the way he pictured it in his mind.’


Somon, Suadiye (2019)

Somon X ile Grafiti Üzerine

Ağustos 2017

Somon merhaba, söyleşi için teşekkürler. Seni daha çok sokaklara yaptığın grafitilerle tanıyoruz. Bizlere biraz kendinden ve sanatından bahsetmek ister misin?

Merhabalar. Lowbrow, Pop Art, grafiti ve çizgi roman estetiğinin yanı sıra çeşitli tasarım prensiplerinden de faydalanarak dijital ve geleneksel tekniklerde pek çok iş üretmekteyim. Gerek sokakta, gerek diğer alanlarda yaptığım işlerde, yaşadığımız çağdaş dünyaya paralel distopik başka bir dünyanın yerlilerini esprili bir üslupla yansıtmaya çalışıyorum. Kimi zaman bu dünyadan bazı hikayeleri, kimi zaman bu dünyanın içerisindeki bazı duyguları resmediyorum.

Daha çok nerelerde, kimlerle çalışıyorsun?

Elimden geldiğince tek bir bölgeye saplanmadan her yerde boyuyorum. Cihangir, Kadıköy, Erenköy gibi semtlerde işlerimle daha sık karşılaşabilirsiniz. Bölge ve duvar konusunda değişiklik olabiliyor, kompozisyon uğruna gözüme kestirdiğim en uygun duvar neredeyse o gece oradayım, aynı şekilde boyadığım kişiler de plana, programa göre değişiklik gösterebiliyor.

somon (38)
Rakun vS Somon, Suadiye (2019)

Rakun ile birlikte yaptığınız işlerden bahsetmek ister misin?

Rakun ile aynı mahalleden ve aynı üniversiteden arkadaşız. Kendisi hem yakın arkadaşım, hem de beni grafitiye teşvik eden kişidir. Düşüncelerimiz ve izlediğimiz yollar benzer olduğundan gerek sokaktaki işlerimizde gerek diğer projelerimizde birbirimizden sık sık fikir alıyoruz ve bu fikir alışverişi ortaya çıkan işe de yansıyor. Güzel sonuçlar elde ediyoruz. Her ne kadar tarzlarımız birbirinden kopuk görünse de estetik kaygılarımız ortak. Beraber yaptığımız çalışmalarda bu açıkça görülebilir.

Grafiti ortaya koyabileceği yeni bir fikir veya estetik olmadığı müddetçe anlamsız geliyor bana. İşin sokakta olması için az çok bilinçli bir sebebin olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer söyleyecek, gösterecek önemli bir şeyin yoksa eline sprey boya almanın da pek bir anlamı olmuyor. Kaldı ki grafiti, alt türleri ve geçmişiyle koca bir kültür, sanatçılar da kendi vizyonlarını, duygularını ve düşüncelerini katabilir. Grafiti tarihinde sanatçıların şehirler boyunca süren izleri, günümüze kadar böylesine çeşitli bir manzara yaratmış olmaları neyin grafiti olup neyin olmadığını, iyi ve vasatın ne olduğunu izleyiciye bırakıyor.

Bu aralar neler yapıyorsun?

Kafamda daha çok ham bir halde yavaş yavaş şekillenen bir fotozine projesi var. Önceki işlerime nazaran daha kişisel ve deneysel bir çalışma. Asıl fikir, sokak sanatının ve basılı mecranın imkanlarını sonuna kadar kullanarak neler yapılabilir, bunu öğrenmek. Şu aralar ilk adımlarındayım, henüz paylaşabileceğim pek bir ayrıntı yok maalesef. Zaten üretim sürecine süpriz bir şekilde izleyicileri de katmayı düşünüyorum.

somon small
Somon, Suadiye (2019)

01_eskryne
Esk Reyn, Suadiye (2019)
01_kaan
Kaan Bilaloğlu, Suadiye (2019)
01_omeria
Omeria, Kadıköy (2018)

Dérive* Teorisi

Guy Debord

Türkçesi : Merve Darende

En temel Sitüasyonist uygulamalardan biri, çeşitli ortamlar arasındaki hızlı bir geçiş tekniği olan, dérive’dir [“sapma”]. Dérivelar oyunbaz-yapıcı bir tavır ve psikocoğrafik etkilerin farkındalığını içerir ve dolayısıyla klasik yolculuk ya da gezinti kavramlarından epey farklıdır.

Bir dérive’da bir veya daha fazla insan belli bir süre boyunca, ilişkilerini, çalışmalarını, boş zaman aktivitelerini, tüm olağan hareket ve eylem güdülerini bırakırlar ve kendilerini bölgenin çekiciliğine ve orada vardıkları karşılaşmalara bırakırlar. Bu etkinlikte şans insanların düşündüğünden daha önemsiz bir unsurdur: bir dérive bakış açısından şehirlerin belli bölgelere girişin ya da çıkışın şiddetli bir şekilde önüne geçen sabit akımlara, değişmez noktalara ve vortekslere sahip psikocoğrafik konturları vardır.

Ama dérive hem bu salıvermeyi hem de onun zorunlu çelişkisini içerir: psikocoğrafik çeşitliliklerin olanaklarının bilgisi ve hesaplanması yoluyla egemenliği. Bu son bakımdan, ekolojik bilim –kendisini kısıtladığı dar sosyal alana rağmen psikocoğrafyaya yığınla veri temin eder. Şehir şebekesindeki çatlakların mutlak ya da göreceli karakterinin, mikroiklimlerin rolünün, idari sınırlarla ilişkileri farklı semtlerin ve hepsinin üzerinde çekim merkezlerinin baskın hareketinin ekolojik analizinden yararlanılmalı ve psikocoğrafik yöntemler tarafından tamamlanmalıdır. Dérive’in nesnel tutkusal bölgesi, hem kendi mantığına hem de onun toplumsal morfoloji (biçim bilimi) ile olan ilişkisine göre tanımlanmalıdır. […]

Eğer dérivelerde şans önemli bir rol oynarsa, bu psikocoğrafik gözlem metodolojisinin hala emekleme döneminde olmasından kaynaklanır. Ama şans eylemi doğal olarak muhafazakardır ve yeni bir ortamda her şeyi bir alışkanlık ya da sınırlı sayıda değişkenin değişimi haline getirir. İlerleme, şansın amaçlarımıza daha uygun olan yeni koşullar yaratarak egemen olduğu sahalara atılım yapmak anlamına gelir. O halde diyebiliriz ki, bir dérive’ın rastlantısallığı temelde gezintininkinden çok farklıdır, ama aynı zamanda dériverlar tarafından keşfedilen ilk psikocoğrafik çekicilikler onları durmaksızın gerileyecekleri, yeni daimi eksenlerin çevresine sabitleme eğilimi gösterebilir…

Dérivelardan çıkarılan dersler, modern bir şehrin psikocoğrafik eklemlenmelerinin ilk incelemelerini yapmamızı sağlar. Ortam birliklerinin ve onların temel bileşenlerinin ve mekansal lokalizasyonlarının keşfinin ötesinde; onların başlıca geçiş eksenleri, çıkışları ve savunmaları anlaşılmaya başlanır. Psikocoğrafik eksensel noktaların varlığının temel hipotezine varılır. Aslında bir şehrin iki bölgesini ayıran, aralarındaki fiziksel mesafeyle pek bir alakası olmayan, mesafeler ölçülür. Eski haritaların, hava fotoğraflarının ve deneysel dériveların yardımıyla; etkilerin bu ilk aşamadaki kaçınılmaz kesinliği navigasyonel çizelgeninkinden daha kötü olmayan, şimdiye kadar eksik kalan haritaları düzenlenebilir. Tek fark artık betimleyici sabit kıtalar diye bir meselenin olmaması, değişen mimari ve şehircilik diye bir meselenin olmasıdır.

Günümüzde çevrenin ve meskenlerin farklı birimlerinin tam olarak sınırları çizilmemiştir, ama aşağı yukarı kapsamlı ve belli belirsiz sınır bölgeleri tarafından çevrilmişlerdir. Dérive deneyiminin öngördüğü en temel değişiklik, bu sınır bölgelerinin tamamen bastırılıncaya kadar sürekli olarak küçültülmeleridir.


w_cins
Cins & Wide

alimertWide a.k.a Yok

Alimert Ranran: 1992 İstanbul doğumlu, 2000 sonrası İstanbul sokaklarının önemli simalarından, serbest çizimlerle başlayan grafitileri, zamanla yerini hip-hop style tipografik işlere bıraktı, Cins, Rad gibi grafiticilerle birlikte çalıştı, Yoklukta varolmayı tercih ediyor.

for possible commissions: yok

yok&adekan_kadıköy_2016
Yok & Adekan (2016)
yok+wase_ 16_2016
Yok & Wase (2016)
Küçükçiftlikpark 2015
Küçükçiftlik park (2015)

istanbul_style_blackbook_98_doublepage_small
Black Book fanzine, issue 01, 02 cover artworks (1997)

“Oldschool Ryhme,

Alış Buna Home-Boy!”

