Siya Siyabend: Revival ‘Küllerinden Doğmak’

Murat Serhaşi Toktaş aka Bizon Murat on da stage !!

90’lı yıllardan beri sözü ve müziğiyle önce Beyoğlu sokaklarına kendi sahnesini kuran şehir ozanları topluluğu Siya Siyabend, son 30 yılda besteledikleri parçaları ve doğaçlamalarıyla dinleyicileriyle buluşmaya devam ediyor.

1996’dan beridir doğaçlama ağırlıklı öykü bilimcilik yapan topluluk birbirinden farklı müzik türleri denedi; sokaklarda çaldı, kendi albümlerini sattı. İlk günden bu yana bağımsız tavırlarından ödün vermeden sahnesini sokaklara taşıyan ekip, karşılaştıkları bütün zorluklara rağmen üretmeye, her kesimden insan ile hikayelerini ve sözlerini paylaşmaya devam etti. Farklı janrların, farklı kültürlerin ve coğrafyaların doğaçlama ile birbirine karıştığı kendi has müzikleri, hem şehrin hem de şehir sakinlerinin hafızalarına yer etti. (Kaynak: babylon.com)


Siya Siyabend – Ağrı Dağından Uçtum [Dünyadan Sesler Live Session] 2024

Since 1996, the improvisational storytelling group has experimented with different genres of music, played on the streets and sold their own albums. Since day one, the band has taken their stage to the streets without compromising their independent attitude, and despite all the difficulties they have faced, they have continued to produce and share their stories and lyrics with people from all walks of life. Their unique music, in which different genres, cultures and geographies are mixed with improvisation, has become a part of the memories of both the city and its inhabitants. Siya Siyabend, a group of urban minstrels who have been setting up their own stage on the streets of Beyoğlu with their lyrics and music since the 90s, continue to meet their audience with the songs and improvisations they have composed in the last 30 years.


Büstün Style Siya SiyaBend Afişi, Babylon 2024

Siya Siyabend – Hayyam [Dünyadan Sesler Live Session] 2024

Siya Siyabend, 2005 yılından sonra ilk kez Babylon’daydı

Şu Siya Siyabend’in başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Hikâye uzun; fazla zamanınızı almadan 13 Şubat akşamına geleyim, kestirmeden.

Murat Beşer / Cumhuriyet Gazetesi 2020 

Topluluk en son 2005 yılında çıkmıştı Babylon’da. Mekân o zamanlar Asmalımescit’teydi, şimdi bomontiada’da. Köprünün altından o kadar su akmış ki, artık ne orijinal kadrosundan sadece solist Bizon Murat’ın kaldığı Siya Siyabend eskisi gibi, ne de Babylon… 

Topluluğun 15 yıl sonra Babylon’a döndüğü gecenin gündüzünde, 1.5 ay önce elini kıran davulcu Erdem Göymen, çıkıp tek elle de olsa çalma niyetindeydi ama ağır gribal enfeksiyon mâni olmuştu. Yakın zamanda atlattığı badirelere rağmen Bizon ise safrakesesinin yol açtığı kan zehirlenmesi nedeniyle mekâna hastaneden çıkarak gelmişti. 

Saatler 21.45’i gösterirken sahneye gelen topluluk üyeleri yumuşak bir girişle ortalığı ısıtmaya başlıyor. Bu adamlar ilk defa bir arada çalıyor sahnede ve üstelik provasızlar. Çok iyi bir orkestra bu, hepsi tek tek iyi müzisyen. Erdem’in yerine o gün monte edilen mahir davulcu Mehmet Ali Şimayli, İran Azerisi solak basçı Payam Ghasemi, yetenekli klavyeci Emil Tan Ergen ve iyi gitarcı Vahdet Ertuğrul Baydak.

15 dakika sonra Bizon elinde bir sırt çantası, üzerinde İstiklal Caddesi’nde CD sattığı yırtık partal elbiselerle geliyor, bağdaş kurarak başlıyor söylemeye. Acısı yüzündeki çizgilere vursa da “Bir Seher Vakti” ile gümbür gümbür inletiyor mekânı. Çalanlar değişmiş ama Bizon orada olduğu sürece fikirler baki belli ki.  

Belki de ilk defa kılığı kıyafeti bu kadar “düzgün” bir kalabalığa çalıyorlar. En az yarısı hali vakti yerinde ailelerin çocukları ve hipster kılıklı olsa da yerlere oturma alışkanlığından vazgeçmemiş bir kalabalık bu. “Cennet”, “Aklı Kıt”, “Ağrı Dağı”, “Can Evimden Vurdun” sırasıyla çalınırken istikrarlı biçimde akın ediyorlar salona. 

Kabul etmeli; sokaklarda dinlediğimiz Siya Siyabend artık başka bir boyutta. Reggae, funk, blues, rap, caz ritimli dans; hepsi var bu müzikte. Bizon şarkıları okuyor, konuşarak anlatıyor, arada ıslık çalıyor, heceliyor, rap yapıyor. Artık ölümüne söylüyor Bizon, canını, bedenini ortaya koyuyor; rulet masasında elindeki tüm pulları siyahta tek numaraya süren bir kumarbaz kadar keskin, son pikesini yapan bir kamikaze kadar gözü kara.  

Gerçek bir vokal doğaçlama ustası o, doğuştan yetenek. Scat yapmıyor, kelimelerle lobutlarla oynar gibi dalga geçiyor. Orkestra, Bizon’un kelimelerinin ayak izlerine basarak çalıyor. Onlar The Doors gibi çalmasa da, Bizon Jim Morrison’u aratmıyor. Çalgılar sırayla sololarına başlarken tuvalet molası istiyor Bizon; istifrağ ederek, ağrısını hafifleterek yeniden geliyor. 

Dönüşte okuduğu “Hayyam” ile Babylon’u İstiklal Caddesi’ne çeviriyor. Bir daha geri gelmeyeceğini iyi bildiğimiz doksanlı yıllara ait günlerden sepya tonlu bir kare yaşatıyor; “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek” filmini izletircesine…

Siya Siyabend

Istanbul Underground Apokalypse Culture 2040 (Ashâb-ı Kehf)

‘Halloween Skate Jam’ by Enes Çıkrıkçı, 2023

أصحاب الكهف

ZERO GROUND

Zafer Yalçınpınar

E.M. Cioran, “Çürümenin Kitabı” adlı eserinde şöyle der: “Tanrı tersine sonsuzdur, ayaklarımızın altından başlar!”

Sıfır noktasındayız, zamanın kaygan zeminindeyiz ve yeryüzünün uzantısıyız… Kentsel tasarımın engel ve dehlizlerle dolu alan derinliğinin müziğiyiz, aykırı parçalarız ve diğer her şey gibi biz de akışkanlaşıyoruz yakalanmamak için:- yollar boyunca, en içrek yerlerde, kaldırımlarda veya sahillerde, davul cümleleriyiz. Çeperden merkeze, sonrasında merkezden çepere doğru hüzmeler oluşturuyoruz.

Sıfır noktasındayız; akışın parçasıyız duvardan duvara, çizgiden çizgiye, köşeden köşeye, tavandan tabana, yeryüzünden gökyüzüne… Hareketliliğimizin bir ritmi var! Gürültüye şekil veriyoruz, kentin bilinmeyen her yerini biz çerçeveliyoruz, bu kentin böcekleriyiz biz, en sırlı harita bizim gezintimizle oluşuyor! Kent efsanelerini bizim varoluşumuz belirliyor!

Sıfır noktasındayız; kendimizi kaybediyoruz, kayıyoruz, akıyoruz, kendimizden vazgeçiyoruz. İtkimiz ve bedenimiz bir bütünlük içinde… Benliğimiz yok; bireysellik geride kalıyor:- Artaud’un sessiz çığlığı tekerleklerimizin dönüşünde, eskimiş tahtamızın erdemli eğiminde, yıpranmış ayakkabılarımızın ucunda… Ve fakat hâlâ hayattayız: Kalbimiz vuruş atlamıyor! Pulse, dub, beat! Hepsi bizim kalbimizin notalarıdır! Biz bu kentin davul cümleleriyiz.

Bu kentin sonsuzluğu ayaklarımızın altından başlıyor! Sonrasında… kayıp gidiyor…  


Tuncay Koçal at Tophane, Beyoğlu by celesavor, 2020
Filmed by Anıl Yurdakul, 2024
Oldschool Ryhme, Alış Buna Home-Boy !
Tuncay Koçal ile kaykay kültürü üzerine sohbet / X4’tune Skateshop / 2016

Tuncay’a Almanya’dan gelen bir kaykay var ve anlattığına bakılırsa o dönemler kaykay sahibi olmanın yolu gurbetçi akrabadan geçiyor. Bir de yurt dışıyla ilişkisi olan ailelerden. “Bu bağlantı nedeniyle kaykay kültürüne hâkimlerdi. Kaykay dergilerine, videolarına ulaşabiliyorlardı. Amerika’da nasıl bir kaykay ruhu varsa burada da çok güzel yaşanıyordu. İyi müzikler dinlerlerdi. Kimi resim yapar, kimi enstrüman çalar. Renkli bir ortam vardı” diyor. Kaykay pahalı bir spor olsa da o dönemlerde takasla, yardımlaşmayla bir dayanışma ruhunun hâkim olduğunu söylüyor: “Her kesimden insan olurdu, ünlü bir iş adamının oğluyla apartman görevlisinin çocuğu aynı yerde takılırdı.”


Getting Ready: Tuncay Koçal & Mustafa Çalışır, 2020

‘Skaterlar ve punklar arasında doğal bir uyum vardı. Her iki altkültür de toplum normlarına başkaldıran, dışlanmış öznelerden oluşuyordu. Zamanla kaykayın yalın ve asi doğası, punk’ın hızlı ve agresif tarzına yansıdı. İki altkültür, anaakımı reddeden bir hareket yaratmak için birleşti. Skaterlar ve punklar, skate punk hareketine Kendin Yap etiğini yerleştirdiler ve bağımsız ruhuyla öne çıkan bir topluluk yarattılar.’ – Gökhan Gençay aka G. Killa


Tuncay Koçal “profesyonel serseriler” 140journos, 2017

la iglesia skate, ispanya’nın llania, asturia bölgesinde bir kilise. geçtiğimiz yıl restore edilerek yeniden ziyarete açıldı fakat artık tanrı’dan ziyade kaykaya inananları ağırlıyor. kilisenin kaykay parkına dönüşebildiği bir dünyada, kaykayın en klişe tabirle “bir spor değil, yaşam biçimi” olduğu apaçık. türkiye ise çoğu zaman olduğu gibi geriden geliyor. 80’lerde başlayan kaykay kültürü tarihine tanıklık etmiş biriyle konuşmak isterseniz, istanbul’daki kaykay tayfası birkaç isim öneriyor. ilki, tuncay koçal. 34 yaşında, 30 yıldır kaykayın üstünde. türkiye’nin ilk profesyonel kaykaycısı. Kaynak: Dilan Karadağ “profesyonel serseriler” 140journos


Photo by Engin Irız ‘Adidas Türkiye’ 2019
Ala Skateboards ‘Pool Sessions’ 2018
Photo by Engin Irız ‘Adidas Türkiye’ 2019

Neredeyse otuz yılını bu spora adayan profesyonel kaykaycı Tuncay Koçal, kaykay sporunun ülkemize gelişi, gelişmesi ve müziğin bu spor üzerindeki etkileri ile ilgili soruları yanıtladı

Tekerlerin Ritmi X Kaykayın Temposu

Burcu Yener Uğurel / Kaynak: Outdoor Fitness-Mart 2017

Türkiye’deki kaykay şov takımları ile birlikte çalışmalarınız var mı?

Tabii ki Türkiye’de dört büyük kaykay şov takımından birinin kurucusuyum. Adı X4’tune Show Team ve sadece kaykaycılardan oluşan tek gösteri grubu. Bu grup bünyesinde festivaller organizasyonlar, açılışlar ve AVM etkinliklerinde rol alıyoruz.

Kaykay sporunun gelişimi ve Türkiye’ye gelişi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Gelişinin kökünden başlamak gerekirse. 1970’li yıllarda Amerika’da. Kaliforniya’dakı sörfçülerin dalga olmayan günlerde karada da kayabilme istekleri üzerine ortaya çıkmış bir spor Türkiye’ye gelmesi de 1980’lerin başlarında yurtdışına gidip gelme imkânı olan kişiler ve ülkemizi ziyarete gelen yabancı koykaycılar sayesinde gerçekleşiyor. Yavaş yavaş gelişerek doksanlı yıllarda tek tük kaykay mağazalarının açılmasıyla da bugünlere kadar gelebilme şansımız oldu

Türkiye’de gelişen kaykay sporu açısından geçmiş ve günümüzü nasıl kıyaslayabiliriz?

Geçtiğimiz seneye kadar İstanbul’da İki tane kaykay parkı vardı. Türkiye genelinde ise on tane kadardı. Bugün İstanbul’da on bir tane park var. Türkiye genelinde ise yaklaşık otuz beş tane kaykay parkı var ve bunların hepsi profesyonel kaykay parkları. Bu parklar sayesinde de kaykay kültürü gelişmeye devam ediyor.

Bu işe nasıl başlanır?

Bu bir spor olmakla birlikte bir yaşam tarzı. Kaykay sporu ile ilgilendiğinizde bu yeni bir kültüre açılan bîr kapı niteliğinde oluyor. Kaykaycı gibi giyiniyorsunuz, o şekilde yaşıyorsunuz, sizi daha çok motive eden müzikleri dinlemeye başlıyorsunuz, o müziklere göre veya kayma sitilinize göre kıyafetler seçiyorsunuz. Kaykay kendinizi ifade etme biçimi oluveriyor. Analitik düşünebilme yeteneğinizi geliştiriyor

Kaykaycılar ne tip müzikleri dinlemeyi tercih ediyor?

Kültürün içinde aşağı yukarı her tarzda müzik dinleyen kaykaycılar mevcut. En çok tercih edilen müzik tarzları da Punk, Rockn’ Roll, Heavy Metal ve Hip-Hop’tır.

Kayarken müzik dinlemenin artıları ve eksileri neler sizce? Kaykay sporunda ritmin önemi var mı?

Müzik size motivasyon kazandırır. Müziğin ritmiyle birlikte kayma temponuz oluşur ve estetik olarak kayma stilinizi belirginleştirmiş olursunuz. Sert ve hızlı müzik dinleyenlerle daha yavaş tempoda müzik dinleyen kaykaycılan izlerken bile ayırt edebilirsiniz.

ICAF 2019

Yiğit düştüğü yerden kalkar

Bu sporu yapanlar başarma ve kendini geliştirme duygusunu yaşamanın yanı sıra, yaşadığı şehri keşfetmeyi de öğrenir. İlk birkaç basamağı atlamayı öğrendikten sonra daha yüksek basamaklı yerler aramaya başlar ve yeni yerler, yeni insanlar keşfetmeye başlarsınız. Kaykaycılar hep hareket halindedir. Belli merkezlerimiz vardır ama şehir içinde her yere gideriz. Bu işin spor kısmını, kültürel ve sosyolojik boyutunu da göz önünde tutunca neden olmasın diyoruz. Parklara ulaşılabilirlik sayesinde Türkiye’den de oldukça yetenekli kaykaycılar çıkıyor ve çıkmaya da devam edecektir; zamanla nerelere kadar gidebileceğimizi hep birlikte göreceğiz.

ÂLÂ SKATEBOARDS <


‘Halloween Skate Jam’ by Enes Çıkrıkçı, 2023
İstanbul Batı Yakasından Rapçi Jah342

ENES ÇIKRIKÇI

Stuck in Istanbul Series

Halloween Skate Jam Special / Kalamış 2023

Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ 2023
Graff. by Can Yavuzçetin
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Temmuz 2023
Nazar kaykay ekibinden Demir
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Kasım 2023
Makatcore punk grubu Skate Jam’de çalıyor 
Enes Çıkrıkçı, 2022
Nuri ‘Go Skate Day’ sonrası Harbiye
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Kasım 2023
Jam’i düzenleyen Nazar Ekibi
Enes Çıkrıkçı @stuckinistanbul 2023
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Kasım 2023
Makatcore punk grubu ‘Skate Jam’de çalıyor
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ 2023
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ 2022
Düzenleyen Tepe Çocukları x Ziyan
Enes Çıkrıkçı ‘ Punk Riot Festival ‘ Haziran 2023

Bombing with Guzman / Maltepe Skatepark

Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ ‘Kalamış Skatepark’ 2022
Düzenleyen Tepe Çocukları x Ziyan
Enes Çıkrıkçı ‘Auto Portrait’ 2023

ENES ÇIKRIKÇI

Street & Concept Photography

> @stuckinistanbul


Enes Çıkrıkçı ‘Kalamış Skatepark’ Nisan 2023

Waterfall by Facet / Bonzai ^ Genesis Project / C64 Graphics Competition at Transmission64 2023 

Tunç Dindaş ve Çetesi, ICAF 2019

İstanbul’dan sokak manzaları. Graffiti, bombing’ler, Tag’ler ve Street art örnekleri.

Psikocoğrafya, mekanlarla kişiler arası bağlantıları ve keyfi rotaları vurgulayan kentsel ortamların araştırılmasıdır. Marksist ve anarşist teorinin yanı sıra Dadaist ve Sürrealistlerin tutum ve yöntemlerinden etkilenen devrimci gruplar olan Letrist Enternasyonal ve Sitüasyonist Enternasyonal üyeleri tarafından geliştirilmiştir.

Guy Debord 1955 yılında psikocoğrafyayı “bilinçli olarak düzenlenmiş olsun ya da olmasın, coğrafi çevrenin bireylerin duyguları ve davranışları üzerindeki kesin yasalarının ve özel etkilerinin incelenmesi” olarak tanımlamıştır. Psikocoğrafyayı keşfetmek için anahtar taktiklerden biri, dérive olarak bilinen sakin kentsel yürüyüş pratiğidir. Bir uygulama ve teori olarak psikocoğrafya, sanatçılar, aktivistler ve akademisyenler de dahil olmak üzere geniş bir kültürel aktörler grubunu etkilemiştir.

Psikocoğrafya ilk olarak Letrist Enternasyonal tarafından ‘1953 yazı civarında’ geliştirilmiştir. Debord psikocoğrafyayı ‘büyüleyici bir şekilde belirsiz’ olarak tanımlar ve psikocoğrafik keşiflerde pratiğin önemini vurgular. İlk yayınlanmış psikocoğrafya tartışması, ‘Haftanın Psikocoğrafik Oyunu’nu içeren Lettrist Potlatch (1954) dergisindedir:

Neyin peşinde olduğunuza bağlı olarak, bir bölge, az ya da çok kalabalık bir şehir, az ya da çok canlı bir cadde seçin. Bir ev inşa edin. Döşeyin. Dekorasyonundan ve çevresinden en iyi şekilde yararlanın. Mevsimi ve zamanı seçin. Doğru insanları, en iyi plakları ve içecekleri bir araya getirin. Elbette ışıklandırma ve sohbet, hava durumu ve anılarınızla birlikte uygun olmalıdır. Hesaplamalarınız doğruysa, sonucu tatmin edici bulmalısınız. (Lütfen sonuçları editörlere bildirin.)

Letristlerin şehri yeniden hayal etmelerinin öncülleri Dadaizm ve Sürrealizm’in bazı yönleridir. Flâneur kavramı da psikocoğrafyanın gelişiminde bir etki olarak gösterilmektedir. Edgar Allan Poe’nun “Kalabalıkların Adamı” adlı eserinden etkilenen Charles Baudelaire’e atfedilen bu kavram, Walter Benjamin tarafından teorik olarak daha da geliştirilmiştir.

“Mimarlık, zaman ve mekânı birbirine eklemlemenin, gerçekliği modüle etmenin ve hayal kurmanın en basit yoludur”

Ivan Chtcheglov, 1953 yılında yazdığı ve oldukça etkili olan “Formulaire pour un urbanisme nouveau” (“Yeni Bir Şehircilik için Formüler”) adlı makalesinde, psikocoğrafyanın gelişimini sağlayacak kavramların çoğunu ortaya koymuştur. Üniter bir şehircilik teorisi öne süren Chtcheglov, “Mimarlık, zaman ve mekânı birbirine eklemlemenin, gerçekliği modüle etmenin ve hayal kurmanın en basit yoludur” diye yazmıştır. Benzer şekilde, Sitüasyonistler de çağdaş mimariyi hem fiziksel hem de ideolojik olarak kısıtlayıcı buluyor, dış kültürel etkilerle birleşerek etkili bir akıntı yaratıyor ve kendilerini çevreleriyle belirli bir etkileşim sistemine zorluyorlardı: “[C]ities have a psychogeographical relief, with constant currents, fixed points and vortexes which strongly discourage entry into or exit from certain zones”. Chtcheglov’un 1954 yılında Letristlerden dışlanmasının ardından, Guy Debord ve diğerleri, mimariye devrimci bir yaklaşım talep etmek amacıyla üniter şehircilik kavramını netleştirmek için çalıştılar.


Taksim 2024

Counterculture ile ilgili söylediklerine katılıyorum. Hele “Türk olmak bile…” diye başlayan bölüm mükemmel bir tespit. Rap ve hiphop tam da söz ettiğin gibi… öğrenilmiş! Arabesk ise bize içkin. Toplumumuzun birçok hal ve edasında bu var. İçkin olmayana özenişlerle süslüyoruz ön yüzümüzü ve yalan oluyor, heba oluyor çoğu heveslerimiz. Yine de devinimin enerjisi bu bereketten besleniyor bence.  Her neyse, bazı düşüncelerimi senin yetkin bakışından doğrulamak hoşuma gitti.

Bu arada yazmayı unutmuştum, Cantek’in yazısı ne kadar hakikiymiş. Yazıldığı dönemde okumamıştım, ilk kez okuma fırsatım oldu. Okurken çok duygulandım. Şu sıralarda bambaşka sanat işleriyle uğraşırken mizah dergiciliğinin anlamı ve değeri zihnimi eskisinden çok daha fazla meşgul ediyor. Burnum sızlayarak hatırlıyorum o güzel ve özgür ülkeyi.

Çok çok sevgiler, kolay gelsin

-Bahadır Baruter

Bahadır Baruter ‘SubSoul’ Detay, 2004

2023-2024 yılından İstanbul’dan sokak manzaları. Graffiti, bombing’ler, Tag’ler ve Street art örnekleri.

Üniter Şehircilik, mimaride işlevsel, Öklidyen değerlerin reddedilmesinin yanı sıra sanat ile çevresi arasındaki ayrımın da reddedilmesini talep ediyordu.

Sitüasyonistlerin buna yanıtı, sıradan ifadeler yoluyla deney yapmak için daha iyi fırsatlar vaat eden yeni kentleşmiş mekân tasarımları yaratmak oldu. Niyetleri tamamen soyutlama olarak kaldı. Guy Debord’un en gerçek niyeti, kentsel peyzajın değerlerini belirlediğini düşündüğü iki farklı “ambiyans” faktörünü birleştirmekti: yumuşak ambiyans – ışık, ses, zaman, fikirlerin çağrışımı – sert olanla, gerçek fiziksel yapılarla. Debord’un vizyonu, yumuşak ortamın oyununun sert ortamın oluşturulmasında aktif olarak dikkate alındığı, iki karşıt ortam alanının bir birleşimiydi. Yeni alan, daha önce birey dışında biri tarafından belirlenmeyen bir faaliyet imkanı yaratmaktadır

1956’da İtalya’nın Cosio di Arroscia kentinde düzenlenen bir konferansta Lettristler, Gil J. Wolman tarafından açıklanan fikre uygun bir tanım getirmek üzere Uluslararası Hayalci Bauhaus Hareketi’ne katıldılar: “Üniter Şehircilik -istediğimiz sanat ve teknoloji sentezi- yaşamın bazı yeni değerlerine göre inşa edilmelidir; bu değerlerin artık ayırt edilmesi ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.” Mimaride işlevsel, Öklidyen değerlerin reddedilmesinin yanı sıra sanat ile çevresi arasındaki ayrımın da reddedilmesini talep ediyordu. Bu iki olumsuzlamayı birleştirmenin anlamı, soyutlama yaratarak sanat yaratıldığı ve bunun da üniter şehirciliğin ortadan kaldırılması gerektiğinde ısrar ettiği bir ayrım noktası yarattığıdır. Bu karışıklık aynı zamanda üniter şehirciliğin uygulanması için de temeldir çünkü kişinin “işlev”in nerede bittiğini ve ’oyun ‘un (“ludic”) nerede başladığını belirleme yeteneğini bozar ve Lettrist Enternasyonal ve Sitüasyonist Enternasyonal’in, kişinin belirleyici faktörlerden bağımsız olarak sürekli keşfettiği bir ütopya olduğuna inandığı şeyle sonuçlanır.


Guy Debord ‘Ayrışmanın Eleştirisi’ 1961 (Dansk-Fransk Experimentalfilm Kompagni)

Hermano, MxNTxR ve Rakun (2024) İstanbul

“Bir kentin bölümleri bir ölçüde anlaşılabilirdir. Fakat bizim için özel anlamı dışavurulamazdır; genelde özel hayatın gizliliğinde olduğu gibi, sahip olduklarımızın acıklı belgelerden başka bir şey olmadığını düşündüğümüzden.”

Debord ve Danimarkalı Asger Jorn arasındaki ilk işbirliklerinden biri, serigrafi baskılı Guide psychogéographique de Paris: discours sur les passions de l’armour (Paris’in Psikocoğrafik Rehberi: 1957) adlı çalışmadır. Daha sonra, tipik bir Paris haritasını kesip parçalarını yeniden konumlandırdıkları Çıplak Şehir’i (Paris’in psikocoğrafik haritası:1958) yarattılar. Ortaya çıkan harita Paris’in “uyarıcı” ve “incelenmeye ve korunmaya değer” kısımlarına karşılık geliyordu; daha sonra şehrin bu kısımları arasında, bir yerden diğerine en hızlı ve en doğrudan bağlantıları temsil etmek üzere kırmızı oklar çizdiler, tercihen taksiyle yapılıyordu, çünkü otobüslerin aksine şehirde seyahat etmenin en bağımsız ve rahat yolu olarak görülüyordu.

Sonunda Debord ve Asger Jorn kendilerini “kentsel göreliliğin” kaderine teslim ettiler. Debord 1961’de çektiği A Critique of Separation (Ayrışmanın Eleştirisi ) adlı filminde, “Bir şehrin sektörleri… deşifre edilebilir, ancak bizim için taşıdıkları kişisel anlam, tıpkı hakkında acınası belgelerden başka bir şeye sahip olmadığımız genel olarak özel yaşamın gizliliği gibi, iletişim kurulamaz” diye itiraf eder. Teorinin muğlaklığına rağmen Debord, daha sonra itiraf ettiği gibi, teorinin gerçeklikteki pratik temeline sıkı sıkıya bağlı kalmıştır: “Bunların hiçbiri çok açık değil. Tamamen tipik bir sarhoş monoloğu… yanıt beklemeyen boş cümleleri ve zorba açıklamalarıyla. Ve sessizlikleriyle.” Debord’un biyografisini yazan Vincent Kaufman, “Görünüşte ciddi olan bu ‘psikocoğrafya’ terimi, bir konuşma ve sarhoşluk sanatını içerir ve her şey bizi Debord’un her ikisinde de başarılı olduğuna inandırır” diye yazıyor.

