Burak Bayülgen: Divine Paradox & Neophyte

Damien Deroubaix ‘For Victory’ 2021

DIVINE PARADOX

Burak Bayülgen

Crucified is I.
I: once the Neophyte
Then, the Hierophant
for I have treated
milk for the infant
and meat for the cadet
from the fertile fountain
o’ the Absolute:
The Arcane Truth;
the matter in its youth,
such a poet in retreat
who ventured to tempt
all the unhallowed
who were outraged
from the tumult
and the mind’s graft.
They: In darkness pelt
the pearls before the swine,
wink at the artifice
that built all those Pyramids
and whispered to my ears
as my lips are almost there.


Burak Bayülgen, Mezunlar Derneği’nde korku sineması üzerine konuşuyor, 2013

NEOPHYTE

Burak Bayülgen

He is no longer a child
nor is he a neophyte.
From boon insensibleness,
extracts The Omniscience –
Baiame’s son Daramulun
once he knew as Bimban –
the pearly white molar tooth
which’s blood shall not be spit
or He revives the infant
with many scalds deficiant,
then what has been ingulfed
and rousingly disgorged
better be immolated
to his foregone childhood.

Burak Bayülgen
Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University


Suat Hayri Küçük: Bento’nun Tuhaf Huyları

Öteki Yayınevi (2024)

Gece bizi dinler, biz günü ıslıklardık; ahenk ve kaos aynı şey olurdu o vakitler. En korkunç ihtimali güzel bir şeye çevirmek çocuk oyuncağıydı. Devrin ufunetine maruz kaldığımız bir şey değildi yaşamak. Tabiatın meyvesiydik ve aklımız bedenimizin hüneriydi. Otun, böceğin, çiçeğin ve diğer varlıkların adları her çocuk gibi benim dilimde de ıslığa dönüşüyordu usulca.

Neyin nerede olduğunu, neyin ne zaman ve nasıl koktuğunu, tabiatın ne zaman uyanıp ne zaman masala dönüştüğünü bilirdik; kokusu, rengi, boyutları ve biçimleriyle orman ahalisi doluşurdu rüyamıza. Bilinç ve inanç, neşe ve ürperti, çığlık ve fısıltı, tehdit ve vaat her sabah tazelerdi kendini. Dzevağ (karayemiş) ve yux (böğürtlen), dere ve orman, ot ve toprak, ağaç ve hayvan, koku ve renk, biçim ve boyut, yani bütün bir varlık âlemi aklıma hız, inancıma renk verirdi ustalıkla.

Sempatizanıydım henüz yaşamak denen kadim meşgalenin. Karanlık ve efkâr batımızda böğüren/köpüren tehditkâr marşlarla, sır ve şifa doğumuzda dalgalanan esinli şiirlerle bulaşırdı lisanımıza. Denizin gösterdiği, dağın duyurduğu ne varsa yaşamı sakınan, aklımızdan fazlasını fısıldayan tabiatın cömert kuvvetleriydi.

Ağaçlardı ‘Hayat Bilgisi’ öğretmenimiz! Ağacın göğe uzanma hevesi ve hüneri, suyun ve ışığın yasasına boyun eğmezdi. Denizin alnında söneceğini bildiğimiz her yeni günün tekrar tekrar doğumuydu ormanın sırrı, vaadi, şifası…


Suat Hayri Küçük

Eşitsizlik üreten güç ilişkileri karşısında duruşumuz nettir. Hünerimizi sıçrayışlarda değil, duruşumuzda gösteririz. Biliriz ki şiir ve barut, gül ve balta aynı yıldızın tozudur.

Suat Hayri Küçük


Suat Hayri Küçük ‘Bento’nun Tuhaf Huyları’ Öteki Yayınevi (2024)

Nesnesini sarmalayan kavramlar gibi adının hakkını veren “tuhaf” bir metin.

“Gerçeğin canı cehenneme” der gibi gözünü gündüz düşlerine diken Bento’nun tuhaf hikâyesini okurken, “Dur hayat, dur içimde; bulandırma aklımı” diye mırıldanırken bulacaksınız kendinizi.

» Bento’nun Tuhaf Huyları


» öteki yayınevi


Burak Bayülgen: Austin Hermit ve Paranormal Fenomenoloji

Tehlikeli adam Burak

AUSTIN HERMIT

Burak Bayülgen

What else does it offer
to the azymous wafer
o’ an Austin hermit
and his pentecostal portent
with the viscounts on the spot
who jesuitically herald
the invalid light or soot,
maybe Lilith and Cain
‘s gooch a seed will reign
the Juidcium crusis
for a wretched in jaundice
the malice o’ an apprentice
with the last words in his deathbed?


Burak Bayülgen ile “Destination Fear: Trail to Terror” filmi üzerinden “Mimari Yapılarda Paranormal Fenomenler” anlatımı.

ARCANA

Burak Bayülgen

Above mountains
a dynasty
battles with the
icons’ faulty
solar, icy
thorned Awrystli
where arcana
has befallen.

