From Misty Streets to Screens: Ezgi İrem Mutlu

Ezgi İrem Mutlu

Genç sanatçının anlatısal yeteneği için ‘On parmağında on marifet’ desek yeridir. Resim, fotoğraf ve sinemaya olan tutkusunu müziğiyle harmanlayan bir şarkıcı Ezgi.

2007 yılından beri kendi bestelerini söyleyen ve ses tasarımında kendi melodilerini yaratırken vokallerde synthesizer, akustik piyano ve yarı dijital/ analog enstrümanlara ses kaydı yapan Ezgi İrem, Sorbonne’daki eğitimini tamamladıktan sonra 2016 yılında davet aldığı İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda yeteneklerini sergilemeye başlar; iki yıl boyunca ‘Çehov Makinesi’ ve ‘Narnia Günlükleri’nde oyunculuk, Tiyatro 9 tarafından sahneye konulan ‘Eksiği Var Fazlası Yok’ oyununun ise solistliğini yapmıştır. Çeşitli dizi, film ve reklam filmlerinde oyunculuğunu sergileyen Ezgi İrem, halen birçok farklı projede şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve dansçı olarak çalışmaktadır.

Ezgi İrem Mutlu ‘Bir Vars’ 2023

‘She’s a jack of all trades’. Ezgi is one of the modern talents who blends her passion in painting, photography and cinema with her music.

Interdisciplinary artist born in Istanbul. First stepped into music professionalism in a children’s album as a soloist when she was nine years old. In addition to her musical experience, she graduated from Sorbonne Paris 3 Theater department license and master program as a comedian and writer. Since 2007, Ezgi Mutlu has been conducting her own compositions with her own productions, not using samples but creating her own melodies, sound design, and vocals playing synthesizers, acustic piano as well as recording sound on half digital and digital softwares. The originality and natural way of art is the most important expression in her life journey. She currently works as a singer, songwriter, actress, and dancer in lots of different projects.

> e333


E333 in da house!

Haziran ayında Fête de la Musique’in 40. yıl dönümü Edith Piaf, France Gall, Gainsbourg, Boris Vian, Charles Aznavour ve Enrico Macias’ın Fransızca şarkılarını seslendiren Ezgi İrem Mutlu, salgın döneminde de boş durmamış. Pandemi nedeniyle çevrimiçi olarak yapılan Akbank Kısa Film Yarışması’nda jüri, “Birbirinden farklı sinemasal anlatıların gücünü başarıyla harmanlayarak sadece ama sadece bugüne ait bir film ortaya koyması sebebiyle” değerlendirmesini yaparak 429 eser arasından Ezgi İrem Mutlu’nun “Darağacında Eldivenler” adlı kısa film çalışmasını ödüle layık bulmuştur.

Şu sıralar da “Baraka” adlı yabancı bir filmde savaş muhabiri rolünü canlandırıyor Ezgi İrem. Böylesi eşsiz bir sesi ve yeteneği izleme fırsatını kaçırmayın derim. Bizden söylemesi.


KAPIKO – Ethiopian Waltz (feat. Ezgi İrem Mutlu) 2023
Ezgi İrem Mutlu ‘Bir Vars’ Single (2023)

New Single Out Now!!

> BİR VARS


information & contact:

> Ezgi İrem Mutlu


Stamps Back: A Hungarian Computer Underground Legend (2022)

Stamps Back

From Commodore 64s smuggled across the Iron Curtain to cracked games on cassette tapes sold at flea markets, floppy disk swapping via postal mail, hacked phone booths connected to US BBSes, and copy parties packed to capacity, Stamps Back tells the story of how teenagers in Hungary ignited a computing revolution in the 1980s with illegally copied video games from the West, and began the Hungarian demoscene.

Stamps Back, the 5th episode of the Moleman documentary series, is a 144-minute film about the golden age of Hungarian video gaming and the formation of the Hungarian demoscene in the 80s and 90s, which you can watch for free on YouTube. More than 76 hours of interviews were conducted for the film, which is a true document of the Hungarian home computer life in the 80s and 90s. You can now get this 76-hour material with English subtitles together with the film in a special Blu-Ray edition + downloadable image file format. Furthermore, as the second part of Moleman, which shows the state of the demoscene in 2012, can be considered a sequel to the Stamps Back, we have also added this film to the special edition, which now represents 3 50Gb Blu-Ray discs full of video game and demoscene content. If we reach the stretch goal, a 4th disc will be added to the edition, which will contain a selection of the best Hungarian intros and demos of the past 40 years in video format.

Stamps Back: A Moleman documentary

stampsback.com


Erkut Tokman ‘Gölge ve Darağacı’

Erkut Tokman

GÖLGE VE DARAĞACI

Ruhun kırık sazında semah havası

Bir gölgeyle giyinir her sabah varlığın andacını
Gövdesindeki özgürlüğü ve darağacını

Kim astı buraya seni? Kırık dallar arasında birinin
Bir meydan savaşında yüzyıllardan beri çoğalan ölüsü

Kurudukça unutuşun aklında kan
Bir güvercin kanatsız yemlik sevmeyi gagalayan

Ormana kök salmış içimizin kuru yapraklı aşkı
Tomruk tomruk kesilen gövdelerinde utancı

Asırlardan beri saran kurtçukları fosillerimizi
Yığılmanın alfabesiyle doğmayan ölü dilleri

Büyüyüp diplere sızan, kara bir suyun laneti
İlerler buharlaşana dek azar azar çoğalarak gökyüzüne

Doğurduğumuz ışıkta suskun çocukların şarkısı,
Karanlıkların ortasında bir yıldız kadavrası

Kuşkuların sessiz çığlıklarını hapseden bir atom bombardımanı
Saklar içinde berfin olmuş umutların çoğalan karıncalarını
Hareket ettirir çevrimi dışarı içeri, işbirliğinin emeğini sürer
dünyada hükmünü yitirmiş iyiliğin başkentini kurmak için

İnsanlık atlasında nefesten cana aşktan canana katılan
her köşeyi içine katar dolaşır kazanılan kalpleri

Yaradan yaraya sızar kanına kazazedelerin süzülüp
sürer merhemini durmak bilmeyen acıdan azade

Onarır ebedi huzur için toz duman yıkıntılar arasından
çıkardığı ölümü ezelden ecele bulaşmış kara mürekkebinde

Kötülüğünü dolaşırken zulüm şeytani arzularda, tarumar
Zalime gönül çalan kırağı alnına yazılmış o yalnızlıklar

Kıyamet kopmuş buzul havasında, keramet yoksulu
Yalancı dünyasında doğmayan güneşin soluğu

Bellekte bilgi fırtınası hatıralarda dalga dalga çok
Beyninin boşluklarında bir beliren bir yok

Korsan gemisine koymuş çalıp insanlık hazinesini,
Yanlış topraklara yolculuğa zorlamış rehin kalmış sizi,

Bengi döngüde yaşama kilitli kalmış bir kapıda
İnsanca düşlerine bir türlü anahtar bulamadığın muamma

Huzurlu gölgelerin anısına adanmış masumun sevgisi
Tan seli gibi görünen hareli içinin varılmamış ötesi

Adım adım üzerimize yürüyen acılarda kimin izleri kalmış
Mutluluğu gelir diye bekleyen birisi adını hep lanetle anmış

2017-İzmir
Erkut Tokman


Erkut Tokman ‘Kaligrafik Şiir’ 2023

İki ateş arasındaki postula

‘Scylla ve Charybdis’

“(…) Erkut Tokman’ın şiirsel kategorileri şiir geleneklerimizin tam tersi yönünde kurgulanmış, hem gerçekçi hem hermetik üslupların bir aradalığından oluşan bir tat taşır…”

“(…) Bebek bir çağ, ihtiyar, tüketilmiş bir zaman frekansının içinden doğacaktır. Bu esnada şair Erkut Tokman’dan bir ses duyulur. Son şiir kitabından sayfalar açılmış çağa özgü çağrı, şair tarafından başlatılmıştır… Çağrı önemlidir. O aramayı, soru sormayı, yazdığı sürece sürdürecektir. Belki keşfetmenin skalasıyla sarılmış, belki zamanın ve mekânın deneysel çevresiyle uyum/uyumsuzluk mood’udur bu şairce ses…”

“(…) Bilinmez derinliklerden gelen estetik imge, şairin yerel, bireysel, mitsel simgelerine bürünerek toplumsal düzenin yeni dayanakları olduğu kadar yazın tarihinin en yeni ifadesi olmaya adaydır. Kısaca bu şiirlerde şair bize yepyeni kavramsal bir dünyanın kapılarını açar…”

“(…) Erkut Tokman yazınında olduğu gibi şair bireysel mitolojisini yaratır…”

“(…) Bu bağlamda Erkut Tokman şiiri; Türk Edebiyatında şimdiye dek varolan, akımların içinde yer alan ya da almayan şairlerden daha farklı, daha taze, daha yenilikçidir. Ne Garip’ciler gibi öyküsel bir şiir yazar ne de İkinci Yeni’nin olgunlaşmamış metafiziğini onaylar ne de Toplumcu Gerçekçiler gibi sert imgeler kullanır, ne de 80’ler şiiri tadında mesmerik öğelerle yol alır…”

Gülseli İnal, Hürriyet Gösteri, Ekim-Kasım-Aralık 2020


Uluslararası Çeviri Ödülü’nü kazanan Erkut Tokman ile söyleşi

Erkut Tokman ‘Lupoc’ Ve Yayınevi, 2019

> Lupoc


KIRMIZI

Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Ruhum kırmızı

Yokluktan geliyorum
Bir boşluğun içinde bekliyorum
Gövdeme düşen bu eşkin ışığı tanımıyorum

Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Sana sormak istiyorum
Neden ruhum kırmızı?

Önce gözlerim yoktu biliyorum
Göremiyordum ne karanlığı ne de her ne ise
İlerliyordum görmeden ve ona doğru
Duygu sessiz bir çığlığa saklı
Sana sormak istiyordum
Neden ruhum kırmızı?

Sen susuyordun,
Önce bir sesin yoktu, cevapsız
Boşlukta bekliyorken,
İçimizde adım adım bir kırmızı
Sanki en eski zamansızlıktan
Bir varlığı taşıyarak, ilerliyordu
Sana hep sormak istiyordum
Neden ruhum kırmızı?

Sana gelemiyordum
Yokluktan sana yürümek için
Ayaklarım yoktu
Kuzguni bir boşluğu dolaşıyordu
Işığa sormak istediğim soru
Neden ruhum kırmızı?

Oysa dilim yoktu
Konuşamıyordum yokluğunu
varlığın gibi
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Bir insanın kırmızı soluğu
Doğru hissedegeldiği
Boşlukta bir dili kavrıyordu
Sana sormak için
Neden ruhum kırmızı?

Dokunmak istiyordum sonra yeniden
Boşluğa ve sana, oysa ellerim yoktu
Sana söyleyecek bir şeyim de
Yoktu ne düşüncem, ne sözcüklerim
Bir çığlık büyüyordu, içinde ben
Gövdeme hapsolmuş dönüyordum
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri
Dilsiz de biliyordum gideceğim yeri

Kavrayan ne bu boşluğu
Kırmızı bir yalnızlık mı yutan kırmızıyı?
Sormak istiyordum
Ama yoktum
Yoktum…
Yokken de ilerliyordum
Bilmek istiyordum gerçeği
Dünyanın rahmine kan düştüğünden beri.

07.03.14
-e.t


> Erkut Tokman

LUPOC


Doğru Zamanda Doğru Yerde: Beril Acar

Beril Acar, photo by Şakir Yıldırım, 2021

“Düşledikçe nefes alıyoruz ve yaşıyoruz; düşlerimiz ve heyecanlarımızdır biraz da bizi hayata bağlayan.”

Beril Acar genç bir yetenek, onu daha çok kısa filmleri ve rol aldığı dizi filmler ile tanıyoruz, aynı zamanda çeşitli müzisyenlere eşlik ettiği vidyo klipleri ve canlı performanslarıyla da dikkat çekiyor.

Beril merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden bahsetmek ister misin?

Elbette, soğuk bir Ocak ayının yirmi üçünde 1993 yılında İstanbul’da Özel Göztepe Yeşilbahar Hastanesi’nde dünyaya buyurdum. Küçüklüğüm, ergenliğim, ‘çocukluğum’ halen Üsküdar’da geçiyor. Kadıköy Anadolu Meslek ve Meslek Lisesi’nde grafik/fotoğraf bölümünde analog fotoğraf eğitimi aldıktan sonra bütün serseriliğimle çalışma hayatına atıldım. Hayatım bir şeyleri merak etmekle, sevgiyle yaşamak ve özen göstermekle geçiyor. Merak ettiği yolda çalışmaya ve ilerlemeye gayret eden, sadece huzurlu olmak isteyen ama Dünya’nın hiçbir zaman öyle olmayacağını da dürüstçe her gün kendine dillendirerek yaşantısına devam eden biriyim.

Seninle Sühan Sürmeli’nin ‘İrrrtibatta Kalalım’ sergisinde tanışmıştık… fakat ekranlarda seni hep ‘kötü kız’ rollerinde görüyoruz, neden böyle?

Harika bir deneyim ve sergiydi, bende hala hatıralarda o değerli gün. ‘Cinderella’ kadar masalsı mıyım bilmiyorum ama biraz Leyla olduğumu itiraf etmeliyim… Oyunculuğum neden böyle; çünkü “her iyinin içinde bir kötülük, her kötünün içinde de bir iyilik vardır”.

Genç bir oyuncu olarak şu ana kadar ne tip işlerde çalıştın?

Kategorize etmek zor aslında; çok fazla reklamda oynadığım için belli bir kategoriye dahil edemiyorum kendimi. Sanırım kalben hissettiğim bütün rollerde olabilirim. Anne rolü dışında… Oralara daha gelemedim sanırım. Umarım hayatımın bir noktasında karşıma daha fazla kara mizah oynama fırsatı çıkar, biraz da bu yönümü denemek istiyorum.

Beril Acar, Vakkorama photo shooting by ’74 Studio, 2014 

“mutsuzluktan da beslenen biriyim.”

Film oyunculuğun ile yer aldığın commercial (reklam) işlerindeki oyunculuğu -mesleki açıdan- birbirinden ayırıyor musun? Yoksa her ikisi de sanatçılığın bir parçası mı?

Ayrım yapmak zor, kamera karşısında olduğum her an oyunculuğumun bir parçası, bütün alanlar kendine göre değerli benim için. Son bir iki senedir kamera arkasında da bulunuyorum (prodüksiyon, video/fotoğraf çekimlerim ve asistanlık yaptığım işler, cast sorumlusu, kostüm/styling asistanlığı). Sanatın farklı alanlarında nefes almayı seviyorum.

Daha çok ne tip işler sana heyecan veriyor? Sinema filmi, reklam, müzik klibi…

Ayrım yapma konusunda berbat biriyim. Çünkü hepsinin içinde heyecanlanıp merak ettiğim konular var, heyecanlanıp merak etmiyorsam zaten o işin içinde bulunmuyorum açıkcası.

Peki senin açından hangisi cezbedici? Para mı, oyunculuk mu?

Oyunculuk elbette; para gelip geçici ya da kalıcı, bilemeyiz; ama oyunculuk her zaman hatıralarda.


Bir Adam Bi Kadın ve Diğer Şeyler (2016)

Good Morning My Love

“Kadın yönetmenlerle çalıştığım bütün işler hayatımın bir köşesinden beni afiyetle yerler ve hepsinin yeri ayrıdır.”

Yurtiçinde henüz gösterime girmemiş yeni bir kısa filminiz olduğuna değindin, bizlere biraz bu yapımdan bahseder misin?

“Günaydın Sevgilim” kısa filmimiz Gökşin Doğa Egesoy’un yazıp yönettiği bir duygu karmaşası durumu; herkesin içindeki o deli fişek hali, burnumuzun dibindeki bireyi, ruhumuzun derinliklerini ve benliğimizi iliklerine kadar sarsarak anlatan bir film. Filmde partnerim Alican Öztürk’ün de yeteneği sayesinde yapamayacağımız bir şey yoktu açıkcası. Yurtdışında birçok ödüle layık görülen yapım, henüz ülkemizde festivallerde gösterime girmedi, hedefimiz 2024.