Tunç Dindaş, 1971 İstanbul doğumlu, İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Yurdumuzun tanınmış en eski/ modern grafik sanatçılarından biri, grafiti başta olmak üzere çizgi roman, fanzin, pixel sanatı, ascii art gibi birçok farklı alanda kendi tarzında işler üretmiş bir fenomen, eskilerin meşhur Kommodor Abi‘si.

Tunç ‘Turbo’ Dindaş

Sevgili Tunç Türkiye’de grafiti sanatının ilk uygulayıcılardansın.. Peki sende bu tutku nereden çıktı, nasıl başladı?

TURBO: Ben 1971 doğumluyum. 1980’lerde başlayan Break Dance fırtınasına ben de kapılmıştım. O dönemlerde CD filan yok. Gidip Break Dance müziklerinin plaklarını alıyorduk dükkânlardan ya da kasete çektiriyorduk. Ben de kendimi bildiğimden beri resim yaparım. Plak kapaklarında grafitileri görüyordum. Çok hoşuma gidiyordu. Sonra 1984 olması lazım. Videocudan Beat Street’ diye bir film kiralamıştım. O filmi gördükten sonra grafitinin ne olduğunu daha iyi anladım ve bugüne geldim.

Bağlı bulunduğun S2K grubunu tanıtır mısın?

S2K Türkiye’nin ciddi anlamda ilk Grafiti grubudur. Bakırköy’den Rez ve Jemy tarafından kurulmuştur. İlk başlarda grubun adı ZBP – Zombie Boys Posse idi. Ama sonraki ‘P’ harfi yüzünden yaptığımız tag’ler filan ZB ‘Partisi gibi anlamlara çekilip politik bir örgüt gibi görünüyordu. Biz de öyle bir isim bulalım ki bunu politik bir örgüt gibi algılamasınlar diye düşündük. İsmin içine sayı koymak fikri geldi aklımıza ve ‘Shot To Kill’ ismini bulduk, ve ‘To’yu sayı ile yani ‘2′ ile yazdık. Grubun kuruluşu 95-96’ya dayanır. Grupta Türkiye dışında zamanla Almanya ve İsviçre’den de üyeler oldu. Bazıları yakalandı, bazıları bıraktı. Şu anda sadece Türkiye’de ve Almanya’da üyelerimiz var.

turbo_Untitled-01
Black Book sketch (1997)
Turbo_Meck_Bedae_istanbul_2013
Turbo, Meck, Bedae – İstanbul (2013)

‘…bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır.’

Grafiti yanında ülkemizdeki rap müziğin de öncülerindensin. Son yıllarda hip-hop akımının ülkemizdeki gelişimi ile grafiti üretimi arasında bağlantılar kurabilir miyiz?

Rap artık eskisi gibi değil. Eskiden tepkisel bir müzik olarak görülebilirdi ama, şu anda tüm dünyada etkisi olan ‘Battle Rap’ dediğimiz yöne daha yakın. Aralara kısa mesajlar konulsa da parçaların tümünde bir battle havası var. Grafitinin Türkiye’de popüler olması tabii ki 1995’te Cartelin buraya Rap’i getirmesi ile başladı. Gidişatında ise, başka sorunlar çıkmaya başladı. Türkiye’de durum dünyaya göre farklı. Dünyada Rap sanatçıları için grafiticiler birçok iş yapar. Bunlar; logolardan plak kapaklarına, poster afişlerinden, cd kapaklarına kadar birçok tasarımlardır. Ama maalesef ülkemizde çok az MC bizlerden bu tarz tasarımlar yapmamızı istiyor. Ama artık Türkçe Rap ile Grafitinin arasındaki bağ gittikçe azalıyor. Çünkü bazı grafitici ve sokak sanatçıları Rap dinlemiyor; başka müziklerden besleniyor.

Eski okul grafiti ile ülkemizde son yıllarda tırmanışa geçen sokak sanatı arasında sence ne gibi kesişimler ve ayrılıklar var?

Dünyada tanınmış sokak sanatçılarına baktığınızda hepsinin eskiden grafitici olduğunu görürsünüz. Zaten street art’ın günümüzde ortaya çıkması ve bu kadar yayılmasının sebebi bu. Ama ülkemizde şu anda grafiti geçmişi olmayan sadece günümüzdeki popülerliği yüzünden street art yapmaya başlamış insanlar var. İkisi de aslında illegal yapılır. Grafiti daha çok isim yazıp kaligrafik değerler taşısa da, street art daha çok mesaj kaygısı güder. Bu ikisi kesişen noktalardır bence.

Dokuzuncu İstanbul Bienali’nde WYNE – “S2K”, ARİ ALPERT ve #flypropaganda# ile birlikte Luca Frei’nin mekan yerleştirmesi projesinde yer aldın… Uzun yıllar sokakta illegal iş üretmiş biri olarak, bu nasıl bir duyguydu?

Değişikti aslında. Konu misafirlikti. Ben o konu ile çalışmalar yaptım. Grup arkadaşlarım Wyne ve Tab konuya bağlı kalmadılar ve kendi çalışmalarını yaptılar. Bienal’den sonra sergi teklifleri aldım. İleride bunları değerlendirmek istiyorum. Biraz sanat platformuna yaklaşmış gibi oldum. Değişik bir tecrübe oldu benim için…

turbo_S2K_istanbul_2009
Turbo S2K – İstanbul (2009)

Exociti örneğindeki gibi son dönemde güncel sanat aleminde öne çıkan insanların grafiti ve sokak sanatı üretimleri ile gerçekten sokaktan gelen insanların üretimlerini yan yana düşünmek mümkün mü?

Street Art’a moda gözü ile bakıp bu dönemde özenerek sokaklara bir şeyler yapan sanatçıları tasvip etmiyorum. Graffiti ve Street Art sadece Cihangir’e yapılmaz. Gerçek street art’çı çıkıp tüm şehri gezer. Biz writer’lar bunu yapıyoruz. Bu tarz moda gibi yapanlar bir-iki seneye kadar kaybolacaklar bence. Street Art’ı gerçek yapan insanlar zaten belli oluyor ve daha da çok yayılacaklar.

Popüler kültürün son dönemde grafiti ve sokak sanatına yoğunlaşan ilgisi, radikal bir üretim alanının evcilleşmesi ya da içinin boşaltılması riskini sence taşıyor mu ve bu nokta da Banksy’nin alternatif duruşu hakkında neler düşünüyorsun?

Birçok underground hareket ya da kültür zamanla popülerleşip moda hâline gelirler. Gerçek zanaatkarların haricinde bazı iş adamları ve şirketler bundan kazanç sağlamaya başlarlar. Ama yukarıda da değindiğim gibi gerçekten bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır. BANKSY ise, politik mesajlarını güldürerek veren bir ekip ya da sanatçı. Bence şu anda alternatif duruşu bir yana sergilerde sattığı tablolar ve yayımlayıp, sattığı kitaplara bakıp bir daha düşünmek gerek.

kaynak: Tesmeralsekdiz sayı: 1, Bahar 2007 / Rafet Arslan, Sokak Sanatı dosyası


Tuncay_02
Tuncay Koçal on air, Suadiye (2011)

Tuncay Koçal anlatıyor:

Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz…

Tuncay Koçal 1983 İstanbul doğumlu, Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu; 1988’den beri, yaklaşık yirmi altı senedir kaykay kayıyor. Türkiye’deki dört büyük şov takımından birinin kurucusu; aynı zamanda kendi markası olan X4’tune shop‘u işletiyor. Yaklaşık 15- 16 farklı Amerikan kaykay markasının Türkiye distribütörlüğünü yapıyor. Kaykayı geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptığını dile getiriyor.

profil_small
Tuncay Koçal ve Tekno Play kaykay

Bu elimde gördüğünüz memleketin ilk kaykayı, ilk kaykay markası. Yerli bir kaykay markası, Tekno Play. 1979 yılında verilmiş bir ilanı var bunun.

79’da yerli bir kaykay yapılmış olması da beni ayrıca mutlu ediyor. Bunu çok sevdiğim bir arkadaşım benim için bir yerlerden bulup getirdi. Bildiğim kadarıyla şu an bu şekilde sağlam üç tane var. Çok ilginç bir şey, kaykayın altına bir kullanım kılavuzu koymuşlar. Diyor ki mesela: “Sporunuzu parklarda, düzgün ve meyilli sahalarda ve trafiğe kapalı olan yerlerde yapınız.” Böyle beş maddelik, altında açıklaması var. Bu açıdan da özel bir kaykaya sahip olduğum için ayrıca mutluyum. Herkese nasip olmaz, Türkiye’nin ilk kaykayı, Tekno Play kaykay. Benim için paha biçilmez !