Debord, gerçek bir psikocoğrafyanın imkânsızlığına karar vermeden önce, On the Passage of a Few Persons Through a Rather Brief Unity of Time (1959) adlı bir film daha yaptı. Filmin anlatılan içeriği, genellikle pasif olan isimsiz bir grup insanın tamamen bilinçli, anarşist bir topluluğa evrilmesiyle ilgilidir ve durumcuların kendilerinin biyografisi olarak algılanabilir. Filmi oluşturan (sanat, cehalet, tüketicilik, militarizmle ilgili) atıp tutmalar arasında psikocoğrafik eylem için umutsuz bir çağrı da vardır:

Özgürlük kapalı bir çevrede uygulandığında, bir rüyaya dönüşür, kendisinin sadece bir görüntüsü haline gelir. Oyun ortamı doğası gereği istikrarsızdır. Her an “gündelik hayat” yeniden hüküm sürebilir. Oyunun coğrafi sınırlılığı, zamansal sınırlılığından daha da çarpıcıdır. Her oyun kendi mekânsal alanının sınırları içinde gerçekleşir.


Guy Debord, 1959

Bir süre sonra Debord, çağdaş toplumda üniter şehirciliğin önemli hedefleri üzerinde durur:

Birkaç yerin atmosferi, daha az vasat oyunlara ortam sağlamak için yaratılması gereken bir mimarinin gelecekteki güçleri hakkında bize birkaç ipucu verdi.

Karl Marx’a atfettiği bir alıntıyı aktaran Debord şöyle der:

İnsanlar etraflarında kendi imgeleri olmayan hiçbir şey göremezler; her şey onlara kendilerinden bahseder. Kendi manzaraları canlandırılmıştır. Engeller her yerdeydi. Ve hepsi birbiriyle ilişkiliydi, birleşik bir yoksulluk saltanatı sürdürüyorlardı.

Internationale Situationniste dergisinde yer alan metinlerin okunması Guy Debord tarafından dikte edildiği şekliyle bir psikocoğrafya anlayışına yol açabilirken, terimin daha kapsamlı bir şekilde açıklanması, tekniklerini daha gelişmiş bir uygulamaya koyanlara yönelik araştırmalardan gelecektir. Debord’un Chtchglov’un metnini uluslararası bir kitleye ulaştırmadaki etkisi kuşku götürmezken, üniter şehircilik ‘praksisi’ konusundaki becerisi, Formulary’nin direktiflerinin neredeyse tüm sonraki kahramanları tarafından sorgulanmıştır. Debord gerçekten de kötü şöhretli bir sarhoştu (bkz. Panegyrique, Gallimard 1995) ve bu değişen bilinç durumu, dérive ve inşa edilmiş durum gibi psikocoğrafik faaliyetlere yönelik girişimlerine ilişkin iddialarıyla birlikte düşünülmelidir. WNLA, AAA ve Londra Psikocoğrafya Derneği tarafından 1990’larda gerçekleştirilen araştırmalar, Asger Jorn ve İskandinav Situationniste’in (Drakagygett 1962 – 1998) psikocoğrafyanın yalnızca tekniklerinin uygulanmasıyla bilinen bir kavram olduğu iddiasını desteklemektedir. Chtchglov tarafından açıklanan programı üstlenmeden ve bunun sonucunda kentsel bilinmeyene teslim olmadan, Formulary’yi anlamak mümkün değildir. Debord’un kendisinin de önerdiği gibi, durumcu şehirciliğin ‘güzel dilini’ anlamak, onun pratiğini gerektirir.


Sahra-i Cedid, 2024

Upas Yayın “Simultane Şiir” performansı: Mert Can Aksoy, Cem Onur Seçkin, Zafer Yalçınpınar, Emir Alisipahi ve Yusuf Melikşah Alparslan Beyhan / 8 Kasım 2020

UPAS YAYIN > upas.evvel.org


Yakamaz sk.
Suadiye Üst Geçit

İkiz Tepeler · D.D.R. Agitprop ℗ 2010 Peyote Müzik

Yeldeğirmeni
Suadiye
Suadiye
Kadıköy, Moda
Kadıköy, Moda ‘Erkay’ 2024
Suadiye Sahil

Dérive’de bir ya da daha fazla kişi belirli bir süre boyunca hareket ve eylem için olağan güdülerini, ilişkilerini, iş ve boş zaman faaliyetlerini bırakır ve kendilerini arazinin cazibesine ve orada buldukları karşılaşmalara bırakırlar… Ancak dérive hem bu bırakmayı hem de onun zorunlu çelişkisini içerir: psikocoğrafi varyasyonların olasılıklarının bilgisi ve hesaplaması tarafından tahakküm altına alınması. Debord

PROOS X OHF / Altıyol 2024

Gökhan Gençay aka G. Killa

Yüzyılları da, onyılları da, mevsimleri de istemiyoruz! Zaman aralıkları, takvim yapraklarıyla düzene sokulmuş günler ve geceler bizim mülkiyetimizde değil! Biz ‘an’ı, şimdiyi ele geçirmeyi arzuluyoruz! ‘Nefesinizi tutun, yüzyılımız şimdi başlıyor!’, diye kendini avutanlardan değiliz; nefesini tutanların soluk alıp vermeyi unutacağını biliyoruz çünkü. ‘Biz yüzde doksan dokuzuz’, diye haykırarak çoğunluk olmayı yüceltenlerden, niceliksel fazlalılığı haklı olmanın yegâne önkoşulu sayanlardan hiç olmadık; çünkü isyanın azınlığın,azınlıkta kalanların uğraşı olduğunun farkındaydık.

Biz zifiri karanlığı ve Bushido’yu, hayal kurmayı ve sabotajı, kaosu ve uyumsuzluğu; nihilizmin coşkusunu sahiplenenleriz. – G. KILLA / UXFX




Sons of Anarchy: Mert Yaman, Ali Bulduk ve Alper Enderer / Kadıköy Underground (2024)

Canavar x Rash x Somon / 2023-24 Bahariye
Kendi kendine konuşan bir insanın güncesi, 12 Mayıs 2024.

radiation proof > evvel.org

sessizlik de/bilinmek ister/hakkı bu (İlhan Berk)


Somon ‘Rakun’ 2024, Kadıköy

EĞİTİM

Eğitim köleliktir. Eğitim zihni köleleştirir ve onu sınıf gücü için bir kaynak yapar. Köleliğin doğası, sınıfın eğitim aygıtı bünyesinde bilgi uğruna çatışmasının şu anki durumunu yansıtacaktır.[048]

McKenzie Wark

‘Bir Hacker Manifestosu’ndan Türkçeleştiren Merve Darende

Pastoral sınıf kendilerine aşılanan fikirlere itaat etmektense karşı koyar. Arpaya ve koyuna yönelen insan sürüsüne aşılanan koyunsu ahlakları denetleyen papazların, eğitime ilgileri ansızın durur.[049]

Sermaye kirli işlerini yaptıracak “ellere” ihtiyaç duyduğunda, eğitim nadiren makinelere ve kendilerini içinde buldukları sosyal düzeni doğal kabul eden sözde uysal kitlelere bakacak yararlı eller yetiştirir. Sermaye gittikçe karmaşıklaşan işletim tarzlarını çalıştıracak ve kendi ürettiği ürünlerini tüketecek beyinlere ihtiyaç duyduğunda, paralı işçi konumuna gelebilmek için eğitimin evi olan hapishanelerde daha fazla zaman geçirmek gerekir. Sermaye birçok işin ufak bir eğitimle günlük işçiler tarafından yapılabileceğini keşfettiğinde, eğitim fakir işçilere köleliği öğretmek anlamına gelen asgari bir düzen ve daha vasıflı işçilere kaygan eğimin yukarısındaki teminat ve tüketim yolunu sunan rekabetçi bir sistem olarak ayrılır. Yönetici sınıf her zaman zorunluluktan doğan bir eğitim anlamına gelen eğitimin gerekliliğini öğütler.[050]

Sözde “orta sınıf” ayrıcalıklı teminat ve güvenlik haklarını kendi mülkiyetleri olarak edindikleri, “adaylar sıkıntıyla başa çıkabilir ve nasıl kurallar izleyeceğini bilir” üzücü gerçeğini betimleyen bir aşamada gelirlerinin önemli bir parçasını yatırmak zorunda oldukları bir eğitim yoluyla elde eder. Ama bazıları pamuk toplayıp demir bükmekten çok bilgiyi kavramalarına rağmen işçi olarak kalırlar. Bürolarda çalışacakları izlenimi verilmesine rağmen fabrikalarda çalışır, aylık maaş alacakları izlenimi verilmesine rağmen başlangıç ücreti alır ve takım elbise giyecekleri izlenimi verilmesine rağmen üniforma giyerler. Eğitimin onlara öğrettiği tek fark, sömürü araçlarına farklı adlar vermeleri ve bunları farklı adlandıran kendi sınıfından insanları küçümsemeleridir.[051]

Eğitim nadir özelliklerin en yüksek ücretli işlere girişi sağladığı ve başka her şeyin itibar ve fiyat piramidinde aşağı yerleştiği bir itibar piyasası olarak örgütlenmiştir. Açlık kişiye, “aylık” kazanmak için sihirli bir yetenek bahşeden eğitim isteğini bulaştırır. Açlık aracılığı ve eğitimin hiyerarşik bir karneye bağlanmasıyla, işçiler yönetici sınıfın onların -bir ayrıcalık olarak- görmesini istediği kadar eğitim görmeye ikna edilebilirler.[052]

İşçilerin işsizlikten koruması nedeniyle eğitime gerçek bir ilgileri vardır. Hiç değilse biraz bilgi içeren bir şeyler öğrenmeyi arzularlar ama çoğu zaman iş bulma gözüyle bakarlar. Kapitalistlere göre de iş için eğitimin gerekli olduğu duyulmuştur. Ama işçilerin eğitime olan ilgileri, onlara meslekler ve sanayiler arasında hareket edebilme yetisi verir. Dolayısıyla biraz özerklik muhafaza ederek, eğitimin en işlevsel mesleki öğelerinin dibini soyarak sadecc belli bir işbölümüyle uyumlu saf ihtiyaç haline gelmesini arzularlar.[053]

Bilgi proletaryası-bilgi emekçileri- ücretli kölenin hayatının ücretsiz kölelik olacağını sezdiren bu eğitim arzusunun dışında dururlar. Onlar arta kalmış muhalif bir sınıf bilincini somutlaştırarak eğitimin köleliğine karşı koyarlar. Onlar yalnızca, sermayenin kendileri için, en düşük ücretli kölelerden bile daha az bir yararı olduğunu, bilginlerin ve medyanın onları boş merakları için özne yaptıklarını çok iyi bilirler. Bilgi emekçileri eğitime kızarlar ve caddelerden öğrendikleri bilgilerle yaşarlar. Çok geçmeden polise tanıdık gelirler.[054]

Hacker sınıfının eğitimle zıt bir ilişkisi vardır. Hacker bilgiyi arzular, eğitimi değil. Hacker kendisini içindeki ve dışındaki bilginin saf özgürlüğünde bulur. Bu durum hackerı, kapitalist sınıfın eğitimi ücret köleliğine dönüştürmeye çalışan kısmıyla zıt ilişkiler içine sokar.[055]

Hackerlar, işçilerin eğitimini öngören çeşitli ilişkileri anlamayarak, kendi açlığını ve ekonomik değerini pekiştiren elitist ve hiyerarşik eğitim kültürüyle anlaşmazlığa düşebilirler. Hacker itibarın tatlı sözleri tarafından kandırılabilir ve gerçekliği uyum hizmetine sokabilir, ortak yaşantının yerine profesyonel elitizmi koyabilir ve hacker sınıfının ortaya çıkan kültüründen sapabilir. Bu, hackerlar kendilerini bilgi yoluyla ifade etmek yerine eğitimlerinin temsil ettiklerini saplantı haline getirirlerse meydana getirir.[056]

Eğitim bilgi demek değildir. Bilgi edinmek için gerekli de değildir. Bilgi günlük hayattan da çıkarılabilir. Eğitim açlığınm baskısı içinde mülkiyetin imzasıyla, bilginin örgütlenmesidir. Eğitim, sınıf gücünün öznelerine kapısını açan nesneleri, kendi disiplinini içselleştiren işlevsel öğeler haline getirir. Eğitim nesnelliğine karşı direnenleri, nesnelliğin diğer rejimlerinin bilinen ve izlenen öznelerine- disiplinli devletlerin polis örgütü ve ılımlı polisleri haline getirir. Eğitim meta üretiminin nesnelliğiyle bağdaşan bir öznellik üretir. İnsanlar bir dönüşüm süreci boyunca bilgili biri haline gelip, bir şeymişçesine, eğitimi elde edebilirler. Aslında bilgi, eğitim tarafından yalnızca kısmen ele geçirilebilir. Pratik olarak bilgi her zaman onu aşıp geçer.” Düşüncede özel kimlik, öznel mülkiyet, mal mülk yoktur.”[057]

Hack, eğitimi yöneten ve metalaştıran disiplinli rejime pek de uymayan yeni soyutlamalar yaratarak, bilgiyi kendi gerçekliğinde ifade eder. En soyut ve üretken bilgi belki nadir olabilir ama bu nadirliğin metalaşma ve hiyerarşik eğitim tarafından dayatılan açlık karşısında yapabileceği bir şey yoktur. Bilginin nadirliği, doğanın boyun eğmeyi reddeden yakalanması zor çeşitliliğini dışa vurur. Doğa zamanı geldiğinde kendisi açılır.[058]

Hackerların ilim aygıtının kalbi ve ruhu için verdikleri mücadelede müttefiklere ihtiyaçları vardır. Hackerlar, bu dünyada çalışabilmeleri için onları kurnazlık ve yetenekle donatacak bilgiyi isteyen işçilerin sınıf taleplerini kabul ederler. Böylece hackerlar, araçları kendi yararına şekillendirmek isteyen kapitalist sınıfla ile pratik bilgiyi kendi hayatlarına yararlı bir hale getirmek isteyen işçiler arasındaki bağlantıyı koparırlar. Bu, işçinin sınıf çıkarları yüzünden kendisini bir sınıfın üyesi olarak algılamasına dayanan bir bilgiyle birleştirebilir.[059]

İşçi sınıfının kültürleri, metalaştırılmış biçimlerinde bile, kolektif bilince temel olarak yararlı olabilecek bir sınıf hassasiyeti içerirler. Eğitimle kol kola çalışan hackerlar, bu deneyimi bilgi olarak soyutlaştırarak, toplama ve yayma potansiyeline sahiptirler. Günlük hayatın gerçekliği üreten sınıfların eğlencesidir. Bilgi deneyiminin gerçekliği de, hackerların hack yoluyla dışa vurdukları eğlencedir. Hacker sınıfı yalnızca günlük çalışma hayatında gizli olan, metalaşmış halinden soyutlanan ve kendi gerçekliğinde ifade edilen bilginin keşfiyle zenginleşebilir.[060]

Sınıf kültürünü ve işçi sınıfının çıkarlarını anlamak ve benimsemek, hackerların çıkarlarını birçok şekilde arttırabilir. Bilgiye eğilimli çok sayıda azınlık için sayısal olarak güçlü bir müttefik kitlesi sağlar. Olası sınıf müttefikleri için bir buluşma noktası sağlar, işçilerin ve çiftçilerin günlük hacklenme yöntemlerini meydana çıkarma olasılığını başlatır.[061]

İşçilerin de hackerların da Marx’ın tanımladığı kamusallaştırılmış ve kamusallaştıran kaynakların ayrıldığı temelde eğitimde ve öğrenimde bir çıkarları vardır. “İhtiyaçlarına göre hepsine, yeteneklerine göre hepsinden” Bilginin amacını ne kadar farklı algıladıklarının bir önemi olmamakla beraber, işçiler ve hackerlar, köleleri sadece meta üretimi için eğiten eğitimsel “içerik”e ve aynı zamanda eğitimi bir sanayi haline dönüştürmek isteyen vektörel sınıfın baskılarına ortak bir şekilde karşı koyarlar.[062]

Eğitim kurumlanılın içinde, bazı işçiler kendi emeklerinin sömürülmesiyle mücadele ederler. Bazıları kurumlanıl yönetimlerini demokratikleştirmeye çalışırlar. Bazıları üretken sınıfların cevaplanabilir ihtiyaçları olması için uğraşırlar. Bazıları da bilginin özerkliği için mücadele ederler. Bütün bu zaman zaman rekabet eden ve çatışan talepler, kendi içinde serbest bir üretim olan ama üretken sınıflar için henüz kendi içinde serbest bir üretim olmayan bilgi için verilen aynı mücadelenin öğeIeridir.[063]

Önceden uyarılmak silahlanmaktır. Azgelişmiş dünyada, güneyde ve doğuda, pastoral sınıf hala geleneksel haklarını kamulaştırarak ve topraktan mülkiyet hakkı talep ederek köylüleri çiftçi haline getirir. Köylüler hayatta kalma araçları yüzünden yeni-buldukları özgürlükleriyle yaşamak için mücadele ederler. Sermaye hala köylüleri işçilere dönüştürür ve biyolojik olarak mümkün olan en yüksek düzeyde sömürürler. Böylece çok gelişmiş dünyada vektörel sınıfın tasarımlarına göre patentlerini ve markalarını koruyarak, üzerilerine kendi logolarını bastığı ürünler üretirler. Yeni bir ezilmiş pedagojisi isteyenlerin tümü, yalnızca çok kültürlü bir manzaranın görünen vektörel dünyasındaki özneler olarak hor görülenlerin kendilerini iyi hissetmelerini amaçlamaz ama dünyanın üreten sınıflarının devam eden nesnelleştirmesine karşı mücadele etmek için araçları sağlar.[064]

Yönetici sınıflar bir eğitim aygıtı, en aptal mirasçılardan şahsi servet sahiplerine kadar herkesin satın alabileceği bir itibar eğitimi dilerler. Bu daha iyi ücretli işçilere, çocuklarına yeteneklerine bakılmaksızın güvenli bir gelecek kurmaları açısından çekici gelirken, sonunda bu haksızlığın faydalarını bile karşılayamazlar. Bir bütün olarak üretici sınıfların çıkarları, bilginin serbest erişimine dayalı demokratik bilgide ve servetten çok yeteneğe dayanan kaynakların tahsisindedir.[065]

Kapitalist sınıfın eğitimi son bir araç olarak gördüğü yerde, vektörel sınıf bunu kendi içinde bir son olarak görür. Entelektüel mülkiyetin özel mülkiyetin bir şekli olarak güvence altına almasına dayanarak, kendince eğitimi karlı bir sanayi haline getirmek için fırsatlar görür. Bilimi ve kültürü özelleştirdiği gibi açlıklarını ve değerlerini garantilemek için bilgiyi bir kaynak olarak özelleştirmeye çalışır. Vektörelistlere göre, eğitim “iletişim” olarak metalaşmaya daha fazla “içerik” sağlamak demektir.[066]

Vektörel sınıf eğitimin metalaşması için küresel ölçekte çaba gösterir. En iyi ve en parlak olanlar dünyanın her yerinden, çok gelişmiş dünyadaki yüksek öğrenim demek olan saygınlık fabrikalarına çekilirler. Az gelişmiş dünya haklı olarak bir beyin atığından, entelektüel kaynakların sifonla çekilmesinden yakınır. Genel zihin toplanıp metalaşma görüntüsüne devredilmiştir. Bilginin takibinin kendi içinde özgürlüğünü önerenler hala eğitimin metalaşmasına hizmet ederler. Çünkü kendi itibarının ve küresel pazar gücünün artışının bu özgürlükle takas edilmesini öneren kurumun reklâmını yaparlar.[067]

Yüksek öğretim içindeki pek çok çatışma, sınıf politikaları yüzünden bilginin dikkatini dağıtmaktır. Eğitim bilgiyi, temsilini denetlemekle görevli uygun nitelikli gardiyanların başkanlık ettiği homojen alanlara ayırarak disipline eder. Soyutlamanın bu alanların içinde ve sınırlarının karşısında üretimi, korunan hiyerarşinin ve itibarın çıkarlarına göre düzenlenmiştir. Sağlam bir teste ve yeni soyutlamaların meydan okumasına yol açan arzular, tanınma arzusuna kanalize edilmiştir. Hacker kendi metalaştırmasıyla özdeşleştirmeye varır. Tanınma anlamlı olmaktansa biçimseldir. Hack ürünlerinin soyutlaştırma olarak nesnelleştirilmesinin bedelinde, değerin öznel manası artar. Arzu bu bilgi kapsamında, disiplinin yanlış meseleleri ve yanlış meselelerin disiplini arasında dairesel bir gezinti doğurur.[068]

Hacker için yalnızca tek bir entelektüel çatışmanın sınıf meselesiyle gerçek bir ilişkisi vardır: mülkiyet sorunu. Bilgi kimin mülkiyetidir? Bir ekonomide öznelerin yalnızca işlevlerine göre tanımlanmasına izin vermek bilginin rolü müdür? Ya da nesnelerin kendilerinden farklılaşmaya başladıkları ve görünenden başka potansiyelleri kapsamak için nesnel dünyayı keşfettikleri olabildiğince farklı bir hack görüngüsü yaratmak bilginin işlevi midir? Bu çağımızın bilgisi için verilen mücadeledir. “Filozoflar kendi fikirlerinin mülkiyetini ilan ettikleri an, kendilerini eleştirdikleri güçlerle birleştiriyorlardı.”[069]

Hack, bilgiyi her türlü biçimiyle ifade etmektir. Hacker bilgisi, uygulamada, bir serbest bilgi politikası, serbest öğrenim, birebir şebeke sürecinin hediyesi demektir. Hacker bilgisi aynı zamanda üretken sınıfların taleplerine açık, meta üretiminde ikincillik yaratmayan bir bilgi etiği anlamına gelir. Hacker bilgisi, doğanın gerçekliğini, cömertliğin ve tehlikenin bilincinde olarak dönüştüren bir bilgidir. Bilgi açlıktan kurtulduğunda, bilginin serbest üretimi, serbest üreticilerin bilgisi haline gelir. Bu belki ütopya gibi gelebilir ama aslında hacker hürriyetinin geçici olarak varolan bölgelerinin hesapları kalabalıktır. Stallmen: “Biraz Eden’in bahçesi gibiydi. İşbirliği yapmamak aklımıza gelmedi.”[070]


XTRA:


Rash x Somon / Suadiye Köprü

otuz altıda meslek bu,

Alayı Kamizake Kung-Fu!!


War Goes Underground: Notes from a Cyber-Dada

Leo’ Sullivan, self portrait. Berkelery Peoples’ Revolution Park 08. 2009

I have found it aint necessarily so – what them bibles tells us, just aint necessarily so.”

Leo’ Sullivan

‘Recuperation’ is Sits jargon for spectacle’s power to capture, subvert-&-redeploy threatening views or action, even unto ‘revolution’. Our detournement response flew when new- & on up until our hyper-novel 2012 universal access to bourgeois-mindless DIY memes flooded the Adbusters/ subvertizing/ Zuck-IG market. Occasionally we still find effective detournement instigating genuine Situations… Just not so often in 2024’s sweetly-sanitized garbage-time, where advance of detournement form now explicitly requires inceptional n-tensfications.

Now it’s a bit different. The spectacle has lost its grip on the human imagination by desperate over-reach of powers’ war character. As AI can’t cover all that ass, more subversive war goes underground. What’s critical is denying our deceit its divisiveness. Towards ntegrating our internal, emotional minefields and defended territories, we are drifting… Drifiting beyond the grit spirits of spec hopes & fears, beyond history-poltx-denial towards loving universess’ integration with the panpsychic humane. Fire- its comic iconic sparky sound- is found within each transgressively trusting, cheerful derive.

Have you ever visited a psychologist? Compelling creation arises from knowing, from experience- otherwise, as Guy says, poetry arises when nothing else can. Poesie’s a different case. Yet don’t the poets also have something to say from experience?

Point being: ‘write what you know’ may be difficult but its quite practical. I may rarely mention the names aloud but here i write about people i know, my professors and how they interact with their various societies, my society… And withour alleged “arc of history”. I tend to mention my mediated sources without trying to enter into their lives- 1- bc i dont actually know them,.. and -2- doesn’t it seem fame and name-dropping is a broke crutch we’re better off writing away?

 I have found thru study of methematics, it aint necessarily so – what them bibles tells us, just aint necessarily so. can we make life, create new minds – each full of secret nfinities? What might this mean, meta-mathematically? And where do these minds explore at night? So many narratives to explore. I find we see just what we are prepared to see and little more. So perhaps it pays to have some naive expectation that we are in control. Rather than ceding mind to mediated gods, we can enjoy just feeling **alone**.


WW2 was never designed to defend minorities or dear little Poland from Nazis. 2024 psyops isnt about protecting Palestine or abortion rights, either from-or-for fascists. its about sselling more poverty for a more sustainable kleptocracy. and so what! to vote is a most affirming ritual, scripted in Land Of The Free patrimony; post-war protected by FDIC banking, secured by every Zion nvestment scaling up international incentives to the delight of each local, transparent colonial-control mafia slacker pol.


Towards hive-mind communion there are #ExquisiteCorpse sites out there- where people write as ‘ensemble’. We might go there. Even under FB’s terrorism. Yet imo Exquisite Corpse requires a dedicated Surrealist group, as Sits tend to be less-than Agreeable types.

And we can apply #ExquisiteCorpse to recuperate our own sustaining spectacled product. Imo what prevents this is appropriate vision. when engaging free-flow a set of boundaries is helpful. Limits are the only tools any spontaneous creation requires. Providing magnetizing boundaries within an anarchic freedom provides context, so all appears coherent.

What is magnetizing? Human feelings, certain directions, appropriate energies – the resolution of appearances of conflict. Exquisite Corpse – & any social vision- fails without the clear coherent direction which life enforces. writers like Dick don’t fall into the trap of aimless wandering; they employ such human traps.

Perhaps we- the world- arise from infinite awareness, as its occasional experience of limitation, loneliness, n-teraction- aka creation? voila. Thus that which is universal, common, attracts those abiding within more general, common, re-assuring creative experiences. SI, in conflict with politx, attracted more elemental curiosities (eg., what/ how is our State of poverty?) so, what of those naifs who allow all curiosity, allow all revulsion, invite all threats from above as our inseperable experience of creative power?

Expansion is a transformation of our spectacle limits- aka our internalized cognative-dissonance arising within the external environment of spec subversions. Per Newton’s 2nd Law, any contrary force applied results in recuperation, &/or filtering into categories.

