Bizlere dayatılan ‘başarı toplumu’nun özgüvenimizi yerle bir eden ‘ilerici’, istilacı yaklaşımına ve aydınlanma geleneğinin iç karartıcı mükemmelik yanılsamasına boyun eğmeyen çoğunluğun ezici gücüne karşı azınlığın coşkusundan yana olmak, dayanışmayı, gerektiğinde tek başına direnmeyi bilmek ve tüm bunları gerçekleştirmek adına bir savaş makinesine dönüşmek.
Deleuze ve Guattari’ nin ‘Bin Yayla’sından bir kavram.
Panzer’in oluş sebebi. Estetik ve politik bir muhalefet biçimi.
Devlet Aygıtı’nın karşısında, ona ait olmayan.
İhtimalleri çoğaltarak genişleten ve dönüşümü mümkün kılan bir araç.
Değişim için saf potansiyel.
İhtimalleri dumura uğratmak ve sınırlamak isteyen devlet aygıtının ele geçirmeye çalıştığı bir oluş-hali.
Devletin, kapitalizmin, totaliter sistemler ruhsuzdur. Bu sistemlerin kendilerine uyarlama yoluyla çeşitli topluluklarla değiş tokuş ettikleri bir yeni aygıt.
Savaş makinesi gibi soyut ve yoruma açık bu kavramı okumalar ve yanlış okumalarla kendince yeniden yorumlama potansiyeli.
Öngörülemezliği, Çoğulluğu, İlhamı, Yaratıcılığı ve Coşkuyu içeren, teşvik eden bir versiyonu Pembe Panzer olarak kurgulamak.
Askeri savaş makinesi panzeri, punk pembesine boyayan bir neşe.
Baskıcı egemen güçlerin hayatlarımıza sızan görünmez elleriyle, patriyarkal güç politikası aracılığıyla tüm renkleri solduran kötü niyetli tutumu, bizlere dayatılan ‘başarı toplumu’nun özgüvenimizi yerle bir eden ‘ilerici’, istilacı yaklaşımına ve aydınlanma geleneğinin iç karartıcı mükemmelik yanılsamasına boyun eğmeyen çoğunluğun ezici gücüne karşı azınlığın coşkusundan yana olmak, dayanışmayı, gerektiğinde tek başına direnmeyi bilmek ve tüm bunları gerçekleştirmek için bir savaş makinesine dönüşmek.
Tekno-endüstriyel sistemin önümüze koyduklarını tarafsız, istenildiğinde sağlıklı biçimde kullanılabilecek araçlar olarak görmediğimiz ve burayı kimliğimizin asli parçası haline getirmediğimiz için Facebook’tan da özel bir beklentimiz yok. Kontrol ve denetimin sistemin asli vazifesi olduğunun bilincindeyiz ve underground yayıncılık dışında saygı duyduğumuz bir mecra mevcut değil.
Herkes “iyi yurttaşlık görevi” kabilinden kopyalayıp kopyalayıp sayfasında paylaşıyor ya, biz de geri kalmayalım bari:
Facebook burada paylaştığımız her şeyi istediği gibi kopyalayıp kullanabilir. Hatta ne kadar çok yerde kullanırsa o kadar memnun oluruz, malûm uyumsuzluğu duruş olarak benimseyen isyancıların sayısı ziyadesiyle az, dolayısıyla Facebook hazretleri sesimizi, sözümüzü, mesajımızı istediği yere taşıyarak bize yardımcı olabilir.
Sosyal medya ortamını bikinili, mayolu fotoğraflarımızı paylaşmak, sağa sola olta atmak için kullanmadığımızdan buraya eklediğimiz her fotoğrafı da istedikleri gibi tepe tepe kullanabilirler, hayırlı uğurlu olsun hepsine.
Tekno-endüstriyel sistemin önümüze koyduklarını tarafsız, istenildiğinde sağlıklı biçimde kullanılabilecek araçlar olarak görmediğimiz ve burayı kimliğimizin asli parçası haline getirmediğimiz için Facebook’tan da özel bir beklentimiz yok. Kontrol ve denetimin sistemin asli vazifesi olduğunun bilincindeyiz ve underground yayıncılık dışında saygı duyduğumuz bir mecra mevcut değil.
Sonuçta Facebook’u Facebook’luk yapıyor diye eleştirecek kadar naif veya salak da değiliz. Onlar kendi işini yapsın, biz de kendimizinkini.
Hem Facebook’a hem demokratik siber âlem yanılsamasına kapılmış “güzide yurttaşlara” selamlarımızı iletiyoruz.
Gökhan Gençay ‘Beyin ve Omurilik Cerrahisi’ İstanbul, 2024
Gökhan Gençay,Benim Kanım öykü kitabı ile voltajı çok yüksek bir gerilim yaratarak edebiyata giriş yaptı. Tik Tak! İsimli öyküsü ile de umutsuzluğu şiddete, bedeni bir öfke sanatına dönüştürürken geleceğin karanlık sokaklarında bizleri köşeye sıkıştırıyor. Ne bakıyorsun kaçsana!
Durumların İnşası ve Uluslar Arası Sitüasyonist Eğilimin Örgütlenme ve Eylem Koşulları Hakkında Rapor
Guy Debord, Haziran 1957 / Türkçeleştiren Tunç Olcay
Modern Kültürde Devrim ve Karşı-devrim
Kültür içerisinde paralel iki karşı-devrimci ve kafa karıştırıcı strateji bulunmaktadır: Yeni değerlerin kısmen asimilasyonu ve kasti biçimde kültür karşıtı olan, sanayi imkanlarıyla kolaylaştırılmış üretimler (romanlar, filmler). İkinci bahsettiğimiz, Gençlerin okulda ve ailede başlayan aptallaştırılma sürecinin doğal bir devamıdır.
Her şeyden önce, bizler dünyanın değişmesi gerektiğini düşünüyoruz. İçinde hapsolduğumuz bu toplum ve yaşam için en özgürleştirici değişimi istiyor ve bu değişimin uygun eylemlerle mümkün kılınabileceğini biliyoruz.
Belli başlı bazı eylem yöntemlerinin kullanımı ve kültür ve gelenekler çerçevesinde çok daha rahat tanınabilen, ancak aynı zamanda tüm devrimci değişikliklerle karşılıklı ilişki içerisinde uygulanabilecek yeni yöntemlerin keşfi ile özel olarak ilgileniyoruz.
Bir toplumun “kültürü”, hem o toplumun yaşamı düzenleme yöntemlerini gözler önüne serer, hem de önceden biçimlendirir. Çağımızın en karakteristik özelliği, devrimci politik eylemin, dünyanın artık daha nitelikli biçimde örgütlenmesini gerektiren modern üretim olanaklarının gelişimini yakalayamamasıdır.
Yeni üretim gücünün akılcı bir biçimde yönetilmesi ve yeni bir medeniyetin inşasına dair küresel çapta yaşanan problemi her geçen yıl daha net biçimde görebildiğimiz çok önemli bir tarihsel kriz sürecinden geçiyoruz. Buna rağmen ekonomik sömürü altyapısının yıkılması önkoşuluna dayalı uluslar arası işçi-sınıfı hareketi, sadece birkaç kısmi yerel başarı elde edebilmiştir. Kapitalizm, bir yandan çeşitli reformist taktiklerle sınıf karşıtlıklarının üzerini örtüp işçi sınıfı liderliklerinin yozlaşmasından faydalanırken, öte yandan da yeni mücadele biçimleri (devletin ekonomiye müdahalesi, tüketim sektörünün genişlemesi, faşist hükümetler) icat etmiştir. Bu sayede, ileri derecede sanayileşmiş ülkelerin büyük çoğunluğunda eski toplumsal ilişkileri muhafaza etmiş ve sosyalist toplumu vazgeçilmez maddi temelinden yoksun bırakmayı başarmıştır. Öte yandan, son on yılda emperyalizme karşı en doğrudan ve en kapsamlı mücadeleyi sergileyen az gelişmiş ya da sömürgeleştirilmiş ülkeler, önemli zaferler elde etmeye başlamıştır. Bu zaferler kapitalist ekonominin çelişkilerini şiddetlendirmektedir ve (özellikle Çin devriminde görüldüğü üzere) devrimci hareketin topyekûn yenilenmesine katkıda bulunabilir. Bu tip bir yenilenme, kendini kapitalist ya da antikapitalist ülkeler dahilindeki reformlarla kısıtlamamalı, her yerdeki iktidar sorununa işaret eden çatışmalar geliştirmelidir.
One-man punk sound Bunu Sen İstedin, displays a naive but equally violent humorous. (2022)
Gerçeklik ve eskimiş olsa da hala gayretle açığa vurulan değerler arasındaki çatışmanın saçmalık noktasına geldiği, görünüşte akıl dışı olan bir topluma karşı çıkan sürrealizm, bu toplumun yüzeysel olarak bakıldığında mantıklı sayılabilecek değerlerini yıkmak için akıl dışı olandan yararlandı.
