No Ego, Just Music: Özge Ürer & Sista Sound

Özge Ürer  by Oğuzhan Üstün

Özge Ürer’in ikinci solo stüdyo albümü Urbanist şehirli insanın duygularının samimi hikayelerle anlatıldığı konsept bir albüm özelliği taşıyor. Ürer’in hikaye anlatıcılığına paralel; sokağın ve şehrin insana verdiği neşeyi, yükü, yaratıcılığı ve hüznü şarkıların dokusuna işleyen iki başarılı prodüktör Da Poet ve Emre Malikler ise Urbanist’te ilk kez bir araya geliyor.

Urbanist, retrowave, synth pop, electronica, trappop, oldschool, bass beat öğelerini güçlü bir sound ile dinleyiciye sunuyor. Yeri geldi­ğinde 80’ler, 90’lar yeri geldiğinde 2000’lerin tınıları şarkıların ruhlarıyla birleşiyor. Ürer’in vokal yetenekterinin çeşitliği de Urbanist’in öne çıkan taraflarından. Albümdeki tüm söz ve besteler Özge Ürer’e, aranjeler Da Poet ve Emre Malikler’e, mix ve mastering’ler ise Emre Malikler’e ait. Urbanist’ten bugüne kadar Kara Bela, Yasak Elma ve Sonu Baştan Belliydi teklileri yayınlandı.

Albümün açılış şarkısı Kartallar, Urbanist konseptinin işlen­diği bir video klip çalışmasıyla dinleyicinin karşısına çıkıyor. Urbanist’in dikkat çeken di­ğer kliplerinde olduğu gibi yönetmen koltuğunda yine Oğuzhan Üstün, kreatif direktörlüğünde ise Özge Ürer bulunuyor. Urbanist’in kapak ve görsel çalışmaları sanatçı Candan İşcan’a, fotoğrafları Oğuzhan Üs­tün’e ait.


Özge Ürer ‘Subkult Performans Room’ Performansı, Mayıs 2024

Özge Ürer’s second solo studio album Urbanist is a concept album where the emotions of urban people are told through intimate stories. In parallel to Ürer’s storytelling, two successful producers Da Poet and Emre Malikler, who weave the joy, burden, creativity and sadness of the street and the city into the texture of the songs, come together for the first time in Urbanist.

Urbanist presents retrowave, synth pop, electronica, trappop, oldschool, bass beat elements with a strong sound. The 80’s, 90’s and 2000’s sounds are combined with the spirits of the songs. The diversity of Ürer’s vocal skills is also one of the highlights of Urbanist. All lyrics and compositions on the album belong to Özge Ürer, arrangements to Da Poet and Emre Malikler, mixing and mastering to Emre Malikler. Urbanist has released the singles Kara Bela, Yasak Elma and Sonu Baştan Belliydi.

The opening song of the album, “Kartallar”, is presented to the audience with a video clip featuring the Urbanist concept. As in the other noteworthy clips of Urbanist, Oğuzhan Üstün is again in the director’s chair and Özge Ürer is the creative director. Urbanist’s cover and visual works are by artist Candan İşcan and the photographs are by Oğuzhan Üstün.

Source: ‘The Star of Alternative Scene’ by Akşam Gazetesi international newspaper


Özge Ürer ‘Sanatın Kadınları Belgeseli’ Kasım 2023

Özge Ürer ‘Urbanist’ 2022

“Farklı müzik tarzlarında üretim yapan ve farklı disiplinleri olan müzisyenlerle çalışmayı çok seviyorum. Müziğim ve müziğimiz hepsiyle birlikte karşılıklı evriliyor. Nitro ile yaptıklarımız da hep çok keyifli çalışmalar oldu. Dinamik, güçlü ve özellikle sound kalitesi yüksek çalışmalar.”

Prodüktör NitroKIDD ile Türkiye’deki ilk future rave tarzında hazırladığı “DBYT” EP’sini dinleyicisiyle buluşturan alternatif sahnenin ses getiren isimlerinden Özge Ürer ve NitroKIDD ile yeni EP’lerini konuştuk.

Batıkan Baksı / dergy.com Eylül 2023

Özge Ürer: Herkese selamlar ve sevgiler diyerek başlamak isterim. Size ve dergy ekibine ayrıca çok teşekkürler bana ve Nitro’ya bu alanı ayırdığınız için. ‘DBYT’ ilk olarak NitroKIDD’in bana “Future Rave tarzında bir çalışmaya sıcak bakar mısın?” demesi ve yazdığı aranjenin demosunu göndermesiyle başladı. Ben de üzerine ‘Doğuyorum Bir Yıldız Tozunda’yı söz ve müzik olarak yazdım. Nitro’nun aranjesi; evrenle bir ve bütün olma, aydınlanma ve farkındalık temaları üzerine bir şarkı yazmama vesile oldu ki bu aralar sürekli üzerinde düşündüğüm ve çalıştığım konular.

Özge Ürer, an urbanist

‘Kara Bela’ ve ‘Kartallar’ parçalarında beraber çalıştığınız bağımsız prodüktör NITROKidd ile çalışmışsınız bu projede de. NITROKidd ile yolunuz nasıl kesişti? Onun sizin müziğinize etkisi nasıl sizce?

“Urbanist” albümümün çıkış şarkısı ‘Kartallar’ı dinliyor NitroKIDD ve bana bir tebrik mesajı atıyor, hiç tanışmıyoruz bu arada. Ardından sürpriz diyerek drum’n bass bir remix yapıyor ‘Kartallar’a. Bu kadar olur ki albümün remix projesini başlatmıştık 10 prodüktörün dahil olduğu ve ilk remix olarak NitroKIDD’inkini yayınlıyoruz. Ben farklı müzik tarzlarında üretim yapan ve farklı disiplinleri olan müzisyenlerle çalışmayı çok seviyorum. Müziğim ve müziğimiz hepsiyle birlikte karşılıklı evriliyor. Nitro ile yaptıklarımız da hep çok keyifli çalışmalar oldu. Dinamik, güçlü ve özellikle sound kalitesi yüksek çalışmalar.

NitroKIDD x Özge Ürer ‘Doğuyorum Bir Yıldız Tozunda’ EP 2023

“Kocaman evrenin küçücük kopyalarıyız…”

Yeni tekliniz ‘DBYT’ aslında varoluşsal bazı krizlerin müzikle tezahürü sonucunda ortaya çıkmış bir parça bana göre. Sorgulamalar, sancılar, aydınlanmalar… Hepsi bu şarkının içinde kendine yer bulmuş. Nasıl bir dönemde kendine bir yol buldu bu şarkı?

Çok doğru tespit. Şu algılayabildiğim kısa hayatım boyunca hep düşündüğüm şey, kocaman evrenin küçücük kopyaları olduğumuz. Hem simülasyonuz, hem gerçeğin kendisiyiz. Her şey aynı anda, her an aynı varlıkta, farklı farklı benliklerce gibi yaşanıyor bence. Oysa senin ben olduğum, yanındaki birinin bir ağacın dalındaki çiçek olduğu ve hepsinin biz olduğunu düşünüyorum. O yüzden “biliyorum her şeyi” diyor şarkı ve de “görüyorum gerçeği” diye ekliyor. Aynı yerden varolan, her bir şeyin her bir varlığın biricik olduğunu anlatıyor aslında. Aynı yere ve aynı yerde deviniyoruz, hepimiz bir yıldız tozundan geliyoruz. No ego, yes music stili.

EP’nin tasarımını günümüzün en çok ses getiren trendlerinden biri olan yapay zeka ile yapmışsınız. Müzikte yapay zeka kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Yapay zeka, müziği nasıl dönüştürüyor sizce?

Diğer mesleğim kreatif işler üzerine. Teknoloji ile haşır neşir oluyorsunuz tabi ister istemez. AI acayip noktalara geldi elbet, ama kodu yazan, komutu veren ve ona hayal ettiren yine sizsiniz. Kreatif çalışmaları Midjourney ile ürettim ama hem ben hem de AI için istediğim yere gelmesi başka bir kreatif süreçti. Müzik alanında henüz AI ile bir iş üretmedim. Ama sizin prodüksiyon stilinizi öğrenen ve “bence sen bunu böyle yaparsın” diyen yapay zekaların çok kullanılan prodüksiyon programlarının içine girdiğinden haberdarım. Hep beraber göreceğiz süreçleri bence. Freddy Mercury’ye türkü filan söyletmek değil konu yani!

Özge Ürer, 2023

“Bu sene sahne senesi olacak…”

“DBYT”nin ardından hemen yeni çalışmalara başlıyor musunuz? Yoksa biraz yeni EP’nin keyfini çıkarıp, yeni çalışmaları 2024’e mi taşıyacaksınız?

Kasım ayında uzun zamandır yayınlanmayı bekleyen “Urbanist Remix Album – URA” yayınlanacak. Yurt içi ve yurt dışında 10 prodüktörün dahil olduğu bir proje. 7’si hali hazırda part part yayınlandı, son düzlüğe girdik yani. Ardından Sürveyan ile bir rap düetimiz var onu da peşi sıra salacağız. 2024’te başka sürpriz yayınlar olacaktır ama bu sene bol bol sahne senesi olacak gibi görünüyor.


Özge Ürer ‘URA’ 2023

URA > URBANIST REMIX ALBUM


Özge Ürer – Kartallar (NitroKIDD’s Vision) 2022

Özge Ürer’in “DBYT” EP’sinde birlikte çalıştığı prodüktör NitroKIDD ile de hem kendi projeleri hem de DBYT hakkında biraz söyleştik. “Neymiş bu future rave?” diye bir de NitroKIDD’den dinleyelim istedik.

Türkiye’de çok da rastlanmayan “future rave” tarzında çalışmalarla ses getiriyorsunuz. “Future rave” janrını Türkiye’nin müzik sahnesine taşıma fikri nereden geldi aklınıza?

Ülkemizde elektronik müzik üreten ve dinleyenler diğer ülkelere göre biraz daha az. Bundan sebep ben de Future Rave özelinde öncülük etmek istedim. Tabi bunda “bakın ülkemizde de bu müzikleri yapan biri var” mottosu çok etkili oldu. Sadece FR değil elbette, nadir örnekleri olan Türkçe Drum & Bass çalışmalarım da var.  Bu zamana kadar yapılmamış olanı yapmak beni sevindiriyor.

‘Kara Bela’, ‘Kartallar’ ve son olarak ‘DBYT’ olmak üzere 3 farklı parçada Özge Ürer ile çalıştınız ve iyi de bir uyum sağladınız. ‘DBYT’ye nasıl hazırlandığınızı bir de sizden duyalım mı?

’Kartallar’ remixini bitirdikten sonra Özge’ye bu projeden bahsettim. Aslında İngilizce sözlü bir parçaydı, dedim ki “neden ilk Türkçe Future Rave’i biz yapmayalım?” Parça zaten hazırdı, Özge’nin de sözleri yazması ve kayda girmesiyle projeyi tamamlamış olduk. Esasen tek versiyon olarak çıkış yapmayı planlamıştık ancak yayın tarihine üç hafta kala aklıma başka bir versiyon daha geldi, iki gün içinde onu da bitirdim. Böylelikle iki farklı tarzda yayınlamış olduk.

Through The Silence (Original ‘FR’ Mix)

“Future Rave, özetle tekno ile progressive house tarzlarının sentezidir.”

“DBYT”, Türkiye’nin ilk ‘future rave’ projesini de içinde barındırıyor. Bilmeyenler için future rave’in ne olduğunu sizden dinlesek nasıl olur?

‘Future Rave’ en kısa özetle tekno ile progressive house tarzlarının birleşimi. Agresif tekno seslerinin ve beat’in üstüne melodi dizilimini ve sözleri eklediğiniz zaman FR oluyor. Tabii ki tek formül bu değil ve bu kadar basit de değil. Bu tarzı 2020’de David Guetta ve MORTEN oluşturdu ilk olarak. Sonrasında çok hızlı bir şekilde yayıldı FR parçalar.

Teknolojik yenilikleri müzikal hayatınıza dahil etmeyi seviyorsunuz ve hatta kendinize ait bir de metaverse evreni var. Müziğin içinde teknolojinin sınırları sizce ne kadar olmalı? Dedikleri gibi teknoloji, müziğin ruhunu öldürüyor mu sizce?

Müziğe insan eli değmeli bence. Çünkü müzik, tamamen duyguların melodik olarak işlenmesi biçimi. Müzikte teknolojiyi kendinizi geliştirmek için kullanmalısınız, kolay yoldan sona ulaşmak için değil. Aksi halde herkes kendini müzisyen olarak tanımlar. Ben de teknolojiyi kendi evrenimi yaratmak için kullandım, aslında çok uzun bir hikayesi olan ve bunu yayınladığım müziklerin klipleri olarak parça parça anlattığım bir evren. İlk ‘Through The Silence’ parçam ile başladı ve Özge de dahil oldu bu evrene. Şu anki hikayenin sonu yine kendi parçam ‘Valerian Prince’e bağlanacak. Özel bir çalışma olduğunu düşünüyorum, umarım dinleyenler de aynı fikir de olur yayınlanınca. Bu hikaye bittikten sonra ‘Valerian Prince‘in ikinci bölümünü yapacağım. Proje çok yani anlayacağınız. Tıpkı müziklerimi kendim yaptığım gibi görselleri de baştan sonra kendim üretiyorum, modellemesinden tutun da animasyona, renk sınıflandırmasına kadar. Çok yorucu ve uzun sürüyor ama kafamdaki dünyaya hayat vermek çok ilham verici.

Elektronik müzik hem Türkiye’de hem de dünyada yükselişte ve birbirinden farklı tarzları, birbirleriyle harmanlanırken dinlemek mümkün. Sizin bu çeşitliliğe ve yükselişe dair düşünceleriniz neler?

Ülkemizde son zamanlarda çoğunluk olarak sürekli bir rap ve trap parçası yapma eğilimi var. “Bu tuttu hadi aynısından bir tane daha yapalım” fikrinin etkin rol oynadığı parçalar çoğu da. Rap ya da trap müziğe karşı değilim elbette çok da severim. Benim de rap parçalarım var, gelecekte yayınlanacak olan birkaç tane daha olacak, harika projelerim var bilinen rap müzisyenleriyle. Ancak başka tarzları da denemekte fayda görüyorum böylelikle hem sürekli aynı sesleri duymazsınız üreten olarak hem de dinleyicilerinize farklı müzikler sunmuş olursunuz, mesela geçen yıllarda çıkardığım ‘Dissimilarity’ EP gibi. İnsanlar da sıkılmıştır herhalde aynı şeyleri dinlemekten ki elektronik müziğe olan ilgi yükselmeye başladı. Bunu gördükten sonra Türkçe sözlü müzik de yapmak istedim, tabii ki yine kendi stilimde ve alışılmışın dışında tarzlarda.

> NitroKIDD


Powered by Özge Ürer
Ruff & Tuff Gecesi, KargaArt 2024
Sista Sound, Live Action at KargaArt

Kadın müzisyen, şarkıcı, DJ ve sanatçılardan oluşan müzik kolektifi Sista Sound’tan Özge Ürer, Melissa Lara Clissold ve Hatice Arıcı, kolektifin çalışmalarını ve müzik sahnesindeki güncel kadın meselelerini konuşmak üzere Sonsuz Çilek Tarlaları’na konuk oluyor.

Açık > Sista Sound

Radyo > Özge Ürer

Sista Sound Afiş

> Sista Sound

> Özge Ürer


Philip K. Dick: İki Günde Çökmeyecek Bir Evren Nasıl Kurulur

Happiness by Steve Cutts

Beni büyüleyen ana konular “Gerçeklik nedir?” ve “hakiki insanı oluşturan şeyler nelerdir?” sorularıdır. Romanlar ve hikayeler yayınladığım yirmi yedi yıl boyunca, birbiriyle ilişkili bu iki konuyu tekrar tekrar araştırdım. Biz neyiz? Bizi çevreleyen ve “ben-dışı” ya da “ampirik veya görünen dünya” diye adlandırdığımız şey nedir?

Canınızı BK yazarlarının söylevlerinde bahsettikleri sıradan şeylerle sıkmaya başlamadan önce, izin verin de size Disneyland’tan resmi selamlarımı ileteyim. Kendimi Disneyland’ın sözcüsü sayıyorum; çünkü oradan sadece birkaç mil uzakta yaşı­yorum -bu da yetmezmiş gibi, bir keresinde orada Paris TV’yle röportaj yapma şerifine nail oldum.

Philip K. Dick 1978 / çev: Uğur Güney & Öznur Karakaş

Kaynak: Davetsiz Misafir, Sonbahar 2004

Söyleşiden birkaç hafta sonra cidden hasta­landım ve yataklara düştüm. Buna, dönen çay fincanlarının neden olduğunu düşünüyorum. Programın yapımcısı Elizabeth Antebi benden, Norman Spinrad’la (şahane bilimkurgu yazan eski bir arkadaşım) birlikte faşizmin yükselişini tartışırken dev çay fincanlarından birinin için­de fırıl fırıl dönmemi istemişti, Watergate’i de konuştuk, ama bunu Kaptan Kanca’nın korsan gemisinin güvertesinde yaptık. Kameralar etra­fımızda dönüp duruyor, Elizabeth beklenmedik sorular soruyordu. Bu arada da Mickey Mouse şapkası (kulakları olan sıvalı şapkalar) takan küçük çocuklar etrafta koşuşturup duruyor ara­da da bize çarpıyorlardı. Norman ve ben, o gün kafamız çarpışan küçük çocuklarla meşgulken fevkalade aptal şeyler söyledik. Yine de bugün, size anlattıklarımın sorumluluğunu üstlenmeli­yim. Ne de olsa hiçbiriniz Mickey Mouse şap­kası takmıyor, benim de korsan gemisinin do­nanımının bir parçası olduğumu sanıp üstüme tırmanmaya çalışmıyorsunuz.

Bunu söylediğim için üzgünüm ama BK ya­zarları gerçekten hiçbir şey bilmezler. Ona dair bilgimiz kısıtlı ve doğrulanmamış olduğundan bilim hakkında konuşamayız. Üstelik genel­de kurgumuz da berbattır. Bir kaç yıl önce, içi­mizden birini konuşma yapmaya davet etmek herhangi bir kolej ya da üniversitenin aklının ucundan bile geçmezdi. Lütuf olsun diye, kim­seyi etkilemeyen renkli ucuz dergilere hapsedilmiştik. O günlerde arkadaşlarım bana “Hiç ciddi şeyler yazıyor musun?” diye sorarlardı. Aslında “bilim kurgudan başka şeyler yazar mısın?” demek istiyorlardı. Kabul edilmek için yanıp tutuşuyorduk. Birilerinin bizi fark etme­sini bekliyorduk.

Sonra birden akademik dünya bizi fark etti. Konuşmalar yapmak, panellerde bulunmak üzere davet edildik – ve anında kendimizi ap­tal yerine koymayı başardık. Bizden öğrenmek istedikleri kabaca şuydu: Bir bilimkurgu yazarı ne bilir? Hangi konuda bir otoritedir?


Philip K Dick speech in Metz France 1977

Ama bu entelektüel bir oyun değil, hakiki bir sorun… Çünkü bugün medya, hükümetler, bü­yük şirketler, dini ve politik gruplar tarafından düzmece gerçekliklerin üretildiği bir toplumda yaşıyoruz. Üstelik bu sahte dünyaları, okuyucu, izleyici ve dinleyicilerin direkt olarak kafasına ileten elektronik aksam da artık mevcut.

Bu bana buraya uçmadan hemen önce rast­ladığım bir Kaliforniya gazetesinin manşetini hatırlatıyor: “BİLİM ADAMLARI FARELERİN İNSAN GİBİ GÖRÜNEMEYECEKLERİNİ SÖYLÜYORLAR”. Hükümet tarafından finan­se edilen bir araştırma programıydı galiba. Düşünün hele: Bu dünyada, farelerin iki renk ayakkabılar, melon şapkalar, ince çizgili şortlar ve Dacron pantolonlar giyip giyemeyecekleri ve insan olarak kabul edilip edilemeyecekleri ko­nusunda bir otorite var.

Pekala, size neyin ilgimi çektiğini, neyi önemsediğimi anlatayım. Hiçbir konuda otori­te olduğumu iddia edemem ama bazı konuların beni mutlak surette etkilediğini, her daim bu konular hakkında yazdığımı söyleyebilirim.

Beni büyüleyen ana konular “Gerçeklik ne­dir?” ve “hakiki insanı oluşturan şeyler neler­dir?” sorularıdır. Romanlar ve hikayeler yayın­ladığım yirmi yedi yıl boyunca, birbiriyle iliş­kili bu iki konuyu tekrar tekrar araştırdım. Biz neyiz? Bizi çevreleyen ve “ben-dışı” ya da “am­pirik veya fenomenal dünya” diye adlandırdığı­mız şey nedir?

1951’de ilk hikayemi sattığımda, bilimkur­gu alanında böyle temel mevzuların peşine dü­şülebileceğini hiç düşünmemiştim. Aslında bu konularla uğraşmaya, pek de farkında olmadan başladım. İlk hikayem, her cuma gelen çöpçü­nün, ailenin güvenli metal kutularda özenle depoladığı değerli yiyecekleri çaldığına inanan bir köpek hakkındaydı. Ailenin üyeleri her gün kese kağıtlarıyla bu iyi pişmiş yemekleri taşır, metal konteynıra doldurup kapağı sıkıca kapa­tırlardı. Konteynır dolduğunda, bu korkunç gö­rünüşlü yaratıklar gelip kutudaki her şeyi çalar­dı. Hikayenin sonunda köpek, çöpçünün evdekilerin yemeklerini çalmakla kalmayıp bir gün onları da yiyeceğine inanmaya başlar. Tabii ki, köpek bu konuda yanılıyordur. Hepimiz çöp­çülerin insanları yemediğini biliriz. Ama kö­peğin çıkarsaması -verilen koşullar altında ve onun mizacına göre bir bakıma mantık çerçeve­sindedir. Hikaye gerçek bir köpek hakkındaydı. Ben de onu seyretmeye, kafasının içine girme­ye, dünyayı nasıl gördüğünü tasavvur etmeye çalıştım. Kuşkusuz sonunda köpeğin dünyayı benim ya da herhangi bir insanın gördüğün­den tamamen farklı gördüğüne karar verdim. Daha sonra da düşünmeye başladım: belki de her insan eşsiz bir dünyada, tüm diğer insanlar tarafından yaşanan ve deneyimlenen dünyadan farklı, kişiye özel bir dünyada yaşıyordu. Bu da beni, “gerçeklik kişiden kişiye değişiyorsa, tek bir gerçeklikten bahsetmemiz ne kadar doğru olur?” sorusuna yöneltti. Aslında çoğul gerçek­likler hakkında konuşmamız gerekmiyor muy­du? Ve eğer çok sayıda gerçeklik varsa, bazıları diğerlerinden daha mı gerçekti? Peki ya bir şi­zofrenin dünyası? Belki onunkisi de bizim dün­yamız kadar gerçektir. Belki bizim gerçeklikle temas halinde olduğumuzu ve onun olmadığını söyleyemeyiz de bunun yerine şöyle diyebiliriz: onun gerçekliği bizimkinden o derece farklı ki, bunu bize açıklayamıyor, biz de bizimkini ona açıklayamıyoruz. O zaman sorun şudur: öznel dünyalar bu derece farklı deneyimleniyorsa, ile­tişim kopuklukları yaşanır… işte gerçek hastalık da budur.

Bir seferinde yaralanıp hastaneye kaldırı­lan bir adam hakkında bir hikaye yazmıştım. Ameliyat etmeye başladıklarında adamın bir insan değil de android olduğunu keşfediyorlardı, oysa adam bunu bilmiyordu bile, Ona bu haberi alıştıra alıştıra vermeleri gerekiyordu. Mr. Garson Poole bir anda kendi gerçekliğinin, göğsündeki makaradan makaraya geçen delikli şeride bağlı olduğunu anlayıverdi. Büyülenmiş bir şekilde bazı delikleri doldurmaya, bazıları­nın arasına yenilerini eklemeye koyuldu. Bir anda dünyası değişti. Şeritte yeni bir delik açtı­ğında bir ördek sürüsü odasından uçarak geçti. Sonunda şeridi hepten kopardı. Bunun üzerine dünya tamamen yok oluverdi. Fakat dünya hi­kayedeki diğer karakterler için de yok olmuş­tu… Üzerinde şöyle bir düşündüğünde bu in­sana çok saçma gelir, tabii diğer karakterler de onun delikli şeridinin bir mahsulü olmadığı sü­rece… Sanırım öylelerdi de.

Bu yüzden yazılarımda gerçeğin ne olduğu­nu soruyorum. Çünkü çok komplike elektronik mekanizmalar kullanan çok komplike insanlar tarafından üretilmiş sahte gerçekliklerle dur­maksızın bombalanıyoruz, İtimatsızlığım on­ların güdülerine değil güçlerine karşı…

“Gerçeklik nedir?” sorusunu soran roman­lar ve hikayeler yazarken, hep bir gün bu soru­ya bir cevap bulmayı umut ettim. Bu çoğu oku­yucumun da umuduydu. Yıllar geçti. Otuzun üzerinde roman ve yüzden fazla hikaye yazdım ama hala neyin gerçek olduğunu çözemedim. Bir gün felsefe dersi için ödev hazırlayan kolej öğrencisi Kanadalı bir kız, benden gerçekliği tanımlamamı istedi. Tek cümlelik bir yanıt is­tiyordu. Düşündüm ve sonunda “Gerçeklik ona inanmayı bıraktığında yok olup gitmeyen şey­dir” dedim. Tüm ortaya atabildiğim buydu işte. Bu 1972’deydi. O zamandan beri de gerçekliğin daha açık bir tanımını bulmayı başaramadım. Ama bu entelektüel bir oyun değil, hakiki bir sorun… Çünkü bugün medya, hükümetler, bü­yük şirketler, dini ve politik gruplar tarafından düzmece gerçekliklerin üretildiği bir toplumda yaşıyoruz. Üstelik bu sahte dünyaları, okuyucu, izleyici ve dinleyicilerin direkt olarak kafasına ileten elektronik aksam da artık mevcut.

Bazen on bir yaşındaki kızımı televizyon seyrederken gördüğümde, kafasına nelerin işle­nip durduğunu merak ediyorum. Dikkat edin, bu tamamen bir yanılgı sorunu… Yetişkinler için hazırlanmış bir TV programı küçük bir ço­cuk tarafından seyrediliyor. TV’deki oyunda söylenenlerin ve yapılanların yarısından çoğu çocuk tarafından yanlış anlaşılıyor. Kim bilir belki de hepsi… Asıl mesele, çocuk doğru anlasa bile yine de verilen bilginin ne kadar hakiki ol­duğu. Ortalama bir sit-com ile gerçeklik arasın­daki ilişki nedir? Ya polis şovlarına ne demeli? Arabalar sürekli kontrolden çıkıyor, çarpışıyor, yanmaya başlıyorlar. Polisler her zaman iyiler ve hep kazanıyorlar. Bu noktayı atlamayın: Polis hep kazanır. Ne biçim bir ders bu; Otoriteyle çatışmamalısın, zaten çatışsan da kaybedersin. Buradaki mesaj: pasif ol ve işbirliği yap. Eğer Memur Barerta sizden bilgi isterse verin çünkü Memur Barefta iyi ve güvenilir bir adam. Sizi se­ver, siz de onu sevmelisiniz.

Kaosa gizli bir aşk beslerim. Ondan daha da fazla olmalı. Bir toplumda ya da evrende düzen ve istikra­rın her zaman iyi olduğuna inanmayın. Eski olan, kemikleşmiş olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğumuna yol vermelidir.

