Çok değil, bundan üç dört sene evvel Zeynep Kış ve eşi Şakir ile Kızıltoprak’taki atölyelerinde tanıştığımızda bana yaptıkları baskı resim örneklerini göstermişlerdi, çoğu müzik grupları için üretilmiş, koleksiyon değeri taşıyan serigrafi afişlerdi bunlar; sonrasında Krüw etkinlikleri geldi, genç yeteneklerin özgün işlerinin sahnelendiği sergiler, çağdaş grafik/ illüstrasyon dünyamıza güçlü bir dinamizm kazandırmakta gecikmediler. El emeği göz nuru üretilmiş bu resimler, bizleri Ham Sanatın en renkli ve heyecan verici örnekleriyle buluşturuyordu. Bir çok farklı stilde sanatçının ortaya koyduğu işler kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi.
Ticari bağlamda üretilen çizimlerin dışında ‘illüstrasyon’u, ‘illüstre olanı’ ciddi bir disiplin ve üslup olarak benimseyen bu genç kuşak sanatçılar, ortaya koydukları eserlerle önceki kuşaklardan, eski mizah dergilerinden ve klasik çizgi-roman anlayışımızdan bir hayli farklı ve özgün işler sergiliyorlar. İki bin sonrası ivme kazanan bilişim ve sibernetik çağın, yabancılaşmanın, köksüz kozmopolitliğin, deliliğin ve sapkınlığın tüm izlerini bu genç çizgilerde yakalamak mümkün. Saykodelik rock posterleri, yeraltı çizgi-romanları, şöhret peşinde koşan gangsterler, grafiti ve manga kültürü, bilgisayar oyunları ve bilumum siberpunk etkileşimin cereyan ettiği devasa bir kültür havuzu.
Bigbaboli’nin kurucusu, serigrafi ustası, sanatçı Zeynep Kış
Geçen kış kapılarını aralayan Bigbaboli Şarküteri, aynı zamanda film gösterimleri, sanatçı konuşmaları gibi farklı etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Ekibin gözde ismi Zezeah ile salgın günlerinde söyleştik, insanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda sanata değer verenler için :
22 Nisan 2020
Zezeah merhaba, salgın günlerindeyiz, karantina altında Napalm Death plak kapaklarını aratmayan günler geçiriyoruz, bu durum sanat piyasasını ne ölçüde etkiledi, bir galerici olarak bu durumdan nasıl etkilendiniz?
Selam Erman, öncelikle halimizi sorduğun için kendi adıma çok teşekkür ederim. Evet içerisinde bulunduğumuz karantina süreci sevgili galerimiz Şarküteri‘nin de derin bir uykuya girmesine sebep oldu. Hali hazırda 2020 yılı için planladığımız bütün pop-up ve ana sergiler, tarihleri havada uçuşan partiküllere dönüştüler. Toplu etkinliklerin yeniden hayatımıza gireceği tarihi kestirememek inan bizi de endişelendiriyor. Kendi yağında kavrulan bağımsız bir galeri için oldukça riskli bir dönemdeyiz.
Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin bu karamsar dönemde bireysel ihtiyaçları dışında lüks giderleri kısıtlamaları anlaşılır bir durum. Bizler için de aynı şey geçerli; “Önce sağlık” diyoruz ! Bunun dışında online sergi, söyleşi vb. sanal etkinliklerden pek haz etmediğimiz için bu alanlara da hevesli değiliz.
Geçtiğimiz kış, Bigbaboli Şarküteri sanatseverlerle buluştu; grup sergilerinden sinema gösterimlerine, Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir gibi büyük isimlere kadar bir çok farklı etkinliğe ev sahipliği yaptınız, sanatçılıktan galericiliğe geçiş seni nasıl etkiledi?
Evet, işlerini çok sevdiğimiz yıllardır heyecanla takip ettiğimiz sanatçıların işlerini sergileme, paylaşma fırsatımız oldu. Çoğunluğu arkadaşlarımızdan, yakın çevremizden oluşan bir etkinlik takvimiydi bu. Dile getirdiğin üzre ben bir galerici değilim, sanat yönetimi, pazarlama, sergileme konusunda pek deneyimli biri olduğumu da iddia edemem, fakat yaklaşık on yıldır Moklich ve Zezeah mahlaslarıyla kendimize ait Big Baboli Print House sanatsal baskı atölyemizi işletiyor ve kendi işlerimizi üretip satıyoruz.
2019 baharıyla birlikte arkadaşımız Berk Kula ile ortak bir hayalin gerçekleşmesi için güç birliği yaptık ve Şarküteri’nin açılması için hep birlikte adım attık. Berk’in katkıları ve bizim deneyimlerimiz, olanaklarımızı da birleştirerek farklı bir konsept oluşturmak istedik. Bir sanatçı olarak Şarküteri’yi sahip olduğumuz yaratıcı çevremizle besledik. Samimiyetimize güvenen, yeni nesil sanatçılara elinden geldiğince destek olan, meraklı bir kitlemiz varmış; ve onlar sayesinde hiç bir markanın, firmanın desteğine gereksinim duymayan gerçekten bağımsız bir yapı oluşturduk.
Şarküteri, komisyon konusunda öncelikli olarak sanatçıları ön planda tutuyor, ikinci öncelik ise galerinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve sanatçıların işlerini daha iyi sunabilmesi için gerekli olan reklam, fotoğraf, online satış vb. platformları canlı tutulabilmesidir. Tüm bunları hiç bir çıkar amacı gütmeden özveri ile yapan küçük bir kadroyuz.
Galerimiz dışında hepimizin farklı bir mesleği var, mesailerimizden arta kalan vakitlerde ise Şarküteri’yi hayatta tutabilmek için elimizden geleni yapıyoruz; amacımız bu ortak kullanım alanının hayatta kalabilmesi. Tabi ki şu an için birçok eksiğimiz ve yapılabilecek tonla iş var ancak yukarıda da değindiğim üzere hiçbirimizin asıl mesleği değil bu ve ayırabileceğimiz vakitler de sınırlı. Tüm bunlara rağmen bu yapı, insanlar tarafından heyecanla karşılandı ve umarız şimdiden örnek bir mekan olabilmişizdir.
Audioban Space: Big Baboli Konser Afişleri Söyleşisi, Ekim 2018
Sanatçılarla birlikte açık stüdyo günleri düzenlemeye başladınız.
İlk Open Studio günümüz, ne yazık ki şu an için beklemede olan Bülent Gültek sergimiz ile başladı, güzel bir sergi ile sezona sıkı bir giriş yapacaktık. Open Studio günleriyle birlikte koleksiyonerlerin, Şarküteri‘den satın aldıkları bir posterin hangi aşamalardan geçerek basıldığını ve ellerindeki parçanın niçin bu kadar değerli olduğunu daha iyi gözlemlemeleri, anlamaları için bir sunum oluşturduk. İlk studio deneyimimiz sanatçı ile tanışmak isteyen, serigrafi baskı hakkında hali hazırda ufak tefek bilgi sahibi olan meraklı katılımcılar ile birlikte gerçekleşti. Umarız önümüzdeki studio günlerinde konuya ilişkin hiç bir fikri olmayan daha hevesli ve heyecanlı bir kitleye de erişebiliriz.
Elif Varol Ergen ‘Hecate’ 61×44.5cm, kağıt üzerine 4 renk serigrafi
Elif Varol Ergen:‘Her current artworks content is mostly focused on feminism, divine femininity, mysticism and women’s identity. She illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance. She uses mostly “witch and wicca” metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society. She usually uses digital media, digital imaging and CNC-machined productions also sometimes combines traditional media such as acrylic, ink, silkscreening for the artworks.’
Burak Şentürk ‘Party’ 40x40cm, kağıt üzerine 7 renk serigrafi
Burak Şentürk: Sanırım onu tanımayanımız yok gibi, titiz, ustalığa önem veren, tasarımcılığıyla birlikte profesyonel bir illüstratör.
Dolce Paganne ‘Coculeata’ 49.5×62.5cm, kağıt üzerine giclee baskı
Ceren Aksungur: ‘Also known as Dolce Paganne, is an Antwerp-based Turkish artist who crafts surreal, unsettling drawings and paintings. Her work combines both the strange and the mundane, subverting the everyday. Works such as “Pomegrenade,” implement both acrylics and colored pencil on paper.’
Bir deli ile Şarküteri’de karşılaşma
Grafik, illüstrasyon alanında hem atölye, hem de galeri olarak çığır açıcı işlere imza atıyorsunuz, ayrıca bir çok kaliteli yayını raflarda görüyoruz, bunun dışında sanatçıların çizimlerini giyim tarzlarıyla da bir araya getiriyorsunuz.
Sınırlı sayıdaki ürünler için kafamızdaki fikir : İnsanların, sevdikleri sanatçılara her fiyat skalasından ulaşabilmeleriydi, bunun için birlikte çalıştığımız sanatçılara sınırlı sayıda sticker, tshirt, pin gibi yan ürünler ürettik. Bütün maliyeti Şarküteri üstlendi ve böylece sanatçıların ürün skalalarını çeşitlendirdik ve kataloğumuzu orijinal iş, limitli baskıresim, fanzin, sticker, pin, tshirt gibi birçok farklı seçenek ile doldurduk.
