Yeraltından Sesler: 2014-2020

Hınç Poetiğini Üretebilmek

Gökhan Gençay ile Söyleşi

24 Ocak 2014, İstanbul

Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu. Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.

Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.

Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.

Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.

Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.

İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:

Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.

Sosyal medyada çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?

Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.

Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.

Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.

Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor; sen ne söylemek istersin?

Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.

Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021

Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.

Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında
gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:

Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.

Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.

Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.

Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.

Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.

Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.

Karşı kültür senin için ne demek?

Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.

John Zerzan ve anarko-primitivist hareket için ne söylemek istersin ?

John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.

Uyumsuzlar Fraksiyonu blog: Kara İsyan

Uyumsuzlar Fraksiyonu facebook: UYUMSUZLAR


Detay : The Worst of Laneth (1991)

Ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.

UPXIV yayın yönetmeni Deniz Cansever ile söyleşi (2016)

2005 yılında Şenol Erdoğan tarafından projelendirilen ve bağımsız bir yayın hareketi olarak önceleri fanzin formatında okuyucuyla buluşan Underground Poetix’in yayın sürecini kısaca özetlemenizi istesek ?

Underground Poetix (UP), o dönem Şenol Erdoğan ve Kerem Kamil Koç tarafından projelendiriliyor ve çeşitli, hiç ummadığınız yerlerde karşınıza çıkabiliyor. Aslına bakarsınız sizin de belirttiğiniz yılların öncesine gitmemiz lazım.

UP açısından da düşündüğümüzde; ‘kültür erozyonu‘, ‘yozlaşma‘, ‘dilsel çözülme‘ gibi militer ve geçmişe atıfta bulunan sahiplenici –biraz da travmatik- olarak değerlendirebileceğimiz kalıplar, tuhaf gelebilir ama, kulağa oldukça ilgi çekici geliyor. Yaşadığınız yerdeki kültürel çatlamalar; kaçınılmaz olarak yeni bir takım ünitelerin, ifade/ iletişim biçimlerinin ve sonrasında çıkan temsillerin önünü açar. Elbette altı bomboş ve nefret ettiğiniz bir takım şeylerle karşılaşmak gibi kötü tecrübelere de dönüşebilir bu. Ama UP için söyleyebileceğimiz nokta tespitlerden birisi, bu ve buna benzer süreçlerin içerik ve yaratıcılık açısından oldukça işe yaradığı.

Rotayı ‘teorik‘ boyuttan, daha tarihsel bölümlere kıracak olursak… 12 Eylül darbesinin ardından irdelenmesi gereken ufak bir detay var: politik olarak sol anlayışın bir daha toparlanamamak üzere sindirilmesi bir yana, devrimsel bir sürece umut bağlayan kitlelerin de ümitsizliğe düştüğü ve havlu attığı bir dönem. Bunu elbette biliyoruz ancak bu süreç aynı zamanda şöyle bir kanalın açılmasına da yol açıyor: Ortodoks, SSCB & Çin ekolüne dayalı, çatışmacı ya da daha ulusal çizgiye yakın Marksist kanallardan kalan boş, umutsuz ve artık sürdürülebilir olmayan isyan dalgasının hakim olduğu bir ortamda; (daha hissedilir manada) 80’lerin ortalarından itibaren anti-otoriter, anarşist, feminist, lgbti vb. eylemlilikleri barındıran birçok -birey merkezli de sayabileceğimiz- oluşum filizlenmeye başlıyor.

Aynı dönem; metal, crust, hardcore, punk, noise ve diğer türlerinde yavaş yavaş geldiği yıllar.. Bu gidişat elbette kendi yayım kanallarını, mekanlarını ve fenomenlerini meydana getiriyor. Gorgor, Mr P., Laneth, Çalıntı, Stüdyo İmge’den tutunda Apolitika, Ateş Hırsızı gibi birçok zine ya da dergi var dolaşımda. UP projesini şekillendiren isimler, kendilerini, tam da bu –deyim yerindeyse- ‘ateş hattı‘nın ortasında buluyorlar.

2000’li yıllarda farklı bir tutuşma başlıyor, çoğu topluluk dağılıyor, o dönemki anlayıştan uzaklaşılıyor biraz. Ama büyük ya da daha minik birimler halinde devam edilmesi gereken, öyle ya da böyle yayıma hazırlanması lüzumlu görülen çok geniş bir ‘envanter‘ var. Amerikan karşı kültürü, eko-feminizm, yeni bilim kurgusal metinler ve sayabileceğimiz birçok başlıkla beraber Underground Poetix tam da bu noktada ortaya çıkıyor işte.

‘Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar.’

Ülkemizdeki dergi yayıncılığını hem sektör, hem içerik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz ? Dergi yayıncılığı biraz önce de bahsettiğim üzere garip bir hal aldı. Mesela britpop sevmeyen biri olarak şu günlerde Blur kapaklı bir dergi çıksa gerçekten koşturarak gidip almasam da heyecanlanırım.

O dönemin arada tepki gösterdiğimiz popüler dergilerini dahi özledim diyebilirim. Bugün mesela bakıyorsunuz; sadece Anadolu frekansından (müzikal, görsel vb. materyaller) feyz alan kapaklar, derinlikten uzak edebi inceleme yazıları ve elbette ‘rock star‘ ilan edilen fenomen yazarların portre-illüstrasyonlarından oluşan kapaklar, politik olarak kafası oldukça karışık –ve tehlikeli- makaleler. Örnekleri çoğaltabiliriz.. Özetle farklı ve anlamadığım bir havuzdan besleniliyor. “Bunların hepsi kötü, işe yaramaz, bence almamalıyız” gibi üst perdeden bir değerlendirmeye girmeyeceğim şüphesiz ama taranacak koca bir literatür ve ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.

Saçma bir sahiplenme var, mesela Gezi Parkı üzerinde de bu çok yapıldı. ‘Gezi dili’ dendi buna, ‘Gezi mizahı‘ falan… Ve oradaki herkese ortak bir kimlik yüklenmeye çalışıldı. Elbette elinde saçma sapan silahlarla suratı asık milislere oranla, daha ferah ve otonom eylemleri tercih ederim ama muhalif söylem oluşturup, bunun üzerine yeni bir kültür inşa ederken biraz dikkatli olmalısınız.

Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar. Bugünün kültürel formları ve dergi yayımcılığı da biraz bu gidişatta aslına bakarsanız ve elbette hepimiz bunun içerisindeyiz, kimseyi ayrı tutmaya gerek yok.

Takip ettiğim/iz şeylere gelince, mesela Hortlak bu günlerde yapılabilecek en güzel aşı. Eski dostların yeniden dönmesi ve bir arada olması çok güzel. Ardından son zamanlarda Noizine Kolektif’in eski üretkilerini söyleyebilirim size, Depths of Byzantion olarak geçtiğimiz yıllarda iki-üç zine işine girildi, gayet güzel, toparlayıcı materyaller ortaya çıktı. Sağanak Beyin Terörü, crust ve hardcore için güzel bir seriydi, şimdi ne alemde bilmiyorum. Web üzerinden mesela b filmleri, bilimkurgu, metal, grindcore üzerine 2008’den itibaren oldukça geniş bir kaynak haline gelen Haribo Extreme Culture adlı bir blog var. FRP, konsol oyunları ve fantastik birçok ögeye ev sahipliği yapan FRPNET.NET var ya da. Bunun dışında süreklilik taşıyan popüler bilim ve tarih yayınlarını sayabilirim, ancak yeni ve çok severek takip ettiğim/iz bir yayın ismi ne yazık ki veremeyeceğim.

Yurtdışından takip ettiğiniz, önemli bulduğunuz yayınlar var mı ?

Çoğu kaynağı zaten ‘yurtdışı‘ dediğimiz alandan çekiyoruz, derginin çeviri metin akışını belirleyen de yine o kaynaklar kaçınılmaz olarak. Cvltnation var mesela; okült öğreti ve görsel materyallerden tutunda birçok karanlık müziğe ev sahipliği yapıyor. Şimdilerde İstanbul ayağı da yapılandırılan Red Bull Music Academy var, bazılarına ilginç gelebilir ama gerçekten güzel müzik yazıları bulabilmeniz mümkün. Yine eski heyecanı vermemekle birlikte Terrorizer’ı web üzerinden takip ediyoruz. Daha kuramsal ve politik yazında da 3:AM Magazine, Jacobin Magazine, New Left Review, The Funambulist Pamphlates, Rolling Stone ve ekleyebileceğimiz birçok portalı takip etmeye çalışıyoruz.

Karşı kültür, alt kültür, Amerikan yazını, punk rock gibi farklı bir çok alanda ciddi Türkçe kaynak olarak okuduğumuz UP’un şu anki yayın politikasını öğrenebilir miyiz ?

UP XIV, yayın politikasından ziyade odaklandığı konularla işi çevirmeye çalışan bir oluşum. Mesela 2015 yılında tekrar toplanıp, süreli aylık yayına başladığımızda ilk birkaç ay Yugoslav-Sovyet mimarisi, müziği ve diğer üniteleri üzerinde yoğun olarak duruldu. Nedeni ise saatlerce süren dergi toplantıları, kararlaştırılmaya çalışılan başlıklar ve devamlılığı sağlamaktan ziyade o günlerde, gündelik olarak neyle uğraşıyorsak, neye kafa yorup, üzerinde duruyorsak onun sayfalara dahil edilmesiydi. Mesela bir ara yoğun olarak punk’ın köklerine inildi, çünkü İstanbul sahnesi her zamanki gibi – ve iyi ki- yoğun olduğu için biraz müzik kazısı yapmak güzel olacaktır diye düşündük. 2016 ekim ayında Deleuze ve Post Punk üzerinde bir konsept sayı hazırlandı, bir öncesinde Russ Meyer ve Amerikan esintileri dergiyi ele geçirdi.

Belirttiğim üzere, o gün, o ay, o yıl içerisinde ne izliyorsak, hangi mimari bülteni takip ediyorsak, hangi yönetmene kafayı takmışsak onun üzerine gidiyoruz. Bu nedenle ileride ne yapacağımızı da zamanı gelince, hep birlikte öğreneceğiz.

subyayin.com


express_01_banner
2/5BZ, Batman, 20 Ekim 2014

‘Yılmaz’dan sevgilerle… Şimdi Hayatı Bize Yasak Edenlerden Hesap Soracağız’

Derelerin Gücü Adına

Duymadık, görmedik demeyin! Türkiye’de bağımsız sanat pratiği var. Öyle bir avuç mutsuz, küskün insandan bahsetmiyoruz. Dış bükey koca bir galaksi. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyorlar. Zehir zemberek bir dille Al Gülüm Ver Gülüm Art’ı enkaz haline getiriyor. Bu cürmün faillerine bağlanıyoruz…

EZGİ BAKÇAY, Express dergisi, Şubat 2017

Şimdiye sıkıca tutunmuş, ama gele­neği de olan, coğrafyalar ve zaman­lar arasında gezerken tarihini sürek­li yeniden yazan, pratik ve teoriyi eş zamanlı üreten bir bağımsız sanat dünyası var bu ülkede. Sanat kurumunun va­atlerine kayıtsız, şımarıklığa tahammülü ol­mayan, merkezsiz, esersiz bir cemaat belki. Sözleri, imgeleri ve bedenin kasılmalarını iç içe örerken, tutkulu bir aksak ritm yakalamış bir akış.

Bu akış zaman zaman belli bir ürün et­rafında geçici olarak düğümleniyor, ama evcilleşmeyen bir yalnızlığı da hiç elden bı­rakmıyor. Bu sınır şebekesi inzivada, kenar mahallelerde, uzak şehirlerde, klavye ba­şında, bitmeyen yolculuklarda, modası geç­miş diplerde mekân tutuyor. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyor.

Üzerine konuşmaya başlamak için mem­lekette bu cinnet atmosferinin oluşması­nı mı beklemek gerekti, kim bilir? Nihayet güncel sanatçıların kaybedecek neyi kaldı ki, yarım pansiyon Artist Residency’lerden başka. Vakti geldi, Pandora’nın kutusu açıldı bir kez. Erman Akçay ve Elif Yıldız’la yola ko­yulduk. Gelecek sayılarda Esat Cavit Başak ve Serhat Köksal’la devam ediyoruz.

DSC02168
Zines : Burak Dak, Mavado Charon, Caroline Sury, Jeremy Profit & Rafaël Houée
Zinesters : Erman Akçay, Tolga Güldallı, Deniz Cansever & Aykurt Nuhoğlu

Löpçük fanzin

Erman Akçay üç yıldır Löpçük adlı bir fanzin çıkarıyor. İllüstrasyon, şiir, desen, söyle­şi, kara mizah ve gürültü yüküyle, ana akım medyaya ve sanat kurumlarına hiç uğrama­dan kendi güzergâhında gidiyor. Löpçük na­diren ozalitçide basılıyor. Kadıköy’den çıkıp yayılırken artık pdf formatmda, uluslararası ağlara da takılıyor. Erman Löpçük’ün çıkışını şöyle anlatıyor: “Löpçük’ü 2014’te yayımlamaya başladım; kara mi­zah, eleştiri ve plastik sanatları bir araya geti­ren, sıradışı, tuhaf, bazı yönleriyle saçma sa­pan, fakat her şeye rağmen iyi kalpli, dürüst ve bağımsız bir medya olarak sahne aldı. Yerli, ya­bancı çeşitli sanatçılarla, düşünürlerle internet üzerinden yaptığım söyleşiler, ayrıca, yabancı kaynaklardan edindiğim çeşitli metinlerin Türkçe çevirileri ve şair arka­daşların şiirleriyle de içeriği des­tekliyorum. Şu an, basılı formatta yayında olmayan Löpçük’e erişimi lopcuk.org üzerinden sağlıyorum.

Arkeologların dikkatine !

İnternet sadece elektrikli daktilo değil elbette, fakat fotokopi dergicilikle sanal mecra arasın­da bir kopuş değil, süreklilik var. Bu anlam­da Löpçük bir geleneğin parçası olarak değer kazanıyor. Erman‘ın örnek aldığı isimler ba­ğımsız yayıncılık ve sanat alanında iz süren­ler için yol haritası niteliğinde: Rafet Arslan, Kerem Kamil Koç, Şenol Erdoğan, Murat Ars­lan (Sub Press), Eski punk jenerasyonundan Esat Cavit Başak (Türkiye’nin ilk fanzini Mondo Trasho’yu çıkardı), Serhat Köksal (2/5 BZ, Güzel Mecmuası) yeni jenerasyondan Deniz Cansever, Emre Varışlı, Semih Yıldız ve Uluer Oksal Tiryaki (Kaburga megazine). Arkeologların dikkatine: Kadıköy yeraltı şiir hareketinin en sivri kalemlerinden Uluer Oksal Tiryaki‘nin yan projesi Takoz Recep, dünya futbolunun gizli tarihini eşeliyor. Avangard yayıncılık alanında Halil Duranay ve yoldaşı Kamil Savaş‘ın KÜLT Neşri­yat‘ı özellikle ilgiyi hak ediyor.

Erman bu dünya­nın yaşça en gençle­rinden, fakat bu işler­de yeni değil: “Lisede, hatta ilkokul yıllarımda bile fotokopi dergicilik olayı hep vardı. Löpçük her ne kadar sınırlı sayıda insana erişmiş olsa da, Ali Şimşek, Cemal Akyüz gibi eleştirmenle­rin dile getirmiş olduğu üzere, çağdaşı bir çok illüst­rasyon ve müzik dergisine paralel okunabilecek bir yayın. Fanzin olmasının getirdiği birçok avantaj da ca­bası: ekstrem sanat, gay-art, art-brut gibi ötekileştirilmiş alanlara temas etmesi ve benzeri avangard eğilimler. Bunları gösteren çok sınırlı sayıda mekân ya da yayın var.

Bu az sayıda yayından biri Löpçük‘ün ga­laksisinden A.I.D. ZINE. İstanbul menşeli müzik kolektifi A.I.D. (Art is Dead) için ha­zırlanan, Gökçe Mine Olgun‘un editörlüğünü yaptığı avangard müzik dergisi A.I.D. ZINE 2016 başından bu yana beş sayı çıktı, şu gün­lerde altıncı sayının hazırlıkları yapılıyor. A.I.D.‘in düzenlediği bağımsız müzik etkin­likleri kapsamında dolaşıma giren A.I.D. ZINE‘in yazar kadrosu gün geçtikçe çeşitlenerek büyüyor. Yaprak Melike Uyar, Şevket Akıncı, Çağrı Erdem, Görkem Arıkan, Ümit Üret, Şevket Kağan Şimşekalp gibi önemli müzisyen, şair ve eleştirmenler bu­rada kalem oynatıyor. A.I.D. ZINE‘in şu âna kadar yayımlanmış tüm sayıların pdf edisyonlarına artisdead.in adresinden erişip okuyabilirsiniz.

express_komple
Express dergisi, Şubat 2017, s: 15, 16, 17 (Negatif)

Sanat öldü, bohem yaşıyor !

Löpçük’ün ilk sayısında Miron Zownir şöyle diyordu: “Gerçek sanat her zaman yeraltında­dır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eş­sizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusun­da iş görmez.” Fanzinin sayfalarında Jeremy Profit, Marc Jenkins gibi sanatçılarla söyleşi­ler yer aldı. Ana akım sanat dergilerinde yer verilmeyen bu isimlerin işlerini de çok sa­yıda renkli görselle izledik. Erman’a sanata yaklaşımını soruyoruz: “Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum, ayrıca çizgi romanlar, bilgisayar oyunları gibi kendi jenerasyonuma ait güçlü bir görsel hafızam var, biraz da bunlar belirleyici oldu sanırım estetik zevkimde. Her ne kadar sanatsever, yaratıcı biri olsam da Munch‘un ‘Scream’ tablosuna dönüşmüş günümüzde ‘Sanat’ kavramını pek de ciddiye almamaya gayret ediyorum; hiç bir yaratıcı, oyuncu yönü olmayan bir yığın ruhsuz, donuk insanın kültür-sanat kisvesi altında bir araya gelerek çürümeleri de ayrı bir dert.

İçten yansımalı motor yazı stili

Bu dünyanın kendine özgü bir dili olduğu kesin. Görüntü ve sesi, siyaseti ve sanatı, en ilksel olan ile en ileri teknolojiyi birbi­rine eklemleyen bir dil ve elbette bolca şiir. Erman Akçay şöyle diyor: “Pikseller dos­tum, pikseller; pikseller kamu meselesidir…” Bu ifadeyi Alman asıllı şair, Dadaizm’in kurucularından Hugo Ball‘dan esinlendim, tam da onun mirasına sahip çıkmak amacıyla değiştirip gün­deme getirdim. Cümlenin orijinali şöyle: “Ke­limeler dostum, kelimeler, kelimeler bir kamu meselesidir. O dönemin entelektüelleri dijital teknoloji ve dolayısıyla sanal uzamlarından bihaberdi. Fütüristler bile kültürün şu anki durumunu çoğu açıdan tahayyül etmekte çaresiz kalmışlardır, ki bu gayet doğal.

Şu an için ileri teknolojinin, internet medyasının dile kazandırdıkları, kaybettir­dikleri ve şiire yansımalarını anlamak için Serkan Işın‘ın klavyesine kulak vermek gerek: “Şairin ‘muhatap’ aldığı şey Dil ve onun kü­meleridir. Dilin teknolojisidir, öyle değil mi? Bir fikre / duyguya / mevcudiyete potansiyel ya da kinetik kazandıracak bir İş olarak şiir, aslında gayet physis’in kuralları ile iş görür. Ekonomi oradadır, momentum ve alt mikro evrenler de. İmdi ‘tüm bunlarla uğraşmaya çalışıp da, Rüya ya da Reklam Dili’nden arta kalanla -özel Şiir Dili denen bok- bir şey üretmeye çalışmak, son 150 yıldır dünyada olan bitenlerden çekinmek, uzak durmak demektir. Dil, görsel şiire gelir ve gelmiştir de. Son 8-9 yıldır yaptığımız bu. Kaldı ki ‘küsmek’ bir tavır da değildir. Üretmek zorunda değil kimse, bu pozitivist kafa, yanlış modernliği doğru yaşamaya çalışma hastalığı. Sonuçta Erman Akçay ile buluşabildi isek iş de­vam ediyor demektir. Türleri bize dayatan ne ise, görsel şiir gibi türler-arası yapıları da iste­meyen o. Ve bu, dilimiz ve ülkemiz için olduk­ça olağan. Ne olacaktı? Fark edilip, baştacı mı edilecekti böyle bir yaban şiir anlayışı! Hayır, bunun yeri uzak ve çevre ve kenardır. Oradadır, ben oradayım. Örneğin Soma’da olan bitenler karşısındaki çaresizliğimizi hala Görsel Şiir ile anlatmaya çalışıyorsam… Dada Korkut, adı ile müsemma herhalde gören herkesi ürküttü, o kitabın içeriği şair­leri ve okurları sanıyorum -aman bildiğimiz sularda kalalım, nasıl olsa madalya takmıyorlar!- fikrine doğru itti (pozitivist ve kapitalist olmak her şairin doğasında vardır bizde). Hani bir aralar serbest vezin vardı, o bile şimdi Hece Şiiri’nin bir alt kolu olmaya doğru gidiyor, eğer tarih bizi şaşırtmaz ise. Böyle bir ortamda ki bilgi birikimi Ortaçağ sonrası simge/sembol dünyası, metafizik dünyası bununla aynı ko­şumlara sahip bir üst evren ve fizik dünyası ise Newton öncesine ait bir zihinle kişilerin bu ka­dar dinamik bir mecraya ve bundan kaynakla­nan şiire bakması kolay değil. İnternet’in sade­ce elektrikli daktilo (ama illa ahşap) olmadığını yeni idrak etti insanlar. Özetlemek gerekiyorsa, görsel şiir ile insanların şiir dediği şey arasında hiçbir fark yok, sadece bazen Şiir Tarihi’ne tu­tunmak, sürüklenmek, kişiyi harita içinde tutu­yor. Hepimiz takdir ve başımızın okşanmasını istiyorsak, risk almaya gerek yok.”

Erman Akçay, Mind Hunters, 2016
Erman Akçay ‘Beyin Avcıları’, dijital çizim (2016)

Neşenin zekâyla parlatıldığı sesler

Erman Löpçük sayfalarında zamanların ve dillerin montaj işçiliğini yaparken Elif Yıldız Ankara’da yazıyor, çiziyor, yontuyor, “nokta­lardan sonra boşluk bırakmıyor”. Elif‘in iş­lerini Löpçük‘te ve Karga‘da görmüştük. Son dönem çalışmalarında “gürültü” üzerine yo­ğunlaşmış; basılı ve görsel yayınları tarıyor, internette ciddi ciddi arkeolojik kazıya gi­rişmiş. Bununla ilgili iki illüstrasyon kitabı üzerinde çalışıyor. İlk kitapta, 21. yüzyıl fel­sefesi ve popüler kültürü ekseninde gürül­tünün ses ve müzik üzerindeki yansımaları kâğıda dökülecek. İkinci kitap ise “çıkış ne­denlerine” ve primitif olana yönelen çizim­lerden oluşacak.

Elif’e ülkenin sertleşen ikliminde sanat alanının hal ve gidişatını nasıl gördüğünü sorduk: “İzole olmayı becerebilmiş biri için çok da farketmez aslında. Güncel politikaların her şeye çokça sirayet ettiği şu zamanlarda, kendi­ni bilinçli olarak tüm bu yaşananlardan uzak­ta tutup kendi işleriyle ilgilenenlerin sayısı da çok azdır diye tahmin ediyorum. Gündem dışı yaşamak her ne kadar zor olsa da, bir şekilde bunu koruma taraftarıyım. Çünkü akıl sağlığımı korumam lâzım. Gerçi bu birçok şeye ilgisiz ve hatta korkak birisi gibi gösterebilir sizi. Üretim ve yaşam alanlarımızın korunması taraftarıyım. Bu da kendi başına bir mücadele alanı zaten. Ha bunu tek başınıza yapmışsınız, ha birlik-beraberlik ruhu içinde yapmışsınız, çok da önemli değil. Ama çok da umudum yok. Çünkü rekabet, hırs, statü gibi hastalıklar hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor. Tam da tüm bunlarla ilgili Roll dergisinin 2001 Ocak sayısında John Zorn ile yapılmış çok güzel bir röportaj yayınlanmıştı. Zorn diyor ki: ‘Hayır, dünyayı tersine çevireceğimize inanacak kadar naif değilim. Eline ilk taşı alan mağara adamı bununla başkasının kafasına vurup ‘bu tepenin kralı benim’ dediğinden beri dünya böyle. Hırs insan oluşumunun temel parçalarından biri ve insanları yönetenler de genel­likle muhteris insanlar’. Şöyle de devam ediyor: ‘Firavunlar zamanında bu şiddetle yapılıyordu. Bugünse çok daha sinsi yollarla yapılmakta: Be­yin yıkama, beyin kontrolü kullanılıyor bugün.’ Doğru söze ne denir.

“Deri Altı Kanalları”

İzole olmayı becerebilmek ya da yalnız kalmak yaratıcılığın koşulu mu? “Tekil bir durum yok. Böyle bir ortamda nasıl te­kil olunur? Herkes de Marcel Proust değil ki. Daha iyi yazabilmek için, tam konsantrasyon sağlayıp yataktan çıkmayarak götün çürüyene kadar sayfalarca kitap yazmak. Yalnızlık kötü. Kendinizi gösterebileceğiniz mecra bulmanız çok zor bu durumda. Strateji geliştirmek gere­kiyor, ki bu sözcük de askerî bir terim. Kendi­mizi gene, örgütlenmeler ve militer terminoloji üzerinden anlatmaya çalışıyoruz. Kelimeler ve anlamlarıyla da savaşmamız gerekiyor bir ta­raftan. Sizi başarıya götürecek olan yegâne şey sadece bir bandrol. Sizi önemseyebilecekleri, kayıt altında tutabilecekleri, ne yapmanız ya da yapmamanız gerektiğini rahatça söyleyebilecekleri, sizi maddi ve manevi anlamda tatmin edebilecekleri bir dünya yaratmaları. Onaylan­ma ve kabul görme hissi ekmek ve su gibi te­mel ihtiyaç. Bundan kaçış yok. Tabii hal böyle olunca, yaptığımız işi bırakmamız mı gerekir? Neyse ki hâlâ dürüst ve iyi insanlar var. Tüm bunların dışında bir nebze olsun kendini dışa­rıda tutabilmiş, kendi yapıp ettikleri konusun­da inatçı insanlar var. Sadece yaşadıklarının bir trajedi olduğunu, hatta bağımsız olabilmek için topyekûn buna bulandıklarını falan düşünmesinler. Burada birazcık umut açığa çıktı gibi sanki. Gene de her şeye rağmen dirençli olmak lâzım.” Bu durumda, Elif‘in sözleriyle, “neşenin zekâyla parlatıldığı her ses ve me­lodiye kulak kabartalım!

Deri Altı Kanalları Ankaralı bir müzik gru­bunun adı. Elif Yıldız bu isim altında Ankara’nın kendine sakladığı yazılmamış, konu­şulmamış hayatları yazmak istiyor: “Nasıl bir yol izlenir, hiçbir fikrim yok. Yapabilirsek İstan­bul’un o biricikliği ve ‘Ankara’da hiçbir şey yapıl­mıyor’ takıntısından da kurtulmuş oluruz.”

Bu bağımsız sanat dünyası, Paris Komünü’nün kahramanlarından Élisée Reclus‘nün Bir Derenin Tarihi kitabında sözünü ettiği, dağdaki dereyi hatırlatıyor. Derenin büyüklüğü ve coğrafyası yaşanabilir boyut­lardadır, yüce falan değildir. Dere seyrinin öngörülemezliği nedeniyle nehirden üstün­dür. Dere kendi yolunu kendi açar, nehir gibi kendinden önce akan binlerce galon suyun açtığı yoldan ilerlemez. İşte bu yüzden dağ­daki herhangi bir derenin gücü Amazon’dan fazladır.