Geçtiğimiz günlerde Kız Başına’nın düzenlediği ‘Başka Bir Dünyadan’ isimli karma bir sergi üzenlendi, etkinliği ziyaret eden bir sanatçı olarak yorumlarını alabilir miyiz?

Daha fazla kız başımıza sergiler yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Şükran Moral’ı sevdiğini dile getiriyorsun, onu senin için ayrıcalıklı kılan nedir?

Kanında dolaşan serseri ruhu.


Berilice nakış koleksiyonundan örnekler, 2016

“Türkiye’de insanların ‘el emeği göz nuru’ işlerden pek anladığını da düşünmüyorum açıkçası, geleneksel sanatlarımızın köklü bir dalı olmasına rağmen nakış işlemelere halen bilinçsizce bakıyor insanlar.”

Nakış işleriyle de uğraşıyorsun, Berilice isimli bir atölyen var ve gerçekten el emeği göz nuru harikalar yaratıyorsun. Ne zamandan beri bu tekstil işleriyle uğraşıyorsun, nerelerde sergiliyorsun, meraklıları bu işlere nasıl erişebilir?

Herkesin kendine göre bir meditasyon şekli var, benimkisi de nakış işlemek. Keşke beynimde değil de gerçek, kapısı olan bir atölyem olsaydı da büyük işlere girişebilseydim. Hayat mücadelem beni birçok farklı iş alanına sürüklediği için bu alan bazen buğulu tarafa kayıyor; mutsuzum bu durumdan ama neyse ki mutsuzluktan da beslenen biriyim, ve nakışın en sevdiğim kısmı tabii ki işine göre taşınabilir olması. İstediğim her yerde nakış yapabilirim, yeter ki o anı eskisi gibi yakalayabileyim. Türkiye’de insanların ‘el emeği göz nuru’ işlerden pek anladığını da düşünmüyorum açıkçası, geleneksel sanatlarımızın köklü bir dalı olmasına rağmen nakış işlemelere halen bilinçsizce bakıyor insanlar. İşin estetiği ve harcanan emeği görmekten uzaklar. İnsanların bu sığlığı beni kendi dünyamda nakış işlemeye daha çok motive ediyor; çoğu insanın bu sanatı anlayacak kapasitesi olmadığına da eminim ve bu sebeple eleştirilerinden de uzak tutuyorum kendimi. Yaptığım sanatı anlayan insanların gelip benimle iletişime geçmesi benim için yeterli.


Berilice 2020

Berilice at work

Handmade Textiles


Modayla aran nasıl, takip ettiğin markalar var mı?

Kendimi -kendim gibi- hissettiğim rahat kıyafetler üzerimde olduğu sürece modanın benim için hiçbir önemi yok.

Küçük ölçekli atölyelerin ve arts & crafts kültürünün büyük markalara bir alternatif oluşturduğunu düşünüyor musun?

İki alan da kendi yağında kavruluyor bir şekilde. Ben genelde cebime ve tarzıma uygun giyinmeyi tercih ediyorum. Fiyat açısından küçük markaların büyük markalardan aşağı kalır bir yanı yok, hatta kimi zaman daha pahalı olduğunu bile düşünüyorum. Moda severler için çok farklı alanlara açılan bir mevzu.

Özellikle sosyal medya dolayısıyla görünülürlüğün fazlasıyla ön planda olduğu tuhaf bir çağda yaşıyoruz, medyatik işlerde çalışan biri olarak bu durumu kendi açından nasıl değerlendiriyorsun?

Doğru zamanda doğru görünürlülükte olmak, gerisi bomboş.

Beril Acar ‘Kafam ve Ben’ photo. by Lina Irem Arditty (2020)

“Asıl tutkum sanat; hangi alanda çalışıp-üretiyorsak ordayım.”

Genç bir oyuncu olarak kendini sanatçılığın neresinde görüyorsun, önümüzdeki süreçte ne tip projelerde yer almak istersin, hayallerin var mı?

Benim göbek adım DÜŞ. Düşledikçe nefes alıyoruz ve yaşıyoruz; düşlerimiz ve heyecanlarımızdır biraz da bizi hayata bağlayan. Çok fazla düşüncem var, uçsuz bucaksız ve aydınlık. Çiçek Çocuk ile yaşattığımız müzik projem DÜŞ videosu için traji komik bir şekilde halen para bulmaya çalışıyorum. İlk hedefim onu gerçekleştirmek. Oyunculuğumu daha kreatif alana çevirirsem yazarlık derdim. Bir süredir yazmaya çalıştığım bir kitabım var. Bittiği zaman okunursa eğer onu yaşatmak için elimden geleni yapmaya hazırım. Bir de şöyle işlerime, zihnime, düşlerime güvenen biri çıksa da benim uygulayıcı yapımcım olsa, DÜŞLER işte…

Yerli veya yabancı sinemacılardan kimleri seviyorsun, daha çok ne tip filmler izlersin?

Kesinlikle Ari Aster. Ne eskilerde ne yenilerde sanki hep vardı aramızda bir Ari Aster. Her filmi izlerim, hatta IMBd puanı 4.7’lerde olan filmlerin bende ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. -Dandik olduğunu düşündüğümüz filmlerin kendini izletme harikalığı- demek istiyorum ben buna. En çok korku filmleri izlemeyi severim. Gündelik hayatta rastlamadığımız duyguları hissettiren filmler önceliğimdir.

Asıl tutkun sinema mı, oyunculuk mu?

Asıl tutkum sanat, hangi alanda çalışıp, üretiyorsak ordayım.

Bugünlerde üzerinde çalıştığın, paylaşmak istediğin yeni bir proje..?

“Denge” üzerine yazdığım bir performansım var. Onun üzerine çalışıyorum ve bir yandan da bir diziye cast direktörlüğü yapıyorum.

Beril Acar, İstanbul, 2018

Bizleri kırmayıp söyleşiye katıldığı için çok teşekkürler Beril, sevenlerine iletmek istediğin birşeyler varsa lütfen.

“CARPE DIEM”

BERİL ACAR

BEREAL A.K.A. DÜŞ


The Freaks: Ucubeler (1932)

Freaks 1932

‘Browning daha önceleri çalıştığı Lon Chaney’in ayrıksı makyaj yeteneğinin ötesine geçip, tanrının makyaj yaptığı bir grup insanı bir araya getirmek istiyordu.

Savaş Arslan

Tod (gerçek önadı, Charles) Browning küçükken evlerinin arka bahçesinde çevresindekilere sergilediği müzikaller ve melodramlarla cep harçlığını çıkartırmış. 16 yaşındayken evden kaçıp bir sirke katılan Browning, burada, gizli bir bölmesine hava tertibatı ve yiyecek yerleştirilmiş olan tabutlar içinde 48 saat toprak altında kaldığı gösteriler düzenledi. Sinemaya girişi ise tabii ki figüranlıkla oldu. Kısa metrajlı komedilerdeki küçük rollerin ardından, yönetmenliğe terfi etti. 1920’de çektiği The Virgin of Stamboul (İstanbullu Bakire) adlı Oryantalist bir film de çeken Browning, 1920’lerin ikinci yarısında sessiz sinemanın en önemli oyuncularından birisi olan Lon Chaney’in (nam-ı diğer “Binbir Suratlı Adam”) başrolünü üstlendiği bir çok film çevirdi. Tod Browning’e asıl ününü kazandıran film ise 1931’de çektiği Dracula’dır. Aynı dönemde Boris Karloff’un Frankenstein’daki canavar rolüyle ünlenmesi gibi, Bela Lugosi’li Dracula’da bir klasik olmuştur. Ancak Browning Dracula’daki başarısını diğer filmlerinde sürdürememiştir. Yine de, 1932’de çektiği Freaks (Ucubeler), kolsuz ve bacaksız insanlar, cüceler, siyam ikizleri, vs. gibi o dönemin sirklerinde gösteri işinin bir parçası olan gerçek hilkat garibelerine yer vermesi nedeniyle çeşitli tepkilerle karşılaşmış ve sansasyonel de olsa bir başarı kazanmıştı. Ancak Amerika’da filmin sansürlenmesi ve çok kısa bir süre oynadıktan sonra gösterimden kaldırılması ya da İngiltere ve başka bazı ülkelerde uzun süre yasaklı film statüsünde kalması, tam bir ticari başarısızlığa yolaçmıştı. İzleyen yıllarda, Browning başka bazı korku ve gerilim filmleri de çevirdi ancak bunlar da tutucu çevrelerin bu filmlere yönelik artan baskılara ve dolayısıyla sansüre kurban gitti. Yapımcıların korku türüne karşı artan ilgisizliği ve Browning’in They Shoot Horses, Don’t They? (Atları da Vururlar, Değil mi?) adlı romanı beyazperdeye uyarlama çabalarına sıcak bakmamaları Browning’in 1962’deki ölümüne dek sinemayla ayrı kalmasına yolaçtı. Freaks ilk gösterime girdiğinde kimi eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuş ve yapımcı şirket olan Metro Goldwyn Mayer’in tozlu raflarına yollanmıştı.

Freaks, poster (1932)

Yetişkin bir kadın bir cüceyi gerçekten sevebilir mi?

1948’de istismar filmleri dağıtımcısı Dwain Esper filmin haklarını sudan ucuz bir fiyata MGM’den aldı. Esper filmin adını önce Forbidden Love (Yasak Aşk) ve sonra da Nature’s Mistakes (Doğanın Hataları) olarak değiştirerek yıllarca çeşitli kentlerdeki küçük arka sokak sinemaları ve ucuz araba sinemalarında gösterdi. Seyircinin sıkıldığını farkettiği anlarda filmin aralarına kimi erotik filmlerden beşer onar dakikalık parçalar koydu. Yıllar sonra 1956’da zengin bir sinemasever, başkanı olduğu film derneğinin düzenleyeceği korku filmleri gösterisi için, önerilerini almak üzere Şeytana Tapanlar Kilisesi’nin lideri Anton La Veye başvurdu. La Vey’in önerisi üzerine Freaks’i de göstermeye karar verdiler. Uzun ve meşakkatli araştırmalar sonunda Esper’i buldular ve filmin haklarını 5000 dolara satın aldılar. Ancak Esper’in elindeki kopyaların gezdiği bit yuvası sinemalardan sonra gösterilecek hali kalmamıştı ve bunun üzerine yeni bir iz sürme ve araştırma sürecinin ardından eski bir sinemanın deposunda filmin iyi bir kopyası bulundu. Bunun ardından, filmin üniversiteler, sinema müzeleri ve hatta Andy Warhol’un Factory’sindeki peşpeşe gösterimleri filmin “kült” statüsüne erişmesine yolaçtı. Bu gösterimleri, 1961’de New York sinemalarında ve 1962’de Cannes film festivalindeki gösterimler izledi ve film 1967’de She Freak (Dişi Ucube) adıyla yeniden çekildi. Bir zamanlar filmi adeta çöpe atan MGM ise filmin haklarını yıllar sonra geri aldı ve 1986’da video kaset olarak piyasaya sürdü.

Tod Browning, the director of “Freaks,” center, getting a hug from the actor Schlitzie while surrounded by other cast members.
Wallace Ford & Leila Hyams

Tod Browning Freaks’i 1931’de korku filmlerinin önemli bir seyirci kitlesini sinemalara çektiği bir sırada çekti. Gezici sirkler ya da karnavalların ufak ufak kaybolmaya başladığı bu yıllarda, Browning daha önceleri çalıştığı Lon Chaney’in ayrıksı makyaj yeteneğinin ötesine geçip, tanrının makyaj yaptığı bir grup insanı bir araya getirmek istiyordu. Film için başvuran bir sürü “ucubenin” arasından filmde oynayacakları seçen Browning, Cleopatra rolü verilen Olga Baclanova’yı da filmin çekimleri başlamadan önce diğer oyuncularla tanıştırdı.

Johnny Eck & Frances Oconnor, The Freaks (1932)
The Freaks (1932)
Freaks Official Trailer #1 – Wallace Ford Movie (1932

Freaks karnaval dünyasının sergileme pratiklerine dahil olmak dışında yaşama şansları olmayan bir grup insanın (ya da “ucubenin”) hayatlarını oldukça duygusal bir dille anlatmayı başarıyor.

Baclanova bu karşılaşmayı şöyle anlatır: “Sonra bana orangutana benzeyen bir kadın gösterdiler. Sonra da, kafası olan ama bacakları olmayan bir adam; hayır, yalnızca bir kafa ve bir gövde, sanki bir yumurta gibiydi… Bana ağır ağır onları gösteriyorlar, bense bakamıyor, bayılmak istiyordum. Ağlamak istiyordum. Başlangıçta çok kötüydü. Onlara bakamıyordum… Bir insana olduğu gibi acı veriyorlardı bana. Ne kadar şanslıydım. Ancak onlara alışmaya başladım, yalnız ara sıra kendinden geçen ve maymuna benzeyen birisi dışında.”

The Freaks (1932)

Freaks, Madam Tetrallini’nin (Rose Dione) gezici sirkinde önemsiz gösterilerden birisini düzenleyen Hans (Harry Earles) adlı cücenin hikayesi etrafında “makyajları tanrı tarafından” yapılmış olan ucubelerin yaşamını kimi zaman keskin ve çoklukla da inadına duygusal bir dille anlatmaktadır. Başka bir cüceyle, Frieda (Daisy Earles), nişanlı olan Hans sirkteki oldukça güzel olan normallerden birisine, Cleopatra (Olga Baclonova), aşık olur. Ancak trapezci Cleopatra ise sirkin güçlü adamı Hercules’e (Henry Victor) aşıktır. Hercules ve Cleopatra bu imkansız aşkla dalga geçmekte ve Hans’la eğlenmektedirler. Ancak Hans’ın iyi bir mirasa konmasının ardından her şey değişir ve Cleopatra ve Hercules bir plan yaparlar. Cleopatra, Hans’la evlenip onu zehirlemeyi ve böylece de mirasa konmayı planlamaktadır. Cleopatra, Hans’la evlenir ve sirkteki ucubelerin grubuna kısmen de olsa dahil olur. Ta ki, Hans’ın planı öğrenip diğer ucubelere anlatmasına kadar. Bu andan itibaren, film bir ucube gösterisi ve duygusal bir film olmaktan çıkar ve ciddi bir gerilim filmine dönüşür. Özellikle ucubelerin bir araya gelip şimşeklerin çaktığı yağmurlu bir gecede Cleopatra’dan Hans’a oynadığı oyunun öcünü aldıkları sahne, filmin duygusal atmosferini bir anda kırar ve korku sinemasının en ayrıksı ve en iç gıcıklayıcı şiddet ve gerilim sahnelerinden birisine dönüşür. Ucubelerin çamurlar içinde sürünerek, aksayarak ve hınçla Cleopatra’nın kaldığı karnaval arabasına doğru ilerlemeleri Tod Browning’in filmlerindeki sabit kamera çekimlerine ve zayıf kalan kurguya karşın gerçekten etkileyicidir.