Modern kültürün parçalanışı, ideolojik mücadele düzleminde, bu kaotik uzlaşmazlık krizinin sonucudur. Şekillenmekte olan yeni arzular, çarpık biçimlerde sunuluyorlar: Günümüz kaynakları bu arzuların yerine getirilmesini sağlayabilir, ancak anakronik bir ekonomik yapı bu kaynakları böyle bir amaca ulaşabilecek biçimde geliştirememektedir. Öte yandan yönetici sınıfın ideolojisi de tutarlığını tamamen yitirmiştir, çünkü bu ideolojinin birbirini izleyen dünya görüşleri değerini yitirmiştir. (bu değersizleşme, yönetici sınıfı tarihsel bir belirsizliğe ve kararsızlığa itmiştir) Çünkü, birbiriyle çelişen birçok gerici ideoloji (örn. hıristiyanlık ve sosyal demokrasi) birlikte var olmaktadır. Çünkü, bazı yabancı medeniyetlerin ancak yakın zamanda değeri anlaşılan bazı özellikleri günümüz Batı kültürüyle iç içe geçmiştir. İşte bu sebeple yönetici sınıf ideolojisinin esas amacı, bu kafa karışıklığını sürdürmektir.
Kültür içerisinde paralel iki karşı-devrimci ve kafa karıştırıcı strateji bulunmaktadır: Yeni değerlerin kısmen asimilasyonu ve kasti biçimde kültür karşıtı olan, sanayi imkanlarıyla kolaylaştırılmış üretimler (romanlar, filmler). İkinci bahsettiğimiz, Gençlerin okulda ve ailede başlayan aptallaştırılma sürecinin doğal bir devamıdır. Hakim ideoloji, yıkıcı keşiflerin önemsizleştirilip kısırlaştırılması ve ardından güvenli bir biçimde gösterileştirilmesiyle doğrudan ilgileniyor. Hatta yıkıcı bireylerden bile faydalanmayı başarıyor: Ölümlerinin ardından veya henüz hala hayattalarken yapıtlarını çarpıtıyor, yaygın ideolojik kafa karışıklığından faydalanıp onları kolaylıkla ulaşabilecekleri gizemlerle uyuşturuyor.
Gerileme dönemindeki burjuvazinin çelişkilerinden biri, düşünsel veya sanatsal yaratımın soyut ilkelerine saygı gösterirken, fiili yaratımlara ilk etapta direnç göstermesi ve ardından zamanla onları sömürmesidir.
Bunun nedeni, eleştirelliği ve deneysel araştırmayı bir azınlık içinde belli bir ölçüde muhafaza etme gereksinimi duyarken, aynı zamanda bu etkinliği dar kapsamlı bölümlere ayrılmış faydacı disiplinlere yönlendirip bütünsel bir eleştiri ve denemeden kaçınmaya özen göstermesidir. Kültür alanında burjuvazi, çağımızda kendisi için tehlikeli olan yenilik hevesini saptırarak bazı kafa karıştırıcı, değersizleştirilmiş ve zararsız yenilik biçimlerine yöneltmeye çabalar. Avangart eğilimler, kültürel faaliyeti denetimi altında tutan ticari mekanizmalar vasıtasıyla toplumun desteğini alabilecekleri kesimlerinden koparılır –genel toplumsal koşullardan ötürü bu kesimler zaten sınırlıdır. Bu eğilimin tanınırlık kazanan bireyleri, çeşitli şeylerden feragat etmeleri şartıyla kendine has bireyler olarak kabul edilirler: Buradaki temel nokta, kapsamlı bir karşı çıkıştan uzaklaşılarak farklı yorumlara açık, bölük pörçük eserlerin kabullenilmesidir. İşte, son tahlilde daima burjuvazi tarafından tanımlanıp manipüle edilen “avangart” terimine güvenilmez ve gülünç bir yön kazandıran şey tam da budur.
İma ettiği militan yönüyle kolektif avangart kavramı, eş zamanlı olarak hem kültürde tutarlı bir devrimci program gereksinime, hem de böyle bir programın gelişmesini engelleyen kuvvetlere karşı mücadele edilmesini gerektiren tarihsel koşulların son dönemdeki bir ürünüdür. Bu gibi gruplar faaliyet alanlarını, aslında devrimci siyasetin yarattığı belli bazı örgütsel yöntemlere aktarmaya yönlendirildiler ve böylece eylemleri siyasal eleştiriyle birtakım bağlantılar kurulmaksızın anlaşılamaz hâle geldi. Bu açıdan baktığımızda, fütürizm ile başlayıp Dadacılık ve sürrealizm ile devam ederek 1945 sonrası oluşumlara kadar uzanan dönemde, dikkate şayan bir ilerleme yaşanmıştır. Ancak, bu aşamaların her birinde aynı temelden değişim arzusunun olduğu ve gerçek dünyayı derinden değiştirmede yetersiz kalındığı vakit savunmacı bir tutumla başarısızlığı aşikar, son derece öğretisel konumlara geri çekilmeye giden hızlı bir çözülmenin yaşandığı gözlenebilir.
Etkisi I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde İtalya’nın dışına yayılan fütürizm, çok sayıda biçimsel yenilik getiren, edebiyatı ve sanatları devrimcileştiren bir tutum benimsemişti. Ancak mekanik ilerleme kavramının aşırı basitleştirilmiş bir uygulanmasına dayanıyordu. Fütürizmin çocuksu teknolojik iyimserliği, onu besleyen burjuva öforisi dönemiyle birlikte kaybolup gitti. İtalyan füturizmi, zamanına ilişkin daha bütüncül bir teorik bakışa asla erişemeden milliyetçilikten faşizme doğru ilerleyerek çöktü.
Göçmenlerin ve I. Dünya Savaşı’ndan kaçanların Zürih ve New York’da başlattıkları Dada, iflası bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilen burjuva toplumunun bütün değerlerinin reddedilmesini söylüyordu. Almanya ve Fransa’daki şiddetli tezahürleri esasen sanat ve edebiyatın belli bazı davranış biçimlerine (kasten salakça gösteriler, konuşmalar ve gezintiler) doğru tahrip edilmesini amaçlıyordu. Tarihsel rolü, geleneksel kültür anlayışına ölümcül bir darbe indirmiş olmasıdır. Dadacılığın hızla dağılması, tümüyle olumsuz tanımının kaçınılmaz bir sonucuydu. Bununla birlikte dada ruhu kendinden sonraki hareketlerin tümünü etkiledi; Gelecekteki herhangi bir yapıcı konum, çürümüş üstyapıların tekrarını dayatan toplumsal koşullar var olduğu sürece (ki bu koşullar entelektüel açıdan açıkça suçlu ilan edilmiştir) dadacı türde olumsuz bir yön içermek zorundadır.
Fransa’da dadacı harekete katılmış olan sürrealizmin kurucuları, hem ayaklanma ruhunu hem de dadanın ifade ettiği geleneksel iletişim araçlarının aşırı ölçüde değer yitirmesini temel alan yapıcı bir eylem alanı tanımlamaya çabaladılar. Freudyen psikolojinin şairane bir pratiğiyle işe başlayan sürrealizm, keşfettiği yöntemleri resme, sinemaya ve günlük yaşamın bazı alanlarına taşıdı ve etkisi, daha dağınık biçimlerde çok daha geniş bir alana yayıldı. Böyle bir mizaca sahip olan bu teşebbüste önemli olan şey, onun bütünüyle veya görece doğru olup olmaması değil, belli bir süreliğine çağın arzularına katalizörlük etmeyi başarıp başarmadığıdır. İdealizmin dağılmasının ve diyalektik materyalizme doğru bir yönelme anının izini taşıyan sürrealizmin ilerleme dönemi, 1930’dan kısa bir süre sonra yavaşlamaya başlasa da yıkılışı ancak II. Dünya Savaşı’nın ertesinde belirgin hâle geldi. O zamana kadar sürrealizm çok sayıda ülkeye yayılmıştı. Aynı zamanda katılığı abartılmaması gereken ve sıklıkla ticari kaygılarla yumuşatılan, ancak yine de burjuvazinin kafa karıştırıcı mekanizmalarıyla mücadelede etkin olabilen bir disiplini harekete geçirdi.
Arzu ve sürprizin egemenliğini savunarak yeni bir yaşam tarzı öneren sürrealist program, sanıldığından çok daha zengin yapıcı olanaklara sahiptir. Sürrealizmin kapsamındaki darlık, büyük ölçüde amaçlarını gerçekleştirecek maddi araçların yokluğundan kaynaklanıyordu. Ancak, başlangıçtaki taraftarlarının spiritüalizm saflarına geçmesi ve her şeyden önemlisi de daha sonraki üyelerinin vasatlığı, bizi sürrealist teorinin başarısız gelişmesinin sebeplerini bizzat bu teorinin köklerinde aramaya mecbur bırakıyor.
COOL COLE* 2024, Karaköy
“Bilinçli olan ne varsa giderek yıpranır. Bilinçdışı olan ise hiç değişmeden kalır. Ancak bir kere serbest bırakıldığında harap olup gitmeyecek midir?”