Bu yüzden yazılarımda gerçeğin ne olduğu­nu soruyorum. Çünkü çok komplike elektronik mekanizmalar kullanan çok komplike insanlar tarafından üretilmiş sahte gerçekliklerle dur­maksızın bombalanıyoruz, İtimatsızlığım on­ların güdülerine değil güçlerine karşı… O ka­dar fazlasına sahipler ki… Bu şaşırtıcı bir güç: topyekün evrenler yaratmak; zihin evrenleri… Benim bilmem gerekir. Ben de aynı şeyi yapı­yorum. İşim, bir romandan ötekine onlara temel olacak evrenler yaratmak. Ve onları iki gün son­ra çökmeyecek şekilde kurmak zorundayım. Ya da en azından editörlerimin umdukları bu. Yine de size bir sırrımı açacağım: Çökecek evrenler yaratmayı severim ben. Onların çözülmelerini ve romanlardaki karakterlerin bu sorunla nasıl başa çıktıklarını görmeyi severim. Kaosa gizli bir aşk beslerim. Ondan daha da fazla olmalı. Bir toplumda ya da evrende düzen ve istikra­rın her zaman iyi olduğuna inanmayın -bunu söylerken çok ciddiyim- Eski olan, kemikleşmiş olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğumuna yol vermelidir. Yeni şeylerin doğa­bilmesi için önce eski yok olmalı. Bunun ayrı­mına varmak tehlikelidir; çünkü neticede bize alıştıklarımızdan ayrılmamız gerektiğini söy­ler. İşte bu acıtır. Fakat yaşamın senaryosunun bir parçasıdır da. Psikolojik olarak hayatımızda değişime yer vermediğimiz sürece içten içe ölmeye başlarız. Söylemek istediğim; nesnelerin, adetlerin, alışkanlıkların ve yaşama biçimle­rimizin hakiki insanın yaşayabilmesi için yok olması gerektiğidir. Asıl önemli olan da işte bu hakiki insandır. Bu geriye atlamasını bilen, içi­ne çekebilen, yeniyle baş etmesini bilen canlı, elastik organizma…

Tabii ki tam da bunları söyleyecektim. Ne de olsa Disneyland’ın yakınında oturuyorum, ora­ya sürekli yeni bölümler ekleyip eskilerini yok ediyorlar. Disneyland evrim geçiren bir orga­nizma. Yıllar önce Lincoln Simulakrum’u vardı, tıpkı Lincoln gibi o da madde ve enerji alıp veren geçici bir formdu. Hoşlanın ya da hoşlanma­yın, aynısı hepimiz için geçerli.

Sokrates öncesi Yunan filozofu Parmenides sadece değişmeyen şeylerin gerçek olduğu­nu düşünürdü. Yine Sokrates öncesi filozof Heraklitos da her şeyin değiştiğini… Onların görüşlerini birbirine eklediğinizde şu sonucu elde edersiniz: Hiçbir şey gerçek değildir… Bu doğrultuda düşününce etkileyici bir basamak­la karşı karşıya kalınır: Parmenides asla varolamazdı; çünkü o yaşlandı, öldü ve yok oldu. Yani kendi felsefesine göre hiç varolmadı. Heraklitos haklı olabilirdi -bunu unutmayalım; çünkü eğer Heraklitos haklıysa o zaman Permenides var oldu. Bu yüzden Heraklitos’un felsefesi­ne göre, Parmenides haklı da olabilirdi; çün­kü Parmenides gerekli koşulları, Heraklitos’un şeylerin gerçekliklerini yargıladığı kriterleri, sağlıyordu. Bunu yalnızca nihai gerçeğin ne olduğunu sormaya başladığınız anda saçmala­maya başladığınızı da göstermek için anlattım. Zeno hareketin imkansızlığını ispatlamıştı, (as­lında o sadece bunu ispatladığını zannetmişti. Onda eksik olan teknik olarak “limitler teorisi” olarak adlandırılan şeydi)

Aralarındaki en büyük septik olan David Hume bir seferinde, septiklerin septisizm ger­çeğini bir felsefe olarak ilan etmek için toplan­dıktan sonra, yine de pencere yerine kapıdan ayrıldıklarını belirtmişti. Hume’un bakış açısını anlayabiliyorum. Bunların hepsi laf. Ciddi filo­zoflar söylediklerini ciddiye almazlar.

Sahte gerçeklikler sahte insanlar yaratıyor. Ya da, sahte insanlar sahte gerçeklikler üretiyorlar ve sonra onları diğer insanlara satıyorlar ve sonunda onları da kendi taklitlerine dönüştürüyorlar. Böylece etrafımızı sahte gerçeklikler tasarlayan ve onları diğer sahte insanlara satan sahte insanlar sarıyor. Bu yalnızca Disneyland’in çok büyük bir versiyonu.

Fakat ben gerçeğin ne olduğunu tanımla­mayı ciddiye alıyorum. Bu çok önemli, hatta hayati bir konu… Ve yine buralarda bir yerde başka bir konu da göze çarpar: hakiki insanın tanımı… Sahte gerçekliklerle bombalanmaya başlamak hakiki olmayan insanları çok çabuk ürettiği için taklit insanlar da her yönden on­ları sıkıştıran bilgiler kadar sahte… Benim iki konum aslında tek bir konu; onlar bu noktada birleşiyorlar. Sahte gerçeklikler sahte insanlar yaratıyor. Ya da, sahte insanlar sahte gerçek­likler üretiyorlar ve sonra onları diğer insanlara satıyorlar ve sonunda onları da kendi taklit­lerine dönüştürüyorlar. Böylece etrafımızı sah­te gerçeklikler tasarlayan ve onları diğer sahte insanlara satan, sahte insanlar sarıyor. Bu yal­nızca Disneyland’in çok büyük bir versiyonu. Korsanlara, Lincoln Simülakrumu’na ya da Bay Toad’a sahip olabilirsiniz ama hiçbiri hakiki de­ğil. Yazılarımda sahte şeylerle o kadar ilgilen­dim ki, en sonunda sahte sahteler kavramına vardım. Örneğin Disneyland’da elektrik motorlarıyla çalışan, yanlarından geçtiğinizde çığ­lıklar atıp gaklayan sahte kuşlar var. Farz edin ki, bir gece hepimiz parkın içine gerçek kuşlar­la birlikte sızıverip onları yapay olanlarla değiş­tirdik. Disneyland görevlilerinin aldatmacamı­zı farkettiklerinde düşecekleri dehşeti düşü­nün. Gerçek kuşlar! Ve belki de bir gün gerçek su aygırları ve aslanlar… Şok. Park, sinsi güçler tarafından zekice sahteden gerçeğe dönüştürü­lüyor. Mesela, Matterhom’un hakiki karla kaplı bir dağa dönüştüğünü farz edin. Ya bütün yer Tanrının kudreti ve bilgeliğinin mucizesiyle bir anda, göz açıp kapayıncaya kadar, bozulamayacak bir şeye çevrilirse? Orayı kapatmak zorun­da kalırlardı.

Platon’un Timaeus’unda Tanrı, Hristiyan Tanrısının yaptığı gibi kainatı yaratmaz; sade­ce bir gün onu buluverir. Kainat tamamen kaos içindedir. Bu fikir bana çekici geldi ve onu ken­di entelektüel ihtiyaçlarımı karşılamak için şöy­le uyarladım; Ya evrenimiz o kadar gerçek ola­rak değil de Hindu dininin öğrettiği gibi bir çeşit ilüzyon olarak başladıysa ve Tanrı sevgi ve şefkatiyle bizim için onu yavaşça ve gizli­ce gerçek bir şeye dönüştürüyorsa. İlk aşama­da kendi dünyamızın bir yanılsama olduğu­nu bilmediğimiz için, bu dönüşümün ayrımın­da olamazdık. Bu aslında teknik olarak gnostik bir düşüncenin ürünü. Gnostisizm yüzyıllar boyunca Yahudiler, Hristiyanlar ve Paganlarca benimsenmiş bir mezheptir. Ben de gnostik fi­kirlere sahip olmakla suçlandım. Galiba sahi­bim de. Bir seferinde yakılacaktım. Ama onla­rın bazı fikirleri ilgimi çekiyor. Bir zamanalar Gnostisizmi Britannica’da araştırırken, “Gerçek Olmayan Tanrı ve Onun Varolmayan Evreninin Görünüşleri” isimli kutsal bir gnostik kitabın­dan bahsedildiğini gördüm. Bu fikir karşısında kahkahalarıma engel olamadım. Nasıl biri va­rolmadığını bildiği bir şey hakkında yazar ki? Peki ya nasıl olur da varolmayan bir şeyin gö­rünüşleri olabilir? Fakat sonra yirmi beş yıldan fazladır bu konular hakkında yazmakta oldu­ğumu fark ettim. Sanırım varolmayan bir konu hakkında yazdığınızda söyleyebilecekleriniz­de yüksek serbestliğiniz oluyor. Bir arkadaşım “Hawai’deki Yılanlar” isimli bir kitap yayınla­mıştı. Birkaç kütüphane kopyasını istemişti. İyi de Hawai’de yılan yoktur ki: Kitabın tüm sayfa­ları boştu.

Gerçeklik manipülasyonun ana aracı kelimelerle oynamaktır. Eğer kelimelerin anlamını kontrol edebiliyorsanız, onları kullanan insanları da kontrol edebilirsiniz. George Orwell “1984” romanında bunu açıkça göstermiştir. İnsanların zihinlerini kontrol etmenin bir başka yöntemi de onların algılarını kontrol etmektir. Onların dünyayı sizin gördüğünüz gibi görmesini sağlayabilirseniz, sizin gibi düşüneceklerdir. Anlama, algıyı takip eder.

Tabii ki bilimkurguda anlatılan dünyaların gerçek olduğu iddia edilmez. Okuyucu okuya­caklarına inanmaması için önceden uyarılır. Aynı şekilde Disneyland’in ziyaretçileri Bay Toad’un gerçekte varolmadığını ve korsanla­rın motorlarla, servo-destekleyici mekanizma­larla, rölelerle ve elektronik devrelerle oyna­tıldıklarını anlarlar. Yani bir aldatma söz ko­nusu değildir. Yine de garip olan şey şudur ki, bir şekilde, hatta gerçek bir şekilde, bilimkurgu başlığı altında ortaya çıkan şeylerin çoğu doğ­rudur. Harfi harfine doğrudur demiyorum ta­bii. Gerçekte “Üçüncü Türle Yakınlaşmalar “da [Close Encounters of the Third Kind] olduğu gibi başka bir yıldız sisteminden yaratıklarca istila edilmedik. O filmi yapımcıları buna inanmamıza niyet etmemişlerdi. Yoksa etmiş­ler miydi? Ve daha da önemlisi, bunu planladılarsa bile bu gerçekten de doğru mudur? Sorun yazarın ya da yapımcının eserine inanıp inanmaması değil, anlatılanların doğruluğu. Çünkü bir bilimkurgu yazarı ya da yapımcısı ya da se­naristi iyi bir hikayenin peşindeyken kazara doğruya denk gelebilir… ne var ki ancak sonra bunun farkına varabilir. Gerçeklik manipülas­yonun ana aracı, kelimelerle oynamaktır. Eğer kelimelerin anlamını kontrol edebiliyorsanız, onları kullanan insanları da kontrol edebilir­siniz. George Orwell “1984” romanında bunu açıkça göstermiştir. İnsanların zihinlerini kont­rol etmenin bir başka yöntemi de onların algı­larını kontrol etmektir. Onların dünyayı sizin gördüğünüz gibi görmesini sağlayabilirseniz, sizin gibi düşüneceklerdir. Anlama, algıyı ta­kip eder. Onların gerçekliği sizin gibi görmesini nasıl sağlarsınız? Sonuçta, sizinki de birçok ger­çeklikten sadece biri. Temel bileşenlerden biri imgelerdir: Görüntüler. Bu TV’nin genç dimağ­ları etkileme gücünün afallattıcı derecede engin oluşunun sebebidir. TV’de kelimeler ve görün­tüler eşzamanlı kullanılırlar. İzleyicinin mut­lak olarak kontrol edilme olasılığı vardır, özel­likle de genç izleyicinin. TV seyretmek bir çeşit uyuyarak öğrenmektir. Yaklaşık yarım saat TV izleyen birinin EEG’si, beynin hiçbir şeyin olup bitmediğine karar verdiğini ve alfa dalgaları ya­yarak hipnotik alaca karanlık durumuna geçti­ğini gösterir. Bunun nedeni çok az göz hareketi olmasıdır. Üstelik enformasyonun çoğu görsel­dir. Bu yüzden bilinçli kişiliğin bulunduğu sol beyinde işlenmek yerine sağ beyine gider. Son günlerdeki deneyler, TV ekranında gördükleri­mizin bilinçaltı düzeyinde kavrandığına işaret ediyor. Biz orada ne olduğunu bilinçli bir şe­kilde gördüğümüzü zannediyoruz fakat mesaj yığınları dikkatimizden kaçıyorlar; birkaç saat TV seyrettikten sonra ne gördüğümüzü bile­mez hale geliyoruz. Hafızalarımız tıpkı rüya belleklerimiz gibi kurmaca ve ondaki boşluklar geçmişe dayanarak doldurulup tahrif ediliyor. Bilmeden sahte gerçekliklerin yaratımına ortak oluyoruz ve bu sahte gerçeklikle kendimizi bes­liyoruz. Kendi akıbetimizi kendimiz hazırlıyo­ruz. Bunu profesyonel bir kurgu yazarı olarak söylüyorum- bu görsel/işitsel dünyaları yaratan yapımcılar, senaryo yazarları ve yönetmenler, içeriklerinin ne kadarının doğru olduğunu bil­mezler. Başka bir deyişle, onlar bizimle birlik­te kendi ürünlerinin kurbanlarılar. Kendi adı­ma konuşursam yazdıklarımın ne kadarının ya da hangi bölümlerinin (eğer varsa) doğru oldu­ğunu bilmiyorum. Bu potansiyel olarak ölümcül bir durum. Gerçeği taklit eden kurguları­mız ve kurguları taklit eden gerçeklerimiz var. Tehlikeli bir çakışma, tehlikeli bir bulanıklık… Ve her halükarda kasıtlı değil. Hatta bu duru­mun niyet edilmeden ortaya çıkışı da problemin bir parçası. Bir kutu pudingin etiketinde, karı­şımını oluşturan maddelerin listelenmesi gibi, yasaları kullanarak bir yazarın eserini doğru etiketlemesini sağlayamazsınız. Kendisi de bil­miyorsa onu hangi parçasının doğru olduğunu hangisinin olmadığını ilan etmeye zorlayamaz­sınız. Saf kurgu olduğuna inanarak bir roman­da yazdığınız bir şeyin gerçek olduğunu ileride -belki yıllar sonra- öğrenmek ürkütücü bir de­neyim. Bir örnek vermek istiyorum. Bu benim anlamadığım bir şey. Belki siz bir açıklama geti­rirsiniz. Ben yapamadım.

Peki ya bir şizofrenin dünyası? Belki onunkisi de bizim dünyamız kadar gerçektir. Belki bizim gerçeklikle temas halinde olduğumuzu ve onun olmadığını söyleyemeyiz de bunun yerine şöyle diyebiliriz: onun gerçekliği bizimkinden o derece farklı ki, bunu bize açıklayamıyor, biz de bizimkini ona açıkiayamıyoruz. O zaman sorun şudur: öznel dünyalar bu derece farklı deneyimleniyorsa, iletişim kopuklukları yaşanır… işte gerçek hastalık da budur.

1970’te “Flow My Tears, the Policeman Said” (Aksın gözyaşlarını, dedi polis) isimli bir ro­man yazdım. Karakterlerden biri 17 yaşında, Kathy isimli bir kızdı. Kocasının ismi Jack’ti. Kathy yeraltındaki suç örgütleri için çalışıyor gibi görünüyordu fakat sonra romanın derin­liklerine indikçe onun aslında polis için ça­lıştığını keşfediyorduk. Bir polis müfettişiyle ilişkisi vardı. Karakter saf kurguydu. Ya da en azından ben öyle düşünüyordum. Her neyse, 1970’in Noel gününde Kathy isimli bir kızla ta­nıştım. Anladığınız gibi, bu romanı bitirdiğim­den sonraydı. On dokuz yaşındaydı ve erkek ar­kadaşının ismi Jack’ti. Kısa süre sonra onun bir uyuşturucu satıcısı olduğunu öğrendim. Ona uyuşturucu satmayı bıraktırmak için aylar har­cadım. Onu, yakalanacağı konusunda tekrar tekrar uyardım. Sonra, bir akşam birlikte bir lo­kantaya girerken Kathy aniden durdu ve “İçeri giremem” dedi. Restoranda tanıdığım bir komi­ser oturuyordu. Kathy “Sana doğruyu söyleme­liyim” dedi. “Onunla bir ilişkim var.” Bunlar kesinlikle tuhaf tesadüfler. Belki de önceden görme yeteneğim vardır fakat gizem daha da kafa karıştırıcı oldu. Sonraki aşama beni tama­men dumura uğrattı. Bu dört yıl önceydi.

Roman 1974 yılında Doubleday tarafından basıldı. Bir öğleden sonra rahibimle konuşu­yordum -ben bir episkopal’im- ona romanın sonlarındaki önemli bir sahneden bahsettim. Sahnede, Felix Buckman geceleyin bir benzin istasyonunda zenci bir yabancıyla karşılaşıyor­du ve sohbete başlıyorlardı. Ben sahneyi daha detaylı tasvir ettikçe rahip git gide daha çok al­tüst oluyordu. En sonunda “Bu sahne Ameller Kitabı’ndan (Book of Acts), İncilden! Ameller Kitabı’nda yolda zenci adamla karşılaşan kişi­nin adı Philip, senin ismin.” dedi. Peder Rash benzerlikten dolayı o kadar telaşa kapılmıştı ki, o bölümün İncil’in neresinde olduğunu bile bu­lamadı. Bana Ameller Kitabı’nı oku­ma talimatı verdi. “Göreceksin en ince detaylarına kadar aynılar.” Eve gidip Ameller Kitabındaki o sahneyi okudum. Evet, Peder Rasch haklıydı; romanımdaki sahne bariz bir şekil­de Ameller Kitabı’ndaki sahnenin tekrarıydı. İtiraf etmeliyim; Ameller Kitabı’nı hiç okumamıştım. Bulmaca yine derinleşiyordu. Ameller Kitabı’nda Aziz Paul’ü tutuklayan ve sorguya çeken Roma yüksek memuru’nun adı Felix’ti, benim karakteri­min adı… Benim kahramanım Felix Buckman yüksek rütbeli bir polis şefiydi; nite­kim romanımda o, Felix’in Ameller Kitabı’ndaki yerini alıyordu: en son otorite… Romanımda Felix ve Paul arasında geçen konuşmaya ben­zer bir muhabbet vardı.

Böylece daha öte ben­zerlikler aramaya karar verdim. Romanımın ana karakterinin adı Jason’dı. Bir İncil fihristi alıp Jason adının İncil’de bir yerlerde geçip geç­mediğine baktım. İncil’de böyle birinin olduğu­nu hatırlamıyordum. Jason adı, İncil’de sadece ve sadece bir defa geçiyormuş. O da Ameller Kitabı’nda… Sanki beni daha başka tesadüfler­le bezdirmek istermiş gibi, romanımda Jason, otoritelerden kaçıp birinin evine sığınıyordu. Ameller Kitabı’ındaki Jason ise bir kanun kaça­ğını evinde barındırıyordu. Romanımdaki du­rumun tam tersi… Sanki bütün bunlardan so­rumlu olan gizemli Ruh, tüm olan bitenle eğlen­mek istermiş gibi… Felix, Jason ve yolda yaban­cı bir zenciyle karşılaşma… Ameller Kitabı’nda, Havari Philip zenciyi vaftiz eder, zenci de neşe içinde oradan ayrılır. Romanımda ise Felix Buckman’ın duygusal destek için yabancı zen­ciyle bağlantı kurmasının nedeni, adamın kız kardeşinin ölümü yüzünden ruhsal çöküntü içinde olmasıdır. Zenci, Buckman’ın ruhunu canlandırır. Sonuçta Buckman neşelenmese de en azından göz yaşı dökmeyi keser. Evine koşup kız kardeşinin cesedinin başında ağlayıp sızlamıştır. Biriyle, herhangi biriyle, hatta tamamen yabancı biriyle konuşma ihtiyacı hissetmiştir. Bu yol üzerindeki tamamen yabancı iki insan arasındaki yakınlaşma, onlardan birinin yaşa­mını değiştirir. Hem romanda hem de Ameller Kitabı’nda… İş başındaki gizemli ruhtan son bir acayiplik: Felix ismi Latince mutluluk demek­tir. Romanı yazdığımda bunu bilmiyordum. Romanımın dik­katli bir incelemesi, açıklamaya dahi başlayamadığım nedenler­den dolayı İncil’in belli bir bölü­münden bazı temel olayları, üs­telik aynı isimleri kullanarak, yeniden anlatmayı başardığımı gösteriyor. Bu nasıl açıklanabi­lir? Tüm bunları dört yıl önce keşfettim. Dört yıldır bir teori bulmaya çalışıyorum ama bece­remedim. Becerebileceğimden de şüpheliyim.

Kainat göründüğü gibi değildir. Onun en derin seviyesinde ne olduğu muhtemelen insanların en derin seviyelerinde ne olduklarıyla aynıdır, -buna zihin yada ruh deyin, o yaşayan ve düşünen yalnızca çoğul ve cismani olarak görünen, bölünmez bir şeydir. Evren düşünendir ve düşüncedir. İnsanlar olarak bizler de onun parçası olduğumuz için son tahlilde bu fikirlerin düşünürleri ve düşünceleriyiz.

Ancak tam da düşündüğüm gibi bu gizem burada da son bulmuyordu. İki ay önce gece geç bir vakitte hem bir mektup postalamak hem de apartmanın karşısındaki Aziz Joseph Kilisesi’nin manzarasını keyifle seyre dalmak için posta kutusuna doğru ilerliyordum. Bir adamın park edilmiş bir arabanın yanı başın­da şüpheli hareketlerle dolandığını fark ettim. Arabayı çalmaya çalışır gibi bir hali vardı. Ya da belki de içinden bir şeyleri… Posta kutusundan döndüğümde adam bir ağacın arkasına saklandı. Ani bir dürtüyle ona doğru yürüyüp, “Bir sorun mu var?” diye sordum. Adam “Benzinim bitti” dedi. “Hiç param da yok.” İnanılmaz bir şekilde -çünkü daha önce hiç böyle bir şey yap­mamıştım- cüzdanımı çıkardım, tüm paramı alıp ona uzattım. Sonra benimle el sıkıştı ve nerede oturduğumu sordu. Böylece daha son­ra borcunu geri ödeyebilecekti. Apartmanıma geri döndüğümde paranın işine yaramayaca­ğını fark ettim; çünkü yürüme mesafesinde hiç benzin istasyonu yoktu. Böylece kendi arabama döndüm. Adam arabasının bagajından metal bir benzin bidonu aldı, beraberce geceleri de açık olan bir benzin istasyonuna sürdük. Çok geç­meden, pompacı metal bidonu doldururken biz iki yabancı, orada öylece dikiliyorduk. Bir anda bunun romanımdaki sahne olduğunu fark et­lim. Sekiz yıl önce yazdığım romanın… Benzin istasyonu o sahneyi yazarken gözümün önüne getirdiğimin tamamen aynısıydı: göz kamaştıran beyaz ışık, pompacı… Ve şimdi daha önce görmediğim bir şey gördüm. Yardım ettiğim yabancı bir zenciydi. Benzinle birlikte onun dur­muş olan arabasına döndük. El sıkışıp apartma­nıma döndüm. Onu bir daha hiç görmedim. Ne bir sürü apartman arasından hangisinin benim­ki olduğunu ne de ismimi söylediğimden parayı geri ödeyemedi. Bu deneyim beni korkunç sars­tı. Bir sahneyi tam olarak romanımda yazdı­ğım gibi yaşamıştım. Yani, Ameller Kitabı’ında Philip’in yolda siyah adamla karşılaştığı sahne­nin bir kopyasını…

Bütün bunlar nasıl açıklanabilir?

Bulduğum yanıt doğru olmayabilir fakat aklıma bir başkası gelmiyor. Yanıtım zaman­la ilgili. Teorim şu: Zaman bir manada gerçek değil. Veya belki gerçek ama onu deneyimlediğimiz veya öyle olduğunu zannettiğimiz, gibi bir gerçeklik değil bu. Gördüğümüz tüm de­ğişimlere rağmen, değişim dünyasının altında, belirli, sabit bir yüzeyin yattığından ve bu gö­rünmez yüzeyin İncil’inki olduğundan saplan­tı derecesinde emindim (hala da eminim.) Bu özellikle İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişinden hemen sonraki çağ, başka bir deyişle Ameller Kitabının çağı… Parmenides benimle gurur du­yardı. Durmadan değişen bir dünya gözledim ve onun altında sonsuz, değişmez, mutlak ger­çeğin yattığını ilan ettim. Eğer gerçek zaman MS 50 ise neden MS 1978’i görüyoruz. Ve gerçekten de Roma İmparatorluğu’nda Suriye’de bir yer­lerde yaşıyorsak neden Birleşik Devletleri gö­rüyoruz.

Orta Çağ’da tuhaf bir teori ortaya atıldı. Şimdi size bunun neden değerli olduğunu anla­tacağım. Bu Baş Kötü’nün (Şeytan’ın) “Tanrının Maymunu” olduğu teorisiydi. Buna göre Şeytan, Tanrı’nın hakiki yaratımının düzme­ce taklitlerini yaratıp onları orijinal yaratıların arasında sokar. Bu garip teori, deneyimimi açık­layabilir mi? Yaşadığımız zamanın 1978 değil de MS 50 olduğuna, kapatıldığımıza, aldatıldığımı­za; Seylan’ın, İsa’nın geri döneceğine olan inan­cımızı çürütmek için sahte bir gerçeklik üretti­ğine mi inanmalıyız?

Bir psikiyatrist tarafından muayene edildiğimi kafamda canlandırabiliyorum. Psikiyatrist, “Hangi yıldayız?” diye soruyor. Ben de “MS 50” diyorum. Gözleri ışıldayan psikiyatrist, “neredesin peki?” diye soruyor. “Judea’da”* diye cevap veriyorum. Psikiyatrist, “Hangi cehennemde orası?” diye sorunca cevabım “Roma İmparatorluğunun bir parçası” oluyor. Psikiyatrist, “Başkan’ın kim olduğunu biliyor musun?” diye soruyor. Buna cevabım “Vali Felix” oluyor. Psikiyatrist, iki iri yarı tek­nisyene gizlice işaret ederken bir yandan da, “Emin misin?” diye soruyor. “Hı hı” diye yanıt­lıyorum: “Tabii Felix tahttan indirilip de yerine Vali Festus geçmediği sürece… Görüyorsunuz ya Aziz Paul, Felix tarafından yakalatıldı” Sinirlenen psikiyatrist, “Tüm bunları sana kim anlattı?” diye sözümü kesiyor. “Kutsal Ruh” diye yanıtlıyorum.

Ve bundan sonra kendimi kauçuk duvar­lı bir odada dışarıyı süzerken buluyorum. Üstelik oraya tam olarak nasıl geldiğimi de bi­liyorum. Bu konuşmada geçen her şey, bir açı­dan bu kadar açık bir şekilde yanlışken başka bir açıdan pekala doğru da olabilirdi. Yılın 1978 olduğunu, Jimmy Carter’ın Başkan olduğunu, Birleşik Devletler’de, Santa Ana Kaliforniya’da yaşadığımı gayet iyi biliyorum. Hatta evim­den Disneyland’e nasıl gidebileceğimi bile… Bu asla unutamayacağım bir bilgi… Şüphesiz, Aziz Paul’un zamanında Disneyland yoktu.

Böylece kendimi çok rasyonel, mantıklı -tüm o diğer iyi şeylerden- olmaya zorlarsam, gerçek olduğunu bildiğim Disneyland’in Judaea’da, MS 50’de yaşamadığımızın kanıtı olduğunu itiraf et­mek zorundayım. Aziz Paul’ün dev çay fincan­larında fırıl fırıl dönerken İlk Corinthianslar’ı düzenlemesi, bunun da Paris TV tarafından telefotolens’le filme alınması… İşte bu mümkün değil. Aziz Paul, Disneyland’in yanından bile geçmezdi. Sadece çocuklar, turistler ve ziyare­te gelen Sovyet yüksek memurları Disneyland’e giderler. Azizler değil.