Elvira and Jenny Lee Snow, The Freaks (1932)

Freaks Hollywood sinemasının klasik bir senaryo üzerine kurduğu –“kadınlarımızı çalan canavarların” fink artığı- korku ve bilimkurgu filmlerinin revaçta olduğu bir dönemde çekildi. Uzaydan gelen, dünyanın derinliklerinden çıkan ya da komünist bir dünyanın ürünü olan çeşitli yaratıkların (ortalama Amerikan seyircisinin “ötekilerinin”) Amerikan dünyasını/rüyasını durmaksızın tehdit ettiği bir dönemde, Freaks’i de benzer bir senaryo çizgisinde ele alabiliriz -ancak, bunun çok ötelerine kadar giden ve biraz da bu klasik yapıyı eleştiren bir film olarak. Film, iyi ile kötünün dünyanın yaratılmasından bu yana süren savaşında, bir yandan açıkça bu savaşta taraf tutan Batı metafiziğine (tabii ki, iyinin tarafını ya da ikili karşıtlıkların ilk tarafında yeralan nitelikleri) dair eleştirel çıkarsamaları olanaklı kılıyor. Bir yandan da modern toplumlarla birlikte oldukça olağan bir pratik haline gelen toplum içindeki “normal” tanımına uymayanların dışlanmasını ve bunun da ötesinde, kendi anlaşılmazlığı içinde korku duyulmasına karşın, gösteri toplumunu önceleyen bir dönemin dünyasında sergileme pratiklerinin bir parçası olan ucubelerin yaşamını anlatıyor. Filmin en ayrıksı tarafı, bu ikili ayrımların dünyasında kalmayı sürdürse de, bu ayrım temelinde ötekilerin tarafını tutmasıdır. Bir melodram kurgusunda iyi-kötü, güzel-çirkin, ve zengin-yoksul ayrımlarını kurgulayıp, bir imkansız aşk hikayesine doğru giden bir yolda ilerleyen ve dönemin filmlerinin temel özelliğini besleyen faşizan bir ‘ötekinin dışlanması pratiğinin’ oldukça ötesine geçen filmde, aslında tanımı itibariyle iyi olması gereken normallerin hiç de iyi olmadığının anlatılması oldukça önemlidir. Bu anlamda, Freaks o ana kadar dışlanan ve bilinmezin dünyasının yukarıdan-verili örnekleri olarak karnaval dünyasının sergileme pratiklerine dahil olmak dışında yaşama şansları olmayan bir grup insanın (ya da “ucubenin”) hayatlarını oldukça duygusal bir dille anlatmayı başarır. Filmin asıl hikayesini oluşturan aşk hikayesini düşünecek olursak, film aşkının karşılığını alamayan Hans’ın çaresizliğini ve kendisine ayrılan dünyada kalmasının gerekliliğini anlatır. Bu arada da, bir yandan bu karşılıksızlığın ve kumpasın cezasını çekmesi gereken normallerin öldürülmesini ayrıksı bir sinema diliyle görselleştirirken, diğer yandan da filmin ürettiği normal insan ve ucube ikiliğinin filmin sonunda korunmasını sağlar. Sonuçta, ötekiler arasında olması ve bu konumunun korunması gereken iki ucubenin (Hans-Frieda) aşkı filmi noktalar.

Filmin reklamında kullanılan “Tamamıyla yetişkin bir kadın bir cüceyi sevebilir mi?” “Siyam ikizleri aşk yapabilir mi?” “Yarı erkek, yarı kadın olan birisinin cinsiyeti nedir?” gibi “önemli” soruları da sormaktan çekinmeyen Freaks hem istismar sinemasının izleyicinin dikizci güdülerini dürten çeşitli taktikleri kullanmaktan çekinmiyor ve bu anlamda da verili kalıplar içinde kalıyor, hem de modern dünyada televizyonun hakimiyetiyle tamamıyla yokolan bir fuar geleneği içinde oldukça önemli bir yere sahip olan ucubelerden oluşan sergi nesnelerini görselleştirip seyirciye sunulması gereken bir meta haline getiriyor. Bunun yanında, film her ne kadar ucubelerin iyilik/güzellik/normallik gibi kavramlarla kurgulanan bir “normaller” dünyasına ait olmaması çıkarsamasıyla sonlansa da, bu kavramları kurgulamada sürekli negatif alanı oluşturan ve dolayısıyla da dışlanması gereken ucubelerin de bir dünyası olduğundan sözetmesi anlamında oldukça önemli bir konumda yeralıyor. Anlamadığımız ya da bilmediğimiz için ya da daha bilimsel bir ifadeyle, modernitenin bilme ya da çözme pratikleriyle açıklanamadığından sürekli toplumun dışına itilen ya da yine daha bilimsel bir başka ifade ve Foucault’cu bir okumayla söyleyecek olursak, toplumsal ayrımlamaya tabi kılınıp çeşitli alıkoyma ve kontrol mekanizmaları aracılığıyla kamusal alandan bütünüyle dışlanıp, toplumun ortak yaşama alanlarında yeralmaması gereken ötekilerin (ucubeler, deliler, sapıklar, vs.) de bir dünyasının olduğunu oldukça erken bir dönemde istismar sinemasının ve klasik HoIlywood anlatısının çeşitli kalıpları içinde olsa da anlatan Freaks bugünkü “kült” konumunu kazanmasının ne kadar anlamlı olduğunu da kanıtlıyor. Kısacası, Freaks asıl canavarların normallerin dışladığı ötekiler arasında değil, normallerin arasında gezindiğini söyleyen erken bir film…

Kaynak: Geceyarısı Sineması no:2, 1998


La Maison de Deep Cabal & Turbulation de la Douleur İllimitée

Last days of Longest Night Festival (2023)
Last days of Longest Night Festival (2023)
Last days of Longest Night Festival (2023)
Video animation by Colin Raff (From last days of Longest Night Festival, 2023)
Last days of Longest Night Festival (2023)
Video animation by Colin Raff (From last days of Longest Night Festival, 2023)

NOFEST 2023

TURBULATOR

Exposition d’estampes imprimées pendant le projet européen Turbulator dans les différents ateliers partenaires. Un projet européen : Creative Europe Culture « TURBOLATOR » – generator of turbulent art brut practices Le Dernier Cri participe a participé à un programme de coopération et d’échanges européen intitulé « TURBULATOR » qui regroupe quatre structures oeuvrant dans les domaines de la diffusion, création et formation artistique : OFICINA ARARA (Porto, Portugal) / LA S GRAND ATELIER (Vielsalm, Belgique) / NOVO DOBA (Belgrade, Serbie) / LE DERNIER CRI (Marseille, France). Répondant à un concours à échelle européenne, ce projet s’est déployé sur quatre ans à partir d’octobre 2018 / novembre 2023. Dans chaque pays, ont eu lieu des conférences (autour des structures invitées et des échanges réalisés), des ateliers visant à partager les différentes compétences et savoir-faire de chacun et des rencontres qui se sont déroulées successivement souvent au sein de festival de micro édition. Pour clore ces événements, en octobre 2023, une exposition a eu lieu à NOVO DOBA (Serbie), une derniére étape donne à voir certaines de ses productions dans l atelier du dernier cri .

NOFEST 2023

Novo doba festival – Turbulator (Beograd 4. – 8.10.2023.)

NOFEST 2023

NEWS LETTER october NOFEST 2023

BUY BOOKS AND PRINTS !!!

Maki, Sylvain Bureau, Alexio Tjoyas and more…
Fin septembre à la Friche de la Belle de Mai chez l’infatigable Pakito Bolino.
Alexio Tjoyas – TRT MCRHZ

LE DERNIER CRI, 41 Rue jobin, 13003 Marseille

lederniercri.org

HOSPITAL BRUT VOMITS THE LAST TRUTH

Istanbul Underground Apokalypse Culture 2030 (Dâbbetü’l-Arz)

Beast of the Earth: Brake, 2021, İst.

2000 SONRASI TÜRKİYE ÇAĞDAŞ SANATINDA
POLİTİK OLMAYANIN POLİTİK OLANA DÖNÜŞÜMÜ

Barış Acar

Fantom’un politikaya dair söyleyecek bir şeyinin olması ve onun dinlenmesi, Arendt’in vurguladığı gibi, özgür ilişkilerden kurulmuş bir kamusal alanın varlığından suyunu alır. “Eşitler cemaati”nde Fantom bir özne kuvvetindedir. Esat Cavit Başak hakkında açılmış kamusal davalar olduğunu biliyorsak, bu da bize politika konusunda nerede olduğumuz hakkında fikir verir.

Herkesin politikaya dair söyleyecek sözünün olduğu bir ülke Türkiye. Rousseaucu düzlemden bakıldığında neredeyse toplumun kendi varlığı üzerine derin tefekkürlere daldığı, politik anlamda mükemmel bir sosyal yapı gibi görünebilir bu durum. Oysa ne yönetimsellik düzleminde ne de gündelik yaşantıda ulaştığımız neticenin bu olmadığını apaçık görebiliriz sanıyorum. Seçim öncesi bir sokak röportajında henüz reşit olmamış bir çocuk “Abi, bizim top oynamamız, yüzmeye gitmemiz, çocuk olarak bu tip şeylerle ilgileniyor olmamız lazım ama biz politika konuşuyoruz.” sözleriyle dile getiriyordu tepkisini. Her şeyin politik olduğunun gündelik bir realite olarak deklare edildiği bir düzlemde politikanın görünmez varlığı üzerine düşünerek başlayalım.

Politikanın Varlığı

Arendt, politikaya ilişkin bir tanımında insanın kendinde apolitik olduğunu söyler. Kişinin tekilliği içinde bulunabilecek bir şey değildir politika; ancak insanlar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar. “İnsani çoğulluk”a dair bir problemdir. Bu tanıma göre her şeyin politik olduğu yolundaki düşüncenin ilk etapta problemli olduğunu söyleyebiliriz. Kişinin bütün davranışını politik bir takım sayıntılara göre düzenleme isteği bizi [doğru yaşama dair önceden hazır olarak verilmiş] ahlâk yasalarıyla kuşatılmış bir nevi fundemantalist yaşam tarzına sürükleyecektir, ki bunun düşünülebilecek en yoğun baskı düzeni olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, eğer ki politikayı dar anlamıyla yönetilenler ve yönetenler arasındaki ilişki olarak ele alırsak, onun yokluğu da “bizi tam olarak despotizme götürür.” Arendt’e göre, “politika maddi zorunluluklar ve fiziksel şiddetin son bulduğu yerde başlar.” Bu yüzden iki taraftan kuşatılmış zorlu bir denklem kurmayı gerektirir politik düşünce. Bu kuşatma elbette bir mekânda gerçekleşir. Antik Yunan’dan beri bilinen “polis” (kent-devleti) özgürlüğün ve politikanın kesişme alanını belirlemiştir. Bu kesişme bir kentin bir yurttaşı olma kipinde kendini gösterir. Bu yüzden politika öncelikle bir mekân problemidir; mekânda kimin nasıl yer tutacağı ve eyleyeceğini belirleme meselesidir. “Özgür ilişkilerden kurulu bir toplumsallık fikrinin yerleşmediği yerde kamusal mekân da oluşmaz”. “Özgürlük politikanın sonucu değil, başlangıç şartıdır.”

Politikanın varlık alanlarından birisi, yukarıda Arendt’in vurguladığı gibi, “özgürlük” ise bir diğeri “eşitlik”tir. Yasanın sınırı nereye koyduğu kadar kimin için koyduğu da politik mekânın tanımında yer almalıdır. Rousseaucu “toplum sözleşmesi” fikrini eleştirirken Althusser’in çıkış noktası burasıdır. Eşitler arasındaki ilişkiler şeklinde kurulmayan her toplumda, özgürlüğün temeli olacak konsensüsü sağlayan bir sözleşme aslında temel bir uyuşmazlığı, güçler arasındaki dengesizliği ve çatışmayı, örtbas etmek üzerine kurulmuştur. Althusser’e göre burada “uyuşmazlık” ilk olarak “…sözleşmenin iki tarafının kuramsal konumlarının aynı olmamasından ve Toplum Sözleşmesi’nin bir değişim sözleşmesi olmayıp, Sözleşme’nin ikinci Tarafının bir tüzük [anayasa] eylemi olmasından kaynaklanmakta”dır.1 Jacques Ranciere burada vücut bulan oyunu “sesin bedene mesafesi” olarak tanımlar. Yasayı koyan/ söyleyen ses ile yasaya boyun eğen/ onu onaylayan beden, adına özneleşme diyebileceğimiz bir oyun içinde karşı karşıya gelirler. Özgürlük ve eşitlik birer sözcük olarak değil, farklı güçlerin ilişkisi olarak karşımıza çıkar. Eşitlik, farklılıkların fark olarak bir aradalığının onaylanması üzerine kuruludur. Ranciere’e göre siyasetin bir arkhe’si (ilk ilkesi) bulunamaz, fakat onun bir görevi vardır: Uyuşmazlığın (farkı yaratan güçlerin) ortaya çıkarılması. Siyaset mekânı öyle düzenlemelidir ki özneler ve onların eylemleri görünür hale gelsin. Bu ise ancak eşitliğin varsayımsal öncül olarak kabul edilmesinden ve bunun sürekli olarak yinelenmesinden geçer.

2000 Sonrası Çağdaş Sanat

Avangard bir proje olarak yaşamın sanat haline getirilmesi fikri çağdaş sanatın devraldığı en önemli politik mirastır. Eylemleri, durumları ya da kavramları; kişinin özneleşme tarzlarının her birini sanat haline getiren çağdaş sanat devrimci politik bir eylemdir.

Nasıl ki her çağın kendi toplumsal/ politik düzenlenişleri varsa, her çağın sanatının kendi politika anlayışı olduğundan da söz edebiliriz sanıyorum. Belki devrim dönemleri gibi politik dönüşümlerin doruk noktasına ulaştığı dönemlerde sanat-politika ilişkisi korelatif anlamda daha sıcak bir renk verebilir ama neticede Rubens’in Medusa’sının da politik bir içerimi vardır. Phaidon’un Can Art Change the World? kitabının gösterdiğinin aksine sanat-politika ilişkisi sadece duvar resimlerinde ya da “yapıt” ile “halk”ın kesiştiği yerlerde gerçekleşmez. Yazımızın ilk bölümündeki tanımları yeniden gözden geçirecek olursak bu ilişkinin en az buralarda gerçekleşiyor olduğunu bile öne sürebiliriz. Çünkü sonuçlardır bunlar, başlangıçlar değil. Politika sonul içeriklerle değil, özneleşmeleri meydana getiren biçimlerle ilgilidir. Bu anlamda Jacques-Louis David’in Napolyon’undan ziyade Maleviç’in Siyah Kare’sinin devrimci bir politik müdahale olduğunu fark etmek gerekir. Çağdaş sanat adına 1960’lar Yeni Avangard’ının politikanın bu yüzünü en iyi anlayan sanatçılarla ve yapıtlarla dolu olduğunu söyleyebiliriz. Avangard bir proje olarak yaşamın sanat haline getirilmesi fikri çağdaş sanatın devraldığı en önemli politik mirastır. Eylemleri, durumları ya da kavramları; kişinin özneleşme tarzlarının her birini sanat haline getiren çağdaş sanat devrimci politik bir eylemdir. Ranciere’e dönerek “duyuluru yeniden paylaştırma” girişimi olarak adlandırabiliriz çağdaş sanatın varlık kipini.

Bir ütopya olarak avangard proje ölmemiştir; aksine onun çağdaş sanat içinde tam anlamıyla gerçekleştiğini öne sürebiliriz. Ne var ki kendi kavramını terk ederek gerçekleştirmiştir bunu. Çağdaş sanatçı dünyayı ötekine doğru sonsuzca açar. Bu noktada sorun ötekinin duyulurun yeniden paylaşımına hazır olup olmadığıdır. Olayın gerçekleştiği mekân duyulurun bu paylaşımı için yeterince hazırlanmış mıdır? Avangard artık bir ütopya değildir ve gerçekleşen bütün ütopyalar gibi ölümcül derecede sıkıcıdır. Bu sebeple 2000 sonrası çağdaş sanatını Geç-Avangard terimiyle ifade ediyorum. Artık herkes sanatçıdır, her edim sanattır –öyle görülebilir, ama sanat kendi devrimine geç kalmıştır ya da devrimi ona ulaşmayı beklemektedir.

