Bir İsyan İkonunun Alaşağı Edilmesi: Joker 2

JOKER

Gösterime girmesinin üzerinden birkaç gün geçtiğine göre, “Joker 2” üzerine kısaca söz almanın zamanı gelmiş demektir. Buradaki herkesin filmi izlediğini varsayıyorum, lakin en baştan belirteyim, henüz izlememiş olanlar aşağıda yazdıklarımı filmi izledikten sonra okurlarsa daha iyi olur.

Gökhan Gençay

En başta, devam filminin çekileceği duyurulduğu anda hissettiğim kaygının, ilk filmi seven bizleri kötü sürprizlerin beklediğine dair yaptığım değerlendirmenin doğru çıktığının altını çizerek başlamalıyım. “Joker 2”, en temelde bir muhasebe filmi. Bahsettiğim muhasebe, çürümüş bir toplumda içten içe beliren topyekûn yıkım arzusunun hiç beklenmedik karakterlerin cinneti üzerinden bir ayaklanma ruhunu nasıl teyakkuza geçirebildiği ekseninde şekillenmiyor, tabii ki! Warner Bros’un böylesi kaygıları olduğunu, bunları dert edindiğini düşünmüyoruz zaten hiçbirimiz. Fakat, ilk “Joker”ın kendi arzuları halefine küresel çapta bir isyan figürü haline gelmesini, ikonlaştırılmasını hem filmin yapımcısı Warner Bros şirketinin hem de yönetmen Todd Phillips’in dert edindiği kesin. Bu nedenle “Joker 2”yi, bütün türlerarası numaralar ve sinemasal “sirk gösterileri” sergilemenin ötesinde, esas olarak bir hesaplaşma filmi olarak tasarlamışlar.

Peki, bu nasıl bir hesaplaşma? Öncelikli olarak, hasarlı ve sorunlu bir karakter olarak sundukları, hatta ucubeye yakın bir profil çizdikleri Arthur’un Joker kimliğiyle nasıl ayağa kalktığını, kişisel öfkeyle kolektif isyanın nasıl birbirine eklemlendiğini izleten bizzat kendileri değilmiş gibi, her şeyi başa sarmaya, söz konusu yapıyı temelden yıkmaya uğraşma çabasını öne çıkaran bir hesaplaşma bu. Scorsese evrenine paslar atan kirli bir New York atmosferinde, alışıldık çizgi roman karakterinden ziyade sosyal gerçekçi bir “broken man”i beyazperdede başarıyla var eden bir ekip, şimdi, nedendir bilinmez, oturmuş, bu bağı nasıl koparırız, sorusuna yanıt aramaya soyunmuş.

Aslında, sözün gelişi olarak “nedendir bilinmez?” yazıyorum. Gerçekte yönetmen Phillips’in motivasyonu ayan beyan ortada. İlk “Joker”da film noir tadında, etkileyici bir çizgi roman psikopatını, hatta Beyaz muhalefetin jargonuyla bir incel’i ete kemiğe büründürmeye soyunurken -hem Joaquin Phoenix’in muazzam performansı nedeniyle hem de zamanın ruhunun etkisiyle dünyaya öyle bir Joker hediye ettiler ki, zamanla Lübnan’dan Şili’ye, Almanya’dan Bolivya’ya, sokakları ele geçiren isyancılar o karakteri ve duygusunu benimsedi, sahiplendi. Onun başından geçenleri kendi hayatlarıyla özdeşleştirdiler ve filmin yapımcıların gözünde “gerçekçi bir psikopattan” ötesi olmayan Joker bir anda isyan ikonu haline geldi. Müesses nizamın temsilcileri olarak bu tür bir popülerlikten en çok onların rahatsız olduğunu da hissediyorduk zaten. Nitekim, “Joker 2”nin temel kaygısı da o ikonu sokaklardan koparıp tekrar beyazperdeye hapsetmek.

Öyle ki, filmdeki avukat karakterinin temsil ettiği misyonla yönetmen Phillips’inki birebir uyuşuyor. Her ikisinin zihniyeti de ortak; Arthur’u zavallı, gariban, kader kurbanı bir ezik olarak göstermeye gayret ediyorlar (Öyle ki, Arthur bu filmde fiziki görünüm açısından da ilk filmdekinin kat be kat üstünde ucubeleştirilmiş). Onun mağduriyetini ve pişmanlığını öne çıkarmaya çalışıyorlar. Ve filme söz konusu “siyaseten doğrucu” çabanın karşısında duran bir karşıt karakter ekleyerek yapıyor bunu Phillips. Kim mi o karakter? Harley Quinn. Harley’nin film boyunca Arthur’u manipüle ederek onu “Jokerleştirmek” için canını dişine takması, sizce kimin/kimlerin duruşunun bir temsili? Tabii ki bizim! Yani, ilk filmi mütevazı bir başyapıt olarak ilan eden ve Joker’ı isyancı bir sembol olarak benimseyen bizlerin yaklaşımını ortaya koyuyor Harley.

Ezik, zekâ özürlü, ucube Arthur’un eylemlerinden pişman olmamasını, hatta onlara sahip çıkarak özgürleşmesini arzuluyor Harley, aynen bizim gibi. Ama yönetmen Phillips onunla aynı fikirde değil, maalesef. Öyle ki, filmin ikinci yarısında ağzımıza bir parmak bal çalarak Arthur’un Joker kimliğiyle-metaforik ve fiili açıdan- ayağa kalkışını bize izleterek gözlerimizi yaşartıyor yaşartmasına da, hemen ardından onun aslında Joker olmak gibi bir niyeti olmadığını, pişmanlıktan kıvranan sıradan, zayıf bir insan olduğunu bizzat kendi ağzından duyurarak Harley’i, yani bizi hayal kırıklığına uğratıyor. O noktada, tıpkı Harley gibi, biz de Arthur’u terk ediyoruz.

İzlediğimiz adam Joker değilse, ki olmadığını finalde anlayacağız, ilk filmde o evreni niye inşa ettin Todd Phillips? Şu hayal kırıklığını bize yaşatmak için yeni bir film çekmene de lüzum yoktu ki, bıraksaydın Joker ilk filmdeki haliyle hafızalarımızda yaşasaydı. Neyse…

Phillips, isyancı bir ikonun ontolojik sorgulamasına girişse, bireyleri insanüstü kahramanlaştırmaya meyleden kolektif itkilerin temellerini eleştirse, ona hak vereceğimiz noktalar da bulacağız. Ki, bunu “Fight Club”ın grafik roman olarak yayımlanan ikinci ve üçüncü ciltlerinde Chuck Palahniuk, son “Matrix”te de Lana Wachowski başarıyla yaptı. Her ikisi de, kendi yarattıkları evreni ve ikonografiyi yapısöküme uğratmaya cesaret ettiler. Phillips’in ise böylesi bir hamleyi önüne koyacak kapasitesi yok! O sadece ve sadece Arthur’un zavallılığının altını çiziyor, Harley’i ve onun temsilcisi olduğu isyancı kitleleri küçümsüyor.

Evet, “Joker 2” aslında iyi bir film. Öyle sağda solda “Rezalet! Aman izlemeyin!” diyenlere bakmayın siz. Hatta yerden yere vurulan müzikal sahneler de beni hiç rahatsız etmedi, şarkıların çoğu filmin hikâyesini besliyor ve kuvvetlendiriyor. Çok uzun sürmeleri dışında onları sorun olarak görmedim. Teknik işçilik de göz kamaştırıyor. Joaquin Phoenix yine olağanüstü performans sergiliyor, Lady Gaga bile beklediğimden iyi. Ne ki, bütün bu pozitif öğeler “Joker 2”nin var olma nedeninin Joker ekseninde gelişen popüler isyan kültürünü yıkmak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bu arada, filmde benim en çok hoşuma giden, finalde “gerçek Joker’a”, yani Heath Ledger’ın canlandırdığı Joker’a yapılan muazzam göndermeydi. Arthur’u bıçaklayarak öldüren de bizzat o oldu. Kendisinin Joker olmadığını açıkça ifade eden Arthur’un karşısına, “Kara Şövalye”de yanağındaki kesiklerin hikâyelerini farklı farklı anekdotlar eşliğinde anlatan gerçek Joker’ı çıkarmalarını beğendim. Filmi izlemeden önce, defalarca kez bizim için gerçek Joker’ın Heath Ledger’ın canlandırdığı Joker olduğunu vurgulamıştım hatırlarsanız. İşte bu hakikati Phillips bile kabul etmiş oldu böylece.”Joker 2”den aklımda kalacak tek iyi şey de bu olacak.

Söyleşi: Aeron Alfrey & the Land of the Moth / Güveler Diyarı

Aeron Alfrey ‘Space Vampires’ 2021

Bazen öylesine ürkünç ve derinden sarsıcı kâbuslar yaşarız ki, zavallı zihnimiz onları hatırlamamak için çırpınıp durur. Aklımızda hazmedilemeyecek anlık görüntüler, yaşantımızda ise onlardan geriye acı verici, yabansı dürtüler, açgözlü ve kıskanç nazarlar kalır sadece. Bundan fazlası yalnızca imkânsıza değil, aynı zamanda ruhen iğrenç olana da meyil vermektir.

İşte Aeron Alfrey, bu lanetlenmiş diyarlarda dolaşıyor. O kâbusların ressamıdır. Kendi nesli açısından benzersiz olan Aeron’un dijital resimleri hem son derece sinir bozucu hem de titizlikle işlenmiş kozmik dehşetin, umutların çaresizliğe boyun eğmekten başka şansının kalmadığı karabasanların dibinde soluk alıp veriyor. Kaçış yok, sığınak yok, kan-ter içinde uyanmak yok. Neyse ki, korku sanatının bu kasvetli türünden hoşlananlar için Aeron bizlere bir röportaj için zaman ayırma nezaketinde bulundu.

James Mabe ‘Aeron Alfrey’s the Land of the Moth’ 2016 / Beautiful Bizarre Magazine

Türkçesi: Erman Akçay


Aeron Alfrey ‘”Possession” 2019

Çalışmalarınıza aşina olmayan okurlar için bir giriş yapar mısınız? Kim olduğunuz ve çalışmalarınızı nasıl nitelendirdiğiniz hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Ben kafamda var olan ve “The Land Of The Moth.” (Güve Diyarı) adını verdiğim dengesiz bir fantezi dünyasına takıntılı bir sanatçıyım. Burası yaratıcı fikirlerimin çoğunu organize ettiğim hayali bir dünya; Güve, kabusların, yıkık dökük hayalet şehirlerin, fevkalade grotesk karakterlerin, ölüm büyüsü ve korkunç yaratıkların cirit attığı bir düş diyarıdır.

Bir sanatçı olarak eğitimime gelince, geleneksel bir sanat okuluna gittim ve burada çizim, resim ve geleneksel baskı teknikleriyle uğraştım. Dijital tekniklere olan ilgimi eski moda bir litografi stüdyosundan ilhamla almış olsam da, dijital imgeleme becerilerimin tümü kendi kendime öğrendiğim bir sürecin meyveleridir. Photoshop’ta taş baskı için kompozisyon çalışan birini izlediğimi ve bir sanat eserinin farklı alanları için katmanlar(layer) kullanmanın potansiyelini keşfettiğimi hatırlıyorum.

Renkleri az kullanıyor gibisiniz, bu bilinçli bir karar mı yoksa doğal bir eğilim mi?