Ama bir şekilde İncil’in içeriği, bilinçdışımı kapana kıstırıp romanıma nüfuz etti işte. Yine aynı şekilde, bir sebepten 1970’te tasvir ettiğim sahneyi 1978’de yaşadım. Söylediğim şey şu: Aynen Parmenides ve Platon’un da şüphelendi­ği gibi, görünen fenomenal değişim dünyasının altında, değişmeyen başka bir gerçeklik yatıyor ve bir şekilde, belki de yalnızca şansla, onu giz­leyen şeyleri sıyırabiliyoruz. Romanlarımdan en az biri bunun içsel kanıtlarına sahip. Belki de gizemli bir ruh, eğer kalıcı olan öteki yüzeyi görmemizi isterse, bizi onunla temas ettiriyor. Zaman akıp gidiyor, binlerce yıl geçiyor fakat biz günümüzün dünyasını görürken aynı anda, antik dünya, İncil’in dünyası, onun ardında giz­lenmeyi sürdürüyor. Orada ve hala gerçekliğini koruyor. Sonsuza kadar da böyle olacak.


“Parabola” by Tool

Bir mola verip size bu alışılmadık hikayenin geri kalanını anlatabilir miyim? Eh, anlataca­ğım elbet. Bu kadar ileri gittikten sonra…”Flow My Tears The Police Man Said” adlı romanım Doubleday tarafından Şubat 1974’te yayımlan­dı. Yayımlanmasından bir hafta sonra, sıkışan iki yirmi yaş dişimi sodyum pentathol kullana­rak çektirdim. Aynı günün ilerleyen saatlerinde kendimi yoğun acılar içerisinde buldum. Karım cerrahı, cerrah da eczaneyi aradı. Yarım saat sonra kapım çalındı. Bu ağrı kesicilerle birlikte eczaneden gelen kuryeydi. Hasta ve zayıftım. Üstelik kanamam da devam ediyordu. Bütün bunlara rağmen kapıyı kendi başıma açma ihti­yacı hissettim. Kapıyı açtığımda karşımda genç bir kız duruyordu. Ortasında altından parlak bir balık olan yine altından pırıltılı bir kolye ta­kıyordu. Bir şekilde parlayan altın balık tarafın­dan hipnotize edildim. Acımı unuttum, ilaçları unuttum, kızın neden oralarda olduğunu unut­tum. Yalnızca balık işaretine bakakaldım.

Ona “Bunun anlamı ne?” diye sordum.

Kız eliyle altın balığa dokundu. “Bu ilk Hristiyanlar tarafından takılan bir işaret,” de­yip ilaç paketini uzattı.

Parlayan balık işaretine bakakalmış, onun sözlerini dinlerken bir anda sonradan anamnesis -Yunanca “unutkanlığın kaybolması” anla­mına gelen bir kelime- olarak adlandırıldığını öğrendiğim bir şey deneyimledim. Kim oldu­ğumu, nerede olduğumu anımsadım. Göz açıp kapayıncaya kadar hepsi bana geri geldi. Onları sadece hatırlamakla kalmıyor, görebiliyordum da. Kız gizli bir hristiyandı ve ben de öyley­dim. Romalılar tarafından tespit edilme kor­kusuyla yaşıyorduk. Şifreli işaretlerle iletişim kurmalıydık. Bana bunların hepsini henüz anlatmıştı ve bu doğruydu. Bütün bunlara inanmak da bir açıklama getirmek kadar güç ama kısa bir süre için gö­zümün önünde nefret edilesi Roma’nın siyah bir hapis­haneyi andıran hatları beliriverdi. Fakat daha da önem­lisi, İsa’yı hatırladım. İşte az önce bizimle birlikteydi. Geçici olarak gitmişti, kısa zamanda da geri dönecekti. İçim sevinçle doldu. Gizlice onun dönüşünü karşılama­ya hazırlanıyorduk. Çok uzun sürmeyecekti. Romalılar bunu bilmiyorlardı. Onun öldüğünü ve sonsuza kadar ölü kalacağını düşünüyorlardı. Bu bizim büyük sırrımız, keyif veren bilgimizdi. Tüm görünenlere rağmen İsa geri dönecekti işte. Beklentilerimiz de mutluluğumuz da sı­nırsızdı. Bu garip olayın, unutulmuş anıların geri ka­zanımının, Flow My Tears’ın yayınlanmasından sadece bir hafta sonra meydana gelmesi tuhaf değil mi? Hani şu Ameller Kitabı’ndaki insanları ve olayları tekrar eden öykü… Ameller Kitabı da tam da altın balık işaretiyle he­nüz meydana gelmişçesine hatırladığım zamanda geçi­yor. Yani İsa’nın ölümünden ve yeniden dirilişinden he­men sonra…

Eğer benim yerimde olsaydınız ve bunlar sizin başınıza gelseydi eminim peşini bırakmazdınız. Onu izah edecek bir teori arardınız. Dört yıldır bir teoriden öbürü­ne koştum: çembersel zaman, donmuş zaman, zamansız zaman, “dünyevi zaman”a zıt “ulvi zaman”… Denediğim teorilerin haddi hesabı yok. Fakat, tüm teoriler arasında bir tanesi sürekli baskın çıktı: İsa’yla sağlam ve yakın bir ilişkisi olan, insan zihinlerine nüfuz eden, onlara reh­berlik edip bilgilendiren ve hatta insanlar fark etmeseler bile kendini bu insanlar aracılığıyla ifade eden gizemli bir Kutsal Ruh olmalı.

1970’te Flow My Tears’ı yazarken normal yazma sü­recimin bir parçası olmayan olağandışı bir olay oldu. Bir gece çok berrak bir rüya gördüm ve uyandığımda ken­dimi rüyamı tam olarak gördüğüm şekliyle romanıma aktarma zorunluluğu -mutlak ihtiyacı- içinde hissettim. Rüyayı doğru geçirebilmek için tatmin olana kadar müs­veddenin final bölümünü 11 defa baştan yazdım.

Şimdi basıldığı son haliyle romandan alıntı yapaca­ğım. Bu rüyanın size bir şeyler anımsatıp anımsatmadı­ğına bakın.

“Çocukken yaşadığı, yazları kahverengi ve kuru olan sayfiye yeri… At sürüyor, bir atlı takımı solundan ona doğru yavaşça yaklaşıyordu. Atlara, her biri farklı renkte cübbeler giymiş, güneş ışığında parlayan miğferler takan adamlar biniyordu. Ağır, heybetli şövalyeler yanından geçtiler. Öylece geçip giderlerken birinin yüzü gözüne çarptı. Antik mermerden suratı, dalgalanan, şelale gibi beyaz sakalıyla çok yaşlı bir adam… Ne kadar güçlü bir burnu, ne asil bir çehresi vardı. Çok yorgun, çok ciddi, sıradan insanların çok ötesinde. Belli ki, bir kraldı. Felix Buckman onların geçmesine izin verdi. Sesini çıkarmadı, onlar da bir şey söylemediler. Hep birlikte onun geldiği eve doğru hareket ettiler.

Evin içinde bir adam kendini hapsetmişti, yalnız bir adam, Jason Taverner, sessizlikte ve karanlıkta, penceresiz, kendi başına, şimdiden ebediyete… Oturmak, yalnız­ca varolmak, atalet… Felix Buckman kıra doğru devam etti. Sonra arkasında dehşet dolu bir haykırış duydu. Taverner’i öldürmüşlerdi. Onların girişini gören, etra­fındaki gölgelerde onları sezen, ne yapmak için geldikle­rini bilen Taverner çığlık atmıştı. Felix Buckman mutlak ve son derece yeis bir ızdırap duydu. Fakat rüyasında ne geri döndü ne de arkasına baktı. Yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Cübbeler içindeki bu rengarenk adamlar toplulu­ğunu kimse durduramazdı, onlara hayır denemezdi. Her neyse, bitmişti işte, Taverner ölmüştü.”

Muhtemelen bu pasaj size özel bir şey ifade etmiyor­dur. Adalet takımının suçlu olan ya da olduğu düşünü­len birini infaz etmesi dışında tabii… Tavernar’ın bir suç mu işlediği yoksa sadece suç işlediğine mi inanıldığı net değil. Ben onun suçlu olduğu izlenimini edindim, ama öldürülmek zorunda olması bir trajedi, korkunç bir traje­di… Romanda bu rüya Felix Buckman’ın ağlamaya başla­yıp benzin istasyonunda zenci adamı aramaya çıkmasına neden oluyor. Roman yayınlandıktan aylar sonra İncil’de bu rüyaya ilişkin bir kısım buldum. Bu Daniel 7:9’du:

“Tahtlar yerine yerleşti ve kadim kişi mevkiine otur­du. Kaftanı kar kadar beyazdı, saçları en temizinden ipek gibiydi. Tahtı alevden, tekerlekleri cehennem ateşlerindendi. Önünde alevden bir nehir akıyordu. Binlercesi ona tapıyor, on binlerce kişi huzurunda bekliyordu. Saray kuruldu ve kitap açıldı.”

Beyaz saçlı adam Vahiy 1:13’te tekrar ortaya çıkıyor.

“Ademoğluna benzer birini gördüm, göğsünü saran altından bir kuşakla ayaklarına kadar inen bir kaftan giymişti. Saçları kar beyazı yün gibiydi. Gözleri çakmak çakmaktı; ayakları ocakta inceltilmiş cilalı pirinç gibi nur saçıyordu. Sesi gürleyen sular gibiydi.”

Ve sonra 1:17’de:

Onu gördüğümde ölmüş gibi ayaklarına düştüm. Fakat o sağ elini üzerime koydu ve “Korkma. Ben ilk ve son olanım, yaşayanım; ölmüştüm ancak şimdi sonsu­za kadar canlıyım, ölümün ve arazisinin anahtarlarını elimde tutuyorum. Bu yüzden gördüklerini, şimdi olan­ları ve buradan sonra olacakları kağıda geçir.”

Patmos’lu John gibi, gördüklerimi imanla yazdım ve romanıma koydum. O zamanlar şu tasvirle kimin kaste­dildiğini bilmesem de:

“…birinin yüzü gözüne çarptı. Antik mermerden su­ratı, dalgalanan şelale gibi beyaz sakalıyla çok yaş’- bir aoum. Ne kadar güçlü bir burnu, ne asil bir çehresi vardı. Çok vorgun, çok ciddi, sıradan insanların çok ötesinde. Belli ki, bir kraldı.”

O elbette bir kraldı. İsa’nın kendisi adaleti sağla­mak için geri dönmüştü. Romanımda da yaptığı buydu: Karanlığa mahkum olmuş adamı yargıladı. Karanlıktaki adam Kötülükler Prensi ya da Karanlığın Gücü olmalıy­dı. Ona ne isterseniz o ismi verin, artık onun vakti geldi. Yargılandı ve suçlu bulundu. Felix Buckman bu duru­mun hazinliğine göz yaşı dökebilirdi fakat hükme itiraz edilemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden geri dönmeden veya ardına bakmadan, sadece korku ve yenilginin çığlı­ğını -yok olan kötünün haykırışını- duyarak atını sürdü.

Romanım, Ameller Kitabı’ndan parçalar içerdiği gibi İncil’in diğer bölümlerden de parçalar içeriyor. Deşifre edildiğinde yüzeydeki hikayeden -şu anda irdeleme­mize gerek yok- bayağı farklı bir öykü anlatıyor. Gerçek öykü basitçe şu: İsa’nın acı çeken bir hizmetkar değil de bir kral olarak; adil olmayan yargının kurbanı olarak değil de yargıç olarak dönüşü. Her şey tersine döndü.

Romanımın bilgim haricindeki esas mesa­jı iktidar sahiplerine bir uyarı: Kısa bir zaman içerisinde yargılanıp suçlu ilan edileceksiniz. Bununla kim kastediliyor? Şey, bunu söyleye­mem ya da söylememeyi tercih ederim. Kesin bir bilgim yok, sadece bir sezgi. Ve bu devam etmem için yeterli değil, bu nedenle fikirlerimi kendime saklayacağım. Ama kendinize Şubat 1974’le Ağustos 1974 arasında, bu ülkede hangi politik olayların olduğu sorusunu sorabilir­siniz. Kendinize kimin yargılanıp suçlu bulun­duğunu, kayan bir yıldız gibi düşüp harabolduğunu ve rezil edildiğini sorun: Dünyadaki en güçlü adam. Şimdi de onun için o rüyayı gör­düğüm zamanki kadar üzgünüm. Bir seferinde karıma gözümde yaşlarla “o zavallı adam” de­miştim, “karanlığa kapatılmış, geceleyin kendi kendine piyano çalan, başına gelecekleri bilerek yalnız ve korku içinde…” Tanrı aşkına, sonunda onu affedelim. Ama ona ve tüm adamlarına -hep söylendiği gibi “başkanın tüm adamlarına”- yapılmış olanlar yapılmalıydı. Ama bitti ve o tekrar gün ışığına çıkarılmalı; hiçbir yaratık, hiç kimse, sonsuza dek korku içinde karanlığa hapsedilmemeli. Bu insanca değil.

Anayasa Mahkemesi, Nixon’ın kasetleri­nin savcıya teslim edilmesine karar verdiğinde, bir Çin lokantasında yemek yiyordum. Lokanta Kaliforniya’nın Yorba Linda kasabasındaydı. Yani Nixon’ın okula gittiği, büyüdüğü, bakkal dükkanında çalıştığı, onun adına inşa edilmiş bir parkın ve tabii ki, Nixon’ın evinin olduğu yerde… Fallı kekimden şöyle bir mani çıktı:

GİZLİCE YAPILANLAR

ORTAYA ÇIKMANIN BİR YOLUNU BULURLAR

Çin lokantasının, Nixon’ın kendi evine bir­kaç mil mesafede bulunduğundan da bahsede­rek kağıt parçasını Beyaz Saray’a postaladım ve “Bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum, kazara Bay Nixon’ın falı bana çıktı. Acaba benimki de onda mı?” dedim. Beyaz Saray cevap vermedi.

Evet, daha önce de söylediğim gibi, yazar kurgu olduğunu sandığı eserinde hiç bilme­den gerçekleri yazabilir. Başka bir Sokrates-öncesi filozof olan Xenophanes’ten alıntılarsak: “Eksiksiz doğru hakkında konuşma şansına sahip olan bir kimse dahi her şeyin görünüş­lerle sarılı olduğunu bilmez. (Fragman 34)” Ve Herakiitos buna şunu ekliyor: “Şeylerin doğası kendini gizleme eğilimindedir. (Fragman 54)” W.S. Gilbert, Gibert ve Sullivan’ın Gilbert’iyse şunu katıyor: “Şeyler nadiren göründükleri gi­bidirler; kaymağı alınmış süt, krema gibi görü­nür.”

Bütün bunların ana fikri duyularımıza ve belki de a priori mantığımıza güvenemeyeceğimizdir. Duyularımız açısından düşününce, doğuştan kör olan insanların bir anda gözleri açıldığında, nesnelerin uzaklaştıkça küçülüyor gibi göründüklerini keşfettiklerinde çok şaşır­malarını anlıyorum. Mantıksal olarak bu ola­yın bir açıklaması yok aslında. Hepimiz bunu kabul ediyoruz çünkü alışmışız. Nesnelerin kü­çüldüklerini görüyoruz ama aslında aynı bü­yüklükte kaldıklarını biliyoruz. Kısacası gün­lük yaşamın pragmatik şahsiyeti bile göz ve ku­laklarının ona söylediklerinin belli bir miktarı­na aldırmaz.

Heraklitos’un yazdıklarının çok azı günü­müze kadar kaldı. Sahip olduklarımız da bula­nık ama Fragman 54 açık ve önemli: “Gizli yapı görünen yapının hakimidir.” Bu Heraklitos’un, gerçek yüzeyin bir peçeyle örtülü olduğuna inandığı anlamına geliyor. O ayrıca zamanın da, bir şekilde, göründüğü gibi olmadığından şüphelenmiş olabilir; çünkü Fragman 52’de “Zaman eskizlerle oynayan bir çocuktur; bir çocuğunki krallıktır” demiş. Bu elbette şifreli. Ama Fragman 18’de şunu da diyor: “Eğer biri ummazsa, beklenmeyeni bulamaz; o peşinde iz bırakmamıştır ve hiçbir yol bizi ona götürmez.” Edward Hussey, “The Pre-Socratics” isimli aka­demik kitabında şöyle diyor:

“Heraklitos, insanların çoğunda görülen an­lama eksikliğinin üzerinde duruyorsa bu gerçe­ği idrak etmek için daha öte talimatlar vermesi­ni gerektirir. Bilmece-tahmin bahsi, insan kont­rolünün ötesinde olan bir çeşit vahyin gerekli olduğunu öneriyor. Gerçek bilgelik, görüldüğü gibi, Tanrı’yla yakından ilişkilidir. Daha da ileri gidersek, bilgeliği artan insanın Tanrı gibi ya da Tanrı’nın bir parçası olacağını söyleyebiliriz.”

Bu alıntı ne dini bir kitaptan ne de te­oloji hakkındaki bir kitaptan… Bu Oxford Üniversitesi’ndekİ bir antik çağ felsefesi hoca­sının eski filozoflar hakkındaki analizi. Hussey bu eski filozoflar için felsefe ve din arasında bir ayrım bulunmadığını gösteriyor. Yunan teolojisindeki ilk kuantum sıçraması MÖ al­tıncı yüzyılın ortalarında doğan Kolophon’lu Xenophanes tarafından yapılıyor. Kendi zihnin­den başka başvuracak bir merci tanımayan filo­zof şöyle diyor:

“Ne bedensel şekil ne de zihinsel düşünce­ler açısından ölümlü mahluklara benzeyen bir Tanrı vardır. Onun tamamı görür, onun bütü­nü düşünür, o topyekün işitir. O her zaman aynı yerde hareketsiz durur. Onun şimdi bu ya da şu yönde hareket ettiğini söylemek uygunsuzdur”

Bu besbelli eski Yunanlı düşünürler anasın­da geçmişte örneği olmayan zarif ve gelişmiş bir Tanrı kavramı. “Parmenides’in argüman­ları, tüm gerçekliğin şüphesiz bir zihin ya da zihindeki düşünce nesnesi olması gerektiği­ni gösteriyor” diye yazıyor Hussey. “Özellikle Heraklitos’a göre”, diyor, “Tanrı’nın kafasında­ki tasarımlarla onların dünyadaki uygulanış bi­çimlerinin ya da Tanrı’nın zihniyle dünyanın, birbirlerinden ne kadar ayırt edilebileceğini söylemek zordur.”

Anaxagoras tarafından yapılan bir sonra­ki sıçrayış beni hep büyülemiştir. Anaxagoras, maddeyi oluşturan mikro yapıya dair bir teo­riye ulaştı. Bu onu bir yere kadar insan aklına gizemli hale getiriyordu. Anaxagoras, her şeyin zihin tarafından belirlendiğine inandı. Bunlar çocukça düşünürler ya da ilkeller değiller. Onlar ciddi konuları münakaşa edip kavrayış yetenekleriyle birbirlerinin görüşleri üzerinde maharetle çalıştılar. Aristotales’in zamanına ka­dar da görüşleri, hatalı bir bakış açısıyla “kaba” olarak değerlendirilecek kadar indirgenmemişti. Sokrates-öncesi teoloji ve felsefelerin toplamı şöyle özetlenebilir: Kainat göründüğü gibi değildir. Onun en derin seviyesinde ne olduğu muhtemelen insanların en derin seviyelerinde ne olduklarıyla aynıdır, -buna zihin ya da ruh deyin, o yaşayan ve düşünen yalnızca çoğul ve cismani olarak görünen, bölünmez bir şeydir. Bu görüşlerin çoğu bize İsa’yla ilişkilendirilen Logos doktrini aracılığıyla ulaşır. Evren düşü­nendir ve düşüncedir. İnsanlar olarak bizler de onun parçası olduğumuz için son tahlilde bu fi­kirlerin düşünürleri ve düşünceleriyiz.

Bu bağlamda, eğer Tanrı MS 50 dolayında Roma’yı düşünüyorsa, o zaman MS 50 yılında­ki Roma var olur. Evren kurmalı bir saat değil­dir. Ne de Tanrı onu kuran bir el… Evren pilli bir saat olmadığı gibi Tanrı da pil değildir. Spinoza evrenin Tanrı’nın uzaya yayılmış bedeni oldu­ğuna inanırdı. Ama Spinoza’dan uzun zaman önce -iki bin yıl önce- Xenophanes onun hiç çaba harcamadan zihnindeki fikirlerle her şeye yayılıverdiğini söylemişti.

Eğer romanım Ubik’i okuduysanız, Ubik denilen şu gizemli varlığı, zihni ya da gücü bilir­siniz. Bir dizi ucuz ve bayağı reklamla başlayan Ubik şunu demeye varır:

“Ben Ubik’im. Evrenden önce ben vardım. Yıldızları ben yaptım. Dünyaları ben meyda­na getirdim. Yaşamları ve onların yerleştikleri mekanları ben yarattım. Onları buraya ben ge­tirdim, oraya ben koydum. Onlar benim söyle­diğim şekilde hareket eder, benim dediklerimi yaparlar. Ben sözüm ve kimsenin bilmediği is­mim asla söylenmez. Bana Ubik derler ama bu benim adım değil. Ben varım. Her zaman varo­lacağım.”

Burada Ubik’in kim ve ne olduğu açık; özellike onun “söz” olduğu söyleniyor, bu da “Logos” demektir. Almanca çeviride ise hayatım boyun­ca karşılaştığım en harika anlamdan sapma ör­neklerinden biri var. Ubik’i çeviren adam eğer Yeni Ahit’i eski Yunanca’dan Almanca’ya çevir­meye kalkarsa Tanrı yardımcımız olsun! “Ben sözüm” cümlesine gelene kadar iyi iş çıkarmış. Bu kafasını karıştırmış. Logos doktriniyle daha önce hiç karşılaşmadığı için de “yazar bununla ne kastediyor acaba?” diye kendi kendisine sor­muş olmalı. Böylece bir çeviri işinin mümkün olabileceği en iyi işi çıkarmış. Almanca baskıda, güneşleri, dünyaları, canlıları ve onların yaşa­dığı mekanları yaratan Mutlak Varlık kendine: “Ben Markayım” diyor. Eğer Yuhanna İncil’ini tercüme etmiş olsaydı sanırım şöyle bir şey or­taya çıkardı:

“Her şey başladığında marka halihazırda mevcuttu. Marka Tanrı’yla bir oldu Tanrı neyse, marka da oydu.”

Öyle görünüyor ki, size yalnızca Disneyland’den değil Mortimer Snerd**”‘den de selamlar getiriyorum. Yazılarına teolojik ko­nular eklemek isteyen bir yazarın kaderidir bu. “Marka başlangıçta Tanrı’yla birlikteydi ve onun sayesinde tüm şeyler ortaya çıktı. Tek bir şey bile onsuz yaratılmadı.” Ve böyle soylu tutkularla devam ediyor. Umalım da Tanrı şaka­dan anlıyor olsun.

Ya da şöyle mi demeliyim; Marka’nın şaka­dan anlamasını umalım.

Daha önce de dediğim gibi yazılarımda zih­nimi meşgul eden iki şey “Gerçeklik nedir?” ve “Hakiki insan nedir?” sorularıydı. Şimdiye ka­dar ilk soruya cevap veremediğimi görmüşsünüzdür. İncil’in dünyasının bir şekilde görüşü­müzden gizlenmiş, hiç değişmeyen, ancak va­hiy yoluyla ulaşılabilen, genel anlamda gerçek ama bir perdeyle gizlenmiş bir yüzey olduğu­na dair sabit bir sezgim var. Tüm ortaya atabil­diğim bu: gizemli deneyimlerin, mantığın ve inancın bir karışımı… Hakiki insanın özellik­leri hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum; çünkü bu konuda daha makul cevaplarım var.

TV seyreden çocukla­rı izliyorum. Bir an kafalarına nelerin işlenip durduğunu düşünüp korkuya kapılıyorum ama sonra onların yozlaştırılamayacaklarını ve yok edilemeyeceklerini fark ediyorum. Onlar izli­yor, dinliyor, anlıyorlar ve sonra yeri ve zamanı geldiğinde reddediyorlar.

Hakiki insan, ne yapmaması gerektiğini iç­güdüsel olarak bilen kişidir. Bilmekle yetinme­yip bunu uygulamakta da direnecektir. O, ken­disini sevenlerin ve sevdiklerinin başına kor­kunç akıbetler getirecek olsa dahi bunun aksini yapmayı reddeder. Bu bence sıradan insanların en kahramanca özelliğidir. Zorbaya hayır derler ve direnişlerinin sonucuna sakince katlanırlar. Davranışları küçük olabilir, neredeyse hiçbir za­man fark edilmez, tarih onları yazmaz. Ne isim­leri hatırlanır ne de bu hakiki insanlar isimleri­nin hatırlanmasını beklerler. Onların hakikatini tuhaf bir yöntemle tespit ederim: büyük kahra­manca davranışlar yapmak istemelerinde değil, sessizce reddedişlerinde. İşin aslı, onlar olmadıkları şey olmaya zorlanamazlar. Sahte gerçek­liklerin gücü bugün bizi hırpalıyor fakat kasten üretilen bu taklitler gerçek insanların kalpleri­ne asla nüfuz edemiyor. TV seyreden çocukla­rı izliyorum. Bir an kafalarına nelerin işlenip durduğunu düşünüp korkuya kapılıyorum ama sonra onların yozlaştırılamayacaklarını ve yok edilemeyeceklerini fark ediyorum. Onlar izli­yor, dinliyor, anlıyorlar ve sonra yeri ve zamanı geldiğinde reddediyorlar. Bir çocuğun hileli ola­na karşı koyusunda müthiş güçlü bir şeyler var. Çocuk en temiz göze ve en şaşmaz ele sahiptir. Reklamcılar, girişimciler bu küçük insanların sadakatlerini cezbetmeye çalışıyorlar ama na­file… Gıda şirketlerinin çok büyük miktarlarda boktan kahvaltılığı pazarlayabildiği; hamburger ve hot dog zincirlerinin çocuklara gerçek olma­yan sayısız fast-food’u sattığı doğ­ru ama derindeki kalp ulaşılmadan, düzgünce atmaya devam ediyor. Günümüzün çocuğu, bir yalanı yir­mi yıl öncesinin en akıllı yetişkinin­den daha hızlı tespit ediyor. Neyin doğru olduğunu bilmek istediğim­de çocuklarıma sorarım. Onlar bana sormazlar; ben onlara dönerim.

Bir gün dört yaşındaki oğlum Cristopher, önümüzde oynarken, an­nesi ve ben, biz iki yetişkin, Synoptic Gospel’deki İsa şahsı hakkında tar­tışmaya başladık. Cristopher bir an için bize döndü ve “Ben bir balıkçı­yım. Balık tutarım.” dedi. Birinin bana verdiği ancak benim hiç kullanmadığım hantal bir fe­nerle oynuyordu. Bir anda fenerin balık şeklin­de olduğunu fark ettim. O anda küçük oğlumun ruhunda hangi düşüncelerin bulunduğunu me­rak ettim. Bunlar gıda tüccarları ve şekerleme satıcıları tarafından yerleştirilmemişti. “Ben bir balıkçıyım. Balık tutarım.” Dört yaşındaki Cristopher kırk beş yaşıma kadar benim bula­madığım bir işareti bulmuştu. Zaman hızlanı­yor. Peki hangi sona doğru? Belki de bize aradan iki bin yıl geçtiği söylendi. Belki gerçekte o kadar uzun zaman olmamıştır, bu kadar za­manın geçmiş olması yalnızca bir yanılsamadır. Belki bir hafta önceydi, belki de bugünden bile yakın… Belki zaman yalnızca hızlanmıyordur aynı zamanda sona eriyordur.

Eğer öyleyse, Disneyland’teki turlar asla es­kisi gibi olmayacak; çünkü zaman sona erdiğin­de Disneyland’teki kuşlar, su aygırları, aslanlar ve geyikler artık simülasyon olmayacaklar. İşte o zaman ilk defa gerçek bir kuş şakıyacak.

