Istanbul Underground Apokalypse Culture 2030 (Dâbbetü’l-Arz)

Beast of the Earth: Brake, 2021, İst.

2000 SONRASI TÜRKİYE ÇAĞDAŞ SANATINDA
POLİTİK OLMAYANIN POLİTİK OLANA DÖNÜŞÜMÜ

Barış Acar

Fantom’un politikaya dair söyleyecek bir şeyinin olması ve onun dinlenmesi, Arendt’in vurguladığı gibi, özgür ilişkilerden kurulmuş bir kamusal alanın varlığından suyunu alır. “Eşitler cemaati”nde Fantom bir özne kuvvetindedir. Esat Cavit Başak hakkında açılmış kamusal davalar olduğunu biliyorsak, bu da bize politika konusunda nerede olduğumuz hakkında fikir verir.

Herkesin politikaya dair söyleyecek sözünün olduğu bir ülke Türkiye. Rousseaucu düzlemden bakıldığında neredeyse toplumun kendi varlığı üzerine derin tefekkürlere daldığı, politik anlamda mükemmel bir sosyal yapı gibi görünebilir bu durum. Oysa ne yönetimsellik düzleminde ne de gündelik yaşantıda ulaştığımız neticenin bu olmadığını apaçık görebiliriz sanıyorum. Seçim öncesi bir sokak röportajında henüz reşit olmamış bir çocuk “Abi, bizim top oynamamız, yüzmeye gitmemiz, çocuk olarak bu tip şeylerle ilgileniyor olmamız lazım ama biz politika konuşuyoruz.” sözleriyle dile getiriyordu tepkisini. Her şeyin politik olduğunun gündelik bir realite olarak deklare edildiği bir düzlemde politikanın görünmez varlığı üzerine düşünerek başlayalım.

Politikanın Varlığı

Arendt, politikaya ilişkin bir tanımında insanın kendinde apolitik olduğunu söyler. Kişinin tekilliği içinde bulunabilecek bir şey değildir politika; ancak insanlar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar. “İnsani çoğulluk”a dair bir problemdir. Bu tanıma göre her şeyin politik olduğu yolundaki düşüncenin ilk etapta problemli olduğunu söyleyebiliriz. Kişinin bütün davranışını politik bir takım sayıntılara göre düzenleme isteği bizi [doğru yaşama dair önceden hazır olarak verilmiş] ahlâk yasalarıyla kuşatılmış bir nevi fundemantalist yaşam tarzına sürükleyecektir, ki bunun düşünülebilecek en yoğun baskı düzeni olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, eğer ki politikayı dar anlamıyla yönetilenler ve yönetenler arasındaki ilişki olarak ele alırsak, onun yokluğu da “bizi tam olarak despotizme götürür.” Arendt’e göre, “politika maddi zorunluluklar ve fiziksel şiddetin son bulduğu yerde başlar.” Bu yüzden iki taraftan kuşatılmış zorlu bir denklem kurmayı gerektirir politik düşünce. Bu kuşatma elbette bir mekânda gerçekleşir. Antik Yunan’dan beri bilinen “polis” (kent-devleti) özgürlüğün ve politikanın kesişme alanını belirlemiştir. Bu kesişme bir kentin bir yurttaşı olma kipinde kendini gösterir. Bu yüzden politika öncelikle bir mekân problemidir; mekânda kimin nasıl yer tutacağı ve eyleyeceğini belirleme meselesidir. “Özgür ilişkilerden kurulu bir toplumsallık fikrinin yerleşmediği yerde kamusal mekân da oluşmaz”. “Özgürlük politikanın sonucu değil, başlangıç şartıdır.”

Politikanın varlık alanlarından birisi, yukarıda Arendt’in vurguladığı gibi, “özgürlük” ise bir diğeri “eşitlik”tir. Yasanın sınırı nereye koyduğu kadar kimin için koyduğu da politik mekânın tanımında yer almalıdır. Rousseaucu “toplum sözleşmesi” fikrini eleştirirken Althusser’in çıkış noktası burasıdır. Eşitler arasındaki ilişkiler şeklinde kurulmayan her toplumda, özgürlüğün temeli olacak konsensüsü sağlayan bir sözleşme aslında temel bir uyuşmazlığı, güçler arasındaki dengesizliği ve çatışmayı, örtbas etmek üzerine kurulmuştur. Althusser’e göre burada “uyuşmazlık” ilk olarak “…sözleşmenin iki tarafının kuramsal konumlarının aynı olmamasından ve Toplum Sözleşmesi’nin bir değişim sözleşmesi olmayıp, Sözleşme’nin ikinci Tarafının bir tüzük [anayasa] eylemi olmasından kaynaklanmakta”dır.1 Jacques Ranciere burada vücut bulan oyunu “sesin bedene mesafesi” olarak tanımlar. Yasayı koyan/ söyleyen ses ile yasaya boyun eğen/ onu onaylayan beden, adına özneleşme diyebileceğimiz bir oyun içinde karşı karşıya gelirler. Özgürlük ve eşitlik birer sözcük olarak değil, farklı güçlerin ilişkisi olarak karşımıza çıkar. Eşitlik, farklılıkların fark olarak bir aradalığının onaylanması üzerine kuruludur. Ranciere’e göre siyasetin bir arkhe’si (ilk ilkesi) bulunamaz, fakat onun bir görevi vardır: Uyuşmazlığın (farkı yaratan güçlerin) ortaya çıkarılması. Siyaset mekânı öyle düzenlemelidir ki özneler ve onların eylemleri görünür hale gelsin. Bu ise ancak eşitliğin varsayımsal öncül olarak kabul edilmesinden ve bunun sürekli olarak yinelenmesinden geçer.

2000 Sonrası Çağdaş Sanat

Avangard bir proje olarak yaşamın sanat haline getirilmesi fikri çağdaş sanatın devraldığı en önemli politik mirastır. Eylemleri, durumları ya da kavramları; kişinin özneleşme tarzlarının her birini sanat haline getiren çağdaş sanat devrimci politik bir eylemdir.

Nasıl ki her çağın kendi toplumsal/ politik düzenlenişleri varsa, her çağın sanatının kendi politika anlayışı olduğundan da söz edebiliriz sanıyorum. Belki devrim dönemleri gibi politik dönüşümlerin doruk noktasına ulaştığı dönemlerde sanat-politika ilişkisi korelatif anlamda daha sıcak bir renk verebilir ama neticede Rubens’in Medusa’sının da politik bir içerimi vardır. Phaidon’un Can Art Change the World? kitabının gösterdiğinin aksine sanat-politika ilişkisi sadece duvar resimlerinde ya da “yapıt” ile “halk”ın kesiştiği yerlerde gerçekleşmez. Yazımızın ilk bölümündeki tanımları yeniden gözden geçirecek olursak bu ilişkinin en az buralarda gerçekleşiyor olduğunu bile öne sürebiliriz. Çünkü sonuçlardır bunlar, başlangıçlar değil. Politika sonul içeriklerle değil, özneleşmeleri meydana getiren biçimlerle ilgilidir. Bu anlamda Jacques-Louis David’in Napolyon’undan ziyade Maleviç’in Siyah Kare’sinin devrimci bir politik müdahale olduğunu fark etmek gerekir. Çağdaş sanat adına 1960’lar Yeni Avangard’ının politikanın bu yüzünü en iyi anlayan sanatçılarla ve yapıtlarla dolu olduğunu söyleyebiliriz. Avangard bir proje olarak yaşamın sanat haline getirilmesi fikri çağdaş sanatın devraldığı en önemli politik mirastır. Eylemleri, durumları ya da kavramları; kişinin özneleşme tarzlarının her birini sanat haline getiren çağdaş sanat devrimci politik bir eylemdir. Ranciere’e dönerek “duyuluru yeniden paylaştırma” girişimi olarak adlandırabiliriz çağdaş sanatın varlık kipini.

Bir ütopya olarak avangard proje ölmemiştir; aksine onun çağdaş sanat içinde tam anlamıyla gerçekleştiğini öne sürebiliriz. Ne var ki kendi kavramını terk ederek gerçekleştirmiştir bunu. Çağdaş sanatçı dünyayı ötekine doğru sonsuzca açar. Bu noktada sorun ötekinin duyulurun yeniden paylaşımına hazır olup olmadığıdır. Olayın gerçekleştiği mekân duyulurun bu paylaşımı için yeterince hazırlanmış mıdır? Avangard artık bir ütopya değildir ve gerçekleşen bütün ütopyalar gibi ölümcül derecede sıkıcıdır. Bu sebeple 2000 sonrası çağdaş sanatını Geç-Avangard terimiyle ifade ediyorum. Artık herkes sanatçıdır, her edim sanattır –öyle görülebilir, ama sanat kendi devrimine geç kalmıştır ya da devrimi ona ulaşmayı beklemektedir.

Türkiye çağdaş sanat dünyasında, 1990’lardan başlayarak, bunun pek çok örneğini gösterebiliriz. Nüfus cüzdanının büyütülmüş bir kopyasına fotomontajla yapılan bir müdahale (Halil Altındere – Tabularla Dans) ya da sanatçının bir hip hop grubuyla birlikte hazırladığı, kentsel dönüşüme odaklanan bir video klip (Halil Altındere ve Tahribat-ı İsyan – Wonderland), Atatürk’ün Türban Şoray’la elele bir portresi (Memed Erdener – Extra-Mücadele işleri), İstanbul’da bir apartmanda mahalle sakinleriyle başlayan ve Almanya’ya uzanan bir komünal üretim projesi (Selda Asal – Apartman Projesi)… büyük politika sahnesinde, verili ideolojik kodları tekrar etmek yerine onların yaşamdaki karşılıklarını yapısöküme uğratan ve böylece başka bir politikanın mümkün olduğunu masaya getiren bir dolu iş sıralayabiliriz. Bütün bunlar ütopyanın nasıl vücuda geldiğinin ve aynı zamanda nerelerde tökezlediğinin dört başı mamur örnekleridir.

Esat Cavit Başak ‘Fantom Rules’ Serisi (2015)

Nova Kozmikova

Esat Cavit Başak’ın ya da mahlas ismiyle Nova Kozmikova’nın işlerine olduğu kadar işleyiş biçimine bakarak 2000 sonrası politik olmayanın politik olana dönüşümünü özetleyebiliriz sanıyorum. Başak, benim bildiğim kadarıyla, kendini hiçbir zaman bir sanatçı olarak tarif etmedi; etseydi de bunun bir önemi olmazdı, zira bu ünvanla yaşamadı. Endüstriyel tasarım okumuş biri olarak tekniğe meraklıydı. Onu cezbeden şeyin nesneler ve işlevleri arasındaki ilişki olduğunu söyleyebiliriz; nesnelerin yaşantılara dokunduğu yerlerde geçirdiği dönüşümler, bu dönüşümlerin dilde bulduğu karşılık ve bu ilişkinin yeniden dolaşıma sokulması.2

Başak, 1990’lı yıllarda, Türkiye’de yayımlanmış en dikkat çekici underground yayınlardan biri olan Mondo Trasho adlı fanzini yayımladı.3 Anaakım kültürel değerlerin erken bir ters yüz edilişi olarak düzensiz aralıklar yayımlanan Mondo Trasho, pop kültürün alttan bir okunuşu olarak değer kazandı. Başak’ın çalışmasının merkezini kolaj fikri oluşturduğu için fanzini seçmesi ve fanzinde kalması anlamlıdır. Üst üste gelişlerin, katmanlanmaların birikim olmadığı, kümelenmeler şeklinde birbirine eklemlenerek büyüdüğü ve her zaman yeniden kurulabileceği fikrini taşıyan kolaj, hakikatin biricikliği yerine politikanın oyununu koyar: Kartları her zaman yeniden dağıtabilirisiniz. Küçük yerleştirmeler, buluntu nesnelerle yapılmış çeşitli sanat yapıtları, Erdoğan’ın portresi ile petrolü birleştirerek yaptığı kolajı saymazsak çok fazla sergide yer almadı. Ancak ortaya çıkışından itibaren sosyal medya onun için mükemmel bir sanatsal oyun alanı niteliği oldu. Nova Kozmikova, Fantom başta olmak üzere çizgi roman karakterlerinden yepyeni kolajlar üreterek dolaşıma soktu. Pop sanatçıların miras bıraktığı alanı müze duvarlarından yeniden yaşamın sürdüğü yere (o yer telefon ya da bilgisayar ekranları da olsa) aktarırken felsefeyi, anti-felsefeyi, şiiri ve bunlardan yola çıkan kendi aforizmalarını gündelik yaşantıya bulaştırmayı denedi.

Fantom’un politikaya dair söyleyecek bir şeyinin olması ve onun dinlenmesi, Arendt’in vurguladığı gibi, özgür ilişkilerden kurulmuş bir kamusal alanın varlığından suyunu alır. “Eşitler cemaati”nde Fantom bir özne kuvvetindedir. Esat Cavit Başak hakkında açılmış kamusal davalar olduğunu biliyorsak, bu da bize politika konusunda nerede olduğumuz hakkında fikir verir.

Yazımızın başına dönecek olursak; her şey politik olduğunun dile getirildiği bir ortamda politikanın nereye saklanmış olduğu konusunda uyanık olmak gerekir. 2000 sonrası dünyada politik olmayan şeyler politikanın yeni nesneleri haline gelirken sanat hâlâ özneleşmeleri yeniden düzenleyecek güce sahiptir.4

Kaynak: Arredamento Mimarlık, Eylül-Ekim 2023

  1. Louis Althusser, a.g.e., s. 120. Burada sözleşmenin ilk tarafı tekil kişiler iken, ikinci tarafı olarak tanımlanan, “halkın egemenliği” tanımında olduğu gibi, kendisine “halk” adı verilmiş kurgusal bir tüzel topluluktur. Bu uyuşmazlığın kurgusu Ulrich Beck’in Siyasallığın İcadı’nda daha açık olarak şu şekilde vurgulanmıştır: “Siyaset bilimi, bilindiği gibi, siyaset kavramını üç yönde açımlayıp geliştirmiştir: İlkin, toplumun kendini örgütlemesi olarak siyasal kamunun kurumsal düzenini (Polity), ikinci olarak, toplumsal ilişkilerin biçimlendirilmesine yönelik siyasal programların içeriklerini (Policy), üçüncü olarak iktidardan pay almaya ve iktidar konumlanna yönelik siyasal tartışma/çatışma sürecini sorgular (Politics). Burada siyaset yapmaya ehil olarak görülen, birey değildir; siyaset biliminin sorgulaması örgütlü, korporatist, yani kollektif aktörlere dönüktür.” Ulrich Beck, Siyasallığın İcadı, (Çev.: Nihat Ülner), İstanbul: İletişim Yayınları, 2005, s. 159.
  2. Nova Kozmikova’nın yapıtı Heidegger’ın Sanat Eserinin Kökeni’nden yola çıkarak nesnenin teknikle ve hakikatle ilişkisine uzanan politik bir uzamı değerlendirmek için biçilmiş kaftan olabilir. Bu fikri ileride gerçekleşebilecek bir proje olarak burada saklayalım.
  3. Fanzinin Türkiye tarihi hakkında araştırma yapmak isteyenleri yönlendirebilecek iki kaynak olarak, Fanzineist Vienna’yı düzenleyen Deniz Beşer’i ve Löpçük webzine’i (www.lopcuk.org) yayınlayan Erman Akçay’ı gönül rahatlığıyla önerebilirim.
  4. Burada sanat ve politika ilişkisi konusunda kendisine sıklıkla atıfta bulunulan Chantal Mouffe’un görüşlerinden tamamiyle farklı bir sanatsal güçten söz ettiğimizin altını çizmeliyiz. “Sanat pratikleri, duygusal tepkiler tetikleyen kaynaklar kullanarak insana duygulanımsal bir düzeyde ulaşmayı başarabildiği için yeni öznellik biçimlerinin inşasında temel bir role sahip.” (Mouffe, 2015: 116) “[Sanatçılar], yeni pratikler ve yeni öznelikler inşa ederek, mevcut güç konfigürasyonunun tahrip edilmesine yardımcı olabilirler.” (Mouffe, 2015: 124) Bu alıntılarda açıkça görülebileceği üzere Mouffe’un politika bağlamında sanata biçtiği rol basit bir araçsallığı temel aldığı için bizce ne kendi içinde ne de dışarıya doğru bir dönüştürme gücüne sahiptir. Bkz.: Chantal Mouffe, Dünyayı Politik Düşünmek – Agonistik Siyaset, (Çev.: Murat Bozluolcay), İletişim: İstanbul, 2015.

Esat C. Başak’ın 1992 yılında Kent FM’de Okan Bayülgen’in ‘Son Saatler’ programındaki röportajından..

SUB LEVELS:


novakozmikova #fantomrules (2015)

In one of her definitions of politics, Arendt says that human beings are apolitical in themselves. Politics is not something that can be found in the singularity of the individual; it emerges only in the relations between people. It is a problem of “human plurality”. According to this definition, we can say that the idea that everything is political is problematic in the first place. The desire to regulate one’s whole behavior according to some political considerations would lead us to a kind of fundemantalist way of life, surrounded by moral laws [pre-given in advance about the right way to live], which would be the most intensely oppressive system imaginable. On the other hand, if we take politics narrowly as the relation between the governed and the governors, its absence “leads us precisely to despotism.” According to Arendt, “politics begins where material necessities and physical violence end.” Therefore, political thought requires a difficult equation surrounded from two sides. This encirclement, of course, takes place in a space. The “polis” (city-state), known since Ancient Greece, has defined the intersection of freedom and politics. This intersection manifests itself in the mode of being a citizen of a city. Therefore, politics is primarily a problem of space; it is a matter of determining who occupies space and how to act in it. “Where the idea of a sociality based on free relations is not established, there is no public space”. “Freedom is not the result of politics, but its initial condition.