Sanat eserlerimin çoğu siyah beyaz, çünkü görüntüler kafamda ilk olarak bu şekilde beliriyor. Siyah beyaz filmlerin sahip olduğu tuhaf gerçeklik, Alman dışavurumcu filmlerinin çarpık gölgeleri ve binaları, eski Alacakaranlık Kuşağı veya Outer Limits bölümlerinin ambiyansı her zaman ilgimi çekmiştir ve eminim bu da siyah beyaz imgelere odaklanmama katkıda bulunmuştur.

The cover for the Madhouse horror anthology from Dark Regions Press by Aeron Alfrey, 2017

Mesele imgelemin gitmek istediği yere gitmesine izin vermek ve hiçbir şeyden korkmamaktır.

Yaratım süreciniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Sıklıkla eskiz defterlerine çizim yaparım ve üzerinde çalıştığım çeşitli projelerde fikir edinmek için bu defterlere geri dönerim. Planlama aşaması oldukça kapsamlı, genellikle bir kompozisyonun kaba bir eskizini tarıyorum, çizimi dijital olarak kesiyorum, ardından görüntünün öğelerini hareket ettiriyorum, kontrastları, oranları vb. ayarlıyorum. Genel olarak, manzara, şehir manzarası, bir odanın içi vb. ana yapısal unsurlarla gevşek bir kompozisyon oluşturuyorum ve olayların nerede gerçekleşmesini istediğimi belirleyen ana hatları netleştiriyorum. Daha sonra açık ve koyu kontrastları ayarlayıp, detaylara giriyorum. Çoğu zaman, imgeler işin başından hiç ummadığım şekillere dönüşüyor.

Thomas Ligotti’nin 2010 yılında Subterranean Press tarafından yayınlanan “Songs Of A Dead Dreamer” adlı kitabının kapağı üzerinde çalışırken, Ligotti’nin aynı adlı öyküsüne dayanan Vastarien şehrinin sokaklarında yürüyen çeşitli karakterleri çiziyordum. Bir vagon yapısı, vagon tekerleği ayakları olan büyük bir canavara dönüştü ve bundan sonra uzantılarından biri bir tür iskelet vantrilok kuklası haline geldi. Sanat eserini kavramsallaştırmaya gelince, mesele imgelemin gitmek istediği yere gitmesine izin vermek ve hiçbir şeyden korkmamaktır.

Kısa bir süre önce Dark Regions Press tarafından bu yıl yayınlanacak olan yeni korku antolojisi “Madhouse” için inanılmaz derecede detaylı bir kapak(Dust jacket) hazırladım. Kitabın kendisi nispeten ortalama bir boyutta ancak kapağın imgelemine takıntılı hale geldim ve çalışmadaki soyutlanmış akıl hastanesinin tüm pencereleri ve açık odaları boyunca her küçük senaryo üzerinde çalıştım. O zamandan beri resmi 9’a 4 boyutlarında kaliteli bir kumaş üzerine bastırdım ve detaylara gösterdiğim özen buna değdi. Böylesine detaylı bir sahneye bakmak, çok rahatsız ve tuhaf başka bir dünyanın portalına bakmak gibi. Nihai hedefim bu eseri bütün bir duvarı dolduracak güzel bir goblen parçası olarak satın alınabilir hale getirmek olacak, ancak daha az duvar alanı olan kişiler için küçültülmüş bir versiyonunu da hazırlamayı planlıyorum. Gelecekte, daha detaylı sanat eserlerimi bunun gibi çok daha büyük ölçeklerde yaratmayı planlıyorum.


Aeron Alfrey ‘Demons’ 3 colors sickscreen print – LDC Edition
Aeron Alfrey ‘Demons’ 3 colors sickscreen print – LDC Edition

Aeron Alfrey > Demons LDC Special


Aeron Alfrey
A very special boxed set of three hardcover books signed, numbered, fully color illustrated, and limited to 250 copies including.

Aeron Alfrey – Master of the Worm-Eaten Skull, Fabric Print

Babamın müthiş bir hayal gücü vardı ve kardeşlerimle bana hep ilginç hikâyeler anlatırdı. Bizim sokağın aşağısındaki ağacın tepesinde, uyuyan bir goril olduğunu ve yılda sadece bir kez birini yemek için aşağı indiğini iddia ettiği garip bir hikayesi vardı.

Çalışmalarınızdaki içeriklere değinecek olursak, eserlerinizin çoğu açıkça ve hatta gururla söyleyebiliriz ki ürkütücü. Bu ilgi kişisel olarak nereden kaynaklanıyor? Genel olarak sanat ve korku kültürü arasındaki bağlantıyı nasıl yorumluyorsunuz?

Korkutucu, korkunç ve grotesk şeylerden büyüleniyor ve ilham alıyorum, her zaman da böyleydim. Korku ve canavar filmleri izleyerek büyüdüm ve favori sanatçılarımın çoğunu babamın sanat kitapları ve dergi koleksiyonu sayesinde keşfettim. Heavy Metal dergisinin eski sayıları sayesinde Giger, Moebius, Richard Corben ve Philippe Druillet gibi isimlerle tanıştım. Babamın müthiş bir hayal gücü vardı ve kardeşlerimle bana hep ilginç hikâyeler anlatırdı. Bizim sokağın aşağısındaki ağacın tepesinde, uyuyan bir goril olduğunu ve yılda sadece bir kez birini yemek için aşağı indiğini iddia ettiği garip bir hikayesi vardı. Yerel parkta, dere kenarındaki dik bir tepenin altında, parkın çim ekipmanlarını barındıran büyük kırmızı bir tuğla bina vardı, normal bir tuğla binaya benzese de geleneksel bir kapısı olmadığı için beni hep korkutan bir yerdi. Babam, koca bir ahtapotun gündüzleri bu derenin içinde uyuduğunu ve geceleri hava karardıktan sonra parkta kalan herkesi avlamak için dışarı çıktığını iddia ederdi. Her zaman kana susamış dev bir ahtapotun şişkin kanlı canavar gözleriyle sığ dereye tırmanıp yiyecek insan aradığını hayal etmişimdir. Hikayelerin listesi uzayıp gidiyor fakat gelecekte bir gün bu hikayelerin çoğunu resimli bir kitap haline getirmeyi planlıyorum. Her neyse, ister kendi vahşi hayal gücümden ister babamınkinden kaynaklansın, kafam her zaman tuhaf fikirlerle doludur.

Yıllar geçtikçe, dinozorlardan tutun da Ray Harryhausen’ın yaratıklarına kadar canavarlara olan hayranlığım, sanat tarihi boyunca saplantılı bir şekilde canavarları araştırmama sebep oldu. Başlı başına çok zaman alan bir proje olsa da, bu araştırmanın bir kısmını monsterbrains.blogspot.com adresinde paylaştım ve paylaşmaya devam edeceğim.


Aeron Alfrey

Çalışmalarınızın altında yatan belirli bir felsefe veya dünya görüşü var mı? İzleyicilerinizde ne tür bir duygusal tepki uyandırmak istersiniz?

Sanatın kendi adına konuşmasından yanayım ve izleyiciler de işlerim karşısında heyecan, korku ve hayret duyabilirler, ama elbette ki böyle bir zorunluluk ve kaide yok.

Sanatınızdan ilk olarak Thomas Ligotti aracılığıyla haberdar oldum ve anında etkilendim. Kitap illüstrasyonlarınız onun yazdıklarıyla doğal bir uyum içerisinde, benzer dengesiz ve kabusvari temalar… Bu işbirliğinin nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum, başka yazar veya müzisyenlerle de gelecek projeleriniz var mı?

Tom’la ilk olarak ‘Subterranean’ baskıları yayınlanmadan yıllar önce, 2004 civarında iletişime geçmiştim. Çalışmalarımın yayınlanması gibi bir niyetim olmadan işbirliği yapmak istedim ve o da bana Teatro Grottesco adlı öyküsünden esinlenen bir iş önerdi. Benim yorumum, grotesk ve rahatsız bir dizi karakterin sahnelendiği, çürümekte olan bir tiyatronun içindeki ayrıntılı bir sahneydi. Ancak iş hiçbir zaman tamamlanamadı. Sadece insanlara göstermek için eserden bazı örnekler ekledim; önümüzdeki süreçte bir noktada bu çalışmayı bitirmenin bir yolunu bulmak niyetindeyiz.

Subterranean Press kitaplarıyla ilgili olarak, birlikte çalıştığım Jonathan Dennison adlı bir müzisyen/sanatçı bana Ligotti’nin kitaplarının yeni baskılarını yayınlayacaklarını haber verdi. Daha önce Jonathan’ın grubu Unholy için bir şeyler yapmıştım, ilginç bir şekilde Al Columbia tarafından yönetilen ve albüm için yaptığım bazılarını kullandıkları bir müzik videoları vardı. Jonathan Cadabra Records adında yeni bir plak şirketine başladı ve kısa bir süre önce, özellikle eski pulp Weird Tales türünden harika bir müzisyen olan Lee Brown Coye’un “Lee Brown Coye | Where Is Abby? & Other Tales | Read by Robert Coye LP” başlıklı bir spoken-word vinil baskısını yayınladı. Subterranean’in Ligotti’nin yazılarından oluşan yeni kitaplar yayınlama niyetinden beni haberdar etti ve tabii ki bu durum bana kapakları takip etmek için ilham verdi. İşi aldım ve kapakları yapmak için çok zaman harcadım. Onun edebiyatına her zaman derin bir bağ hissetmişimdir ve gelecekte hikayelerinden esinlenen daha fazla iş üretmeyi düşünüyorum. Yıllar önce Jeff Vandermeer için Tom’un kısa öykülerinden biri olan “Kızıl Kule”ye eşlik etmesi için küçük bir illüstrasyon hazırlamıştım. Sadece Ligotti’nin eserlerine harika bir giriş olduğu için değil, aynı zamanda Tom’un eserlerinde bana ilham veren canlı, dehşet verici ve yaratıcı dünyayı tamamen örneklediği için bu illüstrasyona bir bağlantı ekliyorum.

Gelecek projelerle ilgili olarak, birçok şey üzerinde çalışıyorum…

“Cave Evil: War Cults” masaüstü oyunu için canavarlar, iblisler, büyücüler, iskeletler vb. birçok savaş sahnesi içerecek bir dizi karakalem çizim yapıyorum. Daha önce Mat Brinkman için Cave Evil’in ilk baskısı için çizimler yapmıştım, sanırım o baskı tükendi. Aşağıda, oyundaki görüntüleri özetleyen kısa bir film yer alıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, yakın zamanda “Madhouse” isimli yeni bir ortak dünya korku antolojisini çizdim ve bu yıl Dark Regions Press’ten yayınlanacak olan çok sayıda yetenekli yazarla birlikte çalıştım.


Creatures and animations by Emperors of Eternal Evil, directed and edited by Damon Packard, 2013

Çeşitli gruplar için çok sayıda albüm kapağı ve iç mekan çizimi yaptım, ancak çizimleri gerektiğinde duyurmayı ve yayınlamayı onlara bırakıyorum. Başka kitaplar üzerinde de çalışıyorum ancak sanatla ilgili duyuruları yayıncılara saklıyorum. Ayrıca yüksek profilli korku oyuncularının yer aldığı bir filmde kullanılmak üzere çeşitli film dekorları (sahte film afişleri) yapıyorum, detaylarını bu yıl içinde açıklayacağım. Uzun vadede devam eden başka projelerim de var, Lamentations of the Flame Princess için tamamen resimli bir oyun üzerinde çalışıyorum… Yıllardır yapmak istediğim ‘cadı esintili’ bir sanat kitabı geliştiriyorum. Ve gelişme aşamasında olan birkaç kitabım daha var, bazıları tamamen elle çizilmiş çizgi romanlar.