Sanatçılara ve koleksiyonerlere, tüm bu ürünler için limit sözü verilmiştir; bu aynı zamanda sanatları üzerinden sınırsız kazanç elde edilmeyeceğinin de bir garantisidir, dolayısıyla galerimizden alınan her ürün koleksiyon değeri taşımaktadır. Tercihin çoğunlukla serigrafi baskı’lar ve sticker’lardan yanaolması bizi sevindiriyor, çünkü orijinal parçaların rağbet görmesi sanatçılar açısından da her zaman büyük motivasyon kaynağı oluyor.
Şu an için üzerinde kafa patlattığınız projeler var mı, salgın belası olmasaydı bizi neler bekliyordu?
Salgın olmasaydı yaz sezonuna kadar Ucube Mutaf pop-up sergimiz ve Bülent Gültek’in hazırlamış olduğu harika bir konsept sergi bizi bekliyordu. Daha sonra tüm yaz boyu kalacak bir ana sergi ve Eylül itibari ile arada yabancı sanatçıların da serpiştirildiği bir takvimimiz vardı. Umarız en kısa zamanda kaldığımız yerden hızla devam edebiliriz.
Eklemek istediğin bir şeyler varsa, lütfen. Bugüne kadar destekleri, katkıları, iş birlikleriyle bizlerle birlikte olan tüm dostlarımızı çok özledik; en kısa zamanda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın.
Zeynep ‘Zezeah’, Nisan 2020
Lumineh ‘Black Beauty’ 71×50.5cm kağıt üzerine giclee baskı
Lumineh ‘Wild Swans’ kâğıt üzerine tek renk serigrafi
Elif Varol Ergen x İlker Çelen (Uzay Çöpü)
İlker Çelen (Uzay Çöpü) x Burak Şentürk
İlker Çelen (Uzay Çöpü)
Bıyıkof
Dolce Paganne
Bilge Emir
Uczine
Artemis Günebakanlı, 2018
Zezeah & Güven Erkin Erkal
for more info and details, don’t forget to take a look at
Samplerman mahlasını kullananYvan Guillo’nun tumblr sayfasında hakikaten -çizgi romanı güzel sanatlar ve tasarımla ilişkilendiren- bir çizgi roman devrimi sahneleniyor. Guillo çizgi romanlardan aldığı görüntüleri kullanarak -bunların çoğu Digital Comics Museum, Comic Book Plus gibi ücretsiz sitelerde bulunuyor- bu zamana dek internet ağında mahsur kalmış imgelerden nefes kesici, oyunbaz kaleydoskopik imgeler yaratıyor.
Street Fight Comics’i kendi imkânlarıyla yayımlaması (ki 2016, yılın en iyi çizgi romanları seçkimin içindeydi) ve Los Angeles’ Secret Headquarters tarafından yayımlanan 44 sayfalık kendi adını taşıyan yeni kitabının yayımlanması nedeniyle Yvan Guillo’yla bu baş döndürücü ve provokatif çizgi roman sanatını ve bunu nasıl yarattığını konuşmanın tam sırası gibiydi. Söyleşi 2016’nın Ocak ve Şubat’ında e-posta aracılığıyla gerçekleştirildi. Söyleşiyi resimlendirmek için Guillo, bizlere favori Samplerman’lerinden nefis bir seçki yaptı.
Yvan Guillo ‘Samplerman’
Kendinizi bir çizgi romancı olarak mı görüyorsunuz? ‘Samplerman’ personasını yaratmanıza yol açan şey neydi?
46 yaşındaki bir çizgi romancıyım. İtiraf etmeliyim ki -belki özgüven eksikliğinden, belki yayıncıları yeterince sıkıştırmamaktan, belki “hayır” cevabını “hayır teşekkürler” olarak almamdan ve belki de sayfalarımı (çoğu doğaçlama ve bitmeyen öyküler) kuytudaki bloglarıma artık yüklemememden dolayı- popüler bir başarım olmaksızın 25 yıldan daha fazla süredir çizgi roman yazmakta ve çizmekteyim.
Fanzinlerimi ve mini çizgi romanlarımı yaparken her zaman DIY (do it yourself – kendi başına yap) yöntemini seçtim: Düşük maliyetlidir, ekseriyetle adanmışlığa ve zamana ihtiyaç duyar. Geri bildirim eksikliğinden dolayı zaman zaman hevesimin kırıldığını hissetmişimdir. Gerçek bir iş bulmak yerine uzun süredir bunu yapmayı sürdürdüğüme ben bile inanamıyorum bazen…
Hayatım boyunca çizgi romanlara meraklıydım. Çizgi roman karikatüristi olmak istiyordum ama maalesef Fransa’da böyle bir kariyer pek de kolay değil. Buradaki konvansiyonel formatlar senelik çıkan 44 sayfalık kitaplar ya da 300 sayfalık, tek sefer çıkan, siyah beyaz grafik romanlardan ibaret. Sanatın her türüne her zaman ilgi duydum: Şiir, radyo, sinema, animasyon, avangart, deneysel ve alternatif iletişim metodları. Aynı zamanda soyutlamaya, çarpıtmaya, yıkıma, sürrealizme, sosyolojiye ve politikaya da yakınlık duyuyordum. Eski çizgi romanlarımdan çoğu absürt ve anlamsız (daha güzel bir ifadeyle saçma) idi. Her ne yaparsam yapayım, bir kareden diğerine gün geçtikçe yol aldığım bu patika kendimi iyi hissettiğim alternatif bir gerçekliği (çizgi romanı) keşfettiğim bir yol haline geldi. Yani evet, sanırım ben bir çizgi romancıyım; tuhaf bir çizgi romancı.
Dolayısıyla soru şöyle olabilir: “Samplerman eserleri kesin surette bir çizgi roman mıdır?” Şöyle cevaplamak isterim: “Çizgi roman tanımınızın ne kadar açık olduğuna bağlıdır bu.” Okuyucular “öykülerim”i mantıksal bağlantılar bulundurmayan paneller ve diziler olarak değerlendirirlerse ne âlâ, fakat benim işlerim en azından bir sanatçının nevrastenik beyninden gelen sıradışı bir öyküyü yaratma teşebbüsüdürler de aynı zamanda.
Başlangıçta “Samplerman” bir yan projeydi. İlk girişimler, onları internet’e yüklemeden evvel sabit diskimde aylarca bekledi. Bunlar düşük çözünürlüklü, web’den edinilmiş “Fantastik Dörtlü” ya da “Süpermen” taramalarını kopyalayıp simetrik olarak birleştirdiğim (en temel manipülasyon) çok basit karelerdi. Bu işlemin sonucunda ortaya çıkan soyut görseller yabancılaşmış olmalarına rağmen, sanki çizgi romanlar çarpık bir aynada görünüyormuşçasına görsel anlamda aşina olduğumuz orijinal çizimlerin ve renklerin baştan çıkarıcılığına müdahele etmedi.
Bu yöntemi kullanarak çizgi romanların parodisini yapmanın eğlenceli olacağını düşündüm -36 sayfalık kaleydoskopik bir çizgi roman- ve sonra elle çizilmiş eski çizgi romanlarıma geri döndüm. Fakat karikatürist arkadaşım Léo Quiévreux ile ortak tumblr sayfamız la Zone de Non-Droit/the No-Go Zone’a bunlardan birkaç sayfa yükleyince, gelen tepkiler epey güçlü oldu. Kısa süre sonra bir yayıncı kitap çıkarmayı düşünüp düşünmediğimi sordu ve ben de işleri geliştirmeye, daha derinlere inmeye karar verdim.
Mahlasımın adı bu şeyleri sayfama her yükleyişimde koyduğum etiketten (#samplerman project) geliyor. Farklı zevklere ve ilgi alanlarına hitap eden binbir çeşit çizgi roman yaptığımdan dolayı, insanların kafasının karışmaması için mahlas iyi bir yöntem. Gerçi bunun da kendine has sorunları var. Web sitemin ana sayfasında farklı çizgi roman evrenlerimi nasıl sergileyeceğimi çözemedim ve işlerimden popüler olmayanları kaldırmalı mıyım yoksa kaldırmamalı mıyım, bunda da pek hâlâ emin değilim.
“Samplerman” başlığı işlerimdeki bilinçli müzikal çağrışıma gönderme yapıyor (bu arada, İspanyol bir DJ bu mahlası benden evvel kullanmıştı). Burada aynı zamanda doku ve desen uyumu da var, ayrıca bir tür salak süper kahraman ismi gibi: Yamalı kıyafetiyle Süpermen. Çok fazla düşünmeden, bir anda aklıma geldi bu isim. Üstelik işlerimle ilgili benimle irtibata geçen insanların bu kelimeye başvurmaları da mahlasın benimsenmesinde yardımcı oldu.
Yvan Guillo ‘Samplerman’
Kolajlarınızı meydana getirmek için kullandığınız nostaljik, anonim çizgi romanları nasıl buluyorsunuz? Comic Book Plus, Digital Comics Library ve benzeri mecralardaki dijital arşivlerden yararlandınız mı?
Bu eski çizgi romanları açgözlülükle araştırıyorum; ayrıca evet, bu web sitelerini de sık sık ziyaret ediyorum. Amerikan çizgi romanı uzmanı değilim. Burada yayımlanmalarına rağmen birçoğunu çocukken okumamıştım. Çizgi roman tarihinin geçmiş dönemlerinin sanatçıları hakkında sürekli bir şeyler keşfediyor ve öğreniyorum. Konu hakkındaki bilgim yavaşça ve rasgele arttıkça bu çizgi romanları anonim olarak değerlendirmiyorum artık. Burada sergilenen tasarımlar, stiller, çeşitlilik ve enerji beni gerçekten şaşırtıyor.
