Istanbul Underground Poetic Terrorism

Bu bir yok etme savaşıdır-
Vücudunu ve dünyanın akıl perdelerini
kullanarak hücre hücre savaş-
Orgazm ilacından çürümüş bedenler-
Fırınlardan ürperen bedenler-
Dünyanın tüm mahkumları dışarı çıkın-
Stüdyoyu yerle bir edin.

Fotoğraf düşüyor- Söz düşüyor-
Bütün ulusların partizanlarını kullanın-
Hedef Orgazmının Işın Tertibatları-
Gothenburg İsveç- Koordinatlar 8 2 7 6-
Stüdyoyu alın- Yönetim Defterlerini alın-
Ölüm Cücelerini alın-
Kuleler, ateş açın.

Tüm ulusların partizanlarını çağırarak-
Dil harflerini değiştirin-
Söz hatlarını kesin- Turistleri titretin-
Kapıları boşaltın-
Fotoğraf düşüyor-
Gri Odayı kırarak girin.

W.S.B


$enol Erdoğan

Erekte Şiir Nedir?
Erekte şiir ayaktadır, başkaldırır… Sadece sisteme değil; aynı zamanda dünyaya ve insana da… Parıltılı hümanizm nutuklarına karnı toktur; kötülüğün kaynağını hep insanda arar. Karanlığı çift yönlü okur; gerektiğinde karanlığa dalmaktan çekinmez.
Politik doğruculuğa ve benzer liberal zırvalara pabuç bırakmaz; hep uyanıktır, ayaktadır. Aynaların ve kadınların çoğaltma gücü ile sistemin kendini yeniden yeniden üretme gücü arasında gerekli analojiyi kurar; bu yüzden fallik bir dilden kaçınır.
Hayatın her alanından sızan şiddeti görmezden gelmez; yalanı reddeder; hastalıklarına karşı da dürüsttür. Şiddetin söylemini-eylemini de içine alır. Sade’dan Artaud’a bir gelenekten beslenir, yani Erektedir…

Erekte Şiir, Sokak Şiiridir;

Sokağın deneyimlerine ortak olmak, sokakta yeni deneyimler yaşamak, gündelik gerçekliğin gizlediği olağanüstüyü açığa çıkarmak, yeni durumlara yelken açmak…

Önemli olan sadece sokakta kalmak-yaşamak değil, sokakla yaşamaktır. Şiir sadece basılı kağıda hapsedilemez. Markör ile duvara, elektrik direğine, telefon kulübesine de yazılabilmelidir. Sokaklara kendimizi sürüklerken stickerlara şiir otomatik yazılmalı ve yapıştırılmalıdır. Büyük bina çatılarından, otobüs camlarından kuşlanmalıdır. Sokakta yazılan şiir kaynağına yani sokağa geri dönmelidir.

Erekte Şiir, Gerçekliğin Karşısındadır;

Gündelik gerçekliğin sistemin sürekli yeniden ürettiği bir illüzyona dönüştüğü 21. yüzyıl başında Erekte Şiir, Gerçek için gerçekliğin karşısındadır. Gerçekliği düş ile takas eder.

Erekte Şiir, Anti-Oligarşiktir;

Edebiyat dünyasının köşelerini tutmaya çalışan, egolarının ağırlığından kendi cemaatlerini kuran, ‘bu iyi-bu kötü şiirdir, bu şiirdir-bu değildir’ fetvaları yayınlayanlardan icazet almaz.

Erekte Şiir, Bağımsızdır;

Her hangi bir güç merkezi yada odağına uzaktır, onlara eklemlenmez, bağımsız ve özgür varolur. Şiirin belli kurallara, geleneklere bağlı olmasını manupüle eden derebeylerine karşı özgünlüğün ve özgürlüğün savunucusudur.

Erekte Şiir, Liberterdir;

Toplumun her hücresine kanser gibi yayılmaya çalışılan lümpen milliyetçi, gerici, muhafazakar anlayışlarla uzlaşmazdır. Osmanlıca avangard kurgulara pabuç bırakmaz.

Erekte Şiir, Erektedir!

Rafet Arslan, 22 Haziran 2008


ermageddon 01

The Manifesto of Erect Poetry

What’s Erect Poetry?
Erect poetry is upright, it rebels… Not only against system, but also against the world and man… It is not diverted by luminous humanistic speeches, it always looks for the origin of malice in the man. Erect Poetry reads darkness in two directions. It dares to dive into darkness when necessary.
It is not deterred by political correctness and similar liberal foolishnesses. It is always awake and stands up. It erects the visible analogy between the productive power of women and the reproductive power of the system to build itself again. Therefore, it avoids using a feminine language. It doesn’t underestimate the violence coming out of every part of life, it refuses lies and it is also fair to its own pathology. Erect Poetry concerns the discourse on violence and the act of violence as well. It takes its roots from a tradition stretching from Sade to Artaud. It is therefore Erect. ( 2007)

Erect Poetry is Street Poetry.

To take part in the experiences of the street, to live new experiences on the street, to reveal the extraordinary hidden by daily reality, to sail to new situations.
The important thing is not only to stay and/ or live in the street but to live with street. Poetry can not only be imprisoned into the printed paper. It should be written onto the walls, onto the electric polls, onto telephone boxes with markers. While we are strolling around the city, poems should be written automatically on the stickers and they should be put on the outer face of the city. They should be thrown from the roofs of the buildings and bus windows. Poems written on the street should go back to its origine, i.e. to the street.

Erect Poetry is against Reality,

At the beginning of the 21st century, where daily reality is transformed into an illusion reproduced by the system, Erect Poetry is against reality for the sake of the Real. It swaps reality with dream.

Erect Poetry is Anti-Oligarchic,

It doesn’t need to take confirmation from those authorities establishing their own institutions under the heavy loads of their ego, and who are giving their fetwa as this is a ‘good poem’ or this is a ‘bad poem’.

Erect Poetry is Independent,

It stays far away from a center of power-holder. It doesn’t depend on an authority. It is independent and free. It advocates the freedom of poetry and its individuality against those seigneurs who manipulate that poetry should be dependent on certain rules and traditions.

Erect Poetry is Libertarian

It never comes to terms with lumpen nationalist, conservatist, orthodox approaches which are spreading like cancer through every cell of society.

Erect Poetry Erects!

Rafet Arslan, 22 June 2008


P.K.D. x Creepy

 Ziriab Mobile 2015

X-File

‘Çok fazla hayal kuruyordum. Geceleri çok fazla kötü sekans kaydediyordum. Zehirlenmek üzereydim. Her akşamın açılışında, kıyıya vuruyor, bayrakların yarıya indirilmesini seyrediyordum. Çok fazla dikey labirent vardı iki tarafta da. Savaşmaya yeter de artar, milyonlarca hortlak. Yumurtaları çalınmış birkaç gökdelen, yeterince enkaz bölgesi, birkaç önemli köprü, tamamlanması konusunda şüphelerin sürdüğü bir tünel vardı. Zamanında birkaç günde yüz bin insanın öldürüldüğü meydanlar, çok mühim ofislerin kurulabileceği saraylar, yıkılmış bir imparatorluğun tavşan avlanan küçük koruları; bir zamanlar dudağın ucunda bir benin güzelliğinden fazlası değilken, artık bütün iç organlara sıçramış tekkeler vardı. Boğazın hangi tarafında olduğumuzun hiçbir önemi yoktu. Sırtımızı verdiğimiz kentin içinden sesler geliyordu her halükarda. Tıkalı damarların çeperlerine sürtünerek ilerlemeye çalışan; tanıdık, alışıldık; gerçekten sinirlerimiz bozulduğunda, dayanılmayacak kadar karanlık bir hayatın sesleri. Dev kalyonlar gördüğümüz yoktu; yüzümüzün ortasından salakça bir tebessüm gibi geçip giden petrol tankerleri vardı yalnızca. Sessizce deldikleri sisin içinden, boğazın karşı tarafına bakmaya devam ediyorduk. Boşlukta, sisin kendisi; sis hiç kalkmasa bile, in cin top oynatacak kadar tanıdığımız bir diğer kent vardı ardında. Sarayı ele geçirebilirdik, köprüleri ateşe verebilirdik, meydanlarda büyük ateşler yakabilirdik. Küçük bir çeteyle yapabileceğiniz şeylerin haddi hesabı yoktu. Ama bütün bu kızgın hayalleri de çantama tıkıştırıp, alışveriş için gerisin geri içkente dönüyordum.’

Taylan Taftaf


brainpunk_grafik_02

Emre Varışlı, 2015

Edebiyat edebi değildir. Edebiyat tarihin tozlarını üstüne çekmez. Edebiyatın raf ömrü yoktur. Edebiyat argoyu ve serseriyi uzaklaştırmaz. Edebiyat cinsiyet suçu barındırmaz. Edebiyat yalnızca heteroseksüel – romantik bir çöplük değildir. Masaları kaldırın ve daktilolarınızı şov için kullanın. Masaları kaldırın ve kelimelerin özgürleştiğine tanıklık edin. Masaları kaldırın ve kütüphaneleri sahneye çevirin. Görsel malzeme ve kelimelerin ihtişamını buluşturun. Kitaplar görüntüye giriyor matbaalarda sesleri yükseltip okumaya başlıyoruz. Sesler birbirini takip ediyor. Cümle demek müzik demektir. Edebiyat titreşimlerle çoğalır ve dans başlar. Edebiyatla dans edebilirsiniz. Kamerayı şaire doğrultun ve onun kendi bedenini bir pankarta dönüştürdüğünü görün. Edebiyat editoryal kadronun onayını beklemeyecek ve sadece sayfalarla çoğalmayacak. Edebiyat sanat galerilerinin dışında dolaşan bir şey değildir. Edebiyatın fotoğrafını çekebilirsiniz. Edebiyatla akşam bir şeyler içmeye gidebilirsiniz.


21. Yüzyıl İçin Siber-Sürrealist Manifesto

ya da Dance Macabre:

Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !

Bizim ya da 21. yüzyılın rüyalara dalıp gitme lüksü yok. Bugün 21. yüzyıl Siber-Sürrealizminin temel deneyim alanı rüyalar değil; gündelik hayatın kendisidir.

İşte bu yüzden bu toprakların yaşamış ben diyeyim tek gerçeküstücü grubu siz deyin tek avangard deneyimi bir gün sahaya geri dönecek olursa bu kadar ahmaklık ortasında ana gövdesi ‘dans topluluğu’ olacaktır.

Sekiz ya da on pilli el teybi, türler arasında sörf yapabilen en az bir Mc, beyaz eldivenler, tuhaf şapkalar, yerine göre maskeler ve d.i.y. kostümler, bir kaç devre ile zamanı sıçratacak gürültü makineleri, cennetlik müzisyenler, kafalarının üzerinde dönen yakışıklı oğlanlar ve bir şehri yıkarcasına dans edebilen kızlar ve drag queen‘ler.

Sokağın azgın şiiri, tag vs graffiti ve art brut, devasa ayaklı kolonlardan yapılan sahil enstalasyonları, Alsancak çimleri, Porsuk Adası, Moda Sahili, Saat Kulesi Meydanı ya da zombi kostümüne bürünmüş Ziggy Stardust’tan farksız çılgın çocuklar.

Nostalji, karasafra ve donmuş zamanın 21. yüzyıl Sürrealizminde yeri yok.

Asıl şimdi caddelere, sahillere, parklara inip zombiye dönmüş topluluğu dansla, sanatla, aşkla baştan çıkarma vakti.

Şimdiki geleceğin Gerçeküstücü sloganı: “Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !”

Selam olsun Olimpos’un eskici dükkânlarına karşı gözü kapalı hayata balıklama dalan sokağın çocuklarına.

Ve Aşk olsun !

Rafet Arslan

Eski Sürrealist Büro, Kadıköy Merdivenler

2 Haziran 2016


jesus02

‘Göklerden gelen bir karar vardır’
Türkçe’nin tabuları yıkılıyor

Delirenler haklıdır, define yıkık yerlerdedir
Ve Jesus Punk yıkıntıların arasında belirir
Maddeyi bilir, maddeden geçer
Asıl çıkılması ve eylem yapılması gereken sahnenin
gündelik hayat olduğunu bilir.

Herkesi kurtarmaya gelmiştir
Pelerini olmayan ve oyuncağı yapılmayacak bir kahramandır o
O, cinsel olmayan bir cinsel metadır
Bir Mesih televizyonda iner halkın arasına
Canlı yayında acıyı izliyoruz
Aziz elleriyle dokunuyor aynı anda herkese
Parlak şehir çölünün ortasında seslenir: “Persona yıkılsın !”
Maaşlı çalışanların körlüğünü bilir
ve askere çağırılanların aczini hisseder.

Jesus Punk anonim değil
Jesus Punk çarmıhını sırtında taşımaz !
Reklam panosunda sırıtmaz ve arkanızdan konuşmaz !
Siber çağa uygun bir yıkım geliyor
Ölümü kutsama, ölümün fotoğrafını çekme !

Jesus Punk cinsiyetsiz ve ırksız
Jesus Punk siyah ve beyaz
Jesus Punk çocuk işçi ve seks işçisi değil !
Jesus Punk senin saçma hayallerini gerçekleştirmiyor
Mum yakman, tavaf etmen, dua için diz çökmen gerekmiyor
Jesus Punk sosyal medya fenomeni değil !
Jesus Punk anonim değil !

Jesus Punk, Tanrıyı dinlerin elinden kurtarmaya geliyor

Yıkılsın persona !

Kozmik zulüm ve büyük sahne yok olacak !

Emre Varışlı
2017 İstanbul


saptırma_03

بِسْمِ ٱللّٰهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيم

Yeni Bir Gökyüzü

Kontrolsüz bir patlamanın yeni bir gökyüzü inşa edeceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kontrolsüz bir patlamanın yeryüzünü ve suları kendi biçimine dönüştüreceği, kaleme alınmış tüm uluslararası retoriğin saçmalığını bir tuşla sınırsız kılacağı, bir tuşla sileceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kol saatlerinin icadı veya kütle-zaman ölçeğinin fiziki kavramsallığı keşfedilme ânında doğruydu. Tahayyül edilirken, bin yıldır, doğru bir şekilde ‘akla getirildi’. Ancak tahayyülün güzelliğinde akla getirilen her ‘gelecek’, endüst-realitenin vahşetinde sevimli birer ‘tüketim unsuru’ gibi sevgilinin omzuna kondurulan küçük, tüketimsel ve yalancı öpücükler olarak ‘kapitalizm’in gizli ellerinde çöpleştirildi. Kalite ve mükemmellik, teknolojiyi daha güvensiz kılıyor, sürdürülebilirlik ve çevrecilik doğaya daha çok zarar veriyor. İnsan hakları, gönüllü köleliğin kartvizitini oluşturdu. Pazar ve pazarlama, matematiğin hakikat temsilini yok etti. Demokrasi, bugün, truva atı bile değil; Gregor Samsa’nın ruhunun yaygınlaşmasıdır bu topraklarda demokrasi… Çağdaş sanatlar ve mimari, plastik ya da taş bile değil; ölümcül çimentodan kuleler ve hapishane gözenekleri kurdu. Müzeler artık görkemli birer ibadethane ya da mezarlık bile değil; müzeler kahve ile boş zamanın pazarlanmasının merkezleridir.

Anlayalım artık; yeni bir kutsallık inşa edilemiyor. Ülkelerin yenisi ülkelerin yok edilmesinin el-kitabıdır. İnsanlık, ruhunun kendi ruhuna terk edileceği ânın özlemini tahayyül ediyor. Kalbimiz ve dilimiz; anlayış, şefkat, erdem ve vicdanla dolu bir dini açılım değil. Anlayalım artık; kontrolsüz bir patlamanın ruhumuza katacağı yatıştırıcılığı… ‘Bakmak’, kontrolsüz bir patlamanın tahayyül ânlarıyla birlikte önem kazanıyor; ‘anlam’ın yerine geçecek akıl dışı mutluluğun imgelemini, dahası imgelemin özgürleşmesini sağlıyor. Tahminsizliğin büyük geleceğini…

Tahminsizliğin ve sonrasızlığın kargaşayla biçimlenen geleceğini yakinen sevelim. Yeni bir gökyüzünün inşasını tahayyül edelim: Bu arzuyu kabullenelim.

Zafer Yalçınpınar
13 Haziran 2017, Kadıköy


 GÖSTERİ EKONOMİSİNE KARŞI

KARGAŞA PROJESİ

KARGAŞA PROJESİ, BİR NUMARALI GÖREV: Şeyleri topluluğun, ailenin, ideolojinin ve diğer insanların gözleriyle görmeye son vermek.

KARGAŞA PROJESİ, İKİ NUMARALI GÖREV: Kaybedenlerin kazanacağı bir oyun yaratmak.

KARGAŞA PROJESİ, ÜÇ NUMARALI GÖREV: Söylenmemiş şeylerin söylenenlerden daha önemli olduğu saldırıları sürekli kılmak.

KARGAŞA PROJESİ, DÖRT NUMARALI GÖREV: Dolaysız deneyimlerin rehberliğinde bireyi, bilinçaltını ve rüyaları cephane haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, BEŞ NUMARALI GÖREV: Otoriterlik ve edilgenlikle mücadele etmek için pratikteki her yalpalama anında radikal yaptırımlardan kaçınmamak.

KARGAŞA PROJESİ, ALTI NUMARALI GÖREV: Burjuva değerlerine ve sanat piyasasına yönelik küçümseyici bakışı beslemek, ideolojiyi reddeden bir barbarca isyanı örgütlemek.

KARGAŞA PROJESİ, YEDİ NUMARALI GÖREV: Şimdiyi yaratmak için seferber olmak, düşlerimizi ve arzularımızı onları hapseden gelecek kaygısından kurtarmak.

KARGAŞA PROJESİ, SEKİZ NUMARALI GÖREV: Kolektiflerin şiirsel, ateşli ve şakacı olması gerektiğini bir an olsun unutmamak.

KARGAŞA PROJESİ, DOKUZ NUMARALI GÖREV: Aklı ve tutkuyu olabilecek en mükemmel biçimde birbiriyle bütünleştirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON NUMARALI GÖREV: Müesses nizama, otoriteye, dile, bizi hipnotik uyuşukluğa sevk eden her şeye ölümcül darbeler indirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON BİR NUMARALI GÖREV: Herhangi bir davaya bel bağlamamak, kendi hayatını başlı başına dava haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON İKİ NUMARALI GÖREV: Apolitik hedonizmden, cemaatçilikten, ahbap çavuşluktan uzakta konumlanmak, eleştirinin eleştirisini ihmal etmemek.

KARGAŞA PROJESİ, ON ÜÇ NUMARALI GÖREV: Kurban etmeyi, çalışmayı, suçluluğu, mübadeleyi hayatta kalmanın olmazsa olmazları olarak sunan tekno-endüstriyel sisteme karşı yıkıcı bir iradeyle direnerek hayatın tüketilmesine engel olmak.

KARGAŞA PROJESİ, ON DÖRT NUMARALI GÖREV: Özerk bireylerden oluşan topluluklarla emir ve lütufla yönetilen kalabalıklar arasındaki nitel farkı teori ve pratikte göstermek.