Bir sanatçı olarak etkilendiğiniz isimler kimler?

Alfred Kubin, Cornelis Saftleven, Alberto Martini, Jacques Callot, Sibylle Rupert, Alessandro Magnasco, Marcel Roux, Dado (Miodrag Đurić), Ladislas Starewitch’in stop motion çalışmaları, son birkaç yıldır eski Polonya tiyatro görüntülerine takıntılı hale geldim. Son zamanlarda çeşitli projeler için yapısal ortamlara nasıl yaklaşacağıma dair fikirler edinmek amacıyla çok sayıda Ekspresyonist mimari araştırıyorum.

Bir sanatçı olarak gelişim sürecinizi nasıl değerlendiriyorsunuz, erişmek istediğiniz bir hedef var mı?

Düzenli olarak yeni teknikler öğreniyorum. Yıllarca uğraştığınız bir şeyi daha kolay yapmanın bir yolunu bulduğunuzda bu her zaman güzeldir, olgunlaşmanın belirginleştiği anlar bu anlardır. Sanatımda ışıklandırma üzerine eskisinden daha fazla düşünüyorum ve gölgeleri-kontrastları mümkün olduğunca etkili bir şekilde kullanmaya çalışıyorum. Yakın zamanda 3D programları keşfetmeyi de düşünüyorum, sadece bitmiş bir çalışmaya gerekli müdahaleler için bir opsiyon olarak. Bir manzaranın 3D taslağı içinde ışık efektleriyle denemeler yapmak çok çekici geliyor. Yaratıcılığımın gelişmesi için ideal hedef, daha fazla sanat yapabilmek için daha hızlı çalışmak olacaktır.

Zaman ayırdığın için çok teşekkürler, Aeron!

Kaynak: James Mabe ‘Aeron Alfrey’s the Land of the Moth’ 2016 / Beautiful Bizarre Magazine


AERON ALFREY

 Instagram / TumblrFacebook


by Dieter VDO

> MONSTER BRAINS

Beware my dear friends, beware !!

Uluslararası Kent Tiyatro Festivali Kentfest Başlıyor!

KentFest 2024 Afiş

11-26 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek 1.Uluslararası Kent Tiyatro Festivali-Etimesgut (KentFest) 8 ayrı ülkeden 15 gösteriyi 100. Yıl Cumhuriyet Kültür Merkezi (CKM)’de ağırlıyor. Dünyaca ünlü sanatçılar, özgün tiyatro eserleri, ilk kez sahne alacak oyunlar, genç oyuncular, sahne sanatlarına damga vurmuş ustalar ve daha fazlası KENTFEST’te bir araya geliyor.

Ankara’nın başkent oluşunun yıldönümünde başlaması planlanan festival, Kent Tiyatrosu’nun açılış oyununa da ev sahipliği yapacak. Kent Tiyatrosu oyuncuları Haldun Taner’in “Vatan Kurtaran Şaban” oyunu ile sahnede…

Deniz Göktaş’ın stand-up gösterisinde Ankara hikâyelerini anlatacağı festival, dünya tiyatrosunun efsanevi yönetmeni Theodoros Terzopoulos’un “Alarme” adlı oyununu seyirciyle buluşturacak. KENTFEST’te; Portekizli yönetmen Tiago Rodrigues imzalı Portekiz-Fransa ortak yapımı “Antony and Cleopatra”, çağdaş dansın ülkemizdeki önemli temsilcilerinden Taldans’ın (Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı), Portekizli performans sanatçıları Sofia Dias ve Vítor Roriz ile birlikte gerçekleştirdikleri “Never Odd or Even”, Övül Avkıran-Mustafa Avkıran (MomoAct) rejisiyle, Almanya’dan festivale kuvvetli bir tokat gibi gelen Ballhaus Prinzenalle yapımı “NSU-Ölenler Arasında Almanlar da Var”, Hakan Kurşun’un (bilgisayar, gitar, vokal), Eylem Pelit (bas) ve Ediz Hafızoğlu (davul) ile ürettikleri sıra dışı projesi “Regeneration Subdivided”, disiplinlerarası üretimleri, dans, tiyatro, müzik, enstalasyon disiplinlerine yer veren TorkDance’in “SIR”, Fransa’da yaşayan Brezilyalı koreograf Vania Vaneau’nun “BLANC”, Ermira Goro’nun komşu Yunanistan’dan gelen dans gösterisi “Sirens”, Dansçı, koreograf Bedirhan Dehmen ile müzisyen Cem Yıldız’ın çağdaş dans ve canlı müziği birleştiren, Mihran Tomasyan ve Canberk Yıldız’ın da dans ettiği özgün yapımı“BİZ”, Tiyatroadam yapımı “39 Buçuk Basamak” yer alıyor.


Şimdilerde Ankara’nın kalbi Etimesgut’da atıyor! 1. Uluslararası Kent Tiyatro Festivali, KentFest başlıyor.

The 1st International Kent Theater Festival-Etimesgut (KentFest), which will take place on October 11-26, welcomes 15 shows from 8 different countries at the 100th Year Republic Cultural Center (CKM). World-famous artists, original theater works, plays that will take the stage for the first time, young actors, masters who have left their mark on performing arts and more come together at KENTFEST.

The festival, which is planned to start on the anniversary of Ankara’s becoming the capital, will also host the opening play of the Kent Theater. Kent Theater actors will be on stage with Haldun Taner’s play “Vatan Kurtaran Şaban”…

The festival, where Deniz Göktaş will tell Ankara stories in his stand-up show, will bring the play “Alarme” by the legendary director of world theater Theodoros Terzopoulos to the audience. At KENTFEST; “Antony and Cleopatra”, a Portuguese-French co-production by Portuguese director Tiago Rodrigues, and ‘Never Odd or Even’ by Taldans (Mustafa Kaplan and Filiz Sızanlı), one of the most important representatives of contemporary dance in Turkey, together with Portuguese performance artists Sofia Dias and Vítor Roriz, Directed by Övül Avkıran-Mustafa Avkıran (MomoAct), Ballhaus Prinzenalle’s “NSU-There are Germans Among the Dead” is a powerful slap in the face to the festival from Germany and features Hakan Kurşun (computer, guitar, vocals), The extraordinary project “Regeneration Subdivided” by Eylem Pelit (bass) and Ediz Hafızoğlu (drums), “SIR” by TorkDance, whose interdisciplinary productions include dance, theater, music and installation disciplines, and “BLANC” by Vania Vaneau, a Brazilian choreographer living in France, Ermira Goro’s dance show “Sirens” from neighboring Greece, dancer and choreographer Bedirhan Dehmen and musician Cem Yıldız’s original production “BİZ”, which combines contemporary dance and live music and in which Mihran Tomasyan and Canberk Yıldız also dance, and Tiyatroadam’s production “39 Buçuk Basamak”.


Bedirhan Dehmen ‘BİZ’ Platformu 2024

Ankaralı Tatbikat Sahnesi, yeni oyunu “Batı Ekspresi”nin prömiyerini de yine Kentfest’te yapıyor. Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu’nun birlikte yönettikleri “Geçen Gün”, Nadir Sönmez’in yazıp yönettiği “Ama”; Şahika Tekand’ın yazıp yönettiği Stüdyo Oyuncularının oyunu “10 Adımda Unutmak” adlı etkileyici oyunu seyirciyle buluşacak diğer gösteriler arasında. Başka bir ilk ise, Ankara’nın Gordion’u üzerine hayata geçirilen bir proje… Yeşim Özsoy’un yönetiminde Gordion için yazılan üç oyun Kent Oyuncuları ile okuma tiyatrosu olarak gerçekleştirilecek.


Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşlikçioğlu 11 Ekimde başlayacak olan Uluslararası Kent Tiyatro Festivali” ile ilgili 100. Yıl Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde basın toplantısı düzenleyerek festival hakkında bilgilendirmelerde bulundu.

Bu yıl ilk kez 11-26 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek Uluslararası Kent Tiyatro Festivali-Etimesgut’un (KentFest) basın toplantısı, Etimesgut Belediye Başkanı ve Etimesgut Kent Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Erdal Beşikçioğlu; festivalin eş sanat yönetmenleri Övül AvkıranMustafa Avkıran ve Etim Kültür A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı İhsan Bahri Bellek’in katılımıyla 2 Ekim Çarşamba günü Metrohan’da gerçekleşti.

Basın toplantısında İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ve İBB Kültür Dairesi Başkanı T. Volkan Aslan da festival ekibini yalnız bırakmadı. Beşikçioğlu’nun teklifiyle hayata geçirilen KentFest, 15 gün boyunca Türkiye’den ve dünyanın dört bir yanından gelen hikâye anlatıcılarının gösterilerini, yaratıcı atölye çalışmalarını, ilham verici söyleşileri, konserleri ve seyirci sohbetlerini Ankara’da, Etimesgut’ta sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Sekiz ülkeden 15 etkileyici gösteriye CKM Kent Tiyatrosu Sahnesi’nde ev sahipliği yapacak olan festival kapsamında aynı zamanda Kent Tiyatrosu’nun açılış oyununun prömiyeri de gerçekleşecek. Gösteri sanatlarının tüm dallarını kucaklayan programıyla Ankaralılara uluslararası bir şenlik yaşatmaya ve hem şehrin hem de ülkenin sanat takvimine umut verici yeni bir soluk getirmeye hazırlanan KentFest’in biletleri Biletix’te ve Biletinial’da


kenttiyatrofestivali.com <

Cavaliére De La Tempéte: Anne Van Der Linden

Van Der Linden

Avis à toi, inquisiteur au chômedu, je viens de dénicher la dernière sorcière de Seine Saint Denis ! Anne Van der Linden qu’elle s’appelle et je te jure sur la tête à Satan qu’elle n’a nul besoin de grimoire ni de baguette magique pour te marabouter. Une once d’encre de Chine, un fond de jus d’acrylique, une poignée de poils de pinceaux et basta ! Pas de quoi faire bouillir la marmite mais bien assez pour te faire frémir le chaudron. Crois moi, mieux vaut ne pas avoir peur du bûcher si tu veux avoir des messes noires. Quant au Sabbat ? Ben, ça vient…

Thomas BERNARD

Née de l’autre côté de la Manche à la fin des 50’s, Anne Van Der Linden a un parcours qui tient plus de la descente aux Enfers que de l’ascension de l’Alpe d’Huez; désertion du giron familial , carapatage loin des beaux arts, expos dans des squats, éditions alternatives, banlieue et précarité. Mais à chacun sa croix- même si c’est à l’envers qu’elle doit se porter – ça n’empêche pas notre Circé de la Zone de se tailler une (mauvaise) réputation à la force du poignet.

Jeune peintre vouant un culte à l’abstraction, elle se défroque viteuf pour la figuration licencieuse et rejoint volontiers ce cher club des hérétiques qui compte Frida Kahlo et Roland Topor comme membres honorifiques. Dès les années 80, elle se coltine la scène underground avec le chanteur et perfomer de l’Apocalypse Jean-Louis Costes pour qui elle réalise des pochettes de disques et des décors entre deux prestations dans des « comédies musicales porno sociales ». Son style s’affûte au fil des années de galère – le trait autrefois proche de la gravure s’affine et les coups de brosse gagnent en liberté – mais l’inspiration transgressive reste la même : des femmes au corps puissants, meurtrières et nourricières, s’adonnent à différents sévices sur des mâles rarement consentants. Des visions blasphématoires et sacrilèges sur fond de décors domestiques où la Miss Sade du 93 débite tous les tabous (torture, mutilation, infanticide cannibalisme, auto dévoration et zoophilie) comme d’autres égrènent leur chapelet.