Sürrealizmin kökenindeki hata, bilinçdışı imgelemin sonsuz ölçüde zengin olduğu fikridir. Sürrealizmin ideolojik başarısızlığı, gerek bilinçdışının yaşamın nihayet keşfedilen temel kuvveti olduğu inancından, gerekse sürrealistlerin, fikirler tarihini aşırı basit bir perspektifle gözden geçirip düzeltmekle yetinmenin ötesine geçmemelerinden kaynaklanıyordu. Bugün biliyoruz ki bilinçdışı imgelem zayıftır, otomatik yazma tekdüzedir, sözde “garip” ve “şok edici” sürrealist eserlerin o şatafatlı üslubu o kadar şaşırtıcı olmaktan çıkmıştır. Bu tahayyül stiline gösterilen biçimsel bağlılık, modern imgelem koşullarının tam zıttına, yani geleneksel gizliciliğe (okültizm) dönülmesine yol açar. Sürrealizmin bilinçdışına ilişkin hipotezine ne ölçüde bağlı kaldığı ikinci kuşak sürrealistlerin kalkıştıkları teorik sorgulamalarda doğrudan görülebilir: Calas ve Mabille, her şeyi sürrealist bilinçdışı pratiğinin birbirini takip eden iki unsuruyla ilişkilendirir: Bunların ilki psikanaliz, ikincisi kozmik etkilerdir. Bilinçdışının rolünün keşfedilmesi gerçekten de bir sürprizdi ve bir yenilikti. Ancak geleceğin sürprizlerinin ve yeniliklerinin bir yasası değildi. Freud da sonunda bunu keşfetmiş ve şöyle yazmıştı: “Bilinçli olan ne varsa giderek yıpranır. Bilinçdışı olan ise hiç değişmeden kalır. Ancak bir kere serbest bırakıldığında harap olup gitmeyecek midir?”
On the Passage of a few People through a Rather Brief Moment in Time: The Situationist International 1956-1972
Gerileme dönemindeki burjuvazinin çelişkilerinden biri, düşünsel veya sanatsal yaratımın soyut ilkelerine saygı gösterirken, fiili yaratımlara ilk etapta direnç göstermesi ve ardından zamanla onları sömürmesidir.
Toplumun ideolojisinin en modern tarafının, katı bir sahte değerler hiyerarşini terk etmesi ve sürrealizmin kalıntıları da dahil olmak üzere akıl dışı olanı açıkça kullanması, sürrealizmin başarısında büyük bir rol oynadı. Burjuvazi, her şeyden önce, yeni bir devrimci düşüncenin ortaya çıkışını engellemek zorundadır. Bu sebeple burjuvazi, sürrealizmin tehlikelerinin farkındaydı. Onu sıradan estetik ticaretin bir parçası hâline getirdiği günümüzde, insanları sürrealizmin geçmişte mümkün olan en radikal ve rahatsız edici hareket olduğuna inandırmak istiyor. Dolayısıyla, bir yandan bir tür sürrealizm nostaljisi besleyerek, herhangi bir cüretkar yeni girişimi sürrealizmin bir çeşit tekrarı olarak gösterip otomatikman hasıraltı ediyor ve bu girişimleri, yeniden gündeme getirilmesi mümkün olmayan, kaçınılmaz bir yenilginin tekrar sahnelenmesi düşüncesiyle itibarsızlaştırıyor. Hıristiyan toplumun ötekileştiriciliğine tepki gösterilmesi, bazı insanları ilkel toplumların tamamen akıl dışı ötekileştiriciliğine hayranlık duymaya itiyor. Ancak, bizim geriye değil, ileri gitmemiz gerekiyor. Dünyayı daha rasyonelleştirmeliyiz. Onu daha heyecan verici, etkileyici ve doyurucu kılmak için atılması gereken ilk adım budur.
Gökhan Gençay ‘Beyin ve Omurilik Cerrahisi’ İstanbul, 2024
Üç kadından (Rikid, Owl ve Hemon) oluşan RGA ekibi, Türkiye’nin batısından İzmir kentinden geliyorlar. Urban Art Paris olarak dünyanın dört bir yanındaki kadın grafiti sanatçılarıyla röportajlarımıza devam ediyoruz ve onlarla tanışmaya gidiyoruz.
RGA EKİBİ İLE TÜRKİYE’DE BULUŞMA
RENCONTRE AVEC LE CREW RGA EN TURQUIE #3
LADY K / URBAN ART CREW / TEMMUZ 2020
Lady K: Nasıl bir araya geldiniz?
Aynı şehirde resim yapıyorduk ve arkadaşlığımız böyle başladı. Zamanla aramızdaki uyumu hayatta tutmak amacıyla bu ekibi kurmaya karar verdik. Owl karakter çiziyor, Hemon kaligrafi yapıyor, Rikid ise bir vandal.
Ne kadar zamandır çalışıyorsunuz? Sık sık birlikte grafiti yapar mısınız?
Bireysel olarak uzun zamandır, ancak ekip olarak üç yıldır aktifiz ve programlarımıza bağlı olarak mümkün olduğunca birlikte boyamaya gayret ediyoruz. Ancak bir araya gelemediğimiz zamanlarda bu bizi çalışmaktan alıkoymuyor.
Neden RGA’yı seçtiniz? Bu ne anlama geliyor?
RGA’yı Riot Grrrl Attack’ın kısaltması olarak işliyoruz. Grafitilerimiz ilk bakışta buna atıfta bulunmasa da bir şekilde bunun bize uyduğunu düşünüyor ve 90’ların Riot Grrrl Hareketi’ni sahipleniyoruz.
Bizlere biraz bu hareketten bahsedebilir misiniz?
Riot Grrrl Hareketi 90’lar ve 2000’lerde sanatta erkek egemenliğine karşı bir hareket olarak başlıyor; en şamatalı dönemi geçmişte kalsa da halen bu ifadeyi kullanan ve tepkisini göstermekten korkmayan pek çok sanatçı var. Biz de toplumu, sanatçıları, insanları özgürlüğü için mücadele etmeye davet ediyoruz.
RGA 2018
Kadına yönelik şiddet, saldırı ve cinayetlerin artması hepimizi çılgına çevirse de bu haksızlığa karşı artık birlikte durmamız gerektiğinin bilincindeyiz. Gerek ülkemizde gerekse dünyanın farklı bölgelerinde savunmasız kesime yapılan haksızlıkları yakından takip ediyor ve herkesin özgürce yaşayabileceği daha iyi bir dünya umut ediyor, bunun için mücadele ediyoruz.
Yaşadığınız şehirde ve daha genel anlamda Türkiye’de kadınların durumu nasıl?
Sınır bölgelerinde, komşu ülkelerde yaşanan savaşların, ekonomik krizin ve siyasetin baskısını hissettiğimiz bir sürece maruz kaldık. Dolayısıyla herkes bu atmosferden kendince zarar gördü ancak son zamanlarda kadın özgürlüğü lehine olumlu gelişmeler yaşanıyor. Bu durum bizi de etkiliyor. Kadına yönelik şiddet, saldırı ve cinayetlerin artması hepimizi çılgına çevirse de bu haksızlığa karşı artık birlikte durmamız gerektiğinin bilincindeyiz. Gerek ülkemizde gerekse dünyanın farklı bölgelerinde savunmasız kesime yapılan haksızlıkları yakından takip ediyor ve herkesin özgürce yaşayabileceği daha iyi bir dünya umut ediyor, bunun için mücadele ediyoruz.
RGA 2021 İzmir
Bireysel çalışmalarımızın yanı sıra, birlikte daha güçlü ve aktif hale geldik. Farklı tarzlarımızın olması zamanla çok farklı işlerin ortaya çıkmasına da vesile oldu.
İnsanların RGA’ya tepkisi nasıl?
Semtimizde oldukça aktif olduğumuz için insanlar genellikle bizi tanıyor. Çoğu zaman geceleri ve hatta erken saatlere kadar resim yapıyoruz. Buradaki insanlar eskiden bizim erkek olduğumuzu düşünürlerdi çünkü toplum suç olarak gördüğü eylemleri genellikle erkeklerden bekliyor, biz de grafitilerimizle onların bu yükünü azaltıyoruz.
Semtimizde oldukça aktif olduğumuz için insanlar genellikle bizi tanıyor. Çoğu zaman geceleri ve hatta erken saatlere kadar resim yapıyoruz. Buradaki insanlar eskiden bizim erkek olduğumuzu düşünürlerdi ve de kıskanırlardı.
Maskülen bir sanat sahnesinde kadın olmak nasıl bir duygu?
Maalesef bu soruyu çok fazla insandan çok sık duyuyoruz. Biz buranın sadece birine ya da diğerine ayrılmış bir ortam olduğunu düşünmüyoruz. Hepimiz bu işin içindeyiz, hepsi bu.
Türkiye’de grafiti sahnesi daha çok nerelerde şekilleniyor?
Türkiye’de graffitinin en aktif olduğu şehir İstanbul. Bizim geldiğimiz İzmir ise ikinci sırada, çok aktif bir sahne olmasa da İzmir’de de bir çok yetenekli sanatçı var.
RGA’nın İstanbul Karga Art’daki ‘Dar’ etkiliği sonrasında hazırladığı video.
Yaşadığımız hayatlardan ve renklerinden ilham alıyoruz…
Tarzınızı oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz?
Yasal olup olmaması fark yaratıyor. Eskizden çalışıyor olsak bile tipografiyi değiştirmek ve yüzeye uyarlamak zorunda kalabiliyoruz (illegal olduğunda). Eğer yasal olarak ya da önceden belirlenmiş bir duvarı boyuyorsak, harflerin uyarlanabilirliğine, akışına, renkleri nasıl kullanacağımıza ve göz alıcı olup olmadığına dikkat ediyoruz.
Herhangi bir projeniz var mı?
Ekip olarak her yerde resim yapmaya devam etmek dışında bir planımız yok. Bireysel olarak graffiti üzerine kitaplar, fanzinler yayınlamak ve kendi galerilerimizi açmak gibi farklı projelerimiz var elbette ama en önemli şey yurtdışına açılmak. Sadece şehrimizde ve ülkemizde kalmak istemiyoruz. Seyahat etmek ve dünyanın her yerinde grafiti yapmak istiyoruz.