Türkiye çağdaş sanat dünyasında, 1990’lardan başlayarak, bunun pek çok örneğini gösterebiliriz. Nüfus cüzdanının büyütülmüş bir kopyasına fotomontajla yapılan bir müdahale (Halil Altındere – Tabularla Dans) ya da sanatçının bir hip hop grubuyla birlikte hazırladığı, kentsel dönüşüme odaklanan bir video klip (Halil Altındere ve Tahribat-ı İsyan – Wonderland), Atatürk’ün Türban Şoray’la elele bir portresi (Memed Erdener – Extra-Mücadele işleri), İstanbul’da bir apartmanda mahalle sakinleriyle başlayan ve Almanya’ya uzanan bir komünal üretim projesi (Selda Asal – Apartman Projesi)… büyük politika sahnesinde, verili ideolojik kodları tekrar etmek yerine onların yaşamdaki karşılıklarını yapısöküme uğratan ve böylece başka bir politikanın mümkün olduğunu masaya getiren bir dolu iş sıralayabiliriz. Bütün bunlar ütopyanın nasıl vücuda geldiğinin ve aynı zamanda nerelerde tökezlediğinin dört başı mamur örnekleridir.

Esat Cavit Başak ‘Fantom Rules’ Serisi (2015)

Nova Kozmikova

Esat Cavit Başak’ın ya da mahlas ismiyle Nova Kozmikova’nın işlerine olduğu kadar işleyiş biçimine bakarak 2000 sonrası politik olmayanın politik olana dönüşümünü özetleyebiliriz sanıyorum. Başak, benim bildiğim kadarıyla, kendini hiçbir zaman bir sanatçı olarak tarif etmedi; etseydi de bunun bir önemi olmazdı, zira bu ünvanla yaşamadı. Endüstriyel tasarım okumuş biri olarak tekniğe meraklıydı. Onu cezbeden şeyin nesneler ve işlevleri arasındaki ilişki olduğunu söyleyebiliriz; nesnelerin yaşantılara dokunduğu yerlerde geçirdiği dönüşümler, bu dönüşümlerin dilde bulduğu karşılık ve bu ilişkinin yeniden dolaşıma sokulması.2

Başak, 1990’lı yıllarda, Türkiye’de yayımlanmış en dikkat çekici underground yayınlardan biri olan Mondo Trasho adlı fanzini yayımladı.3 Anaakım kültürel değerlerin erken bir ters yüz edilişi olarak düzensiz aralıklar yayımlanan Mondo Trasho, pop kültürün alttan bir okunuşu olarak değer kazandı. Başak’ın çalışmasının merkezini kolaj fikri oluşturduğu için fanzini seçmesi ve fanzinde kalması anlamlıdır. Üst üste gelişlerin, katmanlanmaların birikim olmadığı, kümelenmeler şeklinde birbirine eklemlenerek büyüdüğü ve her zaman yeniden kurulabileceği fikrini taşıyan kolaj, hakikatin biricikliği yerine politikanın oyununu koyar: Kartları her zaman yeniden dağıtabilirisiniz. Küçük yerleştirmeler, buluntu nesnelerle yapılmış çeşitli sanat yapıtları, Erdoğan’ın portresi ile petrolü birleştirerek yaptığı kolajı saymazsak çok fazla sergide yer almadı. Ancak ortaya çıkışından itibaren sosyal medya onun için mükemmel bir sanatsal oyun alanı niteliği oldu. Nova Kozmikova, Fantom başta olmak üzere çizgi roman karakterlerinden yepyeni kolajlar üreterek dolaşıma soktu. Pop sanatçıların miras bıraktığı alanı müze duvarlarından yeniden yaşamın sürdüğü yere (o yer telefon ya da bilgisayar ekranları da olsa) aktarırken felsefeyi, anti-felsefeyi, şiiri ve bunlardan yola çıkan kendi aforizmalarını gündelik yaşantıya bulaştırmayı denedi.

Fantom’un politikaya dair söyleyecek bir şeyinin olması ve onun dinlenmesi, Arendt’in vurguladığı gibi, özgür ilişkilerden kurulmuş bir kamusal alanın varlığından suyunu alır. “Eşitler cemaati”nde Fantom bir özne kuvvetindedir. Esat Cavit Başak hakkında açılmış kamusal davalar olduğunu biliyorsak, bu da bize politika konusunda nerede olduğumuz hakkında fikir verir.

Yazımızın başına dönecek olursak; her şey politik olduğunun dile getirildiği bir ortamda politikanın nereye saklanmış olduğu konusunda uyanık olmak gerekir. 2000 sonrası dünyada politik olmayan şeyler politikanın yeni nesneleri haline gelirken sanat hâlâ özneleşmeleri yeniden düzenleyecek güce sahiptir.4

Kaynak: Arredamento Mimarlık, Eylül-Ekim 2023

  1. Louis Althusser, a.g.e., s. 120. Burada sözleşmenin ilk tarafı tekil kişiler iken, ikinci tarafı olarak tanımlanan, “halkın egemenliği” tanımında olduğu gibi, kendisine “halk” adı verilmiş kurgusal bir tüzel topluluktur. Bu uyuşmazlığın kurgusu Ulrich Beck’in Siyasallığın İcadı’nda daha açık olarak şu şekilde vurgulanmıştır: “Siyaset bilimi, bilindiği gibi, siyaset kavramını üç yönde açımlayıp geliştirmiştir: İlkin, toplumun kendini örgütlemesi olarak siyasal kamunun kurumsal düzenini (Polity), ikinci olarak, toplumsal ilişkilerin biçimlendirilmesine yönelik siyasal programların içeriklerini (Policy), üçüncü olarak iktidardan pay almaya ve iktidar konumlanna yönelik siyasal tartışma/çatışma sürecini sorgular (Politics). Burada siyaset yapmaya ehil olarak görülen, birey değildir; siyaset biliminin sorgulaması örgütlü, korporatist, yani kollektif aktörlere dönüktür.” Ulrich Beck, Siyasallığın İcadı, (Çev.: Nihat Ülner), İstanbul: İletişim Yayınları, 2005, s. 159.
  2. Nova Kozmikova’nın yapıtı Heidegger’ın Sanat Eserinin Kökeni’nden yola çıkarak nesnenin teknikle ve hakikatle ilişkisine uzanan politik bir uzamı değerlendirmek için biçilmiş kaftan olabilir. Bu fikri ileride gerçekleşebilecek bir proje olarak burada saklayalım.
  3. Fanzinin Türkiye tarihi hakkında araştırma yapmak isteyenleri yönlendirebilecek iki kaynak olarak, Fanzineist Vienna’yı düzenleyen Deniz Beşer’i ve Löpçük webzine’i (www.lopcuk.org) yayınlayan Erman Akçay’ı gönül rahatlığıyla önerebilirim.
  4. Burada sanat ve politika ilişkisi konusunda kendisine sıklıkla atıfta bulunulan Chantal Mouffe’un görüşlerinden tamamiyle farklı bir sanatsal güçten söz ettiğimizin altını çizmeliyiz. “Sanat pratikleri, duygusal tepkiler tetikleyen kaynaklar kullanarak insana duygulanımsal bir düzeyde ulaşmayı başarabildiği için yeni öznellik biçimlerinin inşasında temel bir role sahip.” (Mouffe, 2015: 116) “[Sanatçılar], yeni pratikler ve yeni öznelikler inşa ederek, mevcut güç konfigürasyonunun tahrip edilmesine yardımcı olabilirler.” (Mouffe, 2015: 124) Bu alıntılarda açıkça görülebileceği üzere Mouffe’un politika bağlamında sanata biçtiği rol basit bir araçsallığı temel aldığı için bizce ne kendi içinde ne de dışarıya doğru bir dönüştürme gücüne sahiptir. Bkz.: Chantal Mouffe, Dünyayı Politik Düşünmek – Agonistik Siyaset, (Çev.: Murat Bozluolcay), İletişim: İstanbul, 2015.

Esat C. Başak’ın 1992 yılında Kent FM’de Okan Bayülgen’in ‘Son Saatler’ programındaki röportajından..

SUB LEVELS:


novakozmikova #fantomrules (2015)

In one of her definitions of politics, Arendt says that human beings are apolitical in themselves. Politics is not something that can be found in the singularity of the individual; it emerges only in the relations between people. It is a problem of “human plurality”. According to this definition, we can say that the idea that everything is political is problematic in the first place. The desire to regulate one’s whole behavior according to some political considerations would lead us to a kind of fundemantalist way of life, surrounded by moral laws [pre-given in advance about the right way to live], which would be the most intensely oppressive system imaginable. On the other hand, if we take politics narrowly as the relation between the governed and the governors, its absence “leads us precisely to despotism.” According to Arendt, “politics begins where material necessities and physical violence end.” Therefore, political thought requires a difficult equation surrounded from two sides. This encirclement, of course, takes place in a space. The “polis” (city-state), known since Ancient Greece, has defined the intersection of freedom and politics. This intersection manifests itself in the mode of being a citizen of a city. Therefore, politics is primarily a problem of space; it is a matter of determining who occupies space and how to act in it. “Where the idea of a sociality based on free relations is not established, there is no public space”. “Freedom is not the result of politics, but its initial condition.


MxNTxR & Rakun, 2023, Bostancı Underground
RAKUN x SOMON x CAPSO / Moda 2019 (Music by Deniz Erdem)
Suadiye, 2021
Suadiye 2022
Feride 2021
Erenköy 2021
Somon 2021

RAD DAR / Throw-up Graffiti / Kadıköy (Music by Deniz Erdem)
Rad Dar (2016)
A.İ.R. No:2 ‘Ütopya’ 2017
Rad Dar, Geiger, İskeletor, Ağaçkakan (2017) A.İ.R. Aksiyon sonrası

Suadiye 2021
Erenköy 2021
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Rıhtım, 2023

Tekno-endüstriyel sistemin önümüze koyduklarını tarafsız, istenildiğinde sağlıklı biçimde kullanılabilecek araçlar olarak görmediğimiz ve burayı kimliğimizin asli parçası haline getirmediğimiz için Facebook’tan da özel bir beklentimiz yok.

Herkes “iyi yurttaşlık görevi” kabilinden kopyalayıp kopyalayıp sayfasında paylaşıyor ya, biz de geri kalmayalım bari:

Facebook burada paylaştığımız her şeyi istediği gibi kopyalayıp kullanabilir. Hatta ne kadar çok yerde kullanırsa o kadar memnun oluruz, malûm uyumsuzluğu duruş olarak benimseyen isyancıların sayısı ziyadesiyle az, dolayısıyla Facebook hazretleri sesimizi, sözümüzü, mesajımızı istediği yere taşıyarak bize yardımcı olabilir.

Sosyal medya ortamını bikinili, mayolu fotoğraflarımızı paylaşmak, sağa sola olta atmak için kullanmadığımızdan buraya eklediğimiz her fotoğrafı da istedikleri gibi tepe tepe kullanabilirler, hayırlı uğurlu olsun hepsine. Kontrol ve denetimin sistemin asli vazifesi olduğunun bilincindeyiz ve underground yayıncılık dışında saygı duyduğumuz bir mecra mevcut değil.

Sonuçta Facebook’u Facebook’luk yapıyor diye eleştirecek kadar naif veya salak da değiliz. Onlar kendi işini yapsın, biz de kendimizinkini.

Hem Facebook’a hem demokratik siber âlem yanılsamasına kapılmış “güzide yurttaşlara” selamlarımızı iletiyoruz. G. Killa


Neon Nexus #02

‘Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi’ ibaresiyle yayın hayatına atılan NEON NEXUS dergisi, geçtiğimiz aylarda çıkardıkları deneme sayısının ardından dopdolu bir ikinci sayıyla Ocak ayında kitapçılarda olacak.

Derginin yazar kadrosu bayağı geniş. Kapaktan kimlerin yer aldığını okuyabilirsiniz. Yeni sayının giriş öyküsü olan “Tik Tak!”ı bendenizin kaleme aldığını da belirtir, NEON NEXUS’a kayıtsız kalmamanızı hatırlatırım. William Gibson’a selam olsun! –Gökhan Gençay

Neon Nexus

Ve bir an geldi, şimdiki zaman onarılmaz bir şekilde ruhunu sakatladı. Daha sonra tüm hızımızla geleceği beklemeye başladık. Tahayyüllerimizde geleceği kurgularken, gerçek sıra dışı bir mekanizmaya bağlandı. Medeniyet onarılmaz bir şekilde uçurumun kenarına geldi, Artık geleceği bekleme sporuna katkı sağlamamız gerekti. Geleceğin karanlık sokaklarına ışık tutmak gerekti. Şimdi sizlerin ellerinde bir harita gibi duruyor.. Bir şişenin içine bırakılmış kehanet gibi. Hala aynı dilin konuşulduğunu umarak olasılıklar okyanusunda sallana sallana yol alıyor. Karanlık kurgular ile geleceğin gerçeğini değiştirmeyi umuyoruz. Felaket tebliğimizin esas sebebi budur. Cyberpunk türde ülkenin tek yayını olmamızı işte bu sebebe bağlıyoruz. Umudumuzu yitirdik. Bu sebeple kolları sıvadık. Bu yayın tüm zaman dilimlerinde “Yalnız Değilsin” yayınıdır. Keyifli okumalar dileriz. Gelecekte bol şanslar.

Neon Nexus #02

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi!

NEON NEXUS SAYI 2

NEON NEXUS


Kadıköy, 2023

Anıl Yurdakul’dan ‘Felaket Dönemlerinde Eğlence Sektörü’

Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2023
Yeldeğirmeni 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2023

Küçükyalı

ICAF 2021 (Dave2000, Rafaël Houée, Zigendemonic & Daniel Cantrell)
Erman Akçay & Tunç ‘Turbo’ Dindaş, ICAF 2021

IST’74 Random Forest, 2022

Fanzinlerin Güncel Sanat İle İlişkisi

Fanzinlere Kuşbakışı

Şinasi Güneş, 2008

Ticari ve profesyonel olmayan, düzensiz ve küçük miktarlarda çoğalan yayınlardır. Fanzinler, bazen elle hazırlanırken bazen de fotokopi yoluyla çoğaltılıp dağıtılan sınırsız bir ortamda üretilen anarşist bir yapıya sahip yayınlardır. Fanzinlerin birçoğunun üzerinde kimlik bilgileri yoktur. Çok sınırlı sayıda çoğaltılan bu yayınları bulmak kolay değildir. Fanzinler, özel ilgi alanları olan kişi ya da gruplar tarafından, yine bu kişi ve gruplar arasında fiziksel bağ kurmak amacıyla üretiliyor ve genellikle periyodik aralıklarla yayımlanmıyorlar. Fanzinler, alternatif kültür sanat mekanlarında, kitapçılarda, küçük dükkanlarda, kafelerde bulunabiliyor. Genelde kent kültürünün hakim olduğu yerlerde yayımlanıyor. Nitekim Anadolu’da kültür sanat komplekslerinin yoksunluğu ve buna paralel olarak sanatın dolaşımının olmaması fanzinlerin yeterince yayınlanmamasının başlıca sebebidir. Sanat fanzinleri ekseriyetle karikatür, posta sanatı , sokak sanatı, video sanatı gibi disiplinler ile kolaj, yapıştırma, elle çizim gibi tekniklerin kullanılması ile oluşur. Sanat fanzinleri, sisteme entegre olamayan ya da sistemin dışında kalan bireylerin oluşturduğu, popüler kültüre dayalı kurumsal ya da kurumsal olmayan ilişkilere alternatif başkaldırı nesneleridir.


Genç şairlerimizden Sühan Sürmeli
Şevket Akıncı, 2022

Jonah Freeman ve Justin Lowe, bu videoda küratörlüğünü Boo-Hooray’den Johan Kugelberg ile üstlendikleri ve ISTANBUL’74’ün sunduğu Rastlansal Orman: Bir Okuma Odası adlı sergiye ışık tutuyor.
IST’74’ün kurucusu, sinemacı Alphan Eşeli

Zines and Contemporary Art in Turkey

A Bird’s Eye View of Zines

Şinasi Güneş

Zines are non-commercial, non-professional, messy, and generally printed in small runs. Sometimes made by hand, sometimes reproduced by photocopy and distributed, they are publications that possess an anarchist structure, produced in an unrestricted environment. Many zines include no identifying information. Finding these publications is not easy since they are distributed in very restricted numbers. Zines are produced by individuals or groups with very particular interests with the intent of forming physical links between these individuals and groups and generally are not published on a regular schedule. Zines can be found in alternative culture and art spaces, bookstores, small shops, and cafes. In general, they are published in the arts-dominated districts of a city. As a matter of fact, the principal reason that zines are not published as much as they should be is the poverty of the artistic and cultural scene in Anatolia—and parallel to this, the lack of support for art. The majority of art zines are made up of cartoons, mail art, street art, and video art, using techniques like collage, cut and paste, and drawing. Art zines put together by individuals who are not integrated into the system or who remain outside the system are objects of rebellion and alternatives to institutional relationships and to the popular culture supported by institutions.