Bulabildiğim çoğu şeyi kaydetmeye çalışıyorum ama o kadar fazla çizgi roman mevcut ki her şeyi elde edebilecek miyim bilmiyorum. Bu web sitelerinden edindiğim çizgi romanların neredeyse hepsinde ilginç ve işe yarar birçok şey keşfediyorum. Bu inanılmaz kaynaklar olmadan sayfalarımı bu kadar değişik grafik unsurlarla dolduramaz ve bu kadar iş üretemezdim.
Etrafı sınırsız bir çizgi roman yığınıyla sarmalanmış bir çocuk gibiyim. Öyküleri ciddi anlamda okumayan, takip edemeyen fakat sayfalarında bulunan evrenlere kendini kaptıran bir çocuk. Açgözlülük ve keyifle!
Daha fazla Samplerman üretip üretemeyeceğimi düşünüp dururken, bu web-siteleri hakkında pek bir bilgim yoktu açıkçası… Onlarla tam zamanında karşılaştım ve sadece kamuya açık materyalleri tarayıp yükleme prensiplerini de takdir ediyorum ayrıca. Bu beni telifli işler kullanıp, parasını karşılayamayacağım legal sorunlara bulaşmaktan koruyor.
Tek üzüntüm: Bazen görüntülerin netliği ve kalitesi kullanım açısından yeterince iyi olmuyor. Her ne kadar düşük çözünürlüklü ya da çok sıkıştırılmış olsalar da eserlerim için gene de dipsiz bir kaynak olmayı sürdürüyorlar. Eski çizgi romanların fiziksel kopyalarını ise eBay’den satın almaya başladım, böylece sayfaları kendim tarayıp en iyi kaliteyi elde edebiliyorum ama zengin biri değilim ve dolayısıyla seçici olmak zorundayım.
Yvan Guillo ‘Samplerman’
‘Street Fights Comics’de açıkça görülüyor ki, imgeleri serbest biçimde bir çizgi roman hikâyesi inşa etmek maksadıyla arayıp buluyorsunuz. Tumblr’a yüklediğiniz alışıldık ‘Samplerman’ çalışmalarınızda ise, poster benzeri imajlar yaratıyorsunuz. Sanatsal açıdan sizin için hangisi en tatminkâr?
Sanırım hem sağ beyin hem de sol beyin çizgi romanları yapıyorum. Her ikisi de kendi alanında tatmin edici. Doğaçlama gerektiren, ayrıca rastlantısallığı, açık fikirliliği ve sözsüz iletişimi kucaklayan biçimsel, resimsel bir yaklaşımım var. Kendimi bir çeşit transa sokuyorum ve önceden mevcut bir plan olmaksızın çalışmaya başlıyorum. Bir sayfa için bir şablon seçerek (altı kare ya da daha sıradışı bir şablon) işe başlıyorum. Getirdiğim tek kısıtlama bu. Daha sonra sayfamı oluşturuyorum. Bu iki boyutlu bir sanal gerçeklik. Bu tip işler okunmaktan ziyade görülmek için yapılır –Samplerman’i klasik çizgi romandan ayıran taraf da budur.
Ayrıca daha fazla mizah, anlam/anlamsızlık ve bir araya getirme/ritim barındıran entelektüel bir yaklaşımım da var. Sayfaları bir kitapta toplama fikri ise hep kafamdaydı ve Street Fights Comics tam istediğim gibi oldu.
Bu bir hazırlık çalışması gerektiriyor –bir hikâyenin temasına ve muğlak fikrine ilişkin unsurları toplamak ve bir araya getirmek. Konuşma balonları, diyalog ve sembolleri (“bu sırada”, “daha sonra”, “ondan sonra” vb. tipografik öğeleri) bu türden çizgi romanlar için daha kayda değer bir rol oynuyor. Bu çizgi romanlar daha lineer ve adeta gerçekçi ya da gerçeküstüdürler; insan figürü daha fazla mevcuttur ve daha tutarlıdır, ayrıca bir zemin ile bir gökyüzü barındırır. Ancak farklı yaklaşımlar tarafından değiştirilmişlerdir. Oturup kendi hikayelerimi yazmaya başlamadığım müddetçe bu çizgi romanlar tutarsız ve anormal olmayı sürdürecekler gibi görünüyor.
Kuralları olan bir oyunu oynar gibi çalışıyorum ama can sıkıntısından ya da yaşayan bir algoritmaya dönüşmekten kaçınmak için kuralları değiştirmeyi de seviyorum. Birbiri peşi sıra görünen patikaları takip ediyorum. Bazen şunun gibi aptal bir fikre kapılıyorum: “Neler olacağını görmek için sayfanın ortasına ya bir delik ya da kare yaparsam?” Yaratıcı sürecin sınırlarını zorlamayı sağlayan heyecan verici bir araç olarak gördüğüm Brian Eno’nun ‘Eğik Strateji’ kartlarına ilgi duyuyorum.
Absürd bir mizah anlayışı, işlerinizin tümüne hakim. Bu mizahın bir kısmı işleriniz için kesip biçtiğiniz hikâyelerden, 1940’lar ve ‘50’lerin çizgi romanlarının tabiatından mı kaynaklanıyor?
Çizgi romanlar her devirde isteyerek ya da istemeyerek mizah barındırmıştır. Bu çizgi romanları ilk yayımlanmalarından 70 yıl sonra okumak, kaçınılmaz şekilde okuyucunun onları zaman zaman gülünç, aptal ve saçma bulmasına neden oluyor. Romans, korku ve savaş çizgi romanları gibi ciddi çizgi romanların barındırdığı mizah ise daha çok hikâyelerdeki provokatif anlatımdan kaynaklanıyor. Çizgi romanların yaratıcıları tarafından dahi ciddiye alınmadığı bir dönemden gelen bir ciddiyettir bu.
Bazı metinler kusursuz bir dâhilikte. Fletcher Hanks tarafından çizilen bir karede bir grup şeytani karakterin “demokrasiyi ve uygarlığı sonsuza dek yok etmeliyiz!” dediği kare aklımdan çıkmaz mesela. Bunu aynı anda hem komik hem de korkunç bulurum. Hâlâ gerçekten komik olan çizgi romanlardan da malzeme topluyorum: 1920’ler ve ‘30’lardaki gazete çizgi romanları, Herbie, Plastic Man, Abbott ve Costellovb. Kaynak malzemeleri kimi zaman da orijinallerine sadık kalarak kullanıyorum.
Bu hikâyelerden çekip aldığım konuşma balonlarını yanyana koyarken hep bir acayiplik, bir saçmalık arıyorum. Bazı karelerimi matrak kılan şey yanlış yerleştirmelerdir, dekolaj. Umulmadık şekilde gerçekçi olabilir bu durum: Gerçek hayatta da insanların çoğu zaman birbirlerini dinlemeden konuştuklarını görürüz. Kolaj pratiğinde elinizdeki parçalarla hareket ederken başladığınız noktadan uzaklaşmaya, beklenmedik sonuçlara, farklı anlamlara, okuyuculardan gelen kahkahalar da dâhil olası tüm yorum ve tepkilere açık olmak zorundasınız.
Yvan Guillo ‘Samplerman’
Bağımsız işlerinizin büyük bir kısmı dokulardan ve tekstürlerden oluşuyor. Bu dokuları çizgi roman karelerindeki şapkalar, eller, ayakkabılar, hatta harfler gibi önemsiz imgelerden yaratıyorsunuz. Bu kompozisyonları orijinal çizgi roman kaynaklarını incelerken mi hesaplıyorsun? Yoksa yeni bir sayfaya başladığında, önceden kesilmiş olan unsurları bir araya getirerek mi tasarlıyorsun?
Esnek bir yöntemim var. Kolaj yapan ve çizgi roman çizen biri olarak, taranmış sayfalara göz gezdirirken hangi unsurun kopyalamaya ve kaleydoskopik işleme elverişli olduğunu fark edebiliyorum.
İlk olarak tramlarla karışmış parlak renkler, üst üste binen ve kesişen çizgiler -mürekkebin sayfada organik eriyişi- dikkatimi çeker. Bazı kareler sanatçının belirli bir unsuru çizerken yaşadığı hazzı dışa vurur gibidir. Genellikle yarı soyut, yarı figüratiftir: Bir kadının saçı, sigara dumanı, denizin dalgaları, bulutlar ve hayvanlardan yılan, fil, ya da ahtapot. Bunlar sanatçının hikâyeden uzaklaşmak ve kalemine biraz olsun özgünlük tanımak adına yakaladığı fırsatlardır.
Sanatta maniyerizmden keyif alıyorum. Stil çeşitliliği keyif veriyor bana: Basil Wolverton gibi bazı sanatçılar detaylara dönük saplantısını sergiler, bazıları ise daha jestüeldir. Dairesel çizgilerin kendine has çok ilginç bir enerjisi vardır.