Şubat 2017 Express dergisi, s: 15, 16, 17


Esat Cavit Başak (10)b
novakozmikova #fantomrules (2015)
Esat Cavit Başak (65) dekupe
Esat Cavit Başak

“İnsan hiç de sanat yapıtı olmayan yapıtlar yaratabilir mi Diana?”

Hava kirli, insanlar güce tapıyor. Sanat gezegeni değişmez yasalara göre dönüp duruyor. Fakat birden, yörünge dışında beklenmedik bir şey oluyor. Fezada yüzen sözcükler ve görüntüler, fikirler ve fanteziler karşı konulmaz bir manyetik ağa yakalanıyor, burada coşkuyla çarpışıyorlar. Bir anda atmosfer dönüşmeye başlıyor. Kozmos yemişleri coşkuyla çatlıyor. Fanatik magazinlere binip gezen anonim şairler, robotlar, oyuncaklar, western çizgi roman kahramanları, canlılar ve cansızlar arasından sızan eriyikler, kimseye ait olmayan bir dili konuşan bedenler, hep sahipsiz kalan konuşma balonları, terlikle diktatör kovalayan Esat Cavit Başak’a bağlanıyoruz.

“The chief enemy of creativity is ‘good’ taste” demiş (Yaratıcılığın en büyük düşmanı iyi zevktir) Picasso. Yaratıcılığın düşmanı ne hakikaten? Deli kızın çeyizi gibi bir şehirde, sanat ortamı neden bu kadar ciddi ve sıkıcı görünüyor?

Esat Cavit Başak: Galiba ve öncelikle, bazı kurum ve kuruluşların -ki devlet ve kurumları ile ebeveyn kuruluşları bunların başını çekiyor- öğüt ya da nasihat kılıfı altında söylediği ve aslında yaratmaya çalıştığı oto-sansür ile öğrenmeye çalışan bir zihnin en görünmez engelleri olan kimi sözlerden uzak durmak gerekiyor; ‘Oynama, bozulur!‘, ‘başka işin mi yok!‘, ‘sana mı kaldı!‘ ve en acayibi ‘başkası ne der?‘ Öğrenci olma durumunun, sanılanın ve beklenenin aksine bir mezun olma durumu da içermediğinin, ‘ihtiyaçlarımız’ dediğimiz şeyler konusunda o kadar da net ve emin olamayabileceğimizin de aklımızın bir kenarında kalması yararlı olur düşünüyorum.

Esat Cavit Başak (12)
novakozmikova #fantomrules (2015)
mondo

1 Mayıs 1991’den 2002’ye kadar türlü aralıklarla 24 sayı çıkan, Türkiye’nin ilk fanzin dergisi, efsane Mondo Trasho’ya değinmeden olmaz. Mondo’ların hikayesi nedir?

Genellikle Deniz Pınar‘ın Narmanlı Han‘daki dükkanında toparlıyorduk; sayfaları ve muhabbeti. En azından aylık olarak düzenli çıktığı ilk senelerde. 1991-1992 arası aylık ve gayet düzenli çıktı mondotrasho, sonra da kafasına estiğince. Çok sıkı bir mektup iletişimi vardı. İstanbul içinden ve diğer şehirlerden pek çok insanla mektup aracılığı ile tanıştım, eski sayıları isteyenler, sayfa gönderenler. Gelen mektupların çoğu duruyor bende. Sadece Taylan ve Kerim‘in Regorge tayfasıyla olan yazışmalardan bir dergi çıkar. Regorge, sonraları bir fanzin olarak da çıktı zaten. Gelen tüm mektuplar hem içerik hem de görsel olarak öylesine doluydu ki! Zarftan bozuk para çıktığını bile hatırlarım. Birisi eski bir sayıyı istemiş mesela. Düzensiz çıktığı dönemlerde mondo‘su sabit kalıp, bir konu ya da bir kavram etrafında toplanılan sayılar da oldu: Mondo Atropo, Mondo Akinetono, Mondo Arkıno (sadece Cüneyt Arkın ve filmleri üzerine) Çöplük Dünya, Mondo Porno, Mondo Pyro ve Mondo Desparado. Bu sonuncusu, Mondo Desparado, tek sayfa, A3 olarak bir afişti. Hani western çizgi romanlarında bir kare olur, kahraman birinci kattan camı kırıp aşağıdaki atına atlar, o aradaki katları fotokopi ile çoğaltıp gökdelen yapmıştım. Kahraman yirminci kattan atlıyordu atına. 2002 ya da 2003 tarihli, yani en son mondo‘lardan biridir. Hatta ve galiba sonuncusudur. Madde kullanımı ve suistimali dönemimin zirve yaptığı zamanlardan, o ata atlayan da bendim.

Esat Cavit Başak (7)
Oldschool ryhme, alış buna home-boy !

Fanzini bir örgütlenme biçimi olarak düşünebilir miyiz?

Evet, fanzin bir örgütlenme biçimidir ve bu bir teori falan da değildir. Pratiğinin ve sonuçlarının gözler önünde olduğu, birbirinde farklı, bambaşka kolektifleri birleştiren, onları besleyen bir koca gerçekliktir. Bir metal fanzini olarak yola çıkıp kendi alt kültürünü oluşturan Laneth, Antalya tayfası anarşist arkadaşların çıkardığı Coelacanth, Serhat‘ın tek kişilik müthiş projesi 2/5BZ‘nin ‘yayın organı’ Gözel ve İzmir tayfasından Girdap‘ın farklı isimler altında, dişiyle, tırnağıyla on seneyi aşkındır sürdürdüğü fotokopi maceraları aklıma ilk gelenler.

Esat Cavit Başak (32)
novakozmikova #fantomrules (2015)

“aşkım, kelimelerin yumruklar gibi çeneleri kırdığı bir dil düşünüyorum.”

Söz, ses ve imgeyi, kuramı, fantastik kurguyu, fantezi müziği, sıradanlığı ve aşkınlığı, angajmanı, esrikliği, pornoyu ve popu…. her biri şuurunu yitirecek denli hızla birbiriyle çarpıştırıyorsun. Ortaya çıkan etkiyi nasıl değerlendirmeliyiz? Bir strateji olarak, göstermek ve görünür kılmak hakkında ne düşünüyorsun? Katilleri ifşa mı etmeli? Kurbanları ikna mı etmeli? Ağa-babaların ağzını burnunu mu kırmalı? Adaleti imgede yeniden mi kurmalı?

Esat Cavit Başak (14)
novakozmikova #fantomrules (2015)

Kültür endüstrilerinin aynalı üretim araçlarına pabuç bırakmayan görsel sanatın oyun arkadaşları kimler? Müzik, video, performans …. Gündelik yaşam, sokak ve sosyal medya üretme sürecine nasıl yardım-yataklık yapıyor?

Her iki sorunun da karşılığı Gündelik Yaşam‘dır. İlk sorunun cevabı, ikincinin öznesi olarak gündelik yaşam. ”Ben aramam, bulurum” diye pek aynalı gözüken bir laf vardır, Picasso‘ya ithaf edilir. Tam o hesap. Hiç de mistik olmayan, gayet rasyonel bir durumdur bu; özel bir ‘şey‘ aramıyorsan karşına çıkan ‘şey‘lerin hepsi zaten çok özeldir. Göz, eğitilebilen bir organ, aramadığını bulabildiğin gibi bir müddet sonra aradığını da bulabiliyorsun kolaylıkla. Kazanmak. Bu buyruğun tedavülde olmadığı bir hayat -kazanacak bir şey olmadığı çünkü insanlar arasında geçenlerin ve birbirinden istedikleri şeylerin bu şekilde ifade edilemeyeceği bir hayat- nasıl olurdu kurgulamamız gerek.

Gezi’de, kolektif ayaklanma ve coşku halinde sokağın fanzin gibi işlediğini görmüştük. Oradan aklında ne kaldı? Sen nasıl deneyimledin? Haziran günlerinin görsel kültürel dili seni nasıl etkiledi?

Sorunun içine cevabını da işlemişsin aslında ve tam olarak da katılıyorum; kısa devre ile ve kısa vade için de olsa sokağın fanzin gibi işlediğini gördük. Herkesin elinden geleni yaptığını -ki bu ‘herkes‘e, oradaki özgürlükçü ortama standart dikta şiddetiyle karşılık veren Tayyip Erdoğan ve yancıları da dahildir- mizahın, ironinin ve eylemin ‘ülke genelinde‘ sokağa ilk defa bu kadar uygulamalı ve içten döküldüğünü, bastırılanın tekmesinin ne kadar güçlü, yıllardır sistematik olarak uygulanan faşist şiddetin aslında ne kadar zavallı olduğunu, pasif olduğu varsayılan bir çoğunluğun nasıl harekete geçebileceğini, sosyal medya ve alternatif iletişim yollarının nasıl farklı amaçlar için kullanılabileceğini deneyimledik. En doyurucu hazların sürpriz olanlar, tasarlanamayacak olanlar olduğunu gördük. Deneyimden bir şeyler öğrenmek, ihtiyacımızı dünyada yaşamakla bağdaşır kılmanın yollarını bulmak anlamına gelir. Bunu ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek, yaşadığımız dünyayı gözlemleyerek yaparız. Sadece kolektif ihtiyaçlarımızın bile ne kadar basit, ulaşılabilir olduğunu görmek, buna karşılık faşist-kapitalist her türlü uygulamanın ne denli pespaye olduğunu gözlemlemek çok güzeldi. Devletin ve baskı kurumlarının ne kadar kırılgan olduğu gördük.

© 2009 Doğan Gazetecilik A.Ş.

Sanat alanda herkes muhalif, politik, eleştirel, anti-kapitalist. Buna karşın üretim ve iletişimde tek tip, egemen kurumsal tavırlara alternatif geliştirme riskini alan çok az. Sinizm mi bu? Yoksa yeni bir kavrama mı ihtiyacımız var açıklamak için?

Değerini değil ama fiyatını biliyoruz her şeyinOscar Wilde‘ın sinizm üzerine söylediği bir söz bu. Gördüğün gibi yüz küsur sene öncesi söylemiş olması da hiç farketmiyor, hala güncel. Tıpkı, yazıldığı tarih not düşülmese geçen hafta yazılmış gibi duran bir Fransisken papazın 1500’lü yıllardaki günlüğü gibi; ”Hava kirli, insanlar güce tapıyorlar, herkes birbirinin kuyusu kazıyor..” Hepsinin özeti ve Ece Ayhancası ise şu galiba; ”..Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir.” Kurumlar varlıklarını sürdürdüğü sürece kapılarında sıraya girecekler de olacaktır, bu kurumların ve kuyrukların varlığını değil ama işlevlerini, geçerliliklerini sorgulayanlar da. Muhalif, eleştirel, politik ya da anti kapitalist; adını sen koy, bu kurumlar dışında tutarlı iş üretilebileceğini, daima yeni bir iletişim yöntemi bulunabileceğini, sürekli olarak üretimde ve dolaşımda olarak gösterebilmeliyiz. Adorno elli yıl önce, bireyin, yüksek teknoloji ve bu teknolojinin eleştirel düşünce üzerinde yarattığı sonuçlar tarafından deforme edilerek önemsizleştirileceğini fark etmişti. Büyük sıkıntı dönemlerinin sonunda yeni kavramlar, yeni yöntemler kendiliğinden ortaya çıkıyor; ‘uygulamalı’ Kaczynski‘den pasifist-anarşist Zerzan‘a. ”UnabomberKaczynski‘nin yaklaşımı öylesine bastırılmıştır ki düşüncelerini ifade edebilmek için insanları öldürmek zorunda olduğunu düşünmüştür. Toplumsal ilişkilerin tahakküm üzerine şekillenmediği bir toplum deneyimleyemedik henüz.

“Acil bir hayat tasarımı” demişsin bir söyleşide, ülkenin ve kültür ortamının bu koşullarında yer değiştirmek, şehirden ya da ülkeden gitmek, bitirmek ya da başka bir kimlikle yeniden başlamak … ne düşünüyorsun?

İzmir ve çevresinde yaşıyorum. Çandarlı- Dikili, bu taraflara kaydım. Kişisel sebepler, ekonomik sebepler, başka sebepler, zaten bir yerden sonra hepsi iç içe giriyor tek bir sebep oluyor; hareket halinde olmak bana hep iyi geldi, geliyor. Posta adresim değişiyor ama elektronik posta adresim sabit. Hareket halinde olmak bana çocukluğumdan hatıra. Liseye kadar her sınıfı bir başka şehirde okumak bana babamın nefis bir hediyesidir. Bu vesile ile kendisine tekrar teşekkür ederim. Ulaşım aracı olarak bisiklet, posta olarak mail kullanmak fena fikirler değiller. Her ikisinin de hızı yeterli. ”Macera” kısmı ise en eğlenceli olanı; hem belirli bir sanatsal gelenekte yetkin olmanız hem de yeni bir şey söylemek için gelenekten kopma becerisini gösterebilmeniz gerekiyor. Bu konularda hiç de tembel olmadığımı düşünüyorum.

Esat Cavit Başak (15)
novakozmikova #fantomrules (2015)

“Ellerinde ‘Portakal orada kal’ ‘Faşist Hollanda’ yazılı dövizleri taşıyıp ‘Evet’ yazılı tişörtler giyen gençler yanlarında getirdikleri portakalları sıkarak suyunu içti. Grup Hollanda polisinin atom bombası attığını iddia etti! Şaka gibisin TC.” Bu tür haberleri okuyan, bazı gazeteci arkadaşların “Rus asıllı Türk sanatçı” olarak tanımladığı Nova Kozmikova ne düşünüyor? Bu ülkede saçma kavramının felsefi değerini, ironinin politik etkisini nasıl savunacağız?

Bir devlet, bir din ya da herhangi bir kurum mitine göre yaşamak, sokak ağzıyla söyleyeyim ‘çok sakat’. Devasa bir yalan hamuru içinde, ilerleme mitinin kaçınılmaz olduğu kabul ettirilmiş bir toplumla yoğruluyoruz. Bir yanda, yedeğinde yüzlerce kötülük saklayan, istediği gibi kesip biçebileceği, her duruma uyarlanabilen bir inanç sistemi ile donanmış devlet, diğer yanda, ”milli hassasiyetleri” jonglör ustalığıyla çeviren, yunanca ‘poli’ çok, ‘tika’ yüz anlamında kullanılan iki kelimenin yan yana getirilmesiyle oluşan politika ve bu kavramın has Türkçesini uygulayan bir ‘Reis’. Hatalı, eksik ve uydurma bir tarihe sarılıp, ‘refah’ düşleri kurmak!.. Devlet eliyle cinayetin, idamın propagandasını yapmak, inanç sömürmek, ataerkil, erkek egemen bir sistemi savunmak, sıraladıkça çoğalan bir acayip sıkıntılar kümesi. ”Hep ileriye ve geriye bakarız” diye yazmıştı Shelly, ”Var olmayan için iç çekip durarak”. Hakikatten de dev bir şakanın içinde gibi değil miyiz? Ancak tüm bu olumsuzlamalara karşın, içinde bulunduğumuz statükoyu sorgulamalıyız. Hangi şart altında olursa olsun yalnızca kendi dilimizce ‘saçma kavramına felsefi değerini’ ve ‘ironinin politik etkisini’ verebileceğimize inanıyorum.


Uluer Oksal Tiryaki (2016)

Kaburga fanzin’den Uluer Oksal Tiryaki: “Bu Ülkede Yazar Değil Okur Eksikliği Var”

Koray Sarıdoğan 14 Ekim 2017, kalemkahveklavye.com

Sadece fanzin yayıncılığıyla değil, özgün bir dile, bir ritme sahip şiirleriyle de dikkat çekiyor Uluer.

Memlekette fanzinciliğin en eski, en nitelikli ve uzun yeni sayı aralarına rağmen en sürekli örneklerinden biri olan Kaburga Megazine, içinde farklı emektarların adı geçmekle birlikte Uluer Oksal Tiryaki’nin kaptanlığında seyrediyor yıllardır. Sadece fanzin yayıncılığıyla değil, özgün bir dile, bir ritme sahip şiirleriyle de dikkat çekiyor Uluer. Geçtiğimiz yıllarda Oyun Yayınevi’nden çıkan Arabesk yahut Death Metal ile son dönem şairleri arasında yerini sağlamlaştıran, geçtiğimiz aylarda Sub Press’ten çıkan “Anadolu Ekspresi” adlı antolojiyi hazırlayan konuğumuzun, yeni kitap sürprizi de yolda.

Uluer Oksal Tiryaki ile fanzinden dergiciliğe, edebiyattan sektöre geniş ve sıkı bir sohbete imza attık. Yayımlanması biraz uzun sürdü, ama demlendi, güzelleşti. İyi okumalar… (Röp: Koray Sarıdoğan)

Fanzin aleminin eski ve bilinen isimlerinden biri Kaburga. Yine de bilmeyenler için şöyle bir özet alalım, geçmişinden bugüne nasıl seyretti? İşin mutfak kısmında Uluer Oksal Tiryaki’den başka isimler var mı?

Kaburga’yı hazırlamaya, bundan beş sene önce, Erman Akçay’la beraber başladık, bunu yapmak istememizin sebebi bir şeyler üretme isteği ve can sıkıntısı gibi şeylerdi. Zamanla art arda birkaç sayı çıkarınca, gelen tepkilerin de olumlu etkisiyle daha fazla gaza bastık ve derken iş bu noktalara geldi. İlk dört sayıyı Erman’la birlikte hazırladık, sonra o kendi işlerine ağırlık verince sayfa düzeni ve tasarım gibi işlerde Nihan Parmaksızoğlu’nin yardımları oldu. Ayrıyeten bu konuya ilgi duyan bazı arkadaşlarım da kendi istekleriyle çalışmalara dahil oldular, Kaburga’yı hazırlayan sunan her ne kadar ben olsam da bunu içeriğe katkıda bulunanlardan okuyucusuna, benimsenmiş bir birliktelik olarak düşünüyorum. Şimdilerde 9.sayıyı toparlıyoruz; neredeyse bitti ve bu sayıyı da Eser Yılmaz’la beraber hazırlıyoruz.

“Megazine” adı nereden geliyor? Yeni bir isimlendirme sanırım.

“Mega-Zine” aslında magazine ve fanzin kelimelerinin ortak kullanımından türemiş bir isim. Kaburga bir fanzin değil, megazine. Yurtdışındaki örneklerinden de görüleceği gibi Kaburga Megazine, ortalama bir fanzine göre çok daha kapsamlı bir çalışma. Örneğin; ilk sayılar daha çok şiir ve yazı ağırlıklıydı, şimdi neredeyse yarısından fazlasını görsel sanatlara ayırdım, takip ettiğim ve etkileşimde bulunduğum sanatçılar var. Özellikle Le Dernier Cri kolektifinden bir çok sanatçı bu konuda bize destek oldular. İsim konusuna dönecek olursak, daha önce “Kaburga Zine” olarak adlandırdım çünkü klasik anlamda Zine çizgisindeydik, Şimdiyse içeriğin çeşitlenmesi ve avangart tarafının ağır basmaya başlaması bu ismi seçmemde etkili oldu.

Sayıları belirli periyotlarda hazırlayabiliyor musun, yoksa zaman olup fırsat buldukça mı?

Son sayımızı geçen sene Ağustos ayında çıkardık, bir iki ay içinde yeni bir sayı basmayı planlıyorum. Sayıların çıkış tarihlerine baktığımızda yine üç- beş ay aralıklarla devam etti. Süre bakımından belli bir periyoda bağlı olduğum söylenemez, aslında açık konuşmak gerekirse ben tamamen kafama göre yapıyorum, sonuç olarak bu disiplin ve mesai isteyen bir iş, örneğin Kaburga ile ilgili neredeyse bir yıldır (KMZ tişört serisi ve içerik arşivi dışında) herhangi bir şey yapmadım çünkü kendi işlerime ağırlık vermek istedim. Dediğim gibi bu disiplin gerektiren bir iş ve sadece bir şey yapmak için yapmak da bana göre saçmalık, bugüne dek sekiz sayı hazırladık ve her biriyle gurur duyuyorum.

Kaburga megazine : complete discography

Çeşitli gelişmelere bağlı olarak fanzin sayısının çoğaldığı, hani deyim yerindeyse fanzinciliğin yeraltından üstüne çıkarılacak kadar popülerleşti popülerleşecek bir durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama bir yandan da bu işin orijinlerindeki kes-yapıştır-kolajla-çoğalt mantığından ziyade dijitalde hazırlanıp baskıyla çoğaltılan fanzin örnekleri de hayli çok. Kaburga, tüm bu manzarayı nasıl yorumlar, kendisini nasıl konumlandırır?

Aslında bunun gibi şeylere takılmıyorum. Fanzin elle yapılır ya da yapılmalıdır diye bir şey benim için söz konusu değil. İsteyen elle yapar isteyen bilgisayar kullanır, bana göre önemli olan daima içeriğin niteliğidir.

Fotokopiyle çoğaltılan fanzinlerden yana değilim çünkü fanzinin göze de hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin; Cleon Peterson gibi sanatçılar sana çizimlerini gönderiyor ve sen bu resmi fotokopiyle çoğaltıyorsan, her şeyden önce o sanatçıya ayıp etmiş olursun, görsellik somut özelliği bakımdan sıfıra iner, bu fikir, görsel tarafı olmayan fanzinler için doğal olarak geçerli olmasa da manzara konusundaki yaklaşımım bu, bunun da nedeni sayfalardaki görselliğin zedelenmesi, diğer türlü -genellikle- fanzinler sadece içinde parti bildirileri gibi yazılar olan beş-on sayfalık beyaz kağıtlardan öteye gidemiyor ve gidemez de.

Yaygınlaşan fanzin üretimini, estetik ve görsel açıdan değerlendirdiğimde, buralarda bu işi icra edenleri pek ilgilendirmiyor gibi görünüyor, diğer taraftan bakıyorsun, Fransa’dan fanzin geliyor, heyecanla karıştırıyorsun, içinden üç boyutlu gözlük çıkıyor, görsellik muazzam, kağıdı ve baskı kalitesi tartışılmaz, burada ise daha çok “Abi biz de fanzin çıkarmak istiyoruz,” falan filan gibi şeyler duyuyorsun.

“Edebiyat, Dergicilik Oyunundan Sıkıldı”

Uluer Oksal Tiryaki’yi bilip tanıyanlar olarak kendisinin muhalif, tabiri caizse köşeli bir arkadaşımız olduğunu biliyoruz. Bu tavrı popüler kültüre bakışında da görmek mümkün. Bu minvalde Kaburga’nın barkod giymiş bir dergi olmasını hiç düşündün mü, bu konu ve dergilere dair fikirlerin nedir?

Hayır düşünmedim, bundan sonra da söz konusu olmaz, fakat belki bir gün bunu bir toplama dönüştürmeyi düşünürsem bu olabilir. Barkod konusuna herhangi bir takıntım yok, bu ticari bir değer değil, eğer barkoddan anladığımız şey kaba tabirle “sistem” ise (şayet yeterli donanımın, becerin ve bu yönde bir niyetin varsa) sistemi kendi silahıyla yaralayabilirsin, böyle düşünmekte fayda var.

Üç dört seneden beri hiçbir dergiye şiir-yazı göndermiyorum, çünkü tiyatro bitti ve kalabalık evlere dağıldı, bunun yerine fanzinleri takip etmeyi tercih ediyorum, bir çok fanzin hazırlanıyor ve birçoğu ‘dergiciliği’ tam anlamıyla rafa kaldırdı.

Kaliteli fanzinlerin yaygınlaşmasını destekliyorum, en azından ticari beklentileri ve bağlı oldukları bir firma yok. Edebiyat genel anlamda dergicilik oyunundan sıkıldı, nedenleri ortada: Birisi, dergisinde yayımladığı şiiri toplumun ahlak yapısına ters olduğu için, sırtını toplumun kafa okşayıcı yapısına yaslamak adına şairini satarak dergiyi kapatıp ortalıktan toz oluyor, sonra o şair sosyal medyada ölüm tehditleri alıyor, şair bir süre sosyal medya hesaplarını kapatıp sokağa çıkamayacak hale geliyor, aslında bakarsan şair zaten şair değil, popülerite kazanmak adına (şirketler tarafından desteklenen) dergilere saldıran ve bu işten zararlı çıkan kişilerden sadece biri.

Diğeri, photoshop’la Boğaziçi Köprüsü’ne Nazım Hikmet’ten bir dörtlük yerleştirip, asli kitlesine selam çakıyor. Çok daha önce Taylan Kara’nın da yazılarında bahsettiği gibi ünlü ve az ünlüleri, sol’dan alıp sağ’a satar, arkalarına baktığınızda yine sözde ahlak bekçilerini ve medya patroncuklarını görürsünüz.

Diğer bir çevre ise yeterli okur kitlesine bir türlü ulaşamadığı için altı ayda bir farklı konseptlerde dergi çıkarıyor, edebiyat ayağına, bir sayıda Ayşen Gruda’ya diğerinde ise Hayko Cepkin’e falan rastlarsınız, tek dertleri oligarkların yerini almak olan bu başarısız hareket, genellikle olamadığını eleştiriyor.

En üst ligde ise elit edebiyatçılar var; onlar genellikle aydın/entellektüel çizginin temsilcileridir, cukkaları sağlam olduğu için alt kesim edebiyatçılar ve elitist okur çevreleri tarafından yakından takip edilir ve daima övgüye değer bulunurlar, fular alışkanlığı bir alt zümreye bu kodamanlar tarafından kazandırılmıştır. Üçüncü ligde ise tüm bunların minimal tezahürü: Çay, kahve, kitap, edebiyat, vs. biraz önce de bahsettiğim gibi, dergilerle işi olan bir adam değilim ve günümüzde dergiciliğinin geldiği nokta hiç umurumda değil.

Popüler olana karşı durma konusu cepte. Ben soruyu tersinden sormak isterim: “Şu özelliklere, bu şartlara sahip olan popüler bir iş de bağra basılabilir” gibi bir ölçütün var mı?

Evet genel olarak popüler olana karşıyım ama bu sivri köşeleri olabilecek bir konu değil ve bunu bir parça irdeleyecek olursak bir sürü tezat ortaya çıkabilir. Örneğin bu; Radiohead’i seviyorum ama aynı zamanda popüler müziğe de karşıyım demek gibi bir şey olur. Buradaki ölçüt kendini nerede konumlandırdığınla alakalı. Bir ara Lautreamont okumak çok modaydı ancak Maldoror’un Şarkıları hâlâ efsane

Bu noktadan itibaren, bir nesneyi ya da kişiyi popüler kılan şey tam olarak nedir diye sormak gerekir, bir pop şarkıcısının sahip olduğu genel geçer popülerizm mi yoksa gerçekten güzel bir filmin, seyircisi tarafından hak ettiği değeri görmesi mi. Ben ikincisinden yanayım, iyi bir iş gerçekten iyi bir iş olduğu için popüler olabilir, bence bunda herhangi bir sakınca yok. Maksat popüler olmayı istemek ve bunun için mücadele etmekse orada yollarımız ayrılır. Kısaca, her şey birbirinin içine geçmiş birer halka gibi, kendini, bunun ne kadar dışında tutabiliyorsun bütün mesele bu.

Kaburga’nın dümenindeki Uluer’in bir de şiir kitabı yayımlandı geçen yıllarda, “Arabesk yahut Death Metal”. Tamamen fikirlerini anlatabilmek, bunu okuyanları düşünüp tartışmaya itmek için soruyorum: Butik bir yayınevinden de olsa barkod giyip rafa çıkan bir kitabın var. Bu senin için rahatsız edici bir durum oldu mu?