Altay Öktem ‘Bira Bardaktan Taşıyor…’ 2019 (Desen: Oktay Çakır)
Uluer Oksal Tiryaki ‘Kaburga fanzin’ 2013
Random Forest 2022
Emre Varışlı ‘Gülücük İkonu’ 2015
Some Rare Early Years Punk Zines (Random Forest 2022)

For more about RANDOM FOREST

Şevket Akıncı 2022
Volkan Yalçın ve Void zine
Marc Caro (Special Selections from Random Forest 2022)
Şenol Erdoğan ve Deniz Cansever’den imaj karşıtı bir queer şaheser
Zeynep Toker, yeni kitabı “Yeraltı Kütüphanesi” ile birlikte Koray Sarıdoğan’ı konuk ediyor.
Gizem YılmazKitty the Bitchy’, ve Kütük Fanzin (Random Forest 2022)
Special Selections from Random Forest 2022
Nick Zedd ‘The Underground Film Bulletin’ (Random Forest 2022)
AID Zine 2016

The Brief Turkish Experience

In 2002, an exhibition by Altay Öktem with the title Genel Kültürden Kenar Kültüre: 101 Fanzin (From General Culture to Fringe Culture: 101 Zines) opened in the Kargart arts center in Kadıköy in Istanbul. Many unknown zines were exhibited. This project was later brought out in book form by İthaki Press under the same title. After that, a “zine workshop” was put together by Eren Barış and Selda Tuncer in issue 5 of Siyahi (Negro), with the participation of zines with varying concepts and from various provinces. In 2005, a zine market was put together in Ankara. A similar project was realized in Izmir. Art zines were also displayed in this zine show. From October 7 to 18, 2006, I. Düş Günleri (Dream Days 1) were held in Izmir by the Hayalbaz Art Association. In addition to various exhibitions, performances, and workshops, there was a small zine show. Zines like Benzin (Gasoline), Düzensiz (Messy), Fanzin Fetus, 99KÇ, Albemuth, Tesmeralsekdiz, Psişik Kedi (Psychic Cat), and Çamur (Mud) were included in the zine event put together by Rafet Arslan.


Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022

Horasan Atölye Ziyareti 2021
Mustafa Hoca’dan inciler, 2019

Kadıköy, 2022
Şaşkın bakkal, 2022
Yeldeğirmeni, Kadıköy, 2022
Suadiye, 2021
Taksim 2014
Özge Ürer’den şehrin kötü çocuklarına
Suadiye, 2021

Dans l’atelier de sérigraphie Big Baboli tenu par Zezeah et son compagnon.

Reportage

Les artistes underground turcs ont Istanbul au ventre

par Marie Klock, envoyée spéciale à Istanbul
publié le 23 avril 2023 / liberation

Face à une inflation galopante et un pouvoir répressif, nombre d’artistes ont préféré quitter la Turquie. Ceux qui restent ont vu leur situation encore aggravée par les séismes de début d’année, et fondent leurs derniers espoirs sur l’élection présidentielle du 14 mai.

Son crâne chauve happe à merveille la lumière du spot, sa voix théâtrale et puissante magnétise toute l’attention de la petite foule réunie à l’avant-dernier étage de l’immeuble Mısır, sis au centre d’Istanbul. Kübra porte un sobre tee-shirt rose, le même que quand on le rencontrait chez lui, plus tôt dans la journée. De la main droite, il brandit une sérigraphie, dans la gauche, il tient fermement une chaussure de sport. Son récitatif est savamment rythmé, ponctué de cris euphoriques quand une main se lève dans l’assemblée pour surenchérir. L’heureux acquéreur a droit à une ultime bourrasque vocale avant le «Satıyorum !» (adjugé !) qui clôt l’enchère, doublé d’un formidable coup de chaussure sur la table. Applaudissements. La vente est organisée par deux toutes jeunes structures stambouliotes, le collectif Siraen et le label XSM Recordings, en épilogue de plusieurs journées d’événements qui visent à récolter des fonds pour les victimes des tremblements de terre.

Nous sommes début mars, un mois tout juste après la série de séismes qui ont frappé le Sud-Ouest de la Turquie et la Syrie, causant plus de 50 000 morts et ravageant des villes entières – on parle de plus de 200 000 bâtiments à reconstruire rien qu’en Turquie –, pire catastrophe naturelle depuis un siècle dans un pays de la zone européenne. Le drame récent pèse lourd dans les esprits, d’autant qu’il survient dans un contexte d’inflation record – 84 % en un an – et de dépréciation galopante de la livre turque, qui a encore perdu 30 % de sa valeur en 2022. Ajoutez à cela les diverses restrictions qui jugulent graduellement toutes les libertés depuis le mouvement protestataire du parc Gezi, réprimé avec violence en 2013, complétez avec deux ans de Covid, et c’est à peine si vous oserez encore demander aux gens : comment ça va ?

Parmi le public des enchères, ce 15 mars, il y a notamment Zozo, DJ résidente et programmatrice du bar Tavern où mixent tous les jours des artistes invités. «Comment je me sens ? Pour être honnête : comme de la merde», confie-t-elle, la gueule de travers. Après le tremblement de terre, elle a cessé net d’organiser des événements musicaux, «par solidarité, pour participer au deuil». Elle venait alors tout juste de se remettre d’un sérieux burn-out ; depuis le début de la guerre en Ukraine, elle a vu déferler à Istanbul des artistes russes qui ont choisi de quitter leur pays.

Parmi eux, beaucoup de DJ qui la sollicitent pour venir mixer au bar. Elle se sent dépassée, ne peut pas accepter tout le monde mais doit bien répondre à tous les messages qu’on lui envoie, faire preuve de compréhension, dialoguer, accueillir la douleur… Elle ironise : «Je me sentais plus comme une psy dans un camp de réfugiés que comme une programmatrice musicale. Je n’ai pas été formée à ça.» Depuis son craquage en décembre, elle apprend à fixer certaines limites.

«Beaucoup d’artistes ont dû partir»

Depuis Paris, où elle a fui en 2007 après la prise de contrôle par des proches du pouvoir du journal qui l’employait, la dessinatrice Ramize Erer parle d’une «tristesse qui a couvert le pays». Elle a créé il y a douze ans un mensuel satirique entièrement réalisé par des femmes, Bayan Yanı, mais s’inquiète de ce que «beaucoup de dessinateurs et artistes ont dû partir pour des raisons politiques».

L’illustratrice Zezeah est, elle, toujours là. En 2011, cette trentenaire tatouée et son compagnon ont fondé l’atelier de sérigraphie Big Baboli et sont très investis dans la scène metal locale, qu’ils soutiennent en pratiquant des tarifs modiques pour les petits groupes qui leur commandent affiches ou flyers. Mais elle dit souffrir de l’«instabilité émotionnelle» du pays et de difficultés financières de plus en plus grandes qui «affectent sérieusement leur enthousiasme».

Elle constate avec lucidité : «On conjure le désespoir en créant encore et encore, mais le nombre de personnes qui consomment nos créations dans notre propre pays décroît sans arrêt. On a dû ouvrir une boutique en ligne Etsy pour vendre à l’étranger.»

Qui s’offre des sérigraphies quand le salaire minimum, bien que rehaussé à 8500 livres (environ 400 euros) en janvier, reste largement insuffisant pour se loger à Istanbul ? Derrière les quelques belles vitrines qu’offrent des événements médiatisés comme la Biennale d’art contemporain, les scènes musicales et artistiques dites underground tirent sérieusement la langue.

«Donner de l’espoir»

Quand on s’interroge sur les labels indépendants du coin auprès du disquaire Deform, il est un peu désolé – il y a bien tel petit label de K7 basé à Izmir, Vaykorus Tapes, tel autre, Tektosag, mais il a mis la clé sous la porte il y a deux ans… Deform est l’un des seuls magasins de disques indépendants à subsister côté européen, dans les abords ultra-touristiques de la rue Istiklal, chanceux de ne jamais avoir subi aucune augmentation de loyer en vingt ans grâce à une propriétaire bienveillante. Le truculent Kübra, qui habite un deux-pièces dans le quartier pas spécialement branché de Kurtuluş, énumère en comptant furieusement sur ses doigts : «Je vis ici depuis un an et j’ai vécu deux salves d’augmentation. A la base, je payais 3500 livres [170 euros] par mois. Puis c’est passé à 7000 [340 euros]. Maintenant, ils exigent 12000 [575 euros] – mais je m’y oppose !»

Comment s’en sortent ces artistes ? Beaucoup font le choix de partir, ceux qui restent cumulent souvent plusieurs petites sources de revenus, travaillent sans compter leurs heures et sont passés maîtres dans l’art du bricolage et de la jonglerie. Erman Akçay, tenancier d’un blog «qui ne [lui] rapportera jamais rien mais aspire à donner de l’espoir» sur l’underground d’ici et d’ailleurs, s’en sort en vivant toujours chez ses parents – ce brillant dessinateur nous montre une impressionnante série de fœtus malformés, sous le regard désolé de sa maman qui apporte le thé, mais c’est par diverses missions de graphisme qu’il gagne à peu près sa vie.

La chaussure avec laquelle le commissaire-priseur improvisé tapait sur la table a été offerte par Nike à une artiste dans le cadre d’un événement sponsorisé, l’artiste a donné sa paire de chaussures au collectif Siraen, Siraen a pu la revendre, en même temps que les œuvres. Bout de ficelle après bout de ficelle, la série d’événements a permis de récolter 56000 livres, soit près de 2700 euros reversés à trois associations. ♦


Kadıköy 2021

Varteres Durise – Absence (Live)

Engin Saatçılar & Serdar Asker (Radical Noise), ICAF 2021

Suadiye 2021
Suadiye 2021

Ünlü grafitti sanatçısı Turbo’nun bu bölümde konuğu Sulukuleli Tahribad-ı İsyan grubu oldu.

Feneryolu, 2022
Erenköy 2021
Erenköy 2021
Suadiye, 2023

The Little Match Girl – Kibritçi Kız (2004)

Kop-Art (Cop Art or Break Behind)

Began its print life in October 2006 as photocopies by Gamze Fidan, Cansu Aybar, and Zeynep Turuthan. Comes out irregularly. A “street couture” zine that has adopted collage as its mode of expression. A zine platform that brings independent visions to its audience with street art, critical media readings, alternative culture products, and surprise guests/topics.

KOP-ART


Feneryolu, 2022

Cyberpunk Kurguya Giriş

Rafet Arslan

Cyberpunk 1980’lerin başında edebiyat, müzik, sinema, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarında kendini göstermiş bilimkurgu sanatının bir alt türüdür. Gerek edebi çalışmaları gerekse de kuramvari yazılarıyla akımın önde gelen figürlerinden olan Bruce Sterling cyberpunk’ı bilimkurgunun sokağa inmiş hali olarak özetlemiştir.

Cyberpunk ile bilimkurgu yaşama döndüyse, peki öncesinde neredeydi?

Bilimkurgu, post-apokaliptik senaryolarda yıkım sonrası hayatta kalma uğraşında, 1977’de Star Wars filmi ile yine alevlenen uzay operalarında, hard science fiction olarak adlandırılan türün ağır bilimsel detaylarında kaybolmuştu.

Katı mühendis bilimselliği, uzak gezegen ve geleceklerde süren maceralar ve kıyamet sonrası temaları 1970’lerin sonlarına geldiklerinde genç bilimkurgu fanlarını artık kesmiyordu. Tekrar eden, kalıplaşmış temalardan sıkılmışlardı, iş başa düşüyordu. Onlar Nazım’ın o güzel şiirinde dediği gibi “şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyor”lardı. Ard arda fanzinler çıkardılar, kendileri gibi düşünenlerle bilimkurgu grupları kurdular, dağınıkta olsa örgütlendiler.

Bu gençler punk, post-punk, new wave ve endüstriyel müzik dinleyen sahnelerden geliyorlardı ve punk’ın “kendin yap/D.I.Y” etiği ile büyümüş çocuklardı. Hâkim söyleme karşı manifestosal bir karşı çıkış geliştirdilerse de belli yazınsal ve düşünsel kökler ile bağlar kurdular. Geniş bir esin sahaları oldu: J.G. Ballard, William S. Burroughs, Timothy Leary, Yargıç Dred’in yaratıcısı John Wagner, bilgisayar korsanları, pop sanat, sibernetik üzerine çalışmış bilim adamları, Jean Baudrillard…

Onlar televizyonun, radyonun, atom bombasının değil; kişisel bilgisayarların ve bilgisayar oyunlarının içine büyümüş bir kuşaktılar. Cyberpunk’ın en önemli yazarı William Gibson “sokak, nesneler için kendi kullanım alanlarını bulur” demişti. Cyberpunk’lar da yüksek teknoloji ve kaotik kent hayatının iç içe geçtiği Vancouver, Seattle, Tokyo gibi kentlerde ard arda pörtlediler.

Terim ilk yazar Bruce Bethke’nin öyküsünde geçti ve bilimkurgu editörü Gardner Dozois tarafından yaygınlaştırıldı. Akımın en önemli manifestosu sayılan William Gibson’un romanı Neuromancer 1984 yılında yayınlandı, artık mevzu totaliter devler ve atomize olmuş birey değildi; kurallar yeniden yazılıyordu. Yeni Romantikler genelde synthesizer kullanımını merkeze alan ve entelektüel kökler arayan bir çeşit punk sonrası müzik ve moda oluşumuydu. Duran Duran, Simple Minds ve Eurythmics bu kuşağın önde gelen müzisyenleri olmuşlardı. Punk sonrası glam rock androjen görünümüne ve romantizm akımına bağlanıyorlardı. Öncülleri olarak yıldız adam David Bowie vardı.

Neuromancer ile gelişkin teknoloji, çürümüş kent, yapay zeka, küresel mafya hakimiyeti, varoluşçuları anımsatan melankolik karakterler, insan ve makine arasında geçişkenlikler, dev şirketlerin av sahasında yedek parçaya dönen insan gibi türün abc’si olacak temalar bu romanda belirginleşiyordu. Sinema alanında işaret fişeği iki yıl önce Ridley Scott’ın Blade Runner filmiyle yakılmıştı. Film Amerikalı usta bilimurgu yazarı Philip K. Dick ‘Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?’ romanından biraz serbestçe uyarlanmıştı.

P.K. Dick; başta Ubik, Karanlığı Taramak, Çığırından Çıkan Zaman gibi yapıtlarıyla öncül cyberpunk imgeler yaratmış olsa bile 1974 yılında geçirdiği mistik deneyim sonucu teolojiye yönelmesiyle genç bilimkurgu kitlesine biraz yabancılaşmıştı. Ama film genç cyberpunk kuşağının hayalindeki dünyanın ilk görsel tezahürü şeklindeydi. Epik görselliği, yüksek kalite sanat yönetimi ve Vangelis’in başarılı film müziğiyle unutulmazlar arasına giriyordu. İnsandan daha insan ve insanın insanlığını sorgulatan replicant’lar cyberpunk kuşağının ufkunu genişletti.