• İsa zamanında Filistin’in güneyindeki, Roma’ya bağ­lı bir eyalet

** Vantrologlar tarafından elle oynatılan ünlü br kuk­la figürü


Kaynak: Davetsiz Misafir, Sonbahar 2004

Tuncay Koçal, Sokaklar ve âL sKATEBOARDS

ÂLÂ CRU

2017 yılında kaykayın olimpiyatlara kabul edilmesiyle Türkiye’de de bir federasyon kuruldu, ardından millî takım geldi. 2020 Tokyo Olimpiyatları her ne kadar pandeminin gölgesinde gerçekleşmiş olsa da kaykayın önlenemez yükselişi sürüyor. İstanbul’da 70’ler ve 80’ler civarında birkaç yüz kişinin ilgilendiği bir konumdayken bugün parklarıyla, artan sporcularıyla hiç olmadığı kadar gündemde kaykay sporu. Beş yaşından beri kayan ve şimdilerde millî takım antrenörü olan Tuncay Koçal’ın hikâyesi, İstanbul’da kaykayın tarihçesi demek bir anlamda.

Kaynak: Ayhan Abayhan ‘İstanbul ve Kaykay’ İst Dergi 2023

Millî Takım Antrenörümüz Tuncay Koçal

Türkiye’de Kaykayın Sıçrama Anı

Tuncay, kaykayın olimpiyatlara kabul edilmesinin Türkiye’deki asıl sıçrama anı olduğunu söylüyor: “Yeni yeni başlıyor denebilir. Kaykay Federasyonu kuruldu. O zaman danışmanlığını yaptım ben. Sonra millî takım antrenörlüğü nasip oldu. Bu hareketlilikle birlikte belediyeler de markalar da rahatlamaya başladı. Millî takım sayesinde maaş alan kaykaycılar var. Kariyer yapılabilir hâle geldi kaykay.”

Olimpiyatlarla ilgili gelişmenin global kaykay camiasında başlarda çok da hoş karşılanmadığını öğreniyoruz. Tuncay, kaykaycıların uzun süre kaykayın olimpiyatlara girmesini istemediklerini anlatıyor: “Bu bir sokak sporu, standardize etmeyin düşüncesi vardı. Başka vizyoner kaykaycılarsa pazarın büyümesi gerektiğini, ulaşılamayan ülkeler için bunun iyi olacağını düşünüyorlar ki ben de o şekilde düşünenlerdenim.”

Tuncay’ın özellikle altını çizdiği bir konu da rekabet. Kaykayın diğer spor dallarından tam da bu noktada ayrıldığı görüşünde: “Kaykayda başka hiçbir sporda kolay kolay göremeyeceğiniz ilginç bir rekabet anlayışı var. Birbirine yardım ederek birbirini destekleyerek rekabet. Yapamadığında daha iyi yapabilsin diye diğer kaykaycının yanına gidip ‘bak sen şimdi denedin ama bir dahaki sefere şöyle mi yapsan’ demek, kendinden daha zayıf olana destek vermek, daha iyi kayanı yüceltmek. Tabii ki hırslanmalar oluyor. Ama şu anda ortam çok iyi. İyi ki olimpiyatlara kabul edilmiş diyorum ve şimdi biz de burada bunun elçiliğini yapmaya çalışıyoruz, anlatıyoruz ‘bakın futbol gibi basketbol gibi değil, bilimsel olarak birçok spordan daha güvenli olduğu kanıtlanmış, artık bir standardı var’ diyoruz.”

Kaykayın ilk olimpiyat macerasının pandemi nedeniyle biraz arada “kaynadığı” söylenebilir. 2020 Tokyo Olimpiyatları’nın önce ertelenip sonraki yıl seyircisiz gerçekleşmesi, olimpiyatların çiçeği burnundaki bu spor dalı için talihsiz bir gelişme oldu ama bardağın dolu tarafına bakacak olursak Türkiye’de sırf bu vesileyle kurulan bir federasyon, millî takım ve maaş alan kaykaycılar var. Tuncay anlatıyor: “Olimpiyatlara kabul edildikten sonra sporcu, antrenör, müfredat gerekiyordu. Ben ve arkadaşlarım o zamanki başkanımızla oturduk, müfredatlar, antrenörlük eğitimleri, hakemlik eğitimleri düzenledik. Antrenörler, hakemler hazır olunca şampiyonalar hazırladık. O şampiyonalar vesilesiyle de millî takım kurduk.”


OLDSCHOOL RYHME, ALIŞ BUNA HOME-BOY!
Tuncay Koçal, Mehmet Aydon, Sami Harithi, Serkan Günal, 1996, Taksim Gezi Parkı

Tuncay’a Almanya’dan gelen bir kaykay var ve anlattığına bakılırsa o dönemler kaykay sahibi olmanın yolu gurbetçi akrabadan geçiyor. Bir de yurt dışıyla ilişkisi olan ailelerden. “Bu bağlantı nedeniyle kaykay kültürüne hâkimlerdi. Kaykay dergilerine, videolarına ulaşabiliyorlardı. Amerika’da nasıl bir kaykay ruhu varsa burada da çok güzel yaşanıyordu. İyi müzikler dinlerlerdi. Kimi resim yapar, kimi enstrüman çalar. Renkli bir ortam vardı” diyor. Kaykay pahalı bir spor olsa da o dönemlerde takasla, yardımlaşmayla bir dayanışma ruhunun hâkim olduğunu söylüyor: “Her kesimden insan olurdu, ünlü bir iş adamının oğluyla apartman görevlisinin çocuğu aynı yerde takılırdı.”


Tuncay on Action

Tuncay antrenör olarak şu anda “sokak”tan sorumlu. “Önce park disiplini antrenörüydüm, son 1,5 yıldır street’e de bakıyorum” diyor. Kaykayda iki disiplin var, biri park (çanak) diğeri sokak. Tuncay açıklıyor: “Trabzanların, merdivenlerin yani daha küçük açılı rampaların olduğu parklara sokak stili kaykay parkı diyoruz, bu bir branş. Diğer branşımız ise 3-3,5 metre derinliği olan havuz şeklindeki rampalar. Buna da park disiplini diyoruz.”

Müfredatın nasıl oluştuğunu sorunca 90’lardaki müthiş hikâyelerinden birini anlatıyor:

“90’larda biri yurt dışından dergi ya da kaykay videosu getiriyor demiştim ya hani. Birine bir kaykay videosu getirmişler. O zaman şöyle bir şey oldu. Akşam toplanıyoruz. 20-25 kaykaycı bir evde, tüplü televizyon, VHS-beta kasetler… Hareketlerin nasıl yapıldığını o şekilde görüyoruz. O zamanki dahi arkadaşlarımızla şöyle bir çözüm bulmuştuk. Ekranda video dönüyor. Elimize aydınger kâğıdı alıyoruz, ekrana yapıştır, pause’a bas, ayağını nereye basmış çiz, kaykayı çiz, ön ayağı nerede duruyor, play-pause, bildiğiniz çizgi film yapar gibi elle, tek tek kare kare, plan plan yazardık. Sonra oturup üstünden bayağı analiz yapardık. Merkezkaçı düşünüyorsun, nerede kaldıracağını vs. Yurt dışından gelen biri olurdu, yeni hareket öğrenmiş olurdu mesela. Ondan hemen öğrenip geliştirirdik.”

Kadir aka Skirazz, Kütük fanzin’den

Step by step Tuncay Koçal

Kadir Kiraz ‘Just Go Faster’ Kütük Fanzin^’den

> KADİR KİRAZ STYLE !!

Tuncay, derslerine nasıl başladığını anlatmaya koyuluyor sonra. Kaykaycıların hâlihazırda sahip olduğu ya da kaykaya başlamaya karar verip de cidden azimli olanların sonunda mutlaka sahip olacağı bir meziyet, sabır. “Hayatında bir soruyu 10 bin kere çözdün mü diye başlıyorum. Şaşırıyorlar, niye 10 bin kere çözeyim ki diyorlar. Çünkü kaykay kayacaksan bu olacak diyorum. 10 bin kere aynı problemi çözmeye çalışacaksın, çözdüğün hâlde bile çözmeye devam edeceksin ve bunu büyük bir sabır, büyük bir motivasyon, sevinç ve coşkuyla yapacaksın, yoksa kaykaycı olamazsın diyorum.”

ÂLÂ !!

Tuncay Koçal & Kadir Kiraz

Millî Takım Sporcusu Nasıl Seçiliyor?

“Ülkedeki bütün kaykaycıları hep beraber takip ediyoruz, ne olup bittiğini biliyoruz ama şöyle bir şey olması gerekiyor. Kaykay Federasyonu belli dönemlerde reglamanlar yayınlıyor. Yıllık yarışma takvimimiz var. Kaykaycı kardeşlerimiz il ya da ilçe spor müdürlüklerine gidip çok basit evraklarla bir kaykaycı lisansı çıkarıyorlar sonra da gerekli evraklarla birlikte bu kaykay yarışmalarına başvuruyorlar. Bunlar etap etap oluyor. Buralarda kayarak ve puan toplayarak dereceye girmeye ya da kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Kategori kategori ayrılıyor da bunlar. Biz de bunların içinden kariyer yapabilecek, ülkenin projeksiyonuna uygun kısa, orta ve uzun vadeli sporcular alıyoruz. 7-8 yaşlarında sporcu kardeşlerimiz de var, şu anda bayrağı taşıyacak 25- 30 yaşlarında sporcular da var.

Bu şekilde girebiliyorlar şampiyonalarla birlikte. Sonrasında biz onları bir millî takım kampına davet ediyoruz. 10-15 günlük kamplarımız oluyor. Farklı illerde bu kampları ve şampiyonaları yapabilmek istiyoruz aslında ama Türkiye Şampiyonası yapabilmek için ona uygun standartta kaykay parklarının da olması gerekiyor. Biz mesela İstanbul, Ankara, Bursa ve Karaman, yeni kattığımız bir il, bu şekilde gidiyoruz. Son 5 yılda daha çok buralarda yarışma yaptık.

Bu arada kaykayı okul sporları arasına da soktuk. Okul sporları arasına girince ne oluyor? Ortaokul, lise, üniversiteler arasında resmî kaykay şampiyonları yapılabiliyor, okullar kendi takımlarını kurabiliyorlar.”


Tuncay Koçal dostlarla birlikte, X 4’tune Skate-shop, Kadıköy
Herşeyin Belgeseli, 2021
Tuncay Koçal dostlarla birlikte, X 4’tune Skate-shop, Cihangir
Oktyabr skateshop presents BOSSFORUS. Istanbul 2023.

‘Skaterlar ve punklar arasında doğal bir uyum vardı. Her iki altkültür de toplum normlarına başkaldıran, dışlanmış öznelerden oluşuyordu. Zamanla kaykayın yalın ve asi doğası, punk’ın hızlı ve agresif tarzına yansıdı. İki altkültür, anaakımı reddeden bir hareket yaratmak için birleşti. Skaterlar ve punklar, skate punk hareketine Kendin Yap etiğini yerleştirdiler ve bağımsız ruhuyla öne çıkan bir topluluk yarattılar.’ –Killa G.


CİNS X Tuncay Koçal

Beşiktaş Meydan ve Diğer Spot’lar

“Kaykay hareketlerini çalıştığımız yerler var, spot diyoruz onlara.

Beşiktaş Barbaros Meydanı beynelmileldir. Dünyanın neresinden bir kaykaycı gelse kaymak isterse internetten bakar ve Beşiktaş Meydan’a gelir. Kaykay turizminde şöyle bir şey vardır. Kaykay kültürüyle yaşayan bir kaykaycı başka bir ülkeye gittiği zaman önce oranın kaykay spotuna gider ya da bir kaykay mağazasına gider çünkü en güzel bilgiyi onlardan alacağını bilir. İstanbul’da o yer Beşiktaş Meydan’dır.

Bizim mabedimiz gibidir. Haberleşmeye bile gerek yoktur, gittiğinizde orada mutlaka birilerini bulacağınızı bilirsiniz.

Bir akşam telefonum çaldı. Hem İstanbul hem Ankara’da yaşayan bir abimiz var. ‘Beşiktaş Meydan’ın bir projesini gördüm internette gezinirken’ dedi. ‘Bizim meydanı yeniliyorlarmış’ diye devam etti. Dedim e ne güzel. ‘Ama kayılabilir alanların hiçbiri yok. Bizim bu projeye müdahale etmemiz gerekiyor’ dedi. Biz kaykaycıyız, ne yapabiliriz ki, yapar mıyız yapamaz mıyız derken yaparız noktasına geldi iş. Telefonu kapattıktan sonra ben de bir baktım, düşündüm. Tarih yok olacak, bizim için kaykay tarihi yok olacak resmen. Çocuklara anlattık ve bir gecede organize olup Instagram, Twitter falan kaç bin kişi paylaştı o postları bilmiyorum. ‘Meydan elden gidiyor’lar vs. Sonra Ekrem İmamoğlu, ‘Gençler sizi duyuyorum, beraber yapacağız burayı’ gibi bir paylaşım yaptı.

Kaykaycıların sözü dinlenerek yapılıyor ve söylenene göre rol model bir alan olacağa benziyor.

Kalamış Atatürk Parkı, Maçka İnönü Parkı, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nun önü, Bayıldım Yokuşu. Bunlar en çok kullanılan diğer spotlar. Bir de Maltepe Kaykay Parkı var.

Düz kaydık, tamam. Sonra mesela iki basamaklı bir yerden atlamayı öğrendiniz, üç basamaklı bir yer bulmak istiyorsunuz. İşte o zaman başlıyorsunuz sokak aralarında gezmeye, başka mahallelere gitmeye. Yer değiştirmek, farklı yerlerde farklı hareketler deneyerek gelişmek de çok önemli.


Hot Girlz Behind the Boards
âLÂ sKATEBOARDS, Taksim
Beril Acar x Âlâ Skateboards x Les Benjamins

Kaykay tahtasının Türkçede akçaağaç denilen “maple” ağacından yapıldığını ve bu hammaddenin mecbur Kanada’dan geldiğini de öğreniyoruz. “Âlâ’nın tekstilleri burada üretiliyor, tahtayı çözünce, yatırımcı da bulursak, Âlâ’yı bir dünya markası yapma hedefimize umuyorum ulaşacağız.”

%100 Yerli Âlâ Skateboards

“Madem etrafımda kaykaycılar var, sanatçı kaykaycılar var, bir marka kuralım, Türk markası olsun dedim. Âlâ Skateboards’u kaykaycı/sanatçı dostlarımızın da dahil olduğu bir çalışma modeliyle kurduk. Yaklaşık 5 – 6 yıldır markamızla -yerli sanatçılarla özellikle- hem kaykaylar tasarlıyoruz hem eski, kullanılmış kaykayları geri dönüştürüp onlardan yeni aksesuarlar elde ediyoruz.

Âlâ’yı kurduğumuz zaman Türkiye’de fabrika yoktu. Benim niyetim tasarımın Türklere ait olduğu bir marka yaratmaktı. ‘Türkiye’den gelmiş’ hissini yaratan bir şey verebilmek istiyordum. Türk lokumu gibi yani. Mağazaya bir çok ünlü kaykaycı geliyor, sanatçılar geliyor, bir şey hediye etmek istiyorsun, bakın bu da Türk markası diye sunmak istiyorsun. Bir yere gittiğinde oranın yerel bir markasını almak istersin ya, onun gibi. İsminin de tasarımın da bu hissi yaratmasıydı temel amacım.”

Kaykay tahtasının Türkçede akçaağaç denilen “maple” ağacından yapıldığını ve bu hammaddenin mecbur Kanada’dan geldiğini de öğreniyoruz. “Âlâ’nın tekstilleri burada üretiliyor, tahtayı çözünce, yatırımcı da bulursak, Âlâ’yı bir dünya markası yapma hedefimize umuyorum ulaşacağız.”

Ayhan Abayhan ‘İstanbul ve Kaykay’ İst Dergi 2023

ÂLÂ SKATEBOARDS <


XTRA:


Türkiye’de Ekstrem Sanat ve Avangard Mizah (1995-2000)

Bahadır ‘SubSoul’ Baruter

…Ve sonra evler yapmaya başladık.
Kendimizi diğerlerinden ayırdık.
Biz artık içerdeydik; bizden başka her şey dışarıda.

Hayatımızı hep bir evin içinde hayal ettik.
Daha küçücükken gözümüzü gelecekteki evimize diktik.
Ve asla fark etmedik, aslında evin gözü üzerimizde.
Ve başkalarının gözü de bizim evimizde.

Evler, küçük kazanımlar için büyük bağışlar vermeye eğitilen insanın tehlikeli yuvası.

Evler, mülkiyet zehrinin kutsal mekanları. –Bahadır Baruter


Baruter, resimlerinde lanetli tapınaklar olarak gördüğü evlerin derinlerine tekinsiz bir yolculuk yapıyor.

Suat Gönülay

Türkiye’de muhalif olmak meşakkatli, sevimsiz bir iştir. Çoğu zaman iktidarın onayladığı sabitlenmiş mefhumlarla uğraşılır; sabırsız bir karşı çıkış vardır. Ülkemizde muhalif kalmayı sürekli başaran, neredeyse kurumlaşmış en etkili yayınlar, mizah dergileridir. Gırgır’la başlayan, Mikrop’la (1978) yarım kalmış ilk ayrıksı çıkışını yapan ve sonrasında parçalanarak çoğalan (veya azalan) sarı dergiler muhalif kanadın her daim popüler sesidir. Levent Cantek

L-Manyak #59, 2000 / Baruter

Quo Vadis?

Doksanlı yıllara girerken, çizgi roman dergisi kalmamıştı desek yanlış olmaz. Son çeyrek asrın en çok satan dergisi Zagor dahi, tekrarlarla süren serisini 1995 yılı başında durdurmak zorunda kalıyordu. Çizgi roman yayınlayan yayınevleri başka iş sahalarına yönelmek durumunda kaldılar. Ünlü Tay Yayınları, resimli çocuk kitaplarına, Alfa matbaacılığına eğildi. Özel televizyonların nitelik ve nicelik olarak artışı, teknolojik gelişmeler, eğlence kültürünün değişimi bütünüyle yazılı basını etkiliyor, tüm yayınların toplam satışlarını aşağıya çekiyordu. Bu erimede, Leman’ın yüz bin civarındaki satışı, onu Türkiye’nin en çok satan dergisi haline getirirken, benzer formattaki mizah dergileri on binin altına düşen satışlarıyla peşi sıra kapanıyordu. Mizah dergileri beş yıl içerisinde toplam olarak yüzde üç yüz civarında tiraj kaybetmişlerdi. Büyük gazetelerde çizgi romana ayrılan sayfalar ise ortadan kalkmıştı. Eski kuşaktan çizerlerin sürdürdüğü istisnai örnekler, mesleki saygıdan dolayı varoluyordu.

Piyale Madra, ônce Yeni Yüzyıl ardından Radikal gazetelerinde yayımlanan Ademler ve Havvalar çalışmasıyla, “sofistike ” bantı Piknik ile yakalayamadığı popülerliğe ulaşıyordu.

Cumhuriyet gazetesinde Okay Gönensin’in getirdiği anlayışla “fikir gazeteleri” olarak sunulan Yeni Yüzyıl, Radikal, Yeni Binyıl gibi gazetelerde, özellikle kadın-erkek ilişkilerini temel alan bant karikatürlere yer veriliyordu. Piyale Madra ve Ramize Erer bu gelişmenin en popüler isimleri oldu. Mizah dergilerinin kapanmasıyla birçok çizer gazetelerde vinyet, illüstrasyon ve imkan bulabilirlerse çizgi bantlar yapmaya başladılar. Yine bu dönemde kadın sayfaları ya da eklerinde kadın çizerler tarafından üretilen bantlar kullanılır oldu. Hale Pakcan, Nuray Çiftçi, Feyhan Güver, Eda Oral vd. bu türden çalışmalar yaptılar. Gazetelerin ön sayfalanndaki aktüel-siyasi karikatür geleneğinin yerini manşetle uyumlu komik bantlar almaya başladı. Bu konuda da öncülüğü, Bizim City ile Salih Memecan yapıyordu. Sabah Grubu’nun tüm yayınlarında ve giderek tüm gazetelerde eleştirelliği komiklik yönünde törpüleyen ve politik liderler etrafında odaklanan bantlar çoğaldı. Çizgi roman dergileri ise kapanmalarının ardından, kimi gazetelerin yaz aylarında okuyucularına ücretsiz olarak verdikleri promosyonlara dönüştüler. Bir iki istisna dışında bütün fumettiler ilave olarak verildiler.

Pişmiş Kelle dergisinin eski çalışmaların tekrarları biçiminde sürdürülen son dônemlerinde Kemal Aratan’ın çizgileri ve Engin Ergönültaş’ın ôyküleriyle farklı bir dizi yayınlandı. Polisiye ôzellikleri ve dedektiflik ironisi bir yana, eşcinsel kahramanı ve şehrin kenarlarına ilişkin ayrıntıları nedeniyle başarılı bir çalışmaydı.

Bu çerçevede yerli çizgi roman ve bant üretiminin sürdürülebildiği tek alan Leman ve onun bir yan yayını olan L-Manyak oldu (1996). Özellikle L-Manyak, Leman’ın Gırgır-Fırt örneğini izleyerek çalışanlarına bir ek gelir sağlama düşüncesiyle yayına başlamış olmasına karşın, editörü Bahadır Baruter’in gayretleriyle farklı bir dergiye dönüştü. Süreç içerisinde Leman’dan farklı bir kadro oluşturarak yeni bir mizahi oluşum yaratmayı başardı. Bülent Üstün, Tembel Çizer Memo, Cengiz Üstün ve Bahadır Baruter’in oluşturduğu çekirdek kadro, yaratmak istedikleri dünyaya eklemlenen çizerlerle dergiyi geliştirdiler.

Cengiz Üstün’den Kunteper Canavarı
Lombak Yeraltı Sineması ‘Blue is the Warmest Color’ 2001
Bülent Üstün ve Kötü Kedi Şerafettin

Bahadır Baruter, derginin bir tavrı olması gerektiğini bilerek, önce Leman’ın fazla sayfaları olmadıklarını Leman’cılara kabul ettirdi. Ardından Üstün kardeşler ve Memo’dan oluşan “çeteyi” L-Manyak içine yedirerek dergiyi sahiplenmelerini sağladı. Peşi sıra Engin Ergönültaş’ın editörlüğünde çıkan Pişmiş Kelle dergisinin marjinal çizgilerini dergiye taşıdı.

Mehmet Coşkun, Gürcan Yurt, Kenan Yarar ve Oky devamlılık gösteren diğer çizerler oldular. Bir önceki kuşaktan Can Barslan ve Behiç Pek dergiyle uyumlu öyküler anlatıyorlardı. Aslına bakılırsa, sayıları kırka varan çizerin çalışmaları dergide yayınlandı. Başlangıçta “komik” dergi yaratma arzusu hakimdi. Leman’da Fatih Solmaz ile Bahadır Baruter’in birlikte yarattıktan Lombak köşesi ile Selçuk Erdem’in mizahına yakın bir arayış hisssediliyordu. Hıbır ve HBR’de yaptığı Kabız Kuğu köşesiyle Bülent Üstün’ün bu gidişatta önemli bir payı oldu. Daha önce HBR’de Cengiz Üstün ve Memo ile birlikte yaptıkları anarşist, grotesk ve komik şiddete dayalı mizahı L-Manyak’a taşıyorlardı. HBR editörlerinin Gırgır’dan gelen mizah anlayışlarıyla uyuşamamışlar, dergiden ayrılmışlardı. Yaptıkları mizahın Lombak esprileriyle doğal bir akrabalığı vardı. Bahadır Baruter, derginin bir tavrı olması gerektiğini bilerek, önce Leman’ın fazla sayfaları olmadıklarını Leman’cılara kabul ettirdi. Ardından Üstün kardeşler ve Memo’dan oluşan “çeteyi” L-Manyak içine yedirerek dergiyi sahiplenmelerini sağladı. Peşi sıra Engin Ergönültaş’ın editörlüğünde çıkan Pişmiş Kelle dergisinin marjinal çizgilerini dergiye taşıdı. Bir yanda çini mürekkebiyle oynamayı seven, ayrıntıcı “bol taramalı” Crumbvari çizgiler, diğer yanda naif çizgili, varı-yoğu anlattığı öykü olan anlatılar böylelikle biraraya geliyordu. Bir önemli aşama, derginin kendi tiplemelerini yaratması ile gerçekleşti. Bülent Üstün’ün Kötü Kedi Şerafettin’i derginin ilk popüler kahramanı oldu. Cihangir’de yaşayan bir sokak kedisinin etrafında geliştirilen dizi, hareket senaryosuna dayalıydı. Oğuz Aral’ın Utanmaz Adam’ından bu yana mizah dergilerinde bu denli hareket çizilmemişti. Öte yandan dizideki mizahı üreten uzun, gevşetici ve gereksiz gibi duran konuşmalardı. Üstün, daha önceleri HBR’de çizdiği Tonguç’un -Şerafettin’in babası olarak sonradan diziye katılıyordu- karakteristiklerini yeni anlatısına taşıyordu. Çabuk sinirlenen ve sinirlendiğinde kontrolünü kaybeden, gamsız, pervasız, içkiye ve sigaraya düşkün, hazcı bir kediyi anlatıyordu. Bukowski tiplemelerine, Conan ve Cüneyt Arkın’a, kimi zaman Önder Somer’e akrabalıkları sayılabilirdi. Üstün’ün çizgi olarak öykündüğü Crumb’ın ünlü kedisi Fritz ile ilgisi -dişilere olan düşkünlüğünün dışında- yok denecek kadar azdı. Hele ki snobluk ! Argoyu kullanımı, tavırları ve kimi zaman göze aldığı fedakarlıklar “delikanlı edebiyatının” gereğiydi ve oldukça yerliydi. Bir diğer kahraman, derginin giderek bütününe yayılan -mahkemelerle başları derde girene kadar- temel espri motiflerinden biri olan “grotesk gerçekçi” mizahın önemli örneği Kunteper Canavarı oldu. Cengiz Üstün tarafından üretilen dizi, devasa büyüklükte bir penisi olan ve bunu insanları cezalandırmak için kullanan bir adamın hikayesini anlatıyordu. Aslına bakılırsa, korku filmlerinin ve “öcü” mantığının bir versiyonu, komikleştirilerek sunuluyordu. İlginç olan, dergideki mizahın grotesk vurgularıydı. Bu düzeyde bir mizah ilk kez kullanılıyordu. Medeni dünyanın ve “edep”le ilgili olarak edebiyatın kullandığı belden yukarıya -özellikle yüze odaklanan güzellik anlayışı bilerek- alaşağı ediliyor, kalçalar, delikler, ossuruklar, sıçmalar, spermler, regl hali, kusma, sümük, aksırma, kalkık penisler, mastürbasyon sürekli çiziliyordu. Batı dünyasının her türden özgürlükle eşitlenen karnaval zamanının sembolü olan ve her türlü abartılı kostüme özelliklerle öne çıkartılan Karnaval adamlarının ve karnavaleske özgü olan herşeyin üzerinde toplandığı tiplemeler çıkartılıyordu. Mokar Hastası Nihan, Memo’nun şiir ve öykülerinde kullandığı kendi tiplemesi, Kunteper Canvarı, kamavalesk özellikler taşıyordu.

Bülent Üstün ‘Kabız Kuğu’

Komikliği yaratan bu abartıydı; mizahın yasak edilen, konuşulamayanla ilgisini hatırlarsak, öykülerde kullanılan belden aşağı ile ilgili espri çeşitlemelerini anlamlandırabiliriz. Cinsellik kadar iğrençlik de konu ediliyor, kentsoylu sınıfın “duyarlılıkları” ile alay ediliyordu. Açgözlüler, gösteriş meraklıları, tikiler, zenginler, oburlar, şiddet dolu insanlar, hırslı işadamları, sınıf atlamak için cinselliğini kullananlar v.d. derginin “saldırısı”nın hedefiydiler.