The ebony
o’ sheet pendants
seizes uneath
eased triumphs
before bigot
goat disciples
among distinct
oaths’ beguilements
which descent the
signs blatant:
Ra’s genesis –
torn factitious
spake a grim
temper heinous
amid the snow –
pure ametist
when arcana
has befallen.


Bostancı Underground (2024)

YE’R MAKER’S GUTTER

Burak Bayülgen

This is the womb
Ye’re supposed to be born
while ye’r maker’s gutter
has chosen a cloister
But the fancy reverie
cloaked by the ancestry
o’ mercyful oaths
that demand pungent deeds
such as the argent thoughts
conquered the urgent needs
o’ infernal temptations
soothed by frank regressions
demised with the suspicions
o’ a maker well informed.

Burak Bayülgen
Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University


Eren Burhan’dan Double-Poetix

Şair Ressam Eren Burhan

Afrika Talanı

Eren Burhan

ölümü düşünen kan dünyadan kurtuldu
bir diğeriyle karışmış kan isotype yağmur damlalarıyla
pirinç yaprakları eğerek yerleşti atom kafalara
afrika talanından, siyah inci magma kalıtlarına
afrika talanından, geniş yeşil kubbenin hilal ve haç
örtü tünelinin
eşilmiş sağır ve vakum kökgazına
kırmızı köstebek yoluna davul vuruşlarıyla
yanık kan sıçradı, gök gövde, meleksel obruk: tamtam ve obua
bulunmaz kan arandı durdu
kuru
hasta ve kısa kan,
afrika tanrısından, evrensel saf, kalsit dudak ve ciğerler
beşgen hole
iç gıdıklayıcı yumuşak yüz
açık tür gideri mineral
afrika tanrısından, afrikaya
bolca blackmail.


İlker Artıran, Gizem Aktan ve Eren Burhan ‘Uzay Kışı & Atomilk’ Kolektif Şiir Kitabı (2024) Sub-Press

> UZAY KIŞI & ATOMİLK


New Ant Museum

Eren Burhan

Yanlış oyununla işaretledin rüya makinelerini bebek dişinle.
Mülkiyetini sordun gerçekliğin etine
Bitişi zamansal bir nesne ya da bir varlıkla değil
Hayvani rabbaninin Geçiş nefesleriyle
kendi ses sekanslarının yağmurunu aldın içeriye
mülkiyetini sordun utopik gerçekliğe
suçsuz, çıplak ve çalışamayan bir makine memelisiyle
new ant museum
yeni sonsuz aşkın asansör görevlerini vertigonun ateşiyle
inişi ve kalkışı sordun gerçekliğin etine
exist, exit


Eren Burhan ‘Dağ Orkestrası’ Lethe Kitap, 2019

98′ model bir şairressam Eren Burhan.

Dağ Orkestrasıyla sesleniyor.

Orkestra mümkün olan her yerde!

“munch; çığlık, rimbaud’un keskin dumanı; çığlık!
göktürk; çığlık, derinlik; çığlık, uzay; çığlık
sanayide yontuluyor mermer
dikilmek için toprağa; çığlık
gökyüzünden inen boş kargo; çığlık
demir; çığlık, kablo; çığlık, çığlık; çığlık!
ruhun sırtında taşıdığım odun ordusu; çığlık…

Dağ Orkestrası


PİSUVARDA BİRİSİVAR


> errenburhan


Taylan Onur x Erdem Çılgın ‘Sıradan Günahlar Cehennemi’

JUMO ART

işlek bir hayatın rengarenk siyahı

ya da zurnanın zırt dediği

Taylan Onur

son sert dumanı son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım
otuzdan düşsün gerisin geriye dünya zamandan
çürüyüşümü dikkatle izledim aynamdan
ona yanlışlardan bahsettim
kıskıvrak yakalanmış kısrakların nasıl ivme kaybettiğini tosba sokakta
bir gök yaşar artık inzivasında geçmiş zamanın
tıka basa dolu kipleri
kirpikler ipek ama evhamlı
türk mü bilmem elbette
ölçmeden hiç hayallerinden birini
kıskanmadım da hiç
son sert duman son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım
otuzdan düşsün diye volta
kesme önümü
ölmeden önce kaçıncı gök bu kaçıncı türk
yaşar kendinde giderek ölmeden
dipdiri
yasu dediler mi karşı kıyıdan
cevap versem hain olacağım
küfür etsem barbar
otuzumdan sonra duymayı bıraktım
dil bir göğe değse bir yere
salya sümük ağlarım
yine de anlamam
korkma
ışıkları bağladım bir makaraya
sardırdım
elimdeki yumakla yeni günü ördüm kendime
otuzumdu bu son


Libidinal cinnetin lirik tezahürü… Ehlileşmiş, düzenliliği kural bellemiş dile, serbest vezin, sağlı sollu girişiyor Taylan Onur.
Gökhan Gençay

Bu aşağılık tımarhanede binlerce yıldır tek geçerliliğini koruyan o eski his hâlâ çok taze: İyi bir enstrüman çalabilirsen kapitalizmin zehrini uyuşturma gücü bulursun…
Göktürk Yaşar