“Arabesk veyahut Death Metal”, bana göre son yıllarda yazılmış en iyi şiir kitabı. Sadece bir üretki olarak değerlendirecek olsan bile bu soruya başlı başına bir cevap. Kendimi politik bakımdan herhangi bir şekilde tanımlamaya karşıyım. Ancak çoğunun yaptığı gibi, muhalif olmak, karşıt olmak gibi -sadece söylemde kalmayan- şeylerden de bahsedebiliriz.

Kitabın arkasında bir bandrol var evet ama bu, içinde natürmort türde şiirler olan bir şiir kitabı değil, politik bir tavrı var, ancak politikayla ilgili bir kitap da değil, bu konudaki fikrimi özetlemem gerekirse; modern şiir -ana hatlarıyla- modern toplumu anlatamıyorsa kimse kusura bakmasın herhangi bir şiir kitabını açıp okumam. Bu açıdan düşünmeye devam edersem, biraz önce de belirttiğim gibi, üzerinde kültür bakanlığının bandrolü bulunan bir kitapla sistem karşıtı söylem de geliştirebilirsin, ben estetik ve duygudan bağımsız olarak bunu gerçekleştirdim, kısacası her şey senin elinde. Sadece karşıt olmak benim için tek başına bir anlam ifade etmiyor.

Sub Press çatısı altında “Anadolu Ekspresi: Yeni Türk Şiiri”ni hazırladın. Şenol’a da sorduk, bir de senden duymak isteriz: Nasıl çıktı bu fikir, kitabın yayına hazırlanma süreci nasıl oldu?

Şenol’un zaten eskiden beri böyle bir niyeti vardı, sadece hayata geçmesi biraz aksadı. Bir gün bu konu hakkında konuştuk, bana böyle bir şeyi yapıp yapamayacağımı sordu, ben de kabul edip elimden geleni yaptım.

Aslında bu isteğin nedeni yine Kaburga’ya dayanıyor. Şöyle ki; şiir yazan ve aynı zamanda basan biri olduğum için, çevremde kimin ne yazdığını üç aşağı beş yukarı biliyorum ya da potansiyeli tahmin edebiliyorum. Kitabı hazırlarken öncelikle içinde yer alacak isimleri ve şiirleri belirledim, daha sonra bir ekip oluşturup İngilizceye çevrilmesini bekledim. Başta çeviri konusunda kaygılarım vardı ama ekip, Kerem başta olmak üzere sıkı ve de özverili bir iş ortaya koydu, ardından son okumalar, mizanpaj derken tamamlandı. “Anadolu Ekspresi” nitelikli ve içimize sinen bir çalışma oldu, modern şiir diye tabir edebileceğimiz türde bir kült antoloji.

Bu işe girmemdeki nedenleri hesaba katarsak, bu şiirlerin bir antoloji olarak sadece burada dolaşımda olması fikrinden çok İngilizceye çevrilecek olması ve dolayısıyla yaşadığımız ve yazdığımız şeyin başka coğrafyalarda da okunabilecek olması düşüncesi olarak özetleyebilirim. Benimle birlikte birçok insan bu kitaba emek verdi, çevirilerden, kapağına gerçek bir kolektif işiydi. Kitap şu an, Türkiye dışında, Amerika başta olmak üzere Avrupa’da çeşitli ülkelerde satışta, son olarak, Princeton Üniversitesi bu kitabı kütüphanesine koydu, bu hepimiz adına gurur verici.

Bir sonraki şiir kitabının yolda olduğunu biliyorum, Sub Press’ten mi gelecek, ne aşamada kitap?

Bir sonraki kitap şiir değil, daha çok deneme ve düzyazı ekseninde deneysel bir çalışma. Benim için tanımlaması biraz güç çünkü örneklerine pek rastlanılır bir tür değil. Bu teorik olarak üçüncü kitabım olacak ve dosyayı SUB Press’e teslim ettim, okundu ve yayına alındı, şayet bir aksilik olmazsa ekim ayında çıkması planlanıyor.

Bugünün gerek popüler, gerek nispeten ana akım dışında kalmış edebiyat ve yayıncılık dünyasını nasıl görüyorsun? Dönemin bir dili, bir özgün kumaşı var mı sence? Piyasayı domine eden sığ oluşumların arasından nitelikli bir dönem edebiyatı çıkar mı dersin?

Bu ülkede her konuda her kafadan bir ses çıkıyor, bilen bilmeyen herkes sadece konuşuyor, iş icraata geldiğinde ise ortalıkta kimse kalmıyor. Dönemin özgün bir kumaşı tabi ki var, salt şiir anlamında “Anadolu Ekspresi”ni referans olarak gösterebilirim.

Senin de söylediğin gibi “Piyasa Edebiyatçılığı” diye bir tabir var ve yayıncısından yazarına, şairine gerçek anlamda birbirinden ayrık gibi duran ancak birbirine göbekten bağlı bütünlüklü bir kütleyi oluşturuyor. Bana göre bu ülkede yazar değil okur eksikliği var. Eğer birey olarak bestseller raflarından öteye gidemediysen, edindiğin okuma alışkanlığın haliyle dizi izlemek gibi bir şeye evriliyor, bu seni kültürel düzeyde bir okur profilinin olamamasına itiyor, yeterli altyapın olmadığı için hayatın boyunca gerçek bir okur olamıyorsun, gerçek bir okur olamadığın için sorgusuz sualsiz sana sunulanı satın alıyorsun, baloncuklardaki şiirimsilerin fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşıyorsun.

Edebiyat diye sorduklarında aklına Cemal Süreya’dan başkası gelmiyor. Bu sorunun yanıtı bana göre tamamen bu, nitelikli işi nitelikli okuyucu bulur ve okur, bu bir endüstri hareketine dönüştüğünde ise herkes kazanır, tüm bunlar gerçekleştiği takdirde; yayınevine para verip kitap bastıramazsın, jüriyi ayartıp edebiyat ödülü alamazsın, bir dergiye yazı ya da şiir gönderirken bir başkasının selamını iletmek zorunda kalmazsın… Eğer okur prototipiniz yoksa –tıpkı burada olduğu gibi- saçma sapan kitap ve dergilerin yayımlanmasına ve okunmasına neden olursun, biraz ilerisi zaten çöplük.

Son olarak, bu röportajı okuyup Kaburga’ya, tişörtlerine ulaşmak veya yazı göndermek isteyen arkadaşlarımız ne yapsınlar?

Tişörtler ve KMZ box-set için kaburgamegazine @ gmail.com adresinden irtibata geçebilirler, şiir göndermezlerse sevinirim.

kaynak : kalem kahve klavye


Telekültür’de Ali Şimşek’in konukları, Grafik sanatçısı-fanzinci Erman Akçay ve yayıncı-çizgi romancı Servet İnandı ile bağımsız yayıncılık, fanzinler, karşı kültür ve yeraltı edebiyatı ile ilgili sohbet etti. Programda, Türkiye’de çizgiroman ve grafik romana ilgi de irdelendi.

Istanbul Underground Poetic Terrorism

Bu bir yok etme savaşıdır-
Vücudunu ve dünyanın akıl perdelerini
kullanarak hücre hücre savaş-
Orgazm ilacından çürümüş bedenler-
Fırınlardan ürperen bedenler-
Dünyanın tüm mahkumları dışarı çıkın-
Stüdyoyu yerle bir edin.

Fotoğraf düşüyor- Söz düşüyor-
Bütün ulusların partizanlarını kullanın-
Hedef Orgazmının Işın Tertibatları-
Gothenburg İsveç- Koordinatlar 8 2 7 6-
Stüdyoyu alın- Yönetim Defterlerini alın-
Ölüm Cücelerini alın-
Kuleler, ateş açın.

Tüm ulusların partizanlarını çağırarak-
Dil harflerini değiştirin-
Söz hatlarını kesin- Turistleri titretin-
Kapıları boşaltın-
Fotoğraf düşüyor-
Gri Odayı kırarak girin.

W.S.B


$enol Erdoğan

Erekte Şiir Nedir?
Erekte şiir ayaktadır, başkaldırır… Sadece sisteme değil; aynı zamanda dünyaya ve insana da… Parıltılı hümanizm nutuklarına karnı toktur; kötülüğün kaynağını hep insanda arar. Karanlığı çift yönlü okur; gerektiğinde karanlığa dalmaktan çekinmez.
Politik doğruculuğa ve benzer liberal zırvalara pabuç bırakmaz; hep uyanıktır, ayaktadır. Aynaların ve kadınların çoğaltma gücü ile sistemin kendini yeniden yeniden üretme gücü arasında gerekli analojiyi kurar; bu yüzden fallik bir dilden kaçınır.
Hayatın her alanından sızan şiddeti görmezden gelmez; yalanı reddeder; hastalıklarına karşı da dürüsttür. Şiddetin söylemini-eylemini de içine alır. Sade’dan Artaud’a bir gelenekten beslenir, yani Erektedir…

Erekte Şiir, Sokak Şiiridir;

Sokağın deneyimlerine ortak olmak, sokakta yeni deneyimler yaşamak, gündelik gerçekliğin gizlediği olağanüstüyü açığa çıkarmak, yeni durumlara yelken açmak…

Önemli olan sadece sokakta kalmak-yaşamak değil, sokakla yaşamaktır. Şiir sadece basılı kağıda hapsedilemez. Markör ile duvara, elektrik direğine, telefon kulübesine de yazılabilmelidir. Sokaklara kendimizi sürüklerken stickerlara şiir otomatik yazılmalı ve yapıştırılmalıdır. Büyük bina çatılarından, otobüs camlarından kuşlanmalıdır. Sokakta yazılan şiir kaynağına yani sokağa geri dönmelidir.

Erekte Şiir, Gerçekliğin Karşısındadır;

Gündelik gerçekliğin sistemin sürekli yeniden ürettiği bir illüzyona dönüştüğü 21. yüzyıl başında Erekte Şiir, Gerçek için gerçekliğin karşısındadır. Gerçekliği düş ile takas eder.

Erekte Şiir, Anti-Oligarşiktir;

Edebiyat dünyasının köşelerini tutmaya çalışan, egolarının ağırlığından kendi cemaatlerini kuran, ‘bu iyi-bu kötü şiirdir, bu şiirdir-bu değildir’ fetvaları yayınlayanlardan icazet almaz.

Erekte Şiir, Bağımsızdır;

Her hangi bir güç merkezi yada odağına uzaktır, onlara eklemlenmez, bağımsız ve özgür varolur. Şiirin belli kurallara, geleneklere bağlı olmasını manupüle eden derebeylerine karşı özgünlüğün ve özgürlüğün savunucusudur.

Erekte Şiir, Liberterdir;

Toplumun her hücresine kanser gibi yayılmaya çalışılan lümpen milliyetçi, gerici, muhafazakar anlayışlarla uzlaşmazdır. Osmanlıca avangard kurgulara pabuç bırakmaz.

Erekte Şiir, Erektedir!

Rafet Arslan, 22 Haziran 2008


ermageddon 01

The Manifesto of Erect Poetry

What’s Erect Poetry?
Erect poetry is upright, it rebels… Not only against system, but also against the world and man… It is not diverted by luminous humanistic speeches, it always looks for the origin of malice in the man. Erect Poetry reads darkness in two directions. It dares to dive into darkness when necessary.
It is not deterred by political correctness and similar liberal foolishnesses. It is always awake and stands up. It erects the visible analogy between the productive power of women and the reproductive power of the system to build itself again. Therefore, it avoids using a feminine language. It doesn’t underestimate the violence coming out of every part of life, it refuses lies and it is also fair to its own pathology. Erect Poetry concerns the discourse on violence and the act of violence as well. It takes its roots from a tradition stretching from Sade to Artaud. It is therefore Erect. ( 2007)

Erect Poetry is Street Poetry.

To take part in the experiences of the street, to live new experiences on the street, to reveal the extraordinary hidden by daily reality, to sail to new situations.
The important thing is not only to stay and/ or live in the street but to live with street. Poetry can not only be imprisoned into the printed paper. It should be written onto the walls, onto the electric polls, onto telephone boxes with markers. While we are strolling around the city, poems should be written automatically on the stickers and they should be put on the outer face of the city. They should be thrown from the roofs of the buildings and bus windows. Poems written on the street should go back to its origine, i.e. to the street.

Erect Poetry is against Reality,

At the beginning of the 21st century, where daily reality is transformed into an illusion reproduced by the system, Erect Poetry is against reality for the sake of the Real. It swaps reality with dream.

Erect Poetry is Anti-Oligarchic,

It doesn’t need to take confirmation from those authorities establishing their own institutions under the heavy loads of their ego, and who are giving their fetwa as this is a ‘good poem’ or this is a ‘bad poem’.

Erect Poetry is Independent,

It stays far away from a center of power-holder. It doesn’t depend on an authority. It is independent and free. It advocates the freedom of poetry and its individuality against those seigneurs who manipulate that poetry should be dependent on certain rules and traditions.

Erect Poetry is Libertarian

It never comes to terms with lumpen nationalist, conservatist, orthodox approaches which are spreading like cancer through every cell of society.

Erect Poetry Erects!

Rafet Arslan, 22 June 2008


P.K.D. x Creepy

 Ziriab Mobile 2015

X-File

‘Çok fazla hayal kuruyordum. Geceleri çok fazla kötü sekans kaydediyordum. Zehirlenmek üzereydim. Her akşamın açılışında, kıyıya vuruyor, bayrakların yarıya indirilmesini seyrediyordum. Çok fazla dikey labirent vardı iki tarafta da. Savaşmaya yeter de artar, milyonlarca hortlak. Yumurtaları çalınmış birkaç gökdelen, yeterince enkaz bölgesi, birkaç önemli köprü, tamamlanması konusunda şüphelerin sürdüğü bir tünel vardı. Zamanında birkaç günde yüz bin insanın öldürüldüğü meydanlar, çok mühim ofislerin kurulabileceği saraylar, yıkılmış bir imparatorluğun tavşan avlanan küçük koruları; bir zamanlar dudağın ucunda bir benin güzelliğinden fazlası değilken, artık bütün iç organlara sıçramış tekkeler vardı. Boğazın hangi tarafında olduğumuzun hiçbir önemi yoktu. Sırtımızı verdiğimiz kentin içinden sesler geliyordu her halükarda. Tıkalı damarların çeperlerine sürtünerek ilerlemeye çalışan; tanıdık, alışıldık; gerçekten sinirlerimiz bozulduğunda, dayanılmayacak kadar karanlık bir hayatın sesleri. Dev kalyonlar gördüğümüz yoktu; yüzümüzün ortasından salakça bir tebessüm gibi geçip giden petrol tankerleri vardı yalnızca. Sessizce deldikleri sisin içinden, boğazın karşı tarafına bakmaya devam ediyorduk. Boşlukta, sisin kendisi; sis hiç kalkmasa bile, in cin top oynatacak kadar tanıdığımız bir diğer kent vardı ardında. Sarayı ele geçirebilirdik, köprüleri ateşe verebilirdik, meydanlarda büyük ateşler yakabilirdik. Küçük bir çeteyle yapabileceğiniz şeylerin haddi hesabı yoktu. Ama bütün bu kızgın hayalleri de çantama tıkıştırıp, alışveriş için gerisin geri içkente dönüyordum.’

Taylan Taftaf


brainpunk_grafik_02

Emre Varışlı, 2015

Edebiyat edebi değildir. Edebiyat tarihin tozlarını üstüne çekmez. Edebiyatın raf ömrü yoktur. Edebiyat argoyu ve serseriyi uzaklaştırmaz. Edebiyat cinsiyet suçu barındırmaz. Edebiyat yalnızca heteroseksüel – romantik bir çöplük değildir. Masaları kaldırın ve daktilolarınızı şov için kullanın. Masaları kaldırın ve kelimelerin özgürleştiğine tanıklık edin. Masaları kaldırın ve kütüphaneleri sahneye çevirin. Görsel malzeme ve kelimelerin ihtişamını buluşturun. Kitaplar görüntüye giriyor matbaalarda sesleri yükseltip okumaya başlıyoruz. Sesler birbirini takip ediyor. Cümle demek müzik demektir. Edebiyat titreşimlerle çoğalır ve dans başlar. Edebiyatla dans edebilirsiniz. Kamerayı şaire doğrultun ve onun kendi bedenini bir pankarta dönüştürdüğünü görün. Edebiyat editoryal kadronun onayını beklemeyecek ve sadece sayfalarla çoğalmayacak. Edebiyat sanat galerilerinin dışında dolaşan bir şey değildir. Edebiyatın fotoğrafını çekebilirsiniz. Edebiyatla akşam bir şeyler içmeye gidebilirsiniz.


21. Yüzyıl İçin Siber-Sürrealist Manifesto

ya da Dance Macabre:

Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !

Bizim ya da 21. yüzyılın rüyalara dalıp gitme lüksü yok. Bugün 21. yüzyıl Siber-Sürrealizminin temel deneyim alanı rüyalar değil; gündelik hayatın kendisidir.

İşte bu yüzden bu toprakların yaşamış ben diyeyim tek gerçeküstücü grubu siz deyin tek avangard deneyimi bir gün sahaya geri dönecek olursa bu kadar ahmaklık ortasında ana gövdesi ‘dans topluluğu’ olacaktır.

Sekiz ya da on pilli el teybi, türler arasında sörf yapabilen en az bir Mc, beyaz eldivenler, tuhaf şapkalar, yerine göre maskeler ve d.i.y. kostümler, bir kaç devre ile zamanı sıçratacak gürültü makineleri, cennetlik müzisyenler, kafalarının üzerinde dönen yakışıklı oğlanlar ve bir şehri yıkarcasına dans edebilen kızlar ve drag queen‘ler.

Sokağın azgın şiiri, tag vs graffiti ve art brut, devasa ayaklı kolonlardan yapılan sahil enstalasyonları, Alsancak çimleri, Porsuk Adası, Moda Sahili, Saat Kulesi Meydanı ya da zombi kostümüne bürünmüş Ziggy Stardust’tan farksız çılgın çocuklar.

Nostalji, karasafra ve donmuş zamanın 21. yüzyıl Sürrealizminde yeri yok.

Asıl şimdi caddelere, sahillere, parklara inip zombiye dönmüş topluluğu dansla, sanatla, aşkla baştan çıkarma vakti.

Şimdiki geleceğin Gerçeküstücü sloganı: “Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !”

Selam olsun Olimpos’un eskici dükkânlarına karşı gözü kapalı hayata balıklama dalan sokağın çocuklarına.

Ve Aşk olsun !

Rafet Arslan

Eski Sürrealist Büro, Kadıköy Merdivenler

2 Haziran 2016


jesus02

‘Göklerden gelen bir karar vardır’
Türkçe’nin tabuları yıkılıyor

Delirenler haklıdır, define yıkık yerlerdedir
Ve Jesus Punk yıkıntıların arasında belirir
Maddeyi bilir, maddeden geçer
Asıl çıkılması ve eylem yapılması gereken sahnenin
gündelik hayat olduğunu bilir.

Herkesi kurtarmaya gelmiştir
Pelerini olmayan ve oyuncağı yapılmayacak bir kahramandır o
O, cinsel olmayan bir cinsel metadır
Bir Mesih televizyonda iner halkın arasına
Canlı yayında acıyı izliyoruz
Aziz elleriyle dokunuyor aynı anda herkese
Parlak şehir çölünün ortasında seslenir: “Persona yıkılsın !”
Maaşlı çalışanların körlüğünü bilir
ve askere çağırılanların aczini hisseder.

Jesus Punk anonim değil
Jesus Punk çarmıhını sırtında taşımaz !
Reklam panosunda sırıtmaz ve arkanızdan konuşmaz !
Siber çağa uygun bir yıkım geliyor
Ölümü kutsama, ölümün fotoğrafını çekme !

Jesus Punk cinsiyetsiz ve ırksız
Jesus Punk siyah ve beyaz
Jesus Punk çocuk işçi ve seks işçisi değil !
Jesus Punk senin saçma hayallerini gerçekleştirmiyor
Mum yakman, tavaf etmen, dua için diz çökmen gerekmiyor
Jesus Punk sosyal medya fenomeni değil !
Jesus Punk anonim değil !

Jesus Punk, Tanrıyı dinlerin elinden kurtarmaya geliyor

Yıkılsın persona !

Kozmik zulüm ve büyük sahne yok olacak !

Emre Varışlı
2017 İstanbul


saptırma_03

بِسْمِ ٱللّٰهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيم

Yeni Bir Gökyüzü

Kontrolsüz bir patlamanın yeni bir gökyüzü inşa edeceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kontrolsüz bir patlamanın yeryüzünü ve suları kendi biçimine dönüştüreceği, kaleme alınmış tüm uluslararası retoriğin saçmalığını bir tuşla sınırsız kılacağı, bir tuşla sileceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kol saatlerinin icadı veya kütle-zaman ölçeğinin fiziki kavramsallığı keşfedilme ânında doğruydu. Tahayyül edilirken, bin yıldır, doğru bir şekilde ‘akla getirildi’. Ancak tahayyülün güzelliğinde akla getirilen her ‘gelecek’, endüst-realitenin vahşetinde sevimli birer ‘tüketim unsuru’ gibi sevgilinin omzuna kondurulan küçük, tüketimsel ve yalancı öpücükler olarak ‘kapitalizm’in gizli ellerinde çöpleştirildi. Kalite ve mükemmellik, teknolojiyi daha güvensiz kılıyor, sürdürülebilirlik ve çevrecilik doğaya daha çok zarar veriyor. İnsan hakları, gönüllü köleliğin kartvizitini oluşturdu. Pazar ve pazarlama, matematiğin hakikat temsilini yok etti. Demokrasi, bugün, truva atı bile değil; Gregor Samsa’nın ruhunun yaygınlaşmasıdır bu topraklarda demokrasi… Çağdaş sanatlar ve mimari, plastik ya da taş bile değil; ölümcül çimentodan kuleler ve hapishane gözenekleri kurdu. Müzeler artık görkemli birer ibadethane ya da mezarlık bile değil; müzeler kahve ile boş zamanın pazarlanmasının merkezleridir.

Anlayalım artık; yeni bir kutsallık inşa edilemiyor. Ülkelerin yenisi ülkelerin yok edilmesinin el-kitabıdır. İnsanlık, ruhunun kendi ruhuna terk edileceği ânın özlemini tahayyül ediyor. Kalbimiz ve dilimiz; anlayış, şefkat, erdem ve vicdanla dolu bir dini açılım değil. Anlayalım artık; kontrolsüz bir patlamanın ruhumuza katacağı yatıştırıcılığı… ‘Bakmak’, kontrolsüz bir patlamanın tahayyül ânlarıyla birlikte önem kazanıyor; ‘anlam’ın yerine geçecek akıl dışı mutluluğun imgelemini, dahası imgelemin özgürleşmesini sağlıyor. Tahminsizliğin büyük geleceğini…

Tahminsizliğin ve sonrasızlığın kargaşayla biçimlenen geleceğini yakinen sevelim. Yeni bir gökyüzünün inşasını tahayyül edelim: Bu arzuyu kabullenelim.

Zafer Yalçınpınar
13 Haziran 2017, Kadıköy


 GÖSTERİ EKONOMİSİNE KARŞI

KARGAŞA PROJESİ

KARGAŞA PROJESİ, BİR NUMARALI GÖREV: Şeyleri topluluğun, ailenin, ideolojinin ve diğer insanların gözleriyle görmeye son vermek.

KARGAŞA PROJESİ, İKİ NUMARALI GÖREV: Kaybedenlerin kazanacağı bir oyun yaratmak.

KARGAŞA PROJESİ, ÜÇ NUMARALI GÖREV: Söylenmemiş şeylerin söylenenlerden daha önemli olduğu saldırıları sürekli kılmak.

KARGAŞA PROJESİ, DÖRT NUMARALI GÖREV: Dolaysız deneyimlerin rehberliğinde bireyi, bilinçaltını ve rüyaları cephane haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, BEŞ NUMARALI GÖREV: Otoriterlik ve edilgenlikle mücadele etmek için pratikteki her yalpalama anında radikal yaptırımlardan kaçınmamak.

KARGAŞA PROJESİ, ALTI NUMARALI GÖREV: Burjuva değerlerine ve sanat piyasasına yönelik küçümseyici bakışı beslemek, ideolojiyi reddeden bir barbarca isyanı örgütlemek.

KARGAŞA PROJESİ, YEDİ NUMARALI GÖREV: Şimdiyi yaratmak için seferber olmak, düşlerimizi ve arzularımızı onları hapseden gelecek kaygısından kurtarmak.

KARGAŞA PROJESİ, SEKİZ NUMARALI GÖREV: Kolektiflerin şiirsel, ateşli ve şakacı olması gerektiğini bir an olsun unutmamak.

KARGAŞA PROJESİ, DOKUZ NUMARALI GÖREV: Aklı ve tutkuyu olabilecek en mükemmel biçimde birbiriyle bütünleştirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON NUMARALI GÖREV: Müesses nizama, otoriteye, dile, bizi hipnotik uyuşukluğa sevk eden her şeye ölümcül darbeler indirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON BİR NUMARALI GÖREV: Herhangi bir davaya bel bağlamamak, kendi hayatını başlı başına dava haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON İKİ NUMARALI GÖREV: Apolitik hedonizmden, cemaatçilikten, ahbap çavuşluktan uzakta konumlanmak, eleştirinin eleştirisini ihmal etmemek.

KARGAŞA PROJESİ, ON ÜÇ NUMARALI GÖREV: Kurban etmeyi, çalışmayı, suçluluğu, mübadeleyi hayatta kalmanın olmazsa olmazları olarak sunan tekno-endüstriyel sisteme karşı yıkıcı bir iradeyle direnerek hayatın tüketilmesine engel olmak.

KARGAŞA PROJESİ, ON DÖRT NUMARALI GÖREV: Özerk bireylerden oluşan topluluklarla emir ve lütufla yönetilen kalabalıklar arasındaki nitel farkı teori ve pratikte göstermek.

KARGAŞA PROJESİ, ON BEŞ NUMARALI GÖREV: Soluk alıp vermeye devam ettiğimiz müddetçe son sözün henüz söylenmediğinin bilincinde olmak.

UYUMSUZLAR FRAKSİYONU 2019


istanbul_underground

our message is simple
where our music is welcome
we will play it loud
where our music is challenged
we will play it louder

A.I.D


Riot Girrrls İstanbul

Dilara Özden ‘Alternatecyborg’ 2020

ŞİDDETLE KALÇAM

dokunamazsınız !..

Neslihan Yalman

kalçamı yağmurlarla taşlanmış mabedinde diriltiyorum
militan yanardağın eteğinde alevlenirken o
ruh göçüyle bebek cesetleri boşaltıyorum banyoya
kibirli altın rezervlerini talan ederek

kimse şehvetini donukluğundan saklayamaz

kusurlu avuçlarımla bıçaklıyorum yanaklarından onu
gecelerce yoğun bakımda yırtmaçlı kefeniyle
ağırlığını asla başkasının kucağında bırakmıyorum

kimse değerini diğerinden çekip alamaz

kalçam genişlediğinde nemle depremleniyor
yerküre şeytanı gücünü kütürdetirken
sarhoşluğun damgasını taşıyan bir elektrik direğine
omuzlarından kelepçeliyorum bütün yarıklarımı

tazecik yemişler dallarından sarkıyor

nıralugyud imitiy niskes ridimitib


portfolio
Gözde Gürel ‘Anxiety’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)

Çok genç, ama bir o kadar da derinlikli bir sanatçı Gözde Gürel. Çalışmalarında insanı tüm kaygıları, acıları ve umutlarıyla ağırlıyor.