KARGAŞA PROJESİ, ON BEŞ NUMARALI GÖREV: Soluk alıp vermeye devam ettiğimiz müddetçe son sözün henüz söylenmediğinin bilincinde olmak.

UYUMSUZLAR FRAKSİYONU 2019


istanbul_underground

our message is simple
where our music is welcome
we will play it loud
where our music is challenged
we will play it louder

A.I.D


Antroposen Çağı ve Oktay Çakır

Print
Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep (Dekupe)

Bir Çığlığı Dikine İkiye Kesmek

Derya Derin, 2018 Şubat

2000 yılında yayınlanan bir bilimsel makaleyle ‘Antroposen (insan) Çağı’ terimi dilimize girmiş, tartışılmaya başlanmıştır. 2016 yılında Holosen çağın bittiği, yeniçağın ‘İnsan Çağı‘nın başlamış olduğu resmen açıklandı. Kimileri bu çağı insan cehennemi olarak yorumluyor. Kimileri de insan cenneti…

İnsanın dünya üzerindeki yok edilemez etkisi olarak şimdiden büyük tartışmalara konu olan bu ‘Antroposen (insan) Çağı‘na, acaba insanın sureti, portresi, yüzü nasıl yansıyacak ? Sonsuz bir dolanımla figür, tasvir edildiği şekliyle göze değil de boşlukta açılan oyuğa, ne kadar görünürleşirse o kadar görünmezleşmeye yönelen bir bakış mıdır?

Oktay Çakır’ın portrelerinde, figürü kavrayan, örten, kaplayan deriyi neredeyse hiç hissetmezsiniz. Figürü kaplayan devinimli, kıvrımlı çizgiler, onun sessizliğinin izleri, kendine içkin çığlığıdır. Bu sessiz çığlık sözcüklerin patırtısından, her tanımlanan hikâyeden bir kopuştur. Zaten figürün saklanabileceği bir derisi, kabuğu yoktur. Ürperticidir. Figürler direk ona bakan bakışa yönelir. Duvarda asıldığı yerde sabit durmayan, sürekli canlılığın karmaşasını, varoluşun kaosunu yaşayan figürlerdir bunlar.

Sanatçının ‘Kanın Ete İçkinliği ve Resim’ isimli yazısındaki kendi yorumuyla eserlerine bakmak yerinde olur :

Kan gecenin içinde eriyerek ete acı vermekte bir tür sağaltım ve ritüel az ileride üstünde incecik bir ışık giyinmiş anımsanamaz bir düş belirlenmekte. İncinmiş kelebek örgüsü kenarında hayli zamandır sırıtan kelimelerin dışarıda kalmış duyumsanamaz çığlıklarından oluşan sevda yalanları… (Tutunmalar)

Şüphesiz resim kendi gerçekliğinin üzerine kapanır. Kaybedilemez ve sürekli tekrarlanması gereken bir ‘beyit’ gibi her söylenişinde farklı bir bedende dirilebilmek için ‘kan’ ‘koku’yu halelendirerek yüzeyde vücut alır…

İçime dökülen bu karmaşık planların anatomisini sizlerle sürekli paylaştım. Parçalanmanın bu kadar esrik ve çılgınca planlanan bir hayatın sahnesinde merkezin kenarında basit pırıltıların onu dışarıda bırakacağını bilemeden. Artık inanılmaz bir sohbetin ortasında art çevrilmiş yüzü olmayan bedenlerin ayak içleriyle beni intihara itmelerine gülümseyerek. Asıl sahnenin kurucusunun ‘Ben’ olduğunu bilmeden… Lambanın titrek alevinde kenardan sarkan o birbirinin üstüne tırmanarak ta içimize gömülen ses benim sesim… Nasıl da gülüyorum nefretle bakan o gözlere ve içerde parça parça bir düş kenti içinde defalarca trajedimi üreterek ters yönde bir oluşu evetlemek adına. Kanın ete, boyanın tuvale emdirilişini. Doğan bir çocuğun memede sağalttığı o süte inanılmaz büyüsel tütsü o koku ve yeniden yeni’den ağlayarak aynı şeyin içime karışmasına izin vermek için parçalıyorum kendimi…

Renklerin bu kadar geriye itilmesi salt duygunun öne çıkarımıyla ilgili aslında rengin verdiği o basit kurutulmuş o incecik altın kabuğun (berrak) kazıyı gerçek kanın ve etin ortaya çıkarılışını sağlamakla ilgili bu ritüel.

Bir çığlığı dikine ikiye kesmek yalnızca…”


Print
Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep

“Resim bir başka hale dokunma biçimidir. Bir üst perdeyi aralama hali. Gerçekliklerle değil hakikatle ilgili bir tartışma/ çekişme duruşuyla ilgilenir. Çoğunlukla imge bunu karşılayamadığından sürekli çoğalır.”

Oktay Çakır’ın resimlerindeki figürler, karanlığın derinliklerine kadar inmiş, öznenin şimdiki yerini düşlemleyerek yeniden aydınlatmak için aramıza, yeryüzüne dönmüşlerdir. Burada varoluşsal bir telkinle geçmişten gelen ve yeninin birleşimiyle denge kavramı bütünle özdeşleşir. Çerçeve belirlenebilir bir sınır olmaksızın, algılanan figürün, yani orada olanın (dasein) karşımıza çıkışıdır.

Figürün daha başka yapabileceği tek seçim, bedenin kesintisizliğine uygunluğunu sergilemektir. Böylece oylumlama insan yaşamının yeni biçimlerden üretilmiş yeni biçimiyle sonuçlanır. Figürün yüzü her türlü yüklemeden ve nitelemeden ayrıldığında tarafsızlaşır. ‘Şimdi ve burada’ olur. İnsan onu var eden atmosferin ve dünyanın içine çekilip yokolmaktan ancak eserin ‘şimdi ve burada’lığı tesiriyle kurtulur.

Antroposen (insan) Çağ, nasıl ki insanın atmosferde ve dünya üzerindeki yok edilemez etkisini temsil ediyorsa, Oktay Çakır’ın figürlerinde de insan oluşumu yine insan etkileşiminin (insanın insan içinliğinin) tam kalbinde yer alır. İnsanın geçirdiği evreler (varoluş- yokoluş- kazanış- yitiriş vb.) gerçeklikten koparılmış bir parça olarak değil, hakikatle temas eder. Hakikat; yabancılaşmış bir derinlikten fışkırarak isimsizleşmeye çivilediği bakışı kışkırtır ve mutlak egemenliğini sorgulatır.


Oktay Çakır (2) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)

Oktay Çakır (33) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)

Oktay Çakır (57) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)

Tuzla Sanat Galerisi’de. 24.ŞUBAT. 2014

Oktay Çakır (65) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)

Oktay Çakır’ın resimlerindeki figür çizgilerin devinimsel hareketiyle süresiz bir çoğalmanın yarattığı evrende saklıdır. Bedeni uyandıran çoğalmanın değil, saflığın yankısıdır. Beden, geçmişte vücut bulan çocukluğun saf an’larını, şimdi’de sadece hayaletimsi izler olarak yakalayabilir. Oradadır çünkü sezilebilir. Yoktur çünkü cisimsizleşmiştir. Bedenden asla koparamayacağımız bir şey varsa o da bu saflığa duyulan özlem, bağlılıktır. İnsan yitirdiği bu saflığa, fiziksel koşul olarak mecbur olduğu mekândan koptuğu anda ancak yeniden kavuşabilir. Bu demektir ki insanın mekânı, saflığın merkezidir.

Figürler unutmamayı canlandırıyorlar. Birlikte hatırlayabilme kabiliyetiyle hakikati ustaca saklı tutuyorlar. Buradaki nefes, soluk, canlılık; kararlılıkla yoğunlaşması imkânsız olanı bedenleştiriyor. Böylelikle figür, bir daha düşünülmeye değer kılıyor kendini.


Kadının Punk’ı Erkeği Yendi

Fulden
Fulden She-Demon ve Secondhand Underpants ‘Loud Women Fest’ 2019

Punk Rock Sahnesi ve Kadınlar

‘Biz bu yemeğin baharatı değiliz!’

Fulden She-Demon

Punk sahnesi erkeklerin toplumun genel-geçer heteronormatif erkeklik normlarının dışında var olabildiği yegâne özgür alanlardan. Ama aynı özgürlük kadınlara ve ötekileştirilen diğer gruplara tanınmadığında ortaya ciddi bir sıkıntı çıkıyor. Bu durumda kendimizi dayanışma olanağından uzak, iktidar ilişkilerinin ve toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin yeniden üretildiği bir düzlemde buluyoruz. Yazılacak her sahne raporunda, çekilecek her belgeselde, her arşiv projesinde başlangıç noktası (yani taban) olarak punk sahnesi karşımıza adı konulmayan bir erkekler kulübü olarak çıkıyor. Bu adı konulmamışlık belli ‘silme’ alışkanlıklarını içeriyor. Biz kadınlar yancı gibi olaya sonradan dahil edilip, silinen bir şeyleri yeniden ortaya koymakla görevlendiriliyoruz. Bir nevi önümüze konan yemeği ‘çeşni’lendiriyoruz. Bu görevin bizlere tayin edilmiş olması, tayin edenlerin bu konulara kafa yormayıp, bir yandan da vicdanlarını rahat tutmasını olanaklı kılıyor. Dolayısıyla bu ‘takımını seç‘ pratiği hala bir erkekler kulübü ortaya koyarken (burada kuşkusuz tayfacılık da ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor), bir yandan da kıyıdan köşeden dahil edilen kadınların katkısıyla kapsayıcı olma iddiası mümkün hale gelmiş oluyor ve bunun sorumluluğu da ötekileştirilenlerin omzuna biniyor. Dolayısıyla kadınların katkıları görmezden gelinir ve silinirken, dahil edilme sorunu da kadınlara rahatlıkla itelenebiliyor. Oysa biz sonsuza kadar kendi festivallerimizi yapmak istemiyoruz. Kendimize ite kaka açtığımız alanların kabul edildiğimiz tek alan olmasını ya da marjinalize edilmesini istemiyoruz. Bir punk fanzininde feminist bir yazının hemen ardından salt erkeklerin olduğu bir playlist‘in önümüze tek gerçek müzik olarak sunulmasını, kadınların katkılarının her defasında unutulmasını, yitip gitmesini istemiyoruz. Biz bu yemeğin baharatı değiliz. Olmamız gereken yer kıyı-köşe-periferi değil, tam merkez. ‘Oğlanlardan biri gibi’ değil, kendimiz olarak ve olduğumuz gibi kabul edilmek. İstisnai değil kaide olarak.

Kapsayıcılık hegemonya yıkmayı gerektirir

Biz punk’ın feminist hali değiliz çünkü bu ifade üzerine sonradan geçirilen bir ceketi çağrıştırıyor. Ancak punk zaten anaakım kültüre karşı konumlandığı ölçüde feminist olmak zorunda. Eğer değilse de üç akor bildiği için sokaktaki adamdan kendini üstün sanan bir densizliğin ötesine geçemiyordur. Kapsayıcılık, “Sen de varsın, işte buradasın, heh öyle kenarda köşede dur işte” demek değil. Gerçek kapsayıcılık hegemonya yıkmayı gerektirir. Hegemonya yıkımını olanaklı kılan şeylerden biri ötekileştirilenlerın öz ifadesi, düşünsel üretimi iken, bir diğeri ise bu üretimlerin kenara köşeye sığıntı gibi yerleştirilmesinden ziyade, tam merkeze alınmak suretiyle anlatının temel bir parçası haline getirilmesidir. İlki hakkında her zaman özeleştiri yapabilıriz. Evet, daha fazlasını yapmalıyız. Kendimizi daha çok ve daha iyi ifade etmeli, daha çok ve daha iyi üretmeliyiz. Tereddütlerimizi bir kenara koymalı, kendimize güvenmeli, inanmalı ve birbirimize sahip çıkmalıyız, ikinci kısma geldiğimizde ise mütemadiyen duvara tosladıgımızı hissediyorum. “Aaa kadınlar da vardı lan !” gibi bir sonradan dahil edilme, gerçek kapsayıcılıkla bağdaşamaz.

Bir Erkekler Kulübü Olarak Punk Sahnesi

Burada bir pozitif ayrımcılık çağrısı yapıyor değilim. Tam aksine, lügatimize pozitif ayrımcılık adı altında giren fikrin bulandırdığı bir sorun var ortada. Eğer ancak pozitif ayrımcılık olsun diye dahil edileceksek, işi hep kotadan kurtaracaksak bunun ifade ettiği şey kadınların yeteri kadar ‘iyi’ sanatsal/ düşünsel üretim ortaya koymuyor olduğu fikridir. Bu fikri bize veren cinsiyetçiliğin işleyiş şeklidir. Eğer bu üretimlere gözlerinizi yummuyor olsaydınız kadınların sürekli harika işler ortaya koyduğunu ve peşin hükümlü davranıyor olduğunuzu görürdünüz. Devekuşunun kafasını gömdüğü delikten çıkarıp biraz etrafına bakınması yeterli. Seçkinizde yalnızca erkeklerin yer alıyor olması salt erkeklerin iyi işler ortaya koyuyor olmasından değil, o ürün sizin önünüze gelene kadar cinsiyetçiliğin dokuz katından geçiyor olmasıdır.


Interview with Fulden-Shedemon on Feminism, Existentialism, and Punk Rock (2020)

Bu mücadele müttefiklerin mücadelesidir

Peşin hükümlü demişken, ortada bir güven sorunu olduğunun da altını çizelim. Erkekler kulübü ne demek? Yalnızca içindeki mevcut bireylerin erkek olmasını mı ifade ediyor? Bence bunun ötesinde bir şeyler de var ve bu güven pratiklerimize yansıyor. Buna araştırmacılar ‘örtük önyargı’ diyorlar. Mesela biri yalnızca erkek (görünümlü) olduğu için güveni hak etmeden otomatik olarak alabiliyorken, başka biri sadece kadın (görünümlü) olduğu için ağzıyla kuş tutsa şüpheyle yaklaşılıyor oluyor. Ve sonunda o güveni kazandığında ise istisnalar kaideyi bozmaz mekanizmaları devreye giriyor. Bunu kırmanın en önemli yollarından biri öz tefekkür (yani kendi eğilimleri, içgüdüleri, tercihleri ve davranışları üzerine derinlemesine düşünmek) ve özeleştiridir. Bu dışlama mekanizmalarının ne denli sinsice işlediğine dikkat etmeli ve bunları devreden çıkarmak adına topyekûn bir mücadele vermeliyiz. Bu mücadeleyi yalnızca ötekileştirilenler veremez. Bu mücadele müttefiklerin mücadelesidir. Herkesin ilk başta kendi davranışlarını, alışkanlıklarını, isteklerini, arzularını, güdülerini gözden geçirmesi ve bu dışlayıcılık canavarını nasıl ve ne denli beslediğini görmeye başlaması gerekir.

Ben kendime baktığımda geçmişte birçok kadınla dayanışma değil rekabet halinde olduğumu gördüm. İçselleştirilmiş cinsiyetçilikten ötürü sanki kaynaklar azmış da kazanmak için birbirimizi yenmemiz gerekiyormuş gibi bir yarışa girdiğimizi, birbirimize sevgi ve güvenle değil şüphe, kibir ve kıskançlıkla baktığımızı gördüm. Başka kadınlardan da bu tepkiyi aldıkça kendime defalarca, “senden nefret etmiyor, kendine dair taşıdığı yetersizlik duygularını sana yansıtıyor” demem gerekti. Yetersiz değiliz ve değerli hissetmek için kimseye bir şey kanıtlamamız gerekmiyor. Erkekler kulübünün bir parçası olmaya çalıştıkça erkekler arasında kendimiz olarak var olabildiğimiz yanılgısına kapılıyor ama daha ziyade aralarında eriyip gidiyor ya da eşikte tutuluyoruz. Bir bakıyoruz ki ancak ‘tahammül’ ediliyoruz. Ama tahammül ediliyor olmak kabul edilmekle eşdeğer değil. Kendimiz olabilmek için bir arada olmalı ve kenetlenmeliyiz. Erkeklerin arasına serpiştirilmiş, kopuk bir şekilde faaliyetlerimizi sürdürerek, enerjimizi bireysel anlamda kendini kanıtlamaya harcamak yerine bir aradalığımızdan güç almalıyız. Birbirimizi beslemeli, birlikte büyümeliyiz. Ve erkekler kulübü artık dağılmalı.

Tayfacılık ötesinde bir punk sahnesi mümkün mü?

Cinsiyetçilik dediğimiz şey bir olayla başlayıp bitmez. Tüm yaşam alanımıza sirayet eder. Bir insanın (bilinçli ya da bilinçsiz) seçimleri, düşünceleri ve inanış sistemlerine de indirgenemez (bunlar bazen cinsiyetçiliğin önemli parçaları olabilseler de). Cinsiyetçilik bütünsel bir sistemdir; birkaç cahil insanın hatasından ya da kötü niyetinden ibaret değildir. Bir taciz eylemi engellediğinde ya da cezalandırıldığında cinsiyetçilik orada ölmez. Cinsiyetçilik. tacizi ve şiddeti olanaklı kılan arkaplandır; ufuk çizgisidir. Dolayısıyla savaştığımız şey belli aktörlerin eylemlerinin ötesinde, bir kültüre içkin alışkanlıklar, sorgulanmayan doğrular, içgüdüsel hallerdir. Bu azılı canavarı yıkmak üç beş kişi değil, herkesin emeğini gerektirir. Biz sürekli toplumsal cinsiyet polisliği yapıyor durumunda kalmak istemiyoruz. Biz kendi yaşamımızın, eğlencemizin, dertlerimizin, varlığımızın ve paylaşımımızın peşindeyiz. Bu mücadelenin yükü yalnızca biz ötekileştirilenlerin omzuna düşemez. Herkes elini taşın altına koymalı. Tayfacılık ötesinde bir punk sahnesi mümkün mü ? Punk sahnesi erkekler kulübü olmaya mahkûm mu ? Bunları zaman ve mücadelemizin edinimleri gösterecek. Bir gün bu canavarın helvasını yeme umuduyla…

We’re not gonna lay down and die
This is our scene, this is our time
We’re knocking down the doors
On the men who called us Whore
This our time, this is our Fight

We’re not gonna lay down and die
This is our scene, this is our time
Swing our bats and clutching our knives
This is our time to fucking fight

Fuck your boys club

Girl’s Club · Sissyfit (2018)

Ne Yapabiliriz? diye soranlara kapsamlı olmayan bir liste

  1. Kadın müzisyenlerle çalışın.
  2. Kadın müzisyenleri araştırın, dinleyin, paylaşın.
  3. Yaptığınız ve paylaştığınız şarkı listelerinde kadın müzisyenler olsun (“token” olarak ya da laf olsun diye değil, gerçekten orada olması gerektiği için – çünkü kadınlar efsane işler yapıyorlar).
  4. Kadın müzisyenlerin ve sanatçıların işlerine para verip alın.
  5. Cinsiyetçi küfrü lügatinizden çıkartın (kadınların da kullanıyor olması bir şeyi değiştirmiyor), alternatif küfür kullanın. Özellikle SAHNEDE ve veya şarkı sözlerinde bunu kullanmanız erkekliği yücelten ve kadınlığı aşağılayan mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden üretimi manasına geliyor.
  6. Kadın müzisyenlerin konserlerine, festivallerine gidin.
  7. Kadın müzisyenlerle ortak işler yapın; ortalık sosis partisine döndü diye onları sonradan olaya eklemlemeye kalkmayın – en başından bir ortaklık kurun.
  8. Salt erkek gruplarının bulunduğu müzik listelerini, lineupları, vb. kanıksamayın, normalleştirmeyi reddedin, sorunsallaştırın.
  9. Tacizleri, tecavüzcüleri ve şiddet uygulayanları affetmeyin, aranıza almayın, ifşadan iki hafta sonra kol kola gezmeyin. Unutmayın, unutturmayın. Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Beycilik yaparak mazur görmeyin.
  10. Bu insanlardan biri olmadığınız için kendinizi ‘iyi oğlanlardan’ saymayın, daha fazla ne yapabilirsiniz diye düşünün, sorgulayın ve yapın.
Son olarak, kısa bir Bell Hooks videosu

Burada mesele bir şeyleri yapıyor ya da yapmıyor olmak değil, her zaman yapılacak daha fazla şey olması. Her zaman öğreneceğimiz de yeni şeyler var. Öğrenme meselesi asla bitmiyor. Dolayısıyla açık fikirli olmakta fayda var, bilhassa karşınızdaki konunun uzmanıysa ve/veya kendi deneyimini paylaşıyorsa. Cinsiyetçi bir toplumda yaşadığımız için birçok düşüncemiz, fikrimiz, hissimiz, içgüdümüz de cinsiyetçilik üzerinden şekillenebiliyor. Bunlar üzerine düşünmek ve bunları sorgulamak için kuram okuyun. Objektif ya da nötr gördüğünüz fikirler sandığınız kadar objektif ya da nötr olmayabilir, çünkü iktidar ilişkileri eşit, denk ya da simetrik işlemez ve de herkesi aynı şekilde etkilemez. Kazanılmamış ayrıcalıklarımıza göz yummamak için bellhooks‘tan Feminizm Herkes İçindir kitabını okumak iyi bir başlangıç olabilir. Bir diğer önerebileceğim kitap ise Sara Ahmet‘in Feminist Bir Yaşam Sürmek adlı kitabı.