MxNTxR & Rakun, 2023, Bostancı Underground
RAKUN x SOMON x CAPSO / Moda 2019 (Music by Deniz Erdem)
Suadiye, 2021
Suadiye 2022
Feride 2021
Erenköy 2021
Somon 2021

RAD DAR / Throw-up Graffiti / Kadıköy (Music by Deniz Erdem)
Rad Dar (2016)
A.İ.R. No:2 ‘Ütopya’ 2017
Rad Dar, Geiger, İskeletor, Ağaçkakan (2017) A.İ.R. Aksiyon sonrası

Suadiye 2021
Erenköy 2021
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Rıhtım, 2023

Tekno-endüstriyel sistemin önümüze koyduklarını tarafsız, istenildiğinde sağlıklı biçimde kullanılabilecek araçlar olarak görmediğimiz ve burayı kimliğimizin asli parçası haline getirmediğimiz için Facebook’tan da özel bir beklentimiz yok.

Herkes “iyi yurttaşlık görevi” kabilinden kopyalayıp kopyalayıp sayfasında paylaşıyor ya, biz de geri kalmayalım bari:

Facebook burada paylaştığımız her şeyi istediği gibi kopyalayıp kullanabilir. Hatta ne kadar çok yerde kullanırsa o kadar memnun oluruz, malûm uyumsuzluğu duruş olarak benimseyen isyancıların sayısı ziyadesiyle az, dolayısıyla Facebook hazretleri sesimizi, sözümüzü, mesajımızı istediği yere taşıyarak bize yardımcı olabilir.

Sosyal medya ortamını bikinili, mayolu fotoğraflarımızı paylaşmak, sağa sola olta atmak için kullanmadığımızdan buraya eklediğimiz her fotoğrafı da istedikleri gibi tepe tepe kullanabilirler, hayırlı uğurlu olsun hepsine. Kontrol ve denetimin sistemin asli vazifesi olduğunun bilincindeyiz ve underground yayıncılık dışında saygı duyduğumuz bir mecra mevcut değil.

Sonuçta Facebook’u Facebook’luk yapıyor diye eleştirecek kadar naif veya salak da değiliz. Onlar kendi işini yapsın, biz de kendimizinkini.

Hem Facebook’a hem demokratik siber âlem yanılsamasına kapılmış “güzide yurttaşlara” selamlarımızı iletiyoruz. G. Killa


Neon Nexus #02

‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.

Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay

Neon Nexus

Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı. Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.

Neon Nexus #02

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi!

NEON NEXUS SAYI 2

NEON NEXUS


Kadıköy, 2023

Anıl Yurdakul’dan ‘Felaket Dönemlerinde Eğlence Sektörü’

Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2023
Yeldeğirmeni 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2023

Küçükyalı

ICAF 2021 (Dave2000, Rafaël Houée, Zigendemonic & Daniel Cantrell)
Erman Akçay & Tunç ‘Turbo’ Dindaş, ICAF 2021

IST’74 Random Forest, 2022

Fanzinlerin Güncel Sanat İle İlişkisi

Fanzinlere Kuşbakışı

Şinasi Güneş, 2008

Ticari ve profesyonel olmayan, düzensiz ve küçük miktarlarda çoğalan yayınlardır. Fanzinler, bazen elle hazırlanırken bazen de fotokopi yoluyla çoğaltılıp dağıtılan sınırsız bir ortamda üretilen anarşist bir yapıya sahip yayınlardır. Fanzinlerin birçoğunun üzerinde kimlik bilgileri yoktur. Çok sınırlı sayıda çoğaltılan bu yayınları bulmak kolay değildir. Fanzinler, özel ilgi alanları olan kişi ya da gruplar tarafından, yine bu kişi ve gruplar arasında fiziksel bağ kurmak amacıyla üretiliyor ve genellikle periyodik aralıklarla yayımlanmıyorlar. Fanzinler, alternatif kültür sanat mekanlarında, kitapçılarda, küçük dükkanlarda, kafelerde bulunabiliyor. Genelde kent kültürünün hakim olduğu yerlerde yayımlanıyor. Nitekim Anadolu’da kültür sanat komplekslerinin yoksunluğu ve buna paralel olarak sanatın dolaşımının olmaması fanzinlerin yeterince yayınlanmamasının başlıca sebebidir. Sanat fanzinleri ekseriyetle karikatür, posta sanatı , sokak sanatı, video sanatı gibi disiplinler ile kolaj, yapıştırma, elle çizim gibi tekniklerin kullanılması ile oluşur. Sanat fanzinleri, sisteme entegre olamayan ya da sistemin dışında kalan bireylerin oluşturduğu, popüler kültüre dayalı kurumsal ya da kurumsal olmayan ilişkilere alternatif başkaldırı nesneleridir.


Genç şairlerimizden Sühan Sürmeli
Şevket Akıncı, 2022

Jonah Freeman ve Justin Lowe, bu videoda küratörlüğünü Boo-Hooray’den Johan Kugelberg ile üstlendikleri ve ISTANBUL’74’ün sunduğu Rastlansal Orman: Bir Okuma Odası adlı sergiye ışık tutuyor.
IST’74’ün kurucusu, sinemacı Alphan Eşeli

Zines and Contemporary Art in Turkey

A Bird’s Eye View of Zines

Şinasi Güneş

Zines are non-commercial, non-professional, messy, and generally printed in small runs. Sometimes made by hand, sometimes reproduced by photocopy and distributed, they are publications that possess an anarchist structure, produced in an unrestricted environment. Many zines include no identifying information. Finding these publications is not easy since they are distributed in very restricted numbers. Zines are produced by individuals or groups with very particular interests with the intent of forming physical links between these individuals and groups and generally are not published on a regular schedule. Zines can be found in alternative culture and art spaces, bookstores, small shops, and cafes. In general, they are published in the arts-dominated districts of a city. As a matter of fact, the principal reason that zines are not published as much as they should be is the poverty of the artistic and cultural scene in Anatolia—and parallel to this, the lack of support for art. The majority of art zines are made up of cartoons, mail art, street art, and video art, using techniques like collage, cut and paste, and drawing. Art zines put together by individuals who are not integrated into the system or who remain outside the system are objects of rebellion and alternatives to institutional relationships and to the popular culture supported by institutions.


Altay Öktem ‘Bira Bardaktan Taşıyor…’ 2019 (Desen: Oktay Çakır)
Uluer Oksal Tiryaki ‘Kaburga fanzin’ 2013
Random Forest 2022
Emre Varışlı ‘Gülücük İkonu’ 2015
Some Rare Early Years Punk Zines (Random Forest 2022)

For more about RANDOM FOREST

Şevket Akıncı 2022
Volkan Yalçın ve Void zine
Marc Caro (Special Selections from Random Forest 2022)
Şenol Erdoğan ve Deniz Cansever’den imaj karşıtı bir queer şaheser
Zeynep Toker, yeni kitabı “Yeraltı Kütüphanesi” ile birlikte Koray Sarıdoğan’ı konuk ediyor.
Gizem YılmazKitty the Bitchy’, ve Kütük Fanzin (Random Forest 2022)
Special Selections from Random Forest 2022
Nick Zedd ‘The Underground Film Bulletin’ (Random Forest 2022)
AID Zine 2016

The Brief Turkish Experience

In 2002, an exhibition by Altay Öktem with the title Genel Kültürden Kenar Kültüre: 101 Fanzin (From General Culture to Fringe Culture: 101 Zines) opened in the Kargart arts center in Kadıköy in Istanbul. Many unknown zines were exhibited. This project was later brought out in book form by İthaki Press under the same title. After that, a “zine workshop” was put together by Eren Barış and Selda Tuncer in issue 5 of Siyahi (Negro), with the participation of zines with varying concepts and from various provinces. In 2005, a zine market was put together in Ankara. A similar project was realized in Izmir. Art zines were also displayed in this zine show. From October 7 to 18, 2006, I. Düş Günleri (Dream Days 1) were held in Izmir by the Hayalbaz Art Association. In addition to various exhibitions, performances, and workshops, there was a small zine show. Zines like Benzin (Gasoline), Düzensiz (Messy), Fanzin Fetus, 99KÇ, Albemuth, Tesmeralsekdiz, Psişik Kedi (Psychic Cat), and Çamur (Mud) were included in the zine event put together by Rafet Arslan.


Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022

Horasan Atölye Ziyareti 2021
Mustafa Hoca’dan inciler, 2019

Kadıköy, 2022
Şaşkın bakkal, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Suadiye, 2021
Taksim 2014
Özge Ürer’den şehrin kötü çocuklarına
Suadiye, 2021

Dans l’atelier de sérigraphie Big Baboli tenu par Zezeah et son compagnon.

Reportage

Les artistes underground turcs ont Istanbul au ventre

par Marie Klock, envoyée spéciale à Istanbul
publié le 23 avril 2023 / liberation

Face à une inflation galopante et un pouvoir répressif, nombre d’artistes ont préféré quitter la Turquie. Ceux qui restent ont vu leur situation encore aggravée par les séismes de début d’année, et fondent leurs derniers espoirs sur l’élection présidentielle du 14 mai.

Son crâne chauve happe à merveille la lumière du spot, sa voix théâtrale et puissante magnétise toute l’attention de la petite foule réunie à l’avant-dernier étage de l’immeuble Mısır, sis au centre d’Istanbul. Kübra porte un sobre tee-shirt rose, le même que quand on le rencontrait chez lui, plus tôt dans la journée. De la main droite, il brandit une sérigraphie, dans la gauche, il tient fermement une chaussure de sport. Son récitatif est savamment rythmé, ponctué de cris euphoriques quand une main se lève dans l’assemblée pour surenchérir. L’heureux acquéreur a droit à une ultime bourrasque vocale avant le «Satıyorum !» (adjugé !) qui clôt l’enchère, doublé d’un formidable coup de chaussure sur la table. Applaudissements. La vente est organisée par deux toutes jeunes structures stambouliotes, le collectif Siraen et le label XSM Recordings, en épilogue de plusieurs journées d’événements qui visent à récolter des fonds pour les victimes des tremblements de terre.

Nous sommes début mars, un mois tout juste après la série de séismes qui ont frappé le Sud-Ouest de la Turquie et la Syrie, causant plus de 50 000 morts et ravageant des villes entières – on parle de plus de 200 000 bâtiments à reconstruire rien qu’en Turquie –, pire catastrophe naturelle depuis un siècle dans un pays de la zone européenne. Le drame récent pèse lourd dans les esprits, d’autant qu’il survient dans un contexte d’inflation record – 84 % en un an – et de dépréciation galopante de la livre turque, qui a encore perdu 30 % de sa valeur en 2022. Ajoutez à cela les diverses restrictions qui jugulent graduellement toutes les libertés depuis le mouvement protestataire du parc Gezi, réprimé avec violence en 2013, complétez avec deux ans de Covid, et c’est à peine si vous oserez encore demander aux gens : comment ça va ?

Parmi le public des enchères, ce 15 mars, il y a notamment Zozo, DJ résidente et programmatrice du bar Tavern où mixent tous les jours des artistes invités. «Comment je me sens ? Pour être honnête : comme de la merde», confie-t-elle, la gueule de travers. Après le tremblement de terre, elle a cessé net d’organiser des événements musicaux, «par solidarité, pour participer au deuil». Elle venait alors tout juste de se remettre d’un sérieux burn-out ; depuis le début de la guerre en Ukraine, elle a vu déferler à Istanbul des artistes russes qui ont choisi de quitter leur pays.

Parmi eux, beaucoup de DJ qui la sollicitent pour venir mixer au bar. Elle se sent dépassée, ne peut pas accepter tout le monde mais doit bien répondre à tous les messages qu’on lui envoie, faire preuve de compréhension, dialoguer, accueillir la douleur… Elle ironise : «Je me sentais plus comme une psy dans un camp de réfugiés que comme une programmatrice musicale. Je n’ai pas été formée à ça.» Depuis son craquage en décembre, elle apprend à fixer certaines limites.

«Beaucoup d’artistes ont dû partir»

Depuis Paris, où elle a fui en 2007 après la prise de contrôle par des proches du pouvoir du journal qui l’employait, la dessinatrice Ramize Erer parle d’une «tristesse qui a couvert le pays». Elle a créé il y a douze ans un mensuel satirique entièrement réalisé par des femmes, Bayan Yanı, mais s’inquiète de ce que «beaucoup de dessinateurs et artistes ont dû partir pour des raisons politiques».

L’illustratrice Zezeah est, elle, toujours là. En 2011, cette trentenaire tatouée et son compagnon ont fondé l’atelier de sérigraphie Big Baboli et sont très investis dans la scène metal locale, qu’ils soutiennent en pratiquant des tarifs modiques pour les petits groupes qui leur commandent affiches ou flyers. Mais elle dit souffrir de l’«instabilité émotionnelle» du pays et de difficultés financières de plus en plus grandes qui «affectent sérieusement leur enthousiasme».

Elle constate avec lucidité : «On conjure le désespoir en créant encore et encore, mais le nombre de personnes qui consomment nos créations dans notre propre pays décroît sans arrêt. On a dû ouvrir une boutique en ligne Etsy pour vendre à l’étranger.»

Qui s’offre des sérigraphies quand le salaire minimum, bien que rehaussé à 8500 livres (environ 400 euros) en janvier, reste largement insuffisant pour se loger à Istanbul ? Derrière les quelques belles vitrines qu’offrent des événements médiatisés comme la Biennale d’art contemporain, les scènes musicales et artistiques dites underground tirent sérieusement la langue.

«Donner de l’espoir»

Quand on s’interroge sur les labels indépendants du coin auprès du disquaire Deform, il est un peu désolé – il y a bien tel petit label de K7 basé à Izmir, Vaykorus Tapes, tel autre, Tektosag, mais il a mis la clé sous la porte il y a deux ans… Deform est l’un des seuls magasins de disques indépendants à subsister côté européen, dans les abords ultra-touristiques de la rue Istiklal, chanceux de ne jamais avoir subi aucune augmentation de loyer en vingt ans grâce à une propriétaire bienveillante. Le truculent Kübra, qui habite un deux-pièces dans le quartier pas spécialement branché de Kurtuluş, énumère en comptant furieusement sur ses doigts : «Je vis ici depuis un an et j’ai vécu deux salves d’augmentation. A la base, je payais 3500 livres [170 euros] par mois. Puis c’est passé à 7000 [340 euros]. Maintenant, ils exigent 12000 [575 euros] – mais je m’y oppose !»

Comment s’en sortent ces artistes ? Beaucoup font le choix de partir, ceux qui restent cumulent souvent plusieurs petites sources de revenus, travaillent sans compter leurs heures et sont passés maîtres dans l’art du bricolage et de la jonglerie. Erman Akçay, tenancier d’un blog «qui ne [lui] rapportera jamais rien mais aspire à donner de l’espoir» sur l’underground d’ici et d’ailleurs, s’en sort en vivant toujours chez ses parents – ce brillant dessinateur nous montre une impressionnante série de fœtus malformés, sous le regard désolé de sa maman qui apporte le thé, mais c’est par diverses missions de graphisme qu’il gagne à peu près sa vie.

La chaussure avec laquelle le commissaire-priseur improvisé tapait sur la table a été offerte par Nike à une artiste dans le cadre d’un événement sponsorisé, l’artiste a donné sa paire de chaussures au collectif Siraen, Siraen a pu la revendre, en même temps que les œuvres. Bout de ficelle après bout de ficelle, la série d’événements a permis de récolter 56000 livres, soit près de 2700 euros reversés à trois associations. ♦


Kadıköy 2021

Varteres Durise – Absence (Live)

Engin Saatçılar & Serdar Asker (Radical Noise), ICAF 2021

Suadiye 2021
Suadiye 2021

Ünlü grafitti sanatçısı Turbo’nun bu bölümde konuğu Sulukuleli Tahribad-ı İsyan grubu oldu.

Feneryolu, 2022
Erenköy 2021
Erenköy 2021
Suadiye, 2023

The Little Match Girl – Kibritçi Kız (2004)

Kop-Art (Cop Art or Break Behind)

Began its print life in October 2006 as photocopies by Gamze Fidan, Cansu Aybar, and Zeynep Turuthan. Comes out irregularly. A “street couture” zine that has adopted collage as its mode of expression. A zine platform that brings independent visions to its audience with street art, critical media readings, alternative culture products, and surprise guests/topics.

KOP-ART


Feneryolu, 2022

Cyberpunk Kurguya Giriş

Rafet Arslan

Cyberpunk 1980’lerin başında edebiyat, müzik, sinema, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarında kendini göstermiş bilimkurgu sanatının bir alt türüdür. Gerek edebi çalışmaları gerekse de kuramvari yazılarıyla akımın önde gelen figürlerinden olan Bruce Sterling cyberpunk’ı bilimkurgunun sokağa inmiş hali olarak özetlemiştir.

Cyberpunk ile bilimkurgu yaşama döndüyse, peki öncesinde neredeydi?

Bilimkurgu, post-apokaliptik senaryolarda yıkım sonrası hayatta kalma uğraşında, 1977’de Star Wars filmi ile yine alevlenen uzay operalarında, hard science fiction olarak adlandırılan türün ağır bilimsel detaylarında kaybolmuştu.

Katı mühendis bilimselliği, uzak gezegen ve geleceklerde süren maceralar ve kıyamet sonrası temaları 1970’lerin sonlarına geldiklerinde genç bilimkurgu fanlarını artık kesmiyordu. Tekrar eden, kalıplaşmış temalardan sıkılmışlardı, iş başa düşüyordu. Onlar Nazım’ın o güzel şiirinde dediği gibi “şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyor”lardı. Ard arda fanzinler çıkardılar, kendileri gibi düşünenlerle bilimkurgu grupları kurdular, dağınıkta olsa örgütlendiler.