Gözde Gürel ile Sanata ve Topluma Dair

Röportaj: İpek Yeğinsu / artlog.art50.net

Çalışmalarınızda otobiyografik öğeler, psikolojik referanslar ve toplumsal eleştiri ön plana çıkıyor. Sizce günümüz toplumlarının en önemli sorunu nedir? Sanırım çok değerli olduğumuzu düşünerek kendimizi sürekli değersizleştiriyoruz; dolayısıyla kendimizi değersizleştirdiğimiz insan ilişkileri içinde buluyoruz. Bu, ironik olduğu kadar  yorucu da birşey; ne isteklerimiz ne de karamsarlığımız bitiyor maalesef.

Çalışmalarınızda çizgi roman ve karikatürle akraba bir yaklaşımdan söz etmek mümkün. Takip ettiğiniz çizgi romanlar var mı? Sıkı bir takipçisi olmamakla birlikte çizgi roman okumayı seviyorum. Özellikle Image Comics’in serilerini oldukça çağdaş ve ilham verici buluyorum. Wonder Woman ve Batwoman gibi cinsiyet normlarını yıkan karakterlerin hikayelerini okumak hoşuma gidiyor.

İşlerinizde sosyal fobiyle ilgili birçok referans mevcut. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Hem internet öncesi ve hem de sonrasına denk gelen kuşaktan biriyim ve çok rahat günler geçirdiğimizi de söyleyemem. Duygularımız ile pratiğe döktüklerimiz, sürekli çatışma halindeler ve problemlerimizi gerekçe gösterip insanları yanımızdan uzaklaştırmaya alıştık.

portfolio
Gözde Gürel ‘Antisocial Anthem’ –  ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)
portfolio
Gözde Gürel ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)

Beğeniyle takip ettiğiniz sanatçılar? Esinlendiğiniz yazarlar? Matt Gordon, Alice Wellinger, Camille Rose Garcia, Alessandro Sicioldr, Elif Varol Ergen, Mercedes Helnwein, Nick Sheehy, Ali Elmacı ve Thomas Ascott’u sayabilirim. Lisedeyken William S. Burroughs’dan esinle resimler yapardım; halen serbest çağrışımları olan ve zihnini dolambaçlı bir gezintiye çıkaran yazım tekniği ilgimi çekiyor. Özellikle bir iş üzerinde fikir geliştirirken serbest çağrışımlar güzel sonuçlar veriyor.

Yakın gelecekte sizden hangi projeleri bekliyoruz? Şu anda öncelikli planım motivasyonumu yüksek tutup daha da çok üretebilmek.

for more artist’s works : instagram.com/ggurel


lucy_96dpi
Illustration for Diabolizer and Persecutory concerts by Lucy Ferra

Öldüren Cazibe : Lucy Ferra

Ağustos 2014

Lucy, merhaba. Son zamanlarda neler çiziyorsun, anlatmak ister misin? Merhaba. Son zamanlarda açıkçası beynimi susturmak için yanımdan ayırmadığım defterlerimi karalıyorum; özellikle birşeylere odaklandığımı söyleyemem; o an nasıl olması gerektiğine inanıyorsam o şekilde yapmaya çalışıyorum. Ama genel olarak anlatım tekniklerine yoğunlaşmış durumdayım. İllüstrasyonu kuvvetlendirecek ya da illüstrasyonla kuvvetlendirebileceğim konular üzerinde projeler geliştirmeye çalışıyorum.

Yurdumuzda illüstrasyon sahası genişliyor, bu konuda ne düşünüyorsun? Genel tabloya baktığımızda, sadece ülkemizde değil dünyada değişmekte ve gelişmekte olan bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Teknoloji, gün be gün ilerliyor ve bu ilerleyişe görsel anlatım gücünün eklenmesiyle, bizler gibi yazı-çiziyle uğraşan insanlara yeni iş sahaları doğurması kaçınılmaz. Fakat yaşantımızdaki her şeyi çok hızlı bir şekilde tüketmeye başladığımız ve gittikçe bireyselleştiğimiz için, yapılacak her şeyi çok kısa sürede çöp haline getirmeye başlamamız beni korkutuyor. İnsanların değer yargıları değişmekte; onların doyumsuzlukları yapılan işlerin kalitesini de etkileyecektir. Ama tabii kesin konuşmamak lazım..

Bir dönem Leman’da çalıştın, ne tip işler yaptın, biraz bu dönemden bahseder misin? Karikatür ve mizahtan ziyade çizgi roman, grafik ve illüstrasyona daha yakınsın sanırım ? Yanılmıyorsun, illüstrasyon ve çizgiromana daha yakınım. Leman farklı bi kafaydı. Aynı anda, deli gibi gerilim yaşarken bi taraftan da sinir stresi atabildiğim bir ortamdı. Genelde üçüncü sayfa ve renklendirme yaptım bazen de her işin adamı oldum. Biraz tembel olduğum için (belki birazdan da fazla), çalışmalarımı temize çekip veremedim. Ama güzel bi tecrübe, güzel bi keyif, toz kokusunu bile özleyebiliyor insan.

lucy_double
Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)
img404
Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)

Dylan Dog’ı çok sevdiğini biliyorum. Dylan’ı senin için özel kılan nedir? Dylan’ı özel kılan bir değil onlarca sebep var. Yazsam roman olur belki. Teknolojiyle arasının hep kötü olması, ilişkilerinde dikiş tutturamaması, yükseklik korkusunun olması, sıklıkla parasız olması, inandıklarının ardından koşması onu ‘normalleştiriyor’. Korkuları olan bir ‘kahramandan’ bahsediyoruz aslında. Çoğu zaman kendimle özdeştiriyorum onu. Komik geliyor belki kulağa ama evet, ben bir çizgiroman karakterine aşığım ve belki bir gün çizgilerde buluşuruz.

İleriye yönelik planların neler? Engel tanımıyorum. Kafamda çok fazla sorun var ve bunları dışarı çıkartmanın derdindeyim. İnsanlar görsün bilsin derdinde değilim, yeter ki çıksınlar benden ve belki o zaman sıkıntılarımı bir nebze olsun hafifletebilirim. Çapraz sanatların gücüne inanıyorum, illüstrasyonu kağıttan dışarı çıkartmak istiyorum. Tek bir amacım var, insanları rahatsız etmek.

lucy_small
Some sketches for linoleum print by Lucy Ferra (2014)

Ve ben yola çıktım bile…

lucyferra.tumblr.com


Aseton (6)
Nazlı Karaturna (2017)

Nazlı Karaturna

Müzisyenliğinin yanısıra çizimleriyle de ayrı bir güzel, namı diğer Aset0n.

Aseton (3)
Nazlı Karaturna (2017)
Aseton (7)
Nazlı Karaturna (2017)

don’t forget to check for more at  :

a s e t 0 n


merve morkoç (5)
Lakormis (2015)

Merve Morkoç ‘Lakormis’

1986 İstanbul doğumlu. İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Onu sokağa işlediği fantastik figürleriyle tanıdık, kısa sürede yeteneği ve sabrı sayesinde sanatını galerilere kadar taşıyabilen orijinal sanatçılarımızdan, genç yetenek, grotesk imgelem. Aynı zamanda yakın zamanda dostlarıyla birlikte 49/ 50 ismini verdikleri baskı resim ve tasarım atölyesini de işletiyorlardı.

merve morkoç (2) double
Lakormis (2015)
merve-morkoc_11
Lakormis (2017)
Merve Morkoç

Merve Morkoç is a Turkish illustrator based in Istanbul. The images of beauty and ugly come together in an harmony at the same body and on the same surface. Merve Morkoç’s paintings are inspired by the culture and life of the streets, where she feels independent. For her, the internet, streets, gallery walls, paper and materials of any size can easily turn into efficient spaces. In this context, the artist is enthused by animation figures, commercials and narrative styles of urban origin that surround her. In her works, Morkoç is capable of creating alluring narration and forms, while keeping a characteristic distance with the viewer. Her approach can be summarized as: “Ugly as a concept, yet charming as a package”. Referring to her murals Morkoç says: “…An infinite presence is not my concern. As a matter of fact, what matters is to be able to paint on that very wall. Five years or five minutes; well, frankly, to me, it doesn’t matter at all.”  Merve Morkoç was born in 1986 and has graduated from the Department of Graphic Designs at Mimar Sinan Fine Arts University. Her statement is a warranty of the presence of street art in her works in the gallery with all its vitality. (taken from arts fucks me, Carolin Gölder)

More about Merve Morkoç and her works here.


m o e r o

şiir fanzini çıktı !

moero.org


Zeynep Marr (64) dekupe
Zeynep Mar, tuval üzerine akrilik (2017)
Zeynep Marr (42)

In Conversation with Zeynep Mar, Multidisciplinary Istanbulite Artist

by Çağla Bölek March 2019

1994 İstanbul doğumlu ressam, 10 yaşında resim eğitimi almaya başlıyor. Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuduktan sonra 2012’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümünü kazanıyor ve 2019 yılında mezun oluyor. Uygulamalı atölye olarak fresk seçiyor ve okul dönemi boyunca serigrafi, gravür, lif sanatı ve ebru derslerini alarak kendini geliştirmeye odaklanıyor. Yurt içi ve yurt dışı olmak üzere birçok karma sergi ve sanat fuarına katılan sanatçı aynı zamanda çizimlerinden nakış yaparak da bir çok iş üretmiştir. (Suhan Laletayyin)

dörtlü_kompozisyon_small
Zeynep Mar, nakış ‘textile works’ (2018)

If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.

Zeynep Mar is a striking young artist who is currently based in Istanbul. We talked about her inspirations, working process, and her divergent style. Enjoy the ride!

You create in various fields; painting, illustration, embroidery… Can you interpret your style and elaborate your technique? I have always been fond of variety. I do not think that one should focus solemnly on one area, at least I know that I cannot. I paint since I was a child and then I got the painting education but after a while painting only fell short. It is like eating apple everyday or looking from the same perspective. Jumping one field to another gives me peace because when I turn back to the old works that bored me then, I have a clearer, purer approach and find the right angle with new accumulations. It is a loop inside me. One might think that multiple fields can block progression but for me, everything is connected. If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.

1734751
Zeynep Mar, tuval üzerine akrilik ve posca (2017)

What does your carnivalesque, bright and bold usage of colors mean to you? What is your relationship with colors? Simplicity is not so close to me. I always want to be a productive artist but my exhibited works are not many. Actually, it is related to the difficulty of the creation process. When the moment comes I feel the excitement of a four-year-old with chaos in my head, I want to express everything and match coherent fields together and afterward feel the relaxation of that newly formed chaos. Perhaps it is related to my age and what is being experienced. I cannot be sure what kind of evolution would take place in the future…

I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring ?

I see repetitive figures and conceptions in your works. Such as women from different cultures, psychedelic effects, and nudity. Can you talk about their meaning for you? Woman figures and portraits are something I often use and nudity because of my academical past maybe. I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring? There are already dresses on everyone and everything… Those figures and conceptions are my experiences, emotions, and dreams as I am at some sort of a dimension and apparently my work here still continues. Those repetitions are not disturbing and it is okay to mingle around until they reach the next dimension. Aesthetics have been examined for centuries and consciousness is present right from the start and we question the cause of existence. All of these are fundamental, special and personal. Things that open to interpretation.

My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two.

In an earlier interview of yours, you mentioned that East Asian cultures and combinations of the opposition are inspiring for you. Considering your creative process, can we say that co-existence and acceptance of diversity are necessary in order to form a complete artwork? Yes. Different range of emotions, different materials, the unity of different ways of expressions… In the end, the universe consists of these and everything becomes more beautiful with solidarity. I believe it is important to accept and embrace it.

Your last group exhibition was at Mecra titled ‘Aysel Gürel Sergisi’. Aysel Gürel was a colorful, local artist that labeled as ‘marginal’. How was the experience of visualizing her as a radical and protest artist like yourself? I haven’t been painting for a long time and haven’t been participating in an exhibition. So, when the invitation came I was delighted. Her personality accommodates with my style easily. Because I think her as a mother, a hard-working woman, with working ethics of her own and also a woman that doesn’t care about social pressures and doesn’t have regrets. There is not a single personality and a single role in life and Aysel Gürel is a good representation of it. After I found a suitable composition for her the rest flow fluently. I took a break from embroidery and felt a strong urge towards painting because of this work. It became one of the rare works that satisfied me.

Can you talk about opportunities and disadvantages of being a rebellious young artist in Turkey? My works did not put me in a rough situation before. I often receive positive criticism and the negative ones mostly are from my school in which I can see their points. I am glad about my current position. It is necessary to experience the conflict of extremes if the aim is creating something distinctive. Focusing on one area might harm the holistic point of view. My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two. Also when the study material is the self, process flows easily. The key is to continue…

Do you have any future projects planned? How will we see Zeynep Mar next time? First of all, I would like to graduate in order to focus solemnly on my work. After that, I have some projects in mind to work on. Also, I plan to attend Base this summer and I am open to exhibition invitations.

interview by Çağla Bölek,  yabangee – All photos courtesy of the artist.

For more information about Zeynep Mar’s work,

don’t forget to visit her web-shop

kopekus.tumblr.com


Esat Cavit Başak (66)
‘Cyberpunk Girl’, photograph by Esat Cavit Başak, İstanbul (1984)

Birce Seymen

Punk Rock müzik grubu Hexaboom‘un şarkıcısı, genç yetenek, aynı zamanda serbest çizimleriyle de dikkat çekiyor : True Ankariot, Pathetic Girrrl Power !!

Birce_Seymen_small
Birce Seymen (2020)

monxx.art


Dilara Özden (21) small
Dilara Özden ‘Ghost in the Shell’ 2018

‘William Gibson’ın romanları ve bilgisayar oyunları sağolsun Cyberpunk kültürüne pek de uzak sayılmam, bunlar beni zamanla o dünyanın içine çektiler.’

Dilara Özden

Mart 2019

Teknolojinin dejenere ettiği yozlaşmış bir dünya kurgusu her ne kadar korkunç bir manzara olsa da sahnelediği çarpıcı gerçeklik, beni her zaman kendine çekmeyi başarmıştır. O dünya bir gün gerçek olabilirdi; belki de oluyordu; bunları resmetmek istiyordum, bunları kurgulamaktan zevk alıyordum.

Ve işlerimi sergileme konusunda şansım yaver gitti, çevremde kendimi ifade etmekten çekinmeyeceğim bir ortamım vardı. Fakat bu küçük halkanın dışına çıktığınız vakit yandınız! Herkes size ‘marjinal’ demeye başlar. Sanırım Türkiye’de yaşadığım dönem daha provokatif bir tarz sergiliyordum; belki de yaşadığım coğrafyanın üzerimde yarattığı stresten dolayı. Buraya yerleştiğimden bu yana yaptığım çalışmaların daha sakin olduğunu kolayca farkedebilirsiniz.

Tokyo gibi gelişmiş bir metropolde yaşıyorsun, bizimki gibi geleneksel bir geçmişi olan Japonya’nın modernleşme süreci hakkında ne düşünüyorsun? Tokyo’nun, daha doğrusu Japonların, yaşamın her alanında, bugün için bile geleneklerinden kopmadıklarını görüyorum. Muhafazakar ve dışa kapalı bir topluluk, onları tanımak, anlamak pek de kolay değil. Yaşamlarında bir ‘saygı olgusu’ var ve bu saygılı olma durumunu korumak onlar için önemli. Hatta öyle ki Japonca ‘Saygılı Japonca‘ ve ‘Normal Japonca‘ diye ikiye ayrılmış durumda. Fakat bu toplumun ‘efendi ve saygılı insan’ olma duygu hali yüzünden aynı zamanda Japonya akıl almaz fantezilerin ve aşırılıkların merkezine de dönüşmüş durumda.

Dilara Özden (24) small
Dilara Özden, konser afişi : Ragana, SBSM, Tampon

razorgirl :

1) A “stock” female character often found in cyberpunk media. i.e. Molly Millions (Neuromancer), Trinity (The Matrix), and Motoko Kusanagi (Ghost In The Shell). They take on roles like mercenaries and bodyguards.

2) A female stepping razor. A tough, street-bred, leather-clad, ass-kicking, gun-toting girl who will hand your nuts to you if you stare at her breasts too long!

Guy 1: Watch out for that blonde in the school-girl outfit. She’s a razorgirl!

Guy 2: I wish you had told me that before she punched my nuts in.

şükran moral detay
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)

‘şiddet’ ‘baskı’nın karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. Böyle eylemler kahramanlıktır…

Ti-Grace Atkinson

şükran moral detay 03
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)

“Terni – Bir Türk Kızının Gerçek Hikâyesi”, 2007, performans Kocasından kaçarak babasının evine giden genç bir kadın, 25 Temmuz 2006’da kocası tarafından öldürülür. Suçu kocasını terketmesidir. Şükran Moral bu kadının hikâyesini yeniden okurken sapkın davranış kodlarını ele alır.

“Terni – The True Story of a Turkish Girl”, 2007, performance On July 25th. 2006, a young Turkish woman was killed by her husband. in her father’s house. Her crime, was to have left him. Rereading this real story. Şükran Moral dwelled upon perverse behavioural codes.

>

Dilara Özden (13 small)
Dilara Özden, ‘I’m Not Sorry’ 2018

Manga çizgi-roman, anime dünyasında ‘Princess Mononoke’, ‘Spirited Away’ gibi destansı eserlere paralel sapkın ve sadistik bir üretim alanının da varolduğundan bahsettin, sen kendini daha çok hangi alana yakın buluyorsun? Haha! Güzel soru. Memleketteyken dile getirdiğin ‘sapkın ve sadistik’ yönü daha çok ilgimi çekiyordu fakat buraya gelip yaşamaya başladığınızda üretilen tüm bu eserlerin, toplumun bastırılmışlığından başka bir şey olmadığını farkediyorsunuz. İnsanlar çok sakin, en azından öyle olmaya alıştırılmışlar; siz de ister istemez uyum sağlıyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz ve zamanla kendi içinizde kaybolmaya başlıyorsunuz. Buraya taşındığımdan bu yana ‘ruhsal derinliği olan’ türlere kendimi daha yakın hissetmeye başladım.

Japonya’nın tuhaf eğlence anlayışını ve karanlık iç dünyasını merak edenlere Rieko Yoshihara ve Hideaki Anno’nun animasyon filmlerini ve Junji Ito’nun mangalarını tavsiye ederim.

Edebiyatla aran nasıl, neler okumaktan hoşlanırsın? William Gibson ile başlayan bir bilim-kurgu tutkusu var bende. Memleketten ayrılmadan önce en son Andy Weir’in iki kitabını bitirmiştim, Weir‘in son yıllarda macera/ bilim kurgu alanında ciddi bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Japoncam henüz okuyabilecek seviyede olmadığı için şimdilik burada bulabildiğim İngilizce romanlarla yetinmek durumundayım. Böyle olunca da maalesef pek de seçme şansım olmuyor.

Dilara Özden (1) small
Dilara Özden ‘Aki & Rabbit’ 2018

Bu aralar üzerinde çalıştığın özel bir şeyler var mı? Aki & Rabbit serisi üzerine çalışıyorum. Hikayesi kısmen yazıldı, Mart’tan sonra çizim aşamasına geçilecek. Bilim kurgu ve aksiyon türünden bir çizgi roman. Şimdilik bu kadar ipucu verebilirim.

: )

頑張って !!!

 alternatecyborg.net


foto_01
Şükran Moral ‘Aşk ve Şiddet’ performans, 2009

Sadizmin iktidarına karşı Şükran Moral soruyor :
“Afganistan’dakileri mi örnek alalım ?”

2009 da gerçekleştirdiğim Aşk ve Şiddet isimli performansım toplum içinde şiddetin kaynağına değiniyordu. Toplumun yapı taşı olan ailede başlıyor şiddet. Aşkın veya aşk adına yapılan her hareketin nasılda şiddete maruz kalan kurbanlar yarattığını. Klitorisi kesilen kız çocuklarını gözünüzün önüne getirin, annesi, teyzesi veya yakın akraba kadınlar tarafından yine o kız çocuğunun iyiliği için bu iğrenç hadım etme işini gerçekleştirmiyorlar mı? Ve bunların tümü kadın. Eğer kadın yüzyıllardan bu yana ezilmişse bunun suçu sadece erkekte değil biz kadınlar da suçluyuz. 90’ların tüketim çılgınlığında özellikle Avrupalı feministler tavır değiştirdiler. Acaba bu eşitlik meselesini çok mu abarttık diye. Daha kadınsı olalım erkekleri ürkütmeyelim filan. Hatta o dönemlerde vebadan kaçar gibi “Hayır ben feminist değilim!” açıklamaları doluydu. Bu kadınlara ne olmuştu acaba? Eril düzene yaranmak için bir koşu başlamıştı. Tabii ki sanıldığı gibi feminist olmak kadınsı olmayı yadsımaz. İşte bu gibi konularda esnek olunmaya başlandı.

Mesele batıdan örnek almak meselesi değil, mesele örf ve adetler kisvesi altında ortaçağdan kalma kafaları değiştirmek. Afganistan’dakileri mi örnek alalım?

Batı sanata, bilime ve teknolojiye sahip çıkıyor geri kalan hürafe gibi şeyleri de bize bırakıyor. Sonuçta bu üç şeye sahip çıkarak içselleştiremeyen toplumlar öteki yani batının hegemonyası oluyor bir şekilde. Bu cahilleştirmeyi gerçekleştirerek bir iktidar yaratıyor bizim gibi ülkelerde. Bu tür geri kalmış ülkenin erkeklerine gelenek adına köle olarak kullanacağı bir kadın topluluğu yaratıyor. Küçük yaşta evlenme, çok eşlilik, kadının her alanda kısıtlanması. O toplumun erkeği, yani toplumun yarısı öteki yarısını baskı altına alıyor. Erkekler de zaten iktidarın baskısı altındalar ki yine o iktidarı kendileri yaratıyor. Dönüşümlü.

Klitoris kesme metaforuna geri dönecek olursak, bu eylemi nasıl okumalıyız? Bir kadın (veya erkek), zevk almasın diye kızının klitorisini niçin keser? Erkek, kadını bu işlemde klitorisi yok etmekle, sahibi hissettiği zevk objesini tamamen yok ediyor. Burada sevişmek diye bir kavram da yok. Sadece erkeğin zevki var. Sadizmin iktidarı diyelim. Kendisine güveni yok erkeğin, kadın zevk alsın istemiyor, kıskançlığın deliryum haline gelmesi, altında da kadından nefret var. Ötekilere düşman olanların çoğuna bakarsan özellikle bu tür baskıcı toplumlarda erkeklerin yüzde 60’ı eşcinsel aslında.

Şükran Moral ile 2013 yılında yaptığımız söyleşiden alıntıdır.


23_Evil Witch 50x70 silkscreen
Elif Varol Ergen ‘Evil Witch’ 50x70cm silkscreen print

Elif Varol Ergen’s Absorbing Meditations on Identity and Femininity

by Andy Smith / Hi Fructose mag. December 2017

Elif Varol Ergen’s arresting illustrations blend themes of feminism, mysticism, and identity. The Turkish artist uses both traditional and digital means to relay these visions, armed with a robust mix of influences and approaches.

Her work has evolved over the years, but these days, the artist says “illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance.” She uses mostly ‘witch and wicca’ metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society.

30_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2016
Elif Varol Ergen ‘untitled’ ink on paper, 21x30cm (2016)
32_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2010
Elif Varol Ergen, ink on paper drawings, 21x30cm (2010)
38_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2016
Elif Varol Ergen ‘untitled’ ink on paper, 21x30cm (2016)

The artist has amassed experience as both a practicing artist and an academic. A statement says that “after graduation for her PhD thesis and artistic studies she researched about underground art and contemporary illustrations in Europe and Japan.

In the recent illustrations of Elif Varol Ergen, the artist dives further into the mystical with her feminine heroes and creatures, her own myths and contemporary lessons emerging. She released her first print publication, “A Sequence of Witches,” through Von Zos.

36_Sketch_Inkonpaper_2
Elif Varol Ergen, sketchs ink on paper
19_Witch Mom_Digital Painting_27x34cm_2016
Elif Varol Ergen ‘Witch Mom’ & ‘Witch Hunt’ digital painting, 27x34cm (2016)

Elif Varol Ergen

Art & Magic

elifergen.com


Istanbul Underground Graffiti Scene Report (2005-15)

canavar_profil
Canavar 2015, Kadıköy

‘Sanat elitist duvarlarını yıkıyor, kendine yeni bir ortak mekân belirliyor. Mekânın bu yeni kurgusu sokak üzerine temelleniyor. Sanat ile sokak kavramlarını bir araya getiren ve geleneksel algılanışı elimine eden sokak sanatı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de özellikle gençler arasında yankı buluyor.’


“Graffiti bir mücadele şeklidir”

CANAVAR

Canavar merhaba, seni Rad, Cins gibi grafiticilerle yaptığın çalışmalardan biliyoruz. En son Muralist kapsamında devasa bir iş yaptınız. Bizlere biraz kendinden bahseder misin?

Bir çok tekniği ve yöntemi denemeye çalışıyorum. Önemsediğim şey yaptığım işin içeriği. Anlamaya, kavramaya ve anlatmaya çalışıyorum. Sanayi bölgesinde doğup büyümüş olmam, meslek lisesi okumam; şimdi ise İstanbul’da yaşıyor olmam, bana dünyada dönen düzeni yakından görmemi sağladı. Ufak bir maket gibi. Bir tarafta gündüzü gecesine karışmış üç kuruş için çalışan insanlar, öte yanda sahte bir zenginliğin peşinde koşturan insanlar. Samimi olmak, gülmek ve yaşamak zor. Ayakta durmaya çalışıyorum.

Ne zamandan beri graffitiyle uğraşıyorsun?

Aşağı yukarı 10 sene oluyor.

Daha çok nerelerde çalışıyorsun?

Son zamanlarda ağırlıklı olarak Kadıköy ve çevresine işler yapıyorum.

canavr (3)
Canavar & Turbo – İstanbul (2015)

Grafitinin şehri kirlettiğine yönelik gelen eleştiriler için bir şey söylemek ister misin?

Evet, kesinlikle grafiti kirletiyor, keşke grafitiler olmasa. Şirketlerin reklam tabelaları, parti afişleri, gökdelenler, büyük evler, pahalı arabalar daha iyi görünse; daha iyi parlasalar da insanlar daha çok arzulasa. Sokakta yürürken, işe giderken bir grafitiyle karşılaşıp insanların kafası karışmasın sakın !! Sürekli iktidar hayalleriyle yükselme peşinde koşsunlar. Grafiti bir mücadele şeklidir. Evet, grafiti bazılarına göre sanatsal bir estetik değil ama bir durup düşünseler, estetiği düşünücek halimiz mi var !?

Devasa boyutlarda işlenmiş görüntü panelleri kimi zaman çok da sempatik gelmiyor.

Eminim benim yaptıklarım hiç bir şekilde sempatik gelmiyordur. Fakat büyük yapmak işin zaman ve konumuyla alakalı. Bu duruma göre işin rengi, duruşu, hissiyatı değiştiği gibi boyutun değişikliği de önemli, yani ne anlatmak istediğinizle alakalı bir durum.

Grafitiyi çevre planlamanın bir parçası olarak mı görüyorsun yoksa egosantrik bir tavır mı?

İkisiyle de alakası yok. Bir mücadele şekli olarak görüyorum. Bazen de benim için bir paylaşma aracı oluyor.

Bilhassa Muralist gibi geniş ölçekli projelerin gerçekleştiği İstanbul’da grafiti sence nedir?

Grafitinin dünyada popüler bir yanı var. İstanbul’da da bu böyle. Burada gördüğüm, kişisel reklam aracı haline geldiği, üzerinden prim yapıldığı ve içinin boşaltıldığı. Önceden grafitiydi şimdi adını koyamadığım birşey haline geldi. Bir şeyin para kazanma amacıyla yapılması o şeyin ruhunu kirletiyor. Günümüz tüketim hızını da unutmamalı. Bir ürüne dönüşmek, bir süre sonra yok olmak demektir. Muralist gibi projeler güzel adımlar. Daha güzel adımlar için bu topraklarda yaşayan sanatçılara daha fazla omuz vermek gerek.