Bazen öyle bir çizgi romanla karşılaşırım ki bileşenleri, kolaj yapmak için şiddetli bir arzu uyandırırlar bende. Seçerim, kesip çıkarırım ve elemanları kompozisyonuma yerleştiririm. Aynı zamanda onları düzenli bir imaj bankasında korumaya çalışıyorum. Bu işlem hızımı biraz düşürüyor. Bazen elemanları kayda geçirmediğime pişman oluyorum çünkü sayıca büyük olmaları onları hangi çizgi romanda bulduğumu hatırlamakta zorluk çıkartıyor. İmaj bankamı tekrar ziyaret edip elemanları tekrar kullanıyorum bazen. Aynı eleman kendi başına kullanılabiliyor ya da bir dokuya dönüşüyor. İmaj bankamda ‘doku’ bölümü de var ayrıca.
İmajları birleştirmek için Adobe Photoshop veya benzeri bir bilgisayar programı kullandığınızı düşünüyorum. Yaratıcı sürecinizde bilgisayardan ne şekilde faydalanıyorsunuz? Yoksa her imgeyi birleştirmeden evvel eskizler ya da başka ön hazırlıklar mı yapıyorsunuz? ‘Samplerman’ imgelerinden bazıları aşırı derecede düzenlenmişken diğerleri daha çok bir doğaçlama duygusuna sahip. Bu iki karşıtın harmanlanması işlerinizde dikkat çekiyor.
Yaratıcı süreç çoğunlukla bilgisayar başına oturduğumda başlıyor. Eskizleri sadece bilgisayarım kapalıyken -cebimde bir kâğıt, kalemle yürürken ya da olası kompozisyonlar için bir yapı ya da aklımda geometrik bir fikir varsa- yaparım. Parçalarla birleşecek ve onlara uygulanacak birtakım temel geometrik manipülasyonları düşünürüm hep. Kareler, üçgenler ve daireler her yerdedirler ve işimin sıkıcı ve tekrarlı olmaya başlama riskini taşıdığı yer de burasıdır.
İşlerimde belli bir hareket duygusunu korumaya çalışıyorum. Bazen kompozisyonumu parçalamak, göz gezdirmeyi düzensizleştirmek ve onu diğer kareye doğru ilerletme dürtüsü hissederim. Arka plan ile grafik elemanları bir araya getirmeye başlarken simetriyi çok fazla kullanma eğilimindeyimdir. Bir dereceye kadar bu tatmin edicidir fakat aynı zamanda herhangi bir hareket duygusunu da paralize eder. Genelde işin sonunda çılgın bir bilim adamı gibi güvendiğim o simetriyi bozar, sarsar ve ortaya çıkan nesnelerin yaşamını bir şekilde farklılaştırırım.
Yvan Guillo ‘Samplerman’
Rengi kullanışınız Samplerman imgelerine çok şey katıyor. Kaynak aldığınız eski çizgi roman parçalarının renklerini değiştirdiğiniz oluyor mu? Yoksa renkleri buluntu imajların orijinallerine sadık kalarak mı kullanıyorsunuz?
Renklere çok ufak dokunuşlar yapıyorum. Parçalardan bazılarına özel efektler uygulayıp renklere müdahele ediyorum ama 1990’lara kadar yayımlanan çizgi romanlara hakim olan tipo baskı tekniğinin dört renkli spektrumunun içerisinde kalmaya da gayret ediyorum. Gelecekte bu kuralı çiğneyip, daha gelişmiş düzenlemelere girişmeyi de düşünüyorum.
Yalnızca siyah beyaz dengesini düzeltiyorum. Taranmış sayfalardaki hakim renkler, birinden ötekine çok farklılık arz ediyor. Eski yayınlardaki kâğıtların soluk sarı tonlarını seviyorum. Tonların ılık -fazla doygundan ziyade parlak- kalmalarına gayret ediyorum. Dosyaları baskıya hazırlarken hepsini dört renke dönüştürür, her kanalı gözden geçiririm. İşlerimde renkler büyük bir etkiye sahip olmakla beraber yaratıcılığımı da tetikler. Bir kareyi düzenlerken hangi grafik elemanı seçersem seçeyim, çoğu kez belirli bir renge de ihtiyaç duyarım.
Yvan Guillo ‘Samplerman’
1950’lerin çizgi romanlarından ‘Dick Tracy’yi kolajlayan ‘Tricky Cad’in yaratıcısı Jess Collins’den haberdar olduğunuzu düşünüyorum. Çalışmalarınız çok farklı olsa da Samplerman eserleri üzerinde Collins’in bir etkisi oldu mu? İşlerinize ilham veren başka kolajcılar var mı?
İtiraf etmeliyim ki, Jess Collins’den projeme başladıktan çok sonraları haberdar oldum. Birisi çalışmalarımı onunkilerle mukayese edince derhal onun eserlerine baktım ve gördüğüm örneklerde kesinlikle bazı benzerlikler vardı.
Diğer sanatçılar, Samplerman projesine başladıktan çok daha sonraları dikkatimi çektileri için beni etkilediklerini söyleyemem ancak aynı yaklaşım ve malzemeyi kullanarak neler yaptıklarını görmek beni meraklandırıyor. Son zamanlarda keşfettiğim başka bir sanatçı da Öyvind Fahlström (1928-1976). Eski bir sanatçı olmasına rağmen işlerinden bazıları benimkileri andırıyor.
Bunun dışında 1960’lardaki çizgi romanlardan sistematik olarak parçalar toplayıp, çok güzel düzenlemeler yapan Ray Yoshida (1930-2009) var. Bir çizgi romandan diğerine tekrarlanan parçalardan koleksiyon yapma fikrini ondan esinlendim. Bir çok çizgi-roman disiplininde arka planda boşluk bırakan yapı-sökümcü yaklaşımlar da kolajlarıma tesir etmişlerdir.
‘Garfield Minus Garfield’ projesinden bayağı etkilendim. Başka birisinin çalışmasına bu şekilde müdahalede bulunulması, bana çizgi romanlarda farklı çeşitte manipülasyonlar yapmakta ilham verdi. Benzer şekilde, Fransız karikatürist Jochen Gerner yarı çizgi roman/ yarı sanat kitabı TNT en Amérique’de Herge’nin 1931 tarihli Tintin en Amérique albümündeki sembol ve işaretlerin çoğunu siyah bir arka plan üzerinde vurgulayarak onu yeniden ele almıştır. Ayrıca Art Spiegelman’in eski bant-karikatür karelerine ilaveler çizdiği bir öyküsünü (1976’daki “The Malpractice Suite”) hatırlıyorum.
Diğer sanatçıların çalışmalarını yaratıcı bir şekilde yorumlayan sanatçılar, uzun süredir ilgimi çekmiştir. En iyi arkadaşlarım karikatüristler olmasa bile onlar da etkiledi beni. Hem dijital hem de ‘gerçek’ kolaj (tutkal ve makasla) yapıyorlar:Laetitia Brochier, Frédoxve Jean Kristau. Çalışmaları çoğunlukla Marsilya’daki Le Dernier Critarafından yayımlanıyor. Arkadaşım karikatürist/ illüstratör Léo Quievreuxkolaj görünümlü çizimler yaratıyor. WilliamBurrough’un cut-up tekniğinden etkilendi ve benzer deneyleri görsel olarak yapmayı başardı. Le Dernier Cri’yi işletenPakito Bolino‘nunda (her ne kadar onları nadiren sergilese de) çizimleri için eskiz amaçlı manga, E.C. korku çizgi romanları, eski korku filmleri ve pornografik fotoğraflardan gizli kolajlar yaptığını biliyorum.
Bir de IM’e (Internet Memes) kendimi kaptırdım: Bağımsız sanatçılardan müteşekkil anonim bir topluluğun gittikçe genişleyen, zincirlerinden kurtulmuş yaratıcılığı. MaxErnst’in 19. yüzyıl gravür illüstrasyonlarından bir araya getirdiği kolajların da hakkını teslim etmemiz gerekir. Uzun zamandır onları severim. Yirmi yıl evvel bir Kurt Schwittersretrospektifine gitmiştim ve çalışmalarının bende doğrudan bir etkisi olmasa da onları önemli addederim. Birkaç isim daha: Una Biografia kitabıyla Chumy Chùmez, Roman Cieslevicz, John Heartfieldve Dada hareketi.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018
Colectivo de investigación y experimentación alrededor del campo de la historieta, formado por Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky y Nicolás Zukerfeld. En un recorrido interdisciplinario que abarca las artes visuales, el cine, la música, las artes escénicas y la literatura, el grupo realizó exposiciones y performances en el Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta y Oficina 26 (Rosario). Recientemente, Un Faulduo dictó un taller y expuso su trabajo en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción” (MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017, y MACBA – Museo de Arte Contemporáneo, Barcelona, España, 2018). El colectivo también edita una revista en papel que lleva 11 números y mantiene, desde su aparición en 2005, un sistema de rotación de directores: cada número es dirigido por un miembro diferente del equipo, lo que obliga a cambios de formato, contenido y técnica. Desde 2014, Un Faulduo se propone pensar la relación entre el lenguaje de la historieta y la forma del ensayo, y de allí surge el libro “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), libremente inspirado en el célebre escrito de Oscar Masotta “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015). Publicado por Tren En Movimiento Ediciones. 160 páginas. 23x16cms
Argentine art collective exploring and experimenting around comics. At present, the group is formed by Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky and Nicolás Zukerfeld. Along an interdisciplinary path that includes visual arts, film, music, performing arts and literature, the group carried out exhibitions and performances at Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta and Oficina 26 (Rosario). Recently, Un Faulduo ran a workshop and showed its production as part of “Oscar Masotta : Theory as action” exhibition at MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM (México) and MACBA – Museo de Arte Contemporáneo (Barcelona, Spain). Un Faulduo is also the name of a magazine published by the group, which has released eleven numbers since 2005. Each issue is led by a different member of the staff, forcing changes in format, content and technique. Since 2014, Un Faulduo intends to think the relationship between comics language and the essay form, and from there arises the book “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), freely inspired by Oscar Masotta’s famous writing “La historieta en el mundo moderno” (1970).