Bu gençler punk, post-punk, new wave ve endüstriyel müzik dinleyen sahnelerden geliyorlardı ve punk’ın “kendin yap/D.I.Y” etiği ile büyümüş çocuklardı. Hâkim söyleme karşı manifestosal bir karşı çıkış geliştirdilerse de belli yazınsal ve düşünsel kökler ile bağlar kurdular. Geniş bir esin sahaları oldu: J.G. Ballard, William S. Burroughs, Timothy Leary, Yargıç Dred’in yaratıcısı John Wagner, bilgisayar korsanları, pop sanat, sibernetik üzerine çalışmış bilim adamları, Jean Baudrillard…

Onlar televizyonun, radyonun, atom bombasının değil; kişisel bilgisayarların ve bilgisayar oyunlarının içine büyümüş bir kuşaktılar. Cyberpunk’ın en önemli yazarı William Gibson “sokak, nesneler için kendi kullanım alanlarını bulur” demişti. Cyberpunk’lar da yüksek teknoloji ve kaotik kent hayatının iç içe geçtiği Vancouver, Seattle, Tokyo gibi kentlerde ard arda pörtlediler.

Terim ilk yazar Bruce Bethke’nin öyküsünde geçti ve bilimkurgu editörü Gardner Dozois tarafından yaygınlaştırıldı. Akımın en önemli manifestosu sayılan William Gibson’un romanı Neuromancer 1984 yılında yayınlandı, artık mevzu totaliter devler ve atomize olmuş birey değildi; kurallar yeniden yazılıyordu. Yeni Romantikler genelde synthesizer kullanımını merkeze alan ve entelektüel kökler arayan bir çeşit punk sonrası müzik ve moda oluşumuydu. Duran Duran, Simple Minds ve Eurythmics bu kuşağın önde gelen müzisyenleri olmuşlardı. Punk sonrası glam rock androjen görünümüne ve romantizm akımına bağlanıyorlardı. Öncülleri olarak yıldız adam David Bowie vardı.

Neuromancer ile gelişkin teknoloji, çürümüş kent, yapay zeka, küresel mafya hakimiyeti, varoluşçuları anımsatan melankolik karakterler, insan ve makine arasında geçişkenlikler, dev şirketlerin av sahasında yedek parçaya dönen insan gibi türün abc’si olacak temalar bu romanda belirginleşiyordu. Sinema alanında işaret fişeği iki yıl önce Ridley Scott’ın Blade Runner filmiyle yakılmıştı. Film Amerikalı usta bilimurgu yazarı Philip K. Dick ‘Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?’ romanından biraz serbestçe uyarlanmıştı.

P.K. Dick; başta Ubik, Karanlığı Taramak, Çığırından Çıkan Zaman gibi yapıtlarıyla öncül cyberpunk imgeler yaratmış olsa bile 1974 yılında geçirdiği mistik deneyim sonucu teolojiye yönelmesiyle genç bilimkurgu kitlesine biraz yabancılaşmıştı. Ama film genç cyberpunk kuşağının hayalindeki dünyanın ilk görsel tezahürü şeklindeydi. Epik görselliği, yüksek kalite sanat yönetimi ve Vangelis’in başarılı film müziğiyle unutulmazlar arasına giriyordu. İnsandan daha insan ve insanın insanlığını sorgulatan replicant’lar cyberpunk kuşağının ufkunu genişletti.

P. K. Dick bilimkurgudaki geleneksel eğilimlere baş kaldıran “new wave/yeni dalga” bilimkurgu ekolünün önde gelen Amerikan yazarlarındandı. Fakat new wave İngiliz icadıydı, New Worlds adlı bilimkurgu dergisinin etrafında toplanmış yazarlar tarafından yaratılmıştı. Derginin editörü Moorcock 1963’te şöyle yazmıştı: “Birçok bilim kurguda eksik olan şeylere hızlıca bir göz atalım. Kısaca bunlar genel olarak özlediğim niteliklerden bazıları- tutku, incelik, ironi, özgün karakterizasyon, özgünlük ve iyi bir üslup, insani olaylara katılım duygusu, renk, yoğunluk, derinlik ve genel olarak yazarın gerçek duygusu” demişti. Bilimkurguya hâkim olan teknoloji fetişizmi ve uzak gezegenlerde maceralar arayan kurgulara karşıydı. Moorcock yanında Brian Aldiss, J.G. Ballard ve Amerikalı yazar Thomas Disch’i almıştı. Deneysel ve avangard metinlere öncelik veriliyordu ve 60’lar özgür ortamı, Vietnam Savaşı, uyuşturucular, teknolojinin evlere inmesi, cinsellik öne çıkan konular arasındaydı. Aldiss bilimkurguya rock’n roll ritmini kazandırmaktan bahsediyordu; bu ton 70’lerde punk’a evrilecekti.

Cyberpunk’lar için en büyüleyici ve ilham kaynağı yazar J.G. Ballard idi. Gibson onun gibi tek cümle yazmak için günlerce uğraştığından bahseder. Sterling ise aramızda kim daha Ballardvari diye yarışıyorduk diye bu esinlenmenin altını çizer. Ballard bir düşünür, bir sanatçı ve şairdi. Bilimkurgu ile sürrealizm arasındaki özgün sentezinden içuzayşimdiki gelecek gibi kavramlar türetmişti. Üslupçu bir yazardı ve özellikle kısa hikayeleri olağanüstüydü. Ballard’ın önce fasiküller olarak sunulup, 1970 ‘de kitaplaşan Vahşet Sergisi kitabı punk’ların aradığı sihirli şok imgesini vaat ediyordu.

Ballard yanında cyberpunk kuşağını etkisi altına alan diğer bir İngiliz yazar ise John Brunner’dı. İlk başlarda uzay operası olarak başlayan kariyeri 1968 yılında bambaşka bir yöne evrildi. William S. Burroughs’un cut-up kolaj tekniği, Dos Passos etkisinde deneysel yazım tekniklerini deneyerek kendine has bir tarz yarattı. Stand on Zanzibar, The Jadded Orbit, Koyunlar Hep Yukarı Bakar bu dönemin eserleriydi. Yazarın 1975 tarihli romanı Şok Dalgası Süvarisi ise cyberpunk’ların büyük ilham kaynaklarından biri oldu. Bu romanda kullandığı worm/solucan terimi bilgisayar literatürüne girdi ve ayrıca hacker’ları ilk tasvir edenlerdi.

Yeni Dalga bilimkurgu Amerika da özellikle Harlan Ellison’un editörlüğü yaptığı Dangerous Visions (1967) antolojisi ile fark yaratmıştı. Bu antolojideki otuz üç öykü, Ursula K. Le Guin’den Philip K. Dick’e dönemin bir çeşit ruhu özetleniyordu. Le Guin ilerleyen yıllarda bu antolojinin kıyameti kader gibi gören, karamsar ruh halini eleştirecekti. Antolojide Amerikalı yazarların içinde bir de J.G. Ballard öyküsü bulunuyordu.

Yeni Dalga, savaş sonrası kuşağın umutlarını, çekincelerini, korkularını ve umutları somutlaştırıyordu. Fakat 70’lere geldiğinde zaman değişmişti; kimse babası gibi giyinmek istemiyor, onun dinlediği müziklerden uzak duruyordu. 70’ler ekonomik kriz, 68 yenilgisi, Vietnam savaşının son bulması, kompüterlerin hayata girme sürecinin başlangıcı, yeniden körüklenen soğuk savaş atmosferiyle ilerliyordu. Döneme damgasını vuran nihilizmdi. Fakat bu sefer gençler varoluşçular gibi acı çekmek, eğlenmek istiyorlardı. Hatta isyanı bir eğlenceye dönüştürmek. Bu noktada punk hareketi sitüasyonist devrimcilerin bazı tavırlarını ödünç aldı.

Sex Pistols’un Tanrı Kraliçeyi Korusun çığlığı yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu. Ve peşi sıra kalabalık kentlerin varoşlarından cyberpunk’lar gelecekti.


Rıhtım 2023

“Devrim Sürünerek Gelecek!”


José Parlá: Brothers Back to Back ‘Union of the Senses’

José Parlá / Portrait by Rey Parlá

THERE’S AN ENERGY THAT EXISTS INSIDE JOSE PARLA BOTH CAPTIVATING AND INVITING. IT’S EVIDENT IN HIS EVERYDAY MANNER AS HE MEETS AND GREETS THE NEIGHBORHOOD PEEPS. AND IT’S METICULOUSLY SPLATTERED ACROSS HIS PAINTINGS WITH A HAND STYLE SO TIGHT IT’LL SNAP A CALLIGRAPHER’S QUILL.

It’s an energy that developed in the streets of Miami in the 1980s when hip-hop was also captivating and inviting. Now this energy’s internalized and thankfully materialized in Jose’s artwork as an elevated sense of an era both still here and long gone. If you were to succeed in deciphering the geography of his work, you would unleash a maze of memories linked to a Spanish-speaking kid growing up in Miami, running the name Ease across its walls, and dedicating his craft to bringing the outside in.—Joey Garfield

Interview by Joey Garfield / Portrait by Rey Parlá, Juxtapoz Dec. 09 / Video additional by IST’74

Joey Garfield: First off, tell me about your new show, Reading through Seeing.

José Parlá: That’s the title of my latest exhibition that took place in May in Hong Kong at the Ooi Botos Gallery in the Wan Chai district. The new paintings use calligraphic words to carry the meaning hidden within the gestural components in my work. The tangled words aren’t easily understood, even legible, most of the time. With the concept of Reading through Seeing I’m inviting the viewer to read the works through feeling, a different type of seeing, rather than just reading something literally.

I get what you’re saying. On a literal level reading is done through seeing, but personally as someone who’s a more visual learner, I feel I would have done much better in school if there was an emphasis on seeing more than reading.

We assume that all reading is done by following and interpreting the words in front of us, but in the language of visual arts the rules change, especially when a vernacular semi-abstract language is what we’re looking at.

It’s like looking at art by reading between the lines. I remember in art school my professor said that there’s a higher percentage of art students, more than business students for example, who are more likely to fail math classes like algebra and calculus because artists think geometrically.

José Parlá ‘Dance Dance Dance’ 2008

“Looking back I feel we did everything right by doing it wrong.”

Aha! That makes perfect sense. Geometry was the class I sucked at the least. When you were a kid were you a good student, what was hard for you? The academics or the hallways?

I was a good student when I wasn’t breaking rules, but I enjoyed breaking rules so much that I spent a lot of time hanging out in the hallways. Looking back I feel we did everything right by doing it wrong.

Oooh. I got to write that one down. When did you come here trom Puerto Rico?

My family moved to Miami from Puerto Rico in 1983.

Why has your work been described as being abstract novels?

In my paintings I write about subjects that have meaning from my own life. Like one of my pieces, Brothers Back to Back, is about my brother and I growing up in the 80s in the cily of Miami.

José Parlá ‘Brothers Back to Back’ 2006

Break down a painting like Brothers Back to Back.

I made Brothers Back to Back in 2006 and it took me a few months to make it. After a year of recollecting stones and experiences about the times that were most influential to me and my brother for making art, I decided to write or paint the piece like I’m writing in a diary. From left to right I began to write in a chronological manner the memories of growing up in Miami.

The words and sentences are layered over and over in order to privatize the words written similar to how a diary is pnvate of one’s thoughts. I think the painting has this intimacy in its locked, interwoven palimpsest of stories.

There are stories in it from how we got started doing art to how many times we came close to death.

My brother and I have been making art since we were kids, and while I painted Rey Parlá took photos of everything around us. We formed a lot of ideas together that come from good times and hard times alike. One day a gang from around my area surrounded our small crew while we were hanging out at their park drawing In our black books. When we looked up, we saw they had weapons.

It was at least 30 people, and one guy was ready lo jump us when his leader said, “Stop, these guys are artists.” From that point on the gang allowed us to use their park to do our art, as long as we didn’t bring any other gangs around.

They even offered us protection in exchange for art, like painting denim jackets or their girlfriend’s names or whatever. So there are stories like that in the painting, and also a story about me getting shot one night…

José Parlá ‘Black Out of Moving Syntax’

Huh?

There’s a story about police dogs attacking me. and the whole painting I made while playing a loop of a soundtrack I compiled of the music I grew up with.

Wait, Jose—wait—pause. You got shot? Who’d That’s a brother back to back, shoot you?

When I was 15 years old, one night my parents were going to a wedding and asked my brother and me to stay home. “Don’t go out,” they said, but did we listen? Hell no! Tuff Cew from Philly was playing a concert that night and we couldn’t miss that.

Actually, I never found out who did it, but I’m sure the people I caught a bullet from weren’t aiming at me. I was coming out of the concert that night and there was already chaos in the parking lot of the Hot Wheels Roller Skating center and things got out of control; fights, broken windows, people running, and the next thing I know my shoe looked like it exploded!

Where did you get shot?

In my foot.

That’s a low bullet path.

Yeah, well, I was running. I didn’t realize I was shot until I got far enough away to stop running so fast. Then they put me in a car, my brother put his Adidas jacket around me, and we went to the hospital. I remember telling him, “Yo, you’re going to ruin the jacket.” because I was bleeding everywhere.

That’s a brother back to back.

Yeah. That’s one of many episodes in the Parlá brothers story; it’s layers of stories for years.

Some aren’t so dramatic, some are about chilling, but sometimes I focus on the really cazy ones that stand out more in my mind.


The third pick of ’74SHORTS is ONE: Union of the Senses by JOSÉ PARLÁ.

ONE: Union of the Senses, a powerful and timely short experimental documentary film about painting with the same title: ONE: Union of the Senses by Cuban American artist José Parlá.

The film is inspired by Parlá’s centerpiece mural that now spans a staggering 27 meters in length and 4 meters high at the World Trade Center. Starring the people of New York as well as the painter himself, the film was screened at the 6th Annual Istanbul International Arts & Culture Festival (IST. Festival).

The film documents the painter’s gestures, ideas of unity, and creative process on location in his studio, as well as the artist traversing the city of New York and on-site, as he adds the final touches before concluding the painting’s installation.

This documentary evokes a combination of memories, history and a sense of place, yet looks towards the future by celebrating the diversity of the five boroughs of New York. Parlá states that it is his personal love letter to the city where he uses the full spectral abilities of the lens to view the daily life of New Yorkers, their resilience, and the strength to constantly create new meanings for the future.


José Parlá ‘Miami Can-Do, Hustle and Flow’, 2008

It’s great you can remember stuff so vividly with dates and being able to look back and document visually. Is that what you mean by segmented realities?

One ot my shows m 1999 in Atlanta, Georgia, was titled An Experimental Introduction to a Segmented Reality. The name comes trom a Super 8 experimental film my brother Rey made in 1991.

I later made Segmented Realities a concept tor my paintings. I would photograph walls and use the viewfinder to crop a section ot wall.

From those photos I’d make paintings. Not photorealist replications, but just use them as inspirations. By framing a part of the wall you can see that the image goes way beyond the frame. My paintings don’t only exist within the rectangle or square of the frame, the composition goes beyond that.

So it keeps going and going?

It’s saying it’s part of something much larger. It isn’t confined. Each story’s connected to another. Some are mine; some are the world’s stories that I’m experiencing.

I know you like to use corroding material and actual pieces of walls, but are you using it as reference only or using it actually in your work?

Both. I’m looking at a pile of posters right now that I’ve been collecting over Ihe years. Some of it ends up reused onto my painting after I manipulate it and some I keep as I find them and frame them as ready-mades. I once collected a bunch of tiles I found in the Canal Street subway station in Chinatown and brought all those tiles back to the studio and made a huge installation to exhibit along with Italian artist Mlmmo Rotella (RIP).

What’s a corroded element that you like to recreate? Like say rust?

Rust or the color of rust? I’ll paint it with acrylic or oils and mixed media. A lot of the sluff I recreate I didn’t learn from art school or any other artist or anything. I’ve been panting for a long time so I’m familiar with all kinds of materials from just being around paint. You can play around a lot to get the colors of rust in many different ways, as well as textures to make colors work together in ways I could never imagine.

At the end of the day what I’m doing is painting what may look like weather damage or deterioration by using paint, sometimes using elements of real pieces from walls that also carry the maamng of its location. As in a painting I made in 1999 titled Pell Street.


José Parlá – ISTHMUS: Gestures Connecting Two Lands

A mini-documentary on the renowned Cuban-American artist José Parlá’s residency at ISTANBUL’74, which has culminated in his first-ever exhibition in Turkey, inspired by the word “ISTHMUS,” and consisting of a new body of works on paper, paintings, sculptures and ceramics that pay homage to a culture of masterful calligraphers in world history.


I wanted to give some attention to the scribe part or calligraphy style, that’s the flavor. Well, it’s all flavor, but it’s a very unique part of the painting.

I tell stories with my calligraphy style and sometimes I’m working with stream of consciousness metamorphosis. It’s a sort of a loose abstract poetic line, sometimes musical and lyrical as I paint with very loud music around me. I’m using the linear form of writing and the emotion of the story as a gesture that carries meaning inside of a painting that can be viewed as abstract or hyperreal; either way it’s up to the viewer. It’s an element of what happens. You know when you write your signature, sign a check, or a letter? Within the penmanship is a lot of personality and attitude. You know psychologists try to analyze a signature and can tell if you feel proud, sad. or schizophrenic.

What would people say of you?

I don’t know. I change up the style depending on the mood I’m in. I paint in every kind of mood I’m in because I feel each must be recorded. The signature as gesture is what gives it the flavor that you were just talking about. Whether you are a photographer or a sculptor, a painter or a filmmaker like yourself, your life experience will give the particular signature ot the slyle to your body of work.

José Parlá ‘Note Two Zero Two’, 2008

Since this is The Barnstormer Issue, how was your experience with the crew painting collaboratively?

Painting collaboratively for me started way before the Barnstormers because writers collaborate. You go out with, like, four or five guys. One guy is a lookout, you may be standing on one guy’s shoulders, and he’s filling in the bottom while you’re filling up the top. You collaborate in sketchbooks, etc. Collaborating has been a part of my artwork from the beginning of becoming an artist.

