Fulden She-Demon ve Secondhand Underpants ‘Loud Women Fest’ 2019
Punk Rock Sahnesi ve Kadınlar
‘Biz bu yemeğin baharatı değiliz!’
Fulden She-Demon
Punk sahnesi erkeklerin toplumun genel-geçer heteronormatif erkeklik normlarının dışında var olabildiği yegâne özgür alanlardan. Ama aynı özgürlük kadınlara ve ötekileştirilen diğer gruplara tanınmadığında ortaya ciddi bir sıkıntı çıkıyor. Bu durumda kendimizi dayanışma olanağından uzak, iktidar ilişkilerinin ve toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin yeniden üretildiği bir düzlemde buluyoruz. Yazılacak her sahne raporunda, çekilecek her belgeselde, her arşiv projesinde başlangıç noktası (yani taban) olarak punk sahnesi karşımıza adı konulmayan bir erkekler kulübü olarak çıkıyor. Bu adı konulmamışlık belli ‘silme’ alışkanlıklarını içeriyor. Biz kadınlar yancı gibi olaya sonradan dahil edilip, silinen bir şeyleri yeniden ortaya koymakla görevlendiriliyoruz. Bir nevi önümüze konan yemeği ‘çeşni’lendiriyoruz. Bu görevin bizlere tayin edilmiş olması, tayin edenlerin bu konulara kafa yormayıp, bir yandan da vicdanlarını rahat tutmasını olanaklı kılıyor. Dolayısıyla bu ‘takımını seç‘ pratiği hala bir erkekler kulübü ortaya koyarken (burada kuşkusuz tayfacılık da ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor), bir yandan da kıyıdan köşeden dahil edilen kadınların katkısıyla kapsayıcı olma iddiası mümkün hale gelmiş oluyor ve bunun sorumluluğu da ötekileştirilenlerin omzuna biniyor. Dolayısıyla kadınların katkıları görmezden gelinir ve silinirken, dahil edilme sorunu da kadınlara rahatlıkla itelenebiliyor. Oysa biz sonsuza kadar kendi festivallerimizi yapmak istemiyoruz. Kendimize ite kaka açtığımız alanların kabul edildiğimiz tek alan olmasını ya da marjinalize edilmesini istemiyoruz. Bir punk fanzininde feminist bir yazının hemen ardından salt erkeklerin olduğu bir playlist‘in önümüze tek gerçek müzik olarak sunulmasını, kadınların katkılarının her defasında unutulmasını, yitip gitmesini istemiyoruz. Biz bu yemeğin baharatı değiliz. Olmamız gereken yer kıyı-köşe-periferi değil, tam merkez. ‘Oğlanlardan biri gibi’ değil, kendimiz olarak ve olduğumuz gibi kabul edilmek. İstisnai değil kaide olarak.
Kapsayıcılık hegemonya yıkmayı gerektirir
Biz punk’ın feminist hali değiliz çünkü bu ifade üzerine sonradan geçirilen bir ceketi çağrıştırıyor. Ancak punk zaten anaakım kültüre karşı konumlandığı ölçüde feminist olmak zorunda. Eğer değilse de üç akor bildiği için sokaktaki adamdan kendini üstün sanan bir densizliğin ötesine geçemiyordur. Kapsayıcılık, “Sen de varsın, işte buradasın, heh öyle kenarda köşede dur işte” demek değil. Gerçek kapsayıcılık hegemonya yıkmayı gerektirir. Hegemonya yıkımını olanaklı kılan şeylerden biri ötekileştirilenlerın öz ifadesi, düşünsel üretimi iken, bir diğeri ise bu üretimlerin kenara köşeye sığıntı gibi yerleştirilmesinden ziyade, tam merkeze alınmak suretiyle anlatının temel bir parçası haline getirilmesidir. İlki hakkında her zaman özeleştiri yapabilıriz. Evet, daha fazlasını yapmalıyız. Kendimizi daha çok ve daha iyi ifade etmeli, daha çok ve daha iyi üretmeliyiz. Tereddütlerimizi bir kenara koymalı, kendimize güvenmeli, inanmalı ve birbirimize sahip çıkmalıyız, ikinci kısma geldiğimizde ise mütemadiyen duvara tosladıgımızı hissediyorum. “Aaa kadınlar da vardı lan !” gibi bir sonradan dahil edilme, gerçek kapsayıcılıkla bağdaşamaz.
Bir Erkekler Kulübü Olarak Punk Sahnesi
Burada bir pozitif ayrımcılık çağrısı yapıyor değilim. Tam aksine, lügatimize pozitif ayrımcılık adı altında giren fikrin bulandırdığı bir sorun var ortada. Eğer ancak pozitif ayrımcılık olsun diye dahil edileceksek, işi hep kotadan kurtaracaksak bunun ifade ettiği şey kadınların yeteri kadar ‘iyi’ sanatsal/ düşünsel üretim ortaya koymuyor olduğu fikridir. Bu fikri bize veren cinsiyetçiliğin işleyiş şeklidir. Eğer bu üretimlere gözlerinizi yummuyor olsaydınız kadınların sürekli harika işler ortaya koyduğunu ve peşin hükümlü davranıyor olduğunuzu görürdünüz. Devekuşunun kafasını gömdüğü delikten çıkarıp biraz etrafına bakınması yeterli. Seçkinizde yalnızca erkeklerin yer alıyor olması salt erkeklerin iyi işler ortaya koyuyor olmasından değil, o ürün sizin önünüze gelene kadar cinsiyetçiliğin dokuz katından geçiyor olmasıdır.
Interview with Fulden-Shedemon on Feminism, Existentialism, and Punk Rock (2020)
Bu mücadele müttefiklerin mücadelesidir
Peşin hükümlü demişken, ortada bir güven sorunu olduğunun da altını çizelim. Erkekler kulübü ne demek? Yalnızca içindeki mevcut bireylerin erkek olmasını mı ifade ediyor? Bence bunun ötesinde bir şeyler de var ve bu güven pratiklerimize yansıyor. Buna araştırmacılar ‘örtük önyargı’ diyorlar. Mesela biri yalnızca erkek (görünümlü) olduğu için güveni hak etmeden otomatik olarak alabiliyorken, başka biri sadece kadın (görünümlü) olduğu için ağzıyla kuş tutsa şüpheyle yaklaşılıyor oluyor. Ve sonunda o güveni kazandığında ise istisnalar kaideyi bozmaz mekanizmaları devreye giriyor. Bunu kırmanın en önemli yollarından biri öz tefekkür (yani kendi eğilimleri, içgüdüleri, tercihleri ve davranışları üzerine derinlemesine düşünmek) ve özeleştiridir. Bu dışlama mekanizmalarının ne denli sinsice işlediğine dikkat etmeli ve bunları devreden çıkarmak adına topyekûn bir mücadele vermeliyiz. Bu mücadeleyi yalnızca ötekileştirilenler veremez. Bu mücadele müttefiklerin mücadelesidir. Herkesin ilk başta kendi davranışlarını, alışkanlıklarını, isteklerini, arzularını, güdülerini gözden geçirmesi ve bu dışlayıcılık canavarını nasıl ve ne denli beslediğini görmeye başlaması gerekir.
Ben kendime baktığımda geçmişte birçok kadınla dayanışma değil rekabet halinde olduğumu gördüm. İçselleştirilmiş cinsiyetçilikten ötürü sanki kaynaklar azmış da kazanmak için birbirimizi yenmemiz gerekiyormuş gibi bir yarışa girdiğimizi, birbirimize sevgi ve güvenle değil şüphe, kibir ve kıskançlıkla baktığımızı gördüm. Başka kadınlardan da bu tepkiyi aldıkça kendime defalarca, “senden nefret etmiyor, kendine dair taşıdığı yetersizlik duygularını sana yansıtıyor” demem gerekti. Yetersiz değiliz ve değerli hissetmek için kimseye bir şey kanıtlamamız gerekmiyor. Erkekler kulübünün bir parçası olmaya çalıştıkça erkekler arasında kendimiz olarak var olabildiğimiz yanılgısına kapılıyor ama daha ziyade aralarında eriyip gidiyor ya da eşikte tutuluyoruz. Bir bakıyoruz ki ancak ‘tahammül’ ediliyoruz. Ama tahammül ediliyor olmak kabul edilmekle eşdeğer değil. Kendimiz olabilmek için bir arada olmalı ve kenetlenmeliyiz. Erkeklerin arasına serpiştirilmiş, kopuk bir şekilde faaliyetlerimizi sürdürerek, enerjimizi bireysel anlamda kendini kanıtlamaya harcamak yerine bir aradalığımızdan güç almalıyız. Birbirimizi beslemeli, birlikte büyümeliyiz. Ve erkekler kulübü artık dağılmalı.
Tayfacılık ötesinde bir punk sahnesi mümkün mü?
Cinsiyetçilik dediğimiz şey bir olayla başlayıp bitmez. Tüm yaşam alanımıza sirayet eder. Bir insanın (bilinçli ya da bilinçsiz) seçimleri, düşünceleri ve inanış sistemlerine de indirgenemez (bunlar bazen cinsiyetçiliğin önemli parçaları olabilseler de). Cinsiyetçilik bütünsel bir sistemdir; birkaç cahil insanın hatasından ya da kötü niyetinden ibaret değildir. Bir taciz eylemi engellediğinde ya da cezalandırıldığında cinsiyetçilik orada ölmez. Cinsiyetçilik. tacizi ve şiddeti olanaklı kılan arkaplandır; ufuk çizgisidir. Dolayısıyla savaştığımız şey belli aktörlerin eylemlerinin ötesinde, bir kültüre içkin alışkanlıklar, sorgulanmayan doğrular, içgüdüsel hallerdir. Bu azılı canavarı yıkmak üç beş kişi değil, herkesin emeğini gerektirir. Biz sürekli toplumsal cinsiyet polisliği yapıyor durumunda kalmak istemiyoruz. Biz kendi yaşamımızın, eğlencemizin, dertlerimizin, varlığımızın ve paylaşımımızın peşindeyiz. Bu mücadelenin yükü yalnızca biz ötekileştirilenlerin omzuna düşemez. Herkes elini taşın altına koymalı. Tayfacılık ötesinde bir punk sahnesi mümkün mü ? Punk sahnesi erkekler kulübü olmaya mahkûm mu ? Bunları zaman ve mücadelemizin edinimleri gösterecek. Bir gün bu canavarın helvasını yeme umuduyla…
We’re not gonna lay down and die This is our scene, this is our time We’re knocking down the doors On the men who called us Whore This our time, this is our Fight
We’re not gonna lay down and die This is our scene, this is our time Swing our bats and clutching our knives This is our time to fucking fight
Fuck your boys club
Girl’s Club · Sissyfit (2018)
Ne Yapabiliriz? diye soranlara kapsamlı olmayan bir liste
Kadın müzisyenlerle çalışın.
Kadın müzisyenleri araştırın, dinleyin, paylaşın.
Yaptığınız ve paylaştığınız şarkı listelerinde kadın müzisyenler olsun (“token” olarak ya da laf olsun diye değil, gerçekten orada olması gerektiği için – çünkü kadınlar efsane işler yapıyorlar).
Kadın müzisyenlerin ve sanatçıların işlerine para verip alın.
Cinsiyetçi küfrü lügatinizden çıkartın (kadınların da kullanıyor olması bir şeyi değiştirmiyor), alternatif küfür kullanın. Özellikle SAHNEDE ve veya şarkı sözlerinde bunu kullanmanız erkekliği yücelten ve kadınlığı aşağılayan mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden üretimi manasına geliyor.
Kadın müzisyenlerin konserlerine, festivallerine gidin.