Derginin politik gündem ile öncelikli bir ilgisi yoktu. Kapaklar iğrençlik, komik şiddet ve cinselliğin kullanımı doğrultusunda grotesk tiplemeleri konu ediyordu. Keza öykülerde siyasal olaylar ve aktüalite ile doğrudan bir ilgi de kurulmuyordu. Ama bütünlüklü olarak bakıldığında, komikliğin eleştirel biçimde kullanıldığı görülüyordu. Politik gündeme en yakın öyküler ise Leman’dan gelen Kaan Ertem’in “Zıçan Adam”, “Ezik Şarkıcı Altuğ” ve “Enstanteneler”iydi. Ertem, gündelik yaşama giderek sirayet eden “management” kurallarının eleştirisini, büyük şirketlerdeki kaypak ve kapitalist ilişkileri anlatıyordu. Onun politik ekseni, derginin “çete”sinde o denli hissedilmiyordu. Şerafettin, şehrin kenarında yaşıyor ve farklı bir dünyadan geldiğini düşündüğü burjuva tiplerinden hiç hazzetmiyordu; Kunteper’in cezalandırdıklarının önemlice bir kesimi yine onların arasından çıkıyordu. Ama özellikle onları seçtikleri ya da peşlerine düştükleri söylenemezdi.

L-Manyak Sayı 046 – Lan! 1998 Ekim / Cengiz Üstün

“Çizgi romancılık hem yazmaktır hem de çizmektir.”

L-Manyak Sayı 046 – Mona Rıza 1999 Ekim / Baruter

L-Manyak, kendi gündemine uygun iki önemli köşe açtı. Biri, Suat Gönülay’ın dergiye katkıda bulunduğu dönemlerde kahramanı Vakur Barut adıyla açtığı bir köşeydi. Okuyucu mektuplarının kullanıldığı bu köşe tamamen küfür üzerine kurulmuştu. Tepki ve düşüncelerin küfüre dayanarak açıklandığı köşe, Ahmet Vardar esprisi ile “dumur detaylarının” okumuş-yazmış adam şaşkınlıklarını katlayacak düzeydeydi. Gönülay’ın üretimden uzaklaştığı kayıp dönemleri nedeniyle sürdürülemedi. Bir diğer köşe, Mastürbasyon Derneği (Mast-Der) kurulmasıydı. Her sayıda mastürbasyonun faydalan ve savunusu üzerine ironik yazılar kullanılıyor, üyelik başvurusunda bulunan okuyucuların listeleri yayınlanıyordu. Memo’nun teenage-lümpen mizahını iyi yakalayan şiir ve çizgileri bu sayfada kullanıldı. Küfür ve mastürbasyonun “edebi” ve “artistik” savunusunun underground geleneği içerisindeki
özellikli yerinin, Türkiye’deki çeşitli fanzin örneklerinde kullanımını hatırlatarak derginin politik gündem ile ilgisini yeniden düşünebiliriz. Bahadır Baruter, anlatımlarına mekan olan şehrin kenarlarının kendileri için ne ifade ettiğini şöyle anlatıyor:

Cihangir ve Tarlabaşı gibi yerler, kenarlar, çok geçerlilik ve resmiyet kazandırılmamış alanlar. Kenar mahallenin ağzı, küfrü alışılmadık olanla bağ kuruyor. Bizi en çok güldüren şeylerde örtülmüş, kapatılmış ve saklanmış olanlardır ya ! Hayat, Bağdat Caddesinde değil çünkü. Şehrin götü, boku püsürü orada. O insanlar bizim ilgilendiğimiz çamura ve boka en yakın tipler. Hani biz doğal olarak tarafız onlarla. Bıçak çeken adamla, tinerci ile, junkiyle, mağdurla, jiletçiyle, kaybetmişlerle bir ten uyumumuz var. Ama çocuklarımızı bir junki, bir eroinman gibi ya da bir eşcinsel gibi yetiştirir miyiz? Ya da kardeşlerimizden arkadaşlarımızdan böyle özellikler bekler miyiz? Böyle bir şey söyleyemem. Bu türden ahlaki bir mesaj asla vermeyiz. Zaten böyle bir şey mizahta da yoktur. Güleriz, eğleniriz ama en sıcak ilişkiyi ailemle kurarım.

L-Manyak’ın muhalifliği, hayata karşı duruşuyla tanımlanabilir. Bir çok öyküde komiklik kaygısının önceliği dışında, baskıya karşı şiddetin kullanımı, kalabalıklardan kaçma isteği, politik aidiyetlere karşı inançsızlık, belirgin bir cinsel doyumsuzluk ve hazcılık, insanlara güvensizlik, paraya olan kayıtsızlık görülüyordu. Şehrin kenarlarında yaşayanların daha samimi ve dürüst olduğuna dair güçlü olmasa da bir inanç hissediliyordu.

Enerjinin kaynağı kenarlarmış “gibi” duruyor öykülerde, isyanın, patlamaya hazır bir öfkenin oradan çıkacağına ilişkin “artistik” bir ilgi var çizerlerde. Öte yandan otoriteye/polise karşı kesin bir korku hissediliyor. Memo’nun çizdiği “L-Manyak Şehitleri” öykülerinin kahramanları olan dergi üreticileri polisle her karşılaştıklarında panik içerisinde kaçıyorlardı. Dergideki öykülerin genelinde görülen polisler duygusal dengesi bozuk, oldukça sert ve şiddet dolu tiplemeler olarak resmediliyordu.

Gürcan Yurt ‘Robinsan Crusoe & Cuma’ L-Manyak

Derginin “dörtlü çetesine” sonradan katılanlar, kurgulanan dünyaya eklemlendikleri ölçüde devamlılıklarını garantileyecek tiplemeler yaratabildiler. Gürcan Yurt, uğraşıldığı ve sahırla çalışıldığı anlaşılan kurgu ve tiplemeleriyle Robinson Crusoe ve Cuma dizisini oluşturdu. Leman’da Ahmet Yılmaz’ın geliştirdiği söze -uzun balon yazılarına- dayalı mizahı kullanan bir anlatımı vardı. Dizi, dergiye hakim olan hareket komiği ve çizgisel arayışlara karşın, naif bir çizgiye sahipti. Ama “samimiyeti” ve argoyu metne yedirebilme mahareti sebebiyle popülerlik kazandı. Aslına bakılırsa, tipik bir “erkeklik krizi” anlatısı olarak, L-Manyak dünyasını deşifre edecek psikolojik bir derinliği de taşıyordu.

MemCoş ‘Hatıralar Geçidi’ L-Manyak

Psikolojik anlamda egosentrik ve anti-sosyal kişilikteki köşe yazarlarının başlattığı bu “mahrem hikayeler” anlatma eğilimi çok geçmeden mizahçılara da sirayet ediyordu. Kişisel deneyimlerin, özellikle cinsellikle ilgili olanların, anlatılmasının şişirilmiş bir egoyla-benmerkezle mümkün olması bir yana, işin ticari ve teknik nedenleri de vardı.

Çeteyle daha uyumlu olanlar ise Mehmet Coşkun’un “Hatıralar” dizisi ve her türden anlatısıyla Oky oldu. Coşkun’un uyumu kendi yaşadığı ve dergideki ilişkileri anlattığı aile-içi öyküleriyle oldu. Mizah dergilerinde özellikle Doksanlı yıllarda belirginleşen bu kişisel hikayeler anlatma tercihi genel bir eğilimin sonucuydu. Psikolojik anlamda egosentrik ve anti-sosyal kişilikteki köşe yazarlarının başlattığı bu “mahrem hikayeler” anlatma eğilimi çok geçmeden mizahçılara da sirayet ediyordu. Kişisel deneyimlerin, özellikle cinsellikle ilgili olanların, anlatılmasının şişirilmiş bir egoyla-benmerkezle mümkün olması bir yana, işin ticari ve teknik nedenleri de vardı. Okuyucunun mahrem olanı izlediğinin bilinmesi ticari bir tercih ve manipülasyondu; teknik olarak ise anti-sosyal bir yaşam sürdükleri için yakınlarında duran insanları anlatmak zorundaydılar. MemCoş’un “içtenlikli itirafları” , “cinsel deneyimleri” ve dostlarını anlatışı da bu çerçeveden farklı değildir. Öte yandan, Bahadır Boysal’ın “Secret life of Bahadır Boysal”, Bülent Üstün’ün “L-Manyak Kerizleri” de aynı mantıkla tekrarlanan anlatılardı. Mizah dergilerinde, hatta gazetelerde özellikle yaratılan ironik sataşmalar, aile-içi çekişmeler, yayın yönetmenlerine yönelik şikayetler sık başvurulan bir “ironi” olarak, “ruh yaratımında” kullanılan bir yöntemdir. Ama bu denli tekrar ve “samimiyet” iddiasının kendini tüketmeye teşne bir narsizm olduğu da düşünülebilir.


Yetkin Gülmen ‘Esnek ile Geniş’ (Filmed by Anıl Yurdakul 2023)
Yetkin Gülmen

Yetkin Gülmen > ESNEK İLE GENİŞ


OKY

Bir diğer anlatıcı olan Oky, Pişmiş Kelle’de sürdürdüğü öyküleri nedeniyle L-Manyak dünyasına kolay uyum sağlayabildi.

Abazanlık, mastürbasyon, fetişizm, esrar kullanımı, şiddet, cinsel soğukluk, röntgencilik, salaş evler, mezbelelik öykülerinde sıklıkla kullandığı trüklerdi. L-Manyak içinde öyküler anlatan ama “çetenin” dinamizmini taşımayan profesyonel çizerler de oldu. Can Barslan, kendine özgü mizahıyla Dedektif Sanlı’yı, Behiç Pek Toros ile Hamile’yi, Faruk Bayraktar -Pişmiş Kelle’de başladığı-Rezil-i Rüsvan’ı anlatıyordu. Bu listeye alttan gelen genç isimler de eklenebilir: Andaç Gürsoy’un “Tuğçe”, Alpay Erdem’in “İsmail”i gibi.


Kenan Yarar’ın Psikoz Öyküleri ve Hilal’in dünyası üzerine konuşma.

Yarar’ın özerkliğini alması, arzulu bir editör ve heyecanlı dergi kadrosu nedeniyle zaman aldı.


L-Manyak kadrosunda zaman zaman uyumlu olmaya çalışan öyküler üretse de, fantastik anlatılarıyla tamamen farklı ve istisnai bir yerde duran isim ise Kenan Yarar’dı. Suat Gönülay ve Galip Tekin gibi isimlerin mizah dergilerinde açtığı çizgi romancı “kontenjanından” piyasaya girmiş, özellikle Hıbır ve HBR dergilerinde çizgi ve öykücülüğünü geliştirmişti. HBR’nin tiraj olarak düşüşe geçtiği günlerde, L-Manyak’a geçecekti. Çizgi performansı ve sabırlı işçiliği nedeniyle dergiye uyumlu öyküler anlatırsa katkı sağlayacağı düşünülmüştü. Yarar’ın, L-Manyak’ın mizahi dünyasıyla uyuşmayan fantastik anlatımı önemli bir “gerilim” vesilesi oldu. HBR’de yarattığı “Hilal” tiplemesinin derginin genel havasına uygun düşebileceği hesap edilerek devam öyküleri yaratıldı. Aynı dönem, cinselliği istediği biçimde yaşamakta beis görmeyen, pervasız, erkek dünyasına meydan okuyan, lafını esirgemeyen genç kız tiplemelerine yönelik dergide sürdürülen arayışlara da denk düştü Hilal. Ancak, tipleme komiklikten ziyade iğrençlik ve fantastik anlatıların “freak” unsurlannı harmanlayarak değişim geçirdi. Komik olma zorlaması öyküleri melezleştiriyor, ne komik ne de fantastik yapıyordu. Yarar’ın özerkliğini alması, arzulu bir editör ve heyecanlı dergi kadrosu nedeniyle zaman aldı.

2001 yılında Leman yönetimiyle Bahadır Baruter arasında dergiye reklam alma konusundan çıkan bir gerilim yaşandı. Baruter’in istifasıyla başlayan süreç, L-Manyak kadrosunun boşalarak Lombak adlı yeni bir dergi çıkartmasına neden oldu. Tarafların özellikle Lombak ekibininin yaşananlarla ilgili tasarlanmış suskunluğu ve “komik” olmayı tercih ederek polemikten uzak kalması, mizah dergilerinde yaşanan son kopmayı “medya malzemesi” olmaktan kurtardı. Gürcan Yurt, Mem-Coş ve Lemancılar dışında, kadronun tamamı Lombak’a geçiyordu.

Doksanlı yılların ikinci yansında Sabah ve Doğan medya grupları yayın yelpazelerini yabancı şirketlerle gerçekleştirdikleri evliliklerle genişletmeye başladılar. Bu sebeple uluslar arası marka sayılacak dergi ve yayınların telif ve pazarlama haklarını satın alıyorlardı. Sabah, düşen satışları nedeniyle masraflı gelen yerli üretim-mizah dergilerinin yerine ajans ve baskı maliyetlerinin daha ucuz olduğu Amerikan süper kahramanlannın yayın hakkını alırken; Aydın Doğan yayıncılık, ülkede uzun yıllar çok satmış fumettilere yöneliyordu. Bu arada her iki grubun kapattığı Avni, Fırfır, Pişmiş Kelle gibi dergilerin çizerleri çeşitli yayınlara ihtiyaca göre dağıtılıyordu. Bu gelişmenin en ilginç sonucu Pişmiş Kelle ekibinin Kemal Aratan yönetiminde Gazete Pazar’ın Fasulye adlı mizah ilavesini hazırlamaları oldu (1997). Aynı ilaveyle underground çizgi romanın önemli çalışmalanndan biri olan Ranxerox da Türkçe’de ilk kez yayınlanmış oluyordu. Medya gruplannın yabancı çizgi roman dergileri yayınlama tercihi ise uzun vadede başarılı olmadı. Ama bitti denilen piyasaya bir hareketlilik getirmişlerdi. Dylan Dog, Nathan Never, Martin Mystere, Zagor ve Teks gibi İtalyan, Ôrümcek Adam, Batman, X-Men, Supermen gibi Amerikan çizgi romanlan bu dönemde yeniden -kimileri ilk kez- yayınlanıyordu. Aynı dönemlerde Sabah ve Doğan gruplanyla rekabet içindeki ve yayıncılığa girmek isteyen holdinglere de örnek teşkil etmişlerdi. Nitekim, fumettiler Doğan Yayıncılık’tan sonra aynı kurumdan transfer edilen yönetici Yalvaç Ural nedeniyle Aksoy Yayıncılık tarafından devam ettirildi. Aksoy, bütün esseGesse ürünlerini, yanı sıra Julia, Nick Raider, Mister No gibi fumettileri, Zorro, Tarzan gibi Amerikan kaynaklı çizgi romanlan da yayınlamaya başladı. Sunumlanndaki özensizlik, öykülerin orijinal sıralamasına, devamlılığına uyulmamasına karşın 1997-2001 döneminde gazete bayileri ve kitapçılarda yeniden -eski günleri hatırlatırcasına- bol çizgi roman bulunabiliyordu. Bu hareketliliğe çeşitli yayınevlerinin çizgi roman dizileri yayınlaması da eklenince zenginlik bir misli arttı. Dost Kitabevi, Hugo Pratt’ın başyapıtı Corto Maltese’i (1999) , Dünya Kitabevi Tarkan’ı (1999), Leman Yayıncılık Karaoğlan’ı (2000), Yapı Kredi Yayınları Abdülcanbaz’ı (1999) yayınlamaya başladılar.

Bu dönemin en önemli sonucu çizgi romanlann gazete bayilerinden kitabevlerine geçerek prestij baskı ve tasarımlarla, geçmişe nazaran yüksek fiyat ve sınırlı baskılarla satılması oldu. Baskı adetleri 1000-1500 arasına düşmüştü. Yüksek baskı adedini ve ucuz fiyatları sürdürebilenler ise Aksoy yayıncılığın çoğunluğu fumettilerden oluşan çizgi roman dizileri ve L-Manyah dergisinde yayınlanan çizgi romanlarn bağımsız albümleriydi. L-Manyak yakaladığı popülarite nedeniyle yüksek satış rakamlarına zaten ulaşıyordu. Aksoy Yayıncılık ise ucuz yayının yanı sıra telif anlaşmasının dışında yaptığı, fazla baskıları ve iadeleri “spot” piyasaya sürüyor, dağıtım şirketlerine verilen paydan olduğu kadar telif hakkı ödemesinden de kurtuluyordu. Bu nedenle , çizgi romanların resmi olarak sekiz yüz-bin arasında gözüken satış rakamlan o denli gerçekçi değildi. Ekonomik kriz nedeniyle Aksoy Yayıncılık’ın bağlı bulunduğu duğu holdingin faaliyetlerinin durdurulmasıyla (2001) aylılk olarak sürdürülen çizgi roman dizileri de kesildi.

Çeşitli yayınevlerinin çizgi roman yayınlamaya başlamasının nedeni de açıktı. Her ne olursa olsun, çizgi roman, kitap satışlarına göre daha hareketli ve yüksek tirajlara sahipti. Remzi, inkılap, lthaki, Oğlak, Çınar, Arkabahçe, Yörünge, Aras, İletişim, Arba, Parantez bu dönemde çeşitli çizgi roman albümleri yayınladılar. Böylelikle Moebius, Bilal gibi ünlü çizerlerin çalışmalan; Jim Cutlass, Torpedo, Thorgal, Ken Parher, Wolverine gibi kahramanlar ilk kez ya da yeniden çıktılar. Oğlak Yayınları Teks, Zagor, Martin Mystere, Nathan Never gibi fumettilerin İtalya’da yayınlanan yıllık özel albümlerini Dev Albüm; yayınlanmış serüvenlerden yapılmış seçkiyi ise Efsanevi Maceralar adıyla yayımlamaya başladı (1999).

  • Bu makale Levent Cantek’in 1996 yılında kaleme aldığı Türkiye’de Çizgi Roman kitabı ‘Quo Vadis?’ bölümünden alıntıdır.

LEVENT CANTEK 1969 Ankara doğumlu. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslararası ilişkiler Lisans eğitimi aldı, Gazi ve Ankara Üniversiteleri’nde Gazetecilik yüksek lisans ve doktorası yaptı. Çizgi roman ve mizah ile ilgili çalışmalarıyla tanınıyor. Kültür tarihi ile ilgili çalışmalar yapıyor. TV dizi senaryoları yazıyor. Toplum ve Bilim dergisinin yayın yönetmenlerinden biri. Kitapları: Türkiye’de Çizgi Roman (İletişim Yayınları, 1996/2002), Markopaşa, Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi (İletişim Yayınlan, 2001), Karaoğlan, Erotik ve Milliyetçi Bir ikon (Oğlak-Maceraperest, 2003), Çizgili Hayat Kılavuzu (der. İletişim Yayınları, 2002/2004), Çizgili Kenar Notları (der. İletişim Yayınları, 2007), Cumhuriyetin Buluğ Çağı (İletişim Yayınları, 2008), Anadolu Masalları (Dipnot Yayınlan, 2009), Şehre Göçen Eşek (İletişirn Yayınları, 2011), Dumankara (İletişim Yayınları, 2013), Emanet Şehir (İletişim Yayınları, 2014).


Emrah Ablak, Bülent Üstün, Cengiz Üstün ve Memo Tembel Çizer (29 Mayıs 2023)

Mis Dergi #02

MİS DERGİ


Nehrin Öteki Yakasında: Punk vS. Metal

Karizmatik Lider Gökhan Gençay, 2023 İstanbul

Holidays in the Sun

« Est-ce que vous avez un avenir ? Ouais, il est derrière moi ! »

Gökhan Gençay aka G.Killa

Müzikal beğeniler esas mevzumuz değil tabii ki. Her müzik türünün de içinde anarşistlerin duygudaşlık kurabilecekleri, hissiyat bağlamında örtüşebilecekleri örnekler de var. Bunlar genel geçer kabullerimiz. Ancak, sıra kültürel akımlara ve bunların sosyal, siyasal, estetik açıdan hayatın içinde tuttukları yerlere geldiğinde, kafa karışıklıklarına meydan vermeden satırbaşları mahiyetinde konuyu özetlemek iyi olacak.

Punk vs. metal hususunda latife, espri bağlamında belirttiğimiz noktaların hepsinin esasında reel hayatta da bir karşılığı var. Punk akımının çıkış yıllarından günümüze olmazsa olmazları olarak sahiplendiği birtakım değerler mevcut. En basitinden, punk, “do it yourself” felsefesini benimseyerek mevcut hayata yönelik toptan bir karşı çıkışın ifadesi olmuştur. Punk’ın başkaldırısı salt melodik bir agresyonla sınırlı değildir, onu da içerir ama ondan ibaret değildir.

Punk, nihilizmden anarşizme, lettrizmden sitüasyonizme farklı farklı radikal akımlarla paslaşan, onlarla içsel bağlantılar kuran bir kültürel tavırdır. (Bu konuda Greil Marcus’un Sex Pistols üzerinden sitüasyonizmle punk bağlantısını muazzam bir dille anlattığı kitabı “Ruj Lekesi”ni hararetle öneririz.) Nitekim punk’ın yükselişe geçtiği yılların, dünyadaki isyanların, yıkım iradesinin ivme kazandığı zamanlar olması da basit bir tesadüf değil. Punk, nihilist enerjisini sosyal bir tavır olarak örgütlemiştir. Üç akor çalabilmeyi beceren herkesin kendi sözünü, derdini dillendirmesini ajite eder. O zamana kadar sadece virtüözlere ve enstrümanına hâkim kişilere açık olan sahneleri, varoluş olarak sergilenen performansların alanı şekline büründürmüştür punk. Kısacası, sitüasyonizmde olduğu gibi, hayatla sanatın buluşma noktalarının arayışı olmuştur.


Sex Pistols ‘Holidays In The Sun’ 1970s

Buna karşılık, metal kültürünün müzikal manada sahip olduğu enerji ve öfkenin sosyal alanda bir karşılığı yoktur. Metaldeki agresif söylem ve öfkeli jestler salt sahneye, şova dönüktür. Özellikle ergenleri kolayca yakalayan sert metal melodilerinin reel hayata taşan sonuçları olmamıştır.Bu hususta kendimize soracağımız birkaç basit soru bile aradaki farkı bilince çıkarmamıza vesile olacaktır. Dünyanın dört bir köşesinde squatlarda, barikatlarda punklara rastlarız, punkların ayaklanma haberlerini okuruz. (Özellikle Berlin’de punklar törensel olarak polisle şiddetli çatışmalara girerler.) Buna karşılık, bu kadar yıldır sosyal bir grup olarak metalcilerin sistemle organize bir mücadeleye girdiği, bu tip mevzilerde yer aldığını görmediğimiz gibi, ‘metalciler polisle çatıştı’ türünden haberlerini de okumadık. (Bireysel olarak kendini metalci olarak tarif eden öznelerden değil, sosyal bir küme olarak metalcilerden bahsediyoruz burada.)

Metalin metaforik düzlemde lirikleri/ kültürel referansları tarihsel kahramanlara, mistik hikâyelere, diabolitik figürlere yapılan göndermelerle doluyken, punk’ın özne tarifleri anarşizmle iç içe geçecek kadar yakındır. Punk yekten sistemi hedef tahtasına alır, kaotik bir manifesto işlevi görür. Metal ise kişinin içsel daralma haline, sıkıntılarına eşlik edecek bir müzikal üretimden başkasını vaat etmez/etmemiştir. Punk’ın ontolojik manada içerdiği kolektif yıkım enerjisi karşılığını squatlarda, sokak çatışmalarında bilfiil gösterirken, metalin içerdiği öfkenin dışavurum alanı sadece dev stadyum konserleriyle sınırlı kalır.

Mevzu çok uzun ve katmanlı tabii ki. Birkaç satırda anlatmanın imkânı da yok. Ama illa belli bir formülle demek istediğimi özetlemek gerekirse: Punk, Clash’ten Black Flag’a kadar haysiyetli grupları ve aktivizm bağlamında girdiği kolektif sokak seferberliği üzerinden karşı-kültür olmayı becermişken, metal bu uğurda yol alamamış, salt bir alt-kültür olarak kalmıştır. (Nitekim, punk ruhunun hakikaten var olduğu 70’li yılların sonları dünyanın dengelerinin de altüst olduğu hareketli dönemlerdir. O tarihlerde süren mücadelelerin sürekliliğinin sağlanamaması, iktidar güçleri tarafından massedilmesi, sistemin karşısında alınan yenilgiler ve akabinde radikal kitlesel hareketlerin düşüşe geçmesiyle punk tarih sahnesinden silinmeye başlarken metal yükselişe geçmiştir. Yani, metal zaten çıkışı itibariyle bu yenilgi koşullarının, döneminin müziği ve kültürüdür.)

Meseleye dair temel başlıklar bunlar bizce. Tabii ki herkesin müziği, grubu kendine, ama kültürel/sosyal gerçekleri de görmezden gelemeyiz. Gökhan Gençay


« Est-ce que vous avez un avenir ? Ouais, il est derrière moi ! »

‘Un groupe de jeunes punks de la banlieue parisienne et leur conception de la vie avec Eric Bourdet dit Haine, Gladys Le Bihan dite teutanik et Didier dit Raid. Ils vont et viennent du RER Parisiens à la banlieue. Du HLM au terrain vague et au hangar désaffectés, parlant et mimant leur vie. Entre terrain vague et usine desaffectée et jouant avec des poubelles les 4 jeunes se racontent dans leur rapport avec le monde des adultes et la société.’


Karaköy 2023

PUNK IS NOT DEAD

Tekno-endüstriyel sistemin önümüze koyduklarını tarafsız, istenildiğinde sağlıklı biçimde kullanılabilecek araçlar olarak görmediğimiz ve burayı kimliğimizin asli parçası haline getirmediğimiz için Facebook’tan da özel bir beklentimiz yok. Kontrol ve denetimin sistemin asli vazifesi olduğunun bilincindeyiz ve underground yayıncılık dışında saygı duyduğumuz bir mecra mevcut değil.

Herkes “iyi yurttaşlık görevi” kabilinden kopyalayıp kopyalayıp sayfasında paylaşıyor ya, biz de geri kalmayalım bari:

Facebook burada paylaştığımız her şeyi istediği gibi kopyalayıp kullanabilir. Hatta ne kadar çok yerde kullanırsa o kadar memnun oluruz, malûm uyumsuzluğu duruş olarak benimseyen isyancıların sayısı ziyadesiyle az, dolayısıyla Facebook hazretleri sesimizi, sözümüzü, mesajımızı istediği yere taşıyarak bize yardımcı olabilir.

Sosyal medya ortamını bikinili, mayolu fotoğraflarımızı paylaşmak, sağa sola olta atmak için kullanmadığımızdan buraya eklediğimiz her fotoğrafı da istedikleri gibi tepe tepe kullanabilirler, hayırlı uğurlu olsun hepsine. Sonuçta Facebook’u Facebook’luk yapıyor diye eleştirecek kadar naif veya salak da değiliz. Onlar kendi işini yapsın, biz de kendimizinkini.

Hem Facebook’a hem demokratik siber âlem yanılsamasına kapılmış “güzide yurttaşlara” selamlarımızı iletiyoruz.

Gökhan Gençay ‘Beyin ve Omurilik Cerrahisi’ İstanbul, 2024

Albemuth Özgür Radyo’nun Konukları:

GÖKHAN GENÇAY & FEYYAZ YAMAN

> KÖTÜ ÇOCUK


Neon Nexus #02

Gökhan Gençay, Benim Kanım öykü kitabı ile voltajı çok yüksek bir gerilim yaratarak edebiyata giriş yaptı. Tik Tak! İsimli öyküsü ile de umutsuzluğu şiddete, bedeni bir öfke sanatına dönüştürürken geleceğin karanlık sokaklarında bizleri köşeye sıkıştırıyor. Ne bakıyorsun kaçsana!

NEON NEXUS

Türkiye’nin ilk ve tek Cyberpunk dergisi



Gülşah Erol ile Doğaçlama Müzik Üzerine (2015)

Gülşah Erol, 2021 (Foto: Murat Dürüm)

“…böyle bir şeyin tanığı olmak, yeni doğan bir çocuğun doğumuna tanık olmak gibi. Ne olabileceğini ve ne hissedilebileceğini daha önceden kestiremediğiniz bu müziğin yapılma anında bilmeniz gereken o müziğin büyük bir parçası olduğunuzdur.” 

Bizlere biraz serbest doğaçlamadan bahseder misin?  Son zamanlarda bu alanda birçok etkinlik ve dinleti düzenleniyor, müzisyenleri böylesi bir arayışa ve iletişime yönlendiren sence nedir?