Kirlenmiş hayatın ilkel aynı zamanda sert anları. Cehennemin sakin izdüşümü ve sözcüklerin yeni başkaldırısı. Taylan Onur ile Erdem Çılgın’dan edebi bir düello…
Uğur Karabürk

kafkavâri bir koyuluğu + tam da (en damarın zor x bulun duğu yerden z,erk ediyo) + r = metin: taylan onur çizim: erdem çılgın

tam bir

anlatısı
Umut Yalım


> Sıradan Günahlar Cehennemi


klarosyayinlari.com


Can Evrenol: Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler

Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler

Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler gerçekliğin sınırlarında dolaşan ve uçuruma gözlerini dikenlerin ürkütücü anlarına odaklanan sert bir öykü kitabı. Yurtdışı festivallerinde ses getiren Baskın filmi ile Çıplak dizisinin ödüllü yönetmeni ve yazarı Can Evrenol doksanlar Türkiye’sini arka planına alarak tekinsiz köprü altlarında, boş sahil kasabalarında hatta insan beyninin içinde bile en beklenmedik durumlarla yüzleştiriyor okurunu.

Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler, İthaki 2024

Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler

i t h a k i


Can Evrenol 19 Ağustos 1982, İstanbul doğumlu. Üsküdar Amerikan Lisesi mezunu. University of Kent’ten ‘Sanat Tarihi’ ve ‘Sinema Sanatları’ dallarında çift diploma sahibi. ‘Sinema Sanatları’ gibi teorik bir bölümden mezun olduktan sonra kamerayla tanışmak için NYFA’in 8 haftalık “film yapım” kursuna katıldı. Kursa başladıktan 4 hafta sonra ilk filmi olan Vidalar’ın çekimini tamamladı. Sulhi Dölek’in aynı adlı kısa hikayesinden uyarladığı Vidalar, aynı sene, Boğaziçi Üniversitesi’nin düzenlediği ”Hisar Kısa Film Seçkisi”nde yılın en iyi 10 kısa filmi arasına seçildi. 2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ”Fantasia Film Festival”, ”BIFFF” ve ”Frightfest” başta olmak üzere, İngiltere, Kanada, Fransa, Avustralya ve Belçika’da, dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Daha sonra Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ”Moving Image” master’ı yaptıi. 2009 yılında Kanada’da bir dağıtımcı firma ile, Sandık ve My Grandmother adlı kısa filmlerin dünya dağıtım hakları için 3 senelik bir sözleşmeye imza attı. 2009 yılında, ”A Film About Races” adlı Uzun metraj belgeselin montajını üstlendi… (Kaynak: kameraarkasi.org)


“bir film” 1. Sezon / 4. Bölüm: Can Evrenol

Can Evrenol

Film yönetmeni, yapımcı & yazar


NEON NEXUS Raflarda!

Neon Nexus #02

‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.

Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay


İnternet Çağında Dergicilik: Roket, Neon Nexus ve Orm Fantastik Buluşması 2024

‘Antares, X- Bilinmeyen, Atılgan, Nostromo, Davetsiz Misafir… Türkiye, zamanında pek çok bilimkurgu dergiciliği girişimine sahne oldu. Ancak bu topraklarda bilimkurgu dergiciliği, bir nevi rüzgâra karşı koşmak demekti. Kimi birkaç adım atıp pes etti, kimi ise gücünün son damlasına kadar direndi. İnternetin hayatlarımıza girişiyle birlikte dergiciliğin bittiğini söyleyen de var, çok masraflı ve zahmetli bir iş olduğu için pek cesaret edenin çıkmadığını ileri süren de…Şartlar ne olursa olsun, bu uğurda çabalayanlar hep vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek.’


NEON NEXUS

Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı.

Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.

Neon Nexus #02

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi!

NEON NEXUS SAYI 2

> NEON NEXUS


Erkut Tokman ‘Gölge ve Darağacı’

Erkut Tokman

GÖLGE VE DARAĞACI

Ruhun kırık sazında semah havası

Bir gölgeyle giyinir her sabah varlığın andacını
Gövdesindeki özgürlüğü ve darağacını

Kim astı buraya seni? Kırık dallar arasında birinin
Bir meydan savaşında yüzyıllardan beri çoğalan ölüsü

Kurudukça unutuşun aklında kan
Bir güvercin kanatsız yemlik sevmeyi gagalayan

Ormana kök salmış içimizin kuru yapraklı aşkı
Tomruk tomruk kesilen gövdelerinde utancı

Asırlardan beri saran kurtçukları fosillerimizi
Yığılmanın alfabesiyle doğmayan ölü dilleri

Büyüyüp diplere sızan, kara bir suyun laneti
İlerler buharlaşana dek azar azar çoğalarak gökyüzüne

Doğurduğumuz ışıkta suskun çocukların şarkısı,
Karanlıkların ortasında bir yıldız kadavrası

Kuşkuların sessiz çığlıklarını hapseden bir atom bombardımanı
Saklar içinde berfin olmuş umutların çoğalan karıncalarını
Hareket ettirir çevrimi dışarı içeri, işbirliğinin emeğini sürer
dünyada hükmünü yitirmiş iyiliğin başkentini kurmak için