The first time I met the Barnstormers was at the Smack Mellon space in DUMBO, Brooklyn. Wo Condition is Permanent was being filmed. David Ellis was there with Mike Ming. Che Jen, Rostarr, and a few people. I walked in with Chris Mendoza while we were pushing my old bike with a flat tire. They invited us to paint, and the next day we were in there as part ot the project. It was the year 2001 and it was an incredible time. This was just before 9/11. It was prophetic somehow. Everyone was making great stuff on that project from Jest, Steven Powers to Faile and many more.

The collaboration was only just starting at that point in a heavy way. We made trips together from New York to Puerto Rico to Los Angeles and Japan.


Esteemed artist José Parlá and Next Academy founder Levent Erden in a informative and dynamic discussion on Parlá’s practice and the new body of work presented at ISTHMUS, at ISTANBUL’74.

Parlá and Erden discussed everything from the beginnings of the artist’s practice with the writing crews of Miami and his multi-layered approach involving a dialogue with the cities and urban spaces he works in, to being inspired by calligraphy and various scripts, symbols and glyphs as well as dance and music.


I think the first time we officialy met was working on that wall up in Binghamton, New York.

I had jusl gotten back from Japan and flew like 14 hours. I got home and jumped on the bus with the rest of the guys. The work had already started so I painted a little bit. but chose to hangout more and sleep under a tree. A lot of people were pretty drunk and getting crazier every minute. That was an insane trip! Good meeting you, man.

What’s up with you now and what are you looking forward to?

These days I’m working harder than ever. Things are very busy so I’m painting everyday to prepare a solo show at London’s Elms Lesters Painting Rooms for 2010. I’m happy to be experimenting with sculpture and ceramics like The Japanese Bizen-yaki or making thirteenth century English slipware. I’m having fun with my colors, the paintings are changing and growing the more I travel to places like Tibet or Colombia, which really inspire changes in my painting process.

Coming up in the next few months I’m part of a group show during Art Basel with OHWOW Gallery in Miami. I’m also taking part in the Stages exhibition in New York wilh the Lance Armstrong’s LIVESTRONG Foundaton and Nike to fight cancer. That’s happening at Deitch Projects in Soho, and also with OHWOW at a downtown Miami location.

The New Grand Tour exhibition, which I was a part of in Hong Kong and Beijing, is also coming to NY this summer at the Bryce Wolkowitz Gallery in Chelsea. The show will feature Deanne Cheuk, Rey Parlá, Davi Russo, Suitman, Rostarr, and myself.

For more information about Jose Parlá, contact Joseparla.com / Juxtapoz


Screening of JR’s and Jose Parla’s collaborative film ‘Wrinkles of the City’, discussion of the elements that make up the movie, and Q&A.

istanbul74.com

instagram: istanbul74_


Görünmeyeni Resmetmek: Hazal Döleneken

Hazal Döleneken on stage at Zorlu Psm, İstanbul, 2023

Hem enstrüman hem kompozisyon anlamında kendini keşfe çıkmış bir müzisyen Hazal. Geçtiğimiz 16. İstanbul Bienali’nde sahnelediği ışık-ses enstalasyonuyla sadece müzikle değil sanatın pek çok alanında etkin olduğunu ispatladı.

Deniz Ülkütekin‘in Cumhuriyet Gazetesi için 2019 yılında sanatçıyla yaptığı söyleşiden:

  • Bize kendini kısaca tanıtabilir misin?

Ailem müzik ve sanatla ilgili insanlardı. Yedi yaşımdayken çocuk korosundaydım. Konserlerde sololar söylerdim. Carmen Operası’nda sözleşmeli sanatçı olarak iki sene opera temsillerinde çalıştım. Ortaokulda 9 Eylül Devlet Konservatuarı’nda piyano kursiyeri oldum ve aynı konservatuarın trombon bölümünde liseden mezun oldum. 2010’da Amsterdam Konservatuvarı ve Lahey Kraliyet Konservatuarı’nda trombon bölümlerinde okudum. Bu dönemde caz ve yeni müzik yaklaşımları üzerine çok şey öğrendim ve heyecanlandım. Aynı dönemde beste yapmaya başladım.

Hazal Döleneken on stage w/ Cava Grande at Zorlu Psm, İstanbul, 2023

Hazal Döleneken (photo by zep_offline) 2023

Hazal Döleneken

Magic Itself

Hazal Döleneken was born in Turkey, 1991. Hazal studied High school’s Degree in classical trombone in Dokuz Eylül Conservatory and Bachelor’s degree in Conservatory of Amsterdam and Royal Conservatory of The Hague with Peter Saunders and Raymond Munnecom. She is currently studying composition, production and performance at Bilgi University Music Department where she’s a Full Scholarship.

She’s made several installations that collaborated with Digital Experience Collective and has exhibited them at several museum and galleries including the PortIzmir Triennial (2013), Amber Technology and Art Festival (2014), Contemporary İstanbul (2015), and her own compositions are performed at .Lup, MultiAid Fest, Youth Composition Fest, (2016 İstanbul), 5th Electroacoustic and Contemporary Festival at ‘Conservatorio Di Musica’ (Italy 2015)

The movie that she composed the music ‘Flying to Deep’ which won the ‘Honorable Mention’ at the ‘International Photography Awards’ , United States and ‘ Is Black’s Mourning Blue’ won ‘Incentive Mention’ in Berlin Fashion Film Festival. 

She give concerts with with several important musicians, bands and orchestra, such as Koninklijk Orchestra and ensembles, Tolga Tüzün, Şenol Küçükyıldırım ‘scape album’ , improvisation bands.

She is currently working on her own music, improvising with trombone and vocal, composing acoustic, electroacoustic pieces and making installations for multidisciplinary projects by using Max Msp. She is currently member of Digital Experience Collective of Art (new media art collective) and Sonospheria: the acoustic ecology project where she makes a projects based on bio art.

hazal <

Hazal Döleneken

Recorded on 9th March 2019

Müzikal yolculuğuna şu sıralar Cava Grande ile devam eden Döleneken, solo albüm hazırlığında.

  • Hollanda’dan geri dönünce ne yaptın?

Hayatımı değiştirme kararı aldım. Klasik trombon okumayı bıraktım. Bilgi Üniversitesi müzik bölümüne birincilikle kabul edildim. Enstrümantasyon, performans ve prodüksiyon üzerine eğitim aldım. 2017’de MIAM bestecilik bölümüne burslu kabul edildim, yüksek lisansımı bitirmek üzereyim.

  • Cava Grande ile İstanbul Caz Festivali’nde sahne aldınız. Gruptan ve gruba nasıl dahil olduğundan söz eder misin?

Tan Tunçağ benim Portecho zamanlarından beri severek takip ettiğim bir müzisyen. Bir gün “Cava Grande’de trombon ve synth çalmak ister misin?” diye sordu. Ben çok heyecanlandım ve kabul ettim. İlk konserlerimizden biri Tan, ben ve Yağız Nevzat İpek ile beraber çaldığımız, görselleri Miray Kurtuluş’un yaptığı Sonar Festivali’ydi ve harika geçti. O zamandan beri de beraber çalmaya devam ediyoruz. Cava Grande elektronik müzik projesi olmasının yanında, akustik enstrümanları ve uçucu melankolik yapısıyla etkileyici bir proje. Özellikle bu seneki caz festivali harikaydı.

Görüntü ve sesler 2/11/18 tarihli Salon İKSV konserinde kaydedilmiştir.
  • Aynı zamanda Brek isimli bir grupta da yer alıyorsun…

Brek bestelerin Berk Sivrikaya‘ya ait olduğu solo bir proje. Brek kendi karanlığı ve aydınlığıyla dalga geçmeyi becerebilen synth ağırlıklı bir müzik. Grupta, Deniz Braderin, Yağız Nevzat İpek ve Dehan Kılınçarslan ile beraber çalıyoruz. Hepsi, birlikte müzik yapmaktan heyecan duyduğum çok yakın yakın arkadaşlarım, suç ortaklarım.


“Natura” exhibited by at the -MSGSÜ Istanbul Painting and Sculpture Museum on September 28, Saturday at the 16th Istanbul Biennial “Seventh Continent”

“Kendi dili dışındaki tüm dillere yabancılaşan, doğanın dilini unutan insanlara, doğanın dilinin bir tercümesini sunan bu performans, aynı za­manda anneannelerimizin bitkilerin kendilerini dinlediği, onlarla konuştuğu yönündeki mitlerini de bir anda gerçek bir zemine taşıyordu.”

“Dadans’ın su temelli performansları ve sanatçı Serkan Tarcan’ın Kanal İstanbul rotasında baş­lattığı İki Deniz Arası çalışması kapsamında başlayan yürüyüş hareketi gibi pek çok payla­şım oldu. Su programının son konuğu ise genç bir besteci ve yeni medya sanatçısı olan Hazal Döleneken idi.

Döleneken, Natura isimli performansına bir ma­sanın üzerine yerleştirilmiş, herkesin evinde ba­kabileceği birkaç saksı bitkisini sulayarak baş­ladı. Arkasında bulunan ekranda gördüğümüz dijital renk oyunları başlangıçta hiçbir şey ifade etmezken, yavaş yavaş başlayan höpürtü ses­leri dikkatleri üzerine çekti. Sanatçı saksıların içine yerleştirdiği minik ses kayıt cihazları yar­dımıyla saksı bitkilerinin suya kavuştukları anın sesini izleyici ile buluşturuyordu Her biri farklı bir ses veren bitkiler, ses vermeye başladıkları anda adeta can kazanıyorlardı. Doğanın bir par­çası olduğunu endüstrileşmeden beri unutan, doğayı karşı bir kutupta algılayarak onunla bir kavga içinde olan modern insanın, ancak kendi varlığını ve canlılığını tanıdığı gerçeğine bir ce­vap gibi olan performans, şimdi izleyiciyi saksı bitkilerinin sesi yardımıyla, bitkilerin canlılıkları­na ikna ediyordu.

Kendi dili dışındaki tüm dillere yabancılaşan, doğanın dilini unutan insanlara, doğanın dilinin bir tercümesini sunan bu performans, aynı za­manda anneannelerimizin bitkilerin kendilerini dinlediği, onlarla konuştuğu yönündeki mitlerini de bir anda gerçek bir zemine taşıyordu. Sanat­çı, Natura’da doğayla bütün bağı kopmuş, yeşi­li ancak kent peyzajlarında dekoratif bir unsur olarak gören kent sakinleri ile, evlerinde biraz yeşil ihtiyacıyla bakmaya başladıkları ev bitki­lerinin canlılığı üzerinden ve yaşamın başladığı yer olan su aracılığıyla bağlantı kuruyor. Bitki­lerin suya kavuştukları an çıkardıkları sesleri, elektronik müziğe entegre ettiği performansını ise insan ve insan dışını şiirsel bir anlatımla bir araya getirdiği bir müzik kolajıyla (mix) sona erdiriyordu.

Kaynak: Görünüm 2021, Hazal Aksoy, Kocaeli Üniversitesi GSF Dergisi #10


  • Trombon, klavye ve synth gibi enstrümanlara ses veriyorsun, ayrıca vokal de yapıyorsun. Profesyonel olarak müziğin bu kadar çeşitli alanlarında yer almanın sebebi nedir?

Müziğe, sanat disiplinlerine, hatta geri kalan bütün disiplinlere bütüncül bir yerden bakmayı, aralarındaki doğal ilişkiyi keşfetmeyi seviyorum. Daha çok profesyonel olmak ve önüne koyulan notayı en iyi şekilde çalmak ile ilgili kişisel bir derdim vardı. Ben en iyi olmak değil, kendim gibi olmayı ve yaratıcı olabileceğim alanlar yaratmayı arıyordum. Özgürce hareket etmek için çocuk gibi basit yaklaşmak gerekiyor, bir taraftan enstrümanına hakim olmak için binlerce şey okuyup kendini teknik anlamda geliştiriyorsun. Hata yapmaya cesaret edip, emek verip, denize bıraktığın her şey bir gün karşına balıklar, sualtı ağaçları gibi türlü türlü güzellikler, fırsatlar olarak çıkıveriyor. Ektiklerimi biçiyorum sanırım.

The Belt: Pluton’ a Ağıt; Pluton’un sürekli sınıf değiştirmesine ve gezegenlikten çıkarılmasına tepki olarak ortaya çıkmış görsel ve işitsel bir performanstır. Uzay boşluğunda başlayıp giderek içselleşerek iç dünyamızda sonlanır. Bu sırada Pluton bizden çok uzakta hala dönmektedir.
  • Yeni medya içerikli, interaktif yerleştirmelerle, ulusal ve uluslararası sanat organizasyonlarında yer aldın. Bu çalışmalarından da bahseder misin?

Yeni medya adı gibi yeni; bilimin, rakamların, hayal gücünün, teknolojinin, metafiziğin, sanatın ve insan faktörünün bir arada olduğu bir alan.

DECOL sanat kooperatifini; Ahmet Said Kaplan, Cihan Çankaya ve Mert Uzbaşlı ile beraber kurduk. Digilogue’un düzenlediği Alt City İstanbul Residency’e kabul edildim… Şimdi Talin Büyükkürkciyan ve Tolga Tüzün ile doğaçlama bir performans hazırlıyoruz.

HARAKA by Hazal Döleneken Hakan Gündüz Heterotopia Exhibition Contemporary İstanbul 2017
  • Şu sıralar solo bir albüm hazırlığındasın. Bizleri nasıl bir albüm bekliyor?

Evet, kendimi bildim bileli hayalini kurduğum şey kendi oyunumu yaratmaktı. 2009 yılında bir albüm kapağı çizdim. Bir sürü şey biriktirdim. Disiplinlerarası, bir taraftan hayatta etkilendiğim müzikler kadar basit, öte yandan denemekten korkmayacağım kadar cesur, hiçbir şey olmak zorunda olmayan, dönüşebilen bir yer arıyorum. Elektronikleri ve akustik enstrümanları içeren; benim vokal yapıyor ve muhtemelen bazı enstrümanlar çalıyor olduğum bir proje olacak.

  • Bu sene İstanbul Bienali’nde de bir işin yer alacak değil mi?

Benim için çok heyecanlı bir olay, İstanbul Bienali “Bir Buçuk Kollektif”in düzenlediği kamusal alan projesi kapsamında bir performans gerçekleştireceğim. Kendi işimi tasarlıyorum; detay veremiyorum ama 28 Eylül saat 13.00’te Haliç Tersanesi’nde sergileyeceğimi söyleyebilirim. İstanbul Bienali’nin bende geçmişten gelen önemli bir yeri var; davet edilmiş olmaktan ve içinde yer almaktan dolayı mutluyum.

Hazal at iksv caz festival

> hazal

soundcloud: hazal-doleneken

youtube: HazalDoleneken


Ablaklıkla Abdallık Arasındaki İnce Çizgide Yürümek Gibi

“Gibi”nin erkekleri buralılar, bizdenler ama hasar almışlar. Gençlikleri tükenmiş, yaşama dair hevesleri budanmış, “küçük şeylerle mutlu olma” ihtimalleri gasp edilmiş. Mesela Yılmaz, hiç parası olmamasını on lirası olmasına yeğliyor. Ne denir? Her çıkışın bir inişi oluyor. Dolar iki lirayken gidilen Erasmuslar’dan artık sadece yamyamlar geliyor! “Gibi” işte tam da bu yokuş aşağı gidişin dizisi… Ağlanacak halin komedisini kırıp dökmeden yapıyor, bağrımıza saplı tespitleri cımbızla çekip alıyor.

Haydar Ali Albayrak, Mart 2022 

“Gibi”, ilk sezonuyla platform komedilerine damga vururken “Exxen’in en iyisi” olarak dikkat çekiyordu. İkinci sezonunda seyircisini artıran, öte yandan çevrimiçinin doğasına aykırı bir biçimde sadakat görüp hatırı sayılır bir “hayran kitlesi” toplayan dizi, entelektüel açıdan tartışılmaya, toplumsal karşılığı irdelenmeye başladı. Bir anlamda “olay haline geldi” diyebiliriz “Gibi” için. Öyle ki geçtiğimiz günlerde siyasi parti lideri Meral Akşener iktidara seslenirken dizinin ilk sezonunda geçen “yılgın hoşgörü” ifadesini kullandı. Bununla birlikte aforizmalarından bölüm öykülerine, “Gibi”nin her yere çekilip her duruma uyarlanabildiğini ve toplumun birçok kesiminde karşılık bulduğunu görüyoruz. Hem genç seyirciyi yakalayıp hem alt metni zengin bir anlatı tutturmak kolay iş sayılmaz; dolayısıyla başarısını salt esprilerine, komedi anlayışına dayandırmak da yetersiz kalacaktır. Bu ilgiyi ilk elden mizahımızda önemli bir eksiğin kapatılmasına, samimiyetin yeniden yakalanmasına bağlayabiliriz. Komedilerin acısı tatlısıyla insanımızı yansıttığı 90’ları anımsattı bize “Gibi”. Soluk renklerine rağmen başardı iletişim kurmayı ve politik özünü satır aralarına saklayan ancak “neysek oyuz” tavrından da milim şaşmayan bir çizgide güldürdü. İçimizi ısıtmasa da hani en azından elini omzumuza attı, yanağımızdan bir makas aldı. 

Yokuş Aşağı Yerli ve Milli Ya Da Güngören Düşerken

Peki, “Gibi”yi “Gibi” yapan nedir? Özellikle “toplumsal bir olay” kılan unsurlar neler? Basit görüntüsünün ardında nasıl bir hazine yatmakta? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: “Gibi” başarılı çünkü genç kuşakların enerjisini paylaşırken aynı zamanda Recep İvedik şahsında ifade bulan bir çizginin yenilgisini duyuruyor, “İvedik’in, İvedikler’in devri” kapandı mesajı veriyor. Bu mesajı başka bir boyutuyla “Zengo” filminde de almıştık. “Zengo”, niyetinden bağımsız olarak siyasi iktidarın kendi içindeki dönüşümünü, çekişmesini ortaya koyuyor, İvedikler dünyasında sivrilip zenginleşen Zengo’lara yoğunlaşıyordu. “Gibi” ise meseleyi “taraf hassasiyeti” sergileyerek İvedik söylemi gölgesinde güneşini arayan orta sınıf alışkanlıklar üzerinden yorumluyor.