İnsanlık ailesi olarak nereye gittiğimiz belli değil. Bu karmaşanın içinde verdiğimiz mücadelenin sonunda umarım güzel günler görmek nasip olur.


canavr (13)
Canavar, Kadıköy (2015)
kadıköy
Adekan, Ares Badsector, Canavar – Kadıköy (2015)

Sokak sanatı aktivistleri bu gençler sokakları tuval misali kullanırken kamusal olanı manipüle etmeleriyle vandalist öğeleri de sokak sanatının içine dâhil ediyor. Duvarlar, direkler, reklam panoları, toplu taşıma araçları ve durakları, metro istasyonları gibi underground olarak nitelendirebileceğimiz uygulama alanlarına graffiti’lerle, stencil’lerle, sticker’larla yaratıcı müdahaleler de bulunuyor. Sokaklara attıkları tag’lerle de zamansal varoluşları kısa bir süreliğine kayıt altına alınıyor. Kısa bir süreliğine çünkü çoğu zaman kamunun doğrudan etkisiyle silinmeye mahkûm oluyor. Kamusal olana vurgu, bu sanatın icrasını illegal bir zemine taşıyor ve sokak sanatı aktivistlerini ortak bir söylemde buluşturuyor “Yakalanmak yok, iz bırakmak var”. Hiçbir sanat eylemi yasalar tarafından suç kabul edilmiyor. Tabii Sokak Sanatı eylemleri hariç… Zaten Sokak Sanatı’nın cilvesini de bu oluşturuyor.

Hemen her gün sokaklarda karşılaştığımız bu izler, görsel ve düşünsel yönden takipçilerinin üzerinde etki bombardımanında bulunuyor. Estetik vurguyu ön plana çıkaran ya da mesaj ağırlıklı politik söylemleri bünyesinde barındıran Sokak Sanatı, bireysel ya da grup faaliyeti olarak tarihe eklemleniyor. Bu eklenimler artık bir sokak sanatı tarihinin oluşturulmasını zorunlu kılıyor.

Özgen Yıldırım (Sosyolog– Sanat Yazarı)


Ares
Ares Badsector, Kadıköy (2015)
kadıköy temmuz 2015
Ares Badsector, Kadıköy (2015)

‘Yaptığım işleri ve temasını belirleyen şeyler; içinde bulunduğumuz yakın çevre üzerine gözlemlerim, çalışma alanının koşulları ve kaybettiğimiz güzel insanlar. Gözlem gündemimde ne varsa bir sonraki çalışmaya ilham veren konu o oluyor. Benim için mantıklı olan işi zihnen tasarladıktan sonra duvara yerleştirmeye çalışmak.’

‘Istanbul based muralist Ares Badsector is working on a huge wall. Ares’ murals as mostly painted using monochrome colors as they let him render the work in the way he pictured it in his mind.’


Somon, Suadiye (2019)

Somon X ile Grafiti Üzerine

Ağustos 2017

Somon merhaba, söyleşi için teşekkürler. Seni daha çok sokaklara yaptığın grafitilerle tanıyoruz. Bizlere biraz kendinden ve sanatından bahsetmek ister misin?

Merhabalar. Lowbrow, Pop Art, grafiti ve çizgi roman estetiğinin yanı sıra çeşitli tasarım prensiplerinden de faydalanarak dijital ve geleneksel tekniklerde pek çok iş üretmekteyim. Gerek sokakta, gerek diğer alanlarda yaptığım işlerde, yaşadığımız çağdaş dünyaya paralel distopik başka bir dünyanın yerlilerini esprili bir üslupla yansıtmaya çalışıyorum. Kimi zaman bu dünyadan bazı hikayeleri, kimi zaman bu dünyanın içerisindeki bazı duyguları resmediyorum.

Daha çok nerelerde, kimlerle çalışıyorsun?

Elimden geldiğince tek bir bölgeye saplanmadan her yerde boyuyorum. Cihangir, Kadıköy, Erenköy gibi semtlerde işlerimle daha sık karşılaşabilirsiniz. Bölge ve duvar konusunda değişiklik olabiliyor, kompozisyon uğruna gözüme kestirdiğim en uygun duvar neredeyse o gece oradayım, aynı şekilde boyadığım kişiler de plana, programa göre değişiklik gösterebiliyor.

somon (38)
Rakun vS Somon, Suadiye (2019)

Rakun ile birlikte yaptığınız işlerden bahsetmek ister misin?

Rakun ile aynı mahalleden ve aynı üniversiteden arkadaşız. Kendisi hem yakın arkadaşım, hem de beni grafitiye teşvik eden kişidir. Düşüncelerimiz ve izlediğimiz yollar benzer olduğundan gerek sokaktaki işlerimizde gerek diğer projelerimizde birbirimizden sık sık fikir alıyoruz ve bu fikir alışverişi ortaya çıkan işe de yansıyor. Güzel sonuçlar elde ediyoruz. Her ne kadar tarzlarımız birbirinden kopuk görünse de estetik kaygılarımız ortak. Beraber yaptığımız çalışmalarda bu açıkça görülebilir.

Grafiti ortaya koyabileceği yeni bir fikir veya estetik olmadığı müddetçe anlamsız geliyor bana. İşin sokakta olması için az çok bilinçli bir sebebin olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer söyleyecek, gösterecek önemli bir şeyin yoksa eline sprey boya almanın da pek bir anlamı olmuyor. Kaldı ki grafiti, alt türleri ve geçmişiyle koca bir kültür, sanatçılar da kendi vizyonlarını, duygularını ve düşüncelerini katabilir. Grafiti tarihinde sanatçıların şehirler boyunca süren izleri, günümüze kadar böylesine çeşitli bir manzara yaratmış olmaları neyin grafiti olup neyin olmadığını, iyi ve vasatın ne olduğunu izleyiciye bırakıyor.

Bu aralar neler yapıyorsun?

Kafamda daha çok ham bir halde yavaş yavaş şekillenen bir fotozine projesi var. Önceki işlerime nazaran daha kişisel ve deneysel bir çalışma. Asıl fikir, sokak sanatının ve basılı mecranın imkanlarını sonuna kadar kullanarak neler yapılabilir, bunu öğrenmek. Şu aralar ilk adımlarındayım, henüz paylaşabileceğim pek bir ayrıntı yok maalesef. Zaten üretim sürecine süpriz bir şekilde izleyicileri de katmayı düşünüyorum.

somon small
Somon, Suadiye (2019)

01_eskryne
Esk Reyn, Suadiye (2019)
01_kaan
Kaan Bilaloğlu, Suadiye (2019)
01_omeria
Omeria, Kadıköy (2018)

Dérive* Teorisi

Guy Debord

Türkçesi : Merve Darende

En temel Sitüasyonist uygulamalardan biri, çeşitli ortamlar arasındaki hızlı bir geçiş tekniği olan, dérive’dir [“sapma”]. Dérivelar oyunbaz-yapıcı bir tavır ve psikocoğrafik etkilerin farkındalığını içerir ve dolayısıyla klasik yolculuk ya da gezinti kavramlarından epey farklıdır.

Bir dérive’da bir veya daha fazla insan belli bir süre boyunca, ilişkilerini, çalışmalarını, boş zaman aktivitelerini, tüm olağan hareket ve eylem güdülerini bırakırlar ve kendilerini bölgenin çekiciliğine ve orada vardıkları karşılaşmalara bırakırlar. Bu etkinlikte şans insanların düşündüğünden daha önemsiz bir unsurdur: bir dérive bakış açısından şehirlerin belli bölgelere girişin ya da çıkışın şiddetli bir şekilde önüne geçen sabit akımlara, değişmez noktalara ve vortekslere sahip psikocoğrafik konturları vardır.

Ama dérive hem bu salıvermeyi hem de onun zorunlu çelişkisini içerir: psikocoğrafik çeşitliliklerin olanaklarının bilgisi ve hesaplanması yoluyla egemenliği. Bu son bakımdan, ekolojik bilim –kendisini kısıtladığı dar sosyal alana rağmen psikocoğrafyaya yığınla veri temin eder. Şehir şebekesindeki çatlakların mutlak ya da göreceli karakterinin, mikroiklimlerin rolünün, idari sınırlarla ilişkileri farklı semtlerin ve hepsinin üzerinde çekim merkezlerinin baskın hareketinin ekolojik analizinden yararlanılmalı ve psikocoğrafik yöntemler tarafından tamamlanmalıdır. Dérive’in nesnel tutkusal bölgesi, hem kendi mantığına hem de onun toplumsal morfoloji (biçim bilimi) ile olan ilişkisine göre tanımlanmalıdır. […]

Eğer dérivelerde şans önemli bir rol oynarsa, bu psikocoğrafik gözlem metodolojisinin hala emekleme döneminde olmasından kaynaklanır. Ama şans eylemi doğal olarak muhafazakardır ve yeni bir ortamda her şeyi bir alışkanlık ya da sınırlı sayıda değişkenin değişimi haline getirir. İlerleme, şansın amaçlarımıza daha uygun olan yeni koşullar yaratarak egemen olduğu sahalara atılım yapmak anlamına gelir. O halde diyebiliriz ki, bir dérive’ın rastlantısallığı temelde gezintininkinden çok farklıdır, ama aynı zamanda dériverlar tarafından keşfedilen ilk psikocoğrafik çekicilikler onları durmaksızın gerileyecekleri, yeni daimi eksenlerin çevresine sabitleme eğilimi gösterebilir…

Dérivelardan çıkarılan dersler, modern bir şehrin psikocoğrafik eklemlenmelerinin ilk incelemelerini yapmamızı sağlar. Ortam birliklerinin ve onların temel bileşenlerinin ve mekansal lokalizasyonlarının keşfinin ötesinde; onların başlıca geçiş eksenleri, çıkışları ve savunmaları anlaşılmaya başlanır. Psikocoğrafik eksensel noktaların varlığının temel hipotezine varılır. Aslında bir şehrin iki bölgesini ayıran, aralarındaki fiziksel mesafeyle pek bir alakası olmayan, mesafeler ölçülür. Eski haritaların, hava fotoğraflarının ve deneysel dériveların yardımıyla; etkilerin bu ilk aşamadaki kaçınılmaz kesinliği navigasyonel çizelgeninkinden daha kötü olmayan, şimdiye kadar eksik kalan haritaları düzenlenebilir. Tek fark artık betimleyici sabit kıtalar diye bir meselenin olmaması, değişen mimari ve şehircilik diye bir meselenin olmasıdır.

Günümüzde çevrenin ve meskenlerin farklı birimlerinin tam olarak sınırları çizilmemiştir, ama aşağı yukarı kapsamlı ve belli belirsiz sınır bölgeleri tarafından çevrilmişlerdir. Dérive deneyiminin öngördüğü en temel değişiklik, bu sınır bölgelerinin tamamen bastırılıncaya kadar sürekli olarak küçültülmeleridir.


w_cins
Cins & Wide

alimertWide a.k.a Yok

Alimert Ranran: 1992 İstanbul doğumlu, 2000 sonrası İstanbul sokaklarının önemli simalarından, serbest çizimlerle başlayan grafitileri, zamanla yerini hip-hop style tipografik işlere bıraktı, Cins, Rad gibi grafiticilerle birlikte çalıştı, Yoklukta varolmayı tercih ediyor.

for possible commissions: yok

yok&adekan_kadıköy_2016
Yok & Adekan (2016)
yok+wase_ 16_2016
Yok & Wase (2016)
Küçükçiftlikpark 2015
Küçükçiftlik park (2015)

istanbul_style_blackbook_98_doublepage_small
Black Book fanzine, issue 01, 02 cover artworks (1997)

“Oldschool Ryhme,

Alış Buna Home-Boy!”

Tunç Dindaş, 1971 İstanbul doğumlu, İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Yurdumuzun tanınmış en eski/ modern grafik sanatçılarından biri, grafiti başta olmak üzere çizgi roman, fanzin, pixel sanatı, ascii art gibi birçok farklı alanda kendi tarzında işler üretmiş bir fenomen, eskilerin meşhur Kommodor Abi‘si.

Tunç ‘Turbo’ Dindaş

Sevgili Tunç Türkiye’de grafiti sanatının ilk uygulayıcılardansın.. Peki sende bu tutku nereden çıktı, nasıl başladı?

TURBO: Ben 1971 doğumluyum. 1980’lerde başlayan Break Dance fırtınasına ben de kapılmıştım. O dönemlerde CD filan yok. Gidip Break Dance müziklerinin plaklarını alıyorduk dükkânlardan ya da kasete çektiriyorduk. Ben de kendimi bildiğimden beri resim yaparım. Plak kapaklarında grafitileri görüyordum. Çok hoşuma gidiyordu. Sonra 1984 olması lazım. Videocudan Beat Street’ diye bir film kiralamıştım. O filmi gördükten sonra grafitinin ne olduğunu daha iyi anladım ve bugüne geldim.

Bağlı bulunduğun S2K grubunu tanıtır mısın?

S2K Türkiye’nin ciddi anlamda ilk Grafiti grubudur. Bakırköy’den Rez ve Jemy tarafından kurulmuştur. İlk başlarda grubun adı ZBP – Zombie Boys Posse idi. Ama sonraki ‘P’ harfi yüzünden yaptığımız tag’ler filan ZB ‘Partisi gibi anlamlara çekilip politik bir örgüt gibi görünüyordu. Biz de öyle bir isim bulalım ki bunu politik bir örgüt gibi algılamasınlar diye düşündük. İsmin içine sayı koymak fikri geldi aklımıza ve ‘Shot To Kill’ ismini bulduk, ve ‘To’yu sayı ile yani ‘2′ ile yazdık. Grubun kuruluşu 95-96’ya dayanır. Grupta Türkiye dışında zamanla Almanya ve İsviçre’den de üyeler oldu. Bazıları yakalandı, bazıları bıraktı. Şu anda sadece Türkiye’de ve Almanya’da üyelerimiz var.

turbo_Untitled-01
Black Book sketch (1997)
Turbo_Meck_Bedae_istanbul_2013
Turbo, Meck, Bedae – İstanbul (2013)

‘…bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır.’

Grafiti yanında ülkemizdeki rap müziğin de öncülerindensin. Son yıllarda hip-hop akımının ülkemizdeki gelişimi ile grafiti üretimi arasında bağlantılar kurabilir miyiz?

Rap artık eskisi gibi değil. Eskiden tepkisel bir müzik olarak görülebilirdi ama, şu anda tüm dünyada etkisi olan ‘Battle Rap’ dediğimiz yöne daha yakın. Aralara kısa mesajlar konulsa da parçaların tümünde bir battle havası var. Grafitinin Türkiye’de popüler olması tabii ki 1995’te Cartelin buraya Rap’i getirmesi ile başladı. Gidişatında ise, başka sorunlar çıkmaya başladı. Türkiye’de durum dünyaya göre farklı. Dünyada Rap sanatçıları için grafiticiler birçok iş yapar. Bunlar; logolardan plak kapaklarına, poster afişlerinden, cd kapaklarına kadar birçok tasarımlardır. Ama maalesef ülkemizde çok az MC bizlerden bu tarz tasarımlar yapmamızı istiyor. Ama artık Türkçe Rap ile Grafitinin arasındaki bağ gittikçe azalıyor. Çünkü bazı grafitici ve sokak sanatçıları Rap dinlemiyor; başka müziklerden besleniyor.

Eski okul grafiti ile ülkemizde son yıllarda tırmanışa geçen sokak sanatı arasında sence ne gibi kesişimler ve ayrılıklar var?

Dünyada tanınmış sokak sanatçılarına baktığınızda hepsinin eskiden grafitici olduğunu görürsünüz. Zaten street art’ın günümüzde ortaya çıkması ve bu kadar yayılmasının sebebi bu. Ama ülkemizde şu anda grafiti geçmişi olmayan sadece günümüzdeki popülerliği yüzünden street art yapmaya başlamış insanlar var. İkisi de aslında illegal yapılır. Grafiti daha çok isim yazıp kaligrafik değerler taşısa da, street art daha çok mesaj kaygısı güder. Bu ikisi kesişen noktalardır bence.

Dokuzuncu İstanbul Bienali’nde WYNE – “S2K”, ARİ ALPERT ve #flypropaganda# ile birlikte Luca Frei’nin mekan yerleştirmesi projesinde yer aldın… Uzun yıllar sokakta illegal iş üretmiş biri olarak, bu nasıl bir duyguydu?

Değişikti aslında. Konu misafirlikti. Ben o konu ile çalışmalar yaptım. Grup arkadaşlarım Wyne ve Tab konuya bağlı kalmadılar ve kendi çalışmalarını yaptılar. Bienal’den sonra sergi teklifleri aldım. İleride bunları değerlendirmek istiyorum. Biraz sanat platformuna yaklaşmış gibi oldum. Değişik bir tecrübe oldu benim için…

turbo_S2K_istanbul_2009
Turbo S2K – İstanbul (2009)

Exociti örneğindeki gibi son dönemde güncel sanat aleminde öne çıkan insanların grafiti ve sokak sanatı üretimleri ile gerçekten sokaktan gelen insanların üretimlerini yan yana düşünmek mümkün mü?

Street Art’a moda gözü ile bakıp bu dönemde özenerek sokaklara bir şeyler yapan sanatçıları tasvip etmiyorum. Graffiti ve Street Art sadece Cihangir’e yapılmaz. Gerçek street art’çı çıkıp tüm şehri gezer. Biz writer’lar bunu yapıyoruz. Bu tarz moda gibi yapanlar bir-iki seneye kadar kaybolacaklar bence. Street Art’ı gerçek yapan insanlar zaten belli oluyor ve daha da çok yayılacaklar.

Popüler kültürün son dönemde grafiti ve sokak sanatına yoğunlaşan ilgisi, radikal bir üretim alanının evcilleşmesi ya da içinin boşaltılması riskini sence taşıyor mu ve bu nokta da Banksy’nin alternatif duruşu hakkında neler düşünüyorsun?

Birçok underground hareket ya da kültür zamanla popülerleşip moda hâline gelirler. Gerçek zanaatkarların haricinde bazı iş adamları ve şirketler bundan kazanç sağlamaya başlarlar. Ama yukarıda da değindiğim gibi gerçekten bu işi hissederek yapan, kendileri için bir tutku haline getirmiş insanlar devam ederler, işte bu insanlar benim için önemli insanlardır ve saygı duyulacak insanlardır. BANKSY ise, politik mesajlarını güldürerek veren bir ekip ya da sanatçı. Bence şu anda alternatif duruşu bir yana sergilerde sattığı tablolar ve yayımlayıp, sattığı kitaplara bakıp bir daha düşünmek gerek.

kaynak: Tesmeralsekdiz sayı: 1, Bahar 2007 / Rafet Arslan, Sokak Sanatı dosyası


Tuncay_02
Tuncay Koçal on air, Suadiye (2011)

Tuncay Koçal anlatıyor:

Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz…

Tuncay Koçal 1983 İstanbul doğumlu, Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu; 1988’den beri, yaklaşık yirmi altı senedir kaykay kayıyor. Türkiye’deki dört büyük şov takımından birinin kurucusu; aynı zamanda kendi markası olan X4’tune shop‘u işletiyor. Yaklaşık 15- 16 farklı Amerikan kaykay markasının Türkiye distribütörlüğünü yapıyor. Kaykayı geliştirmek için elinden gelen her şeyi yaptığını dile getiriyor.

profil_small
Tuncay Koçal ve Tekno Play kaykay

Bu elimde gördüğünüz memleketin ilk kaykayı, ilk kaykay markası. Yerli bir kaykay markası, Tekno Play. 1979 yılında verilmiş bir ilanı var bunun.

79’da yerli bir kaykay yapılmış olması da beni ayrıca mutlu ediyor. Bunu çok sevdiğim bir arkadaşım benim için bir yerlerden bulup getirdi. Bildiğim kadarıyla şu an bu şekilde sağlam üç tane var. Çok ilginç bir şey, kaykayın altına bir kullanım kılavuzu koymuşlar. Diyor ki mesela: “Sporunuzu parklarda, düzgün ve meyilli sahalarda ve trafiğe kapalı olan yerlerde yapınız.” Böyle beş maddelik, altında açıklaması var. Bu açıdan da özel bir kaykaya sahip olduğum için ayrıca mutluyum. Herkese nasip olmaz, Türkiye’nin ilk kaykayı, Tekno Play kaykay. Benim için paha biçilmez !

Kaykay’ın sahneye çıkışını kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1970lerin Kaliforniya’sında sörf tutkunlarının, denizin dalgasız olduğu mevsimlerde karada kayabilmeleri amacıyla keşfedilmiş bir spor. Yurdumuzda yaygınlaşması 1980lere tekabül ediyor; yurtdışına gidip gelen gençlerden tek tük kaykay getirenler oluyor ve zamanla gelişerek 1990larda çeşitli mağazalar açılmaya başlanıyor. Doksanlı yıllarda kaykaya ulaşmak bugüne nazaran daha zordu, bir kaç dükkan vardı elbette ama bir kaykay alabilmek için, bilhassa istediğiniz kaykayı alabilmek için iki-üç ay beklemeniz gerekiyordu. Şu an Kadıköy başta olmak üzere belli merkezlerle birlikte Türkiye genelinde yaklaşık yirmi farklı kaykay mağazamız var. Bunlara ‘Skate Shop’ deniyor, işi gücü sadece kaykay olan mağazalar bunlar. İstanbul’da geçen seneye kadar iki tane kaykay parkımız vardı. Türkiye genelinde ise yaklaşık dokuz-on tane. Şu an ise İstanbul’da on bir park var, ülke genelinde ise otuz-otuz beş kaykay parkı var ki bunların hepsi profesyonel kaykay parkları.

Kaykay öncelikle bir spor, aynı zamanda da bir kültür, onu diğer ekstrem sporlardan ayıran ve bir alt-kültür haline getiren şey de bunun bir yaşam tarzı olması. Yani kaykaycı gibi yaşıyorsunuz, sizi daha çok motive eden müzikler dinlemeye başlıyorsunuz, o müziklere göre ya da kayma stilinize göre kıyafetler giyiyorsunuz. Kaykaycıların kendini ifade etme biçimi bu, aynı zamanda benliğimizle birlikte hareket ediyor, onunla bir şeyler yapıyorsunuz, örneğin bir hareketi öğreniyorsunuz ve bunu da diğer kaykaycılarla paylaşmak istiyorsunuz. Ya da öğreneceğiniz zaman birilerine ihtiyaç duyuyorsunuz. Basılı ya da görsel mecralardan değil, yüz yüze konuşup “Ben nerede yanlış yapıyorum?” diyebilecek birilerini arıyorsunuz. Öğrenme sürecinde ise sürekli bir yerlerden atlarsınız, tabi bunlar zıplatmayı ‘ollie’yi öğrendikten sonraki süreçte. Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz… Ve sonra oradan kaykay ile beraber düzgün bir şekilde inmeyi öğrendiğinizde büyük bir haz yaşıyorsunuz ve daha yüksekten atlamak için kendinizi zorluyorsunuz. Daha da yüksekten atlamaya çalışıyorsunuz. Daha da yüksekten atladıkça daha farklı teknikler öğreniyorsunuz ve o -bir hareketi başarmanın verdiği haz- ile bu hareketi arkadaşlarınızla paylaşmanın kıvancını yaşıyorsunuz.

Bunun dışında, yüksekten düşme korkusunu da şuna benzetiyorum: Mesela işinizde başarılı olmak istersiniz, ama iflas da edebilirsiniz, sonra tekrar ayağa kalkıp yola devam edersiniz; bir şekilde yaşama tutunmanız gerekir. Kaykayda da böyle bir durum söz konusu, düşersiniz ama gidip tekrar, tekrar denersiniz. Çünkü pratik yaparak başarabileceğinizi biliyorsunuzdur. Yani şöyle birazcık farklıylasınız, kendinizi ifade etmek istiyorsanız, kaykay iyi bir spor. Bu ‘başarma hazzı’ ve ‘kendini geliştirme dürtüsü’nün dışında, bir yandan da şöyle bir şey var, kaykay şehri keşfetmenizi de sağlayan bir olay. Yani, bir üç basamaktan atlarsınız, dört basamaktan atlarsınız sonra beş basamaklı bir yer aramaya başlarsınız. Yeni insanlar keşfetmek için, yeni yerler keşfetmek için de kaykaycılar sürekli hareket halindedirler. Belli merkezlerimiz vardır ama şehrin içinde her yere gideriz. Ben 12-13 yaşımdayken çok yakın bir kaykaycı arkadaşımla birlikte otobüslere rastgele atlar, son durak neresiyse oraya kadar gidip etrafı keşfetmeye başlardık. Bu sayede zamanla farkettim ki ben bu şehri baya biliyorum. Suadiye’de yaşıyorum, ta gidip Beylikdüzü’nden falan çıktığımı hatırlıyorum ki şimdiki gibi metrobüs falan da yoktu yani. Baya yurtdışına çıkmış gibi oluyorduk o yaşlarda. Serseri işi gibi gözükse de bizler bu işin spor kısmını, kültürel kısmını ve sosyolojik boyutunu da göz önünde bulunduruyor “Neden olmasın?” diye düşünüyoruz ve bence Türkiye’den de çok yetenekli kaykaycılar çıkıyor, çıkmaya da devam edecek, bilhassa bu parklar sayesinde, bu ulaşılabilirlik sayesinde eminim zamanla her şey daha da gelişecek.

background_02
Tuncay Koçal on air, Kalamış Skatepark (2014)

Suadiye, Istanbul_2014 (2)Ucube Dinler Kongresi İçin

Peter Lamborn Wilson
nam-ı diğer Hakim Bey
Türkçesi: İnan Mayıs Aru

Olmak Fiiline ve –dır ekine güvensizliği öğrendik – şöyle diyelim: Satori kavramı ve Gündelik Hayatta Devrim kavramı arasındaki çarpıcı benzerliğe dikkat edin – her iki durum için de bilinç ve eylemde sıra dışı sonuçlar veren bir ‘sıradanlık’ algısı söz konusu. ‘Gibi’ sözünü ağzımıza alamayız çünkü her iki kavram da (her kavram gibi, hatta her sözcük gibi) kendi tortularıyla yüklü olarak gelir – her biri kendi psiko-kültürel yükünü taşır, tıpkı hafta sonu ziyareti için kuşkulu bir biçimde ziyadesiyle donanımlı gelmiş misafirler gibi.

O zaman izninizle satori’yi eski moda Beat-Zen tarzında kullanacağım ve bir yandan da Situasyonist sloganda dile getirildiği üzere bunun diyalektik köklerinin dada ve Sürrealizm’in sırf bayağılıktan, soyutlama ve yabancılaşmanın sefaletlerinden boğulmuş bir yaşamdan (ya da yaşama) taşan bir ‘olağanüstü’ kavramında izinin sürülebileceğini vurgulayacağım. Ben kendi sözcüklerimi daha belirsiz kılarak tarif ediyorum ve bunun temel sebebi Budizm ve Sitüasyonizm’in ortodoksluklarından sakınmak, onların ideolojik-semantik tuzaklarından – şu bozuk dil makinelerinden – kaçınmak. Ben daha ziyade bunları paramparça etmeyi öneriyorum, kültürel bir brikolaj.1 “Devrim” sadece manivelanın bir turu daha anlamına geliyor – ne de olsa her ne türden olurlarsa olsunlar dini Ortodoksluklar mantık gereği hakiki bir manivelalar hükümetine yol açarlar. Satoriyi mistik rahiplerin tekelinde ya da herhangi bir ahlak kuralına bağlı görerek putlaştırmayalım ve 68 Solculuğunu da fetişleştirmektense sırf otorite değişikliğinin tüm imalarından uzak durarak Stirnerci ‘isyan’ ya da ‘ayaklanma terimini kullanalım.