Özgür doğaçlama’dan bahsetmeden önce aslında doğaçlamanın en saf haline bir dokunmamız lazım. Nasıl bir düşünce ve hisle doğdu. Çok çeşitli üsluplar var, hemen hemen hepsi de coğrafi bölgelerle bağlantılı ve ayrı havalarıyla tanınırlar. Eski dönem kayıtlarını incelediğimde bunun en başta kendini ifade etmenin en saf biçimi olduğunu görüyorum. Besteci veya müzisyen kavramlarının daha oluşmadığı bu evrende nasıl doğdu doğaçlama, bunu en iyi anlama biçimi benim içimde doğma biçimi. Ruhu serbest bırakmak. Her doğaçlamanın farklı bir üslubu, değişik bir tınısı var, yapmamız gereken, normalde yaptığımız gibi o tınıya kendimizi vermek olmalı ve an içinde ritmin veya notaların bilinen olmasının bir önemi yok, önemsenmesi gereken ruhunun yeni olduğunu bilmek. Bu doğaçlamayı algılamakta sürekli gelişmenin ve değişmenin bir adımı.

This music is Free Improvisation. Recording at Balyoz Music and Production in Istanbul, 2016

“Dolayısıyla özgür doğaçlama, her türlü kalıbı reddererek yerine insanın özünde yatan öğrenilmemiş hissi ortaya çıkarıyor.”

Özgür doğaçlama,  klasik batı müziğinin temel öğeleri olan armoni, melodi ve ritmin kullanımını reddeden bir forma sahip.  Bu öğelerden ayrıştığında öne çıkan müzikal dokular oluyor. Örneğin; notalar dışında enstrumanların sınırlarını zorlayarak, keşfedilmiş yeni seslerin kullanılması. Bu enstruman insan sesi de olabilir.  Serbest doğaçlama kendi kuralları içerisinde sınırsız olan ve arada da türsel doğaçlamalara izin veren bir yapıya sahip.  Sınırlarının olma sebebi ise doğuşundan geliyor. Müziği öğrenmenin ve anlamanın özünde enstrumana dokunmak, o enstrumanı tanımak ve o enstrumanı çalmak yatıyor. Dolayısıyla özgür doğaçlama, her türlü kalıbı reddererek yerine insanın özünde yatan öğrenilmemiş hissi ortaya çıkarıyor. Yapılan müziğin bir tekrarı yoktur ve yapılan şey anlık bestedir. Dolayısıyla böyle bir şeyin tanığı olmak, yeni doğan bir çocuğun doğumuna tanık olmak gibi. Ne olabileceğini ve ne hissedilebileceğini daha önceden kestiremediğiniz bu müziğin yapılma anında bilmeniz gereken o müziğin büyük bir parçası olduğunuzdur.

MUTRİB ‘Düzenbaz’ 2021

“Hepsiyle ayrı ayrı müzik yapmak beni besliyor ve monotonluktan çıkarıyor. Dolayısıyla bu farklı müzik tarzlarında yer almam uzun süre daha devam edeceğe benziyor.”

Çoğumuz seni Mutrib grubu ile tanıdık fakat birçok farklı projede yer alıyor, farklı müzisyenlerle değişik işler yapıyorsun; senin açından hangisi daha doyurucu?

Aslında en çok zevk aldığım doğaçlama topluluklarında yer almak; kendi adıma oluşturduğum solo projem olan “Birds String Quartet” ve “Birds Ensemble”, “Islak Köpek”, “Taranta Babu” veya daha önce karşılaşmadığım veya dinleme fırsatımın dahi olmadığı farklı tarzlarda müzik yapan müzisyenlerle keyfi doğaçlama seansları çok hoşuma gidiyor. Yeni bir yüzle karşılaşmak, yeni bir müzik ve yeni bir ruh ile bir olmak, bütün olmaya çalışmak benim için çok keyifli. En son Peter Brötzmann ve Joe McPhee ile bir prova yapma şansım oldu ve unutamayacağım bir gün olarak hayatıma kazındı diyebilirim.  Mutrib raflarda beklemeye devam ediyor hala ve üzerinde düşünmeye devam ediyorum. Vokal yaptığım ve müziğin beyni olmaya devam ettiğim bir başka grup dolayısıyla burda başka bir şey deneyimliyorum ve açıkcası hala vokal olarak nasıl bir yeri kapladığımı bilmiyorum. Çıkardığımız son işlerimizden memnunum fakat artık yeni birşey yapmanın zamanı geldi gibi hissediyorum.

Bunların dışında hayatıma yeni bir ruh olarak dahil olan Halil Sezai ile çalışmaya başladık. Şimdiye kadar iki konser yaptık birlikte ve bu konserlerin ikisinde de doğaçlama çaldım. Bu anlamda Sezai ve ekibi beni oldukça rahat bırakıyor ve sahne de onların kurguladığı müziğe yeni bişiler eklemek beni mutlu ediyor. Son olarak da Melis Danişmend ve Miss Crowley var. Bu iki proje de yine yaptığım tüm projelerden farklı, özgün ve duygusal bir yapıya sahip. Açıkcası içinde olduğum tüm oluşumlar, projeler ruhumdan bir parça taşıyor. Hepsiyle ayrı ayrı müzik yapmak beni besliyor ve monotonluktan çıkarıyor. Dolayısıyla bu farklı müzik tarzlarında yer almam uzun süre daha devam edeceğe benziyor.

Miss Crowley ve Gülşah Erol (2016)

“Zenginlik dediğin nedir? Müzik aslında ne? Bir gün içinde neler yapılır. Toprağın ve doğanın hayatımızdaki yeri. Vahşi yaşamın içinde insanın yeri vs… Yani acayip bir dünya orası ve çok gerçek.”

Müziğin ruhuna inanan birisin, Afrika müzikleri gibi yerel müzikler hakkında neler düşünüyorsun? Müzik-ritüel, dans senin için ne ölçüde önemli, günümüzde bunlar ne ölçüde yaşanıyor?

Afrika’ya gitmeyi çok istiyorum ve oranın yerli kabileleriyle doğaçlamayı deneyimlemek büyük bir heyecan benim için. Çünkü her doğaçlama bir süre sonra bir transa sokuyor ve orada yaşayacağım bu trans halinin bana neler hissettireceği benim için mühim. Dinlediğim kadarıyla hissettiğim; bizim bugüne kadar kendi hayatlarımızda deneyimlediğimiz çoğu şeyin dışında daha doğal bir yaşam biçimi. Yaşam biçimi diyorum çünkü bunların bir ritüel olması bu anlama geliyor. Belirli zamanlarda yapılan törenlerdeki müzikler ve danslar dünya’ya, evrene, tabiat anaya, kendilerine, tanrılarına bir hediye gibi. Sahip oldukları herşeye duydukları bir minnet borcu gibi.  Bunun içinde olabilmek mutlaka insan ruhuna özellikle bizim gibi şehirde yaşayan insanlara önemli bir takım bakış açıları sunuyor olmalı. Bunu oraya gittikten sonra tekrar sor bana. Fakat onları uzaktan da olsa hissedebildiğimi biliyorum. Bir kere içinde bulundukları fakirliğe rağmen hayatı müzik ve dansla besliyor olmaları ve enerjilerini bu yönde kullanıyor olmaları başlı başına şehir hayatının koşuşturmasına kendini kaptırmış bir çok insan için ilginç bir örnek. Çok fazla ders çıkarılır burdan. Zenginlik dediğin nedir? Müzik aslında ne? Bir gün içinde neler yapılır. Toprağın ve doğanın hayatımızdaki yeri. Vahşi yaşamın içinde insanın yeri vs… Yani acayip bir dünya orası ve çok gerçek.

Cello: Gülşah Erol, Saxophone: Korhan Futacı, Video by Osman Nuri İyem, İstanbul 2015

Popüler olduğumu düşünmüyorum ama bilen, bilmek isteyen ve bana inananların çoğalıyor olması beni çok mutlu ediyor ve daha farklı, güzel, yeni şeyler yapmam için beni motive ediyor.

Çello popüler bir müzik enstrumanı değil, fakat sen bir şekilde popülerliği yakaladın, bunu neye bağlıyorsun?

Çok çalışmış olmak ve sanırım zaman içinde kendimi en iyi ifade edebileceğim şeylere doğru akmayı başarabiliyor olmam. Çok insan seven ve çok paylaşmayı seven biriyim ben. Dostluk, arkadaşlık hayatımda çok büyük bir önem taşıyor ve içinde olduğum her projenin devamlılığı bununla eş değer. Kişilerle devamlı olarak bir hayatı paylaşmıyor olsam da çok kutsal bir şeyi paylaşıyor oluyorum: Müzik. Dolayısıyla iletişimin güzel olduğu yerde güzel müzik ve aşk arkasından geliyor. Müziğe aşığım, enstrumanıma aşığım. Ve beni çeken, çağıran, yakalayan güzel şeylerin içinde olmak ve niyetlerin iyi olmasının bir sebebi bu. Ben popüler olduğumu düşünmüyorum ama bilen, bilmek isteyen ve bana inananların çoğalıyor olması beni çok mutlu ediyor ve daha farklı, güzel, yeni şeyler yapmam için beni motive ediyor.


Gülşah Erol & Peter Brötzmann (2019)

Gülşah Erol ile Geçmişten Günümüze Çello | Gündem Sanat 2020

Şevket Akıncı & Gülşah Erol (2024) KargaArt, Kadıköy

“Bir müzisyen olarak canım ne istiyorsa yapıyorum; bu da benim yaşam biçimim.”

İyi ki ellerimden tutanlar var, benim de kalbim hep onlarla açıkcası. Bazen gelen mesajlarda, sürekli farklı şeyler yapıyor olmamdan dolayı kafalarının karıştığını görüyorum, sonuçta beni izleyen, takip eden insanlar ilk dinledikleri üzerinden benimle bağlantı kuruyorlar, fakat ben devamlı olarak başka bir şeyle belirmeyi çok seviyorum sırf bu nedenle bir çok insan “yahu napıyor bu, bu ne şimdi?!” diyebiliyor ama bunun yanında duruma alışmış ve “bakalım şimdi ne yapacak!” diyen insanlar da var. Benimle yeni bir maceraya sürükleniyor ve izliyor; takdir ediyor veya etmiyor, yaşıyoruz, akıyoruz işte. Bir müzisyen olarak canım ne istiyorsa yapıyorum. Bu da benim yaşam biçimim.

Coşkun Karademir ve Gülşah Erol’dan ‘Zahid Bizi Tan Eyleme’ (2018)

Müzik piyasası hakkında neler söylemek istersin; seni rahatsız eden koşullar var mı?

Artık hiçbirşey rahatsız etmiyor. Herkes nasıl yaşamak istiyorsa, ne yapmak istiyorsa ve niyeti neyse onu elde ediyor bence. İyi kötü. Beni tek rahatsız eden Türkiye’deki müzisyenlerin ve dinleyicilerin farklı şeyleri deneyimlemek konusunda çekimser ve inkar edici olması. Çok garip ön yargılar var müziğe. Kişi dinleyemeyeceği veya çalamayacağı bir müzik duyduğunda “berbat bu ya!” diyip kenara çekiliyor. Müzik böyle yargılarla yıpratılıyor. Tabi herkes ne dinlemek istiyorsa dinlesin, çalsın vs… emeğe saygı günümüzde büyük önem teşkil ediyor çünkü kimsenin kimseye sevgiyi bıraktım, saygısı bile kalmadı. Bencil bir düzen içinde yaşıyoruz ve bunun yerine bir bütünlük arıyorsak bütün olabilmeyi ve kabul edebilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Gülşah Erol, 2024

Açın Pencerelerinizi

Hayatı yaşamak sadece istediklerimizi gerçekleştirmek ve istediklerimize sahip olmak değil. Ben merkezli bir yaşamı reddediyorum, kardeşlik, dostluk ve aile kavramlarını aşırı önemsiyorum. Yardımlaşmayı, sevgi paylaşımını, saygıyla yaşayabilmeyi ve değer yargılarımızla niyetlerimizin iyi olmasını dilediğim bir dönemdeyim. Ve tabi ki bu dünya’da sadece biz yaşamıyoruz! Yaşayan her canlıyla iletişimde olabilmek ve onları görmezden gelmediğimiz günlerimiz daha çok olsun.

Bir arkadaşım aç kalbinin pencerisini demişti bana.

Ben de şimdi size diyorum.

Açın pencereleri…

Gülşah Erol

Gülşah Erol

Youtube / Spotify


Philip K. Dick: How to Build a Universe That Doesn’t Fall Apart Two Days Later

Happiness by Steve Cutts

I can’t claim to be an authority on anything, but I can honestly say that certain matters absolutely fascinate me, and that I write about them all the time. The two basic topics which fascinate me are “What is reality?” and “What constitutes the authentic human being?” Over the twenty-seven years in which I have published novels and stories I have investigated these two interrelated topics over and over again. I consider them important topics. What are we? What is it which surrounds us, that we call the not-me, or the empirical or phenomenal world?

Philip K. Dick, 1978

First, before I begin to bore you with the usual sort of things science fiction writers say in speeches, let me bring you official greetings from Disneyland. I consider myself a spokesperson for Disneyland because I live just a few miles from it — and, as if that were not enough, I once had the honor of being interviewed there by Paris TV.

For several weeks after the interview, I was really ill and confined to bed. I think it was the whirling teacups that did it. Elizabeth Antebi, who was the producer of the film, wanted to have me whirling around in one of the giant teacups while discussing the rise of fascism with Norman Spinrad… an old friend of mine who writes excellent science fiction. We also discussed Watergate, but we did that on the deck of Captain Hook’s pirate ship. Little children wearing Mickey Mouse hats — those black hats with the ears — kept running up and bumping against us as the cameras whirred away, and Elizabeth asked unexpected questions. Norman and I, being preoccupied with tossing little children about, said some extraordinarily stupid things that day. Today, however, I will have to accept full blame for what I tell you, since none of you are wearing Mickey Mouse hats and trying to climb up on me under the impression that I am part of the rigging of a pirate ship.

Science fiction writers, I am sorry to say, really do not know anything. We can’t talk about science, because our knowledge of it is limited and unofficial, and usually our fiction is dreadful. A few years ago, no college or university would ever have considered inviting one of us to speak. We were mercifully confined to lurid pulp magazines, impressing no one. In those days, friends would say me, “But are you writing anything serious?” meaning “Are you writing anything other than science fiction?” We longed to be accepted. We yearned to be noticed. Then, suddenly, the academic world noticed us, we were invited to give speeches and appear on panels — and immediately we made idiots of ourselves. The problem is simply this: What does a science fiction writer know about? On what topic is he an authority?


Philip K Dick speech in Metz France 1977

But the problem is a real one, not a mere intellectual game. Because today we live in a society in which spurious realities are manufactured by the media, by governments, by big corporations, by religious groups, political groups — and the electronic hardware exists by which to deliver these pseudo-worlds right into the heads of the reader, the viewer, the listener.

It reminds me of a headline that appeared in a California newspaper just before I flew here. SCIENTISTS SAY THAT MICE CANNOT BE MADE TO LOOK LIKE HUMAN BEINGS. It was a federally funded research program, I suppose. Just think: Someone in this world is an authority on the topic of whether mice can or cannot put on two-tone shoes, derby hats, pinstriped shirts, and Dacron pants, and pass as humans.

Well, I will tell you what interests me, what I consider important. I can’t claim to be an authority on anything, but I can honestly say that certain matters absolutely fascinate me, and that I write about them all the time. The two basic topics which fascinate me are “What is reality?” and “What constitutes the authentic human being?” Over the twenty-seven years in which I have published novels and stories I have investigated these two interrelated topics over and over again. I consider them important topics. What are we? What is it which surrounds us, that we call the not-me, or the empirical or phenomenal world?

In 1951, when I sold my first story, I had no idea that such fundamental issues could be pursued in the science fiction field. I began to pursue them unconsciously. My first story had to do with a dog who imagined that the garbage men who came every Friday morning were stealing valuable food which the family had carefully stored away in a safe metal container. Every day, members of the family carried out paper sacks of nice ripe food, stuffed them into the metal container, shut the lid tightly — and when the container was full, these dreadful-looking creatures came and stole everything but the can.

Finally, in the story, the dog begins to imagine that someday the garbage men will eat the people in the house, as well as stealing their food. Of course, the dog is wrong about this. We all know that garbage men do not eat people. But the dog’s extrapolation was in a sense logical — given the facts at his disposal. The story was about a real dog, and I used to watch him and try to get inside his head and imagine how he saw the world. Certainly, I decided, that dog sees the world quite differently than I do, or any humans do. And then I began to think, Maybe each human being lives in a unique world, a private world, a world different from those inhabited and experienced by all other humans. And that led me wonder, If reality differs from person to person, can we speak of reality singular, or shouldn’t we really be talking about plural realities? And if there are plural realities, are some more true (more real) than others? What about the world of a schizophrenic? Maybe, it’s as real as our world. Maybe we cannot say that we are in touch with reality and he is not, but should instead say, His reality is so different from ours that he can’t explain his to us, and we can’t explain ours to him. The problem, then, is that if subjective worlds are experienced too differently, there occurs a breakdown of communication… and there is the real illness.

I once wrote a story about a man who was injured and taken to a hospital. When they began surgery on him, they discovered that he was an android, not a human, but that he did not know it. They had to break the news to him. Almost at once, Mr. Garson Poole discovered that his reality consisted of punched tape passing from reel to reel in his chest. Fascinated, he began to fill in some of the punched holes and add new ones. Immediately, his world changed. A flock of ducks flew through the room when he punched one new hole in the tape. Finally he cut the tape entirely, whereupon the world disappeared. However, it also disappeared for the other characters in the story… which makes no sense, if you think about it. Unless the other characters were figments of his punched-tape fantasy. Which I guess is what they were.

So I ask, in my writing, What is real? Because unceasingly we are bombarded with pseudo-realities manufactured by very sophisticated people using very sophisticated electronic mechanisms. I do not distrust their motives; I distrust their power.

It was always my hope, in writing novels and stories which asked the question “What is reality?”, to someday get an answer. This was the hope of most of my readers, too. Years passed. I wrote over thirty novels and over a hundred stories, and still I could not figure out what was real. One day a girl college student in Canada asked me to define reality for her, for a paper she was writing for her philosophy class. She wanted a one-sentence answer. I thought about it and finally said, “Reality is that which, when you stop believing in it, doesn’t go away.” That’s all I could come up with. That was back in 1972. Since then I haven’t been able to define reality any more lucidly.

But the problem is a real one, not a mere intellectual game. Because today we live in a society in which spurious realities are manufactured by the media, by governments, by big corporations, by religious groups, political groups — and the electronic hardware exists by which to deliver these pseudo-worlds right into the heads of the reader, the viewer, the listener. Sometimes when I watch my eleven-year-old daughter watch TV, I wonder what she is being taught. The problem of miscuing; consider that. A TV program produced for adults is viewed by a small child. Half of what is said and done in the TV drama is probably misunderstood by the child. Maybe it’s all misunderstood. And the thing is, Just how authentic is the information anyhow, even if the child correctly understood it? What is the relationship between the average TV situation comedy to reality? What about the cop shows? Cars are continually swerving out of control, crashing, and catching fire. The police are always good and they always win. Do not ignore that point: The police always win. What a lesson that is. You should not fight authority, and even if you do, you will lose. The message here is, Be passive. And — cooperate. If Officer Baretta asks you for information, give it to him, because Officer Baretta is a good man and to be trusted. He loves you, and you should love him.

I have a secret love of chaos. There should be more of it. Do not believe — and I am dead serious when I say this — do not assume that order and stability are always good, in a society or in a universe. The old, the ossified, must always give way to new life and the birth of new things.

So I ask, in my writing, What is real? Because unceasingly we are bombarded with pseudo-realities manufactured by very sophisticated people using very sophisticated electronic mechanisms. I do not distrust their motives; I distrust their power. They have a lot of it. And it is an astonishing power: that of creating whole universes, universes of the mind. I ought to know. I do the same thing. It is my job to create universes, as the basis of one novel after another. And I have to build them in such a way that they do not fall apart two days later. Or at least that is what my editors hope. However, I will reveal a secret to you: I like to build universes which do fall apart. I like to see them come unglued, and I like to see how the characters in the novels cope with this problem. I have a secret love of chaos. There should be more of it. Do not believe — and I am dead serious when I say this — do not assume that order and stability are always good, in a society or in a universe. The old, the ossified, must always give way to new life and the birth of new things. Before the new things can be born the old must perish. This is a dangerous realization, because it tells us that we must eventually part with much of what is familiar to us. And that hurts. But that is part of the script of life. Unless we can psychologically accommodate change, we ourselves begin to die, inwardly. What I am saying is that objects, customs, habits, and ways of life must perish so that the authentic human being can live. And it is the authentic human being who matters most, the viable, elastic organism which can bounce back, absorb, and deal with the new.

Of course, I would say this, because I live near Disneyland, and they are always adding new rides and destroying old ones. Disneyland is an evolving organism. For years they had the Lincoln Simulacrum, like Lincoln himself, was only a temporary form which matter and energy take and then lose. The same is true of each of us, like it or not.

The pre-Socratic Greek philosopher Parmenides taught that the only things that are real are things which never change… and the pre-Socratic Greek philosopher Heraclitus taught that everything changes. If you superimpose their two views, you get this result: Nothing is real. There is a fascinating next step to this line of thinking: Parmenides could never have existed because he grew old and died and disappeared, so, according to his own philosophy, he did not exist. And Heraclitus may have been right — let’s not forget that; so if Heraclitus was right, then Parmenides did exist, and therefore, according to Heraclitus’ philosophy, perhaps Parmenides was right, since Parmenides fulfilled the conditions, the criteria, by which Heraclitus judged things real.

I offer this merely to show that as soon as you begin to ask what is ultimately real, you right away begin talk nonsense. Zeno proved that motion was impossible (actually he only imagined that he had proved this; what he lacked was what technically is called the “theory of limits”). David Hume, the greatest skeptic of them all, once remarked that after a gathering of skeptics met to proclaim the veracity of skepticism as a philosophy, all of the members of the gathering nonetheless left by the door rather than the window. I see Hume’s point. It was all just talk. The solemn philosophers weren’t taking what they said seriously.

Fake realities will create fake humans. Or, fake humans will generate fake realities and then sell them to other humans, turning them, eventually, into forgeries of themselves. So we wind up with fake humans inventing fake realities and then peddling them to other fake humans. It is just a very large version of Disneyland.

But I consider that the matter of defining what is real — that is a serious topic, even a vital topic. And in there somewhere is the other topic, the definition of the authentic human. Because the bombardment of pseudo-realities begins to produce inauthentic humans very quickly, spurious humans — as fake as the data pressing at them from all sides. My two topics are really one topic; they unite at this point. Fake realities will create fake humans. Or, fake humans will generate fake realities and then sell them to other humans, turning them, eventually, into forgeries of themselves. So we wind up with fake humans inventing fake realities and then peddling them to other fake humans. It is just a very large version of Disneyland. You can have the Pirate Ride or the Lincoln Simulacrum or Mr. Toad’s Wild Ride — you can have all of them, but none is true.

In my writing I got so interested in fakes that I finally came up with the concept of fake fakes. For example, in Disneyland there are fake birds worked by electric motors which emit caws and shrieks as you pass by them. Suppose some night all of us sneaked into the park with real birds and substituted them for the artificial ones. Imagine the horror the Disneyland officials would feel when they discovered the cruel hoax. Real birds! And perhaps someday even real hippos and lions. Consternation. The park being cunningly transmuted from the unreal to the real, by sinister forces. For instance, suppose the Matterhorn turned into a genuine snow-covered mountain? What if the entire place, by a miracle of God’s power and wisdom, was changed, in a moment, in the blink of an eye, into something incorruptible? They would have to close down.

In Plato’s Timaeus, God does not create the universe, as does the Christian God; He simply finds it one day. It is in a state of total chaos. God sets to work to transform the chaos into order. That idea appeals to me, and I have adapted it to fit my own intellectual needs: What if our universe started out as not quite real, a sort of illusion, as the Hindu religion teaches, and God, out of love and kindness for us, is slowly transmuting it, slowly and secretly, into something real?

We would not be aware of this transformation, since we were not aware that our world was an illusion in the first place. This technically is a Gnostic idea. Gnosticism is a religion which embraced Jews, Christians, and pagans for several centuries. I have been accused of holding Gnostic ideas. I guess I do. At one time I would have been burned. But some of their ideas intrigue me. One time, when I was researching Gnosticism in the Britannica, I came across mention of a Gnostic codex called The Unreal God and the Aspects of His Nonexistent Universe, an idea which reduced me to helpless laughter. What kind of person would write about something that he knows doesn’t exist, and how can something that doesn’t exist have aspects? But then I realized that I’d been writing about these matters for over twenty-five years. I guess there is a lot of latitude in what you can say when writing about a topic that does not exist. A friend of mine once published a book called Snakes of Hawaii. A number of libraries wrote him ordering copies. Well, there are no snakes in Hawaii. All the pages of his book were blank.

The basic tool for the manipulation of reality is the manipulation of words. If you can control the meaning of words, you can control the people who must use the words. George Orwell made this clear in his novel 1984. But another way to control the minds of people is to control their perceptions. If you can get them to see the world as you do, they will think as you do. Comprehension follows perception.

Of course, in science fiction no pretense is made that the worlds described are real. This is why we call it fiction. The reader is warned in advance not to believe what he is about to read. Equally true, the visitors to Disneyland understand that Mr. Toad does not really exist and that the pirates are animated by motors and servo-assist mechanisms, relays and electronic circuits. So no deception is taking place.

And yet the strange thing is, in some way, some real way, much of what appears under the title “science fiction” is true. It may not be literally true, I suppose. We have not really been invaded by creatures from another star system, as depicted in Close Encounters of the Third Kind. The producers of that film never intended for us to believe it. Or did they?

And, more important, if they did intend to state this, is it actually true? That is the issue: not, Does the author or producer believe it, but — Is it true? Because, quite by accident, in the pursuit of a good yarn, a science fiction author or producer or scriptwriter might stumble onto the truth… and only later on realize it.

The basic tool for the manipulation of reality is the manipulation of words. If you can control the meaning of words, you can control the people who must use the words. George Orwell made this clear in his novel 1984. But another way to control the minds of people is to control their perceptions. If you can get them to see the world as you do, they will think as you do. Comprehension follows perception. How do you get them to see the reality you see? After all, it is only one reality out of many. Images are a basic constituent: pictures. This is why the power of TV to influence young minds is so staggeringly vast. Words and pictures are synchronized. The possibility of total control of the viewer exists, especially the young viewer. TV viewing is a kind of sleep-learning. An EEG of a person watching TV shows that after about half an hour the brain decides that nothing is happening, and it goes into a hypnoidal twilight state, emitting alpha waves. This is because there is such little eye motion. In addition, much of the information is graphic and therefore passes into the right hemisphere of the brain, rather than being processed by the left, where the conscious personality is located. Recent experiments indicate that much of what we see on the TV screen is received on a subliminal basis. We only imagine that we consciously see what is there. The bulk of the messages elude our attention; literally, after a few hours of TV watching, we do not know what we have seen. Our memories are spurious, like our memories of dreams; the blanks are filled in retrospectively. And falsified. We have participated unknowingly in the creation of a spurious reality, and then we have obligingly fed it to ourselves. We have colluded in our own doom.

And — and I say this as a professional fiction writer — the producers, scriptwriters, and directors who create these video/audio worlds do not know how much of their content is true. In other words, they are victims of their own product, along with us. Speaking for myself, I do not know how much of my writing is true, or which parts (if any) are true. This is a potentially lethal situation. We have fiction mimicking truth, and truth mimicking fiction. We have a dangerous overlap, a dangerous blur. And in all probability it is not deliberate. In fact, that is part of the problem. You cannot legislate an author into correctly labeling his product, like a can of pudding whose ingredients are listed on the label… you cannot compel him to declare what part is true and what isn’t if he himself does not know.

It is an eerie experience to write something into a novel, believing it is pure fiction, and to learn later on — perhaps years later — that it is true. I would like to give you an example. It is something that I do not understand. Perhaps you can come up with a theory. I can’t.