Recep İvedik karakteri ilk üç filmdeki toplumsallığını serinin devam öykülerinde yitirirken dahası Şahan Gökbakar sembolik olarak bindiği iktidar gemisinden inerken, rüzgârın yönünü doğrulayan “Gibi” de çağı yakalayarak İvedik’te cisimleşmiş “tek adam”ın güçten düştüğünü, aşırı erkekliğin fanusuna kısılıp hamamlarda türkü söyleyebildiğini, en nihayetinde kendi söyleyip kendi dinlediği gerçeğini bildiriyor. Yani kabaca söylersek mizahımızın uzun süre (toplumsal etkisi bakımından) lokomotifi olan İvedik’in gidip yerine Yılmaz ve İlkkan’ın, sonrasında Ersoy’un gelmesi erkeklik sınırlarında dahi olsa çoğulcu bir zemin arayışına yorulabilir. Zira “Gibi” az çok bir çatışmanın ürünü… Belki bir konsensüs karikatürü… 

Yilmaz and Ilkkan are two friends who are constantly fighting each other. Their greatest feature is always being able to do something that will turn their ordinary lives upside down.

Peki, “güldürürken düşündürme” efsanesi “Gibi” için geçerli mi? Olaylar, tavırlar akılda kalıyor mu? Bu “biz” vurgusundan öte bizi bize gösteriyor, bir şeyler öğretiyor mu?

Tabii bu noktada dizinin “yerli ve milli” söylemini müthiş bir iştahla parodileştirdiğini görüyoruz. Recep İvedik öykülerinde bir Güngören çocuğu zirveye çıkıyor, badireler atlatıyor, finalde kendi çevresine, yaşam pratiğine kavuşuyordu. Su akıp yatağını buluyordu. Yeşilçam’dan itibaren benimsenen bir olay örgüsüydü bu. Kahramanı yükseltip kazandığı başarının ardından yeniden halkın arasına katan yapımcılar büyük şehirlerde ekmek arayan veya taşrada kaderine razı gelmeyen seyirciyi böyle kavramaktaydı. İvedik de “fakir ama gururlu” delikanlılar gibi yükseliyor, işler başarıyor, tekrar mahallesine, kurulu düzenine dönüyordu. Böylece mahalleler karışmıyor, sınırlar korunuyordu. İlk öykülerinde daha sade ve düzen karşıtı bir tipleme çizen İvedik giderek yerli ve milli bir haset kuşanmıştı. Buna karşın Yılmaz ile İlkkan hamasetin iflasını duyururken yerli ve milli bir yenilgiyi dışa vuruyor, 90’ların spor haberlerine nazire yaparcasına “yenildik ve ezildik” diyorlar. Sınıfsal bağlamda “ezilenlerin zaferi” biçiminde sunulan ve Başakşehir, Çukurambar gibi elit ucubeler yaratan yerli ve milli söylemi bugün üniversite mezunu işsiz gençlerin yılgınlığında, öfkesinde ufalanıyor. 

“Gibi”nin erkekleri buralılar, bizdenler ama hasar almışlar. Gençlikleri tükenmiş, yaşama dair hevesleri budanmış, “küçük şeylerle mutlu olma” ihtimalleri gasp edilmiş. Mesela Yılmaz, hiç parası olmamasını on lirası olmasına yeğliyor. Ne denir? Her çıkışın bir inişi oluyor. Dolar iki lirayken gidilen Erasmuslar’dan artık sadece yamyamlar geliyor! “Gibi” işte tam da bu yokuş aşağı gidişin dizisi… Ağlanacak halin komedisini kırıp dökmeden yapıyor, bağrımıza saplı tespitleri cımbızla çekip alıyor. 

Ablaklık ile Abdallık Arasında: Yılmaz’ım Ya!

“Gibi”nin topluma açılan bir diğer penceresiyse Yılmaz’ın yüzü! Feyyaz Yiğit herhangi bir kalıba sığmıyor, sığdıramıyoruz. Bizdenliğin temsili… Boş boş bakıyor, yeri geldi mi köpürüyor. Gayet pragmatist bir yaklaşıma sahip ama ilkelerinden ödün vermiyor! Ahlakına düşkün, koşullar aleyhine işlemedikçe… Bir soyunma odasında bir dolu insanla mahsur kaldığında yıllar evvel sattığı kemerin izini sürecek kadar ortamdan soyut, daha doğru bir deyişle gamsız yahut hasta odasında yaşlı kadınlardan meydana gelen bir seyirci kitlesine tekvando gösterisi sunduracak kadar pervasız. Daima burnunun dikine giden, bencillikten öldü ölecek bir adam… Öte yandan gelenekçi: “İbana iban denir” onun kitabında! Flört etmek için kişiliğini ayaklar altına almaz ama gerektiğinde direksiyonu libidosuna bırakır. Takıntılı, şüpheci, patavatsız, harbi delikanlı! Ona (çoğu zaman) sırtınızı dönebilirsiniz fakat fazla yüz göz oldu mu memnun kalmazsınız muhabbetinden! Sıkar, üzer, yorar… Cenazenize gelen bakkal Yılmaz… Bir market kasiyeri adınızı dahi bilmezken ardınızdan dedikodu yapan, sizi sizden iyi tanıyan bir bakkal… 

Toplumumuzun zihinsel ve eylemsel ortalamasını yansıtan bu çelişkili karakterinin ötesinde olayları çözmek için hüner sergileyen yine o… Zor durumda kalınca her mimiğine işlemiş ablaklığını ince zekâsıyla aşıyor, her bölüm taşı gediğine koyuyor. Aforizmaları, akıl yürütmeleri genelde ondan duyuyoruz. Hoca da durur mu, yapıştırıyor cevabı!

Gibi ‘Poster’ Exxen

Feyyaz Yiğit ile Aziz Kedi’nin kaleme aldığı, Ömer Sinir’in yönettiği “Gibi” geleceğe taşınacak mı? Bir iz bırakacak mı yoksa dönemini yakalamış, güçlü gözlemlerinin mükâfatını almış bir iş düzeyinde mi kalacak?

Nasreddin Hoca nasıl göle maya çalıyorsa Yılmaz da büyücüye öyle inanıyor! Ya tutarsa! Diğer bir bölümde, bu kez kara büyü fikrine karşı çıkarken “Kimsenin hiçbir şey bilmediği yerde bir insan her şeyi bilebilir” diyerek cehalete savaş açıyor veya “ne düşünüyorsun” sorusuna felsefi çıkarımlarda bulunup çemkirebiliyor. Yılmaz kallavi bir üniversiteden mezun bir moleküler biyolog karşısında yükseldikçe yükselip serbest düşüşe geçeceği sıra İvedikvari bir hüzünle hayat okulundaki başarılarından bahis açan bir adam. Yersiz özgüveninden gayrı kaybedecek şeyi olmayan, küçük hesaplar yapıp büyük oyunlar bozan bu adam “dünyayı beş büyük aile yönetiyor” itirazının nispeten sosyalleşmiş, medeniyete ermiş bir versiyonu ve madalyonun diğer yüzünde sorunları pratik zekâsıyla aşarak yozlaşmış bir bilgeliğin de karşılığı… Kahve köşelerinin, dükkân önlerinin hassas terazisini orta sınıfın masasına çarpan, öte yandan o meşhur Anadolu kerametini mahalle aralarına taşıyan bir az süper kahraman! Tilkiler dönüyor, okey taşları birbirine karışıyor, pelerinini vatkalı diktirmek isteyen Yılmaz’ın kafasında… 

Geyikte Yeni Dalga: Çıkılamayan Videolardan Spotlar

“Gibi”nin toplumu yakalamakla beraber genç kuşaklara bu denli hitap edişinin ardında çağın iletişim yöntemlerini kullanması yatıyor. Sosyal medyada zamanımızı çalan videolar, bir dönem okul sıralarında dalgasını geçtiğimiz “bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak” sorusunu boşa düşürdü. Artık “bizi hiç ilgilendirmeyen” zilyon saniye görüntü ile muhatap oluyoruz. Daha acısı bu saçma sapan görüntüler “gerçek hayatımızın bir parçası” haline geliyor, ömrümüzü tastamam dolduruyor. Diş fırçalarken kaybettiğimiz süre “komik video” izlerken kaybettiğimiz sürenin yanında hiçleşiyor. Elbette hesap kitap söz konusu… Videolar öyle yerden kesilip yapıştırılıyor ki art arda defalarca izliyor, izlemek durumunda kalıyoruz. “Gibi”nin aforizma veya geyik muhabbeti içeren videoları da öyle… Dizinin hayranları (yahut reklamcıları) tarafından spota taşınan bu videolar, bu “içerikcikler” sosyal medya kullanıcısını “çıkamadığı” bir video ile, sonsuz bir fragman ile baş başa bırakıyor.

Dizinin diyalogları bu tuzak videolara uyum sağlamakta… Geyik muhabbetini sıradanlaştıran, deyim yerindeyse “halka indiren” bir tarzı var “Gibi”nin. Kaldı ki bu tarzı onu kolay tüketilir ve bir kez daha “bize yakın” kılıyor. Yılmaz-İlkkan-Ersoy triosu bizi temsil ettikleri duygusunu gündelik yaşamda geyik çevirerek pekiştirirken “Gibi” hayatın herhangi bir yerinden başlayıp herhangi bir yerinde devam ediyor ve başa dönüyor. Doğrusu bu durum çağımızın kısırlığı ile bağdaştırılabilir. Hani pencereden baktığımızda göğü görmemiz normal ama gökyüzünden bakınca neden pencereyi görelim! 

Hacıyatmaz-Matruşka Koalisyonu İkinci Sezonunda

“Gibi”, ikinci sezonunda da çizgisini sürdürerek yine gündelik yaşamın içinden sesleniyor. Saçma olay ve çıkışları rutine karşı bir itiraz olarak değerlendiren, bu yönüyle dengeyi bozmaya gayret eden dizi diğer taraftan ise ayakların yerde kaldığı hacıyatmazvari bir üslup tutturmuş, kültürel, politik ilişkileri iç içe geçirmişti. Bir açıdan, üslubuyla hacıyatmazı, işlediği temalarla matruşka bebekleri andırıyordu. İkinci sezonda bu anlatısal zenginlik korunurken absürt olayların ilişkilere daha çok yansıdığını ve metinlerin olgunlaştığını, böylelikle “Gibi”nin giderek dizi kimliğine büründüğünü görüyoruz. “Çaça ve Cosplay” bölümü bu değişime iyi bir örnek… Olaylardan ziyade iletişim ve gruptaki sorunlar öne çıkmakta.

Güncellenmiş “Gibi”de Yılmaz’ın vatkalı ceket gibi tuhaf arayışları, arzularından ziyade tuhaf durumlar karşısındaki konumuna şahit oluyoruz. Arada “Gelin Başı”, “Eşref Hidayet Gürdal Kültür Merkezi” vb. çıkışlar gelse dahi ilk sezona göre daha defansif bir Yılmaz ve “Gibi” izlediğimiz söylenebilir. “Vücutçu Yalvaç”, “Kuki”, “Sokak Röportajı” ve “İki İçi Dışı Bir Kişi” gibi bölümler de bu savunma halinin özeti olmuş adeta. Oysa ilk sezon ilk bölümde Yılmaz ile İlkkan zorla “kokariççi” açmanın eşiğine gelirken bile ofansif bir anlayış benimsemiş, “ezik” figürünün altını “sıradan güruhlar”a ve çoğunluğun isterisine karşı koyarak çizmişlerdi. İkinci sezonda yılgın bir hoşgörüyle mağduriyetlerini pekiştirdikleri, sevgiyle karışık acıma duygusunu tatlı tatlı kaşıdıkları bir seyirden söz edebiliriz. Yanı sıra “Gibi” ikinci sezonunda üç mağdur erkek dizisi haline gelirken “çıkıntılık yapan” kadın karakterlerin de -“Resimdeki Ünlü” bölümünü saymazsak- geri çekildiği anlaşılıyor. Hatırlarsanız ilk sezon Yılmaz birçok bölümde kendisiyle (öyküdeki var oluşu gereği) zıtlaşan bir kadın karaktere rastlıyor, yenene veya mağrur bir yenilgi tadana kadar cebelleşiyordu. Hatta her bölüm değişen kadın karakterler ne kadar göründükleri fark etmeksizin bir İlkkan, bir Ersoy kadar ağırlığa sahiplerdi.

Şartlar aksi yöne gelişseydi, Yılmaz (Feyyaz Yiğit) ve İlkkan (Kıvanç Kılınç) rollerini Ersoy (Ahmet Kürşat Öçalan) dışında bir tipleme ile söz gelimi güçlü kadınlarla paylaşsaydı “Gibi” dar bir kitleye seslenmek durumunda kalır, ilk sezon yarattığı cazibeden yeterince verim alamazdı. Çünkü erkeklik, yenik erkeklik gibi meseleler günümüz siyasi koşullarından, toplumsal atmosferinden bire bir besleniyor. Dizi erkeğin kaybını, yenilgisini öne sürdükçe “küskün gerçekliği”ni kabul ettiriyor ve bir anlamda “Recep İvedik”in düşüşünü de temellendiriyor.


Dialogger’ın yeni bölümünde Cem Mumcu’nun konuğu Exxen’in Gibi dizisinin yıldızı Feyyaz Yiğit. Eğlenceli ve tam 41 dakikalık bir sohbet sizleri bekliyor.

Ethemler Arkadaşımız, Kutaylar Yiğenimiz! Bu Mahalle, Bu Çember Bizim!

Yazıyı toparlarken bir noktaya daha değinmek istiyorum. “Gibi” şüphesiz topluma dair bir malzemeden hareket ediyor. Yakası açılmadık deyimler, minibüs arkası yazıları, anlatım bozuklukları dizinin bir nevi cephaneliğine dönüşmüş durumda… “Bizden” meseleleri ele alırken mevcut duruşumuzu, tepkilerimizi “absürt” bulabileceğimiz bir esneklikte, abartarak değerlendiriyor. Dizide kahramanlarımızın başından geçen olaylarla gündelik hayatta sık karşılaşmasak dahi günün sonunda Ethemler bizim arkadaşımız, Kutaylar bizim yeğenimiz… Bu mahalle, bu çember bizim! 

Peki, “güldürürken düşündürme” efsanesi “Gibi” için geçerli mi? Olaylar, tavırlar akılda kalıyor mu? Bu “biz” vurgusundan öte bizi bize gösteriyor, bir şeyler öğretiyor mu? Feyyaz Yiğit ile Aziz Kedi’nin kaleme aldığı, Ömer Sinir’in yönettiği “Gibi” geleceğe taşınacak mı? Bir iz bırakacak mı yoksa dönemini yakalamış, güçlü gözlemlerinin mükâfatını almış bir iş düzeyinde mi kalacak? Bu sorunun cevabını elbette zamana bırakmalı fakat mizahın, koşullarından var olduğu ölçüde kendi koşullarını da yarattığını, suyun her zaman dosdoğru akmayıp yatağını değiştirebildiğini unutmayalım. Kim bilir, bakarsınız yirmi sene sonra bir dizi gelir ve “Gibi”deki hisleri uyandırır. O vakit “Gibi” de başlı başına bir samimiyete kavuşmuş olur ve Ethem Whatsapp grubundan ayrılır!


Istanbul Underground Apokalypse Culture 2030 (Hardcore Cyberpunk)

Şaşkınbakkal 2022

THIS IS ZOMBIE NATION

DO NOT GET HOPELESS BECAUSE THAT’S A SIGN YOU GOT BITTEN AND INFECTION IS SPREADING.

TREAT YOUR BITE WITH KINDNESS, HOPE, BEAUTY AND LOVE

THEY ARE LIFELESS BECAUSE THEY HAVE LOST LIFE WITHIN.

DO NOT LET THEM TURN YOU INTO ONE OF THEM. TREAT YOUR BITE WITH INTEGRITY, VISION AND LOVE.

NO MATTER WHAT YOU DO, DO NOT ROT WITHIN.

YOU CAN INSPIRE A ZOMBIE WITH YOUR LIGHT AND BRING THEM BACK TO LIFE. EVERY STEP YOU TAKE HAS AN EFFECT.

AND DON’T FORGET TO TREAT OTHERS INFECTIONS WITH KINDNESS.

by Lumineh

⭐ 😎 💎


2023, İstanbul

Kentsel Dönüşüme Karşı,

Ruhsal Dönüşüm İçin Çağrı!

Rafet Arslan 2008

“Kritik bir anda, herkesin dilindeki bir sokak şarkısının biçimlendirdiği bir hayat nasıl bir şey olurdu dersiniz?”

Son yıllarda şehrin horlanmış, kaderine terk edilmiş mahallerinde tuhaf bir şeyler oluyor. Dönüşüm gibi muhalif dilde önemli yer tutmuş bir terim üzerinden resmi otoriteler ve çok-uluslu kapital planlar yapıyor. Tarlabaşı, Sulukule, Balat… Öncelikle, bu mahallerin ne olduğuna kısa bir bakış atalım.

Bu bölgeler; yersiz yurtsuz kökenden beslenen Çingene topluluklarının, Anadolu’dan gelmiş burslu öğrencilerin, muhafazakar toplumsal cinsiyet kod sistemlerinin sapkın ilan ettiklerinin, hayat kadınlarının, çalgıcıların, artık toplayıcıların, hurdacıların, junky’lerin,  akademik ya da entel olmayan sistem karşıtlarının, kendini izole etmiş psikotiklerin, gayrı meşrunun ve her türden mülksüzün zorunlu açık mahalle modelleri geliştirdikleri yerleşim alanlarıdır. 