Expansion as a politx of resistance otoh is indeed futile. contributing to society *beyond and above* objective boundaries, per Sun Tzu, Ueshiba, Machiavelli- suggests we maintain our universally friendly, non-territorial integration as ‘the mandates of heaven’.

Ancients & psychologists generally suggest Expanding is a field of 4-fold boundary subversion initiating 1) an aligned, commodious pacification, banishing objective via inherent agreement (aka presenting as peace). Followed by two acts of enrichment- 2) the feast of bavardage, the drunken convo presenting and exchanging spirited gifts, benedictions, gracious supplications, more drunkenness of convo and conditions allowing 3) The Situation: the magnetic, frenly, mutually-attractive return to objectives (as artsy abstractions where Agreeableness is weak, per the Sits’ inspiration, the 1st International Dada Fair).

Expansion, completion, dissolution of conflict -aka tantric method- arise as we radiate our personal, internalized integration of process. We won’t be changing this world where we won’t allow it to change us. It is our own internal magical field of attention sending us invitations to expand gloriously, to appreciate… Or attach to ignorance, haste, fear.

‘Do not believe- do not assume that order and stability are always good. The old must always give to new life and birth new things. a dangerous realization bc it tells us that we must eventually part with much familiar to us. And that hurts. Unless we can psychologically accommodate change, we ourselves die, inwardly. objects, customs, ways of life must perish so that the authentic human being matters’ – PKD

Resource > Situationist International


One-Girl Army: Özge Ürer

Fire-Starter in da house

Özge Ürer’in 2022 yılında tamamladığı Urbanist albümünün remix projesi olarak yayımlanan URA (Urbanist Remix Album) İstanbul, Londra, Berlin temelli 9 farklı prodüktörün 10 farklı rework’lerinden oluşan Drum and Bass, Electro House, Dub, Reggae, Bass Beat, Indie Pop, Jungle, Ambient, Experimental Jungle, Minimal Techno, Experimental Techno tarzlarını barındırıyor.

Ürer’in üçüncü stüdyo albümü URA, Nuhado Records etiketiyle geçtiğimiz kışın en uzun gecesi olan 21 Aralık’ta müzikseverlerle buluştu. 2022 yılında bölümler şeklinde yayınlanmaya başlayan albüm Emre Malikler, Genjah ve Golem aka human scum rework’lerinin eklenmesiyle final yapıyor.

Özge Ürer’in bu albümde amaçladığı ana fikir; şarkıları yeniden düzenleyen prodüktörlerin özgür, janr bağımsız, sınırsız hayal güçleriyle müzik üretimlerini yapması olmuş. Sanatçılar diledikleri şarkıyı seçmiş ve istedikleri gibi yorumlamışlar.


Özge Ürer X Da Frogg / Live in Utero, 2024

URA (Urbanist Remix Album), which was released as a remix project of Özge Ürer’s Urbanist album released in 2022, contains Drum and Bass, Electro House, Dub, Reggae, Bass Beat, Indie Pop, Jungle, Ambient, Experimental Jungle, Minimal Techno, Experimental Techno styles consisting of 10 different reworks by 9 different producers based in Istanbul, London and Berlin.

Özge Ürer’s third studio album URA was released on December 21, the longest night of last winter, with the label Nuhado Records. The album, which started to be released in 2022 in sections, ends with the addition of Emre Malikler, Genjah and Golem aka human scum reworks.

The main idea Özge Ürer aimed for in this album was that the producers who reworked the songs should produce music with their free, genre-independent, unlimited imagination. The artists chose the songs they wanted and interpreted them as they wished.


Özge Ürer ‘URA’ 2023 (Art by Tuba Girgiç)

URA > URBANIST REMIX ALBUM


“URA bir remix albümünden ziyade, çok farklı bakış açılarının bir araya geldiği yepyeni bir albüm.” diyor Ürer ve ekliyor “Şarkı sıralamasına dikkat edin; tuhaf, sürükleyici bir yolculuk sizleri bekliyor.”

Bu özellikler doğrultusunda Türkiye’de muadiline az rastlanan bir albüm URA; farklılaşmış, yenilikçi ve internasyonel karakteriyle sıradışı bir derleme olarak dinleyiciyle buluşuyor. Prodüktörler: Da Frogg , Elif Dikeç, Emre Malikler, Genjah, Golem,  Güneş Özgeç, Major Town, NitroKIDD, Philamelian.  Mix-mastering Emre Malikler’e, yapım ve yaratıcı yönetmenlik Özge Ürer’e ait. Albüm kapağı ise İstanbul yeraltı sanat camiasında kendine özgü ve kışkırtıcı tarzıyla tanınan Tuba Girgiç imzası taşıyor.


Özge Ürer ‘Özgür Ol / Be Free’ written & performed by Özge Ürer

Duyanlara, Duymayanlara

Türkiye’de alternatif sahnenin üretken ve özgün, reggae sahnesinin ise önde gelen isimlerinden Özge Ürer çok yönlü müzik üretimleri ve sahne performanslarıyla tanındı. Müzik kariyerine 3 solo albüm ve çok sayıda EP ve single sığdırmış olan sanatçı farklı gruplarla, sanatçılarla ve bireysel olarak yurtiçi ve yurtdışında festivallere katıldı, albümlerde yer aldı, collab işler yayınladı. Türkiye’nin önemli sahnelerinde ve şehirlerinde konserler verdi. 

Müzik kariyerinin geldiği son noktada sanatçı kendine “Özge Ürer Stili” adını verdiği özel bir konsept yarattı. Özge Ürer Stili, farklı türleri ustalıkla harmanlayan, yüksek enerji ve tempoyla karakterize edilen benzersiz bir performans tarzıdır. Her seferinde şaşırtan, dansla dolu performans, zihnin sınırlarını zorluyor ve bağımlılık düzeyi çok yüksek.

Özge Ürer’in sahnede ne yapacağını tahmin etmek zor. Dinleyicilerine elektronik dans müziğinden synth-pop’a, reggae’den drum and bass’e, trip-hop’tan R&B’ye ve hip-hop’a kadar çok çeşitli bir müzik deneyimi sunuyor. Özge’nin ateşli bir sosla harmanlanan yetenekli vokalleri tarzını özel kılıyor ve dinleyicilerin dikkatini çekiyor. Özge Ürer’in eşsiz bir deneyim yaşattığı bu renkli performansın sloganı “Bilenler bilmeyenlere anlatsın.”


Özge Ürer ‘Kartallar’ Human Scum Remix, 2023

All Rounder Fire Starter !!

ÖZGE ÜRER STYLE

Özge Ürer, one of the productive and all-rounder figures of the alternative scene and one of the leading names of the reggae scene in Turkey, is known for her versatile musical productions and stage performances. The artist, who has put together 3 solo albums and many EPs & singles in her musical career, has participated in festivals in Turkey and abroad with different groups and individually. She has performed on leading stages of Turkey.

The artist created herself  a special concept which called “Özge Ürer Style”.

Özge Ürer Style is a unique performance style characterized by high energy and tempo, skillfully blending different genres. Filled with dance, the performance surprises every time, pushing the boundaries of the mind, and boasting a very high addiction level.

It’s a performance where it’s hard to predict what the artist Özge Ürer will do on stage. She offers her listeners a diverse musical experience ranging from electronic dance music to synth-pop, reggae to drum’n bass, trip-hop to R&B and hip-hop. Her skilled vocals blended with a fierce Anatolian flavor make her style special and grab audience attention. The slogan of this colorful performance, where Özge Ürer provides a unique experience, is “Let those who know tell those who don’t.” She continues to work nonstop with her singer, songwriter & producer & creative director hats.


Ruff & Tuff Gecesi, KargaArt 2024
Devil on the stage

Kadın müzisyen, şarkıcı, DJ ve sanatçılardan oluşan müzik kolektifi Sista Sound’tan Özge Ürer, Melissa Lara Clissold ve Hatice Arıcı, kolektifin çalışmalarını ve müzik sahnesindeki güncel kadın meselelerini konuşmak üzere Sonsuz Çilek Tarlaları’na konuk oluyor.

Açık Radyo > Özge Ürer

Açık Radyo > Sista Sound


> Özge Ürer

> Sista Sound


No Ego, Just Music: Özge Ürer & Sista Sound

Özge Ürer  by Oğuzhan Üstün

Özge Ürer’in ikinci solo stüdyo albümü Urbanist şehirli insanın duygularının samimi hikayelerle anlatıldığı konsept bir albüm özelliği taşıyor. Ürer’in hikaye anlatıcılığına paralel; sokağın ve şehrin insana verdiği neşeyi, yükü, yaratıcılığı ve hüznü şarkıların dokusuna işleyen iki başarılı prodüktör Da Poet ve Emre Malikler ise Urbanist’te ilk kez bir araya geliyor.

Urbanist, retrowave, synth pop, electronica, trappop, oldschool, bass beat öğelerini güçlü bir sound ile dinleyiciye sunuyor. Yeri geldi­ğinde 80’ler, 90’lar yeri geldiğinde 2000’lerin tınıları şarkıların ruhlarıyla birleşiyor. Ürer’in vokal yetenekterinin çeşitliği de Urbanist’in öne çıkan taraflarından. Albümdeki tüm söz ve besteler Özge Ürer’e, aranjeler Da Poet ve Emre Malikler’e, mix ve mastering’ler ise Emre Malikler’e ait. Urbanist’ten bugüne kadar Kara Bela, Yasak Elma ve Sonu Baştan Belliydi teklileri yayınlandı.

Albümün açılış şarkısı Kartallar, Urbanist konseptinin işlen­diği bir video klip çalışmasıyla dinleyicinin karşısına çıkıyor. Urbanist’in dikkat çeken di­ğer kliplerinde olduğu gibi yönetmen koltuğunda yine Oğuzhan Üstün, kreatif direktörlüğünde ise Özge Ürer bulunuyor. Urbanist’in kapak ve görsel çalışmaları sanatçı Candan İşcan’a, fotoğrafları Oğuzhan Üs­tün’e ait.


Özge Ürer ‘Subkult Performans Room’ Performansı, Mayıs 2024

Özge Ürer’s second solo studio album Urbanist is a concept album where the emotions of urban people are told through intimate stories. In parallel to Ürer’s storytelling, two successful producers Da Poet and Emre Malikler, who weave the joy, burden, creativity and sadness of the street and the city into the texture of the songs, come together for the first time in Urbanist.

Urbanist presents retrowave, synth pop, electronica, trappop, oldschool, bass beat elements with a strong sound. The 80’s, 90’s and 2000’s sounds are combined with the spirits of the songs. The diversity of Ürer’s vocal skills is also one of the highlights of Urbanist. All lyrics and compositions on the album belong to Özge Ürer, arrangements to Da Poet and Emre Malikler, mixing and mastering to Emre Malikler. Urbanist has released the singles Kara Bela, Yasak Elma and Sonu Baştan Belliydi.

The opening song of the album, “Kartallar”, is presented to the audience with a video clip featuring the Urbanist concept. As in the other noteworthy clips of Urbanist, Oğuzhan Üstün is again in the director’s chair and Özge Ürer is the creative director. Urbanist’s cover and visual works are by artist Candan İşcan and the photographs are by Oğuzhan Üstün.

Source: ‘The Star of Alternative Scene’ by Akşam Gazetesi international newspaper


Özge Ürer ‘Sanatın Kadınları Belgeseli’ Kasım 2023

Özge Ürer ‘Urbanist’ 2022

“Farklı müzik tarzlarında üretim yapan ve farklı disiplinleri olan müzisyenlerle çalışmayı çok seviyorum. Müziğim ve müziğimiz hepsiyle birlikte karşılıklı evriliyor. Nitro ile yaptıklarımız da hep çok keyifli çalışmalar oldu. Dinamik, güçlü ve özellikle sound kalitesi yüksek çalışmalar.”

Prodüktör NitroKIDD ile Türkiye’deki ilk future rave tarzında hazırladığı “DBYT” EP’sini dinleyicisiyle buluşturan alternatif sahnenin ses getiren isimlerinden Özge Ürer ve NitroKIDD ile yeni EP’lerini konuştuk.

Batıkan Baksı / dergy.com Eylül 2023

Özge Ürer: Herkese selamlar ve sevgiler diyerek başlamak isterim. Size ve dergy ekibine ayrıca çok teşekkürler bana ve Nitro’ya bu alanı ayırdığınız için. ‘DBYT’ ilk olarak NitroKIDD’in bana “Future Rave tarzında bir çalışmaya sıcak bakar mısın?” demesi ve yazdığı aranjenin demosunu göndermesiyle başladı. Ben de üzerine ‘Doğuyorum Bir Yıldız Tozunda’yı söz ve müzik olarak yazdım. Nitro’nun aranjesi; evrenle bir ve bütün olma, aydınlanma ve farkındalık temaları üzerine bir şarkı yazmama vesile oldu ki bu aralar sürekli üzerinde düşündüğüm ve çalıştığım konular.

Özge Ürer, an urbanist

‘Kara Bela’ ve ‘Kartallar’ parçalarında beraber çalıştığınız bağımsız prodüktör NITROKidd ile çalışmışsınız bu projede de. NITROKidd ile yolunuz nasıl kesişti? Onun sizin müziğinize etkisi nasıl sizce?

“Urbanist” albümümün çıkış şarkısı ‘Kartallar’ı dinliyor NitroKIDD ve bana bir tebrik mesajı atıyor, hiç tanışmıyoruz bu arada. Ardından sürpriz diyerek drum’n bass bir remix yapıyor ‘Kartallar’a. Bu kadar olur ki albümün remix projesini başlatmıştık 10 prodüktörün dahil olduğu ve ilk remix olarak NitroKIDD’inkini yayınlıyoruz. Ben farklı müzik tarzlarında üretim yapan ve farklı disiplinleri olan müzisyenlerle çalışmayı çok seviyorum. Müziğim ve müziğimiz hepsiyle birlikte karşılıklı evriliyor. Nitro ile yaptıklarımız da hep çok keyifli çalışmalar oldu. Dinamik, güçlü ve özellikle sound kalitesi yüksek çalışmalar.

NitroKIDD x Özge Ürer ‘Doğuyorum Bir Yıldız Tozunda’ EP 2023

“Kocaman evrenin küçücük kopyalarıyız…”

Yeni tekliniz ‘DBYT’ aslında varoluşsal bazı krizlerin müzikle tezahürü sonucunda ortaya çıkmış bir parça bana göre. Sorgulamalar, sancılar, aydınlanmalar… Hepsi bu şarkının içinde kendine yer bulmuş. Nasıl bir dönemde kendine bir yol buldu bu şarkı?

Çok doğru tespit. Şu algılayabildiğim kısa hayatım boyunca hep düşündüğüm şey, kocaman evrenin küçücük kopyaları olduğumuz. Hem simülasyonuz, hem gerçeğin kendisiyiz. Her şey aynı anda, her an aynı varlıkta, farklı farklı benliklerce gibi yaşanıyor bence. Oysa senin ben olduğum, yanındaki birinin bir ağacın dalındaki çiçek olduğu ve hepsinin biz olduğunu düşünüyorum. O yüzden “biliyorum her şeyi” diyor şarkı ve de “görüyorum gerçeği” diye ekliyor. Aynı yerden varolan, her bir şeyin her bir varlığın biricik olduğunu anlatıyor aslında. Aynı yere ve aynı yerde deviniyoruz, hepimiz bir yıldız tozundan geliyoruz. No ego, yes music stili.

EP’nin tasarımını günümüzün en çok ses getiren trendlerinden biri olan yapay zeka ile yapmışsınız. Müzikte yapay zeka kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Yapay zeka, müziği nasıl dönüştürüyor sizce?

Diğer mesleğim kreatif işler üzerine. Teknoloji ile haşır neşir oluyorsunuz tabi ister istemez. AI acayip noktalara geldi elbet, ama kodu yazan, komutu veren ve ona hayal ettiren yine sizsiniz. Kreatif çalışmaları Midjourney ile ürettim ama hem ben hem de AI için istediğim yere gelmesi başka bir kreatif süreçti. Müzik alanında henüz AI ile bir iş üretmedim. Ama sizin prodüksiyon stilinizi öğrenen ve “bence sen bunu böyle yaparsın” diyen yapay zekaların çok kullanılan prodüksiyon programlarının içine girdiğinden haberdarım. Hep beraber göreceğiz süreçleri bence. Freddy Mercury’ye türkü filan söyletmek değil konu yani!

Özge Ürer, 2023

“Bu sene sahne senesi olacak…”

“DBYT”nin ardından hemen yeni çalışmalara başlıyor musunuz? Yoksa biraz yeni EP’nin keyfini çıkarıp, yeni çalışmaları 2024’e mi taşıyacaksınız?

Kasım ayında uzun zamandır yayınlanmayı bekleyen “Urbanist Remix Album – URA” yayınlanacak. Yurt içi ve yurt dışında 10 prodüktörün dahil olduğu bir proje. 7’si hali hazırda part part yayınlandı, son düzlüğe girdik yani. Ardından Sürveyan ile bir rap düetimiz var onu da peşi sıra salacağız. 2024’te başka sürpriz yayınlar olacaktır ama bu sene bol bol sahne senesi olacak gibi görünüyor.


Özge Ürer ‘URA’ 2023

URA > URBANIST REMIX ALBUM


Özge Ürer – Kartallar (NitroKIDD’s Vision) 2022

Özge Ürer’in “DBYT” EP’sinde birlikte çalıştığı prodüktör NitroKIDD ile de hem kendi projeleri hem de DBYT hakkında biraz söyleştik. “Neymiş bu future rave?” diye bir de NitroKIDD’den dinleyelim istedik.

Türkiye’de çok da rastlanmayan “future rave” tarzında çalışmalarla ses getiriyorsunuz. “Future rave” janrını Türkiye’nin müzik sahnesine taşıma fikri nereden geldi aklınıza?

Ülkemizde elektronik müzik üreten ve dinleyenler diğer ülkelere göre biraz daha az. Bundan sebep ben de Future Rave özelinde öncülük etmek istedim. Tabi bunda “bakın ülkemizde de bu müzikleri yapan biri var” mottosu çok etkili oldu. Sadece FR değil elbette, nadir örnekleri olan Türkçe Drum & Bass çalışmalarım da var.  Bu zamana kadar yapılmamış olanı yapmak beni sevindiriyor.

‘Kara Bela’, ‘Kartallar’ ve son olarak ‘DBYT’ olmak üzere 3 farklı parçada Özge Ürer ile çalıştınız ve iyi de bir uyum sağladınız. ‘DBYT’ye nasıl hazırlandığınızı bir de sizden duyalım mı?

’Kartallar’ remixini bitirdikten sonra Özge’ye bu projeden bahsettim. Aslında İngilizce sözlü bir parçaydı, dedim ki “neden ilk Türkçe Future Rave’i biz yapmayalım?” Parça zaten hazırdı, Özge’nin de sözleri yazması ve kayda girmesiyle projeyi tamamlamış olduk. Esasen tek versiyon olarak çıkış yapmayı planlamıştık ancak yayın tarihine üç hafta kala aklıma başka bir versiyon daha geldi, iki gün içinde onu da bitirdim. Böylelikle iki farklı tarzda yayınlamış olduk.

Through The Silence (Original ‘FR’ Mix)

“Future Rave, özetle tekno ile progressive house tarzlarının sentezidir.”

“DBYT”, Türkiye’nin ilk ‘future rave’ projesini de içinde barındırıyor. Bilmeyenler için future rave’in ne olduğunu sizden dinlesek nasıl olur?

‘Future Rave’ en kısa özetle tekno ile progressive house tarzlarının birleşimi. Agresif tekno seslerinin ve beat’in üstüne melodi dizilimini ve sözleri eklediğiniz zaman FR oluyor. Tabii ki tek formül bu değil ve bu kadar basit de değil. Bu tarzı 2020’de David Guetta ve MORTEN oluşturdu ilk olarak. Sonrasında çok hızlı bir şekilde yayıldı FR parçalar.

Teknolojik yenilikleri müzikal hayatınıza dahil etmeyi seviyorsunuz ve hatta kendinize ait bir de metaverse evreni var. Müziğin içinde teknolojinin sınırları sizce ne kadar olmalı? Dedikleri gibi teknoloji, müziğin ruhunu öldürüyor mu sizce?

Müziğe insan eli değmeli bence. Çünkü müzik, tamamen duyguların melodik olarak işlenmesi biçimi. Müzikte teknolojiyi kendinizi geliştirmek için kullanmalısınız, kolay yoldan sona ulaşmak için değil. Aksi halde herkes kendini müzisyen olarak tanımlar. Ben de teknolojiyi kendi evrenimi yaratmak için kullandım, aslında çok uzun bir hikayesi olan ve bunu yayınladığım müziklerin klipleri olarak parça parça anlattığım bir evren. İlk ‘Through The Silence’ parçam ile başladı ve Özge de dahil oldu bu evrene. Şu anki hikayenin sonu yine kendi parçam ‘Valerian Prince’e bağlanacak. Özel bir çalışma olduğunu düşünüyorum, umarım dinleyenler de aynı fikir de olur yayınlanınca. Bu hikaye bittikten sonra ‘Valerian Prince‘in ikinci bölümünü yapacağım. Proje çok yani anlayacağınız. Tıpkı müziklerimi kendim yaptığım gibi görselleri de baştan sonra kendim üretiyorum, modellemesinden tutun da animasyona, renk sınıflandırmasına kadar. Çok yorucu ve uzun sürüyor ama kafamdaki dünyaya hayat vermek çok ilham verici.

Elektronik müzik hem Türkiye’de hem de dünyada yükselişte ve birbirinden farklı tarzları, birbirleriyle harmanlanırken dinlemek mümkün. Sizin bu çeşitliliğe ve yükselişe dair düşünceleriniz neler?

Ülkemizde son zamanlarda çoğunluk olarak sürekli bir rap ve trap parçası yapma eğilimi var. “Bu tuttu hadi aynısından bir tane daha yapalım” fikrinin etkin rol oynadığı parçalar çoğu da. Rap ya da trap müziğe karşı değilim elbette çok da severim. Benim de rap parçalarım var, gelecekte yayınlanacak olan birkaç tane daha olacak, harika projelerim var bilinen rap müzisyenleriyle. Ancak başka tarzları da denemekte fayda görüyorum böylelikle hem sürekli aynı sesleri duymazsınız üreten olarak hem de dinleyicilerinize farklı müzikler sunmuş olursunuz, mesela geçen yıllarda çıkardığım ‘Dissimilarity’ EP gibi. İnsanlar da sıkılmıştır herhalde aynı şeyleri dinlemekten ki elektronik müziğe olan ilgi yükselmeye başladı. Bunu gördükten sonra Türkçe sözlü müzik de yapmak istedim, tabii ki yine kendi stilimde ve alışılmışın dışında tarzlarda.

> NitroKIDD


Powered by Özge Ürer
Ruff & Tuff Gecesi, KargaArt 2024
Sista Sound, Live Action at KargaArt

Kadın müzisyen, şarkıcı, DJ ve sanatçılardan oluşan müzik kolektifi Sista Sound’tan Özge Ürer, Melissa Lara Clissold ve Hatice Arıcı, kolektifin çalışmalarını ve müzik sahnesindeki güncel kadın meselelerini konuşmak üzere Sonsuz Çilek Tarlaları’na konuk oluyor.

Açık > Sista Sound

Radyo > Özge Ürer

Sista Sound Afiş

> Sista Sound

> Özge Ürer


Philip K. Dick: İki Günde Çökmeyecek Bir Evren Nasıl Kurulur

Happiness by Steve Cutts

Beni büyüleyen ana konular “Gerçeklik nedir?” ve “hakiki insanı oluşturan şeyler nelerdir?” sorularıdır. Romanlar ve hikayeler yayınladığım yirmi yedi yıl boyunca, birbiriyle ilişkili bu iki konuyu tekrar tekrar araştırdım. Biz neyiz? Bizi çevreleyen ve “ben-dışı” ya da “ampirik veya görünen dünya” diye adlandırdığımız şey nedir?

Canınızı BK yazarlarının söylevlerinde bahsettikleri sıradan şeylerle sıkmaya başlamadan önce, izin verin de size Disneyland’tan resmi selamlarımı ileteyim. Kendimi Disneyland’ın sözcüsü sayıyorum; çünkü oradan sadece birkaç mil uzakta yaşı­yorum -bu da yetmezmiş gibi, bir keresinde orada Paris TV’yle röportaj yapma şerifine nail oldum.

Philip K. Dick 1978 / çev: Uğur Güney & Öznur Karakaş

Kaynak: Davetsiz Misafir, Sonbahar 2004

Söyleşiden birkaç hafta sonra cidden hasta­landım ve yataklara düştüm. Buna, dönen çay fincanlarının neden olduğunu düşünüyorum. Programın yapımcısı Elizabeth Antebi benden, Norman Spinrad’la (şahane bilimkurgu yazan eski bir arkadaşım) birlikte faşizmin yükselişini tartışırken dev çay fincanlarından birinin için­de fırıl fırıl dönmemi istemişti, Watergate’i de konuştuk, ama bunu Kaptan Kanca’nın korsan gemisinin güvertesinde yaptık. Kameralar etra­fımızda dönüp duruyor, Elizabeth beklenmedik sorular soruyordu. Bu arada da Mickey Mouse şapkası (kulakları olan sıvalı şapkalar) takan küçük çocuklar etrafta koşuşturup duruyor ara­da da bize çarpıyorlardı. Norman ve ben, o gün kafamız çarpışan küçük çocuklarla meşgulken fevkalade aptal şeyler söyledik. Yine de bugün, size anlattıklarımın sorumluluğunu üstlenmeli­yim. Ne de olsa hiçbiriniz Mickey Mouse şap­kası takmıyor, benim de korsan gemisinin do­nanımının bir parçası olduğumu sanıp üstüme tırmanmaya çalışmıyorsunuz.

Bunu söylediğim için üzgünüm ama BK ya­zarları gerçekten hiçbir şey bilmezler. Ona dair bilgimiz kısıtlı ve doğrulanmamış olduğundan bilim hakkında konuşamayız. Üstelik genel­de kurgumuz da berbattır. Bir kaç yıl önce, içi­mizden birini konuşma yapmaya davet etmek herhangi bir kolej ya da üniversitenin aklının ucundan bile geçmezdi. Lütuf olsun diye, kim­seyi etkilemeyen renkli ucuz dergilere hapsedilmiştik. O günlerde arkadaşlarım bana “Hiç ciddi şeyler yazıyor musun?” diye sorarlardı. Aslında “bilim kurgudan başka şeyler yazar mısın?” demek istiyorlardı. Kabul edilmek için yanıp tutuşuyorduk. Birilerinin bizi fark etme­sini bekliyorduk.

Sonra birden akademik dünya bizi fark etti. Konuşmalar yapmak, panellerde bulunmak üzere davet edildik – ve anında kendimizi ap­tal yerine koymayı başardık. Bizden öğrenmek istedikleri kabaca şuydu: Bir bilimkurgu yazarı ne bilir? Hangi konuda bir otoritedir?