İnsanlık atlasında nefesten cana aşktan canana katılan
her köşeyi içine katar dolaşır kazanılan kalpleri

Yaradan yaraya sızar kanına kazazedelerin süzülüp
sürer merhemini durmak bilmeyen acıdan azade

Onarır ebedi huzur için toz duman yıkıntılar arasından
çıkardığı ölümü ezelden ecele bulaşmış kara mürekkebinde

Kötülüğünü dolaşırken zulüm şeytani arzularda, tarumar
Zalime gönül çalan kırağı alnına yazılmış o yalnızlıklar

Kıyamet kopmuş buzul havasında, keramet yoksulu
Yalancı dünyasında doğmayan güneşin soluğu

Bellekte bilgi fırtınası hatıralarda dalga dalga çok
Beyninin boşluklarında bir beliren bir yok

Korsan gemisine koymuş çalıp insanlık hazinesini,
Yanlış topraklara yolculuğa zorlamış rehin kalmış sizi,

Bengi döngüde yaşama kilitli kalmış bir kapıda
İnsanca düşlerine bir türlü anahtar bulamadığın muamma

Huzurlu gölgelerin anısına adanmış masumun sevgisi
Tan seli gibi görünen hareli içinin varılmamış ötesi

Adım adım üzerimize yürüyen acılarda kimin izleri kalmış
Mutluluğu gelir diye bekleyen birisi adını hep lanetle anmış

2017-İzmir
Erkut Tokman


Erkut Tokman ‘Kaligrafik Şiir’ 2023

İki ateş arasındaki postula

‘Scylla ve Charybdis’

“(…) Erkut Tokman’ın şiirsel kategorileri şiir geleneklerimizin tam tersi yönünde kurgulanmış, hem gerçekçi hem hermetik üslupların bir aradalığından oluşan bir tat taşır…”

“(…) Bebek bir çağ, ihtiyar, tüketilmiş bir zaman frekansının içinden doğacaktır. Bu esnada şair Erkut Tokman’dan bir ses duyulur. Son şiir kitabından sayfalar açılmış çağa özgü çağrı, şair tarafından başlatılmıştır… Çağrı önemlidir. O aramayı, soru sormayı, yazdığı sürece sürdürecektir. Belki keşfetmenin skalasıyla sarılmış, belki zamanın ve mekânın deneysel çevresiyle uyum/uyumsuzluk mood’udur bu şairce ses…”

“(…) Bilinmez derinliklerden gelen estetik imge, şairin yerel, bireysel, mitsel simgelerine bürünerek toplumsal düzenin yeni dayanakları olduğu kadar yazın tarihinin en yeni ifadesi olmaya adaydır. Kısaca bu şiirlerde şair bize yepyeni kavramsal bir dünyanın kapılarını açar…”

“(…) Erkut Tokman yazınında olduğu gibi şair bireysel mitolojisini yaratır…”

“(…) Bu bağlamda Erkut Tokman şiiri; Türk Edebiyatında şimdiye dek varolan, akımların içinde yer alan ya da almayan şairlerden daha farklı, daha taze, daha yenilikçidir. Ne Garip’ciler gibi öyküsel bir şiir yazar ne de İkinci Yeni’nin olgunlaşmamış metafiziğini onaylar ne de Toplumcu Gerçekçiler gibi sert imgeler kullanır, ne de 80’ler şiiri tadında mesmerik öğelerle yol alır…”

Gülseli İnal, Hürriyet Gösteri, Ekim-Kasım-Aralık 2020


Uluslararası Çeviri Ödülü’nü kazanan Erkut Tokman ile söyleşi

Erkut Tokman ‘Lupoc’ Ve Yayınevi, 2019

> Lupoc


KIRMIZI

Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Ruhum kırmızı

Yokluktan geliyorum
Bir boşluğun içinde bekliyorum
Gövdeme düşen bu eşkin ışığı tanımıyorum

Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Sana sormak istiyorum
Neden ruhum kırmızı?

Önce gözlerim yoktu biliyorum
Göremiyordum ne karanlığı ne de her ne ise
İlerliyordum görmeden ve ona doğru
Duygu sessiz bir çığlığa saklı
Sana sormak istiyordum
Neden ruhum kırmızı?

Sen susuyordun,
Önce bir sesin yoktu, cevapsız
Boşlukta bekliyorken,
İçimizde adım adım bir kırmızı
Sanki en eski zamansızlıktan
Bir varlığı taşıyarak, ilerliyordu
Sana hep sormak istiyordum
Neden ruhum kırmızı?

Sana gelemiyordum
Yokluktan sana yürümek için
Ayaklarım yoktu
Kuzguni bir boşluğu dolaşıyordu
Işığa sormak istediğim soru
Neden ruhum kırmızı?

Oysa dilim yoktu
Konuşamıyordum yokluğunu
varlığın gibi
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Bir insanın kırmızı soluğu
Doğru hissedegeldiği
Boşlukta bir dili kavrıyordu
Sana sormak için
Neden ruhum kırmızı?