Sistem, bu bölgelerin kentsel kibarlaştırılmasını ve ardından soylulaştırılmasını gündeme getirmiştir. Böylece eskimiş, gözden düşmüş bu mahallerin toplumsal bilinçdışında birikmiş enerjileri yok edilecek,  sistem dışı  gayri meşru  oligark trafiğine bağlanacak,  kolluk güçlerinin geçmişte tam gözetleme, denetim ve sindirmeyi başaramadığı bu bölgeleri işgal etmesi ve otoritesini mutlaklığını kutsaması sağlanacak, mülksüzlerden boşaltılmış-temizlenmiş-kibarlaştırılmış mahallerin arsaları üzerinden kapitalin üretim-tüketim-yeniden üretim döngüsü hakim kılınacaktır. Kent merkezindeki kara delikler olarak bu alanlar, finans-kapitalin ışıltılı gösterisine dahil edilecek; sistemin doymaz bilmez vampir iştahı kendi hakimiyetinin dışında tek bir var oluş alanı kalmayana dek; kara delikleri yemeye devam edecektir.

Mülksüzler ise, kendi halince bir hayat sürdükleri mutlu olmasalar bile kendilerini huzurlu hissettikleri, bu bildik coğrafyalardan kent dış sınırına doğru sürüleceklerdir. Sistemin yerlerinden edilecek mülksüzleri itaate zorlamak için uzattığı bir parmak bal ise Toki modelinde cisimleşmiş toplu konut alanlarıdır. Yüzyıl başı Amerikan işçi sınıfına düzenlenmiş apartman dizgelerinden ve Le Corbusier’in Birlikçi Kent modelinin yozlaştırılmış ve bir çeşit kara mizaha çevrilmiş planlamalarından yola çıkmış toplu konut anlayışı; insanlara sadece geceyi kendi hücresinde geçirecekleri, toplu hapishane hayatı sunar. 

Bu insanları birleştirmeye değil; kitleleştiremeye yönelik bir hamledir. Sonucu özgür bireylerin yan yana gelip toplumsallaşacağı bir kollektivite değil; robotlaştırılmış bir sürünün yalnızlık sürecidir.


DDR -Tanklar ve Yığınlar

Kentin dışında öbeklendirilen toplu konutlar aynı zamanda kenti gündelik yaşamdan ırak eden gettolardır. Bütünsel kent algısının kırılması izole bireyselleşme-yalnızlaşma sürecini arttırır. Gettosuna sıkışan bireyin psiko-patolojisinde bütünsel kente karşı travmatik bir korku oluşur. Kafka fragmanları gibi kent imgesi git gide büyürken, izole birey kendini küçük ve dışında hisseder; bir bakıma ötekileştirilir. Bu da ayrılığın, ayrılmışlığın gücünü arttırırken, Birlikçi ideali dışlar.

Denetimin zayıf olduğu mahallesinden koparılıp, etrafı otoyollar ve hiper marketlerin jungle’ı ile  çevrili adalarına hapsedilen mülksüzlere sistem iki yeni hayat seçeneği sunar:

Yoksulluğun doğal dayanışmasından, cemaatsel ilişkilerden soyutlanmış kişinin; sistemin tam denetiminde ve vahşi kapitalizmin bencillik kültürüyle uyumlu, normal bir yurttaşlar haline gelmeleri hedeflenir. Yani kişilerin yaşamı, yaşam alanı modeline uygun olarak rasyonelleştirilir. Kapital kentinin kurallarına uymayanlara yaşam şansı tanınmaz. Artık, yerleştirildiği toplu konutlarda kola kutuları toplayamayacak, serserilik yapamayacak ya da parasız kalınca (ki genelde öyledir) deftere borç yazacak bir Rıza amca olmayacaktır. Hiper marketlerde borçlanmanın tek yolu kredi kartına sahip olmaktır. Kapıcı parası, apartman gideri gibi tanımadığı kavramlarla tanışacak; çocuğunu okula göndermemenin bir suç olacağı gerçeği ile yüzleşecektir. Sürekli sıkıştıran hayat şartları artık sürekli bir iş arayışına yöneltecektir. Sistem bio-politik araçlarla mülksüzlerin bedenlerini de tahakküm altına alacaktır. Mesai saatlerinin robotluğuna teslim rasyonel ve steril mezarlık hayatı, sistemin mülksüzlere sunduğu ütopya; işte budur.

Sistemin sunduğu diğer seçenek ise, dayatılan bu mezarlık disiplinini reddetmek ve kentin büyük suç pazarına eklemlenmektir. Bu yolun son uğrağı da sitemin diğer bir toplu yaşam seçeneği cezaevleri olacaktır. Sistem dışı özgürleşme pratiklerine soyunamayan izole mülksüz bireyleri bekleyen her seçenek; büyük kapatılmalara açılacaktır.

21. yüzyılın başında dünyanın tüm metropollerinde devreye sokulan bu soylulaştırma planına karşı çıkmanın yolu; kuşkusuz alternatif şehircilik modelleri önermekle başlayacaktır. 19. yüz yıl başlarında Charles Fourier’in ilk temellerini attığı, Letteristlerin ve Situasyonistlerin geliştirdiği Birlikçi Kent  hedefinin en önemli öznesi, birlikçi bir mimaridir. Yaşam alanlarının kişilerin eğilimlerini, arzularını, düşlerini araştırmak için yola çıkmalarına yardımcı olabilmesi, iş ve eğlence arasında gerekli uyumun sağlanması, tutkuların özgürleşmesine ve iyiye doğru dengelenmesine yardımcı olması, ‘kendini bilen’ bu bireysel bilinçlerden kolektif yaratı ve şenliklerle taçlandırılacak bir toplumsallaşmaya ebe olması beklenir. 

Birlikçi Kente  giden ışıltılı yolun ilk basamağı, tek tek kişilerin özgürlüğe adım atacakları bir ruhsal dönüşü gerçekleştirmeleridir. Sistemin yapay ihtiyaçlar, sahte arzular yaratarak oluşturduğu  sanal hayatlara karşı çıkmanın yolu, bireysel düşü kolektifleştirerek ruhsal dönüşümleri ayaklandırmaktır. Ruhsal dönüşüm ise, toplumsal dönüşümün anahtarlarını kuzey yıldızı gibi göz bebeklerinde barındırır. 


On the Passage of a few People through a Rather Brief Moment in Time: The Situationist International 1956-1972

Birlikçi Kent idealinin gerçeklemesi sadece kurumsal çalışmalar ile değil, pratik hayatın içinde olacaktır. Bunun için soylulaştırılan bölgelerde de, getto toplu konut alanları içinde de yapılacak kuşkusuz çok şey var. 

Sistemin; sahiplerinin elinden alıp kibarlaştırılmış mahallerde tam da hakim olduğunu  düşündüğü anda, mahrem ve steril duvarları sokağın sanatçıları  için baştan çıkarıcı tuvaller olacaklardır. Işıltılı yeni kitsch mimari, boya darbeleri ile kirletilecek; sivil itaatsizlik refleksini ortaya koyacaktır.

Kent genelinde kolektif eyleme geçen düş, geçici ve kalıcı özgür bölgeler yaratılacaktır. Gösterinin işleyişi saptırılacak, var olan dünyanın dibine açılacak fare delikleri ile yeni bir dünyanın nüveleri şimdi ve burada oluşturulacaktır. Erekte olmuş şiir kitaplıklardan fırlayacak ve sokakları işgal edecektir. Oyun; şu anki sahibi çocuklardan tüm yaşları ve yaşamı kapsayacak şekilde insan hayatına egemen kılınacaktır. W. Benjamin’in deyişi ile ‘kritik bir anda, herkesin dilindeki bir sokak şarkısının biçimlendirdiği bir  hayat nasıl bir şey olurdu dersiniz?’

Özgür düşünceyi ketleyen ahlaki yargı sistemlerini geçersizleştirmek, tüketim köleliğine karşı takas pazarları kurmak, sokakları festival alanlarına çevirmek, otoritenin gücünü ironinin kuvveti ile zayıflatmak, sanat ile hayat arasındaki köprüleri dinamitlemek…

Böylece, özgürleşen arzu ile kenti ilk defa gerçekten keşfetmiş olacağız; fethedeceğimiz günün hayallerini büyütmek için!


Smash Racism ! A Riots Comix
Asena Hayal anlatıyor: Gece hayatı, kulüp kültürü, müzik dinleme eylemi ve koleksiyonerlik.

Bostancı Lunapark

Call For a Spiritual Transmutation,

Against Urban Transformation!

Rafet Arslan 2008

“How would be a life that was carved out of a song seng by everybody on the streets, at a critical moment?”  

For the last decade something weird has been occuring in the humiliated, forsaken districts of the city. Legal authoroties and multinational capital has plans  out of  such a term as transformation which has a significant place in a contrary language. First we should tell more about these distincts, namely  Tarlabaşı, Sulukule, Balat… 

These distincts are places which have been fed by deterritorialized lineage like gypsies, youngsters from eastern Anatolia who came with scholarships, ones so called perverts by conservative social sexual codes (transvestites, gays, lesbians, etc.), prostitutes from both sexes, music players, waste pickers, junkmen, junkies, non-academic, non-entellectual system opposers, where they  grow their own models of habitats.

System has brought in urbanization and then aristocratization of these distincts. Therefore, the energy accumulated within social unconscious of these wrecked, discredited distincts would be cleared off, would be bounded to illegitimate traffic of oligarch out of the system, hence the occupancy and absolute authority of police force that could not penetrate into those districts to watch, control and intimidate in the past could be provided. Only then it would be possible to make production-consumption-reproduction cycle of capital dominant over these areas that will have been urbanized and cleaned out of the disposessed. Those regions, those black holes of the city will be involved in the sparkling show of finance-capital, the apetite of system that is never satisfied will go on to eat everything including black holes until no area will be left for existance of any other life form out of its dominance.

The dispossessed will be driven off to outer borders of the city from the places they felt relatively safe and familiar even if not really happy. The only benefit the system offers to these people in return for evacuation of their places are  the apartment houses in forms of Toki model. This perspective of cooperative housing derived from apartment series designed for American worker class and inspired by Coopreative City model of Le Corbusier was embodied in such degenerate plans that turned into a kind of sick humour. What is offered by that is a collective prison life in which everybody can pass the night within his own cell. This is a movement to mass people, not to collect them together. And the result will not be a collectivity where free individuals come together and socialize, for it is a  process of isolation of a gang that is to be robotized.

Rakun 2022, istanbul

Those apartments grouped out of the city borders are also ghettos whose daily lives are aparted from city. Such a break in total urban conceptualization helps the isolation process of  abandoned individual. Then a travmatic fear develops in psycho-pathology of the individual who feels stucked in his ghetto against totality of the city. Just like in the fragments of Kafka, isolated individual feels himself small and excluded while the image of the city increasingly expand. In other terms, he is alienated which enhances  the influence of isolation and externalize the Collective ideal.

System offers the disposessed who banished from his weakly controlled distinct and confined into these islands surrounded by autobans and hypermarkets.

The aim is transformation of ones who have been separated from a natural cooperation arised from poverty and all of those collective relationships into normalized people that compete with the culture of the very self dictated by cruel capitalism and under complete control of the system. Any one who does not obey the rules of the city of capital are not let to live. He won’t be able to collect empty cans, walk around adrift, or when he runs out of money (that is the case almost everytime) he won’t be able to find an uncle who has this grocery to be taken haphazardly. The only way of paying later is having a credit card in hypermarkets. He will find out new terms like doorkeper’s remuneration and contribution to building’s expenditures, he will face the fact that it is a crime not to send his child to school anymore. This life will impose him to find a continuous job. The system will dominate the body of the dispsessed by the help of its bio-politic tools. He will soon give up to robot work of the very fixed working hours. A rational and quite sterile cemetery life, this is the utopia system promises for disposessed people.

The other option system offers is to refuse this cemetery discipline imposed and joining into great crime market of the city. But this way will probably end in jail which is another collective life form generated by the system. In short, any option in front of the disposessed who has no way of embarking any praxis of liberation outside of the system, will end up with  Great Confinements.

2022, İstanbul

In the beginning of 21st century, the way of opposing this urbanization plan which has been operated in all of the metropolises of the world, will certainly start by offering alternative city plannings. The most significant subject of a Unionist City plan developed by Letterists and Situationists on the basis of Charles Fouriers principals that emerged in the beginning of 19th century was a unionist architecture indeed.

Living spaces that make it possible for people to search their tendencies, desires and dreams, a harmony between work and joy, liberation of passions in order to go towards equilibrium and serving for good  was expected, hence the ‘consciouss individuals’ would be able to give birth to a socialization adorned by collective creations and celebrations.

The first step of this way to Unionist City is the emergence of a spiritual transformation each individual will experience to take his freedom over. The way of refusing the virtual lives that system generates by creating artificial needs and imitated desires is inciting a collectivity of individual dreams and arouse the spiritual transformations. This spiritual transformation is what holds the key of a social transform.


Die in Vain ‘Desperate To Piss’ 2022

Emergence of Unionist City is part of practical life rather than theoretical studies. Therefore, there are so much to do in both urbanized regions as well as areas of ghetto apartments. At the very moment when the system has already managed to take those civilized districts over and dominate, the refined and confident walls of saved regions will be nothing but tempting canvas to street artists. The new sparkling architecture of kitch will be spoiled by civil disobedience reflexes.

When dream is in charge all over the city, there will be temporary or permanent free regions. The parody will be distracted, cores of a new world will be created in the rat holes, now and here. Erected poem will get out of libraries and invade the streets. Game will master all people’s lives at any ages, not only children who are the natural owners. Just as W. Benjamin put it; “How would be a life that was carved out of a song seng by everybody on the streets, at a critical moment?”  

Invalidating the moral judgements that prevent free thought, setting barter markets against consumption bondage, turning the streets into places of festivals, defeating the power of the authority by the power of irony, dynamiting the bridges between art and life itself…

Then we will have discovered the city for the first time indeed by the help of nothing but liberated desire; just for growing the dream of our invasion.


Berk Karadaş (1989-2023)

Yakın zamanda kaybettiğimiz ‘Maestro’nun anısına.


Kadıköy
Şaşkınbakkal 2023
Bostancı Kasaplar Çarşısı Graff. Zone 2023
Bostancı Kasaplar Çarşısı Graff. Zone 2023
Bostancı Kasaplar Çarşısı Graff. Zone 2023
Özgür aka. Alper Aga’nın hikayesi, 2023
Bostancı Kasaplar Çarşısı Graff. Zone 2023
Bostancı Kasaplar Çarşısı Graff. Zone 2023
Downtown Bostancı 2023
Downtown Bostancı 2023
Suspect – Küreselleşme Dehşeti
Rakunart !!

Erenköy Underground Graff. Zone
Erenköy Underground’a giriş
Erenköy Underground Graff. Zone
Erenköy Underground Graff. Zone 2022

KAN BEBEK !!
Karaköy Underground
Rinx Club Sunar: Kaosun diyarına hoşgeldiniz!

Feneryolu Underground Graff. Zone
Feneryolu Underground Graff. Zone
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022
Feneryolu Underground Graff. Zone 2022

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Beşiktaş Skate Cru., 2022
Haossaa – Ranbo 123 @ Peyote Istanbul
Marmaray Güvenlik

Karşı kalem Gökhan Gençay, her zamanki saha çalışmalarında

Gökhan Gençay

‘Benim Kanım’

“Benim Kanım”, 2021 yazının sonunda okurlarla buluştu. Anaakım yayınevleriyle biçim ve sunum hususunda anlaşamadığımız için bir çeşit yeraltı yayını gibi basıldı, kulaktan kulağa duyuruldu, sıfır tanıtımla sınırlı sayıda kitapçıya ulaştı. Aşağılık kompleksinden kıvranan muktedirler bilinçli olarak görmezden gelse de şu veya bu şekilde muhataplarının bir kısmına ulaştı. Punklardan, gençler ve genç kalabilenlerden, skateboarderlardan, her çeşit uyumsuzdan aldığım göz yaşartan dönüşler, mailler de bunun göstergesi oldu.

“Benim Kanım” sadece öykülerden ibaret değildi, underground illüstratörler hiçbir telif talep etmeden destek olarak kitapta çizimlerini paylaştı. Velhasıl, benim kanıma Erman’ın, Cleon’un, Pakito’nun, Nicolas’ın, Fredox’un ve Jeremy’nin kanları da dahil oldu. Akacak kan damarda durmadı ve biz de akıtmaktan zerre çekinmedik. “Benim Kanım” böyle karşınıza geldi.

Aradan geçen süre boyunca kâh Kadıköy sokaklarında stencil olarak belirdi, kâh kitapçıların vitrinlerinde yerini aldı, kâh dünya seyahatine çıktı, Barcelona’yı, Berlin’i, Endonezya’yı, New York’u, Prag’ı dolaştı.

Son olarak da, aşağıda da gördüğünüz üzere, kitabı ithaf ettiğim üstadım Chuck Palahniuk’un kütüphanesinde yerini aldı. “Benim Kanım”ın Portland’a, Chuck’ın eline geçene kadarki macerasını, okurlarının gönderdiği fotoğrafların bir bölümüyle kısaca paylaşayım bu vesileyle.

Destek veren, sahiplenen herkes sağolsun, varolsun. “Benim Kanım”ı beğenenlere artık “Melek Yüz”ün sırasının geldiğini de duyurmuş olayım.

Chuck Palahniuk vS Gökhan Gençay

Her zamanki sloganımızla bitirelim:

RISE OR DIE !