Philip K Dick speech in Metz France 1977

Ama bu entelektüel bir oyun değil, hakiki bir sorun… Çünkü bugün medya, hükümetler, bü­yük şirketler, dini ve politik gruplar tarafından düzmece gerçekliklerin üretildiği bir toplumda yaşıyoruz. Üstelik bu sahte dünyaları, okuyucu, izleyici ve dinleyicilerin direkt olarak kafasına ileten elektronik aksam da artık mevcut.

Bu bana buraya uçmadan hemen önce rast­ladığım bir Kaliforniya gazetesinin manşetini hatırlatıyor: “BİLİM ADAMLARI FARELERİN İNSAN GİBİ GÖRÜNEMEYECEKLERİNİ SÖYLÜYORLAR”. Hükümet tarafından finan­se edilen bir araştırma programıydı galiba. Düşünün hele: Bu dünyada, farelerin iki renk ayakkabılar, melon şapkalar, ince çizgili şortlar ve Dacron pantolonlar giyip giyemeyecekleri ve insan olarak kabul edilip edilemeyecekleri ko­nusunda bir otorite var.

Pekala, size neyin ilgimi çektiğini, neyi önemsediğimi anlatayım. Hiçbir konuda otori­te olduğumu iddia edemem ama bazı konuların beni mutlak surette etkilediğini, her daim bu konular hakkında yazdığımı söyleyebilirim.

Beni büyüleyen ana konular “Gerçeklik ne­dir?” ve “hakiki insanı oluşturan şeyler neler­dir?” sorularıdır. Romanlar ve hikayeler yayın­ladığım yirmi yedi yıl boyunca, birbiriyle iliş­kili bu iki konuyu tekrar tekrar araştırdım. Biz neyiz? Bizi çevreleyen ve “ben-dışı” ya da “am­pirik veya fenomenal dünya” diye adlandırdığı­mız şey nedir?

1951’de ilk hikayemi sattığımda, bilimkur­gu alanında böyle temel mevzuların peşine dü­şülebileceğini hiç düşünmemiştim. Aslında bu konularla uğraşmaya, pek de farkında olmadan başladım. İlk hikayem, her cuma gelen çöpçü­nün, ailenin güvenli metal kutularda özenle depoladığı değerli yiyecekleri çaldığına inanan bir köpek hakkındaydı. Ailenin üyeleri her gün kese kağıtlarıyla bu iyi pişmiş yemekleri taşır, metal konteynıra doldurup kapağı sıkıca kapa­tırlardı. Konteynır dolduğunda, bu korkunç gö­rünüşlü yaratıklar gelip kutudaki her şeyi çalar­dı. Hikayenin sonunda köpek, çöpçünün evdekilerin yemeklerini çalmakla kalmayıp bir gün onları da yiyeceğine inanmaya başlar. Tabii ki, köpek bu konuda yanılıyordur. Hepimiz çöp­çülerin insanları yemediğini biliriz. Ama kö­peğin çıkarsaması -verilen koşullar altında ve onun mizacına göre bir bakıma mantık çerçeve­sindedir. Hikaye gerçek bir köpek hakkındaydı. Ben de onu seyretmeye, kafasının içine girme­ye, dünyayı nasıl gördüğünü tasavvur etmeye çalıştım. Kuşkusuz sonunda köpeğin dünyayı benim ya da herhangi bir insanın gördüğün­den tamamen farklı gördüğüne karar verdim. Daha sonra da düşünmeye başladım: belki de her insan eşsiz bir dünyada, tüm diğer insanlar tarafından yaşanan ve deneyimlenen dünyadan farklı, kişiye özel bir dünyada yaşıyordu. Bu da beni, “gerçeklik kişiden kişiye değişiyorsa, tek bir gerçeklikten bahsetmemiz ne kadar doğru olur?” sorusuna yöneltti. Aslında çoğul gerçek­likler hakkında konuşmamız gerekmiyor muy­du? Ve eğer çok sayıda gerçeklik varsa, bazıları diğerlerinden daha mı gerçekti? Peki ya bir şi­zofrenin dünyası? Belki onunkisi de bizim dün­yamız kadar gerçektir. Belki bizim gerçeklikle temas halinde olduğumuzu ve onun olmadığını söyleyemeyiz de bunun yerine şöyle diyebiliriz: onun gerçekliği bizimkinden o derece farklı ki, bunu bize açıklayamıyor, biz de bizimkini ona açıklayamıyoruz. O zaman sorun şudur: öznel dünyalar bu derece farklı deneyimleniyorsa, ile­tişim kopuklukları yaşanır… işte gerçek hastalık da budur.

Bir seferinde yaralanıp hastaneye kaldırı­lan bir adam hakkında bir hikaye yazmıştım. Ameliyat etmeye başladıklarında adamın bir insan değil de android olduğunu keşfediyorlardı, oysa adam bunu bilmiyordu bile, Ona bu haberi alıştıra alıştıra vermeleri gerekiyordu. Mr. Garson Poole bir anda kendi gerçekliğinin, göğsündeki makaradan makaraya geçen delikli şeride bağlı olduğunu anlayıverdi. Büyülenmiş bir şekilde bazı delikleri doldurmaya, bazıları­nın arasına yenilerini eklemeye koyuldu. Bir anda dünyası değişti. Şeritte yeni bir delik açtı­ğında bir ördek sürüsü odasından uçarak geçti. Sonunda şeridi hepten kopardı. Bunun üzerine dünya tamamen yok oluverdi. Fakat dünya hi­kayedeki diğer karakterler için de yok olmuş­tu… Üzerinde şöyle bir düşündüğünde bu in­sana çok saçma gelir, tabii diğer karakterler de onun delikli şeridinin bir mahsulü olmadığı sü­rece… Sanırım öylelerdi de.

Bu yüzden yazılarımda gerçeğin ne olduğu­nu soruyorum. Çünkü çok komplike elektronik mekanizmalar kullanan çok komplike insanlar tarafından üretilmiş sahte gerçekliklerle dur­maksızın bombalanıyoruz, İtimatsızlığım on­ların güdülerine değil güçlerine karşı…

“Gerçeklik nedir?” sorusunu soran roman­lar ve hikayeler yazarken, hep bir gün bu soru­ya bir cevap bulmayı umut ettim. Bu çoğu oku­yucumun da umuduydu. Yıllar geçti. Otuzun üzerinde roman ve yüzden fazla hikaye yazdım ama hala neyin gerçek olduğunu çözemedim. Bir gün felsefe dersi için ödev hazırlayan kolej öğrencisi Kanadalı bir kız, benden gerçekliği tanımlamamı istedi. Tek cümlelik bir yanıt is­tiyordu. Düşündüm ve sonunda “Gerçeklik ona inanmayı bıraktığında yok olup gitmeyen şey­dir” dedim. Tüm ortaya atabildiğim buydu işte. Bu 1972’deydi. O zamandan beri de gerçekliğin daha açık bir tanımını bulmayı başaramadım. Ama bu entelektüel bir oyun değil, hakiki bir sorun… Çünkü bugün medya, hükümetler, bü­yük şirketler, dini ve politik gruplar tarafından düzmece gerçekliklerin üretildiği bir toplumda yaşıyoruz. Üstelik bu sahte dünyaları, okuyucu, izleyici ve dinleyicilerin direkt olarak kafasına ileten elektronik aksam da artık mevcut.

Bazen on bir yaşındaki kızımı televizyon seyrederken gördüğümde, kafasına nelerin işle­nip durduğunu merak ediyorum. Dikkat edin, bu tamamen bir yanılgı sorunu… Yetişkinler için hazırlanmış bir TV programı küçük bir ço­cuk tarafından seyrediliyor. TV’deki oyunda söylenenlerin ve yapılanların yarısından çoğu çocuk tarafından yanlış anlaşılıyor. Kim bilir belki de hepsi… Asıl mesele, çocuk doğru anlasa bile yine de verilen bilginin ne kadar hakiki ol­duğu. Ortalama bir sit-com ile gerçeklik arasın­daki ilişki nedir? Ya polis şovlarına ne demeli? Arabalar sürekli kontrolden çıkıyor, çarpışıyor, yanmaya başlıyorlar. Polisler her zaman iyiler ve hep kazanıyorlar. Bu noktayı atlamayın: Polis hep kazanır. Ne biçim bir ders bu; Otoriteyle çatışmamalısın, zaten çatışsan da kaybedersin. Buradaki mesaj: pasif ol ve işbirliği yap. Eğer Memur Barerta sizden bilgi isterse verin çünkü Memur Barefta iyi ve güvenilir bir adam. Sizi se­ver, siz de onu sevmelisiniz.

Kaosa gizli bir aşk beslerim. Ondan daha da fazla olmalı. Bir toplumda ya da evrende düzen ve istikra­rın her zaman iyi olduğuna inanmayın. Eski olan, kemikleşmiş olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğumuna yol vermelidir.

Bu yüzden yazılarımda gerçeğin ne olduğu­nu soruyorum. Çünkü çok komplike elektronik mekanizmalar kullanan çok komplike insanlar tarafından üretilmiş sahte gerçekliklerle dur­maksızın bombalanıyoruz, İtimatsızlığım on­ların güdülerine değil güçlerine karşı… O ka­dar fazlasına sahipler ki… Bu şaşırtıcı bir güç: topyekün evrenler yaratmak; zihin evrenleri… Benim bilmem gerekir. Ben de aynı şeyi yapı­yorum. İşim, bir romandan ötekine onlara temel olacak evrenler yaratmak. Ve onları iki gün son­ra çökmeyecek şekilde kurmak zorundayım. Ya da en azından editörlerimin umdukları bu. Yine de size bir sırrımı açacağım: Çökecek evrenler yaratmayı severim ben. Onların çözülmelerini ve romanlardaki karakterlerin bu sorunla nasıl başa çıktıklarını görmeyi severim. Kaosa gizli bir aşk beslerim. Ondan daha da fazla olmalı. Bir toplumda ya da evrende düzen ve istikra­rın her zaman iyi olduğuna inanmayın -bunu söylerken çok ciddiyim- Eski olan, kemikleşmiş olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğumuna yol vermelidir. Yeni şeylerin doğa­bilmesi için önce eski yok olmalı. Bunun ayrı­mına varmak tehlikelidir; çünkü neticede bize alıştıklarımızdan ayrılmamız gerektiğini söy­ler. İşte bu acıtır. Fakat yaşamın senaryosunun bir parçasıdır da. Psikolojik olarak hayatımızda değişime yer vermediğimiz sürece içten içe ölmeye başlarız. Söylemek istediğim; nesnelerin, adetlerin, alışkanlıkların ve yaşama biçimle­rimizin hakiki insanın yaşayabilmesi için yok olması gerektiğidir. Asıl önemli olan da işte bu hakiki insandır. Bu geriye atlamasını bilen, içi­ne çekebilen, yeniyle baş etmesini bilen canlı, elastik organizma…

Tabii ki tam da bunları söyleyecektim. Ne de olsa Disneyland’ın yakınında oturuyorum, ora­ya sürekli yeni bölümler ekleyip eskilerini yok ediyorlar. Disneyland evrim geçiren bir orga­nizma. Yıllar önce Lincoln Simulakrum’u vardı, tıpkı Lincoln gibi o da madde ve enerji alıp veren geçici bir formdu. Hoşlanın ya da hoşlanma­yın, aynısı hepimiz için geçerli.

Sokrates öncesi Yunan filozofu Parmenides sadece değişmeyen şeylerin gerçek olduğu­nu düşünürdü. Yine Sokrates öncesi filozof Heraklitos da her şeyin değiştiğini… Onların görüşlerini birbirine eklediğinizde şu sonucu elde edersiniz: Hiçbir şey gerçek değildir… Bu doğrultuda düşününce etkileyici bir basamak­la karşı karşıya kalınır: Parmenides asla varolamazdı; çünkü o yaşlandı, öldü ve yok oldu. Yani kendi felsefesine göre hiç varolmadı. Heraklitos haklı olabilirdi -bunu unutmayalım; çünkü eğer Heraklitos haklıysa o zaman Permenides var oldu. Bu yüzden Heraklitos’un felsefesi­ne göre, Parmenides haklı da olabilirdi; çün­kü Parmenides gerekli koşulları, Heraklitos’un şeylerin gerçekliklerini yargıladığı kriterleri, sağlıyordu. Bunu yalnızca nihai gerçeğin ne olduğunu sormaya başladığınız anda saçmala­maya başladığınızı da göstermek için anlattım. Zeno hareketin imkansızlığını ispatlamıştı, (as­lında o sadece bunu ispatladığını zannetmişti. Onda eksik olan teknik olarak “limitler teorisi” olarak adlandırılan şeydi)

Aralarındaki en büyük septik olan David Hume bir seferinde, septiklerin septisizm ger­çeğini bir felsefe olarak ilan etmek için toplan­dıktan sonra, yine de pencere yerine kapıdan ayrıldıklarını belirtmişti. Hume’un bakış açısını anlayabiliyorum. Bunların hepsi laf. Ciddi filo­zoflar söylediklerini ciddiye almazlar.

Sahte gerçeklikler sahte insanlar yaratıyor. Ya da, sahte insanlar sahte gerçeklikler üretiyorlar ve sonra onları diğer insanlara satıyorlar ve sonunda onları da kendi taklitlerine dönüştürüyorlar. Böylece etrafımızı sahte gerçeklikler tasarlayan ve onları diğer sahte insanlara satan sahte insanlar sarıyor. Bu yalnızca Disneyland’in çok büyük bir versiyonu.

Fakat ben gerçeğin ne olduğunu tanımla­mayı ciddiye alıyorum. Bu çok önemli, hatta hayati bir konu… Ve yine buralarda bir yerde başka bir konu da göze çarpar: hakiki insanın tanımı… Sahte gerçekliklerle bombalanmaya başlamak hakiki olmayan insanları çok çabuk ürettiği için taklit insanlar da her yönden on­ları sıkıştıran bilgiler kadar sahte… Benim iki konum aslında tek bir konu; onlar bu noktada birleşiyorlar. Sahte gerçeklikler sahte insanlar yaratıyor. Ya da, sahte insanlar sahte gerçek­likler üretiyorlar ve sonra onları diğer insanlara satıyorlar ve sonunda onları da kendi taklit­lerine dönüştürüyorlar. Böylece etrafımızı sah­te gerçeklikler tasarlayan ve onları diğer sahte insanlara satan, sahte insanlar sarıyor. Bu yal­nızca Disneyland’in çok büyük bir versiyonu. Korsanlara, Lincoln Simülakrumu’na ya da Bay Toad’a sahip olabilirsiniz ama hiçbiri hakiki de­ğil. Yazılarımda sahte şeylerle o kadar ilgilen­dim ki, en sonunda sahte sahteler kavramına vardım. Örneğin Disneyland’da elektrik motorlarıyla çalışan, yanlarından geçtiğinizde çığ­lıklar atıp gaklayan sahte kuşlar var. Farz edin ki, bir gece hepimiz parkın içine gerçek kuşlar­la birlikte sızıverip onları yapay olanlarla değiş­tirdik. Disneyland görevlilerinin aldatmacamı­zı farkettiklerinde düşecekleri dehşeti düşü­nün. Gerçek kuşlar! Ve belki de bir gün gerçek su aygırları ve aslanlar… Şok. Park, sinsi güçler tarafından zekice sahteden gerçeğe dönüştürü­lüyor. Mesela, Matterhom’un hakiki karla kaplı bir dağa dönüştüğünü farz edin. Ya bütün yer Tanrının kudreti ve bilgeliğinin mucizesiyle bir anda, göz açıp kapayıncaya kadar, bozulamayacak bir şeye çevrilirse? Orayı kapatmak zorun­da kalırlardı.

Platon’un Timaeus’unda Tanrı, Hristiyan Tanrısının yaptığı gibi kainatı yaratmaz; sade­ce bir gün onu buluverir. Kainat tamamen kaos içindedir. Bu fikir bana çekici geldi ve onu ken­di entelektüel ihtiyaçlarımı karşılamak için şöy­le uyarladım; Ya evrenimiz o kadar gerçek ola­rak değil de Hindu dininin öğrettiği gibi bir çeşit ilüzyon olarak başladıysa ve Tanrı sevgi ve şefkatiyle bizim için onu yavaşça ve gizli­ce gerçek bir şeye dönüştürüyorsa. İlk aşama­da kendi dünyamızın bir yanılsama olduğu­nu bilmediğimiz için, bu dönüşümün ayrımın­da olamazdık. Bu aslında teknik olarak gnostik bir düşüncenin ürünü. Gnostisizm yüzyıllar boyunca Yahudiler, Hristiyanlar ve Paganlarca benimsenmiş bir mezheptir. Ben de gnostik fi­kirlere sahip olmakla suçlandım. Galiba sahi­bim de. Bir seferinde yakılacaktım. Ama onla­rın bazı fikirleri ilgimi çekiyor. Bir zamanalar Gnostisizmi Britannica’da araştırırken, “Gerçek Olmayan Tanrı ve Onun Varolmayan Evreninin Görünüşleri” isimli kutsal bir gnostik kitabın­dan bahsedildiğini gördüm. Bu fikir karşısında kahkahalarıma engel olamadım. Nasıl biri va­rolmadığını bildiği bir şey hakkında yazar ki? Peki ya nasıl olur da varolmayan bir şeyin gö­rünüşleri olabilir? Fakat sonra yirmi beş yıldan fazladır bu konular hakkında yazmakta oldu­ğumu fark ettim. Sanırım varolmayan bir konu hakkında yazdığınızda söyleyebilecekleriniz­de yüksek serbestliğiniz oluyor. Bir arkadaşım “Hawai’deki Yılanlar” isimli bir kitap yayınla­mıştı. Birkaç kütüphane kopyasını istemişti. İyi de Hawai’de yılan yoktur ki: Kitabın tüm sayfa­ları boştu.

Gerçeklik manipülasyonun ana aracı kelimelerle oynamaktır. Eğer kelimelerin anlamını kontrol edebiliyorsanız, onları kullanan insanları da kontrol edebilirsiniz. George Orwell “1984” romanında bunu açıkça göstermiştir. İnsanların zihinlerini kontrol etmenin bir başka yöntemi de onların algılarını kontrol etmektir. Onların dünyayı sizin gördüğünüz gibi görmesini sağlayabilirseniz, sizin gibi düşüneceklerdir. Anlama, algıyı takip eder.

Tabii ki bilimkurguda anlatılan dünyaların gerçek olduğu iddia edilmez. Okuyucu okuya­caklarına inanmaması için önceden uyarılır. Aynı şekilde Disneyland’in ziyaretçileri Bay Toad’un gerçekte varolmadığını ve korsanla­rın motorlarla, servo-destekleyici mekanizma­larla, rölelerle ve elektronik devrelerle oyna­tıldıklarını anlarlar. Yani bir aldatma söz ko­nusu değildir. Yine de garip olan şey şudur ki, bir şekilde, hatta gerçek bir şekilde, bilimkurgu başlığı altında ortaya çıkan şeylerin çoğu doğ­rudur. Harfi harfine doğrudur demiyorum ta­bii. Gerçekte “Üçüncü Türle Yakınlaşmalar “da [Close Encounters of the Third Kind] olduğu gibi başka bir yıldız sisteminden yaratıklarca istila edilmedik. O filmi yapımcıları buna inanmamıza niyet etmemişlerdi. Yoksa etmiş­ler miydi? Ve daha da önemlisi, bunu planladılarsa bile bu gerçekten de doğru mudur? Sorun yazarın ya da yapımcının eserine inanıp inanmaması değil, anlatılanların doğruluğu. Çünkü bir bilimkurgu yazarı ya da yapımcısı ya da se­naristi iyi bir hikayenin peşindeyken kazara doğruya denk gelebilir… ne var ki ancak sonra bunun farkına varabilir. Gerçeklik manipülas­yonun ana aracı, kelimelerle oynamaktır. Eğer kelimelerin anlamını kontrol edebiliyorsanız, onları kullanan insanları da kontrol edebilir­siniz. George Orwell “1984” romanında bunu açıkça göstermiştir. İnsanların zihinlerini kont­rol etmenin bir başka yöntemi de onların algı­larını kontrol etmektir. Onların dünyayı sizin gördüğünüz gibi görmesini sağlayabilirseniz, sizin gibi düşüneceklerdir. Anlama, algıyı ta­kip eder. Onların gerçekliği sizin gibi görmesini nasıl sağlarsınız? Sonuçta, sizinki de birçok ger­çeklikten sadece biri. Temel bileşenlerden biri imgelerdir: Görüntüler. Bu TV’nin genç dimağ­ları etkileme gücünün afallattıcı derecede engin oluşunun sebebidir. TV’de kelimeler ve görün­tüler eşzamanlı kullanılırlar. İzleyicinin mut­lak olarak kontrol edilme olasılığı vardır, özel­likle de genç izleyicinin. TV seyretmek bir çeşit uyuyarak öğrenmektir. Yaklaşık yarım saat TV izleyen birinin EEG’si, beynin hiçbir şeyin olup bitmediğine karar verdiğini ve alfa dalgaları ya­yarak hipnotik alaca karanlık durumuna geçti­ğini gösterir. Bunun nedeni çok az göz hareketi olmasıdır. Üstelik enformasyonun çoğu görsel­dir. Bu yüzden bilinçli kişiliğin bulunduğu sol beyinde işlenmek yerine sağ beyine gider. Son günlerdeki deneyler, TV ekranında gördükleri­mizin bilinçaltı düzeyinde kavrandığına işaret ediyor. Biz orada ne olduğunu bilinçli bir şe­kilde gördüğümüzü zannediyoruz fakat mesaj yığınları dikkatimizden kaçıyorlar; birkaç saat TV seyrettikten sonra ne gördüğümüzü bile­mez hale geliyoruz. Hafızalarımız tıpkı rüya belleklerimiz gibi kurmaca ve ondaki boşluklar geçmişe dayanarak doldurulup tahrif ediliyor. Bilmeden sahte gerçekliklerin yaratımına ortak oluyoruz ve bu sahte gerçeklikle kendimizi bes­liyoruz. Kendi akıbetimizi kendimiz hazırlıyo­ruz. Bunu profesyonel bir kurgu yazarı olarak söylüyorum- bu görsel/işitsel dünyaları yaratan yapımcılar, senaryo yazarları ve yönetmenler, içeriklerinin ne kadarının doğru olduğunu bil­mezler. Başka bir deyişle, onlar bizimle birlik­te kendi ürünlerinin kurbanlarılar. Kendi adı­ma konuşursam yazdıklarımın ne kadarının ya da hangi bölümlerinin (eğer varsa) doğru oldu­ğunu bilmiyorum. Bu potansiyel olarak ölümcül bir durum. Gerçeği taklit eden kurguları­mız ve kurguları taklit eden gerçeklerimiz var. Tehlikeli bir çakışma, tehlikeli bir bulanıklık… Ve her halükarda kasıtlı değil. Hatta bu duru­mun niyet edilmeden ortaya çıkışı da problemin bir parçası. Bir kutu pudingin etiketinde, karı­şımını oluşturan maddelerin listelenmesi gibi, yasaları kullanarak bir yazarın eserini doğru etiketlemesini sağlayamazsınız. Kendisi de bil­miyorsa onu hangi parçasının doğru olduğunu hangisinin olmadığını ilan etmeye zorlayamaz­sınız. Saf kurgu olduğuna inanarak bir roman­da yazdığınız bir şeyin gerçek olduğunu ileride -belki yıllar sonra- öğrenmek ürkütücü bir de­neyim. Bir örnek vermek istiyorum. Bu benim anlamadığım bir şey. Belki siz bir açıklama geti­rirsiniz. Ben yapamadım.

Peki ya bir şizofrenin dünyası? Belki onunkisi de bizim dünyamız kadar gerçektir. Belki bizim gerçeklikle temas halinde olduğumuzu ve onun olmadığını söyleyemeyiz de bunun yerine şöyle diyebiliriz: onun gerçekliği bizimkinden o derece farklı ki, bunu bize açıklayamıyor, biz de bizimkini ona açıkiayamıyoruz. O zaman sorun şudur: öznel dünyalar bu derece farklı deneyimleniyorsa, iletişim kopuklukları yaşanır… işte gerçek hastalık da budur.

1970’te “Flow My Tears, the Policeman Said” (Aksın gözyaşlarını, dedi polis) isimli bir ro­man yazdım. Karakterlerden biri 17 yaşında, Kathy isimli bir kızdı. Kocasının ismi Jack’ti. Kathy yeraltındaki suç örgütleri için çalışıyor gibi görünüyordu fakat sonra romanın derin­liklerine indikçe onun aslında polis için ça­lıştığını keşfediyorduk. Bir polis müfettişiyle ilişkisi vardı. Karakter saf kurguydu. Ya da en azından ben öyle düşünüyordum. Her neyse, 1970’in Noel gününde Kathy isimli bir kızla ta­nıştım. Anladığınız gibi, bu romanı bitirdiğim­den sonraydı. On dokuz yaşındaydı ve erkek ar­kadaşının ismi Jack’ti. Kısa süre sonra onun bir uyuşturucu satıcısı olduğunu öğrendim. Ona uyuşturucu satmayı bıraktırmak için aylar har­cadım. Onu, yakalanacağı konusunda tekrar tekrar uyardım. Sonra, bir akşam birlikte bir lo­kantaya girerken Kathy aniden durdu ve “İçeri giremem” dedi. Restoranda tanıdığım bir komi­ser oturuyordu. Kathy “Sana doğruyu söyleme­liyim” dedi. “Onunla bir ilişkim var.” Bunlar kesinlikle tuhaf tesadüfler. Belki de önceden görme yeteneğim vardır fakat gizem daha da kafa karıştırıcı oldu. Sonraki aşama beni tama­men dumura uğrattı. Bu dört yıl önceydi.

Roman 1974 yılında Doubleday tarafından basıldı. Bir öğleden sonra rahibimle konuşu­yordum -ben bir episkopal’im- ona romanın sonlarındaki önemli bir sahneden bahsettim. Sahnede, Felix Buckman geceleyin bir benzin istasyonunda zenci bir yabancıyla karşılaşıyor­du ve sohbete başlıyorlardı. Ben sahneyi daha detaylı tasvir ettikçe rahip git gide daha çok al­tüst oluyordu. En sonunda “Bu sahne Ameller Kitabı’ndan (Book of Acts), İncilden! Ameller Kitabı’nda yolda zenci adamla karşılaşan kişi­nin adı Philip, senin ismin.” dedi. Peder Rash benzerlikten dolayı o kadar telaşa kapılmıştı ki, o bölümün İncil’in neresinde olduğunu bile bu­lamadı. Bana Ameller Kitabı’nı oku­ma talimatı verdi. “Göreceksin en ince detaylarına kadar aynılar.” Eve gidip Ameller Kitabındaki o sahneyi okudum. Evet, Peder Rasch haklıydı; romanımdaki sahne bariz bir şekil­de Ameller Kitabı’ndaki sahnenin tekrarıydı. İtiraf etmeliyim; Ameller Kitabı’nı hiç okumamıştım. Bulmaca yine derinleşiyordu. Ameller Kitabı’nda Aziz Paul’ü tutuklayan ve sorguya çeken Roma yüksek memuru’nun adı Felix’ti, benim karakteri­min adı… Benim kahramanım Felix Buckman yüksek rütbeli bir polis şefiydi; nite­kim romanımda o, Felix’in Ameller Kitabı’ndaki yerini alıyordu: en son otorite… Romanımda Felix ve Paul arasında geçen konuşmaya ben­zer bir muhabbet vardı.