P. K. Dick bilimkurgudaki geleneksel eğilimlere baş kaldıran “new wave/yeni dalga” bilimkurgu ekolünün önde gelen Amerikan yazarlarındandı. Fakat new wave İngiliz icadıydı, New Worlds adlı bilimkurgu dergisinin etrafında toplanmış yazarlar tarafından yaratılmıştı. Derginin editörü Moorcock 1963’te şöyle yazmıştı: “Birçok bilim kurguda eksik olan şeylere hızlıca bir göz atalım. Kısaca bunlar genel olarak özlediğim niteliklerden bazıları- tutku, incelik, ironi, özgün karakterizasyon, özgünlük ve iyi bir üslup, insani olaylara katılım duygusu, renk, yoğunluk, derinlik ve genel olarak yazarın gerçek duygusu” demişti. Bilimkurguya hâkim olan teknoloji fetişizmi ve uzak gezegenlerde maceralar arayan kurgulara karşıydı. Moorcock yanında Brian Aldiss, J.G. Ballard ve Amerikalı yazar Thomas Disch’i almıştı. Deneysel ve avangard metinlere öncelik veriliyordu ve 60’lar özgür ortamı, Vietnam Savaşı, uyuşturucular, teknolojinin evlere inmesi, cinsellik öne çıkan konular arasındaydı. Aldiss bilimkurguya rock’n roll ritmini kazandırmaktan bahsediyordu; bu ton 70’lerde punk’a evrilecekti.

Cyberpunk’lar için en büyüleyici ve ilham kaynağı yazar J.G. Ballard idi. Gibson onun gibi tek cümle yazmak için günlerce uğraştığından bahseder. Sterling ise aramızda kim daha Ballardvari diye yarışıyorduk diye bu esinlenmenin altını çizer. Ballard bir düşünür, bir sanatçı ve şairdi. Bilimkurgu ile sürrealizm arasındaki özgün sentezinden içuzayşimdiki gelecek gibi kavramlar türetmişti. Üslupçu bir yazardı ve özellikle kısa hikayeleri olağanüstüydü. Ballard’ın önce fasiküller olarak sunulup, 1970 ‘de kitaplaşan Vahşet Sergisi kitabı punk’ların aradığı sihirli şok imgesini vaat ediyordu.

Ballard yanında cyberpunk kuşağını etkisi altına alan diğer bir İngiliz yazar ise John Brunner’dı. İlk başlarda uzay operası olarak başlayan kariyeri 1968 yılında bambaşka bir yöne evrildi. William S. Burroughs’un cut-up kolaj tekniği, Dos Passos etkisinde deneysel yazım tekniklerini deneyerek kendine has bir tarz yarattı. Stand on Zanzibar, The Jadded Orbit, Koyunlar Hep Yukarı Bakar bu dönemin eserleriydi. Yazarın 1975 tarihli romanı Şok Dalgası Süvarisi ise cyberpunk’ların büyük ilham kaynaklarından biri oldu. Bu romanda kullandığı worm/solucan terimi bilgisayar literatürüne girdi ve ayrıca hacker’ları ilk tasvir edenlerdi.

Yeni Dalga bilimkurgu Amerika da özellikle Harlan Ellison’un editörlüğü yaptığı Dangerous Visions (1967) antolojisi ile fark yaratmıştı. Bu antolojideki otuz üç öykü, Ursula K. Le Guin’den Philip K. Dick’e dönemin bir çeşit ruhu özetleniyordu. Le Guin ilerleyen yıllarda bu antolojinin kıyameti kader gibi gören, karamsar ruh halini eleştirecekti. Antolojide Amerikalı yazarların içinde bir de J.G. Ballard öyküsü bulunuyordu.

Yeni Dalga, savaş sonrası kuşağın umutlarını, çekincelerini, korkularını ve umutları somutlaştırıyordu. Fakat 70’lere geldiğinde zaman değişmişti; kimse babası gibi giyinmek istemiyor, onun dinlediği müziklerden uzak duruyordu. 70’ler ekonomik kriz, 68 yenilgisi, Vietnam savaşının son bulması, kompüterlerin hayata girme sürecinin başlangıcı, yeniden körüklenen soğuk savaş atmosferiyle ilerliyordu. Döneme damgasını vuran nihilizmdi. Fakat bu sefer gençler varoluşçular gibi acı çekmek, eğlenmek istiyorlardı. Hatta isyanı bir eğlenceye dönüştürmek. Bu noktada punk hareketi sitüasyonist devrimcilerin bazı tavırlarını ödünç aldı.

Sex Pistols’un Tanrı Kraliçeyi Korusun çığlığı yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu. Ve peşi sıra kalabalık kentlerin varoşlarından cyberpunk’lar gelecekti.


Rıhtım 2023

“Devrim Sürünerek Gelecek!”


José Parlá: Brothers Back to Back ‘Union of the Senses’

José Parlá / Portrait by Rey Parlá

THERE’S AN ENERGY THAT EXISTS INSIDE JOSE PARLA BOTH CAPTIVATING AND INVITING. IT’S EVIDENT IN HIS EVERYDAY MANNER AS HE MEETS AND GREETS THE NEIGHBORHOOD PEEPS. AND IT’S METICULOUSLY SPLATTERED ACROSS HIS PAINTINGS WITH A HAND STYLE SO TIGHT IT’LL SNAP A CALLIGRAPHER’S QUILL.

It’s an energy that developed in the streets of Miami in the 1980s when hip-hop was also captivating and inviting. Now this energy’s internalized and thankfully materialized in Jose’s artwork as an elevated sense of an era both still here and long gone. If you were to succeed in deciphering the geography of his work, you would unleash a maze of memories linked to a Spanish-speaking kid growing up in Miami, running the name Ease across its walls, and dedicating his craft to bringing the outside in.—Joey Garfield

Interview by Joey Garfield / Portrait by Rey Parlá, Juxtapoz Dec. 09 / Video additional by IST’74

Joey Garfield: First off, tell me about your new show, Reading through Seeing.

José Parlá: That’s the title of my latest exhibition that took place in May in Hong Kong at the Ooi Botos Gallery in the Wan Chai district. The new paintings use calligraphic words to carry the meaning hidden within the gestural components in my work. The tangled words aren’t easily understood, even legible, most of the time. With the concept of Reading through Seeing I’m inviting the viewer to read the works through feeling, a different type of seeing, rather than just reading something literally.

I get what you’re saying. On a literal level reading is done through seeing, but personally as someone who’s a more visual learner, I feel I would have done much better in school if there was an emphasis on seeing more than reading.

We assume that all reading is done by following and interpreting the words in front of us, but in the language of visual arts the rules change, especially when a vernacular semi-abstract language is what we’re looking at.

It’s like looking at art by reading between the lines. I remember in art school my professor said that there’s a higher percentage of art students, more than business students for example, who are more likely to fail math classes like algebra and calculus because artists think geometrically.

José Parlá ‘Dance Dance Dance’ 2008

“Looking back I feel we did everything right by doing it wrong.”

Aha! That makes perfect sense. Geometry was the class I sucked at the least. When you were a kid were you a good student, what was hard for you? The academics or the hallways?

I was a good student when I wasn’t breaking rules, but I enjoyed breaking rules so much that I spent a lot of time hanging out in the hallways. Looking back I feel we did everything right by doing it wrong.

Oooh. I got to write that one down. When did you come here trom Puerto Rico?

My family moved to Miami from Puerto Rico in 1983.

Why has your work been described as being abstract novels?

In my paintings I write about subjects that have meaning from my own life. Like one of my pieces, Brothers Back to Back, is about my brother and I growing up in the 80s in the cily of Miami.

José Parlá ‘Brothers Back to Back’ 2006

Break down a painting like Brothers Back to Back.

I made Brothers Back to Back in 2006 and it took me a few months to make it. After a year of recollecting stones and experiences about the times that were most influential to me and my brother for making art, I decided to write or paint the piece like I’m writing in a diary. From left to right I began to write in a chronological manner the memories of growing up in Miami.

The words and sentences are layered over and over in order to privatize the words written similar to how a diary is pnvate of one’s thoughts. I think the painting has this intimacy in its locked, interwoven palimpsest of stories.

There are stories in it from how we got started doing art to how many times we came close to death.

My brother and I have been making art since we were kids, and while I painted Rey Parlá took photos of everything around us. We formed a lot of ideas together that come from good times and hard times alike. One day a gang from around my area surrounded our small crew while we were hanging out at their park drawing In our black books. When we looked up, we saw they had weapons.

It was at least 30 people, and one guy was ready lo jump us when his leader said, “Stop, these guys are artists.” From that point on the gang allowed us to use their park to do our art, as long as we didn’t bring any other gangs around.

They even offered us protection in exchange for art, like painting denim jackets or their girlfriend’s names or whatever. So there are stories like that in the painting, and also a story about me getting shot one night…

José Parlá ‘Black Out of Moving Syntax’

Huh?

There’s a story about police dogs attacking me. and the whole painting I made while playing a loop of a soundtrack I compiled of the music I grew up with.

Wait, Jose—wait—pause. You got shot? Who’d That’s a brother back to back, shoot you?

When I was 15 years old, one night my parents were going to a wedding and asked my brother and me to stay home. “Don’t go out,” they said, but did we listen? Hell no! Tuff Cew from Philly was playing a concert that night and we couldn’t miss that.

Actually, I never found out who did it, but I’m sure the people I caught a bullet from weren’t aiming at me. I was coming out of the concert that night and there was already chaos in the parking lot of the Hot Wheels Roller Skating center and things got out of control; fights, broken windows, people running, and the next thing I know my shoe looked like it exploded!

Where did you get shot?

In my foot.

That’s a low bullet path.

Yeah, well, I was running. I didn’t realize I was shot until I got far enough away to stop running so fast. Then they put me in a car, my brother put his Adidas jacket around me, and we went to the hospital. I remember telling him, “Yo, you’re going to ruin the jacket.” because I was bleeding everywhere.

That’s a brother back to back.

Yeah. That’s one of many episodes in the Parlá brothers story; it’s layers of stories for years.

Some aren’t so dramatic, some are about chilling, but sometimes I focus on the really cazy ones that stand out more in my mind.


The third pick of ’74SHORTS is ONE: Union of the Senses by JOSÉ PARLÁ.

ONE: Union of the Senses, a powerful and timely short experimental documentary film about painting with the same title: ONE: Union of the Senses by Cuban American artist José Parlá.

The film is inspired by Parlá’s centerpiece mural that now spans a staggering 27 meters in length and 4 meters high at the World Trade Center. Starring the people of New York as well as the painter himself, the film was screened at the 6th Annual Istanbul International Arts & Culture Festival (IST. Festival).

The film documents the painter’s gestures, ideas of unity, and creative process on location in his studio, as well as the artist traversing the city of New York and on-site, as he adds the final touches before concluding the painting’s installation.

This documentary evokes a combination of memories, history and a sense of place, yet looks towards the future by celebrating the diversity of the five boroughs of New York. Parlá states that it is his personal love letter to the city where he uses the full spectral abilities of the lens to view the daily life of New Yorkers, their resilience, and the strength to constantly create new meanings for the future.


José Parlá ‘Miami Can-Do, Hustle and Flow’, 2008

It’s great you can remember stuff so vividly with dates and being able to look back and document visually. Is that what you mean by segmented realities?

One ot my shows m 1999 in Atlanta, Georgia, was titled An Experimental Introduction to a Segmented Reality. The name comes trom a Super 8 experimental film my brother Rey made in 1991.

I later made Segmented Realities a concept tor my paintings. I would photograph walls and use the viewfinder to crop a section ot wall.

From those photos I’d make paintings. Not photorealist replications, but just use them as inspirations. By framing a part of the wall you can see that the image goes way beyond the frame. My paintings don’t only exist within the rectangle or square of the frame, the composition goes beyond that.

So it keeps going and going?

It’s saying it’s part of something much larger. It isn’t confined. Each story’s connected to another. Some are mine; some are the world’s stories that I’m experiencing.

I know you like to use corroding material and actual pieces of walls, but are you using it as reference only or using it actually in your work?

Both. I’m looking at a pile of posters right now that I’ve been collecting over Ihe years. Some of it ends up reused onto my painting after I manipulate it and some I keep as I find them and frame them as ready-mades. I once collected a bunch of tiles I found in the Canal Street subway station in Chinatown and brought all those tiles back to the studio and made a huge installation to exhibit along with Italian artist Mlmmo Rotella (RIP).

What’s a corroded element that you like to recreate? Like say rust?

Rust or the color of rust? I’ll paint it with acrylic or oils and mixed media. A lot of the sluff I recreate I didn’t learn from art school or any other artist or anything. I’ve been panting for a long time so I’m familiar with all kinds of materials from just being around paint. You can play around a lot to get the colors of rust in many different ways, as well as textures to make colors work together in ways I could never imagine.

At the end of the day what I’m doing is painting what may look like weather damage or deterioration by using paint, sometimes using elements of real pieces from walls that also carry the maamng of its location. As in a painting I made in 1999 titled Pell Street.


José Parlá – ISTHMUS: Gestures Connecting Two Lands

A mini-documentary on the renowned Cuban-American artist José Parlá’s residency at ISTANBUL’74, which has culminated in his first-ever exhibition in Turkey, inspired by the word “ISTHMUS,” and consisting of a new body of works on paper, paintings, sculptures and ceramics that pay homage to a culture of masterful calligraphers in world history.


I wanted to give some attention to the scribe part or calligraphy style, that’s the flavor. Well, it’s all flavor, but it’s a very unique part of the painting.

I tell stories with my calligraphy style and sometimes I’m working with stream of consciousness metamorphosis. It’s a sort of a loose abstract poetic line, sometimes musical and lyrical as I paint with very loud music around me. I’m using the linear form of writing and the emotion of the story as a gesture that carries meaning inside of a painting that can be viewed as abstract or hyperreal; either way it’s up to the viewer. It’s an element of what happens. You know when you write your signature, sign a check, or a letter? Within the penmanship is a lot of personality and attitude. You know psychologists try to analyze a signature and can tell if you feel proud, sad. or schizophrenic.

What would people say of you?

I don’t know. I change up the style depending on the mood I’m in. I paint in every kind of mood I’m in because I feel each must be recorded. The signature as gesture is what gives it the flavor that you were just talking about. Whether you are a photographer or a sculptor, a painter or a filmmaker like yourself, your life experience will give the particular signature ot the slyle to your body of work.

José Parlá ‘Note Two Zero Two’, 2008

Since this is The Barnstormer Issue, how was your experience with the crew painting collaboratively?

Painting collaboratively for me started way before the Barnstormers because writers collaborate. You go out with, like, four or five guys. One guy is a lookout, you may be standing on one guy’s shoulders, and he’s filling in the bottom while you’re filling up the top. You collaborate in sketchbooks, etc. Collaborating has been a part of my artwork from the beginning of becoming an artist.

The first time I met the Barnstormers was at the Smack Mellon space in DUMBO, Brooklyn. Wo Condition is Permanent was being filmed. David Ellis was there with Mike Ming. Che Jen, Rostarr, and a few people. I walked in with Chris Mendoza while we were pushing my old bike with a flat tire. They invited us to paint, and the next day we were in there as part ot the project. It was the year 2001 and it was an incredible time. This was just before 9/11. It was prophetic somehow. Everyone was making great stuff on that project from Jest, Steven Powers to Faile and many more.

The collaboration was only just starting at that point in a heavy way. We made trips together from New York to Puerto Rico to Los Angeles and Japan.


Esteemed artist José Parlá and Next Academy founder Levent Erden in a informative and dynamic discussion on Parlá’s practice and the new body of work presented at ISTHMUS, at ISTANBUL’74.

Parlá and Erden discussed everything from the beginnings of the artist’s practice with the writing crews of Miami and his multi-layered approach involving a dialogue with the cities and urban spaces he works in, to being inspired by calligraphy and various scripts, symbols and glyphs as well as dance and music.


I think the first time we officialy met was working on that wall up in Binghamton, New York.

I had jusl gotten back from Japan and flew like 14 hours. I got home and jumped on the bus with the rest of the guys. The work had already started so I painted a little bit. but chose to hangout more and sleep under a tree. A lot of people were pretty drunk and getting crazier every minute. That was an insane trip! Good meeting you, man.

What’s up with you now and what are you looking forward to?