Oyun alanları izole mimari müdahaleler değildi. Bir şekilde güçlü bir sentez, modernizmin yoğun ateş altında olduğu fakat postmodern dönemin genel hayal kırıklığının henüz görünürde olmadığı bu ilginç zaman aralığında son avangardlar arasında yankı bulan ilginç bazı motiflerin anafikri olarak işlev gördü. Kendi içinde, bir oyun alanı sevimli ve birbiriyle çelişmeyen bir girişim olarak görülebilir; fakat zamanında kültürel eleştirinin kristalleşme noktası olarak işlev görmüştür.
1949 yılında, van Eyck kısa süreli ancak etkili bir avangard sanat hareketi olan CoBrA grubunun Amsterdam Stedelijk Müzesi’ndeki ilk sergisine ev sahipliği yaptı. CoBrA grubu ilhamını kısmen çocuk çizimlerinden alıyordu. Modern kurallarla bozulmamış olan çocuk hayal gücünün doğallığının, insanın “ürkütücü bir yapaylık, yalanlar ve çoraklık atmosferinde” yaşadığı bir toplumda ayrıcalıklı gerçeklik konumlarından biri olduğuna inanıyorlardı. Van Eyck ile CoBrA hareketi üyeleri arasındaki yakın ilişki, oyun alanı konusundaki ilk ilham kaynağının CoBrA olduğu tezini güçlendirmektedir. “Çocuğun temel yoldaşı olan sanatçıya olan ilgi her zaman aşırıdır. Sanatçının işlevi çok dekoratiftir,” diyordu van Eyck, 1956 yılında Dubrovnik’te düzenlenen 10. CIAM konferansında. CoBrA grubu, kurulduktan üç sene sonra dağıldı ancak üyeleri Constant Niewenhuys ve Asger Jorn 1958 yılında Sitüasyonist Enternasyonal’in kurucuları olarak tekrar sahneye çıktılar.
Suadiye Sahil, Temmuz 2024
Suadiye Sahil, Temmuz 2024
Faruk Kırar ‘Her şey yolunda’ Suadiye Sahil, Temmuz 2024
Suadiye Sahil, Temmuz 2024
“Çalışmanın ezici gerçekliği ile karşılaştırıldığında marjinal bir mevcudiyete sahip olan oyun bu nedenle hayal ürünü olarak görülür. Fakat sitüasyonistlerin görevi tam da oyunla ilgili olasılıkların hazırlanmasıdır.”
Suadiye Sahil, Temmuz 2024
Bu bağlamda oyun olgusu da sembolik bir önem kazandı. 1938 yılında Hollandalı tarihçi Johan Huizinga Homo Ludens’i yazdı. Kitap, kültürde oyun unsurunun tarihsel önemi üzerineydi. Constant Niewenhuys bu fikri şehircilik üzerine geliştirdiği eleştiriye temel aldı. Aldo van Eyck gibi o da savaş-sonrası dönemin işlevselci mimarlığını kıyasıya eleştiriyordu. Guy Debord ile birlikte, kitlesel bir yaratıcılığa sahip bir toplumun gelişini ilan eden Üniter Şehircilik metninin ilk taslağını kaleme aldı. Constant, makineleşme sayesinde endüstriyel toplumun geleneksel çalışan insanı olan homo faber’in yerini, post-endüstriyel dönemde oynayan yaratıcı insan homo ludens’in alacağını öngörüyordu. Sitüasyonistler bu oyun unsurunu, temel olgularından birini geliştirmek için kullandılar. Debord’un belirttiği gibi, “Çalışmanın ezici gerçekliği ile karşılaştırıldığında marjinal bir mevcudiyete sahip olan oyun bu nedenle hayal ürünü olarak görülür. Fakat sitüasyonistlerin görevi tam da oyunla ilgili olasılıkların hazırlanmasıdır.” 68 ayaklanmalarında düşünceleri önemli bir rol oynayan sitüasyonistler oyun unsurunu modern kapitalizme ve modern mimarlığa karşı isyan amaçlı yıkıcı bir stratejiye dönüştürdüler; Le Corbusier’nin otoriter mimarlığı bir tür faşizm olarak resmediliyordu. Psikocoğrafya ve ünlü dérive eylemi ile odağı, van Eyck’ın mekân ve durum üzerine yaptığı vurguya paralel olarak “sokaklar, binalar, işletmeler” üçlüsünden” “insanların kentte ve biraraya getirdikleri psişik ortamlarda nasıl yaşadıkları sorunsalı”na çevirdiler.
Sitüasyonistlerden ayrıldıktan sonra Constant Hollanda’da ’68 ruhu kapsamında önemli rol oynadı. Ünlü ütopik çalışması Yeni Babil’de (van Eyck model yapımında kendisine yardım etmiştir aslında), Constant yaratıcı bir toplumun gelişi için apaçık bir metafor yaratmıştı. Kitlesel yaratıcılıkla ilgili görüşlerinin 60’ların gençlik hareketlerinde gerçekleştiğine şahit olmuş, fikirleri Hollandalı Yippiler –Provo– tarafından benimsenmiş, neşe ve sonsuz provokasyon 1950’ler Hollanda’sındaki otoriter ruhu dize getirmiştir. (Kaynak: skopbülten)
On the Passage of a few People through a Rather Brief Moment in Time: The Situationist International 1956-1972
Karga Kadıköy, 2024
FEMİNİST MANİFESTO
D -A- R
Var olduğumuz alanlarda bize imzalatılan tüm toplumsal sözleşmeleri yırtıp atıyoruz. Üretimlerimiz entelektüel kalıpların içine girmek için değil bize dayatılan tüm kalıpları yıkmak için. Söyleyecek sözümüz var, anlatacak yollarımızı hep birlikte arıyoruz. Sanatı öfkemizi, neşemizi, sevincimizi, dayanışmamızı ifade eden bir dil olarak kullanıyoruz. 42 sanatçının parçası olduğu sergide her karşılaştığımız yerde diyalog kurmak için yeni bir yer bulabilmenin umudu ve heyecanını taşıyoruz.
Bu dilde kimi zaman hep beraber susuyoruz kimi zamansa çığlıklarımızdan rahatsız olanlar sağır olana kadar bağıracak yerler arıyoruz; bizimle yolu kesişen herkesi bir arada olmaya ve bir diyalog alanı oluşturmaya, tartışmaya davet ediyoruz.
Beril Acar’dan karşı konulmaz bir teklif…
Kadıköy, Karga Art’da düzenlenen DAR sergisinden görüntüler.
Zemini altından alınan, alanları daraltılan, hakları ve yaşam alanları gasp edilen herkesi dayanışmaya ve kendi alanımızı kurmaya davet ediyoruz!
Sergi, söyleşi ve performanslar ile karşılaşma alanlarımızı genişletmek için sabırsızlanıyoruz. Sistemin ve endüstrinin içinde bizi şekillendirmeye çalışanlara karşı bir arada direniyoruz. Varlığımız kimlik siyasetinin ötesindedir, sınıf ve toplum mücadelesidir. Bu mücadelede deneyimlerimizi, üretimlerimizi ve öfkemizi paylaşmak için sabırsızlanıyoruz.
22-24 Eylül 2023
22-24 Eylül tarihleri arasında Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleşen Kadıköy Çizgi Festivali’ni her yaştan katılımcı büyük bir ilgiyle karşıladı.
Festivalde canlı çizimler, çizerlerin yer aldığı söyleşiler, film gösterimi ve imza günler gerçekleşiyor. Üç gün sürecek olan festival çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Etkinlik alanında kurulan stantlarda çizgi roman, karikatür dergileri ve ürünleri yer alıyor. Değerli karikatür evi öğretmenleri, illüstratörler, çizgi romancılar ve her kuşaktan bağımsız çizerlerin eserleri etkinlikte yer alıyor. Aynı zamanda gençlere de yer veren etkinlik Maltepe Üniversitesi Çizgi Film ve Animasyon Bölümü öğrencilerinin hünerlerini bizlerle buluşturuyor.
Seran Akyazıcı ‘Belalım Fanzin’ Kadıköy Çizgi Festivali, 2023, Yoğurtçu Parkı
‘Belalım Fanzin’ Kadıköy Çizgi Festivali, 2023, Yoğurtçu Parkı
‘Belalım Fanzin’ Kadıköy Çizgi Festivali, 2023, Yoğurtçu Parkı
Festivalde yer alan mezat programı ile nadir bulunan çizimler ve karikatürler açık artırma ile satıldı. Etkinlikte aynı zamanda Haziran ayında kaybettiğimiz çizer Kaan Ertem’in çizimlerinin bulunduğu bir sergi yer aldı. Değerli çizer Kaan Ertem anısına düzenlenen sergi katılımcılar tarafından oldukça dikkat çekti.Etkinlikte çocuklar da unutulmadı. Çocuk yayınevi stantları ve çocuklar için düzenlenen atölyeler de festival kapsamında yer aldı. Doğa ve çizgilerin bir araya geldiği etkinlikte renkli görüntüler ortaya çıktı. Birbirinden yetenekli onlarca kişinin ev sahipliği yaptığı etkinliğe katılım artarak devam ediyor.(Kaynak: İstanbulsanat)
Canlandıranlar: Tolgahan Bayhan, Arkada: Ege Avcı, Kadıköy Çizgi Festivali, 2024
Memo Tembelçizer – Maşhina 0002 – Çizgi Roman, Mizah Dergileri
Inverted Spectrum Records, kargArt ve Tayfun Polat işbirliğiyle 27-28 Nisan’da düzenlenecek Yeraltı 9000 etkinliği öncesi, döneme tanıklık etmiş konuklarla…
ölümü düşünen kan dünyadan kurtuldu bir diğeriyle karışmış kan isotype yağmur damlalarıyla pirinç yaprakları eğerek yerleşti atom kafalara afrika talanından, siyah inci magma kalıtlarına afrika talanından, geniş yeşil kubbenin hilal ve haç örtü tünelinin eşilmiş sağır ve vakum kökgazına kırmızı köstebek yoluna davul vuruşlarıyla yanık kan sıçradı, gök gövde, meleksel obruk: tamtam ve obua bulunmaz kan arandı durdu kuru hasta ve kısa kan, afrika tanrısından, evrensel saf, kalsit dudak ve ciğerler beşgen hole iç gıdıklayıcı yumuşak yüz açık tür gideri mineral afrika tanrısından, afrikaya bolca blackmail.