Kaykay’ın sahneye çıkışını kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1970lerin Kaliforniya’sında sörf tutkunlarının, denizin dalgasız olduğu mevsimlerde karada kayabilmeleri amacıyla keşfedilmiş bir spor. Yurdumuzda yaygınlaşması 1980lere tekabül ediyor; yurtdışına gidip gelen gençlerden tek tük kaykay getirenler oluyor ve zamanla gelişerek 1990larda çeşitli mağazalar açılmaya başlanıyor. Doksanlı yıllarda kaykaya ulaşmak bugüne nazaran daha zordu, bir kaç dükkan vardı elbette ama bir kaykay alabilmek için, bilhassa istediğiniz kaykayı alabilmek için iki-üç ay beklemeniz gerekiyordu. Şu an Kadıköy başta olmak üzere belli merkezlerle birlikte Türkiye genelinde yaklaşık yirmi farklı kaykay mağazamız var. Bunlara ‘Skate Shop’ deniyor, işi gücü sadece kaykay olan mağazalar bunlar. İstanbul’da geçen seneye kadar iki tane kaykay parkımız vardı. Türkiye genelinde ise yaklaşık dokuz-on tane. Şu an ise İstanbul’da on bir park var, ülke genelinde ise otuz-otuz beş kaykay parkı var ki bunların hepsi profesyonel kaykay parkları.

Kaykay öncelikle bir spor, aynı zamanda da bir kültür, onu diğer ekstrem sporlardan ayıran ve bir alt-kültür haline getiren şey de bunun bir yaşam tarzı olması. Yani kaykaycı gibi yaşıyorsunuz, sizi daha çok motive eden müzikler dinlemeye başlıyorsunuz, o müziklere göre ya da kayma stilinize göre kıyafetler giyiyorsunuz. Kaykaycıların kendini ifade etme biçimi bu, aynı zamanda benliğimizle birlikte hareket ediyor, onunla bir şeyler yapıyorsunuz, örneğin bir hareketi öğreniyorsunuz ve bunu da diğer kaykaycılarla paylaşmak istiyorsunuz. Ya da öğreneceğiniz zaman birilerine ihtiyaç duyuyorsunuz. Basılı ya da görsel mecralardan değil, yüz yüze konuşup “Ben nerede yanlış yapıyorum?” diyebilecek birilerini arıyorsunuz. Öğrenme sürecinde ise sürekli bir yerlerden atlarsınız, tabi bunlar zıplatmayı ‘ollie’yi öğrendikten sonraki süreçte. Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz… Ve sonra oradan kaykay ile beraber düzgün bir şekilde inmeyi öğrendiğinizde büyük bir haz yaşıyorsunuz ve daha yüksekten atlamak için kendinizi zorluyorsunuz. Daha da yüksekten atlamaya çalışıyorsunuz. Daha da yüksekten atladıkça daha farklı teknikler öğreniyorsunuz ve o -bir hareketi başarmanın verdiği haz- ile bu hareketi arkadaşlarınızla paylaşmanın kıvancını yaşıyorsunuz.

Bunun dışında, yüksekten düşme korkusunu da şuna benzetiyorum: Mesela işinizde başarılı olmak istersiniz, ama iflas da edebilirsiniz, sonra tekrar ayağa kalkıp yola devam edersiniz; bir şekilde yaşama tutunmanız gerekir. Kaykayda da böyle bir durum söz konusu, düşersiniz ama gidip tekrar, tekrar denersiniz. Çünkü pratik yaparak başarabileceğinizi biliyorsunuzdur. Yani şöyle birazcık farklıylasınız, kendinizi ifade etmek istiyorsanız, kaykay iyi bir spor. Bu ‘başarma hazzı’ ve ‘kendini geliştirme dürtüsü’nün dışında, bir yandan da şöyle bir şey var, kaykay şehri keşfetmenizi de sağlayan bir olay. Yani, bir üç basamaktan atlarsınız, dört basamaktan atlarsınız sonra beş basamaklı bir yer aramaya başlarsınız. Yeni insanlar keşfetmek için, yeni yerler keşfetmek için de kaykaycılar sürekli hareket halindedirler. Belli merkezlerimiz vardır ama şehrin içinde her yere gideriz. Ben 12-13 yaşımdayken çok yakın bir kaykaycı arkadaşımla birlikte otobüslere rastgele atlar, son durak neresiyse oraya kadar gidip etrafı keşfetmeye başlardık. Bu sayede zamanla farkettim ki ben bu şehri baya biliyorum. Suadiye’de yaşıyorum, ta gidip Beylikdüzü’nden falan çıktığımı hatırlıyorum ki şimdiki gibi metrobüs falan da yoktu yani. Baya yurtdışına çıkmış gibi oluyorduk o yaşlarda. Serseri işi gibi gözükse de bizler bu işin spor kısmını, kültürel kısmını ve sosyolojik boyutunu da göz önünde bulunduruyor “Neden olmasın?” diye düşünüyoruz ve bence Türkiye’den de çok yetenekli kaykaycılar çıkıyor, çıkmaya da devam edecek, bilhassa bu parklar sayesinde, bu ulaşılabilirlik sayesinde eminim zamanla her şey daha da gelişecek.

background_02
Tuncay Koçal on air, Kalamış Skatepark (2014)

Suadiye, Istanbul_2014 (2)Ucube Dinler Kongresi İçin

Peter Lamborn Wilson
nam-ı diğer Hakim Bey
Türkçesi: İnan Mayıs Aru

Olmak Fiiline ve –dır ekine güvensizliği öğrendik – şöyle diyelim: Satori kavramı ve Gündelik Hayatta Devrim kavramı arasındaki çarpıcı benzerliğe dikkat edin – her iki durum için de bilinç ve eylemde sıra dışı sonuçlar veren bir ‘sıradanlık’ algısı söz konusu. ‘Gibi’ sözünü ağzımıza alamayız çünkü her iki kavram da (her kavram gibi, hatta her sözcük gibi) kendi tortularıyla yüklü olarak gelir – her biri kendi psiko-kültürel yükünü taşır, tıpkı hafta sonu ziyareti için kuşkulu bir biçimde ziyadesiyle donanımlı gelmiş misafirler gibi.

O zaman izninizle satori’yi eski moda Beat-Zen tarzında kullanacağım ve bir yandan da Situasyonist sloganda dile getirildiği üzere bunun diyalektik köklerinin dada ve Sürrealizm’in sırf bayağılıktan, soyutlama ve yabancılaşmanın sefaletlerinden boğulmuş bir yaşamdan (ya da yaşama) taşan bir ‘olağanüstü’ kavramında izinin sürülebileceğini vurgulayacağım. Ben kendi sözcüklerimi daha belirsiz kılarak tarif ediyorum ve bunun temel sebebi Budizm ve Sitüasyonizm’in ortodoksluklarından sakınmak, onların ideolojik-semantik tuzaklarından – şu bozuk dil makinelerinden – kaçınmak. Ben daha ziyade bunları paramparça etmeyi öneriyorum, kültürel bir brikolaj.1 “Devrim” sadece manivelanın bir turu daha anlamına geliyor – ne de olsa her ne türden olurlarsa olsunlar dini Ortodoksluklar mantık gereği hakiki bir manivelalar hükümetine yol açarlar. Satoriyi mistik rahiplerin tekelinde ya da herhangi bir ahlak kuralına bağlı görerek putlaştırmayalım ve 68 Solculuğunu da fetişleştirmektense sırf otorite değişikliğinin tüm imalarından uzak durarak Stirnerci ‘isyan’ ya da ‘ayaklanma terimini kullanalım.

Bu kavramlardan oluşan takımyıldızı, ısmarlama algının ‘kurallarını kırarak’ doğrudan deneyime ulaşmayı içerir; bir şekilde kaosun kendiliğinden fraktal non-lineer dizilere dönüştüğü süreci andırır ya da ‘yabani’ yaratıcı enerjinin oyun ve poesis’e dönüşme biçimini. ‘Kaos’tan gelen ‘kendiliğinden düzen’se Chuang Tzu’nun anarşist Taoizmini çağrıştırır. Zen, satorinin “devrimci” imalarının farkında olmamakla suçlanabilir öte yandan Situasyonistlerse davalarının gereği olan kendini gerçekleştirme ve şenlikte içkin olan ‘maneviyat’ı inkâr ettikleri için eleştirilebilir. Satoriyi gündelik hayatın devrimiyle özdeşleştirerek en az Sürrealistlerin şemsiye ve dikiş makinesinin – ya da o şey her ne haltsa – meşhur çiftleşmesi kadar dikkate değer bir şıpınişi evlilik tertip ediyoruz. Melezleşme. Hiç şüphe yok ki yarımkanların cinsel cazibesinden etkilenmiş olan Nietzsche tarafından savunulan ırk karışımı.