Haossaa ‘Nonsync’

Bir çift dünyayı ürkütür, soyutlamanın çifti. Devletlerin ve orduların, şirketlerin ve toplumların kaderleri buna bağlıdır. Birbirleriyle çekişen bütün smıflar, yönetseler yahut yönetilseler de, buna saygı gösterirler hatta korkarlar. Bizimkisi yeniye -parmaklarıyla X yaparken- gözü kapalı atlayan bir dünya. [001]

SOYUTLAMA

McKenzie Wark

‘Bir Hacker Manifestosu’ndan Türkçeleştiren Merve Darende

Bütün sınıflar kaderlerinin halen bağlı olduğu, dünyanın bu amansız soyutlamasından korkarlar. Sadece hacker sınıfı hariç bütün sınıflar. Bizler soyutlamanın hackerlarıyız. Yeni kavramlar, yeni algılar, yeni duyular ve hacklenmiş ham bilgi meydana getiririz. Hangi kodu hacklersek hackleyelim, programlama dili, şiir dili, matematik ya da müzik, eğriler veya renkler olsun, bizler yenidünyaların soyutlayıcılarıyız. Kendimizi araştırmacı, yazar, sanatçı, biyolog, kimyager, müzisyen, filozof ya da programcı olarak tanıtsak dahi, bütün bu öznelliklerin her biri yavaş yavaş oluşan ve aslında kendisinin farkında olan bir sınıfın parçasıdır. [002]

Ve tam olarak kim olduğumuzu bilmiyoruz. Bu kitabı; köklerimizin, amaçlarımızın ve ilgi alanlarımızın manifestosu yapma arayışı bundandır. Bir hacker manifestosu: sadece hackerın doğası gereği onu diğerlerinden farklılaştıran bir manifesto değil, zamanla kendisinden bile farklılaştıran bir manifestodur. Hacklemek farklı olmaktır. Bir hacker manifestosu betimlemenin kabul etmediği bir şeyi betimleme iddiasında bulunamaz. [003]

Hackerlar dünyaya yeni şeylerin gelmesine imkân yaratırlar. Her zaman büyük şeyler ve hatta iyi şeyler bile değil ama yeni şeyler. Sanat, bilim, felsefe ve kültür gibi bilginin toplanabileceği, çıkarılabileceği ve dünya için yeni imkânların yaratılabileceği, bilginin her türlü üretiminde hackerlar eskiden yeniyi çıkartırlar. Bu yenidünyaları yaratırken, onlara hükmetmiyoruz. Yarattıklarımız, bizim tek başımıza ortaya çıkardığımız, dünyaları yaratan araçları tekelinde bulunduran başkalarına ve onların çıkarlarına, devletlere ve şirketlere ipoteklidir. Ürettiğimize sahip değiliz-o bize sahip. [004]

Hackerlar bilgilerini ve kıvrak zekâlarını ve nüktedanlıklarını kendi özerkliklerini devam ettirmek için kullanırlar. Bazıları parayı alır ve kaçarlar.(Şerefimizle yaşamalıyız.) Bazıları şereflerini tehlikeye atmaktan korkarlar.(Yapabileceğimiz en iyi şekilde yaşarız.) Bu yollardan birini seçenlerimiz sıklıkla diğerini seçenlerimize içerlerler. Bazısı sahip olamadığı refaha içerler, bazısı da dilediği gibi hack eylemi yapabilme özgürlüğüne sahip olamamaya içerler. Hacker sınıfının tehlikeleri atlatmasını sağlayan, bir sınıf olarak çıkarlarımızın daha soyut bir ifadesi olması ve bu çıkarların diğerleriyle dünyada nasıl buluştuğudur. [005]

Hackerlar birleştirici değillerdir. Çoğu zaman tekilliğimize dalmaya istekli değilizdir. Kolektif hack olarak adlandırılan eylem, aslında zorlayıcı bir birlik olmamakla birlikte, farklılıkların aynı hizaya getirilmesine dayanarak bir sınıfın çıkarlarını gözetir. Hackerler bir sınıftır ama soyut bir sınıftır. Soyutlamalar yapan bir sınıf ve soyut bir sınıf. Hackerları bir sınıf olarak soyutlaştırmak aslında öncelikle sınıf kavramını soyutlaştırmak demektir. Hacker sınıfının sloganı, birleşmiş dünyanın işçilerinin değil, çözülmüş bir dünyanın çalışmalarınındır. [006]

Her yerde soyutlama hüküm sürer ve bir somutluk kazanmıştır. Her yerde soyutlamaların düz çizgileri ve kusursuz eğrileri meseleleri karışık ama etkili vektörler olarak düzenler. Ama eğitimin soyutlamayla ne üretilebileceğini öğrettiği yerde, soyutlamaların kendilerinin nasıl üretildikleri bilgisi hacker sınıfı için daha faydalıdır. Deleuze: “Soyutlamalar hiçbir şey açıklamazlar, onların kendilerinin açıklanmaları gerekir.” [007]

Soyutlama ortaya çıkarılabilir ya da üretilebilir, maddi ya da manevi olabilir ancak soyutlama her hack eyleminin ürettiği ve tasdiklediği bir şeydir. Soyutlamak bir düzlem yaratmaktır, aksi takdirde farklı ve ilişkisiz meseleler olası ilişkiler getirebilir. Soyutlamak doğanın gerçekliğini ifade etmek, onun olanaklarının örneklerini göstermek, sonsuz ilişkisellikten bir ilişki çıkarmak ve çeşitli şekillerde göstermektir. [008]

Tarih soyutlanmanın üretimidir ve üretimin soyutlanmasıdır. Hayatın bir çağdan diğerine değişiklik göstermesinin sebebi zorunluluktan özgürlük elde etme işleminin yeni soyutlama şekillerine göre uygulanmasıdır. Tarih birbiri ardına gelen hacklerle, gerçek kılınmış sanaldır. Tarih, hacklendiği sürece doğanın birikerek artan niteliksel farklılaşmasıdır. [009]

Doğanın soyutlamasının akabinde onun üretkenliği ve hayati ihtiyaçların üzerine artı değerin üretimi gelir. Tekrar tekrar ihtiyaçtan daha ileri soyutlamalar, ileri üretkenlik, üreterek -en azından potansiyel olarak-ihtiyaç üzerinden büyüyen bu artı değer, büyüyen bir hack kapasitesi getirir. Ama hacklemenin doğası, artı değerin üretimi bizi rahat bırakmaz. Tekrar ve tekrar, azami ihtiyaçlar üzerindeki artı değeri kontrol eden bir yöneten sınıfı ortaya çıkar ve gözden kaçan ihtiyaç araçlarını üreten bu insanlara yeni ihtiyaçlar getirirler. [010]

Bizim zamanımızı farklı kılan, uzun zaman hayal edilmiş, zorunluluktan uzak bir dünyanın olabilirlilik ufkundaki görüntüsüdür. Soyutlamanın üretimi, hacklemeyi seri bir halden modası geçmiş bir hale çeviren ve sınıf çıkarlarını gerileten, bir kere ve hepimiz için, zincirleri kırabileceği bir eşiğe ulaştı. Debord: “Dünya zaten, yaşaması için halen bir bilince sahip olduğu zamanın hayaline sahiptir.” [011]

Keşif ihtiyaçların anasıdır. Bütün devletler servetlerinin ve güçlerinin üretimi için soyutlamaya bağımlıyken, bu devletlerdeki yönetici sınıfların yeni şekillerdeki soyutlama üretimini hoş karşılamazlar. Yönetici sınıf daima hackerı kendi yaratımının kontrolünden mahrum bırakarak, yenilikleri kontrol etmenin ve onu kendi çıkarlarına çevirmenin bir yolunu arar ve böylece dünyayı tamamen reddederek kendi gelişimini idare eder. [012]

Yeni soyutlamalar toplumdan hack eylemiyle ayrılan kimseler tarafından gerçekleştirilirler. Eskisinden yenidünyalar hackleyen biz diğerleri, sadece uzak yabancılar değil, aynı zamanda mevcut sınıflardan da ayrı olanlarız. Bir grup olarak ya da programcı, sanatçı, yazar, bilim adamı, müzisyen olarak kendine özgü varoluşumuzu tanımlarken, nadiren bu kendimizi gösterme yollarını bir sınıf deneyiminin katıksız parçaları olarak görüyoruz. İnekler ve ucubeler başkaları tarafından dışlanarak negatif bir hale gelirler. Beraber bir sınıf oluşturuyoruz, öyle ki kendisini varoluşun içine yontan ve bunu kendisi için yapan bir sınıf. [013]

Gerçek, soyut aracılığıyla tanımlanır, üretilir ve açığa çıkarılır. Gerçek, maddedeki gizil potansiyel değildir, potansiyelin potansiyelidir. Hacklemek soyutu üretmek ya da bilgiye uygulamak ve böylelikle yenidünyaların olanaklarının, zorunlulukların ötesinde ifade edilmesidir. [014]

Bütün soyutlamalar, doğanın soyutlamalarıdır. Soyutlamalar maddi dünyanın potansiyelini açığa çıkarır. Soyutlama maddesel dünyanın en tuhaf özelliğine, bilgiye güvenir. Bilgi belirli bir maddesel formda bağımsızca varolabilir ancak maddesel form olmaksızın varolamaz. Hack doğanın maddesel özelliklerine dayanır ve gene belirli maddesel bir formun bağımsız birşeyini keşfeder. İşte, maddesel ve maddesel olmayan. Maddenin maddesel olmayan gerçekliğini ve onun bilgisinin özelliklerini açığa çıkarır. [015]

Soyutlanma her zaman doğanın bir soyutlanmasıdır, doğanın çiftini yaratan bir süreç, ikinci bir doğa, ortak hayatın kendi ürünleri arasında ikamet ettiği ve doğal olmak için ürettiği çevreyi almaya geldiği, insan var oluşunun bir alanı. [016]

Toprak doğadan bir kaynak çıkarmadır, mülkiyet şeklinde soyut kılınan doğanın üretken potansiyelinin bir yönü. Sermaye topraktan bir kaynak çıkarmadır, mülkiyet şeklinde soyut kılınan toprağın üretken potansiyelinin bir yönü. Bilgi zaten topraktan kaynak çıkarmış olan sermayeden bir kaynak çıkarmadır. Bu çiftin çiftidir. Soyutlamanın üretimi sermayenin ötesindedir ancak her ikisi de kendi ayrı varoluşlarını mülkiyet şeklinde üretirler. [017]

Toprağın üretken bir kaynak olarak gelişimi, sermaye şeklindeki kendi soyutlanması için tarihsel ilerlemeler yarattığı gibi, sermayenin gelişimi de bilginin entelektüel mülkiyet formunda daha soyutlanması için, tarihsel ilerlemeler sağlar. Geleneksel toplumlarda, toprak, para ve bilgi, göreneksel ya da kalıtımsal bağlarla belli sosyal ve bölgesel güçlere bağlıydılar. Soyutlanmanm eski feodal enkazı hacklemesi, özel mülkiyete evrensel bir hak şeklindeki mülkiyetin daha soyut bir formuna dayanan bu kaynakların liberalleştirilmesiyle olur. Bu evrensel soyut form önce toprağı, sonra sermayeyi ve şimdi de bilgiyi kapsar. [018]

Mülkiyetin soyutlanması üretken kaynaklan serbest bıraktığında, aynı zamanda bir sınıf bölünmesi yaratır. Özel mülkiyet toprağı sahiplenen pastoral bir sınıf ve bundan mahrum bırakılan bir çiftçi sınıfı meydana getirir. Özel mülkiyetin soyutlanması, insanları topraktaki geleneksel ve komünal haklarından mahrum bırakarak, çalışan sınıf olma yolunda yoksun bırakılmış bir sınıf yaratır. Bu çalışan sınıf, imalatın maddesel araçlarını ellerinde bulunduran yükselen sınıf sahipleri yani kapitalist sınıf için çalışmaya koyulurlar. Bu çalışan sınıf ciddi anlamda sınıf kuralını yıkma söyleminde bulunan ilk sınıftır. Ancak bu tarihi görev, mülkiyet şekli soyutlamanın kendi içindeki üretken enerjilerde gizli olan sınıfsızlığın gerçekliğini açığa çıkaracak derecede soyut olamadığı için başarısız olur. [019]

Yeni soyutlamaları her zaman hack yaratır. Hacker sınıfının ortaya çıkmasıyla, yeni soyutlamaların üretilme oranı ivme kazanır. Entelektüel mülkiyetin, mülkiyetin bir şekli olarak tanınması-kendisi bir soyutlama, yasal bir hacktir- bir entelektüel mülkiyet yaratıcıları sınıfı yaratır. Ama bu sınıf halen çıkarları geri plana atılmış diğer sınıfın yararına çalışır. Özel mülkiyetin bilgiye yayılması, hacker sınıfını mülkiyetin bir şekli olan soyutlamada kendi yeniliklerini kendisi üretebilen bir sınıf yapar. Çiftçiler ve çalışanların aksine, hackerlar henüz mülkiyet haklarından tamamen mahrum bırakılmamışlardır, ama yine de kapasitelerini üretim araçlarına sahip olan bir sınıfı -vektörel bir sınıfı, çağımızın ortaya çıkan yönetici sınıfı- soyutlamak için kullanmalıdırlar. [020]

Vektörel sınıf hackerları entelektüel mülkiyetlerinden mahrum bırakmak için şiddetli bir mücadele verir. Patentler ve telif hakları yaratıcılarının değil, bu soyutlamalarının değerlerini paraya çeviren vektörel sınıfının ellerine verir. Vektörel sınıf soyutlamayı tekeline almak için çabalar. Vektörel sınıf için “politika entelektüel mülkiyet üzerindeki iletişim, kontrol ve komuta gibi askeri strateji araçlarının mutlak kontrolüdür.” Hackerlar kendilerini hem bireysel olarak hem de sınıf olarak mahrum bırakılmış bulurlar. [021]

Vektörel sınıf entelektüel mülkiyetin değerini paraya çeviren araçlar üzerindeki tekelini sağlamlaştırdıkça, hackerlar daha çok karşılarına çıkarlar ve sınıf düşmanı olurlar. Hackerlar vektörelistlerin, hackerların ortak olarak üretecekleri bilgiyi kendilerinin sahiplenerek erişim için fahiş fiyatlar istemelerine karşı mücadele etmeye başlarlar. Hackerlar soyutlamanın metalaştırıldığı ve vektörel sınıfın özel mülkiyeti haline getirildiği çeşitli şekillerin karşısına çıkarlar. Hackerlar en iyi ifadeyle, kendi sınıf çıkarlarını soyutlamanın serbest üretimine dayandıran ve bu tarz bir mülkiyetin belirli engellerinden değil de mülkiyetin kendisini soyutlaştıran bir sınıf olma mücadelesiyle biline gelir. [022]

Kıtlık mitinden bu yana gelen üretken ve yaratıcı kaynaklan liberalleştirmek için, hackerların çalışanlar ve çiftçilerle-dünyanın bütün üreticileriyle-bir araya gelmesi gereken zaman gelmiştir. Dünyayı metalaşmış sömürü yoluyla kendi yıkımından kurtaracak, işbirliğinin yeni şekillerinin yaratılmasının zamanı gelmiştir. Çağımızın en büyük hack eylemleri belki de ortak özgür ifadelerin örgütlenme şekillerini ters yüz edebilir ve böylece insanların yönetici sınıfa hizmet etmesindense soyutlama insanlara hizmet eder. [023]


Capital Is Dead | McKenzie Wark in conversation with Verso Books

HAYKIR!

Aşkı Arabeksleştiren

Tüm O Aptal Şarkılara

Critique by a Situationist: Leo’ Sullivan

Leo’ Sullivan ‘Chez Madamoiselle DMT’ 2017

When an activist video begins with “DIY corporate branding” – ie labels, music, credits, etc. It not only makes an hour of religion seem longer, The Message I take away gets branded by poverty as much as commerce.

Suppressing traditions including religion creates power voids powers such as NATO seek. Sadly the Left has surrendered tovthis tech. In California, as with Australia, EVERY community’s public reality meetings were illegally banned for years – except for DNC – approved, BLM/ AntiFa Black-Bloc smash -&-grabber bonfires.

Any lefty got a clue why?

Since foreverwar against Empire, a regressive power representing as “democracy” suppresses analyses of power and powers’ deceptive means. Too often democracy fears genius. We now perceive community as electronic; while a backwards, religious past exposes the off-shore bankster empires’ terrorist fact. Black Panthers, Lyndon Larouche, Farrakhan, NYC Firefighters and Trump’s Capitol Deplorables all expose the bold breadth of the false-flag Zionation.

And what can religion never offer? How about an authentic derive’ which transgresses our assumed ideologies. They say transgression ended Rumi’s teacher Shams, a great critic of language. ‘Religion’, meaning ‘right’ proudly declares its assumption, Belief. Older systems apply investigation of appearances; newer systems apply nihilist denial of experience. Ideologic transgression remains something the west- and even occasionally capitalism- still appears to excel at.


Are banks ‘more dangerous than standing armies’? Revolution RPG swings us other-way round. Some deny wealth has historic ties to war, power, their own knee-jerk politics. Some cannot imagine democracy is compatible within fascism; easier to conjure imaginary fascists who threaten our naive tolerance. Either result from confidence in structure. If our TV cries “inflation just happens!” as banker empires grow fat? Recall the buddha’s message- Question Authority

Corbett produces the receipts:

What is BlackRock? Where did this financial behemoth come from? How did it gain such incredible power over the world’s wealth? And how is it seeking to leverage that power in shaping the course of human civilization? Find out in this in-depth Corbett Report documentary on How BlackRock Conquered the World.

the podcast version of the receipts: How BlackRock Conquered the World


I’m thrilled young people are interested in exploring the Situationist ideas. They are keys to progressing what Marx imagined. Power has but one trick: Divide and Conquer. the Sits offer ways out of monopoly strructure and control, by loosening our political fascinations. And they give us the same sort of insight into society that made Marx critical to the age of empires.