İlker Artıran, Gizem Aktan ve Eren Burhan ‘Uzay Kışı & Atomilk’ Kolektif Şiir Kitabı (2024) Sub-Press
Yanlış oyununla işaretledin rüya makinelerini bebek dişinle. Mülkiyetini sordun gerçekliğin etine Bitişi zamansal bir nesne ya da bir varlıkla değil Hayvani rabbaninin Geçiş nefesleriyle kendi ses sekanslarının yağmurunu aldın içeriye mülkiyetini sordun utopik gerçekliğe suçsuz, çıplak ve çalışamayan bir makine memelisiyle new ant museum yeni sonsuz aşkın asansör görevlerini vertigonun ateşiyle inişi ve kalkışı sordun gerçekliğin etine exist, exit
Eren Burhan ‘Dağ Orkestrası’ Lethe Kitap, 2019
98′ model bir şairressam Eren Burhan.
Dağ Orkestrasıyla sesleniyor.
Orkestra mümkün olan her yerde!
“munch; çığlık, rimbaud’un keskin dumanı; çığlık! göktürk; çığlık, derinlik; çığlık, uzay; çığlık sanayide yontuluyor mermer dikilmek için toprağa; çığlık gökyüzünden inen boş kargo; çığlık demir; çığlık, kablo; çığlık, çığlık; çığlık! ruhun sırtında taşıdığım odun ordusu; çığlık…
“I” karanlık ve sarsıcı bir şarkı. Sözünü sakınmadan söyleyen, karanlığından korkmayan cesur bir karakter var içinde. İsyan eden ama soğukkanlılığını koruyan bir kadın…
Hem müzik alanında hem de oyunculukta yetenekli bir isim Irmak Ecem. İlk teklisi “I” ile müzik alanında çıkış yakalamayı hedefliyor. Kendisi aynı zamanda geçen yıl Ata Demirer imzalı “Bursa Bülbülü” filminde memleketinin kendine özgü simalarından “Deli Ayten”i canlandırmıştı. Irmak Ecem’le yaratım yolculuğunu konuştuk.Melodi Yapıcı, Cumhuriyet 2024
“I” insanı hem hareketlendiren hem de sözleriyle derinlere, boğulduğu, utandığı, saklandığı yerlere götüren bir şarkı bence de. Dinleyici olsaydım şarkıyı yazarken hissettiğim ve olmasını istediğim o depresif ama dansa çağıran havayı yine hissederdim. “I” karanlık ve sarsıcı bir şarkı. Sözünü sakınmadan söyleyen, karanlığından korkmayan cesur bir karakter var içinde. İsyan eden ama soğukkanlılığını koruyan bir kadın… Şarkının nakaratında yer alan “Hadi bul beni, etrafım sarıldı/ Çek vur beni, etrafım sarıldı” sözleri aslında o karanlığa bir davet. Korkuyu kabullenmenin ve yenmenin bir manifestosu benim için o sözler.
Irmak Ecem ‘I’ (2024)
There is a brave character in it who speaks her words without holding back, who is not afraid of her darkness. A woman who rebels but keeps her composure.
“I” is a song that both moves you and at the same time takes you deeper with its lyrics, to the places where you drown, where you feel ashamed, where you hide. If I were a listener, I would feel the depressive but dance-inducing mood that I felt and wanted to feel when I wrote the song. “I” is a dark and shocking song.
Irmak Ecem feat. Murat Kılıkçıer ‘Parça Parça’ Canlı Performans, Moda Sahnesi 2023
“Belli aralıklarla tekli yayımlamayı düşünüyorum. Tabii dinleyiciyle buluşmak, konserlere başlamak da istiyorum. Şarkı çok, sürekli üretiyorum. Tabii ki en büyük hayallerden biri albüm.”
“I” yazdığım ilk şarkılardan. İki yıl önce evde besteler yapmaya başladığım dönemin meyvesi… Çok hızlı şekilde beliren sözleri ve yine hızla yazılmış bir müziği var. Şarkının demosunu dijital ortamda hazırlamıştım, daha sonra işlerini çok beğendiğim Mete Birgören’le bir araya geldik ve prodüksiyon süreci başlamış oldu. Mete şarkıya çok şey kattı, var olan duygusunu kaybetmeden benim kurduğum yapıyla çok oynamadan şarkıyı büyüttü, duymak istediğim sert, karanlık ama dans ettiren dünya zamanla oturdu ve ortaya çıkan ses ikimizin de çok hoşuna gitti. Prodüksiyon ve stüdyo süreci dahil her şey ilkti benim için. Vokal kayıtları Vibes Stüdyo’da alındı. Mix ve mastering’i ise vokal kayıtlarda beni inanılmaz rahatlatan ve de şarkının sesini iyice parlatarak işi başka bir seviyeye taşıyan Memet İncili yaptı. Bir sonraki şarkı belli. O da tekli olarak çıkacak. Belli aralıklarla tekli yayımlamayı düşünüyorum. Tabii dinleyiciyle buluşmak, konserlere başlamak da istiyorum. Şarkı çok, sürekli üretiyorum. Tabii ki en büyük hayallerden biri albüm. Umarım o da olacak.
Image dessinée pour l’espace libre du journal Le Monde – 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 15,8 x 22,8 cm
“Je mets en vente une sélection de dessins, oeuvres originales sur papier réalisées et publiés dans la presse, l’édition, la communication entre 2021 et 2003. Me contacter par MP pour les prix et autres renseignements.” -Alexios Tjoyas
Image dessinée pour l’espace libre du journal Le Monde – 2015
“Drawings for sale, original artwork on paper made and published in media, publishing, and communication between 2021 and 2003. Check me by MP for prices and other information.” -Alexios Tjoyas
Dessin de commande pour les Quinconces & L’Espal, Scène nationale du Mans – 2021 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 19,5 x 19,5 cm
Illustration pour Aux Origines du Monde (Albin Michel) – 2004 / acrylique – format : 19,2 x 25,2 cm
Illustration pour une nouvelle de Sherman Alexie – The New Yorker – 2009 / acrylique + encre de couleur – format : 18 x 18 cm
Un détail différentiel pour la publication finale. Sauras-tu le trouver ?
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur + collage – format : 11 x 18,5
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015
Dessin pour The Parisianer, – 2013 / technique : acrylique + encre de couleur sur papier cartonné – format : 34,5 x 45 cm
Dessin pour The Parisianer, – 2013
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 11 x 20 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015
Illustration pour L’OBS – 2018 / technique : acrylique – format : 12 x 16 cm
Illustration pour Aux Origines du Monde (Albin Michel) – 2004 / acrylique – format : 18,2 x 20,4 cm
Illustration pour Aux Origines du Monde (Albin Michel) – 2004
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 10,5 x 14 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique – format : 12,5 x 17,6 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015
Dessin pour l’affiche de la tournée européenne de DJ Mitmitta – septembre 2019 / technique : acrylique, collage sur papier couleur – format : 21 x 30 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 12 x 18 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 12 x 18 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 12 x 21 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015
“Je dessine des images jamais loin des grands arbres. Ils m’inspirent des visions sauvages, de la pulsion de vie, en lisière de mondes désespérément violents. Mes images dessinées sont des histoires aux couleurs vives : c’est mon côté direct. Mon trait noir est cranté, mais il peut tout aussi bien être sinueux et rouge. il est mon meilleur ami, mon meilleur animal de compagnie. Je ne laisse personne voir tout, immédiatement, de ce que contiennent mes images en un seul regard. Je façonne des mondes polysémiques. Mes images sont préoccupées par le langage de signes de certains fantômes et la rupture avec d’autres. Mon idéal est la fructification des gestes. Je suis né sur les hauts plateaux d’Éthiopie, à Addis Abeba, dans une famille grecque et éthiopienne. Actuellement, je vis auprès d’une grande forêt, au sud de la Sarthe, en France.”
Dessin pour l’affiche d’un concert de Jazz Libre – décembre 2019 / technique : acrylique + collage papier couleur – format : 21 x 29,7 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 12,5 x 24 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015 / technique : acrylique + encre de couleur – format : 10,5 x 14 cm
Dessin publié dans le journal Le Monde / Série L’aimant du langage – été 2015
Dessin publié dans Libération / supplément spécial Festivals – été 2003 / acrylique + encre noire – format : 12,5 x 15 cm
Dessin publié dans Libération / supplément spécial Festivals – été 2003 / acrylique + encre noire – format : 13,7 x 19,2 cm
“I draw pictures never far from big trees. They inspire me with wild visions, instinct of life, on the edge of desperately violent worlds. My drawn pictures are stories in lively colors : this is my direct side. My thick and notched black line can as well be red and sinuous. It is my best friend, my best pet. I don’t let all that is contained in my pictures to be seen in a single look. I shape polysemous worlds. My pictures are troubled by the sign language of some ghosts and the break with others. My ideal is the fruiting of gestures. I was born and raised on the highlands of Ethiopia, in Addis Ababa, in a Greek and Ethiopian family. At present, I live next to a big forest, in the Southern part of Sarthe in France.”