Hışım fanzin‘in 4. sayısından alıntıdır.


Riot Girrrls İstanbul

Dilara Özden ‘Alternatecyborg’ 2020

ŞİDDETLE KALÇAM

dokunamazsınız !..

Neslihan Yalman

kalçamı yağmurlarla taşlanmış mabedinde diriltiyorum
militan yanardağın eteğinde alevlenirken o
ruh göçüyle bebek cesetleri boşaltıyorum banyoya
kibirli altın rezervlerini talan ederek

kimse şehvetini donukluğundan saklayamaz

kusurlu avuçlarımla bıçaklıyorum yanaklarından onu
gecelerce yoğun bakımda yırtmaçlı kefeniyle
ağırlığını asla başkasının kucağında bırakmıyorum

kimse değerini diğerinden çekip alamaz

kalçam genişlediğinde nemle depremleniyor
yerküre şeytanı gücünü kütürdetirken
sarhoşluğun damgasını taşıyan bir elektrik direğine
omuzlarından kelepçeliyorum bütün yarıklarımı

tazecik yemişler dallarından sarkıyor

nıralugyud imitiy niskes ridimitib


portfolio
Gözde Gürel ‘Anxiety’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)

Çok genç, ama bir o kadar da derinlikli bir sanatçı Gözde Gürel. Çalışmalarında insanı tüm kaygıları, acıları ve umutlarıyla ağırlıyor.

Gözde Gürel ile Sanata ve Topluma Dair

Röportaj: İpek Yeğinsu / artlog.art50.net

Çalışmalarınızda otobiyografik öğeler, psikolojik referanslar ve toplumsal eleştiri ön plana çıkıyor. Sizce günümüz toplumlarının en önemli sorunu nedir? Sanırım çok değerli olduğumuzu düşünerek kendimizi sürekli değersizleştiriyoruz; dolayısıyla kendimizi değersizleştirdiğimiz insan ilişkileri içinde buluyoruz. Bu, ironik olduğu kadar  yorucu da birşey; ne isteklerimiz ne de karamsarlığımız bitiyor maalesef.

Çalışmalarınızda çizgi roman ve karikatürle akraba bir yaklaşımdan söz etmek mümkün. Takip ettiğiniz çizgi romanlar var mı? Sıkı bir takipçisi olmamakla birlikte çizgi roman okumayı seviyorum. Özellikle Image Comics’in serilerini oldukça çağdaş ve ilham verici buluyorum. Wonder Woman ve Batwoman gibi cinsiyet normlarını yıkan karakterlerin hikayelerini okumak hoşuma gidiyor.

İşlerinizde sosyal fobiyle ilgili birçok referans mevcut. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Hem internet öncesi ve hem de sonrasına denk gelen kuşaktan biriyim ve çok rahat günler geçirdiğimizi de söyleyemem. Duygularımız ile pratiğe döktüklerimiz, sürekli çatışma halindeler ve problemlerimizi gerekçe gösterip insanları yanımızdan uzaklaştırmaya alıştık.

portfolio
Gözde Gürel ‘Antisocial Anthem’ –  ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)
portfolio
Gözde Gürel ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)

Beğeniyle takip ettiğiniz sanatçılar? Esinlendiğiniz yazarlar? Matt Gordon, Alice Wellinger, Camille Rose Garcia, Alessandro Sicioldr, Elif Varol Ergen, Mercedes Helnwein, Nick Sheehy, Ali Elmacı ve Thomas Ascott’u sayabilirim. Lisedeyken William S. Burroughs’dan esinle resimler yapardım; halen serbest çağrışımları olan ve zihnini dolambaçlı bir gezintiye çıkaran yazım tekniği ilgimi çekiyor. Özellikle bir iş üzerinde fikir geliştirirken serbest çağrışımlar güzel sonuçlar veriyor.

Yakın gelecekte sizden hangi projeleri bekliyoruz? Şu anda öncelikli planım motivasyonumu yüksek tutup daha da çok üretebilmek.

for more artist’s works : instagram.com/ggurel


lucy_96dpi
Illustration for Diabolizer and Persecutory concerts by Lucy Ferra

Öldüren Cazibe : Lucy Ferra

Ağustos 2014

Lucy, merhaba. Son zamanlarda neler çiziyorsun, anlatmak ister misin? Merhaba. Son zamanlarda açıkçası beynimi susturmak için yanımdan ayırmadığım defterlerimi karalıyorum; özellikle birşeylere odaklandığımı söyleyemem; o an nasıl olması gerektiğine inanıyorsam o şekilde yapmaya çalışıyorum. Ama genel olarak anlatım tekniklerine yoğunlaşmış durumdayım. İllüstrasyonu kuvvetlendirecek ya da illüstrasyonla kuvvetlendirebileceğim konular üzerinde projeler geliştirmeye çalışıyorum.

Yurdumuzda illüstrasyon sahası genişliyor, bu konuda ne düşünüyorsun? Genel tabloya baktığımızda, sadece ülkemizde değil dünyada değişmekte ve gelişmekte olan bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Teknoloji, gün be gün ilerliyor ve bu ilerleyişe görsel anlatım gücünün eklenmesiyle, bizler gibi yazı-çiziyle uğraşan insanlara yeni iş sahaları doğurması kaçınılmaz. Fakat yaşantımızdaki her şeyi çok hızlı bir şekilde tüketmeye başladığımız ve gittikçe bireyselleştiğimiz için, yapılacak her şeyi çok kısa sürede çöp haline getirmeye başlamamız beni korkutuyor. İnsanların değer yargıları değişmekte; onların doyumsuzlukları yapılan işlerin kalitesini de etkileyecektir. Ama tabii kesin konuşmamak lazım..

Bir dönem Leman’da çalıştın, ne tip işler yaptın, biraz bu dönemden bahseder misin? Karikatür ve mizahtan ziyade çizgi roman, grafik ve illüstrasyona daha yakınsın sanırım ? Yanılmıyorsun, illüstrasyon ve çizgiromana daha yakınım. Leman farklı bi kafaydı. Aynı anda, deli gibi gerilim yaşarken bi taraftan da sinir stresi atabildiğim bir ortamdı. Genelde üçüncü sayfa ve renklendirme yaptım bazen de her işin adamı oldum. Biraz tembel olduğum için (belki birazdan da fazla), çalışmalarımı temize çekip veremedim. Ama güzel bi tecrübe, güzel bi keyif, toz kokusunu bile özleyebiliyor insan.

lucy_double
Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)
img404
Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)

Dylan Dog’ı çok sevdiğini biliyorum. Dylan’ı senin için özel kılan nedir? Dylan’ı özel kılan bir değil onlarca sebep var. Yazsam roman olur belki. Teknolojiyle arasının hep kötü olması, ilişkilerinde dikiş tutturamaması, yükseklik korkusunun olması, sıklıkla parasız olması, inandıklarının ardından koşması onu ‘normalleştiriyor’. Korkuları olan bir ‘kahramandan’ bahsediyoruz aslında. Çoğu zaman kendimle özdeştiriyorum onu. Komik geliyor belki kulağa ama evet, ben bir çizgiroman karakterine aşığım ve belki bir gün çizgilerde buluşuruz.

İleriye yönelik planların neler? Engel tanımıyorum. Kafamda çok fazla sorun var ve bunları dışarı çıkartmanın derdindeyim. İnsanlar görsün bilsin derdinde değilim, yeter ki çıksınlar benden ve belki o zaman sıkıntılarımı bir nebze olsun hafifletebilirim. Çapraz sanatların gücüne inanıyorum, illüstrasyonu kağıttan dışarı çıkartmak istiyorum. Tek bir amacım var, insanları rahatsız etmek.

lucy_small
Some sketches for linoleum print by Lucy Ferra (2014)

Ve ben yola çıktım bile…

lucyferra.tumblr.com


Aseton (6)
Nazlı Karaturna (2017)

Nazlı Karaturna

Müzisyenliğinin yanısıra çizimleriyle de ayrı bir güzel, namı diğer Aset0n.

Aseton (3)
Nazlı Karaturna (2017)
Aseton (7)
Nazlı Karaturna (2017)

don’t forget to check for more at  :

a s e t 0 n


merve morkoç (5)
Lakormis (2015)

Merve Morkoç ‘Lakormis’

1986 İstanbul doğumlu. İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Onu sokağa işlediği fantastik figürleriyle tanıdık, kısa sürede yeteneği ve sabrı sayesinde sanatını galerilere kadar taşıyabilen orijinal sanatçılarımızdan, genç yetenek, grotesk imgelem. Aynı zamanda yakın zamanda dostlarıyla birlikte 49/ 50 ismini verdikleri baskı resim ve tasarım atölyesini de işletiyorlardı.

merve morkoç (2) double
Lakormis (2015)
merve-morkoc_11
Lakormis (2017)
Merve Morkoç

Merve Morkoç is a Turkish illustrator based in Istanbul. The images of beauty and ugly come together in an harmony at the same body and on the same surface. Merve Morkoç’s paintings are inspired by the culture and life of the streets, where she feels independent. For her, the internet, streets, gallery walls, paper and materials of any size can easily turn into efficient spaces. In this context, the artist is enthused by animation figures, commercials and narrative styles of urban origin that surround her. In her works, Morkoç is capable of creating alluring narration and forms, while keeping a characteristic distance with the viewer. Her approach can be summarized as: “Ugly as a concept, yet charming as a package”. Referring to her murals Morkoç says: “…An infinite presence is not my concern. As a matter of fact, what matters is to be able to paint on that very wall. Five years or five minutes; well, frankly, to me, it doesn’t matter at all.”  Merve Morkoç was born in 1986 and has graduated from the Department of Graphic Designs at Mimar Sinan Fine Arts University. Her statement is a warranty of the presence of street art in her works in the gallery with all its vitality. (taken from arts fucks me, Carolin Gölder)

More about Merve Morkoç and her works here.


m o e r o

şiir fanzini çıktı !

moero.org


Zeynep Marr (64) dekupe
Zeynep Mar, tuval üzerine akrilik (2017)
Zeynep Marr (42)

In Conversation with Zeynep Mar, Multidisciplinary Istanbulite Artist

by Çağla Bölek March 2019

1994 İstanbul doğumlu ressam, 10 yaşında resim eğitimi almaya başlıyor. Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuduktan sonra 2012’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümünü kazanıyor ve 2019 yılında mezun oluyor. Uygulamalı atölye olarak fresk seçiyor ve okul dönemi boyunca serigrafi, gravür, lif sanatı ve ebru derslerini alarak kendini geliştirmeye odaklanıyor. Yurt içi ve yurt dışı olmak üzere birçok karma sergi ve sanat fuarına katılan sanatçı aynı zamanda çizimlerinden nakış yaparak da bir çok iş üretmiştir. (Suhan Laletayyin)

dörtlü_kompozisyon_small
Zeynep Mar, nakış ‘textile works’ (2018)

If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.

Zeynep Mar is a striking young artist who is currently based in Istanbul. We talked about her inspirations, working process, and her divergent style. Enjoy the ride!

You create in various fields; painting, illustration, embroidery… Can you interpret your style and elaborate your technique? I have always been fond of variety. I do not think that one should focus solemnly on one area, at least I know that I cannot. I paint since I was a child and then I got the painting education but after a while painting only fell short. It is like eating apple everyday or looking from the same perspective. Jumping one field to another gives me peace because when I turn back to the old works that bored me then, I have a clearer, purer approach and find the right angle with new accumulations. It is a loop inside me. One might think that multiple fields can block progression but for me, everything is connected. If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.

1734751
Zeynep Mar, tuval üzerine akrilik ve posca (2017)

What does your carnivalesque, bright and bold usage of colors mean to you? What is your relationship with colors? Simplicity is not so close to me. I always want to be a productive artist but my exhibited works are not many. Actually, it is related to the difficulty of the creation process. When the moment comes I feel the excitement of a four-year-old with chaos in my head, I want to express everything and match coherent fields together and afterward feel the relaxation of that newly formed chaos. Perhaps it is related to my age and what is being experienced. I cannot be sure what kind of evolution would take place in the future…

I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring ?

I see repetitive figures and conceptions in your works. Such as women from different cultures, psychedelic effects, and nudity. Can you talk about their meaning for you? Woman figures and portraits are something I often use and nudity because of my academical past maybe. I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring? There are already dresses on everyone and everything… Those figures and conceptions are my experiences, emotions, and dreams as I am at some sort of a dimension and apparently my work here still continues. Those repetitions are not disturbing and it is okay to mingle around until they reach the next dimension. Aesthetics have been examined for centuries and consciousness is present right from the start and we question the cause of existence. All of these are fundamental, special and personal. Things that open to interpretation.

My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two.

In an earlier interview of yours, you mentioned that East Asian cultures and combinations of the opposition are inspiring for you. Considering your creative process, can we say that co-existence and acceptance of diversity are necessary in order to form a complete artwork? Yes. Different range of emotions, different materials, the unity of different ways of expressions… In the end, the universe consists of these and everything becomes more beautiful with solidarity. I believe it is important to accept and embrace it.

Your last group exhibition was at Mecra titled ‘Aysel Gürel Sergisi’. Aysel Gürel was a colorful, local artist that labeled as ‘marginal’. How was the experience of visualizing her as a radical and protest artist like yourself? I haven’t been painting for a long time and haven’t been participating in an exhibition. So, when the invitation came I was delighted. Her personality accommodates with my style easily. Because I think her as a mother, a hard-working woman, with working ethics of her own and also a woman that doesn’t care about social pressures and doesn’t have regrets. There is not a single personality and a single role in life and Aysel Gürel is a good representation of it. After I found a suitable composition for her the rest flow fluently. I took a break from embroidery and felt a strong urge towards painting because of this work. It became one of the rare works that satisfied me.

Can you talk about opportunities and disadvantages of being a rebellious young artist in Turkey? My works did not put me in a rough situation before. I often receive positive criticism and the negative ones mostly are from my school in which I can see their points. I am glad about my current position. It is necessary to experience the conflict of extremes if the aim is creating something distinctive. Focusing on one area might harm the holistic point of view. My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two. Also when the study material is the self, process flows easily. The key is to continue…

Do you have any future projects planned? How will we see Zeynep Mar next time? First of all, I would like to graduate in order to focus solemnly on my work. After that, I have some projects in mind to work on. Also, I plan to attend Base this summer and I am open to exhibition invitations.

interview by Çağla Bölek,  yabangee – All photos courtesy of the artist.

For more information about Zeynep Mar’s work,

don’t forget to visit her web-shop

kopekus.tumblr.com


Esat Cavit Başak (66)
‘Cyberpunk Girl’, photograph by Esat Cavit Başak, İstanbul (1984)

Birce Seymen

Punk Rock müzik grubu Hexaboom‘un şarkıcısı, genç yetenek, aynı zamanda serbest çizimleriyle de dikkat çekiyor : True Ankariot, Pathetic Girrrl Power !!

Birce_Seymen_small
Birce Seymen (2020)

monxx.art


Dilara Özden (21) small
Dilara Özden ‘Ghost in the Shell’ 2018

‘William Gibson’ın romanları ve bilgisayar oyunları sağolsun Cyberpunk kültürüne pek de uzak sayılmam, bunlar beni zamanla o dünyanın içine çektiler.’

Dilara Özden

Mart 2019

Teknolojinin dejenere ettiği yozlaşmış bir dünya kurgusu her ne kadar korkunç bir manzara olsa da sahnelediği çarpıcı gerçeklik, beni her zaman kendine çekmeyi başarmıştır. O dünya bir gün gerçek olabilirdi; belki de oluyordu; bunları resmetmek istiyordum, bunları kurgulamaktan zevk alıyordum.

Ve işlerimi sergileme konusunda şansım yaver gitti, çevremde kendimi ifade etmekten çekinmeyeceğim bir ortamım vardı. Fakat bu küçük halkanın dışına çıktığınız vakit yandınız! Herkes size ‘marjinal’ demeye başlar. Sanırım Türkiye’de yaşadığım dönem daha provokatif bir tarz sergiliyordum; belki de yaşadığım coğrafyanın üzerimde yarattığı stresten dolayı. Buraya yerleştiğimden bu yana yaptığım çalışmaların daha sakin olduğunu kolayca farkedebilirsiniz.

Tokyo gibi gelişmiş bir metropolde yaşıyorsun, bizimki gibi geleneksel bir geçmişi olan Japonya’nın modernleşme süreci hakkında ne düşünüyorsun? Tokyo’nun, daha doğrusu Japonların, yaşamın her alanında, bugün için bile geleneklerinden kopmadıklarını görüyorum. Muhafazakar ve dışa kapalı bir topluluk, onları tanımak, anlamak pek de kolay değil. Yaşamlarında bir ‘saygı olgusu’ var ve bu saygılı olma durumunu korumak onlar için önemli. Hatta öyle ki Japonca ‘Saygılı Japonca‘ ve ‘Normal Japonca‘ diye ikiye ayrılmış durumda. Fakat bu toplumun ‘efendi ve saygılı insan’ olma duygu hali yüzünden aynı zamanda Japonya akıl almaz fantezilerin ve aşırılıkların merkezine de dönüşmüş durumda.