Satorinin “oluş” halini gündelik hayatın devrimiyle açıklamaya tavlanıyorum – ama beceremiyorum. Ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak: neredeyse yazdığım her şey bu tema etrafında dönüp duruyor; sırf bu noktayı açıklığa kavuşturmak üzere neredeyse her şeyi tekrar etmeye mecbur kalabilirim. Bunun yerine, ilaveten, 2 terimin acayip bir tesadüfü ya da tercümesini öneriyorum; biri yine Sitüasyonizm’den diğeriyse bu kez sufizmden. Derivé ya da “sürüklenme” gündelik yaşamda kasıtlı devrimin bir pratiği olarak tasarlanmıştı – şehir sokaklarında amaçsızca dolanma, “doğa olarak kültür”e açıklığı içeren hayalperest bir kent göçebeliği (eğer fikri doğru kaptıysam) – ki bu da sırf kendi süremiyle avarelere mucizevi olanı deneyimleme eğilimi aşılayacaktı; belki daima en hayırsever biçimiyle değil ama inşallah daima – ister mimari olsun ister erotik, ister serüven, içki ve uyuşturucular, tehlike, ilham ya da her ne halt olursa olsun – dolaysız algı ve deneyimin yoğunluğuna götüren bir kavrayış verimliliğiyle.

Suadiye, Istanbul_2014 (1)
FluxhXr, Eski Suadiye Köprü (2015)

Sufizmdeki paralel sözcük “en uzak ufuklara seyahat” ya da sadece “seyahat”tir; İslam’ın kentli ve göçebe enerjilerini tek bir güzergâhta birleştiren, kimi zaman “Yaz Kervanı” adı verilen manevi bir pratik. Derviş belli bir süratte gitme andı içer, belki bir şehirde en çok 7 gece ya da 40 gece geçirmek gibi, önüne ne çıkarsa kabul eder, işaretler ya da tesadüfler yahut da sırf hevesi nereye götürüyorsa oraya gider, güç noktasından güç noktasına doğru hareket eder, ‘kutsal coğrafya’nın, anlam olarak yolculuğun ve simgebilim olarak topolojinin bilincindedir. İşte başka bir takım yıldız: İbn Haldun, ‘Yolda’ (hem Jack Kerouac’un hem de Jack London’unki), genel olarak haydutluk romanı biçimi, Baron Munchausen, wanderjahr2, Marco Polo, kenar mahallenin yaz ormanındaki oğlanlar, bela peşinde koşan Arthur şövalyeleri, Melville, Poe, Baudelaire’le bardan bara dolanmak -ya da Thoreau’yla Maine’de kanoya binmek… turizmin anti-tezi olarak seyahat, zamandan ziyade uzay. Sanat projesi: keşfe çıkılan “arazi”nin 1:1 oranında bir “harita”sını çıkarmak.

Politik proje: görünmez bir göçebe ağı içerisinde (Rainbow Buluşması gibi) yer değiştiren otonom bölgeler’ inşası. Manevi proje: ‘türbe’ kavramının yerini ‘zirve deneyimi’ kavramına bıraktığı (ya da onda batınlaştığı) hacların yaratılması ya da keşfedilmesi.

Burada yapmaya çalıştığım şey (genelde olduğu üzere) Hür Dinler dediğim şey için sağlam bir mantıkdışı temel sağlamak, dilerseniz tuhaf bir felsefe deyin: Sanrı uyandırıcı ve Diskordiyen akımlar, hiyerarşik olmayan neo-paganlık, ahlak kurallarını tanımayan ilhadlar, kaos ve Kaos Büyücülüğü, devrimci HooDoo, ‘kilisesiz’ ve anarşist Hıristiyanlar, Büyü Yahudiliği, Mağribi Ortodoks Kilisesi, AltDeha Kilisesi, Periler, radikal Taocular, bira mistikleri, Ot halkı vs. vs.

*Brikolaj: Nesnelerin, göstergelerin ya da pratiklerin farklı anlam sistemlerine ve kültürel ortamlara uyarlandığı, dolayısıyla yeniden gösterilen haline geldikleri bir kültürel süreç. Kavram fransız yapısal antropologların çalışmalarından kaynaklanmakla birlikte daha yakın dönemlerdeki alt kültür ve yaşam biçimlerinin incelenmesinde kullanılmaktadır. Özellikle gençlik alt kültürlerinin, geçmişin kimi ulusal simgelerini, nesnelerini özgün anlamının dışında kullanmaları brikolaj örneğidir.

**Wanderjahr: Zanaat okulu öğrencilerinin okulu bitirdikten sonra bilgi ve becerilerini geliştirmek için seyahatle geçirdikleri bir yıl.


Ağaçkakan x İskeletor x Rad Dar “Umulmadık Topraklar” 12 Kasım 2016

Canavar, Ares (2015)
Canavar & Ares Badsector (2015) Gezi hatırası

mücadeleye devam !


Akhnaten ile Nova Kozmikova

ECB_02
novakozmikova #fantomrules (2015)

Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.

Barış Acar, 24 Aralık 2013

Anlatmaya yine yuvarlağın köşesiden başlayalım. Merkeze olmasa da, onun komşuluklarına dönüp dolaşıp çıkarız sonunda.

Philip Glass’ı dinlemiş olma ihtimaliniz nedir? Hours filminin ardından o kadar da az değil. Yine de çok olmadığının altını çizmeli. Ben, Coppola’nın yapımcılık yaptığını duyup, nedense merakla, izlediğim Powaqqatsi aracılığıyla tanışmıştım ilk olarak Glass’la. Belgeselden yola çıkıp müzikte sonlanmak hayırlara vesile değildir. Sonra Koyaanisqatsi, en son da Naqoyqatsi geldi. İzleme sırası çekim sırasını son halkada tutturabildi yani. O da en sevmediğim halka oldu. Hemen ardından da ise efsanevi Einstein on the Beach girdi dinleme listeme ve beni yerle yeksan eyledi. O günden beri beni daha çok sarsan bir albüm dinledim mi, emin değilim. Sayı sayarak opera yapabilmek nereden bakılsa Kurt Schwitters’in rüyalarını süslerdi. Bunun gerçekleşmiş olması başımı döndürmüştü, hâlâ da döndürür.

Bu kez ise önümde Akhnaten var. Einstein on the Beach’ten sekiz yıl önce yazılmış. Opera gibi opera. Hikâyeci türden klasik episotları izleyen bir opera demek istiyorum bununla. Albümü dinlerken zaman zaman küçük video kayıtlarından operayı takip etme şansı da buluyorum. Akhnaten yine ilginç bir seçim. Sanat tarihi için önemli figürlerden birini bulup ustaca çıkarmış saklandığı kuytudan Glass. Bu kez de minimalist üslubuyla müthiş uyum içinde bir seçim yapmış. Tekrara dayalı kompozisyonlarını Eski Mısır’ın tekrarını bozan tek adamın üzerinden kurgulamış. Opera, adı bütün yazıtlardan çıkartıldığı için 19. yüzyıla dek varlığı dahi bilinmeyen bu firavunun hikâyesini anlatıyor. Asıl adı IV. Amenhotep olan ve firavun olduktan sonra Akhnaten ismini alarak, çoktanrılı geleneğe son veren ve böylece bütün Mısır geleneğini değiştirmeye yeltenen adamın hikâyesi bu. Sanat tarihi açısından önemi ise, ustalığın kopyaya ve tekrara dayalı olduğu Mısır resim ve heykel sanatı içinde Akhnaten’in epey ayrıksı bir yere sahip olmasından geliyor. Kendini ideal bir güzellik abidesi olarak (düzgün, yapılı bir vücut, standartlaştırılmış bir gösterim ve ifadesiz bir yüzle) değil kişisel özellikleriyle tasvir ettirmeyi benimsemiş tek firavun Akhnaten. Tasvirlerden bildiğimiz kadarıyla haddinden fazla uzun bir yüz, yuvarlak, top gibi bir çene, koca burun ve şişkin dudaklara sahip. Bu yüzden bütün Mısır sanatı içinde ona dair az sayıdaki tasvir sanki karikatürmüş gibi duruyor. Derste gösterdiğinizde öğrencilerin ağzı yüzü bükülüyor. Orijinal eseri bozan hınzır bir çağdaş sanatçının işi sananlar bile çıkıyor Akhnaten tasvirlerini.

ECB_05
novakozmikova #fantomrules (2015)

90lar Sonrası Türkiye Sanat Tarihi Yazımı

TÜYAP Artist Sanat Fuarı’nın bu yılki en dikkat çeken sergisi, kuşkusuz, Ali Şimşek küratörlüğündeki Müdahale Var Mı? ya da yenilenen ismiyle Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisiydi. Hikâyeyi sanat dünyasına aşina olan hemen herkes biliyordur artık. Bilmeyenler de kısa bir araştırmayla süreçte neler olup bittiğini, kimin konuya nasıl yaklaştığını rahatlıkla öğrenebilirler. Benim burada üzerinde durmak istediğim şey, sergi, onun süreçleri ya da sonrasında yaşananlar değil. Sergi vesilesiyle bir sanatçı üzerinden açığa çıkan sanat tarihsel bir kırılma üzerinde durmak istiyorum.