Bu kavramlardan oluşan takımyıldızı, ısmarlama algının ‘kurallarını kırarak’ doğrudan deneyime ulaşmayı içerir; bir şekilde kaosun kendiliğinden fraktal non-lineer dizilere dönüştüğü süreci andırır ya da ‘yabani’ yaratıcı enerjinin oyun ve poesis’e dönüşme biçimini. ‘Kaos’tan gelen ‘kendiliğinden düzen’se Chuang Tzu’nun anarşist Taoizmini çağrıştırır. Zen, satorinin “devrimci” imalarının farkında olmamakla suçlanabilir öte yandan Situasyonistlerse davalarının gereği olan kendini gerçekleştirme ve şenlikte içkin olan ‘maneviyat’ı inkâr ettikleri için eleştirilebilir. Satoriyi gündelik hayatın devrimiyle özdeşleştirerek en az Sürrealistlerin şemsiye ve dikiş makinesinin – ya da o şey her ne haltsa – meşhur çiftleşmesi kadar dikkate değer bir şıpınişi evlilik tertip ediyoruz. Melezleşme. Hiç şüphe yok ki yarımkanların cinsel cazibesinden etkilenmiş olan Nietzsche tarafından savunulan ırk karışımı.

Satorinin “oluş” halini gündelik hayatın devrimiyle açıklamaya tavlanıyorum – ama beceremiyorum. Ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak: neredeyse yazdığım her şey bu tema etrafında dönüp duruyor; sırf bu noktayı açıklığa kavuşturmak üzere neredeyse her şeyi tekrar etmeye mecbur kalabilirim. Bunun yerine, ilaveten, 2 terimin acayip bir tesadüfü ya da tercümesini öneriyorum; biri yine Sitüasyonizm’den diğeriyse bu kez sufizmden. Derivé ya da “sürüklenme” gündelik yaşamda kasıtlı devrimin bir pratiği olarak tasarlanmıştı – şehir sokaklarında amaçsızca dolanma, “doğa olarak kültür”e açıklığı içeren hayalperest bir kent göçebeliği (eğer fikri doğru kaptıysam) – ki bu da sırf kendi süremiyle avarelere mucizevi olanı deneyimleme eğilimi aşılayacaktı; belki daima en hayırsever biçimiyle değil ama inşallah daima – ister mimari olsun ister erotik, ister serüven, içki ve uyuşturucular, tehlike, ilham ya da her ne halt olursa olsun – dolaysız algı ve deneyimin yoğunluğuna götüren bir kavrayış verimliliğiyle.

Suadiye, Istanbul_2014 (1)
FluxhXr, Eski Suadiye Köprü (2015)

Sufizmdeki paralel sözcük “en uzak ufuklara seyahat” ya da sadece “seyahat”tir; İslam’ın kentli ve göçebe enerjilerini tek bir güzergâhta birleştiren, kimi zaman “Yaz Kervanı” adı verilen manevi bir pratik. Derviş belli bir süratte gitme andı içer, belki bir şehirde en çok 7 gece ya da 40 gece geçirmek gibi, önüne ne çıkarsa kabul eder, işaretler ya da tesadüfler yahut da sırf hevesi nereye götürüyorsa oraya gider, güç noktasından güç noktasına doğru hareket eder, ‘kutsal coğrafya’nın, anlam olarak yolculuğun ve simgebilim olarak topolojinin bilincindedir. İşte başka bir takım yıldız: İbn Haldun, ‘Yolda’ (hem Jack Kerouac’un hem de Jack London’unki), genel olarak haydutluk romanı biçimi, Baron Munchausen, wanderjahr2, Marco Polo, kenar mahallenin yaz ormanındaki oğlanlar, bela peşinde koşan Arthur şövalyeleri, Melville, Poe, Baudelaire’le bardan bara dolanmak -ya da Thoreau’yla Maine’de kanoya binmek… turizmin anti-tezi olarak seyahat, zamandan ziyade uzay. Sanat projesi: keşfe çıkılan “arazi”nin 1:1 oranında bir “harita”sını çıkarmak.

Politik proje: görünmez bir göçebe ağı içerisinde (Rainbow Buluşması gibi) yer değiştiren otonom bölgeler’ inşası. Manevi proje: ‘türbe’ kavramının yerini ‘zirve deneyimi’ kavramına bıraktığı (ya da onda batınlaştığı) hacların yaratılması ya da keşfedilmesi.

Burada yapmaya çalıştığım şey (genelde olduğu üzere) Hür Dinler dediğim şey için sağlam bir mantıkdışı temel sağlamak, dilerseniz tuhaf bir felsefe deyin: Sanrı uyandırıcı ve Diskordiyen akımlar, hiyerarşik olmayan neo-paganlık, ahlak kurallarını tanımayan ilhadlar, kaos ve Kaos Büyücülüğü, devrimci HooDoo, ‘kilisesiz’ ve anarşist Hıristiyanlar, Büyü Yahudiliği, Mağribi Ortodoks Kilisesi, AltDeha Kilisesi, Periler, radikal Taocular, bira mistikleri, Ot halkı vs. vs.

*Brikolaj: Nesnelerin, göstergelerin ya da pratiklerin farklı anlam sistemlerine ve kültürel ortamlara uyarlandığı, dolayısıyla yeniden gösterilen haline geldikleri bir kültürel süreç. Kavram fransız yapısal antropologların çalışmalarından kaynaklanmakla birlikte daha yakın dönemlerdeki alt kültür ve yaşam biçimlerinin incelenmesinde kullanılmaktadır. Özellikle gençlik alt kültürlerinin, geçmişin kimi ulusal simgelerini, nesnelerini özgün anlamının dışında kullanmaları brikolaj örneğidir.

**Wanderjahr: Zanaat okulu öğrencilerinin okulu bitirdikten sonra bilgi ve becerilerini geliştirmek için seyahatle geçirdikleri bir yıl.


Ağaçkakan x İskeletor x Rad Dar “Umulmadık Topraklar” 12 Kasım 2016

Canavar, Ares (2015)
Canavar & Ares Badsector (2015) Gezi hatırası

mücadeleye devam !


A Visual History of Black Metal Demotapes Radicalism: Analogue Black Terror

release-3
Detail: Analogue Black Terror by Nuclear War Now !

‘Between the late 80’s and 2000 , a fringe of the extreme heavy metal youth culture decided to secede from the contemporary scenes to express their deep disgust and hostility towards  organized religions, democracies, human rights, the modern world, and humankind in general. Driven by hatred, misanthropy and Satanism, fueled by juvenile passion, and with very limited means, they produced myriads of home made Black Metal recordings which left no room whatsoever to tolerance, mercy, or any kind of positive energy. Some were spoiled brats in search for a reason to rebel, some were convicted murderers, arsonists, grave desecrators or rapists, others were merely incredibly talented artists with a sincere will to put their work in the service of a greater evil.’

disscetion1
Dissection ‘The Somberlain’ Promo demo tape 1992
release-5
Hard cloth-bound book, 260 pages, 13″x13″
release-4

‘Over the last several years, accomplished graphic designer and visual artist Jean Simoulin (also known as “Valnoir”) has painstakingly amassed more than 450 demo covers representing the most influential works of the Black Metal underground during the 1980s and 1990s. The purpose of this compendium is principally aesthetic; the graphic presentation and imagery depicted here is a manifestation of the spiritual rebellion of the era in all its nihilistic fervor and antisocial praxis. This was a time just before the ascent of a tyrannical array of silicon gods, before the ushering in of a new hegemonic system of secular mores, before the atomization of the social order. Black Metal was menacing, an oppositional force ripping away at the last threads of the social fabric and the religious and moral dogmas holding it together. The young men (and, occasionally, women) living at the margins of society found within this scene an exaltation of misanthropy and vehement disdain for the repugnant values of mainstream society, either through a return to a more virtuous pre-Christian past, or by accelerating the total dissolution of contemporary institutions and customs, heralding in a new Satanic eon. More than any other format, demo tapes showcase the elemental virtues of the scene’s early adherents. These were the most passionate products made by the artists, usually at a time before the bands achieved any recognition, when they strove to stand apart from their peers. The homemade covers, cut and folded by hand and adorned with photocopied images and type or handwritten text, are the purest distillation of the aesthetic core of the scene. These tapes moved around the world through the underground mail circuit, advertised in small zines and sold by the bands directly, or dubbed and traded among devotees of the genre. To assemble this book, Valnoir meticulously collected high resolution scans from primary sources of some of the most crucial and elusive demos created. The impact of the book comes not from the mere collection of images—many of which can be found online, though some cannot—but from the manner which they’ve been aggregated, correlated, and juxtaposed. There is also the reverent act of committing ink to paper, a permanence that is lost when images are merely set adrift on the ephemeral sea of the internet amid the whipping winds of informational entropy. This is an unparalleled presentation for a book of this sort. “Analogue Black Terror” is a cloth-bound 13” x 13” book containing 260 pages of high quality images, as well as essays by Valnoir, Nicolas Ballet, and YK Insulter of NWN! Productions.’

J. Campbell

emperor2
Emperor ‘Wrath of the Tyrant’ 1992

Bleu Blanc Satan : Documentary retraces the birth of the black metal scene in France through unpublished archives and interviews of the main pioneers of this movement.

for more info & order:

metastazis.com

ANALOGUE BLACK TERROR


Akhnaten ile Nova Kozmikova

ECB_02
novakozmikova #fantomrules (2015)

Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.

Barış Acar, 24 Aralık 2013

Anlatmaya yine yuvarlağın köşesiden başlayalım. Merkeze olmasa da, onun komşuluklarına dönüp dolaşıp çıkarız sonunda.

Philip Glass’ı dinlemiş olma ihtimaliniz nedir? Hours filminin ardından o kadar da az değil. Yine de çok olmadığının altını çizmeli. Ben, Coppola’nın yapımcılık yaptığını duyup, nedense merakla, izlediğim Powaqqatsi aracılığıyla tanışmıştım ilk olarak Glass’la. Belgeselden yola çıkıp müzikte sonlanmak hayırlara vesile değildir. Sonra Koyaanisqatsi, en son da Naqoyqatsi geldi. İzleme sırası çekim sırasını son halkada tutturabildi yani. O da en sevmediğim halka oldu. Hemen ardından da ise efsanevi Einstein on the Beach girdi dinleme listeme ve beni yerle yeksan eyledi. O günden beri beni daha çok sarsan bir albüm dinledim mi, emin değilim. Sayı sayarak opera yapabilmek nereden bakılsa Kurt Schwitters’in rüyalarını süslerdi. Bunun gerçekleşmiş olması başımı döndürmüştü, hâlâ da döndürür.

Bu kez ise önümde Akhnaten var. Einstein on the Beach’ten sekiz yıl önce yazılmış. Opera gibi opera. Hikâyeci türden klasik episotları izleyen bir opera demek istiyorum bununla. Albümü dinlerken zaman zaman küçük video kayıtlarından operayı takip etme şansı da buluyorum. Akhnaten yine ilginç bir seçim. Sanat tarihi için önemli figürlerden birini bulup ustaca çıkarmış saklandığı kuytudan Glass. Bu kez de minimalist üslubuyla müthiş uyum içinde bir seçim yapmış. Tekrara dayalı kompozisyonlarını Eski Mısır’ın tekrarını bozan tek adamın üzerinden kurgulamış. Opera, adı bütün yazıtlardan çıkartıldığı için 19. yüzyıla dek varlığı dahi bilinmeyen bu firavunun hikâyesini anlatıyor. Asıl adı IV. Amenhotep olan ve firavun olduktan sonra Akhnaten ismini alarak, çoktanrılı geleneğe son veren ve böylece bütün Mısır geleneğini değiştirmeye yeltenen adamın hikâyesi bu. Sanat tarihi açısından önemi ise, ustalığın kopyaya ve tekrara dayalı olduğu Mısır resim ve heykel sanatı içinde Akhnaten’in epey ayrıksı bir yere sahip olmasından geliyor. Kendini ideal bir güzellik abidesi olarak (düzgün, yapılı bir vücut, standartlaştırılmış bir gösterim ve ifadesiz bir yüzle) değil kişisel özellikleriyle tasvir ettirmeyi benimsemiş tek firavun Akhnaten. Tasvirlerden bildiğimiz kadarıyla haddinden fazla uzun bir yüz, yuvarlak, top gibi bir çene, koca burun ve şişkin dudaklara sahip. Bu yüzden bütün Mısır sanatı içinde ona dair az sayıdaki tasvir sanki karikatürmüş gibi duruyor. Derste gösterdiğinizde öğrencilerin ağzı yüzü bükülüyor. Orijinal eseri bozan hınzır bir çağdaş sanatçının işi sananlar bile çıkıyor Akhnaten tasvirlerini.

ECB_05
novakozmikova #fantomrules (2015)

90lar Sonrası Türkiye Sanat Tarihi Yazımı

TÜYAP Artist Sanat Fuarı’nın bu yılki en dikkat çeken sergisi, kuşkusuz, Ali Şimşek küratörlüğündeki Müdahale Var Mı? ya da yenilenen ismiyle Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisiydi. Hikâyeyi sanat dünyasına aşina olan hemen herkes biliyordur artık. Bilmeyenler de kısa bir araştırmayla süreçte neler olup bittiğini, kimin konuya nasıl yaklaştığını rahatlıkla öğrenebilirler. Benim burada üzerinde durmak istediğim şey, sergi, onun süreçleri ya da sonrasında yaşananlar değil. Sergi vesilesiyle bir sanatçı üzerinden açığa çıkan sanat tarihsel bir kırılma üzerinde durmak istiyorum.

Temel önermem ise şu olacak: Nova Kozmikova’nın işleri Türkiye sanat tarihi açısından ancak aradan yüzyıl geçtikten sonra bulunacak Akhnaten’in tasvirleridir.

Türkiye sanat tarihi yazımı açısından bir süredir araf evresine girmiş bulunuyoruz. 90lara dek bu alanda yazılıp çizilenler ve 90lara dek yazılıp çizilme yöntemi ile 90 sonrasında yaşananlar arasında karşılaştırma imkânımız olmayan bir epistemolojik kayma mevcut. Bu kayma, yalnızca mimarlık tarihine dayalı olarak Türk Sanatı Tarihi’ni üretmiş olan ilk kuşak (pozitivist) kurucu-öncü sanat tarihi yazımının öğrencileri olan ve 60lar Türkiye sanat tarihini üretmiş olan kalemlerin tükenmiş olmasından, onların biçimlendirdikleri aklın 3. kuşak temsilciler elinde yeni çağ ruhunu kavramaktan fersah fersah uzak düşmesinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda, tarihyazımına ilişkin disiplinin ana gövdesindeki daha büyük ölçekteki çatlağa yönelik Türkçe üretilmiş herhangi bir çalışmanın bulunmamasından, sanat tarihinin tarihyazımının ana gövdesinde meydana gelmiş bu depreme sakınaklı bir mesafede kalıp, teorik olarak her şey yolundaymış gibi davranarak ikonografik yönteme (zaten asla adamakıllı çözümlenmemiş olduğun için) “sözde” bağlı kalma çabalarından kaynaklanıyor. Türkiye sanat tarihinin 90larını tarif edebilmek ve geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi doğru dürüst kurabilmek için teorik olarak daha iyi tartışılmış yöntemler ve yazımlar üzerinde çalışmak gerekiyor.

Bu noktada tanıklığını yapabileceğimiz şimdilik yalnızca şu: Sanatçıların ya da sanatsal yaratının biçimsel ilgiler üzerinden birbirine eklemlenerek gelişmediği, bu türden bir sanat yazımının olanaksızlığının bugün için aşikâr olmanın yanında dün için nasıl olanaklı olduğunun tartışılmasının da kaçınılmaz hale geldiği böylesi bir araf noktasında ve anında, geleneği kıran ve yeni bir dili kendi kaynaklarından üreten anonim kimliklerin inşasına girişilebilmiştir.

ECB_04
novakozmikova #fantomrules (2015)

Krupiye Olarak Sanatçı

Nova Kozmikova’nın olaklılığının kökeninde anonim oluştan beslenen bu inşa vardır.

Çağdaş sanat çevrelerinin ve sıkı internet sörfçülerinin dışında çoğu kişinin bilmediği Nova Kozmikova ismi TÜYAP’taki Müdahale Var – Kesin Bilgi sergisi ile gündeme geldi. Sadece gündeme gelmekle kalmadı, aynı zamanda başbakana hakaret konulu bir davanın muhatabı olarak yargıya da uzandı. Sanat ve eleştirmen derneklerinin konuyla ilgili gözle görülür “durgunluk”larının yanında Gezi Direnişi sırasında herkes için tanıdık olan ve Kozmikova’ya dava açılmasına neden olan ‘Akıyordu’ işi eleştiri konusu edilmeye başlandı. İş, doğrudan ve kaba olmakla eleştirildi. Eleştiri her zaman mümkündü ama bunu “ince” yapmak lazımdı; böyle kör parmağım gözüne bir üslup rahatsız edici olabilirdi ve olmuştu.

novakozmikova #fantomrules (2015)

Gariptir, benim Kozmikova’da Akhnaten’i gördüğüm nokta da tam olarak burası.

Eleştiriyi haklı buluyorum. Kozmikova aynen Akhnaten’in kendi tasvirlerinde yapılmasını istediği gibi “doğrudan” çalışmıştır. Gördüğü şeyi gördüğü gibi temsile yansıtmıştır. Suç buysa, Kozmikova bu suçu işlemiştir. Bütün Gezi Direnişi boyunca başbakanın takındığı üslubu çalışmasına olduğu gibi aksettirmiştir. Bu yönüyle nesnesini idealize etmekten, soyutlamakdan, yaratıcı “sanatçı ilhamı”ndan yoksundur.

Kaldı ki bu tavır Nova Kozmikova’nın işlerinin tümüne yayılmış bir şekilde de bulunabilir. Kozmikova sanatçı ilhamıyla çalışmaz. Hatta bilgisayarının başında oturmuş, çoğu yine internetten ele geçirdiği imajlara manipülasyon yaparken kendisini bir sanatçı olarak gördüğünü de sanmıyorum. O olsa olsa kendisine verilen desteyi karıştırıp oyuna sokan anonim bir krupiye olabilir. Bu nedenle kimliği, mesleği, sanat ile olan geçmişi beni ilgilendirmiyor. Kozmikova’nın işlerine bakarken yalnızca eline geçen desteyi dağıtırken gösterdiği özene dikkat ediyorum.

novakozmikova #fantomrules (2018)

Oyun her zaman olduğu gibi (belki her zamankinden biraz daha fazlaca) hileli bir desteyle sürmektedir. Masa da tezgâh da çok önceden kurulmuştur. Kiminin sadece izleyici olarak yer aldığı bu masada kazananlar baştan bellidir. Bunun için eğitilmişlerdir. Bunun için yaşarlar. Kasa ise zaten her zaman kasadır. Oyunun sonunda en çok kazanan hep o olacaktır. Oysa Kozmikova gibi karakterler için ilgi çekici olan oyunun oynanışıdır. Kazanmakla değil, bunca hileli kağıtla oyunun nasıl olup da sürebildiğiyle ilgilidirler. Bu yüzden kartları her zaman yeniden düzenlemek telaşındadırlar. Dünyanın işleyişine dair kendisine ulaşmış bütün metaryal onun ilgi alanındadır ve onları sürekli yeniden düzenleyerek oyuna sokar. Göstergelere karşı savaşmak ya da ilhamla yüklü/ saf bir imge üretmek iddiası yerine onlara katılmayı tercih etmiştir. Anonimliğinin arkasındaki motivasyonun bu olduğunu söyleyebiliriz. Kendi eylemini oyunun doğası içinde tüketir. Gerçek anlamda ürünlerinin sanata yaklaştığı nokta da burasıdır. Bir kere tasarlandıktan sonra oyunu kendiliklerinden sürdürme yeteneğindedirler. Sanatçı kültü Kozmikova gibi kişilerin ilgisini çekmez. Piyasanın işleyişine katılıp ismini pazarlamak onun ilgi alanında değildir. Hatta onun nefret ettiği tiplerin masanın etrafına oturup kendini oyuna kaptıran ve her koşulda kaybetmeye yazgılı oyuncular olduğunu da söyleyebiliriz. İnternete farklı Facebook hesaplarına, farklı bloglara yayılmış Kozmikova kimliğini takip etmeye çalışırken onun bu kimliğe karşı tutumunu hemen görebilirsiniz. Birer yapıt olmanın ötesinde kendisi için tutulmuş notlar, karşısındakine söylenmiş sözlerdir bunların çoğu. Bu yüzden tutarlı bir sanatçı kimliği inşa etmezler. Eyleme geçmiş bir söz olarak hareket anında vardır ve anlamlıdır. Sonrasında –yeni bir desteye girinceye dek– kenara çekilirler. Öte yandan tutarlı bir sanatçı kimliği inşasına girişse de bunu başarabileceği şüphe götürür. Keza yapıp etme biçimi bu tarz bir düşünüşle çelişir her fırsatta.

Çağdaş/ güncel bir sanatçı olarak Nova Kozmikova’yı sanat tarihi kabul etmeyecektir. Sanat tarihi, bilindik bütün tanrıları gömerek geleneğin karşısına çıkmaktansa revizyonlarla ve küçük adımlarla ilerlemeyi tercih eder. Birbirine neden-sonuç ilişkileriyle eklemlenerek oluşturulmuş tarihyazımının “gelişme”den anladığı budur. Bu yüzden karşısına çıkan Akhnaten tasvirlerini görmezden gelmek durumundadır. Akhnatenler ise yazgıları karşısında sessiz, daha doğrusu, kayıtsızdırlar. En konuşkan göründükleri anda bile. 1984 yılında Einstein on the Beach üzerine yapılan belgeselde operanın sahne yönetmenliğini yapan Robert Wilson’ın söylediği gibi; sanatçı aslında sessiz bir opera yapmaktadır, çünkü gerçek sanatçı dilin yapısının sesle ilgili olduğunu bilir ve onu göstermek ister. Sesleri ve şeyleri düzenleyerek üzerine konuştuğunun ne olduğunu onu izleyen herkesle birlikte anlamaya çalışır.

Nova Kozmikova oyunun hilesini kavramış ama dürüst bir krupiye olarak bizim için imajları yeniden ve yeniden düzenleyerek oyuna sokuyor; böylece anonim bir kimlik olarak 2000li yılların tasvirini çıkarıyor. Bu resmi beğenmeyenlerin aynada kendi suretlerini kontrol etmekten başka çareleri yoktur

Barış Acar, 24 Aralık 2013 / Kaynak: Lebriz Sanal Dergi


Esat Cavit Başak ile 2020 yılının sonlarında İzmir-Menemen’de gerçekleştirilen sohbet. Kayıt: Anıl Yurdakul

Détournement ya da kısaca saptırma, Sitüasyonist Enternasyonal’in oyunlarından biriydi. Peki gösterinin bu derece güçlendiği günümüzde saptırma ne ifade ediyor? İşe yarar bir taktik midir? İmgelere halen duyarlı mıyız? Çok uzağa gitmeye gerek yok, 2013 ‘Müdahale Var mı?’ sergisinde yaşananlar, imgelemin hayatta olduğunu ispatladı. Peki ya Dadaizm geçmişte kaldı diyenlere ne demeli? Dilimize yeni aktarılan manifestolar sayesinde gençlerin ilgisini çeken bu harekete duyarsız mı kalacağız? Mevlana’ya kulak verelim “Kağıttan kanatlarla uçulmaz.” Sahip olduğumuz tüm bilgi ve birikimleri, iç güdülerimizin enerjisiyle yaşama dönüştürmeliyiz.

Konuyu dağıtmadan Détournement’i anlamaya çalışalım: En genel anlamıyla, aşırma (saptırma) şeylerin yeniden oyuna sokulmasını her yanıyla kucaklar. Bu, oyunun, parçaların hiyerarşisi içinde donup kalmış varlıkları ve şeyleri kavradığı ve yeniden birleştirdiği eylemdir.

Lautreamont’un aşırmayı sistemli olarak kullanmasına bayılan Debord’un, tekniğin gerçekten sınırsız olanaklarına ilk kez dikkatleri çektiği tarih 1955’ti. 1960’ta Jorn şunları yazacaktı: “Aşırma, devalüasyon kapasitesi tarafından mümkün kılınan bir oyundur. Eski kültürün her öğesi ya yeniden oluşturulmalı ya da bir yana atılmalıdır.Debord bu anlayışı daha da geliştirmiştir. “Aşırmanın iki temel ilkesi, başlangıçta bağımsız olan (ilk anlamını bile tamamen yitirebilecek) her öğenin önemini yitirmesi ve her öğeye yeni bir anlam yükleyen yeni bir göstergenin örgütlenmesidir.”

Bundan böyle, şunlar açıktır:

  • Giderek daha çok şey çürür ve dağılırken, aşırma kendiliğinden ortaya çıkar. Tüketim toplumu yeni anlamlı bütünler yaratmak isteyenlere avantaj sağlar.
  • Kültür artık özellikle ayrıcalıklı bir sahne değildir. Aşırma sanatı, gündelik hayatın örgütlenmesine karşı tüm direniş biçimlerinin ayrılmaz bir parçası olabilir.
  • Dünyamızı kısmi hakikatler yönettiğinden, aşırma bütünlüğün hizmetindeki biricik tekniktir. Devrimci bir edim olarak aşırma, isyan pratiği için en tutarlı, en kitlesel ve en uygun şeydir. Bir tür doğal evrim -oyun arzusu- yoluyla, insanların görülmedik ölçüde aşırı ve radikal bir tavır almalarına yol açar.

Yurdumuzda bu alanda çalışma yapanlara göz attığımızda, ilkin Serhat Köksal’la karşılaşıyoruz. Köksal, 2007 yılında verdiği röportajda çalışmalarını şöyle açıklıyor:
“İstanbul’da zaman zaman gördüğümüz mesela Ayasofya’daki kilise-cami karışımında rastladığımız veya 70’lerin yerli seks filmlerindeki afiş ve fotoların edep yerlerine yapıştırılan montaj stilindeki ‘cut-up’dan aldığım yöntem ile bu film materyaller ve TV’de gördüğüm ve Türkiye’de yeni yeni yeşermekte olan hegemonik medya görüntülerini ve ayrıca bunlarla birlikte o yıllarda yaptığım müzikleri karıştırmaya başladım. Filmleri de video kayıt edici ile basit şekillerde kestim düzenledim. O yıllarda kolaj, kitch, cut-up gibi terimleri bilmediğimi söylemeliyim. Ama tabii ki yamalı bohçanın anlamını herkes gibi ben de bilirdim.”

Rafet Arslan’ın devrimci bir silah olarak gördüğü kolaja ilişkin düşüncelerini aşağıya alıyorum : “Sitüasyonist eylemlerin Avrupa kıtasında etkili olduğu dönemde, Amerika’da Beat kuşağının sembol ismi W.S. Burroughs dili bir çeşit virüs ilan ederek, cut-up tekniğiyle gazete haberlerinden, bilimsel makalelere bir çok unsuru yapıtının bir parçası haline getiriyordu. Dilin hakimiyetine karşı radikal kavramlar üreterek yola çıkan kavramsal sanat belli bir etkinlik kazandı.

Fakat 68 yenilgisi sonrası avant garde’ın ölümü, pop sanatın yükselişi, büyük söylemlerin ve toplu hareketlerin sonunu ilan eden ideolojik iklimde kavramsal eğilimler, kültür endüstrisince güncel sanat adı altında toplanmaya çalışıldı. Tıpkı politikada minör arayışlar, hakim ideoloji tarafından muhalefetin atomize edilmesine yol açmışsa; sanat alanında da kolektif üretimler ve kolaj arka plana bırakıldı, sanatın bir piyasaya dönüştüğü iklimde star sanatçı modası hakim oldu.”