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
UN FAULDUO N°11 (2018)
UN FAULDUO N°11: Dirigido por Nicolás Moguilevsky y editado por Tren En Movimiento Ediciones. 48 páginas. 30x40cms. Se presenta en un sobre cerrado que funciona como tapa serigrafiada, numerada e intervenida. Habrá que romper este sobre para develar los misterios que encierra: la multiplicidad de lecturas, las posibilidades del formato, el hacer colectivo y la reproducción de obra. Contiene el suplemento “La comedia y la cocaína”.
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta : Performance realizada en el marco de “Revuelta en el cómic”, como parte del “Día y Noche de los Museos”.MACBA – Museu d’Art Contemporani de Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller intensivo de historieta experimental (o el historietista como detective) : Centro de producción artística Hangar.org, Barcelona, España, 2018.
Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller de historieta experimental.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco del encuentro “Volviendo a Masotta”. Auditorio Jorge Luis Borges, Biblioteca Nacional, Buenos Aires, Argentina, 2017
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Performance en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción“, curada por Ana Longoni. MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017.
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
México, 2017
Páginas originales y publicaciones expuestas en la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción”, curada por Ana Longoni (MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM) y presentación del libro La historieta en el (fauldo) mundo moderno (Museo Universitario del Chopo), México, 2017
México, 2017 México, 2017Ruido y Contexto Editora: Pequeña editorial de fanzines y taller de serigrafía centrado en la ilustración y el archivo gráfico.
Fransız yeraltı grafik sahnesinin ele avuca sığmaz kişiliklerinden biri olan sanatçı Captain Cavern, 30 yılı aşkın bir süredir pop, kübist ve saykodelik çizimleriyle bizleri büyülüyor. Onun dünyasında ufak, yeşil cüceler halüsinasyonlar görüyor.
Paskal Larsen, Paris, Aralık 2011 / foutraque.com Türkçesi: Ebru Erbaş
Usta bir çizgi-romancı, illüstratör ve ressam olan Captain’in bizleri renkli dünyalara taşıması için çizgi roman kahramanlarının, tokmaklarıyla kafamıza vurmasına gerek yok; onun kalemleri, fırçaları ve mürekkebi var. Serbest çizim akımına (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito) yakın olan Captain Cavern, tıpkı gemisine sadık bir korsan gibi çizgisini grafik fanzinlerin açık sularında yüzdürüyor. Otuz yıl boyunca, sınırlı sayıda yayımlanan işlerden gazete bayilerinde satılan ticari edisyonlara kadar, sanatçılığın tüm badirelerini atlatmış biri olarak o, “Do It Yourself” ruhunun bir nevi grafik hafızası.
Paris’in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun mürekkebi gibi iz bırakan punk rock sound’unun işgal ettiği konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle, hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain’in hoşuna gitmeyen bir sürü şey de vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve müzisyenlere yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Çizim ve rock müzik onun yaşam kaynaklarıdır. Çizimin ve rock’n roll’un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında.
– FRANÇAİS –
Depuis plus de 30 ans, l’artiste Captain Cavern, figure et gueule incontournable de la scène graphique underground hexagonale, enchante notre regard par ses dessins pop, cubistes et psychédéliques. Chez lui les petits hommes verts ont des hallucinations!
Paskal Larsen, Paris, Décembre 2011 / foutraque.com
Dessinateur, illustrateur et peintre, le Captain est muni, non pas de la massue du personnage du dessin animé, mais de ses stylos, crayons, feutres et pinceaux, pour nous concocter des univers haut en couleurs. Proche de la figuration libre (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito), Captain Cavern traine sa plume dans la friche du milieu des graphzines, tel un viking accroché à son bateau. En 30 années, il aura vécu tous les aléas du support papier, de la version édité en petit nombre d’exemplaire, jusqu’à celle édité en kiosque. Il est en quelque sorte la mémoire de l’esprit “Do It Yourself” version papier.
Le Captain, on le croise régulièrement à Paris dans les “petits” concerts punk rock qui se joue dans les caves, bars et autres squats dédiés au son qui tache, comme son coup de crayon. Le Captain, on le voit aussi causer dans des expos de graphisme, un verre à la main, et l’esprit à la fois jovial et critique. Car le Captain, il y a pleins de chose qu’il n’aime pas! Il n’est pas du genre à cirer des pompes sur tous les artistes et rockeurs qui l’entourent, il a son caractère. Mais surtout, c’est un passionné. Le dessin et le rock, c’est pour lui une ressource vitale. Il n’y a pas un jour, où chez lui le dessin et le rock sont absent. Bref le Captain, on l’aime bien, et c’est pour ça qu’on lui donne la parole.
Captain Cavern
Neden mahlas olarak bir çizgi roman karakterini seçtin? Hanna & Barbera çizgi filmlerinin hayranı mıydın?
82’den 84’e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983’te Blankadlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığında benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic (Duck Sonic) takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertèbres Comics’i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock’a dair, ağır ve şapşal bir tarafı vardı ve bilhassa bu ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennem gemisinin kaptanını çağrıştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs’ında, Ripoulin Kardeşler’in Opera mahallesinde gerçekleştirdiğim bir korsan afişleme esnasında kullandım.
Senin çizim dünyasına atılman nasıl oldu?
Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir alana savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı bile öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve ailenin tek çocuğu olarak çizim yapmak, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntılardan kurtardı.
Pourquoi avoir choisi le nom d’un personnage de dessin animé comme pseudo ? Tu es un fan des cartoons d’Hanna & Barbera ?
De 82 à 84 je jouais du saxophone dans un groupe nommé Der Pim Pam Poum. En 1983 j’ai participé au graphzine Blank grâce auquel j’ai fait la connaissance des futurs Ripoulins et de Placid et Muzo. Les premiers dessins étaient signés Der Pim Pam Poum, mais comme le groupe a splitté je devais trouver autre chose. Ce fut d’abord D. Sonic (Duck Sonic), pseudo sous lequel j’ai publié mon premier graphzine personnel, Vertèbres Comics. Mais au même moment il y avait Dominic Sonic qui commençait à faire parler de lui, donc j’ai choisi Captain Cavern. Le dessin animé ne me plaisait pas particulièrement, mais dans le nom il y avait d’une part un côté rock préhistorique, lourd, crétin qui me plaisait (Primitive, The Crusher), et surtout, derrière le côté débile, ce nom évoquait pour moi le capitaine du bateau des enfers qui recueille les âmes des morts dans la mythologie grecque. J’ai utilisé ce nom pour la première lors d’un affichage sauvage 4×3 des Frères Ripoulins dans le quartier de l’Opéra en mai 1985.
Qu’est ce qui a été le déclic, pour te lancer dans le dessin?
Ma mère. Elle avait rêvé d’être dessinatrice de mode, mais la vie en a décidé autrement. Elle m’a donc transmis sa passion en dessinant avec moi quand j’étais petit. Puis, tout naturellement, avant de savoir lire, je feuilletais avec avidité les bandes dessinées dont je suivais les péripéties en regardant justes les images. Le dessin a réellement été décisif pour moi en tant que fils unique. Il m’a sauvé de l’ennui environnemental en m’ouvrant tous les possibles de l’imaginaire avec un stylo et une feuille de papier.
Kendini nasıl tanımlıyorsun; grafiker, illüstratör, çizer, sanatçı?
Çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi.
Sanatçı bir ailede mi doğdun? Bir sanat ortamında mı büyüdün?
Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi.
Sanat eğitimi aldın mı, yoksa kendi kendini mi yetiştirdin?
Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım.
Bize kariyerinin önemli aşamalarından, önemli anlarından bahsedebilir misin? Karşılaştığın insanlar, grafik çevrelerindeki yerin?
1977’de Philippe Manœuvre’le tanışmak için Métal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de ciddiye alınmadığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980’de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83’te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984’te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou’da yayınladım. Sonra Blank’ın kurucusu olan Jissé beni pentüre yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin çok canlı olduğu zamanlardı. Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress’den çok etkilenmiştim. Onun yaptığı televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, çok eğlenceli konuların kapısını aralıyordu.
Tu te considère comme graphiste, illustrateur, dessinateur ou artiste?
Malgré l’importance fondamentale du dessin pour moi, je me considère plus comme un évadé qu’autre chose. Le dessin ayant été le premier moyen d’évasion.
Tu es né dans une famille d’artiste ? Tu as grandi dans un milieu artistique?
C’est sans doute la frustration artistique de ma famille qui a engendré le monstre.
Tu as fait une école d’art ? Si oui tu y a appris des techniques qui t’on servi? Ou bien tu es autodidacte ?
Considérant le dessin comme moyen d’échapper à la société, je pensais à l’adolescence que faire une école d’art risquait de mettre en danger la force primitive qui m’avait conduit. Et je me suis donc lancé dans le vide.
Tu peux nous parler/évoquer les grandes étapes/grands moments qui ont parcouru ta carrière ? Nous parler de tes rencontres, ta place dans le milieu du graphisme?