Pour exorciser nos pulsions les plus inavouables, cette Sybille en ZUP décortique la nature humaine à même la toile, trifouille les viscères avec le majeur, gratte la plaie du bouts des ongles et appuie très fort histoire que le pus en sorte. Et ouais, notre âme comme la peinture, ça sent toujours un peu mauvais.


ANNE VAN DER LINDEN CAVALIÈRE DE LA TEMPÊTE

White Rabbit Prod > Cavaliére De La Tempéte


Si la bave du crapaud n’atteint pas la blanche colombe, ça m’étonnerait fort qu’elle rate ta bibliothèque friande de maléfices pour les mirettes. Abracadabra, voilà que les éditions White Rabbit Prod sortent sous peu la plus importante monographie consacrée à l’œuvre d’Anne Van der Linden. Cavalière de la Tempête que ça s’appelle et tu trouveras dedans une flopée d’images tarabiscotées de l’âme, une sarabande de tableaux à se damner, des ribambelles de dessins infernaux, une tripotée de documents inédits mais maudits, le tout emballé par des textes pointus comme une queue diable de Frederika Abbate, romancière, essayiste et critique d’art déviant. Alors enfourche ton balai et file direction la librairie la plus proche, après un sacrifice de 35 euros sur l’autel du vice, tu auras enfin ta dose d’ envoûtements et de magie.


Resource: Fluide Glacial 2020

Fluide Glacial


Claude Grunspan “Peaux d’Anne” 2017

En attendant, petit concile au clair de lune avec les deux autrices :

Anne, dans le livre, un large panorama de vos œuvres nous est présenté et l’on découvre que vous êtes passée par pas mal d’étapes avant de trouver votre style caractéristique. Quand avez vous mis en place votre touche ? J’ai lu quelque part que vous aviez même eu une période abstraite , pourquoi y avoir renoncer ?

Anne Van der Linden : « Ma touche a pas mal évolué depuis les années 90, et continue à évoluer, j’ai eu une période où j’appliquais la couleur de la même manière que j’applique l’encre de mes dessins, cad des touches longues et fines, superposées ou croisées. Depuis quelques années j’utilise des brosses plus larges pour une touche en aplats juxtaposés ou se chevauchant, cela donne des contrastes plus forts, et l’espace est construit comme une maçonnerie.

Ma période abstraite, comme l’explique très bien Frédérika Abbate dans le livre, était comme une mise à plat, une volonté de repartir à zéro et de laisser les choses venir sans projet précis, sans références, en laissant les pulsions diriger l’action sans que le cerveau n’intervienne. J’ai laissé tomber parce que le résultat ne me satisfaisait pas, ca me déprimait même.

Et puis j’ai changé de vie, je me suis retrouvée à vivre seule et ça m’a donné envie de raconter des choses, de cette manière je suis revenue petit a petit à la figuration, d’abord sommaire et ébauchée, puis de plus en plus précise. »

On retrouve tout de même des choses présente des vos débuts ; le corps, le trivial (objets du quotidien, des lieux communs comme la cuisine, la salle de bain) puis apparaissent les difformités physiques, les monstres et toute une symbolique. Quand et comment apparaît ce nouveau vocabulaire ?

AVDL : « J’ai du regarder mes livres pour répondre à cette question: à priori ce serait à partir des années 2000. Mais l’évolution est lente et ne part pas d’une décision préalable, donc c’est difficile de trancher sur une date précise, ça peut venir d’un livre que j’ai lu, d’un texte que j’ai illustré, ce qui est sur c’est que j’ai toujours été intéressée par les mythologies, ce genre de représentation est dans la continuité de mon intérêt pour le corps et son langage, ce qu’on retrouve dans les mythes quelle que soit la période et la culture. »

Vos images sont très narratives. N’avez vous jamais eu envie d’en écrire ?

AVDL : « J’écrivais un peu à l’époque de la Vache bigarrée, j’avais un gout pour la littérature et des facilités, mais ce qui constituait finalement un handicap, pas réussi à me débarrasser des acquis, alors qu’avec l’image je partais pratiquement de zéro, j’ai pu formuler ce que j’avais en tête ou que je ressentais, d’une manière qui corresponde exactement à mon sentiment intérieur. »

L’undergound est il une terre d’asile favorable à une pratique de la peinture aussi radicale que la votre ?

AVDL : « Oui carrément! c’est idéal. On peut aussi créer dans son coin comme le font les artistes bruts ou outsider, l’avantage dans l’underground est qu’il fonctionne en réseau, c’est une micro société où les gens se connaissent tous, échangent leurs productions et leurs avis, c’est très stimulant, et très libre, il y a a un niveau de tolérance qu’on ne trouve pas ailleurs. C’est d’ailleurs aussi une des raisons d’être de l’underground, donner l’occasion aux artistes de s’exprimer librement. »

Vous sentez vous proche d’une certaine scène artistique alternative ? La quelle ? Vous sentez vous proche d’autres artistes ?

AVDL : « Comme je disais précédemment, je suis proche de cette scène liée à l’édition sérigraphie ou l’édition alternative comme Le Dernier Cri ou Bazooka , White Rabbit Prod, Bongoût, ou d’autres artistes éditeurs en France, au Danemark (Cult Pump), en Allemagne , au Portugal, aux USA avec l’art outsider, et d’autres. On se côtoie, on travaille ensemble, on s’éloigne mais on reste en connexion, surtout avec les réseaux sociaux, que ce soit en France ou à l’étranger. Ceci dit j’aime aussi le travail d’artistes qui ne sont pas « underground », j’aime toutes sortes d’artistes en fait, mon goût me porte plutôt vers la figure, il faut que l’image me raconte des histoires. A partir de là le champ est vaste. Je travaille aussi avec des poètes, j’aime bien dessiner en relation avec des textes, c’est très inspirant. »

Avec Allemane, vous avez créé la revue Freak Wave. C’est important pour vous de mettre en avant et de défendre le travail d’autres artistes ?

AVDL : « Oui, j’ai vraiment aimé faire ce travail de recherche d’artistes qui m’intéressent, et les mettre en valeur en les éditant dans la revue Freak wave était très satisfaisant. Une manière aussi de trouver une résonance avec mon propre travail.Ce fut une passionnante expérience, mais qui ne peut avoir qu’un temps si on veut aussi se consacrer à sa propre création. »

Frederika, quand et comment avez vous rencontré le travail d’Anne  ?

Frederika Abbate : «C’est Nicolas Le Bault qui m’a fait connaître la peinture d’Anne Van der Linden en me disant que c’était une artiste qu’il aime beaucoup et depuis longtemps. Cela doit faire quelques années et la rencontre s’est faite, si je me souviens bien, d’abord de manière livresque. J’ai été immédiatement fascinée et la première toile sur laquelle s’est portée mon attention est Couik  ! qui est pour moi très emblématique de son œuvre, comme cela est développé dans un chapitre de mon livre. Vous avez là le court-circuit, qui est sa marque de fabrique  : la curiosité de voir en l’autre se traduit dans sa peinture par le fait de l’ouvrir en deux, non pour le blesser mais pour surmonter la barrière entre soi et autrui. Et vous avez là aussi le mystère de la sexualité, le fait d’être humain sexué, coupé de l’autre sexe mais qu’on est aussi un peu. Car ce personnage est coupé en deux moitiés, une mâle l’autre femelle… En découvrant sa peinture, je me suis dit tout de suite que j’écrirai un jour un texte sur elle.

Ensuite, je l’ai vue à un vernissage d’une exposition qui n’était pas d’elle. Je connaissais son visage mais elle, elle ne me connaissait pas. Mais elle est venue vers moi et m’a donné une invitation parce que m’a-t-elle dit alors elle trouvait mon visage sympathique. J’étais contente parce que je n’avais pas osé l’aborder et j’ai alors saisi l’occasion pour lui dire que j’aime beaucoup son art.

J’ai vu pour la première fois en vrai ses premières peintures lors du vernissage de l’exposition Zoo en 2018 à la galerie Corinne Bonnet. J’ai un rapport très direct à l’art. Les œuvres me parlent (ou non). Et là, s’est engagé une sorte de dialogue en amont des mots, entre chaque toile que je regardais et moi, chaque dessin. J’avais l’impression d’entrer dans l’image, cette image m’accueillait. Je n’entendais plus ni ne voyais plus les gens autour alors qu’il y avait du monde, puisque c’était le vernissage. J’avais l’impression à la fois de découvrir quelque chose de radicalement nouveau et d’être aussi comme dans un univers dans lequel je me reconnaissais, qui me disait des choses réconfortantes. Je crois que c’est cela une grande force de son art  : il apporte du réconfort. Non pas parce que c’est cruel mais parce que c’est cru, les choses importantes sont enfin dévoilées. »

Cavalière de la Tempête compile non seulement des premières toiles inédites et des œuvres récentes en plus d’ un texte de présentation de l’oeuvre d’Anne mais aussi une longue biographie découpée en plusieurs étapes. C’était important pour vous de revenir sur toute la vie et la carrière d’Anne  ?

F.A : « Oui, très important, parce que quand on aime un artiste, un écrivain, on a envie d’être proche de lui, de connaître les données fondamentales de son parcours. J’ai envisagé sa vie comme j’envisage la mienne propre, c’est-à-dire axée uniquement sur l’art, comme l’écriture pour moi. J’ai voulu remonter à la source en quelque sorte. Rien de ce que vit un artiste est anodin, comme pour chacun d’ailleurs sauf que chez l’artiste cela laisse des traces visibles. Il n’y a rien d’anecdotique, de superficiel dans la trajectoire biographique dans le livre. Tout est en rapport avec sa peinture. Le cœur d’un artiste c’est sa création, rien d’autre. Et Anne Van der Linden peint avec sa vie, dès le début déjà où elle peint elle qui se cherche, sa famille. L’artiste a des antennes très affûtées et tout ce qu’il ressent du monde se mélange à sa vie propre. Sa vie propre passe dans sa création qui, à son tour, influe sur le cours de sa vie. C’est un chassé-croisé tissé très finement, ce qui se passe entre sa vie et sa création, entre sa création et le monde, l’air du temps, les violences du monde, comme aussi son rapport avec son public.

Cette vie, je l’ai traitée en romancière. Le roman a l’avantage sur la vie d’être concis, rapide,et de mettre du sens. C’est l’écriture qui permet l’ordonnancement, l’attrait. Anne en lisant le texte m’a dit une chose très belle qui m’a fait un grand plaisir, qu’elle était captivée par sa propre histoire. C’est pour moi un grand compliment. Si elle a dit cela, c’est que l’écriture a opéré une mise à distance entre elle et elle mais cette mise à distance est un rapprochement en vérité, une intimité plus profonde et un éclaircissement permis par les mots, par ma compréhension des choses. Et cela captivera aussi les lecteurs  ! »

Les toiles d’Anne sont bourrées d’histoires, retrouvez vous un peu des vôtres dans les siennes  ?