Illustration pour Aux Origines du Monde (Albin Michel) – 2004 / acrylique – format : 15 x 15 cm
son sert dumanı son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım otuzdan düşsün gerisin geriye dünya zamandan çürüyüşümü dikkatle izledim aynamdan ona yanlışlardan bahsettim kıskıvrak yakalanmış kısrakların nasıl ivme kaybettiğini tosba sokakta bir gök yaşar artık inzivasında geçmiş zamanın tıka basa dolu kipleri kirpikler ipek ama evhamlı türk mü bilmem elbette ölçmeden hiç hayallerinden birini kıskanmadım da hiç son sert duman son güçlü çizgiyi otuzumda bıraktım otuzdan düşsün diye volta kesme önümü ölmeden önce kaçıncı gök bu kaçıncı türk yaşar kendinde giderek ölmeden dipdiri yasu dediler mi karşı kıyıdan cevap versem hain olacağım küfür etsem barbar otuzumdan sonra duymayı bıraktım dil bir göğe değse bir yere salya sümük ağlarım yine de anlamam korkma ışıkları bağladım bir makaraya sardırdım elimdeki yumakla yeni günü ördüm kendime otuzumdu bu son
Libidinal cinnetin lirik tezahürü… Ehlileşmiş, düzenliliği kural bellemiş dile, serbest vezin, sağlı sollu girişiyor Taylan Onur. Gökhan Gençay
Bu aşağılık tımarhanede binlerce yıldır tek geçerliliğini koruyan o eski his hâlâ çok taze: İyi bir enstrüman çalabilirsen kapitalizmin zehrini uyuşturma gücü bulursun… Göktürk Yaşar
Kirlenmiş hayatın ilkel aynı zamanda sert anları. Cehennemin sakin izdüşümü ve sözcüklerin yeni başkaldırısı. Taylan Onur ile Erdem Çılgın’dan edebi bir düello… Uğur Karabürk
kafkavâri bir koyuluğu + tam da (en damarın zor x bulun duğu yerden z,erk ediyo) + r = metin: taylan onur çizim: erdem çılgın
Büyükdere35, sanatçı ikilisi Kerem Ardahan ve Bıyıkof’un akrilik ve sprey boya kullanarak, aynı yüzeyde çalışarak ürettikleri resimlerden oluşan “Dysto-daisies” başlıklı sergisini duyurmaktan mutluluk duyar.
“Dysto-daisies”, 5-20 Nisan tarihleri arasında Büyükdere35’te izlenebilir.
Sergiye adını veren “Dysto-daises” kelimesi ideal bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılan “dystopia” ile “daisies” -papatyalar, kelimesinin bir birleşimi olarak karşımıza çıkıyor. İkilinin yapıtlarında keşfedilen bu terim iç içe var olan zıtlıkları, şiddet-dinginlik, hayat-ölüm, melek-şeytan gibi ikilikleri de barındırıyor. Günümüz gerçeklik algısının bulanıklığı ikilinin resimlerinde kayıp ve çaresizlik duygusu uyandıran çorak manzaraların; mutasyona uğramış yaratıkların, üst üste yığılmış gerçeklik katmanlarının imgeleri olarak vücut buluyor.
2017 yılında kurulan Büyükdere35; galeri mekanında farklı disiplinlerden çağdaş sanatçıların sergilerine, çeşitli konulardaki seminerlere, sanatçı atölye ve konuşmalarına ev sahipliği yapıyor.
Kerem Ardahan’ın meşhur ikilisi ‘Moron Brothers’ın Big Baboli Printhouse’daki basım aşamasından enstantaneler.
Ardahan says that he seeks a pure form of expression in his work, and that in his paintings and prints he looks for the purest moments from the basic needs of primitive people and children and the movements and gestures they make to express themselves.
KEREM ARDAHAN X BIYIKOF
Bıyıkof olarak da bilinen Çağlar Bıyıkoğlu (Ankara,1979), lisans eğitimini Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Grafik Tasarım bölümünde aldı. Grey İstanbul, TBWAİstanbul ve Concept gibi reklam ajanslarında illüstratör ve sanat yönetmeni olarak çalıştı. 2013’ten itibaren resim ve illüstrasyon çalışmalarına ağırlık verdi, o zamandan beri hem dijital hem de analog malzemeyle çizmeye, boyamaya devam ediyor.
Sanatçının işleri genellikle zayıflık, çelişki ve çatışma gibi kavramları konu ediniyor. Yeni bir esere başlarken hiçbir plan yapmayan sanatçı, hislerine yoğunlaşarak boş kanvasa boyayla, çizgiyle dokunarak, tuvali kirleterek başlıyor. Bu dokunuşun kendi içinde bir yerlere de değdiğini hisseden sanatçı, bu yolculukta kendiyle bağ kurmaya çalışıyor. Dokunuşları zaman zaman öfke ve şiddet dolu, zaman zaman da sevgi ve şefkat dolu oluyor.
Bıyıkof walking with his painting ‘Sunrise. Nothing will be easy on this day. I know.’ İstanbul, 2023
Çağlar Bıyıkoğlu (Ankara, 1979), also known as Bıyıkof, received his bachelor’s degree in Graphic Design from Anadolu University, Faculty of Fine Arts. He worked as an illustrator and art director at advertising agencies such as Grey Istanbul, TBWAIstanbul and Concept. Since 2013, he has focused on painting and illustration, and since then he has been drawing and painting with both digital and analog materials.
His works often deal with concepts such as weakness, contradiction and conflict. When starting a new work, the artist does not make any plans, he starts by concentrating on his feelings, touching the blank canvas with paint, line, and dirtying the canvas. The artist, who feels that this touch touches somewhere inside hisself, tries to establish a connection with himself on this journey. His touches are at times full of anger and violence, and at other times full of love and compassion.
Kerem Ardahan “Plastic Fantasy” collab w @biyikof, 150 X 150 cm. Acrylic & spray paint on canvas. (2022)
Kerem Ardahan (Ankara, 1983), lisans eğitimini 2005 yılında Gazi Üniversitesi Görsel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nde, yüksek lisansını ise aynı üniversitenin Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde 2008 yılında tamamladı.
Sanatçı, bugüne kadar çeşitli sinema ve reklam filmlerinde sanat yönetmenliği yaptı, aynı zamanda 2013 yılına kadar kurucusu olduğu Punta Design’da çeşitli ürün tasarımlarına imza attı. Üç kişisel sergi gerçekleştiren Ardahan, şimdilerde sanat çalışmalarını Kadıköy’deki atölyesinde sürdürüyor.
Yetişkinler olarak günlük yaşantımızda toplumun beklentilerini karşılamayı öncelik edinirken, bir taraftan da birey olduğumuzu hissetmek için özgür alanlara ihtiyaç duyuyoruz. Özgürlüğün reçetesini ise dönüp dolaşıp, koşullandırıldığımız yapının bize sunduğu seçeneklerde arıyor; içimizden gelen seslere kulak tıkıyoruz. Çoğu zaman kendini bu ikilemde sıkışmış hisseden sanatçı, işlerinde bazen bu duruma işaret edip, bazen de çocukluğundan bugüne taşıdığı özgür alanında dans ederek, durumun kendisinde oluşturduğu ruh hâllerini yansıtmaya çalışıyor.
Kerem Ardahan ve Bıyıkof ‘Cry Baby’ sergisinden, Kadıköy Bina, 2021
Kerem Ardahan (Ankara, 1983) completed his undergraduate degree at Gazi University, Department of Visual Arts Education in 2005 and his master’s degree at the Institute of Educational Sciences of the same university in 2008.
The artist has worked as an art director in various movies and commercials, and also designed various product designs at Punta Design, which he founded until 2013. Ardahan, who has realized three solo exhibitions, currently continues his art works in his studio in Kadıköy.
As adults, while we prioritize meeting the expectations of society in our daily lives, we also need free spaces to feel that we are individuals. We look for the recipe for freedom in the options offered to us by the structure we have been conditioned to; we turn a deaf ear to the voices coming from within. The artist, who often feels stuck in this dilemma, sometimes points to this situation in his works and sometimes dances in the free space he has carried from his childhood to today, trying to reflect the moods that this situation creates in him.
Kerem Ardahan ‘Super Cherry Turbo Punch’ sergisi için gerçekleştirilen söyleşi. 22 Ocak 2020
‘Çalışmalarında katıksız bir ifade biçimi aradığını söyleyen Ardahan, resimlerinde ve baskılarında, ilkel insanların ve çocukların temel ihtiyaçlarından ve kendilerini ifade etmek için yaptıkları hareketlerden, jestlerden en saf anları aradığını belirtiyor.’
İşlerin temelinde Bıyıkof ve Kerem Ardahan’ın geliştirdikleri “ortak dil” yatıyor. Zaten Cry Baby sergisi, kolektif bir çalışmanın ürünü. Yani iki ressam sergideki tüm eserleri aynı anda, birlikte üretmiş. “Birlikte çalışırken kollarımız bazen birbirine karışıyordu” diyorlar: Ama bir süre sonra o kadar tek kişi gibi olduk ki birimiz düşündüğüne diğeri çoktan başlamış oluyordu.