Je suis allé voir Philippe Manœuvre à Métal Hurlant en 1977. Ayant été éconduit à deux reprises, j’ai arrêté de dessiner pendant deux ans. En 1980 je me suis ressaisi et je me suis forcé à dessiner tous les jours. Comme je l’ai dit précédemment, en 83 j’ai rencontré des gens qui faisaient des graphzines. Grâce à Xavier Veilhan j’ai publié mes premiers dessins dans Zoulou en 1984.
Puis Jissé, fondateur de Blank, m’a poussé à faire de la peinture. C’était en pleine effervescence de la Figuration libre. La peinture, ce fut une révélation. Au départ j’ai été très influencé par Nina Childress. Ses portraits grinçants de célébrités télé ouvraient les portes aux sujets les plus triviaux.
Captain Cavern
Sen Bazooka ile birlikte grafik fanzinlerinde çizen/ editörlük yapan ilk sanatçılar arasındasın. Bize bu medyada, bu düşük tirajlı basılı mecrada hoşuna gidenin ne olduğunu söyleyebilirsin. Grafik fanzinlerinin 80’li yıllardan (Bazooka), 90’lara (Le Dernier Cri) oradan da günümüzde infografik alanındaki ileri düzeylere kadar gelişimi hakkında ne düşünüyorsun? Yani kısaca bu underground basın/ dergi/ fanzin ortamının neyini seviyorsun?
İlk çizimlerimi grafik fanzinlerinde yayınlamam gayet doğal bir durumdu. Bununla birlikte Bazooka’ya daha 1976’da telefonla ulaşmıştım: “Çizerlerle görüşme yapmıyoruz.” Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, sade fotokopiler olmalarıydı. Bu basit halleri hoşuma gidiyordu.
Günümüzde grafik sanatlarına nasıl bakıyorsun? Hey! gibi dergiler hakkında ne düşünüyorsun?
İşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor.
Bizlere 80’li yıllardaki grafik ortamının atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile birlikte bir çok iş yaptın.
Halen Punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu.
Tu as fait parti (avec Bazooka) des premiers artistes à éditer/dessiner dans les graphzines. Tu peux nous dire ce qui te plait dans ce médiat, ce support papier à petit tirage. Tu penses quoi de l’évolution des graphzines des années 80 (Bazooka), années 90 (Le Dernier Cri) jusqu’à aujourd’hui avec les logiciels très poussé en infographie. Bref qu’est ce qui te plait dans cette presse/revues/bouquins underground?
C’est par la force des choses que j’ai publié mes premiers dessins dans les graphzines. J’avais pourtant contacté Bazooka par téléphone dès 1976 : « On ne reçoit pas de dessinateurs » .
Ce qui me plaisait dans les fanzines, c’était le côté photocopie crado avec deux agrafes pas cher à faire. C’est l’urgence qui me plaisait, pas le style objet d’art artisanal qui s’était déjà abondamment développé dans les cassettes autoproduites et qui va se généraliser par la suite dans les graphzines.
Quel regard, portes-tu aujourd’hui sur le graphisme ? Que penses-tu d’une revue comme Hey ?
Le côté chic me choque.
Tu peux nous raconter l’ambiance du milieu graphisme dans les années 80 ? Car tu as côtoyé Bazooka, Les Frères Ripoulin, Speedy Graphito.
On était encore dans les retombées de l’explosion punk et le Do It Yourself. Il y avait un esprit d’échange et les collaborations étaient nombreuses. Je n’ai pas ressenti de véritables rivalités. La Figuration libre rendait l’art plus drôle. Le marché de l’art donna quelques temps l’illusion d’une libération possible.
Geçenlerde Bilan Provisoire 1isimli yeni bir grafik dergisinin yapımında yer aldın. Bizlere biraz bu sanat dergisini tanıtabilir misin, nasıl bir konsepti var ve senin nasıl bir katkın oldu?
Bilan Provisoire’ın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Panique hareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurmasıydı. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi.
Gazete bayilerinde satılan dergiler hakkında ne düşünüyorsun? NMPP sistemi ‘marjinal’ dergiler açısından sürdürülebilir mi?
Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris’teki Art Factory’de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi. Journal de la Haute-Marne’ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi. En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige’le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf’ün ya da Femme actuelle’in yanında onunla karşılaşmak eğlenceliydi.
Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha da ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi.
Captain Cavern
Tu viens de participer à la réalisation d’un nouveau graph(mag ?) qui s’appel Bilan Provisoire 1. Tu peux nous présenter cette revue artistique, son concept et nous parler de ta participation ?
Ce qui est intéressant dans Bilan Provisoire c’est que c’est une revue transdisciplinaire et transgénérationnelle faisant le lien entre Dada, le mouvement Panique, ma génération et les jeunes. J’appréciais aussi qu’il n’y ait pas vraiment de concept, de thème ni de direction particulière mais il semblerait que ça va changer.
Tu peux nous parler de ta vision des magazines en ventes en kiosque. Le système NMPP est t-il viable pour les revues « en marge » ?
J’ai moi-même fait un journal nommé Vertige qui a duré sept numéros (NDLR : Une exposition a eu lieu à l’Art Factory à Paris en oct.2005). Chaque participant était tout d’abord payé puis à la fin personne quand l’éditeur a mis la clé sous la porte. C’était fabuleux d’être imprimé au format tabloïde sur les rotatives du Journal de la Haute-Marne. On pouvait trouver Vertige par hasard dans les kiosques les plus improbables, ou bien le chercher sans succès dans plusieurs autres kiosques. C’était une bouteille à la mer éphémère, mais c’est plutôt amusant de trouver ça à côté de Paris Turf ou de Femme actuelle.
Mais le système des NMPP n’a jamais été très favorable aux structures aventureuses. En outre la déconfiture de la presse ne fait que s’aggraver au fil du temps. Par contre les progrès de l’imprimerie numérique favorisent une production plus souple diffusée par internet et quelques libraires courageux.
Captain Cavern
Senin çizim tarzın insana çocukluğunu, ‘küçük mikileri’ hatırlatıyor. Çocukluğun senin için bir ilham kaynağı mı? Çocukken neler okurdun, ne tür yayınları severdin? Kimleri örnek aldın, favori sanatçıların, çizerlerin kimlerdir?
Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü hâlen buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…) ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri (albümleri değil, onlar çok pahalıydı). Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü’ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum.
Televizyonda Pierre Tchernia’nın sunduğu Jeux du jeudi programına bayılırdım; sonunda Club Mickey ve Zorro olurdu. Ayrıca Cinq dernières minutes programının da büyük bir hayranıydım ve Raymond Souplex’in ölümüne kadar takip ettim. Ve sonra tabii Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier…
Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974’te Kraftwerk’in Autobahn albümünün kapağı ve 1975’ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim.
Sen Picsou magazine’de de çalıştın.Bize bu deneyimden bahsedebilir misin?
Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine’in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo’nun yaptığı Coin-Coin’da çalıştım. (Editör notu: Schlingo, Profesör Choron’nun arkadaşıydı ve lanetli Hara-Kiri’de çizmişti).
Captain Cavern
Captain Cavern
Ton style de dessin fait penser à l’enfance, aux « petits mickeys ». Ton enfance est t-il une source d’inspiration ? Quand tu étais enfant, tu lisais quoi et tu aimais quel type d’émission ? Quels sont tes modèles, artistes dessinateurs préférés ?
Mon enfance a été une lutte acharnée contre l’aliénation sociale et malgré les tares et les difficultés que ça a engendré, c’est là qu’est ma force. Comme je l’ai dit précédemment, je dévorais les bandes dessinées avant de savoir lire. C’était principalement des petits formats (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…), et aussi le Journal de Mickey, le journal de Tintin (pas les albums, trop chers).
Le premier livre que je me souviens d’avoir lu c’est Le Magicien d’Oz dans la Bibliothèque Rose. Il m’a tellement plu que je l’ai relu immédiatement après l’avoir terminé. A la télé j’adorais les Jeux du jeudi présentés par Pierre Tchernia où à la fin il y avait le Club Mickey et Zorro. J’étais aussi un grand fan des Cinq dernières minutes que j’ai suivi jusqu’à la mort de Raymond Souplex. Et puis, bien sûr Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier…
Deux chocs visuels ont changé ma vie : la pochette du disque Autobahn de Kraftwerk en 1974 et le groupe Bazooka à partir de 1975. A partir de là j’ai senti qu’il fallait aller à l’essentiel.
Tu as travaillé chez Picsou magazine. Tu peux nous parler de cette expérience ?
Petite erreur. J’ai travaillé pour Coin-Coin qui était un encart dans Picsou Magazine et dont le rédacteur en chef était Charlie Schlingo (NDLR : Il était un pote du Professeur Choron, et il a dessiné dans le sulfureux Hara-Kiri), ce qui change tout.
Captain Cavern
Tarzına geri dönersek, ben senin işlerindeki pop renkleri çok seviyorum. Bize işin tekniğinden bahsedebilir misin? Nelerden ilham alırsın? Kendini Di Rosa gibi sanatçıların serbest figürasyon hareketine yakın hissediyor musun?
Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50’li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard’lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu.
Sen Art Brut’ü de seviyorsun. Bu akım senin için bir ilham kaynağı sayılır mı?
Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut’te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet’in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım.
İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni.