Söyleme, Şenol Erdoğan gibi Lettrist Satanistler duyarsız kalmadı : “Şiirin diliyle eylemi arasında bağ kurulmadığı sürece kâğıt mendildeki spermler kadar ölüdür ve öte gidemeyecektir şiir, ki ‘bunlar’ın karşısına konulması gereken bir taş üzerine yazmaktayım artık. Şiir kamuya ait olanda olmalı ona uygulanmalıdır, bireyler şiire ve metne kendilerini eklemlemeli ve yeni şiir an be an değişerek ve gelişerek ortaya çıkmalıdır. Bu aynı zamanda şiirin de örgütlenmesidir. Örgütlenmeliyizdir.”

Anarşist topluluk Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun lideri Gökhan Gencay’ın saptırma kavramına ilişkin yorumu ise şöyle: “Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır.”


Esat Cavit Başak, Foto: Tevfik Atilla

Esat Cavit Başak ile

Dışavurumculuğun Yeni Baharı Üzerine

MAYIS 2015

Her ne kadar Punk anonim bir kültür olsa da Mondo Trasho sayesinde seni Türkiye’nin ilk fanzincilerinden biri olarak biliyoruz. Ana akım medyanın dışında, içerik açısından dönemin dergilerine kıyasla oldukça yaratıcı ve bağımsız bir yayın yapıyordun. Sosyal medya gibi faktörlerin olmadığı bu dönemi nasıl hatırlıyorsun, gençler açısından daha mı üretkendi?

‘Elinden geleni ardına koymamak’ Punk’ın saç ayaklarından biriyse eğer, evet, mondotrasho punk’dı elbette. Ama, mondo’ları ‘anonim bir kültür’ olarak da olsa salt punk olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Olsa olsa sıkı bir kolajdır mondotrasho ve punk’ın kes-yapıştır mottosu dışında ödünç aldığı, denediği, yeniden yorumladığı (veya tasarladığı) birden çok deneyimle sıkı fıkıdır. Ana fikrinin ve görsel tasarımının çoğu bana ait olmasına rağmen daha ikinci sayıdan itibaren katılan arkadaşlarımın sayesinde de bahsettiğin yaratıcılığını ve bağımsızlığını elinden geldiğince ve yeterince korumuştur. (insan’sız hiç bir şey olmuyor). Sosyal medyalara yapıştırılan ‘bilgi çöplüğü’ iddaasını, gerek çöplükleri seven gerekse bu yeni iletişim yönteminin emekleme çağını yaşayan birisi olarak pek doğru bulmuyorum, peşinde olduğunu bulabilmek için gösterdiğimiz entelektüel çaba hala aynı olduğu gibi aradıklarını değil de bulduklarını sevenler için de içinde bulunduğumuz ortam gayet yeterli. Ve hayır, zihinsel tembelliğin bahanesi her çağda aynı olduğu için, ‘gençleri’ daha az üretken falan olarak görmüyorum. ‘mazeret terazisinin tartamayacağı günah yoktur’ diye aynalı bir laf var, kimse altına yatmaya çalışmasın; komik gözüküyor.

Senin için Punk neydi?

Yukarıda bahsettiğim sosyal medya durumları sırasında kullanma olanağı bulduğum ve çok sevdiğim bir yöntem var; bir jpeg. yollamak. (ki bana kalsa olası bütün sorulara ya da sorunlara bir görsel cevabı olmalı insanın ya neyse-cebinde kendine bir sözlük yapıp, taşıycaksın) Hiç kaçamak etmeyeyim, işte budur punk benim için :

ECB_03
novakozmikova #fantomrules (2015)

Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.

2013 ‘Müdahele Var mı?’ sergisi hakkında birşeyler söylemek ister misin? Yoksa, o olay kapandı mı?

Kapanmaz! Burada kapanan kapı bir başka yerin açılan kapısı, kimse alınmasın fizik böyle çalışıyor. Olan oldu. Güzel bir sergiye berbat ve alabildiğince korkak bir tavırla müdahale edildi, ‘şikayet konusu’ iş sergiden geçici bir süre kaldırıldı, sergiye katılan arkadaşlar cevaplarını gayet güzel bir şekilde verdiler, yapayanlış hesapların nasıl ceplerde patladığına güzel bir örnek olarak yasaklamaya çalıştıkları görsel, istemedikleri kadar çok yayınlandı, mahkemede, söz konusu işin fotoğrafını bile görmemiş savcı-hakim ikilisinden beraat aldım vesaire. Söyleyecek pek birşey yok ama bu sorumsuz, hastalıklı, bencil ve alabildiğine kötü iktidar -erk olgusuna söyleyecek lafımız bitmedi ve bitmesin isterim. (Bu arada, yaptığım iş şikayet edilince, hakkımda cezai işlem uygulamak için GBT’me bakan polis arkadaşların ulusal güvenlik veri tabanında, sergide kullandığım ismimi, nova kozmikova’yı aramaları ve ‘yandaş’ gazeteci arkadaşların benden ‘Rus asıllı Türk sanatçı’ olarak bahsetmeleri çok hoşuma gitti, isteyerek bu kadar güzel bir performansta bulunamayacağım gibi, beni daha fazla sevindiremezlerdi.)

Pop art ve mizahın gücünü kullanarak yarattığın grafik eserlerle perspektifi tersinine çeviriyor, muhalif olduğun değerleri ayağından gıdıklayarak yere seriyorsun. Estet bir sanatçı değilsin. Sanata bakış açını öğrenebilir miyiz?

Hem birşeyler yapıp hem de onlar hakkında konuşmak hoşuma gitmiyor ve beceremiyorum da açıkçası. Çevresindeki bütün yüzleri görüyor da kendi yüzünü ancak aynada görüyor ya insan, öznel olamıyor dolayısıyla. Biraz öyle galiba. İroni ve mizah, yaptıklarıma hiç farkına varmadan sızmış iki nitelik. Hayatımın ve okuduklarımın yansısı demek bunlar. Belli bir disipline bağlı iş yapan birisi olarak görmüyorum kendimi. ‘alıntı’ lardan (ki Wittgenstein haklı, Dünyanın kendisi bir alıntı) hoşlanan ve kolaj yapan bir zanaatkarım, hepsi bu.

Peki ya, kültür-sanat alanındaki varlığına, etkinliğine yönelik olumsuz eleştiriler geliyor mu?

Hiç ilgilendiğim bir konu değil ama evet, geliyor arada. Din ya da milliyetçilik ile ilgili işlere pek ‘sıcak’ bakıyor insanlar. Biliyorsun, hemen tüm coğrafyada bu iki konu net olarak tabu (aslında buna cinselliği de ekleyeyim). Açıkçası pek dengeli bir muhalefetle de karşı karşıya kalmıyorum hiç. Ya ağızlarını ve tavırlarını tamamen kaybetmiş bir şekilde karşılık veriyorlar ya da çok gereksiz bulduğum sahte bir nezaketle. Arası bir eleştiri ile hemen hemen hiç karşılaşmadım. Söylediğim gibi, ilgilendiğim bir konu değil zaten.

Sarkastik (Sarcasm) ve ironi’den el alarak geliştirdiğin bu söylemi ne ölçüde politik buluyorsun?

İçgüdüsel bir tepki benimkisi, biraz önce, merak ettim ‘politik’ kelimesinin tam olarak ne anlamına geldiğine bakmak istedim; iki net tanım çıktı karşıma; birisi bir Coldplay şarkısı (bir Coldplay dinleyicisi değilim) ikincisi ise şu; “Antik Yunan dili açısından bakıldığında kente dair olan anlamına gelir.” Buna katılıyorum, bu anlamda politikim elbette ama tartışılır bu da. Kentte kalmasın, kalmamalı hiçbir şey.

Olası yeni çalışmalarında nasıl bir teknik kullanmayı düşünüyorsun? Şu anki eleştiriyi farklı düzeylere taşıyor olsan neler yapardın ? Video art veya performans gibi.

Bilmiyorum hiç nasıl bir teknik kullanırım, hiç düşünmedim. Bulurum ya da çıkar karşıma elbette. Belli bir disiplinde çalışmadığımı, çalışamadığımı söylemiştim. Ama sana, ‘eleştirinin farklı düzeyleri’ nde çalışmak üzerine çok sıkı bir örnek verebilirim, ne mutlu ki kardeşimin ‘hiç acıması yoktur’.

Bu aralar üzerinde çalıştığın birşeyler var mı?

Şu ‘sözlük’ işini bitirmek, mümkün olursa basabilmak; bir de iki-üç senedir hiç dokunmadığım plastik eritme işlerime geri dönüp tamamlamak istiyorum, onlarda aklım kaldı çünkü, bitmediler bir türlü.

Yaşadığımız Türkiye’de seni neler rahatsız ediyor?

Devlet’e dair, erk’e dair hemen her şey. İnsanlar bir başlarına da yaşayabilirler, biri devlet diye bir taş atmış kuyuya ve kuyu derin değil de biz pek tembeliz sanki. Devletin ve yönetimin gerekliliği miti tıpkı toplum birliği için Tanrı mitinin gerekliliği gibi eski bir masal. Milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçilmelidir.

Löpçük_08_interactive
novakozmikova #fantomrules (2015)

UN FAULDUO Experimenting Around Comics

Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018

Colectivo de investigación y experimentación alrededor del campo de la historieta, formado por Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky y Nicolás Zukerfeld. En un recorrido interdisciplinario que abarca las artes visuales, el cine, la música, las artes escénicas y la literatura, el grupo realizó exposiciones y performances en el Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta y Oficina 26 (Rosario). Recientemente, Un Faulduo dictó un taller y expuso su trabajo en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción” (MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017, y MACBA – Museo de Arte Contemporáneo, Barcelona, España, 2018). El colectivo también edita una revista en papel que lleva 11 números y mantiene, desde su aparición en 2005, un sistema de rotación de directores: cada número es dirigido por un miembro diferente del equipo, lo que obliga a cambios de formato, contenido y técnica. Desde 2014, Un Faulduo se propone pensar la relación entre el lenguaje de la historieta y la forma del ensayo, y de allí surge el libro “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), libremente inspirado en el célebre escrito de Oscar Masotta “La historieta en el mundo moderno” (1970).

Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015). Publicado por Tren En Movimiento Ediciones. 160 páginas. 23x16cms

Argentine art collective exploring and experimenting around comics. At present, the group is formed by Nicolás Daniluk, Ezequiel García, Nicolás Moguilevsky and Nicolás Zukerfeld. Along an interdisciplinary path that includes visual arts, film, music, performing arts and literature, the group carried out exhibitions and performances at Fondo Nacional de las Artes, C. C. San Martín, UBA, Biblioteca Nacional, ArteBA, Universidad Di Tella, Club Editorial Río Paraná (Rosario), C. C. Borges, C. C. Recoleta and Oficina 26 (Rosario). Recently, Un Faulduo ran a workshop and showed its production as part of “Oscar Masotta : Theory as action” exhibition at MUAC – Museo Universitario Arte Contemporáneo, UNAM (México) and MACBA – Museo de Arte Contemporáneo (Barcelona, Spain). Un Faulduo is also the name of a magazine published by the group, which has released eleven numbers since 2005. Each issue is led by a different member of the staff, forcing changes in format, content and technique. Since 2014, Un Faulduo intends to think the relationship between comics language and the essay form, and from there arises the book “La historieta en el (Faulduo) mundo moderno” (Tren en Movimiento, 2015), freely inspired by Oscar Masotta’s famous writing “La historieta en el mundo moderno” (1970).

Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
Libro “La historieta en el (faulduo) mundo moderno” (2015)
UN FAULDUO N°11 (2018)

UN FAULDUO N°11: Dirigido por Nicolás Moguilevsky y editado por Tren En Movimiento Ediciones. 48 páginas. 30x40cms. Se presenta en un sobre cerrado que funciona como tapa serigrafiada, numerada e intervenida. Habrá que romper este sobre para develar los misterios que encierra: la multiplicidad de lecturas, las posibilidades del formato, el hacer colectivo y la reproducción de obra. Contiene el suplemento “La comedia y la cocaína”.

Y al final, la historieta (2018)
Y al final, la historieta (2018)

Y al final, la historieta : Performance realizada en el marco de “Revuelta en el cómic”, como parte del “Día y Noche de los Museos”. MACBA – Museu d’Art Contemporani de Barcelona, España, 2018.

Taller intensivo de historieta experimental (2018)

Taller intensivo de historieta experimental (o el historietista como detective) : Centro de producción artística Hangar.org, Barcelona, España, 2018.

Taller intensivo de historieta experimental (2018)
Taller de historieta experimental.

Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.

Taller de historieta experimental. Tres jornadas, Programa de Estudios Independientes (PEI), MACBA, Barcelona, España, 2018.
Después de la historieta, Argentina (2017)

Después de la historieta. Performance en el marco del encuentro “Volviendo a Masotta”. Auditorio Jorge Luis Borges, Biblioteca Nacional, Buenos Aires, Argentina, 2017

Después de la historieta, Argentina (2017)
Después de la historieta, Argentina (2017)

Después de la historieta. Mexico (2017)

Después de la historieta. Performance en el marco de la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción“, curada por Ana Longoni. MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM, México, 2017.

Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)
Después de la historieta. Mexico (2017)

México, 2017

Páginas originales y publicaciones expuestas en la muestra “Oscar Masotta. La teoría como acción”, curada por Ana Longoni (MUAC – Museo Universitario de Arte Contemporáneo, UNAM) y presentación del libro La historieta en el (fauldo) mundo moderno (Museo Universitario del Chopo), México, 2017

México, 2017
México, 2017

Ruido y Contexto Editora 02
Ruido y Contexto Editora: Pequeña editorial de fanzines y taller de serigrafía centrado en la ilustración y el archivo gráfico.

unfaulduo.com

ruidoycontexto.com


Parçalanmış Bilinç Manzaraları ‘Shattered Views of Consciousness’

6 mastercard
Jeremy Profit ‘Mastercard’ , ‘Get More for Less’ (2007)

‘Bugün de gözlerimizin önünde benzer bir süreç yaşanmaktadır. Üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileriyle modern burjuva toplumu, o dev üretim ve değişim araçlarını ortaya çıkarmış olan bu toplum, büyüler yaparak çağırdığı cehennem zebanilerine artık söz geçiremeyen büyücüden farksız bir duruma düşmüş bulunmaktadır.’

-Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto

Yaşadığımız dünyaya pek de yabancı olmayan bu imgeler, içinde bireyin gittikçe silikleştiği güvensiz ve bencil bir toplumu, kent soylu şehir hayatını dolduran insanların oluşturduğu tektipleşmiş bir kitleyi, çürümekte olan toplumsal bir yığını tasvir ediyorlar. ‘Şey’lerin kırılganlığı ile bizlerin kırılganlığı benzeşiyor : Geçici ve dolayısıyla kendi kaybına, kazanın gelişigüzelliğine, köksüz bir metropolün ya da gezegenin sınırlarına mahkum edilmiş varlığımızın kırılganlığı, bkz. Fukushima. Bunlar atipik yerler, Amerika’da, herhangi bir Amerikan TV dizisinde, bir Japon nükleer santralinin yakınında, bir Fransız kırsalında, yüksek bir gerilim hattı direğinin dibinde bulunabilirler. Öyle ya da böyle kötülük cereyan ediyor : Profit, izleyicinin mekânların öncesini ve sonrasını değerlendirmesi için geri dönüşü olmayan bir anı resimlerinde mühürlüyor.

1976 yılında Saint-Brieuc’da doğan Jeremy Profit erken yaşta Landes’a taşınıyor. Burada karşılaştığı manzaraların yapaylığı ve statik düzeni zamanla sanatçının çizim tarzına da yansıyor. Kendi kuşağına özgü bir durum olarak Amerikan kültürünün etkisinde kalan sanatçı, keçeli kalemle yaptığı çizimlerinde öncelikle müziği, sineması, markaları ve televizyonuyla abartılı bir hayranlık uyandıran bu kültürün simgelerini hiç çekinmeden sanatına yansıtıyor: Emperyalizmin küresel istilası. Sanatçı bu kaynakların dışında, mümkün olan en gerçekçi etkiye ulaşmak için foto röportajlardan, reklamlardan veya Google görsellerden yaptığı aramalardan da besleniyor. Kuşbakışı veya zeminden gördüğü sahnelerde çizgi ile gölgenin kesişmesine izin vermiyor. Olayları sahneleme şekline çelişkili figürasyonlar, serbest çağrışımlarına ise çizgilerindeki sade ve kötücül ayrıntılar eşlik ediyor.

avion1a
Jeremy Profit ‘Avion’ ink on paper (2007)

Gelecek yok, Punk Rock devri çoktan kapandı, sanatçının Grindcore sahnesine geçişi bir rastlantı değildi. Öpstand grubunun eski gitaristi olan Jeremy Profit, Punk hareketinin iddialı ruhuna sadıktı. Power-violence ise kültürün kapitalist zeminine ve gündelik yaşamın boğucu atmosferine acımasız bir tonla saldıran muhalif bir hardcore punk hareketidir. Raymond Pettibonun mirası, naif sanat ve folklorik unsurların izinden giden sanatçı, aşırı duyarlı ve etkileyici çizimler ortaya koymaya devam ediyor ve mitolojik belleğini kaybetmiş bir distopya eşliğinde trajik olana dikkat çekiyor.

Myrtille Bourgeois


3 avion qui décolle
Jeremy Profit ‘Avion qui Décolle’ ink on paper (2004)

 – Français –

Jeremy Profit saisit le moment d’après, la stase post-catastrophe où l’humain raccroche avec la vie malgré le champ de ruine et la dévastation. Cette cinquantaine de dessins virtuoses et ultra soignés décrit un monde en décomposition, saturé de mort et de séismes, dans lequel des suicidés côtoient des ménagères et des businessmen à l’indifférence toute imperturbable. L’humanité s’y ennuie au bord de piscines californiennes, y massacre au fusil d’assaut ou disparaît dans des crashs spectaculaires. La banlieue tranquille explose, à l’instar des avions ou des centrales nucléaires, traduisant chez l’artiste, cette nécessité de mettre en dessin une vision critique et paranoïaque d’un monde régi par la violence dont l’ultra-capitalisme est le grand ordonnateur.

Né à Saint-Brieuc en 1976, Jeremy Profit est très tôt parti s’établir dans les Landes dont la linéarité et l’ordonnancement rigoureux des paysages artificiels ont eu une influence certaine sur sa manière de dessiner. Marqué par la culture US – un truc générationnel – l’artiste a d’abord retranscrit par le biais de ses dessins au feutre ces icones d’un état providence adulé pour sa musique, son cinéma, ses marques et sa télévision. Invasion, suprématie, globalisation. Jeremy Profit y puise, s’inspire de photoreportages, de publicités, couplés à des recherches sur Google images pour être le plus vériste possible. Les vues sont aériennes, en contre-plongée, pourtant aucune ombre portée ne vient troubler la parfaite clarté du trait. La minutie du geste contraste d’ailleurs avec la dramaturgie et le chaos des sujets ; tandis que le tracé est net, sans aspérité ni spectacularisation, le tissus narratif est, lui, d’une noirceur extrême. Urbi et Orbi.

Ces images du monde dépeignent ainsi une société précaire et individualiste dans lesquelles les êtres sont traités de façon impersonnelle, petits bonhommes anonymes peuplant les architectures urbaines et pavillonnaires telle une masse indifférenciée, un corps social à l’état de décomposition. A la fragilité des choses répond celle de notre existence, provisoire et donc soumise à sa perte, au hasard de l’accident, à l’échelle circonscriptible d’une banlieue dépersonnalisée, ou planétaire, cf. Fukushima. Ces lieux sont atypiques, ils pourraient être sis en Amérique, dans la suburbia d’une quelconque série télé états-unienne, aux abords d’une centrale nucléaire japonaise, dans un champ patriotiquement français, au pied d’un pylône EDF. Anyway, le mal est fait : le dessin de Jeremy Profit vitrifie le point de non-retour afin que son spectateur évalue l’avant et l’après d’un état des lieux.

7 villa piscine 1
Jeremy Profit ‘Villa Piscine 1’ ink on paper (2004)

No Future et passé punk, l’artiste n’a pas pour rien appartenu à la scène Grindcore. Guitariste du groupe Öpstand, il a adhéré l’esprit revendicateur du mouvement punk, tendance power-violence, où un quotidien lénifiant et culturellement paupérisé se dézingue à la brutalité critique d’une musique viscérale et épileptique. Cet héritage des débuts, acoquiné à l’esthétisme de l’art naïf et du folk Art, Raymond Pettibon en père spirituel, génère un dessin cruellement sensible et expressif, au tragique désabusé comme évocation ultime d’une contre-utopie démythifiée.
**

Jeremy Profit est né en 1978 à Saint-Brieuc. Il vit et travaille à Bordeaux.
Ses œuvres ont été montrées à Berlin et Genève en 2007, au CAPC en 2010, à Arc en rêve en 2012 et à Bidart et Bilbao en 2013. Cette exposition personnelle à la Fabrique Pola est la première rétrospective de ses dessins, réalisés entre 2004 et 2014.

Myrtille Bourgeois

Suburbia
10 – 25 juillet 2014
Polarium / Fabrique Pola


double maison a
Jeremy Profit ‘Double Maison a’ ink on paper
vautours_double
Jeremy Profit ‘Ferme Abandonnée’ , ‘Vautours’ (2005)

Jeremy Profit, etkileyici bir kontrasta ulaşmak amacıyla çizimlerini alakasız kaynaklardan unsurları bir araya getirerek oluşturuyor. Bir yanda mütenâsip yaşam tarzı çerçevesinde sanayileşmiş toplumlar tarafından tesis edilen orta sınıf banliyölerinin steril görünümleri: aile, müstakil bir ev, araba, mobiletler, oyunlar ve normlar içinde sürdürülen gündelik hayatın aksesuarları… Öte yanda Irak, Lübnan, Orta Doğu’daki bölgesel ve küresel çatışmaların görüntüleri, bölgesel mücadelelerin, ham maddenin kanlı fethinin, akıl dışı küreselleşmenin şiddeti ve doğal afetler.

Sanatındaki ustalık bu unsurların kombinasyonunda yatıyor: Çizgiye dayalı huzursuz bir kompozisyon anlayışı, detayları ortaya seren geniş planlar, patlamaların havaya uçurduğu evler, uçaklar ve trajik sahneler, ancak çelişkili bir biçimde bu dram izlendikçe anlamını yitiriyor: Çizgi roman estetiğinde ölüler absürd gözüküyor; sıradan bir ortamda şiddet olağanlaşıyor. Fotoğrafçı ayaklarına yığılmış bir adamı daha çarpıcı ya da daha bencil bir klişe için görmezden geliyor… Saldırı sahnelerindeki ölüler ve kayıtsız canlılarla kaplı şehir ya da şehirimsi manzaralarda kan sıradanlaşıyor: yerle bir olmuş tanıdık mekânlar, çürümüş bir manzara, parçalanmış bilinç, önemsiz bir katliam ve tuzaklarla döşenmiş bir ev.

Julie Lesgourgues


1 vermeer court
Jeremy Profit ‘Vermeer Court’ ink on paper (2007)

– Français –

Jérémy Profit compose ses dessins par montage d’éléments de sources disparates,
en vue d’un contraste éloquent. D’une part, les visions aseptisées de banlieues de
classes moyennes, instaurées par les sociétés industrialisées au sein d’une way of
life assortie : famille, pavillon individuel, voiture, mobylettes, jeux, accessoires
quotidiens d’une vie normée. D’autre part, des images de conflits régionaux et
mondiaux, irakiens, libanais, moyen-orientaux, les violences des luttes de territoire,
de la conquête sanglante des matières premières, des outrages d’une
mondialisation non raisonnée, les catastrophes naturelles.

L‘habileté du procédé réside dans la combinaison étroite de ces éléments, dont la
disparité est annulée par la monochromie et le choix de plans larges, où les détails
sont à scruter. Les maisons soufflées par des explosions, l’avion accidenté, sont plus
immédiatement assimilables à des drames, paradoxalement dédramatisés par
l’usage du feutre et le caractère volontairement imparfait du trait à main levé. Les
petits formats, aux scènes plus cyniques ou agressives, au cadrage plus resserré,
exacerbent davantage leur cruelle nature combinatoire. Sous l’esthétique de BD, les
morts paraissent absurdes ; la violence en milieu banal devient ordinaire. Le
photographe ignore l’homme démantelé à ses pieds pour un cliché encore plus
frappant… Ou plus égoïste. Cette acceptation pernicieuse du sanguinaire, dans des
scènes d’attentats, des paysages urbains ou semi-urbains jonchés de morts et de
vivants indifférents, est la paroxysme de l’ambiguïté de la cabane cannibale : le lieu
familier démantelé, le cadre de vie mortifié, la conscience morcelée, le carnage
insignifiant, la maison piégée.

Julie Lesgourgues


2 pendu parc
Jeremy Profit ‘Pendu Parc’ ink on paper (2004)

İnsanlar artık protesto etmiyor,
intihar ediyorlar.

Jeremy merhaba, internet ortamında seninle ilgili pek bir bilgiye erişemedik. Dolayısıyla merak ediyoruz, bilinçli bir gizlenme mi söz konusu?

Bununla ilgili ilginç birşeyler söylemek isterdim ama gerçek şu ki bir internet sitesi oluşturmak, blog ya da facebook sayfası açmak gibi şeylerle hiç ilgilenmiyorum. İşlerimin görülmesi ve bir dinamik elde etmek için bunu yapmam gerektiğini biliyorum ama zamanım yok. Bir işimin olmasının yanı sıra evde çizim yapıyorum. Kendime her zaman şöyle diyorum: Görülmeye değer olacak daha iyi çizimler yaptığımda işlerimi sergileyeceğim. Ayrıca işlerim -ki 4 ya da 5 yaşından beri çiziyorum- oldukça büyük ve bir bilgisayar ekranından görebilmek kolay değil. Bugünlerde ‘tumblr’da blog açmaya çalışıyorum… Yani, hayır, kasıtlı olarak gizlenmiyorum.

Çalışmalarında gözlemlediğimiz kadarıyla inatçı bir şekilde kaza, yaralanma, rehin alınma, şiddet, intihar ve ölüm temalarına eğiliyorsun? Neden böyle bir dil geliştirdiğini biraz açıklar mısın?

Evet, işlerimde şiddet var. Kapitalist toplumda şiddet her yerde. Hatta medya ve televizyon reklamları konfora ve barışa methiyeler dizse de, kapitalizm 1914’ten beri dünyanın her yerinde kesintisiz savaşını sürdürüyor. Ciddi ciddi çizimler yapmaya başlamadan önce, punk müzikle ilgileniyordum, daha doğrusu gerçekten şiddet içeren bir tür olan grindcore ile. Grubumun adı “Öpstand” dı ve müziğimiz aşırı saldırgan, şarkı sözlerimiz oldukça politikti. Bir bakıma çizimlerimle de aynı şeyi yapmaya çalıştığımı düşünüyorum, politik unsurlar daha soyut olsa da.

grand farmat 3a bw
Jeremy Profit ‘Grand Farmat 3a’ ink on paper

‘Emekçi sınıfın yıkımı gerçekleşti, tüketildi. İnsanlar, böylesine şiddet barındıran bir toplumda, kolektif değişim umudundan yoksun bir şekilde bireysel varoluş savaşı veriyorlar.’

Hikâyeleri okumakta zorlanıyoruz. Resimlerindeki katil ve kurban ilişkisiyle nasıl bir dengeyi resmetmeye çalışıyorsun? Buna kapitalist sistem ve kurbanları diyebilir miyiz?