Dokunmak istiyordum sonra yeniden
Boşluğa ve sana, oysa ellerim yoktu
Sana söyleyecek bir şeyim de
Yoktu ne düşüncem, ne sözcüklerim
Bir çığlık büyüyordu, içinde ben
Gövdeme hapsolmuş dönüyordum
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Dilsiz de biliyordum gideceğim yeri

Kavrayan ne bu boşluğu
Kırmızı bir yalnızlık mı yutan kırmızıyı?
Sormak istiyordum
Ama yoktum
Yoktum…
Yokken de ilerliyordum
Bilmek istiyordum gerçeği
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri.

07.03.14
-e.t


> Erkut Tokman

LUPOC


Antonin Artaud: Mumyanın Yazışması

Artaud portrait by Corinne Taunay

 La Nouvelle Revue Française, Mart 1927, S. 162, s. 57-58 / Sürrealist Metinler’den / Fransızcadan Çeviren: Mehmet Bağış ‘Ben, Antonin Artaud’ Ve Yayınevi, 2019

Mumyanın Yazışması

Antonin Artaud

Artık hayatta kendine dokunmayan bu beden,
kabuğunu aşamayan bu dil
sesin yollarından geçmeyi bırakmış ses
tutmayı gerçekleştireceği uzamı bile bilemeyen, alma ha­reketinden fazlasını unutmuş şu el
Ve nihayet, içinde kavramın artık kendi çizgilerinde be­lirlenmediği şu beyincik,
benim taze etten mumyamı oluşturan bütün bunlar, tan­rıya, doğmuş olma gerekliliğinin beni yerleştirdiği boşluk hakkında bir fikir veriyor.
Ne hayatım tam ne de ölümüm mutlak biçimde başarı­sızlığa uğramış.
Fiziki olarak, artık düşüncemi besleyemeyen katledilmiş etimden dolayı, eksik değilim.
Ruhsal olarak kendi kendimi yok etmekteyim, kendimi artık canlı addetmiyorum.
Duyarlılığım yerdeki taşlar düze­yinde, nerdeyse kurtlar çıkacak içinden, terk edilmiş şantiye­lerin haşaratları.
Fakat bu ölüm çok daha rafine, bu kendimle çoğaltılmış olan ölüm, bedenimin bir tür nadirleşmesinde bulunuyor. Zekânın kanı yok artık. Kabusların mürekkep balığı, ruhun çıkışlarını tıkayan bütün mürekkebini salgılıyor. Bıçağın kes­kin yanını umursamayan bir eti damarlarına kadar kaybetmiş bir kan bu.
Bu oyulmuş bedenin, bu gevşek etin, yukarısından aşa­ğıya sanal bir ateş dolaşıyor. Hayata ve çiçeklerine ulaşan köz­lerini bir berraklık her saat başı tutuşturuyor.
Göğün sıkı kubbesi altında ismi olan her şey, alnı olan her şey, bir nefesin düğümü ve bir ürpermenin halatı olan, bütün bunlar onda etin dalgalarının gerisin geriye döndüğü o ateşin döngüsüne giriyor, bir gün bir kan seli gibi yükselen o sert ve yumuşak etin.
Olguların kesişme noktasında donmuş mumyayı gördü­nüz mü, şu cahil ve canlı mumyayı, boşluğunun sınırlarını bilmeyen ve kendi ölümünün titreşimlerinden dehşete düşen mumyayı.
Gönüllü mumya kalktı ve etrafındaki gerçeklik kıpırda­dı. Bilinç bir ihtilaf meşalesi gibi zorunlu sanallığının bütün alanını kat ediyor.
Bu mumyada bir et kaybı var, entelektüel etinin karan­lık konuşmasında o ete karşı durmada bir iktidarsızlık var. Her sarsılışı bir dünya biçimi, başka bir doğurma türü olan o gizemli etin damarlarında koşan şu anlam, hatalı bir hiçliğin yanığında kayboluyor, kendi kendini yiyor.
Ah! çıkarmalarında, çiçek sonuçlarında bu şüphenin bes­leyicisi, bu doğuruşun ve bu dünyanın babası olmak.
Ama bütün bu et sadece başlangıçlardır, sadece yokluk­lardır ve yokluklar, ve yokluklar…

Yokluklar


Gérard Mordillat’ın yönetmenliğini yaptığı ve Jacques Prevel’in 1974 tarihli aynı adlı romanından uyarlanarak 1993 tarihinde sinemaya aktarılan ve “My Life and Times with Antonin Artaud” adıyla da bilinen (En Compagnie d’Antonin Artaud) siyah-beyaz bu Fransız filmi, Prevel ve Antonin Artaud arasındaki dostluğu anlatıyor.

VAHŞET TİYATROSU

Artaud 51 kez elektroşok görmüş ve içinde taşıdığı umudu kaybetmemiş bir insandır. Çünkü –her ne olursa olsun- Artaud toplumun uyandırılması gerektiğine inanır, belki de inanmaz, ama eğer öyleyse amacı ulvi bir şeye dönüşür. Çünkü o zaman, asla uyanmayacağını bildiği bir toplumu uyandırmak için kendi canını yemiştir.