Kadın müzisyenlerle ortak işler yapın; ortalık sosis partisine döndü diye onları sonradan olaya eklemlemeye kalkmayın – en başından bir ortaklık kurun.
Salt erkek gruplarının bulunduğu müzik listelerini, lineupları, vb. kanıksamayın, normalleştirmeyi reddedin, sorunsallaştırın.
Tacizleri, tecavüzcüleri ve şiddet uygulayanları affetmeyin, aranıza almayın, ifşadan iki hafta sonra kol kola gezmeyin. Unutmayın, unutturmayın. Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Beycilik yaparak mazur görmeyin.
Bu insanlardan biri olmadığınız için kendinizi ‘iyi oğlanlardan’ saymayın, daha fazla ne yapabilirsiniz diye düşünün, sorgulayın ve yapın.
Son olarak, kısa bir Bell Hooks videosu
Burada mesele bir şeyleri yapıyor ya da yapmıyor olmak değil, her zaman yapılacak daha fazla şey olması. Her zaman öğreneceğimiz de yeni şeyler var. Öğrenme meselesi asla bitmiyor. Dolayısıyla açık fikirli olmakta fayda var, bilhassa karşınızdaki konunun uzmanıysa ve/veya kendi deneyimini paylaşıyorsa. Cinsiyetçi bir toplumda yaşadığımız için birçok düşüncemiz, fikrimiz, hissimiz, içgüdümüz de cinsiyetçilik üzerinden şekillenebiliyor. Bunlar üzerine düşünmek ve bunları sorgulamak için kuram okuyun. Objektif ya da nötr gördüğünüz fikirler sandığınız kadar objektif ya da nötr olmayabilir, çünkü iktidar ilişkileri eşit, denk ya da simetrik işlemez ve de herkesi aynı şekilde etkilemez. Kazanılmamış ayrıcalıklarımıza göz yummamak için bellhooks‘tan Feminizm Herkes İçindir kitabını okumak iyi bir başlangıç olabilir. Bir diğer önerebileceğim kitap ise Sara Ahmet‘in Feminist Bir Yaşam Sürmek adlı kitabı.
valerie solanas, 9 nisan 1936’da, new jersey’de, louis ve dorothy bondo’nun kızı olarak dünyaya gelmiş, talihsiz bir çocukmuş, çok küçükken babasının cinsel tacizine uğramış, annesiyle babası 1940’lı yıllarda tam olarak bilinmeyen bir tarihte boşanmışlar, valerie annesiyle birlikte washington’a taşınmış, annesi 1949’da red moran’la evlenmiş, valerie, katolik okuluna gönderilmiş ancak buraya devam etmek istememiş, isyanı ve itaatsizliği yüzünden dedesi onu kırbaçlamış.
1951’de, henüz 15 yaşındayken, evden kaçmış, bir denizciden hamile kalmış, bu çocuğun bir kız olarak doğduğu biliniyor, bütün bunlara rağmen valerie 1954’de liseyi bitirmeyi başarmış ve üniversiteye girmiş; college park’taki maryland üniversitesi’nde psikoloji okumaya başlamış.
valerie’nin üniversitede çok parlak bir öğrenci olduğu biliniyor, bu yıllarda geçinmek için bir hayvan laboratuvarının psikoloji bölümünde çalışmış, daha sonra minnesota üniversitesinde yine psikoloji üzerine bir yıla yakın çalışmış.
laboratuvarda çalışırken biyolojiye büyük ilgi duyduğu da biliniyor, nitekim, scummanifesto‘da bu ilginin izlerini görmek mümkün.
okulu bitirdikten sonra fahişelik yaparak ve dilenerek hayatını sürdürmeye başlamış, bu sırada sokakta yaşıyormuş, onu o döneminde tanıyan fahişeler, emektar daktilosuyla damlarda uyuduğunu anlatıyorlar, bir yandan da yazdığı oyunları arkadaşlarıyla kahvelerde oynuyormuş. bunlar, sanatta yeni yeni ortaya çıkan çeşitli modern eğilimleri yansıtan oyunlarmış, bu arada da a.b.d.’yi dolaşıyormuş. 1966 yılında greenwich’te kıçınıza girsin adlı oyununu yazmış, oyun, kendi ifadesiyle, “erkek-düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını” anlatıyor, “bir versiyonunda, kadın adamı öldürür, bir diğer versiyonunda anne oğlunu boğazlar.”
1967 yılında valerie ünlü ressam andy warhol’un fabrika adını verdiği stüdyosuna gitmiş, andy warhol’un ünlendiği yıllar fabrika‘da bir sürü sanatçının oyunları sergileniyor, filmleri çekiliyor, burada warhol’un kendisi de bazı filmler çekiyormuş.
valerie, warhol’un kıçınıza girsin‘le ilgileneceğini düşünmüş. warhol ilgilenmiş de. daha sonra gazeteci gretchen berg’e bu konuda şöyle söylemiş; “oyunun adının harika olduğunu düşündüm ve zaten arkadaş canlısı olduğum için davet ettim onu. ama o kadar edepsiz bir dille yazılmıştı ki acaba kadın, polis olabilir mi diye düşündüm. Böyle bir şeyin warhol’a uyacağını düşünmüş olmalı.”
kendisi anmıyor ama bu polis olma meselesini valerie’ye açmış, valerie, başka bir kaynakta, andy warhol’un kendisine, “sen polis misin?” dediğini, kendisinin de, “evet, polisim, bak bu da rozetim,” deyip cinsel organını göstermek üzere pantalonunun fermuarını açtığını anlatıyor! besbelli, sert bir kız valerie. 1967’nin ilk aylarında valerie scum manifesto‘yu yazar. scum, erkek doğrama cemiyeti (society for cutting-up men)’nin başharflerinden oluşur ama aynı zamanda kaynayan etsuyunun ya da yemeğin üzerinde oluşan kirli köpük anlamına da gelir.
valerie bir yandan fahişelik yapıp dilenirken, bir yandan da scum manifesto‘nun el yazması kopyalarını satıyormuş. bu sırada, olimpia press‘in yayıncısı maurice girodias’la tanışmış, girodias ona scum manifesto‘ya dayanan bir roman yazması için avans vermiş, valerie de bu 600 dolarla san fransisco’ya gitmiş.
daha sonra, 1967 mayısı’nda, valerie warhol’dan kıçınıza girsin‘in metnini geri vermesini istemiş, ama warhol fabrika‘nın dağınıklığı içinde metni kaybettiğini bildirmiş, yani tek kopyayı! zaten kıçınıza girsin‘i ne oyun ne de film olarak yapmak gibi bir niyeti varmış, bu durum valerie’yi çılgına çevirmiş, sürekli olarak warhol’a telefon edip oyunu için kendisine para vermesi gerektiğini söylemiş. 1967 temmuzu’nda “ben, bir erkek” adlı filminde oynadığı için warhol valerie’ye 25 dolar vermiş, valerie daha önce de başka bir warhol filminde, “bisikletçi çocuk” ta repliksiz bir rolü oynamış.
warhol’un valerie’yle ilgili bir başka hatırası daha var; aynı yılın sonbaharında new york’ta bir kahvede rastlıyor ona ve warhol’un yanındaki viva, “pis zürefa! iğrençsin!” diyor valerie’ye. valerie de, buna cevaben çocukluğunda babasının kendisini taciz ettiğini anlatıyor. ve viva, nasırlı bir ses tonuyla, “lezbiyen olmana şaşırmamak lazım,” diyor.
belli ki, kolay kolay merhamet uyandırmayan sert kızlardan valerie. valerie’in bir döneminde warhol’a çok güvendiğine tanıklık edenler var; hatta onu, manifesto‘da bahsettiği erkek yan örgütünün başına geçirmek istediğini de söylüyorlar.
valerie’nin ünlü olmasını, 3 haziran 1968’de andy warhol’u vurması sağlamış.
o gün, öğleye doğru warhol’u görmek üzere fabrika‘ya gitmiş, onu orada gören paul morrissey, ne aradığını sormuş, valerie de, para almak için andy’yi beklediğini söylemiş, morrissey, valerie’den kurtulmak için warhol’un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie, “önemli değil, ben beklerim,” diye cevap vermiş, öğle saat iki sularında, asansörle stüdyoya girmiş, morrissey bir kere daha ona warhol’un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie yine gitmiş ve yedinci defa asansörden çıktığında, saat dördü çeyrek geçerken, andy warhol’u görmüş, valerie’nin üzerinde siyah balıkçı yaka bir kazak ve yağmurluk varmış, saçları yapılı, yüzü de boyalıymış; dudaklarına dikkat çekici bir ruj sürülüymüş. elindeki kesekağıdının içinde bir 6.35’lik tabanca olduğu sonradan belli olmuş, hatta andy warhol onu görünce, “valerie ne güzel olmuş, değil mi?” demiş, o sırada orada olan paul morrisey, “valerie, işimiz var, eğer buradan gitmezsen seni eşek sudan gelene kadar döver dışarı atarım,” demiş, tam o sırada telefon çalmış, arayan viva’ymış. warhol telefonla konuşurken morrissey banyoya gitmiş ve valerie silahını çekip andy vvarhol’a üç el ateş etmiş, birinci ve ikinci el ateş arasında warhol, “bunu yapma, valerie,’ demiş. üçüncü kurşun, warhol’un sol akciğerinden girip, midesine ve karaciğerine zarar vererek sağ akciğerinden çıkmış, valerie daha sonra silahını, orada bulunan sanat eleştirmeni ve küratör mario almaya’ya çevirip onu sağ kalçasından vurmuş, sonra tabancasını warhol’un menajeri fred hughes’un başına dayamış ancak ateş etmesine rağmen silah tutukluk yapmış, tam o sırada asansör gelmiş, hughes, “bak asansör geldi valerie. binsene,”demiş, valerie de, “iyi fikir,” deyip asansöre binmiş ve oradan gitmiş.
warhol’un hayatı, beş doktorun beş saat ameliyat etmesiyle kurtulmuş, valerie, yıllar sonra howard smith adlı gazeteciyle telefonda yaptığı bir görüşmede, “ben cinayeti ahlaki bir hareket olarak görüyorum, ve becerememiş olmamı gayrı ahlaki buluyorum, bu işe girişmeden önce atış talimi yapmalıydım,” demiş, o akşam saat sekizde valerie, bir trafik polisine teslim olmuş ve andy warhol’u vurduğunu söylemiş, gerekçe olarak da, “hayatım üzerinde çok fazla denetimi vardı,” demiş.
andy warhol o yıllarda, bir ressam gibi değil bir sinema oyuncusu ya da şarkıcı gibi ünlü, dolayısıyla karakola varır varmaz valerie solanas’ın etrafını bir gazeteci, fotoğrafçı sürüsü sarmış, valerie onlara, “onu vurmak için bir çok sebebim var. manifestomu okuyun, kim olduğumu anlarsınız,” diye cevap vermiş.
o gece çıkarıldığı mahkemede ceza hakimi david getzoff’a, “sık sık adam vurmam, bunu sebepsiz yapmış değilim, warhol elimi kolumu bağladı, beni mahvedecek bir şey yapmak üzereydi,” demiş, hakim, avukat tutacak parası olup olmadığını sorunca da, parası olmadığını ama kendi savunmasını kendisinin yapacağını söyledikten sonra, “haklıydım! pişman olacak bir şey yapmadım!” diye konuşmuş, hakim herhalde ona yardım etmek için olacak, bu yorumları mahkeme kayıtlarından çıkarmış ve solanas bellevue hastanesinin psikiyatri servisine muayene edilmek üzere gönderilmiş.