Hikâyeler var tabi ama hikâyelerin konusunu anlamak zor. Hikâyeleri bozmak için bir sürü şey birden koymaya çalışıyorum. Bu bazen işe yarıyor, bazen de hikayenin ne hakkında olduğu anlaşılıyor ve ben başarısız olmuş oluyorum. Herkesin çizimlere farklı yorumlar getirmesi hoşuma gidiyor. İnsanları çizimlerim hakkında konuşurken duymak eğlenceli çünkü genelde benim hiç aklımdan geçmemiş hikâyeler düşünüyorlar. Kapitalizm ve kurbanları… Çizimlerimi yaparken içine gündelik yaşamdan resimler koyuyorum, özellikle şiddet barındıran savaş konulu fotoğraf gazeteciliğinden, kapitalizmin dünyanın dört bir yanında neden olduğu yıkımdan. Çizimlerim bunların dışında toplumumuzun depresyonu hakkında da konuşur. Emekçi sınıfın yıkımı gerçekleşti, tüketildi. İnsanlar, böylesine şiddet barındıran bir toplumda, kolektif değişim umudundan yoksun bir şekilde, bireysel varoluş savaşı veriyorlar.

Bordeaux’da yaşıyorsun; Fransa’da gündelik hayat nasıl? Sanatın ve kültürün merkezi olan batı’nın kültürel anlamda tıkanıklık yaşadığı bir döneme girdiğini düşünenler var. Bu konuda birşeyler söylemek ister misin?

Fransa’da günlük yaşam… Burası zengin bir ülke dolayısıyla her şeye sahipsiniz. Yani ulaşım, altyapı, tesisler, bilgisayar, her yerde internet falan… Burada hayat, Peru’yla ya da Somali’yle karşılaştırıldığında çok daha kolay. Ama tabi bu herkes için kolay olduğu anlamına gelmiyor. Eğer bir işin yoksa, burada hayat hiç de kolay değil. Eğer bir göçmensen ya da müslümansan, bir işin bile olsa burada hayat hiç kolay değil çünkü çok büyük bir baskı altındasın demektir. Ücretli çalışan bir çok insan, “Yeter artık” der gibi çalıştığı fabrikada ya da ofiste intihar ediyor. Son yıllarda sanki bu yeni bir fenomen; antidepresan ilaç tüketiminde dünya rekoru Fransa’nın. Bu ülkede iyi hissetmek çok zor. Sanırım bu duruma iki açıklama getirilebilir. Herşeyden önce Fransa oldukça bireysel bir ülke ama aynı zamanda politik ve kolektif düşünme konusunda da oldukça idealist. Günümüzde politik ve idealist duruş çökmüş durumda. İşçi sınıfı hareketi ve sınıf savaşı yenik durumda. (Hemen söyleyeyim: İnsanlar artık protesto etmiyor, intihar ediyorlar.) Ve artık kolektif bir umudu besleyecek, ayakta tutacak hiçbir şey yok. Yani, Fransa depresif ve bireysel. Politikacılar asıl problemin göçmenlerden ve müslümanlardan kaynaklandığına insanları inandırmaya çalışıyorlar. Gerçekten çok utanç verici. Oldukça kapalı bir ülke ve bu daha ne kadar süre böyle devam edecek bilmiyorum. Fransız Baharına ihtiyacımız var!

Yapabileceğim ikinci açıklama ise -hatta bu sorduğun soruyu cevaplandırabilir belki- Fransa’nın özellikle kültürel anlamda dünyanın gözünden düşmesi. Fransa geçmişte büyük sanatçıları, yazarları, entellektüelleri ile önemli olan bir ülkeydi. Şimdilerde dünyadaki tüm ülkeler, yeni ve büyük şeyler yaratıyorlar. Belki Fransa da Batı Avrupa’nın tamamı gibi, kendiyle ilgili şüpheye düşmüştür.

Bir sanatçı olarak yaşadığın düzene bakış açını öğrenebilir miyiz?

Kapitalist bir dünya. İnsanları kapitalizme karşı hiçbir şey bir arada tutamadığında, daima aynı şey oluyor: eski kapitalist sistem sınıf atlıyor ve her şeye sahip oluyor. Ve kendi egemenliğini meşrulaştırmak için ideoloji üreten, savaşlar çıkaran, petrol gaz gibi yeryüzü kaynaklarını kontrol etmeye çalışan bir kapitalizm.

Sistemi değiştirmek için bir şeyler yapmak çok zor. Toplumu yalnızca kitle hareketinin değiştirebileceğine inanıyorum. Yıllar önce Marksist hareketin içindeydim ve hala militarist eyleme inancım tam. Ben kişisel olarak bırakmayı tercih ettim. Militan olmak yapılacak iyi bir şeydi. Bana çok şey kazandırdı ama harekete hiçbir şey katmadığımı ve bu konuda da kendimi iyi hissetmediğimi farkettim. Ama kim bilir, belki ilerde devam ederim.

Bilmiyorum ama bir sanatçı olarak eğer işlerimin politik bir yanı varsa da, bu kesinlikle politika yapmaktan ya da militan hareketten tamamen farklı. Çizimlerimle herhangi bir şeye karşı gerçek bir mücadele verdiğimi düşünmüyorum. Yalnızca bu yaptığım şeyin daha verimli, etkili olduğunu ve beni uyanık ve hayatta tuttuğunu hissediyorum.

Fransa’nın son dönemki dış politikalarını nasıl yorumluyorsun? Fransa’yı az da olsa anti Amerikan buluyor musun? Ayrıca Arap Baharını ve benzeri hareketleri destekleyen hatta doğrudan hareketin içinde yer alan batılı güçler için ne söylemek istersin? Sence bir şeyleri değiştirebilirler mi?

Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri müttefikler. Sanki bazen her konuda tam olarak anlaşamıyorlar. Ama temelde aynı dış politika anlayışına sahipler. Fransa, Afganistan’da ABD ile birlikte yer aldı ve daha sonra Libya’da. Şimdilerde Fransa gaz şirketlerini, petrol şirketlerini ve başka diğer şirketleri savunmak için Mali’de.

Arap Baharı’na gelince… Orada neler olduğunu söylemek oldukça zor. O insanların düşüncelerini dile getirmeleri çok olumlu bir şey ve protestolarıyla toplumu değiştirebilirler. Gerçekten harika! Umarım batılı güçler ve Fransa hiçbir müdahelede bulunmaz ve insanlar kendi seçimlerini yapar, kendi değişimlerini gerçekleştirirler. Batılı güçlerin herhangi bir yerde olumlu etkilerde bulunabileceğine asla inanmayacağım.

grand farmat 4a bw
Jeremy Profit ‘Grand Farmat 4a’ ink on paper

– English –

‘People don’t protest anymore, they commit suicide.’

Hello Jeremy, we couldn’t get much information about you on internet. So we wonder if you are hiding yourself on purpose?

I wish I had something interesting to say about that but the truth is that I’m just not interesting about creating website or blog or facebook or anything like that , I know I should do that to show my work and having a good work dynamic but I don’t have time , I have my job and beside, at home, I draw. I’m always saying to myself: I will show my work when I’ll have more good drawings to show. and my drawings since 4 or 5 years are bigger and not easy to look on a computer screen, I’m trying to make a blog on tumblr these days… So no, I’m not hiding on purpose.

We see that the themes in your work are always about accidents, injuries, kidnappings, violence, suicide and death. Are you so obssessed with death? Can you please open up the reasons of developping that kind of a language?

Yes there’s violence in my work… Violence is everywhere in capitalist society, even if big medias and tv commercial praise confort and peace, capitalism is in war since 1914 without interruption everywhere in the world. Before I made draws seriously I was involved ,some years ago, on punk music, more precisely grindcore wish is a really violent kind of music, my band was called Öpstand and I had a label, Praxis record, we had very political lyrics on a very violent music… In a way I think I tried to do the same with my drawing even if the political thing is more abstract on my drawings.

7 zone inustrielle
Jeremy Profit ‘Zone Inustrielle’ , ‘Coquillages’ (2004)

‘Working class has been destroyed, people are trying to survive individually on a such violent society without real hope of a collective change.’

It is bit hard for me to get into your stories. What kind of a relationship do you try to picture between the victim and the perpetrator? Can we say that there is a similarity with that and of a capitalist system and its victims?

There are stories but it is hard to know what the story is about, I try to put a lot of thing to disturb the story, sometime it works but sometime you can see what the story is about, and then I failed. I like that everybody will interpret the drawing differently, it’s kind of funny to ear people talking about a draw, they’re always thinking about a story I never thought about. You right about capitalism and its victims, the way I build my drawings is to put some daily life pictures with violent pictures coming from photo journalism about war, disaster that capitalism bring everywhere in the world, my drawings speak about that and about the mental depression on our society, working class has been destroyed, people are trying to survive individually on a such violent society without real hope of a collective change.

You live in Bordeaux. What would you say about the daily life in France and people? Some people thinks that the western world, so called the center of art and culture is now facing a crisis like a cultural blockage. Do you agree?

Daily life in France… Well it’s a rich country so you have everything, I mean transport, substructure, facililities, computer, internet everywhere etc.. Life is easier here in that way if you compare with I don’t know… peru or Somalia. But it’s not easy for everybody, if you do not have a job it would be not easy, if you are an immigrant or if you are Muslim it is not easy either, even if you have a job it is not easy again because there is such big pressure, a lot of salary men commit suicide on their own factory or office to say it’s enough those last years, it’s like a new phenomenom and France has the world record of anti depressant pills consumption, hard to feel happy here. I think there are two things explaining that, first of all France is in the same time a very individualist country but also an idealist country with political and collective way of thinking and nowadays the political and idealist way is down… Working class movement, class struggle are defeat these days, to say quickly: people do not protest anymore they commit suicide, and there’s nothing else to keep a collective hope , so france is depressed and individualistic, politicians tries to make people believe our problems are immigrants and Islam , it’s a real shame and the country seems very closed, I don’t know how many times it will stay that way, we need a French spring !

Second thing and maybe it will answer to the other question, is about the decline of France in the world, cultural influence I mean, France was an important country in the past with big artists, writers, intellectuals and now all the country in the world produce new stuffs, big stuffs. Maybe France, like the rest of western Europe, having a big doubt about herself.

What do you think about the system and where do you see yourself in society as an artist?

It is capitalism and when nothing can keep people together against capitalism, it is always the same old capitalism with an upper class having everything and producing ideology to justify their domination, making war and try to control gas petrol or other wealth everywhere they can.

Saying that, it’s very hard to do something to change that, I only believe on mass movement to change the society, I was involved in Marxist movement some years ago and still believe on militant action, personally I choose to stop being a militant was a good thing to do, it brings me a lot but I felt like I bring nothing to the movement and I didn’t felt good about that a the end, but who knows, maybe in the future I might continue.

As an artist… I do not know, even if there is some political side on my work it’s something totally different than making real politic or militant action, I don’t think I’m really struggling against anything with my drawings, I just feel I’m more efficient doing that, and it’s keeping me awake and living.

What is your view on the French foreign policy? Do you find France slightly anti American or not? And what about the Western powers and France which are supporting the Arab Spring or even directly being involved on it. Can they change anything?

France and United States are allied and maybe sometimes they are not exactly agree about everything but for the essential they have the same foreign policy, France was in Afghanistan with U.S.A, and later in Libya and now in Mali defending gas company or petrol company or others big company interest.

About Arab Spring it’s hard to say what’s going on over there, it’s very positive that people voice their opinions and know they can change a society protesting together, it’s really great. I hope western powers and France won’t do anything and just let the people making their own choices and their own changes. I’ll never trust western country powers could have any good influence anywhere.

Öpstand : Full Discography

8 corps qui tombent
Jeremy Profit ‘Corps qui Tombent’ , ‘Douches’ ink on paper (2004)
6 adam et eve
Jeremy Profit ‘Adam et Eve’ (2004)

‘Çağımızın bilinci dört duvar arasına hapsedilmiş insanın ve bir mahkûmun bilinci arasında gider gelir. Bireyin özgürlük alanı, bu gidip gelmedir; mahkûm edilmiş bir insan gibi, hücresinin çıplak duvarı ile oradan kaçabileceği duygusunu uyandıran demir parmaklıklı pencere arasında volta atar. Eğer birileri tecrit hücresinde bir delik açarsa, içeriye ışıkla birlikte umut da süzülür.’ 

-Raoul Vaneigem

8 otages fumée
Jeremy Profit ‘Open for Business as Usual’ , ‘Otages Fumée’ ink on paper (2004)
transport de sacs
Jeremy Profit ‘Transport de Sacs’ , ‘Pendus Masque a Gaz’ ink on paper (2004)

‘Vücudun güncel tarihi demek; onu denetlemeye çalışan, parçalara bölen, farklılığı ve sahip olduğu çelişkili konumu değiştirip yadsıyarak yapısal bir gösterge/ değiş tokuş malzemesi şeklinde örgütleyen, iz ve göstergelerden oluşan bir ağın tarihi demektir. Tıpkı göstergeler evreninde (cinsellikle birbirine karışmayan) simgesel değiş tokuş ve oyun sürecine gücül düzeyde son verilerek, belirleyici bir süreç olarak algılanmaya başlanan cinsellik gibi. Bu fallik süreç tamamen her şeyin eşdeğerlisi olarak görülen fallusun fetişleştirilmesi üzerine oturtulmuştur. İşte bu anlamda, yani “özgürlük” adı altında, işleyiş ve stratejisi ekonomi politiğe özgü bir süreci andıran vücut saf bir cinsel göstergeye dönüşmüştür.’

Jean Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm

7 oil bombardements
Jeremy Profit ‘Oil Bombardements’ , ‘Ouvriers Faucille Marteau’ (2007)
dallas piscine
Jeremy Profit ‘Dallas Piscine’ , ‘Homme Tête de Chien’ ink on paper (2007)

‘Gösteri dilinin, övdüğü nesnelerden düzenlediği davranışlara kadar her seviyede uğradığı aleni nitelik kaybı gerçekliği dışlayan gerçek üretimin temel özelliklerinden başka bir şeyin ifadesi değildir: Meta-biçimi tamamen kendisine eşittir, nicelin kategorisidir. Meta-biçiminin geliştirdiği şey nicel olandır ve meta-biçimi sadece nicel olanda gelişebilir.’

 -Guy Debord


6 mastercard B
Jeremy Profit ‘Mastercard’ ,’Ruines 3 (marques)’ ink on paper (2007)

“Hayat, Senin Hayatın!”

Gökhan Gençay

Dünya ekonomisinde Fordist büyüme döneminin sona ermesinin üzerinden uzun yıllar geçti. Günümüzde üretimden dağıtıma, pazarlamadan reklama piyasanın işleyişine dair paradigmalar yeniden oluşturuluyor. Çalışma yaşamının geçirdiği büyük dönüşüm, gündelik yaşamın tüm kompartmanlarını da birer birer etkisi altına alıyor. Fordizm, canlı emek ile sermaye arasındaki karşılıklı çıkarların özgüllüğünü tanıması, onlar arasındaki dolayımsız karşıtlıklara zemin hazırlaması nedeniyle moderndi, modernizmin düalist zıtlaşmaları Fordist üretim modeli üzerinden zemin kazanıyordu.

Post-Fordizm’in egemenliği bu dinamiğin önünü kesmekle kalmadı yalnızca; toplumun her öznesinin küresel kimlikli ulusötesi şirketlerin amaçlarına koşulsuz bağlanmasını talep etti. Şirketlerin çıkarları doğrultusunda bireylerin yetenekleri, öğrenme ve analiz etme kapasiteleri araçsallaştırıldı, zamanla ‘toplumsal fabrika’ her bireyi kendi amaçları doğrultusunda kullanma iktidarı kazandı. Uygulama bu yöndeyken, kültürel kanallarda dolaşıma giren söylemler –yaşanan pratiğin tersine– özgürlük, özerklik vaazlarıyla doluydu. Nitekim özne olmanın kavramsal manada içinin boşaltılması aşaması nihayet tamamlandı, “kendini ifade etme, diyalog kurma” gibi kodlamaların içeriği yeniden yazıldı.

Devir gazetecilerin, propagandistlerin, reklam yazarlarının, halkla ilişkiler uzmanlarının devri. İmgeler, imajlar, düşünceler satın alınıyor ve ekonominin işleyişi gereği görünmezleştirilen efendilerin kadim çıkarları doğrultusunda yeni bir kültür inşa ediliyor. Farklı türden bir özdeşleşme süreciyle karşı karşıyayız artık. Kolektif imgelem, endüstrinin var ettiği markalara endekslenmiş kimliklerin kuşatmasıyla şekle sokulmakta. Yaşam tarzları markalandırılıyor, sanatın her türü şirket logolarının ihtişamlı gölgesinde üretiliyor. Medyanın markalandırılması süreci neticesinde evren, içerdiği kültürel değerlerle birlikte, küresel markaların kontrolü altına giriyor.

Söz konusu kültürel kapsayışın en net örnekleri reklam filmlerinde görülmekte. 1980’li yıllara kadar reklam filmlerinin asıl önceliği, satmaya çalıştıkları ürünün kalitesini, kullanışlılığını, hesaplı oluşunu vb. geniş kitlelere aktarmaktı. Filmler, ele aldıkları ürünün ne kadar faydalı olduğundan, sağlayacağı konfordan bahsediyor, ürünün kendisine odaklanıyorlardı. Amaç, pazarladıkları ürünün insanlar nezdinde vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak algılanmasını sağlamaktı. Endüstriyel ekonominin motorunu döndüren, ürettiği mallara ihtiyaç duyan tüketicilerin varlığıydı. 1990’lı yıllarla birlikte Batı dünyasında, bu “arkaik” reklam ve pazarlama mantığı tamamen kabuk değiştirdi. Günümüzde ifrat noktasına ulaşmış olmasından mütevellit, görmezden gelinen, kanıksanan yeni reklam anlayışının tohumları o yıllarda atıldı.

Kitlesel pazarlama kampanyalarının bonus mahiyetinde yanında getirdiği yeni kavramlarla o günlerde rabıta kuruldu, markalar ve logolar yavaş yavaş hayatı istila etmeye o günlerde başladı. Markalar, ürünün maddi varlığından bağımsız olarak kendi halelerini yaratıyor, imaj üzerinden pazarlama devri açılıyordu. Markaların onları satın alan insanlara ‘kimlik’ bahşetmesi süreci böylece başlamıştı. Tabii, en başta orta sınıfın değerleri, yaşam standartları, sosyal alışkanlıkları reklam kampanyalarının temel öğesi olarak seçildi. Müstakil bir ev, düzenli bir bahçe, garaj, bir örnek konutlardan oluşan sosyal çevresiyle, metropolün anti-hijyenik kötücüllüğünden uzakta kurulan Amerikan banliyösü ideal yaşam formu olarak reklam dünyasında tekrar tekrar kullanıldı. Batı’nın genel geçer kültürel ortalaması olarak orta sınıfın seçilmesi, o dünyaya has imajların parlatılmasına ve o yaşam biçimine ait kimliklerin küresel dolaşıma girmesine vesile oldu. Tüketici kitlesinin çoğunluğunun beyaz, orta sınıf olması gerekmiyordu ne de olsa. Şirket politikaları sıradan insanlara, pazarlanan ürünleri tükettikçe Beyaz, orta sınıf sosyal yaşama bir adım daha yaklaşabileceklerini vaaz ediyordu. Bu kolektif yanılsama, epey uzun bir süre işlev gördü. Küresel çapta her çeşit sınıfsal aidiyete mensup milyonlarca insan, belli markaları tükettikleri oranda ideal orta sınıf normlarına yaklaşacaklarına inandı, reklam filmlerinde izledikleri pirüpak görüntülerin içinde yer alabilmenin hayalini kurdu.

Yıllar geçtikçe bu tür bir satış tekniği de dünyanın gidişatına tam manasıyla uyum sağlamaz oldu. Ürünün nitelikleri geri planda kalmıştı kalmasına, tüketim üzerinden kimlik edinme yaklaşımı da geri dönüşsüz biçimde kabul görmüştü. Ama yine de bir şeyler eksikti sanki. 60’lı yıllarda filizlenen karşı-kültür hareketi, punk’tan sitüasyonizme uzanan geniş birikimiyle, siyasal hedefleri uyarınca mevcut kültürel atmosferin de altını oyuyor, yüceltilen muhafazakâr orta sınıf yaşamına esaslı darbeler indiriyordu. Bu akımların etkinliklerinin yansımaları sadece toplumsal/ kültürel düzlemle sınırlı kalmadı, bir bütün olarak sistemin propaganda ve pazarlama aygıtlarını da dönüşüme sevk etti. Batı’da vuku bulan 68’in özgürlükçü anti-otoriter değerleri, çekirdek ailenin, zorunlu çalışma döngüsünün, otoriter kurumların altını iyiden iyiye oymayı başarmıştı. Karşı-kültür hareketi kolektif manada bütünsel kazanımlarla hâkim kültürü yenilgiye uğratamasa da, onun düğüm noktaları arasında alternatif ilişki ağları yaratmayı, işaret fişekleri çakmayı becermişti.

Ancak, Büyük Gösteri’nin mekanizmaları da bu dönemde işler kılınıyordu. Piyasa, kendi karşıtlarını da içerecek denli kendine güven kazanıyor, onun kurulu düzenini sabote etme niyetiyle tarih sahnesine çıkan özneler/ akımlar birer birer massediliyor, kontrol altına alınıyordu. Bu süreci, disiplin toplumlarına özgü bir baskı yoluyla yaşayanlar da oldu tabii. Ama, özellikle Batı toplumlarında, Büyük Gösteri’nin karşı konulmaz gücü, kaynağını kendi düşmanlarını kültürel manada içermesinden aldı. Reklam endüstrisinin yönelimleri de bu bağlamda son derece önemli veriler barındırıyor.

Artık küresel markaların reklamlarında orta sınıf, mazbut aile modellerinin güzellemesine sırtını yaslamak demode. Özellikle toplumun genç, dinamik öğelerini hedef kitle olarak seçen firmalar, bu alanda radikal hamlelerle çığır açıyor, girişimlerini her geçen gün daha da uç boyutlara taşıyorlar. Levi’s, Diesel gibi, jean başta olmak üzere giyim ürünleri satan şirketler bu düzlemde bir nevi öncü rol üstleniyorlar. Diesel, Seattle’da doruk noktasına ulaşan alternatif küreselleşme hareketinin öznelerinin giyim-kuşam alışkanlıklarını kendi kreasyonuna dahil ederken, reklam filminde agresif bir rock şarkısı eşliğinde polisle çatışan cool gençlere yer vermişti. Herkesin rahat edeceği jean’lere sahip olma hakkına atıfta bulunan şirket, söz konusu çatışmalarda kendi vitrinlerini taşlayan gençlerin imajından ürün pazarlamaya cüret edebilmişti.

Levi’s’ın 2012 kış kreasyonunu tanıtan reklam filmi ise, bahsettiğimiz yönelimin şahika noktalarından birini gözler önüne sermekte. “Go Forth” sloganıyla sunulan filmde, yarı karanlık grenli bir görsel atmosferde jean dünyasının “oldschool” markası Levi’s’ın hedeflediği müşteri kitlesi ekranı dolduruyor. Sis bombalarının arasında caddelerde koşan, kumsalda ateş yakan, suyun altında şakalaşan gençler hızlı bir kurguyla sunuluyor. Sonlara doğru, polis barikatının karşısında asi bir tavırla ellerini sallayan genç adamın doruk noktasını teşkil ettiği filmde 2 dış ses, karşı-kültür edebiyatının en önemli isimlerinden Charles Bukowski’nin “The Laughing Heart” adlı şiirini okuyor.

Bukowski’nin “hayat, senin hayatın” diyerek kederli bir teslimiyete savrulunmamasını öğütleyen şiiri, bağlamından tamamıyla kopartılarak Levi’s’ın imaj çalışmasının bir parçası kılınıyor. Özgürce yaşamayı, hiçbir reel otoriteyi kaale almamayı isyancı bir tonda sahiplenen şiir, kamusal planda Levi’s’ın kimliğinin parçası oluyor böylece. Mesele, sadece filmdeki gençlerin üstlerine giydikleri kıyafetleri satmak değil – öyle olsa ‘masum’, eski usûl reklamcılığın sıradan bir örneği olarak kabul edilebilirdi bu film. Burada daha tehlikeli bir biçim-içerik saptırması mevzubahis. Söz konusu reklam filmi, Bukowski’nin imgesine, sahip olduğu özgürlük anlayışına kendi logosunu basıyor ve onun kelimelerini kendi imajına içkin kılıyor. Bu yolla, giysilerin hiçbiri net biçimde ekrana getirilmese, tanıtılmasa bile, reklam filmi amacına ulaşıyor. Bukowski’nin liberter iradesi, Levi’s’ın kurumsal kimlik politikasının bir öğesi olarak yeniden üretiliyor.

“Go Forth” kampanyası Levi’s’ın karşı-kültür cephaneliğinden yararlandığı ilk örnek değil tabii ki. Şirketin, punk’ın efsanevi radikal gruplarından The Clash’ın “Should I Stay or Should I Go” şarkısını da zamanında reklam müziği olarak kullandığı hatırlarda. Şirket, asıl tüketici kitlesinin punk dinleyen, beat edebiyatına düşkün, sistem karşıtı özneler olmadığını gayet iyi biliyor aslında. Yani, bütün bu apartılan dil ve kullanılan formun gayesi o kitleye ürün satarak kâr etmek değil. Esas hedeflenen, sermayenin, küresel şirketlerin sömürü mekanizmalarını, kısacası gerçek yüzlerini gözlerden uzak tutmak. İnsanların Levi’s’ın logosunu gördüklerinde, ismini düşündüklerinde akıllarına Çin’de, Endonezya’da kölelik şartlarında bu giysileri üreten işçiler, satış mağazalarında sigortasız/sendikasız çalışan tezgâhtarlar ve onların tepesine çöreklenmiş takım elbiseli patronlardansa, The Clash’ın müziğinin, 501 jean’iyle göz kamaştıran Brad Pitt’in ikonlaştırılmış vücudunun, Bukowski’nin hayatı coşkuyla kucaklayan şiirinin gelmesi… Bu uğurda düşmanını asimile etmek onlar için en geçerli yöntem. Nitekim bu stratejik yönelim hakikaten işe yarıyor, marka sistematik çalışmasının ödülünü alıyor. Sistem, bütünsel açıdan kendi karşıtlarını bile işleyişine tabi kılacak kadar yetenekli olduğunu ispatlıyor.

Guy Debord’un erken dönem evrelerini gözlemleyerek analiz ettiği, adını koyduğu Gösteri Toplumu, hegemonyasını yeryüzünün dört bir köşesinde kurdu. Debord’un distopik olasılıklar babında sıraladıkları çağın ruhunu teşkil etmekte günümüzde. Dolayısıyla, popüler kültürün hâlâ bir savaş alanı olduğunu unutmamakta, bu savaşta cephelerin geçirgenliğinin, değişkenliğinin bilincinde olmakta sonsuz yarar var. Şirket kültürünün kapsayıcı yönelimlerinin ışığında, bu tabloya itirazı olanlar nezdinde aidiyet ve gelenek sorunsalının ekstra önem kazandığı da açık.

1 Bukowski’nin “The Laughing Heart” şiirinden bir dize.

2 Filmin yayını, son dönemde yaşanan ayaklanmalara atıfta bulunduğu gerekçesiyle İngiltere’de ertelendi. Levi’s sözcüleri filmin herhangi bir politik harekete göndermede bulunmadığını, sadece “iyimserliği ve pozitif eylemi” teşvik etme amacı taşıdığını savunuyorlar:

Levi’s pulls ‘riot’ ad after UK violence


Profit_ultra v issue n°2
Jeremy Profit, ‘Ultra Violence as Entertainment’ & ‘Trumpets of the Apocalypse’ zine covers

jeremy-profit.com