Tiyatronun İkizi’nde Artaud tiyatro veba ile aynı şeydir der. Veba dehşet verici ve aynı zamanda saflaştırıcıdır. Tiyatro da öyle olmalıdır. Vebanın vahşetinde bir hayat vardır, çünkü bu canlı, can veren, ölümün ve yaşamın ayırdına vardıran bir ölümdür. Böylesi bir ölüm, bu denli vurucu, bu denli çarpıcı, bu denli büyük bir çırpınış, hayatı uyandıran şeydir. Bu ölüm bir canlanma, bir canlandırmadır. Fışkıran yaşam ölgün kelimelerle donatılmış bir yaşam müsveddesi değildir, gerçek ifrazatın kokusu, görüntüsü ve anlıklığıyla (efifani tabirini kullanmıştır) en ilkel anlamıyla canlıdır. Bu canlılık ancak bir uyarılmayla insana işler, kabuğun altına iner, ve –ihtimal- o en derinde, ete gömülü kalmış küçük, yumuşak, gizli ve dokunulmamış erojen bölgeye dokunabilir. Bu bir hazırlıktır, sonrasında tiyatro durulur ve uyarılmış zihinlere hitap eder. Ancak o raddede yüksek bir ruh hali yaşanabilir. Bu bir ayindir. Bu yeniden doğuştur. Ve ancak bu bir vasatı kendine getirebilir. Eğer bir kendi varsa.

Çünkü vasat öldürücüdür. Çünkü vasat insan ölüdür. Yozlaşma onu çürütmüştür. Tüketim onu emmiştir. Yaşamadığının farkında değildir, kendinde değildir, kendi değildir. Kendi olan şeyler yokmuş gibi davranır, kendi olarak gördüğü şeyler varmış gibi davranır, herkesi kendi gibi sanır.

Sıradan insan, sıradan insan diye bir şey olmadığını bilmez.

Ama insanın içinde bir yaşam vardır, ne de olsa yaşam inatçı bir şeydir, bir öz, bir sır, bir kapsül olarak insanın içinde sürer gider, ve vasatın havasız ülkesinde soluk almanın yolları bulunur. Mesela maske takılır. İlkel canlandırma geleneğinde de, Doğu’da, Afrika’da, Güney Amerika’da maskeler vardır.

Bu maskelerin ardında birinin olduğu bilinir ama onun önemi yoktur, önemli olan maskenin verdiği doğaüstü güçtür. Çağımızda sahne büyür, antrakt kalkar, maskeler tersyüz olur. Artık maske sıradan insan maskesidir, üzgün surat, gülen surat, çalışkan, namuslu, ağırbaşlı, evcil surat, içindekileri gizler, sadece tepegözü, bıyıklı kadını, yaralı yüzü değil, kemgözü, seri katili, orospuyu, ibneyi, peygamberi de saklar. Eskiden daha yüce bir ruh durumuna yükselten gelenek, artık hemzemin etmeye yarar, ki ayrıksı ruhlar çaktırmadan aramızda sürünebilsin. Canlı kalıp da ne olduğunu saklayamayanlar, ayıklanırlar. Geri kalan hiç kimse yaşamazken, çoğu çoktan cavlağı çekmiş, bir kısmına ölü taklidi yapmaktan inme inmiş iken, bunların alenen yaşamaya hakkı yoktur.

Toplumsal suç budur.

Artaud’un yadsıdığı suçluluk budur. “Bizi rahat bırakın” der. “Rahat bırakılmaya ihtiyacımız var.” Çünkü yoldan çıkmışların yoldan çıkışı toplumu ilgilendirmez. Toplumun toplu günahlarının yanında bunlarınki nedir ki?

İşte bu yüzden, Artaud günaha inanmaz. Ama erotik suça inanır. İnandığı bu erotik suç biraz muamma olarak kalır. Çünkü Artaud’un bunu biz gibı gırtlağına kadar cenabete batmış kimselere anlatmaya ya dili ya edebi yetmez. Ama ipuçlarının peşine düşmemize izin verir. Bir defa afyon, tütün, alkol suç değildir, intihar suç değildir, otuzbir de suç değildir, hatta düzüşme isteği de erotik suç değildir. Peki nedir bu erotik suç? Öncelikle bütün psikiyatrislerin işlediği bir suçtur. Bunu etraflıca tetkik etmiş olmalıdır Artaud, çünkü tek bir istisna olabileceğini bile kabul etmez. Melekler ve bakireler de bu suçun çıbanbaşıdır. Çünkü Artaud’un indinde suç olan, sapıklık olan erotik bir zevki feci halde kışkırtırlar, ya da belki yaratırlar, ya da yaratımına alet olurlar. Çünkü teknik olarak bakire olan bir bakirenin, bakirelik imgesiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Ve teknik olarak melek diye bir şey yoktur. Bunların pezevenklerinin günlük cirosu hakkında en ufak bir bilgimiz de yoktur. İşte bu yüzden bunlar ne teknik ne de estetik olarak, ne bu dünyada ne de başka bir dünyada toplumun intihar ettiği! Van Gogh’un saflığına erişemezler.