13 haziran 1968’de mahkemeye çıkarıldığında, radikal feminist avukat florynce kennedy tarafından temsil edilmekteymiş, kennedy, valerie’den, “feminist hareketin en önemli sözcülerinden birisi,” olarak bahsetmiş ve solanas bir psikiyatri koğuşunda kanunsuz bir biçimde gözaltında tutulduğu için tekrar yargılanmak talebinde bulunmuş ama hakim bu talebi reddetmiş ve solanas’ı bellevue hastanesine geri göndermiş, ulusal kadın örgütü now‘un new york bölümü başkanı, zamanın ünlü feministi ti-grace atkinson, solanas’ın mahkemesine katılmış ve valerie’nin “kadın haklarının öne çıkmış ilk savunucusu,” olduğunu söylemiş, valerie, 28 haziran’daki mahkemede saldırı, taammüden adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan hüküm giymiş ancak cezai ehliyetinin olmadığına karar verilerek ward island hospital’a gönderilmiş.
1968 ağustosu’nda, olympia press, scum mauifesto‘yu, maurice girodias ve paul krassner’in bazı makaleleriyle birlikte basmış, ancak yıllar sonra, 1977’de verdiği bir beyanatta valerie, bu baskının kasıtlı yanlışlarla dolu olduğunu, bazı bölümlerin, iç bağlantıları bozacak şekilde çıkarıldığını söylemiş.
1969 yılının haziran ayında suçlu bulunan valerie solanas üç yıl hapse mahkum olmuş, mahkemesini beklerken psikiyatri kliniğinde geçirdiği bir yıl da cezasından düşülmüş, warhol’un şikayetçi olmamasının düşük ceza almasında etkili olduğu söyleniyor.
Valerie Solanas, New York (1967)
valerie, 1971 eylülünde salınmış, aynı yılın kasım ayında aralarında andy warhol’un da bulunduğu bazı kişilere tehdit mektupları gönderdiği için yeniden tutuklanmış, sonraki yıllarını, akıl hastalığıyla kâh barışıp kâh boğuşarak akıl hastanelerine girip çıkarak geçirmiş. 1977 yılında howard smith’in kendisiyle yaptığı uzun mülakattan sonra sesini soluğunu duyan olmamış, o yıllarda uyuşturucu bağımlısı olduğu ve hem geçinmek hem de ihtiyacı olan maddeyi satın alabilmek için fahişelik yaptığı biliniyor, judith coburn’un kaynakları, kafasının içindeki seslerden dolayı ilaç almadan yazamadığını aktarıyor, madde de kendi kendine bulabildiği bir “ilaç” olmuş denildiğine göre, kendisini o yıllardan tanıyan fahişeler incecik, şık ve hoş olduğunu ve sokakta işe çıkarken lame bir elbise ve yüksek bağcıklı çizmeler giydiğini anlatıyor. ama daha iyi zamanlarında valerie ile bir feminist komünde kalmış olan kadınlarla görüşmeler yapan yazar judith coburn, bu kadınların, lame elbisenin hiç de valerie’nin tarzı olmadığını söylediklerini aktarıyor. çünkü valerie, fahişelik yaparken bile geleneksel olanın dışında davranırmış. 74’lerde, çizme, kot pantolon giyip, bir erkek kasketi ve kemik çerçeveli gözlük takan ve çok açık sarı saçlarını kıvırmayan bir seks işçisi hatırlayanlar da var.
ve 26 nisan 1988 günü, san francisco’da çok ucuz bir otel odasında, valerie parasız ve kimsesiz, amfizem ve zatüreeden ölmüş, virginia’da annesinin evinin yanına gömülmüş, judith coburn, annesinin öldükten sonra, valerie’nin bütün özel eşyalarını yaktığını söylüyor. yirmi yılda yazdıkları da böylece yok olmuş. 1990’da annesi dorothy moran, kendisiyle görüşen gazeteci rowan gaither’a, valerie’nin hayatıyla ilgili başka şeyler anlatıyor, ona göre solanas, yetmişli yılları new york’ta, daha sonraki yılları ise phoenix ve san francisco’da huzur içinde geçirmiş, moran, valerie’nin akıl hastanesine girip çıktığını da kabul etmiyor ve dünyayı kendisinden önce terketmiş bulunan kızıyla ilgili şunları söylüyor; “Yazıyordu. Kendisini bir yazar olarak görüyordu, sanırım bir miktar yeteneği de vardı. Uzun yıllar boyunca bir adamla yaşadı hatta… Müthiş bir mizah gücü vardı.”
valerie solanas gerçekten talihsiz bir kızmış. valerie solanas’ın yazdığı her şey ve onunla ilgili anlatılanlarda, lafını esirgemeyen, kendini asla sansürlemeyen, çok sert bir kadın tipi çiziliyor, bu sertliğin, çok fazla kırılmış ve aslında kırılgan olanlara mahsus bir savunma güdüsünden kaynaklandığını düşünüyorum. yumuşak olmak ancak çok güçlü olanların lüksü, bir yandan da, delilikle dehanın birbirine yakın olduğu üzerine bütün klişeleri doğrulayan bir kadın valerie solanas. eğitim hayatında çok çok başarılıymış, üstelik de bir yandan çalışmasına rağmen, ayrıca, hakkında okuduğum her şey, ondan, varlığından ve kişiliğinden etkilenmemenin mümkün olmadığını gösteriyor, ama o da her insan gibi sevilmeyi istiyormuş besbelli.
“Boşlukla bağlantılanmaya çalıştım ama olmuyor. O geri bağlantılanmıyor.” valerie solanas, yukarıdaki cümleyi, kıçınıza girsin’de kendisini temsil eden karaktere söyletmiş, oyun, 1999 yılında, yani onun ölümünden onbir yıl sonra sahnelenmiş. oyunculardan birisi, rol aldıkları hiçbir oyunun kendilerini bu kadar etkilemediğini söylüyor, sahnede canlandırdıkları şiddeti kendilerinin de yaşadığını çünkü valerie’nin bütün bunları yani tacizi yaşadığını bildiklerini ve bunun, oyuncuları esas zorlayan şey olduğunu anlatıyor, ama gerek oyuncular, gerekse izleyiciler, yazarın acı mizahı karşısında duydukları hayranlığı dile getiriyor.
“şiddet” “baskı”nın karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. Böyle eylemler kahramanlıktır…
ti-grace atkinson
valerie, politika ya da eylem içinde bir kadın değil, onun üretimi sanat alanında, kendisinden bugüne çok az şey kalmış, bunlardan en önemlisi olan scum manifesto‘yu politik bir metin olarak değil bir sanat eseri, o yılların amerikan toplumunun ve kültürünün acımasız bir eleştirisi olarak okumak gerekir bence, nitekim, valerie, manifestoyla ilgili olarak, onun bir hipotez bile olmayıp edebi bir araç olduğunu söylemiş.
ama scum manifesto‘nun politik bir anlamı da var. aslında erkek doğrama cemiyeti diye bir örgüt yok tabii ki. kendisi de, bir mülakatta, “SCUM sizden başkası değil ki,” diyen bir gazeteciye, “Hayır, SCUM ben bile değilim. O bir ruh hali, başka bir deyişle, belirli bir biçimde düşünen kadınlar SCUM. Belirli bir biçimde düşünen erkekler de SCUM’ın Yan Örgütü,” demiş, valerie, scum manifesto‘yu, feminist hareketin ikinci dalgasının yükselmesinden hemen önce yazmış, hatta televizyonda ilk kadın eylemlerini gördüğünde, “bir dakika, benim de orada olmam gerekiyor,” dediği anlatılıyor. dolayısıyla, feminist hareketliliğin bir tür teorize edilmesi olarak görmek mümkün değil scum manifesto‘yu. ancak manifesto’nun feminist yazına mahsus bazı özellikler taşıdığı muhakkak, bunların başında öznel olanın politikleştirilmesi gerekiyor, manifesto’da valerie, küçüklüğünden itibaren patriyarka karşısında yaşadığı her şeyden politik sonuçlar çıkartmış ve bunları manifesto’da ifade etmiş, aile, baba, akıl hastalığı ve cinsellikle ile ilgili yazdıklarında bu açıkça görülüyor.
scum manifesto‘nun cesareti yalnızca bununla sınırlı değil, o dönemin özgürlükçü, ilerici olarak tariflenen bütün eğilim, akım ve klişelerine tek başına ve kalkansız saldırıyor valerie; hippie’ler, büyük sanat ve yine cinsellikle ilgili söyledikleri, libidoyu serbest bırakmanın en büyük özgürlük olarak vaz edildiği 1967 abd’sinde, “Cinsellik kafasızların sığınağıdır,” diye kim yazabilir? bunun da kendi öznelliğiyle bağlantısını görmek gerek; yine bir mülakatta, eskiden lezbiyen olduğunu ama daha sonra herhangi bir biçimde cinselliğin ilgisini çekmediğini anlatıyor; “Hiç uğraşamam!” aseksüelliğiyle ünlü andy warhol’a ilk duyduğu yakınlığın da bununla bağlantılı olduğu söyleniyor.
scum manifesto‘nun bir başka yanına daha dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum, bu da bütünlüklü, yeni bir toplum projesi sunması, bu projesini hayata geçirme konusundaki önerileri itibarıyla epeyce “jakoben”. bu pozisyonu zamanının değilse bile zamanımızın en az makbul fikri… valerie solanas’ın komünizm üzerine okuduğunu sanmıyorum ancak yeni toplum projesinin komünizmle benzerliği, paralellikleri dikkate değer.
scum manifesto, kadınlık ve erkekliğin toplumsal kategoriler olduğunu savunan ikinci dalga feminizmin aksine, esasen biyolojik determinizme dayanıyor. solanas’ın erkek ve kadın yerine eril ve dişi tanımlamalarını kullanması bu yüzden.
biyolojik determinizm, yani başka bir deyişle kadınların yaradılıştan noksan, zayıf ve aşağı oldukları asırlardır iddia edilir, valerie, bunu eğlenceli bir biçimde ters yüz etmiş ve doğal, bilimsel, politik sonuçlarına götürmüş; eğer bir cins eksikse, bu eril olandır ve öyleyse onların bertaraf edilmeleri gerekir, tarih boyunca biyolojik özellikleri sebebiyle sömürü, baskı ve ayrımcılığa uğrayan ne çok topluluk için önerilmiş bir şey. erkeklerle ilgili olarak söylendiğinde, mizah olduğu aşikâr bile olsa, kıyamet kopuyor! öte yandan, valerie’nin bu biyolojik durumu dayandırdığı erkeklerin genetik eksikliğiyle ilgili tezi bundan on yıl kadar önce genetik “bilim”i tarafından doğrulandı, şahsen, bundan politik ya da toplumsal bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum ama erkeklerin kendilerini üstün ırk sanmalarına bir son verdiği için bu ispatı hayırlı buluyorum. ancak valerie’nin bunu o kadar zaman önce yazması zekasıyla ilgili bir fikir verebilir bize.
“Erkekler her gün kadınları satıyor, kullanıyor, dövüyorlar. Erkekler sürekli olarak kadınların cinsel organlarını kesiyoı; o kadar ki bu haberden bile sayılmıyor. Örneğin, Tuhaf haberler programı, erkeklerin kadınların cinsel organlarını kuvvetli bir yapıştırıcıyla yapıştırmasını “haber” saymıyor çünkü bu çok sık olan bir şey. Ama bir kadın bir erkeğin penisini keserse bu uluslararası haber oluyor.
Daha fazla kadının erkek şiddetine, baskıya ve toplumun patriyarkal denetimine karşı mücadele etmesi gerekiyor. Lorena Bobbit ve Aileen Wuornos’un eylemlerinden ve Valerie Solanas’ın sözlerinden öğreneceklerimiz var. Eğer daha fazla kadın kendilerine zarar veren erkeklere karşı veya Valerie Solanas’ın durumunda olduğu gibi patriyarkanın kendisine karşı mücadele etselerdi erkekler kadınları düzenli bir biçimde dövmeden, onlara tecavüz etmeden ve onları öldürmeden önce bir defa daha düşünürlerdi.