Bıyıkof’a göre çalışmalarının en zorlayıcı tarafı bu ortak dili oluşturmak. Ancak, tanıştıkları günden beri Ardahan’la çalışırken “hiç yabancı biriyle çalışıyor gibi hissetmediğini” de belirtiyor.
Sahiden, Cry Baby sergisindeki işlerin iki ressamın kolektif çalışması değil de tek bir ressamın işi olduğu söylense inanılır. Üstelik bu sergideki işleri yaparken önceden uzun uzadıya tasarlamamışlar. “Resmi yaparken duygularımızı takip ediyoruz, hiçbir duyguyu kenara koymuyoruz, ne deneyimliyorsak onu resmediyoruz” diyorlar. (Onur Bayrakçeken’in Independent için yaptığı söyleşiden)
DYSTO-DAISIES
SAVE THE DATE
Opening: 5 April Friday
06:00 PM – 08:00 PM
Büyükdere35 thrilled to announce the duo exhibition titled “Dysto-daisies”, including paintings by the artist duo Kerem Ardahan and Bıyıkof, using acrylic and spray paint on a single surface.
The word “Dysto-daises” appears as a combination of the fictional term “dystopia”, meaning a very bad or unfair society in which there is a lot of suffering, and the word “daisies” – daisies. Although acknowledging the possibility of false hope in a bleak future, the term “Dysto-daises” from the duo’s work provides a sense of consistency and serves as a darkly humorous form of expression.
The exhibition will be on view between 5-20 April at Büyükdere35.
Founded in 2017, Büyükdere35 hosts exhibitions of contemporary artists from different disciplines, seminars on various topics, artist workshops and talks in its gallery space.
Christian Gfeller with his novel ‘Grauzone’ la Zone Grise (Bongoût) 2024
– Bourgeois de merde ! Vides de sens, vides de substance, résignés dans votre putain de médiocrité !
Henry savait être philosophe. Il attrapa le tube de Liqui Moly, en dégorgea deux noisettes de pâte sur un vieux chiffon qu’il étala et remit au petit Karl.
Henry
Les mains calleuses enduites de cambouis, les yeux gris clair brillaient de satisfaction. Henry s’essuya les paluches sur son froc, cracha au sol, le glaviot ricocha dans la poussière. Le carburateur de la Husqvarna CR250 tournait.
— Passes-moi la clé de onze, qu’il dit en direction du petit Karl.
Le gamin fouilla dans la caisse à outil, sortit la douze, la huit, la seize et enfin la onze. Le môme tendit la clé. Derrière la palissade de bois vermoulu passait un couple de trentenaire à vélos électriques, Henry les suivi du regard jusqu’à ce qu’ils disparaissent derrière la rangée de bouleaux.
— Bourgeois de merde ! Vides de sens, vides de substance, résignés dans votre putain de médiocrité !
Henry savait être philosophe. Il attrapa le tube de Liqui Moly, en dégorgea deux noisettes de pâte sur un vieux chiffon qu’il étala et remit au petit Karl. Le visage du gamin s’éclaira, il connaissait la procédure et se mit au boulot aussi sec. Henry se leva, fixa l’horizon, le ciel s’assombrissait. D’un geste de la main il arrangea une mèche de cheveux gras derrière son oreille, d’un coup de clé à molette décapsula la Berliner Pils tiède qu’il venait de sortir de sa poche arrière. Il faisait lourd en cette fin d’après-midi, lourd comme il peut le faire en été dans la plaine continentale de Prusse. Sur la petite radio portable le bulletin météo annonçait des orages avec vents violents, risque de grêle et d’inondations. Tandis que le speaker invitait les Berlinois à reste au sec, Henry descendit sa bière de trois grandes gorgées et refréna un relent d’écume de houblon. Le petit Karl briquait consciencieusement le réservoir orange de la moto-cross.
In Conversation with: Christian Gfeller and Bruce LaBruce. This interview is intended for adults only.
Christian Gfellerin a dangerous conversation with Canadian filmmaker Bruce LaBruce. They are speaking about LaBruce’s recent works and Death Book II.
John Sinclair “Der Pesthügel von Shanghai” 1983
Those who controlled these units had incredible power over those who had less, who in turn strove to please the powerful even at their own detriment, thus sustaining this pyramidal system of the power of a few…
A long time ago in a galaxy far, far away there lived a species of bipedal mammals, for the most part quite sad-looking specimens with a deficient and complex social system constructed around their apparently built-in bellicose and greedy characters. A tiny fraction of them controlled such a vast portion of food and resources that it forced a large portion of the remaining ones to suffer hunger, misery and often death. Of this tiny group, over half were obese and morbidly continuously craving for always more food. Many of them – although the real number is only subject to speculation – would sniff, inhale, inject, lick, swallow all kinds of more or less dangerous poisons in pursuit of minutes of pleasurable escape from their grim hopeless condition – or perhaps it was only out of boredom. But then again, a behaviour usually uncommon among intelligent animals was alarmingly wide-spread: a self-destructive drive that culminated in killing not only members of their own species, even blood relatives, but also themselves. Perhaps it was the result of their rigid and equally calamitous social organisations: one of its cornerstones was the system of exchange they had established, at first a trade of of physical objects, but then replaced by intangible units whose value was fixed by fantastical agreements, a giant calculus on which the well-being of the entire population depended. Those who controlled these units had incredible power over those who had less, who in turn strove to please the powerful even at their own detriment, thus sustaining this pyramidal system of the power of a few… All this while indefatigably all of them went about the business of destroying as much as they could of their surroundings: piercing holes in the skies, spoiling the waters, massacring the weaker species, ruining most green things which they depended on to breathe… fully conscious of the extent of the effects of their cataclysmic wreckage.
Well, I was telling this tale to my soulmate one day, lamenting the lunacy of mankind. Unfazed, she replied cooly: ” Yeah… anyway, one of these days a huge comet will hit Earth and then it’s all over, end of story.”
Good Lord, what clairvoyance! What a relief. Just the thought of it… I would just sit there peacefully, enjoying the spectacle. And then nothing… Since this would be the end of everything, I would not even miss anything after my death. No regrets.
Anyway. Welcome, sit down, relax and enjoy this first issue of L Y N X.
After strolling through the corridors of the Academy of Fine Arts in Liège during her training in monumental painting, followed by the study of Comics at St Luc in the same city, she left for Brussels to make new experiences. At that point she became active as an event planner in different locations, including the E2 Gallery “Le Sterput”. She became in charge of organizing various types of events, such as exhibitions, concerts, happenings, performances, editions, etc…
From this rich background built through involvement and connections, she aspired to get back to her first discipline, personal and current, the art of illustration. Anka also published a book of Darkam’s illustrations and recorded a very transgressive live performance held as part of the exhibition. Apart from this, we can’t help talking about the artist’s productions for many different collectives and publications such as ‘Gonzine’, ‘Alkom’x’, ‘EpOx et BoTOx éditions’. Also the latest works for the ‘Archives de la Zone Mondiale’ and a punk-rock photography classic ‘Dunkle Bitumen’ are some of Pauline Masha Constant’s remarkable works as a multidisiplinary artist.
We are back with another Bongoût classic, dear readers. This time Zezeah, one of our local Turkish talents, is on the cover with a grotesque drawing and we are really proud of this. As the fanzine cover suggests, the atmosphere is darkly otherworldly; with freehand drawings by Les Sœurs Siamoises and Joost Halbertsma‘s symbolic narrative accompanied by dense, detailed illustrations by Jurictus, Zezeah and Sam Rictus, and all this chaos is balanced by André Lemos’ structural graphic sense.
Joost Halbertsma x Zezeah, Bongoût n987 (Bongoût) 2024
André Lemos x Jurictus, Bongoût n987 (Bongoût) 2024
Sam Rictus x Les Sœurs Siamoises, Bongoût n987 (Bongoût) 2024
Bongoût n987 (Bongoût) 2024
We were surprised to see the studio, which usually produces works with a rock’n roll spirit, return with a fantastic, grotesque cast straight out of the darkness of Middle-earth. Beside this curatorially, it is a real masterpiece, and we hope you not to miss it.
Derrida’nın sözmerkezci olarak eleştirdiği batı metafiziği, Darkthrone, fanzinler ve fanlar üzerinden (arke-yazı) metafiziksel olarak incelendiğinde büyük bir merkezi yapı oluşturduğu görülür. Ama Darkthrone’un filli eylemleri, her geçen gün değişen müzikal yapısı ve ortaya koydukları çeşitli kavramlar, Derrida’nın tam da ilgilendiği o eşik açısından büyük bir önem atfetmektedir.