Dilara Özden (24) small
Dilara Özden, konser afişi : Ragana, SBSM, Tampon

razorgirl :

1) A “stock” female character often found in cyberpunk media. i.e. Molly Millions (Neuromancer), Trinity (The Matrix), and Motoko Kusanagi (Ghost In The Shell). They take on roles like mercenaries and bodyguards.

2) A female stepping razor. A tough, street-bred, leather-clad, ass-kicking, gun-toting girl who will hand your nuts to you if you stare at her breasts too long!

Guy 1: Watch out for that blonde in the school-girl outfit. She’s a razorgirl!

Guy 2: I wish you had told me that before she punched my nuts in.

şükran moral detay
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)

‘şiddet’ ‘baskı’nın karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. Böyle eylemler kahramanlıktır…

Ti-Grace Atkinson

şükran moral detay 03
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)

“Terni – Bir Türk Kızının Gerçek Hikâyesi”, 2007, performans Kocasından kaçarak babasının evine giden genç bir kadın, 25 Temmuz 2006’da kocası tarafından öldürülür. Suçu kocasını terketmesidir. Şükran Moral bu kadının hikâyesini yeniden okurken sapkın davranış kodlarını ele alır.

“Terni – The True Story of a Turkish Girl”, 2007, performance On July 25th. 2006, a young Turkish woman was killed by her husband. in her father’s house. Her crime, was to have left him. Rereading this real story. Şükran Moral dwelled upon perverse behavioural codes.

>

Dilara Özden (13 small)
Dilara Özden, ‘I’m Not Sorry’ 2018

Manga çizgi-roman, anime dünyasında ‘Princess Mononoke’, ‘Spirited Away’ gibi destansı eserlere paralel sapkın ve sadistik bir üretim alanının da varolduğundan bahsettin, sen kendini daha çok hangi alana yakın buluyorsun? Haha! Güzel soru. Memleketteyken dile getirdiğin ‘sapkın ve sadistik’ yönü daha çok ilgimi çekiyordu fakat buraya gelip yaşamaya başladığınızda üretilen tüm bu eserlerin, toplumun bastırılmışlığından başka bir şey olmadığını farkediyorsunuz. İnsanlar çok sakin, en azından öyle olmaya alıştırılmışlar; siz de ister istemez uyum sağlıyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz ve zamanla kendi içinizde kaybolmaya başlıyorsunuz. Buraya taşındığımdan bu yana ‘ruhsal derinliği olan’ türlere kendimi daha yakın hissetmeye başladım.

Japonya’nın tuhaf eğlence anlayışını ve karanlık iç dünyasını merak edenlere Rieko Yoshihara ve Hideaki Anno’nun animasyon filmlerini ve Junji Ito’nun mangalarını tavsiye ederim.

Edebiyatla aran nasıl, neler okumaktan hoşlanırsın? William Gibson ile başlayan bir bilim-kurgu tutkusu var bende. Memleketten ayrılmadan önce en son Andy Weir’in iki kitabını bitirmiştim, Weir‘in son yıllarda macera/ bilim kurgu alanında ciddi bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Japoncam henüz okuyabilecek seviyede olmadığı için şimdilik burada bulabildiğim İngilizce romanlarla yetinmek durumundayım. Böyle olunca da maalesef pek de seçme şansım olmuyor.

Dilara Özden (1) small
Dilara Özden ‘Aki & Rabbit’ 2018

Bu aralar üzerinde çalıştığın özel bir şeyler var mı? Aki & Rabbit serisi üzerine çalışıyorum. Hikayesi kısmen yazıldı, Mart’tan sonra çizim aşamasına geçilecek. Bilim kurgu ve aksiyon türünden bir çizgi roman. Şimdilik bu kadar ipucu verebilirim.

: )

頑張って !!!

 alternatecyborg.net


foto_01
Şükran Moral ‘Aşk ve Şiddet’ performans, 2009

Sadizmin iktidarına karşı Şükran Moral soruyor :
“Afganistan’dakileri mi örnek alalım ?”

2009 da gerçekleştirdiğim Aşk ve Şiddet isimli performansım toplum içinde şiddetin kaynağına değiniyordu. Toplumun yapı taşı olan ailede başlıyor şiddet. Aşkın veya aşk adına yapılan her hareketin nasılda şiddete maruz kalan kurbanlar yarattığını. Klitorisi kesilen kız çocuklarını gözünüzün önüne getirin, annesi, teyzesi veya yakın akraba kadınlar tarafından yine o kız çocuğunun iyiliği için bu iğrenç hadım etme işini gerçekleştirmiyorlar mı? Ve bunların tümü kadın. Eğer kadın yüzyıllardan bu yana ezilmişse bunun suçu sadece erkekte değil biz kadınlar da suçluyuz. 90’ların tüketim çılgınlığında özellikle Avrupalı feministler tavır değiştirdiler. Acaba bu eşitlik meselesini çok mu abarttık diye. Daha kadınsı olalım erkekleri ürkütmeyelim filan. Hatta o dönemlerde vebadan kaçar gibi “Hayır ben feminist değilim!” açıklamaları doluydu. Bu kadınlara ne olmuştu acaba? Eril düzene yaranmak için bir koşu başlamıştı. Tabii ki sanıldığı gibi feminist olmak kadınsı olmayı yadsımaz. İşte bu gibi konularda esnek olunmaya başlandı.

Mesele batıdan örnek almak meselesi değil, mesele örf ve adetler kisvesi altında ortaçağdan kalma kafaları değiştirmek. Afganistan’dakileri mi örnek alalım?

Batı sanata, bilime ve teknolojiye sahip çıkıyor geri kalan hürafe gibi şeyleri de bize bırakıyor. Sonuçta bu üç şeye sahip çıkarak içselleştiremeyen toplumlar öteki yani batının hegemonyası oluyor bir şekilde. Bu cahilleştirmeyi gerçekleştirerek bir iktidar yaratıyor bizim gibi ülkelerde. Bu tür geri kalmış ülkenin erkeklerine gelenek adına köle olarak kullanacağı bir kadın topluluğu yaratıyor. Küçük yaşta evlenme, çok eşlilik, kadının her alanda kısıtlanması. O toplumun erkeği, yani toplumun yarısı öteki yarısını baskı altına alıyor. Erkekler de zaten iktidarın baskısı altındalar ki yine o iktidarı kendileri yaratıyor. Dönüşümlü.

Klitoris kesme metaforuna geri dönecek olursak, bu eylemi nasıl okumalıyız? Bir kadın (veya erkek), zevk almasın diye kızının klitorisini niçin keser? Erkek, kadını bu işlemde klitorisi yok etmekle, sahibi hissettiği zevk objesini tamamen yok ediyor. Burada sevişmek diye bir kavram da yok. Sadece erkeğin zevki var. Sadizmin iktidarı diyelim. Kendisine güveni yok erkeğin, kadın zevk alsın istemiyor, kıskançlığın deliryum haline gelmesi, altında da kadından nefret var. Ötekilere düşman olanların çoğuna bakarsan özellikle bu tür baskıcı toplumlarda erkeklerin yüzde 60’ı eşcinsel aslında.

Şükran Moral ile 2013 yılında yaptığımız söyleşiden alıntıdır.


23_Evil Witch 50x70 silkscreen
Elif Varol Ergen ‘Evil Witch’ 50x70cm silkscreen print

Elif Varol Ergen’s Absorbing Meditations on Identity and Femininity

by Andy Smith / Hi Fructose mag. December 2017

Elif Varol Ergen’s arresting illustrations blend themes of feminism, mysticism, and identity. The Turkish artist uses both traditional and digital means to relay these visions, armed with a robust mix of influences and approaches.

Her work has evolved over the years, but these days, the artist says “illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance.” She uses mostly ‘witch and wicca’ metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society.

30_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2016
Elif Varol Ergen ‘untitled’ ink on paper, 21x30cm (2016)
32_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2010
Elif Varol Ergen, ink on paper drawings, 21x30cm (2010)
38_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2016
Elif Varol Ergen ‘untitled’ ink on paper, 21x30cm (2016)

The artist has amassed experience as both a practicing artist and an academic. A statement says that “after graduation for her PhD thesis and artistic studies she researched about underground art and contemporary illustrations in Europe and Japan.

In the recent illustrations of Elif Varol Ergen, the artist dives further into the mystical with her feminine heroes and creatures, her own myths and contemporary lessons emerging. She released her first print publication, “A Sequence of Witches,” through Von Zos.

36_Sketch_Inkonpaper_2
Elif Varol Ergen, sketchs ink on paper
19_Witch Mom_Digital Painting_27x34cm_2016
Elif Varol Ergen ‘Witch Mom’ & ‘Witch Hunt’ digital painting, 27x34cm (2016)

Elif Varol Ergen

Art & Magic

elifergen.com


Caroline Sury: Illustratrice, Éditrice, Auteure de Bandes Dessinées

Crack Festival 2017 (1)
Caroline Sury / Crack Festival (2017)
pain-labelledemai
Caroline Sury ‘La belle de mai’ 110 x 96cm, acrylic on canvas (2011)

Marseille est un Théâtre Vivant

Elle le dit elle-même : « Je suis une spectatrice. » Alors qui, mieux que Caroline Sury, qui passe du regard au dessin « presque automatiquement », pouvait donner de Mar­seille et des Marseillais une vision plus intime et précise ?

Certes elle n’est pas d’ici. Née en 1964 à Laval, c’est une Mayennaise au pays de l’aïoli. Mais voilà plus de vingt ans que son regard s’aiguise au contact de la ville qu’elle s’est choisie, et aujourd’hui, si elle ne se sent pas forcément mar­seillaise, elle n’a plus envie de changer de décor.

« Je ne me vois pas vivre ailleurs », confie-t-elle, comme si c’était une révélation. « Marseille va très bien avec mon état d’esprit, qui est toujours un peu fébrile. Je suis toujours en train de me poser des questions, je veux toujours autre chose. Marseille est comme ça, un peu fébrile. Il y a du pus, de la cloque, du bubon. C’est le beau paysage bien tourmenté de ma vie tourmentée ! »

Là où d’autres artistes aspirent à la sérénité, à la quiétude, elle a besoin d’une forme de mouvement perpétuel, qu’elle trouve dans son atelier situé entre la Canebière et la Plaine. Mais aussi et surtout dans la rue. « J’aime la campagne, la nature, voir des mésanges, mais au bout d’un moment, c’est un peu chiant. »

Les petites villes n’ont pas plus d’attrait pour elle. Elle sait de quoi elle parle, ayant grandi dans le chef-lieu de la Mayenne avant d’étudier aux Beaux-Arts d’Angers. « Les villes moyennes, c’est juste affreux. Marseille, c’est énorme. Il y a plein de choses différentes, plein de choses bordéli-ques qui se passent. C’est ça qui est intéressant. Dans les petites villes, tout est lissé. Il y a une forme de standardi­sation », dit-elle.

pain-lecturedorganes
Caroline Sury ‘Souvenir d’organes’ 110 x 96 cm, acrylic on canvas (2011)

Il lui suffit de se rendre de chez elle à son atelier – et ee n’est pas très loin — pour trouver matière à observer, à des­siner. Marseille est un théâtre vivant.

« Dans ma rue, tu as un coiffeur, Lorenzo, où tous les footeux viennent se faire couper les cheveux. Ils viennent et se garent en double file, tu as toujours des embouteillages et tous ces garçons dehors avec des coupes de cheveux pas pos­sibles et leur shampooing, ils sortent dehors avec ça. »

Ce spectacle authentiquement vivant lui donne envie de se promener sans cesse avec un carnet, pour croquer ces tranches de vie qu’elle saisit au bond, chez le boulanger ou au supermarché. « J’essaie souvent de ne pas oublier un per­sonnage, de le reproduire quand je rentre à la maison. Et comme je fais de la BD, j’ai toujours un petit scénario qui se met en place. »

Aussi quand elle part, et elle le fait souvent comme nombre d’artistes marseillais qui réhabilitent le côté port d’attache de la ville pour exposer ailleurs, en province, à l’étranger, ce bouillonnement la rappelle. « Au bout d’un moment, ça me manque, l’effervescence, le côté malade ici, où les choses les plus laides côtoient les choses les plus belles. L’écart qui existe entre les choses, c’est nourrissant, c’est la vie. Marseille est une ville pauvre. Mais c’est pour ça qu’elle est riche. »

pain-monstreinterieur
Caroline Sury ‘Monstre intérieur’ & ‘gare Saint-Charles’ 110 x 96 cm, acrylic on canvas (2011)
Mademoiselle_la_Tarte-9
Un Matin avec Mlle Latarte © Caroline Sury / Le Monte-en-l’air 2019

Caroline Sury évoque le Marseille du début du xixe siècle, celui de Victor Gelu, qu’elle a lu récemment, ses rues sales où l’on jetait les ordures par la fenêtre, ces quartiers populaires à la lame facile. Elle se demande si la ville a tant changé que ça. Mais c’est ce qui lui plaît.

Son périple a été un peu long pour échouer jusqu’ici. Après Angers, elle s’installe à Bordeaux pendant huit ans et monte enfin à Paris, pour y développer la maison d’édition artistique Le Dernier Cri avec son compagnon d’alors, Pakito Bolino, qui la dirige toujours aujourd’hui. Mais si Paris bouillonne aussi, si le milieu du graphisme et du dessin y est extrêmement vivace, il faut vivre. Le couple descend à Marseille en 1995, autant pour son niveau de vie plus abordable que pour s’ou­vrir des horizons nouveaux.
« A Paris, quand je travaillais au Dernier Cri, j’étais comme à la cave. Je ne sortais jamais ! »… Marseille va lui apporter de la lumière, de l’espace, un heu de travail aussi. Par chance, Pakito et Caroline, également musiciens, retrouvent, à la Friche la Belle-de-Mai, Ferdinand Richard, un ami croisé sur les scènes musicales. Ils lui montrent leur travail et se voient offrir un atelier dans ce heu culturel encore… en friche. Avec d’autres, ils en essuieront les plâtres.

Résidence de Caroline Sury et Ameline Ludovic à La gangue pour la préparation de l’exposition de Spéléographie à Rennes Aux Atelier du vent en (La Gangue) 2020
Mademoiselle_la_Tarte-10
Un Matin avec Mlle Latarte © Caroline Sury / Le Monte-en-l’air 2019
Caroline Sury ‘Happy Fire Year’ 2017

« Quand nous sommes arrivés, il n’y avait presque rien. Nous avons eu nos machines de sérigraphie avant d’avoir un local. On a construit les cloisons autour des machines ! » À la Friche, qui a ouvert seulement trois ans plus tôt, les deux jeunes trentenaires se dépensent sans compter et éditent à tour de bras ce qu’ils aiment, leurs travaux mais aussi ceux d’autres dessinateurs et illustrateurs inspirés comme eux de l’art brut, de Jean Dubuffet ou du peintre dadaïste allemand Georges Grosz, influences revendiquées par Caroline.

L’installation n’est pas toujours évidente et le contact avec les décideurs locaux parfois surprenant. Un jour, un respon­sable culturel de la ville débarque dans leur atelier, en man­teau de cuir et écharpe blanche, et se félicite de les voir travailler en couple « comme la boulangère et le boulanger ». Et sort sans plus de cérémonie. Un peu plus tard, c’est un article sur Caroline dans le magazine Marseille L’Hebdo qui pousse le patron de la direction générale des affaires culturelles de la ville, Jean Mangion, à leur accorder une subvention.

Caroline Sury devient peu à peu une référence marseillaise. Ses dessins un peu trash, aux traits gras, dégoulinants d’hu­manité, s’imposent dans les colonnes de Marseille L’Hebdo, où elle officie pendant six ans entre 2000 et 2006 avant de pour­suivre cette activité de dessinatrice de presse pour CQFD, après avoir également collaboré à Libération, Et elle admet que la ville où elle vit a certainement influencé sa manière de voir et donc sa façon de dessiner.

Crack Festival 2017 (2)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Crack Festival 2017 (3)

« Il y a ici des gueules qu’on ne voit pas ailleurs. C’est unique. Même à Naples, les gens sont plus distingués, ils ont ce côté italien, tu croises toujours des têtes de madones. Ici, c’est n’importe quoi, on a tous les milieux populaires du monde entier qui viennent ici. Il y a des rictus, des manières de faire. Je suis toujours choquée et amusée. C’est du théâtre et j’adore ça. » Mieux encore, pour elle Marseille, « ça grouille » et c’est tant mieux… « J’adore dessiner des foules. C’est ma spécialité, les foules avec des individus qui se dé­tachent. Pour ça, ici, je suis servie. »

La ville, elle l’a aussi découverte autrement, dans ses es­paces, son urbanité, son architecture et ses quartiers en par­ticipant aux Promenades urbaines initiées par l’artiste-marcheur Nicolas Mérnain. « Ça m’a bien plu, ces promenades, parce que c’est moi qui conduisais. J’adore conduire à Marseille, c’est speed et j’aime le speed, je suis quelqu’un d’énervé, j’aime bien freiner, accélérer, découvrir d’autres quartiers, d’autres architectures. »

Alors, est-elle devenue marseillaise pour autant au bout de vingt-trois ans ? Elle n’en est pas sûre, parce qu’elle fréquente « des réseaux underground très structurés », beaucoup de néo-arrivants accourus à Marseille après l’arrivée du TGV, parce qu’elle a ses adresses, son microcosme, à L’Embobineuse et La Machine à coudre pour les concerts, au Bar à Pain pour la bouffe. Bref, elle se mélange peu. Mais n’est-ce pas très marseillais, justement, ce confinement ?

Elle admet cependant aimer le Gambetta, cette boisson à la figue typiquement d’ici, et aller nager de Malmousque jusqu’aux îles. « La mer, c’est sublime. La côte ici, la côte Bleue, il n’y a rien de plus beau. Ça y est, je deviens chauvine… »

Crack Festival 2017 (12)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Crack Festival 2017 (5)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Caroline Sury ‘Drawing as Language’ Talk (2016)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)

Et celle qui se définit comme « la plus mauvaise des négo­ciatrices », qui n’a jamais sollicité subventions ou faveurs, qui comme la plupart des artistes locaux est « passée complète­ment à coté de Marseille-Provence 2013 », qui a plus connu le RSA que les allocations chômage, s’inquiète de voir dispa­raître ce Marseille populaire qu’elle a appris à aimer.