Artaud’un tiksindiği erotik suç bu imgelerin ve nezih maskelerin kaskapalı kapılar ardındaki orjisidir. Psikiyatristin suratından akan sapıklık, yüzündeki soylu ağırbaşlılık, eğitimli, kontrollü ve kendini bilen üstünlük duygusunun nezih maskesi ve o maskenin ardında çağlayan iktidarlılıktır.

Artaud bu nezih insanlarla bu vasat insanlarda hiç bir muhteşemlik görmemenin acısıyla dolu bir adamdır. Onlarda görülmeye değer bir şey yoktur, hiç bir şey. Oysa görülecek acılar vardır, görmemiz gereken ama gözümüzden uzak bazı şeyler olmaktadır. (Bachmann, bir seferinde “Hepimizin isteği görebilen kişiler olmaktır”, der. O da insanoğlunun gerçeği taşıyabilecek güçte olduğuna inananlardandır.) Birileri bir görebilse belki bir kıyamet kopabilir. Çünkü hiç bir şeyi görmeyişimizin bir nedeni vardır. Çünkü veba ve barbarlık geçmişte kalmıştır. Çünkü topluca iyileştirilmişizdir. Çünkü afyonumuz hiç patlamamıştır. Çünkü gözümüz bakirelerde ve meleklerde kalmıştır ve alıklaşmışızdır. Oysa biri karşımızda çırpına çırpına can çekişse, belki de ondan sonra şimdiye kadar olduğumuz gibi olmazdık. İşte Artaud’un umudu budur. Karşımızda çırpına çırpına ölmüş ve yine de bizden daha çok yaşamıştır çünkü en azından umudu ve yaşamı sonuna kadar taşımıştır. Uyanışımızı ve dirilişimizi bizden çok daha fazla planlamıştır. Ve sadece huzur içinde uyumamızı dileyen tanrılarımızdan çok daha fazla şey ummuştur bizden.

İşte biz bunu yadırgamışızdır. Bize rahatsız edici, delice, tekinsiz ve densiz gelen şey budur. Ve Artaud, evet, tüm o densiz lafları etmiştir ve hoşa gitmeyen o sesleri çıkarmıştır, ama adamı osurtana kadar sıkanların payını da teslim etmek lazımdır. Kaldı ki Artaud’un bize fazla ince gelen, ya da sadece fazla gelen estetiği –ki bir at sineği olmak yerine estetik bir vahşetten medet ummuştur- önümüze bir Vahşet Tiyatrosu koymuştur. Onu da zaten sadece bir kez koyabilmiştir. Bu vahşetin metafizik bir vahşet olduğu söylenir! Belki sürreal bir vahşet olduğunu söyleyenler de olmuştur. Oysa Artaud’un vahşeti rahatsız ediciliktir.

Cocteau “Toplum bizim gibileri ancak sanatta hoşgörür,” der, “ama ben hoşgörülmeyi kabullenemem.”

En azından, toplumun Cocteau’ya yaptığını Artaud’a yapmamış olmasıyla teselli bulabiliriz.

Gözde Genç, 2.5.2006


Les deux parties du documentaire “La Véritable Histoire d’Artaud le Mômo”, par Gérard Mordillat et Jérôme Prieur, réalisées en 1993.

‘Poète, homme de théâtre, acteur, Antonin Artaud (1896-1948) est l’auteur d’une oeuvre immense parmi laquelle Le Théâtre et son double, L’Ombilic des limbes, Le Pèse-nerfs, Le Voyage au pays des Tarahumaras, Van Gogh le suicidé de la société, Artaud le mômo… Le 26 mai 1946, après neuf ans d’internement dans différents asiles et pour finir à l’hospice de Rodez, Antonin Artaud revient à Paris, accueilli à la Gare d’Austerlitz par ses amis Henri et Colette Thomas, Jean Dubuffet et Marthe Robert… Arthur Adamov et Marthe Robert s’étant portés garants de sa vie matérielle, il vivra désormais à la Maison de Santé d’Ivry, sous l’autorité du Dr Delmas qui mettra à sa disposition un pavillon et le laissera entièrement libre de son temps et de ses mouvements. Nous voulons refaire avec les amis d’Antonin Artaud, ses amours, ses compagnons le chemin qu’il fit, retrouver dans leur mémoire les lieux qu’il fréquenta, refaire ses parcours entre le clinique d’Ivry et Saint-Germain-des-Prés, dans le Paris de l’immédiat après-guerre. C’est-à-dire que nous voulons retrouver la voix d’Artaud, son visage, sa présence, dans la voix, le visage, la présence de ceux qui l’accompagnèrent, et dont il a bouleversé la vie : Paule Thévenin, Henri Thomas, Marthe Robert, Anie Besnard, Jany de Ruy, Rolande Prevel, Henri Pichette…’


Elsa von Freytag Loringhoven (1874-1927)