Temel önermem ise şu olacak: Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.

Türkiye sanat tarihi yazımı açısından bir süredir araf evresine girmiş bulunuyoruz. 90lara dek bu alanda yazılıp çizilenler ve 90lara dek yazılıp çizilme yöntemi ile 90 sonrasında yaşananlar arasında karşılaştırma imkânımız olmayan bir epistemolojik kayma mevcut. Bu kayma, yalnızca mimarlık tarihine dayalı olarak Türk Sanatı Tarihi’ni üretmiş olan ilk kuşak (pozitivist) kurucu-öncü sanat tarihi yazımının öğrencileri olan ve 60lar Türkiye sanat tarihini üretmiş olan kalemlerin tükenmiş olmasından, onların biçimlendirdikleri aklın 3. kuşak temsilciler elinde yeni çağ ruhunu kavramaktan fersah fersah uzak düşmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda, tarihyazımına ilişkin disiplinin ana gövdesindeki daha büyük ölçekteki çatlağa yönelik Türkçe üretilmiş herhangi bir çalışmanın bulunmamasından, sanat tarihinin tarihyazımının ana gövdesinde meydana gelmiş bu depreme sakınaklı bir mesafede kalıp, teorik olarak her şey yolundaymış gibi davranarak ikonografik yönteme (zaten asla adamakıllı çözümlenmemiş olduğun için) “sözde” bağlı kalma çabalarından kaynaklanıyor. Türkiye sanat tarihinin 90larını tarif edebilmek ve geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi doğru dürüst kurabilmek için teorik olarak daha iyi tartışılmış yöntemler ve yazımlar üzerinde çalışmak gerekiyor.

Bu noktada tanıklığını yapabileceğimiz şimdilik yalnızca şu: Sanatçıların ya da sanatsal yaratının biçimsel ilgiler üzerinden birbirine eklemlenerek gelişmediği, bu türden bir sanat yazımının olanaksızlığının bugün için aşikâr olmanın yanında dün için nasıl olanaklı olduğunun tartışılmasının da kaçınılmaz hale geldiği böylesi bir araf noktasında ve anında, geleneği kıran ve yeni bir dili kendi kaynaklarından üreten anonim kimliklerin inşasına girişilebilmiştir.

ECB_04
novakozmikova #fantomrules (2015)

Krupiye Olarak Sanatçı

Nova Kozmikova’nın olaklılığının kökeninde anonim oluştan beslenen bu inşa vardır.

Çağdaş sanat çevrelerinin ve sıkı internet sörfçülerinin dışında çoğu kişinin bilmediği Nova Kozmikova ismi TÜYAP’taki Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisi ile gündeme geldi. Sadece gündeme gelmekle kalmadı, aynı zamanda başbakana hakaret konulu bir davanın muhatabı olarak yargıya da uzandı. Sanat ve eleştirmen derneklerinin konuyla ilgili gözle görülür “durgunluk”larının yanında Gezi Direnişi sırasında herkes için tanıdık olan ve Kozmikova’ya dava açılmasına neden olan ‘Akıyordu’ işi eleştiri konusu edilmeye başlandı. İş, doğrudan ve kaba olmakla eleştirildi. Eleştiri her zaman mümkündü ama bunu “ince” yapmak lazımdı; böyle kör parmağım gözüne bir üslup rahatsız edici olabilirdi ve olmuştu.

novakozmikova #fantomrules (2015)

Gariptir, benim Kozmikova’da Akhnaten’i gördüğüm nokta da tam olarak burası.

Eleştiriyi haklı buluyorum. Kozmikova aynen Akhnaten’in kendi tasvirlerinde yapılmasını istediği gibi “doğrudan” çalışmıştır. Gördüğü şeyi gördüğü gibi temsile yansıtmıştır. Suç buysa, Kozmikova bu suçu işlemiştir. Bütün Gezi Direnişi boyunca başbakanın takındığı üslubu çalışmasına olduğu gibi aksettirmiştir. Bu yönüyle nesnesini idealize etmekten, soyutlamakdan, yaratıcı “sanatçı ilhamı”ndan yoksundur.

Kaldı ki bu tavır Nova Kozmikova’nın işlerinin tümüne yayılmış bir şekilde de bulunabilir. Kozmikova sanatçı ilhamıyla çalışmaz. Hatta bilgisayarının başında oturmuş, çoğu yine internetten ele geçirdiği imajlara manipülasyon yaparken kendisini bir sanatçı olarak gördüğünü de sanmıyorum. O olsa olsa kendisine verilen desteyi karıştırıp oyuna sokan anonim bir krupiye olabilir. Bu nedenle kimliği, mesleği, sanat ile olan geçmişi beni ilgilendirmiyor. Kozmikova’nın işlerine bakarken yalnızca eline geçen desteyi dağıtırken gösterdiği özene dikkat ediyorum.

novakozmikova #fantomrules (2018)

Oyun her zaman olduğu gibi (belki her zamankinden biraz daha fazlaca) hileli bir desteyle sürmektedir. Masa da tezgâh da çok önceden kurulmuştur. Kiminin sadece izleyici olarak yer aldığı bu masada kazananlar baştan bellidir. Bunun için eğitilmişlerdir. Bunun için yaşarlar. Kasa ise zaten her zaman kasadır. Oyunun sonunda en çok kazanan hep o olacaktır. Oysa Kozmikova gibi karakterler için ilgi çekici olan oyunun oynanışıdır. Kazanmakla değil, bunca hileli kağıtla oyunun nasıl olup da sürebildiğiyle ilgilidirler. Bu yüzden kartları her zaman yeniden düzenlemek telaşındadırlar. Dünyanın işleyişine dair kendisine ulaşmış bütün metaryal onun ilgi alanındadır ve onları sürekli yeniden düzenleyerek oyuna sokar. Göstergelere karşı savaşmak ya da ilhamla yüklü/ saf bir imge üretmek iddiası yerine onlara katılmayı tercih etmiştir. Anonimliğinin arkasındaki motivasyonun bu olduğunu söyleyebiliriz. Kendi eylemini oyunun doğası içinde tüketir. Gerçek anlamda ürünlerinin sanata yaklaştığı nokta da burasıdır. Bir kere tasarlandıktan sonra oyunu kendiliklerinden sürdürme yeteneğindedirler. Sanatçı kültü Kozmikova gibi kişilerin ilgisini çekmez. Piyasanın işleyişine katılıp ismini pazarlamak onun ilgi alanında değildir. Hatta onun nefret ettiği tiplerin masanın etrafına oturup kendini oyuna kaptıran ve her koşulda kaybetmeye yazgılı oyuncular olduğunu da söyleyebiliriz. İnternete farklı Facebook hesaplarına, farklı bloglara yayılmış Kozmikova kimliğini takip etmeye çalışırken onun bu kimliğe karşı tutumunu hemen görebilirsiniz. Birer yapıt olmanın ötesinde kendisi için tutulmuş notlar, karşısındakine söylenmiş sözlerdir bunların çoğu. Bu yüzden tutarlı bir sanatçı kimliği inşa etmezler. Eyleme geçmiş bir söz olarak hareket anında vardır ve anlamlıdır. Sonrasında –yeni bir desteye girinceye dek– kenara çekilirler. Öte yandan tutarlı bir sanatçı kimliği inşasına girişse de bunu başarabileceği şüphe götürür. Keza yapıp etme biçimi bu tarz bir düşünüşle çelişir her fırsatta.

Çağdaş/ güncel bir sanatçı olarak Nova Kozmikova’yı sanat tarihi kabul etmeyecektir. Sanat tarihi, bilindik bütün tanrıları gömerek geleneğin karşısına çıkmaktansa revizyonlarla ve küçük adımlarla ilerlemeyi tercih eder. Birbirine neden-sonuç ilişkileriyle eklemlenerek oluşturulmuş tarihyazımının “gelişme”den anladığı budur. Bu yüzden karşısına çıkan Akhnaten tasvirlerini görmezden gelmek durumundadır. Akhnatenler ise yazgıları karşısında sessiz, daha doğrusu, kayıtsızdırlar. En konuşkan göründükleri anda bile. 1984 yılında Einstein on the Beach üzerine yapılan belgeselde operanın sahne yönetmenliğini yapan Robert Wilson’ın söylediği gibi; sanatçı aslında sessiz bir opera yapmaktadır, çünkü gerçek sanatçı dilin yapısının sesle ilgili olduğunu bilir ve onu göstermek ister. Sesleri ve şeyleri düzenleyerek üzerine konuştuğunun ne olduğunu onu izleyen herkesle birlikte anlamaya çalışır.