F.A : « Mon univers propre est très proche de celui d’Anne Van der Linden. Je me sens en intimité vive avec ses œuvres  : par le traitement du corps, de l’amour, de la sexualité, par le mystère de l’altérité qui nous captive. »


Thomas Bernard
Le Bourg, 24320 CHAPDEUIL
0784284135
pour FERRAILLE PRODUCTION
www.ferrailleprod.com
°Cathacrèseur d’Art Contemporain
pour FLUIDE GLACIAL
histoiresdecurater.tumblr.com
°Apophtegmique en Bande Dessinée
pour ActuaBD
www.actuabd.com
°Anacoluthier pour la Véranda
laveranda.bigcartel.com


La Solution Définitive Pour l’Armageddon : VENDETTA 10

Du 12 au 13 octobre 2024

Le légendaire salon de la micro-édition Vendetta ouvre ses portes pour la nouvelle saison, chers commi-maniacs. Le compte à rebours a commencé pour l’événement que vous pourrez visiter entre le 12 et le 13 octobre.

Sentez le feu et rappelez-vous que les espaces artistiques indépendants sont l’un des moyens les plus sérieux de nous libérer.

Le surréalisme vivant pour l’ère nouvelle, vive la LDC !

VENDETTA 10

Pendant deux jours, ce salon international du multiple et de la micro-édition regroupe celles et ceux qui fabriquent en dehors des sentiers battus.

Du 12 au 13 octobre 2024, le Dernier Cri organise Vendetta, salon international de micro-édition pour sa dixième édition. Pendant deux jours, il rassemble celles et ceux qui fabriquent de façon artisanale et indépendante ses éditions limitées, qui existent en dehors des sentiers battus de la distribution habituelle du livre : associations, ateliers, particulier·ères… pratiquant l’édition d’art, le do it yourself, le fanzinat ou l’auto-édition. 

Au fil de ses vingt-sept ans d’activisme, le Dernier Cri a tissé des liens en France et à l’étranger avec d’autres artistes, adeptes de ce style de publication.

En parallèle, le pendant musical Vendetta-Tatatata propose une soirée de concerts avec la salle de concerts l’Embobineuse dans le quartier de la Belle de Mai


Vendetta 04 @ Friche la Belle de Mai/L’Embobineuse 17.-18.12.2016. Marseille (France).

“Tout à fait, Vendetta est un festival international de micro-édition organisé par le Dernier Cri. Il fait converger des dizaines de collectifs de sérigraphes, d’ éditeurs, de dessinateurs à la Friche Belle de Mai à Marseille. C’ est l’ occasion de rencontrer des acteurs de l’ underground graphique qu’ il serait impossible d’ apercevoir autrement tellement le plus gros de leur vie se déroule dans un atelier ou une cave ! C’ est aussi le moment de venir en prendre plein la vue et de découvrir des tonnes de choses super qui sont parfaitement confidentielles. C’ est un festival extrêmement riche en images, livres et rencontres. Je pense qui si on y emmenait un directeur artistique de Euro RSCG (une grosse entreprise de publicité française) pour faire le tour des stands il aurait soudainement tellement honte de son métier qu’ il irait se couper la tête tout seul dans un parking sous-terrain.” -DAVE2000


Dessin : Colin Raff

Éditeur·ices invité·es :

Arrache toi un oeil (France) / LORE de quengo (France) / Nuvish + dom Luci (France) / GOTO production (France) / Atelier les animals (France) / les _succubes (Belgique) / la S + knock outsider (Belgique) / Disparate (France) / Dav Guedin (France) / Les machines + double serpent (France) / Emre Orhun (France) / CMA HONIKA (Macédoine) / vignaud mathilde (France) / sarcofaga (colombie ) / Cultpump (Danemark) / andy Bolus (UK) / SAD HOMOSEXUALS DRAWINGS (France) / collectif DdD (France) / Apprendre à tuer + E2 – sterput (Belgique) / BD CUL-BD COEUR = cizo (France) / Kinga Janiak + Zavka (Pologne) / La Générale Minérale (France) / Tendranus + Anaïs Longère + Marie Vahdat + louisa vahdat (France) / Or bor (Belgique) / Amandine Brûlée (France) / Imagora (France) / suliane hamon + fatigue suspecte (France) / sam ectoplasme (France) / Simon Le Lagadec + klara gai (France) / paris print club (France) / le mat nils bertho (France) / Lagon (France) / Dave 2000 (France) / La voix de satan (France) / Coeur sur toi (France) / Le dernier cri (France) / l’articho (France) / L’organisation de la chute (France) / Patrick Jannin (France) / Piet du congo (Belgique) / Max Texier + Le Point d’Orgue (France) / Carotideae (France) / mauvais profil (France) / éditions azulil (France) / Le singe batteur (fr) / Maxi Cat Sérigraphie (fr) / maic baxane (fr) / sarah-barthe (fr) / Bus Stop Press + marina margarina (fr) / Chott Press + editions automne (fr) / Même Pas Mal (fr) / Moolinex (fr) / DOOM PATROL = iam Cassar, Christopher Green, Thomas Chauzy, Étienne Oudin, Dimitri Milbr (fr) / le Dernier Cri (fr) / lok zine (italie) / Pole-ka + vice de forme (fr) / Prysm Edition ( fr) / Julien Gardon (fr) / siroz (fr) / petit comité del terror (espagne) / Julie legrand ( fr) / Subseri (italie) / Super Issue (fr) / Sam + ju RICTUS (fr) / Timeless (fr) / Zitrance (fr) / Xoxo +ERROR.tpg( fr) / Mark Pawson/Disinfotainment (uk)..


Petit Théâtre et Grand Capharnaüm !

“Exactly, Vendetta is an international micro-publishing festival organized by Dernier Cri. It brings together dozens of collectives of screenprinters, publishers and illustrators at Marseille’s Friche Belle de Mai. It’s a chance to meet some of the key players in the graphic arts underground, who would otherwise be impossible to spot because most of their lives take place in a workshop or cellar! It’s also a time to come and take in the sights and discover tons of great things that are perfectly confidential. It’s a festival extremely rich in images, books and encounters. I think that if you took an art director from Euro RSCG (a big French advertising company) on a tour of the stands, he’d suddenly be so ashamed of his job that he’d go and cut off his own head in an underground parking lot.” -DAVE2000


From October 12 to 13, 2024 / Poster art by Colin Raff

Restez à l’écoute pour des mises à jour

VENDETTA 10 > Salon du multiple et de la micro-édition

No Rizo Just Sickscreen > Le Dernier Cri


Vendetta #6, Marseille 2018

The legendary micro-publishing fair Vendetta is opening its door for new season, dear commi-maniacs. The countdown has begun for the event that can be visited between October 12-13.

Feel the energy and remember that independent art spaces are one of the most serious actions to liberate us.

Living surrealism for the new age, long live LDC!

For two days, this international trade show for multiple and micro-publishing brings together those who make things off the beaten track.

From October 12 to 13, 2024, Dernier Cri organizes Vendetta, an international trade fair for micro-publishing, for its tenth edition. For two days, it brings together all those who produce limited editions by hand and independently, who exist off the beaten track of the usual book distribution: associations, workshops, individuals… practicing art publishing, do it yourself, fanzinat or self-publishing.

Over the course of its twenty-seven years of activism, Dernier Cri has forged links in France and abroad with other artists who are adept at this style of publication.

In parallel, the musical counterpart Vendetta-Tatatata offers an evening of concerts with the Embobineuse concert hall in the Belle de Mai district.


Petit Théâtre et Grand Capharnaüm !

Restez à l’écoute pour des mises à jour

VENDETTA 10 > Salon du multiple et de la micro-édition

No Rizo Just Sickscreen > Le Dernier Cri

Guest artists & publishers:

Arrache toi un oeil (France) / LORE de quengo (France) / Nuvish + dom Luci (France) / GOTO production (France) / Atelier les animals (France) / les _succubes (Belgique) / la S + knock outsider (Belgique) / Disparate (France) / Dav Guedin (France) / Les machines + double serpent (France) / Emre Orhun (France) / CMA HONIKA (Macédoine) / vignaud mathilde (France) / sarcofaga (colombie ) / Cultpump (Danemark) / andy Bolus (UK) / SAD HOMOSEXUALS DRAWINGS (France) / collectif DdD (France) / Apprendre à tuer + E2 – sterput (Belgique) / BD CUL-BD COEUR = cizo (France) / Kinga Janiak + Zavka (Pologne) / La Générale Minérale (France) / Tendranus + Anaïs Longère + Marie Vahdat + louisa vahdat (France) / Or bor (Belgique) / Amandine Brûlée (France) / Imagora (France) / suliane hamon + fatigue suspecte (France) / sam ectoplasme (France) / Simon Le Lagadec + klara gai (France) / paris print club (France) / le mat nils bertho (France) / Lagon (France) / Dave 2000 (France) / La voix de satan (France) / Coeur sur toi (France) / Le dernier cri (France) / l’articho (France) / L’organisation de la chute (France) / Patrick Jannin (France) / Piet du congo (Belgique) / Max Texier + Le Point d’Orgue (France) / Carotideae (France) / mauvais profil (France) / éditions azulil (France) / Le singe batteur (fr) / Maxi Cat Sérigraphie (fr) / maic baxane (fr) / sarah-barthe (fr) / Bus Stop Press + marina margarina (fr) / Chott Press + editions automne (fr) / Même Pas Mal (fr) / Moolinex (fr) / DOOM PATROL = iam Cassar, Christopher Green, Thomas Chauzy, Étienne Oudin, Dimitri Milbr (fr) / le Dernier Cri (fr) / lok zine (italie) / Pole-ka + vice de forme (fr) / Prysm Edition ( fr) / Julien Gardon (fr) / siroz (fr) / petit comité del terror (espagne) / Julie legrand ( fr) / Subseri (italie) / Super Issue (fr) / Sam + ju RICTUS (fr) / Timeless (fr) / Zitrance (fr) / Xoxo +ERROR.tpg( fr) / Mark Pawson/Disinfotainment (uk)..


Dans ce nouvel épisode, on pousse les portes du dernier cri, maison de micro-édition underground pilotée par le terroriste graphique Pakito Bolino.

Don’t forget to visit &
buy some books and prints !

LE DERNIER CRI, 41 Rue jobin, 13003 Marseille

www.lederniercri.org

Battal Gazi Diyarından Kader Genç

Kader Genç 25
Kader Genç ‘İsimsiz’ Kağıt üzerine suluboya akrilik, 24.5×18.8cm, 2018

Anlam peşinde olma, Tema etrafında stabilleşme, İsimli göndermelere entegre olma Resmin akışına taş koyma gibi geliyor bana artık. Modalaşmış her tür yaklaşımın beklenmedik olana ket vurduğunu düşünüyorum.

“Yaşasaydı sevgili Van Gogh’un hâlâ kulağı kanar ve kesilen parçası hâlâ acı çekerdi. Bu kadar kolaydan sanat üretmenin önünün açıldığı ve asıl meseleyi sırtlananların demode görüldüğü başka bir dönem yoktur diyemesem de en sert koşulların yaşandığı, görmezden gelinmelere maruz bırakıldığı çağda olduğumuzu söylemek isterim.”

  • Ressamın işi, kendisine miras olarak bırakılmış form problemini ödev olarak devralıp yola devam etmektir.
  • Sanatın gösterdiğini görme zahmetinin adayı olunmadan sanatçı olunmaz.
  • Mimesis (taklit), başlangıcından beri doğanın bir soyutlamasıdır.
  • Zamanımızın aşırı düzenlenmiş sanat dünyası, eser yerine çöp üretmektedir denebilir.
  • Sanat anlamı taşımaz, taşımamalıdır.
  • Sanat, duyusal dilin imkanındaki ontolojik etkidir.