Bütün erkeklerin öldürülmesini hoş görmüyoruz ancak Solanas’ın haklı olduğu bir çok nokta olduğuna da inanıyoruz. Birçok kişi Valerie Solanas’ın zihinsel sağlığıyla ilgili sorunlar olduğunu düşünüyor. Buna katılıyoruz, bizce de patriyarka onu deli etti ama manifestosunu yazdığı 1967’de buna öfkelenecek kadar aklı yerindeydi.
Bu manifestonun, “kadın erkek çoğumuzun, kadın kalbinde yattığına inanmak istemediğimiz bir intikam ateşini dillendirdiği” söylenir. Katılıyoruz.”
bu satırları, geçtiğimiz yıllarda amerikalı bir feminist grup kaleme almış, grubun adı fear us feminists earning a reputation, united states; türkçe karşılığı ün kazanan feministler, birleşik devletler, ancak baş harflerin biraraya gelmesiyle oluşan kısaltması, bizden korkun. yazdıklarını okumak, valerie’nin bu kadınlara nasıl haklı bir güç ve ilham verdiğini ortaya koyuyor, çünkü valerie kadınların en az bildikleri şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bize ve başkalarına haksızlık edenlere karşı, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak, valerie solanas, kırık kalbi, örselenmiş bedeni, incinmiş ruhu, ışıl ışıl zekâsı ve benliğini zapteden delilikle, bu çok zor yolun sonuna kadar gitmiş; hayatı paylaştığımız söylenen ama hayatı ve dünyayı bize dar edenlere, erkeklere karşı, yani tarihin gördüğü bütün sömürücü ve baskıcı sınıflar içinde nefret etme hakkına en az sahip olduklarımıza karşı öfke duymuş. çünkü hatırlamak ve öfkelenmek; bütün devrimlerin anası, scum manifesto‘yu kadın erkek hepimizin hak ettiği bu öfkeyi severek okumanızı rica ediyorum.
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Hermann Nitsch
“Das Orgien Mysterien Theater” manifesto, 1990
Almancadan Türkçeye çeviri: Erden Kosova
1
Benim tiyatrom görsel bir tiyatro, bakmayı öğrenmek benim çalışmalarımın önemli bir meselesi. Görünür olan, gözle algılanabilir olan, tiyatronun tarihi boyunca O.M. Tiyatrosunda olduğu kadar önemli olmadı. Gerçekleştirmek istediğim şeye ifade kazandırma çabaları sırasında dilin artık tek başına yeterli olmayacağını gördüğümde, dil ve temsil üzerine kurulu tiyatrodan uzaklaşarak, kendi tiyatromun dahilinde gerçek olaylar sahneleme arayışına giriştim. Öncelikle izleyicinin beş duyusuna birden hitap edilmeliydi. Gerçek bir olay beş duyuyla birden zihne kaydedilebilme potansiyelini taşır. İzleyicinin yoğun biçimde koklamaya, tatmaya, bakmaya, görmeye, dokunmaya teşvik edildiği olaylar kurguluyorum.
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
2
Başka türlü bir bakış talep ediyorum. Gündelik, düz, temiz şeyleri ayrıştırabilmek amacıyla alımlayan, daha çok hazır biçimde kendisine gelen dilsel kavramları kaydeden bir görme eylemi ilgilendirmiyor beni, bunun yerine alâkadar olduğum şey bakılan nesneyi tam anlamıyla algılayabilen, geçmiş zamanlarda bir yerde kalmış bir bakış biçimi. Asfaltlanmış sokaklarımız ve otobanlarımız tek bir anlam iletebilmek için tasarlanmış trafik işaretleriyle birlikte sadece işlevsel berraklıklarıyla gözümüzün önünde beliriyorlar. Hız sınırlarını arttırabilmek için tasarlanmış trafik yolları, üzerlerinden geçtikleri arazi hakkında pek bir şey söylemiyorlar. Yalnız bir trafik kazası olursa, o zaman herşey değişiyor. Yoldaki şeritlerin temizliği kan, yaralanmış ve ölmüş bedenler tarafından kesintiye uğruyor ve hasar görmüş araçlar tarafından kaplanıyor. Korkunç, dehşet verici, ölümün dipsiz derinliklerine açılan, yoğun bir bakışa geçme zorunluluğuyla karşılaşıveriyoruz ansızın. Bütün algılarımızla yaşama tutunurcasına bakıyoruz, mecburiyetten. Merakla bakan kişinin kesintiye uğramış olan itkileri (enerjileri) ölüm pahasına da olsa deneyimlemek istiyor. Birden algısal gerçekliğimizin diğer yüzüyle karşı karşıya kalıyoruz. Duyuya yönelik bütün bir tutku, ahlakın ötesine taşan koşulsuz bir deneyim arzusuna karşılık geliyor.
Süpermarketlerde önümüze yığılan gündelik tüketim malı bolluğu iştah kabartıcı, temiz, yüzeysel bir göz için hijyenik ve şık biçimde ambalajlanmış bir görüntü sunuyor.
İtalya’nın sıradan bir pazarında ise görünüme sunulanlar daha geniş bir yelpazeye sahip. Kötü kokuyor. Et, sakatat, balık ve peltemsi deniz ürünleri tezgâhlar üzerine çiğ, rengârenk ve dolgun biçimde yerleştirilmiş duruyor. Kesilmiş ve derisi yüzülmüş hayvanlar bütün ya da ortadan yarılmış biçimde kancalarda sergileniyor. Hayvanın canlıyken sahip olduğu cüsseyi hissetmek halen mümkün. Domates, sebze ve üzümler çoğu zaman fazla olgun ve üzerlerinde eşekarıları geziniyor. Meyvelerin çoğu yumuşamış ve ekşi bir çürümeye yaklaşmış. Kimi zaman da bakılamaz haldeler. Ama meyvelerden biri ısırıldığında iç ferahlatan bir tazelik ve gayet yoğun bir tat ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Sıvılar akıyor, süt, şarap, yağ. Denizin kokusunu burnumuza getiren balık kokusu, çiğ etten ve içorganlardan yayılan kokular, fazla olgunlaşmış meyvelerden gelen ekşilik ve ortalığa dökülmüş şarap, sömürü üzerine örgütlenmiş kitlesel tüketim kalıplarına henüz geçmemiş olan bu pazarların optik etkisini destekliyor. Benim için önemli olanın ne olduğunun bilindiğini sanıyorum. Kavranan şeyi yüzeyi ölçüsünde değil, içindeki töz ölçüsünde -hatta tadılabilir tözü ölçüsünde diyeceğim- taşıyabilen bir bütünsel, algısal (algı yoğunluğu taşıyan) bakış gerçekleştirmek istiyorum. Görme eylemi, günümüzde her yere hâkim olan yüzeysel işlevselliğin neredeyse algıdışı, algının derinliğine gereksinim duymayan kavrayışına indirgeniyor.
Uygarlığın düzeni tarafından zihnimize kaydetmemiz için bize sürekli iletilen şeyler, varoluşun en derin siciline dokunarak üzerimizde uyarımlar yaratmalı. Dökülmüş süt, kırılmış bir kuş yumurtası, etrafa bulanmış yumurta sarısı, ezilmiş meyveler, oraya buraya yayılmış yağ, çiğ et, iç organlar, bağırsaklar, dışkı, fışkırmış kan, sperm, akan kırmızı renk, su birikintileri gibi şeyler daha yoğun bir zihinsel kayıt işleminin yolunu açıyor, derinlere işliyor ve yoğun deneyim gereksinimimizi tamamıyla karşılıyor. Tam bir algısal bakış, trajik olanı, ölümü, çözülmeyi, çürümeyi bastırmamalı, bizi yaratılışın akışı içine çekebilmeli.
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
3
Burada sürekli olarak GÖRMEKten bahsediliyor olsa da, görmek konusunda anlatmak istediğim şeyler diğer bütün algılarımıza da karşılık geliyor. Görme edimi diğer bütün algıların zemini içine yerleşmiş vaziyettedir ve ancak diğer algılarla kaynaşarak düzgün bir işleve sahip olabilir. Algıların sinestezik bir etki birliği yakalaması gerekli, yoğun görme edimi bizi yoğunluklu bir koklamaya, yoğun tat almaya, yoğun dokunmaya teşvik ediyor, ve diğer algılar da birbirini yoğunlaştırıyor, her biri diğer algılarla birlikte işliyor. Dolayısıyla tek bir algı üzerinde daralmada bulunmak yalıtıma yol açıyor, ve bir algının eksikliğinde diğerlerinin daha fazla gelişim gösterdiği iddiası doğru değil. Doğuştan kör olup da önemli bir besteci, büyük bir piyanist konumuna yükselen kimse neredeyse yoktur.
Daha açık biçimde söylemek gerekirse, bizim için koku ve tat almak da tüketim kalıpları tarafından önceden belirleniyor olmamalı. Bunları iç ve dış doğamızın bize sunduğu zenginliğe ve yenebilir maddelerin bozulmamış zenginliğine koşut olarak yoğunlaştırmalı ve duyarlıklarını yükseltmeliyiz. Aynı şey dokunmak ve duymak için de geçerli. Bize duyma alışkanlıklarımızın ötesinden sesler yansıtan nesnelerin içine nüfuz edip, onları hissedebilmeyi, haykırışın uçurumuna uzanabilmeyi arzuluyoruz. Hayvanlar insanların sahip olduğundan daha keskin ve derin bir algılamaya sahiptir genellikle. Neden hayvanların olumlu yeteneklerini insanlığımızın içine almayalım, dolayısıyla bunları geliştirmeyelim, kazanmaya çalışmayalım?
Bir taraf diğerinin önüne geçmiyor. Bizim gelişimimiz çoğu zaman fazla hızlı ve fazla tek taraflı ilerledi. Zihnimizi keskinleştirebilmek adına algılarımıza karşılık gelen deneyim değerlerine dair belirli alanları gözden çıkarabileceğimizi sanmıştık. Bugün tam da bu zihin keskinliği bize böyle bir şeyi beceremeyeceğimizi söylüyor. Benim kastettiğim, hayvanlığa doğru bir geri dönüş değil, geçmişte kalmış şeyleri bulup getirmek değil, bunun yerine bizde var olan ama bazı gelişim safhalarında ihmal edilmiş şeyleri daha ileri götürmek. Doğamızdan gelen itkilere ait temel enerjiler zihinsellik dışında da besine gereksinim duyuyor. Bu temel gereksinim tatmin edilmediği takdirde, endişeler ve nevrozlar çıkıyor meydana.
Prizendorf Şatosu 3-9 Ağustos, 1998 (6 Günlük Aksiyon görüntüleri)
4
Neden sümüksü, etsi, peltemsi, jelimsi, sıvı şeyler bizde yoğun bir duyarlılık yaratıyor? Bu soruyu daha önce defalarca yanıtlamaya çalıştım, ama rahatlatıcı bir yanıta ulaşamadım. Yine de konuyla ilgili Freud’un anal teorisinden yola çıkan birkaç düşünce belirtmek mümkün. Sümüksü, nemli herşey bedenselliğimizi, bedenimizdeki eti, nemlilik veren organları, kan sıvısını, salgıları, bedenin kendine çektiği maddeleri ve dışkı, adet kanaması, idrar, sperm, tükürük, ter, kusmuk gibi bedenden atılan şeyleri çağrıştırıyor bize. Yenmiş, beden tarafından özümsenmiş, dişlenmiş, tükürüklenmiş, sindirilmemiş, yarı sindirilmiş, tamamen sindirilmiş yiyecekler de gelebilir burada akla. Salyamsı bir sıvının içinden çıkarak doğuyoruz. Ortalama biçimde normal olarak alımlanan şeylere göre bu saydıklarımız iğrenme yaratıyor. Bu sayılan şeyler zihnimize yoğun biçimde kaydoluyor ama bir iğrenme oluşturuyor, bir iğrenme eşiği ortaya çıkarıyor. Sadece hekim, kasap, avcı, çiftçi, aşçı, yemek pişiren kadın ve sanatçı, bahsi geçen bu malzeme alanı ile uğraşıyor.