Burak Bayülgen
Fenriz ve Nocturno Culto ikilisinin sunduğu ezgiler özellikle bir döneme (80’lere) ve bir yöne (Kuzey’e) atıfta bulunur. Bu 80’ler ve Kuzey merkezli düşünce biçimi değişen sisteme rağmen korunmak istenmiştir. Bundan ötürü “şu an” babında hep “öteki”yle olan ilişkisine bakılır. “You call your metal black? It’s plastic, lame and weak!!!” “Şu an”ın karşısındaki geçmiş mitsel olarak ele alınırsa Derrida’nın yapısökücülüğüne tezat oluşturan tam bir merkezci tuzağa düşer. Nasıl ki siyah ile beyaz birbirlerine bir iz bırakarak anlam kazanıyorlarsa, 80’ler (I am the Graves of the 80’s), 90’larda (plastic, lame and weak) bir iz bırakmıştır ama 80’ler 90’ların içinde anlam-dışıdır. Bu yüzden Batı metafiziği yerine Darkthrone metafiziği demek daha doğru olacaktır. Bu metafiziğin merkezinde neler var? Öncelikle “varlık” var (Şeytani bir Oluş), sonra bu Oluş’a atfedilen Doğa, 80’ler, heavy metal ve yeraltı… Hepsi de bu yapının “Merkez”idir. Tanrı’nın sözleri gibidir. Karşısına ancak bir boşluk koyulabilir. Bunlar Darkthrone metafiziğinde söz’e denk düşer. Fenriz ve Nocturno Culto’yu ele alan fanzinler ve fanlar bu maddelerin karşısına ancak büyük bir boşluk koyabilir. Bu sebeple de Derrida’nın “vahşi” bulduğu bu yapının içinde oldukça sözmerkezci kalırlar. Derrida tam da bu noktada karşısına bir şey koyulamayan Oluş’un yapısökümünün yapılmasını önerir.
Lakin Derrida’yı sevindirecek bir şey varsa o da Darkthrone’un algı-metafiziğiyle örtüşmeyen dönemsel gerçekliğidir. Derrida da Batı metafiziğini sözmerkezci oluşundan ötürü eleştiriyordu zaten. Yukarıda bahsedilen söz merkezci yapı, Fenriz’in öve öve bitiremediği fotokopi fanzinler venostalji düşkünü fanatikler tarafından kabul görmüş bir arke-yazı’dan ibarettir. Zaten bilinen, uygulanan ama yazıya dökülmeyen, dökülmesine de gerek kalmayan, aşkın dilin açıklayamadığı şeylerdir. Ama sözmerkezci metafizik ile dönemsel gerçeklik arasında Fenriz ve Nocturno Culto ikilisinin Oluş’u bakımından çok büyük bir zıtlık vardır. Bu Oluş Tanrısal maddeler karşısında bir hiçlik barındırmamalıdır.
Gylve Fenris Nagell (photo credit: Peter Beste)
Artık Darkthrone basitleştirerek, indirgeyerek yahut hiyerarşik bir düzeyde değil, aşkın bir şekilde Şeytani Oluş’u, yeraltını, 80’leri ve black metal’i anlamlandıracaktır.
Nedir bu dönemsel gerçeklik peki? Bu dönemsel gerçeklik de sözmerkezci midir? Neden Darkthrone’un dönemsel gerçekliği ile metafiziği arasında bir fark vardır? İlk olarak 80’lere eğinen Darkthrone’un dönemsel ve müzikal Oluş’una bakmak gerekir:
Öncelikle, Darkthrone müzik hayatına 90’larda başlamıştır ve tam da Derrida’nın yapısökücülüğünde önem atfettiği eşikte durmuştur. 80’ler ise Fenriz’in bilhassa hayranlık duyduğu müzikal ve kültürel bir dönemdir. Aslında Darkthrone ne 80’ler ne de 2000’lerdir. Bir taraftan da her ikisidir. 90’larda izledikleri müzikal yapı bugün “True Norwegian Black Metal” olarak mottolaşmış ikinci dalga black metal alt-türüne denk düşer. 2000’lerde ise 80’lerin crust-punk’ına yaklaşan, speed metal ile dinamikleşen, tüm kitleler için black metal fikrine karşı çıkan eşiktedir. Burada yeraltı/kitlesel gibi bir hiyerarşik karşıtlık sezilebilir. Ama tam da akabinde New Wave of Black Heavy Metal gelir… Buradaki “black” kelimesi, new wave’den de heavy metal’den de bağımsızdır. Fenriz’in söylemlerinde ne öncül bir müzik türünü ne de “ardıl olarak” resmileşecek bir formu kapsamaktadır. Fenriz ve Nocturno Culto tam da eşikte dururlar. Aksi taktirde ya öncül bir müziği (klişe) ya da form olarak bundan sonra aynen tekrarlanacak bir müziği icra etmek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden Darkthrone için “yeraltı” artık bir merkez oluşturmamaktadır. Karşısında bir boşluk yoktur. Yeraltı/kitlesel karşıtlığındaki hiyerarşi, Fenriz’in “direniş” olarak adlandırdığı sınırda (The Underground Resistance), yerine ne koyulursa koyulsun, aynı eğinmeyi barındırmayacaktır. Darkthrone metafiziğinde fanzinler ve fanlar tarafından kabul görmüş olan “yeraltı,” tipik bir sözmerkezcilik idi. Fakat Fenriz yeraltı’na “direniş” kattıkça (yani eşikte durdukça) hem bir yeraltı müzisyeni olacak hem de kitlelere hitap edecektir. Aksi takdirde Fenriz ve Nocturno Culto ya yeraltında hapsolacaklar ya da bir hiç olacaklardı. Şimdi bunu somutlaştırmak gerekir:
Fenriz’in bir internet sitesi olarak başladığı “bandoftheweek” ile speed/heavy/thrash/black türlerinde müzik yapan hem yeni hem eski, hem ikisi hem de ikisi de olmayan grupları tanıtması merkezci yeraltı’nı yok sayar. (Those Treasures Will Never Befall You). Darkthrone metafiziğinde yeraltının ötekisi düşünülemez. Gerek fanzinlerin gerek fanların metafiziksel algısına göre yeraltının karşıtlığı hiçliktir. Halbuki “bandoftheweek” için seçilen gruplar ne yeraltıdır ne de kitleseldir. Aynı zamanda hem yeraltıdır hem de kitleseldir. Tıpkı Derrida’daki gibi farklı kavramlar oluşmaya başlamıştır. Fenriz bu yapıda “hayalet” kavramını benimser ve orada durmasını bilir. “Yeraltını” desteklerken “yeraltından” çıkarır. Bu, kitlesel olduğu anlamına da gelmez ama aslında hem ikisidir hem de hiçbiri…
Fenriz’in ve Nocturno Culto’nun fanzinler ve fanlar tarafından kabul gören metafiziğinde Oluş’un karşısına koyulacak olan şey bir boşluktur. ŞeytaniOluş’un karşısına Tanrı’yı koymak zordu. Doğa’nın, 80’lerin ve yeraltı’nın da karşısına bir “öteki” yerleştirmek mümkün değildi. Eğer konulsaydı, hiyerarşik düzeyde Darkthrone’un yerine başka bir grubun Oluş’undan söz etmek kolaylaşacaktı ve tüm buraya kadar söylenenlerle özdeşleşecekti. Ama Darkthrone’un benzersizliği, Oluş’un karşısına koyulan bir boşluktan kaynaklanmamaktadır. Aksine Darkthrone’un hayalet bir formunun olmasından kaynaklanmaktadır. Artık Darkthrone basitleştirerek, indirgeyerek yahut hiyerarşik bir düzeyde değil, aşkın bir şekilde Şeytani Oluş’u, yeraltını, 80’leri ve black metal’i anlamlandıracaktır.
An introduction to the Black Metal scene of Bergen, Norway.
Fenriz ve Nocturno Culto Doğa’ya aşıktır ama ne Doğa’nın içinde eriyip gitmiştir ne de Doğa’ya egemenlik kurmuştur.
Şimdi de bu eşiği Doğa üzerinden ele almak gerekir. İroni yapar gibi gelecek ama Doğa için de metafiziğe bağlı kalınmak zorunludur ama Fenriz’in fiili eylemleri doğa ile kültür arasında bir eşikte durduğunu kendiliğinden ortaya çıkaracaktır zaten. Doğa, Darkthrone’un hem ŞeytaniOluş’unda hem de liriklerinde aşkındı. Karşısına “kültür” konulamazdı. Yine de Darkthrone’un medeniyet ile olan çekingen ilişkisi hem doğaya olan aşkın hem de müziğe olan içkin bir eşikte durmayı gerektiriyordu (Hiking Metal Punks Forever, Norway in September, To Walk The Infernal Fields). Fenriz ve Nocturno Culto Doğa’ya aşıktır ama ne Doğa’nın içinde eriyip gitmiştir ne de Doğa’ya egemenlik kurmuştur. Doğa’nın aşkınlığı müzik ve liriklerinde ne kadar içkinse, Darkthrone’u çok daha tekil bir gruba dönüştürür. Derrida da hep farklı kavramlar ortaya koyuyordu çünkü aksi takdirde hiyerarşik yapının aynı işlevselliği tekrarlanacaktı. Darkthrone için de Doğa bu yeni kavramlar açısından önemlidir. Derrida’nın yapıbozuculuğunda tek bir Oluş yoktur. Bütün bunların dışına çıkar gibi görünür ama aslında eşiktedir. Darkthrone için de Doğa işte böyle bir yapıdır.
SONUÇ:
Derrida’nın sözmerkezci olarak eleştirdiği batı metafiziği, Darkthrone, fanzinler ve fanlar üzerinden (arke-yazı) metafiziksel olarak incelendiğinde büyük bir merkezi yapı oluşturduğu görülür. Ama Darkthrone’un filli eylemleri, her geçen gün değişen müzikal yapısı ve ortaya koydukları çeşitli kavramlar, Derrida’nın tam da ilgilendiği o eşik açısından büyük bir önem atfetmektedir.
Burak Bayülgen Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University