« Je suis un peu inquiète quand je vois ce que devient Eu-roméditerranée, quand j’entends qu’on veut déplacer les pe­tits commerçants du marché de Belsunce ou de la rue Longue-des-Capucins pour les remplacer par des choses qui seront forcément de mauvais goût, quand on veut interdire les marchands à la sauvette de la Plaine chez qui se fournissent les gens qui n’ont pas beaucoup de moyens, sous prétexte qu’ils font de la concurrence aux grandes enseignes du centre-ville. Ce n’est pas à cause d’eux que le centre-ville se paupé­rise, mais plutôt à cause des grands centres commerciaux comme Les Terrasses du Port. »

En attendant, Caroline Sury déborde de projets que, comme souvent, elle n’a pas sollicités. En mai 2018, elle fournira d’immenses silhouettes pout un spectacle dans les rues de Marseille, où elle pourra enfin décliner son goût pour les jeux d’ombres et de lumières, les formes totémiques, et un penchant encore inassouvi pour l’Asie, Bah, le Cambodge, le Japon, qu’elle rêve de découvrir bientôt.
Avant de regagner son port d’attache.

Extrait du livre Les Marseillais

Les Marseillais de Patrick Coulomb et François Thomazeau
Nouveau titre de la collection « Lignes de vie d’un peuple »,
aux ateliers henry dougier.


Discussion de Marie-Pierre Brunel et Caroline Sury & Ameline Ludovic (La Gangue)

facebook: Caroline Sury / instagram: Caroline Sury


Infected Visions of Theo Vonwood

Vincent Pernollet (Detail)

The fragmented vision of the pornographer, a sense of detail sharpened like a butcher’s knife, the cutting of the pork butcher, a precision of biologist and the indecency of the anatomist: the universe of Theo Vonwood is undoubtedly surgical.

In whole or in part, TVW works its bodies with a scalpel. A stall of meaty parts, which we do keep the beautiful pieces with well licked proportions. Bodies with a standardized aesthetic like these female anatomies, udders in front, wasp sizes and curved thighs. The monstrous bodies there are equally weighedare : a real freaks parade. The strangeness of her creatures – if she is monstrous – affirms a disturbing normality, or a conditioning to which nobody escapes. The treatment of the bodies is attached to it : enlarged and fragmented, muscular, detailed, plucked, smoothed and well proportioned… the contours are tirelessly worked, the perfect silhouettes, nothing beyond, except obscenity.

BrainPussyfication
Vincent Pernollet ‘BrainPussyfication’ ink on paper

 A normalized monstrosity

or a monstrous normality…

What then makes strangeness ? If the monster is itself “well done”, where is the (a)normality ? The question “Who ?” then come back with the recurrence of the theme of the mask, symbol of a schizophrenic anonymity. Madness stands out as a thread of thought woven from his 1st book Strangers (foreigners), to the last Normal journals(zine), or Twisted.

The (de) structuring of the boxes with which he likes to lose the narration between time and space – with the notorious influence of  abstract comix – ultimately refers more to the world of cinema than to BD. The pornographic dimension is also cinematographic: close-ups, tight shots, fragmented shots. A processing of the image and the body (which sometimes are one), which goes so close, so deep, that we reach the organ, the pulpit, the cell, in an immodest molecular vision. We explore the part there, without necessarily evoking everything, each fragment not faking the role of the sign but embodying fully. Tirelessly interwoven, mutated organic, humanoid, robotic or chimeric bodies.

Fragments of bodies, time segments and space cells dance on the page. Interlocking organs tear, spread in uninterrupted flow. Classic three-step scenario, which at TVW takes a SF twist in five dimensions or more, evidenced by the fragmentation of plural cells where the drawing operates. Abstract narration unfolds in the multiplicity of parallel and simultaneous tenses of a same box (didn’t he give himself to heart in a musical project called “multiversal” ?). Long abandoned for the benefit of music, Vincent Pernollet aka TheoVonwood (b.1980 in France)

Returns to drawing in 2016 by working on the exhibition “Printnoiz” of Le Dernier Cri, in Marseille. There follow years of graphic meetings and multiple collaborations for collective editions:

In 2017, he made his first book “Strangers” in screenprinting (4, 3 and 2 colors) with Epox and Botox Editions (created by Aude Carbone), followed by a self-published graphzine “Normal”(monochrome), printed in offset at La Platine in Marseille. In 2018 he released “Twisted” a solo zine, edited by Phantasticump Press, (created by Gabriel Delmas in Paris) and made a residency in Ljubiana, during which his next book, “Vox Clamantis Inferno”, was still being created.

Infected_double_page
Vincent Pernollet ‘Infected’ ink on paper

At the end of 2018, he exhibited at Siva Galery “AKC MEDIKA” in Zaghreb, then back in Marseille, painted a 4-handed fresco at “L’Embobineuse” with his friend Andy Leuenberger for the Vendetta micro-publishing show organized by Le Dernier Cri. The exhibition “Amours Monstres” proposed at Même Pas Mal Edition in Marseille (may-june 2019) presents its latest experiments with acrylic, oil, china ink, original boards from 2016 to today (including Strangers, Normal and Twisted) and those announcing his next book “Vox Clamantis Inferno” to be released at Epox and Botox in 2020. He is currently working on several different projects, including a painting project with Jaky La Brune. His lines are organic, fine and sexual. Widely dreamers.

Marine Tsr, Entretien de Theo VonWood par Peggy Ann Mourot (Phantasticum Press, 2018)


Erman Akçay & Vincent Pernollet 2015, İstanbul

> theovonwood.com


Uzaydaki Orkestra

Juan Giménez
Illustration: Juan Giménez

Bu gece ilkbahar yıldızlarının altında değildim. Tam olarak o yıldızların arasındaydım belki de.. Vücut fonksiyonlarım normal değerleri gösteriyor gibi dursa da ben hiç normal hissetmiyordum. Konumum; iki hayalet gezegenin arasına sıkışmış uzayın derinliklerinde yalnız bir kadın. İsmi Sammy ve o benim. Zayıf elektronları olan kadın.

Bu karanlık boşlukta süzülürken üstümde çin modeli olan Shenzhou 5 adında bir astronot kıyafetini giyiyorum. 7 saat kadar dayanabilen uzay yürüyüşleri için tasarlanan bu maske; mekiğin patlama anından sonra geriye yalnızca bir saati kalan zaman dilimim ve gözlerimdeki endişe ifade ediyor. Nedense zamanımın tek bir kol saatinde toplanmasına bir türlü aklım ermiyor, tüm çağlar kolumdaki saat diliminden geçmiş olabilir miydi diye düşünüyorum.. Ben hem dinazor döneminde yaşayan bir memeli ve aynı zamanda 17.6 ışık yılı uzaklığında olan zürafa takımyıldızında yer alan biri olabilir miydim? Yıldızlara doğru kaydığım bu süreçte üzerimdeki dehşet git gide artıyor, ağır kıyafetimin içinde kendime karaya vurmuş yorgun bir balina gibi hissediyordum. Bu korku dolu saatlerimi bir çıkış yolu aramak yerine kendimi ölümümün zarafetini bir opera uvertürü gibi anlamlı bi açılış yapar gibi kapatmayı planlıyordum. şansa bakın ki gerçekten de öyle oluyor.

Varlığım; iki gezegenin kütle çekimine yakalanmadan sıkıştığım bir bölge olarak nitelendirilebilir. Bu iki yıldıza olan uzaklığımı, odamın mutfaktaki tost makinasına olan uzaklığına endeksleyebilirim. Bilmiyorum. Belki de çok acıktığım için bu istatistiği yapıyorumdur. Kendi kendime konuştuğum şu saniyelerde zaman aleyhime işlerken uzayda sıcak bir tost ve kahvenin hayalini kurmak oldukça gülünç geliyor. Hem ne tost makinasından bahsediyoruz burada! Ayrıca kendimi anlamsızca ölümümden sonraki ağıtları dahi kafamda canlandırabiliyorum. Sci-Fic dergisindeki ilk sayfa haberlerinde ‘’Geleceğimizi bir adım daha keşfetme uğruna ölen cesur kadın Sammy!’’ başlığında toplanıyor. Ne üzücü.


The Very Pulse Of The Machine (Love Death And Robots) Ending Soundtrack

Son ANI !

Yakıtım bitmesine yakın iki yıldız arasında ne yöne geçiş yapıcağımı kestiremediğim ve araf dediğim bölgede güçlü bir enerji alanında dururken 45 derecelik astronomik yönde 1977 de fırlatılan Voyager uzay aracında olan altın plak’a rastlıyorum. Rastlantı. Bu kelime dudaklarımı gülümsetiyor bir an için. Kaskıma gölgesi düşen bu araç bana çok da uzak değil üstelik. Radyo dalgalarıyla dinleme şansına erişebilmek için bir takım komutlar gönderiyorum tabii ki. Plak; uranyum -238 izotopuyla kaplanmış keskin bir görünüme sahip. Burdan bakıldığında göz kamaştırıcı görünüyor. Nereden bakıldığında yani?! Tuhaf.

Anlık titreşimlerin doğru kodlamayla iletilmesi sonucu karşıma çıkan ilk ve son parçayı ölüme öpücük vererek dinlemeye başlıyorum. İnanılır gibi değil. Division Bell ! PinkFloyd ! Hem de uzayda! Şu dakikadan itibaren tarihe adımın öldükten sonra değil de bizzat yaşadığımı anlatarak göstermek istediğimi fark ediyorum. Hislerim varken hala gözlerimin dolduğunu görmek mutlu ediyor.

Son dakikalarım. Bu iki gezegen ve plak’ın konumu; metafiziği , bilimleri ve geometriyi inceledikten sonra , zihnimin en durgun anlarında bulunduğum yerin bir üçgeni andırdığını fark ettim. Bu 3 imge , konumumum sonsuzluğa açılan girdabını gösteriyordu. Her an müthiş bir gizemi çözebilecek gibi hissediyordum.
Yavaşça boşlukta süzüldükten sonra, gizlice arkamda bıraktığım milyonlarca şeyi düşündüm. Sevdiklerim, dostlarım ve binlerce tost makinası.. Yüzüme yansıyan yıldızın ışığında , ailemin yemek masasındaki beyaz lambanın yüzlerine yansıdığını hayal ettim.

Son 3 saniye. Hadi sammy! son 2. Korkulacak bişey yok, fakat kelimelerimin güneşte kavrulacakmış gibi hissediyorum. son 1. Elveda.

Selin Güzey, 2016 Eskişehir


春川ナミオ Namio Harukawa

Namio Harukawa (春川ナミオ )

Namio Harukawa (春川 ナミオ) 1947’de Osaka’da doğdu. Gerçekçi femdom erotika çizimleri ile tanınan Japon sanatçı binlerce kendine has çizim üretti. Harukawa’nın çizimlerinin karakteristiği koca memeli, şehvetli kadınlar, geniş ve yuvarlak kalçalar, ufak tefek erkekleri aşağılayıp domine eden kalın bacaklara sahip dominatriks tipler oldu. Hem tipik Asyalı hem de Avrupalı kadınları resmetti. Bu kadınlar uzaklara bakan bakışlarıyla sigara tüttürüp, çay içen gündelik işlerle ilgilenen figürlerdi. En çok kullandığı temalar, kadınlara yapılan oral seks, surata oturma gibi feminen dominasyonun yanında kalçaların ve göğüslerin sıkıştırılması, bağlanma, tasma takma, kırbaçlama, işeme ve dışkılama oldu. Yüze oturma ve oral seks sahnelerinin çoğunda ağız genital organlarla tamamen kapatılır ve vücutsal atık işlemlerinin köleye tam olarak uygulanmasına imkan verilir. Harukawa’nın resimlerinde erkek bir eşya gibi kullanılan bir objeden başka bir şey değildir. Kocasının gözü önünde ilişkiye girme de sanatçının bolca kullandığı temalardandır.

Tercüme: Cemal Akyüz

img122
Namio Harukawa (春川ナミオ )
img123
Namio Harukawa (春川ナミオ )

– ENGLISH –

Namio Harukawa (春川ナミオ) Harukawa Namio, was a pseudonymous Japanese fetish artist best known for his works depicting female domination (femdom), with erotic asphyxiation through facesitting appearing as a frequent subject of his art.

Harukawa was born in 1947 in Osaka Prefecture, Japan. As a high school student he contributed artwork to Kitan Club, a post-war pulp magazine that published sadomasochistic artwork and prose. He developed a career as a fetish artist in the 1960s and 1970s, taking the pen name “Namio Harukawa”: formed from an anagram of “Naomi”, a reference to Jun’ichirō Tanizaki’s novel of the same name, and actress Masumi Harukawa. Though he worked in pornographic magazines for the majority of his career, his work received wider recognition and critical acclaim beginning in the 2000s. His art has earned praise from Oniroku Dan, Shūji Terayama, and Madonna, and favorable comparisons to works by Robert Crumb.

img124
Namio Harukawa (春川ナミオ)
img125
Namio Harukawa (春川ナミオ)

His artwork typically features women with large breasts, hips, legs, and buttocks dominating and humiliating smaller men, typically through facesitting or other forms of sexualized smothering. Bondage and human furniture are depicted frequently in his art.

Kyonyū Katsuai, a two-volume book of Harukawa’s works, has been published in Japan. Two volumes of works by Harukawa have been published by French publishing house United Dead Artists : Callipyge in 2009, the first book of works by Harukawa published outside of Japan, and Maxi Cula in 2012. Works by Harukawa were exhibited at the Museum of Eroticism in Paris in 2013, his first solo exhibition outside of Japan. The exhibition featured 71 works by Harukawa, 59 of which were from his Garden of Domina series. The Incredible Femdom Art of Namio Harukawa, an anthology of Harukawa’s works, was published by Kawade Shobō Shinsha in 2019.

Harukawa died on April 24, 2020. His death was confirmed in a blog post by Yuko Kitagawa, the owner of a video production company who was a longtime associate of Harukawa’s.

img317
Namio Harukawa (春川ナミオ)

(1947– 2020)

Rest in peace big master…


Louder Than A Bomb: BRONX (1991-2008)

turbo_ascii

“O dönemin çok süper bir olayı vardı: Bilgisayarı olanlar, hangi bilgisayar olursa olsun birbirlerine şöyle bir soru sorabiliyorlardı: “BASIC biliyor musun?” Yani insanlar bilgisayarı açtıkları zaman bilgisayarda bir şey yapabilme şansları vardı. Bugün hiç duyabilir misin böyle bir şeyi? Bugün herkesin evinde bilgisayar var ama, o dönem biri kazara sana ‘bilgisayarım var’ dediğinde, “Aaa benim de var, ne yapıyorsun, BASIC biliyor musun?” diye sorardın. Kimse birbirine, kalkıp da, “Call of Duty’i oynadın mı?” diye sormuyordu mesela.” – Vigo

Piksel üstadı Tunç ‘Turbo’ Dindaş (2002)

Aşağıdaki söyleşi 7D8 demo partisinde, 21 Aralık 2008 günü sabaha karşı saat 3’te başlamış ve saat 6’da bitmiştir. Tüm hakkı Deniz Can Çelik’e aittir. -Bu sayfada, röportajın sadece giriş kısmına yer verilmiştir.-

turbo_ascii_04

Turbo: 1971’de doğdu. İlk bilgisayarını (bir ZX Spectrum) 1983’te aldı. 1987’deAmiga 500 sahibi oldu. Zombie Boys ve Bronx gruplarının kurucusudur. AyrıcaCommodore, Amiga Dünyası ve Megamiga gibi dönemin ünlü dergilerinde yazarlık ve çizerlik yaptı. Nâm-ı diğer Kommodor Abi.

Vigo: 1972 doğumlu. İlk bilgisayarı 1984’te anneannesi (rahmetli) Muazzes Demiralp tarafından alınan bir Commodore 16 oldu. 1987’den itibaren yavaş yavaş scene’le tanışmaya başladı. 1988-89 gibi The Joker Crew’a katılarak ciddi anlamda scene’in içine girdi. 1989’da Zombie Boys’a katıldı. 1991’de Bronx’un kurucuları arasında yer aldı. O gün bugündürscene’le iç içe yaşamayı sürdürüyor.

İnsanı bir demo grubu kurmaya iten şey nedir? 

Vigo: Aslında yanılmıyorsam Zombie Boys demo grubu olarak başlamadı… 

Turbo: Demo grubu değildik biz. Bizimki şöyle başladı aslında: O zamanSpectrum’da introlar yoktu, ama Spectrum’a yüklenen oyunların başında resimler çıkardı. O resimlerde grup isimleri yazardı ve o gruplar oyunları kırıp dağıttığı için bizi bir merak sardı, “Biz de yapabilir miyiz?” falan diye. Bende öyle bir merak vardı. Sonra Miko’yla tanıştığım zaman ben böyle hareketli yazıları ilk Commodore’da gördüm ve o zaman çok değişik bir şey gibi geldi bize, “Biz de yapalım,” diye. Ama özellikle “o oyunları kırıp dağıtalım” diye değil. Zaten ne yaptığımızı bilmiyorduk yani. Böyle bir başladık. Oyunları alıp kopyalıyorduk, bilmemne yapıyorduk falan. Sonra grupların adreslerini gördük. O zaman disketler gönderip gruplarla temasa geçtik. Sonradan, kontaktları kurduktan sonra, programcılar bize katıldıktan sonra crack işlerine başladık açıkçası.

Vigo: Bende de şöyle bir şey olmuştu: Ben ilk Commodore 16’yla başladığım zaman, (Commodore 16, Commodore 64’e tip olarak çok benzer, ama hiç alakası olmayan bir makinedir, çok farklıdır.) Commodore 16, bizim Commodore 64 gibi zannederek aldığımız bir cihazdı ve oyunlar falan berbattı. Ben bilgisayarı kaldırdım kenara, yani çok hayal kırıklığına uğramıştım, Commodore 64 hayal ediyordum ben. Şöyle bir şey oldu sonra: Benim bir arkadaşım vardı, bana C16 User Manual’da ekranın rengi BASIC’ten nasıl değiştirilir, gösterdi. İlk defa bilgisayarda ‘ben bir şey yapıyorum, bilgisayarda bir şey değişiyor’ olayı oldu. O mevzu başladıktan sonra ben şunu hatırlıyorum, kendi kendime bir şey uydurmuştum: “Bilgisayar Software House” gibi. Aslında ben tek başımayım ama bir identity ihtiyacı gibi, yani ben bir şey yapıyorum ama yapan ben değilim de kurumsal bir kimlikmiş gibi, çünkü hep oyunların başında Bilmemne Software House, Bilmemne Computer Company diye firma isimleri vardı.