Saldırılar, diğer canlıların uğradığı yaralanmalar, ölüm vakaları bizi bedenimizin etselliğinin içsel özüyle doğrudan karşı karşıya bırakıyor. Kan fışkırıyor, bir yaralanma sonucu akıyor, açık yaradan et görünür hale geliyor. Avlanan hayvanın eti ve kanı ancak öldürme sırasında ortaya çıkıyor. Hayvan bedeninin parçalanması ve içinin temizlenmesi sırasında sümüksü yumuşaklığa sahip organlar ve bedenimizde dolanan sıvılar açığa çıkıyor. Kırmızı renk, tanıdığımız renkler arasında en yoğun olanlardan biri, bizim psiko-fiziksel örgütlenmemizi şoka uğratan bir işaret değerine sahip. Bir yaralanma meydana geldiğinde, hayati tehlike bulunduğundan sürekli olarak göz kamaştıran kırmızılıkta bir kan sızıyor ortalığa. Belki de kanın rengi olan kırmızının yoğunluğunun saldırıyla ve yaşamın tehlikeye girmesiyle bir bağı var. Öldürme arzusunun verdiği duygu yoğunluğuna yırtıcı bir hayvanmışçasına bağlanan, tarihöncesi zamanlardaki saldırgan ve avcı konumundaki insanlar için hayatta kalmak ve beslenmek haz alınan bir tatmin anlamına geliyordu. Bu dönemde yaşayan insanlar için kurbanın iç organlarına, nemli bağırsaklarına bakmak, dokunmak, onları tutmak, fîlogenetik anlamda içimize işlemiş olan öldürücü avcı hayvan davranışlarını dikkate aldığımızda, doğal ve algısal yapımıza ait şeylerdi. Hayvanlar imparatorluğundan kardeşlerimiz konumunda olan canlıları öldürmek ve yemek (zorunda olmak), bizde büyük bir travma etkisi yaratıyor. Halihazırda deşifre edilebilir durumda olmayan ve günümüzde yaşayan normal insanlara nemli, sümüksü şeylerle temas kurmayı neredeyse yasaklamış olan hijyen uygulamaları, ölüm ve yıkımdan duyulan korkuya, avlanma ve öldürmenin ruhumuzun derinliklerinde yatan bir arzu olduğuna dair yaşam kavrayışındaki korkuya denk geliyor, içimizdeki öldürme arzusunun, neredeyse farkına varılmaksızın, dolaylı olarak et yiyerek tatmin ediliyor olması konusunda da aynı korkunun işlerlik kazandığı kabul edilmeli. Bu gerçekleri inkar ediyoruz ama bir yandan da toplumsalın dışında bir yerlere konumlandırılmış, bizim adımıza öldüren mezbaha çalışanlarına para ödüyoruz. Bize ulaştırılan et, nereden geldiği tanınmayacak oranda parçalanmış ve paketlenmiş biçimde geliyor önümüze, böylelikle hayvanların beslenmemiz için ölmek zorunda olduğu gerçeği unutturuluyor, ve böylelikle öldürme yasağının sadece görüntüde kalan bir tabu olduğu da anlaşılıyor, çünkü bir yandan öldürme eylemi yaşadığımız her gün devam etmekte. Ama biz PARMAĞIMIZI BİLE KİRLETMİYORUZ bu süreç içerisinde. Öldürülmeye yönelik korku ve içimizden gelen temel öldürme arzusu o kadar güçlü ki, nemli-sümüksü şeylerle karşılaşmak bile bir savunma güdüsü yaratıyor içimizde. İnsan çıplak biçimde ortaya serilen bedensel organizmalarla bir ilişki kurmak istemiyor. Sümüksü, karın bölgesine ait nemlilik bizi ölümün sahasına çekiyor. Ama nemli, sümüksü şeylerin tümünün verdiği algısal yoğunluk bile halihazırda bilincinde olmadığımız yırtıcı hayvan davranışları ve bilincinde olmadığımız öldürme arzusu tarafından koşullandırılıyor. Biz en güçlü, en tatminsiz ve saygısız yırtıcı hayvanlarız. Bu öngörü varoluşumuzun trajik gerçekliğine ait. Kültürümüz de yırtıcı hayvanlara ait bir kültür. Bütün mitler kurban etmenin, öldürmenin etrafında şekillenmekte.
5
İçimizde dolaşan yırtıcı hayvana ait öldürme güdüsünden bolca bahsedildi şimdiye kadar. Ölümü yücelttiğim ya da öldürmeye teşvik ettiğim, bu yöndeki ihtiyacın karşılanması için herkesi öldürme eylemine davet ettiğim yönünde, tamamıyla yanlış anlaşılma üzerine kurulu bir yargı var. Öncelikli olarak, öldürmenin varlığımız dahilinde trajik bir veri olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kendimizi canlı tutabilmemiz için öldürmek zorunda olduğumuzu, temel dizilimin trajik boyutu olarak kabullenmeliyiz, çünkü yaratılışın icra edilmesi bunu bizden talep ediyor. Vejetaryen bir beslenme sistemi yönündeki tercih bizi temel nitelikteki,yaratılışa dair itkilerden mahrum bırakır, bizim türümüzün doğasına karşılık gelmez.
Öldürme arzusu bastırılmışlığından, yersizleştirilmişliğinden çıkarılmalı ve gerçekliğine uygun biçimde ele alınmalı. Öldürme eyleminin yoğunluğuna duyulan gereksinim, algısal anlamda en duyarlı ve yoğun biçimde yaratılışın sindirilmesi ve çekincesizce sevilmesiyle, esrime içeren bir bakışla, tat ve koku almayla, duymayla ve dokunmayla ortadan kaldırılabilir. Yoğunluk ve varoluştan sarhoş olma durumu, SEVGİ durumu, bastırılmış, itiraf edilmeyen, arkaik gereksinimlerden kurtuluşu sağlayabilir.
6
Yırtıcı hayvan olma halimize yoğun bir biçimde işaret eden unsurlar, benim eylemlerimde görünür kılınıyor. Psiko-fıziksel varlığımızın derinlikleri ölçülüyor bu eylemlerde. Ancak yırtıcı hayvanlığımızı unutturan iğrenme güdüsü bertaraf edildiğinde, etin ve kanın analitik bir tiyatro için ne kadar önemli olduğu anlaşılacak, insanlığımızın trajik gerçekliği, yaratılışımızın temel trajik hakikatinin derinliklerine kadar ortaya konabilecek. Ölüm aracılığıyla oluşan tükenme ya da dönüşüm tam anlamıyla yaşanmalı ki, keskin bilinç, esrime ve mutluluk ile birlikte algılanan varoluş bütün sonsuzluğuyla kendini gerçekleştirebilsin. Trajik olanın üstesinden, canlı olmaya verilecek derin, bitimsiz bir evet yanıtı aracılığıyla gelinebilir.
7
Sümüksü, etsi ıslaklık dünyası, her tür estetik görüngüye içgüdüsel bir çözümleme getirebilen sanatçıları, iyinin ve kötünün ötesinde, büyülüyor. Algısallığımıza karşı gösterilen cesaret onları büyülüyor. İğrenme hissettiren şeyin gerisindeki “güzellik”i keşfediyorlar. Hayatları pahasına kadavraları kesip biçen Rönesans sanatçıları, anatomi derslerini resmeden, kesilmiş boğa bedenleri üzerinde çalışan Rembrandt, ya da sürekli olarak parçalanmış hayvanları, taze, nemli, eti parıldayan balıkları ve deniz ürünlerini betimleyen Hollanda natürmort geleneği geliyor aklıma. Aynı zamanda, meydana çıkan renk cümbüşünü etüt etmek üzere her sabah çıkıp mezbahanın yolunu tutan Delacroix’yı anımsıyorum. Lovis Corinth, Oskar Kokoschka, Chaim Soutine, Francis Bacon ve sürrealistlere uzanan bir çizgide kesilmiş hayvanlara, ortaya dökülmüş içorganlara ilgi göstermiş isimlerden de bahsedilebilir burada. Unutulmaması gereken şeylerden biri de, Hıristiyan geleneğinin merkezinde tanrının kurban edilmesinin yer alıyor olması, onun eti ve kanının yiyecek ve içecek olarak bir ritüel eşliğinde sunulmasıdır. Şiirde de Homeros’tan, Grek tragedyalarından modern döneme uzanan bir çizgide bahsi geçen ilgi alanlarıyla olan temaslar hatırlanabilir.
“balta hayvanın kas kirişlerini kesiyor ve sığır gücünü kaybetmiş biçimde kuma çöküyor.” “kan kara kara, oluk oluk akıyor”… “kalçalar kızartılırken ve kesilenlerin tadına bakılırken geri kalanlar da küçük parçalara ayrılıyor” [1]…
KASSANDRA: kapının önündeki veletleri görüyor musunuz? rüyalardan çıkmış şekiller gibi duruyorlar önümde, ah kendi kanlarını katleden ve kendi bedenlerindeki eti, bağırsağı, böbreği, matemli yükü ellerinde tutan çocuklar [2]…
ULAK: … altın iğneleri, süsledikleri giysiden koparıp aldı ve gözlerinin diplerine kadar batırdı… … ve hazla sapladı defalarca, tek bir kez değil, kirpiklerini tutarak, ve kanlı göz yuvarlakları sakallarını boyadı, ve cinayette dökülenler gibi akmadı, kara renkle damladı kan, dolu yağar gibi [3]
bacakları ayrılmış, kösnül vücut zehirlerini ılık ılık sızdırırken dışarı, açık göbek habis buğular salıyor utanmaz bir rahatlıkla, sinekler dolanıyor çürümekte olan bu karnın üzerinde, kara renkli kurtçuk taburları kıvrılarak çıkıyor içeriden, ve keskin sıvılar gibi dolanıyorlar bu canlı parçacıkların etrafından. [4]
Rubens, unutuşun fırtınası, atıllığın bahçesi, yastık taze et, sevmenin mümkün olmadığı yer. [5]
sen kan fışkıran etten başka bir şey görmüyorsun. henüz biraz önce insan olan, artık değil; sen sadece iğrenç, soluk, kanlı et görüyorsun. yardım et bana! boğuluyorum! iç organlarımı kusuyorum, boğazımdan dökülüyorlar, vurdum! baltayla vurdum! rastgele vurdum, ormanda palayla ağaç indirir gibi değil yani, hayır: boğanın alnını parçalar gibi. o böğüren korkunç şey, bedeni parçalanırken, o yarı tanrı! yine de vermedi canını adi bir sığır gibi hırıldayarak! benim ellerimden? yo, hayır: o yaşıyor ve ben, ben öldüm. [6]
kollarının etrafına bağırsaklar dolanmış, yeşilsarı yılanlar ve dışkı gömleğine damlıyor, sıcak çürük kokulu bir sıvı. idrar torbasını kesip açıyorlar, içerideki soğuk idrar sarı bir şarap gibi parıldıyor içerde, büyük dilimler halinde kesiyorlar, keskin ve nisadır gibi ekşi koku yükseliyor. karnı doktorların meraklı parmaklarının altında bir yılan balığının eti gibi bembeyaz kesilmişti, doktorların kolları nemli etin içine dirsek derinliğine kadar gömülüyordu. [7]
ve bir kanaldan yağlı kanlar boşalıyor, mezbahadan aşağıdaki durgun ırmağa doğru. [13]
geceleri ağzı çözülüyor ve kırmızı bir meyve sunuyor. [14]
çalıların arasında yeşil avcı vahşi bir yaratığı parçalıyor ve elleri kan tütüyor. [15]
sen sessizce titreyen mavi hayvan ve sen, onu siyah sunağın kenarında parçalayan, beti benzi atmış rahip. [16]
yumurta beyazı bir mendile bulanmış yeşil zırnık, ezilmiş böğürtlenler! gelin, bırakın gözler çeksin ziyafeti. [17]
bir keresinde o sırtımda ayaklarıyla dans ederken göbeğimin üstüne uzanmak zorunda kalmıştım, ayaklarını değil, bağırsaklarımın zemin üzerindeki basıncını hissediyordum, o hoş ağırlığın, tatlı yorgunluğun basıncını. [18]
8
Boya malzemesinden, boya sıvılarından, boya macunlarından doğrudan edinilen algısal mutluluğu ilk olarak enformel resim ortaya koymuştu. Benim tiyatroma uzanan giriş de buradan sağlandı. Malzemelerden ve sıvılardan yayılan algısal yoğunluktan yola çıkarak, yoğun algısal duyum gereksinimini tatmin etmek üzere, bir eylem resmi geliştirdim. Yatay ve dikey düzlemler üzerinde kırmızı boya dolandırdım. Uygarlık tarafından engellenen, dışlanan bütüncül algısal duyum ile temas sağlamak üzere esriklik içeren bir heyecana kaptırmıştım kendimi. O zamanki resmetme eylemimi abreaksiyon olarak adlandırmıştım. Baskı altında tutulan enerjiler dışarı çıkabilmeliydi ve bütünlüklü bir duyumla bilince aktarılmalıydı. Resmetme üzerinden elde edilen heyecan daha yoğun daha algısal bir deneyim talep etmekteydi.