These days I’m working harder than ever. Things are very busy so I’m painting everyday to prepare a solo show at London’s Elms Lesters Painting Rooms for 2010. I’m happy to be experimenting with sculpture and ceramics like The Japanese Bizen-yaki or making thirteenth century English slipware. I’m having fun with my colors, the paintings are changing and growing the more I travel to places like Tibet or Colombia, which really inspire changes in my painting process.

Coming up in the next few months I’m part of a group show during Art Basel with OHWOW Gallery in Miami. I’m also taking part in the Stages exhibition in New York wilh the Lance Armstrong’s LIVESTRONG Foundaton and Nike to fight cancer. That’s happening at Deitch Projects in Soho, and also with OHWOW at a downtown Miami location.

The New Grand Tour exhibition, which I was a part of in Hong Kong and Beijing, is also coming to NY this summer at the Bryce Wolkowitz Gallery in Chelsea. The show will feature Deanne Cheuk, Rey Parlá, Davi Russo, Suitman, Rostarr, and myself.

For more information about Jose Parlá, contact Joseparla.com / Juxtapoz


Screening of JR’s and Jose Parla’s collaborative film ‘Wrinkles of the City’, discussion of the elements that make up the movie, and Q&A.

istanbul74.com

instagram: istanbul74_


Görünmeyeni Resmetmek: Hazal Döleneken

Hazal Döleneken on stage at Zorlu Psm, İstanbul, 2023

Hem enstrüman hem kompozisyon anlamında kendini keşfe çıkmış bir müzisyen Hazal. Geçtiğimiz 16. İstanbul Bienali’nde sahnelediği ışık-ses enstalasyonuyla sadece müzikle değil sanatın pek çok alanında etkin olduğunu ispatladı.

Deniz Ülkütekin‘in Cumhuriyet Gazetesi için 2019 yılında sanatçıyla yaptığı söyleşiden:

  • Bize kendini kısaca tanıtabilir misin?

Ailem müzik ve sanatla ilgili insanlardı. Yedi yaşımdayken çocuk korosundaydım. Konserlerde sololar söylerdim. Carmen Operası’nda sözleşmeli sanatçı olarak iki sene opera temsillerinde çalıştım. Ortaokulda 9 Eylül Devlet Konservatuarı’nda piyano kursiyeri oldum ve aynı konservatuarın trombon bölümünde liseden mezun oldum. 2010’da Amsterdam Konservatuvarı ve Lahey Kraliyet Konservatuarı’nda trombon bölümlerinde okudum. Bu dönemde caz ve yeni müzik yaklaşımları üzerine çok şey öğrendim ve heyecanlandım. Aynı dönemde beste yapmaya başladım.

Hazal Döleneken on stage w/ Cava Grande at Zorlu Psm, İstanbul, 2023

Hazal Döleneken (photo by zep_offline) 2023

Hazal Döleneken

Magic Itself

Hazal Döleneken was born in Turkey, 1991. Hazal studied High school’s Degree in classical trombone in Dokuz Eylül Conservatory and Bachelor’s degree in Conservatory of Amsterdam and Royal Conservatory of The Hague with Peter Saunders and Raymond Munnecom. She is currently studying composition, production and performance at Bilgi University Music Department where she’s a Full Scholarship.

She’s made several installations that collaborated with Digital Experience Collective and has exhibited them at several museum and galleries including the PortIzmir Triennial (2013), Amber Technology and Art Festival (2014), Contemporary İstanbul (2015), and her own compositions are performed at .Lup, MultiAid Fest, Youth Composition Fest, (2016 İstanbul), 5th Electroacoustic and Contemporary Festival at ‘Conservatorio Di Musica’ (Italy 2015)

The movie that she composed the music ‘Flying to Deep’ which won the ‘Honorable Mention’ at the ‘International Photography Awards’ , United States and ‘ Is Black’s Mourning Blue’ won ‘Incentive Mention’ in Berlin Fashion Film Festival. 

She give concerts with with several important musicians, bands and orchestra, such as Koninklijk Orchestra and ensembles, Tolga Tüzün, Şenol Küçükyıldırım ‘scape album’ , improvisation bands.

She is currently working on her own music, improvising with trombone and vocal, composing acoustic, electroacoustic pieces and making installations for multidisciplinary projects by using Max Msp. She is currently member of Digital Experience Collective of Art (new media art collective) and Sonospheria: the acoustic ecology project where she makes a projects based on bio art.

hazal <

Hazal Döleneken

Recorded on 9th March 2019

Müzikal yolculuğuna şu sıralar Cava Grande ile devam eden Döleneken, solo albüm hazırlığında.

  • Hollanda’dan geri dönünce ne yaptın?

Hayatımı değiştirme kararı aldım. Klasik trombon okumayı bıraktım. Bilgi Üniversitesi müzik bölümüne birincilikle kabul edildim. Enstrümantasyon, performans ve prodüksiyon üzerine eğitim aldım. 2017’de MIAM bestecilik bölümüne burslu kabul edildim, yüksek lisansımı bitirmek üzereyim.

  • Cava Grande ile İstanbul Caz Festivali’nde sahne aldınız. Gruptan ve gruba nasıl dahil olduğundan söz eder misin?

Tan Tunçağ benim Portecho zamanlarından beri severek takip ettiğim bir müzisyen. Bir gün “Cava Grande’de trombon ve synth çalmak ister misin?” diye sordu. Ben çok heyecanlandım ve kabul ettim. İlk konserlerimizden biri Tan, ben ve Yağız Nevzat İpek ile beraber çaldığımız, görselleri Miray Kurtuluş’un yaptığı Sonar Festivali’ydi ve harika geçti. O zamandan beri de beraber çalmaya devam ediyoruz. Cava Grande elektronik müzik projesi olmasının yanında, akustik enstrümanları ve uçucu melankolik yapısıyla etkileyici bir proje. Özellikle bu seneki caz festivali harikaydı.

Görüntü ve sesler 2/11/18 tarihli Salon İKSV konserinde kaydedilmiştir.
  • Aynı zamanda Brek isimli bir grupta da yer alıyorsun…

Brek bestelerin Berk Sivrikaya‘ya ait olduğu solo bir proje. Brek kendi karanlığı ve aydınlığıyla dalga geçmeyi becerebilen synth ağırlıklı bir müzik. Grupta, Deniz Braderin, Yağız Nevzat İpek ve Dehan Kılınçarslan ile beraber çalıyoruz. Hepsi, birlikte müzik yapmaktan heyecan duyduğum çok yakın yakın arkadaşlarım, suç ortaklarım.


“Natura” exhibited by at the -MSGSÜ Istanbul Painting and Sculpture Museum on September 28, Saturday at the 16th Istanbul Biennial “Seventh Continent”

“Kendi dili dışındaki tüm dillere yabancılaşan, doğanın dilini unutan insanlara, doğanın dilinin bir tercümesini sunan bu performans, aynı za­manda anneannelerimizin bitkilerin kendilerini dinlediği, onlarla konuştuğu yönündeki mitlerini de bir anda gerçek bir zemine taşıyordu.”

“Dadans’ın su temelli performansları ve sanatçı Serkan Tarcan’ın Kanal İstanbul rotasında baş­lattığı İki Deniz Arası çalışması kapsamında başlayan yürüyüş hareketi gibi pek çok payla­şım oldu. Su programının son konuğu ise genç bir besteci ve yeni medya sanatçısı olan Hazal Döleneken idi.

Döleneken, Natura isimli performansına bir ma­sanın üzerine yerleştirilmiş, herkesin evinde ba­kabileceği birkaç saksı bitkisini sulayarak baş­ladı. Arkasında bulunan ekranda gördüğümüz dijital renk oyunları başlangıçta hiçbir şey ifade etmezken, yavaş yavaş başlayan höpürtü ses­leri dikkatleri üzerine çekti. Sanatçı saksıların içine yerleştirdiği minik ses kayıt cihazları yar­dımıyla saksı bitkilerinin suya kavuştukları anın sesini izleyici ile buluşturuyordu Her biri farklı bir ses veren bitkiler, ses vermeye başladıkları anda adeta can kazanıyorlardı. Doğanın bir par­çası olduğunu endüstrileşmeden beri unutan, doğayı karşı bir kutupta algılayarak onunla bir kavga içinde olan modern insanın, ancak kendi varlığını ve canlılığını tanıdığı gerçeğine bir ce­vap gibi olan performans, şimdi izleyiciyi saksı bitkilerinin sesi yardımıyla, bitkilerin canlılıkları­na ikna ediyordu.

Kendi dili dışındaki tüm dillere yabancılaşan, doğanın dilini unutan insanlara, doğanın dilinin bir tercümesini sunan bu performans, aynı za­manda anneannelerimizin bitkilerin kendilerini dinlediği, onlarla konuştuğu yönündeki mitlerini de bir anda gerçek bir zemine taşıyordu. Sanat­çı, Natura’da doğayla bütün bağı kopmuş, yeşi­li ancak kent peyzajlarında dekoratif bir unsur olarak gören kent sakinleri ile, evlerinde biraz yeşil ihtiyacıyla bakmaya başladıkları ev bitki­lerinin canlılığı üzerinden ve yaşamın başladığı yer olan su aracılığıyla bağlantı kuruyor. Bitki­lerin suya kavuştukları an çıkardıkları sesleri, elektronik müziğe entegre ettiği performansını ise insan ve insan dışını şiirsel bir anlatımla bir araya getirdiği bir müzik kolajıyla (mix) sona erdiriyordu.

Kaynak: Görünüm 2021, Hazal Aksoy, Kocaeli Üniversitesi GSF Dergisi #10


  • Trombon, klavye ve synth gibi enstrümanlara ses veriyorsun, ayrıca vokal de yapıyorsun. Profesyonel olarak müziğin bu kadar çeşitli alanlarında yer almanın sebebi nedir?

Müziğe, sanat disiplinlerine, hatta geri kalan bütün disiplinlere bütüncül bir yerden bakmayı, aralarındaki doğal ilişkiyi keşfetmeyi seviyorum. Daha çok profesyonel olmak ve önüne koyulan notayı en iyi şekilde çalmak ile ilgili kişisel bir derdim vardı. Ben en iyi olmak değil, kendim gibi olmayı ve yaratıcı olabileceğim alanlar yaratmayı arıyordum. Özgürce hareket etmek için çocuk gibi basit yaklaşmak gerekiyor, bir taraftan enstrümanına hakim olmak için binlerce şey okuyup kendini teknik anlamda geliştiriyorsun. Hata yapmaya cesaret edip, emek verip, denize bıraktığın her şey bir gün karşına balıklar, sualtı ağaçları gibi türlü türlü güzellikler, fırsatlar olarak çıkıveriyor. Ektiklerimi biçiyorum sanırım.

The Belt: Pluton’ a Ağıt; Pluton’un sürekli sınıf değiştirmesine ve gezegenlikten çıkarılmasına tepki olarak ortaya çıkmış görsel ve işitsel bir performanstır. Uzay boşluğunda başlayıp giderek içselleşerek iç dünyamızda sonlanır. Bu sırada Pluton bizden çok uzakta hala dönmektedir.
  • Yeni medya içerikli, interaktif yerleştirmelerle, ulusal ve uluslararası sanat organizasyonlarında yer aldın. Bu çalışmalarından da bahseder misin?

Yeni medya adı gibi yeni; bilimin, rakamların, hayal gücünün, teknolojinin, metafiziğin, sanatın ve insan faktörünün bir arada olduğu bir alan.

DECOL sanat kooperatifini; Ahmet Said Kaplan, Cihan Çankaya ve Mert Uzbaşlı ile beraber kurduk. Digilogue’un düzenlediği Alt City İstanbul Residency’e kabul edildim… Şimdi Talin Büyükkürkciyan ve Tolga Tüzün ile doğaçlama bir performans hazırlıyoruz.

HARAKA by Hazal Döleneken Hakan Gündüz Heterotopia Exhibition Contemporary İstanbul 2017
  • Şu sıralar solo bir albüm hazırlığındasın. Bizleri nasıl bir albüm bekliyor?

Evet, kendimi bildim bileli hayalini kurduğum şey kendi oyunumu yaratmaktı. 2009 yılında bir albüm kapağı çizdim. Bir sürü şey biriktirdim. Disiplinlerarası, bir taraftan hayatta etkilendiğim müzikler kadar basit, öte yandan denemekten korkmayacağım kadar cesur, hiçbir şey olmak zorunda olmayan, dönüşebilen bir yer arıyorum. Elektronikleri ve akustik enstrümanları içeren; benim vokal yapıyor ve muhtemelen bazı enstrümanlar çalıyor olduğum bir proje olacak.

  • Bu sene İstanbul Bienali’nde de bir işin yer alacak değil mi?

Benim için çok heyecanlı bir olay, İstanbul Bienali “Bir Buçuk Kollektif”in düzenlediği kamusal alan projesi kapsamında bir performans gerçekleştireceğim. Kendi işimi tasarlıyorum; detay veremiyorum ama 28 Eylül saat 13.00’te Haliç Tersanesi’nde sergileyeceğimi söyleyebilirim. İstanbul Bienali’nin bende geçmişten gelen önemli bir yeri var; davet edilmiş olmaktan ve içinde yer almaktan dolayı mutluyum.

Hazal at iksv caz festival

> hazal

soundcloud: hazal-doleneken

youtube: HazalDoleneken


Ablaklıkla Abdallık Arasındaki İnce Çizgide Yürümek Gibi

“Gibi”nin erkekleri buralılar, bizdenler ama hasar almışlar. Gençlikleri tükenmiş, yaşama dair hevesleri budanmış, “küçük şeylerle mutlu olma” ihtimalleri gasp edilmiş. Mesela Yılmaz, hiç parası olmamasını on lirası olmasına yeğliyor. Ne denir? Her çıkışın bir inişi oluyor. Dolar iki lirayken gidilen Erasmuslar’dan artık sadece yamyamlar geliyor! “Gibi” işte tam da bu yokuş aşağı gidişin dizisi… Ağlanacak halin komedisini kırıp dökmeden yapıyor, bağrımıza saplı tespitleri cımbızla çekip alıyor.

Haydar Ali Albayrak, Mart 2022 

“Gibi”, ilk sezonuyla platform komedilerine damga vururken “Exxen’in en iyisi” olarak dikkat çekiyordu. İkinci sezonunda seyircisini artıran, öte yandan çevrimiçinin doğasına aykırı bir biçimde sadakat görüp hatırı sayılır bir “hayran kitlesi” toplayan dizi, entelektüel açıdan tartışılmaya, toplumsal karşılığı irdelenmeye başladı. Bir anlamda “olay haline geldi” diyebiliriz “Gibi” için. Öyle ki geçtiğimiz günlerde siyasi parti lideri Meral Akşener iktidara seslenirken dizinin ilk sezonunda geçen “yılgın hoşgörü” ifadesini kullandı. Bununla birlikte aforizmalarından bölüm öykülerine, “Gibi”nin her yere çekilip her duruma uyarlanabildiğini ve toplumun birçok kesiminde karşılık bulduğunu görüyoruz. Hem genç seyirciyi yakalayıp hem alt metni zengin bir anlatı tutturmak kolay iş sayılmaz; dolayısıyla başarısını salt esprilerine, komedi anlayışına dayandırmak da yetersiz kalacaktır. Bu ilgiyi ilk elden mizahımızda önemli bir eksiğin kapatılmasına, samimiyetin yeniden yakalanmasına bağlayabiliriz. Komedilerin acısı tatlısıyla insanımızı yansıttığı 90’ları anımsattı bize “Gibi”. Soluk renklerine rağmen başardı iletişim kurmayı ve politik özünü satır aralarına saklayan ancak “neysek oyuz” tavrından da milim şaşmayan bir çizgide güldürdü. İçimizi ısıtmasa da hani en azından elini omzumuza attı, yanağımızdan bir makas aldı. 