Turbo: Ben Spectrum’u satın aldıktan sonra belli bir süre Spectrum oyunlarını bulamadım. Bir tane Spectrum kitabı bulduk, ‘Spectrum’da Bilmemkaç Tane Oyun’ diye, orada BASIC’le yazılmış oyunlar vardı. Hatta şöyle söyleyeyim sana, Spectrum’da yazdığım programı kasede kaydetmeyi bile beceremiyordum ben. Bilmiyordum yani böyle bir şeyin olduğunu. O kitaptaki oyunları oturup yazıp oynadıktan sonra (ki saçma sapan oyunlardı bunlar) kapatıyorduk bilgisayarı, bir daha oynayacağımız zaman bir daha oturup yazıyorduk sayfalarca şeyi. Kasete yükleme, kasetten kaydetme olayını çözdükten sonra, “Yazdığım programları kaydedebiliyorum, artık bunları geliştirebilirim,” diyerekten, artık o kadar çok BASIC yazmıştım ki, BASIC’i kendi kendime öğrendim ben zaten. Sonra BASIC’te bir şeyler yazmaya başladık. Yani oyunlar yazıyorduk. Aslında yazdığımız oyunlar da Atari 2600’dekilerin kopyalarıydı. Onların kopyalarını yazmaya çalışıyorduk. Yani paraşütle indirme oyunu, ne bileyim, Pacman’i falan yazmaya çalışıyorduk. Bazılarını yazabiliyorduk, bazılarını yazamıyorduk tabii. Ondan sonra ben Spectrum’da oyunlar satmaya başladım. Hey dergisi’nde reklam vermiştim. O dönemde birçok insan bana yazıp Spectrum oyunları satın almak istedi. Spectrum oyunu satabilmek de aslında şöyle oldu: Kartuşla kopyalanıyordu oyunlar. Bir gün ben oyun satın aldığım zaman dedim, “Ulan bunlar teyp kaseti!” Teybe koyduğun zaman dinliyorsun, bir ses çıkıyor. O zaman, “Ben bunu ikili teybe koyduğum zaman yan taraftaki kasete kopyalar mı?” diye düşündüm ve bir gün bir tanesini başka bir müzik kasetine kopyaladım. Kopyaladığımı Spectrum’a yükleyince çalıştığını gördüm. “Ulan,” dedim, “kartuşa bilmemneye gerek yok, kaset bu!” Ve bu şekilde çoğaltarak paket kasetler yapmaya başladım. Hey dergisine ilan verdim, dolu insan yazdı bana oyun almak için. Sonra Mehmet Ali Şahin (Malice) benden oyun satın aldı. Ve “BASIC biliyor musun, bilmemne yapıyor musun, ben oyun yazıyorum,” falan diyerek biz Mehmet Ali Şahin’le yazışmaya başladık.


zombie_boys
Zombie Boys grubunun üyeleri (soldan sağa) Mad, Prince, Mephisto ve (aşağıda) Master (1990)

Vigo: Burada bir şey diyeceğim. O dönemin çok süper bir olayı vardı: Bilgisayarı olanlar, hangi bilgisayar olursa olsun birbirlerine şöyle bir soru sorabiliyorlardı: “BASIC biliyor musun?” Yani insanlar bilgisayarı açtıkları zaman bilgisayarda bir şey yapabilme şansları vardı. Bugün hiç duyabilir misin böyle bir şeyi? Bugün herkesin evinde bilgisayar var ama, o dönem biri kazara sana ‘bilgisayarım var’ dediğinde, “Aaa benim de var, ne yapıyorsun, BASIC biliyor musun?” diye sorardın. Kimse birbirine, kalkıp da, “Call of Duty’i oynadın mı?” diye sormuyordu mesela. Bilgisayarı olan iki kişi varsa hemen kreatif bir muhabbet başlıyordu yani…

Turbo: Evet. Ondan sonra bilgi alışverişinde bulunduk. Mehmet Ali’yle ilk tanıştığımızda o İzmir’deydi. Okuldaydı, ama aslında Ankaralı’ydı. Sonra okulunu bırakıp İzmir’den Ankara’ya geçti, orada bir okulu kazandı. Biz onunla devamlı mektuplaşıyorduk. Mektupla rutinler gönderiyorduk birbirimize. Yani yaratık takip etme rutini yazdım bilmemkaç satır; veya bir kod yazmış, labirent oluşturuyor, duvarlardan geçmiyor. Ben bir şey yapıyorum, kasete çekip ona gönderiyorum, o üstüne bir şey ekleyip bana gönderiyor… Mehmet Ali sayesinde, yazdığımız BASIC programlarını compile edebilir hale geldik. Mehmet Ali’nin machine code bilgisi de vardı. Bana ufak ufak machine code göstermeye başlamıştı. Yazdığımız BASIC rutinlerin içine machine code’larla daha hızlandırılmış rutinler ekleyip biz bayağı ciddi oyunlar yapmaya başladık. Bayağı satılabilecek kalitede Spectrum oyunlarıydı bunlar. Robot Room yapmıştık mesela, Traps of Volcano diye bir oyun yapmıştık. Hep labirent oyunları bunlar tabii. Sonra 1987’de ben Commodore 128’i gördüm. Onun müzikleri daha bir güzel böyle. Daha iyi bir bilgisayar olduğunu gördükten sonra uzunca bir süre, “128 alacağım ben,” dedim – sanki 64’ten farklıymış gibi 128’e takmıştım. Sonra 1987’de Commodore Show’a gittiğim zaman orada Amiga’yı gördüm. Babama söyleyince gidip bana Amiga’yı satın aldı. Ondan sonra Amiga’ya geçmiş oldum.


Bronx ‘Faith of Black’ Amiga demo (1993)

Mehmet Ali Şahin’le yaptığınız bu çalışmalar Microstate grubu adı altında oluyor, değil mi?

Turbo: Evet. Yani bilgisayar grubu değildi aslında o. Demo grubu gibi bir grup değildi; yazılım grubuydu. Public domain game yazmaya çalışıyorduk.

Ondan sonra bir de Backyard Brothers var galiba…

Turbo: O yıllar sonra. O çok sonra. Zombie Boys’un son döneminde…

Vigo: Hatta burada ben bir araya gireyim. Şöyle bir şey oldu: Malice, Zombie Boys’ta grafiker rolündeydi. Sürekli olarak hem font dizayn ediyor, hem de grafik çiziyordu. Tabii her grafikerin olduğu gibi Malice’in de hayali, oturup konsept grafikler hazırlıyor, birisi de oturup kodlayacak. Adam bütün demonun layout’larını, bilmemnelerini hazırlamış, geriye de programlama tarafı kalıyor. E coder’lar da genelde tembel olduğu için bir şekilde finalize olamıyor olay ve Malice’in yaptığı tonlarca grafikler, logolar var. Malice’in de aslında background’unda programcılığa yatkınlık olduğu için, Malice’de, “Ulan Allah sizi kahretsin. Ben kendim yapayım bari, size muhtaç olmayayım,” şeyi vardı. Ankara’ya gittiğimizde bir gece Ghost, Malice’le beraber otururken grafik ekranı nasıl açılır, ekrana grafik nasıl basılır gibi şeyler gösterdi. Onu gösterdikten birkaç gün sonra Malice oyun yapmaya başlamıştı. Backyard Brothers o şekilde kuruldu. Zaten Malice önce introlar yapmaya başladı. Introlardan sonra şunlar bunlar derken Malice bayağı bir ilerletti kendisini. Yani Malice’in bir tetiklenme ihtiyacı vardı. Ghost o ihtiyacı sağladı.

Turbo: Backyard Brothers’ın kurulmasının amacı şuydu: Aslında benim her zaman Zombie Boys’ta da, aslında Zombie Boys’u bu amaçla kurmadım ama Zombie Boys diye bir şey kurdum ve yetenekli insanlar toplanmaya başlayınca, hayalim hep bir software house haline dönmekti; oyunlar yapmaktı. Zaten biz bu işi profesyonel olarak yapalım diye girişimlerimiz de oldu. Amiga Dünyası döneminde ‘Kıbrıs Harekâtı’ diye bir oyun yaptık.

Hiç bilmiyorum… 


Zombie Boys ve Bronx grupları konuk oluyor.

Turbo: Çıkmadı çünkü oyun (gülüyor)! Yani şöyle bir şey oldu: Aslında biz shoot’em up yaptık, ama o zaman Sinan Abi, “Sadece oyun satmak hani tamam bir şey ama şöyle bir şey yapalım: Oyunu babalara satın aldıralım. Çünkü para babalarda. Çocuklara oyun satın alsınlar. Shoot’em up’ı biz yararlı bir hale getirelim,” dedi, “bu, tarih olsun.” Bizim tarihimizde de Vietnam Savaşı yok, Kıbrıs Harekâtı var. Dedik, “O zaman biz shoot’em up’ı helikopter yapalım. Denizde başlasın, birinci level’ı geçtikten sonra Kıbrıs Harekâtı hakkında bilgi verelim, ondan sonra limana gelsin, orada düşmanları patlatsın, karada gitsin,” falan diyerekten böyle bir geyik senaryoyla biz bunu Kıbrıs Harekâtı’na çevirdik. Hürriyet’in arşivine gittim; Kıbrıs Savaşı dönemindeki gazetelerin fotokopilerini çektirdim. Bayağı bir araştırma yapıp yazılar da yazdık hatta, şöyle oldu, böyle oldu diye. Biz oyuna başlamıştık, velhasıl geriye döndüğümüzde (Malice’le bizim Spectrum’dan kalma bir oyun yazma merakımız zaten vardı) dedik ki, “Biz Zombie Boys adı altında oyun yapamayız çünkü oyun kırıp dağıttığımız var, bilmemne var.” Korsan grubuyuz yani biz. Onun için “Böyle bir şey yapalım biz, çünkü grupta oyun yapmak isteyen-istemeyen insanlar da var. Böyle bir kolumuz olsun bizim. Tutturabilirsek bu şekilde de devam edelim,” diyerek kurduk biz Backyard Brothers grubunu. Oradaki komik olan şey de şu: Backyard Brothers, ‘arkabahçe kardeşleri’ demek. Yani ‘Zombie Boys’un arkabahçesinde bir şeyler var’ gibi bir göndermesi vardı.

Vigo: Yani Zombie Boys ‘dark side’, Backyard Brothers ‘light side’ gibi…

Turbo: Evet. Zaten Backyard Brothers’ın yaptığı oyunlarda, dikkat edersen, iki tane yaramaz çocuk vardır. Şapkaları ters, ellerinde sopalar var böyle falan filan… Ve Mehmet Ali’nin kodladığı ve benim de grafiklerini yaptığım birçok bilgisayar oyunu Aminet’e girdi. Aminet’in CD’leri çıktı sonra. O CD’lerde vardı. O CD’ler bize de gönderildi. O dönemin Commodore User dergilerinde, public domain oyun satan şirketlerin reklamlarında bile bizim Backyard Brothers’ın ismi geçiyordu. Backyard Brothers böyle bir şeydi aslında. Zombie Boys’a tam bağlantılı bir şey değildi. Aslında bağlantılıydı, ama değil görünümündeydi.

Vigo: Aslında şöyle bir şey de var: Sen, “Demo grubu kurmak nerden aklınıza geldi?” demiştin. Amaç demo grubu kurmak değildi. Herkesin bilgisayarı var. Bilgisayarıyla bir şeyler yapabilmeyi keşfediyor ve bir şeyler yaparken de içeriden gelen bir his de kurumsal bir kimlik edinme şeyi. Ondan sonra da, [Turbo’nun da] dediği gibi yetenekli insanları bir araya getirerekten, bizim aslında amacımız hep şuydu: Biz büyüdüğümüzde, şu anki yaşlarımıza geldiğimizde bir software şirketimiz olsun. Biz oyun yapan adamlar olmak istiyorduk. O noktayı hayal ederken bir anda kendimizi demoscene’in (ki asıl adı scene’dir, son 10 yılda bunun adı demoscene haline geldi – daha doğrusu scene işin karanlık tarafı, demoscene de işin daha sanatsal ve popüler tarafı gibi oldu) içinde bulduk. Bu da nasıl oldu? Commodore’la, Amiga’yla swap olayları başlayınca, demo diye bir şey var, intro diye bir şey var, bunu yapan ‘grup’ diye bir kavram var, grupta da herkesin bir görevi var, en önemli ihtiyaç da grafik, müzik ve kod. Ondan sonra bakıyorsun ki, bunun promosyon işlerini, halkla ilişkilerini yürütecek adamlar lazım, swapper’lar lazım. Dergi çıkartıyorsun, dergi çıkarttığın zaman dergiye editörler lazım, dergiyle uğraşacak insanlar lazım. Zaman değişiyor, BBS modem çıkıyor, BBS modem networking’ten anlayan adamlar işin içine giriyor falan… Böyle dallanıp budaklanıyor ve bir noktada sen bir grup haline gelmiş bulunuyorsun. Bunu aslında çok da isteyerek yapmıyorsun.


Bronx ‘Istanbul Style’ OCS Amiga slideshow (1994)

Turbo: Şöyle bir şey de var mesela: O dönemde başka hiçbir şey yapmadan bilgisayarda zaman geçirip, hayatını bilgisayarda geçirmek zorundasın ve yurtdışıyla yazıştığın için sana game’ler geliyor. Para kazanmak da zorundasın, harçlığını çıkartmak zorundasın. O gelen oyunları dükkanlara satıp, doğal olarak korsanlığa başlıyorsun. Biz, mesela, o dönemde paralar kazandık ama komik paralar aslında. Yani sadece benim o gün ‘Bakırköy’den Kadıköy’e gidip yemek yeme param’ gibi. Ya da ben Bakırköy’de oyunları satıyordum, Vigo Bostancı’dan yola çıkıyordu Kadıköy’e kadar, o Suadiye’de orada burada satıyordu. Biz ikimiz Kadıköy’de buluştuğumuz zaman cebimizdeki parayla yemek yiyorduk, belki sinemaya gidiyorduk, birkaç dergi satın alıyorduk. Döndüğümüzde o para bitmiş oluyordu. Şu günün parasıyla 100 milyon bile değil belki. Herkes zannediyor ki, biz o oyunları dağıttık, acayip paralar kazandık. Hayır, dükkanlar para kazanıyordu…

Vigo: Bir de acayip bir şey daha vardı, bugün anlıyoruz aslında. Bizim yaptığımız iş ne? Bilgisayar dükkanlarına, yani işi yazılım satmak olan yerlere biz illegal olarak bir şey temin ediyoruz. Şimdi aslında burada şöyle bir durum var: Biz çocuğuz. Yaptığımız işin telif, etik tarafından bizim haberimiz yok. Bilmiyoruz ve zaten orjinal oyun satılmadığı için, memlekette öyle bir kavram da yok. Mesela bugün şunu anlarsın: Her tarafta music shop’lar var, filmler, DVD’ler şunlar bunlar satılıyor. Illegal bir şey yapıp korsancıdan alırsan, alan da suçlu satan da suçlu. Ama o zaman bilgisayarcılar tonlarca korsan oyun alıyor. O bilgisayarcılar neye güvenerek o dükkanları açtılar? Gruplara güvenerek açtılar o zaman. Çünkü adamın bir dükkanı var, işi yazılım satmak, ama satacak yazılımı yok elinde! Ne orjinal, ne bir şey. Adamlar bizim gibi gruplara kıçını dayayarak senelerce ekmek yedi. Bunların yaptıkları hem etik açıdan, hem dini açıdan, hem manevi açıdan bin kat daha saçma bir şey. Öyle değil mi? Bugün köşebaşında korsan CD satan adamlardan hiçbir farkları yok yani. Ve işin acı veren tarafı da, ne maliyecisi ne bilmemnecisi çıkıp bunlara bir şey demedi.

Turbo: Yani kimse kalkıp da, “Sen bu kadar para kazanıyorsun, vergi veriyorsun, ama bu satın aldığın malı kimden satın aldın?” diye sormadı.

Vigo: Bir şeyi merak ediyorum: Senin bir dükkanın vardır. Sen dükkanında bir ürün satacağın zaman gidersin, bir mal girişi gösterirsin, ona göre de gider gösterirsin falan… Adamlar girdi olarak ne sokuyorlardı, sattıklarına nasıl işlem yapıyorlardı? Bunu hep merak ettim. “Sıfır zarar ettik,” mi diyorlardı, ne diyorlardı?

Turbo: Şu kadar komik aslında iş: Yani sokak başında dükkan açıp mal satan yer vardı, ama Galleria gibi o dönemin belki Kanyon’u, Akmerkez’i sayılabilen bir yerde, o kadar büyük bir alışveriş merkezinde dükkan açıp, (Kanyon’da bir dükkan açıp korsan game, CD, film sattığını düşün) bu şekildeydi yani olaylar…

Bu heyecanlı söyleşinin devamı için > sadecebirmuze.com


Bilgem Çakır’ın sunuculuğunda Tunç “Turbo” Dindaş, Kürşat “Hydrogen” Karamahmutoğlu ve Tuğrul “Anesthetic” Ateş demoscene’i, Türkiye’deki durumunu ve geleceği tartışıyor…

turbo_ascii_06

Tunç Dindaş’la ASCII Üzerine

Erman Akçay, Nisan 2009

Bizlere biraz ASCII sanatından bahseder misin? Nedir bu ASCII (American Standart Code International Interface) ? ASCII ile ANSII ile arasında ne gibi farklar vardır?

Tunç Dindaş: ASCII Art, bilgisayarın karakter setinden yararlanarak yapılan resimler. Set derken bunlar klâsik şu anda gördüğünüz yazı karakterleri, başka dillerde kullanılan karakterler ve özel karakterler olarak özetlenebilir. Aslında ASCII Art ilk bilgisayarlar ile başlamıştır. Grafik özellikleri çok düşük olan bilgisayarlarda karakterlerle çizilen şemalar, akış diyagramları bunların ilk örnekleridir.

ANSII’ler ise renk kodları da içeren ASCII’lerdir. Artık karakter kullanımından çıkıp daha resimsel hâle gelen ASCII’lerdir. ASCII’lerin en büyük özelliği ilkel olmasıdır. Her türlü bilgisayarda ve platformda rahatlıkla görüntülenebilirler. ASCII bana aslında kolaj gibi geliyor. Farklı işlere hizmet eden grafik parçacıklarından bambaşka bir resim yaratmak gibi bir şey. Genelde büyük logo ya da yazı yazmadan çıkıp resim yapmaya dönüşmüş bir sanat denebilir. Gerçi Türkiye’de bunu sanat olarak kabul ederler mi bilmiyorum…

Bu alanda çalışmaya ne zaman başladın?

Ben ASCII ile Amiga bilgisayarımı aldığımda ilgilenmeye başladım. O dönemlerde oyun disketlerinin başına bazen Text logolar yapardık. Daha sonra Modemler çıkınca BBS’lerin (Bulletin Board System) sistemi text tabanlıydı. BBS’lerde kullanmak üzere ASCII’ler yapmaya başladım. Bunlar genelde bizim grubumuz olan BRONX’un BBS’leriydi. Sonra bunları ‘Collection’ adını verdiğimiz serilerde toplamaya başladım. O dönemlerde birçok kişi benzer işler yaptı ama genelde Logo’lardan öteye gidemediler. Ben Graffiti ile de uğraştığım için, graffiti karakterlerini ASCII ile birleştirdim.

turbo_ascii_03
sKATe or dIe by tURBo/bRONx

1990-94 arası ASCII’ler yaptım sonra bıraktım. İşin ilginç tarafı 16-17 sene önce yaptığımASCII’leri hâlâ bazı insanların çeşitli platformlarda kullandığını görüyorum. Bu da beni mutlu ediyor; çünkü o yıllarda bastığım tuşların izlerini hala internet üzerinde görüyorum. Çünkü o yıllarda internet filân yoktu. Demek ki güzel işler yapmışım. Şu anda bu işi yapan kimse var mı açıkçasını onu da bilmiyorum. Çünkü dediğim gibi 1994 yılından sonra hiç uğraşmadım.