Ezilmiş meyve eti, etrafa bulanmış yumurta sarısı, çiğ ve ıslak et, kan, kesilmiş koyunlar kullanıldı, artık bir resim yüzeyi üzerine değil de mekânın içine yerleşen bu aksiyonlarda. Kesim sırasında içi açılmış, derisi yüzülmüş, kanla ıslanmış koyun kadavralarından ortaya kanla nemlenmiş, koyu kırmızı parıldayan renkli içorganlar dökülüyordu. Dışkı dolu, dolgun bağırsaklar ellerle kavranıyor ve parçalanıyordu. Aksiyon resim süreci tiyatro seviyesine, dramatik bir sürece yükseliyordu, analitik biçimde harekete geçirilen diyonizyak abreaksiyon işlemi, temel nitelikteki sado-mazoistik uç deneyimle ve koyunun parçalanmasıyla nihayete eriyordu. Parçalanan Diyonisos’un mitik varlığı onu temsil eden koyunun parçalanmasındaki kült işlemle ortaya çıkıyor. Muhtemel bir yoğun deneyime yönelik bastırılmış arzu ile üreme ve öldürme yönündeki şehvetin karışımı teatral ve dramatik bir olay olarak görünür kılınıyor. Yaşanıp tüketilmeyen öldürme hırsı işleniyor, serbest bırakılıyor ve bilinç düzeyine çıkartılıyor. O. M. Tiyatrosuna ait bu resim anlayışı kusurlu algısal deneyimin, tümüyle yaşamamanın kötülük olarak saptadığı şeyi açığa vuran yeni tiyatroyu müjdeleyen bir ritüele dönüşüyor. Dramın getirdiği felaket duygusu algısal yoğunluğumuza bütünlük kazandırıyor. Bastırılmış niyetlerimiz kendinden geçmiş, esrimeye ulaşmış biçimde içimizden dökülüyor, sado-mazoist aşırılıkta geri dönüyor (taşma hali ölümün yok edilmesi biçiminde geri dönüyor), büyük anlarda içimizi dolduracak (ve böylelikle bizi tahrip etmeyecek), yaşamın ve ölümün ötesine geçecek, varoluşun ebedî dönüşünüme karşılık gelecek (şimdiye kadar geri planda bırakılan) yaşamsallık damarı ortaya çıkıyor. Bir kez daha tekrarlayalım: Öldürmeye ve sevmeye yönelik şehvet birbiri içine geçiyor. Birleşim, metabolizma işlerlik kazanıyor. Ölümün varlığı, yaşayanı öldürerek gömülmeye sevk ediyor. Kurban ve katil birdir. Ölüm ve yaşam şehvet içeren tek bir damar. Doğum ve ölüm arasındaki nedenselliğin ortadan kalktığı yoğun bir varoluş durumu oluşturan, bizi aşan enerjiler çağrılıyor ve serbest bırakılıyor. Bireysel yaşam aşılarak ebedî yaşamın tadına varılıyor. Evren bizim aracılığımızla tahripkâr biçimde infilâk ediyor. Normallikten, vasatlıktan, gündelik olandan kopuş bir enerji taşkınlığı yaratıyor. Kopup kurtulan enerjiler tahribe yöneliyor, ölümü kendine çekiyor, yeni güç üretimlerine geri dönmeye çabalıyor.
Kısıtlayıcı normdan kopabilmek için bütün gücümüze ve canlılığımıza gereksinim var. Böylelikle geri çekilen enerjiler bizden koparak taşar ve bizi varoluşumuzun, atılganlığımızın, Prometeusa yaklaşan ve yaşamdan, ölümden korkmayan aşırı yaratıcı konumumuzun derinliklerine yerleştirir, yaratılışla, yaratılış akışıyla ve yaratılış ritmiyle özdeşleşme ortaya çıkar. İnsan yaratılışın kendisidir, (sadece) yaşamın muhafaza edilmesi değil, dünyanın ölümden ve yaşamdan daha fazlasını talep eden dönüşüm de, metafizik de (bilinçli biçimde) yaşanan bir gerekliliğe dönüşür. Yoğun biçimde yaşanan (yaratımsal) yaşam bizi ölümün kıyısına getirir. Kendini yoğun biçimde geliştiren şey, yaşam ve ölümden fazlasını kasteden dünya dönüşümüdür. Yaşam ve ölüm, yaratılışın akışının bütünü içinde durak konumundadır.
Bakma eylemi, şimdiye kadar söylenmiş olanlarla derinden bir bağa sahiptir, çevrenin yoğun bir bakış aracılığıyla alımlanışı varoluşun derinliklerine çekilir. Kendimizi dramatik aksiyon olayındaki trajedinin ötesine konumlandırdığımızda, estetik etkiyi anlam içeriği olmaksızın alımlamaya çalışırız. Bakılan şey, açıkça güzel ve de derin bir şekilde büyülüyor. Bir hayvanın derisi yüzülüyor, görkem ortaya seriliyor. Bir çiçeğin eti, körpe pembe renkli nem ılıklığında kas eti, sedef gibi parlayarak, gösteriyor kendini, beden sıcaklığında tahrik edici, göz kamaştıran, bağıran, cırtlak kırmızı KAN fışkırıyor ve beyaz mendillerin üzerine akıyor. Keskin bıçaklarla işkembeyi tutan kas dokuları özenle kesiliyor. BİR ÇİÇEĞİN İÇİ KESİLİP AÇILIYOR, HİNT GÜLLERİNİN YAPRAK ETLERİ açılıyor tek tek. Hint gülü eti, yumurta sarısı yapışkanlığı. Çiçek tozu sarısında, bal yapışkanlığında, yumurta sarısından maddeler. Mide torbası görünür hale geliyor. Bağırsaklar ılık ılık kokular salarak titreyen kas etleri gibi pelte pelte sallanıyor, üzerine limon suyu sıkılan koyu bir sıvının üzerindeki deri gibi biraz narin. Sinirleri seğirten, parlak pembe renklerde. Kırmızıdan, kadın iç çamaşırlarının vücut sıcaklığındaki pembe tonlarından, mavimsiliğe, mora, tavşankulağı eflatunluğuna, yeşil tonlara uzanan bir renk yelpazesi yer alıyor bu et buketinin içinde. Kesilen boğa yukarı asıldığında dışkı ağırlığında, dışkıyla dolu bağırsaklar yere düşüyor. Atardamarlarından oksijen dolu kanlar pompalanan ıslak zincifre kırmızısı ciğer etleri bedenden koparılıyor. Kırmızı laleler, kuzgunkılıçları ve gül yapraklarından oluşan dolgun bir küme yarılan bedenden aşağı, yere düşüyor. Her tür çiçek rengi et ve içorganlarla birlikte yere düşüyor. Organların içinden renkler yansıyor. Seyretmekte olan katılımcı oyuncu, organların içlerine kadar algılıyor her şeyi. İçorganlarımızı, ciğerimizi, kalbimizi, böbreklerimizi, midemizi, bağırsaklarımızı, damar şeritlerinizi ve kanın YAŞAM SUYUNU görmek gerçekten güzel bir şey. Normalde ışığı bertaraf eden bir rengin içorganları parlar hale getirebiliyor olması… Tıpkı derin denizlerdeki balıkların o karanlıklar içinde en fazla parlayan renkleri yansıtır bir doğayla yaratılmış olmaları gibi. Renkler görülebilir olanın ötesine geçen bir başka işleve sahip olabilir mi?
O. M. Tiyatrosu gözler için büyük bir ziyafet sunuyor.
“Toplu biçimde yemek yeme bedensel birleşime dair simgesel bir eylem… Herşeyin tadına varmak, temellük etmek, özümsemek demek yemek. Her tür tinselliğin tadına varılabilmesi yeme eylemiyle ifade bulabilir. Bir dostluğun akışında insan fiilde dostundan yer, ondan beslenir. Vücudu ruhun yerine koymak ve ölen bir arkadaşın hatırasına düzenlenen törende her ısırıkta onun etinin ruhsal hatırasının, her yudumda onun kanının tadına varmak esaslı bir mecaz olurdu. Böyle bir düşünce günümüzün lapacı beğenisi için kuşkusuz fazla barbarca kaçardı – ama kim cesaret eder çiğ, çözünmekte olan et ve kant düşünmeye?… Ve kan ve et gerçekten bu kadar itici ve soysuz şeyler midir ki? Aslında burada altından ve elmastan daha fazlası söz konusudur, ve organik beden üzerine daha yüksek bir kavrayışın gelişmesi için o kadar da uzun bir zaman beklemek gerekmeyecek.
Kanın nasıl yüce bir simge olduğunu kim biliyor? Organik beden parçalarından yansıyan iticilik, aslında onlardaki son derece soylu bir şeyi ortaya çıkarıyor. Onların karşısında sanki hayaletlermiş gibi irkilip titriyoruz ve çocuksu bir ürpertiyle bu olağanüstü karmaşada bize aslında tanıdık gelebilecek, sırlarla dolu bir dünyanın varlığını seziyoruz.