Baroness Elsa von Freytag

1874 doğumlu Alman dada sanatçısı Loringhoven, New York, Greenwhich Village’de yaşadı, erkek dadacılar kadar adı duyulmasa da avangard ve çağının oldukça ötesinde işler üretti. Provoke etmeye ayarlı el bombası kadar güçlü şiirleri ancak 2011 yılında basılabildi. Diğer yazılarını da kapsayan bu derlemenin adı ‘Vucüt Teri: Elsa von Freytag-Loringhoven’in Sansürsüz Yazıları’ adını taşıyordu. Yazdıkları 1918’de dergilerde James Joyce’un yazıları ile yanyana basılıyordu ve Jean Heap onu ilk kadın dadacı olarak tanımladı. 1913 yılında bir Baron ileevlenerek Barones ünvanını aldı, yazıları kadar avangard fotoğrafları ile de ünlü olan Barones, Man Ray’e sadece poz vermekle yetinmedi, şu an kayıp olan ve jenital bölgeleri traş ederken çekilmiş olan kısa bir filminde de oynadı. Marcel Duchamp’ın R. Mutt adıyla imzalayıp 1917’da Bağımsızlar Sergisi’ne katmak istediği ‘Fountain’ çalışmasındaki ürinalın arkasındaki el de Barones‘e aitti. ‘Sound poetry’ denen dadacı şiirlerin ilk üreticilende de biridir. 20’li yıllarda parasızlık onu Avrupa’ya dönmeye zorladı. Almanya’da para kazanmayı umuyordu, ancak birinci dünya savaşının yıkımından beri toparlanamamış olan Almanya’da bunun imkansızlığını görüp Paris’e geçti. Durum orada da farklı değildi. Djuna Barnes gibi Amerikalı lezbiyen sanatçılar onu Amerika’ya geri aldırmaya çalışsalar da 1927’de Paris’teki evinde açık unutulan havagazından zehirlenerek öldü. Atina avangard film festivalinden Nina Veligradi’nin Ankara 4. Kuirfest için seçtiği flmler arasında gösterilen, Lily Benson ve Cassandra Guan adı sanatçıların 2013 yılında çektiği yönettiği ’The Filmballad of Mamadada’ ‘Dadaananın Şarkılı Filmi’ bu yüzyılın ilk dada sinema örneklerinden biriydi. Kült yayınlarının ‘Dada bakire bir mikroptur’ kitabında da Barones’in seçme yazılarına Türkiye’de ilk kez yer verildi.

Cemal Akyüz, 2015


GFX: Nils Bertho

’Bir Düzine Koktey— Lütfen’

Baroness Elsa von Freytag Loringhoven

Çeviri: Cemal Akyüz

Yok bana bakire lolipop – evet – yok
Muzumuz. İştahlı bir damağım var – Yerim
Onları hep – – – – — — — —
Selüloitten züppe boruları var—- her boyutta —
Şeytani bir şekilde bir babunun kıç rengine boyanmış .
Bir adam —-
Saçmalıktır!
Bir deste arzu ! İşte ürküten bu
Modern Amerikalı’nın sorunu
Ev konforu? Eksik serserilik
Aslında bakımlı olması gereken concona !
İşte başlıca sorun bu.
Vibratör var — — —
Nazlı yosmaoyuncağı ! ben erişkin bir bireyim
Oy verme hakkına sahip — — — cömertce payımı istiyorum
Hangardan – bebeğimizin cadı şabatı –
Iyon dikililitaş.
Radyo ne için — — Lütfederseniz?
Havva’nın oku ayıcıkları deler
Dikenli telin üzerinden.
Günde bir elma — — —
Gelecek — — —
Ha ! Ne zaman? Ben dil yutan bir yogi değilim.
İlerleme çok sevindirici —
Etkilemez beni –
Dürt onu –
Tekmele onu – –
Kışkırt onu – –
İt onu –
Yayınla — — — —
Şimşek çaktıran fikir bu !
S.O.S. ulusal kısaltmasıdır –
Neyin?
Nasıl reva görürüz
kalkmiş salıncağı
Pışş ! herhangi bir ibne şairin Freudcu göğsünde yeterince
Kimyasal var mı çekmek için
Kendini beğenmişliği. Kiralarız bir tane.
Lanet ! O değil de ! Sorun şu —-
Horoz kabarır aptalca !
Ah iyi !
Fransa’dalar — sıradaki hava—
Kutuplar — — — —
Onlara dalgalar yollamış — şeker gibi —
Valentinler —
Söyle beraber — — —
Vidalae!
Ah yıldırım !
Yılansı hava akıntıları — — —
Hııışşşşşşşşş ! Deler sözcükler
Sersemlemiş hissediyorum !
Bundan hoşlanıyorum. Oğlanların peşinden korkmuyorum
– Ama hakkım var
Derinden şok olmaya.
İşte biz böyleyiz – ama sen de boşlukları dolduruyorsun
Canım— Ben kuir değilim— sek istiyorum — —
Bir düzine kokteyl – lütfen — — — —

GFX: Nils Bertho