I do try to keep this group focused on the writers and the writing. there are still people who believe what they dont understand must be evil, and attack. Understanding too much is also dangerous bc eventually we realize, life is incomplete- nothing satisfies. But getting surprised? that is always a treat. it must be why we dont stay in paradise.

Leo’ Sullivan / Situationist International


“When you’re cold, under-fed & desperate, you’ll become more willing” – Whitney Webb

Journalist Whitney Webb has worked to uncover some of the most dangerous stories of our lifetime, and she joins Glenn to reveal just how eye-opening it’s been.

Source: Leo’ Sullivan / Situationist International


Sara Di Pancrazio: AS GARDENS NEED WALLS

Sara Di Pancrazio

Sara Di Pancrazio is an Italian photographer and video maker who lives in Rome. She studied at IED (Rome and Milan) and from that moment she started working as assistant for filmmakers/photographers. Her cinematic style influence’s starts from her cinema’s studies, in particular from Dario Argento and David Lynch. She was born as photographer and she started publishing on some magazines like “Nakid Magazine”, “Assure Magazine”, “To Be Magazine”. Her first short film “AS GARDENS NEED WALLS” (June, 2022).”

‘As Gardens Need Walls’ by Sara Di Pancrazio, 2022

Roma’da yaşayan İtalyan fotoğrafçı ve film yapımcısı Sara Di Pancrazio, IED’de (Roma ve Milano) öğrenim gördükten sonra çeşitli sinema ve fotoğraf sanatçılarının asistanlığını yapmıştır. ‘Doğuştan fotoğrafçı’ olduğunu iddia eden genç yetenek ‘Nakid Magazine’, ‘Assure Magazine’, ‘To Be Magazine’ gibi bir çok farklı dergiye fotoğraflar çekmiştir. Sinema alanında Dario Argento ve David Lynch’ten ilham aldığını dile getiren sanatçının Fransız ressam Van Der Linden’i konu aldığı ilk kısa filmi “AS GARDENS NEED WALLS” 2022 yılında ilk kez gösterime girmiştir.

‘As Gardens Need Walls’ poster (2022)

saradipancrazio


Tales from Lumineh: Hidden Creatures of the New Year

Lumineh ‘Hidden Creature’ 2024 (Detail)

A day, from the other day, ripping myself out of the house, to take advantage of the weather. All leaves born from spring, a spring that would be labelled as 2023, performing asmr audio under my feet, augmenting my experience of walking. Soon, they will cover all things on the ground that need coverage for the winter.  Blanket. Carpet!  Then it will blend into the soil and ferment to help wake up life underneath in spring again.  Always becoming. But always the same. Who eats who, what turns into what, one day, we will all become everything else. Everything that doesn’t love each other will also merge with what loves each other. We will all merge. And nothing will matter.

My aunt the other day told me not to ever change, to be myself and I will get to 92 years old just like her, after me complaining about myself because I had mixed up dates and numbers, again… even in mistakes, she told me not to change. To stay and be myself.

Myself has never heard such loving, reassuring words in my life. Words can be antidote to existential crisis. Remember that next time you are presented with an opportunity to sooth someone.

Dialing existential crisis down, even a little makes the whole difference.

And also horse kisses and doing your grocery in nature. Thank you Earthwise for being family and teacher to me. Learning to love better, purer because of you.


Lumineh, Agenda 2024

This creature became more prominently friendly to me. I’ve learned some of her story I would like to share. More will come as we spend time together for sure.

She was born as a deer. Every year in October, hunters would take down a few of their members. They would hear the shots, till they couldn’t.

One year her father was gone. The next her mother. That happened really close to her. The shot spooked her into the forest, across the hills, rivers until she reached another thick forest with a different climate. She was lost by the time she stopped running.

She spent days and nights alone. Eventually you could notice some changes with her. The cold nights made her coat thicker than a usual dear. Running so fast, her hooves had become rounder with five cushions underneath with five claws for each, because she has been digging little caves for her to sleep and hide in.

She also grew enormously big ears so she could hear anything that approaches her at any time, even when she sleeps. She might also have developed them to want to hear any of her dear members. She deeply wanted to find others, till one day she even forgot about that. She couldn’t remember no longer because she had changed so much. She was a different being. She didn’t inhabit the same mind anymore.

Although having a body identical to a deer, she also developed fangs. But that’s for another time.

Lumineh, 2024 Denmark


Lumineh on action, 2020

It is an epic poetry from ink to the point, with her naturalness in combining life and art, a shaman dance that she displays with the elegance of her lines, the dark melancholy leaks into the paper.

Steps of Silence

In her compositions, which she sometimes works on large scales, the artist invites us to an enchanted forest. Despite her very simple technique, the mystery is everywhere for the watchful eye. In her paintings, it is possible to come across a fox hiding in the bushes at any moment, a snail hovering over mushrooms in a different dimension, and a skull accompanying the wings of a huge butterfly among mysterious plants. In Sübiler’s paintings, time loses its classical meaning and exhibits a ‘Singularity’ that goes back to antiquity along with the place it belongs to. In this endless struggle of black and white magical powers, animals guide us; sometimes this is hidden in the silence of an owl, and sometimes in the gaze of a dog. If we know how to listen, we will see them talking to us.

Mine Sübiler’s art tells us a lot as a visionary among the masses who are dying under the yoke of techno-industrial culture and digital-fascism, which have made their presence felt in social life with the new world order.

Live painting action by Lumineh that happened in Berlin.
Lumineh ‘Owl and the protector’ 2021

Kimi zaman büyük boyutlarda çalıştığı kompozisyonlarında sanatçı bizleri esrarengiz, büyülü bir ormana davet eder, çalışmalarını son derece sade bir teknikle işlemesine rağmen, dikkatli gözler için gizem her yerdedir. Onun resimlerinde her an çalılıkların arasına saklanmış bir tilkiye, mantarların üzerinde farklı bir boyutta gezinen bir salyangoza, egzotik bitkilerin arasında bir kelebeğin kanat seslerine eşlik eden bir kafatasına rastlamak mümkündür. Sübiler’in resimlerinde zaman klasik anlamını yitirir ve ait olduğu mekanla birlikte antik çağlara temas eden bir ‘Singularity’ sergiler. Ak ve kara majik güçlerin mücadelesinde hayvanlar bize yol gösterirler; bu kimi zaman bir baykuşun sessizliğinde, kimi zaman ise bir köpeğin bakışlarında gizlidir. Eğer dinlemeyi bilirsek bizimle konuştuklarını görürüz.

Hayatı ve sanatı birleştirme konusundaki doğallığı, içine çekildiği melankoliden kağıda sızanlar, çizgilerindeki zerafet ve sergilediği şaman dansıyla mürekkepten noktasına epik bir sanatçı Mine.

Yeni dünya düzeniyle birlikte toplumsal hayatımızda varlığını iyicene hissettiren tekno-endüstriyel kültürün ve dijital-faşizmin boyundurunda can çekişen yığınların arasında bir ileri görüşlü olarak Mine Sübiler’in sanatı bizlere çok şey söylüyor.

Lumineh ‘Parallel Realities’ 2020
Lumineh, detail
Lumineh, 2021

Lumineh ‘Agenda II’ 2024

> Mine Sübiler

a.k.a. Lumineh

Turkish/ Danish Visual Poet


Related articles about the artist:

Close Encounter with a Zeta: Andriy Strachov

Andrii Strakhov 2019

“First of all, I’m both excited and horrified by the war that’s going on now. Almost every night I hear the sounds of air raids and explosions from Russian missiles being shot down on my city. It’s awful. Last year, not far from my city, on the outskirts of Kiev, there were military operations, explosions were heard day and night, and the whole city was covered in smoke. A couple of tens of kilometers from my city was the city of Irpen, completely bombed and destroyed by Russian soldiers. Today I woke up again from the air raid alarms… This nightmare continues, it is impossible for the inhabitants of Europe to understand and imagine…”

ANDRII STRAKHOV (b. 1973) is a Ukrainian artist who mostly works through the medium of collage. After a childhood spent in the Urals, at the age of 13 he moved to Boyarka, near Kiiv, where he still lives, just in time to be affected by the Chernobyl nuclear disaster. He has since been involved in music and in the Ukrainian underground culture.

Resources: Claudio Parentela, IYE Zine & The Philosophical Research Society

Andrii Strakhov ‘Salvaged Dreams’ 2022 GalleryX, Ireland

Can you describe your path to becoming an artist? When did you actually enter it?

I created my first visual works in 1989. They are made with the “application” technique (I don’t really like the word “Collage”, this word is too often used by artists). It was the time of the Soviet Union. I created figurative images full of black humor and mockery of Soviet ideology and way of life, using Soviet newspapers and magazines. A frequent element of the image were cuts from the headlines of newspaper articles. These names gave the picture a touch of absurdity and profanation of human ideals and optimism. From a series of paintings, I made art notebooks and then replicated them on a copier in the form of a zine. At the same time, I bought a portrait of the General Secretary of the Communist Party of the USSR Gorbachev and painted him, presenting him as a transvestite. For this portrait I could be arrested, it was a dangerous occupation and the police came to me – someone reported me. I didn’t feel like an artist, just doing what gave me pleasure and enjoyment. In general, my creative position has always been and will be antisocial.

Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)
Andrii Strakhov ‘Snow fairy tale “Pumps’ zine (1994)

Andrii Strakhov

Describe your ideals and how they manifest in your work.

For several years I have been developing my own mythology and demonology. I create thematic series of works dedicated to a single bestiary. These can be images of forest spirits, imaginary creatures, monsters. Everything that is alien to nature and human civilization. At the same time, I am making works dedicated to monstrous robot-human hybrids, giving these images the signs and characteristics of a catastrophic and impossible existence. Motives of decay, trauma, isolation often manifest themselves unconsciously in various art forms. I use old original medical photo archives, 19th century astronomical atlases or mid 20th century matte journals as material for these works.

Andrii Strakhov

I like working with old paper or fabrics. From fabrics, I create works in a style close to folk art with decorative elements. For them I use Ukrainian scarves and suit fabrics, as well as oriental shrouds. In my work there is a remarkable connection with European literary sources and mythological cultural heritage. I want to tell a story using visual methods and techniques and immerse the viewer in a fantasy world.

Andrii Strakhov ‘Textile, Collage’ 2015
Andrii Strakhov ‘Textile, Collage’ 2015
Andrii Strakhov ‘Stavok Press’ 2015

Is music part of your studio time? What are you listening to?

Music is part of my life. I graduated from a music school in the piano class and then continued my education at the Kiev Conservatory in the classical guitar class. Now I am a member of the collective “Svitlana Nianio Band”. In the process of creating visual works, I often listen to music. It can be classicism, baroque, revival or modern neo-folk, dark ambient, noise, drone. I like composers Scarlatti, Lully, Frescobaldi, the modern ones are: Cukor Bila Smert, Olexahdr Yurchenko, Death in June, Lustmord, Blood Axis, Les Joyaux De La Princesse, Current 93, Nurse With Wound, my literary activity is indirectly connected with music.

Stavok Press
Andrii Strakhov with his friends
Andrii Strakhov, 2018
Andrii Strakhov and the friends

Andrii Strakhov and the friends

Lovecraft

I wrote a novel about the musical subcultures of Kyiv in the late 80s and early 90s of the 20th century. This and other books and zines, I publish them in my independent publishing house “Stavok Press”. A group of like-minded people and our club hold regular literary readings which take place in a neo-pagan forest temple. Our training is called “Pamoroka”. At these events, we only read our literary texts.


Andrii Strakhov, 2016

Influences?

It seems to me that I have not been subjected to direct stylistic influences. I like these artists: Lawrence Stephen Lowry; Gustav Adolfo Mossa; Edward Burne Jones; Frank Bernard Dixie; Theodore Severin Kittelsen; Alfred Kubin; Touko Valio Laaksonen. The writers who influenced me the most were:Ernst Theodor Wilhelm Hoffmann, Gabrielle Wittkop (Ménardeau), Robert Walser, Gustav Meyrink, Arthur Machen, Isidore Ducasse. Mircea Eliade.


Graces, 2023

An online event celebrating the solo exhibition ‘Graces’ with Ukrainian artist ANDRII STRAKHOV, gallerist Giovanni Giusti of GalleryX Dublin, PRS Executive Director Dennis Bartok, and translator Olena Zots

“​I created the Graces series between 2021 and 2022. It was made in a few days before the Russian full-scale invasion of Ukraine. The last works in the series contain features of disturbance and are filled with melancholy.

The Graces series is part of an archive of my works which was sent, after the beginning of the war, to Ireland to GalleryX and saved by Giovanni Giusti. The series “Graces” is an expression of my ideas associated with the horror of modern life and with the embodiment of mystical aspirations. I tried to transform my nightmares and dreams into weird images touched with visual poetics and sympathy for the grotesque. In this way, the image of the Greek Chimera is close to me. It was not aware of its own ugliness and suffered from the general hatred of others. For me, the image of the Chimera is not just a monstrous creature, but a living, gentle and wonderful being that has no place in this cruel reality.”


Andrii Strakhov, 2022

Describe your process for creating a new job.

The impetus to create new work can be a small sliver or fragment of an image. From this fragment, I gradually form a new image and build a texture. I give the image depth and detail, I create the effect of superimposing different spaces and times, making it voluminous. “I give the image the genre characteristics” as my friend put it well.

What advice do you have for artists who want to showcase their work?

I can advise artists to be very demanding of themselves, be honest with themselves and express what they want. But also following a momentary impulse, inspiration. It is necessary to destroy in oneself all social norms and principles that live in the mind of every person, to make a strategy out of them. In this practice, you get a new experience. The artist himself can create an artistic space where he announces it. The artist needs to get rid of his internal censorship. It may not be easy.


GalleryX

GalleryX is a new gallery in Dublin, Ireland specialising in figurative and surrealist art. Their focus is on the fantastical, the sensual and the macabre; on alternative desire and tormented bodies; on the bizarrely beautiful, the unsettling and the grotesque. Our intent is to facilitate, curate and showcase new alternative work from emerging Irish and international artists and to host visiting artists from the global community.

> galleryx.ie


What are you really excited about right now?

First of all, I’m both excited and horrified by the war that’s going on now. Almost every night I hear the sounds of air raids and explosions from Russian missiles being shot down on my city. It’s awful. Last year, not far from my city, on the outskirts of Kiev, there were military operations, explosions were heard day and night, and the whole city was covered in smoke. A couple of tens of kilometers from my city was the city of Irpen, completely bombed and destroyed by Russian soldiers. Today I woke up again from the air raid alarms… This nightmare continues, it is impossible for the inhabitants of Europe to understand and imagine…

What do you love most about the place where you live?

Where I live, I like my house and garden. I like walking the streets, looking at the old wooden houses built at the end of the 19th century. I feel good in the forest, where there are no people.

The best way to spend a day off?

For me, every day is a day off; it’s good to get together with friends and have a good glass of alcohol for a pleasant conversation.

Andrii Strakhov as Zeta Reticulan

Upcoming exhibitions/projects?

I don’t know my plans for the next exhibitions and exhibition projects yet. But the artistic process is ongoing. I am very grateful to my Irish friends and curators, from “Gallery X”, who have helped me maintain my art archive out of Ukraine. I am also grateful to the Philosophical Research Society of Los Angeles for organizing my solo exhibition.

Original Italian article by Claudio Parentela at iyezine

For more Strakhov Art on the web:

Strachovart

EXTRA:


Gürültü ve Duman: Caz ve Yeni Müziğin Bozguncu Serüveni

Isak Hedtjärn, Niklas Barnö, Özün Usta, Rasmus Svale Kjærgård Lund, Copenhagen, July 9, 2019 © Peter Gannushkin

Gürültü ve Duman, 50’li yılların başında ortaya çıkan, dönemin estetik algısını merkeze almadan kendi estetiğini oluşturarak alevini, yangınının gürültüsünü ve bu sürecin gökyüzüne yayılan dumanını ele alan bir müzik programı. Özgür caz, özgür doğaçlama ve yeni müziği analitik, tarihsel ve toplumsal bakışla ele alıyor ve özellikle bootleg kayıtlarına veriyor.

Her Salı gecesi 23:00’da

Şevket Akıncı, Can Tutuğ ve Volkan Terzioğlu‘nun sunumuyla

Özün Usta, Copenhagen, July 9, 2019 © Peter Gannushkin

Special Guest: Özün Usta

Unpermitted Publishing

1977 İstanbul doğumlu perküsyoncu Özün Usta, tek başına ve yakın dostlarıyla müzik yapmaktadır. Yurtiçinde ve dışında birçok albüm kaydetmiş, çeşitli müzik gruplarının prodüktörlüğünü yapmış olan sanatçı aynı zamanda festivaller düzenlemiştir.

Özün is an active musician, plays various instruments, alone or with fellow musicians. He gave many concerts in and out of Turkey, recorded several albums, produced bands and festivals. Özün is also a long time hemp lover and supporter. When he first hit the drums and cymbals with a hemp stick and heard the sound, he decided to work with hemp on musical instruments. 

Mutumut: Özün Usta e Berke Can Özcan Live at Frasca Gressani – Tarcento 10-9-2015

I due musicisti turchi Özün Usta e Berke Can Özcan suonano insieme da diverso tempo (Özün Usta era contrabbassista dei Konstrukt, mentre Berke Can Özcan è l’attuale batterista della band); al Giardino Commestibile suoneranno due set incentrati su batteria e percussioni: il primo come duo, mentre nel secondo il pubblico è invitato ad unirsi ai due musicisti danzando, battendo le mani o suonando altre percussioni. Özün Usta e Berke Can Özcan sono ancora tra i pochi batteristi ad usare pelli naturali, tradizionalmente usate in Turchia, come quelle di capra e vitello.

October 2019, KargArt, Istanbul

Gürültü ve Duman <

Her Salı gecesi 23:00’da