Bu enteresan bilgisayar poetikasına ilişkin bilgilerini ve deneyimlerini bizlerle paylaştığın için çok teşekkürler. Ben teşekkür ederim. Size klâsik bir ASCII ile veda edeyim..

[ 0 _ “ ]

Turbo ve diğer ASCII sanatçılarının çalışmalarını göz atmak için artscene.textfiles.com


Nightshift 2006 Welcome Video by Tunç “Turbo” Dindaş. (Bronx + Zombie Boys)

Istanbul Underground Graffiti Scene Report (2005-15)

canavar_profil
Canavar 2015, Kadıköy

‘Sanat elitist duvarlarını yıkıyor, kendine yeni bir ortak mekân belirliyor. Mekânın bu yeni kurgusu sokak üzerine temelleniyor. Sanat ile sokak kavramlarını bir araya getiren ve geleneksel algılanışı elimine eden sokak sanatı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de özellikle gençler arasında yankı buluyor.’


“Graffiti bir mücadele şeklidir”

CANAVAR

Canavar merhaba, seni Rad, Cins gibi grafiticilerle yaptığın çalışmalardan biliyoruz. En son Muralist kapsamında devasa bir iş yaptınız. Bizlere biraz kendinden bahseder misin?

Bir çok tekniği ve yöntemi denemeye çalışıyorum. Önemsediğim şey yaptığım işin içeriği. Anlamaya, kavramaya ve anlatmaya çalışıyorum. Sanayi bölgesinde doğup büyümüş olmam, meslek lisesi okumam; şimdi ise İstanbul’da yaşıyor olmam, bana dünyada dönen düzeni yakından görmemi sağladı. Ufak bir maket gibi. Bir tarafta gündüzü gecesine karışmış üç kuruş için çalışan insanlar, öte yanda sahte bir zenginliğin peşinde koşturan insanlar. Samimi olmak, gülmek ve yaşamak zor. Ayakta durmaya çalışıyorum.

Ne zamandan beri graffitiyle uğraşıyorsun?

Aşağı yukarı 10 sene oluyor.

Daha çok nerelerde çalışıyorsun?

Son zamanlarda ağırlıklı olarak Kadıköy ve çevresine işler yapıyorum.

canavr (3)
Canavar & Turbo – İstanbul (2015)

Grafitinin şehri kirlettiğine yönelik gelen eleştiriler için bir şey söylemek ister misin?

Evet, kesinlikle grafiti kirletiyor, keşke grafitiler olmasa. Şirketlerin reklam tabelaları, parti afişleri, gökdelenler, büyük evler, pahalı arabalar daha iyi görünse; daha iyi parlasalar da insanlar daha çok arzulasa. Sokakta yürürken, işe giderken bir grafitiyle karşılaşıp insanların kafası karışmasın sakın !! Sürekli iktidar hayalleriyle yükselme peşinde koşsunlar. Grafiti bir mücadele şeklidir. Evet, grafiti bazılarına göre sanatsal bir estetik değil ama bir durup düşünseler, estetiği düşünücek halimiz mi var !?

Devasa boyutlarda işlenmiş görüntü panelleri kimi zaman çok da sempatik gelmiyor.

Eminim benim yaptıklarım hiç bir şekilde sempatik gelmiyordur. Fakat büyük yapmak işin zaman ve konumuyla alakalı. Bu duruma göre işin rengi, duruşu, hissiyatı değiştiği gibi boyutun değişikliği de önemli, yani ne anlatmak istediğinizle alakalı bir durum.

Grafitiyi çevre planlamanın bir parçası olarak mı görüyorsun yoksa egosantrik bir tavır mı?

İkisiyle de alakası yok. Bir mücadele şekli olarak görüyorum. Bazen de benim için bir paylaşma aracı oluyor.

Bilhassa Muralist gibi geniş ölçekli projelerin gerçekleştiği İstanbul’da grafiti sence nedir?

Grafitinin dünyada popüler bir yanı var. İstanbul’da da bu böyle. Burada gördüğüm, kişisel reklam aracı haline geldiği, üzerinden prim yapıldığı ve içinin boşaltıldığı. Önceden grafitiydi şimdi adını koyamadığım birşey haline geldi. Bir şeyin para kazanma amacıyla yapılması o şeyin ruhunu kirletiyor. Günümüz tüketim hızını da unutmamalı. Bir ürüne dönüşmek, bir süre sonra yok olmak demektir. Muralist gibi projeler güzel adımlar. Daha güzel adımlar için bu topraklarda yaşayan sanatçılara daha fazla omuz vermek gerek.

İnsanlık ailesi olarak nereye gittiğimiz belli değil. Bu karmaşanın içinde verdiğimiz mücadelenin sonunda umarım güzel günler görmek nasip olur.


canavr (13)
Canavar, Kadıköy (2015)
kadıköy
Adekan, Ares Badsector, Canavar – Kadıköy (2015)

Sokak sanatı aktivistleri bu gençler sokakları tuval misali kullanırken kamusal olanı manipüle etmeleriyle vandalist öğeleri de sokak sanatının içine dâhil ediyor. Duvarlar, direkler, reklam panoları, toplu taşıma araçları ve durakları, metro istasyonları gibi underground olarak nitelendirebileceğimiz uygulama alanlarına graffiti’lerle, stencil’lerle, sticker’larla yaratıcı müdahaleler de bulunuyor. Sokaklara attıkları tag’lerle de zamansal varoluşları kısa bir süreliğine kayıt altına alınıyor. Kısa bir süreliğine çünkü çoğu zaman kamunun doğrudan etkisiyle silinmeye mahkûm oluyor. Kamusal olana vurgu, bu sanatın icrasını illegal bir zemine taşıyor ve sokak sanatı aktivistlerini ortak bir söylemde buluşturuyor “Yakalanmak yok, iz bırakmak var”. Hiçbir sanat eylemi yasalar tarafından suç kabul edilmiyor. Tabii Sokak Sanatı eylemleri hariç… Zaten Sokak Sanatı’nın cilvesini de bu oluşturuyor.

Hemen her gün sokaklarda karşılaştığımız bu izler, görsel ve düşünsel yönden takipçilerinin üzerinde etki bombardımanında bulunuyor. Estetik vurguyu ön plana çıkaran ya da mesaj ağırlıklı politik söylemleri bünyesinde barındıran Sokak Sanatı, bireysel ya da grup faaliyeti olarak tarihe eklemleniyor. Bu eklenimler artık bir sokak sanatı tarihinin oluşturulmasını zorunlu kılıyor.

Özgen Yıldırım (Sosyolog– Sanat Yazarı)


Ares
Ares Badsector, Kadıköy (2015)
kadıköy temmuz 2015
Ares Badsector, Kadıköy (2015)

‘Yaptığım işleri ve temasını belirleyen şeyler; içinde bulunduğumuz yakın çevre üzerine gözlemlerim, çalışma alanının koşulları ve kaybettiğimiz güzel insanlar. Gözlem gündemimde ne varsa bir sonraki çalışmaya ilham veren konu o oluyor. Benim için mantıklı olan işi zihnen tasarladıktan sonra duvara yerleştirmeye çalışmak.’

‘Istanbul based muralist Ares Badsector is working on a huge wall. Ares’ murals as mostly painted using monochrome colors as they let him render the work in the way he pictured it in his mind.’


Somon, Suadiye (2019)

Somon X ile Grafiti Üzerine

Ağustos 2017

Somon merhaba, söyleşi için teşekkürler. Seni daha çok sokaklara yaptığın grafitilerle tanıyoruz. Bizlere biraz kendinden ve sanatından bahsetmek ister misin?

Merhabalar. Lowbrow, Pop Art, grafiti ve çizgi roman estetiğinin yanı sıra çeşitli tasarım prensiplerinden de faydalanarak dijital ve geleneksel tekniklerde pek çok iş üretmekteyim. Gerek sokakta, gerek diğer alanlarda yaptığım işlerde, yaşadığımız çağdaş dünyaya paralel distopik başka bir dünyanın yerlilerini esprili bir üslupla yansıtmaya çalışıyorum. Kimi zaman bu dünyadan bazı hikayeleri, kimi zaman bu dünyanın içerisindeki bazı duyguları resmediyorum.

Daha çok nerelerde, kimlerle çalışıyorsun?

Elimden geldiğince tek bir bölgeye saplanmadan her yerde boyuyorum. Cihangir, Kadıköy, Erenköy gibi semtlerde işlerimle daha sık karşılaşabilirsiniz. Bölge ve duvar konusunda değişiklik olabiliyor, kompozisyon uğruna gözüme kestirdiğim en uygun duvar neredeyse o gece oradayım, aynı şekilde boyadığım kişiler de plana, programa göre değişiklik gösterebiliyor.

somon (38)
Rakun vS Somon, Suadiye (2019)

Rakun ile birlikte yaptığınız işlerden bahsetmek ister misin?

Rakun ile aynı mahalleden ve aynı üniversiteden arkadaşız. Kendisi hem yakın arkadaşım, hem de beni grafitiye teşvik eden kişidir. Düşüncelerimiz ve izlediğimiz yollar benzer olduğundan gerek sokaktaki işlerimizde gerek diğer projelerimizde birbirimizden sık sık fikir alıyoruz ve bu fikir alışverişi ortaya çıkan işe de yansıyor. Güzel sonuçlar elde ediyoruz. Her ne kadar tarzlarımız birbirinden kopuk görünse de estetik kaygılarımız ortak. Beraber yaptığımız çalışmalarda bu açıkça görülebilir.

Grafiti ortaya koyabileceği yeni bir fikir veya estetik olmadığı müddetçe anlamsız geliyor bana. İşin sokakta olması için az çok bilinçli bir sebebin olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer söyleyecek, gösterecek önemli bir şeyin yoksa eline sprey boya almanın da pek bir anlamı olmuyor. Kaldı ki grafiti, alt türleri ve geçmişiyle koca bir kültür, sanatçılar da kendi vizyonlarını, duygularını ve düşüncelerini katabilir. Grafiti tarihinde sanatçıların şehirler boyunca süren izleri, günümüze kadar böylesine çeşitli bir manzara yaratmış olmaları neyin grafiti olup neyin olmadığını, iyi ve vasatın ne olduğunu izleyiciye bırakıyor.

Bu aralar neler yapıyorsun?

Kafamda daha çok ham bir halde yavaş yavaş şekillenen bir fotozine projesi var. Önceki işlerime nazaran daha kişisel ve deneysel bir çalışma. Asıl fikir, sokak sanatının ve basılı mecranın imkanlarını sonuna kadar kullanarak neler yapılabilir, bunu öğrenmek. Şu aralar ilk adımlarındayım, henüz paylaşabileceğim pek bir ayrıntı yok maalesef. Zaten üretim sürecine süpriz bir şekilde izleyicileri de katmayı düşünüyorum.

somon small
Somon, Suadiye (2019)

01_eskryne
Esk Reyn, Suadiye (2019)
01_kaan
Kaan Bilaloğlu, Suadiye (2019)
01_omeria
Omeria, Kadıköy (2018)

Dérive* Teorisi

Guy Debord

Türkçesi : Merve Darende

En temel Sitüasyonist uygulamalardan biri, çeşitli ortamlar arasındaki hızlı bir geçiş tekniği olan, dérive’dir [“sapma”]. Dérivelar oyunbaz-yapıcı bir tavır ve psikocoğrafik etkilerin farkındalığını içerir ve dolayısıyla klasik yolculuk ya da gezinti kavramlarından epey farklıdır.

Bir dérive’da bir veya daha fazla insan belli bir süre boyunca, ilişkilerini, çalışmalarını, boş zaman aktivitelerini, tüm olağan hareket ve eylem güdülerini bırakırlar ve kendilerini bölgenin çekiciliğine ve orada vardıkları karşılaşmalara bırakırlar. Bu etkinlikte şans insanların düşündüğünden daha önemsiz bir unsurdur: bir dérive bakış açısından şehirlerin belli bölgelere girişin ya da çıkışın şiddetli bir şekilde önüne geçen sabit akımlara, değişmez noktalara ve vortekslere sahip psikocoğrafik konturları vardır.

Ama dérive hem bu salıvermeyi hem de onun zorunlu çelişkisini içerir: psikocoğrafik çeşitliliklerin olanaklarının bilgisi ve hesaplanması yoluyla egemenliği. Bu son bakımdan, ekolojik bilim –kendisini kısıtladığı dar sosyal alana rağmen psikocoğrafyaya yığınla veri temin eder. Şehir şebekesindeki çatlakların mutlak ya da göreceli karakterinin, mikroiklimlerin rolünün, idari sınırlarla ilişkileri farklı semtlerin ve hepsinin üzerinde çekim merkezlerinin baskın hareketinin ekolojik analizinden yararlanılmalı ve psikocoğrafik yöntemler tarafından tamamlanmalıdır. Dérive’in nesnel tutkusal bölgesi, hem kendi mantığına hem de onun toplumsal morfoloji (biçim bilimi) ile olan ilişkisine göre tanımlanmalıdır. […]

Eğer dérivelerde şans önemli bir rol oynarsa, bu psikocoğrafik gözlem metodolojisinin hala emekleme döneminde olmasından kaynaklanır. Ama şans eylemi doğal olarak muhafazakardır ve yeni bir ortamda her şeyi bir alışkanlık ya da sınırlı sayıda değişkenin değişimi haline getirir. İlerleme, şansın amaçlarımıza daha uygun olan yeni koşullar yaratarak egemen olduğu sahalara atılım yapmak anlamına gelir. O halde diyebiliriz ki, bir dérive’ın rastlantısallığı temelde gezintininkinden çok farklıdır, ama aynı zamanda dériverlar tarafından keşfedilen ilk psikocoğrafik çekicilikler onları durmaksızın gerileyecekleri, yeni daimi eksenlerin çevresine sabitleme eğilimi gösterebilir…

Dérivelardan çıkarılan dersler, modern bir şehrin psikocoğrafik eklemlenmelerinin ilk incelemelerini yapmamızı sağlar. Ortam birliklerinin ve onların temel bileşenlerinin ve mekansal lokalizasyonlarının keşfinin ötesinde; onların başlıca geçiş eksenleri, çıkışları ve savunmaları anlaşılmaya başlanır. Psikocoğrafik eksensel noktaların varlığının temel hipotezine varılır. Aslında bir şehrin iki bölgesini ayıran, aralarındaki fiziksel mesafeyle pek bir alakası olmayan, mesafeler ölçülür. Eski haritaların, hava fotoğraflarının ve deneysel dériveların yardımıyla; etkilerin bu ilk aşamadaki kaçınılmaz kesinliği navigasyonel çizelgeninkinden daha kötü olmayan, şimdiye kadar eksik kalan haritaları düzenlenebilir. Tek fark artık betimleyici sabit kıtalar diye bir meselenin olmaması, değişen mimari ve şehircilik diye bir meselenin olmasıdır.

Günümüzde çevrenin ve meskenlerin farklı birimlerinin tam olarak sınırları çizilmemiştir, ama aşağı yukarı kapsamlı ve belli belirsiz sınır bölgeleri tarafından çevrilmişlerdir. Dérive deneyiminin öngördüğü en temel değişiklik, bu sınır bölgelerinin tamamen bastırılıncaya kadar sürekli olarak küçültülmeleridir.


w_cins
Cins & Wide

alimertWide a.k.a Yok

Alimert Ranran: 1992 İstanbul doğumlu, 2000 sonrası İstanbul sokaklarının önemli simalarından, serbest çizimlerle başlayan grafitileri, zamanla yerini hip-hop style tipografik işlere bıraktı, Cins, Rad gibi grafiticilerle birlikte çalıştı, Yoklukta varolmayı tercih ediyor.

for possible commissions: yok

yok&adekan_kadıköy_2016
Yok & Adekan (2016)
yok+wase_ 16_2016
Yok & Wase (2016)
Küçükçiftlikpark 2015
Küçükçiftlik park (2015)

istanbul_style_blackbook_98_doublepage_small
Black Book fanzine, issue 01, 02 cover artworks (1997)

“Oldschool Ryhme,

Alış Buna Home-Boy!”

Tunç Dindaş, 1971 İstanbul doğumlu, İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Yurdumuzun tanınmış en eski/ modern grafik sanatçılarından biri, grafiti başta olmak üzere çizgi roman, fanzin, pixel sanatı, ascii art gibi birçok farklı alanda kendi tarzında işler üretmiş bir fenomen, eskilerin meşhur Kommodor Abi‘si.

Tunç ‘Turbo’ Dindaş

Sevgili Tunç Türkiye’de grafiti sanatının ilk uygulayıcılardansın.. Peki sende bu tutku nereden çıktı, nasıl başladı?

TURBO: Ben 1971 doğumluyum. 1980’lerde başlayan Break Dance fırtınasına ben de kapılmıştım. O dönemlerde CD filan yok. Gidip Break Dance müziklerinin plaklarını alıyorduk dükkânlardan ya da kasete çektiriyorduk. Ben de kendimi bildiğimden beri resim yaparım. Plak kapaklarında grafitileri görüyordum. Çok hoşuma gidiyordu. Sonra 1984 olması lazım. Videocudan Beat Street’ diye bir film kiralamıştım. O filmi gördükten sonra grafitinin ne olduğunu daha iyi anladım ve bugüne geldim.

Bağlı bulunduğun S2K grubunu tanıtır mısın?

S2K Türkiye’nin ciddi anlamda ilk Grafiti grubudur. Bakırköy’den Rez ve Jemy tarafından kurulmuştur. İlk başlarda grubun adı ZBP – Zombie Boys Posse idi. Ama sonraki ‘P’ harfi yüzünden yaptığımız tag’ler filan ZB ‘Partisi gibi anlamlara çekilip politik bir örgüt gibi görünüyordu. Biz de öyle bir isim bulalım ki bunu politik bir örgüt gibi algılamasınlar diye düşündük. İsmin içine sayı koymak fikri geldi aklımıza ve ‘Shot To Kill’ ismini bulduk, ve ‘To’yu sayı ile yani ‘2′ ile yazdık. Grubun kuruluşu 95-96’ya dayanır. Grupta Türkiye dışında zamanla Almanya ve İsviçre’den de üyeler oldu. Bazıları yakalandı, bazıları bıraktı. Şu anda sadece Türkiye’de ve Almanya’da üyelerimiz var.

turbo_Untitled-01
Black Book sketch (1997)
Turbo_Meck_Bedae_istanbul_2013
Turbo, Meck, Bedae – İstanbul (2013)

‘…bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır.’

Grafiti yanında ülkemizdeki rap müziğin de öncülerindensin. Son yıllarda hip-hop akımının ülkemizdeki gelişimi ile grafiti üretimi arasında bağlantılar kurabilir miyiz?