Nova Kozmikova oyunun hilesini kavramış ama dürüst bir krupiye olarak bizim için imajları yeniden ve yeniden düzenleyerek oyuna sokuyor; böylece anonim bir kimlik olarak 2000li yılların tasvirini çıkarıyor. Bu resmi beğenmeyenlerin aynada kendi suretlerini kontrol etmekten başka çareleri yoktur

Barış Acar, 24 Aralık 2013 / Kaynak: Lebriz Sanal Dergi


Esat Cavit Başak ile 2020 yılının sonlarında İzmir-Menemen’de gerçekleştirilen sohbet. Kayıt: Anıl Yurdakul

Détournement ya da kısaca saptırma, Sitüasyonist Enternasyonal’in oyunlarından biriydi. Peki gösterinin bu derece güçlendiği günümüzde saptırma ne ifade ediyor? İşe yarar bir taktik midir? İmgelere halen duyarlı mıyız? Çok uzağa gitmeye gerek yok, 2013 ‘Müdahale Var mı?’ sergisinde yaşananlar, imgelemin hayatta olduğunu ispatladı. Peki ya Dadaizm geçmişte kaldı diyenlere ne demeli? Dilimize yeni aktarılan manifestolar sayesinde gençlerin ilgisini çeken bu harekete duyarsız mı kalacağız? Mevlana’ya kulak verelim “Kağıttan kanatlarla uçulmaz.” Sahip olduğumuz tüm bilgi ve birikimleri, iç güdülerimizin enerjisiyle yaşama dönüştürmeliyiz.

Konuyu dağıtmadan Détournement’i anlamaya çalışalım: En genel anlamıyla, aşırma (saptırma) şeylerin yeniden oyuna sokulmasını her yanıyla kucaklar. Bu, oyunun, parçaların hiyerarşisi içinde donup kalmış varlıkları ve şeyleri kavradığı ve yeniden birleştirdiği eylemdir.

Lautreamont’un aşırmayı sistemli olarak kullanmasına bayılan Debord’un, tekniğin gerçekten sınırsız olanaklarına ilk kez dikkatleri çektiği tarih 1955’ti. 1960’ta Jorn şunları yazacaktı: “Aşırma, devalüasyon kapasitesi tarafından mümkün kılınan bir oyundur. Eski kültürün her öğesi ya yeniden oluşturulmalı ya da bir yana atılmalıdır.Debord bu anlayışı daha da geliştirmiştir. “Aşırmanın iki temel ilkesi, başlangıçta bağımsız olan (ilk anlamını bile tamamen yitirebilecek) her öğenin önemini yitirmesi ve her öğeye yeni bir anlam yükleyen yeni bir göstergenin örgütlenmesidir.”

Bundan böyle, şunlar açıktır:

  • Giderek daha çok şey çürür ve dağılırken, aşırma kendiliğinden ortaya çıkar. Tüketim toplumu yeni anlamlı bütünler yaratmak isteyenlere avantaj sağlar.
  • Kültür artık özellikle ayrıcalıklı bir sahne değildir. Aşırma sanatı, gündelik hayatın örgütlenmesine karşı tüm direniş biçimlerinin ayrılmaz bir parçası olabilir.
  • Dünyamızı kısmi hakikatler yönettiğinden, aşırma bütünlüğün hizmetindeki biricik tekniktir. Devrimci bir edim olarak aşırma, isyan pratiği için en tutarlı, en kitlesel ve en uygun şeydir. Bir tür doğal evrim -oyun arzusu- yoluyla, insanların görülmedik ölçüde aşırı ve radikal bir tavır almalarına yol açar.

Yurdumuzda bu alanda çalışma yapanlara göz attığımızda, ilkin Serhat Köksal’la karşılaşıyoruz. Köksal, 2007 yılında verdiği röportajda çalışmalarını şöyle açıklıyor:
“İstanbul’da zaman zaman gördüğümüz mesela Ayasofya’daki kilise-cami karışımında rastladığımız veya 70’lerin yerli seks filmlerindeki afiş ve fotoların edep yerlerine yapıştırılan montaj stilindeki ‘cut-up’dan aldığım yöntem ile bu film materyaller ve TV’de gördüğüm ve Türkiye’de yeni yeni yeşermekte olan hegemonik medya görüntülerini ve ayrıca bunlarla birlikte o yıllarda yaptığım müzikleri karıştırmaya başladım. Filmleri de video kayıt edici ile basit şekillerde kestim düzenledim. O yıllarda kolaj, kitch, cut-up gibi terimleri bilmediğimi söylemeliyim. Ama tabii ki yamalı bohçanın anlamını herkes gibi ben de bilirdim.”

Rafet Arslan’ın devrimci bir silah olarak gördüğü kolaja ilişkin düşüncelerini aşağıya alıyorum : “Sitüasyonist eylemlerin Avrupa kıtasında etkili olduğu dönemde, Amerika’da Beat kuşağının sembol ismi W.S. Burroughs dili bir çeşit virüs ilan ederek, cut-up tekniğiyle gazete haberlerinden, bilimsel makalelere bir çok unsuru yapıtının bir parçası haline getiriyordu. Dilin hakimiyetine karşı radikal kavramlar üreterek yola çıkan kavramsal sanat belli bir etkinlik kazandı.

Fakat 68 yenilgisi sonrası avant garde’ın ölümü, pop sanatın yükselişi, büyük söylemlerin ve toplu hareketlerin sonunu ilan eden ideolojik iklimde kavramsal eğilimler, kültür endüstrisince güncel sanat adı altında toplanmaya çalışıldı. Tıpkı politikada minör arayışlar, hakim ideoloji tarafından muhalefetin atomize edilmesine yol açmışsa; sanat alanında da kolektif üretimler ve kolaj arka plana bırakıldı, sanatın bir piyasaya dönüştüğü iklimde star sanatçı modası hakim oldu.”

Söyleme, Şenol Erdoğan gibi Lettrist Satanistler duyarsız kalmadı : “Şiirin diliyle eylemi arasında bağ kurulmadığı sürece kâğıt mendildeki spermler kadar ölüdür ve öte gidemeyecektir şiir, ki ‘bunlar’ın karşısına konulması gereken bir taş üzerine yazmaktayım artık. Şiir kamuya ait olanda olmalı ona uygulanmalıdır, bireyler şiire ve metne kendilerini eklemlemeli ve yeni şiir an be an değişerek ve gelişerek ortaya çıkmalıdır. Bu aynı zamanda şiirin de örgütlenmesidir. Örgütlenmeliyizdir.”

Anarşist topluluk Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun lideri Gökhan Gencay’ın saptırma kavramına ilişkin yorumu ise şöyle: “Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır.”


Esat Cavit Başak, Foto: Tevfik Atilla

Esat Cavit Başak ile

Dışavurumculuğun Yeni Baharı Üzerine

MAYIS 2015

Her ne kadar Punk anonim bir kültür olsa da Mondo Trasho sayesinde seni Türkiye’nin ilk fanzincilerinden biri olarak biliyoruz. Ana akım medyanın dışında, içerik açısından dönemin dergilerine kıyasla oldukça yaratıcı ve bağımsız bir yayın yapıyordun. Sosyal medya gibi faktörlerin olmadığı bu dönemi nasıl hatırlıyorsun, gençler açısından daha mı üretkendi?

‘Elinden geleni ardına koymamak’ Punk’ın saç ayaklarından biriyse eğer, evet, mondotrasho punk’dı elbette. Ama, mondo’ları ‘anonim bir kültür’ olarak da olsa salt punk olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Olsa olsa sıkı bir kolajdır mondotrasho ve punk’ın kes-yapıştır mottosu dışında ödünç aldığı, denediği, yeniden yorumladığı (veya tasarladığı) birden çok deneyimle sıkı fıkıdır. Ana fikrinin ve görsel tasarımının çoğu bana ait olmasına rağmen daha ikinci sayıdan itibaren katılan arkadaşlarımın sayesinde de bahsettiğin yaratıcılığını ve bağımsızlığını elinden geldiğince ve yeterince korumuştur. (insan’sız hiç bir şey olmuyor). Sosyal medyalara yapıştırılan ‘bilgi çöplüğü’ iddaasını, gerek çöplükleri seven gerekse bu yeni iletişim yönteminin emekleme çağını yaşayan birisi olarak pek doğru bulmuyorum, peşinde olduğunu bulabilmek için gösterdiğimiz entelektüel çaba hala aynı olduğu gibi aradıklarını değil de bulduklarını sevenler için de içinde bulunduğumuz ortam gayet yeterli. Ve hayır, zihinsel tembelliğin bahanesi her çağda aynı olduğu için, ‘gençleri’ daha az üretken falan olarak görmüyorum. ‘mazeret terazisinin tartamayacağı günah yoktur’ diye aynalı bir laf var, kimse altına yatmaya çalışmasın; komik gözüküyor.

Senin için Punk neydi?