Sabahattin Tuncer’in nefis Sanat ve Resim yorumlarıyla bu paylaşımı yapmak istedim. Kendisinden çok şey öğrendik. Okul dışında bu kişilerle olmak bizler için olağanüstü bir şanstı. Yeniden hatırlamak ve hatırlatmak için not düşme istemi Güleryüz’ün de gidişinden sonra oldu açıkçası. Gerçek Ressamların aramızdan ayrılışı beni derinden üzer. Buralı yahut Oralı olması mühim değil. Ustalar bizim rehberimizdir. Dilimiz ortaktır. Yolumuzun arızalarını onlardan öngörürüz. Sanatın ne olduğunu onların tecrübeleriyle pekiştiririz. İyi ki Varlar. Hep Yaşayacaklar.

Kader Genç ‘Desenler’ 2024
Kader Genç ‘Desenler’ 2024
Kader Genç ‘Desenler’ 2024
Kader Genç ‘Desenler’ 2024
Kader Genç ‘Desenler’ 2024
Kader Genç ‘Desenler’ 2024
Kader Genç ‘Desenler’ 2024

Anlam peşinde olma, Tema etrafında stabilleşme, İsimli göndermelere entegre olma Resmin akışına taş koyma gibi geliyor bana artık. Modalaşmış her tür yaklaşımın beklenmedik olana ket vurduğunu düşünüyorum. Arayışın bir muamma, kabullenmenin bir biat olduğu kanaatindeyim. İnsan ancak kendi bilinmezliklerini kurcalamaya koyulduğunda hikayesini oluşturuyor. Bu da toplumdan hiç de kopuk olmayan bir mesele. Resim işte oralarda bir yerlerde gizli. İnsan resmiyle haşır neşir olunca konuşmayı bırakmamız gerek. Doğa’da kendi olmayan, taklit ve öykünme hali bir yana, resim sanatının form edinme girişimi olarak elimizden bir uzuv gibi çıkan çizgi malzemesi soyuttur ama maksadı görünür kılmaktır olup biteni. Dolayısıyla itiraf etmem gerekirse ben de bilmiyorum . Sadece Neden’lerim ve Nasıl’larım var. Fakat elbette sebeplendiğim şeylerin tarifini zorluyorum. Desen bunun için çok güçlü bir araç. Desensiz ressam olunmaz. Kimliğin en özel ve şahsi tarafı onunla oluşuyor.

RESSAM KADER GENÇ


Kader Genç: Bedenin Hâlleri ve Politikası

Kader Genç

“Galerilerin ve küratörlerin komik denecek şekilde ressamı ikinci planda bırakıp, sanatçılık oynayan garip bir güruhu cilalayarak ortaya fırlatıldığı post bir süreçten geçiyoruz.”

Pathos dergisi için yapılan söyleşi dosyasından 2019

Figürlerini gerçekliğe sadık kalarak işlediğin önceki sergilerinden farklı olarak, “Kâğıt” isimli son serginde figürün bütünlüğünü, biçimini bozmak, hatta parçalamak gibi bir tutum içinde olduğunu görüyorum.

Aslında bu tutumla yapmayı hedeflediğim herhangi bir şey yok. Bu bir tutum da değil. Mevcut durumun beni iterek getirmiş ve bırakmış olduğu bir karmaşa içinden hayata bakıyorum. Öyle bakan biri ancak böyle görür kanısındayım. Kendimle ilgili büyük bir memnuniyetsizlik içerisindeyim son zamanlarda ve bu nedenle sürekli bir şeyleri denemekle meşgulüm, deneyerek bir takım şeyleri çözümlemeyi arzu ediyorum ama çözümlemeye çalıştığım şeyde de saplanıp kalmam gibi bir durum söz konusu değil. Bu genişleyen bilgi ekseninde çember açıldıkça ben daha da küçüldüm, dolayısıyla gereksinim duyduklarım da değişti. Korkularını ancak çalışmanın dinamizmi içinde dizginleyebilenlerdenim. Aldığım eğitim ve resimsel mizacımdan ötürü doğaya olabildiğince sadık bir üslubum var. Yani izlemeyi seviyorum. Göz kabartmayı seviyorum çevreme, aslında bu sevmek de değil, bir tür alışkanlık ve davranış biçimi. Yaşamımdaki dalgalanmalar, toplumsal olarak olup bitenler tematik bağlamda beni bir takım açmazlara itti. Bu nedenlerden ötürü figürü olabildiğince güzelliyerek izah etmek ya da bir bütün içerisinde yüzeyde yığınlar halinde göstermeye çalışmak benim için yeterliliğini kaybetti, böylece daha parçalanmış, daha ucubemsi figürler resmimde belirmeye başladı.

Okumayı çok sevdim ve ilk etki kanalım edebiyat olmuştur diyebilirim. Okuduklarım çocukluğumdan beri hep beni çok etkiledi, bu nedenle yüzeylerimin hep senaryoları, figürlerimin de rolleri vardı.  Bende fikir hep önde gelir ve biçimi tetikler. Buna karşın fikri göstergeye dönüştürme aşaması tamamen plastik bir mevzu olduğu için desenim ne kadar iyi olursa içeriğimi de o kadar iyi aktarabildiğime inanıyorum. Dolayısıyla resim süreci bende kolay, basit ve “yaptım oldu” eminliği taşıyan bir şey değil. Ben kurgulamaya çalıştığım yüzeyle paslaşırım. Zaman zaman da bu yüzden resimlerim uzun bir bekleme sürecine girer. Bu nedenle figürlerde onlara yüklemiş olduğum anlamları belirlerken fikir demini alana kadar uğraşırım. Bazen resmin kendi süreci beni yönlendiriyor, bazen de fikrimin netliği daha kararlı hamleler yapmama vesile olabiliyor. Ama son dönem resimlerimde mevzu böyle gitmedi, tamamen sürece dayalı işler ortaya koydum, yüzey beni yönlendirdi, resimler nerde bitti dediyse süreci orda kestim, figür nerde kendini eksik bırakmamı istediğini gösterdiyse orda durdum, tüm bunlar da figürün bütünlüğü ile oynamama olanak tanıdı. 

Kader Genç, 2020

‘Gezi’ yeni neslin 12 Eylülü’dür. Bizim jenerasyonumuzun milâdıdır. Çok şey yaşandı, ölümlere alıştırıldık ve olağanmış, normalmiş gibi gelmeye başladı patlayan bombalar. İnsanlar parçalandı ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi sokakları yıkayıp yine o yollarda yürüdük.

Önceki sergilerin hep kâğıt ve tual karışık sergilerdi, arka arkaya açtığın son iki serginin sadece kâğıt işlerden oluşmasının tam da bu deneme mevzusu ile bağlantısını açar mısın?

 Dürüst olacak olursam bu bağlantı aslında biraz da benim bencil olmamla ilgili ama bunun dışında başka bir manası da var elbette. Figürlerimdeki kırılganlık, konularımdaki hassasiyet ve ajitatif damarı tual gibi gözümde tapınağa dönüştürdüğüm bir malzemeyle izah etmeye çalışmam, hedeflediğim ve bir an önce gösterme arzusunda olduğum resimlerin serüvenini uzatacaktı ve belki de daha tamamlanmış, belki de bayatlamış, bilindik sonuçlarımla izleyici karşılarında olacaktım. Oysa ben o ilk heyecanı gösterme peşindeydim. Daha çabuk, daha jestüel… Duygu gibi, kaygı gibi geldi mi insanı saran bu ruh halinin yansımalarını defterlerime aktarışım, kâğıtla kurduğum ilişkide koşulsuz bir sadakat, barışıklık ve yalansızlık içeriyor. Orada neysem oyum. İnsanların da beni buradan görmesini istedim. Kâğıt kırılgandır, yırtılabilecek kadar naif bir malzemedir ve her zaman arka cebimde mevcuttur. Kendimi öz olarak izah edebildiğim saha kâğıttır, burada da hem plastik hem tematik bağlamda bir dönüşüm evresi içerisinde olduğum için bunu en olduğu gibi, en gerçek şekilde ve en rahat hissettiğim hâlde gerçekleştirebileceğim alanı seçtim. Ben tuale başlarken her şeyi belirleyerek başlıyorum, doğaçlama bir tualim yoktur, en azından aynayı koyarım önüme. Kâğıtsa bana başka türlü olanaklar tanıdığı için üzerinde debelenebiliyorum, olmadığında defteri kapayıp erteleyebiliyorum, en sonunda da açmazda kalırsam yırtıp atabiliyorum. Son sergide de madem bu kadar sert bir giriş yapıyorum, olabildiğince saf, pak, kendim gibi olabilmek için kâğıdı seçtim. Aslında seçtim değil, tüm bu saydıklarım zaten kendilerini bir bir defterlerimde göstermiş oldular. Zaman zaman defterlerimden kesip aldığım, zaman zaman da büyük kâğıtlara yine aynı solukta yaklaşarak yaptığım işleri ortaya koymayı tercih ettim.


Kader Genç “Kurmacalar” sergisinden, 20 Ekim-20 Kasım 2021

Bir nesil Iktidarın otoritesiyle büyüdü. Toplumsal yaşama el koyanların gücü asalak ve uyuşuk bir çoğunluğun müsadesiyle gerçekleştiyse bu ülkede sanat alanının da bu biçim dejenere oluşunu çokta şey etmemek gerekir herhalde. Bazen gözlerim acıyor. Kötünün, devlet masalarında yer buluşu gibi, şatafatlı ve markalaşmış mekanların duvarlarında asılı oluşuna şahit olduğumda. Merak ediyorum insan (ressam) kendine neden ve nasıl yalan söyler ?


Kader Genç, 2020

Daha önce belirttiğine göre son sergin bir hedef doğrultusunda değil etki tepki şeklinde ortaya çıktı. Peki bu tepkinin sonucu olan işlerine izleyenin tepkisi ne ve sendeki etkisi nasıl oldu?