What about the world of a schizophrenic? Maybe, it’s as real as our world. Maybe we cannot say that we are in touch with reality and he is not, but should instead say, His reality is so different from ours that he can’t explain his to us, and we can’t explain ours to him. The problem, then, is that if subjective worlds are experienced too differently, there occurs a breakdown of communication… and there is the real illness.

In 1970 I wrote a novel called Flow My Tears, the Policeman Said. One of the characters is a nineteen-year-old girl named Kathy. Her husband’s name is Jack. Kathy appears to work for the criminal underground, but later, as we read deeper into the novel, we discover that actually she is working for the police. She has a relationship going on with a police inspector. The character is pure fiction. Or at least I thought it was.

Anyhow, on Christmas Day of 1970, I met a girl named Kathy — this was after I had finished the novel, you understand. She was nineteen years old. Her boyfriend was named Jack. I soon learned that Kathy was a drug dealer. I spent months trying to get her to give up dealing drugs; I kept warning her again and again that she would get caught. Then, one evening as we were entering a restaurant together, Kathy stopped short and said, “I can’t go in.” Seated in the restaurant was a police inspector whom I knew. “I have to tell you the truth,” Kathy said. “I have a relationship with him.”

Certainly, these are odd coincidences. Perhaps I have precognition. But the mystery becomes even more perplexing; the next stage totally baffles me. It has for four years.

In 1974 the novel was published by Doubleday. One afternoon I was talking to my priest — I am an Episcopalian — and I happened to mention to him an important scene near the end of the novel in which the character Felix Buckman meets a black stranger at an all-night gas station, and they begin to talk. As I described the scene in more and more detail, my priest became progressively more agitated. At last he said, “That is a scene from the Book of Acts, from the Bible! In Acts, the person who meets the black man on the road is named Philip — your name.” Father Rasch was so upset by the resemblance that he could not even locate the scene in his Bible. “Read Acts,” he instructed me. “And you’ll agree. It’s the same down to specific details.”

I went home and read the scene in Acts. Yes, Father Rasch was right; the scene in my novel was an obvious retelling of the scene in Acts… and I had never read Acts, I must admit. But again the puzzle became deeper. In Acts, the high Roman official who arrests and interrogates Saint Paul is named Felix — the same name as my character. And my character Felix Buckman is a high-ranking police general; in fact, in my novel he holds the same office as Felix in the Book of Acts: the final authority. There is a conversation in my novel which very closely resembles a conversation between Felix and Paul.

Well, I decided to try for any further resemblances. The main character in my novel is named Jason. I got an index to the Bible and looked to see if anyone named Jason appears anywhere in the Bible. I couldn’t remember any. Well, a man named Jason appears once and only once in the Bible. It is in the Book of Acts. And, as if to plague me further with coincidences, in my novel Jason is fleeing from the authorities and takes refuge in a person’s house, and in Acts the man named Jason shelters a fugitive from the law in his house — an exact inversion of the situation in my novel, as if the mysterious Spirit responsible for all this was having a sort of laugh about the whole thing.

Felix, Jason, and the meeting on the road with the black man who is a complete stranger. In Acts, the disciple Philip baptizes the black man, who then goes away rejoicing. In my novel, Felix Buckman reaches out to the black stranger for emotional support, because Felix Buckman’s sister has just died and he is falling apart psychologically. The black man stirs up Buckman’s spirits and although Buckman does not go away rejoicing, at least his tears have stopped falling. He had been flying home, weeping over the death of his sister, and had to reach out to someone, anyone, even a total stranger. It is an encounter between two strangers on the road which changes the life of one of them — both in my novel and in Acts. And one final quirk by the mysterious Spirit at work: the name Felix is the Latin word for “happy.” Which I did not know when I wrote the novel.

A careful study of my novel shows that for reasons which I cannot even begin to explain I had managed to retell several of the basic incidents from a particular book of the Bible, and even had the right names. What could explain this? That was four years ago that I discovered all this. For four years I have tried to come up with a theory and I have not. I doubt if I ever will.

But the mystery had not ended there, as I had imagined. Two months ago I was walking up to the mailbox late at night to mail off a letter, and also to enjoy the sight of Saint Joseph’s Church, which sits opposite my apartment building. I noticed a man loitering suspiciously by a parked car. It looked as if he was attempting to steal the car, or maybe something from it; as I returned from the mailbox, the man hid behind a tree. On impulse I walked up to him and asked, “Is anything the matter?”

“I’m out of gas,” the man said. “And I have no money.”

Incredibly, because I have never done this before, I got out my wallet, took all the money from it, and handed the money to him. He then shook hands with me and asked where I lived, so that he could later pay the money back. I returned to my apartment, and then I realized that the money would do him no good, since there was no gas station within walking distance. So I returned, in my car. The man had a metal gas can in the trunk of his car, and, together, we drove in my car to an all-night gas station. Soon we were standing there, two strangers, as the pump jockey filled the metal gas can. Suddenly I realized that this was the scene in my novel — the novel written eight years before. The all-night gas station was exactly as I had envisioned it in my inner eye when I wrote the scene — the glaring white light, the pump jockey — and now I saw something which I had not seen before. The stranger who I was helping was black. We drove back to his stalled car with the gas, shook hands, and then I returned to my apartment building. I never saw him again. He could not pay me back because I had not told him which of the many apartments was mine or what my name was. I was terribly shaken up by this experience. I had literally lived out a scene completely as it had appeared in my novel. Which is to say, I had lived out a sort of replica of the scene in Acts where Philip encounters the black man on the road.

What could explain all this?

The answer I have come up with may not be correct, but it is the only answer I have. It has to do with time. My theory is this: In some certain important sense, time is not real. Or perhaps it is real, but not as we experience it to be or imagine it to be. I had the acute, overwhelming certitude (and still have) that despite all the change we see, a specific permanent landscape underlies the world of change: and that this invisible underlying landscape is that of the Bible; it, specifically, is the period immediately following the death and resurrection of Christ; it is, in other words, the time period of the Book of Acts.

Parmenides would be proud of me. I have gazed at a constantly changing world and declared that underneath it lies the eternal, the unchanging, the absolutely real. but how has this come about? If the real time is circa A.D. 50, then why do we see A.D. 1978? And if we are really living in the Roman Empire, somewhere in Syria, why do we see the United States?

During the Middle Ages, a curious theory arose, which I will now present to you for what it is worth. It is the theory that the Evil One — Satan — is the “Ape of God.” That he creates spurious imitations of creation, of God’s authentic creation, and then interpolates them for that authentic creation. Does this odd theory help explain my experience? Are we to believe that we are occluded, that we are deceived, that it is not 1978 but A.D. 50… and Satan has spun a counterfeit reality to wither our faith in the return of Christ?

I can just picture myself being examined by a psychiatrist. The psychiatrist says, “What year is it?” And I reply, “A.D. 50.” The psychiatrist blinks and then asks, “And where are you?” I reply, “In Judaea.” “Where the heck is that?” the psychiatrist asks. “It’s part of the Roman Empire,” I would have to answer. “Do you know who is President?” the psychiatrist would ask, and I would answer, “The Procurator Felix.” “You’re pretty sure about this?” the psychiatrist would ask, meanwhile giving a covert signal to two very large psych techs. “Yep,” I’d replay. “Unless Felix has stepped down and had been replaced by the Procurator Festus. You see, Saint Paul was held by Felix for —” “Who told you all this?” the psychiatrist would break in, irritably, and I would reply, “The Holy Spirit.” And after that I’d be in the rubber room, inside gazing out, and knowing exactly how come I was there. Everything in that conversation would be true, in a sense, although palpably not true in another. I know perfectly well that the date is 1978 and that Jimmy Carter is President and that I live in Santa Ana, California, in the United States. I even know how to get from my apartment to Disneyland, a fact I can’t seem to forget. And surely no Disneyland existed back at the time of Saint Paul.

So, if I force myself to be very rational and reasonable, and all those other good things, I must admit that the existence of Disneyland (which I know is real) proves that we are not living in Judaea in A.D. 50. The idea of Saint Paul whirling around in the giant teacups while composing First Corinthians, as Paris TV films him with a telephoto lens — that just can’t be. Saint Paul would never go near Disneyland. Only children, tourists, and visiting Soviet high officials ever go to Disneyland. Saints do not.

But somehow that biblical material snared my unconscious and crept into my novel, and equally true, for some reason in 1978 I relived a scene which I described back in 1970. What I am saying is this: There is internal evidence in at least one of my novels that another reality, an unchanging one, exactly as Parmenides and Plato suspected, underlies the visible phenomenal world of change, and somehow, in some way, perhaps to our surprise, we can cut through to it. Or rather, a mysterious Spirit can put us in touch with it, if it wishes us to see this permanent other landscape. Time passes, thousands of years pass, but at the same instant that we see this contemporary world, the ancient world, the world of the Bible, is concealed beneath it, still there and still real. Eternally so.


TOOL – Parabola

The kosmos is not as it appears to be, and what it probably is, at its deepest level, is exactly that which the human being is at his deepest level — call it mind or soul, it is something unitary which lives and thinks, and only appears to be plural and material. Much of this view reaches us through the Logos doctrine regarding Christ.

Shall I go for broke and tell you the rest of this peculiar story? I’ll do so, having gone this far already. My novel Flow My Tears, the Policeman Said was released by Doubleday in February of 1974. The week after it was released, I had two impacted wisdom teeth removed, under sodium pentathol. Later that day I found myself in intense pain. My wife phoned the oral surgeon and he phoned a pharmacy. Half an hour later there was a knock at my door: the delivery person from the pharmacy with the pain medication. Although I was bleeding and sick and weak, I felt the need to answer the knock on the door myself. When I opened the door, I found myself facing a young woman — who wore a shining gold necklace in the center of which was a gleaming gold fish. For some reason I was hypnotized by the gleaming golden fish; I forgot my pain, forgot the medication, forgot why the girl was there. I just kept staring at the fish sign.

“What does that mean?” I asked her.

The girl touched the glimmering golden fish with her hand and said, “This is a sign worn by the early Christians.” She then gave me the package of medication.

In that instant, as I stared at the gleaming fish sign and heard her words, I suddenly experienced what I later learned is called anamnesis — a Greek word meaning, literally, “loss of forgetfulness.” I remembered who I was and where I was. In an instant, in the twinkling of an eye, it all came back to me. And not only could I remember it but I could see it. The girl was a secret Christian and so was I. We lived in fear of detection by the Romans. We had to communicate with cryptic signs. She had just told me all this, and it was true.

For a short time, as hard as this is to believe or explain, I saw fading into view the black prison-like contours of hateful Rome. But, of much more importance, I remembered Jesus, who had just recently been with us, and had gone temporarily away, and would very soon return. My emotion was one of joy. We were secretly preparing to welcome Him back. It would not be long. And the Romans did not know. They thought He was dead, forever dead. That was our great secret, our joyous knowledge. Despite all appearances, Christ was going to return, and our delight and anticipation was boundless.

Isn’t it odd that this strange event, this recovery of lost memory, occurred only a week after Flow My Tears was released? And it is Flow My Tears which contains the replication of people and events from the Book of Acts, which is set at the precise moment in time — just after Jesus’ death and resurrection — that I remembered, by means of the golden fish sign, as having just taken place?

If you were me, and had this happen to you, I’m sure you wouldn’t be able to leave it alone. You would seek a theory that would account for it. For over four years now, I have been trying one theory after another: circular time, frozen time, timeless time, what is called “sacred” as contrasted to “mundane” time… I can’t count the theories I’ve tried out. One constant has prevailed, though, throughout all theories. There must indeed be a mysterious Holy Spirit which has an exact and intimate relation to Christ, which can indwell in human minds, guide and inform them, and even express itself through those humans, even without their awareness.

In the writing of Flow My Tears, back in 1970, there was one unusual event which I realized at the time was not ordinary, was not a part of the regular writing process. I had a dream one night, an especially vivid dream. And when I awoke I found myself under the compulsion — the absolute necessity — of getting the dream into the text of the novel precisely as I had dreamed it. In getting the dream exactly right, I had to do eleven drafts of the final part of the manuscript, until I was satisfied.

I will now quote from the novel, as it appeared in the final, published form. See if this dream reminds you of anything.

The countryside, brown and dry, in summer, where he had lived as a child. He rode a horse, and approaching him on his left a squad of horses nearing slowly. On the horses rode men in shining robes, each a different color; each wore a pointed helmet that sparkled in the sunlight. The slow, solemn knights passed him and as they traveled by he made out the face of one: an ancient marble face, a terribly old man with rippling cascades of white beard. What a strong nose he had. What noble features. So tired, so serious, so far beyond ordinary men. Evidently he was a king. Felix Buckman let them pass; he did not speak to them and they said nothing to him. Together, they all moved toward the house from which he had come. A man had sealed himself up inside the house, a man alone, Jason Taverner, in the silence and darkness, without windows, by himself from now on into eternity. Sitting, merely existing, inert. Felix Buckman continued on, out into the open countryside. And then he heard from behind him one dreadful single shriek. They had killed Taverner, and seeing them enter, sensing them in the shadows around him, knowing what they intended to do with him, Taverner had shrieked. Within himself Felix Buckman felt absolute and utter desolate grief. But in the dream he did not go back nor look back. There was nothing that could be done. No one could have stopped the posse of varicolored men in robes; they could not have been said no to. Anyhow, it was over. Taverner was dead.

This passage probably does not suggest any particular thing to you, except a law posse exacting judgment on someone either guilty or considered guilty. It is not clear whether Taverner has in fact committed some crime or is merely believed to have committed some crime. I had the impression that he was guilty, but that it was a tragedy that he had to be killed, a terribly sad tragedy. In the novel, this dream causes Felix Buckman to begin to cry, and therefore he seeks out the black man at the all-night gas station.

Months after the novel was published, I found the section in the Bible to which this dream refers. It is Daniel, 7:9:

Thrones were set in place and one ancient in years took his seat. His robe was white as snow and the hair of his head like cleanest wool. Flames of fire were his throne and its wheels blazing fire; a flowing river of fire streamed out before him. Thousands upon thousands served him and myriads upon myriads attended his presence. The court sat, and the book was opened.

The white-haired old man appears again in Revelation, 1:13:

I saw… one like a son of man, robed down to his feet, with a golden girdle round his breast. The hair of his head was white as snow-white wool, and his eyes flamed like fire; his feet gleamed like burnished brass refined in a furnace, and his voice was like the sound of rushing waters.

And then 1:17:

When I saw him, I fell at his feet as though dead. But he laid his right hand upon me and said, “Do not be afraid. I am the first and the last, and I am the living one, for I was dead and now I am alive for evermore, and I hold the keys of Death and Death’s domain. Write down therefore what you have seen, what is now, and what will be hereafter.”

And, like John of Patmos, I faithfully wrote down what I saw and put in my novel. And it was true, although at the time I did not know who was meant by this description:

…he made out the face of one: an ancient marble face, a terribly old man with rippling cascades of white beard. What a strong nose he had. What noble features. So tired, so serious, so far beyond ordinary men. Evidently he was a king.

Indeed he was a king. He is Christ Himself returned, to pass judgment. And this is what he does in my novel: He passes judgment on the man sealed up in darkness. The man sealed up in darkness must be the Prince of Evil, the Force of Darkness. Call it whatever you wish, its time had come. It was judged and condemned. Felix Buckman could weep at the sadness of it, but he knew that the verdict could not be disputed. And so he rode on, without turning or looking back, hearing only the shriek of fear and defeat: the cry of evil destroyed.

So my novel contained material from other parts of the Bible, as well as the sections from Acts. Deciphered, my novel tells a quite different story from the surface story (which we need not go into here). The real story is simply this: the return of Christ, now king rather than suffering servant. Judge rather than victim of unfair judgment. Everything is reversed. The core message of my novel, without my knowing it, was a warning to the powerful: You will shortly be judged and condemned. Who, specifically, did it refer to? Well, I can’t really say; or rather would prefer not to say. I have no certain knowledge, only an intuition. And that is not enough to go on, so I will keep my thoughts to myself. But you might ask yourselves what political events took place in this country between February 1974 and August 1974. Ask yourself who was judged and condemned, and fell like a flaming star into ruin and disgrace. The most powerful man in the world. And I feel as sorry for him now as I did when I dreamed that dream. “That poor poor man,” I said once to my wife, with tears in my eyes. “Shut up in the darkness, playing the piano in the night to himself, alone and afraid, knowing what’s to come.” For God’s sake, let us forgive him, finally. But what was done to him and all his men — “all the President’s men,” as it’s put — had to be done. But it is over, and he should be let out into the sunlight again; no creature, no person, should be shut up in darkness forever, in fear. It is not humane.

Just about the time that Supreme Court was ruling that the Nixon tapes had to be turned over to the special prosecutor, I was eating at a Chinese restaurant in Yorba Linda, the town in California where Nixon went to school — where he grew up, worked at a grocery store, where there is a park named after him, and of course the Nixon house, simple clapboard and all that. In my fortune cookie, I got the following fortune:

DEEDS DONE IN SECRET HAVE A WAY OF BECOMING FOUND OUT.

I mailed the slip of paper to the White House, mentioning that the Chinese restaurant was located within a mile of Nixon’s original house, and I said, “I think a mistake has been made; by accident I got Mr. Nixon’s fortune. Does he have mine?” The White House did not answer.

Well, as I said earlier, an author of a work supposed fiction might write the truth and not know it. To quote Xenophanes, another pre-Socratic: Even if a man should chance to speak the most complete truth, yet he himself does not know it; all things are wrapped in appearances (Fragment 34). And Heraclitus added to this: The nature of things is in the habit of concealing itself (Fragment 54). W. S. Gilbert, of Gilbert and Sullivan, put it: “Things are seldom what they seem; skim milk masquerades as cream.” The point of all that is that we cannot trust our senses and probably not even our a priori reasoning. As to our senses, I understand that people who have been blind from birth and are suddenly given sight are amazed to discover that objects appear to get smaller and smaller as they get farther away. Logically, there is no reason for this. We, of course, have come to accept this, because we are used to it. We see objects get smaller, but we know that in actuality they remain the same size. So even the common everyday pragmatic person utilizes a certain amount of sophisticated discounting of what his eyes and ears tell him.

Little of what Heraclitus wrote has survived, and what we do have is obscure, but Fragment 54 is lucid and important: Latent structure is master of obvious structure. This means that Heraclitus believed that a veil lay over the true landscape. He also may have suspected that time was somehow not what it seemed, because in Fragment 52 he said: Time is a child at play, playing draughts; a child’s is the kingdom. This is indeed cryptic. But he also said, in Fragment 18: “If one does not expect it, one will not find out the unexpected; it is not to be tracked down and no path leads us to it.” Edward Hussey, in his scholarly book The Pre-Socratics, says:

If Heraclitus is to be so insistent on the lack of understanding shown by most men, it would seem only reasonable that he should offer further instructions for penetrating to the truth. The talk of riddle-guessing suggests that some kind of revelation, beyond human control, is necessary… The true wisdom, as has been seen, is closely associated with God, which suggests further that in advancing wisdom a man becomes like, or a part of, God.

This quote is not from a religious book or a book on theology; it is an analysis of the earliest philosophers by a Lecturer in Ancient Philosophy at the University of Oxford. Hussey makes it clear that to these early philosophers there was no distinction between philosophy and religion. The first great quantum leap in Greek theology was by Xenophanes of Colophon, born in the mid-sixth century B.C. Xenophanes, without resorting to any authority except that of his own mind, says:

One god there is, in no way like mortal creatures either in bodily form or in the thought of his mind. The whole of him sees, the whole of him thinks, the whole of him hears. He stays always motionless in the same place; it is not fitting that he should move about now this way, now that.

This is a subtle and advanced concept of God, evidently without precedent among the Greek thinkers. The arguments of Parmenides seemed to show that all reality must indeed be a mind, Hussey writes, or an object of thought in a mind. Regarding Heraclitus specifically, he says, In Heraclitus it is difficult to tell how far the designs in God’s mind are distinguished from the execution in the world, or indeed how far God’s mind is distinguished from the world. The further leap by Anaxagoras has always fascinated me. Anaxagoras had been driven to a theory of the microstructure of matter which made it, to some extent, mysterious to human reason. Anaxagoras believed that everything was determined by Mind. These were not childish thinkers, nor primitives. They debated serious issues and studied one another’s views with deft insight. It was not until the time of Aristotle that their views got reduced to what we can neatly — but wrongly — classify as crude. The summation of much pre-Socratic theology and philosophy can be stated as follows: The kosmos is not as it appears to be, and what it probably is, at its deepest level, is exactly that which the human being is at his deepest level — call it mind or soul, it is something unitary which lives and thinks, and only appears to be plural and material. Much of this view reaches us through the Logos doctrine regarding Christ. The Logos was both that which thought, and the thing which it thought: thinker and thought together. The universe, then, is thinker and thought, and since we are part of it, we as humans are, in the final analysis, thoughts of and thinkers of those thoughts.

Thus if God thinks about Rome circa A.D. 50, then Rome circa A.D. 50 is. The universe is not a windup clock and God the hand that winds it. The universe is not a battery-powered watch and God the battery. Spinoza believed that the universe is the body of God extensive in space. But long before Spinoza — two thousand years before him — Xenophanes had said, Effortlessly, he wields all things by the thought of his mind (Fragment 25).

If any of you have read my novel Ubik, you know that the mysterious entity or mind or force called Ubik starts out as a series of cheap and vulgar commercials and winds up saying:

I am Ubik. Before the universe was I am. I made the suns. I made the worlds. I created the lives and the places they inhabit; I move them here, I put them there. They go as I say, they do as I tell them. I am the word and my name is never spoken, the name which no one knows. I am called Ubik, but that is not my name. I am. I shall always be.

It is obvious from this who and what Ubik is; it specifically says that it is the word, which is to say, the Logos. In the German translation, there is one of the most wonderful lapses of correct understanding that I have ever come across; God help us if the man who translated my novel Ubik into German were to do a translation from the koine Greek into German of the New Testament. He did all right until he got to the sentence “I am the word.” That puzzled him. What can the author mean by that? he must have asked himself, obviously never having come across the Logos doctrine. So he did as good a job of translation as possible. In the German edition, the Absolute Entity which made the suns, made the worlds, created the lives and the places they inhabit, says of itself:

I am the brand name.

Had he translated the Gospel according to Saint John, I suppose it would have come out as:

When all things began, the brand name already was. The brand name dwelt with God, and what God was, the brand name was.

It would seem that I not only bring you greetings from Disneyland but from Mortimer Snerd. Such is the fate of an author who hoped to include theological themes in his writing. “The brand name, then, was with God at the beginning, and through him all things came to be; no single thing was created without him.” So it goes with noble ambitions. Let’s hope God has a sense of humor.

Or should I say, Let’s hope the brand name has a sense of humor.

As I said to you earlier, my two preoccupations in my writing are “What is reality?” and “What is the authentic human?” I’m sure you can see by now that I have not been able to answer the first question. I have an abiding intuition that somehow the world of the Bible is a literally real but veiled landscape, never changing, hidden from our sight, but available to us by revelation. That is all I can come up with — a mixture of mystical experience, reasoning, and faith. I would like to say something about the traits of the authentic human, though; in this quest I have had more plausible answers.


Philip K. Dick Interviewed by his Son Christopher age 7 (1981)

I watch the children watching TV and at first I am afraid of what they are being taught, and then I realize, They can’t be corrupted or destroyed. They watch, they listen, they understand, and, then, where and when it is necessary, they reject.

The authentic human being is one of us who instinctively knows what he should not do, and, in addition, he will balk at doing it. He will refuse to do it, even if this brings down dread consequences to him and to those whom he loves. This, to me, is the ultimately heroic trait of ordinary people; they say no to the tyrant and they calmly take the consequences of this resistance. Their deeds may be small, and almost always unnoticed, unmarked by history. Their names are not remembered, nor did these authentic humans expect their names to be remembered. I see their authenticity in an odd way: not in their willingness to perform great heroic deeds but in their quiet refusals. In essence, they cannot be compelled to be what they are not.

The power of spurious realities battering at us today — these deliberately manufactured fakes never penetrate to the heart of true human beings. I watch the children watching TV and at first I am afraid of what they are being taught, and then I realize, They can’t be corrupted or destroyed. They watch, they listen, they understand, and, then, where and when it is necessary, they reject. There is something enormously powerful in a child’s ability to withstand the fraudulent. A child has the clearest eye, the steadiest hand. The hucksters, the promoters, are appealing for the allegiance of these small people in vain. True, the cereal companies may be able to market huge quantities of junk breakfasts; the hamburger and hot dog chains may sell endless numbers of unreal fast-food items to the children, but the deep heart beats firmly, unreached and unreasoned with. A child of today can detect a lie quicker than the wisest adult of two decades ago. When I want to know what is true, I ask my children. They do not ask me; I turn to them.

One day while my son Christopher, who is four, was playing in front of me and his mother, we two adults began discussing the figure of Jesus in the Synoptic Gospels. Christopher turned toward us for an instant and said, “I am a fisherman. I fish for fish.” He was playing with a metal lantern which someone had given me, which I had never used… and suddenly I realized that the lantern was shaped like a fish. I wonder what thoughts were being placed in my little boy’s soul at that moment — and not placed there by cereal merchants or candy peddlers. “I am a fisherman. I fish for fish.” Christopher, at four, had found the sign I did not find until I was forty-five years old.

Time is speeding up. And to what end? Maybe we were told that two thousand years ago. Or maybe it wasn’t really that long ago; maybe it is a delusion that so much time has passed. Maybe it was a week ago, or even earlier today. Perhaps time is not only speeding up; perhaps, in addition, it is going to end.

And if it does, the rides at Disneyland are never going to be the same again. Because when time ends, the birds and hippos and lions and deer at Disneyland will no longer be simulations, and, for the first time, a real bird will sing.

Thank you.


Resource: Urbigenous Library

İblis’in Cennetteki Abisi: Cengiz Üstün

Bir imza: Cengiz Üstün

“Yirmi beş yıl önce çizdiğim çizgi romanlar hala yeni baskılarını yapabiliyor. Bu sevindirici, kahramanları yaşatır hale getiriyor. Yeni de çiziyorum; Üzeyir çizgi romanı yaptım; yirmi sayfa tam macera. Bu bir fasikül olacak. Macerayı Seven Adam için de fasikül düşünüyorum. M.S.A ve Kunteper’in figürlerini ürettik. Üzeyir’in de fasikülün ardından bir figürü hazırlanacak.”

Cengiz Üstün’ün 1990 yılında keyfi olarak çizdiği Kunteper Canavarı tiplemesi uzun yıllar hiçbir mizah dergisi bünyesine kabul edilmedi, ta ki 1996 yılında çıkan aylık L-Manyak’a kadar… Bu dergiyle popülarite yakalayan tipleme, 2000’de çıkmaya başlayan Lombak dergisinde de hayatına devam etti. Üstün, aynı zamanlarda yine Lombak dergisinde başladığı karikatür köşesi Tribal Enfeksiyon’da da farklı bir mizah algısı geliştirdi. Tribal Enfeksiyon’nun karikatürden ziyade 50’li ve 60’lı yılların çizgi roman sayfalarından fırlamış gibi görünen, anatomiğe yakın çizimlerinin alışılmış geleneksel çizgisine; alışılmışın dışında diyaloglar ve konuşma balonları ekleyerek doğan tezattan yeni bir mizahi algı çıkarmayı başardı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarımı bölümü mezunu olan Cengiz Üstün halen Uykusuz dergisinde çizmekte ve bu yeni alanda üretimine devam etmektedir.


Cengiz Üstün’den Üzeyir’in ortaya çıkış serüveni.

Nft bekleniyor karikatüristlerden, bu oluyor, olacak ama uzun çizgi roman da ayakta kalmalı diye düşünüyorum. Bireysel bir çizgi roman üretmek günümüzde çok zorlaştı. Belki ekipler oluşacak bu şekilde çalışmalar yürütülecek.

Şu sıralar ‘Üstün Bradırs’ serisini yapıyoruz haftalık ‘Uykusuz Dergisi’nde. Çocukluğumuzdan beri biriktirdiğimiz anıları yazıp çiziyoruz. Dönemler ve İstanbul fonu eşliğinde lezzetli bir iş çıkarıyoruz biraderle.

Bomba, Üzeyir şeklinde geliyor!