Yukarıda bahsettiğim sosyal medya durumları sırasında kullanma olanağı bulduğum ve çok sevdiğim bir yöntem var; bir jpeg. yollamak. (ki bana kalsa olası bütün sorulara ya da sorunlara bir görsel cevabı olmalı insanın ya neyse-cebinde kendine bir sözlük yapıp, taşıycaksın) Hiç kaçamak etmeyeyim, işte budur punk benim için :

ECB_03
novakozmikova #fantomrules (2015)

Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.

2013 ‘Müdahele Var mı?’ sergisi hakkında birşeyler söylemek ister misin? Yoksa, o olay kapandı mı?

Kapanmaz! Burada kapanan kapı bir başka yerin açılan kapısı, kimse alınmasın fizik böyle çalışıyor. Olan oldu. Güzel bir sergiye berbat ve alabildiğince korkak bir tavırla müdahale edildi, ‘şikayet konusu’ iş sergiden geçici bir süre kaldırıldı, sergiye katılan arkadaşlar cevaplarını gayet güzel bir şekilde verdiler, yapayanlış hesapların nasıl ceplerde patladığına güzel bir örnek olarak yasaklamaya çalıştıkları görsel, istemedikleri kadar çok yayınlandı, mahkemede, söz konusu işin fotoğrafını bile görmemiş savcı-hakim ikilisinden beraat aldım vesaire. Söyleyecek pek birşey yok ama bu sorumsuz, hastalıklı, bencil ve alabildiğine kötü iktidar -erk olgusuna söyleyecek lafımız bitmedi ve bitmesin isterim. (Bu arada, yaptığım iş şikayet edilince, hakkımda cezai işlem uygulamak için GBT’me bakan polis arkadaşların ulusal güvenlik veri tabanında, sergide kullandığım ismimi, nova kozmikova’yı aramaları ve ‘yandaş’ gazeteci arkadaşların benden ‘Rus asıllı Türk sanatçı’ olarak bahsetmeleri çok hoşuma gitti, isteyerek bu kadar güzel bir performansta bulunamayacağım gibi, beni daha fazla sevindiremezlerdi.)

Pop art ve mizahın gücünü kullanarak yarattığın grafik eserlerle perspektifi tersinine çeviriyor, muhalif olduğun değerleri ayağından gıdıklayarak yere seriyorsun. Estet bir sanatçı değilsin. Sanata bakış açını öğrenebilir miyiz?

Hem birşeyler yapıp hem de onlar hakkında konuşmak hoşuma gitmiyor ve beceremiyorum da açıkçası. Çevresindeki bütün yüzleri görüyor da kendi yüzünü ancak aynada görüyor ya insan, öznel olamıyor dolayısıyla. Biraz öyle galiba. İroni ve mizah, yaptıklarıma hiç farkına varmadan sızmış iki nitelik. Hayatımın ve okuduklarımın yansısı demek bunlar. Belli bir disipline bağlı iş yapan birisi olarak görmüyorum kendimi. ‘alıntı’ lardan (ki Wittgenstein haklı, Dünyanın kendisi bir alıntı) hoşlanan ve kolaj yapan bir zanaatkarım, hepsi bu.

Peki ya, kültür-sanat alanındaki varlığına, etkinliğine yönelik olumsuz eleştiriler geliyor mu?

Hiç ilgilendiğim bir konu değil ama evet, geliyor arada. Din ya da milliyetçilik ile ilgili işlere pek ‘sıcak’ bakıyor insanlar. Biliyorsun, hemen tüm coğrafyada bu iki konu net olarak tabu (aslında buna cinselliği de ekleyeyim). Açıkçası pek dengeli bir muhalefetle de karşı karşıya kalmıyorum hiç. Ya ağızlarını ve tavırlarını tamamen kaybetmiş bir şekilde karşılık veriyorlar ya da çok gereksiz bulduğum sahte bir nezaketle. Arası bir eleştiri ile hemen hemen hiç karşılaşmadım. Söylediğim gibi, ilgilendiğim bir konu değil zaten.

Sarkastik (Sarcasm) ve ironi’den el alarak geliştirdiğin bu söylemi ne ölçüde politik buluyorsun?

İçgüdüsel bir tepki benimkisi, biraz önce, merak ettim ‘politik’ kelimesinin tam olarak ne anlamına geldiğine bakmak istedim; iki net tanım çıktı karşıma; birisi bir Coldplay şarkısı (bir Coldplay dinleyicisi değilim) ikincisi ise şu; “Antik Yunan dili açısından bakıldığında kente dair olan anlamına gelir.” Buna katılıyorum, bu anlamda politikim elbette ama tartışılır bu da. Kentte kalmasın, kalmamalı hiçbir şey.

Olası yeni çalışmalarında nasıl bir teknik kullanmayı düşünüyorsun? Şu anki eleştiriyi farklı düzeylere taşıyor olsan neler yapardın ? Video art veya performans gibi.

Bilmiyorum hiç nasıl bir teknik kullanırım, hiç düşünmedim. Bulurum ya da çıkar karşıma elbette. Belli bir disiplinde çalışmadığımı, çalışamadığımı söylemiştim. Ama sana, ‘eleştirinin farklı düzeyleri’ nde çalışmak üzerine çok sıkı bir örnek verebilirim, ne mutlu ki kardeşimin ‘hiç acıması yoktur’.

Bu aralar üzerinde çalıştığın birşeyler var mı?

Şu ‘sözlük’ işini bitirmek, mümkün olursa basabilmak; bir de iki-üç senedir hiç dokunmadığım plastik eritme işlerime geri dönüp tamamlamak istiyorum, onlarda aklım kaldı çünkü, bitmediler bir türlü.

Yaşadığımız Türkiye’de seni neler rahatsız ediyor?

Devlet’e dair, erk’e dair hemen her şey. İnsanlar bir başlarına da yaşayabilirler, biri devlet diye bir taş atmış kuyuya ve kuyu derin değil de biz pek tembeliz sanki. Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.

Löpçük_08_interactive
novakozmikova #fantomrules (2015)

Söyleşi: Big Baboli Print House (2020)

01_baboli_banner
detay : Uzay Çöpü (İlker Çelen)

Çok değil, bundan üç dört sene evvel Zeynep Kış ve eşi Şakir ile Kızıltoprak’taki atölyelerinde tanıştığımızda bana yaptıkları baskı resim örneklerini göstermişlerdi, çoğu müzik grupları için üretilmiş, koleksiyon değeri taşıyan serigrafi afişlerdi bunlar; sonrasında Krüw etkinlikleri geldi, genç yeteneklerin özgün işlerinin sahnelendiği sergiler, çağdaş grafik/ illüstrasyon dünyamıza güçlü bir dinamizm kazandırmakta gecikmediler. El emeği göz nuru üretilmiş bu resimler, bizleri Ham Sanatın en renkli ve heyecan verici örnekleriyle buluşturuyordu. Bir çok farklı stilde sanatçının ortaya koyduğu işler kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi.

Ticari bağlamda üretilen çizimlerin dışında ‘illüstrasyon’u, ‘illüstre olanı’ ciddi bir disiplin ve üslup olarak benimseyen bu genç kuşak sanatçılar, ortaya koydukları eserlerle önceki kuşaklardan, eski mizah dergilerinden ve klasik çizgi-roman anlayışımızdan bir hayli farklı ve özgün işler sergiliyorlar. İki bin sonrası ivme kazanan bilişim ve sibernetik çağın, yabancılaşmanın, köksüz kozmopolitliğin, deliliğin ve sapkınlığın tüm izlerini bu genç çizgilerde yakalamak mümkün. Saykodelik rock posterleri, yeraltı çizgi-romanları, şöhret peşinde koşan gangsterler, grafiti ve manga kültürü, bilgisayar oyunları ve bilumum siberpunk etkileşimin cereyan ettiği devasa bir kültür havuzu.

Bigbaboli’nin kurucusu, serigrafi ustası, sanatçı Zeynep Kış

Geçen kış kapılarını aralayan Bigbaboli Şarküteri, aynı zamanda film gösterimleri, sanatçı konuşmaları gibi farklı etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Ekibin gözde ismi Zezeah ile salgın günlerinde söyleştik, insanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda sanata değer verenler için :

22 Nisan 2020

Zezeah merhaba, salgın günlerindeyiz, karantina altında Napalm Death plak kapaklarını aratmayan günler geçiriyoruz, bu durum sanat piyasasını ne ölçüde etkiledi, bir galerici olarak bu durumdan nasıl etkilendiniz?

Selam Erman, öncelikle halimizi sorduğun için kendi adıma çok teşekkür ederim. Evet içerisinde bulunduğumuz karantina süreci sevgili galerimiz Şarküteri‘nin de derin bir uykuya girmesine sebep oldu. Hali hazırda 2020 yılı için planladığımız bütün pop-up ve ana sergiler, tarihleri havada uçuşan partiküllere dönüştüler. Toplu etkinliklerin yeniden hayatımıza gireceği tarihi kestirememek inan bizi de endişelendiriyor. Kendi yağında kavrulan bağımsız bir galeri için oldukça riskli bir dönemdeyiz.

Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin bu karamsar dönemde bireysel ihtiyaçları dışında lüks giderleri kısıtlamaları anlaşılır bir durum. Bizler için de aynı şey geçerli; “Önce sağlık” diyoruz ! Bunun dışında online sergi, söyleşi vb. sanal etkinliklerden pek haz etmediğimiz için bu alanlara da hevesli değiliz.

Geçtiğimiz kış, Bigbaboli Şarküteri sanatseverlerle buluştu; grup sergilerinden sinema gösterimlerine, Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir gibi büyük isimlere kadar bir çok farklı etkinliğe ev sahipliği yaptınız, sanatçılıktan galericiliğe geçiş seni nasıl etkiledi?

Evet, işlerini çok sevdiğimiz yıllardır heyecanla takip ettiğimiz sanatçıların işlerini sergileme, paylaşma fırsatımız oldu. Çoğunluğu arkadaşlarımızdan, yakın çevremizden oluşan bir etkinlik takvimiydi bu. Dile getirdiğin üzre ben bir galerici değilim, sanat yönetimi, pazarlama, sergileme konusunda pek deneyimli biri olduğumu da iddia edemem, fakat yaklaşık on yıldır Moklich ve Zezeah mahlaslarıyla kendimize ait Big Baboli Print House sanatsal baskı atölyemizi işletiyor ve kendi işlerimizi üretip satıyoruz.

2019 baharıyla birlikte arkadaşımız Berk Kula ile ortak bir hayalin gerçekleşmesi için güç birliği yaptık ve Şarküteri’nin açılması için hep birlikte adım attık. Berk’in katkıları ve bizim deneyimlerimiz, olanaklarımızı da birleştirerek farklı bir konsept oluşturmak istedik. Bir sanatçı olarak Şarküteri’yi sahip olduğumuz yaratıcı çevremizle besledik. Samimiyetimize güvenen, yeni nesil sanatçılara elinden geldiğince destek olan, meraklı bir kitlemiz varmış; ve onlar sayesinde hiç bir markanın, firmanın desteğine gereksinim duymayan gerçekten bağımsız bir yapı oluşturduk.

Şarküteri, komisyon konusunda öncelikli olarak sanatçıları ön planda tutuyor, ikinci öncelik ise galerinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve sanatçıların işlerini daha iyi sunabilmesi için gerekli olan reklam, fotoğraf,  online satış vb. platformları canlı tutulabilmesidir. Tüm bunları hiç bir çıkar amacı gütmeden özveri ile yapan küçük bir kadroyuz.

Galerimiz dışında hepimizin farklı bir mesleği var, mesailerimizden arta kalan vakitlerde ise Şarküteri’yi hayatta tutabilmek için elimizden geleni yapıyoruz; amacımız bu ortak kullanım alanının hayatta kalabilmesi. Tabi ki şu an için birçok eksiğimiz ve yapılabilecek tonla iş var ancak yukarıda da değindiğim üzere hiçbirimizin asıl mesleği değil bu ve ayırabileceğimiz vakitler de sınırlı. Tüm bunlara rağmen bu yapı, insanlar tarafından heyecanla karşılandı ve umarız şimdiden örnek bir mekan olabilmişizdir.


Audioban Space: Big Baboli Konser Afişleri Söyleşisi, Ekim 2018

Sanatçılarla birlikte açık stüdyo günleri düzenlemeye başladınız.

İlk Open Studio günümüz, ne yazık ki şu an için beklemede olan Bülent Gültek sergimiz ile başladı, güzel bir sergi ile sezona sıkı bir giriş yapacaktık. Open Studio günleriyle birlikte koleksiyonerlerin, Şarküteri‘den satın aldıkları bir posterin hangi aşamalardan geçerek basıldığını ve ellerindeki parçanın niçin bu kadar değerli olduğunu daha iyi gözlemlemeleri, anlamaları için bir sunum oluşturduk. İlk studio deneyimimiz sanatçı ile tanışmak isteyen, serigrafi baskı hakkında hali hazırda ufak tefek bilgi sahibi olan meraklı katılımcılar ile birlikte gerçekleşti. Umarız önümüzdeki studio günlerinde konuya ilişkin hiç bir fikri olmayan daha hevesli ve heyecanlı bir kitleye de erişebiliriz.

hecate
Elif Varol Ergen ‘Hecate’ 61×44.5cm, kağıt üzerine 4 renk serigrafi

Elif Varol Ergen: ‘Her current artworks content is mostly focused on feminism, divine femininity,  mysticism and women’s identity.  She illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance. She uses mostly “witch and wicca” metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society. She usually uses digital media, digital imaging and CNC-machined productions also sometimes combines traditional media such as acrylic, ink, silkscreening for the artworks.’

burak-senturk_party-1
Burak Şentürk ‘Party’ 40x40cm, kağıt üzerine 7 renk serigrafi 

Burak Şentürk: Sanırım onu tanımayanımız yok gibi, titiz, ustalığa önem veren, tasarımcılığıyla birlikte profesyonel bir illüstratör.

coculeata
Dolce Paganne ‘Coculeata’ 49.5×62.5cm, kağıt üzerine giclee baskı

Ceren Aksungur: ‘Also known as Dolce Paganne, is an Antwerp-based Turkish artist who crafts surreal, unsettling drawings and paintings. Her work combines both the strange and the mundane, subverting the everyday. Works such as “Pomegrenade,” implement both acrylics and colored pencil on paper.’

Bigbaboli_Şarküteri (192)
Bir deli ile Şarküteri’de karşılaşma

Grafik, illüstrasyon alanında hem atölye, hem de galeri olarak çığır açıcı işlere imza atıyorsunuz, ayrıca bir çok kaliteli yayını raflarda görüyoruz, bunun dışında sanatçıların çizimlerini giyim tarzlarıyla da bir araya getiriyorsunuz.

Sınırlı sayıdaki ürünler için kafamızdaki fikir : İnsanların, sevdikleri sanatçılara her fiyat skalasından ulaşabilmeleriydi, bunun için birlikte çalıştığımız sanatçılara sınırlı sayıda sticker, tshirtpin gibi yan ürünler ürettik. Bütün maliyeti Şarküteri üstlendi ve böylece sanatçıların ürün skalalarını çeşitlendirdik ve kataloğumuzu orijinal iş, limitli baskı resim, fanzinstickerpintshirt gibi birçok farklı seçenek ile doldurduk.

Sanatçılara ve koleksiyonerlere, tüm bu ürünler için limit sözü verilmiştir; bu aynı zamanda sanatları üzerinden sınırsız kazanç elde edilmeyeceğinin de bir garantisidir, dolayısıyla galerimizden alınan her ürün koleksiyon değeri taşımaktadır. Tercihin çoğunlukla serigrafi baskı’lar ve sticker’lardan yana olması bizi sevindiriyor, çünkü orijinal parçaların rağbet görmesi sanatçılar açısından da her zaman büyük motivasyon kaynağı oluyor.

Şu an için üzerinde kafa patlattığınız projeler var mı, salgın belası olmasaydı bizi neler bekliyordu?

Salgın olmasaydı yaz sezonuna kadar Ucube Mutaf pop-up sergimiz ve Bülent Gültek’in hazırlamış olduğu harika bir konsept sergi bizi bekliyordu. Daha sonra tüm yaz boyu kalacak bir ana sergi ve Eylül itibari ile arada yabancı sanatçıların da serpiştirildiği bir takvimimiz vardı. Umarız en kısa zamanda kaldığımız yerden hızla devam edebiliriz.

Eklemek istediğin bir şeyler varsa, lütfen. Bugüne kadar destekleri, katkıları, iş birlikleriyle bizlerle birlikte olan tüm dostlarımızı çok özledik; en kısa zamanda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın.

Zeynep ‘Zezeah’, Nisan 2020

black-beauty-840x599
Lumineh ‘Black Beauty’ 71×50.5cm kağıt üzerine giclee baskı
Bigbaboli_Şarküteri (56)
Lumineh ‘Wild Swans’ kâğıt üzerine tek renk serigrafi
Bigbaboli_Şarküteri (61)
Elif Varol Ergen x İlker Çelen (Uzay Çöpü)
Bigbaboli_Şarküteri (63)
İlker Çelen (Uzay Çöpü) x Burak Şentürk
Bigbaboli_Şarküteri (54)
İlker Çelen (Uzay Çöpü)
Bigbaboli_Şarküteri (55)
Bıyıkof
Bigbaboli_Şarküteri (60)
Dolce Paganne
Bigbaboli_Şarküteri (57)
Bilge Emir
Bigbaboli_Şarküteri (4)
Uczine

Artemis Günebakanlı, 2018

02_Zezeah ve Güven Erkin Erkal (2)
Zezeah & Güven Erkin Erkal

for more info and details, don’t forget to take a look at

bigbabolisarkuteri.com