Böylece daha öte ben­zerlikler aramaya karar verdim. Romanımın ana karakterinin adı Jason’dı. Bir İncil fihristi alıp Jason adının İncil’de bir yerlerde geçip geç­mediğine baktım. İncil’de böyle birinin olduğu­nu hatırlamıyordum. Jason adı, İncil’de sadece ve sadece bir defa geçiyormuş. O da Ameller Kitabı’nda… Sanki beni daha başka tesadüfler­le bezdirmek istermiş gibi, romanımda Jason, otoritelerden kaçıp birinin evine sığınıyordu. Ameller Kitabı’ındaki Jason ise bir kanun kaça­ğını evinde barındırıyordu. Romanımdaki du­rumun tam tersi… Sanki bütün bunlardan so­rumlu olan gizemli Ruh, tüm olan bitenle eğlen­mek istermiş gibi… Felix, Jason ve yolda yaban­cı bir zenciyle karşılaşma… Ameller Kitabı’nda, Havari Philip zenciyi vaftiz eder, zenci de neşe içinde oradan ayrılır. Romanımda ise Felix Buckman’ın duygusal destek için yabancı zen­ciyle bağlantı kurmasının nedeni, adamın kız kardeşinin ölümü yüzünden ruhsal çöküntü içinde olmasıdır. Zenci, Buckman’ın ruhunu canlandırır. Sonuçta Buckman neşelenmese de en azından göz yaşı dökmeyi keser. Evine koşup kız kardeşinin cesedinin başında ağlayıp sızlamıştır. Biriyle, herhangi biriyle, hatta tamamen yabancı biriyle konuşma ihtiyacı hissetmiştir. Bu yol üzerindeki tamamen yabancı iki insan arasındaki yakınlaşma, onlardan birinin yaşa­mını değiştirir. Hem romanda hem de Ameller Kitabı’nda… İş başındaki gizemli ruhtan son bir acayiplik: Felix ismi Latince mutluluk demek­tir. Romanı yazdığımda bunu bilmiyordum. Romanımın dik­katli bir incelemesi, açıklamaya dahi başlayamadığım nedenler­den dolayı İncil’in belli bir bölü­münden bazı temel olayları, üs­telik aynı isimleri kullanarak, yeniden anlatmayı başardığımı gösteriyor. Bu nasıl açıklanabi­lir? Tüm bunları dört yıl önce keşfettim. Dört yıldır bir teori bulmaya çalışıyorum ama bece­remedim. Becerebileceğimden de şüpheliyim.

Kainat göründüğü gibi değildir. Onun en derin seviyesinde ne olduğu muhtemelen insanların en derin seviyelerinde ne olduklarıyla aynıdır, -buna zihin yada ruh deyin, o yaşayan ve düşünen yalnızca çoğul ve cismani olarak görünen, bölünmez bir şeydir. Evren düşünendir ve düşüncedir. İnsanlar olarak bizler de onun parçası olduğumuz için son tahlilde bu fikirlerin düşünürleri ve düşünceleriyiz.

Ancak tam da düşündüğüm gibi bu gizem burada da son bulmuyordu. İki ay önce gece geç bir vakitte hem bir mektup postalamak hem de apartmanın karşısındaki Aziz Joseph Kilisesi’nin manzarasını keyifle seyre dalmak için posta kutusuna doğru ilerliyordum. Bir adamın park edilmiş bir arabanın yanı başın­da şüpheli hareketlerle dolandığını fark ettim. Arabayı çalmaya çalışır gibi bir hali vardı. Ya da belki de içinden bir şeyleri… Posta kutusundan döndüğümde adam bir ağacın arkasına saklandı. Ani bir dürtüyle ona doğru yürüyüp, “Bir sorun mu var?” diye sordum. Adam “Benzinim bitti” dedi. “Hiç param da yok.” İnanılmaz bir şekilde -çünkü daha önce hiç böyle bir şey yap­mamıştım- cüzdanımı çıkardım, tüm paramı alıp ona uzattım. Sonra benimle el sıkıştı ve nerede oturduğumu sordu. Böylece daha son­ra borcunu geri ödeyebilecekti. Apartmanıma geri döndüğümde paranın işine yaramayaca­ğını fark ettim; çünkü yürüme mesafesinde hiç benzin istasyonu yoktu. Böylece kendi arabama döndüm. Adam arabasının bagajından metal bir benzin bidonu aldı, beraberce geceleri de açık olan bir benzin istasyonuna sürdük. Çok geç­meden, pompacı metal bidonu doldururken biz iki yabancı, orada öylece dikiliyorduk. Bir anda bunun romanımdaki sahne olduğunu fark et­lim. Sekiz yıl önce yazdığım romanın… Benzin istasyonu o sahneyi yazarken gözümün önüne getirdiğimin tamamen aynısıydı: göz kamaştıran beyaz ışık, pompacı… Ve şimdi daha önce görmediğim bir şey gördüm. Yardım ettiğim yabancı bir zenciydi. Benzinle birlikte onun dur­muş olan arabasına döndük. El sıkışıp apartma­nıma döndüm. Onu bir daha hiç görmedim. Ne bir sürü apartman arasından hangisinin benim­ki olduğunu ne de ismimi söylediğimden parayı geri ödeyemedi. Bu deneyim beni korkunç sars­tı. Bir sahneyi tam olarak romanımda yazdı­ğım gibi yaşamıştım. Yani, Ameller Kitabı’ında Philip’in yolda siyah adamla karşılaştığı sahne­nin bir kopyasını…

Bütün bunlar nasıl açıklanabilir?

Bulduğum yanıt doğru olmayabilir fakat aklıma bir başkası gelmiyor. Yanıtım zaman­la ilgili. Teorim şu: Zaman bir manada gerçek değil. Veya belki gerçek ama onu deneyimlediğimiz veya öyle olduğunu zannettiğimiz, gibi bir gerçeklik değil bu. Gördüğümüz tüm de­ğişimlere rağmen, değişim dünyasının altında, belirli, sabit bir yüzeyin yattığından ve bu gö­rünmez yüzeyin İncil’inki olduğundan saplan­tı derecesinde emindim (hala da eminim.) Bu özellikle İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişinden hemen sonraki çağ, başka bir deyişle Ameller Kitabının çağı… Parmenides benimle gurur du­yardı. Durmadan değişen bir dünya gözledim ve onun altında sonsuz, değişmez, mutlak ger­çeğin yattığını ilan ettim. Eğer gerçek zaman MS 50 ise neden MS 1978’i görüyoruz. Ve gerçekten de Roma İmparatorluğu’nda Suriye’de bir yer­lerde yaşıyorsak neden Birleşik Devletleri gö­rüyoruz.

Orta Çağ’da tuhaf bir teori ortaya atıldı. Şimdi size bunun neden değerli olduğunu anla­tacağım. Bu Baş Kötü’nün (Şeytan’ın) “Tanrının Maymunu” olduğu teorisiydi. Buna göre Şeytan, Tanrı’nın hakiki yaratımının düzme­ce taklitlerini yaratıp onları orijinal yaratıların arasında sokar. Bu garip teori, deneyimimi açık­layabilir mi? Yaşadığımız zamanın 1978 değil de MS 50 olduğuna, kapatıldığımıza, aldatıldığımı­za; Seylan’ın, İsa’nın geri döneceğine olan inan­cımızı çürütmek için sahte bir gerçeklik üretti­ğine mi inanmalıyız?

Bir psikiyatrist tarafından muayene edildiğimi kafamda canlandırabiliyorum. Psikiyatrist, “Hangi yıldayız?” diye soruyor. Ben de “MS 50” diyorum. Gözleri ışıldayan psikiyatrist, “neredesin peki?” diye soruyor. “Judea’da”* diye cevap veriyorum. Psikiyatrist, “Hangi cehennemde orası?” diye sorunca cevabım “Roma İmparatorluğunun bir parçası” oluyor. Psikiyatrist, “Başkan’ın kim olduğunu biliyor musun?” diye soruyor. Buna cevabım “Vali Felix” oluyor. Psikiyatrist, iki iri yarı tek­nisyene gizlice işaret ederken bir yandan da, “Emin misin?” diye soruyor. “Hı hı” diye yanıt­lıyorum: “Tabii Felix tahttan indirilip de yerine Vali Festus geçmediği sürece… Görüyorsunuz ya Aziz Paul, Felix tarafından yakalatıldı” Sinirlenen psikiyatrist, “Tüm bunları sana kim anlattı?” diye sözümü kesiyor. “Kutsal Ruh” diye yanıtlıyorum.

Ve bundan sonra kendimi kauçuk duvar­lı bir odada dışarıyı süzerken buluyorum. Üstelik oraya tam olarak nasıl geldiğimi de bi­liyorum. Bu konuşmada geçen her şey, bir açı­dan bu kadar açık bir şekilde yanlışken başka bir açıdan pekala doğru da olabilirdi. Yılın 1978 olduğunu, Jimmy Carter’ın Başkan olduğunu, Birleşik Devletler’de, Santa Ana Kaliforniya’da yaşadığımı gayet iyi biliyorum. Hatta evim­den Disneyland’e nasıl gidebileceğimi bile… Bu asla unutamayacağım bir bilgi… Şüphesiz, Aziz Paul’un zamanında Disneyland yoktu.

Böylece kendimi çok rasyonel, mantıklı -tüm o diğer iyi şeylerden- olmaya zorlarsam, gerçek olduğunu bildiğim Disneyland’in Judaea’da, MS 50’de yaşamadığımızın kanıtı olduğunu itiraf et­mek zorundayım. Aziz Paul’ün dev çay fincan­larında fırıl fırıl dönerken İlk Corinthianslar’ı düzenlemesi, bunun da Paris TV tarafından telefotolens’le filme alınması… İşte bu mümkün değil. Aziz Paul, Disneyland’in yanından bile geçmezdi. Sadece çocuklar, turistler ve ziyare­te gelen Sovyet yüksek memurları Disneyland’e giderler. Azizler değil.

Ama bir şekilde İncil’in içeriği, bilinçdışımı kapana kıstırıp romanıma nüfuz etti işte. Yine aynı şekilde, bir sebepten 1970’te tasvir ettiğim sahneyi 1978’de yaşadım. Söylediğim şey şu: Aynen Parmenides ve Platon’un da şüphelendi­ği gibi, görünen fenomenal değişim dünyasının altında, değişmeyen başka bir gerçeklik yatıyor ve bir şekilde, belki de yalnızca şansla, onu giz­leyen şeyleri sıyırabiliyoruz. Romanlarımdan en az biri bunun içsel kanıtlarına sahip. Belki de gizemli bir ruh, eğer kalıcı olan öteki yüzeyi görmemizi isterse, bizi onunla temas ettiriyor. Zaman akıp gidiyor, binlerce yıl geçiyor fakat biz günümüzün dünyasını görürken aynı anda, antik dünya, İncil’in dünyası, onun ardında giz­lenmeyi sürdürüyor. Orada ve hala gerçekliğini koruyor. Sonsuza kadar da böyle olacak.


“Parabola” by Tool

Bir mola verip size bu alışılmadık hikayenin geri kalanını anlatabilir miyim? Eh, anlataca­ğım elbet. Bu kadar ileri gittikten sonra…”Flow My Tears The Police Man Said” adlı romanım Doubleday tarafından Şubat 1974’te yayımlan­dı. Yayımlanmasından bir hafta sonra, sıkışan iki yirmi yaş dişimi sodyum pentathol kullana­rak çektirdim. Aynı günün ilerleyen saatlerinde kendimi yoğun acılar içerisinde buldum. Karım cerrahı, cerrah da eczaneyi aradı. Yarım saat sonra kapım çalındı. Bu ağrı kesicilerle birlikte eczaneden gelen kuryeydi. Hasta ve zayıftım. Üstelik kanamam da devam ediyordu. Bütün bunlara rağmen kapıyı kendi başıma açma ihti­yacı hissettim. Kapıyı açtığımda karşımda genç bir kız duruyordu. Ortasında altından parlak bir balık olan yine altından pırıltılı bir kolye ta­kıyordu. Bir şekilde parlayan altın balık tarafın­dan hipnotize edildim. Acımı unuttum, ilaçları unuttum, kızın neden oralarda olduğunu unut­tum. Yalnızca balık işaretine bakakaldım.

Ona “Bunun anlamı ne?” diye sordum.

Kız eliyle altın balığa dokundu. “Bu ilk Hristiyanlar tarafından takılan bir işaret,” de­yip ilaç paketini uzattı.

Parlayan balık işaretine bakakalmış, onun sözlerini dinlerken bir anda sonradan anamnesis -Yunanca “unutkanlığın kaybolması” anla­mına gelen bir kelime- olarak adlandırıldığını öğrendiğim bir şey deneyimledim. Kim oldu­ğumu, nerede olduğumu anımsadım. Göz açıp kapayıncaya kadar hepsi bana geri geldi. Onları sadece hatırlamakla kalmıyor, görebiliyordum da. Kız gizli bir hristiyandı ve ben de öyley­dim. Romalılar tarafından tespit edilme kor­kusuyla yaşıyorduk. Şifreli işaretlerle iletişim kurmalıydık. Bana bunların hepsini henüz anlatmıştı ve bu doğruydu. Bütün bunlara inanmak da bir açıklama getirmek kadar güç ama kısa bir süre için gö­zümün önünde nefret edilesi Roma’nın siyah bir hapis­haneyi andıran hatları beliriverdi. Fakat daha da önem­lisi, İsa’yı hatırladım. İşte az önce bizimle birlikteydi. Geçici olarak gitmişti, kısa zamanda da geri dönecekti. İçim sevinçle doldu. Gizlice onun dönüşünü karşılama­ya hazırlanıyorduk. Çok uzun sürmeyecekti. Romalılar bunu bilmiyorlardı. Onun öldüğünü ve sonsuza kadar ölü kalacağını düşünüyorlardı. Bu bizim büyük sırrımız, keyif veren bilgimizdi. Tüm görünenlere rağmen İsa geri dönecekti işte. Beklentilerimiz de mutluluğumuz da sı­nırsızdı. Bu garip olayın, unutulmuş anıların geri ka­zanımının, Flow My Tears’ın yayınlanmasından sadece bir hafta sonra meydana gelmesi tuhaf değil mi? Hani şu Ameller Kitabı’ndaki insanları ve olayları tekrar eden öykü… Ameller Kitabı da tam da altın balık işaretiyle he­nüz meydana gelmişçesine hatırladığım zamanda geçi­yor. Yani İsa’nın ölümünden ve yeniden dirilişinden he­men sonra…

Eğer benim yerimde olsaydınız ve bunlar sizin başınıza gelseydi eminim peşini bırakmazdınız. Onu izah edecek bir teori arardınız. Dört yıldır bir teoriden öbürü­ne koştum: çembersel zaman, donmuş zaman, zamansız zaman, “dünyevi zaman”a zıt “ulvi zaman”… Denediğim teorilerin haddi hesabı yok. Fakat, tüm teoriler arasında bir tanesi sürekli baskın çıktı: İsa’yla sağlam ve yakın bir ilişkisi olan, insan zihinlerine nüfuz eden, onlara reh­berlik edip bilgilendiren ve hatta insanlar fark etmeseler bile kendini bu insanlar aracılığıyla ifade eden gizemli bir Kutsal Ruh olmalı.

1970’te Flow My Tears’ı yazarken normal yazma sü­recimin bir parçası olmayan olağandışı bir olay oldu. Bir gece çok berrak bir rüya gördüm ve uyandığımda ken­dimi rüyamı tam olarak gördüğüm şekliyle romanıma aktarma zorunluluğu -mutlak ihtiyacı- içinde hissettim. Rüyayı doğru geçirebilmek için tatmin olana kadar müs­veddenin final bölümünü 11 defa baştan yazdım.

Şimdi basıldığı son haliyle romandan alıntı yapaca­ğım. Bu rüyanın size bir şeyler anımsatıp anımsatmadı­ğına bakın.

“Çocukken yaşadığı, yazları kahverengi ve kuru olan sayfiye yeri… At sürüyor, bir atlı takımı solundan ona doğru yavaşça yaklaşıyordu. Atlara, her biri farklı renkte cübbeler giymiş, güneş ışığında parlayan miğferler takan adamlar biniyordu. Ağır, heybetli şövalyeler yanından geçtiler. Öylece geçip giderlerken birinin yüzü gözüne çarptı. Antik mermerden suratı, dalgalanan, şelale gibi beyaz sakalıyla çok yaşlı bir adam… Ne kadar güçlü bir burnu, ne asil bir çehresi vardı. Çok yorgun, çok ciddi, sıradan insanların çok ötesinde. Belli ki, bir kraldı. Felix Buckman onların geçmesine izin verdi. Sesini çıkarmadı, onlar da bir şey söylemediler. Hep birlikte onun geldiği eve doğru hareket ettiler.

Evin içinde bir adam kendini hapsetmişti, yalnız bir adam, Jason Taverner, sessizlikte ve karanlıkta, penceresiz, kendi başına, şimdiden ebediyete… Oturmak, yalnız­ca varolmak, atalet… Felix Buckman kıra doğru devam etti. Sonra arkasında dehşet dolu bir haykırış duydu. Taverner’i öldürmüşlerdi. Onların girişini gören, etra­fındaki gölgelerde onları sezen, ne yapmak için geldikle­rini bilen Taverner çığlık atmıştı. Felix Buckman mutlak ve son derece yeis bir ızdırap duydu. Fakat rüyasında ne geri döndü ne de arkasına baktı. Yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Cübbeler içindeki bu rengarenk adamlar toplulu­ğunu kimse durduramazdı, onlara hayır denemezdi. Her neyse, bitmişti işte, Taverner ölmüştü.”

Muhtemelen bu pasaj size özel bir şey ifade etmiyor­dur. Adalet takımının suçlu olan ya da olduğu düşünü­len birini infaz etmesi dışında tabii… Tavernar’ın bir suç mu işlediği yoksa sadece suç işlediğine mi inanıldığı net değil. Ben onun suçlu olduğu izlenimini edindim, ama öldürülmek zorunda olması bir trajedi, korkunç bir traje­di… Romanda bu rüya Felix Buckman’ın ağlamaya başla­yıp benzin istasyonunda zenci adamı aramaya çıkmasına neden oluyor. Roman yayınlandıktan aylar sonra İncil’de bu rüyaya ilişkin bir kısım buldum. Bu Daniel 7:9’du:

“Tahtlar yerine yerleşti ve kadim kişi mevkiine otur­du. Kaftanı kar kadar beyazdı, saçları en temizinden ipek gibiydi. Tahtı alevden, tekerlekleri cehennem ateşlerindendi. Önünde alevden bir nehir akıyordu. Binlercesi ona tapıyor, on binlerce kişi huzurunda bekliyordu. Saray kuruldu ve kitap açıldı.”

Beyaz saçlı adam Vahiy 1:13’te tekrar ortaya çıkıyor.

“Ademoğluna benzer birini gördüm, göğsünü saran altından bir kuşakla ayaklarına kadar inen bir kaftan giymişti. Saçları kar beyazı yün gibiydi. Gözleri çakmak çakmaktı; ayakları ocakta inceltilmiş cilalı pirinç gibi nur saçıyordu. Sesi gürleyen sular gibiydi.”

Ve sonra 1:17’de:

Onu gördüğümde ölmüş gibi ayaklarına düştüm. Fakat o sağ elini üzerime koydu ve “Korkma. Ben ilk ve son olanım, yaşayanım; ölmüştüm ancak şimdi sonsu­za kadar canlıyım, ölümün ve arazisinin anahtarlarını elimde tutuyorum. Bu yüzden gördüklerini, şimdi olan­ları ve buradan sonra olacakları kağıda geçir.”

Patmos’lu John gibi, gördüklerimi imanla yazdım ve romanıma koydum. O zamanlar şu tasvirle kimin kaste­dildiğini bilmesem de:

“…birinin yüzü gözüne çarptı. Antik mermerden su­ratı, dalgalanan şelale gibi beyaz sakalıyla çok yaş’- bir aoum. Ne kadar güçlü bir burnu, ne asil bir çehresi vardı. Çok vorgun, çok ciddi, sıradan insanların çok ötesinde. Belli ki, bir kraldı.”

O elbette bir kraldı. İsa’nın kendisi adaleti sağla­mak için geri dönmüştü. Romanımda da yaptığı buydu: Karanlığa mahkum olmuş adamı yargıladı. Karanlıktaki adam Kötülükler Prensi ya da Karanlığın Gücü olmalıy­dı. Ona ne isterseniz o ismi verin, artık onun vakti geldi. Yargılandı ve suçlu bulundu. Felix Buckman bu duru­mun hazinliğine göz yaşı dökebilirdi fakat hükme itiraz edilemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden geri dönmeden veya ardına bakmadan, sadece korku ve yenilginin çığlı­ğını -yok olan kötünün haykırışını- duyarak atını sürdü.

Romanım, Ameller Kitabı’ndan parçalar içerdiği gibi İncil’in diğer bölümlerden de parçalar içeriyor. Deşifre edildiğinde yüzeydeki hikayeden -şu anda irdeleme­mize gerek yok- bayağı farklı bir öykü anlatıyor. Gerçek öykü basitçe şu: İsa’nın acı çeken bir hizmetkar değil de bir kral olarak; adil olmayan yargının kurbanı olarak değil de yargıç olarak dönüşü. Her şey tersine döndü.

Romanımın bilgim haricindeki esas mesa­jı iktidar sahiplerine bir uyarı: Kısa bir zaman içerisinde yargılanıp suçlu ilan edileceksiniz. Bununla kim kastediliyor? Şey, bunu söyleye­mem ya da söylememeyi tercih ederim. Kesin bir bilgim yok, sadece bir sezgi. Ve bu devam etmem için yeterli değil, bu nedenle fikirlerimi kendime saklayacağım. Ama kendinize Şubat 1974’le Ağustos 1974 arasında, bu ülkede hangi politik olayların olduğu sorusunu sorabilir­siniz. Kendinize kimin yargılanıp suçlu bulun­duğunu, kayan bir yıldız gibi düşüp harabolduğunu ve rezil edildiğini sorun: Dünyadaki en güçlü adam. Şimdi de onun için o rüyayı gör­düğüm zamanki kadar üzgünüm. Bir seferinde karıma gözümde yaşlarla “o zavallı adam” de­miştim, “karanlığa kapatılmış, geceleyin kendi kendine piyano çalan, başına gelecekleri bilerek yalnız ve korku içinde…” Tanrı aşkına, sonunda onu affedelim. Ama ona ve tüm adamlarına -hep söylendiği gibi “başkanın tüm adamlarına”- yapılmış olanlar yapılmalıydı. Ama bitti ve o tekrar gün ışığına çıkarılmalı; hiçbir yaratık, hiç kimse, sonsuza dek korku içinde karanlığa hapsedilmemeli. Bu insanca değil.

Anayasa Mahkemesi, Nixon’ın kasetleri­nin savcıya teslim edilmesine karar verdiğinde, bir Çin lokantasında yemek yiyordum. Lokanta Kaliforniya’nın Yorba Linda kasabasındaydı. Yani Nixon’ın okula gittiği, büyüdüğü, bakkal dükkanında çalıştığı, onun adına inşa edilmiş bir parkın ve tabii ki, Nixon’ın evinin olduğu yerde… Fallı kekimden şöyle bir mani çıktı:

GİZLİCE YAPILANLAR

ORTAYA ÇIKMANIN BİR YOLUNU BULURLAR

Çin lokantasının, Nixon’ın kendi evine bir­kaç mil mesafede bulunduğundan da bahsede­rek kağıt parçasını Beyaz Saray’a postaladım ve “Bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum, kazara Bay Nixon’ın falı bana çıktı. Acaba benimki de onda mı?” dedim. Beyaz Saray cevap vermedi.

Evet, daha önce de söylediğim gibi, yazar kurgu olduğunu sandığı eserinde hiç bilme­den gerçekleri yazabilir. Başka bir Sokrates-öncesi filozof olan Xenophanes’ten alıntılarsak: “Eksiksiz doğru hakkında konuşma şansına sahip olan bir kimse dahi her şeyin görünüş­lerle sarılı olduğunu bilmez. (Fragman 34)” Ve Herakiitos buna şunu ekliyor: “Şeylerin doğası kendini gizleme eğilimindedir. (Fragman 54)” W.S. Gilbert, Gibert ve Sullivan’ın Gilbert’iyse şunu katıyor: “Şeyler nadiren göründükleri gi­bidirler; kaymağı alınmış süt, krema gibi görü­nür.”

Bütün bunların ana fikri duyularımıza ve belki de a priori mantığımıza güvenemeyeceğimizdir. Duyularımız açısından düşününce, doğuştan kör olan insanların bir anda gözleri açıldığında, nesnelerin uzaklaştıkça küçülüyor gibi göründüklerini keşfettiklerinde çok şaşır­malarını anlıyorum. Mantıksal olarak bu ola­yın bir açıklaması yok aslında. Hepimiz bunu kabul ediyoruz çünkü alışmışız. Nesnelerin kü­çüldüklerini görüyoruz ama aslında aynı bü­yüklükte kaldıklarını biliyoruz. Kısacası gün­lük yaşamın pragmatik şahsiyeti bile göz ve ku­laklarının ona söylediklerinin belli bir miktarı­na aldırmaz.

Heraklitos’un yazdıklarının çok azı günü­müze kadar kaldı. Sahip olduklarımız da bula­nık ama Fragman 54 açık ve önemli: “Gizli yapı görünen yapının hakimidir.” Bu Heraklitos’un, gerçek yüzeyin bir peçeyle örtülü olduğuna inandığı anlamına geliyor. O ayrıca zamanın da, bir şekilde, göründüğü gibi olmadığından şüphelenmiş olabilir; çünkü Fragman 52’de “Zaman eskizlerle oynayan bir çocuktur; bir çocuğunki krallıktır” demiş. Bu elbette şifreli. Ama Fragman 18’de şunu da diyor: “Eğer biri ummazsa, beklenmeyeni bulamaz; o peşinde iz bırakmamıştır ve hiçbir yol bizi ona götürmez.” Edward Hussey, “The Pre-Socratics” isimli aka­demik kitabında şöyle diyor:

“Heraklitos, insanların çoğunda görülen an­lama eksikliğinin üzerinde duruyorsa bu gerçe­ği idrak etmek için daha öte talimatlar vermesi­ni gerektirir. Bilmece-tahmin bahsi, insan kont­rolünün ötesinde olan bir çeşit vahyin gerekli olduğunu öneriyor. Gerçek bilgelik, görüldüğü gibi, Tanrı’yla yakından ilişkilidir. Daha da ileri gidersek, bilgeliği artan insanın Tanrı gibi ya da Tanrı’nın bir parçası olacağını söyleyebiliriz.”