Pour revenir à ton style, j’aime beaucoup les couleurs pop de tes peintures. Tu peux nous parler de ta technique ? L’inspiration, tu la puise où ? Te sens tu proche du mouvement de la figuration libre, des artistes comme Di Rosa ?
Une de mes inspirations majeures fut aussi la publicité des années cinquante avec des artistes comme Villemot, Savignac, Jean Carlu. Ce qui me plaisait dans ces images c’était la joie de vivre, la simplicité, l’exultation d’après guerre. Cette joie mélangée à la rage provoquée par les années Giscardet une certaine noirceur ambiante a servi de couleur à mes peintures.
Tu es amateur d’art brut. Cet art est t-il une source d’inspiration pour toi ?
Le facteur Cheval et Picassiette, que j’ai découverts dans des émissions de télé étaient la preuve qu’on pouvait défier le monde à partir d’un simple rêve. J’ai trouvé dans l’art brut des modèles d’outsiders victorieux. Mais je suis devenu sceptique en découvrant le côté dictatorial et sectaire de certains amateurs d’art brut et notamment de Jean Dubuffet dont je n’ai jamais pu terminer un livre. Je tiens à préciser que je ne mène pas un combat contre l’art institutionnel, qu’il soit contemporain ou ancien. Le monochrome ne me fait pas horreur, pas plus que le vide d’une salle ou n’est perceptible que l’intention ultra cryptée de l’artiste.
Punk-rock’ı ve endüstriyel brutal müziği de seviyorsun. Rock müziği, onun evreni, konserleri senin çalışmalarını etkiliyor mu?
17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l’écran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley’in Rock Around the Clockşarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent’ı, Velvet Underground’u ve Alman rock’unu (bilhassa Kraftwerk, Neu! ve Cluster) keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi.
19 yaşımda ilkel bir free punk endüstriyel tarzda saksafon çalmaya başladım. O zamanlar her şeyin birden yapılabileceği düşünülüyordu ve hatta şimdi hala bile bu düşünce geçerli ama bence bu bir hata. Yine de kötü de olsa müzik yapmak bana imgeleri kavramsallaştırmanın farklı bir yolunu kazandırdı. Ve bence imgelerin bu müzikalitesi temel önemde.
Captain Cavern (image de l’exposition)
Tu aimes la musique punk-rock et l’indus-bruitiste. La musique rock, son univers, ses concerts, ont-ils une influence sur ton travail?
Avant l’âge de 17 ans je n’écoutais pas de musique. Un soir, en regardant les Dossiers de l’écran à la télé, j’ai entendu Rock Around the Clock de Bill Haley, la chanson du générique du film Graine de violence. Ca a été le déclic. J’ai découvert peu après, avec émerveillement, Gene Vincent, le Velvet Underground et le rock allemand (surtout Kraftwerk, Neu ! et Cluster). Et ce qui devait s’ensuivre s’ensuivit.
A 19 ans je me suis mis à jouer du saxophone dans un style proto free punk indus. A l’époque, et même encore maintenant, on pensait qu’on pouvait tout faire à la fois, mais à mon avis c’est une erreur. Pourtant jouer de la musique, même mal, m’a apporté une autre façon de concevoir les images. Et cette musicalité des images me semble essentielle.
Beni dövme sanatçısı olmaya teşvik eden, punk rock ve grafiti kültürüne olan ilgimdir. Ortaya çıkardığım işler deriye mürekkep uygulamanın ince detaylarını çalışmış olmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktılar.
Türkçesi: Işıl Karaçalı
Dasetatoo
Gerçek ismim Roman Shcherbakov fakat çalışmalarımın altına çoğunlukla Dase veya Dasetattoo imzasını atıyorum. Dase mahlası 2003 senesinde şehirde attığım ilk tag‘lerle beraber ortaya çıkmış bir isim.
Dövme sanatçısı olmadan önce marangozluk yaptığımdan dolayı sıklıkla ahşap malzemeyle çalışıyordum. Marangozluk dışında vaktimi grafiti ve resim yaparak geçiriyordum.
Beni dövme sanatçısı olmaya teşvik eden punk rock ve grafiti kültürüne olan ilgimdir. Ortaya çıkardığım işler deriye mürekkep uygulamanın ince detaylarını çalışmış olmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktılar. Dövme yapmaya 2009 senesinde başladım ve o zamandan beri tutkum.
Bu benim için verilmesi kolay bir karardı. Geleneksel dövmelere kendi dokunuşumu katarak modern çağ ile bağlantı kurmak ve geleneksel dövmeye yeni bir perspektif getirmek istedim. Kişisel tarzımı geliştirirken belirli renk şemalarını da içeren soyut ve deneysel unsurları birleştirmeye başladım. Bunun sonucu olarak da bugün yaptığım özgün dövme tarzı ortaya çıktı
Eski hapishane dövmelerini ve geleneksel tarzda yapılmış dövmeleri çok beğeniyorum. Bu tarzda yapılmış dövmeler senelerdir ilham kaynağımdır. Kendime yakın bulduğum diğer bir tarz da oldschool ve grafik dövmelerdir (siyah- beyaz dövmelerden bahsediyorum). Deneyselliğe olan cesaretim kendi tarzımı geliştirmemde yardımcı oldu ve bu tarzı kendime özgü soyut dünyam ve çizgilerimle harmanlamaktan hoşlanıyorum.
Çizimlerimi soyut gerçeküstücülük olarak adlandırmayı tercih ediyorum fakat belli bir noktada realizm olarak da adlandırıyorum. Gerçek obje ve formlarla çalışırken bir süre sonra onları iki boyutlu akışkan imgelere ve uzayın dengesiz formlarına dönüştürdüm, çünkü içinde yaşadığım zamanın ruhunu ve etrafımda olan bitenleri de yansıtabilmek istiyorum. Ben sadece yaratıyorum. Tuval üzerinde sprey boya ve akrilik boyayı yüzeye uygularken de çeşitli yöntemler kullanıyorum.
Kendime kalan bütün boş zamanımı vizyonumu geliştirmek için harcıyorum. Şu anda da çoğunlukla bu alanda gelişen dokular ve renk şemaları ile deneyler yapıyorum. Kiev‘de çok güzel anılarım var, beni ve yaptığım işi destekleyen arkadaşlarım burada yaşıyorlar ve bu da bana kendimi geliştirmek için güç veriyor. Bu şehri gerçekten seviyorum. Vize alma zorluğu ve sınırlar nedeniyle Kiev‘de yaşayan insanların dünyayı görmek için seyahat etmeleri çok zor. Yurdumdaki politik durumlar nedeniyle sanatımı burada Ukrayna‘da tanıtmaya çalışıyorum. Sonuçta Ukrayna‘da eski hapishane tarzı dövmelerden farklı bir dövme tarzı benimsenmediği için benim stilimi de burada herkesin alıp bağrına basmasını pek beklemiyorum.
Resimde elimde tuttuğum kitap, 2012 senesinde Berlin‘de Re:Surgo! tarafından basılmış olan soyut grafik deneylerimi içeren MONOCHROME isimli ilk kişisel fanzinim. Christian Feller ve Anna Hellsgaard‘a, çalışmalarımı gurur duyabileceğim bir kitaba dönüştürdükleri için her zaman minnettar olacağım. Ayrıca geçen yıl sevgili eşim Olga Breka ile birlikte ‘Dasetattoo Dijital Sanat Kitabı‘ başlıklı farklı bir kitaba da başladık. Bu kitapta kariyerimin son iki senesinde yapmış olduğum soyut grafik çalışmalarımı ve en iyi dövmelerimi topladık; kitabın bütün düzenlemesini Olga üstlendi. Bu kitap sayesinde dövme yapmaya başladığımdan bu yana işlerimin ve stilimin nasıl geliştiğini görebilirsiniz.
Dasetattoo
– ENGLISH –
It was my love for the punk rock culture and graffiti that evidently inspired me to become a tattoo artist. The majority of the work I’ve done myself is a direct consequence of studying the subtle details of applying ink to skin.
Roman Shcherbakov is my real name. However, many of my works go by the signature of Dase, or Dasetattoo. Dase was my street handle which emerged in 2003 along with the first tags I made in the city. Last year marked my 28th birthday.
Prior to becoming a tattoo artist I spent a lot of time working with wood, making furniture as a cabinet maker. When I didn’t work I spent my time painting graffiti and paintings.
It was my love for the punk rock culture and graffiti that evidently inspired me to become a tattoo artist. The majority of the work I’ve done myself is a direct consequence of studying the subtle details of applying ink to skin. I began tattooing in 2009 and since then it has been my passion.
It was an easy call for me. I wanted to bring a fresh perspective to the traditional tattoos and at the same time apply my own touch, which also relates to these modern times of ours. While developing my personal style, I began to incorporate elements of my abstract and experimental works featuring specific colors schemes. That evidently led to my unique tattoos.
I really like the traditional style tattoos and the looks of local prison tattoos. This is really what inspired me for many years. Other styles close to heart has always been old school and graphical (which is to say, black and white tattoos.) My connection to the experimental led me to develop my own style, in which I am happy to combine my trademark abstract vision of the world but also the classic linear graphic.
When it comes to my artwork and how I would describe it, I would rather call it abstract surrealism. However, at some point it could also be described as just realism. Working with real objects and forms I gradually transform them into two-dimensional measurements of distorted norms of space and fluid images. I do it because I want to capture the time I live in. And a vision of what’s going around. I am merely the creator. On canvas I utilize spray paint and acrylics, using various methods as I apply the paint to the surface.