Akademi çevresinde fikrine müthiş merak ve saygıyla baktığım insanlardan kendimce yeni bir bakış açısı oluşturduğuma dair birtakım eleştiriler aldım. Bence ressamlar, önce ressamlar için sergi yapar. Ben inandığım ve değer verdiğim bir ressamın resmimin karşısına geçip söyleyeceği şeyle ilgilenirim, bunu önemserim çünkü kaygılarımız ortaktır. Tabi geçim derdimiz de var. Kulak kabarttığım yalnızca itibarlı bir tutumla ressamlık kariyerimi sürdürmekken maalesef bu piyasanın sahnesinde de kendime bir yer bulmak zorundayım. Maalesef diyorum çünkü galerilerin ve küratörlerin komik denecek şekilde ressamı ikinci planda bırakıp, sanatçılık oynayan garip bir güruhu cilalayarak ortaya fırlatıldığı post bir süreçten geçiyoruz. Açıkçası piyasada işlerimin nasıl bir tepki göreceği içimi gıdıklıyordu, ama şaşırtıcı bir şekilde özellikle beşinci sergide yaptığım işler az çok karşılık buldu diyebilirim. Eleştiriler de iyiydi ama midesi bulanan birçok koleksiyonerin bana, hastalanmış ve tedavisi mümkün olmayan bir delilik sürecinde olduğumu hissettirecek uzaklıktan baktığını da gördüm. Zaman zaman gücendim tabi ama gelip geçiyor bu tip duygular.  Ben yeni diye bir şeye inanmıyorum. Yeni; yinelenen ve kişinin binlerce kez tekrar edilmiş bir sözü kendince söylediği bir yenilemedir. Yeni her zaman ressamın kafasında bir soru işaretidir, hem kendini tekrar etmemesi hem de duyargalarını tıkayıp kendini en özgün sanmaması için olmak zorundadır. Koca bir sanat tarihi var omuzlarımızda, her zaman bir öncekine eklenerek yolumuzu kuruyoruz. Benim gibi figüratif dilden yola çıkanlar bilir, binlerce yıllık bu miras üzerine, piyasanın şatafatlı ve neon ışıklarıyla donatılmış arenalarından değil, atölyenin insanın üzerine bir beddua gibi sinen yalnızlığından ancak değer görür bir izlek ekleyebiliriz.  Yani popüler davranışlar bana göre değil kısacası. Ben resmimle hesaplaşmamı derin soluklar eşliğinde yapıyorum ve resmimi bu samimiyette göstermeye çalışıyorum. Beni anlayanlar da zaten resimlerimdeki tavrın nerden nereye, nasıl esnediğini ve daha ne kadar gidebileceğini kestirecek görüye sahip olanlardır. Ben de bu duruma kendimi hazırlayarak açtım son sergimi, önceki dönemlerimde yaptığım işlere tanık olan ve inanan izleyicinin yüzünde, bu işlerimle de aynı samimiyeti yakalayabildiğimi gördüm. Buna ek olarak izleyenin yüzünden iğreti olduğunu okumak da beni mutlu etti. Çünkü izleyenin yaşadığı dönemle biraz daha yüzleşmesine vesile olduğumu hissettim. Bu resimler durup dururken veya sadece kendi ruhsal rehavetimin geriliminden çıkmadı. ‘Gezi’ yeni neslin 12 Eylülü’dür. Bizim jenerasyonumuzun milâdıdır. Çok şey yaşandı, ölümlere alıştırıldık ve olağanmış, normalmiş gibi gelmeye başladı patlayan bombalar. İnsanlar parçalandı ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi sokakları yıkayıp yine o yollarda yürüdük. Kentlerin belleklerini sildiler, yüzünü gözünü beton yaptılar.  Ben bundan zihinsel ve duyusal olarak tiksinti duydum ve göçebeliğe başladım. Atölyemi taşıdım. Son yerleşkem şimdilik Gümüşlük.  Buradan da hala oraya doğru seslenebileceğimi göstermeye çalıştım bu son işlerde.


Art Column – Sanat Sütunu 2024

Çocukluğumdan beri resim hayatımda var. Babam teknisyendi, kendisinin yaptığı teksir kâğıtlarından defterlerim olurdu hep, ben de bu defterlere çizimler yapardım. Bir de hatırımda kalan çamaşır mandalları var. Annemin çamaşır mandallarını bir araya getirerek insan figürleri oluştururdum, bu çok sevdiğim bir oyundu. Zaman zaman da bu figürleri model alarak çizimler yapardım. Resimdeki yeteneğimi ilk olarak ilkokul öğretmenim keşfetti, o zamanlar resim benim için saplantılı bir uğraş değildi, her çocuk kadar resim yapıyordum ve farklı birçok şeye merak içindeydim. Ortaokulda ise resim öğretmenimin de yönlendirmesiyle resim benim için farklı bir hâl aldı ve Güzel Sanatlar Lisesi’ne girdim. Bu dönemde yapmayı arzu ettiğim şey netleşti, maksadım insanla ilgilenmekti, figür resmi yapmak. Zaten resim öğrenmek istiyorsanız ve bir de figüratif damardan bir rota oluşturacaksanız adres belliydi. Mimar Sinan sınavlarına girdim ve arzu ettiğim atölyeyi seçtim. Bundan sonra resimle düşünmeye başlamış oldum.


Kader Genç, “Karşılaşma/Encounter” Tüyb/Oil on Canvas, 50x50cm 2020

Renk sorunsalı hayatıma burada keşfettiğim maviyle, toprağın sarısıyla girdi açıkçası. Sanatçının köylüsüymüş, kentlisiymiş gibi kalıplara inanmadığımı söyleyebilirim.

Kentli bir ressam olmak ve kent dışında, hatta köyde resim yapmak konusunda neler söyleyebilirsin?    

Öncelikle Gümüşlük için köy demek zor artık, köylüsü köylü olsa da yaşayanlarının çoğu oradan buradan benim gibi gelmiş insanlar. Aslında benim için burası küçük bir Cihangir ve nasıl ki İstanbul’dayken o çevreler az uğrak yerlerimdiyse şimdi burada da öyle. Burası büyük bir sirk. Tabi bunun yanı sıra müthiş insanlar da var. Aklına fikrine danışmaktan keyif aldığım ve deneyimlerinden çok şey kendime kattığım insanlar, Yavuz Tanyeli mesela.  Bu nedenle buranın goygoycu çevresiyle çok ilgilenmedim, benim için önemli olan üç beş insanla iletişim halinde kaldım. Benim buraya gelirken ki amacım sadece Gümüşlük’ün coğrafyasından faydalanmak ve biraz daha sakin yaşamaktı. Bunların dışında şu bir gerçek ki sanat ancak devinimin olduğu yerde olur ve bu devinim her zaman olduğu gibi günümüzde de kentlerdedir. Ben kente küsmedim, özellikle İstanbul’a kulaklarımı ve gözlerimi kapamadım. Kendimle yüzleşebilmek, kendimde tıkanık bulduğum alanları çözmek ve farkında olmadığım eksikliklerimi aydınlığa kavuşturmak için bu inzivayı tercih ettim. Kentten kopmadım, yine orada olup bitenler konum oldu, gözlerim hep oradaydı ama bunlara eklenen ve göz ardı edemeyeceğim bir ben olgusu da mevcuttu. Bu yalnızlık olmasaydı bu olguyla ilgilenemezdim, yalnızlık arabesk bir tutum değil, tam tersine insanın kendini keşfi için olmazsa olmazı. Şu klişeden hoşlanmıyorum “Mühim olan kalabalıkta yalnız kalmayı başarabilmektir” bu bana komik geliyor artık. Renk sorunsalı hayatıma burada keşfettiğim maviyle, toprağın sarısıyla girdi açıkçası. Sanatçının köylüsüymüş, kentlisiymiş gibi kalıplara inanmadığımı söyleyebilirim. Burada yaşadığım süre içinde kent özlemimi giderebilmek adına yaptığım her yolculuktan ve kaldığım şehirlerden, resmimi besleyen birçok malzemeyle döndüm. Yaratıcı kişi için hareket olmazsa olmazdır, ben zaten hiçbir zaman tam bir kopuş yaşamadığım için kendi adıma böyle bir ayrım yapamıyorum.

“Silo Qiz – Xylouris” küyb. 70x100cm 2020

Bende zaten doğuştan empoze edilmiş bir kimlik var, ailemin geldiği yerden, etnik bağlarımdan tutun da kendimi kimlerin arasında konumlandırdığıma bakacak olursanız kendiliğinden oluşan politik bir duruşa sahibim.

Alevi bir aileden geliyorum. Çocukluğumdan hatırladığım, yüzümü ekşiten sevimsiz anılarım da mevcut. Her neyse. Politik duruşumu propaganda vari bir şekilde ortaya koyduğum geçmiş zamanlar da var. Daha sembolün, imgenin, simgenin ne demek olduğunu bilmediğim, çok heyecanlı olduğum dönemlerde elini sımsıkı yumruk yapmış figürlerim ya da ayaktakımını konu edindiğim resimlerim de oldu. Şu an onlara bir yandan tebessümle baksam da bir yandan da iyi ki yapmışım diyorum. Ama zamanla benim için gerçeklik değişti, kendi yakaladığım estetik kaygılarım içerisinde politik duruşum gizlendi, yol yordam değişti. Zaten çürüyen, yozlaşan ve her şeyin gitgide bozulduğu bir çağ ve toplumda doğru adım atmanın, doğru hamleler yapmanın,  kendi başına politik bir duruş olduğuna inanıyorum artık. Fakat bunları yaparken de kolay anlaşılır olmaktan uzaklaştım. Hâl böyle olunca anlatmak istediğim tavır ve taraf olduğum noktadan seslenmek için kendi malzemelerimi aramaya başladım. İlk elemanım figür oldu elbette, ancak figürü eğip bükerken, zayıflaştırırken, iri yarı bir kütleye dönüştürürken, daha da çirkin hale sokarken zaten muhalif kalıyorum. Her şeyin yaldızlarla boyandığı ve şatafatlı hale getirildiği bir sistem içerisinde çarka bu şekilde çomak sokmak, yani kendi kemikleşmiş figürlerimle o yaldızı kazımak beni tatmin ediyor.

Kader Genç, 180x300cm tüyb 2017 Rasim Özkanca koleksiyonu

…tüm bu süreçlerinde kendini yakın hissettiğin veya etkilendiğin ustalar kimler?  

Her zaman söylediğim bir şey var; benim mevzum İstanbullu olmak, İstanbul’da okumak, Mimar Sinanlı olmak değildi, hedeflediğim ve tercih ettiğim bir izlek vardı. Bu izleği oluşturabileceğim isim de Neş’e Erdok’du, dolayısıyla hemen onun atölyesine gittim ve akademide onunla çalışmaya başladım. Tercih ettiğim bu isimden dolayı estetik gamlarım çok erken yaşta biçimlenmeye başladı. Bu tercihim aynı zamanda beni desenci kıldı ve forma karşı daha hassas bir tutum elde ettim. Hassaslıktan kastım formun gerçekliğine sadakat, bir formun gerçekliğine sadık olarak onu yapılandırmadan bozamazsın da. Deforme zoraki oluşamaz, tersine bilginin denetiminde kendisini gösterebilir, bu nedenle yapı bozmak her babayiğidin harcı değildir. Çok mutluyum ki bu konuda ben de Neş’e Erdok gibi biriyle hareket edebildim. Ayrıca üniversite boyunca Ahmet Umur Deniz, Nedret Sekban gibi çok değerli hocalarla çalıştım. Tabi üniversite dönemimde girip çıktığım ortamlar da belli olmaya başladı. Sabahattin (Tuncer) abi ve Sezai (Özdemir) abi iyi ki tanımışım dediğim ustalardı. Bugün Yavuz (Tanyeli) abiyle oturup resim konuşuyor olmak da müthiş bir paylaşım. Kendi dönemdaşlarımdan da çok sevdiğim dostlarım var tabi. Bunun yanı sıra sanat tarihinin köşe taşları diyebileceğimiz bir takım isimler beni çok etkiledi. Bunlardan biri Goya, bir diğeri Rembrandt. Goya’nın karanlığı, Rembrandt’ın pentürü, El Greco’nun maniyeri beni çok etkiledi. Bunlar aslında her ressam olmak isteyenin bahsedebileceği isimler, beni çok daha spesifik bağlamda etkileyen ressamlarda oldu elbette, bununla beraber dün ilgilenmediğim ama bugün müthiş merakla izlediğim isimler de oluyor. Son dönemlerde Alman ekspresyonizmiyle haşır neşirim. Bu Stuttgard’da gördüğüm bir sergiyle başladı ve Otto Dix’le merkezime oturdu. Almanların dinamizmi beni sıkı bir şekilde tokatladı, figüratif dil üzerinden resme dair başka türlü kaygıların olabileceğini gördüm ve pentürümün nasıl esneyebileceğini düşünmeye başladım. Bunun yanı sıra genel olarak İspanyol geleneğine kendimi çok yakın hissediyorum.