Bu alıntı ne dini bir kitaptan ne de te­oloji hakkındaki bir kitaptan… Bu Oxford Üniversitesi’ndekİ bir antik çağ felsefesi hoca­sının eski filozoflar hakkındaki analizi. Hussey bu eski filozoflar için felsefe ve din arasında bir ayrım bulunmadığını gösteriyor. Yunan teolojisindeki ilk kuantum sıçraması MÖ al­tıncı yüzyılın ortalarında doğan Kolophon’lu Xenophanes tarafından yapılıyor. Kendi zihnin­den başka başvuracak bir merci tanımayan filo­zof şöyle diyor:

“Ne bedensel şekil ne de zihinsel düşünce­ler açısından ölümlü mahluklara benzeyen bir Tanrı vardır. Onun tamamı görür, onun bütü­nü düşünür, o topyekün işitir. O her zaman aynı yerde hareketsiz durur. Onun şimdi bu ya da şu yönde hareket ettiğini söylemek uygunsuzdur”

Bu besbelli eski Yunanlı düşünürler anasın­da geçmişte örneği olmayan zarif ve gelişmiş bir Tanrı kavramı. “Parmenides’in argüman­ları, tüm gerçekliğin şüphesiz bir zihin ya da zihindeki düşünce nesnesi olması gerektiği­ni gösteriyor” diye yazıyor Hussey. “Özellikle Heraklitos’a göre”, diyor, “Tanrı’nın kafasında­ki tasarımlarla onların dünyadaki uygulanış bi­çimlerinin ya da Tanrı’nın zihniyle dünyanın, birbirlerinden ne kadar ayırt edilebileceğini söylemek zordur.”

Anaxagoras tarafından yapılan bir sonra­ki sıçrayış beni hep büyülemiştir. Anaxagoras, maddeyi oluşturan mikro yapıya dair bir teo­riye ulaştı. Bu onu bir yere kadar insan aklına gizemli hale getiriyordu. Anaxagoras, her şeyin zihin tarafından belirlendiğine inandı. Bunlar çocukça düşünürler ya da ilkeller değiller. Onlar ciddi konuları münakaşa edip kavrayış yetenekleriyle birbirlerinin görüşleri üzerinde maharetle çalıştılar. Aristotales’in zamanına ka­dar da görüşleri, hatalı bir bakış açısıyla “kaba” olarak değerlendirilecek kadar indirgenmemişti. Sokrates-öncesi teoloji ve felsefelerin toplamı şöyle özetlenebilir: Kainat göründüğü gibi değildir. Onun en derin seviyesinde ne olduğu muhtemelen insanların en derin seviyelerinde ne olduklarıyla aynıdır, -buna zihin ya da ruh deyin, o yaşayan ve düşünen yalnızca çoğul ve cismani olarak görünen, bölünmez bir şeydir. Bu görüşlerin çoğu bize İsa’yla ilişkilendirilen Logos doktrini aracılığıyla ulaşır. Evren düşü­nendir ve düşüncedir. İnsanlar olarak bizler de onun parçası olduğumuz için son tahlilde bu fi­kirlerin düşünürleri ve düşünceleriyiz.

Bu bağlamda, eğer Tanrı MS 50 dolayında Roma’yı düşünüyorsa, o zaman MS 50 yılında­ki Roma var olur. Evren kurmalı bir saat değil­dir. Ne de Tanrı onu kuran bir el… Evren pilli bir saat olmadığı gibi Tanrı da pil değildir. Spinoza evrenin Tanrı’nın uzaya yayılmış bedeni oldu­ğuna inanırdı. Ama Spinoza’dan uzun zaman önce -iki bin yıl önce- Xenophanes onun hiç çaba harcamadan zihnindeki fikirlerle her şeye yayılıverdiğini söylemişti.

Eğer romanım Ubik’i okuduysanız, Ubik denilen şu gizemli varlığı, zihni ya da gücü bilir­siniz. Bir dizi ucuz ve bayağı reklamla başlayan Ubik şunu demeye varır:

“Ben Ubik’im. Evrenden önce ben vardım. Yıldızları ben yaptım. Dünyaları ben meyda­na getirdim. Yaşamları ve onların yerleştikleri mekanları ben yarattım. Onları buraya ben ge­tirdim, oraya ben koydum. Onlar benim söyle­diğim şekilde hareket eder, benim dediklerimi yaparlar. Ben sözüm ve kimsenin bilmediği is­mim asla söylenmez. Bana Ubik derler ama bu benim adım değil. Ben varım. Her zaman varo­lacağım.”

Burada Ubik’in kim ve ne olduğu açık; özellike onun “söz” olduğu söyleniyor, bu da “Logos” demektir. Almanca çeviride ise hayatım boyun­ca karşılaştığım en harika anlamdan sapma ör­neklerinden biri var. Ubik’i çeviren adam eğer Yeni Ahit’i eski Yunanca’dan Almanca’ya çevir­meye kalkarsa Tanrı yardımcımız olsun! “Ben sözüm” cümlesine gelene kadar iyi iş çıkarmış. Bu kafasını karıştırmış. Logos doktriniyle daha önce hiç karşılaşmadığı için de “yazar bununla ne kastediyor acaba?” diye kendi kendisine sor­muş olmalı. Böylece bir çeviri işinin mümkün olabileceği en iyi işi çıkarmış. Almanca baskıda, güneşleri, dünyaları, canlıları ve onların yaşa­dığı mekanları yaratan Mutlak Varlık kendine: “Ben Markayım” diyor. Eğer Yuhanna İncil’ini tercüme etmiş olsaydı sanırım şöyle bir şey or­taya çıkardı:

“Her şey başladığında marka halihazırda mevcuttu. Marka Tanrı’yla bir oldu Tanrı neyse, marka da oydu.”

Öyle görünüyor ki, size yalnızca Disneyland’den değil Mortimer Snerd**”‘den de selamlar getiriyorum. Yazılarına teolojik ko­nular eklemek isteyen bir yazarın kaderidir bu. “Marka başlangıçta Tanrı’yla birlikteydi ve onun sayesinde tüm şeyler ortaya çıktı. Tek bir şey bile onsuz yaratılmadı.” Ve böyle soylu tutkularla devam ediyor. Umalım da Tanrı şaka­dan anlıyor olsun.

Ya da şöyle mi demeliyim; Marka’nın şaka­dan anlamasını umalım.

Daha önce de dediğim gibi yazılarımda zih­nimi meşgul eden iki şey “Gerçeklik nedir?” ve “Hakiki insan nedir?” sorularıydı. Şimdiye ka­dar ilk soruya cevap veremediğimi görmüşsünüzdür. İncil’in dünyasının bir şekilde görüşü­müzden gizlenmiş, hiç değişmeyen, ancak va­hiy yoluyla ulaşılabilen, genel anlamda gerçek ama bir perdeyle gizlenmiş bir yüzey olduğu­na dair sabit bir sezgim var. Tüm ortaya atabil­diğim bu: gizemli deneyimlerin, mantığın ve inancın bir karışımı… Hakiki insanın özellik­leri hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum; çünkü bu konuda daha makul cevaplarım var.

TV seyreden çocukla­rı izliyorum. Bir an kafalarına nelerin işlenip durduğunu düşünüp korkuya kapılıyorum ama sonra onların yozlaştırılamayacaklarını ve yok edilemeyeceklerini fark ediyorum. Onlar izli­yor, dinliyor, anlıyorlar ve sonra yeri ve zamanı geldiğinde reddediyorlar.

Hakiki insan, ne yapmaması gerektiğini iç­güdüsel olarak bilen kişidir. Bilmekle yetinme­yip bunu uygulamakta da direnecektir. O, ken­disini sevenlerin ve sevdiklerinin başına kor­kunç akıbetler getirecek olsa dahi bunun aksini yapmayı reddeder. Bu bence sıradan insanların en kahramanca özelliğidir. Zorbaya hayır derler ve direnişlerinin sonucuna sakince katlanırlar. Davranışları küçük olabilir, neredeyse hiçbir za­man fark edilmez, tarih onları yazmaz. Ne isim­leri hatırlanır ne de bu hakiki insanlar isimleri­nin hatırlanmasını beklerler. Onların hakikatini tuhaf bir yöntemle tespit ederim: büyük kahra­manca davranışlar yapmak istemelerinde değil, sessizce reddedişlerinde. İşin aslı, onlar olmadıkları şey olmaya zorlanamazlar. Sahte gerçek­liklerin gücü bugün bizi hırpalıyor fakat kasten üretilen bu taklitler gerçek insanların kalpleri­ne asla nüfuz edemiyor. TV seyreden çocukla­rı izliyorum. Bir an kafalarına nelerin işlenip durduğunu düşünüp korkuya kapılıyorum ama sonra onların yozlaştırılamayacaklarını ve yok edilemeyeceklerini fark ediyorum. Onlar izli­yor, dinliyor, anlıyorlar ve sonra yeri ve zamanı geldiğinde reddediyorlar. Bir çocuğun hileli ola­na karşı koyusunda müthiş güçlü bir şeyler var. Çocuk en temiz göze ve en şaşmaz ele sahiptir. Reklamcılar, girişimciler bu küçük insanların sadakatlerini cezbetmeye çalışıyorlar ama na­file… Gıda şirketlerinin çok büyük miktarlarda boktan kahvaltılığı pazarlayabildiği; hamburger ve hot dog zincirlerinin çocuklara gerçek olma­yan sayısız fast-food’u sattığı doğ­ru ama derindeki kalp ulaşılmadan, düzgünce atmaya devam ediyor. Günümüzün çocuğu, bir yalanı yir­mi yıl öncesinin en akıllı yetişkinin­den daha hızlı tespit ediyor. Neyin doğru olduğunu bilmek istediğim­de çocuklarıma sorarım. Onlar bana sormazlar; ben onlara dönerim.

Bir gün dört yaşındaki oğlum Cristopher, önümüzde oynarken, an­nesi ve ben, biz iki yetişkin, Synoptic Gospel’deki İsa şahsı hakkında tar­tışmaya başladık. Cristopher bir an için bize döndü ve “Ben bir balıkçı­yım. Balık tutarım.” dedi. Birinin bana verdiği ancak benim hiç kullanmadığım hantal bir fe­nerle oynuyordu. Bir anda fenerin balık şeklin­de olduğunu fark ettim. O anda küçük oğlumun ruhunda hangi düşüncelerin bulunduğunu me­rak ettim. Bunlar gıda tüccarları ve şekerleme satıcıları tarafından yerleştirilmemişti. “Ben bir balıkçıyım. Balık tutarım.” Dört yaşındaki Cristopher kırk beş yaşıma kadar benim bula­madığım bir işareti bulmuştu. Zaman hızlanı­yor. Peki hangi sona doğru? Belki de bize aradan iki bin yıl geçtiği söylendi. Belki gerçekte o kadar uzun zaman olmamıştır, bu kadar za­manın geçmiş olması yalnızca bir yanılsamadır. Belki bir hafta önceydi, belki de bugünden bile yakın… Belki zaman yalnızca hızlanmıyordur aynı zamanda sona eriyordur.

Eğer öyleyse, Disneyland’teki turlar asla es­kisi gibi olmayacak; çünkü zaman sona erdiğin­de Disneyland’teki kuşlar, su aygırları, aslanlar ve geyikler artık simülasyon olmayacaklar. İşte o zaman ilk defa gerçek bir kuş şakıyacak.

• İsa zamanında Filistin’in güneyindeki, Roma’ya bağ­lı bir eyalet

** Vantrologlar tarafından elle oynatılan ünlü br kuk­la figürü


Kaynak: Davetsiz Misafir, Sonbahar 2004

Tuncay Koçal, Sokaklar ve âL sKATEBOARDS

ÂLÂ CRU

2017 yılında kaykayın olimpiyatlara kabul edilmesiyle Türkiye’de de bir federasyon kuruldu, ardından millî takım geldi. 2020 Tokyo Olimpiyatları her ne kadar pandeminin gölgesinde gerçekleşmiş olsa da kaykayın önlenemez yükselişi sürüyor. İstanbul’da 70’ler ve 80’ler civarında birkaç yüz kişinin ilgilendiği bir konumdayken bugün parklarıyla, artan sporcularıyla hiç olmadığı kadar gündemde kaykay sporu. Beş yaşından beri kayan ve şimdilerde millî takım antrenörü olan Tuncay Koçal’ın hikâyesi, İstanbul’da kaykayın tarihçesi demek bir anlamda.

Kaynak: Ayhan Abayhan ‘İstanbul ve Kaykay’ İst Dergi 2023

Millî Takım Antrenörümüz Tuncay Koçal

Türkiye’de Kaykayın Sıçrama Anı

Tuncay, kaykayın olimpiyatlara kabul edilmesinin Türkiye’deki asıl sıçrama anı olduğunu söylüyor: “Yeni yeni başlıyor denebilir. Kaykay Federasyonu kuruldu. O zaman danışmanlığını yaptım ben. Sonra millî takım antrenörlüğü nasip oldu. Bu hareketlilikle birlikte belediyeler de markalar da rahatlamaya başladı. Millî takım sayesinde maaş alan kaykaycılar var. Kariyer yapılabilir hâle geldi kaykay.”

Olimpiyatlarla ilgili gelişmenin global kaykay camiasında başlarda çok da hoş karşılanmadığını öğreniyoruz. Tuncay, kaykaycıların uzun süre kaykayın olimpiyatlara girmesini istemediklerini anlatıyor: “Bu bir sokak sporu, standardize etmeyin düşüncesi vardı. Başka vizyoner kaykaycılarsa pazarın büyümesi gerektiğini, ulaşılamayan ülkeler için bunun iyi olacağını düşünüyorlar ki ben de o şekilde düşünenlerdenim.”

Tuncay’ın özellikle altını çizdiği bir konu da rekabet. Kaykayın diğer spor dallarından tam da bu noktada ayrıldığı görüşünde: “Kaykayda başka hiçbir sporda kolay kolay göremeyeceğiniz ilginç bir rekabet anlayışı var. Birbirine yardım ederek birbirini destekleyerek rekabet. Yapamadığında daha iyi yapabilsin diye diğer kaykaycının yanına gidip ‘bak sen şimdi denedin ama bir dahaki sefere şöyle mi yapsan’ demek, kendinden daha zayıf olana destek vermek, daha iyi kayanı yüceltmek. Tabii ki hırslanmalar oluyor. Ama şu anda ortam çok iyi. İyi ki olimpiyatlara kabul edilmiş diyorum ve şimdi biz de burada bunun elçiliğini yapmaya çalışıyoruz, anlatıyoruz ‘bakın futbol gibi basketbol gibi değil, bilimsel olarak birçok spordan daha güvenli olduğu kanıtlanmış, artık bir standardı var’ diyoruz.”

Kaykayın ilk olimpiyat macerasının pandemi nedeniyle biraz arada “kaynadığı” söylenebilir. 2020 Tokyo Olimpiyatları’nın önce ertelenip sonraki yıl seyircisiz gerçekleşmesi, olimpiyatların çiçeği burnundaki bu spor dalı için talihsiz bir gelişme oldu ama bardağın dolu tarafına bakacak olursak Türkiye’de sırf bu vesileyle kurulan bir federasyon, millî takım ve maaş alan kaykaycılar var. Tuncay anlatıyor: “Olimpiyatlara kabul edildikten sonra sporcu, antrenör, müfredat gerekiyordu. Ben ve arkadaşlarım o zamanki başkanımızla oturduk, müfredatlar, antrenörlük eğitimleri, hakemlik eğitimleri düzenledik. Antrenörler, hakemler hazır olunca şampiyonalar hazırladık. O şampiyonalar vesilesiyle de millî takım kurduk.”


OLDSCHOOL RYHME, ALIŞ BUNA HOME-BOY!
Tuncay Koçal, Mehmet Aydon, Sami Harithi, Serkan Günal, 1996, Taksim Gezi Parkı

Tuncay’a Almanya’dan gelen bir kaykay var ve anlattığına bakılırsa o dönemler kaykay sahibi olmanın yolu gurbetçi akrabadan geçiyor. Bir de yurt dışıyla ilişkisi olan ailelerden. “Bu bağlantı nedeniyle kaykay kültürüne hâkimlerdi. Kaykay dergilerine, videolarına ulaşabiliyorlardı. Amerika’da nasıl bir kaykay ruhu varsa burada da çok güzel yaşanıyordu. İyi müzikler dinlerlerdi. Kimi resim yapar, kimi enstrüman çalar. Renkli bir ortam vardı” diyor. Kaykay pahalı bir spor olsa da o dönemlerde takasla, yardımlaşmayla bir dayanışma ruhunun hâkim olduğunu söylüyor: “Her kesimden insan olurdu, ünlü bir iş adamının oğluyla apartman görevlisinin çocuğu aynı yerde takılırdı.”


Tuncay on Action

Tuncay antrenör olarak şu anda “sokak”tan sorumlu. “Önce park disiplini antrenörüydüm, son 1,5 yıldır street’e de bakıyorum” diyor. Kaykayda iki disiplin var, biri park (çanak) diğeri sokak. Tuncay açıklıyor: “Trabzanların, merdivenlerin yani daha küçük açılı rampaların olduğu parklara sokak stili kaykay parkı diyoruz, bu bir branş. Diğer branşımız ise 3-3,5 metre derinliği olan havuz şeklindeki rampalar. Buna da park disiplini diyoruz.”

Müfredatın nasıl oluştuğunu sorunca 90’lardaki müthiş hikâyelerinden birini anlatıyor:

“90’larda biri yurt dışından dergi ya da kaykay videosu getiriyor demiştim ya hani. Birine bir kaykay videosu getirmişler. O zaman şöyle bir şey oldu. Akşam toplanıyoruz. 20-25 kaykaycı bir evde, tüplü televizyon, VHS-beta kasetler… Hareketlerin nasıl yapıldığını o şekilde görüyoruz. O zamanki dahi arkadaşlarımızla şöyle bir çözüm bulmuştuk. Ekranda video dönüyor. Elimize aydınger kâğıdı alıyoruz, ekrana yapıştır, pause’a bas, ayağını nereye basmış çiz, kaykayı çiz, ön ayağı nerede duruyor, play-pause, bildiğiniz çizgi film yapar gibi elle, tek tek kare kare, plan plan yazardık. Sonra oturup üstünden bayağı analiz yapardık. Merkezkaçı düşünüyorsun, nerede kaldıracağını vs. Yurt dışından gelen biri olurdu, yeni hareket öğrenmiş olurdu mesela. Ondan hemen öğrenip geliştirirdik.”

Kadir aka Skirazz, Kütük fanzin’den

Step by step Tuncay Koçal

Kadir Kiraz ‘Just Go Faster’ Kütük Fanzin^’den

> KADİR KİRAZ STYLE !!

Tuncay, derslerine nasıl başladığını anlatmaya koyuluyor sonra. Kaykaycıların hâlihazırda sahip olduğu ya da kaykaya başlamaya karar verip de cidden azimli olanların sonunda mutlaka sahip olacağı bir meziyet, sabır. “Hayatında bir soruyu 10 bin kere çözdün mü diye başlıyorum. Şaşırıyorlar, niye 10 bin kere çözeyim ki diyorlar. Çünkü kaykay kayacaksan bu olacak diyorum. 10 bin kere aynı problemi çözmeye çalışacaksın, çözdüğün hâlde bile çözmeye devam edeceksin ve bunu büyük bir sabır, büyük bir motivasyon, sevinç ve coşkuyla yapacaksın, yoksa kaykaycı olamazsın diyorum.”

ÂLÂ !!

Tuncay Koçal & Kadir Kiraz

Millî Takım Sporcusu Nasıl Seçiliyor?

“Ülkedeki bütün kaykaycıları hep beraber takip ediyoruz, ne olup bittiğini biliyoruz ama şöyle bir şey olması gerekiyor. Kaykay Federasyonu belli dönemlerde reglamanlar yayınlıyor. Yıllık yarışma takvimimiz var. Kaykaycı kardeşlerimiz il ya da ilçe spor müdürlüklerine gidip çok basit evraklarla bir kaykaycı lisansı çıkarıyorlar sonra da gerekli evraklarla birlikte bu kaykay yarışmalarına başvuruyorlar. Bunlar etap etap oluyor. Buralarda kayarak ve puan toplayarak dereceye girmeye ya da kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Kategori kategori ayrılıyor da bunlar. Biz de bunların içinden kariyer yapabilecek, ülkenin projeksiyonuna uygun kısa, orta ve uzun vadeli sporcular alıyoruz. 7-8 yaşlarında sporcu kardeşlerimiz de var, şu anda bayrağı taşıyacak 25- 30 yaşlarında sporcular da var.

Bu şekilde girebiliyorlar şampiyonalarla birlikte. Sonrasında biz onları bir millî takım kampına davet ediyoruz. 10-15 günlük kamplarımız oluyor. Farklı illerde bu kampları ve şampiyonaları yapabilmek istiyoruz aslında ama Türkiye Şampiyonası yapabilmek için ona uygun standartta kaykay parklarının da olması gerekiyor. Biz mesela İstanbul, Ankara, Bursa ve Karaman, yeni kattığımız bir il, bu şekilde gidiyoruz. Son 5 yılda daha çok buralarda yarışma yaptık.

Bu arada kaykayı okul sporları arasına da soktuk. Okul sporları arasına girince ne oluyor? Ortaokul, lise, üniversiteler arasında resmî kaykay şampiyonları yapılabiliyor, okullar kendi takımlarını kurabiliyorlar.”


Tuncay Koçal dostlarla birlikte, X 4’tune Skate-shop, Kadıköy
Herşeyin Belgeseli, 2021
Tuncay Koçal dostlarla birlikte, X 4’tune Skate-shop, Cihangir
Oktyabr skateshop presents BOSSFORUS. Istanbul 2023.

‘Skaterlar ve punklar arasında doğal bir uyum vardı. Her iki altkültür de toplum normlarına başkaldıran, dışlanmış öznelerden oluşuyordu. Zamanla kaykayın yalın ve asi doğası, punk’ın hızlı ve agresif tarzına yansıdı. İki altkültür, anaakımı reddeden bir hareket yaratmak için birleşti. Skaterlar ve punklar, skate punk hareketine Kendin Yap etiğini yerleştirdiler ve bağımsız ruhuyla öne çıkan bir topluluk yarattılar.’ –Killa G.


CİNS X Tuncay Koçal

Beşiktaş Meydan ve Diğer Spot’lar

“Kaykay hareketlerini çalıştığımız yerler var, spot diyoruz onlara.

Beşiktaş Barbaros Meydanı beynelmileldir. Dünyanın neresinden bir kaykaycı gelse kaymak isterse internetten bakar ve Beşiktaş Meydan’a gelir. Kaykay turizminde şöyle bir şey vardır. Kaykay kültürüyle yaşayan bir kaykaycı başka bir ülkeye gittiği zaman önce oranın kaykay spotuna gider ya da bir kaykay mağazasına gider çünkü en güzel bilgiyi onlardan alacağını bilir. İstanbul’da o yer Beşiktaş Meydan’dır.

Bizim mabedimiz gibidir. Haberleşmeye bile gerek yoktur, gittiğinizde orada mutlaka birilerini bulacağınızı bilirsiniz.

Bir akşam telefonum çaldı. Hem İstanbul hem Ankara’da yaşayan bir abimiz var. ‘Beşiktaş Meydan’ın bir projesini gördüm internette gezinirken’ dedi. ‘Bizim meydanı yeniliyorlarmış’ diye devam etti. Dedim e ne güzel. ‘Ama kayılabilir alanların hiçbiri yok. Bizim bu projeye müdahale etmemiz gerekiyor’ dedi. Biz kaykaycıyız, ne yapabiliriz ki, yapar mıyız yapamaz mıyız derken yaparız noktasına geldi iş. Telefonu kapattıktan sonra ben de bir baktım, düşündüm. Tarih yok olacak, bizim için kaykay tarihi yok olacak resmen. Çocuklara anlattık ve bir gecede organize olup Instagram, Twitter falan kaç bin kişi paylaştı o postları bilmiyorum. ‘Meydan elden gidiyor’lar vs. Sonra Ekrem İmamoğlu, ‘Gençler sizi duyuyorum, beraber yapacağız burayı’ gibi bir paylaşım yaptı.

Kaykaycıların sözü dinlenerek yapılıyor ve söylenene göre rol model bir alan olacağa benziyor.

Kalamış Atatürk Parkı, Maçka İnönü Parkı, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nun önü, Bayıldım Yokuşu. Bunlar en çok kullanılan diğer spotlar. Bir de Maltepe Kaykay Parkı var.

Düz kaydık, tamam. Sonra mesela iki basamaklı bir yerden atlamayı öğrendiniz, üç basamaklı bir yer bulmak istiyorsunuz. İşte o zaman başlıyorsunuz sokak aralarında gezmeye, başka mahallelere gitmeye. Yer değiştirmek, farklı yerlerde farklı hareketler deneyerek gelişmek de çok önemli.


Hot Girlz Behind the Boards
âLÂ sKATEBOARDS, Taksim
Beril Acar x Âlâ Skateboards x Les Benjamins

Kaykay tahtasının Türkçede akçaağaç denilen “maple” ağacından yapıldığını ve bu hammaddenin mecbur Kanada’dan geldiğini de öğreniyoruz. “Âlâ’nın tekstilleri burada üretiliyor, tahtayı çözünce, yatırımcı da bulursak, Âlâ’yı bir dünya markası yapma hedefimize umuyorum ulaşacağız.”

%100 Yerli Âlâ Skateboards

“Madem etrafımda kaykaycılar var, sanatçı kaykaycılar var, bir marka kuralım, Türk markası olsun dedim. Âlâ Skateboards’u kaykaycı/sanatçı dostlarımızın da dahil olduğu bir çalışma modeliyle kurduk. Yaklaşık 5 – 6 yıldır markamızla -yerli sanatçılarla özellikle- hem kaykaylar tasarlıyoruz hem eski, kullanılmış kaykayları geri dönüştürüp onlardan yeni aksesuarlar elde ediyoruz.

Âlâ’yı kurduğumuz zaman Türkiye’de fabrika yoktu. Benim niyetim tasarımın Türklere ait olduğu bir marka yaratmaktı. ‘Türkiye’den gelmiş’ hissini yaratan bir şey verebilmek istiyordum. Türk lokumu gibi yani. Mağazaya bir çok ünlü kaykaycı geliyor, sanatçılar geliyor, bir şey hediye etmek istiyorsun, bakın bu da Türk markası diye sunmak istiyorsun. Bir yere gittiğinde oranın yerel bir markasını almak istersin ya, onun gibi. İsminin de tasarımın da bu hissi yaratmasıydı temel amacım.”