Yine de anma törenine geri dönersek – dostumuzu artık eti ekmek ve kanı şarap haline gelmiş bir varlığa dönüşmüş gibi düşünemez miyiz?” [19]
Bunun yanında, bedenlerin birleşmesinde trajik bir boyut var, süreç, bedeni içerilen konumunda olanın ölümüyle sonuçlanmakta. Metabolizma, çekincesiz bir trajediyle bizi aşarak gerçekleştiriyor kendini. Tanrının öldürülmesi onun etinin yenmek zorunda olmasıyla yakından ilgili, ve yeniden dirilişimize dair mit ancak beden birleşimi ile kurulabilmekte. Kendi ölümümüz ise, bizi sarmalayan yaratılışın doğasıyla ve dünyasıyla birleşmemiz anlamına geliyor. Düşünceleri ayrıştıran ve yönlendiren tam anlamıyla işlerlik kazanmış nitelikteki algılar, etrafımızdaki dünyayla, yaratımsal varlığımızla, doğayla mistik bir bir-olma haline çağırıyor bizi. Doğanın içerdiği beden birleşimine doğru yönlendiriliyoruz böylece – ki iç ve dış dünya fiziksel olarak da bir olabilsin. Toplu yemekteki o büyüklük, Komünyon’un kutlanışındaki o zamandışılık buradan geliyor – müminlerin dış dünyasına denk gelen bütün bir yaratılışın simgesi olan tanrının kendi bedenini beden birleşimi için bağışlamış olması, dış dünyanın ve en yüce öznenin müminin benliğine nüfuz edebilmesini sağlıyor.
Bakmak ve algının doğru kullanılabilmesi, dış dünya ile birleşme isteği anlamına geliyor. Deneyimin gerçekliğinden uzak biçimde zaman ve mekânda dolanmak, mutsuz biçimde otlamak yerine, dış dünyanın etiyle birleşmeyi (kelimenin tam anlamıyla) arzuluyoruz.
[1] Homeros – Odysseia [2] Aiskhülos – Orestie [3] Sofokles – Kral Ödipus [4], [5] Baudelaire – Kötülük Çiçekleri [6] Gerhard Hauptmann – Arriden Tetralogie [7] Georg Heym – Toplu Nesir Yazılar [8] Arno Holz – Phantasus [9] August Stramm – Şiirler [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] Georg Trakl – Manzumeler [17] Ezra Pound – Toplu Yapıtlar [18] Hans Henny Jahn – Oyunlar [19] Novalis – Ansiklopedi
Views from 6 Day Play at Prizendorf Castle August 3-9,1998
Hermann Nitsch
“Das Orgien Mysterien Theater” manifesto, 1990
Text translation from German toı English: Micha O. Goebig
1
My theater is visual theater, and learning by seeing is a particularly important concern of my work. Throughout the history of the theater, the visible, that which can be grasped with the eye, has never been as important as it is in O.M. Theater. When I realised that language alone no longer had the power to express what I wished to realise, I turned my back on spoken and representative theater and attempted to stage real occurrences in my theater. All the five senses of the audiences were to be tasked directly. A real occurrence can be registered with all five senses. I construct occurrences in which the audience is invited to smell, look, hear, feel intensely.
Views from 6 Day Play at Prizendorf Castle August 3-9,1998
Views from 6 Day Play at Prizendorf Castle August 3-9,1998
Views from 6 Day Play at Prizendorf Castle August 3-9,1998
2
I demand a different way of seeing. I am not interested in that way of seeing which registers the everyday, blank, aseptic things for the purpose of differentiation, which merely registers ready-made linguistic objects; rather, I am interested in that lost way of seeing that fully sensually perceives the object to be seen. Our black-topped roads and motorways with their unambiguous signage reveal themselves to the observer only in their functional clarity. Our roads favouring speed show little of the original landscape.
Everything is different when a traffic accident occurs; in such a case, the lanes are soiled with blood, with injured or dead bodies, or they are blocked by destroyed vehicles. We are suddenly required and obliged to employ a terrible, terrified, intense way of seeing even into the abyss of death. All our senses look, inevitably, greedy for the thrill. The frustrated drives (energies) of the curious want to be thrilled, even at the price of death. Suddenly, we are confronted with the other side of our sensual reality. All lust for sensation is the unconditional will to be thrilled, beyond morals.
The daily offering of goods presented by our supermarkets is appetizing, aseptic, hygienically and pleasantly packaged for the superficial glance.
You only have to travel to Italy, to a regular market, to view a broader palette. It reeks. Meat, offal, fish and squishy seafood cover the trestle tables, raw, gaudy and voluptuous. Entire and chopped-up, skinned, slaughtered animals hang from the stalls, their original shape still recognisable. Tomatoes, fruit and grapes are frequently overripe with wasps buzzing about, the fruit is often soft and beginning to fer-mentingly rot, they sometimes seem unsightly, but you know that if you take a bite of one, its flesh will be of nurturing softness and the most intense sweetness. Liquids are spilt, milk, wine, oil. The stench of fish suggesting the smell of the sea, the smells, from raw meat and offal to the fermenting smell of overripe fruit and spilt wine, intensify the optical impression of these markets, which are not yet determined by exploit-atively organised mass consumption. I think it is clear what is important to me. We should realise a full, sensual (sensually intense) way of seeing, which transmits that which we see to us not according to its surface, but according to its inner substance, that is almost to say, the substance of its taste. The general present way of seeing is blunted and has become an almost non-sensual perception of the superficially functional which does not make use of the full depth of the senses.
All that which the order of civilization almost prohibits us from registering should stimulate us to register existence most intensely. Spilt milk, a smashed bird’s egg, smeared yolk, squashed fruit, smeared grease, raw meat, offal, intestines, faeces, sprayed blood, sperm, spilt red paint, puddles of rainwater etc. require us to register intensely; they register deeply and give free rein to our need to feel deeply. A fully sensual way of seeing must not banish the tragic, death, decomposition, rot; it must draw us into the process of creation.
Views from 6 Day Play at Prizendorf Castle August 3-9,1998
Views from 6 Day Play at Prizendorf Castle August 3-9,1998
3
Whenever I talk of SEEING, here, I mean to say that what is true of seeing is also true of our other senses. Seeing is embedded into the realm of all senses and only functions properly and according to its essence in combination with the other senses. A synesthetic concatenation of the senses is necessary. Intense seeing requires us to smell, taste and feel more intensely; and all the other senses reinforce each other in the same way. Each individual sense works for us together with the other senses. Hence, reduction to a single sense is equal to isolation, and it is wrong that a particular sense should be better developed for the lack of another. There have been almost no significant composers who were blind from birth; there are even almost no great blind singers.
To elaborate yet further: Smelling and tasting must equally not be prescribed to us by what is offered to us for consumption. It must be intensified and sensitised according to the richness offered by our interior and exterior nature, not least according to the unspoilt specific wealth of edible substances. The same holds true for feeling and listening; we want to feel our way deeply into the things, open ourselves to sounds which are beyond our listening conventions and which reach into the abysses of screaming. Animals as a rule are furnished with a greater depth and acuity of sensory perception than is the case with humans. Why shouldn’t we bear the essential positive abilities of animals within our humanity, or why don’t we develop and cultivate them?
The one does not exclude the other. Our development has often been too rash and too one-sided. We thought we could do without certain areas of experience, especially as far as our sensory experience is concerned, in favour of whetting our intellect. Today it is precisely our sharp intellect which tells us that this is just what we cannot do. I don’t mean to return to the animal, no resuscitation of things past, but to further develop something presents within us which has been neglected over the course of certain stages of development. The basic energies of our drives determined by our human nature demand more than intellectual sleepwalking. If this fundamental desire is not fulfilled, repression and neuroses follow.
Views from 6 Day Play at Prizendorf Castle August 3-9,1998
4
Why do all things slimy, fleshy, soft, gelatinous, liquid require bring forth feeling? I have often tried to answer this question. But I have never fully succeeded. Still some more thoughts on the question posed, which extend beyond Freud’s anal theories. All things slimy, moist bring forth associations with our bodily existence, especially with our bodies’ flesh, soft-moist organs, the liquidness of blood, the secretions and substances which course through the body and with those which are evacuated, such as faeces, menstrual blood, urine, sperm, saliva, sweat, vomit etc. also, things eaten, incorporated, chewed up, coated in saliva, half-digested and digested foodstuffs can come to mind. We are born covered in slime. All the substances named produce disgust in the average normal observer. All the things listed register intensely, but cause disgust, raise a threshold of disgust. Only the doctor, the butcher, the hunter, the farmer, the cook, the cooking woman and the artist deal with the substances on our list.
Often it is the aggression, the injury perpetrated on another being, the killing, which directly confronts us with the inner substances of fleshly bodily existence. Blood sprays and runs from an injury, a wound renders the bare flesh visible. Only in its killing does the flesh and blood of the hunted animal become apparent. It’s gutting reveals the slimy-soft organs and the fluids coursing through our bodies. The colour red is among the most intense that we know. It is imbued with the most intense signal value, shocking our psycho-physical organisation. Whenever an injury occurs, mortal danger exists, garishly red blood spurts. Maybe red, the colour of blood, became such a beautiful intense colour because it is connected to attack, to mortal danger. The stone age aggressor and hunter gave in to the intensity of his feeling, which was determined by a predatory lust for killing, which meant survival and food up to wallowing satiety. For early man seeing, touching and feeling interior organs, the victim’s moist intestines was connected to a natural, sensual realisation of feeling concerning murderous predatory behaviour, which has’ phylogenetic roots deep within us. For us, it is a grave trauma to (have to) kill and eat our animal brothers. The as yet indecipherable hygiene prescriptions, which practically prohibit normal contemporary man from feeling things moist and slimy, signify fear of death and destruction, of the very real insight that the desire to hunt and to kill is deeply rooted within us. Similarly, there is a fear of realising that we actually satisfy our hunger for killing almost unconsciously by eating meat. We deny this fact by paying butchers, removed from society, to kill for us. The meat proffered to us has been dismembered and packaged beyond recognition and allows us to forget that animals have to die for our sustenance. The commandment not to kill is a sham for all of us, for killing is an everyday occurrence. But we KEEP OUR FINGERS CLEAN. The fear of being killed and of the fundamental desire to kill is so strong that we protect ourselves from it even on merely seeing the moist and the slimy. We refuse to have anything to do with the display of the bare bodily organic. The slimy, abdominally moist draws us into the domain of death. But precisely this sensual intensity with which all things moist and slimy communicate their being to us is driven by the predatory drive of which we unaware at first and by the initially unconscious desire to kill. We are the strongest, most insatiable and ruthless murderous predator. This insight is part and parcel of the tragic reality of our existence. Our culture, too, is a culture of predators. All myths centre on the trauma of the victim, on killing.
5
We have heard much now about the predatory need to kill lying within us. To think that I would want to glorify killing or even to invite killing or demand that all of us should kill in order to satisfy the desire would be completely to misunderstand me. Killing should be recognised as a tragic given in our being. We must accept the fact that we need to kill in order to be able to actuate our lives as a tragic fundamental. It is necessary if you wish to fulfil creation. A restriction to vegetarian fare would rob us of our fundamental creative drives. It would not be true to our nature.
The wish to kill should be taken out of its state of repression and recognised in accordance with its real nature. The need for the intensity of the act of killing must be obviated by fundamentally intensive living and the most sensitive and intensive sensual incorporation and by unrestrained love of creation, by ecstatic, drunken seeing, tasting, smelling, hearing and feeling. The state of intensive living, drunk on existing, the state of LOVE liberates from repressed, unadmitted, archaic needs.
6
Substances which intensely signal our predatory nature become visible in my actions. They plumb the depths of our psycho-physical being. Only if the threshold of disgust, which makes us forget our predatory nature, is removed will we understand how important flesh and blood are for analytical theatre which aims at revealing the Tragic reality of our humanity down to the tragic fundamental condition of our creation. Tragic is here not to be understood as desperation and resignation; it is rather death in creation. Failure or self-transformation in and beyond death must occur, so that a consciousness wide awake for all eternity, ecstatically happily perceived, can come about. The tragic is overcome through a deep, everlasting yes to being alive.