Van Gogh’un Acı Çeken Kulağı’ TÜYB 20x20cm 2018

Yerin Kulağı > KADER GENÇ


Rock Against the World: LES FRERES TYRAN

Les Freres Tyran

Un entre deux guerres immergé dans la violence et le mystique. LES FRERES TYRAN ont récidivé, chers mélomanes : Un nouveau clip et un nouvel album du duo déjanté vous attendent.

Les Frères Tyran ont été une des très grosse surprise musicales en avril 2019. En effet lors de fouilles “Internétiques” ou “Webologogiques”, au choix, on a croisé les riffs de ces deux joyeux empêcheurs de tourner en rond dans la musique.

A la première écoute, première claque.

Là on partait pour un univers aux ambiances entre Murnau et Ferré l’anarchiste des années passées (et pourtant bien d’aujourd’hui)…

Un entre deux guerres immergé dans la violence et le mystique.


2024
Les Frères TYRAN ‘TOUTATAC’ 2024

NOUVEL ALBUM TOUTATAC

SORTIE PLATEFORMES ET CD

JEUDI 26 SEPTEMBRE

FRERES TYRAN ‘La Mobilisation’ 2021

Bonne rentrée à tous ! Si vous voulez vous offrir La mobilisation des FRERES TYRAN, ça tombe bien, il nous en reste. Envoyez nous un mail sur lesfrerestyran@gmail.com


LES FRERES TYRAN, 2019
LES FRERES TYRAN ‘LE BONIMENTEUR’ 2022

Etre mobilisé n’est-il pas juste le fait de rester vigilent à ce qui peut nous détruire. Les artistes se doivent de trouver leur propre voie pour rester authentiques.

Un poil à gratter musicale, excitant et rafraîchissant dirait-on, oui mais à base d’absinthe. Ce denier ingrédient est là pour le vertige, histoire de prendre de la hauteur. L’ivresse est un ressenti qui vous saisit dès le premier titre. Qui aurait cru que les Années 20 aurait été aussi similaire avec nos années actuelles. Latitude positivement lascives et rock, dans nos temps nombrilistes, qui noient aussi l’humain si on ne garde pas un œil ouvert.

Il s’agit bien d’un acte de foi en la liberté, qui émane des titres de Frères Tyran. Le ton direz-vous… Eh bien il est à la hauteur du défis qui face à nous. Le but, éviter les entre-soi pour surmonter les connivences supposées ou réelles. Etre mobilisé n’est-il pas juste le fait de rester vigilent à ce qui peut nous détruire. Les artistes se doivent de trouver leur propre voie pour rester authentiques. Alors là, avec cet album, nos compères les Frères Tyran y sont. Il ne nous manque plus que le partage avec la scène comme médiatrice d’émotions vraies.

Qui nous a mis dans ces bocaux ?

Leur rock psyché n’y est pas étranger. Les boucles montées comme des rosettes de lacets, vous embarque les neurones. Les paradoxes sont multiples et s’emmêlent ; ils sont notre quotidien. Nous pouvons crouler sous les produits de toutes sortes et pourtant nous avons de plus en plus les deux pieds dans le marché noir.

Serait-ce que nous nous sommes allié à la facilité de consommer jusqu’au gavage ?

Tout cela est le carburant des Frères Tyran, les travers de l’humain et ses humeurs qui influent sur les événements.

Resource: Chronique par Guillaume Dubost et Stéphane Pérault, Lust 4live webzine Mai 2020


LES FRERES TYRAN – “En direct” LIVE. Assomniak, L’Arépépé – Saint-Cadou (29)

> LES FRERES TYRAN

> TOUTATAC


Burak Bayülgen: Austin Hermit ve Paranormal Fenomenoloji

Tehlikeli adam Burak

AUSTIN HERMIT

Burak Bayülgen

What else does it offer
to the azymous wafer
o’ an Austin hermit
and his pentecostal portent
with the viscounts on the spot
who jesuitically herald
the invalid light or soot,
maybe Lilith and Cain
‘s gooch a seed will reign
the Juidcium crusis
for a wretched in jaundice
the malice o’ an apprentice
with the last words in his deathbed?


Burak Bayülgen ile “Destination Fear: Trail to Terror” filmi üzerinden “Mimari Yapılarda Paranormal Fenomenler” anlatımı.

ARCANA

Burak Bayülgen

Above mountains
a dynasty
battles with the
icons’ faulty
solar, icy
thorned Awrystli
where arcana
has befallen.

The ebony
o’ sheet pendants
seizes uneath
eased triumphs
before bigot
goat disciples
among distinct
oaths’ beguilements
which descent the
signs blatant:
Ra’s genesis –
torn factitious
spake a grim
temper heinous
amid the snow –
pure ametist
when arcana
has befallen.


Bostancı Underground (2024)

YE’R MAKER’S GUTTER

Burak Bayülgen

This is the womb
Ye’re supposed to be born
while ye’r maker’s gutter
has chosen a cloister
But the fancy reverie
cloaked by the ancestry
o’ mercyful oaths
that demand pungent deeds
such as the argent thoughts
conquered the urgent needs
o’ infernal temptations
soothed by frank regressions
demised with the suspicions
o’ a maker well informed.

Burak Bayülgen
Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University


Siya Siyabend: Revival ‘Küllerinden Doğmak’

Murat Serhaşi Toktaş aka Bizon Murat on da stage !!

90’lı yıllardan beri sözü ve müziğiyle önce Beyoğlu sokaklarına kendi sahnesini kuran şehir ozanları topluluğu Siya Siyabend, son 30 yılda besteledikleri parçaları ve doğaçlamalarıyla dinleyicileriyle buluşmaya devam ediyor.

1996’dan beridir doğaçlama ağırlıklı öykü bilimcilik yapan topluluk birbirinden farklı müzik türleri denedi; sokaklarda çaldı, kendi albümlerini sattı. İlk günden bu yana bağımsız tavırlarından ödün vermeden sahnesini sokaklara taşıyan ekip, karşılaştıkları bütün zorluklara rağmen üretmeye, her kesimden insan ile hikayelerini ve sözlerini paylaşmaya devam etti. Farklı janrların, farklı kültürlerin ve coğrafyaların doğaçlama ile birbirine karıştığı kendi has müzikleri, hem şehrin hem de şehir sakinlerinin hafızalarına yer etti. (Kaynak: babylon.com)


Siya Siyabend – Ağrı Dağından Uçtum [Dünyadan Sesler Live Session] 2024

Since 1996, the improvisational storytelling group has experimented with different genres of music, played on the streets and sold their own albums. Since day one, the band has taken their stage to the streets without compromising their independent attitude, and despite all the difficulties they have faced, they have continued to produce and share their stories and lyrics with people from all walks of life. Their unique music, in which different genres, cultures and geographies are mixed with improvisation, has become a part of the memories of both the city and its inhabitants. Siya Siyabend, a group of urban minstrels who have been setting up their own stage on the streets of Beyoğlu with their lyrics and music since the 90s, continue to meet their audience with the songs and improvisations they have composed in the last 30 years.


Büstün Style Siya SiyaBend Afişi, Babylon 2024

Siya Siyabend – Hayyam [Dünyadan Sesler Live Session] 2024

Siya Siyabend, 2005 yılından sonra ilk kez Babylon’daydı

Şu Siya Siyabend’in başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Hikâye uzun; fazla zamanınızı almadan 13 Şubat akşamına geleyim, kestirmeden.

Murat Beşer / Cumhuriyet Gazetesi 2020 

Topluluk en son 2005 yılında çıkmıştı Babylon’da. Mekân o zamanlar Asmalımescit’teydi, şimdi bomontiada’da. Köprünün altından o kadar su akmış ki, artık ne orijinal kadrosundan sadece solist Bizon Murat’ın kaldığı Siya Siyabend eskisi gibi, ne de Babylon… 

Topluluğun 15 yıl sonra Babylon’a döndüğü gecenin gündüzünde, 1.5 ay önce elini kıran davulcu Erdem Göymen, çıkıp tek elle de olsa çalma niyetindeydi ama ağır gribal enfeksiyon mâni olmuştu. Yakın zamanda atlattığı badirelere rağmen Bizon ise safrakesesinin yol açtığı kan zehirlenmesi nedeniyle mekâna hastaneden çıkarak gelmişti. 

Saatler 21.45’i gösterirken sahneye gelen topluluk üyeleri yumuşak bir girişle ortalığı ısıtmaya başlıyor. Bu adamlar ilk defa bir arada çalıyor sahnede ve üstelik provasızlar. Çok iyi bir orkestra bu, hepsi tek tek iyi müzisyen. Erdem’in yerine o gün monte edilen mahir davulcu Mehmet Ali Şimayli, İran Azerisi solak basçı Payam Ghasemi, yetenekli klavyeci Emil Tan Ergen ve iyi gitarcı Vahdet Ertuğrul Baydak.

15 dakika sonra Bizon elinde bir sırt çantası, üzerinde İstiklal Caddesi’nde CD sattığı yırtık partal elbiselerle geliyor, bağdaş kurarak başlıyor söylemeye. Acısı yüzündeki çizgilere vursa da “Bir Seher Vakti” ile gümbür gümbür inletiyor mekânı. Çalanlar değişmiş ama Bizon orada olduğu sürece fikirler baki belli ki.  

Belki de ilk defa kılığı kıyafeti bu kadar “düzgün” bir kalabalığa çalıyorlar. En az yarısı hali vakti yerinde ailelerin çocukları ve hipster kılıklı olsa da yerlere oturma alışkanlığından vazgeçmemiş bir kalabalık bu. “Cennet”, “Aklı Kıt”, “Ağrı Dağı”, “Can Evimden Vurdun” sırasıyla çalınırken istikrarlı biçimde akın ediyorlar salona. 

Kabul etmeli; sokaklarda dinlediğimiz Siya Siyabend artık başka bir boyutta. Reggae, funk, blues, rap, caz ritimli dans; hepsi var bu müzikte. Bizon şarkıları okuyor, konuşarak anlatıyor, arada ıslık çalıyor, heceliyor, rap yapıyor. Artık ölümüne söylüyor Bizon, canını, bedenini ortaya koyuyor; rulet masasında elindeki tüm pulları siyahta tek numaraya süren bir kumarbaz kadar keskin, son pikesini yapan bir kamikaze kadar gözü kara.  

Gerçek bir vokal doğaçlama ustası o, doğuştan yetenek. Scat yapmıyor, kelimelerle lobutlarla oynar gibi dalga geçiyor. Orkestra, Bizon’un kelimelerinin ayak izlerine basarak çalıyor. Onlar The Doors gibi çalmasa da, Bizon Jim Morrison’u aratmıyor. Çalgılar sırayla sololarına başlarken tuvalet molası istiyor Bizon; istifrağ ederek, ağrısını hafifleterek yeniden geliyor. 

Dönüşte okuduğu “Hayyam” ile Babylon’u İstiklal Caddesi’ne çeviriyor. Bir daha geri gelmeyeceğini iyi bildiğimiz doksanlı yıllara ait günlerden sepya tonlu bir kare yaşatıyor; “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek” filmini izletircesine…

Siya Siyabend