Kaykay tahtasının Türkçede akçaağaç denilen “maple” ağacından yapıldığını ve bu hammaddenin mecbur Kanada’dan geldiğini de öğreniyoruz. “Âlâ’nın tekstilleri burada üretiliyor, tahtayı çözünce, yatırımcı da bulursak, Âlâ’yı bir dünya markası yapma hedefimize umuyorum ulaşacağız.”

Ayhan Abayhan ‘İstanbul ve Kaykay’ İst Dergi 2023

ÂLÂ SKATEBOARDS <


XTRA:


Türkiye’de Ekstrem Sanat ve Avangard Mizah (1995-2000)

Bahadır ‘SubSoul’ Baruter

…Ve sonra evler yapmaya başladık.
Kendimizi diğerlerinden ayırdık.
Biz artık içerdeydik; bizden başka her şey dışarıda.

Hayatımızı hep bir evin içinde hayal ettik.
Daha küçücükken gözümüzü gelecekteki evimize diktik.
Ve asla fark etmedik, aslında evin gözü üzerimizde.
Ve başkalarının gözü de bizim evimizde.

Evler, küçük kazanımlar için büyük bağışlar vermeye eğitilen insanın tehlikeli yuvası.

Evler, mülkiyet zehrinin kutsal mekanları. –Bahadır Baruter


Baruter, resimlerinde lanetli tapınaklar olarak gördüğü evlerin derinlerine tekinsiz bir yolculuk yapıyor.

Suat Gönülay

Türkiye’de muhalif olmak meşakkatli, sevimsiz bir iştir. Çoğu zaman iktidarın onayladığı sabitlenmiş mefhumlarla uğraşılır; sabırsız bir karşı çıkış vardır. Ülkemizde muhalif kalmayı sürekli başaran, neredeyse kurumlaşmış en etkili yayınlar, mizah dergileridir. Gırgır’la başlayan, Mikrop’la (1978) yarım kalmış ilk ayrıksı çıkışını yapan ve sonrasında parçalanarak çoğalan (veya azalan) sarı dergiler muhalif kanadın her daim popüler sesidir. Levent Cantek

L-Manyak #59, 2000 / Baruter

Quo Vadis?

Doksanlı yıllara girerken, çizgi roman dergisi kalmamıştı desek yanlış olmaz. Son çeyrek asrın en çok satan dergisi Zagor dahi, tekrarlarla süren serisini 1995 yılı başında durdurmak zorunda kalıyordu. Çizgi roman yayınlayan yayınevleri başka iş sahalarına yönelmek durumunda kaldılar. Ünlü Tay Yayınları, resimli çocuk kitaplarına, Alfa matbaacılığına eğildi. Özel televizyonların nitelik ve nicelik olarak artışı, teknolojik gelişmeler, eğlence kültürünün değişimi bütünüyle yazılı basını etkiliyor, tüm yayınların toplam satışlarını aşağıya çekiyordu. Bu erimede, Leman’ın yüz bin civarındaki satışı, onu Türkiye’nin en çok satan dergisi haline getirirken, benzer formattaki mizah dergileri on binin altına düşen satışlarıyla peşi sıra kapanıyordu. Mizah dergileri beş yıl içerisinde toplam olarak yüzde üç yüz civarında tiraj kaybetmişlerdi. Büyük gazetelerde çizgi romana ayrılan sayfalar ise ortadan kalkmıştı. Eski kuşaktan çizerlerin sürdürdüğü istisnai örnekler, mesleki saygıdan dolayı varoluyordu.

Piyale Madra, ônce Yeni Yüzyıl ardından Radikal gazetelerinde yayımlanan Ademler ve Havvalar çalışmasıyla, “sofistike ” bantı Piknik ile yakalayamadığı popülerliğe ulaşıyordu.

Cumhuriyet gazetesinde Okay Gönensin’in getirdiği anlayışla “fikir gazeteleri” olarak sunulan Yeni Yüzyıl, Radikal, Yeni Binyıl gibi gazetelerde, özellikle kadın-erkek ilişkilerini temel alan bant karikatürlere yer veriliyordu. Piyale Madra ve Ramize Erer bu gelişmenin en popüler isimleri oldu. Mizah dergilerinin kapanmasıyla birçok çizer gazetelerde vinyet, illüstrasyon ve imkan bulabilirlerse çizgi bantlar yapmaya başladılar. Yine bu dönemde kadın sayfaları ya da eklerinde kadın çizerler tarafından üretilen bantlar kullanılır oldu. Hale Pakcan, Nuray Çiftçi, Feyhan Güver, Eda Oral vd. bu türden çalışmalar yaptılar. Gazetelerin ön sayfalanndaki aktüel-siyasi karikatür geleneğinin yerini manşetle uyumlu komik bantlar almaya başladı. Bu konuda da öncülüğü, Bizim City ile Salih Memecan yapıyordu. Sabah Grubu’nun tüm yayınlarında ve giderek tüm gazetelerde eleştirelliği komiklik yönünde törpüleyen ve politik liderler etrafında odaklanan bantlar çoğaldı. Çizgi roman dergileri ise kapanmalarının ardından, kimi gazetelerin yaz aylarında okuyucularına ücretsiz olarak verdikleri promosyonlara dönüştüler. Bir iki istisna dışında bütün fumettiler ilave olarak verildiler.

Pişmiş Kelle dergisinin eski çalışmaların tekrarları biçiminde sürdürülen son dônemlerinde Kemal Aratan’ın çizgileri ve Engin Ergönültaş’ın ôyküleriyle farklı bir dizi yayınlandı. Polisiye ôzellikleri ve dedektiflik ironisi bir yana, eşcinsel kahramanı ve şehrin kenarlarına ilişkin ayrıntıları nedeniyle başarılı bir çalışmaydı.

Bu çerçevede yerli çizgi roman ve bant üretiminin sürdürülebildiği tek alan Leman ve onun bir yan yayını olan L-Manyak oldu (1996). Özellikle L-Manyak, Leman’ın Gırgır-Fırt örneğini izleyerek çalışanlarına bir ek gelir sağlama düşüncesiyle yayına başlamış olmasına karşın, editörü Bahadır Baruter’in gayretleriyle farklı bir dergiye dönüştü. Süreç içerisinde Leman’dan farklı bir kadro oluşturarak yeni bir mizahi oluşum yaratmayı başardı. Bülent Üstün, Tembel Çizer Memo, Cengiz Üstün ve Bahadır Baruter’in oluşturduğu çekirdek kadro, yaratmak istedikleri dünyaya eklemlenen çizerlerle dergiyi geliştirdiler.

Cengiz Üstün’den Kunteper Canavarı
Lombak Yeraltı Sineması ‘Blue is the Warmest Color’ 2001
Bülent Üstün ve Kötü Kedi Şerafettin

Bahadır Baruter, derginin bir tavrı olması gerektiğini bilerek, önce Leman’ın fazla sayfaları olmadıklarını Leman’cılara kabul ettirdi. Ardından Üstün kardeşler ve Memo’dan oluşan “çeteyi” L-Manyak içine yedirerek dergiyi sahiplenmelerini sağladı. Peşi sıra Engin Ergönültaş’ın editörlüğünde çıkan Pişmiş Kelle dergisinin marjinal çizgilerini dergiye taşıdı.

Mehmet Coşkun, Gürcan Yurt, Kenan Yarar ve Oky devamlılık gösteren diğer çizerler oldular. Bir önceki kuşaktan Can Barslan ve Behiç Pek dergiyle uyumlu öyküler anlatıyorlardı. Aslına bakılırsa, sayıları kırka varan çizerin çalışmaları dergide yayınlandı. Başlangıçta “komik” dergi yaratma arzusu hakimdi. Leman’da Fatih Solmaz ile Bahadır Baruter’in birlikte yarattıktan Lombak köşesi ile Selçuk Erdem’in mizahına yakın bir arayış hisssediliyordu. Hıbır ve HBR’de yaptığı Kabız Kuğu köşesiyle Bülent Üstün’ün bu gidişatta önemli bir payı oldu. Daha önce HBR’de Cengiz Üstün ve Memo ile birlikte yaptıkları anarşist, grotesk ve komik şiddete dayalı mizahı L-Manyak’a taşıyorlardı. HBR editörlerinin Gırgır’dan gelen mizah anlayışlarıyla uyuşamamışlar, dergiden ayrılmışlardı. Yaptıkları mizahın Lombak esprileriyle doğal bir akrabalığı vardı. Bahadır Baruter, derginin bir tavrı olması gerektiğini bilerek, önce Leman’ın fazla sayfaları olmadıklarını Leman’cılara kabul ettirdi. Ardından Üstün kardeşler ve Memo’dan oluşan “çeteyi” L-Manyak içine yedirerek dergiyi sahiplenmelerini sağladı. Peşi sıra Engin Ergönültaş’ın editörlüğünde çıkan Pişmiş Kelle dergisinin marjinal çizgilerini dergiye taşıdı. Bir yanda çini mürekkebiyle oynamayı seven, ayrıntıcı “bol taramalı” Crumbvari çizgiler, diğer yanda naif çizgili, varı-yoğu anlattığı öykü olan anlatılar böylelikle biraraya geliyordu. Bir önemli aşama, derginin kendi tiplemelerini yaratması ile gerçekleşti. Bülent Üstün’ün Kötü Kedi Şerafettin’i derginin ilk popüler kahramanı oldu. Cihangir’de yaşayan bir sokak kedisinin etrafında geliştirilen dizi, hareket senaryosuna dayalıydı. Oğuz Aral’ın Utanmaz Adam’ından bu yana mizah dergilerinde bu denli hareket çizilmemişti. Öte yandan dizideki mizahı üreten uzun, gevşetici ve gereksiz gibi duran konuşmalardı. Üstün, daha önceleri HBR’de çizdiği Tonguç’un -Şerafettin’in babası olarak sonradan diziye katılıyordu- karakteristiklerini yeni anlatısına taşıyordu. Çabuk sinirlenen ve sinirlendiğinde kontrolünü kaybeden, gamsız, pervasız, içkiye ve sigaraya düşkün, hazcı bir kediyi anlatıyordu. Bukowski tiplemelerine, Conan ve Cüneyt Arkın’a, kimi zaman Önder Somer’e akrabalıkları sayılabilirdi. Üstün’ün çizgi olarak öykündüğü Crumb’ın ünlü kedisi Fritz ile ilgisi -dişilere olan düşkünlüğünün dışında- yok denecek kadar azdı. Hele ki snobluk ! Argoyu kullanımı, tavırları ve kimi zaman göze aldığı fedakarlıklar “delikanlı edebiyatının” gereğiydi ve oldukça yerliydi. Bir diğer kahraman, derginin giderek bütününe yayılan -mahkemelerle başları derde girene kadar- temel espri motiflerinden biri olan “grotesk gerçekçi” mizahın önemli örneği Kunteper Canavarı oldu. Cengiz Üstün tarafından üretilen dizi, devasa büyüklükte bir penisi olan ve bunu insanları cezalandırmak için kullanan bir adamın hikayesini anlatıyordu. Aslına bakılırsa, korku filmlerinin ve “öcü” mantığının bir versiyonu, komikleştirilerek sunuluyordu. İlginç olan, dergideki mizahın grotesk vurgularıydı. Bu düzeyde bir mizah ilk kez kullanılıyordu. Medeni dünyanın ve “edep”le ilgili olarak edebiyatın kullandığı belden yukarıya -özellikle yüze odaklanan güzellik anlayışı bilerek- alaşağı ediliyor, kalçalar, delikler, ossuruklar, sıçmalar, spermler, regl hali, kusma, sümük, aksırma, kalkık penisler, mastürbasyon sürekli çiziliyordu. Batı dünyasının her türden özgürlükle eşitlenen karnaval zamanının sembolü olan ve her türlü abartılı kostüme özelliklerle öne çıkartılan Karnaval adamlarının ve karnavaleske özgü olan herşeyin üzerinde toplandığı tiplemeler çıkartılıyordu. Mokar Hastası Nihan, Memo’nun şiir ve öykülerinde kullandığı kendi tiplemesi, Kunteper Canvarı, kamavalesk özellikler taşıyordu.

Bülent Üstün ‘Kabız Kuğu’

Komikliği yaratan bu abartıydı; mizahın yasak edilen, konuşulamayanla ilgisini hatırlarsak, öykülerde kullanılan belden aşağı ile ilgili espri çeşitlemelerini anlamlandırabiliriz. Cinsellik kadar iğrençlik de konu ediliyor, kentsoylu sınıfın “duyarlılıkları” ile alay ediliyordu. Açgözlüler, gösteriş meraklıları, tikiler, zenginler, oburlar, şiddet dolu insanlar, hırslı işadamları, sınıf atlamak için cinselliğini kullananlar v.d. derginin “saldırısı”nın hedefiydiler.

Derginin politik gündem ile öncelikli bir ilgisi yoktu. Kapaklar iğrençlik, komik şiddet ve cinselliğin kullanımı doğrultusunda grotesk tiplemeleri konu ediyordu. Keza öykülerde siyasal olaylar ve aktüalite ile doğrudan bir ilgi de kurulmuyordu. Ama bütünlüklü olarak bakıldığında, komikliğin eleştirel biçimde kullanıldığı görülüyordu. Politik gündeme en yakın öyküler ise Leman’dan gelen Kaan Ertem’in “Zıçan Adam”, “Ezik Şarkıcı Altuğ” ve “Enstanteneler”iydi. Ertem, gündelik yaşama giderek sirayet eden “management” kurallarının eleştirisini, büyük şirketlerdeki kaypak ve kapitalist ilişkileri anlatıyordu. Onun politik ekseni, derginin “çete”sinde o denli hissedilmiyordu. Şerafettin, şehrin kenarında yaşıyor ve farklı bir dünyadan geldiğini düşündüğü burjuva tiplerinden hiç hazzetmiyordu; Kunteper’in cezalandırdıklarının önemlice bir kesimi yine onların arasından çıkıyordu. Ama özellikle onları seçtikleri ya da peşlerine düştükleri söylenemezdi.

L-Manyak Sayı 046 – Lan! 1998 Ekim / Cengiz Üstün

“Çizgi romancılık hem yazmaktır hem de çizmektir.”

L-Manyak Sayı 046 – Mona Rıza 1999 Ekim / Baruter

L-Manyak, kendi gündemine uygun iki önemli köşe açtı. Biri, Suat Gönülay’ın dergiye katkıda bulunduğu dönemlerde kahramanı Vakur Barut adıyla açtığı bir köşeydi. Okuyucu mektuplarının kullanıldığı bu köşe tamamen küfür üzerine kurulmuştu. Tepki ve düşüncelerin küfüre dayanarak açıklandığı köşe, Ahmet Vardar esprisi ile “dumur detaylarının” okumuş-yazmış adam şaşkınlıklarını katlayacak düzeydeydi. Gönülay’ın üretimden uzaklaştığı kayıp dönemleri nedeniyle sürdürülemedi. Bir diğer köşe, Mastürbasyon Derneği (Mast-Der) kurulmasıydı. Her sayıda mastürbasyonun faydalan ve savunusu üzerine ironik yazılar kullanılıyor, üyelik başvurusunda bulunan okuyucuların listeleri yayınlanıyordu. Memo’nun teenage-lümpen mizahını iyi yakalayan şiir ve çizgileri bu sayfada kullanıldı. Küfür ve mastürbasyonun “edebi” ve “artistik” savunusunun underground geleneği içerisindeki
özellikli yerinin, Türkiye’deki çeşitli fanzin örneklerinde kullanımını hatırlatarak derginin politik gündem ile ilgisini yeniden düşünebiliriz. Bahadır Baruter, anlatımlarına mekan olan şehrin kenarlarının kendileri için ne ifade ettiğini şöyle anlatıyor:

Cihangir ve Tarlabaşı gibi yerler, kenarlar, çok geçerlilik ve resmiyet kazandırılmamış alanlar. Kenar mahallenin ağzı, küfrü alışılmadık olanla bağ kuruyor. Bizi en çok güldüren şeylerde örtülmüş, kapatılmış ve saklanmış olanlardır ya ! Hayat, Bağdat Caddesinde değil çünkü. Şehrin götü, boku püsürü orada. O insanlar bizim ilgilendiğimiz çamura ve boka en yakın tipler. Hani biz doğal olarak tarafız onlarla. Bıçak çeken adamla, tinerci ile, junkiyle, mağdurla, jiletçiyle, kaybetmişlerle bir ten uyumumuz var. Ama çocuklarımızı bir junki, bir eroinman gibi ya da bir eşcinsel gibi yetiştirir miyiz? Ya da kardeşlerimizden arkadaşlarımızdan böyle özellikler bekler miyiz? Böyle bir şey söyleyemem. Bu türden ahlaki bir mesaj asla vermeyiz. Zaten böyle bir şey mizahta da yoktur. Güleriz, eğleniriz ama en sıcak ilişkiyi ailemle kurarım.

L-Manyak’ın muhalifliği, hayata karşı duruşuyla tanımlanabilir. Bir çok öyküde komiklik kaygısının önceliği dışında, baskıya karşı şiddetin kullanımı, kalabalıklardan kaçma isteği, politik aidiyetlere karşı inançsızlık, belirgin bir cinsel doyumsuzluk ve hazcılık, insanlara güvensizlik, paraya olan kayıtsızlık görülüyordu. Şehrin kenarlarında yaşayanların daha samimi ve dürüst olduğuna dair güçlü olmasa da bir inanç hissediliyordu.

Enerjinin kaynağı kenarlarmış “gibi” duruyor öykülerde, isyanın, patlamaya hazır bir öfkenin oradan çıkacağına ilişkin “artistik” bir ilgi var çizerlerde. Öte yandan otoriteye/polise karşı kesin bir korku hissediliyor. Memo’nun çizdiği “L-Manyak Şehitleri” öykülerinin kahramanları olan dergi üreticileri polisle her karşılaştıklarında panik içerisinde kaçıyorlardı. Dergideki öykülerin genelinde görülen polisler duygusal dengesi bozuk, oldukça sert ve şiddet dolu tiplemeler olarak resmediliyordu.

Gürcan Yurt ‘Robinsan Crusoe & Cuma’ L-Manyak

Derginin “dörtlü çetesine” sonradan katılanlar, kurgulanan dünyaya eklemlendikleri ölçüde devamlılıklarını garantileyecek tiplemeler yaratabildiler. Gürcan Yurt, uğraşıldığı ve sahırla çalışıldığı anlaşılan kurgu ve tiplemeleriyle Robinson Crusoe ve Cuma dizisini oluşturdu. Leman’da Ahmet Yılmaz’ın geliştirdiği söze -uzun balon yazılarına- dayalı mizahı kullanan bir anlatımı vardı. Dizi, dergiye hakim olan hareket komiği ve çizgisel arayışlara karşın, naif bir çizgiye sahipti. Ama “samimiyeti” ve argoyu metne yedirebilme mahareti sebebiyle popülerlik kazandı. Aslına bakılırsa, tipik bir “erkeklik krizi” anlatısı olarak, L-Manyak dünyasını deşifre edecek psikolojik bir derinliği de taşıyordu.

MemCoş ‘Hatıralar Geçidi’ L-Manyak

Psikolojik anlamda egosentrik ve anti-sosyal kişilikteki köşe yazarlarının başlattığı bu “mahrem hikayeler” anlatma eğilimi çok geçmeden mizahçılara da sirayet ediyordu. Kişisel deneyimlerin, özellikle cinsellikle ilgili olanların, anlatılmasının şişirilmiş bir egoyla-benmerkezle mümkün olması bir yana, işin ticari ve teknik nedenleri de vardı.

Çeteyle daha uyumlu olanlar ise Mehmet Coşkun’un “Hatıralar” dizisi ve her türden anlatısıyla Oky oldu. Coşkun’un uyumu kendi yaşadığı ve dergideki ilişkileri anlattığı aile-içi öyküleriyle oldu. Mizah dergilerinde özellikle Doksanlı yıllarda belirginleşen bu kişisel hikayeler anlatma tercihi genel bir eğilimin sonucuydu. Psikolojik anlamda egosentrik ve anti-sosyal kişilikteki köşe yazarlarının başlattığı bu “mahrem hikayeler” anlatma eğilimi çok geçmeden mizahçılara da sirayet ediyordu. Kişisel deneyimlerin, özellikle cinsellikle ilgili olanların, anlatılmasının şişirilmiş bir egoyla-benmerkezle mümkün olması bir yana, işin ticari ve teknik nedenleri de vardı. Okuyucunun mahrem olanı izlediğinin bilinmesi ticari bir tercih ve manipülasyondu; teknik olarak ise anti-sosyal bir yaşam sürdükleri için yakınlarında duran insanları anlatmak zorundaydılar. MemCoş’un “içtenlikli itirafları” , “cinsel deneyimleri” ve dostlarını anlatışı da bu çerçeveden farklı değildir. Öte yandan, Bahadır Boysal’ın “Secret life of Bahadır Boysal”, Bülent Üstün’ün “L-Manyak Kerizleri” de aynı mantıkla tekrarlanan anlatılardı. Mizah dergilerinde, hatta gazetelerde özellikle yaratılan ironik sataşmalar, aile-içi çekişmeler, yayın yönetmenlerine yönelik şikayetler sık başvurulan bir “ironi” olarak, “ruh yaratımında” kullanılan bir yöntemdir. Ama bu denli tekrar ve “samimiyet” iddiasının kendini tüketmeye teşne bir narsizm olduğu da düşünülebilir.


Yetkin Gülmen ‘Esnek ile Geniş’ (Filmed by Anıl Yurdakul 2023)
Yetkin Gülmen

Yetkin Gülmen > ESNEK İLE GENİŞ


OKY

Bir diğer anlatıcı olan Oky, Pişmiş Kelle’de sürdürdüğü öyküleri nedeniyle L-Manyak dünyasına kolay uyum sağlayabildi.

Abazanlık, mastürbasyon, fetişizm, esrar kullanımı, şiddet, cinsel soğukluk, röntgencilik, salaş evler, mezbelelik öykülerinde sıklıkla kullandığı trüklerdi. L-Manyak içinde öyküler anlatan ama “çetenin” dinamizmini taşımayan profesyonel çizerler de oldu. Can Barslan, kendine özgü mizahıyla Dedektif Sanlı’yı, Behiç Pek Toros ile Hamile’yi, Faruk Bayraktar -Pişmiş Kelle’de başladığı-Rezil-i Rüsvan’ı anlatıyordu. Bu listeye alttan gelen genç isimler de eklenebilir: Andaç Gürsoy’un “Tuğçe”, Alpay Erdem’in “İsmail”i gibi.


Kenan Yarar’ın Psikoz Öyküleri ve Hilal’in dünyası üzerine konuşma.

Yarar’ın özerkliğini alması, arzulu bir editör ve heyecanlı dergi kadrosu nedeniyle zaman aldı.


L-Manyak kadrosunda zaman zaman uyumlu olmaya çalışan öyküler üretse de, fantastik anlatılarıyla tamamen farklı ve istisnai bir yerde duran isim ise Kenan Yarar’dı. Suat Gönülay ve Galip Tekin gibi isimlerin mizah dergilerinde açtığı çizgi romancı “kontenjanından” piyasaya girmiş, özellikle Hıbır ve HBR dergilerinde çizgi ve öykücülüğünü geliştirmişti. HBR’nin tiraj olarak düşüşe geçtiği günlerde, L-Manyak’a geçecekti. Çizgi performansı ve sabırlı işçiliği nedeniyle dergiye uyumlu öyküler anlatırsa katkı sağlayacağı düşünülmüştü. Yarar’ın, L-Manyak’ın mizahi dünyasıyla uyuşmayan fantastik anlatımı önemli bir “gerilim” vesilesi oldu. HBR’de yarattığı “Hilal” tiplemesinin derginin genel havasına uygun düşebileceği hesap edilerek devam öyküleri yaratıldı. Aynı dönem, cinselliği istediği biçimde yaşamakta beis görmeyen, pervasız, erkek dünyasına meydan okuyan, lafını esirgemeyen genç kız tiplemelerine yönelik dergide sürdürülen arayışlara da denk düştü Hilal. Ancak, tipleme komiklikten ziyade iğrençlik ve fantastik anlatıların “freak” unsurlannı harmanlayarak değişim geçirdi. Komik olma zorlaması öyküleri melezleştiriyor, ne komik ne de fantastik yapıyordu. Yarar’ın özerkliğini alması, arzulu bir editör ve heyecanlı dergi kadrosu nedeniyle zaman aldı.

2001 yılında Leman yönetimiyle Bahadır Baruter arasında dergiye reklam alma konusundan çıkan bir gerilim yaşandı. Baruter’in istifasıyla başlayan süreç, L-Manyak kadrosunun boşalarak Lombak adlı yeni bir dergi çıkartmasına neden oldu. Tarafların özellikle Lombak ekibininin yaşananlarla ilgili tasarlanmış suskunluğu ve “komik” olmayı tercih ederek polemikten uzak kalması, mizah dergilerinde yaşanan son kopmayı “medya malzemesi” olmaktan kurtardı. Gürcan Yurt, Mem-Coş ve Lemancılar dışında, kadronun tamamı Lombak’a geçiyordu.

Doksanlı yılların ikinci yansında Sabah ve Doğan medya grupları yayın yelpazelerini yabancı şirketlerle gerçekleştirdikleri evliliklerle genişletmeye başladılar. Bu sebeple uluslar arası marka sayılacak dergi ve yayınların telif ve pazarlama haklarını satın alıyorlardı. Sabah, düşen satışları nedeniyle masraflı gelen yerli üretim-mizah dergilerinin yerine ajans ve baskı maliyetlerinin daha ucuz olduğu Amerikan süper kahramanlannın yayın hakkını alırken; Aydın Doğan yayıncılık, ülkede uzun yıllar çok satmış fumettilere yöneliyordu. Bu arada her iki grubun kapattığı Avni, Fırfır, Pişmiş Kelle gibi dergilerin çizerleri çeşitli yayınlara ihtiyaca göre dağıtılıyordu. Bu gelişmenin en ilginç sonucu Pişmiş Kelle ekibinin Kemal Aratan yönetiminde Gazete Pazar’ın Fasulye adlı mizah ilavesini hazırlamaları oldu (1997). Aynı ilaveyle underground çizgi romanın önemli çalışmalanndan biri olan Ranxerox da Türkçe’de ilk kez yayınlanmış oluyordu. Medya gruplannın yabancı çizgi roman dergileri yayınlama tercihi ise uzun vadede başarılı olmadı. Ama bitti denilen piyasaya bir hareketlilik getirmişlerdi. Dylan Dog, Nathan Never, Martin Mystere, Zagor ve Teks gibi İtalyan, Ôrümcek Adam, Batman, X-Men, Supermen gibi Amerikan çizgi romanlan bu dönemde yeniden -kimileri ilk kez- yayınlanıyordu. Aynı dönemlerde Sabah ve Doğan gruplanyla rekabet içindeki ve yayıncılığa girmek isteyen holdinglere de örnek teşkil etmişlerdi. Nitekim, fumettiler Doğan Yayıncılık’tan sonra aynı kurumdan transfer edilen yönetici Yalvaç Ural nedeniyle Aksoy Yayıncılık tarafından devam ettirildi. Aksoy, bütün esseGesse ürünlerini, yanı sıra Julia, Nick Raider, Mister No gibi fumettileri, Zorro, Tarzan gibi Amerikan kaynaklı çizgi romanlan da yayınlamaya başladı. Sunumlanndaki özensizlik, öykülerin orijinal sıralamasına, devamlılığına uyulmamasına karşın 1997-2001 döneminde gazete bayileri ve kitapçılarda yeniden -eski günleri hatırlatırcasına- bol çizgi roman bulunabiliyordu. Bu hareketliliğe çeşitli yayınevlerinin çizgi roman dizileri yayınlaması da eklenince zenginlik bir misli arttı. Dost Kitabevi, Hugo Pratt’ın başyapıtı Corto Maltese’i (1999) , Dünya Kitabevi Tarkan’ı (1999), Leman Yayıncılık Karaoğlan’ı (2000), Yapı Kredi Yayınları Abdülcanbaz’ı (1999) yayınlamaya başladılar.