7
Artists with their instinctive analytical approach to all aesthetic phenomena are fascinated by that world of the slimily, fleshily wet, beyond good and evil. They are fascinated by the challenge to our sensuality. They discover the “beautiful” beyond the disgust threshold. I am thinking of Renaissance artists who dissected bodies at the risk of their own deaths, of Rembrandt, who painted several anatomies of slaughtered bulls, just as the dutch in general represented gutted carcasses, fresh, moistly shimmering meaty fish and seafood again and again in their exuberant still lifes. I am furthermore thinking of Delacroix, who went to the slaughterhouse in the morning to study the glorious colours of the goings-on there. The interest in slaughtered animals and entrails can be traced further through Lovis Corinth, Oskar Kokoschka, Chaim Soutine, Francis Bacon and the surrealists. We must not forget that at the centre of Christian painting are the passion and killing of a god, whose sacrificial flesh and blood is then offered to all as food and drink. In poetry, too, the sketched area of interest can be traced from homer through Greek tragedy to modernism.
“his axe the tendons severed above the neck: the victim fell.” “the black blood had drained.” “the thighs burnt duly, The inwards tasted, all the rest in pieces They sliced” [1]…
KASSANDRA: look there—see those creatures, young ones, sitting by the house, dark shapes, like something from a dream? They’re like children murdered by their loved ones … Their hands are full, clenching chunks of their own flesh as food, their guts and inner organs [2]…
MESSENGER: …from her clothes he ripped the golden brooches she wore as ornaments, raised them high, and drove them deep into his eyeballs…
with these words he raised his hand and struck, not once, but many times, right in the sockets, with every blow blood spurted from his eyes down on his beard, and not in single drops, but showers of dark blood spattered like hail. [3]
its legs raised in the air, like a lustful woman, burning and dripping with poisons, displayed in a shameless, nonchalant way its belly, swollen with gases the blow-flies were buzzing round that putrid belly, from which came forth black battalions of maggots, which oozed out like a heavy liquid all along those living tatters. [4]
Rubens, river of oblivion, garden of indolence, pillow of cool flesh where one cannot love. [5]
you see blood-spattered flesh, nothing else, he who was a man just now, is one no more; you only see disgusting pale bloody flesh, help me! he’s choking me! my innards vomit up through my throat, I dealt a blow! hit with the axe! hit, blindly, not like felling a tree in the forest, with the edge, no: like bashing in the head of the ox. o, this sound, horrible, when his crown broke, his, the demigods! he died no different from a common beast wheezing away its life! by my hand? but no: he lives and I am dead. [6]
intestines wound round her arms, yellow-green snakes, and faeces oozed over their coats, a warm rotting liquid, they lanced the bladder, cold urine glimmered within like yellow wine, they poured it into wide bowls, it reeked sharp and biting like ammonia. his belly turned white like that of an eel under the doctors greedy fingers, who bathed their arms up to their elbows in the moist flesh. [7]
the purple snails creep from broken bowls and spew blood into thorny threads rigid and grey[10]
the blind strew suppurating wounds with incense red-gold gowns; torches; singing psalms.[11]
in baskets, woman carry innards. [12]
and suddenly a canal spews rich blood from the slaughterhouse down into the calm river. [13]
at night his mouth broke open like a read fruit. [14]
beneath a hazel bush, the green hunter disembowels a deer and his hands smoke with blood. [15]
you, a blue animal quietly shivering; you, a pale priest slaughtering it on the black altar. [16]
green arsenic smeared on an egg-white cloth, crushed strawberries! come, let us feast our eyes. [17]
once, i had to lie down on my stomach while he danced on my back with his feet, i didn’t feel his feet but only the pressures of my bowels against the floor. This languorous, heavy, sweet, exhausting pressure. [18]
8
It was only informal painting which demonstrated, above and beyond the purely representative, a joy in colour substances, colour liquids and colour pastes. Thus, the connection to my theatre is made. Starting from the sensual intensity raised by substances and liquids I developed a type of action painting intended to satisfy the desire to feel intensely. I poured red paint on horizontal and vertical planes. In doing so, I entered into ecstatic excitement. Precisely that full sensual feeling which we talked about, prevented by civilisation, repressed, was supposed to come about. I called my then act of painting “letting off steam”. Repressed energies were supposed to rise to the surface and to be made conscious by acting out. The surface of the painting was soon outrun. The excitement brought forth by the act of painting demanded a still more intense, sensual experience.
Squashed pulp, oozing yolk, raw, wet meat, blood, serum, slaughtered sheep were used for actions which left the two-dimensional plane and happened in space. During evisceration, the bloodily wet, gaping, skinned sheep carcass vomited and gave birth to bloodily moist guts, shining in a light red, colourful. Bowels bursting with faeces were explored through touch and torn out. The process of action painting was elevated to theatre, to a dramatic process. The conclusion of the dionysian acting out which had been set in motion analytically was achieved by the sadomasochistic fundamental experience of excess, the dismemberment of a sheep. The mythical given of the torn dionysus, of the torn animal taking his place in ritual acts is cited. The repressed desire for acting out as intensely as possible, which mixed the passion for procreation with the desire to kill with every ecstatic experience, shows itself as a theatrical, dramatic event. The suppressed desire to kill is worked out, revealed and made conscious. The painting of O.M. Theatre became an introductory ritual of a new theatre which uncovers the fundamental ill of deficient sensual experiencing, of not living out. The catastrophe of drama brings our actual sensual intensity to its conclusion. Our repressed intentions burst forth from us in a frenzy, in ecstasy, transform into sadomasochist excess (excess turns into the destruction of death), a fundamental current of (restrained) vitality becomes apparent, which can only fulfil us at the greatest of moments (unless it destroys us), which transcends life and death, which signifies the eternal transformation of being. Once more: The passion for procreation and the desire to kill fuse into one. Incorporation, metabolisa-tion occur. The presence of death make the living sink into a murderous embrace. Victim and murderer are one. Death and life are but a current of voluptuous transformation, forces are cited and released, forces which go beyond us, which, if they fulfil us consciously, effect an intense state of being which seemingly removes us from the causality of birth and death. A being extending beyond individual life can be sensed. The universe comes booming through us, almost destroying us. Escape from normal, average, humdrum everyday life causes an abundance of energies to spring forth. The erupting energies turn into destructive forces, attract death, want to return to renewed unfolding of force.
Breaking out of the constricting norm takes all our power and vitality. Energy otherwise restrained bursts from us, puts us deeply into the centre of our existence, our audacity, our prometheus-like extreme creative position which fears neither life nor death (an identity with creation, with the process of creation and the rhythm of creation comes into being). You become creation itself. Not (only) the preservation of life, the transformation of the world desiring more than death and life, metaphysics becomes a (consciously) lived necessity. Intensely lived (creative) life brings us close to death. That which is intensely occurring is the transformation of the world which signifies more than life or death. Life and death are mere intermediate stages for the entire process of creation.
To perceive the mysticism of being, to affirm and recognise the transformation of the world, is to bring about metaphysics as an actual occurrence.
9
Seeing is most intimately connected with what has been said up to now, intensely seeing perception of the world surrounding us draws us into the depths of being. Let us imagine the occurrence to be seen beyond the tragedy of the dramatic action happening, let us attempt to perceive the aesthetic impression without the meaning content, if this is possible. That which is seen is just beautiful, deeply touching. An animal being skinned, what glory is revealed. Floral flesh, softly rose-coloured moistly warm muscle flesh appears, often glimmering like mother-of-pearl, body-warm, excitingly, garishly screaming, shrilly scarlet BLOOD sprays and flows onto white sheets. The animal body is chopped open. The layers of muscle holding in the mesentery are carefully cut with sharp knives. A FLOWER IS BEING DISEMBOWELLED; TEA ROSE PETAL FLESH reveals itself. Tea rose flesh, yolky-slimy, pollen-yellow, honey-slimy yolky substances. The stomach bag becomes visible, the intestines wobble warmly steaming, gelatinous, like twitching muscles, vulnerable like the skin on a viscous liquid which you drizzle with lemon juice. Nerve-twitching, carnation-coloured. From red, the rose tones of women’s lingerie through bluish, violet and cyclamen all the way to green tones, everything is contained within this bouquet of flesh. The faeces-heavy, faeces-filled intestines fall moistly, softly to the floor while the slaughtered bull is being pulled up. Brightly moist light-red lung flesh, pumped full of oxygenated arterial blood, is torn out of the body. It is as though heavy clumps of red tulips, gladioli and rose flesh were falling to the ground from the gaping body. All the colours of flowers fall to the ground as meat and intestines. The colours radiate from within the substances. The seeing participant in the play perceives everything, down to that which is contained within the innermost centre of the substance. The essence of substance is its transformation, realising itself in its becoming and passing. It is simply beautiful to see our internal organs, lung, heart, kidneys, liver, stomach, intestines, the lines of the bloodvessels and the LIFEBLOOD. Again and again, it is the colour which renders the internal organs radiant, even though they are normally hidden from light. It is similar with deep sea fish, which in the midst of the deepest, darkest seas are painted in the most glorious colours. Might the colours have a further function which goes beyond merely being seen?
O.M. Theatre is a great feast for the eyes.
“Communal eating is a symbolic act of union… All enjoyment, appropriation, and assimilation is eating, or rather, eating is nothing but assimilation. All spiritual enjoyment can therefore be expressed through eating. – In friendship, one does indeed eat of one’s friend or live off him. It is a real trope to substitute the body for the spirit and when partaking of a memorial dinner for a friend to enjoy with keen, transcendental imagination, his flesh in every bite and his blood in every sip. The mushy taste of our times finds this barbaric, of course – but who is to think of raw, perishable blood andflesh?….And are blood and flesh really something so disgusting and ignoble? Truly, here is more than gold and diamond, and the time draws near in when people will have a higher understanding of the organic body.
Who knows what sublime symbol blood is? Precisely that we are feel disgusted of the organic components allows us to conclude that it contains something most sublime. We shy from them like children from ghosts and with childish dread anticipate in this strange mixture a mysterious world, which is probably an old acquaintance.” [19]
But to return to the memorial feast – is it inconceivable that our friend could now be a being whose flesh was bread and whose blood was wine?”
This incorporation, however, bears the mark of tragedy, it ends in the death of what is to be incorporated. Metabolism occurs ruthlessly, tragically, throughout our bodies. The murder of god is connected to the necessity of eating his flesh, and our resurrection is only effected, according to the myth, by incorporation. Our own death is incorporation into the environment and the world, into creation which surrounds us. The fully functioning senses, differentiated and controlled by thought, draw us into the surrounding world, into our creative happening, into our mystical being at one with the world. They drive us towards incorporation of the world so that the interior and exterior world become one physically, too. This is the root of the greatness of the shared meal, the timelessness of the celebration of the eucharist, where the god, symbol of all creation, which is exterior to the faithful for the time being, freely offers his body to be incorporated, so that the exalted subject can penetrate into the self of the faithful, which in turn is absorbed into god in creation.
Seeing, and the proper use of the senses in general means wanting to incorporate the surrounding world. We want to incorporate (in the truest sense of the world) the flesh of the exterior world and don’t want to merely function through time and space without living in a world of real experience, in other words, we don’t want to sleepwalk joylessly through life.
[1] Homeros – Odysseia [2] Aeschylus – Oresteia [3] Sophoikles – Oedipus Rex [4], [5] Baudelaire – Les Fleurs du mal [6] Gerhart Hauptmann -Atrides Tetralogy [7] Georg Heym – Collected Prose [8] Arno Holz – Phantasus [9] August Stramm – Poetry [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] Georg Trakl – Poetry [17] Ezra Pound – Collected Works [18] Hanns Henny Jahn – Plays [19] Novalis – Encyclopedia