Yokuş Aşağı Yerli ve Milli Ya Da Güngören Düşerken

Peki, “Gibi”yi “Gibi” yapan nedir? Özellikle “toplumsal bir olay” kılan unsurlar neler? Basit görüntüsünün ardında nasıl bir hazine yatmakta? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: “Gibi” başarılı çünkü genç kuşakların enerjisini paylaşırken aynı zamanda Recep İvedik şahsında ifade bulan bir çizginin yenilgisini duyuruyor, “İvedik’in, İvedikler’in devri” kapandı mesajı veriyor. Bu mesajı başka bir boyutuyla “Zengo” filminde de almıştık. “Zengo”, niyetinden bağımsız olarak siyasi iktidarın kendi içindeki dönüşümünü, çekişmesini ortaya koyuyor, İvedikler dünyasında sivrilip zenginleşen Zengo’lara yoğunlaşıyordu. “Gibi” ise meseleyi “taraf hassasiyeti” sergileyerek İvedik söylemi gölgesinde güneşini arayan orta sınıf alışkanlıklar üzerinden yorumluyor.

Recep İvedik karakteri ilk üç filmdeki toplumsallığını serinin devam öykülerinde yitirirken dahası Şahan Gökbakar sembolik olarak bindiği iktidar gemisinden inerken, rüzgârın yönünü doğrulayan “Gibi” de çağı yakalayarak İvedik’te cisimleşmiş “tek adam”ın güçten düştüğünü, aşırı erkekliğin fanusuna kısılıp hamamlarda türkü söyleyebildiğini, en nihayetinde kendi söyleyip kendi dinlediği gerçeğini bildiriyor. Yani kabaca söylersek mizahımızın uzun süre (toplumsal etkisi bakımından) lokomotifi olan İvedik’in gidip yerine Yılmaz ve İlkkan’ın, sonrasında Ersoy’un gelmesi erkeklik sınırlarında dahi olsa çoğulcu bir zemin arayışına yorulabilir. Zira “Gibi” az çok bir çatışmanın ürünü… Belki bir konsensüs karikatürü… 

Yilmaz and Ilkkan are two friends who are constantly fighting each other. Their greatest feature is always being able to do something that will turn their ordinary lives upside down.

Peki, “güldürürken düşündürme” efsanesi “Gibi” için geçerli mi? Olaylar, tavırlar akılda kalıyor mu? Bu “biz” vurgusundan öte bizi bize gösteriyor, bir şeyler öğretiyor mu?

Tabii bu noktada dizinin “yerli ve milli” söylemini müthiş bir iştahla parodileştirdiğini görüyoruz. Recep İvedik öykülerinde bir Güngören çocuğu zirveye çıkıyor, badireler atlatıyor, finalde kendi çevresine, yaşam pratiğine kavuşuyordu. Su akıp yatağını buluyordu. Yeşilçam’dan itibaren benimsenen bir olay örgüsüydü bu. Kahramanı yükseltip kazandığı başarının ardından yeniden halkın arasına katan yapımcılar büyük şehirlerde ekmek arayan veya taşrada kaderine razı gelmeyen seyirciyi böyle kavramaktaydı. İvedik de “fakir ama gururlu” delikanlılar gibi yükseliyor, işler başarıyor, tekrar mahallesine, kurulu düzenine dönüyordu. Böylece mahalleler karışmıyor, sınırlar korunuyordu. İlk öykülerinde daha sade ve düzen karşıtı bir tipleme çizen İvedik giderek yerli ve milli bir haset kuşanmıştı. Buna karşın Yılmaz ile İlkkan hamasetin iflasını duyururken yerli ve milli bir yenilgiyi dışa vuruyor, 90’ların spor haberlerine nazire yaparcasına “yenildik ve ezildik” diyorlar. Sınıfsal bağlamda “ezilenlerin zaferi” biçiminde sunulan ve Başakşehir, Çukurambar gibi elit ucubeler yaratan yerli ve milli söylemi bugün üniversite mezunu işsiz gençlerin yılgınlığında, öfkesinde ufalanıyor. 

“Gibi”nin erkekleri buralılar, bizdenler ama hasar almışlar. Gençlikleri tükenmiş, yaşama dair hevesleri budanmış, “küçük şeylerle mutlu olma” ihtimalleri gasp edilmiş. Mesela Yılmaz, hiç parası olmamasını on lirası olmasına yeğliyor. Ne denir? Her çıkışın bir inişi oluyor. Dolar iki lirayken gidilen Erasmuslar’dan artık sadece yamyamlar geliyor! “Gibi” işte tam da bu yokuş aşağı gidişin dizisi… Ağlanacak halin komedisini kırıp dökmeden yapıyor, bağrımıza saplı tespitleri cımbızla çekip alıyor. 

Ablaklık ile Abdallık Arasında: Yılmaz’ım Ya!

“Gibi”nin topluma açılan bir diğer penceresiyse Yılmaz’ın yüzü! Feyyaz Yiğit herhangi bir kalıba sığmıyor, sığdıramıyoruz. Bizdenliğin temsili… Boş boş bakıyor, yeri geldi mi köpürüyor. Gayet pragmatist bir yaklaşıma sahip ama ilkelerinden ödün vermiyor! Ahlakına düşkün, koşullar aleyhine işlemedikçe… Bir soyunma odasında bir dolu insanla mahsur kaldığında yıllar evvel sattığı kemerin izini sürecek kadar ortamdan soyut, daha doğru bir deyişle gamsız yahut hasta odasında yaşlı kadınlardan meydana gelen bir seyirci kitlesine tekvando gösterisi sunduracak kadar pervasız. Daima burnunun dikine giden, bencillikten öldü ölecek bir adam… Öte yandan gelenekçi: “İbana iban denir” onun kitabında! Flört etmek için kişiliğini ayaklar altına almaz ama gerektiğinde direksiyonu libidosuna bırakır. Takıntılı, şüpheci, patavatsız, harbi delikanlı! Ona (çoğu zaman) sırtınızı dönebilirsiniz fakat fazla yüz göz oldu mu memnun kalmazsınız muhabbetinden! Sıkar, üzer, yorar… Cenazenize gelen bakkal Yılmaz… Bir market kasiyeri adınızı dahi bilmezken ardınızdan dedikodu yapan, sizi sizden iyi tanıyan bir bakkal… 

Toplumumuzun zihinsel ve eylemsel ortalamasını yansıtan bu çelişkili karakterinin ötesinde olayları çözmek için hüner sergileyen yine o… Zor durumda kalınca her mimiğine işlemiş ablaklığını ince zekâsıyla aşıyor, her bölüm taşı gediğine koyuyor. Aforizmaları, akıl yürütmeleri genelde ondan duyuyoruz. Hoca da durur mu, yapıştırıyor cevabı!

Gibi ‘Poster’ Exxen

Feyyaz Yiğit ile Aziz Kedi’nin kaleme aldığı, Ömer Sinir’in yönettiği “Gibi” geleceğe taşınacak mı? Bir iz bırakacak mı yoksa dönemini yakalamış, güçlü gözlemlerinin mükâfatını almış bir iş düzeyinde mi kalacak?

Nasreddin Hoca nasıl göle maya çalıyorsa Yılmaz da büyücüye öyle inanıyor! Ya tutarsa! Diğer bir bölümde, bu kez kara büyü fikrine karşı çıkarken “Kimsenin hiçbir şey bilmediği yerde bir insan her şeyi bilebilir” diyerek cehalete savaş açıyor veya “ne düşünüyorsun” sorusuna felsefi çıkarımlarda bulunup çemkirebiliyor. Yılmaz kallavi bir üniversiteden mezun bir moleküler biyolog karşısında yükseldikçe yükselip serbest düşüşe geçeceği sıra İvedikvari bir hüzünle hayat okulundaki başarılarından bahis açan bir adam. Yersiz özgüveninden gayrı kaybedecek şeyi olmayan, küçük hesaplar yapıp büyük oyunlar bozan bu adam “dünyayı beş büyük aile yönetiyor” itirazının nispeten sosyalleşmiş, medeniyete ermiş bir versiyonu ve madalyonun diğer yüzünde sorunları pratik zekâsıyla aşarak yozlaşmış bir bilgeliğin de karşılığı… Kahve köşelerinin, dükkân önlerinin hassas terazisini orta sınıfın masasına çarpan, öte yandan o meşhur Anadolu kerametini mahalle aralarına taşıyan bir az süper kahraman! Tilkiler dönüyor, okey taşları birbirine karışıyor, pelerinini vatkalı diktirmek isteyen Yılmaz’ın kafasında… 

Geyikte Yeni Dalga: Çıkılamayan Videolardan Spotlar

“Gibi”nin toplumu yakalamakla beraber genç kuşaklara bu denli hitap edişinin ardında çağın iletişim yöntemlerini kullanması yatıyor. Sosyal medyada zamanımızı çalan videolar, bir dönem okul sıralarında dalgasını geçtiğimiz “bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak” sorusunu boşa düşürdü. Artık “bizi hiç ilgilendirmeyen” zilyon saniye görüntü ile muhatap oluyoruz. Daha acısı bu saçma sapan görüntüler “gerçek hayatımızın bir parçası” haline geliyor, ömrümüzü tastamam dolduruyor. Diş fırçalarken kaybettiğimiz süre “komik video” izlerken kaybettiğimiz sürenin yanında hiçleşiyor. Elbette hesap kitap söz konusu… Videolar öyle yerden kesilip yapıştırılıyor ki art arda defalarca izliyor, izlemek durumunda kalıyoruz. “Gibi”nin aforizma veya geyik muhabbeti içeren videoları da öyle… Dizinin hayranları (yahut reklamcıları) tarafından spota taşınan bu videolar, bu “içerikcikler” sosyal medya kullanıcısını “çıkamadığı” bir video ile, sonsuz bir fragman ile baş başa bırakıyor.

Dizinin diyalogları bu tuzak videolara uyum sağlamakta… Geyik muhabbetini sıradanlaştıran, deyim yerindeyse “halka indiren” bir tarzı var “Gibi”nin. Kaldı ki bu tarzı onu kolay tüketilir ve bir kez daha “bize yakın” kılıyor. Yılmaz-İlkkan-Ersoy triosu bizi temsil ettikleri duygusunu gündelik yaşamda geyik çevirerek pekiştirirken “Gibi” hayatın herhangi bir yerinden başlayıp herhangi bir yerinde devam ediyor ve başa dönüyor. Doğrusu bu durum çağımızın kısırlığı ile bağdaştırılabilir. Hani pencereden baktığımızda göğü görmemiz normal ama gökyüzünden bakınca neden pencereyi görelim! 

Hacıyatmaz-Matruşka Koalisyonu İkinci Sezonunda

“Gibi”, ikinci sezonunda da çizgisini sürdürerek yine gündelik yaşamın içinden sesleniyor. Saçma olay ve çıkışları rutine karşı bir itiraz olarak değerlendiren, bu yönüyle dengeyi bozmaya gayret eden dizi diğer taraftan ise ayakların yerde kaldığı hacıyatmazvari bir üslup tutturmuş, kültürel, politik ilişkileri iç içe geçirmişti. Bir açıdan, üslubuyla hacıyatmazı, işlediği temalarla matruşka bebekleri andırıyordu. İkinci sezonda bu anlatısal zenginlik korunurken absürt olayların ilişkilere daha çok yansıdığını ve metinlerin olgunlaştığını, böylelikle “Gibi”nin giderek dizi kimliğine büründüğünü görüyoruz. “Çaça ve Cosplay” bölümü bu değişime iyi bir örnek… Olaylardan ziyade iletişim ve gruptaki sorunlar öne çıkmakta.

Güncellenmiş “Gibi”de Yılmaz’ın vatkalı ceket gibi tuhaf arayışları, arzularından ziyade tuhaf durumlar karşısındaki konumuna şahit oluyoruz. Arada “Gelin Başı”, “Eşref Hidayet Gürdal Kültür Merkezi” vb. çıkışlar gelse dahi ilk sezona göre daha defansif bir Yılmaz ve “Gibi” izlediğimiz söylenebilir. “Vücutçu Yalvaç”, “Kuki”, “Sokak Röportajı” ve “İki İçi Dışı Bir Kişi” gibi bölümler de bu savunma halinin özeti olmuş adeta. Oysa ilk sezon ilk bölümde Yılmaz ile İlkkan zorla “kokariççi” açmanın eşiğine gelirken bile ofansif bir anlayış benimsemiş, “ezik” figürünün altını “sıradan güruhlar”a ve çoğunluğun isterisine karşı koyarak çizmişlerdi. İkinci sezonda yılgın bir hoşgörüyle mağduriyetlerini pekiştirdikleri, sevgiyle karışık acıma duygusunu tatlı tatlı kaşıdıkları bir seyirden söz edebiliriz. Yanı sıra “Gibi” ikinci sezonunda üç mağdur erkek dizisi haline gelirken “çıkıntılık yapan” kadın karakterlerin de -“Resimdeki Ünlü” bölümünü saymazsak- geri çekildiği anlaşılıyor. Hatırlarsanız ilk sezon Yılmaz birçok bölümde kendisiyle (öyküdeki var oluşu gereği) zıtlaşan bir kadın karaktere rastlıyor, yenene veya mağrur bir yenilgi tadana kadar cebelleşiyordu. Hatta her bölüm değişen kadın karakterler ne kadar göründükleri fark etmeksizin bir İlkkan, bir Ersoy kadar ağırlığa sahiplerdi.

Şartlar aksi yöne gelişseydi, Yılmaz (Feyyaz Yiğit) ve İlkkan (Kıvanç Kılınç) rollerini Ersoy (Ahmet Kürşat Öçalan) dışında bir tipleme ile söz gelimi güçlü kadınlarla paylaşsaydı “Gibi” dar bir kitleye seslenmek durumunda kalır, ilk sezon yarattığı cazibeden yeterince verim alamazdı. Çünkü erkeklik, yenik erkeklik gibi meseleler günümüz siyasi koşullarından, toplumsal atmosferinden bire bir besleniyor. Dizi erkeğin kaybını, yenilgisini öne sürdükçe “küskün gerçekliği”ni kabul ettiriyor ve bir anlamda “Recep İvedik”in düşüşünü de temellendiriyor.


Dialogger’ın yeni bölümünde Cem Mumcu’nun konuğu Exxen’in Gibi dizisinin yıldızı Feyyaz Yiğit. Eğlenceli ve tam 41 dakikalık bir sohbet sizleri bekliyor.

Ethemler Arkadaşımız, Kutaylar Yiğenimiz! Bu Mahalle, Bu Çember Bizim!

Yazıyı toparlarken bir noktaya daha değinmek istiyorum. “Gibi” şüphesiz topluma dair bir malzemeden hareket ediyor. Yakası açılmadık deyimler, minibüs arkası yazıları, anlatım bozuklukları dizinin bir nevi cephaneliğine dönüşmüş durumda… “Bizden” meseleleri ele alırken mevcut duruşumuzu, tepkilerimizi “absürt” bulabileceğimiz bir esneklikte, abartarak değerlendiriyor. Dizide kahramanlarımızın başından geçen olaylarla gündelik hayatta sık karşılaşmasak dahi günün sonunda Ethemler bizim arkadaşımız, Kutaylar bizim yeğenimiz… Bu mahalle, bu çember bizim! 

Peki, “güldürürken düşündürme” efsanesi “Gibi” için geçerli mi? Olaylar, tavırlar akılda kalıyor mu? Bu “biz” vurgusundan öte bizi bize gösteriyor, bir şeyler öğretiyor mu? Feyyaz Yiğit ile Aziz Kedi’nin kaleme aldığı, Ömer Sinir’in yönettiği “Gibi” geleceğe taşınacak mı? Bir iz bırakacak mı yoksa dönemini yakalamış, güçlü gözlemlerinin mükâfatını almış bir iş düzeyinde mi kalacak? Bu sorunun cevabını elbette zamana bırakmalı fakat mizahın, koşullarından var olduğu ölçüde kendi koşullarını da yarattığını, suyun her zaman dosdoğru akmayıp yatağını değiştirebildiğini unutmayalım. Kim bilir, bakarsınız yirmi sene sonra bir dizi gelir ve “Gibi”deki hisleri uyandırır. O vakit “Gibi” de başlı başına bir samimiyete kavuşmuş olur ve Ethem Whatsapp grubundan ayrılır!