Bu dönemin en önemli sonucu çizgi romanlann gazete bayilerinden kitabevlerine geçerek prestij baskı ve tasarımlarla, geçmişe nazaran yüksek fiyat ve sınırlı baskılarla satılması oldu. Baskı adetleri 1000-1500 arasına düşmüştü. Yüksek baskı adedini ve ucuz fiyatları sürdürebilenler ise Aksoy yayıncılığın çoğunluğu fumettilerden oluşan çizgi roman dizileri ve L-Manyah dergisinde yayınlanan çizgi romanlarn bağımsız albümleriydi. L-Manyak yakaladığı popülarite nedeniyle yüksek satış rakamlarına zaten ulaşıyordu. Aksoy Yayıncılık ise ucuz yayının yanı sıra telif anlaşmasının dışında yaptığı, fazla baskıları ve iadeleri “spot” piyasaya sürüyor, dağıtım şirketlerine verilen paydan olduğu kadar telif hakkı ödemesinden de kurtuluyordu. Bu nedenle , çizgi romanların resmi olarak sekiz yüz-bin arasında gözüken satış rakamlan o denli gerçekçi değildi. Ekonomik kriz nedeniyle Aksoy Yayıncılık’ın bağlı bulunduğu duğu holdingin faaliyetlerinin durdurulmasıyla (2001) aylılk olarak sürdürülen çizgi roman dizileri de kesildi.

Çeşitli yayınevlerinin çizgi roman yayınlamaya başlamasının nedeni de açıktı. Her ne olursa olsun, çizgi roman, kitap satışlarına göre daha hareketli ve yüksek tirajlara sahipti. Remzi, inkılap, lthaki, Oğlak, Çınar, Arkabahçe, Yörünge, Aras, İletişim, Arba, Parantez bu dönemde çeşitli çizgi roman albümleri yayınladılar. Böylelikle Moebius, Bilal gibi ünlü çizerlerin çalışmalan; Jim Cutlass, Torpedo, Thorgal, Ken Parher, Wolverine gibi kahramanlar ilk kez ya da yeniden çıktılar. Oğlak Yayınları Teks, Zagor, Martin Mystere, Nathan Never gibi fumettilerin İtalya’da yayınlanan yıllık özel albümlerini Dev Albüm; yayınlanmış serüvenlerden yapılmış seçkiyi ise Efsanevi Maceralar adıyla yayımlamaya başladı (1999).

  • Bu makale Levent Cantek’in 1996 yılında kaleme aldığı Türkiye’de Çizgi Roman kitabı ‘Quo Vadis?’ bölümünden alıntıdır.

LEVENT CANTEK 1969 Ankara doğumlu. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslararası ilişkiler Lisans eğitimi aldı, Gazi ve Ankara Üniversiteleri’nde Gazetecilik yüksek lisans ve doktorası yaptı. Çizgi roman ve mizah ile ilgili çalışmalarıyla tanınıyor. Kültür tarihi ile ilgili çalışmalar yapıyor. TV dizi senaryoları yazıyor. Toplum ve Bilim dergisinin yayın yönetmenlerinden biri. Kitapları: Türkiye’de Çizgi Roman (İletişim Yayınları, 1996/2002), Markopaşa, Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi (İletişim Yayınlan, 2001), Karaoğlan, Erotik ve Milliyetçi Bir ikon (Oğlak-Maceraperest, 2003), Çizgili Hayat Kılavuzu (der. İletişim Yayınları, 2002/2004), Çizgili Kenar Notları (der. İletişim Yayınları, 2007), Cumhuriyetin Buluğ Çağı (İletişim Yayınları, 2008), Anadolu Masalları (Dipnot Yayınlan, 2009), Şehre Göçen Eşek (İletişirn Yayınları, 2011), Dumankara (İletişim Yayınları, 2013), Emanet Şehir (İletişim Yayınları, 2014).


Emrah Ablak, Bülent Üstün, Cengiz Üstün ve Memo Tembel Çizer (29 Mayıs 2023)

Mis Dergi #02

MİS DERGİ


Nehrin Öteki Yakasında: Punk vS. Metal

Karizmatik Lider Gökhan Gençay, 2023 İstanbul

Holidays in the Sun

« Est-ce que vous avez un avenir ? Ouais, il est derrière moi ! »

Gökhan Gençay aka G.Killa

Müzikal beğeniler esas mevzumuz değil tabii ki. Her müzik türünün de içinde anarşistlerin duygudaşlık kurabilecekleri, hissiyat bağlamında örtüşebilecekleri örnekler de var. Bunlar genel geçer kabullerimiz. Ancak, sıra kültürel akımlara ve bunların sosyal, siyasal, estetik açıdan hayatın içinde tuttukları yerlere geldiğinde, kafa karışıklıklarına meydan vermeden satırbaşları mahiyetinde konuyu özetlemek iyi olacak.

Punk vs. metal hususunda latife, espri bağlamında belirttiğimiz noktaların hepsinin esasında reel hayatta da bir karşılığı var. Punk akımının çıkış yıllarından günümüze olmazsa olmazları olarak sahiplendiği birtakım değerler mevcut. En basitinden, punk, “do it yourself” felsefesini benimseyerek mevcut hayata yönelik toptan bir karşı çıkışın ifadesi olmuştur. Punk’ın başkaldırısı salt melodik bir agresyonla sınırlı değildir, onu da içerir ama ondan ibaret değildir.

Punk, nihilizmden anarşizme, lettrizmden sitüasyonizme farklı farklı radikal akımlarla paslaşan, onlarla içsel bağlantılar kuran bir kültürel tavırdır. (Bu konuda Greil Marcus’un Sex Pistols üzerinden sitüasyonizmle punk bağlantısını muazzam bir dille anlattığı kitabı “Ruj Lekesi”ni hararetle öneririz.) Nitekim punk’ın yükselişe geçtiği yılların, dünyadaki isyanların, yıkım iradesinin ivme kazandığı zamanlar olması da basit bir tesadüf değil. Punk, nihilist enerjisini sosyal bir tavır olarak örgütlemiştir. Üç akor çalabilmeyi beceren herkesin kendi sözünü, derdini dillendirmesini ajite eder. O zamana kadar sadece virtüözlere ve enstrümanına hâkim kişilere açık olan sahneleri, varoluş olarak sergilenen performansların alanı şekline büründürmüştür punk. Kısacası, sitüasyonizmde olduğu gibi, hayatla sanatın buluşma noktalarının arayışı olmuştur.


Sex Pistols ‘Holidays In The Sun’ 1970s

Buna karşılık, metal kültürünün müzikal manada sahip olduğu enerji ve öfkenin sosyal alanda bir karşılığı yoktur. Metaldeki agresif söylem ve öfkeli jestler salt sahneye, şova dönüktür. Özellikle ergenleri kolayca yakalayan sert metal melodilerinin reel hayata taşan sonuçları olmamıştır.Bu hususta kendimize soracağımız birkaç basit soru bile aradaki farkı bilince çıkarmamıza vesile olacaktır. Dünyanın dört bir köşesinde squatlarda, barikatlarda punklara rastlarız, punkların ayaklanma haberlerini okuruz. (Özellikle Berlin’de punklar törensel olarak polisle şiddetli çatışmalara girerler.) Buna karşılık, bu kadar yıldır sosyal bir grup olarak metalcilerin sistemle organize bir mücadeleye girdiği, bu tip mevzilerde yer aldığını görmediğimiz gibi, ‘metalciler polisle çatıştı’ türünden haberlerini de okumadık. (Bireysel olarak kendini metalci olarak tarif eden öznelerden değil, sosyal bir küme olarak metalcilerden bahsediyoruz burada.)

Metalin metaforik düzlemde lirikleri/ kültürel referansları tarihsel kahramanlara, mistik hikâyelere, diabolitik figürlere yapılan göndermelerle doluyken, punk’ın özne tarifleri anarşizmle iç içe geçecek kadar yakındır. Punk yekten sistemi hedef tahtasına alır, kaotik bir manifesto işlevi görür. Metal ise kişinin içsel daralma haline, sıkıntılarına eşlik edecek bir müzikal üretimden başkasını vaat etmez/etmemiştir. Punk’ın ontolojik manada içerdiği kolektif yıkım enerjisi karşılığını squatlarda, sokak çatışmalarında bilfiil gösterirken, metalin içerdiği öfkenin dışavurum alanı sadece dev stadyum konserleriyle sınırlı kalır.

Mevzu çok uzun ve katmanlı tabii ki. Birkaç satırda anlatmanın imkânı da yok. Ama illa belli bir formülle demek istediğimi özetlemek gerekirse: Punk, Clash’ten Black Flag’a kadar haysiyetli grupları ve aktivizm bağlamında girdiği kolektif sokak seferberliği üzerinden karşı-kültür olmayı becermişken, metal bu uğurda yol alamamış, salt bir alt-kültür olarak kalmıştır. (Nitekim, punk ruhunun hakikaten var olduğu 70’li yılların sonları dünyanın dengelerinin de altüst olduğu hareketli dönemlerdir. O tarihlerde süren mücadelelerin sürekliliğinin sağlanamaması, iktidar güçleri tarafından massedilmesi, sistemin karşısında alınan yenilgiler ve akabinde radikal kitlesel hareketlerin düşüşe geçmesiyle punk tarih sahnesinden silinmeye başlarken metal yükselişe geçmiştir. Yani, metal zaten çıkışı itibariyle bu yenilgi koşullarının, döneminin müziği ve kültürüdür.)

Meseleye dair temel başlıklar bunlar bizce. Tabii ki herkesin müziği, grubu kendine, ama kültürel/sosyal gerçekleri de görmezden gelemeyiz. Gökhan Gençay


« Est-ce que vous avez un avenir ? Ouais, il est derrière moi ! »

‘Un groupe de jeunes punks de la banlieue parisienne et leur conception de la vie avec Eric Bourdet dit Haine, Gladys Le Bihan dite teutanik et Didier dit Raid. Ils vont et viennent du RER Parisiens à la banlieue. Du HLM au terrain vague et au hangar désaffectés, parlant et mimant leur vie. Entre terrain vague et usine desaffectée et jouant avec des poubelles les 4 jeunes se racontent dans leur rapport avec le monde des adultes et la société.’


Karaköy 2023

PUNK IS NOT DEAD

Tekno-endüstriyel sistemin önümüze koyduklarını tarafsız, istenildiğinde sağlıklı biçimde kullanılabilecek araçlar olarak görmediğimiz ve burayı kimliğimizin asli parçası haline getirmediğimiz için Facebook’tan da özel bir beklentimiz yok. Kontrol ve denetimin sistemin asli vazifesi olduğunun bilincindeyiz ve underground yayıncılık dışında saygı duyduğumuz bir mecra mevcut değil.

Herkes “iyi yurttaşlık görevi” kabilinden kopyalayıp kopyalayıp sayfasında paylaşıyor ya, biz de geri kalmayalım bari:

Facebook burada paylaştığımız her şeyi istediği gibi kopyalayıp kullanabilir. Hatta ne kadar çok yerde kullanırsa o kadar memnun oluruz, malûm uyumsuzluğu duruş olarak benimseyen isyancıların sayısı ziyadesiyle az, dolayısıyla Facebook hazretleri sesimizi, sözümüzü, mesajımızı istediği yere taşıyarak bize yardımcı olabilir.

Sosyal medya ortamını bikinili, mayolu fotoğraflarımızı paylaşmak, sağa sola olta atmak için kullanmadığımızdan buraya eklediğimiz her fotoğrafı da istedikleri gibi tepe tepe kullanabilirler, hayırlı uğurlu olsun hepsine. Sonuçta Facebook’u Facebook’luk yapıyor diye eleştirecek kadar naif veya salak da değiliz. Onlar kendi işini yapsın, biz de kendimizinkini.

Hem Facebook’a hem demokratik siber âlem yanılsamasına kapılmış “güzide yurttaşlara” selamlarımızı iletiyoruz.

Gökhan Gençay ‘Beyin ve Omurilik Cerrahisi’ İstanbul, 2024

Albemuth Özgür Radyo’nun Konukları:

GÖKHAN GENÇAY & FEYYAZ YAMAN

> KÖTÜ ÇOCUK


Neon Nexus #02

Gökhan Gençay, Benim Kanım öykü kitabı ile voltajı çok yüksek bir gerilim yaratarak edebiyata giriş yaptı. Tik Tak! İsimli öyküsü ile de umutsuzluğu şiddete, bedeni bir öfke sanatına dönüştürürken geleceğin karanlık sokaklarında bizleri köşeye sıkıştırıyor. Ne bakıyorsun kaçsana!

NEON NEXUS

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi



Gülşah Erol ile Doğaçlama Müzik Üzerine (2015)

Gülşah Erol, 2021 (Foto: Murat Dürüm)

“…böyle bir şeyin tanığı olmak, yeni doğan bir çocuğun doğumuna tanık olmak gibi. Ne olabileceğini ve ne hissedilebileceğini daha önceden kestiremediğiniz bu müziğin yapılma anında bilmeniz gereken o müziğin büyük bir parçası olduğunuzdur.” 

Bizlere biraz serbest doğaçlamadan bahseder misin?  Son zamanlarda bu alanda birçok etkinlik ve dinleti düzenleniyor, müzisyenleri böylesi bir arayışa ve iletişime yönlendiren sence nedir?

Özgür doğaçlama’dan bahsetmeden önce aslında doğaçlamanın en saf haline bir dokunmamız lazım. Nasıl bir düşünce ve hisle doğdu. Çok çeşitli üsluplar var, hemen hemen hepsi de coğrafi bölgelerle bağlantılı ve ayrı havalarıyla tanınırlar. Eski dönem kayıtlarını incelediğimde bunun en başta kendini ifade etmenin en saf biçimi olduğunu görüyorum. Besteci veya müzisyen kavramlarının daha oluşmadığı bu evrende nasıl doğdu doğaçlama, bunu en iyi anlama biçimi benim içimde doğma biçimi. Ruhu serbest bırakmak. Her doğaçlamanın farklı bir üslubu, değişik bir tınısı var, yapmamız gereken, normalde yaptığımız gibi o tınıya kendimizi vermek olmalı ve an içinde ritmin veya notaların bilinen olmasının bir önemi yok, önemsenmesi gereken ruhunun yeni olduğunu bilmek. Bu doğaçlamayı algılamakta sürekli gelişmenin ve değişmenin bir adımı.

This music is Free Improvisation. Recording at Balyoz Music and Production in Istanbul, 2016

“Dolayısıyla özgür doğaçlama, her türlü kalıbı reddererek yerine insanın özünde yatan öğrenilmemiş hissi ortaya çıkarıyor.”

Özgür doğaçlama,  klasik batı müziğinin temel öğeleri olan armoni, melodi ve ritmin kullanımını reddeden bir forma sahip.  Bu öğelerden ayrıştığında öne çıkan müzikal dokular oluyor. Örneğin; notalar dışında enstrumanların sınırlarını zorlayarak, keşfedilmiş yeni seslerin kullanılması. Bu enstruman insan sesi de olabilir.  Serbest doğaçlama kendi kuralları içerisinde sınırsız olan ve arada da türsel doğaçlamalara izin veren bir yapıya sahip.  Sınırlarının olma sebebi ise doğuşundan geliyor. Müziği öğrenmenin ve anlamanın özünde enstrumana dokunmak, o enstrumanı tanımak ve o enstrumanı çalmak yatıyor. Dolayısıyla özgür doğaçlama, her türlü kalıbı reddererek yerine insanın özünde yatan öğrenilmemiş hissi ortaya çıkarıyor. Yapılan müziğin bir tekrarı yoktur ve yapılan şey anlık bestedir. Dolayısıyla böyle bir şeyin tanığı olmak, yeni doğan bir çocuğun doğumuna tanık olmak gibi. Ne olabileceğini ve ne hissedilebileceğini daha önceden kestiremediğiniz bu müziğin yapılma anında bilmeniz gereken o müziğin büyük bir parçası olduğunuzdur.

MUTRİB ‘Düzenbaz’ 2021

“Hepsiyle ayrı ayrı müzik yapmak beni besliyor ve monotonluktan çıkarıyor. Dolayısıyla bu farklı müzik tarzlarında yer almam uzun süre daha devam edeceğe benziyor.”

Çoğumuz seni Mutrib grubu ile tanıdık fakat birçok farklı projede yer alıyor, farklı müzisyenlerle değişik işler yapıyorsun; senin açından hangisi daha doyurucu?

Aslında en çok zevk aldığım doğaçlama topluluklarında yer almak; kendi adıma oluşturduğum solo projem olan “Birds String Quartet” ve “Birds Ensemble”, “Islak Köpek”, “Taranta Babu” veya daha önce karşılaşmadığım veya dinleme fırsatımın dahi olmadığı farklı tarzlarda müzik yapan müzisyenlerle keyfi doğaçlama seansları çok hoşuma gidiyor. Yeni bir yüzle karşılaşmak, yeni bir müzik ve yeni bir ruh ile bir olmak, bütün olmaya çalışmak benim için çok keyifli. En son Peter Brötzmann ve Joe McPhee ile bir prova yapma şansım oldu ve unutamayacağım bir gün olarak hayatıma kazındı diyebilirim.  Mutrib raflarda beklemeye devam ediyor hala ve üzerinde düşünmeye devam ediyorum. Vokal yaptığım ve müziğin beyni olmaya devam ettiğim bir başka grup dolayısıyla burda başka bir şey deneyimliyorum ve açıkcası hala vokal olarak nasıl bir yeri kapladığımı bilmiyorum. Çıkardığımız son işlerimizden memnunum fakat artık yeni birşey yapmanın zamanı geldi gibi hissediyorum.

Bunların dışında hayatıma yeni bir ruh olarak dahil olan Halil Sezai ile çalışmaya başladık. Şimdiye kadar iki konser yaptık birlikte ve bu konserlerin ikisinde de doğaçlama çaldım. Bu anlamda Sezai ve ekibi beni oldukça rahat bırakıyor ve sahne de onların kurguladığı müziğe yeni bişiler eklemek beni mutlu ediyor. Son olarak da Melis Danişmend ve Miss Crowley var. Bu iki proje de yine yaptığım tüm projelerden farklı, özgün ve duygusal bir yapıya sahip. Açıkcası içinde olduğum tüm oluşumlar, projeler ruhumdan bir parça taşıyor. Hepsiyle ayrı ayrı müzik yapmak beni besliyor ve monotonluktan çıkarıyor. Dolayısıyla bu farklı müzik tarzlarında yer almam uzun süre daha devam edeceğe benziyor.

Miss Crowley ve Gülşah Erol (2016)

“Zenginlik dediğin nedir? Müzik aslında ne? Bir gün içinde neler yapılır. Toprağın ve doğanın hayatımızdaki yeri. Vahşi yaşamın içinde insanın yeri vs… Yani acayip bir dünya orası ve çok gerçek.”

Müziğin ruhuna inanan birisin, Afrika müzikleri gibi yerel müzikler hakkında neler düşünüyorsun? Müzik-ritüel, dans senin için ne ölçüde önemli, günümüzde bunlar ne ölçüde yaşanıyor?

Afrika’ya gitmeyi çok istiyorum ve oranın yerli kabileleriyle doğaçlamayı deneyimlemek büyük bir heyecan benim için. Çünkü her doğaçlama bir süre sonra bir transa sokuyor ve orada yaşayacağım bu trans halinin bana neler hissettireceği benim için mühim. Dinlediğim kadarıyla hissettiğim; bizim bugüne kadar kendi hayatlarımızda deneyimlediğimiz çoğu şeyin dışında daha doğal bir yaşam biçimi. Yaşam biçimi diyorum çünkü bunların bir ritüel olması bu anlama geliyor. Belirli zamanlarda yapılan törenlerdeki müzikler ve danslar dünya’ya, evrene, tabiat anaya, kendilerine, tanrılarına bir hediye gibi. Sahip oldukları herşeye duydukları bir minnet borcu gibi.  Bunun içinde olabilmek mutlaka insan ruhuna özellikle bizim gibi şehirde yaşayan insanlara önemli bir takım bakış açıları sunuyor olmalı. Bunu oraya gittikten sonra tekrar sor bana. Fakat onları uzaktan da olsa hissedebildiğimi biliyorum. Bir kere içinde bulundukları fakirliğe rağmen hayatı müzik ve dansla besliyor olmaları ve enerjilerini bu yönde kullanıyor olmaları başlı başına şehir hayatının koşuşturmasına kendini kaptırmış bir çok insan için ilginç bir örnek. Çok fazla ders çıkarılır burdan. Zenginlik dediğin nedir? Müzik aslında ne? Bir gün içinde neler yapılır. Toprağın ve doğanın hayatımızdaki yeri. Vahşi yaşamın içinde insanın yeri vs… Yani acayip bir dünya orası ve çok gerçek.

Cello: Gülşah Erol, Saxophone: Korhan Futacı, Video by Osman Nuri İyem, İstanbul 2015

Popüler olduğumu düşünmüyorum ama bilen, bilmek isteyen ve bana inananların çoğalıyor olması beni çok mutlu ediyor ve daha farklı, güzel, yeni şeyler yapmam için beni motive ediyor.

Çello popüler bir müzik enstrumanı değil, fakat sen bir şekilde popülerliği yakaladın, bunu neye bağlıyorsun?

Çok çalışmış olmak ve sanırım zaman içinde kendimi en iyi ifade edebileceğim şeylere doğru akmayı başarabiliyor olmam. Çok insan seven ve çok paylaşmayı seven biriyim ben. Dostluk, arkadaşlık hayatımda çok büyük bir önem taşıyor ve içinde olduğum her projenin devamlılığı bununla eş değer. Kişilerle devamlı olarak bir hayatı paylaşmıyor olsam da çok kutsal bir şeyi paylaşıyor oluyorum: Müzik. Dolayısıyla iletişimin güzel olduğu yerde güzel müzik ve aşk arkasından geliyor. Müziğe aşığım, enstrumanıma aşığım. Ve beni çeken, çağıran, yakalayan güzel şeylerin içinde olmak ve niyetlerin iyi olmasının bir sebebi bu. Ben popüler olduğumu düşünmüyorum ama bilen, bilmek isteyen ve bana inananların çoğalıyor olması beni çok mutlu ediyor ve daha farklı, güzel, yeni şeyler yapmam için beni motive ediyor.


Gülşah Erol & Peter Brötzmann (2019)

Gülşah Erol ile Geçmişten Günümüze Çello | Gündem Sanat 2020

Şevket Akıncı & Gülşah Erol (2024) KargaArt, Kadıköy

“Bir müzisyen olarak canım ne istiyorsa yapıyorum; bu da benim yaşam biçimim.”

İyi ki ellerimden tutanlar var, benim de kalbim hep onlarla açıkcası. Bazen gelen mesajlarda, sürekli farklı şeyler yapıyor olmamdan dolayı kafalarının karıştığını görüyorum, sonuçta beni izleyen, takip eden insanlar ilk dinledikleri üzerinden benimle bağlantı kuruyorlar, fakat ben devamlı olarak başka bir şeyle belirmeyi çok seviyorum sırf bu nedenle bir çok insan “yahu napıyor bu, bu ne şimdi?!” diyebiliyor ama bunun yanında duruma alışmış ve “bakalım şimdi ne yapacak!” diyen insanlar da var. Benimle yeni bir maceraya sürükleniyor ve izliyor; takdir ediyor veya etmiyor, yaşıyoruz, akıyoruz işte. Bir müzisyen olarak canım ne istiyorsa yapıyorum. Bu da benim yaşam biçimim.

Coşkun Karademir ve Gülşah Erol’dan ‘Zahid Bizi Tan Eyleme’ (2018)

Müzik piyasası hakkında neler söylemek istersin; seni rahatsız eden koşullar var mı?

Artık hiçbirşey rahatsız etmiyor. Herkes nasıl yaşamak istiyorsa, ne yapmak istiyorsa ve niyeti neyse onu elde ediyor bence. İyi kötü. Beni tek rahatsız eden Türkiye’deki müzisyenlerin ve dinleyicilerin farklı şeyleri deneyimlemek konusunda çekimser ve inkar edici olması. Çok garip ön yargılar var müziğe. Kişi dinleyemeyeceği veya çalamayacağı bir müzik duyduğunda “berbat bu ya!” diyip kenara çekiliyor. Müzik böyle yargılarla yıpratılıyor. Tabi herkes ne dinlemek istiyorsa dinlesin, çalsın vs… emeğe saygı günümüzde büyük önem teşkil ediyor çünkü kimsenin kimseye sevgiyi bıraktım, saygısı bile kalmadı. Bencil bir düzen içinde yaşıyoruz ve bunun yerine bir bütünlük arıyorsak bütün olabilmeyi ve kabul edebilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Gülşah Erol, 2024

Açın Pencerelerinizi

Hayatı yaşamak sadece istediklerimizi gerçekleştirmek ve istediklerimize sahip olmak değil. Ben merkezli bir yaşamı reddediyorum, kardeşlik, dostluk ve aile kavramlarını aşırı önemsiyorum. Yardımlaşmayı, sevgi paylaşımını, saygıyla yaşayabilmeyi ve değer yargılarımızla niyetlerimizin iyi olmasını dilediğim bir dönemdeyim. Ve tabi ki bu dünya’da sadece biz yaşamıyoruz! Yaşayan her canlıyla iletişimde olabilmek ve onları görmezden gelmediğimiz günlerimiz daha çok olsun.

Bir arkadaşım aç kalbinin pencerisini demişti bana.

Ben de şimdi size diyorum.

Açın pencereleri…

Gülşah Erol

Gülşah Erol

Youtube / Spotify