I use all my spare time to develop new visions. Right now I’m mostly into experimenting with textures and color schemes, developing and improving in this field.
I’ve experienced a lot of good moments in Kyiv. After all, here are all my friends who supports me and what I do. They give me the strength to develop on so many levels. I really love this city.
Our people have a really hard time traveling, to see the world, due to the difficulties of acquiring a visa and our closed borders. The whole political situation in our country. And that is a reason I try to introduce my new style here in Ukraine.
Obviously, it [my style] isn’t always embraced with open arms by everyone here in Ukraine, but only because we never had a tradition of tattooing except for what is known as prison tattoos. Only now people start to develop a sense for it and I hope that more and more will start to consider my style unique.
Dasetatoo ‘MONOCHROME’ Re:Surgo!
The book which rests in my arms on this picture is my very first personal zine featuring experiments with abstract graphics. “MONOCHROME” was printed by Re:Surgo in Berlin in 2012. I am forever grateful to Christian Feller and Anna Hellsgaard for the fact that they incorporated my works into something bigger, something I can be proud of.
In addition, last year we worked on another book under the name of “Dasetattoo Digital Art Book” together with my girlfriend Olga Breka. In this book we gathered my best tattoos and abstract graphical works for the last two years of my career. Olga did the whole layout of the book. Basically, by reading this book you can follow the evolvements and styles of my works since I began tattooing.
interview : Dasetattoo
Fliessende Realitäten
Abstrakte Grafiken von
Dase Roman Sherbakov
Interview: Fabienne Anthes
Wie hast du den für dich typischen, flächigen lllustrationsstil entwickelt? Je länger Ich mich mit Kunstgeschichte und Zeichentechniken beschäftigt habe, umso wichtiger wurde es für mich, die neuzeitlichen und modernen Einflüsse bewusst hinter mir zu lassen und zu ursprünglicheren Darstel-lungformen zurückzukehren. Die primitiven, zweidmen-sionalen Zeichnungen aus der Antike und dem Mittelalter sprechen mich aufgrund ihrer Direktheit und Einfachkelt wesentlich mehr an – gerade wel I die Dimensionen nicht stimmen und keine korrekte Perspektive existi ert. Auch die erfrischende Einfachheit und de Formreduktion von Folk Art und Naiver Kunst haben mich inspiriert, Impulsiv und direkt zu zeichnen. Für mich entsteht die besondere Spannung natürlich auch aus der Kombination dieses Zeichenstils mit den Motiven und Geschichten: Die Darstellung von Gewalt mit einer naiven Linie Ist besonders kraftvoll.
Wie kommt es, dass Comic dir als Medium so viel bedeutet? Ich möchte mit meinen Illustrationen Geschichten erzählen – Ich denke, das sieht man auch an meinen Tattoos. Mein Freund und viele Leute aus meinem Freundeskrels sind zudem Comiczeichner – ihre Arbelten beeinflussen und Inspirieren mich daher ebenso B., Sergio Toppi und Carson BilIs, stellung von Gewalt mit einer naiven Linie Ist besonders kraftvoll.
Dasetattoo (2018)
Wie kommt es, dasa Comic dir als Medium so viel bedeutet? Ich möchte mit meinen Illustrationen Geschichten erzählen – Ich denke, das sleht man auch an meinen Tattoos. Mein Freund und viele Leute aus meinem Freundeskreis sind zudem Comiczeichomi czeichner – Ihre Arbeiten beeinflussen und inspirieren mich daher ebenso wie die von berühmten Zeichnern wie wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David Mike Mignolaner – Ihre Arbeiten beeinflussen und inspirieren mich daher ebenso wie die von berühmten Zeichnern wie Mike Mignola, David B., Sergio Toppi und Carson Ellis.
1970’lerin hippie sonrası, punk öncesi Japonya’sında sanatçı Yumura Teruhiko tarafından el yapımı, ham grafik tarzını izah etmek için ortaya atılan bir kavram ‘heta-uma’. Dilimize tercüme edecek olursak ‘beceriksiz ama yetenekli’ veya ‘berbat ama aslında güzel’ gibi tuhaf bir anlama geliyor. Muhteşem sanat kaygısı taşımayan ‘heta-uma’ için Pop Brut Sanatı diyebiliriz. Bu ekolün okuyucuyla buluştuğu en önemli manga dergisi olan Garo, 1964 yılında yayın hayatına başladığında çok seviliyor ve ilerleyen senelerde 80.000 gibi rekor rakamlarda satışa erişiyor. Nemoto Takashi’nin ‘ero-guro’ erotik groteski veya Shiriagari Kotobuki’nin Zen absurdizmi gibi çizgi romancılar zamanla kendi tarzlarını yaratıyorlar. Böylece teknik olarak zayıf olsa bile kendini ifade edecek cesarete ve güce sahip sanatçı ruhlar için yeni bir kapı aralanıyor.
Aradan kırk sene sonra 2014 yılında, Fransız baskı resim militanı Pakito Bolino ve Le Dernier Cri ekibi, Marsilya’da yetmişlerden günümüze Japonya’dan üç farklı jenerasyonu, kırka yakın Japon sanatçıyı bir araya getirerek, MANGARO / HETA-UMA başlıklı, iki farklı mekanda sergilenen baş döndürücü bir sergi gerçekleştiriyor; bizler de dosya kapsamında yaptığımız seçkide az çok bu kriteri göz önünde bulundurduk.
Ben Sanair is a graphic artist born in Lyon (1984). He lives and runs his own silk-screen atelier named La Generale Minerale in Avignon; he produces limited art prints, posters and books. His work ranges from complex graphics to abstract visuals, pop art and Japanese graphics.
Hello Ben, first of all, thank you for the interview. You have been producing fantastic works for a long time, colorful abstract graphics, silkscreen posters and grafzines, recently you have also started making some toys; Would you like to tell about yourself for readers who don’t know you, how long have you been dealing with art?
Thanks to you Erman. My name is Ben, I live and work in Avignon (South of France). I work in silkscreen media but as an artist since eight years old. I mostly do posters, books for myself and also for different artists, at the same time I’m running my own printing house called La Générale Minérale which have now more than 150 items. I’m also a teacher in screenprinting here at the school of fine arts and running workshops in prisons, schools, colleges etc. I see myself as a craftman/artist; I’m printing for different artists for a week, then the other week will be dedicate to my own drawings, so I’m free and that’s the most important point for me.
Beside of these, I’m also running a gallery/shop call Turboformat (This is also the place where my silkscreen studio is), we are five people working here since four years now.
Turboformat : Espace de création à Avignon, atelier de sérigraphie, atelier de peinture, galerie, boutique avec
Livres, Sérigraphies, peintures vinyles, Tshirts, goodies…et même une borne d’arcade !
La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often.
When we look at artists such as RNST or Rafael Houee that you have worked with within the scope of La Generale Minerale, it draws attention that you are an artist who enjoys delicate and technical works; am I wrong ?
I like a lot of different types of art from contemporary drawings to photography and more. Rnst is the artist who teached me how to print in the first place, we used to work together years ago. I put a lot of efforts making prints as good as possible, for my editions or when someone asked me to print his own art.
Ben Sanair’s debut book ”Infernal Landscape” 2 colors, signed and numbered (2016)
Bonjour GULDUR !!
For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before.
How would you define your own graphic style? As La Generale Minerale what do you think makes you different from other ateliers?
My own works are influenced by popular culture and my own childhood, since four years old I’m interested in collections and people who collects. This is why I’m making my own toys. Basically I’m into Japanese monsters and Sentai mixed with American comics and all kind of popular art.
La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often. I worked for a year and a half with Pakito Bolino at Le Dernier Cri and it would be no sense for me to print LDC artists, I want to work with my own Artists.
We see that you have traveled to different geographies such as Germany (Le Petit Mignon), Japan and participated in various group exhibitions outside of France. You mentioned that you’re thinking to come to Istanbul soon, would you like to open an exhibition here, too?
Yes I‘m coming to Istanbul in March from 19 to 24, I want to see the underground activities in Turkey. I have no plans to make an exhibition for now because I need a vacation.
I’m glad my works travelled a lot, I had exhibition in Japan, Germany, Lithuania, Latvia, Taipei, Barcelone, Paris… I had chance to make all of these, but most of all I didn’t wait them to happen, I’m a hard worker person and I just did my best to make things happen.
Are you working on anything in these days?
As always I have tons of work to do. I’m working on a big mural here in Avignon with kids, I will also make a silkscreen book in a prison in April. Beside of that I’m working on a book with Japanese Photographer Yoshi Yubai, I‘m also working on my new book ‘Les Chroniques de Gramastok’.
Make TURBOFORMAT Turbo Again !!
Turboformat est un espace regroupant un atelier de sérigraphie, un atelier de peinture, une galerie et une boutique
How did the pandemic affect the art scene in France?
For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before. The only negative thing I see is when we did exhibition in Turboformat we have less people coming than two years ago.
In the upcoming period what are you planning to do as La Generale Minerale ?
I have the two books I mentioned (Yoshi Yubai’s and mine) also I have some new toys coming.
Thank you very much for this little interview Ben, I wish you and La Generale Minerale good luck, I hope everything goes well and we will enjoy watching your new works.
Thanks again Erman, hope to see you soon. Take care !