Cengiz Üstün ‘Kunteper Canavarı’ Figür (2021)
Cengiz Üstün ‘Kunteper Canavarı’ figürünü ve tasarım sürecini anlatıyor. (2021)

“The comics I drew 25 years ago are still making new editions. This is pleasing, it keeps the heroes alive. I am also drawing new ones; I made a comic book about Üzeyir; 20 pages of full adventure. This will be a fascicle. I am also thinking of a fascicle for the Man Who Loves Adventure. We produced figures of M.S.A and Kunteper. A figure of Üzeyir will be prepared after the fascicle.”

The Kunteper Monster character, which Cengiz Üstün drew arbitrarily in 1990, was not accepted by any humor magazine for many years, until the monthly L-Manyak was published in 1996… The character, which gained popularity with this magazine, continued its life in Lombak magazine, which started to be published in 2000. Around the same time, Üstün developed a different perception of humor in Tribal Enfeksiyon, the cartoon column he started in Lombak magazine. He succeeded in creating a new humorous perception out of the contrast that arose by adding unorthodox dialogues and speech bubbles to the conventional traditional line of Tribal Enfeksiyon’s drawings close to the anatomy, which look like something out of the comic book pages of the 50s and 60s rather than caricatures. Cengiz Üstün, who graduated from Mimar Sinan Fine Arts University Graphic Design Department, still draws for Uykusuz magazine and continues his production in this new field.


Kunteper Canavarı / T-shirt

shopier > cengizustun


Cengiz Üstün
Cengiz Üstün, 2021

“Bu sergiyle birlikte eserlerin Nft versiyonları da satışa sunulacak; Nft galerisinde sergide olmayan parçaları da görebilecekler. Kim bilir belki Nft’sini alana orijinalini ben hediye edeceğim; böylece koleksiyonerler hem orijinaline ve hem de Nft versiyona sahip olabilecekler. Dijitaldeki telif hakları için güzel bir gelişme.”


Cengiz Üstün, 90×60 cm. Tuval üzeri akrilik, 2023

ArtZula > Cengiz Üstün


Cengiz Üstün ve Kerem Topuz, Yeşilçam’ın pek bilinmeyen “öteki” dünyasını kendi çizgileriyle yeniden yorumladılar. Sadık izleyici kitlesine sahip kült filmlerden geriye sadece posterleri ve lobi kartları kalmış kayıp filmlere, bir avuç insanın ilgi duyduğu az bilinen filmlerden bir dönem neredeyse her gün televizyonlarda gösterilmiş ezbere bilinen filmlere kadar birçok Yeşilçam fantastiği, sanatçıların eserlerinde yeniden hayat buldu.

Sinema tarihinin yıllık üretim açısından altın yıllarını yaşadığı 1960’ların sonundan 1980’lerin başına kadarki dönem, birçok tür sineması örneğine ev sahipliği yapar. Sergiye ilham olan dönem incelendiğinde, tek tük korku denemeleri, bilim kurgu çatısı altında değerlendirilebilecek parodiler, çizgi roman uyarlamaları, masallardan, seriyallerden, mitlerden ve fantastik unsurlar içeren diğer birçok kaynaktan beslenen avantürler ve hatta westernler görülür. Bu denli zengin ve aslında iç içe geçerek karmaşıklaşmış tür skalasına belli başlı sınırlar koymak zordur ama farklı alt başlıklar ile sürekliliği hedefleyen serginin içeriği için bir çerçeve çizmek de elzemdir.


Cengiz Üstün eserleriyle
Cengiz Üstün, 70×100 cm. Tuval üzeri akrilik, 2024

Sanatçı aynı zamanda ‘Dergilere kapalı kalmamak, sergilerle daha görünür olmak ve koleksiyonerlere ulaşmak’ istediğini dile getiriyor.


Cengiz Üstün and Kerem Topuz have reinterpreted the little-known “other” world of Yeşilçam with their own lines. From cult films with loyal audiences to lost films with only posters and lobby cards left, from little-known films that only a handful of people were interested in to movies that were once shown almost every day on television, many Yeşilçam fantasies have come to life again in the works of the artists.

The period from the late 1960s to the early 1980s, the golden years of cinema history in terms of annual production, is home to many examples of genre cinema. The period that inspired the exhibition is characterized by sporadic horror experiments, parodies that can be considered under the umbrella of science fiction, comic book adaptations, avant-garde films and even westerns that draw on fairy tales, serializations, myths and many other sources with fantastical elements. It is difficult to set clear boundaries to such a rich and complex genre scale, but it is also essential to draw a framework for the content of the exhibition, which aims for continuity with different sub-headings.

Kaynak: sosyeteart.com / bantmag.com / ekdergi.com (2019-2022)


Cengiz Üstün ‘Yılmayan Şeytan’ 2022

İletişim ve son gelişmeler için:

Cengiz Üstün

C.Üstün

Bazooka et Elles Sont de Sortie : Les Deux Grandes Sources

Bazooka, Bazooka Production #1, couverture, 1974

Il est sans doute difficile de dire quand commence exactement le graphzine et quel est le premier objet à mériter cette appellation. Mais, même si rien ne naît de rien, avec Bazooka (principalement animé par Kiki et Loulou Picasso, Olivia Clavel, Lulu Larsen, Bernard Vidal, Ti5 Dur, Jean Rouzaud) et, peu de temps après, avec ESDS (Pascal Doury et Bruno Richard), quelque chose de nouveau a surgi, irréductible à la bande dessinée, à l’illustration, au dessin de presse, à la peinture, etc. Ils ont défriché un nouveau territoire, « une nouvelle conception de l’intervention plastique, questionnant à la fois l’histoire intime, le journalisme et le formalisme plastique de la page » (Alin Avila). Rétrospectivement, ils apparaissent comme les deux sources fondamentales de ce qui allait foisonner de manière polymorphe à partir des années 1980 sous le nom de graphzine.

  • Ce qui permet par exemple à Frédéric de Broutelles d’affirmer : « Je pense que [le graphzine] a toujours existé. Il y a longtemps que des artistes créent avec les moyens du bord. Il y a tellement de définitions du graphzine sur Internet. Selon moi, un graphzine peut contenir du texte. Il y a de telles différences dans les moyens mis en oeuvre, de la simple photocopie à la gravure. Parfois l’intérêt du contenu prédomine sur la forme. Par exemple, un tract en photocopie peut devenir un objet fabuleux. Certains graphzines étaient impressionnants par leur qualité. Tout procédé d’impression peut présenter un intérêt, qu’il soit noble ou non : linogravure, gravure sur bois, photocopie, sérigraphie, tampon, pochoir… »
  • Si le graphzine a d’une certaine manière toujours existé, il n’en reste pas moins que Broutelles a contribué parmi d’autres à faire émerger cette notion et ce mot par sa pratique d’éditeur, en créant l’APAAR en 1985 avec Louis Bothorel et Brigitte Lefèvre, en lien jusqu’en 1990 avec l’Atelier (de sérigraphie), lui-même fondé en 1974 par Jack Pesant et Éric Seydoux (un ancien de l’Atelier populaire de l’École des Beaux-Arts en mai 1968). L’APAAR (Association Pour Adultes Avec Réserves, clin d’oeil à l’appréciation de l’Office catholique sur certains programmes dans Télé 7 jours) a publié des affiches et ouvrages en sérigraphie ou en offset avec la crème internationale de l’underground et de jeunes artistes en devenir, notamment Robert Crumb, Gilbert Shelton, Willem, Gary Panter, Mark Beyer, Charles Burns, Savage Pencil, Marc Caro, Bruno Richard, Pascal Doury, Ti5 Dur, Olivia Clavel, Placid, Muzo, Pyon, Lagautrière, Pakito Bolino, Hervé di Rosa, Toffe, Gerbaud, Zorin, Mirka, Pierre La Police, Y5/P5, etc. L’ouvrage collectif Croquemitaine, Spécial Squelette (1985), tout en sérigraphie et à la qualité de fabrication remarquable, est une pièce emblématique de l’APAAR, et plus généralement du graphzine sérigraphié.
  • Aussi novateur soit-il, le groupe Bazooka s’est nourri d’influences diverses, ainsi que le souligne Kiki Picasso, défenseur du pillage radical : la culture des Beaux-Arts où ses membres étaient étudiants (allant de l’art conceptuel à Veličković, en passant par le constructivisme, le suprématisme ou Paul Klee…), celle de leurs pères respectifs (photographe pour lui-même, peintre pour Olivia Clavel, chauffeur de taxi pour Bernard Vidal, etc.) ; sans oublier les librairies spécialisées, le rock, la bande dessinée, Pilote, Métal Hurlant, Fluide Glacial, Tintin, Walt Disney, « la propagande chinoise et l’esthétique gauchiste fusionn[ant] tout à coup avec l’histoire de la peinture », la culture underground américaine, les premiers Zap Comix et les premiers Corben, les livres de science-fiction, les vieux journaux (Marie-Claire, Paris Match, Life, Stern), etc. « C’était une explosion sensorielle très forte », déclare-t-il.

L’obscur Office national des Inégalités a passé commande à Kiki et Loulou Picasso d’un travail d’investigation graphique sur les images et les messages diffusés par les médias occidentaux. Les deux artistes qui s’étaient volontairement fait oublier pendant quelques années, remettent leur génie à l’ouvrage. Un ouvrage pour la jeunesse, si tant est quelle existe dans notre vieux monde.

Bazooka, Bazooka Production #1, couverture, 1974

>> > GRAPHZINE GRAPHZONE


Willem, avec son oeil d’aigle, a tout de suite remarqué à l’époque, dans sa « Revue de presse » pour Charlie Hebdo, qu’il se passait quelque chose de nouveau. Les trois premiers numéros de Bazooka Production ne lui ont pas échappé. En janvier 1975, il signalait le numéro 1, Bazooka, comme « un nouveau journal de BD […] totalement différent des journaux connus », bien parti selon lui pour être le « meilleur » de l’année. En avril, il revenait à la charge : « Il y a trois mois j’écrivais qu’il serait étonnant si 1975 verrait [sic] des nouveaux journaux de BD meilleurs que Bazooka. Et voilà c’est fait. Le journal s’appelle LOUKHOUM BRETON […] [qui] est d’ailleurs le 2e n° de Bazooka, qui change de nom à chaque numéro, une façon de rester neuf. » Un an plus tard, pour le troisième, Activité sexuelle : Normale, Willem enfonçait le clou : « Connaître BAZOOKA c’est économiser : après, vous n’achèterez jamais plus le paquet de bandes dessinées à la con que vous lisiez d’habitude. » On ne saurait mieux dire… Et ce n’est pas tout, puisque Willem n’est pas non plus passé à côté du premier numéro d’ESDS, en janvier 1977 : « Le dessin le plus neuf de cette année se trouve dans le journal le plus neuf : ELLES SONT DE SORTIE […], journal entièrement fait à la main, mais il n’est pas marqué qui a fait quoi, donc je ne peux pas vous dire qui est ce dessinateur. Voyez vous-même. »


Bazooka collective, Legerement Destroy episode of L’oeil du cyclone

En schématisant, on peut avancer que Bazooka, dès 1974-1975, a le premier défriché le territoire sur lequel allaient éclore les graphzines, en brisant les conventions narratives de la bande dessinée par le rapprochement ambigu d’images et de textes. Et qu’ESDS en a sans doute inventé à partir de 1977 les formes qui allaient se révéler à la longue être les plus influentes pour de nombreux graphzineurs. « Si Bazooka – écrit Sylvie Philippon en 1986 – s’est donné comme mission d’exorciser l’art par voie de presse, la stratégie graphique d’Elles Sont De Sortie est tout autre. Le groupe travaille discrètement, les images sont plus intimes, mais pas moins subversives. Au réalisme de l’actualité parodiée, détournée de Bazooka s’opposent la démarche autobiographique, le contenu psychologique d’Elles Sont De Sortie. Leurs images parlent essentiellement de sexe, de violence des corps, de leur vie respective. Un plaisir arrogant, viscéral les inonde, une énergie et une facilité à dessiner les parcourent. » Là où Sylvie Philippon parle d’opposition, il serait en réalité plus exact d’évoquer une différence, n’empêchant aucunement la complémentarité, certains artistes des deux groupes ayant en effet souvent collaboré à des publications communes.

Les membres de Bazooka ont fait des ouvrages autoproduits à petit tirage et en marge du système éditorial dominant, notamment leurs premières publications remarquées par Willem, qui peuvent être considérées a posteriori comme des graphzines, le terme s’étant imposé après coup. Mais ce qui différencie les Bazooka d’Elles Sont De Sortie et de tout autre groupe ou individu faisant des graphzines après eux, c’est leur ambition proclamée et finalement réalisée avec un brio incomparable d’intervenir avec leurs images sur le plus de supports possibles, circulant à grande échelle, y compris ceux de la grande presse, afin de les parasiter de l’intérieur. Tel fut le cas, en particulier, dans Libération, à partir de 1977, d’abord en dynamitant la maquette du quotidien par leurs interventions qui firent souvent scandale au sein de la rédaction, avant de se voir offrir, l’année suivante, un supplément mensuel purement graphique, Un regard moderne, dont les six numéros (en comptant Un regard sur le monde) sont désormais cultes aux yeux des amateurs. Ce qui fait dire à Bruno Richard : « La force de Bazooka était médiatique… Putain ! Comment Libération donnait carte blanche à des gens comme ça ?!… Je ne sais pas qui a eu cette idée chez Libération, mais il est fort !… » La série Un regard moderne peut ainsi apparaître comme une manifestation remarquable du monde du graphzine en train de naître, ayant inspiré celui-ci de manière durable, sans pour autant constituer à proprement parler un graphzine, du moins selon la notion courante impliquant une démarche d’autoproduction à tirage plutôt restreint et en marge du système éditorial dominant.


Réalisation : Xavier Reim – interview : Bastien Landru, 2013

En octobre 1983, Philippe Lemaire soulignait déjà dans le mensuel BàT (#58) la double influence de Bazooka et d’ESDS sur la nouvelle vague graphique qui émergeait alors. « Ce “territoire” a été défriché à la fin des années 70 par un groupe aujourd’hui éclaté dont on commence à mesurer l’impact : Bazooka Production. Ses peintres/ graphistes/dessinateurs ont apporté aux aspirations diffuses des créateurs d’images de leur génération un discours structuré empruntant abondamment à la “langue de bois” des idéologues pour provoquer plus efficacement. Sept ans après avoir expérimenté la “dictature graphique” dans les colonnes de Libération première formule, Kiki Picasso prône toujours “l’occupation des médias, la surveillance de l’art pour promouvoir les travaux de qualité, le renversement des littéraires essoufflés qui accaparent le pouvoir intellectuel”. Plastiquement, Bazooka a su également secouer les classicismes ambiants en utilisant systématiquement des procédés iconoclastes : la récupération d’images déjà diffusées (photos de presse), la combinaison de toutes les techniques disponibles, de la peinture à l’huile jusqu’à la photocopie, l’usage de couleurs décalées par rapport à la réalité, etc. » Quant à ESDS, « l’autre groupe/courant considéré comme novateur ces dernières années, le duo Bruno Richard-Pascal Doury», le journaliste précise, dans ce même article : « Leurs images sont marginalisées dans la mesure où ils refusent d’en vivre (l’un est directeur artistique dans une grande agence de pub, l’autre maquettiste à Libération et tous deux peignent à leurs heures de “loisir”). De plus, leurs thèmes favoris illustreraient difficilement un message commercial : ils dérivent entre la “relecture” d’images pornographiques et la construction de fresques visionnaires où abondent les souvenirs et les références à l’enfance. Parfois, leurs deux styles se mêlent dans de véritables compositions collectives. »

Placid (Jean-François Duval), qui participa avec Muzo (Jean-Philippe Masson) à l’effervescence du graphzine dès le début des années 1980, et qui est un éminent collectionneur et connaisseur de ces publications, a lui aussi été marqué par Bazooka et Elles Sont De Sortie. « J’ai rencontré Muzo – m’a-t-il confié – aux cours du soir des Beaux-Arts de Caen lorsque nous étions lycéens. Nous nous sommes parlés parce que nous aimions bien la bande dessinée, Charlie Mensuel, L’Écho des Savanes, Francis Masse et tout ça. C’était aussi le début de Métal Hurlant. J’allais à La Licorne, une librairie de Caen un peu contestataire avec un étage spécialisé en bande dessinée. On y voyait arriver tout ce qui sortait, même les choses assez pointues. Un jour, en allant voir si le dernier Métal Hurlant était arrivé, je suis tombé sur Activité sexuelle : Normale, le premier zine de Bazooka que j’ai lu. C’était en 1976, j’avais quinze ans et j’ai été très impressionné. Bazooka, c’était un style nouveau, inattendu. Ça m’a un peu choqué. Pas tant l’imagerie sexuelle ou pédophile que le traitement graphique. Par exemple, il y a une image de Kiki Picasso avec une jeune fille en uniforme qui joue de la flûte, et un fil va de sa flûte à ses yeux. Cela produisit immédiatement sur moi un étrange effet répulsif. Mais quelques semaines plus tard, ça ne me choquait plus, j’étais entré dedans. Très vite, j’ai vu leurs interventions dans Charlie Mensuel, dans Métal Hurlant, puis dans Libération. Je me suis même rendu aux archives de ce quotidien, bien avant de m’installer à Paris en 1981 en tant qu’étudiant aux Arts Déco, pour fouiller et acheter tous les numéros où il y avait du Bazooka, afin de les découper et de les conserver. Peu de temps après, j’ai vu aussi les premiers zines d’Elles Sont De Sortie dans cette même librairie, La Licorne. Je me suis un peu calmé maintenant, mais à l’époque je dépensais les sous que je n’avais pas pour acheter toutes ces choses imprimées… J’ai trouvé leur boulot, aux uns et aux autres, très fort. J’étais particulièrement impressionné par celui de Bruno Richard, qui a alors beaucoup influencé mon style graphique. D’ailleurs, nombreux sont ceux qui ont imité Bruno Richard dans leurs premiers graphzines !… Sans Bazooka et Elles Sont De Sortie, nous n’aurions 25sans doute pas pris les pseudonymes de Placid et Muzo pour créer à l’âge de vingt ans une publication modeste imprimée en photocopie que nous déposions en quelques exemplaires dans des lieux de vente parisiens. Aux Arts Déco où j’étais étudiant, j’ai pu faire des couvertures dans l’atelier de sérigraphie. Nous invitions d’autres dessinateurs et avons publié huit numéros, qui ont circulé dans ce réseau nommé un peu plus tard “graphzine”, le mot n’existant pas encore au tout début des années 1980. »

Je pourrais multiplier indéfiniment les témoignages des graphzineurs à propos de l’importance de Bazooka et d’ESDS. Finissons sur ce point avec Dominique Leblanc, qui a vécu le phénomène depuis Strasbourg (Peltex #1 date de décembre 1981) et apporte un éclairage intéressant. Tout en reconnaissant la puissance de rayonnement du premier groupe, il la relativise quelque peu au profit du second et d’une multitude de tentatives souvent passionnantes elles aussi, bien que davantage restées dans l’ombre : « L’invention du graphzine date d’avant Bazooka. Même dans les années 60, il y avait beaucoup de revues hippies/situationnistes. Bazooka, phénomène très parisien et néo-punk, a attiré la lumière. En outre, Bazooka avait certes la quintessence de l’esprit graphzine – c’est-à-dire un mélange dadaïste de dessins hétérogènes et de textes, des typographies percutantes, un discours arty, etc. –, mais ils avaient aussi la grosse artillerie des imprimeries du journal Libération derrière eux, ça aide ! Un regard moderne, c’est une fabrication industrielle, et leurs planches dans divers magazines aussi… Je ne dirais pas que c’est un produit marketing, mais certains l’ont vu et pensé comme tel, notamment ceux qui l’ont financé. Ce n’est pas une critique, je suis un fan absolu de Ti5 Dur. Plus généralement, autant j’apprécie Bazooka, autant je regrette que dans la plupart des livres traitant du sujet des revues graphiques ce groupe soit surreprésenté, et que l’histoire s’arrête à eux au détriment des autres revues. Alors que quand j’ai commencé, dans les années 80, Bazooka était déjà une histoire terminée… Emblématique, certes, mais ESDS a eu un rôle bien plus important dans le phénomène des graphzines, sans oublier les sérigraphes de ZUT Production (Bruno Charpentier & Bruno Bocahut : Dusex), et encore Y5/P5, Francis Desvois (0+0 = la Tête à Toto), Pakito Bolino, Jocelin (Amtramdram), Didier Moulinier (LPDA – La Poire d’Angoisse, Tuyau), Sébastien Morlighem (S2 L’art), El Rotringo (Sortez la chienne !), Krabs, j’en passe… Le repère, le phare, c’est toutefois Bruno Richard s’il en fallait un, et dieu sait que l’histoire de l’art le traite mal !!… » S’il est difficile de nier que Bazooka et ESDS inaugurent par diverses voies l’aventure du graphzine, il serait dommage que le premier groupe apparaisse, par l’entremise des historiens patentés de l’art et autres commissaires, comme l’arbre qui cache la luxuriante forêt des graphzines.

Précisément, qu’est-ce qui a émergé au milieu des années 1970, que l’on appelle désormais graphzine, et qui se perpétue aujourd’hui encore sous différentes formes ? D’où viennent le charme singulier et l’aura paradoxale de ces objets graphiques à fonds perdus, selon la formule de Toffe ? Pour esquisser une réponse à ces questions, il importe de saisir quelques enjeux, historiques et conceptuels, du graphzine. À cet effet, je me suis appuyé autant que possible sur des propos de ses praticiens, inédits ou peu accessibles. Seule une approche polyphonique conférant une dimension chorale à ce livre pouvait en atténuer le caractère nécessairement partiel.


Le Dernier Cri fête ses 25 ans- Formula Bula 2018. Quoi de mieux que de fêter Le Dernier Cri sans images! Juste un bon gros son un peu crade! Le casque est chaudement recommandé pour écouter cette interview de Pakito Bolino par Jean-Pierre Dionnet. Enregistré à la galerie Arts Factory le samedi 22 septembre 2018.

Xavier-Gilles Néret「GRAPHZINE GRAPHZONE」

Xavier-Gilles Néret > GRAPHZINE GRAPHZONE

Ce texte est un court extrait du livre de Xavier-Gilles Néret : Graphzine Graphzone, coédité par Le Dernier Cri et les Éditions du Sandre en 2019. Ce livre, achevé pour l’essentiel en janvier 2016, était dédié à Jacques Noël (1946-2016), qui en fut le premier lecteur.


LE DERNIER CRI, 41 Rue jobin, 13003 Marseille

www.lederniercri.org

GRAFIK PURIFIACTION SINCE 1993


Bathori, Bathori, Martes Bathori !

Martes Bathori, 2020

Depuis, c’est quasi comme dans la chanson : le monde est une vraie porcherie, sauf que les porcs se comportent comme des hommes, de l’élevage en batterie à des milliers de tonnes de morts !

Thomas BERNARD / Fluide Glacial

Si j’écris aujourd’hui, c’est que je ne peux plus fermer ma gueule. Mais comme nul ne prête l’oreille à un bougre qui couine, je préfère étaler ma douleur sur ce papier, qu’au moins mes parents me lisent et me viennent en aide… Pa’, Ma’, me voilà victime d’une terrible malédiction ; je vois des gros cochons à tous les groins de rue ! Tout ça parce que j’ai ânonné trois fois ce nom damné devant un pot de rillettes… Bathori ! Bathori ! Bathori ! Depuis, c’est quasi comme dans la chanson : le monde est une vraie porcherie, sauf que les porcs se comportent comme des hommes, de l’élevage en batterie à des milliers de tonnes de morts !

Si on ne lui fait pas d’offrandes via paypal ou si on ne l’adjure pas sur facebook, inutile d’interviewer Martes Bathori ; ce scélérat répond aux questions uniquement par des bobards. Mieux vaut alors compulser son vieux wikipedia pour connaître l’effroyable vérité : bien que d’apparence séduisante et d’un maintien plein de dignité, il serait l’esprit le plus dissolu et crapuleux que la France n’est jamais connu. Descendant d’une célèbre comtesse sanglante, Martes serait le premier de sa lignée a avoir troqué sa manivelle intestinale et sa poire d’étouffement pour des instruments de tortures bien plus vicieux : la peinture, la sculpture, la céramique et bien-sûr, la bande-dessinée !

La légende raconte que, alors minot, révulsé par la visite scolaire d’un élevage intensif de gorets, il jura de venger le monde animal de la tyrannie prédatrice de l’Homme. Dès lors, son génie machiavélique se mît au service d’une satire anti-spéciste où la chair à saucisse prend le pouvoir et dont le nihilisme rigolard confirme l’adage : « Si tout est bon dans le cochon et bien dans l’humanité, tout est à jeter ! »

Bathori 2020

Comme pour réussir une terrine, Bathori mixe dans son art les meilleurs morceaux de la pop culture; science fiction vintage (La Ferme des Animaux, La Planète des Singes, L’Île du Dr Moreau), l’érotisme sadique de l’Ero Guro et l’expressionnisme teuton d’un Otto Dix boosté aux ecstas. Ses doigts fourchus maîtrisent toutes les techniques que le démon Halouf met à sa disposition et ses synapses irriguées par la sauce gribiche font de lui le pape du récit en jus de boudin.

Ce n’est pas pour rien si un culte lui est rendu dans les milieux interlopes de l’underground international ; tous les amoureux de l’art le vénèrent. Mais, ses fidèles, trop flemmards pour lui bâtir un autel, préfèrent encore lui acheter un de ses livres 100 % very bad tripes (Les Requins Marteaux, The Hoochie Coochie) ou une œuvre licencieuse dans une galerie de basse extractions.


Resource: Fluide Glacial 2020

Fluide Glacial


UTOPIA FOREVER une exposition de Martes Bathori

Bathori 2020

Since then, it’s been almost like the song says: the world is a pigsty, except that pigs behave like humans, from battery farming to thousands of tons of death!

Thomas BERNARD / Fluide Glacial

If I’m writing today, it’s because I can’t keep my mouth shut. But as no one lends an ear to a squealing bugger, I prefer to spread my pain on this paper, so that at least my parents will read me and come to my aid… Pa’, Ma’, here I am, the victim of a terrible curse; I see fat pigs at every street corner! All because I muttered that damned name three times in front of a jar of rillettes… Bathori! Bathori! Bathori! Since then, it’s been almost like the song says: the world is a pigsty, except that pigs behave like humans, from battery farming to thousands of tons of death!

If you don’t make offerings to him via paypal or adjure him on facebook, there’s no point in interviewing Martes Bathori; this scoundrel only answers questions with lies. It’s best to consult his old wikipedia to find out the dreadful truth: despite his attractive appearance and dignified bearing, he’s the most dissolute and villainous mind France has ever known. A descendant of a famous bloody countess, Martes is said to be the first in his line to have traded in his intestinal crank and choking bulb for far more vicious instruments of torture: painting, sculpture, ceramics and, of course, comics!

Legend has it that when he was a young boy, disgusted by a school visit to an intensive pig farm, he swore to avenge the animal world from the predatory tyranny of Man. From then on, his Machiavellian genius was at the service of an anti-speciesist satire in which sausage meat takes power, and whose laughing nihilism confirms the adage: “If everything is good in the pig and good in humanity, everything is to be thrown away!”

Revivez l’échange avec Martes Bathori, auteur de BD. 2021

As if he were making a successful terrine, Bathori’s art mixes the best bits of pop culture; vintage science fiction (Animal Farm, Planet of the Apes, Island of Dr Moreau), the sadistic eroticism of Ero Guro and the Teutonic expressionism of an ecstasy-boosted Otto Dix. His forked fingers master all the techniques that the demon Halouf puts at his disposal, and his synapses irrigated by gribiche sauce make him the pope of storytelling in juice.

It’s not for nothing that he’s worshipped in international underground circles; he’s revered by all art lovers. But his followers, too lazy to build him an altar, still prefer to buy one of his 100% very bad tripe books (Les Requins Marteaux, The Hoochie Coochie) or a licentious work in a low-grade gallery.

Martes Bathori > Fluide Glacial


Part of the Le Dernier Cri MONDO DC (2018) by Martes Bathori & Pakito Bolino.

> Bathori LDC Specials


Martes Bathori, Crash Gallery 2022

Utopiaporcina Galerie Arts Factory