Rap artık eskisi gibi değil. Eskiden tepkisel bir müzik olarak görülebilirdi ama, şu anda tüm dünyada etkisi olan ‘Battle Rap’ dediğimiz yöne daha yakın. Aralara kısa mesajlar konulsa da parçaların tümünde bir battle havası var. Grafitinin Türkiye’de popüler olması tabii ki 1995’te Cartelin buraya Rap’i getirmesi ile başladı. Gidişatında ise, başka sorunlar çıkmaya başladı. Türkiye’de durum dünyaya göre farklı. Dünyada Rap sanatçıları için grafiticiler birçok iş yapar. Bunlar; logolardan plak kapaklarına, poster afişlerinden, cd kapaklarına kadar birçok tasarımlardır. Ama maalesef ülkemizde çok az MC bizlerden bu tarz tasarımlar yapmamızı istiyor. Ama artık Türkçe Rap ile Grafitinin arasındaki bağ gittikçe azalıyor. Çünkü bazı grafitici ve sokak sanatçıları Rap dinlemiyor; başka müziklerden besleniyor.

Eski okul grafiti ile ülkemizde son yıllarda tırmanışa geçen sokak sanatı arasında sence ne gibi kesişimler ve ayrılıklar var?

Dünyada tanınmış sokak sanatçılarına baktığınızda hepsinin eskiden grafitici olduğunu görürsünüz. Zaten street art’ın günümüzde ortaya çıkması ve bu kadar yayılmasının sebebi bu. Ama ülkemizde şu anda grafiti geçmişi olmayan sadece günümüzdeki popülerliği yüzünden street art yapmaya başlamış insanlar var. İkisi de aslında illegal yapılır. Grafiti daha çok isim yazıp kaligrafik değerler taşısa da, street art daha çok mesaj kaygısı güder. Bu ikisi kesişen noktalardır bence.

Dokuzuncu İstanbul Bienali’nde WYNE – “S2K”, ARİ ALPERT ve #flypropaganda# ile birlikte Luca Frei’nin mekan yerleştirmesi projesinde yer aldın… Uzun yıllar sokakta illegal iş üretmiş biri olarak, bu nasıl bir duyguydu?

Değişikti aslında. Konu misafirlikti. Ben o konu ile çalışmalar yaptım. Grup arkadaşlarım Wyne ve Tab konuya bağlı kalmadılar ve kendi çalışmalarını yaptılar. Bienal’den sonra sergi teklifleri aldım. İleride bunları değerlendirmek istiyorum. Biraz sanat platformuna yaklaşmış gibi oldum. Değişik bir tecrübe oldu benim için…

turbo_S2K_istanbul_2009
Turbo S2K – İstanbul (2009)

Exociti örneğindeki gibi son dönemde güncel sanat aleminde öne çıkan insanların grafiti ve sokak sanatı üretimleri ile gerçekten sokaktan gelen insanların üretimlerini yan yana düşünmek mümkün mü?

Street Art’a moda gözü ile bakıp bu dönemde özenerek sokaklara bir şeyler yapan sanatçıları tasvip etmiyorum. Graffiti ve Street Art sadece Cihangir’e yapılmaz. Gerçek street art’çı çıkıp tüm şehri gezer. Biz writer’lar bunu yapıyoruz. Bu tarz moda gibi yapanlar bir-iki seneye kadar kaybolacaklar bence. Street Art’ı gerçek yapan insanlar zaten belli oluyor ve daha da çok yayılacaklar.

Popüler kültürün son dönemde grafiti ve sokak sanatına yoğunlaşan ilgisi, radikal bir üretim alanının evcilleşmesi ya da içinin boşaltılması riskini sence taşıyor mu ve bu nokta da Banksy’nin alternatif duruşu hakkında neler düşünüyorsun?

Birçok underground hareket ya da kültür zamanla popülerleşip moda hâline gelirler. Gerçek zanaatkarların haricinde bazı iş adamları ve şirketler bundan kazanç sağlamaya başlarlar. Ama yukarıda da değindiğim gibi gerçekten bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır. BANKSY ise, politik mesajlarını güldürerek veren bir ekip ya da sanatçı. Bence şu anda alternatif duruşu bir yana sergilerde sattığı tablolar ve yayımlayıp, sattığı kitaplara bakıp bir daha düşünmek gerek.

kaynak: Tesmeralsekdiz sayı: 1, Bahar 2007 / Rafet Arslan, Sokak Sanatı dosyası


Tuncay_02
Tuncay Koçal on air, Suadiye (2011)

Tuncay Koçal anlatıyor:

Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz…

Tuncay Koçal 1983 İstanbul doğumlu, Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu; 1988’den beri, yaklaşık yirmi altı senedir kaykay kayıyor. Türkiye’deki dört büyük şov takımından birinin kurucusu; aynı zamanda kendi markası olan X4’tune shop‘u işletiyor. Yaklaşık 15- 16 farklı Amerikan kaykay markasının Türkiye distribütörlüğünü yapıyor. Kaykayı geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptığını dile getiriyor.

profil_small
Tuncay Koçal ve Tekno Play kaykay

Bu elimde gördüğünüz memleketin ilk kaykayı, ilk kaykay markası. Yerli bir kaykay markası, Tekno Play. 1979 yılında verilmiş bir ilanı var bunun.

79’da yerli bir kaykay yapılmış olması da beni ayrıca mutlu ediyor. Bunu çok sevdiğim bir arkadaşım benim için bir yerlerden bulup getirdi. Bildiğim kadarıyla şu an bu şekilde sağlam üç tane var. Çok ilginç bir şey, kaykayın altına bir kullanım kılavuzu koymuşlar. Diyor ki mesela: “Sporunuzu parklarda, düzgün ve meyilli sahalarda ve trafiğe kapalı olan yerlerde yapınız.” Böyle beş maddelik, altında açıklaması var. Bu açıdan da özel bir kaykaya sahip olduğum için ayrıca mutluyum. Herkese nasip olmaz, Türkiye’nin ilk kaykayı, Tekno Play kaykay. Benim için paha biçilmez !

Kaykay’ın sahneye çıkışını kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1970lerin Kaliforniya’sında sörf tutkunlarının, denizin dalgasız olduğu mevsimlerde karada kayabilmeleri amacıyla keşfedilmiş bir spor. Yurdumuzda yaygınlaşması 1980lere tekabül ediyor; yurtdışına gidip gelen gençlerden tek tük kaykay getirenler oluyor ve zamanla gelişerek 1990larda çeşitli mağazalar açılmaya başlanıyor. Doksanlı yıllarda kaykaya ulaşmak bugüne nazaran daha zordu, bir kaç dükkan vardı elbette ama bir kaykay alabilmek için, bilhassa istediğiniz kaykayı alabilmek için iki-üç ay beklemeniz gerekiyordu. Şu an Kadıköy başta olmak üzere belli merkezlerle birlikte Türkiye genelinde yaklaşık yirmi farklı kaykay mağazamız var. Bunlara ‘Skate Shop’ deniyor, işi gücü sadece kaykay olan mağazalar bunlar. İstanbul’da geçen seneye kadar iki tane kaykay parkımız vardı. Türkiye genelinde ise yaklaşık dokuz-on tane. Şu an ise İstanbul’da on bir park var, ülke genelinde ise otuz-otuz beş kaykay parkı var ki bunların hepsi profesyonel kaykay parkları.

Kaykay öncelikle bir spor, aynı zamanda da bir kültür, onu diğer ekstrem sporlardan ayıran ve bir alt-kültür haline getiren şey de bunun bir yaşam tarzı olması. Yani kaykaycı gibi yaşıyorsunuz, sizi daha çok motive eden müzikler dinlemeye başlıyorsunuz, o müziklere göre ya da kayma stilinize göre kıyafetler giyiyorsunuz. Kaykaycıların kendini ifade etme biçimi bu, aynı zamanda benliğimizle birlikte hareket ediyor, onunla bir şeyler yapıyorsunuz, örneğin bir hareketi öğreniyorsunuz ve bunu da diğer kaykaycılarla paylaşmak istiyorsunuz. Ya da öğreneceğiniz zaman birilerine ihtiyaç duyuyorsunuz. Basılı ya da görsel mecralardan değil, yüz yüze konuşup “Ben nerede yanlış yapıyorum?” diyebilecek birilerini arıyorsunuz. Öğrenme sürecinde ise sürekli bir yerlerden atlarsınız, tabi bunlar zıplatmayı ‘ollie’yi öğrendikten sonraki süreçte. Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz… Ve sonra oradan kaykay ile beraber düzgün bir şekilde inmeyi öğrendiğinizde büyük bir haz yaşıyorsunuz ve daha yüksekten atlamak için kendinizi zorluyorsunuz. Daha da yüksekten atlamaya çalışıyorsunuz. Daha da yüksekten atladıkça daha farklı teknikler öğreniyorsunuz ve o -bir hareketi başarmanın verdiği haz- ile bu hareketi arkadaşlarınızla paylaşmanın kıvancını yaşıyorsunuz.

Bunun dışında, yüksekten düşme korkusunu da şuna benzetiyorum: Mesela işinizde başarılı olmak istersiniz, ama iflas da edebilirsiniz, sonra tekrar ayağa kalkıp yola devam edersiniz; bir şekilde yaşama tutunmanız gerekir. Kaykayda da böyle bir durum söz konusu, düşersiniz ama gidip tekrar, tekrar denersiniz. Çünkü pratik yaparak başarabileceğinizi biliyorsunuzdur. Yani şöyle birazcık farklıylasınız, kendinizi ifade etmek istiyorsanız, kaykay iyi bir spor. Bu ‘başarma hazzı’ ve ‘kendini geliştirme dürtüsü’nün dışında, bir yandan da şöyle bir şey var, kaykay şehri keşfetmenizi de sağlayan bir olay. Yani, bir üç basamaktan atlarsınız, dört basamaktan atlarsınız sonra beş basamaklı bir yer aramaya başlarsınız. Yeni insanlar keşfetmek için, yeni yerler keşfetmek için de kaykaycılar sürekli hareket halindedirler. Belli merkezlerimiz vardır ama şehrin içinde her yere gideriz. Ben 12-13 yaşımdayken çok yakın bir kaykaycı arkadaşımla birlikte otobüslere rastgele atlar, son durak neresiyse oraya kadar gidip etrafı keşfetmeye başlardık. Bu sayede zamanla farkettim ki ben bu şehri baya biliyorum. Suadiye’de yaşıyorum, ta gidip Beylikdüzü’nden falan çıktığımı hatırlıyorum ki şimdiki gibi metrobüs falan da yoktu yani. Baya yurtdışına çıkmış gibi oluyorduk o yaşlarda. Serseri işi gibi gözükse de bizler bu işin spor kısmını, kültürel kısmını ve sosyolojik boyutunu da göz önünde bulunduruyor “Neden olmasın?” diye düşünüyoruz ve bence Türkiye’den de çok yetenekli kaykaycılar çıkıyor, çıkmaya da devam edecek, bilhassa bu parklar sayesinde, bu ulaşılabilirlik sayesinde eminim zamanla her şey daha da gelişecek.

background_02
Tuncay Koçal on air, Kalamış Skatepark (2014)

Suadiye, Istanbul_2014 (2)Ucube Dinler Kongresi İçin

Peter Lamborn Wilson
nam-ı diğer Hakim Bey
Türkçesi: İnan Mayıs Aru

Olmak Fiiline ve –dır ekine güvensizliği öğrendik – şöyle diyelim: Satori kavramı ve Gündelik Hayatta Devrim kavramı arasındaki çarpıcı benzerliğe dikkat edin – her iki durum için de bilinç ve eylemde sıra dışı sonuçlar veren bir ‘sıradanlık’ algısı söz konusu. ‘Gibi’ sözünü ağzımıza alamayız çünkü her iki kavram da (her kavram gibi, hatta her sözcük gibi) kendi tortularıyla yüklü olarak gelir – her biri kendi psiko-kültürel yükünü taşır, tıpkı hafta sonu ziyareti için kuşkulu bir biçimde ziyadesiyle donanımlı gelmiş misafirler gibi.

O zaman izninizle satori’yi eski moda Beat-Zen tarzında kullanacağım ve bir yandan da Situasyonist sloganda dile getirildiği üzere bunun diyalektik köklerinin dada ve Sürrealizm’in sırf bayağılıktan, soyutlama ve yabancılaşmanın sefaletlerinden boğulmuş bir yaşamdan (ya da yaşama) taşan bir ‘olağanüstü’ kavramında izinin sürülebileceğini vurgulayacağım. Ben kendi sözcüklerimi daha belirsiz kılarak tarif ediyorum ve bunun temel sebebi Budizm ve Sitüasyonizm’in ortodoksluklarından sakınmak, onların ideolojik-semantik tuzaklarından – şu bozuk dil makinelerinden – kaçınmak. Ben daha ziyade bunları paramparça etmeyi öneriyorum, kültürel bir brikolaj.1 “Devrim” sadece manivelanın bir turu daha anlamına geliyor – ne de olsa her ne türden olurlarsa olsunlar dini Ortodoksluklar mantık gereği hakiki bir manivelalar hükümetine yol açarlar. Satoriyi mistik rahiplerin tekelinde ya da herhangi bir ahlak kuralına bağlı görerek putlaştırmayalım ve 68 Solculuğunu da fetişleştirmektense sırf otorite değişikliğinin tüm imalarından uzak durarak Stirnerci ‘isyan’ ya da ‘ayaklanma terimini kullanalım.

Bu kavramlardan oluşan takımyıldızı, ısmarlama algının ‘kurallarını kırarak’ doğrudan deneyime ulaşmayı içerir; bir şekilde kaosun kendiliğinden fraktal non-lineer dizilere dönüştüğü süreci andırır ya da ‘yabani’ yaratıcı enerjinin oyun ve poesis’e dönüşme biçimini. ‘Kaos’tan gelen ‘kendiliğinden düzen’se Chuang Tzu’nun anarşist Taoizmini çağrıştırır. Zen, satorinin “devrimci” imalarının farkında olmamakla suçlanabilir öte yandan Situasyonistlerse davalarının gereği olan kendini gerçekleştirme ve şenlikte içkin olan ‘maneviyat’ı inkâr ettikleri için eleştirilebilir. Satoriyi gündelik hayatın devrimiyle özdeşleştirerek en az Sürrealistlerin şemsiye ve dikiş makinesinin – ya da o şey her ne haltsa – meşhur çiftleşmesi kadar dikkate değer bir şıpınişi evlilik tertip ediyoruz. Melezleşme. Hiç şüphe yok ki yarımkanların cinsel cazibesinden etkilenmiş olan Nietzsche tarafından savunulan ırk karışımı.

Satorinin “oluş” halini gündelik hayatın devrimiyle açıklamaya tavlanıyorum – ama beceremiyorum. Ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak: neredeyse yazdığım her şey bu tema etrafında dönüp duruyor; sırf bu noktayı açıklığa kavuşturmak üzere neredeyse her şeyi tekrar etmeye mecbur kalabilirim. Bunun yerine, ilaveten, 2 terimin acayip bir tesadüfü ya da tercümesini öneriyorum; biri yine Sitüasyonizm’den diğeriyse bu kez sufizmden. Derivé ya da “sürüklenme” gündelik yaşamda kasıtlı devrimin bir pratiği olarak tasarlanmıştı – şehir sokaklarında amaçsızca dolanma, “doğa olarak kültür”e açıklığı içeren hayalperest bir kent göçebeliği (eğer fikri doğru kaptıysam) – ki bu da sırf kendi süremiyle avarelere mucizevi olanı deneyimleme eğilimi aşılayacaktı; belki daima en hayırsever biçimiyle değil ama inşallah daima – ister mimari olsun ister erotik, ister serüven, içki ve uyuşturucular, tehlike, ilham ya da her ne halt olursa olsun – dolaysız algı ve deneyimin yoğunluğuna götüren bir kavrayış verimliliğiyle.

Suadiye, Istanbul_2014 (1)
FluxhXr, Eski Suadiye Köprü (2015)

Sufizmdeki paralel sözcük “en uzak ufuklara seyahat” ya da sadece “seyahat”tir; İslam’ın kentli ve göçebe enerjilerini tek bir güzergâhta birleştiren, kimi zaman “Yaz Kervanı” adı verilen manevi bir pratik. Derviş belli bir süratte gitme andı içer, belki bir şehirde en çok 7 gece ya da 40 gece geçirmek gibi, önüne ne çıkarsa kabul eder, işaretler ya da tesadüfler yahut da sırf hevesi nereye götürüyorsa oraya gider, güç noktasından güç noktasına doğru hareket eder, ‘kutsal coğrafya’nın, anlam olarak yolculuğun ve simgebilim olarak topolojinin bilincindedir. İşte başka bir takım yıldız: İbn Haldun, ‘Yolda’ (hem Jack Kerouac’un hem de Jack London’unki), genel olarak haydutluk romanı biçimi, Baron Munchausen, wanderjahr2, Marco Polo, kenar mahallenin yaz ormanındaki oğlanlar, bela peşinde koşan Arthur şövalyeleri, Melville, Poe, Baudelaire’le bardan bara dolanmak -ya da Thoreau’yla Maine’de kanoya binmek… turizmin anti-tezi olarak seyahat, zamandan ziyade uzay. Sanat projesi: keşfe çıkılan “arazi”nin 1:1 oranında bir “harita”sını çıkarmak.

Politik proje: görünmez bir göçebe ağı içerisinde (Rainbow Buluşması gibi) yer değiştiren otonom bölgeler’ inşası. Manevi proje: ‘türbe’ kavramının yerini ‘zirve deneyimi’ kavramına bıraktığı (ya da onda batınlaştığı) hacların yaratılması ya da keşfedilmesi.

Burada yapmaya çalıştığım şey (genelde olduğu üzere) Hür Dinler dediğim şey için sağlam bir mantıkdışı temel sağlamak, dilerseniz tuhaf bir felsefe deyin: Sanrı uyandırıcı ve Diskordiyen akımlar, hiyerarşik olmayan neo-paganlık, ahlak kurallarını tanımayan ilhadlar, kaos ve Kaos Büyücülüğü, devrimci HooDoo, ‘kilisesiz’ ve anarşist Hıristiyanlar, Büyü Yahudiliği, Mağribi Ortodoks Kilisesi, AltDeha Kilisesi, Periler, radikal Taocular, bira mistikleri, Ot halkı vs. vs.

*Brikolaj: Nesnelerin, göstergelerin ya da pratiklerin farklı anlam sistemlerine ve kültürel ortamlara uyarlandığı, dolayısıyla yeniden gösterilen haline geldikleri bir kültürel süreç. Kavram fransız yapısal antropologların çalışmalarından kaynaklanmakla birlikte daha yakın dönemlerdeki alt kültür ve yaşam biçimlerinin incelenmesinde kullanılmaktadır. Özellikle gençlik alt kültürlerinin, geçmişin kimi ulusal simgelerini, nesnelerini özgün anlamının dışında kullanmaları brikolaj örneğidir.

**Wanderjahr: Zanaat okulu öğrencilerinin okulu bitirdikten sonra bilgi ve becerilerini geliştirmek için seyahatle geçirdikleri bir yıl.


Ağaçkakan x İskeletor x Rad Dar “Umulmadık Topraklar” 12 Kasım 2016

Canavar, Ares (2015)
Canavar & Ares Badsector (2015) Gezi hatırası

mücadeleye devam !